Bakalım bu sefer de amacına ulaşabilecek mi? [Basri Doğan*]

Hollanda'yı  söylemleri ve açıklamaları karıştıran rektör

Hollanda'da Rotterdam İslam Üniversitesi (IUR) Rektörü Prof. Ahmet Akgündüz'ün Akit Tv'de muhalif kesimlerin Kur'ana göre ölüm cezası alması gerektiği, 15 Temmuz kurgu darbesinden sorumlu tuttuğu Hizmet Hareketi mensuplarının da öldürülebileceğini söylemesi Hollanda'da gündem olur iken, ismi Hollanda'yı karıştıran rektör olarak tarihe geçti.

"DEVLETİN TEMSİCİSİ OLARAK GÖRMESİ"

Aslında Akgündüz'ün bu söylemleri belli periyotlar ile oluyor. Kendisini gündemde tutacak kesimleri iyi belirleyip hedef alarak, sürekli gündemde kalma ve kendini öne çıkarma hamlelerini yapıyor. Rotterdam İslam Üniversitesi'nin ilk rektörü olduğu 2000'li yıllarda ilk önce kadınların dövülmesi konusunda, Ermeniler, Kürtler, Aleviler ve son olarak da Hizmet Hareketi'ne yönelik nefret söylemleri konusundaki açıklamaları, güya -kendisini AKP rejimine yakın göstererek- kendini Türk Devletinin temsilcisi konumunda görmesinden kaynaklanıyor.

BATIDAKİ FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ

Aslında Ahmet Akgündüz tahrik yolu ile kendine bir zemin bulma çabası içerisinde. Daha doğrusu kafası karışık ve neyi istediğini, neye sahip olmak istediğini tam bilemiyor. Bir çabalama içerisinde... Akgündüz bu söylemleri ile Batı'daki fikir özgürlüğünden yararlanıp, sınırları sonuna kadar zorlamayı tercih ediyor. Bu özgürlüğü kullanarak sürekli olarak kendisini gündemde tutma çabasında bulunuyor. Bu sayede 'biz devletçiyiz. Devleti biz temsil ediyoruz' söylemleri ile Rotterdam'da rektörü olduğu İUR üniversitesine hem maddi destek, hem de öğrenci desteği almaya çalışıyor.

NEGATİF SÖYLEMLER İLE GÜNDEMDE KALMASI

Akgündüz, sürekli kriz ortamından nemalandığı için, ilgisi olsun-olmasın her konuda her soruya makamını kullanarak cevap vermeye çalışıyor. Daha doğrusu medyatik olmak zorunda. Ayakta kalmak ve gündemde olmak için. Şimdi başta Hollanda'daki devlet televizyonu NOS olmak üzere, RTL, Telegraaf, Volkskrant ve Algemeen Dagblad gazetelerinde bu negatif söylemi ile gündemde. Yarın aleyhinde soruşturma derinleştirilip savcılık kararı ile mahkemede hesap vermeye çıktığı zaman da, ''bakın bizi dışlıyorlar. Irkçılar'' v.b açıklamalar bulunarak AKP rejiminin desteğini almaya çalışacaktır.

TOPLUMDA KUTUPLAŞMA

Maalesef Avrupa'daki Türk insanının derin bir dini alt yapısının olmaması nedeni ile Avrupa'da bir 'titr sahibi' olan Akgündüz gibi kişilerin sözlerinden etkilenip onun gibi düşünmeleri toplumdaki kutuplaşmayı artıracaktır. Kendisini yakinen tanıyanlar, kendisi işine gelen konularda ilgili zannettiği ayetleri kullandığını, işine gelmediği konularda sustuğuna dikkat çekerek onu iki şahsiyetli biri olarak değerlendiriyorlar.

AKP REJİMİNİN İYİ DEDİĞİNE İYİ, KÖTÜ DEDİĞİNE KÖTÜ

Akgündüz'ün menfaat merkezli bir kafa yapısı olduğundan şu an Türkiye'deki AKP iktidar sisteminin 'iyi dediğine iyi, kötü dediğine kötü' demek zorunda. Bu geçmişteki Ermeni, Alevi ve Kürtler ile ilgili tartışmalardaki söylemlerinde açık ve bariz şekilde görülüyor. AKP rejiminin düşman gösterdiği kendisine muhalif medya ve ajansları da hedef almaktan geri durmayan Akgündüz benim haber yaptığım, temsilcisi olduğum Cihan Haber Ajansı'na da aynı iftirayı atmıştı.

AKGÜNDÜZ'ÜN CİHAN HABER AJANSINA İFTİRASI TUTMAMIŞTI

Olay aynen şöyle gelişmişti:  Akgündüz, "Rotterdam İslam Üniversitesi’nin verdiği geleneksel iftarı bile yalan haber yaparak başka bir kurum vermiş gibi haber yaptılar" diyerek Cihan Haber Ajansı'na, özelde ise bana iftira atmıştı. Akgündüz'ün bu söylemi gerçeği yansıtmadığı net şekilde ortaya çıktı. Çünkü Cihan’ın haberine konu olan iftarın, Rotterdam İslam Üniversitesi’nin o dönem 30 Haziran’da düzenlediği iftarla ilgisi yoktu. Cihan, 29 Haziran'da farklı kurumlarca tertip edilen başka bir iftarı haberleştirmişti. Söz konusu haberde paylaşılan fotoğraf ve görüntülerle de sabit olan bu gerçek, basit bir araştırmayla anlaşılabilecekken, Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Akgündüz’ün daha da ileri giderek " Müslümanlar! Cihan Haber Ajansı’ndan bir haber okuduysanız yüzde 50 yalan olma ihtimali vardır, dikkat ediniz! "  şeklinde bir iftirada bulunması hayretle karşılanmıştı. Akgündüz’ün çarpıtıldığını iddia ettiği Rotterdam İslam Üniversitesi iftarına davetli olmayan Cihan’ın böyle bir haber yapması zaten mümkün değildi.Çünkü haberi yapan muhabir ben idim. Hızını alamayan Akgündüz’ün, Cihan'ın haberini 1 Temmuz’da yayınlayan bir internet sitesini de “basiretsizlikle” suçlaması ilginç bulunmuştu. Eleştiriler üzerine facebook sayfasındaki mesajını Akgündüz silerek aslında kendisini de yalanlamıştı. Bu sayede yine AKP rejimine yakın görünerek yalan ve iftiraya başvurarak gündemde kalmıştı.

AKGÜNDÜZ'DEN HIRSIZLIĞA PRİM

Belli dönemlerde unutulduğu anlarda, AKP rejimini ortaya attığı konulara destek amaçlı olarak açıklamalarda bulunan Akgündüz  17-25 aralık yolsuzluk konularında ise 2 Temmuz 2014 tarihinde ki açıklamasında " Eski hükümetler, milletin malının yüzde 80'ini yiyorlar ve kalan yüzde 20 ise yol parasına bile yetmiyordu. Tayyip Bey'in hükümetleri ve bürokratları ise, yüzde 20'sini yediler; ancak yüzde 80'ini millete harcadılar " diyerek yolsuzluğa açık destek vererek havuz medyası tarafından olumlu, muhalif medya tarafından ise olumsuz haberler ile gündeme gelmişti.

