Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya, KHK ile ihraç edilen memurlar Cemal Yıldırım ve Mahmut Konuk, bugün eylem için değil sohbet için buluştu. Ne bir slogan atan ne de bir pankart taşıyan üçlü, polis tarafından yaka paça gözaltına alındı.
BOLD – Ankara’da Sakarya caddesinde bir araya gelen KHK’lı memurlar Cemal Yıldırım ve Mahmut Konuk ile Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya, sokak ortasında sohbet ediyordu. Bu sırada sivil bir polis, kendilerine yaklaşarak yakalama işlemi yapacağını söyledi. Cemal Yıldırım’ın “Ne için yapacaksınız” sorusuna “Öyle bir şey yok” diyen polis, daha önce de “Birlikte hareket etmek yok” diye söylediğini dile getirdi. Ardından “Uyarıyoruz burayı terk edin” diyerek tehditler savuran polis, hemen sonrasında kadın polislere “Kızlar” diye seslenerek Melek Çetinkaya’yı gözaltına aldırdı. Yıldırım ve Konuk da karga tulumba polis aracına bindirildi.
ZAFER DİRENEN EMEKÇİNİN OLACAK
Cemal Yıldırım, yaşananları @cemalyldrm adlı Twitter hesabından duyurdu. Yıldırım şunları dile getirdi: “Sabah Veli Saçılık ve Kenan Akbaba katıldılar. Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya ve Mahmut Konuk ile her hafta eylemi bitirirken yaptığım açıklamayı yapacakken gözaltına alındık. Elimizde döviz yok, pankart yok; ki bunların olması dahi gözaltı sebebi değil. Neden korkuyorsunuz bu kadar, devletin temellerini mi sarsıyoruz? Hükumetinizi mi yıkıyoruz? Üç kişi bir açıklama yaparken kamu düzeni mi bozuluyor? Ama ben neyin bozulduğunu iyi biliyorum… AKP’nin yıllarca kutuplaştırıp, yan yana gelmelerini istemediğiniz insanlar yan yana gelip hak mücadelesi veriyor ve vermeye devam edeceğiz. Tüm hukuksuzluklarınıza, tüm keyfiyetinize karşı birleşe birleşe, direne direne kazanacağız. Siz gideceksiniz biz geliyoruz. Zafer direnen emekçinin olacak.”
[Kronos.News] 2.11.2019
Hyundai, hidrojenle çalışan kamyonunu tanıttı [Taha Eren Çapkur]
Hyundai, Kuzey Amerika Ticari Araç Show’da (NACV) Elektrikli Araç 2030 Vizyonunun bir parçası olarak iki konsept araç ortaya çıkardı. Otomobil üreticisi, hidrojenle çalışan HDC-6 NEPTUNE Concept Class 8 ağır kamyonunu tanıtırken, römork üreticisi Hyundai Translead, Air Liquide ile geliştirilen HT Nitro ThermoTech’i açıkladı.
HEDEF ABD
Otomobil üreticisine göre, yakıt hücreleri, daha yüksek bir sürüş menzili ve taşıma yükü nedeniyle ağır hizmet tipi ticari kamyonlar için “mükemmel uyum” sağlıyor. Aynı zamanda aracın yakıt ikmal sürecini de düşürdüğü için, maliyetleri de minimum seviyeye indiriyor. Hyundai, ürettiği hidrojenle çalışan kamyonla ilgili olarak, “ABD ve dünyadaki taşımacılığın geleceğine bir pencere açıyor” açıklamasında bulundu.
FOSİL YAKITLARA BAĞIMLILIK AZALACAK
Otomobil üreticisinin 2030 Vision’ı, karbonu giderilmiş bir dünyada sıfır emisyonlu araçlar üretme hedefine yönelik olarak, hidrojenle çalışan yakıt hücresi teknolojisinin yaygın olarak kullanılmasını içeriyor. Kamyon, sera gazlarını ve fosil yakıt bağımlılığını azaltma ihtiyacına yanıt olarak özel olarak oluşturulmuş durumda.
‘HİDROJEN EKOSİSTEMİ’
Aralık 2018’de, otomobil üreticisi, farklı taşıt türlerinde hidrojen teknolojisinin gelişmesine 6,4 milyar dolar yatırım yapmıştı. Bu hedef doğrultusunda da Hyundai, ilk araçlarını duyurmuş oldu. Hyundai’nin bu girişimi, ticari araçlar için bir “hidrojen ekosistemi” oluşturmak için onlara katılmak isteyen potansiyel ortaklara da kapılarını açıyor.
‘BEYAZ BİR SAYFA AÇILDI’
Hyundai Motor Group Tasarım Başkanı Luc Donckerwolke, “Yakıt hücresi güç aktarma sistemi bize kamyonun klasik tipolojisini ve mimarisini yeniden tanımlama fırsatı verdi. Hyundai Ticari Araçlar Tasarım Ekibi, gelecekte ticari araçların projelendirilmesi için tüm standartları sıfırlayan, yeni tanımlanmış işlevselliğe odaklanan beyaz bir sayfa açtı” açıklamasında bulundu.
Geleneksel römorklardan %90 daha az karbon salınımı yapan HT Nitro ThermoTech:
Firmanın tanıttığı bir diğer çevre dostu araç ise HT Nitro ThermoTech isimli römork oldu. Bu römork, geleneksel bir römorktan %90 daha az karbon salınımı gerçekleştiriyor ve kriyojenik azot soğutma sistemini ilk kullanan römork oluyor.
MOTOR KAPALI OLSA BİLE SOĞUTMA SİSTEMİ ÇALIŞIYOR
Römorkun çatısı ile yan duvarları tek parça halinde ve fiber takviyeli polimer kaplamalarla oluşturulmuş durumda. Bu tasarım römorkun daha sağlam ve hafif olmasına yardımcı olurken, ısı yeteneklerini de arttırıyor. Römork soğuk zincirli malları taşımak için optimize edilmiştir. Kamyonun motoru kapatılsa bile soğutma gücü çalışmaya devam ediyor.
[Taha Eren Çapkur] 2.11.2019 [Kronos.News]
HEDEF ABD
Otomobil üreticisine göre, yakıt hücreleri, daha yüksek bir sürüş menzili ve taşıma yükü nedeniyle ağır hizmet tipi ticari kamyonlar için “mükemmel uyum” sağlıyor. Aynı zamanda aracın yakıt ikmal sürecini de düşürdüğü için, maliyetleri de minimum seviyeye indiriyor. Hyundai, ürettiği hidrojenle çalışan kamyonla ilgili olarak, “ABD ve dünyadaki taşımacılığın geleceğine bir pencere açıyor” açıklamasında bulundu.
FOSİL YAKITLARA BAĞIMLILIK AZALACAK
Otomobil üreticisinin 2030 Vision’ı, karbonu giderilmiş bir dünyada sıfır emisyonlu araçlar üretme hedefine yönelik olarak, hidrojenle çalışan yakıt hücresi teknolojisinin yaygın olarak kullanılmasını içeriyor. Kamyon, sera gazlarını ve fosil yakıt bağımlılığını azaltma ihtiyacına yanıt olarak özel olarak oluşturulmuş durumda.
‘HİDROJEN EKOSİSTEMİ’
Aralık 2018’de, otomobil üreticisi, farklı taşıt türlerinde hidrojen teknolojisinin gelişmesine 6,4 milyar dolar yatırım yapmıştı. Bu hedef doğrultusunda da Hyundai, ilk araçlarını duyurmuş oldu. Hyundai’nin bu girişimi, ticari araçlar için bir “hidrojen ekosistemi” oluşturmak için onlara katılmak isteyen potansiyel ortaklara da kapılarını açıyor.
‘BEYAZ BİR SAYFA AÇILDI’
Hyundai Motor Group Tasarım Başkanı Luc Donckerwolke, “Yakıt hücresi güç aktarma sistemi bize kamyonun klasik tipolojisini ve mimarisini yeniden tanımlama fırsatı verdi. Hyundai Ticari Araçlar Tasarım Ekibi, gelecekte ticari araçların projelendirilmesi için tüm standartları sıfırlayan, yeni tanımlanmış işlevselliğe odaklanan beyaz bir sayfa açtı” açıklamasında bulundu.
Geleneksel römorklardan %90 daha az karbon salınımı yapan HT Nitro ThermoTech:
Firmanın tanıttığı bir diğer çevre dostu araç ise HT Nitro ThermoTech isimli römork oldu. Bu römork, geleneksel bir römorktan %90 daha az karbon salınımı gerçekleştiriyor ve kriyojenik azot soğutma sistemini ilk kullanan römork oluyor.
MOTOR KAPALI OLSA BİLE SOĞUTMA SİSTEMİ ÇALIŞIYOR
Römorkun çatısı ile yan duvarları tek parça halinde ve fiber takviyeli polimer kaplamalarla oluşturulmuş durumda. Bu tasarım römorkun daha sağlam ve hafif olmasına yardımcı olurken, ısı yeteneklerini de arttırıyor. Römork soğuk zincirli malları taşımak için optimize edilmiştir. Kamyonun motoru kapatılsa bile soğutma gücü çalışmaya devam ediyor.
[Taha Eren Çapkur] 2.11.2019 [Kronos.News]
Cumartesi Anneleri: Bizden aldıklarınızı, çaldıklarınızı istiyoruz
İçişleri Bakanlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından Galatasaray meydanında oturma eylemleri yasaklanan Cumartesi Anneleri 762’ci hafta açıklamasını yine polis kalkanları altında gerçekleştirdi. Kayıp yakınları bu hafta 1996’da gözaltında kaybedilen 65 yaşındaki Ramazan Tekin ve 18 yaşındaki Mehmet Şirin Bayram için adalet talep etti.
Bu haftaki açıklamaya HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ve HDP Milletvekilleri Ali Kenanoğlu, Garo Paylan, Hüda Kaya, Oya Ersoy, Meral Danış Beştaş katıldı.
Besna Tosun’un okuduğu açıklamada, “762 haftadır devletin resmi söylemi yok saydığı ölüm kuyuları hakikatini hafızamızda yaşatmak için bir araya geliyoruz. Devlet bir kişiyi gözaltına aldıysa kayboldu diyemez” denildi.
Tosun kaybedilen iki kişi için şunları söyledi: “Bayram ailesi köydeki baskılardan dolayı Diyarbakır’a göç etmek zorunda kaldı. 18 yaşındaki Şirin ailesine sevdiği bir kız olduğunu söyledi. Şirin nişanlanmak için köye geldi. 2 Kasım 1996’da Ramazan Tekin’in evi korucular ve jandarma tarafından basıldı. Aile tanıdığı koruculardan bilgi istedi. Bir korucu, aileye gözaltına alınanları gördüğünü söyledi. Aile Savcılığa başvurdu. 23 yıldır Bayram ve Tekin aileleri sevdiklerinin akıbetlerini bulamadıklarının acısını yaşıyor. Gözaltında kaybetme süresiz biçimde suçtur. Zaman aşımına tabi değildir. Ramazan Tekin, Mehmet Şirin Bayram tüm kayıplarımızı aramaktan vazgeçmeyeceğiz.”
‘KOLTUKLARINIZ SİZİN OLSUN’
Gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız de bir konuşma yaptı. Yıldız, yetkililere seslenerek şunları söyledi: “Bayram Şirin bir gençti. Bayram Şirin’in de Murat Yıldız gibi hakları elinden alındı. Polisi buraya gönderenlere sesleniyorum: Saraydan bahçe istemiyoruz. Biz kayıplarımızla buluşma yerimizi istiyoruz. Polislerinizi çekin. Böyle adalet, hukuk, demokrasi olmaz. Biz ne istiyoruz? Bizden aldıklarınızı, çaldıklarınızı istiyoruz. Koltuklarınız sizlerin olsun.”
Yıldız şöyle devam etti: “Bir insanın kaybedeceği bir şey kalmadı mı hiçbir şeyden korkmaz. Biz sizden neden korkalım? İnsanların birbirlerinin hakkına saygı göstermesini biz öğreteceğiz. Bizi buraya sıkıştırmakla elinize ne geçiyor?”
NASIL KAYBEDİLDİLER?
1 Kasım 1996 gecesi 65 yaşındaki Ramazan Tekin’in Kulp’un Demirci köyündeki evi askerler ve korucular tarafından basıldı. Ramazan Tekin ile evde misafir olan 18 yaşındaki Mehmet Şirin Bayram gözaltına alındı.
Gözaltına alınanların Kulp ilçe jandarma karakoluna götürüldüğü ve beş gün karakolda tutulduğu bilgisi ailelerine ulaşsa da başvurdukları karakoldan, “Biz almadık bizde yok” cevabı verildi.
Savcılığa yaptıkları başvurular sonucunda aileler, “Askerleri şikayet ediyorsunuz” diye ağır tehdit ve baskıyla karşılaştı. Etkin soruşturma yürütülmedi. Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram’ın akıbetleri açıklanmadı.
[Kronos.News] 2.11.2019
Bu haftaki açıklamaya HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ve HDP Milletvekilleri Ali Kenanoğlu, Garo Paylan, Hüda Kaya, Oya Ersoy, Meral Danış Beştaş katıldı.
Besna Tosun’un okuduğu açıklamada, “762 haftadır devletin resmi söylemi yok saydığı ölüm kuyuları hakikatini hafızamızda yaşatmak için bir araya geliyoruz. Devlet bir kişiyi gözaltına aldıysa kayboldu diyemez” denildi.
Tosun kaybedilen iki kişi için şunları söyledi: “Bayram ailesi köydeki baskılardan dolayı Diyarbakır’a göç etmek zorunda kaldı. 18 yaşındaki Şirin ailesine sevdiği bir kız olduğunu söyledi. Şirin nişanlanmak için köye geldi. 2 Kasım 1996’da Ramazan Tekin’in evi korucular ve jandarma tarafından basıldı. Aile tanıdığı koruculardan bilgi istedi. Bir korucu, aileye gözaltına alınanları gördüğünü söyledi. Aile Savcılığa başvurdu. 23 yıldır Bayram ve Tekin aileleri sevdiklerinin akıbetlerini bulamadıklarının acısını yaşıyor. Gözaltında kaybetme süresiz biçimde suçtur. Zaman aşımına tabi değildir. Ramazan Tekin, Mehmet Şirin Bayram tüm kayıplarımızı aramaktan vazgeçmeyeceğiz.”
‘KOLTUKLARINIZ SİZİN OLSUN’
Gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız de bir konuşma yaptı. Yıldız, yetkililere seslenerek şunları söyledi: “Bayram Şirin bir gençti. Bayram Şirin’in de Murat Yıldız gibi hakları elinden alındı. Polisi buraya gönderenlere sesleniyorum: Saraydan bahçe istemiyoruz. Biz kayıplarımızla buluşma yerimizi istiyoruz. Polislerinizi çekin. Böyle adalet, hukuk, demokrasi olmaz. Biz ne istiyoruz? Bizden aldıklarınızı, çaldıklarınızı istiyoruz. Koltuklarınız sizlerin olsun.”
Yıldız şöyle devam etti: “Bir insanın kaybedeceği bir şey kalmadı mı hiçbir şeyden korkmaz. Biz sizden neden korkalım? İnsanların birbirlerinin hakkına saygı göstermesini biz öğreteceğiz. Bizi buraya sıkıştırmakla elinize ne geçiyor?”
NASIL KAYBEDİLDİLER?
1 Kasım 1996 gecesi 65 yaşındaki Ramazan Tekin’in Kulp’un Demirci köyündeki evi askerler ve korucular tarafından basıldı. Ramazan Tekin ile evde misafir olan 18 yaşındaki Mehmet Şirin Bayram gözaltına alındı.
Gözaltına alınanların Kulp ilçe jandarma karakoluna götürüldüğü ve beş gün karakolda tutulduğu bilgisi ailelerine ulaşsa da başvurdukları karakoldan, “Biz almadık bizde yok” cevabı verildi.
Savcılığa yaptıkları başvurular sonucunda aileler, “Askerleri şikayet ediyorsunuz” diye ağır tehdit ve baskıyla karşılaştı. Etkin soruşturma yürütülmedi. Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram’ın akıbetleri açıklanmadı.
[Kronos.News] 2.11.2019
ABD’nin terör raporu : Türkiye Gülencileri delil olmadan tutukluyor
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2018 yılı ‘terörle mücadele’ raporunu yayınladı. ABD’nin Terörle Mücadele Özel Temsilcisi Nathan Sales, raporu açıkladığı basın toplantısında, Türkiye’nin Suriye operasyonuna da değinerek, “Türkiye’nin ABD’yle mutabakatta yer alan güvencelere uymasını bekliyoruz” dedi.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı rapor 2018 yılını kapsadığı için IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin ölümüyle sonuçlanan İdlib’deki operasyon ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı raporda ayrıntılarıyla yer almadı. Ancak basın toplantısında, bu konular, gazetecilerin sorularıyla gündeme gelerek Sales tarafından yanıtlandı.
Raporun ‘Türkiye’ ve ‘Suriye’ bölümlerinde özetle şunlar yer alıyor:
* Türk hükümetinin 2016 yılı Temmuz ayındaki darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen hareketini ‘Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’ olarak nitelediği, Gülen cemaatinin se ABD’nin terör örgütü listesinde olmadığı belirtildi.
* Türk hükümetinin bu kararının Türk vatandaşlarının yanı sıra, ABD’nin diplomatik misyonlarında görev yapan ABD vatandaşlarının ve Türk çalışanların Gülen cemaati ya da terör bağlantılı olduğu iddia edilen suçlamalarla ve sıklıkla da yeterli delil olmadan tutuklanmalarıyla sonuçlandığına dikkat çekildi.
* Türkiye’nin geniş bir terör tanımı olduğu, bu tanımın da anayasal düzene, devletin iç ve dış güvenliğine karşı işlenen suçları da kapsadığı, hükümetin de düzenli olarak ifade özgürlüğü ve toplanma hakkının meşru şekilde kullanılmasını suç haline getirmek amacıyla bu terör tanımını kullandığı belirtildi.
* Kamuya açık kaynaklardan elde edilen verilere göre, 23 Ekim itibarıyla Türkiye’nin ülkeye giriş yasağı listesinde 70 bin kişinin olduğu, Türkiye’nin terörizm bağlantılı olduğu şüphesiyle 6 bin kişiyi sınır dışı ettiği kaydedildi.
* Türkiye’nin sınırları içinde ve dışında PKK ve IŞİD’le mücadeleye devam ettiği, Türkiye’nin uluslararası terörle mücadeleye aktif katkıda bulunan ülkelerden olduğu belirtildi.
* Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta savaşan IŞİD ve diğer terör örgütlerine katılmak isteyen yabancı terörist savaşçılar için bir kaynak ve transit ülke olduğu, IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’nun aktif bir üyesi, IŞİD’le Mücadele Yabancı Terörist Savaşçılar Çalışma Grubu’nun da eşbaşkanı olduğu belirtildi.
* PKK’nın Türkiye’de ve Türkiye dışındaki çıkarlarına yönelik terör saldırılarına devam ettiği, Türk güvenlik güçlerinin de hem içeride hem de Irak’ın kuzeyinde hava saldırılarıyla hem de Suriye’de operasyonlar yürüttüğü belirtildi.
* ABD’nin terörle mücadele ortağı olan Türkiye’nin, PKK’nın teşkil ettiği terör tehdidine karşı ABD yardımı almaya devam ettiği, ABD’nin Kasım ayında üç üst düzey PKK liderini ‘Adalet İçin Ödül’ programı kapsamına aldığı, bu PKK liderleriyle ilgili bilgi verenlere 12 milyon dolar para ödülü vaat edildiği vurgulandı.
* Esad rejiminin son 10 yıl içinde El Kaide’ye alan açacak şekilde gösterdiği tavrın ve diğer terör gruplarının Irak savaşı sırasında yabancı terörist savaşçıların faaliyetlerinin önünü açmasının Suriye’de El Kaide, IŞİD ve onlarla bağlantılı terör şebekelerinin büyümesine katkıda bulunduğu belirtildi.
* “Suriye hükümetinin 2014 yılı öncesinde ABD askerleriyle çatışma amacıyla, teröristlerin Suriye’den Irak’a geçişlerine yıllarca göz yumduğu belgelidir. Bu şebekeler 2018 yılında Suriye ve Irak halkını ezen terör unsurları arasındaydı” dendi.
* Bazıları ABD’nin terör örgütü listesinde olan İran yanlısı Şii milis grupların Esad rejimi adına savaşmak amacıyla Suriye’ye geçmeye devam ettikleri vurgulandı.
* YPG ya da onun bünyesinde bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri denilmeden, “PKK bağlantılı gruplar dahil Marksist grupların Suriye topraklarında faaliyet göstermesinin Türkiye için bir güvenlik kaygısı olduğu” belirtildi.
* IŞİD’in Irak ve Suriye’de elindeki toprakları kaybetmesine ve küresel koalisyonun IŞİD’le mücadeledeki başarısına rağmen, örgütün yeni koşullara uyum sağlama kapasitesini kanıtladığı vurgulandı.
Nathan Sales’in sorulara verdiği yanıtlarla öne çıkan açıklamalar, şöyle:
Muhalif silahlı gruplar ya da Türkiye’nin tanımıyla ‘Suriye Milli Ordusu’ hakkında: “Bu grupların bazıları konusunda endişeliyiz. Bu gruplar Türk ordusuyla aynı disiplin düzeyine sahip değil. Türkiye’nin ABD ile mutabakatta ifade edilen bütün güvencelere uymasını bekliyoruz.”
Türkiye’nin Suriye operasyonunun ardından firar ettiği belirtilen IŞİD militanları hakkında: “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyonu ardından yaklaşık 100 IŞİD’li firar etti. General Mazlum’un verdiği bilgiye göre bunların çoğunluğu yeniden yakalandı. Türkiye’den IŞİD savaşçılarının emin bir şekilde tutulacağına ve çatışmaya dönmemelerinin sağlanacağına ilişkin taahhüdüne uymasını bekliyoruz.”
IŞİD ile sadece askeri değil, finansal açıdan da mücadele devam edecek. Örgütün Bağdadi’nin ölümünün ardından intikam saldırısı düzenleyebileceği öngörüleri hakkında: “Her şeye hazırlıklıyız.”
IŞİD tehditleri: ‘Yalnız kurt’ olarak adlandırılan ve örgütün ideolojisinden etkilenerek tek başına girişilen saldırılar konusunda tetikte olunmalı. ‘Çok boyutlu ve dinamik’ tehditle mücadelede geniş bir araç yelpazesi kullanılması gerekiyor.
[Kronos.News] 2.11.2019
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı rapor 2018 yılını kapsadığı için IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin ölümüyle sonuçlanan İdlib’deki operasyon ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı raporda ayrıntılarıyla yer almadı. Ancak basın toplantısında, bu konular, gazetecilerin sorularıyla gündeme gelerek Sales tarafından yanıtlandı.
Raporun ‘Türkiye’ ve ‘Suriye’ bölümlerinde özetle şunlar yer alıyor:
* Türk hükümetinin 2016 yılı Temmuz ayındaki darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen hareketini ‘Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’ olarak nitelediği, Gülen cemaatinin se ABD’nin terör örgütü listesinde olmadığı belirtildi.
* Türk hükümetinin bu kararının Türk vatandaşlarının yanı sıra, ABD’nin diplomatik misyonlarında görev yapan ABD vatandaşlarının ve Türk çalışanların Gülen cemaati ya da terör bağlantılı olduğu iddia edilen suçlamalarla ve sıklıkla da yeterli delil olmadan tutuklanmalarıyla sonuçlandığına dikkat çekildi.
* Türkiye’nin geniş bir terör tanımı olduğu, bu tanımın da anayasal düzene, devletin iç ve dış güvenliğine karşı işlenen suçları da kapsadığı, hükümetin de düzenli olarak ifade özgürlüğü ve toplanma hakkının meşru şekilde kullanılmasını suç haline getirmek amacıyla bu terör tanımını kullandığı belirtildi.
* Kamuya açık kaynaklardan elde edilen verilere göre, 23 Ekim itibarıyla Türkiye’nin ülkeye giriş yasağı listesinde 70 bin kişinin olduğu, Türkiye’nin terörizm bağlantılı olduğu şüphesiyle 6 bin kişiyi sınır dışı ettiği kaydedildi.
* Türkiye’nin sınırları içinde ve dışında PKK ve IŞİD’le mücadeleye devam ettiği, Türkiye’nin uluslararası terörle mücadeleye aktif katkıda bulunan ülkelerden olduğu belirtildi.
* Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta savaşan IŞİD ve diğer terör örgütlerine katılmak isteyen yabancı terörist savaşçılar için bir kaynak ve transit ülke olduğu, IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’nun aktif bir üyesi, IŞİD’le Mücadele Yabancı Terörist Savaşçılar Çalışma Grubu’nun da eşbaşkanı olduğu belirtildi.
* PKK’nın Türkiye’de ve Türkiye dışındaki çıkarlarına yönelik terör saldırılarına devam ettiği, Türk güvenlik güçlerinin de hem içeride hem de Irak’ın kuzeyinde hava saldırılarıyla hem de Suriye’de operasyonlar yürüttüğü belirtildi.
* ABD’nin terörle mücadele ortağı olan Türkiye’nin, PKK’nın teşkil ettiği terör tehdidine karşı ABD yardımı almaya devam ettiği, ABD’nin Kasım ayında üç üst düzey PKK liderini ‘Adalet İçin Ödül’ programı kapsamına aldığı, bu PKK liderleriyle ilgili bilgi verenlere 12 milyon dolar para ödülü vaat edildiği vurgulandı.
* Esad rejiminin son 10 yıl içinde El Kaide’ye alan açacak şekilde gösterdiği tavrın ve diğer terör gruplarının Irak savaşı sırasında yabancı terörist savaşçıların faaliyetlerinin önünü açmasının Suriye’de El Kaide, IŞİD ve onlarla bağlantılı terör şebekelerinin büyümesine katkıda bulunduğu belirtildi.
* “Suriye hükümetinin 2014 yılı öncesinde ABD askerleriyle çatışma amacıyla, teröristlerin Suriye’den Irak’a geçişlerine yıllarca göz yumduğu belgelidir. Bu şebekeler 2018 yılında Suriye ve Irak halkını ezen terör unsurları arasındaydı” dendi.
* Bazıları ABD’nin terör örgütü listesinde olan İran yanlısı Şii milis grupların Esad rejimi adına savaşmak amacıyla Suriye’ye geçmeye devam ettikleri vurgulandı.
* YPG ya da onun bünyesinde bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri denilmeden, “PKK bağlantılı gruplar dahil Marksist grupların Suriye topraklarında faaliyet göstermesinin Türkiye için bir güvenlik kaygısı olduğu” belirtildi.
* IŞİD’in Irak ve Suriye’de elindeki toprakları kaybetmesine ve küresel koalisyonun IŞİD’le mücadeledeki başarısına rağmen, örgütün yeni koşullara uyum sağlama kapasitesini kanıtladığı vurgulandı.
Nathan Sales’in sorulara verdiği yanıtlarla öne çıkan açıklamalar, şöyle:
Muhalif silahlı gruplar ya da Türkiye’nin tanımıyla ‘Suriye Milli Ordusu’ hakkında: “Bu grupların bazıları konusunda endişeliyiz. Bu gruplar Türk ordusuyla aynı disiplin düzeyine sahip değil. Türkiye’nin ABD ile mutabakatta ifade edilen bütün güvencelere uymasını bekliyoruz.”
Türkiye’nin Suriye operasyonunun ardından firar ettiği belirtilen IŞİD militanları hakkında: “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyonu ardından yaklaşık 100 IŞİD’li firar etti. General Mazlum’un verdiği bilgiye göre bunların çoğunluğu yeniden yakalandı. Türkiye’den IŞİD savaşçılarının emin bir şekilde tutulacağına ve çatışmaya dönmemelerinin sağlanacağına ilişkin taahhüdüne uymasını bekliyoruz.”
IŞİD ile sadece askeri değil, finansal açıdan da mücadele devam edecek. Örgütün Bağdadi’nin ölümünün ardından intikam saldırısı düzenleyebileceği öngörüleri hakkında: “Her şeye hazırlıklıyız.”
IŞİD tehditleri: ‘Yalnız kurt’ olarak adlandırılan ve örgütün ideolojisinden etkilenerek tek başına girişilen saldırılar konusunda tetikte olunmalı. ‘Çok boyutlu ve dinamik’ tehditle mücadelede geniş bir araç yelpazesi kullanılması gerekiyor.
[Kronos.News] 2.11.2019
Yunanistan’ın yeni ve daha katı iltica yasası neler getiriyor? [Ufuk Yardımcı]
ATİNA – Yunan Parlamentosu, Kamu Düzeni Bakanlığı’nın hazırladığı yeni iltica yasa tasarısını kabul etti. Yasal düzenleme, yılbaşından itibaren geçerli olacak.
