Suç batağındaki Saray rejimi Hizmet'i kriminalize edebilir mi? [Faruk Mercan]

Yüzlerce parti mensubunun hakim ve savcı yapıldığı bir Türkiye'de, Emin Çölaşan'ın yazdığı hikayeleri daha çok duyacağız.

Evet, dolandırıcı ve rüşvetçi avukatların hakim ve savcı yapıldığı bir memleket oldu Türkiye...

Başında sarığı, uzun sakalı ve şalvarıyla polis aracını süren şahsın bir ilde polis olarak görevli olduğu haberini görünce şaşırmadım. Emniyet Teşkilatı da bu hale geldi. Sarık ve sakal işin görüntüsü, yolsuzluk ve rüşvet orada da dizboyu...

Farkında mısınız, Türkiye 1990'lı yıllara benzemeye başladı. Sokaklarda çatışmalar, infazlar sıradan hale geldi. Kahvehane, işyeri basmalar, insanları infaz edip bir yere atmalar günlük olaylar haline geldi.

Saraydaki şahıs, mevcut rejmin adını açıkça koydu: Memlekette hukukun yerini racon kesme aldı.

Bu ifadeyi rastgele kullanmıyor. Memleketin en önemli mafyatik şahıslarıyla doğrudan diyaloğu var. Emrindeki adam boşuna, “Ona bir şey olursa, cezaevlerini basıp hepsini direklerde sallandıracağız” demiyor.

Mafya babalarının, rejimin aparatları haline geldiği, mafyatik bir devlet oldu Türkiye...

TSK'yı sıfırlayıp, Saray rejimine devrim muhafızları oluşturma projesi bütün hızıyla ilerliyor. Ne acıdır ki, TSK'nın bugünkü komutanları bu gidişe seyirci konumunda...

Devletin bütün kurumları çökerken, ülkenin sosyal demokratları ancak adalat nöbetleri, adalet yürüyüşleri ve adalet kurultayları yapabiliyor. Hizmet mensuplarına yapılan hukuksuz muamelelerin aynısı onlara da yapılıyor, ama onlar hala Cemaat takıntısından kurtulamadılar.

Saraydaki şahıs hakimlere ve savcılara emir ve talimat verdiğini artık saklama gereği duymuyor. “Yıl sonuna kadar bu davalar bitecek, raconu ben keserim” sözleri, anayasa ve kanunların olduğu sıradan her ülkede suç...

Bir suç batağının içinde Saraydaki şahıs, iktidarını uzatmak için her gün yeni suçlar işliyor. Başka türlü bu rejimin ayakta kalması mümkün değil çünkü...

Gezi gibi, 15 Temmuz gibi yeni kanlı olaylara ihtiyacı var Saraydaki şahsın... Çünkü sermayesi bitti. Korku ve kan, suç batağındaki bu iktidarın ana besin kaynakları oldu.

Dikkat edin, 2013'ten beri, Hizmet'i Türkiye'de ve dünyada kriminalize etmek için devletin bütün imkanlarını kullanıyor. 15 Temmuz kontrollü darbesiyle altın vuruşu yapacağını düşünüyordu. Ama, başarılı olamadı.

Bu sefer, çakma suikast senaryolarına sarıldı. Ama bir gazeteci, Cemaat suikastçisi diye yakalananların aslında bir dolandırıcılık çetesi elemanları olduğunu ifşa etti.

15 Temmuz gecesi, güya darbecilerin alçak uçuş yaptığı havalimanına iniş yapmış, ama kendisine hiçbir şey olmamıştı!.. Ve OHAL kararnameleriyle ihrac ettiği iki eski memur, onu öldürmek için hücre kurmuş ve askeri malzeme temin etmişler!

Hitler'in propaganda bakanı Goebbels'in yalanları, bunların yalanları karşısında gerçek hikayeler gibi duruyor.

Evet, suç batağındaki bir iktidarın varlığını sürdürmesi için her gün yeni kanunsuzluklara ihtiyacı vardır. Bu rejimin bekası için, memlekette günlük hayatın hiçbir zaman normale dönmemesi gerekir. Korkuya, kana, kine ve nefrete ihtiyacı vardır bu iktidarın... Besin kaynakları kan ve korkudur bu rejimin...

Suçları sınır ötesini çoktan aştı... Sadece Amerika'da üç büyük suç dosyası, çok somut verilerle devam ediyor.

Rıza Sarraf dosyası ekimde açılıyor. Davanın hakimi, Saraydaki şahsın davayı bir kumpasla kapatma girişimlerini deklare etti.

Kanca attığı Flynn'e ödediği paralar, özel savcının soruşturma dosyasında...

Washington'da olay çıkaran korumalarının davası, bütün dünyaya gaddar bir rejimin Türkiye'de insanlara neler yaptığını gösterdi.

Almanya Başbakanı Merkel, Saraydaki şahıs ve örgütünün Almanya'da işlediği suçları biliyor. Saraydaki şahsın, İnterpol'ü suçlarına alet ettiğini açıkladı.

Sadece Amerika ve Almanya mı?... Suçları dünyanın her tarafına ulaştı.

Geçenlerde bir havuz gazetesi, Özbekistan'ın ölen diktatörü İslam Kerimov ve ailesinin ülkeden milyarlarca dolar kaçırdığını yazıyordu. Bunun önemli bir bölümü uyuşturucu geliriymiş. Hiç şüpheniz olmasın, çok yakın bir zamanda, Türkiye ile ilgili de böyle haberler okuyacaksınız.

Bütün diktatörler böyledir. Öldüklerinde, yeni rejim tarafından vatan haini ilan edilirler ve kirli servetleri etrafa saçılır. Uluslararası uzmanlar, şu anda Türkiye'de tarihin en büyük kara para akışlarından birinin yaşandığını belirtiyorlar. Saraydaki şahıs, istediği kadar bu servetini gizlemeye çalışsın, paranın izi kaybolmaz.

Dikkat edin, Hizmet'e yaptığı suçlamaların hepsine şimdi kendisi muhatap...

Paralel devlet diyordu. Sarayda başkanlık ulusal güvenlik istihbaratı diye kanunsuz birimler kurduğu ortaya çıkıyor. Cumhuriyet gazetesi, “Paralel Milli Eğitim” oluşturulduğunu yazıyor. Oğlunun başında olduğu TÜRGEV, Milli Eğitim'in yerini almış...

Bir hanedan devleti, bir aile şirketi haline geldi Türkiye...

Ve bu büyük suçlarını örtbas etmek için, Hizmet'e yapıştırmak istediği kumpas suçlarıyla başbaşa kaldı.

Tarihte hiç görülmüş müdür, baştan sona kir ve pisliğe bulaşan insanların, temiz insanları mahkum ettiği? Hayır...

Saraydaki şahıs istediği kadar uğraşsın, Hizmet'e suç yapıştıramaz.

Bağırdıkça kendisini ele veriyor. Neymiş, yıl sonuna kadar bu davalar bitecekmiş...

Kararlarını Sarayda yazdığın bu davalara kim inanacak?

Sen ve etrafındaki kapıkulların dışında hiçkimse...

Ama senin, bu büyük suç dosyalarından kaçışın mümkün olmayacak..

[Faruk Mercan] 21.8.2017 [Samanyolu Haber]

Bir ömrün muhasebesi [Dr. Hüseyin Kara]

Zaman, Allah’ın yarattığı en harika varlıklardan biridir. İnsanda ömre dönüşen vakit, nefeslerin sayısı ile sınırlıdır. Süresini Allah’ın belirlediği ve hiçbir gücün onu uzatıp kısaltamadığı ömür,  insanın en değerli sermayesidir. Aslında geçici olan bu ömür sermayesi ile mümin insan ebedleri onunla peyleyebilmektedirler. Diğer bir tanımla bu hayatın ilk yılları çocukluk ve gençlik, orta kısımları olgunluk ve verimlilik, son kısımları da ihtiyarlıkla noktalanmaktadır. Birbirinden oldukça farklı anlayış ve tavırların sergilendiği bu üç merhalede insan, çocukluk ve gençlik yıllarını çok hızlı yaşarken, olgunluk ve verimlilik yıllarında biraz daha sakinleşmekte ve neyin ne olduğunu anlamakta ve daha hassas davranmaktadır. Üçüncü ve son merhalesinde ise insan zorlu bir sürece girmekte ve sanki yeniden ‘’büyük çocukluk’’ dönemi yaşayıp ömrü noktalamaktadır. Bu yazıda insan ömrünün üç merhalesini tahlil etmeye çalışacağız.

BİRİNİCİ MERHALE: ÇOCUKLUK VE GENÇLİK YILLARI

İnsanda, insanî ve imanî değerlerin temellerinin atıldığı ve daha sonraki dönemlere; hatta ahirete hazırlıklı olma yollarının öğretildiği yıllar olması itibarı çok önemli bir merhaledir. Bundan dolayıdır ki bir millet ile alakalı gelecek projesi olanlar, her zaman gençleri istihdam etmeyi hedefler ve projelerini onların üzerinden kurgularlar. Hem bedenî ve hem de zihin itibarı ile aktif olduğu bu yıllarda insan, doğru hedeflere yönlendirilirse, milletin aslî değerlerinden beslenirse, daha sonraki verimlilik yıllarında ülkesinin gelişmesine pek çok katkı sağlayabilir. Bunun aksi büyük bir fecaattir. Bu dönemin çocukluk yıllarında şuuraltı müktesebatın iyi verildiği, terbiyesinde kusur edilmediği kız-erkek bütün gençler, bir milletin en önemli hazinesini teşkil ederler. Aile, okul ve çevrenin birlikte aynı doğruların paylaşılıp yaşandığı, hatta birbirlerini destekleyen ilmî ve ahlakî değerlerin buluştuğu zeminlerde çocukluk ve gençlik yıllarını yaşayanlar, bir millet için istikbal va’d eden  konumdadırlar.  0-25 yaş aralığını teşkil ettiği düşünüldüğünde, bu süreç üniversiteyi bitirmesi ve hayata atılma öncesine denk gelmektedir. Artık istikrarlı bir fikre ve sürdürülebilir bir aksiyona sahip olması bu dönemin içinde yer almaktadır. ‘’Gençliği olmayan milletlerin geleceği de yoktur.’’ özdeyişi bunu ifade etmekte olsa gerektir. 
       
Bu döneme bizim milletimizin gençliği açısından bakıldığında, görülen manzara hiç de iç açıcı değildir. Devlet-i Âliye’nin Batı’ya kapılarını araladığı ve kendi tarihî ve dinî değerlerini terk etmeye başladığı zamandan itibaren yaşanan fikrî ve amelî istikrarsızlıkların, Cumhuriyet döneminde oldukça arttığı görülmektedir. 0-25 yaş arası insanlara verilen duygu ve düşünceler bizim mefahirimiz ile uzaktan ve yakından hiç alakası olmayan türdendi. Milli bünyeye göre hastalıklı sayılabilecek unsurların kol gezdiği bir atmosfer, gençliğin ruh felcine sebebiyet verdiği müşahede edilmekteydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren binbir zorluk ve engellemelere rağmen Nur hizmeti bizim milletimizin imdadına yetişmemiş olsaydı (Elbette diğer dinî cemaatlerin büyük katkıları da olmuştur.) daha ağır ruh felçleri vakası olacaktı. Gençliğin imanî ve ahlakî problemlerini çok doğru tahlil eden Üstad Hazretleri, ‘Gençlik Rehberi’ adlı kitabını bunun için yazmış olsa gerektir. Hocaefendi’nin de aynı yolu izleyerek, önceleri bizim milletimizin gençliğinin, daha sonra da bütün dünya gençlerinin evrensel değerler etrafında ve de kaliteli olarak yetiştirilmelerine ömrünü vakfetmesinin başka bir izahı asla olamaz. Zira büyük insanlar başkalarını yaşatmak için yaşarlar, küçük insanlar da kendileri için…
         
Ülkemizde gençlik yılları heba edilmiş ve bugün de ömürleri heba edilen yığınlara gelince, orası bizim büyük bir üzüntü kaynağımız olmakla birlikte, vicdanlarımızda da sorumluluk hissettiğimiz bir konudur. Zira kalbimizde bizim hidayet çizgisinde olmamızın sevinci kadar, başkalarının hidayet dışı kalmalarının hüznü de vardır. Aldığımız terbiye, hiç şüphesiz böyle düşünmemizi gerektiriyor. Bu duygularımızda da çok samimiyiz. Allah içimizi de dışımızı da bilmektedir. Gençlik yıllarında doğrular üzerinde hayat projesini kurmayı başaramayan talihsiz insanlar, her defasında içinde  yaşadıkları milletlerin başına bela olmuşlardır. 12 Eylül 1980 öncesi birbirlerine tahammül edemeyen o dönemin gençleri, bir arada ortak yaşama kültüründen yoksun bırakıldıkları ve hatta birbirlerine düşman hale getirildiklerinden beş bin genç, daha hayatlarının baharında bedenlerini ölüme götürdüler. Bugünün gençliği de birbirlerinin ruhlarını ölüme götürüyor. Bu durum birincisinden daha da tehlikelidir.