AKGÜNDÜZ'DEN " ALEVİLERDEN KIZ ALINMAZ, KIZ VERİLMEZ, PİŞİRDİKLERİ YENİLMEZ"

Ahmet Akgündüz AKP rejimine yakın sitelerde yayımladığı yazılarda Alevilere hakaret etmekten de geri durmamıştı. Akgündüz'ün  'Alevilerden kız alınmaz, kız verilmez, pişirdikleri yenmez' açıklamasından sonra, Hollanda'daki Alevi Dernekleri Federasyonu "Alevilere karşı kin, nefret ve aşağılama propagandası yürüten Rotterdam İslam Üniversitesi rektörü Prof. Ahmet Akgündüz’ü insanlık adına kınıyor ve derhal görevinden alınmasını talep ediyoruz." açıklamasında bulunmuştu.

HOLLANDA EĞİTİM BAKANI ÖZEL BİR KOMİTE AKGÜNDÜZ AÇIKLAMASINI İNCELEYECEK

Aleviler ilgili açıklamasının ardından geçen 3 yıl sonunda gündem kalmak ve yeni bir gündem oluşturmak için Hizmet Hareketi mensuplarının öldürülmesi yönündeki açıklaması ile gündeme gelmeyi başardı. Ama bu defa bu söylemi ile Hollanda'nın her kesiminden tepki çekti. Hollanda Eğitim Bakanı İngrid van Engelshoven, Ahmet Akgündüz'ün ifadelerine ilişkin bir soruşturma başlattı. Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü, bir televizyonda Türk devletinin muhaliflerinin Kuran'a göre ölüm cezası alması gerektiğini söyledi. Eğitim Bakanı, "Gerekirse, Akgündüz’ün rektörlük yaptığı kurumun akreditasyonunu geri çekeceğim. Bunlar korkunç ifadeler" dedi  ve ilave olarak özel bir komite ifadeleri inceleyecek, tam olarak ne söylendiğini belirleyecek ve bu ifadeleri nasıl yorumlamamız gerektiğine karar verecek " dedi.

Bakalım her kriz ortamında medyada gündemde kalarak kendisinin rektör olduğu üniversiteye (IUR) maddi ve öğrenci desteği alan Akgündüz bu sefer de bunu başarabilecek mi?

*Hollanda eski CİHAN Haber ajansı temsilcisi/ Gazeteci

[Samanyolu Haber] 18.12.2018

Cebr-i Hicret ve Dünyanın Bize Sunduğu Kredi [Fikret Kaplan]

Lev Nikolayeviç Tolstoy, ömrü boyunca ‘Ben neyim? Niçin yaşıyorum? Hayatın anlamı nedir?’ sorularına cevap aradı. 1910 yılının Kasım ayında yağışlı bir gecede, yanına küçük kızını da alarak evinden çıktı. 82 yaşındaki bu yaşlı adamın tek gayesi hayatın anlamını çözmekti.

Tolstoy’un, yaşamın gayesini öğrenme merakı, evinden ayrıldığı o günden tam yetmiş bir yıl önce, 11 yaşında bir delikanlı iken başlamıştı. 1838 yılında henüz 11 yaşında iken Voladga adında liseli bir çocuk bir pazar günü evlerine gelmiş ve ailesinin gönlünde yarım yamalak inşa ettiği inancı bir çırpıda yıkıvermişti. Voladga, hiç görülmemiş bir heyecanla okulda keşfedilmiş olan büyük bir bilgiyi onlarla paylaşmıştı.

Büyük bilgi şuydu:

“Tanrı diye bir şey yok, bize öğretilmiş olanların hepsi uydurma şeyler.”

Bu haberle hem kendisi hem etrafındaki çocuklar bambaşka duygulara kapılmışlardı. Gerçeğin bu olduğuna inanmak istemişlerdi. Çünkü ailelerinden öğrendikleri inanç esaslarıyla hayatta yaşadıkları birbirileriyle tamamen çelişiyordu. İnanç, sadece gönülde yer alan ve kesinlikle yaşamda yeri olmayan bir takım kurallardan ibaretti. Hevesler oldukça tatlı, faziletler de ağır ve nefse zor gelince bu yeni buluşa hemen yapışmışlardı. Daha sonraki yıllarda Voltaire ve onun yolunu takip edenlerin dine olan düşmanlıkları, inancı hafife almaları Tolstoy’daki boşluğu daha da arttırmıştı.

Tolstoy, inançla hiçbir şekilde kesişmeyen bir yaşamın pençesinde dinden hızla uzaklaştı. Ömrünün en verimli ve heyecanlı devresinde ‘kültürlü’ dediği insanların inanca ters düşen hayat tecrübelerini buldu önünde. Bu deneyimler içinde, birçok formaliteden ibaret olan inanç öğretisinden hiçbirinin yeri yoktu. İnsanlarla olan ilişkilerinde pek rastlamıyordu ona. Çocukluk günlerinden kalma inanç kırıntıları da, yaşadığı hayatın inançla uyuşmayan olumsuz etkileri altında zamanla eriyip gitti kalbinden.

Bunun yanında, vicdanının ve ruhunun henüz ölmemiş derinliklerinde en azından iyi bir insan olma duygusu hep devam ediyordu. Fakat ahlâklı insanların toplumda pek yeri yoktu. İyi bir insan olma arzusunu hayata geçirmeye çalıştığında inanılmayacak şekilde küçümseniyor, alayla karşılanıyordu. Kendini olumsuz duygulara kaptırdıkça da alkışlanıyor, teşvik ediliyor; yetişkin ve imtiyazlı insanlar arasında başköşeye oturtuluyordu. Hal böyle olunca o da herkes gibi toplumun bu genel akışına bıraktı kendisini.

Bu gel-gitlerin yol ayrımında yalnızdı Tolstoy. Aynı zamanda gençti, hırslıydı, arzu ve istekleri vardı. Etrafında elinden tutup onu saplandığı bataklıktan kurtaracak kimse yoktu. O da yıllarca insani duygulardan uzak sefil bir hayat yaşadı.

Ancak bu sefil hayat bir noktadan sonra onu mutlu etmemeye başladı. Tolstoy, materyalizmin bütün yıkıcılığına karşı kendisini ruhen tatmin edecek bir şeye inanmak istiyordu. Buna çok ihtiyacı vardı. Fakat neye, nasıl inanacaktı? Bunu bilmiyordu. Haykırışlarına cevap verecek kimse de yoktu. Nereden gelip nereye gidiyordu? Bu akıp giden hayatın anlamı ve sırrı neydi? Neciydi? Kimdi bu âlemde? Sonunda, toprak altında çürüyüp gideceği bir hayat için bunca debelenmek niye? Bütün bu hırslar, çabalar toprak altında kurtçuklara yem olmak için miydi?

Yaratılışın gayesini bulmak için yoldaki izleri tek tek sürdü Tolstoy. Kitapların, filozofların ve bilimin akla açtığı yollarda tüketti mesafeleri. Akıl ve kalbin med-cezirinde bir ‘medet’ ümidiyle dilendi durdu. Ne yazık ki, gayretleri hakikate ulaştıramadı onu. Uğradığı her menzilde aradığını kendisine şerh edecek bir ümide rastlayamadı. Kapılar bir bir kapandı yüzüne.

Hakikati bulma uğruna, her seferinde acı bir hüsranla sonuçlanan bu gayretlerini, kuyudaki ejderhanın ağzına düşmek istemeyen o yolcunun çırpınışlarına benzetti Tolstoy.

“Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masalını kim bilmez ki; seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen, ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur ve az sonra, kendisini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder; ama hâlâ sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri beyaz biri siyah iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır, çalı kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görür ve kurtulma şansı olmadığını bilir. Ama havada debelendiği sürece, çevresine bakınmaktadır. İşte tam bu sırada çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur. İşte, ben de aynen öyleyim, ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bazen bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum. Ama bal bana tat vermez oldu artık; beyaz ve siyah fareler, gece-gündüz tutunduğum dalı kemirmekteler. Ejderhayı açık seçik görüyorum ve bal bana tatlı gelmiyor artık. Ben sadece, kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyorum; gözümü onlardan çeviremem. Ve bu bir masal değil, gerçektir. Aksi ispatlanamaz ve herkesin algılayabileceği bir hakikattir.”