Yunan hükümetinin “Uluslararası Koruma ve Diğer Hükümler Hakkında” adı ile hazırladığı yeni iltica yasa tasarısı, Yunan parlamentosunda dün gece oy çokluğu ile kabul edildi. Merkez sağ iktidar partisi Yeni Demokrasi (ND) ve merkez sol Değişim Hareketi Partisi (KİNAL) milletvekilleri ‘evet’ oyu kullandı. Aşırı sağ ve radikal solda yer alan ana muhalefet Radikal Sol Koalisyon (SİRİZA), Yunanistan Komünist Partisi (KKE), aşırı sağcı Yunan Çözümü (Elliniki Lisi) ve SİRİZA’dan ayrılanların kurduğu MeRA 25 partileri ise ‘hayır’ oyu kullandı.
Yasal düzenleme ile mülteci profiline sahip olmayanların kısa süre içerisinde Türkiye’ye iade ya da sınır dışı edilmesinin önü açılırken, iltica başvuru sürecindeki adımlar ise azaltılıyor. Başvurunun sonuçlanması 6 aya çekiliyor.
Yunan parlamentosu genel kurulunda önceki gün tüm partilerden 85 milletvekili 12 saat boyunca söz alarak yeni düzenlemeye ilişkin görüşlerini dile getirdi. Çok sert tartışmalar yaşandı. Özellikle Başbakan Kiryakos Miçotakis ve ana muhalefet lideri Aleksis Çipras arasında karşılıklı atışmalar genel kurula damgasını vurdu. Çipras, iktidar partisi milletvekillerinin mülteciler ve göçmenlere yönelik dışlayıcı açıklamalarını hatırlatarak sert eleştirilerde bulundu. Başbakan Miçotakis ise SİRİZA’dan ders almayacaklarını söyledi.
BAŞVURULAR 6 AYDA SONUÇLANACAK
Yeni iltica yasa tasarısı, iltica ve göçe ilişkin muğlak ve bölük pörçük durumdaki yasa, kanun ve yönetmelik gibi düzenlemeleri tek bir ‘yasal’ çerçevede birleştirmeyi amaçlıyor. Yasa ile iltica ve barınma sistemi üzerindeki yükün hafifletilmesi öngörülüyor. Yasal düzenleme, yılbaşından itibaren geçerli olacak.
6 AY SONRA ÇALIŞMA İZNİ
Düzenleme ile birlikte uluslararası korunmaya kimlerin sahip olacakları ve tam olarak haklarına dair hükümler sıralanıyor. Mülteci olarak Yunanistan’da kalacakların yükümlülüklerine yer veriliyor. İltica başvurusunun 6 ayda sonuçlandırılması hedefleniyor. Bazı durumlarda ilave 3 aylık süre kullanılması, acil prosedür çerçevesinde ise 20 gün içerisinde başvuruların karara bağlanması planlanıyor.
İltica başvurusunda bulunanlar, 6 ayın ardından iş piyasasına da giriş yapabilecek. Adaylar sigortalı bir iş bulana kadar sağlık hizmetlerinden yararlanacak. Mülteci kapsamına alınacak olanların eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalanması öngörülüyor.
15 İNSAN HAKLARI ÖRGÜTÜ YASAYA KARŞI
Öte yandan yasa tasarısının mecliste oylanmasından önce 15 insan hakları örgütü, yaptıkları açıklama ve eylemlerle, yeni düzenlemenin mülteci ve göçmenlerin haklarında geri gidişe sebep olacağı için karşı olduklarını duyurmuştu.
MİÇOTAKİS: MÜLTECİLER AZINLIKTA, ÇOĞUNLUK EKONOMİK GÖÇMEN
Mülteciler Yüksek Komiserliği, gönüllü geri göndermeler kapsamında Yunanistan’dan son 3 yılda 17 binden fazla kişinin ülkelerine gönderildiğini bildirdi.
Öte yandan Başbakan Miçotakis, yasal düzenlemeye ilişkin şunları söyledi: “Hükümetimizin elindeki rakamlara göre bugünkü sorun, daha çok ekonomik göçmen, daha az mülteci sorunu. 2015 yılında ülkemize gelen yabancıların yüzde 75’ini savaştan kaçan Suriyeli mülteciler oluşturuyordu. Mülteci profiline sahiptiler. Bugün Suriyeli sayısı sadece onda ikinci yüzde 50’si kaçakçılar tarafından yer değiştiren Afgan ve Pakistanlı, geri kalanı ise Afrika, Somali, Kongo ve diğer ülkelerden gelenlerden oluşuyor. Ülkeye giriş yapanların çoğunluk profilini ekonomik göçmenler oluşturuyor, iltica edenler değil.”
“YAKLAŞIK 70 BİN İLTİCA BAŞVURUSU DEVRALDIK”
Geçen 4 yıllık süreçte AB-Türkiye anlaşması çerçevesinde Türkiye’ye çoğunluğu gönüllü sadece bin 806 kişinin gönderildiğini kaydeden Başbakan Miçotakis, yeni hükümetin, Ağustos 2019 rakamlarına göre beklemede olan 69 bin 387 iltica başvurusu devraldığını belirtti.
Yeni yasa tasarısının katı ancak adil olduğunu savunan Başbakan Miçotakis, başvuru sahiplerinin haklarına tam saygı ve kötüye kullanılmasına geçit vermeyecek şekilde hazırlandığını vurguladı. AB müktesebatı ile uyumlu yasal düzenlemenin birleştirilerek dağınıklığın sona erdirileceğini kaydetti.
“MÜLTECİ ÇOCUKLARI OKULA DEVAM EDECEKLER”
İltica başvurusunda bulunanların tüm çocuklarının okula devam edeceklerini anlatan Yunan Başbakan, “Aileleri buna uymadıkları taktirde idari yaptırımlarla karşılaşacaklar. 2020 yılında Yunanistan, 40 bin mülteciyi daire ve otellerde barındırma programını hayata geçirecek. 16 bin mülteci ise bir işe yerleştirilecek. Yunanistan bu stratejik planlamaya ilişkin detayları AB kurumlarına iletti bile.” ifadelerini kullandı.
Meriç sınırında daha fazla gözlem noktası oluşturularak sınır güvenliğinin artırılacağını belirten Miçotakis, “İltica Dairesi’ne 400 yeni personel alınarak, dava ve başvuru süreçlerinin inceleme hızı 3 katına çıkarılmış olacak. Beklemede olan başvurular kısa sürede sonuçlandırılacak.” dedi.
“CİDDİ BİR GÖÇMEN SORUNUMUZ VAR”
Yunanistan’ın ciddi bir göçmen sorunuyla karşı karşıya kaldığını belirten Miçotakis, “Net olmak istiyorum. Bu konu gitmek için gelmedi. Avrupa, Asya ve Afrika’dan gelenler için bir mıknatıs olmayı sürdürecek. Muhtemelen yoğunlaşacak. Onun için ülke güvenliği ve insan hakları ve demokratik kanunlara saygı temelinde birlik olmak durumundayız.” çağrısında bulundu.
“YABANCI DÜŞMANLIĞI BİZDEN UZAK OLSUN”
Miçotakis, sözlerini şöyle tamamladı: “Yunanistan’ı ikinci ülkeleri yapmak isteyen mülteci çocukları, kendilerini Yunan olarak hissedebilirler. Etmelidirler de. Doğru olan bu. Yunan okuluna gitmelidirler. Eğer çok iyi öğrenciler iseler, Yunan bayrağını da taşımaya hak kazanmış olurlar. Doğru olan bu. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bizden uzak olsun.”
BAKAN: GÖÇ AKINI ONLARCA YIL SÜRECEK
İltica yasa tasarısının mimarı Kamu Düzeni Bakanı Mihalis Hrisohoidis, parlamentoda yaptığı konuşmada, “Zaman bizi kovalıyor. Çünkü Ege’de teknelerin gelişi durmuyor. Her geçen gün gelişler artıyor. Komşumuz (Türkiye) böyle karar verdi. Önümüzdeki dönemi çok işlevsel kullanmalıyız.” dedi.
Bakan, mülteci ve göçmen akını ile mücadelede “İltica başvuru incelemesinin hızlandırılması, göçmenlerin iadesi ve mültecilerin sosyal entegrasyonu, yasa düzenlemesinin 3 sacayağını oluşturuyor” vurgusunda bulundu. Bakan, “Eğer göçmen akınına derhal karşı koymazsak, yanı başımızdan değil üzerimizden geçecek” uyarısında bulundu.
Bakan Hrisohoidis, şu saptamalarda bulundu: “Göç, jeopolitik ve insani boyutu bulunan sistematik bir durum. Onlarca yıl süreceğinin bilincinde olmalıyız. Yunanistan’a krizin tam ortasında geldi. Sanki yabancı ve olağanüstü bir durummuş gibi görüldü. Öyle değil. Devekuşu gibi davranmaya devam edersek, o zaman göç akını yanımızdan değil üzerimizden geçecek.”
MÜLTECİ OLMAYANLAR YARI KAPALI CEZAEVİNE ALINACAK
Ülkeye giriş yapanların milliyetleri temelinde oluşturulan istatistiklere göre, sorun mülteci meselesi olmaktan çok ekonomik göç problemi. Sorun ile mücadele kapsamında aşağıdaki önlemlerin koordineli bir şekilde hayata geçirilmesi hedefleniyor:
1- Özellikle denizde devriyelerin sayısı arttırılarak sınırlar daha iyi korunacak. Son dönemde Doğu Ege’de günde fazladan 23 devriye görev yapıyor.
2- Yasadışı olarak ülkeye giriş yapan ve siyasi iltica hakkı bulunmayanlar veya reddedilenler için ‘kapalı ön hareket merkezleri’ (yarı cezaevleri) inşa edilecek.
3- Dört buçuk yıllık SYRİZA hükümeti döneminde geri gönderilen bin 806 kişinin, 2020 yılına kadar 10 bin kişiye çıkarılması planlanıyor.
4- Doğu Ege adalarının mülteci ve göçmenlerden boşaltılarak anakaraya taşınması çalışması devam edecek. Hükümet, adalardaki 20 bin sığınmacı yükünü kaldıracak belediyelere bonus verecek.
5- “Güvenli kaynak ülkeler” ve “güvenli üçüncü ülkeler” listesi düzenlenerek Yunanistan’a yasadışı giriş yapan ve mülteci profiline uymayanlar derhal bu ülkelere geri gönderilecek.
Yeni yasanın ana unsurları ve belli başlı maddeleri şöyle:
1- AB hukukunun ön gördüğü iltica başvurusunda bulunanların haklarına tam saygı.
2- Başvuru sahiplerinin ulusal makamlarla işbirliği yapmaları istenecek.
3- İltica sistemine sadece mülteci profiline sahip olanlar dahil edilecek. Sorumluluklarını/yükümlülüklerini yerine getirenler bu sistem içerisinde tutulacak.
4- İltica başvurusunda bulunanlar kısa sürede sistemden düşürülecek. Yukarıdaki yer alan değişiklikler temelinde, iltica sürecinin 6 ay içerisinde tamamlanması hedefleniyor.
5- İltica başvurusunun kabul veya reddedilmesi, başvuru inceleme adımlarının azaltılması, dördüncü derece iltica incelemesinin kaldırılması ve davanın fesih kontrolünün ilk derece mahkemelerine yeniden bırakılmasıyla hızlandırılacak.
6- İkinci derece değerlendirmede görev yapan İltica Kurul’ları korunacak. Bu karara, birinci derece incelemeyi yapan İltica Dairesi’nin yanı sıra ikinci derece incelemeyi gerçekleştiren İltica Birimi ile mahkemelerden elde edilen istatistiki bilgilerin analizi sonrası karar verildi. Kurulların üye sayısında değişikliğe gidildi ve 2 olan yargıç (hakim) sayısı 3’e çıkarıldı. 1 olan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği üyesi ise değişmedi.
7- Tekli ve üçlü kurul yapısı öngörülüyor. Mahkeme istatistiklerine göre tek hâkimli yapıda iltica kararları daha hızlı alınıyor.
8- Yabancılar, ülkeye giriş kabullerinde bir başka yapıya transfer kararına uymazlar ise bu, koruma talep etmedikleri anlamına gelecek ve geri gönderilme prosedürü başlatılacak. İlk kez hayata geçirilmesi hedeflenen bu uygulamanın amacı, sisteme uymayacakların henüz daha kayıtları alınmadan önce sistemin dışında bırakılmaları.
9- Kaydın ardından, başvuru sahipleri sistemin içerisinde kaldıkları halde transfer kararlarına uymazlar ise başvuruları 3 gün içerisinde hızlı bir şekilde incelenecek. Bu, başvuruyu yapan kişinin Yunanistan’dan gönderilme sürecini geciktirmek için böyle davrandığı anlamına gelmiş olacak. Bu işbirliği görevlerini ihlal ettikleri anlamına gelecek ve bunun da bir yaptırımı olacak.
10- Gözaltı uygulaması değişecek. Bu şekilde önceki hükümet döneminde olduğu gibi binlerce yabancının yetkili makamların gözetimi altında kaybolmasının önüne geçilecek.
11- Mülteci Kabul ve Kimlik Tespit Merkezleri’nin işleyiş kurallarını ihlal edenlerin barınmaları sonlandırılacak. Başvuru sahipleri bu haklarını kaybedecek.
12- Bundan böyle “yardıma muhtaç” (kırılgan-hassas) kişiler kategorisinde Kılavuz’da tanımlanan kişiler yer alacak. Kırılganlık nedeni olan travma sonrası stres Kılavuz’dan silinecek. Yardıma muhtaç çocuk, kadın, ihtiyar, engelli (kırılgan-hassas) kategorisi daha da katılaştırılacak.
13- İltica Dairesi çatısı altında Hızlı Yardım Grupları (Ölçekleri) oluşturulacak. İltica başvurusunun sınıflandırılmasının ardından Hızlı Yardım Grupları, başvuru sahibine durumunun/davasının seyrine ilişkin bilgi verecek. Bu şekilde şahıs, başvurusunun kısa sürede reddedilebileceğine ilişkin bilgilendirilecek ve derhal ayrılması/dönmesi gerektiği anlatılacak.
14- Ön kayıt ve kayıt aşaması bir düzene girecek ve buna uymayıp kaydının yapılmasında yetkililer ile işbirliği yapmaktan kaçınanlar sonucuna katlanmak durumunda kalacak.
15- Sağlık raporları sadece devlet hastaneleri ve kamu kurumlarından alınmak şartıyla yeniden düzenlenecek.
16- İltica başvurularının incelenmesinin sonlandırma tarihleri olacak. Bunun için personelin hizmetlerinin desteklemek için gerekli tüm idari önlemler alınacak.
17- “Güvenli Ülkeler Listesi’ ve ‘Güvenli üçüncü ülke’ listeleri oluşturulacak.
18- Başvuru sahiplerinin prosedürün her aşamasında İltica Dairesi ve mahkemeler nezdinde bizzat ilgili kişi tarafından temsil edilmesi öngörülüyor.
19- Performans süreci, sadece başvuru sahiplerince değil aynı zamanda yasal olarak şahsı temsil eden vekil avukatlarınca da yapılabilecek.
20- Sığınmacıya verilen kartın süresi yasal düzenlemenin kabulünün ardından 9 aylık olacak. Bu şekilde iltica eden kişi ile yetkili makamların düzenli iletişim kurmaları ve kişiye daha kolay ulaşmaları hedefleniyor. Şimdiye kadar performansa bağlı olarak verilen iltica kartının süresi, ilk defa kararın yayınlanmasıyla ilişkilendirilmiş oluyor.
21- İtirazlar ve temyiz davalarına, Atina ve Selanik idare mahkemeleri bakacak.
[Ufuk Yardımcı] 2.11.2019 [Kronos.News]
Yunan hükümetinin “Uluslararası Koruma ve Diğer Hükümler Hakkında” adı ile hazırladığı yeni iltica yasa tasarısı, Yunan parlamentosunda dün gece oy çokluğu ile kabul edildi. Merkez sağ iktidar partisi Yeni Demokrasi (ND) ve merkez sol Değişim Hareketi Partisi (KİNAL) milletvekilleri ‘evet’ oyu kullandı. Aşırı sağ ve radikal solda yer alan ana muhalefet Radikal Sol Koalisyon (SİRİZA), Yunanistan Komünist Partisi (KKE), aşırı sağcı Yunan Çözümü (Elliniki Lisi) ve SİRİZA’dan ayrılanların kurduğu MeRA 25 partileri ise ‘hayır’ oyu kullandı.
Yasal düzenleme ile mülteci profiline sahip olmayanların kısa süre içerisinde Türkiye’ye iade ya da sınır dışı edilmesinin önü açılırken, iltica başvuru sürecindeki adımlar ise azaltılıyor. Başvurunun sonuçlanması 6 aya çekiliyor.
Yunan parlamentosu genel kurulunda önceki gün tüm partilerden 85 milletvekili 12 saat boyunca söz alarak yeni düzenlemeye ilişkin görüşlerini dile getirdi. Çok sert tartışmalar yaşandı. Özellikle Başbakan Kiryakos Miçotakis ve ana muhalefet lideri Aleksis Çipras arasında karşılıklı atışmalar genel kurula damgasını vurdu. Çipras, iktidar partisi milletvekillerinin mülteciler ve göçmenlere yönelik dışlayıcı açıklamalarını hatırlatarak sert eleştirilerde bulundu. Başbakan Miçotakis ise SİRİZA’dan ders almayacaklarını söyledi.
BAŞVURULAR 6 AYDA SONUÇLANACAK
Yeni iltica yasa tasarısı, iltica ve göçe ilişkin muğlak ve bölük pörçük durumdaki yasa, kanun ve yönetmelik gibi düzenlemeleri tek bir ‘yasal’ çerçevede birleştirmeyi amaçlıyor. Yasa ile iltica ve barınma sistemi üzerindeki yükün hafifletilmesi öngörülüyor. Yasal düzenleme, yılbaşından itibaren geçerli olacak.
6 AY SONRA ÇALIŞMA İZNİ
Düzenleme ile birlikte uluslararası korunmaya kimlerin sahip olacakları ve tam olarak haklarına dair hükümler sıralanıyor. Mülteci olarak Yunanistan’da kalacakların yükümlülüklerine yer veriliyor. İltica başvurusunun 6 ayda sonuçlandırılması hedefleniyor. Bazı durumlarda ilave 3 aylık süre kullanılması, acil prosedür çerçevesinde ise 20 gün içerisinde başvuruların karara bağlanması planlanıyor.
İltica başvurusunda bulunanlar, 6 ayın ardından iş piyasasına da giriş yapabilecek. Adaylar sigortalı bir iş bulana kadar sağlık hizmetlerinden yararlanacak. Mülteci kapsamına alınacak olanların eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalanması öngörülüyor.
15 İNSAN HAKLARI ÖRGÜTÜ YASAYA KARŞI
Öte yandan yasa tasarısının mecliste oylanmasından önce 15 insan hakları örgütü, yaptıkları açıklama ve eylemlerle, yeni düzenlemenin mülteci ve göçmenlerin haklarında geri gidişe sebep olacağı için karşı olduklarını duyurmuştu.
MİÇOTAKİS: MÜLTECİLER AZINLIKTA, ÇOĞUNLUK EKONOMİK GÖÇMEN
Mülteciler Yüksek Komiserliği, gönüllü geri göndermeler kapsamında Yunanistan’dan son 3 yılda 17 binden fazla kişinin ülkelerine gönderildiğini bildirdi.
Öte yandan Başbakan Miçotakis, yasal düzenlemeye ilişkin şunları söyledi: “Hükümetimizin elindeki rakamlara göre bugünkü sorun, daha çok ekonomik göçmen, daha az mülteci sorunu. 2015 yılında ülkemize gelen yabancıların yüzde 75’ini savaştan kaçan Suriyeli mülteciler oluşturuyordu. Mülteci profiline sahiptiler. Bugün Suriyeli sayısı sadece onda ikinci yüzde 50’si kaçakçılar tarafından yer değiştiren Afgan ve Pakistanlı, geri kalanı ise Afrika, Somali, Kongo ve diğer ülkelerden gelenlerden oluşuyor. Ülkeye giriş yapanların çoğunluk profilini ekonomik göçmenler oluşturuyor, iltica edenler değil.”
“YAKLAŞIK 70 BİN İLTİCA BAŞVURUSU DEVRALDIK”
Geçen 4 yıllık süreçte AB-Türkiye anlaşması çerçevesinde Türkiye’ye çoğunluğu gönüllü sadece bin 806 kişinin gönderildiğini kaydeden Başbakan Miçotakis, yeni hükümetin, Ağustos 2019 rakamlarına göre beklemede olan 69 bin 387 iltica başvurusu devraldığını belirtti.
Yeni yasa tasarısının katı ancak adil olduğunu savunan Başbakan Miçotakis, başvuru sahiplerinin haklarına tam saygı ve kötüye kullanılmasına geçit vermeyecek şekilde hazırlandığını vurguladı. AB müktesebatı ile uyumlu yasal düzenlemenin birleştirilerek dağınıklığın sona erdirileceğini kaydetti.
“MÜLTECİ ÇOCUKLARI OKULA DEVAM EDECEKLER”
İltica başvurusunda bulunanların tüm çocuklarının okula devam edeceklerini anlatan Yunan Başbakan, “Aileleri buna uymadıkları taktirde idari yaptırımlarla karşılaşacaklar. 2020 yılında Yunanistan, 40 bin mülteciyi daire ve otellerde barındırma programını hayata geçirecek. 16 bin mülteci ise bir işe yerleştirilecek. Yunanistan bu stratejik planlamaya ilişkin detayları AB kurumlarına iletti bile.” ifadelerini kullandı.
Meriç sınırında daha fazla gözlem noktası oluşturularak sınır güvenliğinin artırılacağını belirten Miçotakis, “İltica Dairesi’ne 400 yeni personel alınarak, dava ve başvuru süreçlerinin inceleme hızı 3 katına çıkarılmış olacak. Beklemede olan başvurular kısa sürede sonuçlandırılacak.” dedi.
“CİDDİ BİR GÖÇMEN SORUNUMUZ VAR”
Yunanistan’ın ciddi bir göçmen sorunuyla karşı karşıya kaldığını belirten Miçotakis, “Net olmak istiyorum. Bu konu gitmek için gelmedi. Avrupa, Asya ve Afrika’dan gelenler için bir mıknatıs olmayı sürdürecek. Muhtemelen yoğunlaşacak. Onun için ülke güvenliği ve insan hakları ve demokratik kanunlara saygı temelinde birlik olmak durumundayız.” çağrısında bulundu.
“YABANCI DÜŞMANLIĞI BİZDEN UZAK OLSUN”
Miçotakis, sözlerini şöyle tamamladı: “Yunanistan’ı ikinci ülkeleri yapmak isteyen mülteci çocukları, kendilerini Yunan olarak hissedebilirler. Etmelidirler de. Doğru olan bu. Yunan okuluna gitmelidirler. Eğer çok iyi öğrenciler iseler, Yunan bayrağını da taşımaya hak kazanmış olurlar. Doğru olan bu. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bizden uzak olsun.”
BAKAN: GÖÇ AKINI ONLARCA YIL SÜRECEK
İltica yasa tasarısının mimarı Kamu Düzeni Bakanı Mihalis Hrisohoidis, parlamentoda yaptığı konuşmada, “Zaman bizi kovalıyor. Çünkü Ege’de teknelerin gelişi durmuyor. Her geçen gün gelişler artıyor. Komşumuz (Türkiye) böyle karar verdi. Önümüzdeki dönemi çok işlevsel kullanmalıyız.” dedi.
Bakan, mülteci ve göçmen akını ile mücadelede “İltica başvuru incelemesinin hızlandırılması, göçmenlerin iadesi ve mültecilerin sosyal entegrasyonu, yasa düzenlemesinin 3 sacayağını oluşturuyor” vurgusunda bulundu. Bakan, “Eğer göçmen akınına derhal karşı koymazsak, yanı başımızdan değil üzerimizden geçecek” uyarısında bulundu.
Bakan Hrisohoidis, şu saptamalarda bulundu: “Göç, jeopolitik ve insani boyutu bulunan sistematik bir durum. Onlarca yıl süreceğinin bilincinde olmalıyız. Yunanistan’a krizin tam ortasında geldi. Sanki yabancı ve olağanüstü bir durummuş gibi görüldü. Öyle değil. Devekuşu gibi davranmaya devam edersek, o zaman göç akını yanımızdan değil üzerimizden geçecek.”
MÜLTECİ OLMAYANLAR YARI KAPALI CEZAEVİNE ALINACAK
Ülkeye giriş yapanların milliyetleri temelinde oluşturulan istatistiklere göre, sorun mülteci meselesi olmaktan çok ekonomik göç problemi. Sorun ile mücadele kapsamında aşağıdaki önlemlerin koordineli bir şekilde hayata geçirilmesi hedefleniyor:
1- Özellikle denizde devriyelerin sayısı arttırılarak sınırlar daha iyi korunacak. Son dönemde Doğu Ege’de günde fazladan 23 devriye görev yapıyor.
2- Yasadışı olarak ülkeye giriş yapan ve siyasi iltica hakkı bulunmayanlar veya reddedilenler için ‘kapalı ön hareket merkezleri’ (yarı cezaevleri) inşa edilecek.
3- Dört buçuk yıllık SYRİZA hükümeti döneminde geri gönderilen bin 806 kişinin, 2020 yılına kadar 10 bin kişiye çıkarılması planlanıyor.
4- Doğu Ege adalarının mülteci ve göçmenlerden boşaltılarak anakaraya taşınması çalışması devam edecek. Hükümet, adalardaki 20 bin sığınmacı yükünü kaldıracak belediyelere bonus verecek.
5- “Güvenli kaynak ülkeler” ve “güvenli üçüncü ülkeler” listesi düzenlenerek Yunanistan’a yasadışı giriş yapan ve mülteci profiline uymayanlar derhal bu ülkelere geri gönderilecek.
Yeni yasanın ana unsurları ve belli başlı maddeleri şöyle:
1- AB hukukunun ön gördüğü iltica başvurusunda bulunanların haklarına tam saygı.
2- Başvuru sahiplerinin ulusal makamlarla işbirliği yapmaları istenecek.
3- İltica sistemine sadece mülteci profiline sahip olanlar dahil edilecek. Sorumluluklarını/yükümlülüklerini yerine getirenler bu sistem içerisinde tutulacak.
4- İltica başvurusunda bulunanlar kısa sürede sistemden düşürülecek. Yukarıdaki yer alan değişiklikler temelinde, iltica sürecinin 6 ay içerisinde tamamlanması hedefleniyor.
5- İltica başvurusunun kabul veya reddedilmesi, başvuru inceleme adımlarının azaltılması, dördüncü derece iltica incelemesinin kaldırılması ve davanın fesih kontrolünün ilk derece mahkemelerine yeniden bırakılmasıyla hızlandırılacak.
6- İkinci derece değerlendirmede görev yapan İltica Kurul’ları korunacak. Bu karara, birinci derece incelemeyi yapan İltica Dairesi’nin yanı sıra ikinci derece incelemeyi gerçekleştiren İltica Birimi ile mahkemelerden elde edilen istatistiki bilgilerin analizi sonrası karar verildi. Kurulların üye sayısında değişikliğe gidildi ve 2 olan yargıç (hakim) sayısı 3’e çıkarıldı. 1 olan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği üyesi ise değişmedi.
7- Tekli ve üçlü kurul yapısı öngörülüyor. Mahkeme istatistiklerine göre tek hâkimli yapıda iltica kararları daha hızlı alınıyor.
8- Yabancılar, ülkeye giriş kabullerinde bir başka yapıya transfer kararına uymazlar ise bu, koruma talep etmedikleri anlamına gelecek ve geri gönderilme prosedürü başlatılacak. İlk kez hayata geçirilmesi hedeflenen bu uygulamanın amacı, sisteme uymayacakların henüz daha kayıtları alınmadan önce sistemin dışında bırakılmaları.
9- Kaydın ardından, başvuru sahipleri sistemin içerisinde kaldıkları halde transfer kararlarına uymazlar ise başvuruları 3 gün içerisinde hızlı bir şekilde incelenecek. Bu, başvuruyu yapan kişinin Yunanistan’dan gönderilme sürecini geciktirmek için böyle davrandığı anlamına gelmiş olacak. Bu işbirliği görevlerini ihlal ettikleri anlamına gelecek ve bunun da bir yaptırımı olacak.
10- Gözaltı uygulaması değişecek. Bu şekilde önceki hükümet döneminde olduğu gibi binlerce yabancının yetkili makamların gözetimi altında kaybolmasının önüne geçilecek.
11- Mülteci Kabul ve Kimlik Tespit Merkezleri’nin işleyiş kurallarını ihlal edenlerin barınmaları sonlandırılacak. Başvuru sahipleri bu haklarını kaybedecek.
12- Bundan böyle “yardıma muhtaç” (kırılgan-hassas) kişiler kategorisinde Kılavuz’da tanımlanan kişiler yer alacak. Kırılganlık nedeni olan travma sonrası stres Kılavuz’dan silinecek. Yardıma muhtaç çocuk, kadın, ihtiyar, engelli (kırılgan-hassas) kategorisi daha da katılaştırılacak.