İKİNCİ MERHALE: OLGUNLUK VE VERİMLİLİK YILLARI

İnsan, hayatının orta ve en uzun bölümü (25-70) olan bu süreçte gençlik yıllarına göre daha istikrarlı ve sürdürülebilir davranışlar sergilemektedir. Bir meslek edinmiş olarak iş hayatından, evlenip çocuk sahibi olmaya kadar her şeyi bu dönemde elde etmekte ve ileriye dönük (dünya-ahiret) yatırımlarını planlayıp uygulamaktadır. Hayatın bütününü ilgilendirecek önemli kararların alınması ve tatbiki hep bu dönemin içinde bulunmaktadır. Gençlik yıllarında iyi bir arkadaş grubu seçmede başarılı olan insanlar ikinci dönemde bunun çok faydasını görürler. İnsan sosyal bir varlık olması itibari ile ideallerini gerçekleştireceği ve birlikte hareket edeceği insan toplulukları ile uyumlu yaşamayı öğrenmesi bu dönemde çok işine yarayacak ve kolektif şuurun bereketinden istifade ederek yoluna devam edecektir. ‘’Asır, cemaat asrıdır.’’ özdeyişinden anlayabildiğimiz kadarı ile insanın tek başına yapabileceği çok fazla bir şeyin olmadığına, münzevî yaşayan insanların hayatı en büyük delildir. Evet,  Halvetîlik nefsin hoşuna gitse de Celvetîliğin daha nebevî bir yol olduğuna şüphe yoktur. Başta peygamberler olmak üzere bütün büyük insanlar, tolumun içinde kalma zahmetini göze alarak; onların dertlerini paylaşmış ve insanlara rehberlik yapmışlardır. Şahs-ı manevî her zaman tek bir şahıstan daha önemli işler başarmıştır.
         
Hem bedenen hem fikren olgunluk döneminin yaşı olarak bilinen kırk yaş da, bu ikinci merhalede bulunduğundan olacak ki insanlar, hayat tecrübelerinde de ciddi mesafeler katederler. Gençlik yıllarının heyecanları bir hayli oturaklaşmış, beden sükûnete ermiş ve duygular râsih kanatlara dönüşmüş olarak ilerleyen yaş, artık saç ve sakala düşen beyazlıklarla kendisini ihtiyarlık öncesi hale namzet göstermiştir bile. Kırk yaş, sadece olgunluk yaşı değildir. Aynı zamanda ahirete evrilme yaşıdır da. Bu yaştan sonra dünyadan daha çok ukba duygusu ağırlık basmakta ve ötelere ait duygular öne çıkmaktadır. Bu dönem insanın aidiyetinin bu dünyaya olmadığını yaşayarak anladığı yıllar olarak da vasıflandırılabilir. Bu ikinci dönemi yaşayan birisi olarak yukarıda serdettiğim duygu ve düşüncelere ek olarak kırk yıldır Hocaefendi’nin riyasetinde sürdürülen büyük  iman ve Kur’an hizmetinin naçizane bir ferdi olarak, hayatımı boşa harcamadığıma, bir kez daha dünyaya gelsem yine  bu hizmet içinde olma şerefinden daha büyük bir şerefli yolun olmadığına bütün vücudumun zerreleri adedince imanım ve itikadım vardır. Bundan dolayı da Rabbime hamd  ve şükür makamındayım.
                                         
ÜÇÜNCÜ MERHALE: İHTİYARLIK YILLARI

İnsan ömrünün dünyadaki bu son merhalesi (70-…….) ruhun kemale doğru yürürken vücutta yorgunlukların ve hastalıkların girdabında erzel-i ömür yaşadığı yıllardır. Ölümsüz olan ruhu, yıkılmaya yüz tutmuş bir bedenin taşımakta zorlandığı yılların adıdır ihtiyarlık. Artık hayal edilenlerin tahakkuku zorlaşmakta, hatta imkânsız hale gelmektedir. İkinci dönemde yapabildiklerinin verdiği iç huzuru onu rahatlatmakta ve ihtiyarlığın getirdiği olumsuz şartlara sabretmenin gücünü oradan devşirmeye çalışmaktadır. Gözleri çok göremez ve ayakları da tutmaz halde bile olsa aklî dengesi yerinde olduğu sürece ihtiyar müminin yapacağı dualar ile yine şahs-ı maneviye katkılarını sürdürebilir. Hele İhtiyarlar Risalesi’ni okuyup idrak etse, mevcut halini sevecek ve ona da şükredecektir.          

[Dr. Hüseyin Kara] 21.8.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Daha racon kesecektik! [Seyfi Mert]

“Racon kesilecekse de biz keseriz, 
kimsenin raconuna ihtiyacımız yoktur, bu böyle biline!”
(Tayyip Erdoğan)

Siyasal İslamcılığın bin bir türlü tanımı olabilir. Ancak lügatlere girmeyen bir tanımı daha vardır.

Siyasal İslamcı eşittir, kendi işi gücü, hayatı dışında başkasınınkiyle ilgilenen, başkasına dikte eden, dayatan zihniyettir. 

Mesela yılbaşını kutlarsınız, karşı çıkar. 

Siz “Kardeşim sen kutlamıyorsan kutlama ama benim kutlamama niye karşısın?” diye sorsan maraza çıkarır. 

Örneğin yıllarca kılık kıyafet özgürlüğünü savunur sonra gücü arkasına alınca, başkasını giyim kuşamından dolayı eleştirir, şiddet uygular, işten atar, dışlar. Kendisine yapılandan bin beterini daha acımasızca yapar. 

Kendi yediği içtiğiyle uğraşmaz, başkasının yemesi içmesine bulaşır. 

Coca Cola’yı kimse içmesin ister, Reis’i ofsayta düşürünce ne halt edeceğini bilemez, bu sefer de başkasının içkisine bulaşır. 

Kendi ibadetinden, ibadetinin kalitesinden dolayı, başkasının ibadetsizliği onun ilgisini ve tepkisini çeker. Bunun için, eser, gürler, racon keser...

Bu racon meselesi her ne kadar okey masası oyuncusu tadındaki ağızlara yakışsa da Cumhurbaşkanı’nın pek bayıldığı bir dil olduğu muhakkak. Küçük Cem’ler bu ayardan sonra bir süre dili boğazına kaçmış olarak kuyruk kısık şekilde araziye uyarlar ama devlet diline hakim olan racon jargonu ne denli bir külhanbeyi devletine dönüştüğümüzün de ibretlik vesikası olarak tarihteki yerini almış oldu. 

Neyse bu Siyasal İslamcı, sadece kendi memleketi değil, başkasının memleketindeki siyasetle de yakından ilgilenir. 

O kadar ki..

Mesela Kuzey Kıbrıs’taki seçimlerde bir partiyi tutar. 

Kendi reklam ekibini gönderir aylarca kampanya yaptırır. 

Sonra Bulgaristan’a uzanır, oraya da rejim ihraç etmeye kalkışır. 

Yunanistan’a da…

Makedonya’da boyunun ölçüsünü alır ama vazgeçmez. 

Mısır’da rezil kepaze olur ama umurunda bile olmaz. 

Bu milletin milyonlarca dolarını Mısır’daki seçim kampanyasına harcar. 

Filistin’de üç gün gündemde kalmak için trilyonları sokağa döker. 

Kim bilir kaç ihtiyaç sahibi Filistinlinin aylarca karnının doyuracak bütçe Reis’in hava atması için balon şirketlere peşkeş çekilir. 

Filistin’de rezil olur, Mısır’da rezil olur, umurunda olmaz çünkü giden milletin parasıdır. 

Bir Arap ülkesinde yaşanmış bir hadiseyi anlatayım. 

Bizzat havuzculardan birinden dinledim. 

Reis, “ümmetin lideri” titriyle çıktığı gezilerin birinde bir bakkalın önünden geçmektedir. İçerde posterinin asılı olduğunu görür. Çok mutlu olmuştur. Havuzcu gazeteciyi çağırır ve gösterir “bak” der “tanımadığımız insanlar posterimizi asıyor” keyfi yerine gelmiştir. Havuzcu gazeteci de mutlu olur, Reis’inin gücüne olan inancı pekişir. 

Hemen arkasında duran reklamcısı ise pis pis sırıtır bıyık altından. Çünkü ekibini Türk heyeti gelmeden birkaç gün önce buralara yollamış ve Reis’in geçeceği yerlerde gerekli çalışmaları yapmıştır! Bakkallara para karşılığı Türk bayrağı ve poster dağıtılmıştır...

Angela Merkel: “Türkiye’de yapılacak olan seçimlerde AKP, MHP ya da yandaşlarını değil, muhalefeti destekleyin, çünkü onlar Almanlara düşman değil.”

Böyle bir şey söylemedi elbette. Acayip rahatsız edici geliyor değil mi?

Sana ne kardeşim Türkiye’deki seçimden?

Diye sorarlar adama…

Değil mi?

Ama bizimki kalkıp Almanya’da şu partiyi destekleyin, şuna oy vermeyin, filan diyebiliyor. 

Bu kadar ayağa düşürdü siyaseti. 

Racon kestiğini düşünüyor ama elin oğluna işlemiyor pek raconlar. 

Sisi’ye kesemedi mesela. 

Olan Mursi’ye oldu. 

Olan Müslüman Kardeşler’e oldu. 

Yüzyıllık birikimi bitirdiler birkaç yıl içinde Ortadoğu’da. 

Şimdi benzer bir tükenişi Avrupa’daki Türkler yaşayabilir. 

İçerde artık sömürecek alan bırakmayınca yerli kampanyaları ülke dışındaki siyasetçilerle yapıyor.

Perinçek’i yancısı yaptı. 

Bahçeli Saray’ın emrinden çıkmıyor. 

Demirtaş’ı içeri attırdı. 

Kılıçdaroğlu zaten ‘mıymıy’ kendi halindeyken Adalet Yürüyüşü ile biraz popüler olunca onu da tehdit etti.

Şimdi Merkel’e vurarak oy toplama derdinde. Avrupa’daki Türkler de bu racon oyununa geliyor gibi. 

Yarın bir sıkıntı olduğunda ardına bakmadan kaçıp susacak. Olan Almanya’da yıllardır varlık mücadelesi veren gurbetçilere olacak. 

Filistin, Kıbrıs, Mısır, Bulgaristan, Makedonya ve pek çok Arap ülkesinde olduğu gibi. 

Hadi gidin bu ülkelerden herhangi birine Türkiye’den geldiğinizi söyleyin, bakın size nasıl davranıyorlar!

Almanlara atar yaptık. 

Racon kestik. 

Herkes Aydın Doğan değil tabi.

Ahmet Hakan da…

Cem Küçük dayılanınca pısmıyor pek kimse. 

Bir yumrukla Reisçi de olmuyor elin oğlu. 

Almanya Reis’in atarlı raconuna, kendi diliyle değil, diplomatik ve ekonomik raconla gider yapınca bizimkiler süt dökmüş kedi misali, “Valla da billa da bir daha olmaz abi, oldu bir yanlışlık affedin” moduyla dil dökmeye başladı.  

Siemens’in aldığı ihale sadece bundan dolayıdır emin olun. 

İnsan Hakları savunucularına büyük gürültüyle tutukladılar. 

Şimdi acayip pişmanlar, tükürdüklerini de yalamak istemiyorlar çünkü artık seçim sürecine girildi gibi. 

Bu nedenle MİT’in maaşlı kalemlerine yazdırıyorlar ufaktan. 

Açın okuyun yandaş kalemleri, “aman da efendim yanlış anlaşılma var, bu kadar kolay olmamalı insan tutuklamak” filan…

Bir humanist, bir özgürlükçü oldular ki sormayın. 

Çıkıp delikanlı gibi, bir halt ettik, şimdi kuyruğu dik tutarak nasıl döneriz, diye kıvranıyoruz desenize delikanlı gibi. 

Racon’un sonu nasıl biter tüm kabadayı hikayelerinde vardır. 

Külhanbeyi devletinin sonu asalet öyküsüyle bitmez sevgili dostlar!

[Seyfi Mert] 21.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Gündüzalp'ten günümüze [Ali Emir Pakkan]

Tek parti döneminde Said Nursi mahkemeden mahkemeye sürgünden sürgüne gidiyor! Eskişehir, Kastamonu, Denizli'de tutuklu yargılanıyor ve beraat ediyor.  1949'da yine gözaltına alınıp Afyon'a getiriliyor. İsnatlar aynı:

Siyasi cemiyet kurmak
Rejime aykırı fikirler neşretmek.
Siyasi bir gaye peşinde olmak.