Bediüzzaman’ın da Sekizinci Söz’de ifade ettiği gibi dünya bir çöldür. İnsan ise bu çölde belli bir süreliğine yolculuk etmekte olan bir seyyah. Ejderhanın ağzına düşmemek için kuyunun duvarındaki incecik dala tutunan o biçare seyyah, Tolstoy’un şahsında varlığın yaratılış gayesini çözememiş, sürekli arayış içinde olan bütün bir insanlıktır aslında. İnsan, kuyunun duvarında tutunduğu o nazenin dalın siyah ve beyaz iki fare (gece ve gündüz) tarafından sürekli kemirildiğini, birazdan dalın kopacağını ve ejderhanın ağzına düşeceğini gördüğü halde, kendisini bu durumdan kurtarmaya değil, tutunduğu daldan sızan bal damlacıklarını yalamaya adamış.

Tolstoy, bu hakikati görüyordu. Fakat aklını ve kalbini hâdiselerin perde arkasına çevirecek sırrı bilmiyordu. Bu acizlik içinde hayat dalından sızan balı bir müddet daha yalamaya kaptırdı kendini. Akıl ve mantıkla anlamını bir türlü çözemediği bu hayata ancak zihnini uyuşturarak devam edebilirdi.
Bunun yanında, hayatın anlamını inkâra dayalı cereyanlar, toplumda öylesine iddialı, öylesine büyüleyici idi ki insanın bunların önüne set çekmesi, o cazibeye kapılıp mahvolmaması mümkün değildi. Ve bütün bu tazyikler karşısında yalnızdı genç adam, kendisine uzanacak bir yardım eli bulamayacak kadar yapayalnız. Kollarını makas gibi açarak ‘dur, burası çıkmaz sokak’ diyecek birilerini bulamıyordu etrafında.

Yaşamı, öyle çok düşünmeye de gerek yoktu. Hayat, insanı bir yerlere götürüyordu ya, gerisi önemli değildi. Çevresinden aldığı en olumlu nasihat buydu.

Bir ara etrafındaki insanlar onu başka bir yola sürüklediler. Onlara göre hayatta önemli olan tek şey ilerlemeydi. Olabildiğince insanların nazarında mükemmelleşme. Belli bir mevki sahibi olma.
Tolstoy ‘mükemmelleşme’ hususunda zamanın adımlarını bir müddet izledi. Dönemin en ünlü edebiyat dergisi olan Sovremennik’te (Çağdaş’ta) çok canlı bir üslupla yazılar yazdı ve hemen başarı kazandı. Daha sonra “İlk gençlik” ve “Gençlik” yapıtlarını ortaya koydu. 1857’de Avrupa’ya gitti, Almanya, İsviçre ve Fransa’yı dolaştı. Kendini eğitime verdi ve köylülerin eğitim sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Köylü çocukları için okul kurdu. 1860’da yine Almanya, Fransa ve Belçika’ya gitti. Eğitim kurum ve uygulamalarını ayrıntılı olarak inceledi. Bu çalışmaların sonunda geliştirdiği düşüncelerini yaymak için bir pedagoji dergisi çıkardı.

Tolstoy Avrupa’nın sunî ve maddeci uygarlığını beğenmedi. İnsanın doğal yapısını bozan bu sunî dünya da onu mutlu etmedi. Bir süre sonra yine arayışa girdi.

İnsanların nazarında mükemmelleşip belli bir mevkiye sahip olma duygusunun yaşam için yetersiz ve boş olduğuna Tolstoy’u uyandıran hâdise kardeşinin ölümüydü. Kardeşi hayata tutunmak için çok gayret gösteren iyi bir insandı. Niçin yaşadığını ve niçin öldüğünü hiç anlamaksızın, bir yıl çektiği hastalıktan sonra genç yaşında ıstırap içinde öldü. Çok sevdiği bu insan, akıl, kalb ve ruhun gerçekte hangi amaca hizmet etmesi gerektiğini anlayamadan uçup gitmişti bu dünyadan. Tolstoy, bu anı hiç unutmadı. Unutamadı. O günden sonra nasıl yaşaması gerektiğini bilemedi. Daha bir yıl öncesine kadar gözlerinden hayat ışıltısını okuduğu kardeşini gömmüştü toprağa ve o bir daha asla geri gelmeyecekti. Bunu hiç kabullenemiyordu. Bu üzüntüyle tekrar bunalıma düştü.

Tolstoy, hayatın anlamı ve sırrı konusunda zihninde beliren soruları uyuşturmak için çareyi evlenmekte buldu. 1862’de bir doktorun kızı olan Sofya ile evlendi. Sakin bir yaşam sürmeye başladı. Kumarı, eğlence dünyasını terk etti. Mutlu bir aile hayatının oluşturduğu yeni şartlar, onu hayatın anlamını araştırmaktan tamamen alıkoydu. Bu sıralarda bütün hayatını ailesi, eşi ve çocukları doldurdu. Tolstoy, kendisini ailesine adamış bir çiftçi olarak toprağını işletirken, bir yandan da ona dünyaca ün kazandıracak olan büyük romanlarını yazdı. 1865-1869 yılları arasında Harp ve Sulh’u, 1873-1877 yılları arasında ise Anna Karanina’ yı dünya insanlığına hediye etti. Romanları dünya çapında büyük başarılar elde etti. On beş yıl böyle geçti. Fakat bir süre sonra ailesi, sahip olduğu mal mülk de içindeki ebed arzusunu tatmin etmedi. Ruhu ‘Ebed! Ebed!’ diye inlemeye başladı. Şüphe anları zihnini yeniden sardı.

“Pekâlâ, Gogol’dan, Puşkin’den, Shakespeara’dan, Moliere’den, dünyanın bütün öteki yazarlarından ünlü olacaksın da ne olacak sanki?”

Bunları hiçbir şekilde cevaplandıramıyordu.

Tolstoy, maddi olarak refahını sağlayacak bütün imkanlara sahipti. Fakat, hayat sadece cismaniyyetten, maddi kazanımlardan ibaret değildi. İnsanın bir ruhu, bir kalbi ve olmazsa olmaz manevi ihtiyaçları da vardı. Bir de, insan gaye-i hayaliyle yaşar. Tolstoy’u aklen tatmin edecek, ruhen coşturacak bir gayesi yoktu. Hayat, anlamsız bir şey olarak önünde duruyordu.

Bu şekilde sırf yaşamış olmak için yaşayıp gidiyordu. Adım adım bir uçurumun kenarına geldiğini ve kardeşi gibi önünde yok oluştan başka bir şey olmadığını çok iyi görüyordu.