13- İltica Dairesi çatısı altında Hızlı Yardım Grupları (Ölçekleri) oluşturulacak. İltica başvurusunun sınıflandırılmasının ardından Hızlı Yardım Grupları, başvuru sahibine durumunun/davasının seyrine ilişkin bilgi verecek. Bu şekilde şahıs, başvurusunun kısa sürede reddedilebileceğine ilişkin bilgilendirilecek ve derhal ayrılması/dönmesi gerektiği anlatılacak.
14- Ön kayıt ve kayıt aşaması bir düzene girecek ve buna uymayıp kaydının yapılmasında yetkililer ile işbirliği yapmaktan kaçınanlar sonucuna katlanmak durumunda kalacak.
15- Sağlık raporları sadece devlet hastaneleri ve kamu kurumlarından alınmak şartıyla yeniden düzenlenecek.
16- İltica başvurularının incelenmesinin sonlandırma tarihleri olacak. Bunun için personelin hizmetlerinin desteklemek için gerekli tüm idari önlemler alınacak.
17- “Güvenli Ülkeler Listesi’ ve ‘Güvenli üçüncü ülke’ listeleri oluşturulacak.
18- Başvuru sahiplerinin prosedürün her aşamasında İltica Dairesi ve mahkemeler nezdinde bizzat ilgili kişi tarafından temsil edilmesi öngörülüyor.
19- Performans süreci, sadece başvuru sahiplerince değil aynı zamanda yasal olarak şahsı temsil eden vekil avukatlarınca da yapılabilecek.
20- Sığınmacıya verilen kartın süresi yasal düzenlemenin kabulünün ardından 9 aylık olacak. Bu şekilde iltica eden kişi ile yetkili makamların düzenli iletişim kurmaları ve kişiye daha kolay ulaşmaları hedefleniyor. Şimdiye kadar performansa bağlı olarak verilen iltica kartının süresi, ilk defa kararın yayınlanmasıyla ilişkilendirilmiş oluyor.
21- İtirazlar ve temyiz davalarına, Atina ve Selanik idare mahkemeleri bakacak.
[Ufuk Yardımcı] 2.11.2019 [Kronos.News]
Semra Polat: Ben kimseyi satmam! [Cevheri Güven]
Onu kamuoyu bir fotoğraf karesiyle tanıdı. Kelepçeli ama başı dik, gülümseyen bir kadın fotoğrafıydı. Fotoğraf, hem kelepçeli ‘dik duruş’ hem de başörtülü bir kadının başörtülü bir polis tarafından kelepçelenmesiyle “28 Şubat devam ediyor” bağlamında çok konuşuldu.
BOLD ÖZEL – Ajanslara düşen fotoğraftaki kelepçeli kadının kim olduğu bilinmiyordu. Haberlerde sadece Konya’da cemaate yönelik operasyon yapıldığı belirtiliyordu. Çok konuşulan fotoğraftaki kadını uzun bir arayışın ardından bulduk. O kişi, beden eğitimi öğretmeni Semra Polat’tı.
Semra Polat’la hem o fotoğrafı, hem 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a yaşadıklarını hem de bir mülteci botuyla ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı süreci konuştuk.
O FOTOĞRAF ÇEKİLDİĞİNDE KOCAM TUTUKLUYDU
Tenkil Süreci’nde hayatı alt üst olan Semra Polat’ın önce çalıştığı okul kapatılmış. Karı koca tarlalarda işçilik yaparak hayata tutunmaya çalışmışlar bir süre. Sonra akademisyen kocası inşaatlarda çalışmaya başlamış:
“O fotoğraf çekildiğinde kocam tutukluydu. Kocamın tahliyesini beklerken, beni de gözaltına aldılar. Çocuklarımı bırakacak kimsem yoktu. İçim yanıyordu ama en güzel kıyafetimi giyerek çıktım evden. İnsanlar benim özellikle ismini söylemek istemediğim örgüt suçlamasıyla alındığımı bilsinler istedim. Ve gülümseyerek ilerledim. Çünkü korkmadım” diyen Semra Polat, 28 Şubat’tan beri baskıya alışık bir isim. Kapıyı açtığında gördüğü başörtülü polis önce bir rahatlama hissi oluşturmuş ama en çok baskıyı da o polisten görmüş.
“O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında.
İnsanların başörtüsü kendi tercihleridir. Yani başörtülü diye herhangi bir şeye sokmak istemem ama ben kapıyı açtığımda başörtülü polis görünce kendimi bir anda çok güvende hissettim açıkçası. Açık polis gelse de kendimi güvende hissederdim o ayrı konu ama hani halimden anlar diye düşündüm. Ama davranışları çok kabaydı. Çocuklarımın gözünün önünde, çocuklarına verme ümit vs.
Ama o sırada bakıyorum, başörtüsü mağduriyeti yaparak bir yerlere gelmiş, İslamı kullanan insanlar, başörtüsünden dolayı yeri göğü inleten insanlar, orada ben de başörtülü bir insanım, beni tutuklayan polis de başörtülü bir polis ama bana yapılan zulmü görmüyorlar.
28 ŞUBAT’TA DA ZULÜM GÖRDÜK BUGÜN DE
Üniversitenin son iki yılında daha yoğun yaşadım 28 Şubat’ı, kampüs yasağı vardı, içeri almıyorlardı. Ana giriş kapısından girmeden başörtülü biçimde gitmeye çalışıyorduk ama sürekli okulun güvenliği tarafından siren sesiyle uyarılarak, açın başınızı diyerek herkesin içerisinde bağırarak başlarımızı açtırıyorlardı. Yani o dönemde de zulüm gördük bu dönemde de zulüm gördük.
O dönem başörtülülere yapılan bir zulüm vardı başörtüsünden dolayı yaptıkları, diğer grubun. O zulüm yapılan kişiler, şimdi tam tersinden başörtülü bir şekilde başörtülüye zulüm yapmaya başladılar. Ve buna hiç kimsenin sesi çıkmadı.
Başörtüsü benim için o kadar değerli bir şey ki. Kendimi bayanlar arasında eşit hissettiğim, yani başörtülü olduğum için ezik hissetmediğim eşit hissettiğim bir kıyafettir benim için başörtüsü. Ben malum şahsa Tayyip Erdoğan’a ellerimi açıp o kadar dua ederdim ki, başörtüsü serbestisi geldiğinde. Başörtülü çalışmaya başladığımda. Meğerse böyle bir kural vs. kanun hiçbir şey yokmuş, kağıt üzerinde olan hiçbir şey yok.
Sonrasında bakıyorum, bu serbestliği yaşayan bir memur tarafından koluma kelepçe takılıyor ve sert davranılıyor ve buna hiç kimsenin sesi çıkıyor. Kabataş’ı duyuyorduk yani insanlar neler yaptılar. Hala görüntülerini beklediğimiz. Ama orada hiç kimsenin sesi çıkmıyor ve dindar bir şehir olarak adlandırıldığımız yerde.”
ARKADAŞIMIN EVİNİ TAŞLADILAR
Kocasının çalıştığı üniversite ve kendi çalıştığı okul kapatılınca Semra Polat, iki çocuğuyla beraber zor günler geçirir. İlk zorluk ekonomiktir ama sonrasında daha büyük zorluklar gelecektir:
“15 Temmuz’dan önce başladı bizim hayatımızın zorlukları. 17/25 Aralık olaylarından sonra ciddi baskılar görmeye başlamıştık. Okullara kayyım atandı. Hiçbir şekilde maaşlarımızı vermiyorlardı. O yaz okul kapandıktan sonra tatile gittik.
15 Temmuz’dan bir hafta önce evimize döndük. Bir hafta içerisinde yeni seneye dönük neler yapabilirim diye yıllık planlamamı çıkarmaya başladım. Bir gecede selalarla uyandık.
Sabah arkadaşlarımı aradım, nasılsınız diye. Bir arkadaşımın evini taşlamışlardı. Camlarını yerle bir etmişlerdi. Ve hastaydı çocuğu. Gırtlak kanseriydi. Çıkmadık hiç dışarıya, çocuklarımı camın kenarından uzak tutuyordum.
23 Temmuz’da da genelgeyle okulun kapatıldığı, çalışma izinlerimizin iptal edildiğini duyduk.
7 yaşında karar vermiş bir çocuktum ben öğretmenliğe. O zamandan beri her şeyinizi, hayatınızı belki de verdiğiniz bir meslek. Bir anda gitti. Ben kendime sordum; ne hissediyorsun şu anda? Dedim ki, ne olursa olsun ben yanlış bir şey yapmadım.
3-4 gün sonra eşimin çalıştığı üniversite kapatıldı ve biz beş parasız kaldık ortada. Çünkü maaş alamadan çalışıyorduk zaten. Ve paramız bankada kaldı. Bayram tatilinden döndüğümüz için çocuklarımın 25 lira bayram harçlıkları var bir de arabamızın deposu benzin dolu. Dolabımda kış için koyduğumuz malzemeler var.
“FETÖCÜLERİN EŞLERİ SİZE HELALDİR”
Sonrasında o kadar çok eylem oluyor, insanlar sokaklardalar ve sürekli bizle alakalı propaganda yapıyorlar. Beni en çok korkutan şey, “Fetöcülerin eşleri size helaldir” kelimesi beni inanılmaz korkutmuştu. Burada güvende değiliz diye düşündük ve bir sabah erkenden çıktık.
Gittiğimiz yerde de aynı şekilde hiç paramız yok. Tarımın yoğun olarak yapıldığı yerdi gittiğimiz yer. Eşimle birlikte tarlada çalışmaya karar verdik. Sabah çok erken vakitte kalkıyorduk, çilek dikmeye gittik beraber ama hiç anlamıyoruz. Nasıl yapılabileceğini bilmiyoruz. Gece 2’de kalkıp, sabah namazında gidip güneş doğmadan geri dönmemiz gerekiyordu o sıcakta çalışmamak adına.
İlk indim işçi minibüsünden, çeltik tarlası, pirinç ekilen yerdi indiğimiz yer ve bir anda milyonlarca sivrisinek bana hücum etti. Talan etti derler ya, meğer ki işçiler bunu biliyormuş, herkes sinek ilaçlarını getirip üzerlerine sıkıyorlarmış ama ben bunu bilmiyordum. Hiç görmedim. Ve o kadar sinekler tarafından arı sokulmuş gibi bütün vücudumu mahvettiler. Her tarafım sinek ısırığı oldu.
İşin yöntemini bilmediğim için çamurlara bata çıka o tarlada çalıştım. Kredi kartımızın borcumuzu orada çalıştığımız parayla ödedik. Günlük 30 liraya çalışıyorduk.
Sonra odunculuk yaptık birlikte. Sırtımızdan dağlardan odunları taşıyarak, odunculuk yaparak geçindik bir müddet.
TARLADA ÇALIŞIRKEN BİLE “OH OLSUN” DİYORLARDI
Bir gece damda yatıyoruz, ayın aydınlığıyla yatsı namazını kıldım. Tanıdığımız insanlar da operasyon geçirmeye başladılar. Çocuklarıma baktım, eşime baktım, yakınlarıma baktım. Allah’ım dedim ben de tutuklanırsam gözaltına alınırsam, iki yavrumu emanet edebileceğim hiç kimse yok. Çok utanıyorum sonradan bunu söylediğim için. Allah’ım dünyaya bakıyorum şu an, bu çocukların güvenli olabilecekleri tek yer toprağın altı altı. Bir gün ben bir şey yaşarsam sana emanet ediyorum onları. O kadar ki herkes sizden nefret ediyor. Sokağa çıkıyorsunuz, tarlada çalışırken bile bizim ihraç olduğumuzu öğrenince insanlar “oh” işte. Yaşadınız başınıza bunlar geldi.
Sonrasında okul açıldı. Benim için en zor günlerden biriydi. Çocuklarımı alıp okula götürdüm. Zil çaldım zil sesi. Ben de bir öğretmendim nihayetinde. Sıralarda başlarında öğretmen olmayan sınıflar vardı. Hepsi ihraç edilmiş öğretmenlerdi.
Bir yerde sigortalı iş başvurusunda bulunamıyorsunuz kimse sizi almıyor. Yani yaşam hakkı tanımıyorlar size. Böyle bir ortam.
EŞİMİN AYAKLARINDAKİ ÇATLAKLARDAN HARÇLARI AYIKLIYORDUM
Eve gittim eşime dedim ki, köşe başında bir nalbur var onun önünde inşaat işçilerini gördüm, istersen git kendini tanıt, onlarla da çalışabilirsin. Eşim de hiçbir şekilde eline kürek kazma almış birisi değil. Hiç bilmiyor bu tarz şeyleri. Hiç tereddüt etmeden olur dedi, gederim çalışırım yaparım. Gitti inşaatta başladı çalışmaya, çok uzak bir inşaat ama evden yürüyerek gidiyordu. Ayaklarının altı patladı böyle su topladı. Tabi işin usulünü bilmediği için o inşaattaki harçların hepsi ayaklarının içine girdi. Ben akşamları onun ayaklarındaki harçları çıkartıyordum.
O uzanıp ayaklarını uzatıyordu, ben içindeki çatlaklardan harçları çıkartıyordum. Ama diyordum helal lokma. Hiç şikayetçi değilim. Sonuçta ben üniversite hocasının da eşiydim, onun da güzelliklerini yaşadım. İnşaat işçisinin de eşi olabilirim, oldum. Hiç problem değildi. Ama onu o halde görmek, elleri patlamıştı. Çünkü bilmiyordu işin ehli değil.
EŞİMİ 1.5 DAKİKALIK DURUŞMADA TUTUKLADILAR
Bir gün sabah namazını kıldım, tam geri çocukların yanına gittim kapı çaldı. Tabi sabah namazında çalan kapı, otomatikman tahmin ediyorsunuz polisler geldi diye. Kapıyı açtılar, zaten çocuklarım uyanmışlardı. Duvarın kenarına çöktüler korkuyla. Dediler eşinizi arıyoruz.
Eşimden itirafçı olmasını istiyorlar, hemen diyorlar evine geri dön, bize sadece beş isim ver yeterli. Eşim de diyor ki ben suçsuzum, beni neyle suçladığınızı söyleyin. Daha sonra hakim 1,5 dakika süren mahkemede ‘beni ikna edemedin’ diyor ve tutukluyor. Gitti. 2107’ye girdiğimiz gün gitti.
Eşim tutuklandı cezaevine götürüldü, bizim için zor günlerin başlangıcıydı.
Cebimdeki son inşaattan kalan parayla dedim ki eşime gidip daha güzel kıyafetler alacağım, mutlu olsun orada. Hatta konuşurken arkadaşlarıma eşim şimdi mektup yazıp ne kadar çok para harcamışsın diyecek. Gerçekten de öyle oldu, eşyaları aldığında ne kadar çok para harcamış bu ya demiş. Hatta espri yapmış, bizim hanım bana müebbetlik eşyalar göndermiş şeklinde.
İLK GÖRÜŞTE KENDİMİ VELİ TOPLANTISINDA HİSSETTİM
İlk görüşe gittiğimde kaldırıma baktığımda kendimi veli toplantısında hissettim, o kadar çok öğrencim oradaydı ki, ilk göreve başladığım yıldan son yılıma kadar. Onlar bana bakıyor ben onlara bakıyorum, onlar kafalarını çeviriyorlar ben çeviriyorum. Utanıyoruz birbirimizden, biz ne yapıyoruz burada.
Görüş salonuna geldiğimizde iki tane öğrencim yanıma geldiler. Yıllardır ben onlara öğütler verdim yol gösterdim. Dedi ki bana çocuk, onlar ikinci açık görüşü yapıyorlar Ağustos ayında alınmış babaları, “Hocam, birinci kural ağlamayın, eşiniz sizi çok güçlü görsün” bunu diyen küçücük bir çocuk. Diğeri de dedi ki hocam birazdan içeriden çıktıklarında aileler birbirlerine sarılacaklar ve ağlayacaklar. Onlara bakmayın. Onlara baktığınız zaman ağlarsanız. Eşiniz sizi öyle görmesin. Tamam dedim.
Tabi tutamıyorum, karşımda öğrencilerim babalarıyla sarılıyorlar ve hüngür hüngür ağlıyorlar. Kapıya durdum bekliyorum eşimin gelmesini. Böyle geliyor mahkumlar, mahkum dediğimiz insanlar, aslında mahkum değiller Yusuflar onlar. O kadar vakarlı, o kadar terbiyeli. Düzgünce sıraya giriyorlar, imzalarını atıyorlar. Böyle baktım, Allah’ım dedim ne olursun Efendimiz’in ‘Ahir zaman kardeşlerim’ dediği insanlar ne olur bu insanlar olsun.
Yani nurlu, tertemiz, en güzel kıyafetlerini girmişler ve hepsi başları dik bir şekilde geliyorlar.
POLİSLER BENİM İÇİN GELDİ
30 Ocak 2018 yine sabah namazımı kıldım. Çocukların yanına gittim. Tak diye asansör sesi. Ben hemen fırladım zaten. Geldi eşim geldi mutluluğuyla bir anda. Sonra kapı çaldı. Önce bir irkildim. Kapımın deliğine baktım. Bir parmak var. Çığlık attım eşim geldi diye. O herhalde kapatır parmağıyla. Sonra sakin ol dedim. Kim o diye sordum. ‘Polis’ dedi. Ben yıkıldım kaldım. Polis niye gelir. Eşimi aldınız zaten. Kendime hiç ihtimal vermiyorum.
Çocuklarım, o an o manzarayı hiç unutamıyorum. İkisi de kalkmışlar uyku mahmurluğu, küçücük çocuklar bunlar ikisi de duvara yaslanmışlar, korkmuş şekilde duruyorlar. Ve titriyor küçük kızım.
Hiç kimsem yok çocukları bırakabileceğim. Çocukların annesi babası kimsesi olmayınca Çocuk Esirgeme Kurumu’na götürüyorlar. Bir anda ondan korktum. Eyvah dedim çocuklarımı elimden alırlarsa.
Telefonumu elimden aldılar, hemen evimi paldır küldür aradılar. Arkadan ekip başka ekip otosu geldi, polisler evin içine doldu. Ben böyle bakıyorum. Ne oluyoruz diyorum.
Benim dedim aileme haber vermem lazım, çocuklarımı birine emanet etmem lazım, avukatıma söylemem lazım. Hayır alamazsın telefonunu dediler. E dedim ben ne yapacağım o zaman çocuklarımı.
SEN DE Mİ ANNE..
Ev araması devam ederken, çocuklarım oturma odasına geldiler. Büyük kızım oturma odasına geldi. ‘Anne ya sen de mi anne’ dedi. ‘Sen de mi gideceksin. Anne sen gitme. Anne babamı zaten götürdüler. Sen de mi gideceksin.’ Dedim kızım hiç merak etme ben geleceğim, korkma. Bak sana kardeşini emanet edeceğim. Ben geleceğim.
Ve o polis. O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında. Dedim hayır ben inanıyorum, ben çocuklarımı bırakmayacağım.
Ben de biliyorum hemen gelemeyeceğimi ama çocuklarıma onu söylemek zorundaydım. Korkmalarını engellemek için, zaten 1 yıldır babaları yok.
Çocuk ağır bir şeydi evimden polisler eşliğinde çocuklarımla ellerinden tutup çıkmak. Polis arabasına bindirdim çocuklarımı. Çocuklarım şaşkın. Etrafa bakıyorlar, herkes apartmandan çıkmış bakıyor. Çocuklarla beraber polis otosuna biniyorsunuz ve sizi götürüyorlar. Ama o esnada, şu şey çok fazla. Kalben o kadar rahatım ki, suçsuzluğun verdiği güven var içimde. Ben bir şey yapmadım. Beni istediğiniz yere götürebilirsiniz, ben suçsuzum.
Gidiyorum ama ya diyorum Allah’ım bunlar beni niye gözaltına alıyor olabilirler. Operasyondaki isimlere baktım, hiçbirini tanımıyorum. Eşime çok ciddi baskılar vardı itirafçı olması adına. Dedim acaba bunlar beni götürüyorlar, ‘eşin elimizde konuş’ diye baskı mı yapacaklar.
Çocuklarımı geride bıraktım, kimsem yok, ne yapacaklar, ne edecekler düşüncesi var. Sonra dedim ki bu araba benim için tabut da olabilirdi. Ben şu an ölü de olabilirdim. Geride bıraktıklarımı sonuçta Allah’a bıraktım. O esnada, nefsiniz, rabbiniz, siz ve şeytanınız oluyor. Başka hiçbir şey yok, hiç kimse yok.
BİR İTİRAFÇININ İFADESİYLE GÖZALTINA ALINDIM
Ve şunu dedim hep, Allah’ım ne olursun, sıratı dünyada geçer insanoğlu. Ben şu an sıratı geçiyorum. Beni kimsenin hakkına girmeden akşam evime ulaştır. Kimsenin. Çünkü daha sonradan öğreniyorum, bir itirafçının ifadesiyle gözaltına alınıyorum.
O esnada gökyüzüne baktım. Belki bir daha göremem. Çünkü ölürüm herhalde dedim, bunlar işkence yaparlar. Götürüyorlar çünkü. Evlere bakıyorum, apartmanlara bakıyorum, gökyüzüne bakıyorum. Buraları bir daha ne zaman görürüm bilmiyorum. Çünkü zaten eşinizi almışlar, 1,5 yıldır adam zaten yok.
KORKMADIM
Hastanenin kapısında basın sizi hazır bekliyor. Dedim ki, bunlar beni haberlere çıkaracaklar. Servis edecekler. Ve kelepçeli bir şekilde çıkaracaklar sizi oradan. İnsanlar beni adli bir suçlu olarak algılamasınlar. Allah korusun bir katil, bir hırsız, bir arsız, farklı şekilde algılamasınlar diye. En güzel kıyafetlerimi giyip çıktım evden ilk başta bu düşünceyle. Çıkarken de gülümsemem gerektiğini hissettim. Ama içim yanıyor. Acaba eşim ne yapacak benim haberimi alınca. Çocuklarım dışarıda ne yapacaklar. Çocuklarımı çocuk esirgemeye alabilirler, şu an kimse olmadığı için yanlarında. Ama buna rağmen dedim ki hayır ben suçsuzum, ben masumum. Korkan kişi yüzünü gizler. Korkarsan orada üzgün durursun. Korkmadım. Çünkü ben bir şey yapmadım.
Arabadan indirilir indirilmez, etrafınız bir basın ordusu karşılıyor. Ve ben hepsine selam vererek ilerledim, gülümseyerek ilerledim. Acile girdiğimde herkese selam verdim, gülümseyerek selam verdim. Çünkü ben kötü bir insan değilim.
İnsanlar kelepçeli gördüğü zaman meraklı gözlerle bakıyor. Ama benim anlım ak başım dik. Yanlış bir şey yapmadım. Özellikle de anlaşılmasını istedim, malum örgüt, ismini telaffuz etmek istemiyorum, kendime küfür gibi geliyor o isim. Bundan alındığımı anlasınlar diye.
BİZİ ETKİN PİŞMANLIĞA ZORLAYACAKLARINI ANLADIM
Bizi aldıklarında, içeriye girdiğimde, hiç tanımadığım bir sürü bayan vardı. Hiç tanımadığım. Çoğu sağlıkçıydı, diş hekimleri vardı. Sonrasında bir polis memuru geldi. “Sizinle benim çok işim yok. Sizden ulaşmam gereken yerler var” dedi. Ben hemen anladım. Bunlar bizi etkin pişmanlık için çok zorlayacaklar.
Ve ben çok dikkatli dinledim polisi. Çünkü eşimden de biliyorum. Sorgu nasıl oluyor neler yapıyorlar. Sonrasında avukatım geldiğinde, bu polis memuru diyor ki, ‘Bu polis memuru diyor ki, senin müvekkilin çok konuşacak bir insan gibi duruyor, çok bilgiye sahip bir insan gibi duruyor. Git ikna et konuştur onu’.
Sonrasında avukat odasında görüşürken nezarethaneden o kadar çok çığlıklar geliyordu ki, bayanlar. Ağlıyorlar. Çıkarın bizi buradan diye bağırıyorlar, çocuk sesleri.
Polis önce tuzak sorular yöneltiyor size. Önce çay falan getirdiler. İçmedim çaylarını vs. Ben biraz dik dik konuşunca hangi diziyi izliyorsun diye sordular bana. Ben de Fazilet Hanım ve Kızlarını izliyorum dedim. Belli belli, Fazilet gibi biraz şeysin.. manasında. Oradan bana Diriliş izliyor musun Payitaht izliyor musun? Oradan benim devletle ilgili düşüncelerimi ölçmeye çalışıyorlar. Dedim bakın ben niye buradayım? Benim iki tane gözü yaşlı çocuğum kaldı orada, hemen sorunuzu sorun, beni niye getirdiniz buraya ben bunu öğrenmek istiyorum.
BANA 15 TEMMUZ’U SORUN
Sorguya geçildikten sonra, zaten size hiç 15 Temmuz sormuyorlar. Kurban verdin mi, burs verdin mi, sohbet yaptın mı, sohbete gittin mi?
Polis bunları dedikçe, ben ona diyorum ki, bana 15 Temmuz’u sorun bana niye 15 Temmuz’u sormuyorsunuz. Madem beni terörist olarak buraya getirdiniz, vatan haini olarak buraya getirdiniz, bunun en büyük şeyi 15 Temmuz. Bana 15 Temmuz’u soracaksınız. Ben ne yaptım 15 Temmuz’da. Bir öğretmen olarak, bir bayan olarak, bir anne olarak.
Tamam tamam ona da geleceğiz dedi.
BÜTÜN ŞALTERLERİM ATTI
Tabi ben polis sorgusunda bir bayanın itirafçı olan bir bayanın işte beni belli bir vazifeli olarak gösterdiğini öğrendikten sonra benim zaten bütün şalterleriniz atar ya, ağzıma geleni saydım orada. Sonrasında hatta polis dedi ki, ‘seni aşağıya atarım, bir ay sonra sorguya alırım. Bir ay boyunca nezarethanede kalırsın’.
İsterseniz beni bin yıl bile atabilirsiniz oraya hiç umurumda değil ama bir başkasının yalan beyanından dolayı beni burada tutamazsınız.
Sonrasında bayan ifadesini geri çekiyor. Yanlış bir ifade olmuş diye ama o yanlış ifade yüzünden kaç bayan içeride biliyor musunuz? Yüz tane bayan. Yüz tane bayan yanlış ifade yüzünden benim yaşadıklarımı yaşadı. Ve benim eşim üç günde cezaevinde yaşadığı şeyler. Bir deri bir kemik kaldı benden haber alıncaya kadar. Yanlış ifadeden yüz tane çocuğun göz yaşı.
O sabah benim çocuklarım o yanlış ifadeden dolayı ağladılar. Ve ben o yanlış ifadeden dolayı buradayım.
SUİZANNA DÜŞÜYORLARDI
Bayan ifadesini geri çekmesine rağmen mahkeme kuruldu. Tam 7 tane mahkeme kuruldu. Ben etkin pişmanlığı kabul etmediğim için çok baskı görmüştüm. Hatta polis ifademi evin bir köşesine koydum arkadaşlarım geldikleri zaman korkarak bakıyorlardı bana. Hani çabuk çıktın neden? Merak ediyorlardı, suizanna düşüyorlardı. Önce ifademi okuyabilirsiniz, sonra benimle konuşabilirsiniz. Ben kimseyi satmam, dedim.
KADERİN HÜKMÜNÜ KARDEŞLERİNDEN SORGULAYAMAZSIN
İnanın şunu söyleyeyim; benim eşim de itirafçıların iftirasına uğradığı için bu yaşadıklarımızı yaşıyor, yaşadı ve çok ağır bedeller ödedik. O an da yaşadıklarınızı insan düşmanınıza dilemez. O gözaltı süreçleri, o cezaevi süreçleri. Yani ben anlam veremiyorum, insanlar nasıl bir başkasına iftira atabiliyorlar. Nasıl yapabiliyorlar bunu? Sen onu yaşadın. Ben çocuklarımın göz yaşlarını gördüm. Halimi gördüm. Ve ben buna rağmen aynı şeyi bir başkasının yaşamasına nasıl vicdanınız el veriyor. Anlattığınız şeyin istediğiniz kadar doğru olduğunu düşünün.
Bir şiir var ya “Kaderin hükmünü kardeşlerinden sorgulayamazsın.” Kaderde o var, o çile var, o cezaevi var ama sen onun sebebini kardeşlerinden bilemezsin. Tutuklanmadım ama adım adım her gün polis tarafından takip edildim. Dışarıya çıkıyorum, siyah camları olan beyaz bir pikap beni takip ediyor sürekli. İlk başta korktum. Ne oluyoruz yani. Ne oluyoruz yani.
Sonrasında mahkemeler devam ediyor sürekli. Gidiyoruz geliyoruz. Ha bire dosyaya bir şeyler ekleniyor. Ha bire birileri benimle ilgili şeyler söylüyor. Hiç yapmadığım şeyleri söylüyorlar, bir de enteresan tarafı. Sonrasında düşündük, ceza alacağım kesinleşiyordu hani. Bir şekilde tutuklayacaklar bunlar beni. Çünkü eşimi ben kendim gönderdim ve 1.5 yılına mal oldu. Bir çok değerini, birçok şeyini kaybederek döndü oradan. Ve dedim ki artık ikinci kez bu delikten bir kez daha ısırılmayacağım ve teslim olmayacağım. O yüzden dedim bize yol gözüktü. Biz gidelim..