Afyon Ağır ceza Mahkemesinde görülen davada Nur talebelerinden Zübeyr Gündüzalp tarihi bir savunma yapar. "Gizli cemiyet kurmak, devletin emniyetini bozmakla" suçlanmaktadır. Hepsini reddeder. İddianamede, Risale-i Nurlar'ın "muzır eserler" diye bahsedilmesine şiddetli tepki gösterir:

"Bu iftirayı işiten bütün münevverlerin kalbileri sızlamış ve hatta ağlamış, dişleri gıcırdamıştır. Yirminci asır pozitif fikirlerin hükümran olduğu bir zamandır. Delilsiz, isbatsız şeylere inanılmıyor ve inanmıyoruz. Muzır eserler olduğunun isbatını isteriz." 

Bediüzzaman'a selam bile vermek suçtur! "Onun talebesi misin?" sorusuna  şu cevabı verir:

"Bedîüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa iftiharla “Evet, Risale-i Nur şakirdiyim.” derim." 

Gündüzalp, Bediüzzaman'a yöneltilen suçlamalardan daha önce beraat kararları verildiğini belirtir savunmasında. Savcının, “Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiştir.” Sözlerine "Biz de buna mukabil deriz ki: “Eğer Risale-i Nur bir zehir ise bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Eğer çoklukla olduğu yeri biliyorsa bize tayyarelerle sevk etsin.” diye cevap verir.

Zübeyir Gündüzalp, Dava Adamına Mektubunda ise adeta bugünün fotoğrafını çekmiştir: "Firavun kucağında büyüyen çocuk Musaları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler, konuştuğun için zindana atacaklar… Sevineceksin… Çöllere sürülsen kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülsen ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyen olacak yakacaklar, yıkacaklar. Sen bunu sabırla seyredeceksin. Karanlık zindanlara sokarlarsa ışık, paslı vicdanları görürsen ümit, imkansız kalplere rastlarsan nur vereceksin. Sen verdiğin için suç, sen getirdiği için ceza, sen konuştuğun için mahkum olacaksın. Ve buna şükredeceksin.  

Anadan, yardan, serden ayrılacaksın. Candan gönül Kuran’a sarılacaksın. Damla iken deniz, nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kağıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse mecnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi nur arayanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin. Makamlar servetler, verilse de nefsini unutmayacaksın. Yalan, iftira, çamur, fırtına tutulursan hissiyatını terk edeceksin… Önüne demirlerden sert koyarlarsa dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse iğne ile oyacaksın. "

Şu sözler de Gündüzalp'in:

Biz iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zalimlerin zulmüne maruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa hizmet-i Kur’aniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehit olmayı büyük bir lütf-u İlahî biliriz."

[Ali Emir Pakkan] 21.8.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Racon kesseniz de AB’de bütün yollar Almanya’ya çıkıyor [Tarık Ziya]

Almanya’nın Türkiye’deki insan hakları ihlallerine son verilmesi için 20 Temmuz’da  değiştirdiği tarz-ı siyaset, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın nezdinde panik atağa sebep oldu. Bir uçtan öbürüne savruldu. 

Evvela alttan alma, gündemi değiştirme taktiğine sarılan Erdoğan, müeyyidelerin sadece Avrupa Birliği (AB) desteklerinin kesilmesi ile mahdut kalmayacağını biliyordu. 

Onun için müşavirlerinin hazırladığı raporlarda geçen, ‘Efendim, bu sefer ciddiler. Geri adım atmazsak ekonomik kaybımız artar ve bu durum başkanlık seçimine giderken bütün hesaplarımızı alt üst edebilir’ minvalindeki ikazları kerhen de olsa kale almıştı.

TAVİZDEN VATANDAŞIN HABERİ OLMAYACAK Kİ!

Biraz dilini ısıracak, o kadar. Saray’daki paralel kabine o arada verilen tavizleri vatandaşa fark ettirmeden yapmanın yollarını bulacaktı. Hem bundan kolay ne var ki! Nasıl olsa talimatla manşet atan gazetelerin Yazı İşleri heyeti her gün Saray’dan gelen notları okumadan taşra baskısını bağlamıyor. 

Notlara zıt her haber ve makale varsa hepsi derhal çöpe atılıyor, zaman darlığına ve hat kaçırmanın maliyetine aldırmadan sayfalar yıkılıyor. Gazeteler, Saray’ın hoşnut kalacağı nihai şekli ile matbaaya gönderiliyor. 

‘MERKEL ÖZÜR DİLEDİ’ DERİZ OLUR BİTER

Dolayısıyla Almanya’ya taviz verilse de ‘Merkel’den Erdoğan’a özür telefonu’ gibi manşetlerle algının gücü devreye girer. Yakın tarihte Beyaz Saray’ın bulunduğu Washington D.C. başta olmak üzere dünyanın farklı başşehirlerden gelen en üst düzey tekziplerden vatandaşın ne kadar haberi oldu ki Merkel’in Erdoğan’dan özür dilediği yalanından haberi olabilsin. 

Varsın Almanya, kendisine iltica eden asker ve diplomatları iade etmesin. Hizmet Hareketi’ni ‘eğitim odaklı sivil bir teşekkül’ olarak tanımlamasına da takılmaya lüzum yok. Hatta Deniz Yücel gibi hapishanede rehin tutulan Alman vatandaşları tahliye edilirse tansiyon düşebilirdi.  

OYLAR DÜŞÜYORSA ERDOĞAN’A YENİ DÜŞMAN LAZIM

Buraya kadar plan başarılıydı. Son anda yine Erdoğan faktörü hesapları bozdu. Lakin diğer tarafta Erdoğan’ın haftada üç-dört ayrı şirkete düzenli olarak yaptırdığı anketlerde halk desteğindeki düşüş durdurulamayınca ‘alttan alalım’ stratejisi, Alman CEO’larla Çankaya Köşkü’nde kahvaltı vs. hepsi çöpe atıldı. 

“Ey Merkel. Sen kimsin!” dememek için dilini ısıran Erdoğan kendi bildiğini okumaya başladı. İki gündür bu faslı ibretle seyrediyoruz. Berlin’den kendisine verilen makul, nazik bir o kadar kararlı cevaplara daha da öfkelenen Erdoğan aslına rücu etmiş oldu. 

Planında öyle sofistike bir taraf yok. Milliyetçiliği körükleyecek, meydanlarda racon kesecek ve böylece halkın yeniden umudu haline gelecek. 

HAKARET LÛGATİNE VUKUFİYETİ VAR

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’e, “Senin yaşın kaç? Haddini bil.” perdesinden ayar vermeye kalktığına göre Erdoğan derin bir vukufiyetinin olduğu hakaret lûgatinin ortasından konuşmaya başlamış demektir. Referandumdan evvel sarf ettiği, ‘Nazi artığı’ hakaretlerinin farklı versiyonlarının eli kulağındadır. 

‘En iyi müdafaa hücumdur’ diyerek Almanya’yı hedef tahtasına koymanın bir maliyeti olacağını Erdoğan kabul etmek istemese de netice hiç umduğu gibi olmayacak. Bu sefer kaybetmekten başka bir şık görünmüyor Erdoğan namına. 

Tabiî onun ihtiras ve öfkesinin yükü yine neyin ne olduğunun farkında olmayan, daha doğrusu hâdiseleri anlamak ve bu gidişe dur demek gibi bir derdi de olmayan halkın sırtına binecek. Nitekim Almanya’da Türkiye lehine kapılar birer birer kapanıyor. İhracatçılar, turizmciler ve bankacılar bu defansı iliklerine kadar hissetmeye başladı. 

AB BAŞKA, ALMANYA BAŞKA, ÖYLE Mİ?

İçi boş efelenmede bir husus dikkatten kaçmıyor. Erdoğan da onun mukallitliğini yapan bakanlar da ‘Avrupa Birliği (AB) başka, Almanya başka’ tezini öne sürüyor. O kadar altı boş bir nutuk ki bu! 

2008 krizinden sonra ‘dağıldı, dağılacak’ denilen AB hâlâ ayaktaysa bunu Almanya’ya borçludur. İtalya, Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Danimarka gibi üye ülkelere verdiği borç tutarı 720 milyar Euro. Almanların, AB’den alacağı Türkiye’nin millî gelirinden daha fazla. 

ALMANYA’NIN AB’DE NÜFUZU ARTIYOR, AZALMIYOR

AB bütçesine en fazla katkıya veren, İngiltere’nin ‘küstüm, oynamıyorum’ restine ‘madem gitmek istiyorsun seni tutmayalım’ diyerek net bir mukabelede bulunan Almanya’nın AB’de nüfuzunun olmadığı iddiası akla ziyan bir çıkıştır. 

AB’de herkesin Alman Başbakanı Angela Merkel’in gözünün içine baktığını görmemek için ya âmâ olmak ya da bin odalı Saray’da kilosu 4 bin lirayı geçen beyaz çay yudumlamak lazımmış!

Erdoğan en iyi bildiği işi yapmaya ve racon kesmeye devam edebilir. 

Mamafih AB’de bütün yollar hayli vakitten beri Roma’ya değil Almanya’ya çıkıyor. 

Tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmamış…  

[Tarık Ziya] 21.8.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Bu sarp yokuşlar aşılacak inşaallah [Abdullah Aymaz]

1966’te İmam-Hatip öğrencisi ile Ayrancılarda bir camide Ahmet Feyzi Kul Ağabeyimizin Yörük Hoca diye hitap ettiği bir imam ağabeyimizin teşviki ile namaz kıldırır vaaz ederdim. Daha sonra o caminin avlusuna bir de Kur’an Kursu yapıldı. İzmir’de Bozyaka Yurdu yapıldıktan sonra Ayrancılardan Hüseyin Ağabey: “Bu Kur’an Kursunda çocuklar bir iki sene okuyor, Kur’an öğreniyor ama sonra köylerinde kalıp her şeyi unutuyorlar. Halbuki burası da Bozyaka Yurdu gibi olsa, sonra buradan İmam-Hatibe, liselere devam edip yüksek tahsillerini de tamamlarlar.” diye düşünüyor. Sonra da İzmir’e geliyor bu fikrini Mehmet Ali Hocamıza açıyor: “Hocaefendi ile beraber gelseniz, burayı bir görseniz. Daha başka ilaveler konusunda yapmamız gerekenleri ve yurt için müracaat şartlarımızı bize söyleseniz.” diyor.

Bu ziyarette olanları Mehmet Ali Hocamızdan dinleyelim:
“Bu teklifi Hocaefendiye götürdüm. Beraber gitmeye karar verdik. Bir sabah namazından sonra yola çıktık. Kursun avlusuna girdik. Orta yerde küçük bir havuz vardı. Oradaki kanepelere oturduk. Biraz sonra Hüseyin Ağabey geldi. telaşlı bir hâli vardı. Hocamızın dikkatini çekti. Kendisine ‘Bir şey mi oldu?’ diye sordu. O da ‘Hocam, sabah namazından sonra sizi beklerken kafamı koltuğa koymuştum. Kendimden geçmişim. Enteresan bir rüya gördüm. Siz gelmişsiniz aynen böyle, burada oturuyorsunuz. Hoş beşten sonra siz birden ayağa kalktınız, pardesünüzün düğmelerini birer birer iliklediniz. Sonra şu anda durduğunuz yerin arkasında cami var. Ama rüyamda orası dimdik duvar gibi çok yüksek bir dağ olarak görünüyor. ‘Biz bu duvar gibi dağa tırmanıp tâ zirvesine çıkacağız’ dediniz. Ben içimden, ‘Nasıl çıkılır ki… Mümkün değil’ diye geçirdim. Siz benim bu içimden geçenleri hissettiniz ve şehadet parmağınızı bana doğru sallayarak ‘Hüseyin Efendi, sen şimdi bak nasıl çıktığımızı göreceksin!’ diyerek bir karıncanın bir duvara çıkma rahatlığında yürüyerek çıkmaya başladınız. Ben de hemen peşinize takıldım ve tırmanmaya başladım. Siz aradaki mesafeyi açıp tâ zirveye ulaşıp kayboldunuz. Ben zirveye çok az kala takattan kesildim. Aşağıya bakamıyorum, çünkü çok yüksek… Geri dönmem kâbil değil… İleri gidemiyorum gücüm kesildi… Tam o sırada siz yukarıdan başınızı uzatıp ‘Nasılmış Hüseyin Efendi!’ diyerek gülümsediniz sonra da elinizi uzatıp, elimden tutarak beni de yukarıya çektiniz. Tam yukarıya çıkınca baktım Cennet gibi bir yer… Her taraf meyvelerle dolu… Normalde ben, yaz meyvelerinin çokluğuna hayret eder ‘Allah’ım bunlar bu kadar nereden geliyor?’ diye düşünürdüm. Rüyamda o meyvelerin çokluğunu görünce ‘Demek ki, buradan geliyormuş!’ dedim. Oğlumun, beni uyarıp ‘Baba İzmir’den misafirler geldi, seni bekliyorlar!..’ demesi ile kendime geldim. Şimdi de geldim baktım siz aynen rüyada gördüğüm yerde oturuyorsunuz!.. Hocam bu nasıl bir rüya bu! Tabiri nedir?” diye sordu. Hocamız da ‘Hüseyin Efendi, tabire gerek yok. Her şeyi apaçık görmüşsünüz’ diye karşılık verdi.”