“İşte böylece sağlıklı ve mutlu bir adamın, artık yaşayamayacağı duygusuna kapılması söz konusu oldu. Karşı konulmaz bir güç, beni her nasılsa kendimi hayattan kurtarmaya itiyordu. Kendimi öldürmek istediğimi söyleyemem. Beni hayattan uzaklaştıran güç, iradeden daha yaman, daha ağır, daha kapsamlıydı. Ne kadar kuvvetim varsa hepsini kullanarak hayattan kaçıyordum. İntihar fikri bana, aynen daha önceleri hayatımı geliştirme fikri gibi normal geliyordu. Bu düşünce öyle çekiciydi ki, bir an önce uygulamamak için her türlü çareye başvurmam gerekiyordu. Acele etmek istemiyordum. Sebebi; çünkü bu karışıklığı açığa kavuşturmak için denemediğim hiç bir şey kalmasın istiyordum. Bunu başaramayacak olursam, öteki işi nasılsa yapacaktım… O sıralar her türlü ipi saklıyordum. Her akşam, üstümü değiştirdiğim odada, dolapların arasında kendimi asmayayım, yani hayattan kurtulma konusunda o kolay çareye başvurmayayım diye. Ne istediğimi kendim de bilmiyordum. Hayattan korkuyordum, ondan kaçıyordum ve her şeye rağmen ondan yine de bir şeyler ümit ediyordum.”

“…Hayatımdaki hiçbir harekete akıllıca bir anlam veremiyordum. Bugün –yarın- hastalık ve ölüm, sevdiğim insanları ve beni yakalayacak ve geriye pis koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak. Başarılarım, nasıl olursa olsun, er geç unutulacak ve ben hayatta olmayacağım. O halde bütün bu çaba niye? İnsanoğlu bunu nasıl göremez ve yaşamaya devam eder, bu şaşılacak bir şey doğrusu!”

Tolstoy, son bir çare olarak 11 yaşından itibaren yıkmaya çalıştığı inanca tekrar sarıldı. İnsanın yaşama gücünü aslında inançtan aldığını yeniden fark etti. İnançsız bir hayat, boş, anlamsız ve karanlıktı. Hıristiyanlığa, kiliseye can simidi gibi sarıldı. Fakat burada da büyük bir hüsran yaşadı. Can havliyle sığındığı bu inanç kalesi ve onun çok katı, mutaassıp mensupları Tolstoy’u bu ümidinde de hayal kırıklığına uğrattılar. Din, tamamen insanların arzu ve istekleri doğrultusunda kurgulanmış bir kısım tafsilatlar halini almıştı. İnsanın ruhunu Yüce Yaratıcı’ya doğru şahlandıracak metafizik gerilimden yoksundu. Çürümüş, kokmuş adet, gelenek ve göreneklerden ibaret sayılıyordu inanç. Tolstoy, aklıyla beraber bu sefer kalbini de kaybetmek üzereydi. Ne yapmalıydı? Hayalle hakikati ayıklamalıydı. Hakkı batıldan ayırmalıydı. “Dogmatik Teolojinin Eleştirisi”, “O halde ne yapmalıyız?” ve “Tanrının Hükümdarlığı İçinizdedir” gibi kitaplarla Hrıstiyanlıkla ilgili düşüncelerini açıkladı. Karanlık içinde küçük bir fenerle de olsa doğruyu göstermeye çalıştı. Bu düşünceleri onun 1901’ de kilise tarafından aforoz edilmesine yol açtı.

Tolstoy, ruhunun derinliklerinde zaman zaman kendisini gösteren o iyi insanın görüşleri doğrultusunda mülkünden vazgeçmek istiyordu. Ama eşi ve yakınları buna izin vermediler. Bu arada, bunu hazmedemeyen ve eski konumunu sürdürmeye çalışan ailesiyle arası açıldı. 1909 yılında ailesini kesin olarak terk etmeye karar verdi. Kendine daha huzurlu olabileceği bir yurt aradı ve İstanbul’da karar kıldı.

Ömrünün son günlerinde, 82 yaşındaki Tolstoy, yağışlı bir gecede ruhunun ebed arzusuna son bir umutla cevap bulabilmek için küçük kızıyla evden kaçtı. Fakat ihtiyarlığın getirdiği sıkıntılar ve hastalık peşini bırakmadı. Çıktığı bu son yolculukta hastalık ağır basınca yola devam edemedi. 1910 yılında mütevazi bir tren istasyonunda, İstanbul’a hareket etmek üzereyken hayata gözlerini yumdu.
Tolstoy’un, kalbinin “Ebed!” arzusuna çare bulmak için İstanbul’u nasıl ve neden tercih ettiği bilinmez. Yalnız, şu husus açık ve net olarak biliniyor ki, manevi değerlerin büyük bir kaosla yıkılıp gittiği bunalımlı bir asrın insanları için bir doktor ve reçeteye ihtiyaç vardı. Üstad Bediüzzaman Said Nursi bu hastalıklara çareler sunan reçeteyle meydana atılacaktı. Ne yazık ki o da, 1909 yılında İstanbul’da idamla yargılanıyordu. Hâlbuki Bediüzzaman 31 Mart hâdisesinde kimsenin yanaşmaya dahi cesaret edemediği pek çok olayda yatıştırıcı bir rol oynamıştı. Ortalığı savaş alanına çeviren asi askerlerin önüne çıkarak kışlalarına dönmeleri ve subaylarının emirlerine itaat etmeleri için onlara müthiş konuşmalar yapmıştı. Nasihatla sert ikazlarda bulunmuştu. Gerçekleşmek üzere olan birçok facia, onun korkusuzca önüne geçmesiyle engellenmişti. Fakat 31 Mart Hâdisesi’nin sorumlularını yargılamak için kurulan Askeri Mahkeme, başka hesaplar peşindeydi ve Bediüzzaman’ı Volkan gazetesinde yayınladığı yazılar sebebiyle idam sehpasına çıkarmak istiyordu.

Askeri Hâkim Hurşid Paşa, mahkemenin penceresinden, idam sehpalarında asılmış olan 15 kişinin cesetlerini göstererek şöyle diyordu;

– Sen de şeriatın uygulanmasını istemişsin. İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar.

Dünyanın herbir istasyonunda, evinin bir köşesinde, sokakta, çarşıda, pazarda Tolstoy gibi asrın garip insanlarının olduğunu düşündükçe başka bir pencereden bakıyorsunuz bu süreçte yaşanılan ağır imtihanlara. İnsanlık bu değerlere muhtaçken Türkiye’nin dar sınırları içinde kalıp durmamalıydık. Allah bu hizmet hareketini bir dünya hizmeti yapmayı murad buyurduğu için cebr-i lutfi sevketti hepimizi dünyanın dört bir tarafına.

Bugün yaşadığımız ağır şeyler kat’iyen bizi ye’se atmamalı, bizi inkisara uğratmamalı, yapmamız gereken şeylerden bizi geri koymamalı. İhlas ve uhuvveti bozmadan güzergah emniyeti içinde yolumuza daha coşkun bir heyecanla devam etmeli.

Üstad Hazretleri, Celâleddin Harzemşah’ın bir mülâhazasını nakleder: Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, onun yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.” Şe’n-i rububiyetin gereğine karışmam, ne dilerse onu yapar.

Herbirimiz bu mülahazaya bağlı, Kitap ve Sünnet çerçevesinde yapması gerekli olan şeyleri yapmalı, ne dostun vefasızlığından, ne de düşmanın cefasından sarsılmamalı. Kimseyi de karşısına almamalı, garazî hareket etmemeli, yaptığı şeyler tepki edalı olmamalı; bunlar ihlası yıkan, götüren şeylerdir. Fakat, doğru bildiği şeyin müdafaasından da geriye durmamalı. Aksi takdirde doğruya karşı saygısızlık yapmış olur.

Yaşadığımız onca sıkıntılardan sonra, bir yerlerde yaptığımız hizmetler bitti diye kenarda oturarak sürekli eleştirip duran veya yeniden bir vazife daha talep edip bir beklentiye giren insanlarla gönüllere girebilir miyiz? İlle herkes tarafından kabul edilmek, hüsn-ü kabulle karşılanmak, takdir görmek.. bu türlü beklentilere girmemeli. Bizim beklediğimiz bir şey var, o da Allah’ın hoşnutluğu ve bizim o meseleyi ihlasla O’na karşı sunmamızdır.