Türkiye’yi terk etme kararı aldık, çünkü bir geleceğimiz yoktu artık orada. Eşimin cezası onandığında gidecekti yine terk edecekti bizi, ben cezaevine girecektim çocuklarımız yine ortalıkta kalacaklardı. Velev ki cezamız bitti, yattık çıktık, sayılı gün geçer ama bu sefer çocuklarımıza bir hayat bırakmayacaktım. Sonra karar verdik. Çok zor bir karardı benim için.
KAPKARA BİR GECEYDİ
Kapkara bir geceydi bizim yola çıkışımız. Soğuk yağmurlu. Hiçbir yıldızın olmadığı, ayın olmadığı bir gece. İki saat boyunca nehre kadar yürümek zorunda kaldık. Hiçbir şekilde gözümüzün önünü hiçbir şey görmüyor. Bir bilinmeze doğru yola çıktık.
Bota bindik, çocuklarıma dedim kapatın gözlerinizi. O ana şahit olmalarını istemedim. Ama titriyorlar. Kedi kalır ya soğukta öyle titriyorlar. Sonra bir tane çalı ucu vardı. Son anda fark ettik onu. Fark etmeseydik, botumuzu delip bizi o su alıp götürecekti. Çünkü girdap girdap akıp gidiyor ve debinin yüksek olduğu bir zaman dilimi. İlerledikten sonra bir anda pat diye bir ses geldi. Eyvah dedik batıyoruz. O anda gözüm hiçbir şey görmedi kendimi suyum içine attım hemen. Baktım kenar, görmüyorum da neresi olduğunu, sonra baktım elimle ilerledim, yer burası. Sonra botu çekip çocuklarımı indirdim.
Nerede olduğumuzu bilmiyoruz şiddetli şekilde yağmur yağmaya başladı. O kadar şiddetliydi ki göz gözü görmüyor. Gücümün tam tükendiği bir andı.
BAĞIRA BAĞIRA ARKADAŞLARIMA DUA ETTİM
Eşim arkamdan geldi omzuma dokundu. Dedi bak bütün peygamberlerin yaşadıklarını yaşamaya çalışıyoruz. ‘Hazreti Yusuf’un yaşadıklarını yaşadık zindan gördük, Hazreti Yunus Aleyhisselam gibi balığın karnından çıktık, çok zor bir yolculuktu, su, gece, karanlık. Şimdi Nuh Aleyhisselam’ın tufanı gibi bir tufan var üstümüzde. Sonra açtım ellerimi “Allah’ım ne olur bunun adı hicret olsun, yalvarırım sana. Biz gerçekten hicret etmiş olalım. Ve bağıra bağıra inleye inleye, arkadaşlarımın isimlerini saya saya, çocuklarının ne olur dedim tüm mazlumları kurtar.’.
Saatlerce 6 saat boyunca o yağmurda yürüdük. Takatimiz kalmadı. Bir köyün ışıkları gözüktü. Köye dik olarak gidemiyoruz bataklık bir yer. Köye paralel olarak gidiyoruz. Ama bakıyorum biz gidiyoruz ışıklar da gidiyor. Telefonlarımız çekmiyor.
Köyün içine girdikten sonra bekliyoruz ki polis gelsin bizi alsın. Kapıları çaldık uyanın bizi polise şikayet edin haber verin. Kendi aramızda espri yapıyoruz. Türkiye’de polise yakalanmamak için uğraşıyoruz, burada polise yakalanmak için uğraşıyoruz. Oluktan akan yağmur suyunu içerek ayakta durabildik. Kimse bize kapıyı açmadı.
Baktık herkes arkadaşlarımız herkes orada. Herkes bizi karşıladı. Yatakları filan yapmışlar. Her yeni gelene izzet ikramlar böyle. Etrafı kapatmışlar aileler için. İşte burada kalabilirsiniz. Herkes bize yatağını verdi siz yatın dinlenin. Onlar gidince biz yeni gelenlere yaptık. Dedik her yerde iyiler var.
HER ŞEYİ SIFIRLADIM ŞİMDİ YENİDEN İNŞA EDECEĞİM
Şimdi insan onurunu koruyacağı garanti edilen, anayasalarının ilk maddelerine konulmuş bir ülkedeyim. Korkmadan yaşayabileceğim bir yerde yaşamak istedim. Ona da ulaştım. Şu anda sıfırım. Koskacaman bir sıfırım. Şu ana kadar anlattığım hikayede her şeyini kaybetmiş bir insan var karşınızda. Mesleğimi kaybettim, diplomamı kaybettim, malımı mülkümü kaybettim, hayatımı sıfırlayarak geldim buraya. Buradan da yeniden inşa etmeye başlayacağım.
[Cevheri Güven] 2.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Ajanslara düşen fotoğraftaki kelepçeli kadının kim olduğu bilinmiyordu. Haberlerde sadece Konya’da cemaate yönelik operasyon yapıldığı belirtiliyordu. Çok konuşulan fotoğraftaki kadını uzun bir arayışın ardından bulduk. O kişi, beden eğitimi öğretmeni Semra Polat’tı.
Semra Polat’la hem o fotoğrafı, hem 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a yaşadıklarını hem de bir mülteci botuyla ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı süreci konuştuk.
O FOTOĞRAF ÇEKİLDİĞİNDE KOCAM TUTUKLUYDU
Tenkil Süreci’nde hayatı alt üst olan Semra Polat’ın önce çalıştığı okul kapatılmış. Karı koca tarlalarda işçilik yaparak hayata tutunmaya çalışmışlar bir süre. Sonra akademisyen kocası inşaatlarda çalışmaya başlamış:
“O fotoğraf çekildiğinde kocam tutukluydu. Kocamın tahliyesini beklerken, beni de gözaltına aldılar. Çocuklarımı bırakacak kimsem yoktu. İçim yanıyordu ama en güzel kıyafetimi giyerek çıktım evden. İnsanlar benim özellikle ismini söylemek istemediğim örgüt suçlamasıyla alındığımı bilsinler istedim. Ve gülümseyerek ilerledim. Çünkü korkmadım” diyen Semra Polat, 28 Şubat’tan beri baskıya alışık bir isim. Kapıyı açtığında gördüğü başörtülü polis önce bir rahatlama hissi oluşturmuş ama en çok baskıyı da o polisten görmüş.
“O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında.
İnsanların başörtüsü kendi tercihleridir. Yani başörtülü diye herhangi bir şeye sokmak istemem ama ben kapıyı açtığımda başörtülü polis görünce kendimi bir anda çok güvende hissettim açıkçası. Açık polis gelse de kendimi güvende hissederdim o ayrı konu ama hani halimden anlar diye düşündüm. Ama davranışları çok kabaydı. Çocuklarımın gözünün önünde, çocuklarına verme ümit vs.
Ama o sırada bakıyorum, başörtüsü mağduriyeti yaparak bir yerlere gelmiş, İslamı kullanan insanlar, başörtüsünden dolayı yeri göğü inleten insanlar, orada ben de başörtülü bir insanım, beni tutuklayan polis de başörtülü bir polis ama bana yapılan zulmü görmüyorlar.
28 ŞUBAT’TA DA ZULÜM GÖRDÜK BUGÜN DE
Üniversitenin son iki yılında daha yoğun yaşadım 28 Şubat’ı, kampüs yasağı vardı, içeri almıyorlardı. Ana giriş kapısından girmeden başörtülü biçimde gitmeye çalışıyorduk ama sürekli okulun güvenliği tarafından siren sesiyle uyarılarak, açın başınızı diyerek herkesin içerisinde bağırarak başlarımızı açtırıyorlardı. Yani o dönemde de zulüm gördük bu dönemde de zulüm gördük.
O dönem başörtülülere yapılan bir zulüm vardı başörtüsünden dolayı yaptıkları, diğer grubun. O zulüm yapılan kişiler, şimdi tam tersinden başörtülü bir şekilde başörtülüye zulüm yapmaya başladılar. Ve buna hiç kimsenin sesi çıkmadı.
Başörtüsü benim için o kadar değerli bir şey ki. Kendimi bayanlar arasında eşit hissettiğim, yani başörtülü olduğum için ezik hissetmediğim eşit hissettiğim bir kıyafettir benim için başörtüsü. Ben malum şahsa Tayyip Erdoğan’a ellerimi açıp o kadar dua ederdim ki, başörtüsü serbestisi geldiğinde. Başörtülü çalışmaya başladığımda. Meğerse böyle bir kural vs. kanun hiçbir şey yokmuş, kağıt üzerinde olan hiçbir şey yok.
Sonrasında bakıyorum, bu serbestliği yaşayan bir memur tarafından koluma kelepçe takılıyor ve sert davranılıyor ve buna hiç kimsenin sesi çıkıyor. Kabataş’ı duyuyorduk yani insanlar neler yaptılar. Hala görüntülerini beklediğimiz. Ama orada hiç kimsenin sesi çıkmıyor ve dindar bir şehir olarak adlandırıldığımız yerde.”
ARKADAŞIMIN EVİNİ TAŞLADILAR
Kocasının çalıştığı üniversite ve kendi çalıştığı okul kapatılınca Semra Polat, iki çocuğuyla beraber zor günler geçirir. İlk zorluk ekonomiktir ama sonrasında daha büyük zorluklar gelecektir:
“15 Temmuz’dan önce başladı bizim hayatımızın zorlukları. 17/25 Aralık olaylarından sonra ciddi baskılar görmeye başlamıştık. Okullara kayyım atandı. Hiçbir şekilde maaşlarımızı vermiyorlardı. O yaz okul kapandıktan sonra tatile gittik.
15 Temmuz’dan bir hafta önce evimize döndük. Bir hafta içerisinde yeni seneye dönük neler yapabilirim diye yıllık planlamamı çıkarmaya başladım. Bir gecede selalarla uyandık.
Sabah arkadaşlarımı aradım, nasılsınız diye. Bir arkadaşımın evini taşlamışlardı. Camlarını yerle bir etmişlerdi. Ve hastaydı çocuğu. Gırtlak kanseriydi. Çıkmadık hiç dışarıya, çocuklarımı camın kenarından uzak tutuyordum.
23 Temmuz’da da genelgeyle okulun kapatıldığı, çalışma izinlerimizin iptal edildiğini duyduk.
7 yaşında karar vermiş bir çocuktum ben öğretmenliğe. O zamandan beri her şeyinizi, hayatınızı belki de verdiğiniz bir meslek. Bir anda gitti. Ben kendime sordum; ne hissediyorsun şu anda? Dedim ki, ne olursa olsun ben yanlış bir şey yapmadım.
3-4 gün sonra eşimin çalıştığı üniversite kapatıldı ve biz beş parasız kaldık ortada. Çünkü maaş alamadan çalışıyorduk zaten. Ve paramız bankada kaldı. Bayram tatilinden döndüğümüz için çocuklarımın 25 lira bayram harçlıkları var bir de arabamızın deposu benzin dolu. Dolabımda kış için koyduğumuz malzemeler var.
“FETÖCÜLERİN EŞLERİ SİZE HELALDİR”
Sonrasında o kadar çok eylem oluyor, insanlar sokaklardalar ve sürekli bizle alakalı propaganda yapıyorlar. Beni en çok korkutan şey, “Fetöcülerin eşleri size helaldir” kelimesi beni inanılmaz korkutmuştu. Burada güvende değiliz diye düşündük ve bir sabah erkenden çıktık.
Gittiğimiz yerde de aynı şekilde hiç paramız yok. Tarımın yoğun olarak yapıldığı yerdi gittiğimiz yer. Eşimle birlikte tarlada çalışmaya karar verdik. Sabah çok erken vakitte kalkıyorduk, çilek dikmeye gittik beraber ama hiç anlamıyoruz. Nasıl yapılabileceğini bilmiyoruz. Gece 2’de kalkıp, sabah namazında gidip güneş doğmadan geri dönmemiz gerekiyordu o sıcakta çalışmamak adına.
İlk indim işçi minibüsünden, çeltik tarlası, pirinç ekilen yerdi indiğimiz yer ve bir anda milyonlarca sivrisinek bana hücum etti. Talan etti derler ya, meğer ki işçiler bunu biliyormuş, herkes sinek ilaçlarını getirip üzerlerine sıkıyorlarmış ama ben bunu bilmiyordum. Hiç görmedim. Ve o kadar sinekler tarafından arı sokulmuş gibi bütün vücudumu mahvettiler. Her tarafım sinek ısırığı oldu.
İşin yöntemini bilmediğim için çamurlara bata çıka o tarlada çalıştım. Kredi kartımızın borcumuzu orada çalıştığımız parayla ödedik. Günlük 30 liraya çalışıyorduk.
Sonra odunculuk yaptık birlikte. Sırtımızdan dağlardan odunları taşıyarak, odunculuk yaparak geçindik bir müddet.
TARLADA ÇALIŞIRKEN BİLE “OH OLSUN” DİYORLARDI
Bir gece damda yatıyoruz, ayın aydınlığıyla yatsı namazını kıldım. Tanıdığımız insanlar da operasyon geçirmeye başladılar. Çocuklarıma baktım, eşime baktım, yakınlarıma baktım. Allah’ım dedim ben de tutuklanırsam gözaltına alınırsam, iki yavrumu emanet edebileceğim hiç kimse yok. Çok utanıyorum sonradan bunu söylediğim için. Allah’ım dünyaya bakıyorum şu an, bu çocukların güvenli olabilecekleri tek yer toprağın altı altı. Bir gün ben bir şey yaşarsam sana emanet ediyorum onları. O kadar ki herkes sizden nefret ediyor. Sokağa çıkıyorsunuz, tarlada çalışırken bile bizim ihraç olduğumuzu öğrenince insanlar “oh” işte. Yaşadınız başınıza bunlar geldi.
Sonrasında okul açıldı. Benim için en zor günlerden biriydi. Çocuklarımı alıp okula götürdüm. Zil çaldım zil sesi. Ben de bir öğretmendim nihayetinde. Sıralarda başlarında öğretmen olmayan sınıflar vardı. Hepsi ihraç edilmiş öğretmenlerdi.
Bir yerde sigortalı iş başvurusunda bulunamıyorsunuz kimse sizi almıyor. Yani yaşam hakkı tanımıyorlar size. Böyle bir ortam.
EŞİMİN AYAKLARINDAKİ ÇATLAKLARDAN HARÇLARI AYIKLIYORDUM
Eve gittim eşime dedim ki, köşe başında bir nalbur var onun önünde inşaat işçilerini gördüm, istersen git kendini tanıt, onlarla da çalışabilirsin. Eşim de hiçbir şekilde eline kürek kazma almış birisi değil. Hiç bilmiyor bu tarz şeyleri. Hiç tereddüt etmeden olur dedi, gederim çalışırım yaparım. Gitti inşaatta başladı çalışmaya, çok uzak bir inşaat ama evden yürüyerek gidiyordu. Ayaklarının altı patladı böyle su topladı. Tabi işin usulünü bilmediği için o inşaattaki harçların hepsi ayaklarının içine girdi. Ben akşamları onun ayaklarındaki harçları çıkartıyordum.
O uzanıp ayaklarını uzatıyordu, ben içindeki çatlaklardan harçları çıkartıyordum. Ama diyordum helal lokma. Hiç şikayetçi değilim. Sonuçta ben üniversite hocasının da eşiydim, onun da güzelliklerini yaşadım. İnşaat işçisinin de eşi olabilirim, oldum. Hiç problem değildi. Ama onu o halde görmek, elleri patlamıştı. Çünkü bilmiyordu işin ehli değil.
EŞİMİ 1.5 DAKİKALIK DURUŞMADA TUTUKLADILAR
Bir gün sabah namazını kıldım, tam geri çocukların yanına gittim kapı çaldı. Tabi sabah namazında çalan kapı, otomatikman tahmin ediyorsunuz polisler geldi diye. Kapıyı açtılar, zaten çocuklarım uyanmışlardı. Duvarın kenarına çöktüler korkuyla. Dediler eşinizi arıyoruz.
Eşimden itirafçı olmasını istiyorlar, hemen diyorlar evine geri dön, bize sadece beş isim ver yeterli. Eşim de diyor ki ben suçsuzum, beni neyle suçladığınızı söyleyin. Daha sonra hakim 1,5 dakika süren mahkemede ‘beni ikna edemedin’ diyor ve tutukluyor. Gitti. 2107’ye girdiğimiz gün gitti.
Eşim tutuklandı cezaevine götürüldü, bizim için zor günlerin başlangıcıydı.
Cebimdeki son inşaattan kalan parayla dedim ki eşime gidip daha güzel kıyafetler alacağım, mutlu olsun orada. Hatta konuşurken arkadaşlarıma eşim şimdi mektup yazıp ne kadar çok para harcamışsın diyecek. Gerçekten de öyle oldu, eşyaları aldığında ne kadar çok para harcamış bu ya demiş. Hatta espri yapmış, bizim hanım bana müebbetlik eşyalar göndermiş şeklinde.
İLK GÖRÜŞTE KENDİMİ VELİ TOPLANTISINDA HİSSETTİM
İlk görüşe gittiğimde kaldırıma baktığımda kendimi veli toplantısında hissettim, o kadar çok öğrencim oradaydı ki, ilk göreve başladığım yıldan son yılıma kadar. Onlar bana bakıyor ben onlara bakıyorum, onlar kafalarını çeviriyorlar ben çeviriyorum. Utanıyoruz birbirimizden, biz ne yapıyoruz burada.
Görüş salonuna geldiğimizde iki tane öğrencim yanıma geldiler. Yıllardır ben onlara öğütler verdim yol gösterdim. Dedi ki bana çocuk, onlar ikinci açık görüşü yapıyorlar Ağustos ayında alınmış babaları, “Hocam, birinci kural ağlamayın, eşiniz sizi çok güçlü görsün” bunu diyen küçücük bir çocuk. Diğeri de dedi ki hocam birazdan içeriden çıktıklarında aileler birbirlerine sarılacaklar ve ağlayacaklar. Onlara bakmayın. Onlara baktığınız zaman ağlarsanız. Eşiniz sizi öyle görmesin. Tamam dedim.
Tabi tutamıyorum, karşımda öğrencilerim babalarıyla sarılıyorlar ve hüngür hüngür ağlıyorlar. Kapıya durdum bekliyorum eşimin gelmesini. Böyle geliyor mahkumlar, mahkum dediğimiz insanlar, aslında mahkum değiller Yusuflar onlar. O kadar vakarlı, o kadar terbiyeli. Düzgünce sıraya giriyorlar, imzalarını atıyorlar. Böyle baktım, Allah’ım dedim ne olursun Efendimiz’in ‘Ahir zaman kardeşlerim’ dediği insanlar ne olur bu insanlar olsun.
Yani nurlu, tertemiz, en güzel kıyafetlerini girmişler ve hepsi başları dik bir şekilde geliyorlar.
POLİSLER BENİM İÇİN GELDİ
30 Ocak 2018 yine sabah namazımı kıldım. Çocukların yanına gittim. Tak diye asansör sesi. Ben hemen fırladım zaten. Geldi eşim geldi mutluluğuyla bir anda. Sonra kapı çaldı. Önce bir irkildim. Kapımın deliğine baktım. Bir parmak var. Çığlık attım eşim geldi diye. O herhalde kapatır parmağıyla. Sonra sakin ol dedim. Kim o diye sordum. ‘Polis’ dedi. Ben yıkıldım kaldım. Polis niye gelir. Eşimi aldınız zaten. Kendime hiç ihtimal vermiyorum.
Çocuklarım, o an o manzarayı hiç unutamıyorum. İkisi de kalkmışlar uyku mahmurluğu, küçücük çocuklar bunlar ikisi de duvara yaslanmışlar, korkmuş şekilde duruyorlar. Ve titriyor küçük kızım.
Hiç kimsem yok çocukları bırakabileceğim. Çocukların annesi babası kimsesi olmayınca Çocuk Esirgeme Kurumu’na götürüyorlar. Bir anda ondan korktum. Eyvah dedim çocuklarımı elimden alırlarsa.
Telefonumu elimden aldılar, hemen evimi paldır küldür aradılar. Arkadan ekip başka ekip otosu geldi, polisler evin içine doldu. Ben böyle bakıyorum. Ne oluyoruz diyorum.
Benim dedim aileme haber vermem lazım, çocuklarımı birine emanet etmem lazım, avukatıma söylemem lazım. Hayır alamazsın telefonunu dediler. E dedim ben ne yapacağım o zaman çocuklarımı.
SEN DE Mİ ANNE..
Ev araması devam ederken, çocuklarım oturma odasına geldiler. Büyük kızım oturma odasına geldi. ‘Anne ya sen de mi anne’ dedi. ‘Sen de mi gideceksin. Anne sen gitme. Anne babamı zaten götürdüler. Sen de mi gideceksin.’ Dedim kızım hiç merak etme ben geleceğim, korkma. Bak sana kardeşini emanet edeceğim. Ben geleceğim.
Ve o polis. O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında. Dedim hayır ben inanıyorum, ben çocuklarımı bırakmayacağım.
Ben de biliyorum hemen gelemeyeceğimi ama çocuklarıma onu söylemek zorundaydım. Korkmalarını engellemek için, zaten 1 yıldır babaları yok.
Çocuk ağır bir şeydi evimden polisler eşliğinde çocuklarımla ellerinden tutup çıkmak. Polis arabasına bindirdim çocuklarımı. Çocuklarım şaşkın. Etrafa bakıyorlar, herkes apartmandan çıkmış bakıyor. Çocuklarla beraber polis otosuna biniyorsunuz ve sizi götürüyorlar. Ama o esnada, şu şey çok fazla. Kalben o kadar rahatım ki, suçsuzluğun verdiği güven var içimde. Ben bir şey yapmadım. Beni istediğiniz yere götürebilirsiniz, ben suçsuzum.
Gidiyorum ama ya diyorum Allah’ım bunlar beni niye gözaltına alıyor olabilirler. Operasyondaki isimlere baktım, hiçbirini tanımıyorum. Eşime çok ciddi baskılar vardı itirafçı olması adına. Dedim acaba bunlar beni götürüyorlar, ‘eşin elimizde konuş’ diye baskı mı yapacaklar.
Çocuklarımı geride bıraktım, kimsem yok, ne yapacaklar, ne edecekler düşüncesi var. Sonra dedim ki bu araba benim için tabut da olabilirdi. Ben şu an ölü de olabilirdim. Geride bıraktıklarımı sonuçta Allah’a bıraktım. O esnada, nefsiniz, rabbiniz, siz ve şeytanınız oluyor. Başka hiçbir şey yok, hiç kimse yok.
BİR İTİRAFÇININ İFADESİYLE GÖZALTINA ALINDIM
Ve şunu dedim hep, Allah’ım ne olursun, sıratı dünyada geçer insanoğlu. Ben şu an sıratı geçiyorum. Beni kimsenin hakkına girmeden akşam evime ulaştır. Kimsenin. Çünkü daha sonradan öğreniyorum, bir itirafçının ifadesiyle gözaltına alınıyorum.
O esnada gökyüzüne baktım. Belki bir daha göremem. Çünkü ölürüm herhalde dedim, bunlar işkence yaparlar. Götürüyorlar çünkü. Evlere bakıyorum, apartmanlara bakıyorum, gökyüzüne bakıyorum. Buraları bir daha ne zaman görürüm bilmiyorum. Çünkü zaten eşinizi almışlar, 1,5 yıldır adam zaten yok.
KORKMADIM
Hastanenin kapısında basın sizi hazır bekliyor. Dedim ki, bunlar beni haberlere çıkaracaklar. Servis edecekler. Ve kelepçeli bir şekilde çıkaracaklar sizi oradan. İnsanlar beni adli bir suçlu olarak algılamasınlar. Allah korusun bir katil, bir hırsız, bir arsız, farklı şekilde algılamasınlar diye. En güzel kıyafetlerimi giyip çıktım evden ilk başta bu düşünceyle. Çıkarken de gülümsemem gerektiğini hissettim. Ama içim yanıyor. Acaba eşim ne yapacak benim haberimi alınca. Çocuklarım dışarıda ne yapacaklar. Çocuklarımı çocuk esirgemeye alabilirler, şu an kimse olmadığı için yanlarında. Ama buna rağmen dedim ki hayır ben suçsuzum, ben masumum. Korkan kişi yüzünü gizler. Korkarsan orada üzgün durursun. Korkmadım. Çünkü ben bir şey yapmadım.
Arabadan indirilir indirilmez, etrafınız bir basın ordusu karşılıyor. Ve ben hepsine selam vererek ilerledim, gülümseyerek ilerledim. Acile girdiğimde herkese selam verdim, gülümseyerek selam verdim. Çünkü ben kötü bir insan değilim.
İnsanlar kelepçeli gördüğü zaman meraklı gözlerle bakıyor. Ama benim anlım ak başım dik. Yanlış bir şey yapmadım. Özellikle de anlaşılmasını istedim, malum örgüt, ismini telaffuz etmek istemiyorum, kendime küfür gibi geliyor o isim. Bundan alındığımı anlasınlar diye.
BİZİ ETKİN PİŞMANLIĞA ZORLAYACAKLARINI ANLADIM
Bizi aldıklarında, içeriye girdiğimde, hiç tanımadığım bir sürü bayan vardı. Hiç tanımadığım. Çoğu sağlıkçıydı, diş hekimleri vardı. Sonrasında bir polis memuru geldi. “Sizinle benim çok işim yok. Sizden ulaşmam gereken yerler var” dedi. Ben hemen anladım. Bunlar bizi etkin pişmanlık için çok zorlayacaklar.
Ve ben çok dikkatli dinledim polisi. Çünkü eşimden de biliyorum. Sorgu nasıl oluyor neler yapıyorlar. Sonrasında avukatım geldiğinde, bu polis memuru diyor ki, ‘Bu polis memuru diyor ki, senin müvekkilin çok konuşacak bir insan gibi duruyor, çok bilgiye sahip bir insan gibi duruyor. Git ikna et konuştur onu’.
Sonrasında avukat odasında görüşürken nezarethaneden o kadar çok çığlıklar geliyordu ki, bayanlar. Ağlıyorlar. Çıkarın bizi buradan diye bağırıyorlar, çocuk sesleri.
Polis önce tuzak sorular yöneltiyor size. Önce çay falan getirdiler. İçmedim çaylarını vs. Ben biraz dik dik konuşunca hangi diziyi izliyorsun diye sordular bana. Ben de Fazilet Hanım ve Kızlarını izliyorum dedim. Belli belli, Fazilet gibi biraz şeysin.. manasında. Oradan bana Diriliş izliyor musun Payitaht izliyor musun? Oradan benim devletle ilgili düşüncelerimi ölçmeye çalışıyorlar. Dedim bakın ben niye buradayım? Benim iki tane gözü yaşlı çocuğum kaldı orada, hemen sorunuzu sorun, beni niye getirdiniz buraya ben bunu öğrenmek istiyorum.
BANA 15 TEMMUZ’U SORUN
Sorguya geçildikten sonra, zaten size hiç 15 Temmuz sormuyorlar. Kurban verdin mi, burs verdin mi, sohbet yaptın mı, sohbete gittin mi?
Polis bunları dedikçe, ben ona diyorum ki, bana 15 Temmuz’u sorun bana niye 15 Temmuz’u sormuyorsunuz. Madem beni terörist olarak buraya getirdiniz, vatan haini olarak buraya getirdiniz, bunun en büyük şeyi 15 Temmuz. Bana 15 Temmuz’u soracaksınız. Ben ne yaptım 15 Temmuz’da. Bir öğretmen olarak, bir bayan olarak, bir anne olarak.
Tamam tamam ona da geleceğiz dedi.
BÜTÜN ŞALTERLERİM ATTI
Tabi ben polis sorgusunda bir bayanın itirafçı olan bir bayanın işte beni belli bir vazifeli olarak gösterdiğini öğrendikten sonra benim zaten bütün şalterleriniz atar ya, ağzıma geleni saydım orada. Sonrasında hatta polis dedi ki, ‘seni aşağıya atarım, bir ay sonra sorguya alırım. Bir ay boyunca nezarethanede kalırsın’.
İsterseniz beni bin yıl bile atabilirsiniz oraya hiç umurumda değil ama bir başkasının yalan beyanından dolayı beni burada tutamazsınız.
Sonrasında bayan ifadesini geri çekiyor. Yanlış bir ifade olmuş diye ama o yanlış ifade yüzünden kaç bayan içeride biliyor musunuz? Yüz tane bayan. Yüz tane bayan yanlış ifade yüzünden benim yaşadıklarımı yaşadı. Ve benim eşim üç günde cezaevinde yaşadığı şeyler. Bir deri bir kemik kaldı benden haber alıncaya kadar. Yanlış ifadeden yüz tane çocuğun göz yaşı.