40 sene önce görülmüş bir rüyayı gerçekten şimdi yaşıyoruz. Cemaatin ve Hizmetin karşısında aynen öyle bir sarp yokuş, dik bir duvar var. Ama inşaallah bu engel aşılacak ve o zirveye Allah’ın izni ve yardımı ile çıkılacak. Bu sürecin büyük sıkıntıları içinde dünya çapında alınan mesafe itibariyle büyük bir inayet altında ilerlendiğini görüyoruz. İnşaallah Cenab-ı Hak, hayırlısı ile hitama erdirecek.

Meselenin sonrasının üzerinde de duralım, çünkü benzer bir olay cereyan ediyor:
Hüseyin Ağabey, yurt açmak için gerekli bütün evrakı hazırlayıp Ayrancıların bağlı olduğu Torbalıya, Kaymakamın huzuruna çıkıyor. Fakat o zamanki Kaymakam İmam-Hatip kökenli olmasına rağmen her nedense dini hizmetlere muhalif hale gelmiş bir kişi olduğundan Hüseyin Ağabeyin kendisine takdim ettiği evraklara şöyle bir bakıp dosyayı fırlatıyor. Bütün evrakların yaprakları ortalığa saçılıyor. Hüseyin Ağabey onları birer birer toplayıp dosyanın içine koyduktan sonra o da dosyayı “Allah hakkından gelsin!” mealinde bir söz söyleyerek yüzüne çarpıyor! Kaymakam âdeta şok geçiriyor. Kapısında polisler durmasına rağmen onları çağırmaya bile bir mecali kalmıyor. Hüseyin Ağabey de elini kolunu sallayarak Kaymakamlığı terkedip işine gidiyor. Fakat akşam olmadan, Torbalı kazası, “Kaymakam, buradan sürgün edilmiş, gidiyormuş!” diye çalkalanıyor. Gerçekten öyle oluyor!. 

Sonra Ayrancılar Kur’an Kursu aynı zamanda yatılı bir yurt oldu. Oradan çeşitli okulları yani İmam-Hatip ve liselere giden pek çok öğrenci yetişti… Pek çokları yüksek tahsillerini yaptılar ve dünya çapındaki eğitim hizmetlerinde yerlerini alanlar var… 

Biz işimize bakacağız. Cenab-ı Hak, dünya çapında Hizmet edecek insanlarımızı ağır bir imtihanla eğitiyor… Tek bir yol gösteriyor. İhlasla Hizmet etmek. Sağa sola bakmadan, siyasî ve fanî şeylere kapılmadan sırf Allah rızası için koşturmak… Gerisini, şartlar ne kadar ağır ve zor olursa olsun bir şekilde Cenab-ı Hak halleder. Bunları ufak çapta da olsa 1971’de 1980’de 1997’de gördük… Her defasında daha iyi eğitilmiş olarak kervanımız yoluna devam etti. Bu sefer farklı bir eğitimle ayrı bir Hizmet noktasına doğru sevkedildiğimiz muhakkak… Ama işin aslını tam olarak vardığımız noktada öğreneceğiz inşaallah… 

[Abdullah Aymaz] 21.8.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Aşırı sağ bir avuç trol değilmiş [Kadir Bayer]

Önceki hafta ABD’nin Virginia eyaletine bağlı Charlottesville şehrinde yaşananlar, Nazi bayraklarıyla dolaşan ve beyazların üstünlüğünü savunan ırkçıların (white supremacists) ‘şakası olmadığını’ gösterdi. Başkan Donald Trump’ın açıktan desteklediği Amerikalı ırkçıların silahların gölgesinde yaptıkları yürüyüş, ardından ırkçılık karşıtı gösteri yapanların üzerine araba sürülmesi ve bir kişinin burada ölmesi hafta boyunca konuşuldu. Trump’ın Beyaz Saray ekibine katılan aşırı sağcı Steve Bannon’un görevden alınması, bu olayların etkisi olarak görüldü. Ancak bazı yorumculara göre Bannon’ın ‘sokağa inmesi’ (kendisi Breitbart isimli medya organizasyonunu kurmuştu) olayları daha da ateşleyebilir.

Bu yaşananların pek çokları için anlamı belli: Amerikan sağının radikalleşmesi. Peki buraya nasıl gelindi?

Cumhuriyetçi Parti içinde mevcut Amerikan siyasetinden rahatsız olduğunu beyan eden bir grup 2009’da ‘Tea Party’ (Çay Partisi) hareketini başlattı. Muhafazakâr iş adamları ve medyadan da destekçi bulan hareket ‘devleti giderlerini azaltma’ ve ‘muhafazakâr değerleri koruma’ gibi sloganlara sahipti ancak kısa süre içinde siyasî mesajlar çığırından çıktı. Demokratlara karşı daha ‘müsamahasız’ olmayı hedefleyen hareketin medyadaki figürleri dönemin ABD Başkanı Obama üzerinden ırkçı mesajlar da vermeye başladılar.

O yıllarda ABD’de yayınlanan bir TV dizisinde (Newsroom; yazarı Aaron Sorkin) Tea Party’den, ‘Amerika’nın Taliban’ı’ olarak bahsediliyordu. Bunun sebebi de Amerikan siyasetini radikalleştirme çabalarıydı. Çay Partisi, 2008’de Bush’tan Obama’ya geçen iktidarın daha ilk senesinde radikal bir biçimde ‘Amerika’nın öz değerleri’ yaygarası yapmaya başlamıştı ki, bunun gidişatı az çok kestirilebiliyordu. Neyse ki, Cumhuriyetçi Parti’nin o dönemki makul sesleri, bu hareketin arkasında durmadı ve kısa zaman süren medya ilgisi de zamanla dağıldı.

Ancak ABD’de böyle bir ‘damar’ olduğu keşfedildi. Liberal politikalar, çok kültürlülük ve küreselleşme ciddi bir ‘arka bahçe’ yaratmıştı. Tek gereken, buradaki ‘birikmeyi’ görecek bir politikacının keşfiydi.

2012’deki ABD Başkanlık seçiminde Obama’nın karşısına çıkan Mitt Romney bir hayli etkisiz kaldı ancak Cumhuriyetçiler ‘popüler’ olmaya devam ediyordu. Bunun karşılığı olarak da 2014’teki ara seçimler sonunda hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçiler sayı olarak öne geçti. Obama’nın son iki yılı politik anlamda bir çeşit ‘kördüğüm’ hâline geldi. Bu yıllarda ayrıca siyahların yoğun yaşadığı bölgelerde karışıklık hâkimdi. Polis kurşunuyla ölen siyahların sayısında artış olmuştu. Buna, ülke çapındaki terör saldırıları da eklendiğinde, toplumsal tepki doğrudan ‘liberallere’ yöneldi. Obama’nın Suriye siyaseti ‘zayıf’ bulunuyordu. ‘Ortalık çok karışmıştı’.

Çay Partisi’nin keşfettiği o siyasî damarın finansal ve medya desteği sürüyordu. Cumhuriyetçi Parti’nin uzun yıllar boyunca finansörü olan iş adamları ve ABD’de neredeyse CNN kadar çok izlenen FOX News ‘daha radikal bir sağ’ peşindeydi hâlen. Böylece fabrikaların yurt dışına taşınmasıyla canı yanan işçi sınıfı, küresel rekabette tutunamayan şirketler, ‘beyazların üstünlüğüne’ inanan daha radikal gruplar bir araya geldi. Liberal politikalara devam edilirse ‘ülkenin elden gideceği’ konuşuluyordu.

Bugünlerde ABD’de alt-right denen akım internette kendini bulmuş bir hareket. ‘Ana akım’ medyada kendilerine yer verilmediğini savunan bu kişiler, internet trollüğü ve çeşitli web siteleri aracılığı ile ‘liberal karşıtlığını’ ABD çapında yaymaya çalışıyorlar. Bu hareketin Avrupa’da da karşılığı var. Olayı özetleyen hamle şu: Siyahların kurumsal olarak hâlen ayrımcılığa maruz kalmasına karşılık geliştirilen ‘Black Lives Matter’ (Siyah Hayatlar Önemlidir) hareketine karşılık, ‘White Lives Matter’ (Beyaz Hayatlar Önemlidir) diskurunu geliştiriyorlar. Dışlanan kesimlerin çeşitli politikalarla pozitif ayrımcılığa tabi tutulmasına karşılar. Sırf siyahî ya da sırf kadın olduğu için bazı insanların fazlaca ‘kayırıldığını’ düşünüyorlar. İyi üniversitelerde, çok izlenen medya kanallarında ve önde gelen ABD gazetelerinde ‘liberal olmayanların dışlandığını’ savunuyorlar.

Kimilerine göre bu düşüncelerin kaynağı şu: Beyazlar ‘ayrıcalıklarını’ kaybetmeye tahammül edemediler ve bütün mücadele yeniden ‘ayrıcalıklı’ olmak için. Ancak hem Trump’ın seçilmesinde hem de İngiltere’deki Brexit referandumunda gördük ki, küreselleşme ve göçmen karşıtlığı ‘popüler’ bir fikir olma yolunda. Evet, diğer Avrupa ülkelerindeki seçimlerde pek rağbet görmedi ancak toplumda hâlâ canlı bir damar olarak varlığını hissettiriyor.

Radikal sağcılığın ya da ‘yepyeni muhafazakârlığın’ (Bush ekibi ‘yeni muhafazakârlar’ olarak adlandırılıyordu, bunlar ‘yepyeni’ oluyor haliyle) uluslararası arenada en büyük destekçilerinden birisi de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin. Bu sebeple şu sıralar ABD’de Trump’ın başkanlık seçim kampanyası ile Rusya arasındaki bağlar araştırılıyor. Ancak Putin çok daha ‘görünmez’ bir strateji ile olaylara yaklaşıyor. Alternatif medya alanlarını destekliyor, iş bağlantıları ile radikal sağa destek olarak iş adamlarına ulaşıyor. Dış politikada ‘oyun bozucu’ (disruptive) davranarak, ABD’nin hâkim pozisyonunu sarsıyor ve Amerikan toplumunu ‘daha fazla güç’ arayışına itiyor bilinçli olarak. Bu da Trump gibi ‘dediğim dedik’ tiplere olan sempatiyi arttırıyor.

Avrasyacıların son zamanlarda medyadaki görünür yüzü Alexandr Dugin’in Charlottesville’deki gösterileri ‘övmesi’ de boşuna değil. Facebook sayfasından yayınladığı bir notta, ‘kimlik siyasetinin yeniden gündeme gelmesi’ talebinin yanı sıra, buradaki gösterilerin ‘liberal küreselcilere’ karşı savaşın başladığı yer olduğunu duyurması meselenin çerçevesini ortaya koyuyor. Notta siyah Amerikalılara da ‘kimlik siyaseti’ tavsiye edilmesi ve ‘liberallerden uzak durun da ne yaparsanız yapın’ çağrısı da dikkat çekiyor elbette.

Trump’ı bu süreçte terk eden yalnızca aşırı sağcı ve manipülatif medya figürü Steve Bannon değildi. ABD’nin en zengin isimlerinden finans devi Carl Icahn da Trump’ın ‘özel danışmanlığı’ görevini bıraktığını açıkladı. Çoğunluğun yorumu geminin batmak üzere olduğu ve ekibin yavaş yavaş gemiyi terk ettiği yönünde. Trump’ın istifa etmesi ya da görevden azledilmesi durumlarında önümüzdeki 3,5 senede ABD’nin istikrarsız günler yaşama ihtimali yüksek. Bu sebeple de Trump’ın izole edilmesi ve bir sonraki seçime kadar bu izolasyon içinde yalnızca iç meselelerle ilgilenmesi gibi senaryolar da mevcut. Ancak Kuzey Kore ile yaptıkları Twitter dalaşından da anlaşılabileceği üzere Trump’ı ‘kontrol etmek’ pek kolay görünmüyor. Buna, medyayla giriştiği savaşı da eklersek, hem içeride hem de dışarıda gerilimi yükseltici başka hamleler de yapacaktır.