Bize dünyada birçok yerde sahip çıkıp bu kadar güven duyuluyorsa, bu bizim için büyük bir kredidir. Kendi hesabımıza ondan bir şey koparmak suretiyle o krediyi kaybetmeyelim. Bu defa o yol da tıkanır ve bir daha çok zor açarız onu. Güven sarsılmamalı. Ruhumuzun ufkuna yürüyeceğimiz ana kadar… “Acaba bir garibin daha elinden tutup başını okşayabilir miyiz?” demeli.

[Fikret Kaplan] 18.12.2018 [TR724]

Hüzün üzerine inen Sure [Abdullah Aymaz]

Efendimizi (S.A.S.) devamlı koruyup kollayan Ebu Talib ile Hz. Hatice’nin vefat ettikleri hüzün yılındaki, sıkıntıların dört bir yandan hücum ettiği o çetin atmosferde Yusuf Suresi, büyük bir teselli kaynağı olarak indirilmiştir. Evet tam bu ortamda Cenab-ı Hak, Habib-i Edîbi Muhammedine (S.A.S.) can kardeşi Hz. İbrahim ve Hz. İshak’ın torunu ve Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf’un kıssasını anlatıyor. Çeşit çeşit belâ ve sıkıntılara düşmüş, hem de kardeşlerinin komplosuyla karşılaşmış Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın başına gelenleri… Kuyuya atılmanın, korkunun, korku içinde kalmanın… Köleliğin… Kendisine hiç sorulmaksızın elden ele tıpkı bir eşya gibi dolaşmak durumunda kalmanın sıkıntısı… Bütün bu belâ musibetleri üzerine yağarken Hz. Yusuf’un yanında ne annesi, ne babası, ne amcası ne de halası vardı… Mısır azizinin eşinin komplosuna maruz kaldığında, Mısır kadınlarının da baskılarına maruz kaldığında o müthiş fitnenin her yanını kapladığında da yapayalnızdı… Hapishane ise apayrı bir imtihan….

Bütün bunların akabinde Mısır mülkünün iplerini eline aldığında, müthiş bir otorite gücüne sahip olduğunda, beşerî duygularının imtihanı ise zorların zoru bir imtihan… Çünkü, kendisine komplo kuranlarla, kuyuya atan, kervana köle gibi satanlarla, bu arada başka bir komplo ile zindana atanlarla karşı karşıya kalıyor. Ama sabretmesini biliyor, affetmesini nefsine yediriyor. Bütün bu imtihanları başarıyla verdikten sonra, Kenan ilinden Mısır’a davet ettiği babasıyla karşılaştığında, çocukluğunda gördüğü ve “Babacığım’ Ben rüyamda onbir yıldızın, güneşin ve ayın önümde secde ettiklerini gördüm” diye anlattığı rüyayı hatırlatıyor, onları bağrına basıyor…

Evet olayı Kur’an-ı Kerim aynen şöyle anlatıyor: “Ana-babasını makam koltuğuna oturttu, bu arada hep birlikte önünde secdeye kapandılar. Bunun üzerine Yusuf babasına dedi ki: “Babacığım, bu olay, bir zamanlar gördüğüm rüyanın net yorumudur. Rabbim, onu rüyayı gerçeğe dönüştürdü.  Ayrıca beni hapisten çıkararak ve ŞEYTANIN  KIŞKIRTMALARI  neticesinde kardeşlerimle aramın açılmasından sonra sizleri,  ÇÖL  ORTASINDAN  kaldırıp yanıma getirerek, bana lütufta bulundu. Hiç kuşkusuz Rabbim, dilediklerime karşı lütufkâr davranır. O, her şeyi bilen ve her yaptığını yerinde yapandır.  Rabbim, Sen bana mülk ve hâkimiyetten pay verdin, beni olayların dilini anlama, rüya yorumlama ile ilgili ilimle donattın. Ey göklerin ve yerlerin Yaradanı! Gerek dünyada, gerek âhirette tek dayanağım Sensin; beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni sâlih kulların arasına kat.” (Yusuf Suresi, 12/99-101)

İşte Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın son arzusu bu idi. Otoriteyi bütünüyle ele geçirmiş ve her şeye kavuşmuş durumdayken, Rabbinden istediği, canının Müslüman olarak alınması ve iyilerin arasına katılmasıydı. Binler belâ ve sıkıntıyla imtihan edildikten, uzun bir sabır döneminden ve büyük zaferi kazandıktan sonra, söylediği son sözü bu idi…

Gerek Hz. Yusuf  kıssasını anlatan âyetlere, gerek bunların daha sonra değerlendirilip yorumlanmasına dikkatle bakılırsa, bu surenin Peygamber Efendimize (S.A.S.) ve beraberindeki Müslüman Topluluğa, neden Mekke’de ve özellikle o çetin dönemde indirildiği apaçık ortadadır. HEDEF  ALINMIŞ,  YALNIZLIĞA  İTİLMİŞ VE  DIŞLANMIŞ  DURUMDAKİ  MÜSLÜMANLARA  BU YUSUF  SURESİYLE  TESELLİ,  İÇ  HUZUR  VE GÜVEN  VERİLMEKTE , AYRICA  DİRENÇ  AŞILANMAKTADIR.
(Aynen bu günlerde yaşamakta olduğumuz SÜREÇ  ile neredeyse birebir örtüşüyor. Bizim bilhassa ders ve ibret alacağımız, ümit ve teselli bulup  direnç kazanacağımız çok noktalar mevcut.)

(Bütün bunları  FΠ ZILÂLİ’L-KUR’AN  tefsirinden bazı ufak-tefek tasarruflarla nakletmeye çalışıyorum. Tam bu noktada müfessir şöyle diyor:)

“Hatta bir an içimden bir ses, bu sure ile, dolaylı yoldan Müslümanlara: Mekke'den  çıkarılacaklarının ve gidecekleri yerde ZAFERE,  HÂKİMİYETE  kavuşacaklarının hissettirilmeye çalışıldığını söylüyor. Tehdit altında, ZORAKİ  OLARAK  GİTMEK  DURUMUNDA  KALMAK  başlangıçta hiç hoş değil gibi görünebilir. Ama Hz. Yusuf da anlatılan bütün sıkıntıları ve belaları yaşamak üzere; babasının kollarının arasından istemeye istemeye çıkarılmış, koparılıp götürülmüş değil miydi? Bu çıkışın sonucu ise, zafer ve hâkimiyetle noktalanmıyor muydu? Daha Mısır Azizinin sarayına girişinde Hz. Yusuf  için Cenab-ı Hak ne buyuruyordu: “Böylece Yusuf’u güvenli bir barınak sağlayıp oraya YERLEŞTİRDİK.” (12/21)  Evet Cenab-ı Hak bunu, Hz. Yusuf’un  Mısır’a Aziz’in sarayına daha yeni adım atmış olduğu bir sırada söylüyordu…”

(İşte bu noktada da müfessir şunları ifade ediyor:)
Yine şu an yüreğinin tâ içinde harikulâde duygular yeşeriyor. Fakat bunları ifade edebilmekten acizim!..