O sabah benim çocuklarım o yanlış ifadeden dolayı ağladılar. Ve ben o yanlış ifadeden dolayı buradayım.
SUİZANNA DÜŞÜYORLARDI
Bayan ifadesini geri çekmesine rağmen mahkeme kuruldu. Tam 7 tane mahkeme kuruldu. Ben etkin pişmanlığı kabul etmediğim için çok baskı görmüştüm. Hatta polis ifademi evin bir köşesine koydum arkadaşlarım geldikleri zaman korkarak bakıyorlardı bana. Hani çabuk çıktın neden? Merak ediyorlardı, suizanna düşüyorlardı. Önce ifademi okuyabilirsiniz, sonra benimle konuşabilirsiniz. Ben kimseyi satmam, dedim.
KADERİN HÜKMÜNÜ KARDEŞLERİNDEN SORGULAYAMAZSIN
İnanın şunu söyleyeyim; benim eşim de itirafçıların iftirasına uğradığı için bu yaşadıklarımızı yaşıyor, yaşadı ve çok ağır bedeller ödedik. O an da yaşadıklarınızı insan düşmanınıza dilemez. O gözaltı süreçleri, o cezaevi süreçleri. Yani ben anlam veremiyorum, insanlar nasıl bir başkasına iftira atabiliyorlar. Nasıl yapabiliyorlar bunu? Sen onu yaşadın. Ben çocuklarımın göz yaşlarını gördüm. Halimi gördüm. Ve ben buna rağmen aynı şeyi bir başkasının yaşamasına nasıl vicdanınız el veriyor. Anlattığınız şeyin istediğiniz kadar doğru olduğunu düşünün.
Bir şiir var ya “Kaderin hükmünü kardeşlerinden sorgulayamazsın.” Kaderde o var, o çile var, o cezaevi var ama sen onun sebebini kardeşlerinden bilemezsin. Tutuklanmadım ama adım adım her gün polis tarafından takip edildim. Dışarıya çıkıyorum, siyah camları olan beyaz bir pikap beni takip ediyor sürekli. İlk başta korktum. Ne oluyoruz yani. Ne oluyoruz yani.
Sonrasında mahkemeler devam ediyor sürekli. Gidiyoruz geliyoruz. Ha bire dosyaya bir şeyler ekleniyor. Ha bire birileri benimle ilgili şeyler söylüyor. Hiç yapmadığım şeyleri söylüyorlar, bir de enteresan tarafı. Sonrasında düşündük, ceza alacağım kesinleşiyordu hani. Bir şekilde tutuklayacaklar bunlar beni. Çünkü eşimi ben kendim gönderdim ve 1.5 yılına mal oldu. Bir çok değerini, birçok şeyini kaybederek döndü oradan. Ve dedim ki artık ikinci kez bu delikten bir kez daha ısırılmayacağım ve teslim olmayacağım. O yüzden dedim bize yol gözüktü. Biz gidelim..
Türkiye’yi terk etme kararı aldık, çünkü bir geleceğimiz yoktu artık orada. Eşimin cezası onandığında gidecekti yine terk edecekti bizi, ben cezaevine girecektim çocuklarımız yine ortalıkta kalacaklardı. Velev ki cezamız bitti, yattık çıktık, sayılı gün geçer ama bu sefer çocuklarımıza bir hayat bırakmayacaktım. Sonra karar verdik. Çok zor bir karardı benim için.
KAPKARA BİR GECEYDİ
Kapkara bir geceydi bizim yola çıkışımız. Soğuk yağmurlu. Hiçbir yıldızın olmadığı, ayın olmadığı bir gece. İki saat boyunca nehre kadar yürümek zorunda kaldık. Hiçbir şekilde gözümüzün önünü hiçbir şey görmüyor. Bir bilinmeze doğru yola çıktık.
Bota bindik, çocuklarıma dedim kapatın gözlerinizi. O ana şahit olmalarını istemedim. Ama titriyorlar. Kedi kalır ya soğukta öyle titriyorlar. Sonra bir tane çalı ucu vardı. Son anda fark ettik onu. Fark etmeseydik, botumuzu delip bizi o su alıp götürecekti. Çünkü girdap girdap akıp gidiyor ve debinin yüksek olduğu bir zaman dilimi. İlerledikten sonra bir anda pat diye bir ses geldi. Eyvah dedik batıyoruz. O anda gözüm hiçbir şey görmedi kendimi suyum içine attım hemen. Baktım kenar, görmüyorum da neresi olduğunu, sonra baktım elimle ilerledim, yer burası. Sonra botu çekip çocuklarımı indirdim.
Nerede olduğumuzu bilmiyoruz şiddetli şekilde yağmur yağmaya başladı. O kadar şiddetliydi ki göz gözü görmüyor. Gücümün tam tükendiği bir andı.
BAĞIRA BAĞIRA ARKADAŞLARIMA DUA ETTİM
Eşim arkamdan geldi omzuma dokundu. Dedi bak bütün peygamberlerin yaşadıklarını yaşamaya çalışıyoruz. ‘Hazreti Yusuf’un yaşadıklarını yaşadık zindan gördük, Hazreti Yunus Aleyhisselam gibi balığın karnından çıktık, çok zor bir yolculuktu, su, gece, karanlık. Şimdi Nuh Aleyhisselam’ın tufanı gibi bir tufan var üstümüzde. Sonra açtım ellerimi “Allah’ım ne olur bunun adı hicret olsun, yalvarırım sana. Biz gerçekten hicret etmiş olalım. Ve bağıra bağıra inleye inleye, arkadaşlarımın isimlerini saya saya, çocuklarının ne olur dedim tüm mazlumları kurtar.’.
Saatlerce 6 saat boyunca o yağmurda yürüdük. Takatimiz kalmadı. Bir köyün ışıkları gözüktü. Köye dik olarak gidemiyoruz bataklık bir yer. Köye paralel olarak gidiyoruz. Ama bakıyorum biz gidiyoruz ışıklar da gidiyor. Telefonlarımız çekmiyor.
Köyün içine girdikten sonra bekliyoruz ki polis gelsin bizi alsın. Kapıları çaldık uyanın bizi polise şikayet edin haber verin. Kendi aramızda espri yapıyoruz. Türkiye’de polise yakalanmamak için uğraşıyoruz, burada polise yakalanmak için uğraşıyoruz. Oluktan akan yağmur suyunu içerek ayakta durabildik. Kimse bize kapıyı açmadı.
Baktık herkes arkadaşlarımız herkes orada. Herkes bizi karşıladı. Yatakları filan yapmışlar. Her yeni gelene izzet ikramlar böyle. Etrafı kapatmışlar aileler için. İşte burada kalabilirsiniz. Herkes bize yatağını verdi siz yatın dinlenin. Onlar gidince biz yeni gelenlere yaptık. Dedik her yerde iyiler var.
HER ŞEYİ SIFIRLADIM ŞİMDİ YENİDEN İNŞA EDECEĞİM
Şimdi insan onurunu koruyacağı garanti edilen, anayasalarının ilk maddelerine konulmuş bir ülkedeyim. Korkmadan yaşayabileceğim bir yerde yaşamak istedim. Ona da ulaştım. Şu anda sıfırım. Koskacaman bir sıfırım. Şu ana kadar anlattığım hikayede her şeyini kaybetmiş bir insan var karşınızda. Mesleğimi kaybettim, diplomamı kaybettim, malımı mülkümü kaybettim, hayatımı sıfırlayarak geldim buraya. Buradan da yeniden inşa etmeye başlayacağım.
[Cevheri Güven] 2.11.2019 [BoldMedya]
Doğ Ruhumuza, Bizi Yalnız Bırakma! [Fikret Kaplan]
'İçlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, onları (kötülüklerden, münkerden) temizleyen; onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.' ( Al-i İmran, 3/164)
Ya Nebi! Dünyayı şereflendireceğin güne kadar gecenin gündüzden, iyinin kötüden, insanın da vahşi bir canavardan farkı yoktu. Dünya adeta umumi bir matemhane, varlık da kaos içinde debelenen zavallı bir mahluktu... Zulüm diyarıydı yeryüzü baştanbaşa…
Eşyanın yüzüne çaldığın nur sayesinde, karanlık ışıktan ayrıldı, geceler gündüze dönüştü; kâinat kelime kelime; cümle cümle, fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi.. ve her şey âdetâ yeniden dirildi, gerçek değerini buldu. Elinde mucizeli bir kitap, dilinde hakikatleri bildiren bir hitap, bütün insanlara hatta cinlere, meleklere ve bütün varlıklara ezelî bir hutbe okudun. Alemlerin yaratılışındaki hayret verici sırları çözüp açıkladın. Kâinatın anlaşılması zor hakikatlerini keşfederek `Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?`gibi akılları hayrette bırakıp meşgul eden müthiş ve mühim sorulara ikna edici makbul cevaplar verdin.
Hicretin, kurtuluş yolu oldu bize Ey Dost!… mesajın dünya ve âhiret saadetinin köprüsü... Samimi gönüller, Sen’in sayende yollar bulup Hakk'a yürüyebildi.
Sen insanlar arasından çıkan öyle bir Rehbersin ki, zahmete uğramamız Sana ağır gelir. Kalbin üstümüze titrer, bize karşı pek şefkatli ve merhametlisin. (Tevbe sûresi, 9/128)
Ama!.. Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, biz kör hissiyatımızla Seni anlayamadık!.. Bir kuru Hurma Kütüğü kadar dahi olsun Sana iştiyak duyamadık!
Hani, Mescid-i Nebevî inşa edilmiş ve Cuma namazları da burada kılınır olmuştu. Hutbe okumak ve insanlarla konuşurken göz göze iletişim kurabilmek için bir Hurma Kütüğünün üzerine çıkıyor ve sahabeye böyle sesleniyordun. Bir gün, Medine’ye dışarıdan gelen ashaptan birisi, bu durumunu görünce üç basamaklı bir minber yapmış ve yerine yenisi gelen eski Hurma Kütüğü de kenara konulmuştu.
Cuma vakti gelmiş, üzerine çıkıp ilk hutbeyi okuyordun ki o Hurma Kütüğünden devenin inlemesine benzer bir ses gelmeye başlamıştı. Bu sesi mescidde bulunan Ashab-ı Güzin de duyuyordu.
Sesin geldiği yöne dönmüştün. Adeta kütük, üzüntü ve kederinden ağlıyordu. Sen’den ayrılmış olmaktan, Sen’i bir daha göremeyeceğinden muzdaripti. Bu inlemeleri işiten sahabîler göz yaşlarını tutamamışlar, hüngür hüngür ağlıyorlardı. Aslında o, bu haliyle, hepimizden daha şuurlu, daha canlı ve hisliydi. ‘Sen’in ahirzamandaki kardeşleriniz!’, ‘Sen’in yolundayız!’ diyen bizlere… o Hurma Kütüğü ölümsüz bir ders vermek istiyordu.
Bu iniltinin, durmayacağını anlamıştın. Onun için, Hurma Kütüğüne doğru yönelmiş ve yürümeye başlamıştın. Yanına gelince mübarek ellerini üzerine koyup sıvazlamış, teselli etmiştin. O anda, inleme dinmiş ve kütük sükûna kavuşmuştu. Sen’den ayrılığın elemini, visalin tatlı huzuruyla unutmuş ve sessizliğe bürünmüştü.
Derken kütüğe doğru bir miktar eğilmiş ve:
- İstersen seni daha önce bulunduğun bahçeye göndereyim. Köklerin tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin. Ya da eğer istersen Cennette bir yere dikeyim ve sen, onun pınarlarından istifade edesin; güzel güzel filizler çıkarasın ve Allah’ın en sevgili kulları da senin meyvelerinden yesinler.’ buyurmuştun.
- Cennette bir yere dik beni, ya Resûlallah! demişti Hurma Kütüğü. Seninle ebedi olarak kalmayı arzu ediyordu biçilmiş, kuru bir ağaç. Şuursuz ve cansız gibi görünen bu kütük bizim gibi üç gün meyveye kavuşacağı bu fani dünya için terk etmek istemiyordu Sen’i ve bu iştiyakının karşılığını da bulacaktı. Zira:
- Onu, Cennete dikmemi tercih etti, buyuracaktın. (Darimi, Sünen, 1/29) "Eğer, ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resûlullah’ın ayrılığından kıyâmete kadar ağlaması böyle devam edecekti. Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti." demiştin. (Mektubat)
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mu'cizeyi talebelerine ders verirken, kendisini tutamaz göz yaşları arasında şöyle derdi:
"Ağaç, Resûl-i Ekrem’e (sav) meyl ve iştiyak gösteriyor. Sizler o Resûle meyl ve iştiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız." (Mektubat)
‘Ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, Sen’i tam manasıyla anlayamama, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı.’
Sa'd İbn Rebi, Sen’in tarafından çok sevilen bir sahabiydi. Uhud'da, bir an gözlerden kaybolmuştu. Yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın demiş, bir haber beklemiştin. Bir sahabi, Uhud Meydanı’nda Sa’d’ı ne kadar aradıysa da bulamamış, ne kadar seslendiyse de cevap alamamıştı. Eli boş dönmenin verdiği üzüntü içinde nihâyet son bir ümitle:
- Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü’nün sana selamı var. Senin diriler arasında mı, yoksa şehîdler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi istedi!” diye yaralı ve şehîdlerin bulunduğu tarafa doğru seslenmişti.
O anda koma halinde ağır yaralı ya da vefat etmiş halde bulunan Hz. Sa’d, selamınla adeta hayat bulmuş ve ayağa kalkmıştı:
- Ve Aleyküm selâm ya Resûlallah!... demiş ve sonra kendisini bulan zata dönerek şu ibret verici sözleri söylemişti:
- Allah Resûlü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen Cennetin kokularını duyuyorum… Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)
Ey güzeller güzeli Sevgili, bize de ‘Kardeşlerim!’ diyerek selam gönderdin ama ölü ruhlarımız Sa’d bin Rebi gibi dirilmedi. Çünkü gönüllerimizde korkunç bir gaflet, bezginlik ve basiretsizlik haylûleti var. Senin selamınla dirilmeyen ruhların "ba'sü ba'de'l-mevt"i hiç mümkün mü? Ziyasını, rengini, desenini Sen’den almayan gönüller nasıl dirilebilir ki..!
Ya Nebi, halimizi görüyorsun! Belki durmamız gereken yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi de olamadık ve Sen’in adını ulaştırmamız gereken yere de ulaştıramadık. Ama bugün, samimi Hizmet sevdalılarının yaşadığı ağır imtihanlar, çektiği sıkıntılar…Hicret yollarında yaşadıkları gurbetler Sen’in yolunda bir adım atma çabası ve gayretinin göstergesi. Sen’in onlara bağladığın ümitleri boşa çıkarmama cehdi ve gayreti...
Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin.
Cebel-i Nur’da, Mevla’nın eline tutuşturduğu şem’ayı her tarafa ulaştırma azminde bu hasbi Hizmet gönüllüleri. Asr-ı Saadet’i bir izdüşüm şeklinde yeniden yaşıyorlar. Kardeşin olmak için ashabının çektiği sıkıntılara maruz kalmak zorunda olacaklarına candan inanmışlar: ‘Peygamberler güzergâhı olan bu yolda fedakârlığın en ağırına bile katlanmak bir vecibedir ve aktif sabır ehline Allah’ın öyle bir vaadi vardır ki, ona mukabil bütün dünya ve dünyevî musibetler çok hafif gelir.’
Mekke’deki boykot ahirzamanda bir kere daha sahneye kondu Ey Dost! Hizmet erlerinin yine o günkü gibi evleri, adresleri işaretlendi…çarpı atıldı isimlerine, kapılarına. İşyerlerine, mallarına el koydular…Kayyım deyip kıydılar alınteri helal mülklerine. ‘Açlıktan ölsünler, ağaç kabukları yesinler!’ sözü bir kere daha yankılandı ihtiyar dünyamızın kubbesinde…kinle, nefretle ve hasetle…
Ya Nebi, bu boykot Şi'b-i Ebî Talip Mahallesi’yle de sınırlı kalmadı, bütün bir memlekete yayıldı bugün…hatta cahiliyye kafasını taşıyan insanların olduğu başka diyarlara da sıçradı… Ashâb-ı Kirâm’ın işkenceler karşısında boyun eğmediğini ve sayılarının her gün artmakta olduğunu gören zalimler, bugün başka bir kılıkta “Bunlar Hizmet vasıtasıyla birbirleriyle ve başka insanlarla sevgi ve barış adacıkları oluşturuyorlar; vifak ve ittifakları yeni güzelliklere vesile oluyor.” diye o boykot hadisesini şeytanca bir mülahazayla bu asırda yeniden düşündüler. Hizmet insanlarının üzerine hücum edip köklerini kazımanın hesabına düştüler.
O dönemde çölde aç-susuz, bırakılan o ashab gibi bugün de yaş kuru tefrik edilmeden, Hizmet’e değmiş değmemiş demeden herkese çektirildi ve çektiriliyor. Yüzbinlerce insan işten atıldı, memuriyetten dışlandı; okulları kapatılıp işsiz, güçsüz bir kuru ekmeğe muhtaç bırakıldı. “Bunlara bir damla su bile yok!” denilerek bir sindirme, bir algı operasyonu yapıldı. Bu zulümler, o dönemde müşrikler tarafından yapıldı. Ama bugün Müslümanım diyen geçinen talihsizler yaptı bunu.
Haticeler yine bir lokma ekmeğe muhtaç hale getirildi Ya Nebi! Çocuklar, yine eridi yok oldu… Bir eş ve bir baba olarak o gün yaşadığın hüznün bugün yüzbinlerce babanın gözyaşlarına karışmış.
O gün, müşrik oldukları halde, Hâkim b. Hizam, Ebu’l-Bahterî ve Hişam b. Amr b. Hârisa gibi insaf ehli insanlar bu zulme başkaldırmıştı. Bugün alnını yere koyan insanlardan hiçbiri, binlerce ailenin yüreğini sızlatan, binlerce masum insanı gadre uğratan zalimlere karşı “yeter artık!” diyemedi. En azından Mekke’deki o müşrikler gibi insanca bir tavır sergileyemediler. Dilsiz şeytan kesilip düştüler tarihin karanlık dehlizlerine. Birileri cürüm işledi, diğerleri de cürüm karşısında sessiz kalarak hatta alkışlayarak o cürme iştirak etti.
Ya Nebi! O gün Mekke’nin kızgın çöllerinde ashabı güzin efendilerimiz güneşin altında adeta çarmıha geriliyor; taşa tutuluyordu. Hayatlarına son verecek işkencelere maruz kalıyorlardı. Bugün Mekke’nin o kızgın çölleri olmuş hapishaneler, zindanlar, hücreler…Ammarlar, Yasirler, Sümeyyeler, Bilaller parmaklıklar arkasında, hücrede… işkenceden işkenceye hayatları cehennem haline getirilen o günleri yeniden yaşıyorlar.
“Acaba algı operasyonlarıyla, işkencelerle, zulümlerle, kadınları bebekleri hapse atmakla bu insanları inandıkları şeyden vazgeçirebilir miyiz? Haydi bir fasıl daha, haydi bir fasıl daha!..” Kullanmadıkları argüman kalmadı: İnsan öldürmeden alın da, mahrum etmeye, zincir vurmaya, bir kaç günde sadece bir su sunmaya kadar işkencenin en utandırıcılarını yaptılar. Fakat Sen’in samimi kardeşlerini sindiremediler.
Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep yolundayız.
Ey Sevgili, Mekke’nin zalimleri, Sen’in ve ashabının azimli ve kararlı duruşu karşısında paniklemişlerdi. Bu güzelliklerin önünü almak için acaba ne yapmalıydılar? Okul bahçelerinden yol geçirmekle, öğretmenlerin diplomalarını iptal etmekle, tabelalarını sökmekle bu sevgi selinin önünü almak mümkün değildi. Parayla, şöhretle, makamla satın alınacak gibi durmuyordu bu Hizmet sevdalıları.
Sen’i tamamen ortadan kaldırmak için hani “Dâru’n-Nedve” denilen kulüpte toplanmışlardı. Bir ihtiyar kılığında Şeytan da onların arasına katılmıştı. “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. O’nun üzerine hep beraber saldırsınlar ve O’nu hep birlikte öldürsünler. Böyle yaparsak bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı göze alamazlar.” teklifinde anlaşmışlardı.
Hizmet’in boy atıp gelişmesini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, samimi insanları imha için asırlar sonra yine “Dâru’n-Nedve” gibi kulüplerde biraraya geldiler. Bu böyle olmayacaktı, ‘Düzmece bir darbe’yle bütün memleket bu düşmanlığın içine çekilmeliydi.
Yine kuşatıldı evler, ss’ler yürüdüler yuvaların üzerine…ne bağ kaldı, ne bahçe, ne ev… ne de evin harabesi! Tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kaldı her şey. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” dediler.
Annelerin çocuklarına karşı olan iniltilerinde, çocukların inleyen sesinde, annesiz çocukların ağlamasında, bu kini duyduk hep!.. Derdest edilmiş, zindana atılmış; bir vehme binaen, bir cinnet saikasıyla, bir paranoya düşüncesiyle esir edilmiş masum insanlar. Aileler parçalanmış, toplum, didik didik edilmiş. Dün de öyleydi bugün de öyle…
Ya Nebi! Hani ‘Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş'et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak.’ diye haber vermiştin ya…hepsini yaşadı ve yaşıyor Hizmet gönüllüleri… Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler…İbnü Selül gibi münafıklar her tarafta cirit atıyor.
Hz. Aişe’ye iftira atanlar, bugün yine, yüz binlerce mensubu bulunan masum bir Cemaat ve onun masum ve mazlum rehberine her gün tarihte eşine rastlanmadık yalan ve iftiralarla hücum ediyorlar…
Bozguncuların, fesat ve süfyan şebekesinin tahribatına karşı tamir yolunu tutup can siperane mücadele veren bu asrın garipleri bu zor günleri ancak Sen’inle aşabilirler Ya Nebi! Davana baş koymuş bu yiğitler bir kere daha gönüllerine doğacağın anı hasretle bekliyor. Hicret yollarında…akrabayla, aileyle karşı karşıya geldikleri Bedir Önleri’nde; Uhud gibi karşılarına çıkan Meriç ve Ege’nin sarp yokuşlarında…ellerinde bir şey kalmamış Hendek arkasında Sana medyun ve Sana müştak halde yolunu gözlüyorlar.
Bütün ağır şartlara ve dayanılmaz işkencelere rağmen: ‘Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) olanların: "Allah ve Resulünün bize zafer vâd etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş!" dedikleri gibi demiyorlar.
Onlar, inanan, inanmayan bütün dünyanın onlara karşı birleşip saldırması karşısında tıpkı Ashab-ı Güzin gibi: "İşte bu diyorlar, Allah ve Resulünün bize vâd ettiği zafer! Allah da, Resulü de elbette doğru söylemiştir." diyorlar. Yaşadıkları bu en ağır süreç onların sadece, iman ve teslimiyetlerini artırmış. Bu güzide Hizmet gönüllüleri Sen’in ruhlarına yeniden doğmanı hasretle bekliyorlar!
‘Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur.
Dahîlek ya Resûlallah - Bizi de nurlu halkana al ey Allah'ın Resûlü!...
“Allahım! Efendimiz Muhammed’e kusursuz bir salât ve rahmet, mükemmel bir selâm ve selâmet vermeni diliyoruz. O Peygamber ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür, sıkıntılar ve belalar O’nun hürmetine açılıp dağılır, hacet ve ihtiyaçlar O’nun hürmetine yerine getirilir. Maksatlara O’nun hürmetine ulaşılır, güzel sonuçlar O’nun hürmetine elde edilir. O’nun şerefli yüzü hürmetine yağmur yüklü bulutlarla rahmet istenilir. Allah’ım, O’na, ehl-i beytine ve ashabına her göz kırpacak ve nefes alıp verecek kadarlık zaman diliminde (her an) Sana malum olan varlıklar sayısınca salât ü selam olsun.’
[Fikret Kaplan] 2.11.2019 [Samanyolu Haber]
Ya Nebi! Dünyayı şereflendireceğin güne kadar gecenin gündüzden, iyinin kötüden, insanın da vahşi bir canavardan farkı yoktu. Dünya adeta umumi bir matemhane, varlık da kaos içinde debelenen zavallı bir mahluktu... Zulüm diyarıydı yeryüzü baştanbaşa…
Eşyanın yüzüne çaldığın nur sayesinde, karanlık ışıktan ayrıldı, geceler gündüze dönüştü; kâinat kelime kelime; cümle cümle, fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi.. ve her şey âdetâ yeniden dirildi, gerçek değerini buldu. Elinde mucizeli bir kitap, dilinde hakikatleri bildiren bir hitap, bütün insanlara hatta cinlere, meleklere ve bütün varlıklara ezelî bir hutbe okudun. Alemlerin yaratılışındaki hayret verici sırları çözüp açıkladın. Kâinatın anlaşılması zor hakikatlerini keşfederek `Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?`gibi akılları hayrette bırakıp meşgul eden müthiş ve mühim sorulara ikna edici makbul cevaplar verdin.
Hicretin, kurtuluş yolu oldu bize Ey Dost!… mesajın dünya ve âhiret saadetinin köprüsü... Samimi gönüller, Sen’in sayende yollar bulup Hakk'a yürüyebildi.
Sen insanlar arasından çıkan öyle bir Rehbersin ki, zahmete uğramamız Sana ağır gelir. Kalbin üstümüze titrer, bize karşı pek şefkatli ve merhametlisin. (Tevbe sûresi, 9/128)
Ama!.. Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, biz kör hissiyatımızla Seni anlayamadık!.. Bir kuru Hurma Kütüğü kadar dahi olsun Sana iştiyak duyamadık!
Hani, Mescid-i Nebevî inşa edilmiş ve Cuma namazları da burada kılınır olmuştu. Hutbe okumak ve insanlarla konuşurken göz göze iletişim kurabilmek için bir Hurma Kütüğünün üzerine çıkıyor ve sahabeye böyle sesleniyordun. Bir gün, Medine’ye dışarıdan gelen ashaptan birisi, bu durumunu görünce üç basamaklı bir minber yapmış ve yerine yenisi gelen eski Hurma Kütüğü de kenara konulmuştu.
Cuma vakti gelmiş, üzerine çıkıp ilk hutbeyi okuyordun ki o Hurma Kütüğünden devenin inlemesine benzer bir ses gelmeye başlamıştı. Bu sesi mescidde bulunan Ashab-ı Güzin de duyuyordu.
Sesin geldiği yöne dönmüştün. Adeta kütük, üzüntü ve kederinden ağlıyordu. Sen’den ayrılmış olmaktan, Sen’i bir daha göremeyeceğinden muzdaripti. Bu inlemeleri işiten sahabîler göz yaşlarını tutamamışlar, hüngür hüngür ağlıyorlardı. Aslında o, bu haliyle, hepimizden daha şuurlu, daha canlı ve hisliydi. ‘Sen’in ahirzamandaki kardeşleriniz!’, ‘Sen’in yolundayız!’ diyen bizlere… o Hurma Kütüğü ölümsüz bir ders vermek istiyordu.
Bu iniltinin, durmayacağını anlamıştın. Onun için, Hurma Kütüğüne doğru yönelmiş ve yürümeye başlamıştın. Yanına gelince mübarek ellerini üzerine koyup sıvazlamış, teselli etmiştin. O anda, inleme dinmiş ve kütük sükûna kavuşmuştu. Sen’den ayrılığın elemini, visalin tatlı huzuruyla unutmuş ve sessizliğe bürünmüştü.
Derken kütüğe doğru bir miktar eğilmiş ve:
- İstersen seni daha önce bulunduğun bahçeye göndereyim. Köklerin tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin. Ya da eğer istersen Cennette bir yere dikeyim ve sen, onun pınarlarından istifade edesin; güzel güzel filizler çıkarasın ve Allah’ın en sevgili kulları da senin meyvelerinden yesinler.’ buyurmuştun.
- Cennette bir yere dik beni, ya Resûlallah! demişti Hurma Kütüğü. Seninle ebedi olarak kalmayı arzu ediyordu biçilmiş, kuru bir ağaç. Şuursuz ve cansız gibi görünen bu kütük bizim gibi üç gün meyveye kavuşacağı bu fani dünya için terk etmek istemiyordu Sen’i ve bu iştiyakının karşılığını da bulacaktı. Zira:
- Onu, Cennete dikmemi tercih etti, buyuracaktın. (Darimi, Sünen, 1/29) "Eğer, ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resûlullah’ın ayrılığından kıyâmete kadar ağlaması böyle devam edecekti. Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti." demiştin. (Mektubat)
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mu'cizeyi talebelerine ders verirken, kendisini tutamaz göz yaşları arasında şöyle derdi:
"Ağaç, Resûl-i Ekrem’e (sav) meyl ve iştiyak gösteriyor. Sizler o Resûle meyl ve iştiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız." (Mektubat)
‘Ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, Sen’i tam manasıyla anlayamama, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı.’