[Kadir Bayer] 21.8.2017 [TR724]

İşkenceler uluslararası örgütlerin gübdeminde [Maskeli Darbe – Yazı Dizisi-10] [Veysel Ayhan]

Stockholm Center for Freedom (SCF), konuya ilişkin: Mass Torture And ill-Treatment In Turkey adlı 58 sayfalık bir kitap kapsamlı bir kitap yayınladı. Bazı alıntılar yapalım:

“Gözaltına alındığımızda bizi bir spor salonuna götürdüler. 150 kişiydik. Tek lavabo ve tek tuvalet bulunan spor salonunun orta sahasında birkaç gün çok kötü şartlarda üst üste uyuyarak kaldık. Ardından Ankara Emniyeti nezarethanelerine getirildik. Şu an 6 metrekarelik bir odada 15 kişi kalmaktayız. Mesai bitiminde kurumdan herkes gidip ortam tenhalaşınca özellikle gece geç saatlerde gelip bir kişinin ismini okuyan polis memurları o kişiyi alıp götürüyorlar.

Mülakat adı altında çırılçıplak soyarak karanlık bir odada bir şeyler anlatmasını suçunu itiraf etmesini, isim vermesini istiyorlar. Eğer istedikleri şekilde ifade vermezseniz başınıza poşet geçirilerek eller arkadan bağlanarak bir şişe aracılığıyla cinsel organınıza müdahalede bulunup canınızı yakıyorlar.

Şahıs çaresiz kalıp birkaç isim verene kadar bu ve çeşitli yöntemlerle dayak atıp gerek maddi gerek psikolojik şiddette bulunuyorlar. Birçok kez geceleri mülakata giden arkadaşların bağırma ağlama seslerini duyduk. Giden kişi birkaç saat sonra geliyor ve genelde gelen içerde yaşadıklarını anlatmaya dahi utanıyor. Aynı nezarethanede kaldığım arkadaşlarımdan birisi yine bir gece vakti mülakat adı altında götürülmüştü ve geldiğinde bilinci yerinde değildi. İki gün boyunca başına aldığı darbeler sebebi ile defalarca kustu ancak hastaneye götürülmedi. Yalnızca ikinci gün acil servis ekiplerinden gelip birkaç müdahalede bulundular. Arkadaşım hala çok kötü durumda.

Burada kalp hastası olan, bel fıtığı olan insanlar var. Fakat kimseye merhamet edilmiyor. Can güvenliğimiz yok. Her an ismim okunabilir ve ben de farklı bir dayak ve işkenceye maruz kalabilirim. Çok korkuyorum. İtiraf edebileceğim bir suçum da yok. Arkadaşlara mülakat denilen işkence ve dayak odalarında söyletilen şeyleri ifade sırasında ve avukat huzurunda söylemedikleri halde yine aynı şeylerin yapılacağını, ne de olsa tutuklanacaklarını, istedikleri şekilde ifade vermediğimiz takdirde cezaevinden gelip bizi alacaklarını ve daha beter dayak atacaklarını söylüyorlar. Burada profesyonel işkence yapılıyor. İnanın bazı arkadaşların vücutlarında iz bile bırakmamışlar birkaç ezikten başka. Lütfen bu anlattıklarımı kimseye söylemeyin. Adliyeye çıkana kadar, yoksa beni buradan sağ çıkarmazlar.”

Avukat, öğretmen olan müvekkilinin gözyaşları içerisinde anlattığı işkenceleri, onun ağzından dünyaya duyurdu. Öğretmen, yaşananları anlattıktan sonra avukatına, “Lütfen bunları kimseye söylemeyin. Yoksa beni burada yaşatmazlar” demişti.

S.K, “Emniyet’te sorgulandığımız sırada Organize Şube’de bir odada 3 kişi olarak sırayla müdür odasına alındık. Burada kendilerini ‘Devlet’ olarak tanıtan kişiler beni çırılçıplak soydular. Jopla tecavüz tehdidinde bulundular. Ayrıca her türlü hakaret ve tehdidi yaptılar

“Organize Şube Müdürlüğü’nce çarşamba gecesi gözaltına alındım. Bir karanlık odada diz üstü bekletildim. Hakaret ve şiddete maruz kaldım. Sonrasında çırılçıplak soyulup banyoya götürülerek jop, anal muayene gibi tehditlere maruz kaldım. Hakaretlere uğradım. Sonrasında gözaltına alındığım yere geri bırakıldım. Polisler tarafından bana ‘Yarın tekrar görüşeceğiz’ şeklinde sözler söylendi. Psikolojim bozuldu. Perşembe gecesi tekrar gözaltına alındım. Bana etkin pişmanlıktan yararlanmam söylendi. Ben de oradan kurtulmak için, şiddete ve hakarete maruz kalmamak için baskı altında bazı beyanlarda bulundum. Ancak bu beyanlarım doğru değildir.”

Gözaltında işkence iddiaları: “Tanıklar” anlatıyor – BBC TÜRKÇE

BBC Türkçe muhabiri Selin Girit, işkencelere maruz kalanlarla görüşüp yaptığı haberde tanıklıklar ve korkunç detaylar var:

“Asfalt çok sıcaktı. Ayaklarım yanıyordu. Yanığa bağlı oluşan yaralarım 52’inci günde hala iyileşmedi. Anneme, eşime, kız kardeşlerime, çocuklarıma, akıllarına gelen her şeye küfrediyorlardı. Keşke beni öldürselerdi diye düşündüm sık sık.”

“Müvekkillerin kızgın asfalta oturtulması, ayaklarının üstünün ve dizlerinin yanması, ters ve sıkı takılan kelepçe nedeniyle bileklerinin kesilmesi, kafalarının duvara vurulması sebebiyle başlarında yaralar oluşması, atılan tekmeler nedeniyle oluşan kaburga kırıkları veya çatlamaları veya aşırı şiddetli vurmalar, özellikle başa alınan darbeler nedeniyle kafatası kırıkları…”

“Bir avukat hapishane içerisinde kapalı bir ortamda, kameraların önünde, üstelik cezaevinin yetkili bir kişisiyle görüşmesi sırasında bu kişinin talimatı üzerine işkenceye maruz kaldı. Bir avukat olarak ben bunu yaşarken, içeride müvekkilim ve onun gibi savunmasız durumda olan tutuklu insanlar çok daha ağır işkencelerle karşı karşıya kalıyorlar muhtemelen.”

“Şiddetli bir şekilde darp edilerek gözaltına alındım. Hastaneye getirilene kadar aralıksız fiziki darba maruz kaldım. Gelen geçen bütün polisler tekme tokat daldılar bize, ayrım yapmadan. Hepimizi istisnasız duvarlara vurarak işkencede bulundular karakolda.

“Kasık bölgemden boynuma kadar her yerim ağrıyor. Bütün kemiklerimde zedelenme var, kızarıklıklar, morluklar var. Kırık olmasa bunların hiçbiri işkence diye geçmiyor zaten. Ama kırık olduğu için bu polisleri biraz korkuttu.”

“Omuriliğe bağlı L4 kemiği kırık, raporda o şekilde yazıyor. Röntgende, tomografide, MR’da, hepsinde teyitli. Polis üstünü örtmek için çok uğraştı. Ama olmadı.”

“Bakın size bu işkenceleri yaptığımız kesinlikle bir yerde söylenmeyecek, kesinlikle adımız bir yerde geçmeyecek, diyorlardı.”

“Çırılçıplak soyarak, üzerimize su dökerek, odunlarla kalaslarla dövmeye başladılar. Biri ‘Sen evlisin değil mi?’ dedi. Konuşmazsan ben senin karını alacağım, senin gözünün önünde tecavüze uğratacağım.”

BBC Türkçe servisi bu işkence tanıklıklarıyla ilgili Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nden de görüş talep etmiş fakat dönüş olmamış.

AF ÖRGÜTÜ RAPORU: TÜRKİYE’DE İŞKENCENİN ÖNÜ AÇILDI

Af Örgütü, açıkladığı geçtiğimiz şubat ayında yayınladığı yıllık raporunda, Türkiye’de artan işkence ve kötü muameleye vurgu yaptı. Özellikle 15 Temmuz sonrası Ankara ve İstanbul’da “polis gözetiminde rapor edilen işkence ve kötü muamele”de artış yaşandığı vurgulandı.

Ayrıca OHAL’de tutukluların korunmasını sağlayan uygulamaların kaldırıldığı ve kötü muameleyi kolaylaştıran yasaklı uygulamaların önünün açıldığına dikkat çekildi. Gözaltı yerlerini izleyen hiçbir ulusal mekanizma kalmadığı belirtilen raporda, tutukluların avukatlarıyla görüşme haklarının ortadan kaldırıldığı, sürenin uzatıldığı hatırlatılıyor. Raporda, 15 Temmuz sonrası polis gözetimindeki birçok kişinin, ciddi derecede dayak, cinsel saldırı, tecavüz tehdidi ve tecavüze maruz kaldıklarının rapor edildiğine yer verdi. Af Örgütü en kötü fiziksel şiddete askeri personelin maruz kaldığı bilgisine yer verdi.

SEN MİSİN HAK SAVUNAN!

Af Örgütü yetkilileri, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini önleme çalışırken, bu kez hak ihlalini bizzat yaşadılar.

Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’inde aralarında bulunduğu 10 insan hakları savunucusu 5 Temmuz’da İstanbul’da katıldıkları bir insan hakları çalıştayı sırasında polis tarafından gözaltına alındı. Aralarından sekiz kişi yargılanmak üzere tutuklanarak cezaevine gönderildi, diğer iki kişi ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Hak savunucuları, tamamıyla temelsiz bir şekilde, ‘‘terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’’ ile suçlanıyorlar.

HRW’DEN TÜRKİYE’YE İŞKENCE UYARISI

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gündeme gelen işkence ve kötü muamele iddialarıyla ilgili rapor yayınladı

43 sayfalık raporda, uykusuz bırakma, dayak, cinsel istismar, tecavüz girişimi iddialarını içeren 13 vaka incelendi. Örgüt, söz konusu kişilerin ve avukatlarının isimlerinin güvenlikleri gerekçesiyle gizli tutulduğunu açıkladı.

HRW Avrupa ve Asya Direktörü Hugh Williamson, “İşkenceye karşı önlemlerin askıya alınmasıyla, Türk hükümeti kolluk kuvvetlerine işkence ve kötü muamele konusunda açık çek vermiş oldu” dedi. HRW yetkilisi, “Belgelediğimiz vakalar, bazı görevlilerin bunu gerçekten de yaptığını gösteriyor. Türk hükümeti, hayati derecede önemli işkence karşıtı uygulamaları yeniden hayata geçirmek zorunda” dedi. Raporda ayrıca, BM’nin işkence konusundaki özel raportörü Juan Mendez’in 10-14 Ekim tarihlerinde Türkiye’ye yapacağı ziyaretin Ankara tarafından ertelenmesinin yetkili merciler hakkında ciddi şüpheler doğurduğu belirtildi.

HRW’DEN KAÇIRILAN İNSANLAR İÇİN ÇAĞRI

ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü, 9 Ağustos 2017’de Türk hükümetini, son aylardaki adam kaçırma olayları karşısında harekete geçmeye çağırdı.

Örgütü’nün Türkiye sorumlusu Emma Sinclair-Webb, ”İncelemelerimize göre bu kaçırılma olayları görgü tanıkları önünde, gündüz vakti meydana geldi. Soruşturulması gereken çok sayıda kanıt mevcut. Haziran ayındaki son adam kaçırma olayıyla ilgili güvenlik kameralarına yansıyan görüntüler var. Bir erkek, 8 yaşındaki oğlunun ve civardaki dükkan sahiplerinin önünde kaçırılmış. Soruşturma yapılmaması için hiçbir bahane üretilemez” şeklinde konuştu.

Kayıplar hakkında hükümetten ya da Adalet Bakanlığı’ndan herhangi bir açıklama yapılmadı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, işin içinde devletin de olduğuna dair şüphelerini gündeme getiriyor. Kaçırılan kişilerin, darbe girişiminin sorumlusu olarak gösterilen Fethullah Gülen hareketine karşı başlatılan operasyonlarda işlerinden uzaklaştırıldıkları öğrenildi. Bu kişilerin kaçırılma şekillerinin birbirine benzemesi, tüm vakalarda maskeli kişilerin siyah bir Volkswagen minibüs kullanmış olması dikkat çekiyor.

Sinclair-Webb, ”Türkiye’de insanların devlet eliyle ortadan kaldırıldıkları çok karanlık bir geçmiş var. Türkiye’nin bu geçmişe döndüğünü görmek istemiyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin bu olaylara son vermesi çok önemli” dedi.

Uluslararası gözlemcilerin teyit ettiği işkence, faili meçhuller ve zorla adam kaçırma, keyfi tutuklamalar, suç icat etme iddialarına her gün yenileri eklenmekte, 80 şüpheli ölüm ve intiharın gerçekleştiği, 13 kişinin güvenlik birimlerince kaçırıldığı tespit edilmiştir.

İŞKENCEYİ ÖNLEME KOMİTESİ

Adalet Bakanlığı, Avrupa Konseyi, İşkence ve Onur Kırıcı Muameleleri Önleme Komitesi’nin, (CPT) ülkemizdeki cezaevlerine yaptığı ziyaret sonrası hazırladığı raporu yayınlamasına onay vermiyor.Raporun yayınlanması anlaşma gereği Türkiye’nin iznine bağlı.