(Kur’an her zaman işte böyle taptazedir. Hep tazedir çünkü sınırlı harflerle sınırsız mânalar ifade etmektedir… Her vakit muhataplarını takip eder. Her durumda onları irşad edip yol gösterir. Her bir kelimesi, bir melek-i nâtık gibi hep bir şeyler fısıldar. Yeter ki, ona kulak verip gerçek muhataplar olmaya çalışalım…)

[Abdullah Aymaz] 18.12.2018 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Turkuvaz yelek [Tarık Toros]

Şu fikre katılmıyorum:

“Erdoğan kışkırtıcı üslupla halkı sokağa çağırıyor. Gezi benzeri bir hareket çıksın istiyor ki püskürtsün ve tabanını tekrar konsolide etsin.”

Katılmıyorum buna.


**

Erdoğan’ın en büyük korkusu, halkın sokağa dökülmesi ve buna kendi tabanının da eklenerek baskılara, ekonomik krize isyan etmesi.

Bunun için, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi eylemini bastırdı, onları içeri tıkıp Ankara Yüksel’deki insan hakları anıtını bariyerle kapattı.

Üç-beş kişi biraraya gelip son derece masum bir basın bildirisi okumak istese dahi dibinde yüzlerce polis bitiyor.

Cumartesi Anneleri’nin hali ortada.


**

Erdoğan, Gezi benzeri bir olay istese Gezi soruşturmasını alevlendirmezdi.

Kimi eylemler yola çıktığında polisin az müsamaha göstermesi gerekirdi.

Vatandaşı eyleme davet eden birinin, bazı bariyerleri gevşetmesi gerekir.

Bu hiç olmadığı gibi bilakis yeni bariyerler eklendi.


**

Fransa’daki “sarı yelekliler” eylemlerinin Saray basınında ele alınış biçimine bakın, korkuyu görürsünüz.

Saray’ın paranoyasını anlamak için;

İçişleri Bakanı’na ülkedeki sarı yelek stoklarını sorması, satışların artıp artmadığına bakması dahi yeterlidir.

Türkiye’nin Fransa’dan farkı da budur.

Fransa Başkanı’nın sarı yelekle değil sarı yeleklilerle ilgilendiğinden eminim.

Benzeri Türkiye’de olsa…

Araçlarda bulunması zorunlu sarı yelekle ilgili mevzuat değişir, giyen değil bulunduran hakkında işlem yapılırdı.

Farklı hizmet kollarında kullanılan benzer yeleklerin rengi değişir, turkuvaz olurdu mesela.

Hatta…

Havadan nem kapan Saray, fosforlu yelek konseptini komple kaldırırdı.


**

O kadar korkuyor ki…

Günlerdir bir ana haber bülteni sunucusunu diline dolamış, yüklendikçe yükleniyor.

En son şunu dedi:

“Birileri çıkmış portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir sokağa çağırıyor. Haddini bil haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni.” (Tayyip Erdoğan, 17 Aralık 2018, Konya konuşması)


**

Üslup, seviye, kalibre bu.

Kürsüler böyle derse…

Aşağıdaki vatandaş gider patlatır.

Hedef olan kişinin artık o diyarda can güvenliği yoktur.

Korumalı dahi sokağa çıkamaz!


**

Korkuyor.

Korktuğu için kükrüyor.

İktidarının sonunu getirecek diye sokağa çıkmayı düşünenleri “patlatırlar” diye tehdit ediyor.

Açın, Fatih Portakal’ın o lafı söylediği yayını seyredin.

Sokağa çağırmayan birine dahi böyle söylüyorsa varın korkunun büyüklüğünü hesap edin.


**

Ülkede ana muhalefet değil muhalefet partisi olsa…

Böyle yüksek volümlü tehditlere pabuç bırakmaz…

“Meydanları dar ederiz” diyene inat, örgütünü meydanlarda toplar, bir duruş ortaya koyardı.

Koyamaz.

Koyamayacak.

[Tarık Toros] 18.12.2018 [TR724]

Türkiye’nin riskleri devam ediyor [Semih Ardıç]

Hukuk ve demokrasi krizi, iktisadî krizle birleşti ve Türkiye büyük bir buhranla karşı karşıya geldi. Açıklanan her bir veri bugünün dünden daha beter hale geldiğini, istikbalin de bugünden daha karanlık geçeceğini teyit ediyor.

Eylül ayında işsizlik geçen senenin aynı dönemine göre arttı ve işsiz sayısı 3,8 milyona yükseldi. Buna “manşet işsizlik” diyoruz. Teferruatına inildiğinde işsiz sayısı da artıyor.

ÜMİDİNİ KAYBETMİŞ 491 BİN KİŞİ NE OLACAK?

İşsiz olduğu halde bulma ümidini kaybetmiş 491 bin kişi istatistik harici tutuluyor. Bu kalemde geriye dönük 6 aylık müddet dikkate alınıyordu. Artık son 1-2 ay kâfi geliyor! Böyle olunca da iş bulma ümidini kaybedenlerin sayısı olduğundan az gösteriliyor.

Yine 11 milyon kadının ev işleri ile iştigal ediyor olması hepsi “istihdam” kategorisindeymiş gibi kabul ediliyor. Oysa ne sosyal sigortaları var ne de düzenli gelirleri.

Avrupa Birliği’nin esasları ile işsizlik anketi yapılsa sayı 6,5 milyonu geçecek. İşsizlik oranı da yüzde 16’yı bulacak.

ARA MALI İMALATINDA DARALMA YÜZDE 10’A YAKLAŞTI

İflas dalgası ve talepteki daralma devam ederken işsizlikte kısa vadede bir düzelme beklemek ham hayal olur.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işsizlikle aynı gün imalat sanayiinden bir veri açıkladı. Sanayi üretimi ekimde yüzde 5,7 azaldı.

Ara malları imalatında düşüş yüzde 10’a yaklaştı. Ara malı imalatında çift hane düşüş iktisadî faaliyette daralmanın tahmin edilenden fazla olduğunu gösteriyor.

Sanayiden bir başka endişe verici rakam: Beyaz eşya satışları kasım ayında 2017’ye kıyasla yüzde 21 düşüş kaydetti. Ocak-ekim döneminde iç satışlar yüzde 17 düşüşle 6 milyon 730 bin adet seviyesine indi.

Beyaz eşya sanayicileri ihracatla ayakta kaldı. Mamafih dış talebin daralması ise 2018 senesinde kur artışının verdiği muvakkat coşku ile koşan ihracatçıların 2019’da zorlanacağına işaret ediyor.

DÜNYA EKONOMİSİ DE YAVAŞLIYOR

Dünya ekonomisinde bütün tahminler aşağı çekiliyor. Dünya Bankası’ndan Uluslararası Para Fonu’na (IMF) kadar bütün yol gösterici teşkilatlar “araba yavaşlıyor, dikkat!” ikazında bulunuyor.

12 ayda 174 milyar dolar dış borç ödeme mükellefiyetine karşılık bütçe, cari denge ve sosyal güvenlik gibi üç kalemde devasa açıklar veren Türkiye harici şartlardaki kırılganlıktan ziyadesiyle zarar görecek.

KUR VE FAİZ RİSKİ ŞİŞEDEN ÇIKMAYA BAŞLADI

Ağustosta en şiddetli hali ile kendini gösteren kur ve faiz riski birkaç aylık arayı müteakip şişeden çıkmaya başladı. Hazine’nin borçlanma maliyeti mütemadiyen artıyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak kürsüde hakikatte karşılığı olmayan “dengelenme” ezberini tekrar etse de Hazine bürokratları yurt dışında yana yakıla borç temin etmeye çalışıyor.

Hazine’nin Washington D.C.’de nasıl bol kepçe faiz vaat ettğini piyasada işitmeyen kalmadı. Varlık Fonu’na PTT’nin bütün hisseleri 1 milyar dolar sıcak para bulabilmek üzere aktarıldı.