Sa'd İbn Rebi, Sen’in tarafından çok sevilen bir sahabiydi. Uhud'da, bir an gözlerden kaybolmuştu. Yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın demiş, bir haber beklemiştin. Bir sahabi, Uhud Meydanı’nda Sa’d’ı ne kadar aradıysa da bulamamış, ne kadar seslendiyse de cevap alamamıştı. Eli boş dönmenin verdiği üzüntü içinde nihâyet son bir ümitle:
- Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü’nün sana selamı var. Senin diriler arasında mı, yoksa şehîdler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi istedi!” diye yaralı ve şehîdlerin bulunduğu tarafa doğru seslenmişti.
O anda koma halinde ağır yaralı ya da vefat etmiş halde bulunan Hz. Sa’d, selamınla adeta hayat bulmuş ve ayağa kalkmıştı:
- Ve Aleyküm selâm ya Resûlallah!... demiş ve sonra kendisini bulan zata dönerek şu ibret verici sözleri söylemişti:
- Allah Resûlü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen Cennetin kokularını duyuyorum… Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)
Ey güzeller güzeli Sevgili, bize de ‘Kardeşlerim!’ diyerek selam gönderdin ama ölü ruhlarımız Sa’d bin Rebi gibi dirilmedi. Çünkü gönüllerimizde korkunç bir gaflet, bezginlik ve basiretsizlik haylûleti var. Senin selamınla dirilmeyen ruhların "ba'sü ba'de'l-mevt"i hiç mümkün mü? Ziyasını, rengini, desenini Sen’den almayan gönüller nasıl dirilebilir ki..!
Ya Nebi, halimizi görüyorsun! Belki durmamız gereken yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi de olamadık ve Sen’in adını ulaştırmamız gereken yere de ulaştıramadık. Ama bugün, samimi Hizmet sevdalılarının yaşadığı ağır imtihanlar, çektiği sıkıntılar…Hicret yollarında yaşadıkları gurbetler Sen’in yolunda bir adım atma çabası ve gayretinin göstergesi. Sen’in onlara bağladığın ümitleri boşa çıkarmama cehdi ve gayreti...
Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin.
Cebel-i Nur’da, Mevla’nın eline tutuşturduğu şem’ayı her tarafa ulaştırma azminde bu hasbi Hizmet gönüllüleri. Asr-ı Saadet’i bir izdüşüm şeklinde yeniden yaşıyorlar. Kardeşin olmak için ashabının çektiği sıkıntılara maruz kalmak zorunda olacaklarına candan inanmışlar: ‘Peygamberler güzergâhı olan bu yolda fedakârlığın en ağırına bile katlanmak bir vecibedir ve aktif sabır ehline Allah’ın öyle bir vaadi vardır ki, ona mukabil bütün dünya ve dünyevî musibetler çok hafif gelir.’
Mekke’deki boykot ahirzamanda bir kere daha sahneye kondu Ey Dost! Hizmet erlerinin yine o günkü gibi evleri, adresleri işaretlendi…çarpı atıldı isimlerine, kapılarına. İşyerlerine, mallarına el koydular…Kayyım deyip kıydılar alınteri helal mülklerine. ‘Açlıktan ölsünler, ağaç kabukları yesinler!’ sözü bir kere daha yankılandı ihtiyar dünyamızın kubbesinde…kinle, nefretle ve hasetle…
Ya Nebi, bu boykot Şi'b-i Ebî Talip Mahallesi’yle de sınırlı kalmadı, bütün bir memlekete yayıldı bugün…hatta cahiliyye kafasını taşıyan insanların olduğu başka diyarlara da sıçradı… Ashâb-ı Kirâm’ın işkenceler karşısında boyun eğmediğini ve sayılarının her gün artmakta olduğunu gören zalimler, bugün başka bir kılıkta “Bunlar Hizmet vasıtasıyla birbirleriyle ve başka insanlarla sevgi ve barış adacıkları oluşturuyorlar; vifak ve ittifakları yeni güzelliklere vesile oluyor.” diye o boykot hadisesini şeytanca bir mülahazayla bu asırda yeniden düşündüler. Hizmet insanlarının üzerine hücum edip köklerini kazımanın hesabına düştüler.
O dönemde çölde aç-susuz, bırakılan o ashab gibi bugün de yaş kuru tefrik edilmeden, Hizmet’e değmiş değmemiş demeden herkese çektirildi ve çektiriliyor. Yüzbinlerce insan işten atıldı, memuriyetten dışlandı; okulları kapatılıp işsiz, güçsüz bir kuru ekmeğe muhtaç bırakıldı. “Bunlara bir damla su bile yok!” denilerek bir sindirme, bir algı operasyonu yapıldı. Bu zulümler, o dönemde müşrikler tarafından yapıldı. Ama bugün Müslümanım diyen geçinen talihsizler yaptı bunu.
Haticeler yine bir lokma ekmeğe muhtaç hale getirildi Ya Nebi! Çocuklar, yine eridi yok oldu… Bir eş ve bir baba olarak o gün yaşadığın hüznün bugün yüzbinlerce babanın gözyaşlarına karışmış.
O gün, müşrik oldukları halde, Hâkim b. Hizam, Ebu’l-Bahterî ve Hişam b. Amr b. Hârisa gibi insaf ehli insanlar bu zulme başkaldırmıştı. Bugün alnını yere koyan insanlardan hiçbiri, binlerce ailenin yüreğini sızlatan, binlerce masum insanı gadre uğratan zalimlere karşı “yeter artık!” diyemedi. En azından Mekke’deki o müşrikler gibi insanca bir tavır sergileyemediler. Dilsiz şeytan kesilip düştüler tarihin karanlık dehlizlerine. Birileri cürüm işledi, diğerleri de cürüm karşısında sessiz kalarak hatta alkışlayarak o cürme iştirak etti.
Ya Nebi! O gün Mekke’nin kızgın çöllerinde ashabı güzin efendilerimiz güneşin altında adeta çarmıha geriliyor; taşa tutuluyordu. Hayatlarına son verecek işkencelere maruz kalıyorlardı. Bugün Mekke’nin o kızgın çölleri olmuş hapishaneler, zindanlar, hücreler…Ammarlar, Yasirler, Sümeyyeler, Bilaller parmaklıklar arkasında, hücrede… işkenceden işkenceye hayatları cehennem haline getirilen o günleri yeniden yaşıyorlar.
“Acaba algı operasyonlarıyla, işkencelerle, zulümlerle, kadınları bebekleri hapse atmakla bu insanları inandıkları şeyden vazgeçirebilir miyiz? Haydi bir fasıl daha, haydi bir fasıl daha!..” Kullanmadıkları argüman kalmadı: İnsan öldürmeden alın da, mahrum etmeye, zincir vurmaya, bir kaç günde sadece bir su sunmaya kadar işkencenin en utandırıcılarını yaptılar. Fakat Sen’in samimi kardeşlerini sindiremediler.
Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep yolundayız.
Ey Sevgili, Mekke’nin zalimleri, Sen’in ve ashabının azimli ve kararlı duruşu karşısında paniklemişlerdi. Bu güzelliklerin önünü almak için acaba ne yapmalıydılar? Okul bahçelerinden yol geçirmekle, öğretmenlerin diplomalarını iptal etmekle, tabelalarını sökmekle bu sevgi selinin önünü almak mümkün değildi. Parayla, şöhretle, makamla satın alınacak gibi durmuyordu bu Hizmet sevdalıları.
Sen’i tamamen ortadan kaldırmak için hani “Dâru’n-Nedve” denilen kulüpte toplanmışlardı. Bir ihtiyar kılığında Şeytan da onların arasına katılmıştı. “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. O’nun üzerine hep beraber saldırsınlar ve O’nu hep birlikte öldürsünler. Böyle yaparsak bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı göze alamazlar.” teklifinde anlaşmışlardı.
Hizmet’in boy atıp gelişmesini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, samimi insanları imha için asırlar sonra yine “Dâru’n-Nedve” gibi kulüplerde biraraya geldiler. Bu böyle olmayacaktı, ‘Düzmece bir darbe’yle bütün memleket bu düşmanlığın içine çekilmeliydi.
Yine kuşatıldı evler, ss’ler yürüdüler yuvaların üzerine…ne bağ kaldı, ne bahçe, ne ev… ne de evin harabesi! Tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kaldı her şey. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” dediler.
Annelerin çocuklarına karşı olan iniltilerinde, çocukların inleyen sesinde, annesiz çocukların ağlamasında, bu kini duyduk hep!.. Derdest edilmiş, zindana atılmış; bir vehme binaen, bir cinnet saikasıyla, bir paranoya düşüncesiyle esir edilmiş masum insanlar. Aileler parçalanmış, toplum, didik didik edilmiş. Dün de öyleydi bugün de öyle…
Ya Nebi! Hani ‘Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş'et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak.’ diye haber vermiştin ya…hepsini yaşadı ve yaşıyor Hizmet gönüllüleri… Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler…İbnü Selül gibi münafıklar her tarafta cirit atıyor.
Hz. Aişe’ye iftira atanlar, bugün yine, yüz binlerce mensubu bulunan masum bir Cemaat ve onun masum ve mazlum rehberine her gün tarihte eşine rastlanmadık yalan ve iftiralarla hücum ediyorlar…
Bozguncuların, fesat ve süfyan şebekesinin tahribatına karşı tamir yolunu tutup can siperane mücadele veren bu asrın garipleri bu zor günleri ancak Sen’inle aşabilirler Ya Nebi! Davana baş koymuş bu yiğitler bir kere daha gönüllerine doğacağın anı hasretle bekliyor. Hicret yollarında…akrabayla, aileyle karşı karşıya geldikleri Bedir Önleri’nde; Uhud gibi karşılarına çıkan Meriç ve Ege’nin sarp yokuşlarında…ellerinde bir şey kalmamış Hendek arkasında Sana medyun ve Sana müştak halde yolunu gözlüyorlar.
Bütün ağır şartlara ve dayanılmaz işkencelere rağmen: ‘Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) olanların: "Allah ve Resulünün bize zafer vâd etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş!" dedikleri gibi demiyorlar.
Onlar, inanan, inanmayan bütün dünyanın onlara karşı birleşip saldırması karşısında tıpkı Ashab-ı Güzin gibi: "İşte bu diyorlar, Allah ve Resulünün bize vâd ettiği zafer! Allah da, Resulü de elbette doğru söylemiştir." diyorlar. Yaşadıkları bu en ağır süreç onların sadece, iman ve teslimiyetlerini artırmış. Bu güzide Hizmet gönüllüleri Sen’in ruhlarına yeniden doğmanı hasretle bekliyorlar!
‘Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur.
Dahîlek ya Resûlallah - Bizi de nurlu halkana al ey Allah'ın Resûlü!...
“Allahım! Efendimiz Muhammed’e kusursuz bir salât ve rahmet, mükemmel bir selâm ve selâmet vermeni diliyoruz. O Peygamber ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür, sıkıntılar ve belalar O’nun hürmetine açılıp dağılır, hacet ve ihtiyaçlar O’nun hürmetine yerine getirilir. Maksatlara O’nun hürmetine ulaşılır, güzel sonuçlar O’nun hürmetine elde edilir. O’nun şerefli yüzü hürmetine yağmur yüklü bulutlarla rahmet istenilir. Allah’ım, O’na, ehl-i beytine ve ashabına her göz kırpacak ve nefes alıp verecek kadarlık zaman diliminde (her an) Sana malum olan varlıklar sayısınca salât ü selam olsun.’
[Fikret Kaplan] 2.11.2019 [Samanyolu Haber]
Rapor: Son 4 ayda 364 bin ‘Suriyeli kardeşimiz’ zorla geri gönderildi [Eylem Yılmaz]
İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnsiyatifi, mültecilerin sınır dışı edilmelerine ilişkin hazırladıkları “Sınır Dışı Uygulamaları ve Mültecilere Yönelik Hak İhlalleri” adlı raporunu açıkladı.
Rapora göre, dört aylık süre içerisinde özellikle İstanbul’da yaşanan güvenlik kontrolleri nedeniyle mülteciler evlerinden çıkamazken ölümle sonuçlanan çok sayıda hak ihlali yaşandı.
24 Temmuz 2019 tarihinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından, “İstanbul’da kayıtsız göçmenlerin geri gönderilmesi için çalışma başlattıkları” duyurulmuş ardından İstanbul Valiliği 22 Temmuz 2019 tarihli açıklamasında, İstanbul’da bulunan ama kaydı başka şehirlerde olan veya kaydı olmayan Suriyelilere şehri terk etmeleri için 19 Ağustos’a kadar zaman verildiğini açıklamıştı.
Bakan Soylu da, 19 Ağustos günü katıldığı bir televizyon programında bu tarihin 30 Ekim 2019’a kadar uzatıldığını kamuoyuna duyurmuştu. Bu açıklamalardan sonraki dört aylık süre içerisinde yaşanan hak ihlallerine yönelik İHD ile Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin ortaklığında hazırlanan rapor kamuoyuyla paylaşıldı. Basın toplantısına Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul milletvekilleri Züleyha Gülüm ve Oya Ersoy katıldı.
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnsiyatifi’nden Başak Kocadost’un aktardığı rapora göre, Türkiye’de halen 3 milyon 674 bin 588’i Suriyeli olmak üzere kayıtlı 4 milyon mülteci yaşıyor. 12 Temmuz’dan bugüne geçen dört aylık süre içinde 364 bin 633 Suriyeli ülkelerine geri gönderildi. Dört aylık sürede artan kimlik/güvenlik uygulamaları ve benzeri uygulamaların mültecilere yönelik artan nefret saldırılarına ve evlerinden çıkamaz duruma gelmelerine neden oldu. Bu uygulamalar kapsamında günde ortalama bin kayıt dışı mülteci tespit edildi. Sadece Bab al Hava sınır kapısından Haziran ayında 4 bin 370, Temmuz ayında 6 bin 160 ve Ağustos ayında ise 8 bin 901 Suriyeli sınır dışı edilmiş.
“SINIR DIŞILAR YAKLAŞIK 3,5 KAT ARTTI”
Atme, Al Allani gibi geçiş noktalarından sınır dışı edilen kişilerin hikayelerine de yer verilen raporda sadece Suriye Dernekleri Platformu Temmuz ayı içinde kendilerine sınır dışı edilmiş 3 bin kişinin başvuruda bulunduğu ve İstanbul Barosu Adli Yardım Bürosu ise kendilerine iletilen sınır dışı vakalarının önceki döneme göre yaklaşık 3,5 kat artış gösterdiği de yer aldı.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, SGK İstanbul İl Müdürü ile birlikte katıldığı bir sempozyumda, 1 Kasım 2019 itibariyle işyeri denetimlerine tekrar başlayacaklarını, son iki ay içerisinde 55.000 işyerine denetime gidilip, kayıtsız göçmen çalıştırılmaması konusunda uyarıda bulunduklarını açıkladı. Raporda bu uygulamanın doğuracağı sorunlar da yer aldı. Buna göre, Türkiye’de çalışma izni olan 65.000 Suriyeli bulunmaktadır, bu oran toplam sayıda yüzde 0,5’i dahi bulmamaktadır. Bunun temel nedeni ise, göçmenlere çalışma hakkının tanınmaması, sadece çalışma izni adı altında oldukça kısıtlayıcı koşullarda ve ancak patronlarının başvurması durumunda edinebilecekleri bir izin belgesi ile kayıtlı olarak çalışabilecek olmalarıdır. Bu durumda, çalışma hakları bulunmayan milyonlarca göçmen, 1 Kasım’da başlayacak olan işyeri baskınlarıyla, ya açlığa mahkûm edilecek ya da kayıt dışı ve ‘kaçak’ olarak en kötü çalışma koşulları altında, hiçbir hak ihlaline karşı ses çıkaramaz halde çalışmak zorunda kalacak.
İSİG Meclisinin verilerine de yer verilen rapora göre, sadece 2019 yılı içinde 91 mülteci işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
Kendilerine gelen şikâyetlerde zorla gönüllü geri dönüş belgesi imzalatılmasının yaygın bir uygulama olduğu belirtilen rapora göre, Kilis Öncüpınar Geçici Barınma Merkezinde, görevlilerin kötü muamele uygulayarak gönüllü geri dönüş belgesi imzalatmak için şiddet kullandıkları ve kişileri “Ya bu belgeyi imzalarsın ya da 6 ay burada kalırsın” şeklinde tehdit edildikleri ayrıca gerekli resmi belgeyi rejimden alamayan Suriyelilerin bu sebeple sahte belgecilikle suçlanarak sınır dışı edildikleri ve imza atılmadığı takdirde “bir başkasının gözlerinin önünde “tepeden aşağıya” dövüldüğünü” tanıklıkları var.
“BURADA KANUN DEĞİL BİZİM KURALLAR GEÇERLİ “
Azerbaycanlı bir göçmenin yaşadıklarını aktardığı ilgili bölüm şöyle: ”Merhaba. Ben X, Azerbaycan vatandaşıyım.İstanbul’da… şirketinde çalışma izniyle yaklaşık 2 yıl 6 aydır çalışıyordum. Ocak 2019 tarihinde polisten gelip işten beni ve eşimi ifade için Üsküdar Doğancılar karakoluna aldılar ve o zaman üzerime atılan bir iftira yüzünden hayatım mahvoldu. Polis idaresinden bana Azerbaycan Konsolosluğu tarafından talep geldiğini söylediler. Onları aradığımda da benimle ilgili bir talep olmadığını söylediler. Avukat talep ettim barodan. Bana senin işin suç olmadığı, idari olduğu için avukat gelmez dediler. Şirket 2 adet avukat gönderdi. Avukatlarımla görüşmelerime hep engel oldular. Üzerime atılan iftirayı ispat edemiyorlardı ve hep aynı şeyi söylemeye çalışıyorlardı. Sınır dışı olmam için hep baskı uyguluyorlardı. Aşağıda baş vermiş olaylar hafızamda kalanların sadece bir kısmı. Maalesef yaşadığım insanlık dışı muameleyi henüz atlatabilmiş değilim. Bu baskılara dayanamayarak, sonunda sınır dışı edilmem için imzamı attım ve memlekete döndüm. Önce Üsküdar Doğancılar Polis İdaresinde nezarette tutulduktan sonra, Çatalca’daki Geri Gönderme merkezine sevk edildim. Önce sınır dışı edilmem için imza atmamı istediler, kabul etmedim. Oradan bir kaç gün sonra Aydın’a sevk ettiler. Asıl insanlık dışı muamele burada ilk girişimde gördüm. Burada 2 bina bulunuyordu. Birisi Yeni bina Konteynır diye adlandırılıyor. Orada birçok insan ailesi ile birlikte ve sabah 08.00’den aksam 23.00’e kadar açık havada serbest geziyor, telefonlarla konuşuyorlar. Bizim kaldığımız eski binada durum daha farklı. Sabah veya öğleden sonra 2 saat açık havada, 3 gün de 1 de, 4 saat açık havada oluyorduk. Telefon konuşması sadece haftada 2 kez. Akşamları bazen 18.30’dan sonra kapıyı yüzümüze kapatıp sabah 08.30’d açıyorlardı. Karşılayanlar arasında güvenliklerden Fikret isminde biri vardı. Bizlere söylediği şey bu oldu “Burada kanun değil bizim kurallar geçerli “. 38 yaşıma kadar görmediğim şeyleri gördüm. Orada aklı başında bir insan olarak nasıl bir hayvana çevrilebileceğimin endişesini yaşıyordum. Gözümün önünde Filistinli bir kişi, yetkililerle görüşmek için talepte bulunmuş, ama karsı taraf kabul etmediği için sonunda bileklerini camla kesip, ardından güvenlikler tarafından üzerine mont örtülerek kameralarda görünmesin diye yetkili kişilerin odasına alınıp ve taleplerini 2 gün içinde yapıp serbest bırakmışlardı. Afrikalı bir kaç kişi odalarda eylem yapıp elbiselerini çıkarttılar ve yetkili kişiyle görüştürmezseniz kamera önüne böyle çıkacağız dediklerinde talepleri kabul edilmişti. Cezayirli bir çocuk, 3 gün hasta olduğunu söylüyor ve doktor talep ediyor, akşam güvenlik tarafından odasına girilip arkadaşları içinde böbreğine vuruyorlar. O anda, “ben hastayım bir böbreğim var sadece” diyor. Bu yetmemiş gibi bir de alnına vuruyorlar. Sabah yemekhanede onun yüzünü mosmor gördüğümde bana hepsini anlatıyor ve “iyi avukat var ise ne olur söyle bana” diye rica ediyor. Maalesef Aydın bölgesine gelen avukatların iş kazandıklarını ve serbest yapabilecek bir insanı çıkardıklarını görmüş değilim.”
“EŞİM İDLİB’TE BİR CAMİ AVLUSUNDA KALIYOR”
Kayıp mültecilerin yoğun olduğuna dikkat çekilen rapora göre mültecilerin çoğu ölüm tehditlerinin bulunduğu kaçtıkları bölgelere gönderiliyor. Buna ilişkin bir tanıklık hikayesi ise şöyle: ix. 10.08.2019 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne zorla sınırdışı nedeniyle başvuruda bulunan M. M (Suriye) “Eşim V. M bundan 3 hafta önce yolda yürürken kimlik kontrolünden gözaltına alınarak Kıraç Polis Merkezine götürüldü. Daha sonra Bahçelievler polis merkezine götürüldü. V.’nin üzerinde kimlik fotokopisi vardı. Yolda kimlik kontrolü yapan polisler gözaltına alarak Kıraç Polis merkezine götürdü. Daha sonra kimlik aslını istediler, ben de karakola götürdüm. Ardından eşim V. Suriye’ye gönderildi. İki çocuğumla birlikte çok zor durumlar yaşıyorum. Birlikte yaşadığımız evi boşaltmak zorunda kaldım. Hiçbir maddi gelirim yok. Çocuklar da biri 4 yaşında diğeri 05.05.2016 doğumlu. Çok mağdurum. Şimdi bir arkadaşımın evinde kalıyorum. Eşim şu an İdlib’de ve bir caminin bahçesinde kalıyor.”
15.05.2019 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne haksız gözaltı nedeniyle başvuruda bulunan (Suriye)K ; “Benim dayımın oğlu H. Kamışlı’dan İstanbul’a çalışmaya geleli 4 yıl oldu ve birçok işte çalıştı. İki haftadır çalıştığı marketten 11.05.2019 günü sivil polisler tarafından, izinsiz çalıştığı gerekçesiyle alınıp götürüldü. Bugüne kadar nerede olduğunu bilmiyoruz. Patronu, bize karakolda olduğunu söyledi. Dayımın oğlunun nerde olduğunu, hangi karakolda tutulduğunu öğrenmek istiyoruz. Durumunu merak ediyoruz”
28.05.2019 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne haksız gözaltı, geri gönderme merkezine götürülme nedeniyle başvuruda bulunan M (Suriye)“Merhaba , benim adım M. İstanbul’da yaşıyorum, yardımınıza ihtiyacım var. Erkek kardeşim, geçen Perşembe günü, pasaportundaki bir problemden dolayı yeni İstanbul Havaalanında tutuklandı. Havaalanı gözaltı odasında tutuldu ve daha sonra 24 Mayıs 2019 günü Pendik bölgesinde Göç İdaresine ait Geçici Barındırma Merkezine sevk edildi. Kendisine dair bir bilgiye ulaşmam lazım, lütfen beni haberdar edin. “
Daha sonra gönderilen ikinci e-posta: “Kardeşim, Suriye Halep şehrindendir, kendisi şu anda Binkılıç bölgesinde tutulmakta ve psikolojik ve fiziksel olarak işkenceye maruz kalmaktadır.”
İHD’ye 30.07.2019 tarihinde haksız gözaltı nedeniyle telefonla yapılan başvuruda Ç.O “Eşimin kardeşi M.O Suriye vatandaşıdır ve 6 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Bu süre içinde bir kez kimlik için İl Göç İdaresine başvurmuş, vermemişler, bir daha başvurmamış. Şu anda hiçbir kimlik belgesi yok. Geçen Cumartesi öğle yemeğindeyken işyerinden polisler gelip almış. Önce Gaziosmanpaşa ek binasına, oradan da Tuzla’ya götürülmüş. Cumartesi akşam 20.10’da Tuzla’ya götürüldükten sonra bir daha haber alamamışlar. Polisler gözaltına alırken cebindeki 15 TL, bir paket sigara ve ev anahtarlarını kendilerine teslim etmiş. Şu anda nerede olduğuna dair bilgimiz yok. Yanında kıyafeti, sigarası ve parası olmadığı için endişeliyiz. Ayrıca cep telefonunu da polis almış, şu anda telefona ulaşılamıyor. Suriye’deyken askerden firar etmişti dolayısıyla eğer sınır dışı edilirse orada idam edilebilir. Nerede olduğuna dair bilgi alabilmek için yardıma ihtiyacımız var.”
SAĞLIK HAKKI İHLALLERİNDEN ÖLÜMLER YAŞANIYOR
Raporda mültecilerin sağlık haklarından da yararlanamaması nedeniyle ölümle sonuçlanan ihlallerle karşı karşıya kaldıkları da yer aldı. Buna ilişkin birçok hikâyeden biri şöyle:
“Konya’da uluslararası koruma altında oturan biri Singapurlu, diğeri Gineli bir çift, imza vermeleri gereken günü kaçırıyorlar ve Göç Idaresi oturma izinlerini uzatmayı reddediyor. O sırada Singapurlu kadın hastalanıyor. Konya’daki hastane orada tedavi edilemeyeceğini ve İstanbul’a gitmeleri gerektiğini söylüyor. Önce Haseki’ye gidiyorlar, orada yer olmadığı için Samatya’ya gidiyorlar orada da kabul edilmiyorlar. En sonunda Bezm-i Alem Hastanesi’ne gidiyorlar. Orada 270 TL ödüyorlar, ardından kan tahlili için 530 TL isteniyor. Onu ödeyemeyecekleri için tahlili yaptıramıyorlar. 28 Ekim günü kadın vefat ediyor.”
Yaşanan hak ihlallerinin önüne geçilmesi için talepler ise şöyle sıralandı:
Kolluk kuvvetlerinin, göçmenlere yönelik, ev baskınları, kimlik kontrolü, alıkoyma, zorla “Gönüllü Geri Dönüş Belgesi” imzalatma, sınırdışı uygulamaları ve kötü muamele derhal sonlandırılmalıdır.
2. Göçmenleri kriminalize eden, suçlayıcı, damgalayıcı ve ötekileştirici her türlü söylem ve uygulamaya son verilmelidir.
3. Sınır dışı edilenlerin hızla Türkiye’ye tekrar yasal yollardan girişleri sağlanmalıdır.
4. Göçmenlere seçtikleri şehirlerde kayıt yaptırma hakkı ve koşulsuz seyahat özgürlüğü sağlanmalıdır.
5. Farklı illerde ikamet eden aile fertlerinin istedikleri illerde birleşimi sağlanmalıdır.
6. İdari gözetim uygulamasına son verilmelidir.
7. Geri gönderme merkezlerindeki insan hakları ihlalleri derhal son bulmalıdır, geri gönderme merkezlerinin kapatılması için çalışmalara başlanmalıdır.
8. Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanımalıdır.
9. Mültecileri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. Kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.
“AVRUPA’DAN ALINAN PARALARIN NE KADARI MÜLTECİLERE HARCANDI”
HDP İstanbul Milletvekilleri Oya Ersoy ve Züleyha Gülüm ise Meclis’te mültecilere yönelik çalışmanın yapılmamasını ve sorularına yanıt verilmemesini eleştirdi. Mültecilerin bir pazarlık konusu olarak gündeme alındığını belirten milletvekilleri istediklerinin; “Avrupa’dan alınan paraların ne kadarının mültecilere verildiğini” öğrenmek olduğunu belirtti. Bu sorularına yanıt verilmediğini belirten vekiller; “Eğer o paralar mültecilere verilmiş olsaydı bu insanlar bu şekilde yaşamak zorunda kalmazdı. Fakat bu harcamalar yanlış yansıtıldığı için yoğun ırkçı saldırılarla karşı karşıya kalmalarına neden oluyor” diye konuştular.
[Eylem Yılmaz] 1.11.2019 [Kronos.News]
Rapora göre, dört aylık süre içerisinde özellikle İstanbul’da yaşanan güvenlik kontrolleri nedeniyle mülteciler evlerinden çıkamazken ölümle sonuçlanan çok sayıda hak ihlali yaşandı.
24 Temmuz 2019 tarihinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından, “İstanbul’da kayıtsız göçmenlerin geri gönderilmesi için çalışma başlattıkları” duyurulmuş ardından İstanbul Valiliği 22 Temmuz 2019 tarihli açıklamasında, İstanbul’da bulunan ama kaydı başka şehirlerde olan veya kaydı olmayan Suriyelilere şehri terk etmeleri için 19 Ağustos’a kadar zaman verildiğini açıklamıştı.
Bakan Soylu da, 19 Ağustos günü katıldığı bir televizyon programında bu tarihin 30 Ekim 2019’a kadar uzatıldığını kamuoyuna duyurmuştu. Bu açıklamalardan sonraki dört aylık süre içerisinde yaşanan hak ihlallerine yönelik İHD ile Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin ortaklığında hazırlanan rapor kamuoyuyla paylaşıldı. Basın toplantısına Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul milletvekilleri Züleyha Gülüm ve Oya Ersoy katıldı.