HDP Meral Danış Beştaş’ın meclise verdiği soru önergesinde şunları sordu:

“Türkiye’nin CPT Raporuna onay vermeme nedeni cezaevlerinde yaşanan işkence iddialarının doğru olması mıdır?”

“İstanbul, Ankara ve İzmir’de cezaevlerine gidip yüzlerce görüşme yapan Komite Başkanı Mykola Gntovskyy’in, konuşmak istediği ancak bunun Hükümet yetkililerince engellendiği iddiaları doğru mudur? Şayet doğru ise neden Komite Başkanının açıklama yapması engellenmektedir?”

“Cezaevlerinde görevli personellerin mahpuslara kötü muamelede bulunduklarına dair kamuoyu gündemine sıklıkla yansıyan iddialar Bakanlığınızca araştırılmakta mıdır? Cezaevi personellerinin işkence ve kötü muamele içeren davranışlarının engellenmesi adına tedbirler alınmakta mıdır?”

15 TEMMUZ HAKKINDA DÜNYA NE DÜŞÜNÜYOR?

“GÜLEN KONUSUNDA BİZİ İKNA EDEMEDİ”

Almanya’nın dış istihbarat teşkilatı Federal Haberalma Servisi’nin (BND) Başkanı Bruno Kahl

Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Gülen yapılanmasının olduğu konusunda kendilerini “çeşitli yollardan ikna etmeye çalıştığını ancak bunun şu ana kadar gerçekleşmediğini” belirti. “Gülen’in darbenin arkasında olduğuna dair ikna edici kanıtları görmedik. 15 Temmuz öncesinde hükümet tarafından bir temizlik dalgası başlatıldığını” söyleyen BND Başkanı Kahl, “Bu yüzden ordunun bazı kesimleri sıra kendilerine gelmeden darbe yapmak istedi. Ancak artık çok geçti, kendileri de temizlendi.” dedi.

KANIT GÖRMEDİK

ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesinin Cumhuriyetçi Partili başkanı Devin Nunes

Bu söylediğinize inanmakta oldukça güçlük çekiyorum. Erdoğan hükümeti giderek daha otoriter bir hale geliyor. NATO’da olan Türkiye uzun süredir bizim güçlü bir müttefiğimiz. Aslına bakarsanız onlar (Erdoğan hükümeti) şimdi giderek güvenilir bir müttefik olma konusunda daha da çok ve çok endişe verir bir duruma gelmekteler. Böyle birini iade eder miyiz bilmiyorum. Gülen’in [darbeye] karıştığına dair herhangi bir kanıt görmedim.

DÜŞÜK İHTİMAL

Avrupa Birliği (AB) istihbarat merkezi (EU INTCEN) tarafından hazırlanan rapor:

Ağustos ayı sonunda hazırlanan raporda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ordu içerisinde kendisine muhalif kişileri tasfiye etmeyi 15 Temmuz öncesinde planladığının belirtildiğini yazdı.

Raporda, “Darbeyi başlatma kararı, yaklaşan tasfiyelerin yarattığı korkudan dolayı alındı. Bu darbenin arkasında Gülenciler, Kemalistler, AKP muhalifleri ve fırsatçılar vardı. Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük” olduğu belirtiliyor.

Raporda ayrıca “Erdoğan, başarısız darbe girişimini ve olağanüstü hal uygulamasını, AKP yapılanmasının muhaliflerine karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak için kullandı.” deniliyor.

KANITLAR ZAYIF

İngiltere Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu

Komisyonca hazırlanan “Baskı mı, İyileşme mi? Türkiye İçin Karar Zamanı – Milletvekilleri Olumlu İngiliz Rolünü Destekliyor” başlıklı 79 sayfalık raporda şu kanaate varılıyor:

“Darbe girişiminden 9 ay sonra, ne İngiltere hükümeti ne de Türk hükümeti -bırakın Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu kanıtı üzerine suçlu bulunan birini- mahkeme tarafından darbe girişiminden suçlu bulunmuş bir kişi gösterebildi.

…Bir örgüt olarak Gülencilerin Türkiye’deki darbe girişiminden sorumlu olduğunu kanıtlayan halka açık ve somut delil eksikliği bulunmaktadır. Bazı Gülencilerin bireysel olarak girişimde rol oynadığına dair kanıtlar bulunsa da, bu kanıtlar daha çok anekdotlara ve itirafçı veya muhbirlerin verdiği bilgilere dayanmaktadır,  dolayısıyla tüm örgütün liderliği söz konusu olduğunda yeterince kapsamlı değildir.”

BİZ TERÖRİST ÖRGÜT OLARAK TANIMIYORUZ AMA…

İngiltere Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu yukarıdaki gibi düşünse de İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Richard Moore az farklı düşünüyor: Moore, Hakan Çelik’in programında şöyle konuştu:
“Ben bir tartışmaya girmek istemiyorum. Biz terörist örgüt olarak tanımıyoruz. Çünkü belirli bir süreç var bunu adlandırmak için. Fakat bu önemli bir şey değil. Bu darbe girişiminin arkasında Gülen hareketinin olduğunu iyi biliyoruz.

Oldukça karışık bir resim var. Açıkçası o gecenin net bir resmi yok. Ama Gülen hareketi önemli bir rol oynadı. Onların yanında başkaları da vardı. Pensilvanya’daki Fethullah Gülen’le bağlantısı var mı, biliyor muyum? Ben bilmiyorum.”

Aslında Moore, söylemesi gerekenle inandığını bir arada ifade etmek istemiş ama başaramamış, çelişkili sözler söylemiş.

NATO KAYNAKLARI: DARBE ERDOĞAN TARAFINDAN TEZGAHLANDI

Norveçli editör, Kjetil Stormark, NATO kaynaklarına dayandırarak yazdığı haberinde ‘Darbenin Erdoğan tarafından tezgahlandığını’ ifade etti.

Stormark şunları yazdı: NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi. (…) Ben şimdiye kadar gerçek bir darbe girişimi olduğuna inanan kimseyle tanışmadım. Üst düzey subaylar, üç ve dört yıldızlı generaller ve Türkiye ile 30–40 yıl boyunca çalışan ve dört ya da beş yıldır Türk subaylarına danışmanlık yapan kişiler, bunun bir darbe olduğuna inanmadıklarını söylüyorlar. Eğer TSK bir darbeye girişseydi kesinlikle başarılı olurdu.

KİMSE İNANMIYOR

ALMAN İÇ İSTİHBARAT TEŞKİLATI (BUNDESAMT FÜR VERFASSUNGSSCHUTZ) BFV BAŞKANI HANS-GEORG MAASSEN

“Türkiye’nin dışarısında, kimsenin Gülen hareketinin darbe girişiminin arkasında olduğuna inandığını düşünmüyorum,15 Temmuz’un arkasında Gülen hareketinin olduğuna kimse inanmıyor ” açıklamasında bulundu.

Sueddeutsche Zeitung gazetesi ve iki Alman kanalında yayınlanan açıklamaya göre Maassen, “Hiçbir koşulda, Türkiye’nin dışarısında Türk hükümeti tarafından ikna edilmiş kimseyi tanımıyorum” diye konuştu.

KANIT, YALANLANAN BİRKAÇ İFADE

The Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Programı Ortak Merkezinde kıdemli araştırma görevlisi Gareth H. Jenkins:

Darbenin arkasında F.Gülen’in olduğu ispatlanmış değil, ülke kendisini yiyip bitiriyor

Türk yetkilileri, söylemlerini desteklemek için henüz ikna edici kanıtlar üretemedi. Birçok şey hâlâ belirsizliğini koruyor. Belki de yanıtların yokluğundan daha fazla rahatsızlık verici olan soruların bile sorulmamasıdır.

Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı. En dikkat çeken nokta ise, aylar süren yoğun sorgulamalara rağmen, kamuoyuna darbenin nasıl planlandığı ve organize edildiğine dair ikna edici bir kanıt sunulamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı.

Türkiye’de hiç kimse o gece Erdoğan neden halkı sokaklara çağırdı, oysa kendine sadık ve güvenlik güçlerinin çoğunluğunu oluşturan resmi kuvvetler yeterli olamaz mıydı diye sorgulamıyor. Bu durumda belki süreç biraz yavaş işleyebilirdi ama muhtemelen can kaybı ve yaralanma olayları çok daha minimum olurdu.

ABD İSTİHBARATI BİLİRDİ

‘The Putin Interviews’ (Putin Röportajları) belgesel filmi için ABD’li ünlü yönetmen Oliver Stone’a demeç veren Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin şu ifadeleri kullandı: “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin darbe girişiminde yer aldığını hiçbir zaman bana söylemedi. Ama ben şu mantıktan yola çıkabilirim: Eğer Gülen, gerçekten de darbe girişiminde yer aldıysa – ki bu konuda bir fikrim yok – o zaman ABD istihbarat güçlerinin olup bitenlerden haberdar olmamasını tasavvur etmek çok zor.”

YARIN: SONUÇ: FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜN SON TUĞLASI

[Veysel Ayhan] 21.8.2017 [TR724]

Türkiye siyasetini Kurtlar Vadisi senaristleri mi yazıyor? [Kemal Ay]

3 gün önce Başbakan Binali Yıldırım, Almanya’nın Türkiye ile gümrük birliği anlaşmasını yenilememe tehdidine karşılık, ‘Almanya bütün Avrupa Birliği benden sorulur havasında birlik adına racon kesiyor’ yanıtını verdi.

Aynı gün yurt dışında burslu okuyacak öğrencilerin karşısına çıkan Damat Berat Albayrak yurt dışında Gülen Cemaati’ne mensup insanlarla karşılaşma ihtimali olan gençlere şöyle seslendi: ‘Gittiğiniz ülkelerde görüyorsunuzdur. Vallahi yerinizde olsam ben zor sabrederdim. Gördüğüm yerde boğazlardım yani.’

Dün de Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’da il danışma meclisinde bir konuşma yaptı. Yandaş köşe yazarlarını eleştiren Erdoğan, ‘Kimsenin racon kesmesine ihtiyacım yok. Racon kesilecekse ben keserim’ sözleriyle kendince tavrını ortaya koydu.

Bunları duyunca haliyle aklıma başlıktaki soru geldi: Türkiye’de siyaseti artık Kurtlar Vadisi senaristleri mi yazıyor?

YUSUF MİROĞLU KARAKTERİNİ KİM, NİYE SEVDİ?

1998’de yani 28 Şubat’ın civcivli dönemlerinde televizyonu kasıp kavuran bir dizi vardı belki hatırlarsınız: Deli Yürek. Osman Sınav’ın projesi olan Deli Yürek TV’lere Kenan İmirzalıoğlu’nu kazandırmıştı. Tabi bir de ‘Yusuf Miroğlu’ karakterini… Özünde bir ‘mafya’ olan fakat gücünü ‘devleti, milleti ve dostları’ için kullandığı için büyük sempati toplayan Miroğlu, bilhassa ‘sağ camiada’ fazlaca tutuldu.

O yıllar aynı zamanda meşhur Susurluk kazasının yaşandığı yıllardı. DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, Polis Müdürü Hüseyin Kocadağ ve ‘Mehmet Özbay’ sahte kimliği ile Abdullah Çatlı aynı araçtaydı. ‘Derin devlet’ olarak kodlanan bu ekibin ne için orada olduğu, aralarında nasıl bir ilişki olduğu hiçbir zaman çözülemedi. Ancak devlette böyle bir ‘yasa dışı’ işler biriminin varlığı kamuoyuna mal oldu.

Deli Yürek ise seyircisine şunu anlatıyordu: Evet, kötü niyetli bir ‘derin devlet’ var ancak bununla mücadele etmek için ‘onun yöntemlerini’ kullanmak gerekir. Yusuf Miroğlu, dizide ‘Ağabey’ olarak kodlanan karanlık bir adamın planlarını boşa çıkarmakla meşguldü. Kendisi de yeterince karanlık, önüne gelene kurşun sıkan bir tipti üstelik.

Dizi 4 sezon boyunca çok ‘başarılı’ oldu ve bir filmle hitama erdirildi. Deli Yürek Bumerang ismini taşıyan sinema filminde bu kez konu Kürt meselesiydi. Güneydoğu’da imamlık yapan yabancı ajanlardan tutun, bölge halkının PKK’ya sempatisinin karşılığının ‘kurşun’ olacağına kadar çok ‘mühim’ mesajlar veriyordu yapım.