Vatandaşına euro, dolar tahvili satan bir Hazine var artık. Kur riski bu kadar zirvede iken içeriden döviz borcu almak ve afakî faizler (dolar tahviline senelik yüzde 7) ödemek kamikazelik değilse nedir?

Para ikamesine kılıf bulmak için ekonomi bu kadar da uçurumun kenarına getirilmez

“OYNAKLIĞA HAZIR OLUNMALI”

Birleşik İsviçre Bankası’nın (UBS) İngiltere Yatırım Ofisi Direktörü Geoffrey Yu, “Gelecek sene Euro Bölgesi ekonomisi açısından endişeler var.” diyor.

Yu’nun şu ikazını herkes not etmeli: “Hisseler şu an cazip görünüyor ancak yatırımcılar oynaklığa hazırlıklı olmalı.” Oynaklığın öncelikli adresi şirketlerin hisse senetlerinin işlem gördüğü borsalar olacak. Umumî tablo da bulutlar kararıyor.

Harici faktörlerde bozulmanın ekonomiye vereceği hasarı azaltmak kıtlık mevsimine hazırlık yapmakla mümkün olabilirdi.

Böyle bir hassasiyet müşahade edilmediği gibi har vurup harman savuran bir iktidarın öncelikleri bambaşka. Havada-karada saray lüksünden taviz verilmiyor.

2019’DA 114 MİLYAR TL FAİZE GİDECEK

Bütçe 11 ayda 54 milyar TL açık verdi. Bir evvelki seneye nazaranh yüzde 105 büyüdü açık. Sadece faize 2019 senesinde 114 milyar TL ödenecek. 2020’de bütçede faize tahsis edilecek tutar 144 milyar TL’ye çıkacak. Söze gelince faiz lobisine karşıyız, o kadar.

Türkiye’nin nev-i şahsına münhasır hastalıklarına kalıcı tedavi tatbik edilemedi. Aymazlığa dikkat çeken kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye için risklerin devam ettiğini kaydetti.

Fitch, Türkiye’de iklimi, “büyümenin yavaşladığı, borçlanma maliyetinin arttığı, işsizliğin tırmandığı bir ortam” şeklinde hülâsa etti.

Fitch’e göre Türkiye’de faaliyet gösteren bankaları için dış konjonktür daha da meşakkatli hale gelecek.

Bunun içindir ki bankalar dış strese maruz kalıyor: “Finansman temininde zorluklar devam edecek. Dışarıda giderek ağırlaşan şartlar ve zayıf iç talep bankaların kârlılığını düşürecek.”

Şartların şakası yok… Aman dikkat!

[Semih Ardıç] 18.12.2018 [TR724]

Ayetli katliam çağrılarına karşı soruyorum: “Or’da kimse var mı?” [Ramazan Faruk Güzel]

Şu an Türkiye’de Gülen Hareketine karşı düşük yoğunluklu bir soykırım uygulanmakta… Hayattan, devletten soyutlanıyorlar, işsiz bırakılıyorlar, açlığa mahkum ediliyorlar, devletin en temel hizmetlerinden olan sağlık hizmetlerinden bile mahrum bırakılabiliyorlar.

Uluslararası kurulaşların bahsettiği 8 aşamalı soykırımın son safhasına gelinmiş durumda. Erdoğan ve ortakları meseleyi adım adım bu noktaya taşıdı. Cemaat müntesiplerini tek tek kaçırma, yer yer de öldürme safhasından sonra anlaşılan bunu toplu katliamlara, gaz odalarına kadar vardırma planları var.

Evet, buna ramak kaldı, zira araştırmacı-gazeteci Ahmet Dönmez’in de ortaya koyduğu gibi, Erdoğan ve ortakları büyük oranda cezaevlerinde rehin tuttuğu Cemaat mensuplarını yok etme noktasında, Cemaat’in içine yerleştirmiş oldukları istihbarat elemanları vasıtası ile onları provoke edip hepsini cezaevlerinde kıtale uğratmak istemiş. 15 Temmuz da aslında bu yönde bir tezgah idi. Ama oradaki bazı sağduyulu askerler bu tezgahı görüp olaya fren koymuşlardı.

Zira istenen şu idi; 5 bini aşacak miktarda sivil halka katliam gerçekleştirecekler, galeyana gelen halk da cemaat mensuplarının üzerine saldıracak ve özellikle de cezavlerinde rehin tutulmakta olan müntesiplerini yok edeceklerdi. Akim kalan bu projeyi hayata geçirmek için, “Cemaatçiler cezaevlerinde isyana kalkıştılar” deyip hepsini kıracaklarmış. Bunu bir kaç kez de denemişler ama anlaşılan yine sağduyulu bazı kimseler bunu haber alıp devreye gitmiş ve bu katliamlara mani olmuş.

KATLİAM FETVACILARI

Hayrettin Karaman’ın “muhaliflerin katline” dair fetvası çok yankı uyandırmıştı. (Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümü sonrası.) Karaman, malumunuz şu anki iktidarın fetvacıbaşısı, bir nevi şeyhülislamı. Şu ara Anayasa, AİHM, AİHS, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, şu bu evrensel hukuki hiçbir sınırı/ ilkeyi kabul etmeyen, sınır tanımayan iktidar; meşruiyetini bu korsan fetvalardan almaya çalışıyor. Referans olarak İslam’ı aldıklarını ima eden bu Siyasal İslamcılar, İslam’ın özüne ait temel buyrukları ve yasakları da bu korsan fetvalarla çok rahat aşıp geçebiliyorlar.

Karaman yaşlanıyor, ömrünü tamamlıyor. Siyasal İslamcı bu fıkıhçının pozisyonuna göz kırpan yeni bir figür var piyasada; Nurcuların ileri gelenlerinden Prof. Ahmet Akgündüz. Daha genç, daha hırslı, daha ceveylan.

Geçtiğimiz günlerde Akit TV’deki bir canlı yayına telefonla katılarak, Gülen Hareketi mensuplarının katline ferman verdi, Hucurat Suresi’ne atıf yaparak. Akgündüz, şu ara Erdoğan’ın canını sıkmakta olan Geziciler ve Kürtlerin katline de bir fetva getirirse, ikinci Karaman olmayı, yeni şeyhüslislam kabulünü garantiler gibi… Gerçi Akgündüz’ün fetvasının içinde Gezicileri vb bütün muhalifleri kapsayan bir kıtal zaten mevcut. Kılıcı ortaya koyuyor, yaranmak istediği iktidar da bunu alarak istediğini, istediği tarafından kesebilir. (Kaldı ki Akgündüz, darbeden sonra da hükümete yaranmak için Gezi olaylarını gündeme getirmiş, darbe komisyonunda Gezi olaylarının 1. Darbe girişimi olduğunu söylemiş, orada da “Hucurat Suresi’ne göndermede bulunmuştu. Oraya bakılabilir.)

Akgündüz’den önce ETÖ’den birileri vb de Cemaat’in katline dair mırıldanmalarda bulunmuşlardı, “Çok merhametli gidliyor” diye de iktidar kalemşörleri buna destek olmuşlardı. Hatta birisi tarihi olaylara atıfta bulunarak, “Osmanlı’da da vardı böyle muhalifleri yok etme, Cemaat mensupları da hendeklere atılıp yakılsın!” diyenler bile çıktı.

NURCULUK?