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnsiyatifi’nden Başak Kocadost’un aktardığı rapora göre, Türkiye’de halen 3 milyon 674 bin 588’i Suriyeli olmak üzere kayıtlı 4 milyon mülteci yaşıyor. 12 Temmuz’dan bugüne geçen dört aylık süre içinde 364 bin 633 Suriyeli ülkelerine geri gönderildi. Dört aylık sürede artan kimlik/güvenlik uygulamaları ve benzeri uygulamaların mültecilere yönelik artan nefret saldırılarına ve evlerinden çıkamaz duruma gelmelerine neden oldu. Bu uygulamalar kapsamında günde ortalama bin kayıt dışı mülteci tespit edildi. Sadece Bab al Hava sınır kapısından Haziran ayında 4 bin 370, Temmuz ayında 6 bin 160 ve Ağustos ayında ise 8 bin 901 Suriyeli sınır dışı edilmiş.
“SINIR DIŞILAR YAKLAŞIK 3,5 KAT ARTTI”
Atme, Al Allani gibi geçiş noktalarından sınır dışı edilen kişilerin hikayelerine de yer verilen raporda sadece Suriye Dernekleri Platformu Temmuz ayı içinde kendilerine sınır dışı edilmiş 3 bin kişinin başvuruda bulunduğu ve İstanbul Barosu Adli Yardım Bürosu ise kendilerine iletilen sınır dışı vakalarının önceki döneme göre yaklaşık 3,5 kat artış gösterdiği de yer aldı.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, SGK İstanbul İl Müdürü ile birlikte katıldığı bir sempozyumda, 1 Kasım 2019 itibariyle işyeri denetimlerine tekrar başlayacaklarını, son iki ay içerisinde 55.000 işyerine denetime gidilip, kayıtsız göçmen çalıştırılmaması konusunda uyarıda bulunduklarını açıkladı. Raporda bu uygulamanın doğuracağı sorunlar da yer aldı. Buna göre, Türkiye’de çalışma izni olan 65.000 Suriyeli bulunmaktadır, bu oran toplam sayıda yüzde 0,5’i dahi bulmamaktadır. Bunun temel nedeni ise, göçmenlere çalışma hakkının tanınmaması, sadece çalışma izni adı altında oldukça kısıtlayıcı koşullarda ve ancak patronlarının başvurması durumunda edinebilecekleri bir izin belgesi ile kayıtlı olarak çalışabilecek olmalarıdır. Bu durumda, çalışma hakları bulunmayan milyonlarca göçmen, 1 Kasım’da başlayacak olan işyeri baskınlarıyla, ya açlığa mahkûm edilecek ya da kayıt dışı ve ‘kaçak’ olarak en kötü çalışma koşulları altında, hiçbir hak ihlaline karşı ses çıkaramaz halde çalışmak zorunda kalacak.
İSİG Meclisinin verilerine de yer verilen rapora göre, sadece 2019 yılı içinde 91 mülteci işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
Kendilerine gelen şikâyetlerde zorla gönüllü geri dönüş belgesi imzalatılmasının yaygın bir uygulama olduğu belirtilen rapora göre, Kilis Öncüpınar Geçici Barınma Merkezinde, görevlilerin kötü muamele uygulayarak gönüllü geri dönüş belgesi imzalatmak için şiddet kullandıkları ve kişileri “Ya bu belgeyi imzalarsın ya da 6 ay burada kalırsın” şeklinde tehdit edildikleri ayrıca gerekli resmi belgeyi rejimden alamayan Suriyelilerin bu sebeple sahte belgecilikle suçlanarak sınır dışı edildikleri ve imza atılmadığı takdirde “bir başkasının gözlerinin önünde “tepeden aşağıya” dövüldüğünü” tanıklıkları var.
“BURADA KANUN DEĞİL BİZİM KURALLAR GEÇERLİ “
Azerbaycanlı bir göçmenin yaşadıklarını aktardığı ilgili bölüm şöyle: ”Merhaba. Ben X, Azerbaycan vatandaşıyım.İstanbul’da… şirketinde çalışma izniyle yaklaşık 2 yıl 6 aydır çalışıyordum. Ocak 2019 tarihinde polisten gelip işten beni ve eşimi ifade için Üsküdar Doğancılar karakoluna aldılar ve o zaman üzerime atılan bir iftira yüzünden hayatım mahvoldu. Polis idaresinden bana Azerbaycan Konsolosluğu tarafından talep geldiğini söylediler. Onları aradığımda da benimle ilgili bir talep olmadığını söylediler. Avukat talep ettim barodan. Bana senin işin suç olmadığı, idari olduğu için avukat gelmez dediler. Şirket 2 adet avukat gönderdi. Avukatlarımla görüşmelerime hep engel oldular. Üzerime atılan iftirayı ispat edemiyorlardı ve hep aynı şeyi söylemeye çalışıyorlardı. Sınır dışı olmam için hep baskı uyguluyorlardı. Aşağıda baş vermiş olaylar hafızamda kalanların sadece bir kısmı. Maalesef yaşadığım insanlık dışı muameleyi henüz atlatabilmiş değilim. Bu baskılara dayanamayarak, sonunda sınır dışı edilmem için imzamı attım ve memlekete döndüm. Önce Üsküdar Doğancılar Polis İdaresinde nezarette tutulduktan sonra, Çatalca’daki Geri Gönderme merkezine sevk edildim. Önce sınır dışı edilmem için imza atmamı istediler, kabul etmedim. Oradan bir kaç gün sonra Aydın’a sevk ettiler. Asıl insanlık dışı muamele burada ilk girişimde gördüm. Burada 2 bina bulunuyordu. Birisi Yeni bina Konteynır diye adlandırılıyor. Orada birçok insan ailesi ile birlikte ve sabah 08.00’den aksam 23.00’e kadar açık havada serbest geziyor, telefonlarla konuşuyorlar. Bizim kaldığımız eski binada durum daha farklı. Sabah veya öğleden sonra 2 saat açık havada, 3 gün de 1 de, 4 saat açık havada oluyorduk. Telefon konuşması sadece haftada 2 kez. Akşamları bazen 18.30’dan sonra kapıyı yüzümüze kapatıp sabah 08.30’d açıyorlardı. Karşılayanlar arasında güvenliklerden Fikret isminde biri vardı. Bizlere söylediği şey bu oldu “Burada kanun değil bizim kurallar geçerli “. 38 yaşıma kadar görmediğim şeyleri gördüm. Orada aklı başında bir insan olarak nasıl bir hayvana çevrilebileceğimin endişesini yaşıyordum. Gözümün önünde Filistinli bir kişi, yetkililerle görüşmek için talepte bulunmuş, ama karsı taraf kabul etmediği için sonunda bileklerini camla kesip, ardından güvenlikler tarafından üzerine mont örtülerek kameralarda görünmesin diye yetkili kişilerin odasına alınıp ve taleplerini 2 gün içinde yapıp serbest bırakmışlardı. Afrikalı bir kaç kişi odalarda eylem yapıp elbiselerini çıkarttılar ve yetkili kişiyle görüştürmezseniz kamera önüne böyle çıkacağız dediklerinde talepleri kabul edilmişti. Cezayirli bir çocuk, 3 gün hasta olduğunu söylüyor ve doktor talep ediyor, akşam güvenlik tarafından odasına girilip arkadaşları içinde böbreğine vuruyorlar. O anda, “ben hastayım bir böbreğim var sadece” diyor. Bu yetmemiş gibi bir de alnına vuruyorlar. Sabah yemekhanede onun yüzünü mosmor gördüğümde bana hepsini anlatıyor ve “iyi avukat var ise ne olur söyle bana” diye rica ediyor. Maalesef Aydın bölgesine gelen avukatların iş kazandıklarını ve serbest yapabilecek bir insanı çıkardıklarını görmüş değilim.”
“EŞİM İDLİB’TE BİR CAMİ AVLUSUNDA KALIYOR”
Kayıp mültecilerin yoğun olduğuna dikkat çekilen rapora göre mültecilerin çoğu ölüm tehditlerinin bulunduğu kaçtıkları bölgelere gönderiliyor. Buna ilişkin bir tanıklık hikayesi ise şöyle: ix. 10.08.2019 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne zorla sınırdışı nedeniyle başvuruda bulunan M. M (Suriye) “Eşim V. M bundan 3 hafta önce yolda yürürken kimlik kontrolünden gözaltına alınarak Kıraç Polis Merkezine götürüldü. Daha sonra Bahçelievler polis merkezine götürüldü. V.’nin üzerinde kimlik fotokopisi vardı. Yolda kimlik kontrolü yapan polisler gözaltına alarak Kıraç Polis merkezine götürdü. Daha sonra kimlik aslını istediler, ben de karakola götürdüm. Ardından eşim V. Suriye’ye gönderildi. İki çocuğumla birlikte çok zor durumlar yaşıyorum. Birlikte yaşadığımız evi boşaltmak zorunda kaldım. Hiçbir maddi gelirim yok. Çocuklar da biri 4 yaşında diğeri 05.05.2016 doğumlu. Çok mağdurum. Şimdi bir arkadaşımın evinde kalıyorum. Eşim şu an İdlib’de ve bir caminin bahçesinde kalıyor.”
15.05.2019 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne haksız gözaltı nedeniyle başvuruda bulunan (Suriye)K ; “Benim dayımın oğlu H. Kamışlı’dan İstanbul’a çalışmaya geleli 4 yıl oldu ve birçok işte çalıştı. İki haftadır çalıştığı marketten 11.05.2019 günü sivil polisler tarafından, izinsiz çalıştığı gerekçesiyle alınıp götürüldü. Bugüne kadar nerede olduğunu bilmiyoruz. Patronu, bize karakolda olduğunu söyledi. Dayımın oğlunun nerde olduğunu, hangi karakolda tutulduğunu öğrenmek istiyoruz. Durumunu merak ediyoruz”
28.05.2019 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne haksız gözaltı, geri gönderme merkezine götürülme nedeniyle başvuruda bulunan M (Suriye)“Merhaba , benim adım M. İstanbul’da yaşıyorum, yardımınıza ihtiyacım var. Erkek kardeşim, geçen Perşembe günü, pasaportundaki bir problemden dolayı yeni İstanbul Havaalanında tutuklandı. Havaalanı gözaltı odasında tutuldu ve daha sonra 24 Mayıs 2019 günü Pendik bölgesinde Göç İdaresine ait Geçici Barındırma Merkezine sevk edildi. Kendisine dair bir bilgiye ulaşmam lazım, lütfen beni haberdar edin. “
Daha sonra gönderilen ikinci e-posta: “Kardeşim, Suriye Halep şehrindendir, kendisi şu anda Binkılıç bölgesinde tutulmakta ve psikolojik ve fiziksel olarak işkenceye maruz kalmaktadır.”
İHD’ye 30.07.2019 tarihinde haksız gözaltı nedeniyle telefonla yapılan başvuruda Ç.O “Eşimin kardeşi M.O Suriye vatandaşıdır ve 6 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Bu süre içinde bir kez kimlik için İl Göç İdaresine başvurmuş, vermemişler, bir daha başvurmamış. Şu anda hiçbir kimlik belgesi yok. Geçen Cumartesi öğle yemeğindeyken işyerinden polisler gelip almış. Önce Gaziosmanpaşa ek binasına, oradan da Tuzla’ya götürülmüş. Cumartesi akşam 20.10’da Tuzla’ya götürüldükten sonra bir daha haber alamamışlar. Polisler gözaltına alırken cebindeki 15 TL, bir paket sigara ve ev anahtarlarını kendilerine teslim etmiş. Şu anda nerede olduğuna dair bilgimiz yok. Yanında kıyafeti, sigarası ve parası olmadığı için endişeliyiz. Ayrıca cep telefonunu da polis almış, şu anda telefona ulaşılamıyor. Suriye’deyken askerden firar etmişti dolayısıyla eğer sınır dışı edilirse orada idam edilebilir. Nerede olduğuna dair bilgi alabilmek için yardıma ihtiyacımız var.”
SAĞLIK HAKKI İHLALLERİNDEN ÖLÜMLER YAŞANIYOR
Raporda mültecilerin sağlık haklarından da yararlanamaması nedeniyle ölümle sonuçlanan ihlallerle karşı karşıya kaldıkları da yer aldı. Buna ilişkin birçok hikâyeden biri şöyle:
“Konya’da uluslararası koruma altında oturan biri Singapurlu, diğeri Gineli bir çift, imza vermeleri gereken günü kaçırıyorlar ve Göç Idaresi oturma izinlerini uzatmayı reddediyor. O sırada Singapurlu kadın hastalanıyor. Konya’daki hastane orada tedavi edilemeyeceğini ve İstanbul’a gitmeleri gerektiğini söylüyor. Önce Haseki’ye gidiyorlar, orada yer olmadığı için Samatya’ya gidiyorlar orada da kabul edilmiyorlar. En sonunda Bezm-i Alem Hastanesi’ne gidiyorlar. Orada 270 TL ödüyorlar, ardından kan tahlili için 530 TL isteniyor. Onu ödeyemeyecekleri için tahlili yaptıramıyorlar. 28 Ekim günü kadın vefat ediyor.”
Yaşanan hak ihlallerinin önüne geçilmesi için talepler ise şöyle sıralandı:
Kolluk kuvvetlerinin, göçmenlere yönelik, ev baskınları, kimlik kontrolü, alıkoyma, zorla “Gönüllü Geri Dönüş Belgesi” imzalatma, sınırdışı uygulamaları ve kötü muamele derhal sonlandırılmalıdır.
2. Göçmenleri kriminalize eden, suçlayıcı, damgalayıcı ve ötekileştirici her türlü söylem ve uygulamaya son verilmelidir.
3. Sınır dışı edilenlerin hızla Türkiye’ye tekrar yasal yollardan girişleri sağlanmalıdır.
4. Göçmenlere seçtikleri şehirlerde kayıt yaptırma hakkı ve koşulsuz seyahat özgürlüğü sağlanmalıdır.
5. Farklı illerde ikamet eden aile fertlerinin istedikleri illerde birleşimi sağlanmalıdır.
6. İdari gözetim uygulamasına son verilmelidir.
7. Geri gönderme merkezlerindeki insan hakları ihlalleri derhal son bulmalıdır, geri gönderme merkezlerinin kapatılması için çalışmalara başlanmalıdır.
8. Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanımalıdır.
9. Mültecileri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. Kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.
“AVRUPA’DAN ALINAN PARALARIN NE KADARI MÜLTECİLERE HARCANDI”
HDP İstanbul Milletvekilleri Oya Ersoy ve Züleyha Gülüm ise Meclis’te mültecilere yönelik çalışmanın yapılmamasını ve sorularına yanıt verilmemesini eleştirdi. Mültecilerin bir pazarlık konusu olarak gündeme alındığını belirten milletvekilleri istediklerinin; “Avrupa’dan alınan paraların ne kadarının mültecilere verildiğini” öğrenmek olduğunu belirtti. Bu sorularına yanıt verilmediğini belirten vekiller; “Eğer o paralar mültecilere verilmiş olsaydı bu insanlar bu şekilde yaşamak zorunda kalmazdı. Fakat bu harcamalar yanlış yansıtıldığı için yoğun ırkçı saldırılarla karşı karşıya kalmalarına neden oluyor” diye konuştular.
[Eylem Yılmaz] 1.11.2019 [Kronos.News]
Bediüzzaman Said Nursi: O çocuk işini yaptı, rahatsız etmeyin
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin ölümünden kısa bir süre önce, İstanbul Pierre Loti Oteli’nde çekilen ve pek az bilinen fotoğrafının sahibi Sökmen Baykara, yarım asırlık fotoğrafın hikâyesini anlattı.
Bir zamanların hızlı foto muhabiri Baykara, bugün Antalya’da sükunetli bir hayat sürüyor. 53 yıl aradan sonra Bediüzzaman’ın fotoğraflarını kasasından çıkaran Baykara, bilinen fakat sadece gazete arşivlerinden ulaşılan iki kare ve hiç bilinmeyen diğer fotoğrafların çekiliş hikâyesini anlatırken heyecanlanıyor. O günlerde henüz ‘çaylak’ bir foto muhabiri olan Baykara, bütün gazeteciler otelin önünde beklerken Bediüzzaman’ın kaldığı odanın balkonuna çıkarak iki kare fotoğraf çekiyor. Üstad’ın talebeleri kendisine engel olmuyor. Baykara’nın en büyük tesellisi, Bediüzzaman’ın ölümünden kısa bir süre önce, talebelerine, “O çocuk işini yaptı, rahatsız etmeyin.” dediğini öğrenmiş olması. 53 yıllık fotoğrafları Zaman için kasasından çıkaran Baykara, bu fotoğrafları çektiği günün hikâyesini ve foto muhabirliği macerasını anlattı. Bir anlamda Bab-ı Âli’nin kısa tarihini…
“Said-i Nursi İstanbul’a geldi, takip et” sözü haber merkezinde yankılandığında 1960 yılının takviminden henüz iki yaprak eksilmişti. Çileli ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçen Bediüzzaman’ı sadece gazete haberlerinden biliyordu yeni yetme foto muhabiri Sökmen Baykara. Şişhane’den çıkıp Galata Köprüsü’ne vardığında yalnız olmadığını anlaması fazla sürmedi. Yeni İstanbul Gazetesi adına tek başına geldiği haber için Bab-ı Ali adeta çıkarma yapmıştı: Hürriyet’ten altı muhabir, Milliyet’ten beş! Tercüman ve irili ufaklı onlarca gazetenin muhabirleri de… Mesleğin duayenleri Hürriyet Gazetesi Fotoğraf Masası Şefi Alaattin Büte, Firuzan Topsümer; Tercüman’dan Bob İsmet; Milliyet’ten Rüchan Ünver, İlhan Demirel, Özdemir Gürsoy; Yeni Sabah’tan Abidin Behbur, Muammer Teoman; Hayat Mecmuası’ndan İnal Tengizman Galata köprüsünden geçecek konvoyu Karaköy’de karşılamak için yerlerini almıştı.
Film setini aratmayan bir atmosferde arabanın görünmesiyle habercilik maratonu da başlıyor. Kalabalık önce Cağaloğlu yokuşunu çıkıyor, ardından Divan Yolu caddesinde ilerliyor. Pierre Loti Oteli’ne gelince araba duruyor, kapı açılıyor; fakat şemsiyeler de… Kimse tek bir kare dahi çekemeden Bediüzzaman otele giriyor. Hengame de son buluyor. Meftun Ogaç’tan Burhan Altaş’a herkes için tam bir sükut-ı hayal! Yakınmalar, dövünmeler birbirine karışıyor. Şef’e ne denecek telaşına cevap aranıyor. Küçük kümelenmeler gerekli olan fotoğrafın çekilmesi için yeni taktik ve stratejileri işaret ediyor. Çömez Sökmen ise tek başına. Gözü Akşam’dan Şeref Köylübay’a ilişiyor. Üstelik onun motosikleti de var. Acil bir durumda rahatlıkla meşhur misafirin peşine takılabilirler. Anlaşma ise gayet basit. Kim çekerse diğerine verecek.
Gazeteye telefon açıp durumu haber verdiğinde “Sen de otelden oda tut” cevabıyla şaşırıyor. İlk defa gazetenin vereceği parayla bir otelde kalacak. Oda 35 lira, aylık maaşı ise 150. Şefe ne derim tedirginliğine, gazete bu kadar para harcıyor, bir şeyler yapmalıyım baskısı da ekleniyor. Artık büyük gazetelerin kurt foto muhabirleriyle değil, kendisiyle yarışı başlıyor. Önce otelin etrafını turluyor. Karşıda SSK hastanesinin terasını fark ediyor. Terasa çıkıp beklemeye başlıyor. İlk fotoğrafı çektiğinde sabah mıydı, öğlen mi, kendisi bile hatırlamıyor.
BALKONDAN İKİ KARE FOTOĞRAF
Bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmayan fotoğrafta Bediüzzaman Said-i Nursi, perdesi aralanmış pencereden uzaklara bakıyor. “Tamam”, diyor, “hiç yoktan bir kare çektim.” Fakat bununla yetinmiyor. Bu sefer otelin terasına çıkıyor. Etraf kalabalık. Bütün gazeteciler orada. Üstelik her yerde burunlarının dibinde biten çömezden rahatsızlar. “Yahu Sökmen nereye gitsek oradasın!” Fakat onun gözü 28 numaralı odadadır. Said Nursi’nin odasının hemen bitişiğinde, 29 numarada talebesi Zübeyir Gündüzalp ve avukatı Bekir Berk ile birlikte kendisini sevenler ve eşlik edenler kalıyor. Herkes terasta toplanmışken o bir alt kata iniyor ve kapıyı da açılmayacak şekilde çekiyor. Koridorun başından kapılara vurarak ilerliyor. 31 numaralı odanın kapısını çaldığında yüzüne çarpılıyor. 30 numaralı odanın kapısını çaldığında ise orta yaşlı bir çift karşılıyor kendisini. Dışarı çıkmaya hazırlanıyorlar ya da henüz gelmişler. Kadın, haline acıyarak balkondan fotoğraf çekmesine izin veriyor. Odaların müşterek balkonlara açılmasını fırsat bilerek yavaş yavaş 28 numaralı odanın olduğu balkona doğru ilerliyor. Balkondan balkona ilerlerken çıkan gürültü ile donup kalıyor. Kendi deyişiyle, heyecandan yaprak gibi titriyor. Meğer balkonda bulunan bir leğeni devirmiş. Çıkan gürültü sonrası yan pencereler de açılıyor ve bütün gözler üstünde. Üstadın avukatı ve talebesiyle göz göze geliyor. Müdahale etmemelerini, üstü kapalı bir onay gibi anlıyor. 28 numaralı odanın penceresinden iki kare çekiyor. 12 pozluk filmden sadece iki kare… Bir yandan da, engel olunursa makineyi balkondan aşağı atma hesapları yapıyor. Aşağıya inip Şeref Köylübay’ı ararken bir de bakıyor ki, tekrar bir telaş var ortada. Bediüzzaman ve talebeleri toplanmış, Ankara’ya doğru yola çıkıyorlar. Otelin önünde bir curcuna. Şeref Köylübay’ın “Ortalık toz duman neredesin sen?” çıkışına, “Ben çektim!” cevabını veriyor. Köylübay oracıkta diğerlerini atlatmanın heyecanıyla bayılacak gibi oluyor. Filmlerin daha çabuk tab edilmesi için Şeref Köylübay’ın da çalıştığı, Malik Yolaç’ın sahibi olduğu Akşam gazetesinin yolu tutuluyor. Malum Yeni İstanbul Şişhane’de. Uzak…
BEDİÜZZAMAN: O ÇOCUK İŞİNİ YAPTI
Filmler 9-12 cm kartlara basılıyor. Yapılan centilmenlik anlaşmasına göre Bediüzzaman’ın kıyamda olan fotoğrafı Akşam, eliyle tepki gösterdiği fotoğrafı da kendisinin çalıştığı Yeni İstanbul kullanacaktır. Şeref Köylübay fotoğrafları sanki kendisi çekmiş gibi uydurma bir fotoğraf altıyla ikisini birden yayımlayınca keyfi kaçıyor Sökmen Baykara’nın. Üstelik Bedizzüman Said Nursi iki ay sonra vefat ettiğinde de bütün uyarılara rağmen yine iki fotoğraf da Şeref Köylübay imzasıyla yayımlanıyor Akşam’da. Baykara’nın tek tesellisi, Üstad’ın vefatından önce, “O çocuk işini yaptı, rahatsız etmeyin” deyişi oluyor. Ne gazetesinin verdiği 500 liralık ikramiye, ne de takım elbiseden çoraba kadar hediye edilen kıyafetler… Çektiği güzel bir kare ile yarışmalara bile giremiyor. Bu kızgınlık ve küskünlükle 12 yıl mesleki fotoğraf yarışmalardan uzak kalacaktır. Son çare, hukuk yoluna baş vuruyor. Gazetenin avukatı ceza hukuku profesörü Sahir Erman’a dava açtırıyor. 27 Mayıs’la birlikte bütün davalar düşünce bu da akim kalıyor.
Foto Muhabirleri Ergin Konuksever, Sökmen Baykara, Kadir Can, Savaş Ay, Coşkun Aral
Fotoğraf için o günlerde Nur talebelerine yakınlığı ile bilinen Yücel Hacaloğlu, Yağmur Yayınları’nın sahibi İsmail Dayı gibi kişiler aracı oldularsa da Sökmen Baykara negatifleri kimseye vermiyor. Üstelik, o zaman kendisine teklif edilen paralar Nişantaşı’ndan dört daire alabilecekken. O kareleri evinin en gizli bölmelerinde, banka kasalarında saklayarak bugünlere kadar korumayı başarıyor. Aradan geçen 53 yıldan sonra mukaddes bir emanet gibi kasasından çıkarıp yeniden tarattığında ise ilk günkü heyecanı yeniden yaşıyor.
İLK FOTOĞRAFI YAHYA KEMAL’İN CENAZESİ
Yeni İstanbul’dan sonra Sökmen Baykara için emekli olana kadar çalışacağı Hürriyet Gazetesi günleri başlıyor. Emniyetçi babanın sekiz çocuğundan biri olarak 1936 yılında başlayan hayatında belki de en uzun süre kaldığı yer Ankara. Kurtlar sofrası İstanbul’dan uzaklaşmak istiyor. Oysa İstanbul’a bin bir umutla, çocuk denecek yaşta gelmiştir. Babası yıllık izni için memleketi Hatay’a gittiğinde o da 1954 yılında taşındıkları İzmir’den Ege yolcu gemisiyle İstanbul’un yolunu tutar. Memur babaya yük olmamak için Kemeraltı’nda satılan çoraplardan kazandığı para İstanbul macerası için cesaret verecek bir meblağı bulmuştur. Adnan Menderes’in başlattığı istimlak ve yıkımlar ona yeni fırsatlar açar. İnşaatlarda tuğla taşırken, Taşkasap’taki gazetecilik okuluna devam eder. Bütün bunlardan ailesinin haberi bile yoktur. Gazetede ilk fotoğrafı 1958 yılının son aylarında yayımlanır, ama imzasız. Bu fotoğraf, Yahya Kemal Beyatlı’nın cenaze törenidir.
Fotoğrafların altına imza atılmaya başlanınca ailesi haberdar olur. Babası içine 35 lira koyarak bir mektup gönderir. Aslında bu, gurbetteki oğula yapılan bir imtihandır. “Ben bu parayı kabul etsem, annem diyecek ki, ‘Bu deli oğlan gitti, kibrine de yediremiyor ama parayı aldığına göre demek ki durumu iyi değil.’ Hemen parayı aynı şekilde iade ettim babama. Merak etmemeleri için de arkasında mektup yazdım. ‘900 lira maaş alıyorum, çok iyiyim.’ diye. Bu sefer de aileden ikinci mektup geliyor: “Oğlum 900 lira çok iyi para, bizim vaziyetimiz pek iyi değil, bize para gönder.” Elinde avucunda ne varsa gönderiyor ailesine. Yine işkembe çorbasına talim!
Hayatı maceralarla ve mücadelelerle dolu Sökmen Baykara’yı Antalya’da geçirdiği motorsiklet kazası sonrası öldü diye morga atıyorlar. Sonra gerçek anlaşılıyor, morgtan alıyorlar fakat yirmi iki gün komada kalıyor. Bu olaylardan sonra 1952 yılında Antalya’dan Niğde’ye taşındıklarında bir süre bir ahbaplarından birisinin yanında Volklaner marka bir makine ile fotoğrafçılık yapsa da, ilk makineyi Kore’de askerlik yapan ağabeyi alıyor: 35 milimetrelik Agfa ve Ricoflex. Gazetecilik okuluna devam ederken bir arkadaşının tavsiyesi ile Yeni İstanbul Gazetesi’nde buluyor kendini. Yazı İşleri Müdürü Muzaffer Soysal’dır. Kadroda kimler yok ki: İlhan Bardakçı, Orhan Koloğlu, Fikret Adil, Reşat Aygen, Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu var. Daha sonra Tarık Buğra Yazı İşleri müdürü oluyor. FIFA kokartlı hakem Sulhi Garan spor müdürlüğü yapıyor. Yeni İstanbul’da yedi sene çalıştıktan sonra araya askerlik giriyor. Ardından da 27 Mayıs darbesi… Askerlik dönüşü birçok gazeteden teklif gelse de Hürriyet’i tercih ediyor.
Baykara, Süleyman Demirel ile
Baykara, eski başbakanlardan Bülent Ulusu ile tavla oynuyor.