‘İYİ DERİN DEVLET’ OLARAK POLAT ALEMDAR

Osman Sınav’ın bu ‘netameli sulardaki’ macerası Deli Yürek’le bitmedi. 2003’te, bu kez Kurtlar Vadisi isimli dizi televizyonlarda arzı endam etmeye başladı. Necati Şaşmaz’ın oynadığı ‘Polat Alemdar’ karakteri, tıpkı Yusuf Miroğlu gibi ‘iyi derin devlet’ti. Polat, mafyaya sızacak ve burayı ele geçirerek Türkiye’deki ‘kötü derin devletin’ mafya ayağını bitirecekti.

Ancak Miroğlu ile Alemdar arasındaki fark şuydu: Yusuf Miroğlu halkın içinde kendi hâlinde bir adamken yaşadığı olaylar onu ‘derin devletle karşı karşıya’ getirmişti. Polat Alemdar ise doğrudan ‘devletine hizmet eden’ bir kahramandı.

Kurtlar Vadisi o kadar tuttu ki, Türkiye’nin bilhassa ‘sağcı gençleri’ Perşembe akşamları kahvelerde, çay bahçelerinde toplanıp diziyi seyretmeye koyuldu. Tabi bu ilgiyi eleştirenler de vardı. Sol entelektüeller diziyi ‘tehlikeli’ bulurken, onlara cevap Alev Alatlı’dan gelmişti. 2007’de Zaman’da yayınladığı ‘Kurtlar Vadisi: Kötülüğün Gözünün İçine Bakmak’ isimli yazısında, ‘yiğitlik’ konusunu ele alıyor ve Türkiye’nin ihtiyacı olan ‘özgüvenin’ Polat’ın ‘yiğitliğinde’ mevcut olduğunu iddia ediyordu.

Yazıyı ilk okuduğumda o kadar tuhaf gelmişti ki, Alev Alatlı’nın da takip ettiği bir e-posta grubunda (turna grubu) ‘Alev Hanım emin misiniz?’ diye bir eleştiri yazdığımı hatırlıyorum. Gerçekten Türkiye’nin ihtiyacı olan ‘Polat Alemdar tipolojisi’ miydi?

Hem bu nasıl yiğitlik ki, önüne geleni suçlu suçsuz ayırmadan infaz ediyor, kendince kurduğu komplo teorilerini ‘gerçek’ addedip karşı komplolar kuruyor ve bütün bu karanlık işler hiçbir şekilde ‘yasalar’ dediğimiz alana temas etmiyor.

DEVLET RUTİN DIŞINA ÇIKIYOR, KEMERLERİ BAĞLAYIN!

Aslında Deli Yürek’in de Kurtlar Vadisi’nin de mesajı ortaktı: Devlet zaman zaman rutin dışına çıkabilir, devletinizin yanında olun. (Diziye Ergenekon sanıklarından Hasan Atilla Uğur’un ilgi göstermesi ve Osman Sınav’la bu konuda telefon görüşmeleri yapması verilen mesajdan memnuniyet duyulduğunun ifadesiydi.)

Susurluk skandalı ile başlayan ve Ergenekon davalarıyla devam eden süreç aslında bu zihniyetle bir hesaplaşma imkânıydı. Nitekim ‘derin devlet’ mağduru kesimlerin Ergenekon soruşturmalarına destek vermesi bu sebeple şaşırtıcı değildi. Aslında şaşırtıcı olan, benzer isimlerin şu anda AKP’nin temsil ettiği yeni ‘rutin dışına çıkma’ hamlelerine de destek veriyor olmaları.

Kurtlar Vadisi’nin konusu devletin ‘içlerine’ doğru yol aldıkça, yani Polat Alemdar ‘merkeze’ yaklaştıkça işler daha da sarpa sardı. Artık dizi, mevcut iktidar kimse onun tarafını tutar hâle geldi. Onun hikâyesini anlatıyordu (Osman Sınav’dan sonra dizi çok bozdu). Bir ara diziye ‘Hoca’ adı altında Ahmet Davutoğlu karakteri bile eklendi. Türkiye’de ‘cirit atan’ Avrupalı ve Amerikalı ajanlara ‘hadleri bildirildi’. Filistin’e gidildi, Irak’ta mücadele edildi.

ARAYIŞTAKİ GENÇLERE MASALLAR

Aslında gerçekten de Alev Alatlı’nın dediği gibi bir ‘özgüven pompalaması’ yaşanıyordu. MHP ülkü ocakları kadar AKP gençlik teşkilatları da ‘Kurtlar Vadisi’ hayranı gençlerle dolup taşmaya başladı. ‘Devletimiz için vazife yapıyoruz’ ifadesi çok fiyakalı bir hâl almaya başladı. Gençler, sırtlarını devlete dayadıklarını ve ‘devlet için’ mücadele ettiklerini düşünerek kendilerini bir ‘halt’ sanmaya başladılar.

Bu dizilerin senaryoları bir ‘müdahale’ ile mi yazılıyor bilemiyorum. Kimseyi zan altında bırakmaya gerek yok. Ancak bu dizilerin toplumda yakaladığı bir damar vardı elbette. Nitekim ‘sağ camianın’ 1970’lerdeki komünizm karşıtı, anti-sol mücadelesinin odağında da hep ‘devletin milletin bekası’ vardı. Toplumun kahir ekseriyetini (kimilerine göre yüzde 65) oluşturan bu ‘sağ camia’ AKP-MHP ittifakında da bu ‘ideali’ görüyor muhtemelen. Oysa ‘sağ camia’ 12 Eylül darbesinden sonra anlamalıydı ki ‘devlet’ denilen aygıtın tek ‘değeri’ güçtür. Gücü ele geçirdikten sonra sizi ‘harcar’.

Yani Polat Alemdar diye bir karakter olsaydı gerçekten ‘devlet’ içinde, muhtemelen iki üç sezon sonra bir kumpasa kurban gitmesi ya da Susurluk kazası gibi bir kazayla ortadan kaldırılması gerekirdi. Ama Osman Sınav, aynı kitleyi 12 Eylül’den çok sonra yeniden ‘kandırmayı’ başardı.

‘GÜÇ, GÜCÜ OLMAYANLARI YIPRATIR’

Şimdi gelinen noktada Kurtlar Vadisi ekibinin (Şaşmaz Kardeşler) ‘darbe’ konulu film çekmeye kalkıştığını biliyoruz. Erdoğan’ın kendini ‘reis’ olarak konumlandırdığını ve etrafındakilerden tıpkı kendinden önceki ‘devletçi tipler’ gibi ‘sadakat’ istediğini biliyoruz. Zaten devletin ‘tepesindeki’ bu mafya dili ve edebiyatı da mevzuyu yeterince açıklıyor. Kafa koparılıyor, racon kesiliyor, temizlik yapılıyor…

Bu dil Alev Alatlı’nın dediği gibi ‘özgüvenle hareket etmenin’ ya da ‘yiğitliğin’ dili değil. Bilakis korkakların bir gün gücü ele geçirdiklerinde kavuştukları o ‘ne oldum delisi olma’ hâlinin dışa vurumu. Hep Lord Acton’un meşhur ‘Güç yozlaştırır’ sözüne atıf yapıyoruz. Bu kez Godfather serisinin 3. filmindeki sözü hatırlayalım: ‘Güç, aslında gücü olmayanları yıpratır.’

Eğer o gücü taşıyacak karakteriniz yoksa, kendiniz kalamazsınız. İnandığınız değerleri yitirir, ideallerinizden birer birer vazgeçersiniz. Yalan, riya, yasa dışılık karakteriniz hâline gelir. O gücü kaybetmemekten başka hedefiniz kalmaz. Allah’ı unutur, onun kölesi hâline gelirsiniz.

[Kemal Ay] 21.8.2017 [TR724]

Abidin Ünal sarhoş muydu neşeli miydi? [Ahmet Dönmez]

Konya 3. Ana Jet Üssü’nden eski astsubay Fatih Suçatı, haklı olarak, “Acaba o gece sarhoş veya çok alkollü müydü?” diye soruyor. Kastedilen kişi, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal. Akıncı Davası’nın tutuklu sanıklarından Suçatı, geçtiğimiz Cuma günkü duruşmada, mahkeme heyetinin Ünal’la ilgili sorgulamalarına, bu şekilde karşı bir soruyla cevap veriyordu.

“Haklı olarak” diyorum, çünkü Abidin Ünal’ın o geceki tavırları, darbeye maruz kalmış bir kuvvet komutanının normal hareket tarzı ile asla örtüşmüyor. Darbe sanığı Suçatı’nın ne ima ettiği hakkında fikrim yok ama “Sarhoştu ve gece karanlıktı…” tadında devam edemeyeceğim yazıya. Zira o gece kontrolden çıkacak kadar içip zom olmuş bir karakter yok karşımızda.

O halde 15 Temmuz gecesi Ünal’ın konu olduğu soru işaretlerini ne ile izah etmek lazım?

Cevabı yüzyıllarca bulunamayan ‘Malfatti çemberi’ değil bu, emin olabiliriz.

Ama önce mahkeme neden Suçatı’ya bu soruyu yöneltiyor, sanıklar Ünal’la ilgili neyin peşindeler, ona bakalım…

‘KARARGÂHA GELSE KESİNLİKLE SONUÇ FARKLI OLURDU’

Sanık avukatlarından Hicabi Durmuş, bir başka darbe sanığı, dönemin Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanı, eski Tuğgeneral Aydemir Taşçı’ya “Çatışmaları öğrendiğinde Hava Kuvvetleri Komutanı, karargâha gelse sonuç farklı olur muydu?” diye soruyor. Taşçı’nın cevabı net: “Kesinlikle engellenirdi. Kuvvet komutanlarının göreve çağrılması halinde sonuç farklı olurdu.”

Kameralarımızı hemen 15 Temmuz gecesinin Akıncı Üssü’ne çevirelim. Saat 23.00 civarı… Abidin Ünal’ın selefi Akın Öztürk, telefonda konuştuğu Ünal’a, “Abidin sen ne arıyorsun orada, bir uçağa atlayıp gelsene” diye çıkışıyor. Bunu, o sırada Öztürk’ün yanında olan konut astsubayı İsmail Keskin’den öğreniyoruz. Savcılık ifadesinde var.

Peki Ünal o sırada nerede?

Şimdi de kameralarımızı İstanbul Moda Deniz Kulübü’ndeki düğüne çeviriyoruz. Abidin Ünal, hava kuvvetlerinin neredeyse bütün üst düzey komutanları ile beraber orada. Darbeden haberi var mı, var. Ne zamandır? Bununla ilgili birisi kesin yalan olmak üzere 2 tane bilgi var elimizde. İkisi de kendisine ait. Darbe girişiminden 2 gün sonra müşteki sıfatıyla savcıya verdiği ilk ifadede, hareketlilikten 21.30 sularında eşinin telefonu ile haberdar olduğunu söyledi. 13 gün sonra verdiği ek ifadede ise saat 19.06 sıralarında Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’nin uçuş yasağını bildirmesi ile haberdar olduğunu belirtti. Yani, Genelkurmay Başkanı Akar’ın verdiği uçuş yasağı emrinin Harekât Merkezi’ne ulaşmasından 1 dakika sonra.

ERKEN MÜDAHALEYE NEDEN ENGEL OLDU?

Eğer Ünal’ın ilk ifadesi yalansa, yani gerçekte 19.06’da haberi aldıysa neden düğünden derhal ayrılıp Ankara’daki karargahına geçme teşebbüsünde bulunmadı? Daha hava trafiği başlamadan müdahale edebilirdi. Niye bir şey yokmuş gibi düğüne devam etti? Üstelik de düğündeki hiçbir komutana bu olağanüstü gelişme hakkında bilgi vermedi. Mesela düğünün sahibi, Ankara’daki harekât merkezinden sonra en kritik birlik olan Eskişehir Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’e neden haber vermedi?

Kameralarımızı Şanver’e çevirelim. 18 Kasım 2016 tarihinde Yeni Şafak’a verdiği röportajda, “Düğün 19:00’da başladı ama bizim, en azından benim, olayların başladığı 21-21:30 surlarına kadar darbeye yönelik herhangi bir ön istihbaratım yoktu. (…) Hayatın normal akışına aykırı bir durum bu. Böyle bir emir yayınlandığı anda hava sahasının kontrolünden sorumlu komutan olarak benim haberimin olması lazımdı. Hava sahasından sorumlu komutan benim” diyor Şanver.

“Bu emirden ne zaman haberdar oldunuz?” sorusuna verdiği cevapta da önemli bir ayrıntı var: “Emirden hiç haberim olmadı. Sadece 19.30-45 gibi yardımcım Kadıoğlu general geldi, telefon elinde, durumu, tam o da bilmeden ‘Komutanım Eskişehir’de bir şeyler varmış ve nöbetçi bıraktığımız General kendisini rahat hissetmiyormuş’ dedi, ben de ‘sen Eskişehir’e git o zaman’ dedim. Daha nikah kıyılmamıştı, misafirleri karşılıyordum. Nasıl gitsin diye düşünürken Hava Kuvvetleri Komutanıma söyledim, ‘İzin verirseniz Kadıoğlu’na bir uçak ayarlayacağım, onu Eskişehir’e gönderelim dedim’. Komutanımızsa ‘Bu aşamada gerek yok, gerekirse benim uçakla göndeririz’ dedi.”