DÜNYAYA AÇILAN PENCERELER
Oldukça renkli bir hayat yaşayan Sökmen Baykara, bugün Rolleflex makinesi ile kaydettiği siyah beyaz günleri de, Nikon’uyla yakaladığı renkli negatiflerin büyülü dünyasını da aynı coşkuyla hatırlıyor. Antalya’da, Bey Dağları’ndan falezlere uzanan bir panoramada âlemi seyrediyor. Kadrajına karlı zirveler de giriyor, hırçın dalgalar da. Nikon’unun ucuna monte ettiği aynalı 500 mm’lik telesiyle şahinlerle kargaların kavgası, güneşe doğru yolculuğa çıkmış tayyareler gözünden kaçmıyor. Balkonunda her zaman hazır bekliyor. Ne de olsa eskiden olduğu gibi film hesabı yapan da yok. “Ne oldu, leblebi gibi film harcamışsınız!” azarı da çok uzaklarda. Eskisi gibi sabahın erken saatlerinde Konyaaltı Plajı’na gidip kilometrelerce yüzemese de sosyal medyada fırtına gibi esiyor. İnterneti biri Fransa’da, diğeri İngiltere’de yaşayan Berkol ve Cem ile görüntülü konuşmak için kullanmıyor sadece.10 yıl önce kaybettiği çok sevdiği eşinin de yer aldığı siyah beyaz ve renkli unutulmaz anlarını ve anılarını paylaşıyor.
Söyleşi, 8 Şubat 2013 yılında yapılmış ve 11 Mart 2013’te Zaman’da yayımlanmıştır.
[Kronos.News] 1.11.2019
Bir zamanların hızlı foto muhabiri Baykara, bugün Antalya’da sükunetli bir hayat sürüyor. 53 yıl aradan sonra Bediüzzaman’ın fotoğraflarını kasasından çıkaran Baykara, bilinen fakat sadece gazete arşivlerinden ulaşılan iki kare ve hiç bilinmeyen diğer fotoğrafların çekiliş hikâyesini anlatırken heyecanlanıyor. O günlerde henüz ‘çaylak’ bir foto muhabiri olan Baykara, bütün gazeteciler otelin önünde beklerken Bediüzzaman’ın kaldığı odanın balkonuna çıkarak iki kare fotoğraf çekiyor. Üstad’ın talebeleri kendisine engel olmuyor. Baykara’nın en büyük tesellisi, Bediüzzaman’ın ölümünden kısa bir süre önce, talebelerine, “O çocuk işini yaptı, rahatsız etmeyin.” dediğini öğrenmiş olması. 53 yıllık fotoğrafları Zaman için kasasından çıkaran Baykara, bu fotoğrafları çektiği günün hikâyesini ve foto muhabirliği macerasını anlattı. Bir anlamda Bab-ı Âli’nin kısa tarihini…
“Said-i Nursi İstanbul’a geldi, takip et” sözü haber merkezinde yankılandığında 1960 yılının takviminden henüz iki yaprak eksilmişti. Çileli ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçen Bediüzzaman’ı sadece gazete haberlerinden biliyordu yeni yetme foto muhabiri Sökmen Baykara. Şişhane’den çıkıp Galata Köprüsü’ne vardığında yalnız olmadığını anlaması fazla sürmedi. Yeni İstanbul Gazetesi adına tek başına geldiği haber için Bab-ı Ali adeta çıkarma yapmıştı: Hürriyet’ten altı muhabir, Milliyet’ten beş! Tercüman ve irili ufaklı onlarca gazetenin muhabirleri de… Mesleğin duayenleri Hürriyet Gazetesi Fotoğraf Masası Şefi Alaattin Büte, Firuzan Topsümer; Tercüman’dan Bob İsmet; Milliyet’ten Rüchan Ünver, İlhan Demirel, Özdemir Gürsoy; Yeni Sabah’tan Abidin Behbur, Muammer Teoman; Hayat Mecmuası’ndan İnal Tengizman Galata köprüsünden geçecek konvoyu Karaköy’de karşılamak için yerlerini almıştı.
Film setini aratmayan bir atmosferde arabanın görünmesiyle habercilik maratonu da başlıyor. Kalabalık önce Cağaloğlu yokuşunu çıkıyor, ardından Divan Yolu caddesinde ilerliyor. Pierre Loti Oteli’ne gelince araba duruyor, kapı açılıyor; fakat şemsiyeler de… Kimse tek bir kare dahi çekemeden Bediüzzaman otele giriyor. Hengame de son buluyor. Meftun Ogaç’tan Burhan Altaş’a herkes için tam bir sükut-ı hayal! Yakınmalar, dövünmeler birbirine karışıyor. Şef’e ne denecek telaşına cevap aranıyor. Küçük kümelenmeler gerekli olan fotoğrafın çekilmesi için yeni taktik ve stratejileri işaret ediyor. Çömez Sökmen ise tek başına. Gözü Akşam’dan Şeref Köylübay’a ilişiyor. Üstelik onun motosikleti de var. Acil bir durumda rahatlıkla meşhur misafirin peşine takılabilirler. Anlaşma ise gayet basit. Kim çekerse diğerine verecek.
Gazeteye telefon açıp durumu haber verdiğinde “Sen de otelden oda tut” cevabıyla şaşırıyor. İlk defa gazetenin vereceği parayla bir otelde kalacak. Oda 35 lira, aylık maaşı ise 150. Şefe ne derim tedirginliğine, gazete bu kadar para harcıyor, bir şeyler yapmalıyım baskısı da ekleniyor. Artık büyük gazetelerin kurt foto muhabirleriyle değil, kendisiyle yarışı başlıyor. Önce otelin etrafını turluyor. Karşıda SSK hastanesinin terasını fark ediyor. Terasa çıkıp beklemeye başlıyor. İlk fotoğrafı çektiğinde sabah mıydı, öğlen mi, kendisi bile hatırlamıyor.
BALKONDAN İKİ KARE FOTOĞRAF
Bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmayan fotoğrafta Bediüzzaman Said-i Nursi, perdesi aralanmış pencereden uzaklara bakıyor. “Tamam”, diyor, “hiç yoktan bir kare çektim.” Fakat bununla yetinmiyor. Bu sefer otelin terasına çıkıyor. Etraf kalabalık. Bütün gazeteciler orada. Üstelik her yerde burunlarının dibinde biten çömezden rahatsızlar. “Yahu Sökmen nereye gitsek oradasın!” Fakat onun gözü 28 numaralı odadadır. Said Nursi’nin odasının hemen bitişiğinde, 29 numarada talebesi Zübeyir Gündüzalp ve avukatı Bekir Berk ile birlikte kendisini sevenler ve eşlik edenler kalıyor. Herkes terasta toplanmışken o bir alt kata iniyor ve kapıyı da açılmayacak şekilde çekiyor. Koridorun başından kapılara vurarak ilerliyor. 31 numaralı odanın kapısını çaldığında yüzüne çarpılıyor. 30 numaralı odanın kapısını çaldığında ise orta yaşlı bir çift karşılıyor kendisini. Dışarı çıkmaya hazırlanıyorlar ya da henüz gelmişler. Kadın, haline acıyarak balkondan fotoğraf çekmesine izin veriyor. Odaların müşterek balkonlara açılmasını fırsat bilerek yavaş yavaş 28 numaralı odanın olduğu balkona doğru ilerliyor. Balkondan balkona ilerlerken çıkan gürültü ile donup kalıyor. Kendi deyişiyle, heyecandan yaprak gibi titriyor. Meğer balkonda bulunan bir leğeni devirmiş. Çıkan gürültü sonrası yan pencereler de açılıyor ve bütün gözler üstünde. Üstadın avukatı ve talebesiyle göz göze geliyor. Müdahale etmemelerini, üstü kapalı bir onay gibi anlıyor. 28 numaralı odanın penceresinden iki kare çekiyor. 12 pozluk filmden sadece iki kare… Bir yandan da, engel olunursa makineyi balkondan aşağı atma hesapları yapıyor. Aşağıya inip Şeref Köylübay’ı ararken bir de bakıyor ki, tekrar bir telaş var ortada. Bediüzzaman ve talebeleri toplanmış, Ankara’ya doğru yola çıkıyorlar. Otelin önünde bir curcuna. Şeref Köylübay’ın “Ortalık toz duman neredesin sen?” çıkışına, “Ben çektim!” cevabını veriyor. Köylübay oracıkta diğerlerini atlatmanın heyecanıyla bayılacak gibi oluyor. Filmlerin daha çabuk tab edilmesi için Şeref Köylübay’ın da çalıştığı, Malik Yolaç’ın sahibi olduğu Akşam gazetesinin yolu tutuluyor. Malum Yeni İstanbul Şişhane’de. Uzak…
BEDİÜZZAMAN: O ÇOCUK İŞİNİ YAPTI
Filmler 9-12 cm kartlara basılıyor. Yapılan centilmenlik anlaşmasına göre Bediüzzaman’ın kıyamda olan fotoğrafı Akşam, eliyle tepki gösterdiği fotoğrafı da kendisinin çalıştığı Yeni İstanbul kullanacaktır. Şeref Köylübay fotoğrafları sanki kendisi çekmiş gibi uydurma bir fotoğraf altıyla ikisini birden yayımlayınca keyfi kaçıyor Sökmen Baykara’nın. Üstelik Bedizzüman Said Nursi iki ay sonra vefat ettiğinde de bütün uyarılara rağmen yine iki fotoğraf da Şeref Köylübay imzasıyla yayımlanıyor Akşam’da. Baykara’nın tek tesellisi, Üstad’ın vefatından önce, “O çocuk işini yaptı, rahatsız etmeyin” deyişi oluyor. Ne gazetesinin verdiği 500 liralık ikramiye, ne de takım elbiseden çoraba kadar hediye edilen kıyafetler… Çektiği güzel bir kare ile yarışmalara bile giremiyor. Bu kızgınlık ve küskünlükle 12 yıl mesleki fotoğraf yarışmalardan uzak kalacaktır. Son çare, hukuk yoluna baş vuruyor. Gazetenin avukatı ceza hukuku profesörü Sahir Erman’a dava açtırıyor. 27 Mayıs’la birlikte bütün davalar düşünce bu da akim kalıyor.
Foto Muhabirleri Ergin Konuksever, Sökmen Baykara, Kadir Can, Savaş Ay, Coşkun Aral
Fotoğraf için o günlerde Nur talebelerine yakınlığı ile bilinen Yücel Hacaloğlu, Yağmur Yayınları’nın sahibi İsmail Dayı gibi kişiler aracı oldularsa da Sökmen Baykara negatifleri kimseye vermiyor. Üstelik, o zaman kendisine teklif edilen paralar Nişantaşı’ndan dört daire alabilecekken. O kareleri evinin en gizli bölmelerinde, banka kasalarında saklayarak bugünlere kadar korumayı başarıyor. Aradan geçen 53 yıldan sonra mukaddes bir emanet gibi kasasından çıkarıp yeniden tarattığında ise ilk günkü heyecanı yeniden yaşıyor.
İLK FOTOĞRAFI YAHYA KEMAL’İN CENAZESİ
Yeni İstanbul’dan sonra Sökmen Baykara için emekli olana kadar çalışacağı Hürriyet Gazetesi günleri başlıyor. Emniyetçi babanın sekiz çocuğundan biri olarak 1936 yılında başlayan hayatında belki de en uzun süre kaldığı yer Ankara. Kurtlar sofrası İstanbul’dan uzaklaşmak istiyor. Oysa İstanbul’a bin bir umutla, çocuk denecek yaşta gelmiştir. Babası yıllık izni için memleketi Hatay’a gittiğinde o da 1954 yılında taşındıkları İzmir’den Ege yolcu gemisiyle İstanbul’un yolunu tutar. Memur babaya yük olmamak için Kemeraltı’nda satılan çoraplardan kazandığı para İstanbul macerası için cesaret verecek bir meblağı bulmuştur. Adnan Menderes’in başlattığı istimlak ve yıkımlar ona yeni fırsatlar açar. İnşaatlarda tuğla taşırken, Taşkasap’taki gazetecilik okuluna devam eder. Bütün bunlardan ailesinin haberi bile yoktur. Gazetede ilk fotoğrafı 1958 yılının son aylarında yayımlanır, ama imzasız. Bu fotoğraf, Yahya Kemal Beyatlı’nın cenaze törenidir.
Fotoğrafların altına imza atılmaya başlanınca ailesi haberdar olur. Babası içine 35 lira koyarak bir mektup gönderir. Aslında bu, gurbetteki oğula yapılan bir imtihandır. “Ben bu parayı kabul etsem, annem diyecek ki, ‘Bu deli oğlan gitti, kibrine de yediremiyor ama parayı aldığına göre demek ki durumu iyi değil.’ Hemen parayı aynı şekilde iade ettim babama. Merak etmemeleri için de arkasında mektup yazdım. ‘900 lira maaş alıyorum, çok iyiyim.’ diye. Bu sefer de aileden ikinci mektup geliyor: “Oğlum 900 lira çok iyi para, bizim vaziyetimiz pek iyi değil, bize para gönder.” Elinde avucunda ne varsa gönderiyor ailesine. Yine işkembe çorbasına talim!
Hayatı maceralarla ve mücadelelerle dolu Sökmen Baykara’yı Antalya’da geçirdiği motorsiklet kazası sonrası öldü diye morga atıyorlar. Sonra gerçek anlaşılıyor, morgtan alıyorlar fakat yirmi iki gün komada kalıyor. Bu olaylardan sonra 1952 yılında Antalya’dan Niğde’ye taşındıklarında bir süre bir ahbaplarından birisinin yanında Volklaner marka bir makine ile fotoğrafçılık yapsa da, ilk makineyi Kore’de askerlik yapan ağabeyi alıyor: 35 milimetrelik Agfa ve Ricoflex. Gazetecilik okuluna devam ederken bir arkadaşının tavsiyesi ile Yeni İstanbul Gazetesi’nde buluyor kendini. Yazı İşleri Müdürü Muzaffer Soysal’dır. Kadroda kimler yok ki: İlhan Bardakçı, Orhan Koloğlu, Fikret Adil, Reşat Aygen, Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu var. Daha sonra Tarık Buğra Yazı İşleri müdürü oluyor. FIFA kokartlı hakem Sulhi Garan spor müdürlüğü yapıyor. Yeni İstanbul’da yedi sene çalıştıktan sonra araya askerlik giriyor. Ardından da 27 Mayıs darbesi… Askerlik dönüşü birçok gazeteden teklif gelse de Hürriyet’i tercih ediyor.
Baykara, Süleyman Demirel ile
Baykara, eski başbakanlardan Bülent Ulusu ile tavla oynuyor.
DÜNYAYA AÇILAN PENCERELER
Oldukça renkli bir hayat yaşayan Sökmen Baykara, bugün Rolleflex makinesi ile kaydettiği siyah beyaz günleri de, Nikon’uyla yakaladığı renkli negatiflerin büyülü dünyasını da aynı coşkuyla hatırlıyor. Antalya’da, Bey Dağları’ndan falezlere uzanan bir panoramada âlemi seyrediyor. Kadrajına karlı zirveler de giriyor, hırçın dalgalar da. Nikon’unun ucuna monte ettiği aynalı 500 mm’lik telesiyle şahinlerle kargaların kavgası, güneşe doğru yolculuğa çıkmış tayyareler gözünden kaçmıyor. Balkonunda her zaman hazır bekliyor. Ne de olsa eskiden olduğu gibi film hesabı yapan da yok. “Ne oldu, leblebi gibi film harcamışsınız!” azarı da çok uzaklarda. Eskisi gibi sabahın erken saatlerinde Konyaaltı Plajı’na gidip kilometrelerce yüzemese de sosyal medyada fırtına gibi esiyor. İnterneti biri Fransa’da, diğeri İngiltere’de yaşayan Berkol ve Cem ile görüntülü konuşmak için kullanmıyor sadece.10 yıl önce kaybettiği çok sevdiği eşinin de yer aldığı siyah beyaz ve renkli unutulmaz anlarını ve anılarını paylaşıyor.
Söyleşi, 8 Şubat 2013 yılında yapılmış ve 11 Mart 2013’te Zaman’da yayımlanmıştır.
[Kronos.News] 1.11.2019
Af Örgütü’nden Ahmet Böken’e mektup: “Cezaevinde güçlü ol, yalnız değilsin; senin için mücadele ediyoruz”
15 Temmuz sonrası tutuklanan ve 9 yıl 9 ay hapse mahkum edilen eski TRT Yöneticisi Ahmet Böken için Uluslararası Af Örgütü gönüllüsü Deborah Twigger bir mektup yazdı.
Türkiye’de 150’in üzerinde gazetecinin cezaevinde olduğunun belirtildiği Af Örgütü’nün mektubunda Ahmet Böken’in de onlardan biri olduğu vurgulandı.
Af Örgütü’nden Twigger’in geçtiğimiz aylarda yazdığı mektubunda şu ifadelere yer verdi. “Sevgili Ahmet, sen başarılı bir gazetecisin. Tutuklandığın ve ceza aldığın için şok olduk. Cezaevinde güçlü ol. Yalnız değilsin, senin için mücadele ediyoruz.”
Türkiye’de 150’in üzerinde gazetecinin cezaevinde olduğunun belirtildiği Af Örgütü’nün mektubunda Ahmet Böken’in de onlardan biri olduğu vurgulandı.
Af Örgütü’nden Twigger’in geçtiğimiz aylarda yazdığı mektubunda şu ifadelere yer verdi. “Sevgili Ahmet, sen başarılı bir gazetecisin. Tutuklandığın ve ceza aldığın için şok olduk. Cezaevinde güçlü ol. Yalnız değilsin, senin için mücadele ediyoruz.”
[TR724] 1.11.2019Deborah writes a letter to imprisoned journalist Ahmet Böken#FreeTurkeyMedia #WriteforRights #Amnesty #AmnestyAGM2019 pic.twitter.com/EDlP2a8oSI— Amnesty Kirklees (@AmnestyKirklees) April 15, 2019
Af Örgütü’nden Türkiye ile ilgili yeni rapor: “Şikayet edemeyiz”
Uluslararası Af Örgütü Türkiye ile ilgili yeni bir rapor yayınladı. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik ‘Barış Pınarı Harekatı’ aleyhine sosyal medyada paylaşımlar yapan çok sayıda kişi gözaltına alınmasına üzerine hazırlanan raporun başlığı “Şikayet Edemeyiz” oldu. Raporda baskı politikasının Barış Pınarı Operasyonu’yla harmanlandığı ifade ediliyor.
Örgütün Avrupa Sorumlusu Marie Struthers, “Tanklar Suriye’nin kuzeyine doğru ilerlerken iktidar da durumdan faydalanıp, basındaki, sosyal medyadaki hatta sokaktaki muhalif sesleri susturma fırsatı yakaladı. Kürtler konusunda hak ve politikalar üzerine kritik tartışmalar çizgiyi aşma olarak görüldü” diyor.
Askeri operasyona dair kullanılan dilin sıkı gözlem altına alındığını ifade eden Struthers, harekatla ilgili eleştirilerini dile getirenler hakkında terörle mücadele kapsamında soruşturma başlatıldığını da söylüyor.
Tarafsız Haber Ajansı’nın aktardığına göre, Örgütün Avrupa Medya Direktörü Stefan Simanowitz de aynı görüşü farklı cümlelerle ifade ediyor:
“Türkiye’de, 2016’daki başarısız darbe girişimine dayanan sansür ve korku atmosferi giderek derinleşti. Türk otoriteler, iki yılık OHAL süreci bahanesiyle kasten ve sistematik bir şekilde sivil toplumu dağıtmaya çalışıyor.”
Raporda, “terör” suçlarının yöneltildiği gazetecilerin, aktivistlerin ve sosyal medya kullanıcılarının keyfi gözaltılara, cezai soruşturmalara ve seyahat yasaklarına maruz kaldığı ve suçlu bulunmaları halinde uzun hapis cezaları ile karşı karşıya kalabilecekleri uyarısında bulunuldu.
10 Ekim günü, operasyonun başlamasından bir gün sonra, Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK), “Türk milletinin ve şanlı Türk ordusunun moral ve motivasyonunu olumsuz etkileyecek, terörün amacına hizmet eden eksik ya da yalan ve taraflı bilgilerle vatandaşlarımızı yanlış yönlendirebilecek yayınlar konusunda asla müsamahamız olmayacaktır” açıklamasıyla basın mensuplarını ve kuruluşlarını uyarmıştı.
Aynı gün iki gazeteci gözaltına alındı. BirGün gazetesinden Hakan Demir, gazetenin sosyal medya hesabında yaptığı Barış Pınarı Harekatı ile ilgili, NBC’ye dayandırılan bir haber yüzünden ifade vermek zorunda kaldı.
Diken internet sitesinin yazı işleri müdürü Fatih Gökhan Diler de “Suriye Demokratik Güçleri’nin iddiası: İki sivil hayatını kaybetti” başlıklı haber nedeniyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” iddiasıyla gözaltına alındı.
Haklarında yürütülen soruşturma devam eden ve yurt dışına çıkması yasaklanan iki gazeteci serbest bırakıldı.
Rapor, 19 Ekim günü sabah saat 05.00’te polisin evine baskın düzenlediği gazeteci Nurcan Baysal’ın sözlerine de yer veriyor. “Sosyal medyada barış çağrısı yaptığım için 30 ağır silahlı ve maskeli güvenlik personelinin evimi basıp çocuklarımı korkutması bile Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlalinin seviyesini gösteriyor.”
“Şikayet Edemeyiz” adlı rapor ayrıca Özlem Oral ve Nurcan Kaya’nın gözaltına alınmasına da değiniyor.
Araştırmada bahsi geçenlerden bir diğeri de Fransa’da haftalık yayımlanan Le Point dergisi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisi için “yok edici” ifadelerini kullanan Fransız dergiyi mahkemeye vermiş, yayın direktörü Etienne Gernelle ve yazarı Romain Gubert hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.
‘SOSYAL MEDYA KULLANICILARININ HEDEF ALINMASI’
Uluslararası Af örgütü, resmi rakamlara göre operasyonun ilk haftasında 839 sosyal medya hesabı hakkında soruşturulma başlatıldığına ve 186 kişinin gözaltına alındığına dikkat çekiyor.
Bunlar arasından örnek olarak da bir sosyal medya kullanıcısının “Rojova kazanacak. Savaşa Hayır” yazılı bir paylaşımı gösteriliyor. Yurt dışına çıkışı yasaklanan söz konusu şahıs ayrıca iki ayda bir polise imza verme şartıyla serbest bırakıldı. Örgüte göre yasal işleme yol açan paylaşım uluslararası arenada suç tanımının yanından bile geçmiyor.
‘SİYASİLER VE AKTİVİSTLER‘
Raporda hükümetin muhalif siyasileri ve aktivistleri hedef almak için Barış Pınarı Operasyonu’nu bir bahane olarak kullandığı yazıyor. Sosyal medyada “Hükümetin bilmesi gerekiyor; bu haksız bir savaştır ve Kürtlere karşı yapılan bir savaştır” yorumunu yapan Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile bazı vekillerin soruşturmaya maruz kaldığı hatırlatılıyor.
Şanlıurfa Barolar Birliği’nin rakamlarına göre 9 ve 10 Ekim tarihlerinde en az 54 kişinin gözaltına alınması da raporda yerini aldı. Barış Pınarı Operasyonu’na ilişkin tutulan siyasilerin çoğunun Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi olduğu ve aralarında seçimle göreve gelen Nusaybin belediye başkanının da bulunduğu yazıldı.
Uluslararası Af Örgütü Avrupa Sorumlusu Marie Struthers, “Türk hükümeti beğenmediği fikirlere yönelik tutumunu ve süregelen baskıyı bir an önce sonlandırmalı. Türkiye’nin askeri operasyonu aleyhine görüşünü barışçıl yollarla dile getirenlerin hakkındaki tüm davalar ve suçlamalar da düşürülmeli” çağrısında bulunuyor.
RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 1.11.2019
Örgütün Avrupa Sorumlusu Marie Struthers, “Tanklar Suriye’nin kuzeyine doğru ilerlerken iktidar da durumdan faydalanıp, basındaki, sosyal medyadaki hatta sokaktaki muhalif sesleri susturma fırsatı yakaladı. Kürtler konusunda hak ve politikalar üzerine kritik tartışmalar çizgiyi aşma olarak görüldü” diyor.
Askeri operasyona dair kullanılan dilin sıkı gözlem altına alındığını ifade eden Struthers, harekatla ilgili eleştirilerini dile getirenler hakkında terörle mücadele kapsamında soruşturma başlatıldığını da söylüyor.
Tarafsız Haber Ajansı’nın aktardığına göre, Örgütün Avrupa Medya Direktörü Stefan Simanowitz de aynı görüşü farklı cümlelerle ifade ediyor:
“Türkiye’de, 2016’daki başarısız darbe girişimine dayanan sansür ve korku atmosferi giderek derinleşti. Türk otoriteler, iki yılık OHAL süreci bahanesiyle kasten ve sistematik bir şekilde sivil toplumu dağıtmaya çalışıyor.”
Raporda, “terör” suçlarının yöneltildiği gazetecilerin, aktivistlerin ve sosyal medya kullanıcılarının keyfi gözaltılara, cezai soruşturmalara ve seyahat yasaklarına maruz kaldığı ve suçlu bulunmaları halinde uzun hapis cezaları ile karşı karşıya kalabilecekleri uyarısında bulunuldu.
10 Ekim günü, operasyonun başlamasından bir gün sonra, Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK), “Türk milletinin ve şanlı Türk ordusunun moral ve motivasyonunu olumsuz etkileyecek, terörün amacına hizmet eden eksik ya da yalan ve taraflı bilgilerle vatandaşlarımızı yanlış yönlendirebilecek yayınlar konusunda asla müsamahamız olmayacaktır” açıklamasıyla basın mensuplarını ve kuruluşlarını uyarmıştı.
Aynı gün iki gazeteci gözaltına alındı. BirGün gazetesinden Hakan Demir, gazetenin sosyal medya hesabında yaptığı Barış Pınarı Harekatı ile ilgili, NBC’ye dayandırılan bir haber yüzünden ifade vermek zorunda kaldı.
Diken internet sitesinin yazı işleri müdürü Fatih Gökhan Diler de “Suriye Demokratik Güçleri’nin iddiası: İki sivil hayatını kaybetti” başlıklı haber nedeniyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” iddiasıyla gözaltına alındı.
Haklarında yürütülen soruşturma devam eden ve yurt dışına çıkması yasaklanan iki gazeteci serbest bırakıldı.
Rapor, 19 Ekim günü sabah saat 05.00’te polisin evine baskın düzenlediği gazeteci Nurcan Baysal’ın sözlerine de yer veriyor. “Sosyal medyada barış çağrısı yaptığım için 30 ağır silahlı ve maskeli güvenlik personelinin evimi basıp çocuklarımı korkutması bile Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlalinin seviyesini gösteriyor.”
“Şikayet Edemeyiz” adlı rapor ayrıca Özlem Oral ve Nurcan Kaya’nın gözaltına alınmasına da değiniyor.
Araştırmada bahsi geçenlerden bir diğeri de Fransa’da haftalık yayımlanan Le Point dergisi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisi için “yok edici” ifadelerini kullanan Fransız dergiyi mahkemeye vermiş, yayın direktörü Etienne Gernelle ve yazarı Romain Gubert hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.
‘SOSYAL MEDYA KULLANICILARININ HEDEF ALINMASI’
Uluslararası Af örgütü, resmi rakamlara göre operasyonun ilk haftasında 839 sosyal medya hesabı hakkında soruşturulma başlatıldığına ve 186 kişinin gözaltına alındığına dikkat çekiyor.
Bunlar arasından örnek olarak da bir sosyal medya kullanıcısının “Rojova kazanacak. Savaşa Hayır” yazılı bir paylaşımı gösteriliyor. Yurt dışına çıkışı yasaklanan söz konusu şahıs ayrıca iki ayda bir polise imza verme şartıyla serbest bırakıldı. Örgüte göre yasal işleme yol açan paylaşım uluslararası arenada suç tanımının yanından bile geçmiyor.
‘SİYASİLER VE AKTİVİSTLER‘
Raporda hükümetin muhalif siyasileri ve aktivistleri hedef almak için Barış Pınarı Operasyonu’nu bir bahane olarak kullandığı yazıyor. Sosyal medyada “Hükümetin bilmesi gerekiyor; bu haksız bir savaştır ve Kürtlere karşı yapılan bir savaştır” yorumunu yapan Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile bazı vekillerin soruşturmaya maruz kaldığı hatırlatılıyor.
Şanlıurfa Barolar Birliği’nin rakamlarına göre 9 ve 10 Ekim tarihlerinde en az 54 kişinin gözaltına alınması da raporda yerini aldı. Barış Pınarı Operasyonu’na ilişkin tutulan siyasilerin çoğunun Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi olduğu ve aralarında seçimle göreve gelen Nusaybin belediye başkanının da bulunduğu yazıldı.
Uluslararası Af Örgütü Avrupa Sorumlusu Marie Struthers, “Türk hükümeti beğenmediği fikirlere yönelik tutumunu ve süregelen baskıyı bir an önce sonlandırmalı. Türkiye’nin askeri operasyonu aleyhine görüşünü barışçıl yollarla dile getirenlerin hakkındaki tüm davalar ve suçlamalar da düşürülmeli” çağrısında bulunuyor.
RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 1.11.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