Abidin Ünal ne diyor? “Saat 19.06’da haberdar oldum”. Yani Şanver’e bilgi vermediği gibi, onun Eskişehir’e erkenden Korgeneral Cemal Kadıoğlu’nu gönderme teklifini de reddediyor. Neden? Henüz daha düğünün başında sarhoş olamayacağına göre bunun başka bir anlamı olmalı.

ORADA, MAK TİMİNİN GELMESİNİ Mİ BEKLİYORDU?

Yok eğer ikinci ifadesi yalansa, yani aslında 21.30’da eşinin telefonu ile duruma muttali olduysa; neden ilk ifadesinde yalana başvurdu? İki: Genelkurmay başkanı Akar neden uçuş yasağı ilan etmesine rağmen Hava Kuvvetleri Komutanı’nı bilgilendirmedi?

Her halükârda Abidin Ünal’ın düğün salonundan ayrılmayıp beklemesi düşündürücü. Neyi bekliyordu?

Şimdi de kameralarımızı Konya’ya çevirelim. 15 Temmuz sabah 07.00 civarı… Konya 3. Ana Jet Üssü’nden bir tatbikat için çıkarılan tim, Ankara yolunda kahvaltı molası veriyor.  O timde bulunan Astsubay Ali Murat Karakaş, savcılık ifadesinde şunları anlatıyor: “Astsubay Fatih Suçatı bize, ‘Arkadaşlar çıkma amacımız aslında tatbikat değil. Hava Kuvvetleri Komutanını korumaya gidiyoruz ve 17.00-20.00 saatleri arasında İstanbul Samandıra’da olmamız gerekiyor’ dedi. Bize orada 10’ar tane plastik kelepçe dağıtıldı.”

Yani daha sabah erken saatlerinde hedef İstanbul’a gidip düğünü basmak ve Abidin Ünal’ı almaktı. Peki kaçta Moda Deniz Kulübü’ne ulaşıyorlar? 23.30 civarı. Timdeki askerlerin hemen tamamı, Abidin Ünal’ı ‘korumaya’ geldiklerini sanıyor. En azından ifadeleri bu yönde.

Şimdi “Neyi bekliyordu?” sorumuza, Akın Öztürk’ün, “Abidin senin ne işin var orada, bir uçağa atlayıp gelsene” ifadesini ekleyip yeniden düşünelim. Ünal, timlerin oraya gelmesini mi bekliyordu?

Kameralarımız halen Moda’da. Yaşananlara biraz daha fokuslanalım. Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Tim Komutanı Hava Piyade Kıdemli Başçavuş Yılmaz Bahar, yaşananları şöyle anlatıyor:

“Tim komutanı Binbaşı Gökhan Maldar, komutanların tamamına hitaben çok sert bir şekilde ‘Hemen burayı boşaltmak zorundayız, çıkın dışarıya’ diye bağırdı. Bu sırada sivil ya da resmi üniformalı korumalardan bize herhangi bir müdahale olmadı. (…) Generallerin bir bölümü dışarı çıkarken, Abidin Ünal masadan ayağa kalkarak diğer generallerin arasından yanında korumaları Fatih Kahraman ve Gökhan Gerboğa olduğu halde diğer generallerden ayrı bir şekilde yürüyerek merdivenlerden çıkıp binadan çıktı. Korumaları Fatih ile Gökhan askeri usuller çerçevesinde esas duruşta yanından ve arkasından yürüdüler. Bu sırada komutanın rehin alınmış ya da kaçırılmış gibi bir hali yoktu. Hatta ne biz ne oradaki hiç kimse komutana saygısızlık etmedik. (…) Üs komutanım Tümgeneral Haluk Şahar’ın (O gece düğüne davetli olarak katılan Konya 3. Ana Jet Üs Komutanı) yanına gittim. O da diğer generallerle birlikte ayakta bekliyordu. Ben tüfeğimle esas duruşa geçtim ve emir vermesi için gözünün içine baktım. Abidin Ünal oradan ayrılmadan yüz ifadesinden ve mimiklerinden sıkıntı içinde olduğunu gördüğüm Tümgeneral Haluk Şahar bu sefer yüzüme bakarak rahat bir şekilde ‘Her şey yolunda’ der gibi gülümseyerek başını salladı. Ben onun da bu bu hareketini görünce yaptığımızın doğru olduğunu düşünmeye başladım.”

‘BİZİM DİRENCİMİZİ ABİDİN ÜNAL KIRDI’

Burada bir virgül koyup kameralarımızı tekrar Akıncı Üssü davasının görüldüğü Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne çevirelim. Geçtiğimiz Cuma günkü o duruşmada ifade veren tutuklu sanık Haluk Şahar -ki kendisi o gece derdest edildiği için aynı zamanda mağdur müştekiler arasında yer alıyor- savunmasında şunları dile getiriyordu: “Darbeciler kendisini (Abidin Ünal’ı) işaret ettiğinde direnç gösteren bir hareket yapmadan sessizce gitti. Bu da bizim direncimizi kırdı.

Duruşma salonunda biraz daha kalalım. Çapraz sorguda sanık avukatlarından biri Şahar’a “Abidin Ünal ne yapmalıydı?” sorusunu yöneltiyordu. Şahar’ın cevabı şöyle:

“Öncelikle o saate kadar o kadar generalin orada bulunmaması gerekirdi. Bir baskında yapılacak ilk iş değerli malzeme ve personeli dağıtmaktır. Herkesin birliklerinin başına gitmesi gerekirdi. Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da Ankara’ya, orası ele geçirildiyse Eskişehir’e gitmesi gerekirdi. Varsayalım, baskını yedik. Eğer, komutan, ‘Arkadaşlar direnelim ne olursa olsun buradan çıkmayacağız’ dese, belki öldürülecektik ama liderden aldığımız güçle bir direnç gösterecektik. Nasıl Cumhurbaşkanı halka seslendiğinde halk onun gücüyle harekete geçtiyse, bizim liderimiz de Hava Kuvvetleri Komutanımızdır, öl dese ölür, çık dese çıkardık. Öyle davranınca bu direnci gösteremedik.”

Asker bakışı bu noktada net. Haluk Şahar da Akın Öztürk ve Aydemir Taşçı ile aynı düşünüyor.

Sonrası daha da garip.

Vakit geçirmeden 15 Temmuz gecesi Sabiha Gökçen Havaalanı’na gidelim. Saat 01.00 suları… Abidin Ünal, kelepçe takılmaksızın helikopterle buraya getirildi. Buradan da CASA uçağıyla Akıncı’ya indirilecekti. Savcılık ifadesinde, telefonuna el konmadığını ve Akıncı’ya ininceye kadar uçaktan Eskişehir Hava Kuvvetleri ile görüşmeye devam ettiğini anlatıyor. Yani “derdest edilmiş” ama ne elinde kelepçe var ne de telefonuna el konmuş. Darbenin bastırılmasında en kritik rollerden birini oynadığını bizzat kendisinin dile getirdiği Eskişehir’e emir vermeye devam ediyor. Ve bu sırada uçakta bulunan silahlı darbecilerden hiçbiri kendisine müdahale etmiyor.  Bu da ilginç. Oysa Haluk Şahar dahil diğer komutanlar, Moda’dan elleri ve gözleri bağlı bir şekilde Akıncı’ya götürüldüklerini anlatıyor.

‘ÇOK NEŞELİYDİ, BİZE ‘KOLAY GELSİN’ DEDİ’

Bir de o gecenin Akıncı Üssü’ne bakalım mı? Abidin Ünal’ı taşıyan kargo uçağı, saat 02.00 sıralarında üsse indi. Yine elleri serbest ve gayet neşeli bir şekilde yürüyordu. Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı 182. Filo Komutanı olan Binbaşı İbrahim Yozgat, ifadesinde o anları şöyle anlatıyor: “Bu sırada Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal eli bağsız bir şekilde geldi. Gayet neşeliydi. Herhangi bir şekilde rehine olmuş havası yoktu. Ben kendisini görünce ayağa kalktım. Geçerken bize doğru ‘İyi akşamlar arkadaşlar’ dedi.”

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önündeki yolu bombalayan pilot Müslim Macit de 30 Eylül 2016 tarihli ikinci ifadesinde, “Elleri bağlı değildi. Bizlere ‘iyi akşamlar, kolay gelsin’ diyerek geçti” diyor.

Peki ya sonra? Kameralarımızı Akıncı Üssü koridorlarında dolaştıralım. Abidin Ünal, üsse getirilmesinden yarım saat sonra elleri cebinde rahat rahat dolaşıyor. Akıncı davasının 5. celsesinde çapraz sorgusu yapılan Akın Öztürk, bir avukatın, “O gece saat 2.30-03.00 sularında elleri cebinde koridorlarda rahatlıkla dolaşan biri daha var: Abidin Ünal. O dışarıdayken sizin burada olmanız çelişki değil mi?” sorusuna şöyle cevap veriyordu: “Çelişki. Aramızda bir fark yok. Kaldı ki, ben ellerim cebimde rahatlıkla dolaşmadım. Çok endişeliydim. O yüzden bana yapılan bu ithamlar yanlış.”

Bununla da bitmiyor. Darbeciler ne hikmetse o gece derdest ettikleri Abidin Ünal’ın telefonunu Akıncı’da bir odaya “kilitlerken” de almamışlar. Yukarıda adını zikrettiğimiz Yılmaz Bahar, şu bilgiyi veriyor: “Cep telefonu yanındaydı. Net olarak hatırlıyorum çünkü cep telefonuyla konuşurken bir kez gördüm.”

Bir tarafta elleri cebinde rahat rahat dolaşan, cep telefonu ile konuşan bir Hava Kuvvetleri Komutanı var ve o darbe mağduru… Onun “Ağabey orada uçaklar uçuyor, bir gidip bakar mısın?” ricasıyla lojmanından üsse gönderdiği Akın Öztürk ise darbeci…

Daha sonradan “Darbeci olduğunu düşünüyorum” diye ‘sattığı’ Akın Öztürk için o sabah ne demişti peki? Onu da Haluk Şahar’dan dinleyelim: “Kurtarıldıktan sonra bize çay geldi. Abidin Ünal, ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık, darbe etkili olurdu’ gibi bir şeyler söyledi. Birbirlerine düşmanca bir görüntüleri yoktu.”

‘ÇOCUKLARI YORMAYIN, AKŞAM YORULACAKLAR’

Ama sarhoş gibi bir görüntüsü de yoktu… 15 Temmuz Cuma öğle saatlerinden itibaren yapıp ettiği her şey kuşkulu idi. Evet, öğle saatleri… Neden mi? O halde kameralarımızı bu kez Yalova’ya çevirelim. Yalova Hava Meydan Komutanlığı’ndaki Harp Okulu Tatbiki Eğitim Kampı… Akşam darbe girişimi başladıktan sonra gruplar halinde otobüslerle İstanbul’a gönderilecek olan Hava Harp Okulu öğrencileri o sırada kamptaydı. Milliyet yazarı Melih Aşık, 2 Kasım 2016 tarihli köşe yazısında, kampı ziyaret eden Ünal’ın, “Çocukları fazla yormayın, akşam yorulacaklar” dediği iddiasına yer vermişti. O öğrencilerden birinin ağabeyi, Aşık’a mektup göndermişti. Mektupta şöyle deniyordu: “Darbe günü kardeşim Yalova’da her yıl yaptıkları kamp için bulunmaktaydı… Darbe günü kamplarına, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal geliyor. ‘Çocukları fazla yormayın, akşam yorulacaklar’ diyor ve kampta komutanlarla konuştuktan sonra ayrılarak düğüne gidiyor. Olaydan bir gün önce Albay Hüseyin Ergezen Yalova’da bir firmadan 10 adet otobüs siparişinde bulunuyor. Olay günü 450 öğrenci kamptan ayrılıp İstanbul’a hareket ettiriliyor. Çocuklara tatbikat olduğu söyleniyor. 80 öğrenciyi Sabiha Gökçen Havalimanı’na, 300 öğrenciyi Digiturk’e ve 70 öğrenciyi de köprüye götürüyorlar.”

Bir de İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gidelim. O öğrencilerden Ahmet Hamdi Göçer’in, mahkemedeki savunmasında söylediği şu cümleyi ne yapacağız mesela: “O gün için birlik içinde tek olağan dışı durum, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın denetime gelmesi idi”

Neden o gün oraya geldi?

“Acaba sarhoş veya çok alkollü müydü?”

Son olarak kameralarımızı Kurtlar Vadisi’ne çeviriyoruz: “Çapsız çapsız konuşma Abidin!”

[Ahmet Dönmez] 21.8.2017 [TR724]