Akgündüz’ün durumu daha bir acaip! Çünkü onun çıkışı IŞİD’i (DEAŞ’ı) hatırlatıyor; dini, Kuran’ı refere ederek bu katliamları meşrulaştırmaya çalışıyor. Şöyle bir de çelişkisi var:

Bu fetvadan yola çıkılmış olsaydı yeryüzünde şimdiye bir tane “Nurcu”nun kalmaması gerekirdi. Zira hareketin kurucusu Bediüzzaman Said Nursi, Tek Parti döneminde muhalif ve zararlı kabül edilmiş ve ömrü boyunca hapislerde, tecritlerde, sürgünlerde tutulmuştur. Onun talebeleri de aynı akıbete uğramış ve o dönemlerde hapishaneler Nurcularla dolup taşmıştı. Dönemin muktedirleri, Tek Partisi o kafa ile hareket etseydi hapishanelerle uğraşmaz hepsini kurşuna dizerlerdi. Allah’tan onlar, bu zalimlerden daha insaflıymış!

Türkiye tarihi ise bu katliamlara yabancı değil. Muhalif görülenlerin Ermeni Tehcirinde, Dersim Katliamında, Sivas ve Maraş katliamlarında, 6/7 Eylül olaylarında nasıl bir anda binlerin kanına girilebildiğini bu topraklarda acı şekilde gördük. Bu soykırımcı IŞİD kafası oldukça, daha da yaşarız gibi. Soykırım deyince akla Hitler vs geliyor ama bunlar çok daha tehlikeli ve feci! Zira bu katliamlarına dini, Kuran’ı, Allah’ı alet ediyorlar. Böyle hesaplar yapanlara Kuran’ın ifadeleri ile diyeyim (Müddesir/18-25):

“Zira o (nankör kişi), düşünüp taşındı ve ölçüp biçti. Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra, tekrar canı çıkasıca, nasıl da ölçüp biçti! Ardından (kararını) kontrol etti. Peşinden, yüzünü ekşitti, suratını astı. En sonunda (gerçeğe) sırtını döndü…”

HUCURAT SURESİ

Nurcu olduğunu söyleyen Ahmet Akgündüz, Hucurat Suresini referans göstererek, “Cemaatçiler içinde her ne kadar samimi insanlar olsa da hepsinin katline” ferman veriyor. Halbuki Nurculuğun kurucusu Bediüzzaman Hazretleri:

“Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.” der. Bediüzzaman Hazretleri bunu derken Hucurat Suresi’ni bilmiyor muydu?! Veya Yezid’e biat etmeyen Hz. Hüseyin ve ailesi Kur’an’ı bimiyor muydu? Bu kafaya göre, Kerbela’da Hz. Hüseyin (r.a.) ve ailesini katleden Emeviler, Yezid ve adamları doğru bir şey mi yapmışlar yani?! Tarih ve insanlık biliyor ki yanlış yaptılar. Bütün insanlığın yüreğini kanattılar. Ki, Allah’ın laneti bütün o katliamcıların üzerine olsun!

Peki, Akgündüz’ün atıfta bulunduğu suredeki ayetler ne diyor:

HUCURÂT-6: “Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.”

HUCURÂT-9: “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle çarpışırlarsa, hemen aralarını bulun barıştırın! Şayet biri ötekine saldırıyorsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep insaflı olun. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” Günümüzde ise bir iktidar, devletin bütün imkanlarını kullanarak bazı toplulukları (Gezi, Cemaat, Kürtler, Aydınlar vs) yok etmeye çalışıyor, Akgündüz gibileri de buna çanak tutuyor!

Bu ayetin “Sebeb-i Nüzûl”una gelince; Ayet, Hz. Peygamber devrinde Evs ve Hazreç kabileleri arasında meydana gelen bir savaş hakkında nazil olmuştu. Tefsirde: “Bâğî kimse, hadiste geldiği üzere, harpten alıkonduğunda bırakılır. Çünkü bu, Allahın emrine gelmektir. Ayrıca, ayetten anlaşıldığına göre, saldırgan olanlara önce nasihat etmek ve iki taraf arasında sulhu gerçekleştirmeye çalışmak gerekir. Ama bu gayretler netice vermezse, saldırılan tarafa yardım edilmelidir.” Denilmektedir.

HUCURÂT-10: “Müminler ancak kardeştirler, onun için iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, rahmete layık olasınız!” deniyor ama bu ayrışmayı, kıtalı önleme yerine güç sahiplerine “daha çok vur, hepsini kazı!” deniyor!

HUCURÂT-11: “Ey iman edenler! Bir topluluk bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlı olurlar; bir takım kadınlar da diğer kadınlarla (alay etmesin), belki onlardan daha hayırlı olurlar. Bir de kendi kendinizi ayıplamayın ve kötü lakaplarla atışmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü isimdir! Her kim de tevbe etmezse, işte onlar kendilerine zulmedenlerdir.” Deniyor. Rüşvetlere yüzde 20’ye kadar cevaz veren, dini tahrip edip bu güç azgınlarına arka çıkmaya “AK”lamaya çalışan Akgündüzlere, Kuran’dan başka ne denir ki?!

YASALAR NE DİYOR?

İşin dini, fıkhi boyutunu din alimleri daha iyi irdeleyeceklerdir. Biz için günümüz hukuku boyutuna bakalım.

Prof. Ahmet Akgündüz, 15 Temmuz 2016 tarihli şaibeli darbe girişiminden beri2 yıldır, hükümete muhalif gördüğü kimseleri bu ayete atfen soykırıma çağırıyor; önce Gezi Eylemcilerini, şimdi ise Gülen Hareketi mensuplarına…

Türk Ceza Kanunu’nun ‘Soykırım’ı düzenleyen  m. 76’da, ‘bir topluluğa karşı’ soykırıma varan suçlar işlenmesi halinde bütün faillerine ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verileceği ifade edilir. Yargıtay içtihatlarında buna benzer birleşik suçlarda her eylem için ayrı ayrı cezalandırma yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Aynı kanun maddesinde geçen şu hükmü tekrarlayalım: ‘Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.’ Dolayısıyla da bugün belirli gruplara karşı sistematik ve aşama aşama soykırım uygulayanlar, (En başındaki siyasi sorumlusundan, en alttaki polisine, gardiyanına, MİTçisine kadar…) hepsi –tek tek bütün cinayetlerden vb- şahsen sorumlu tutulacaklardır.

Nitekim yine TCK ‘İnsanlığa karşı suçlar’ kısmında (M. 77), bütün sorumlular hakkında ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları’ verileceği ve her ölüm ve işkence için de herkesin ayrı ayrı sorumlu tutulacağı kaydedilir. Nefret söylemleri, nefret suçu da aynı babda değerlendirilebilir.

Bu konuda hukuka inanan bir savcı varsa, bu şahıs hakkında “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” kısmında geçen maddelere istinaden soruşturma başlatmalıdır. Aksi taktirde görevi ihmal suçunu işlemiş olurlar.

AİHM NE DİYOR?

A.Akgündüz’ün söyledikleri “ifade özgürlüğü” bağlamında değerlendirilebilir mi?

AİHS 10. maddeye göre: “1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar.”

AİHS, her ne kadar ifade özgürlüğünü güvence altına almış olsa da bu hak mutlak değildir ve m. 10/2 kapsamındaki şartların gerçekleşmesi halinde bu özgürlükler sınırlanabilir; en başta da “nefret söylemleri” ve “soykırımı çağrıları” halinde.

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (MSHUS)’nin 19. ve 20. maddeleri ile Her Türlü Irk Ayırımcılığının Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi’nin 4. maddesi uluslararası sözleşmeleri de “nefret söylemleri”nin engellenmesi girişimlerine örneklerdir. (Nefret Söylemine Dair Bakanlar Komitesi’nin Devletlere Yönelik R(97)20 Sayılı Tavsiye Kararı’na bakılabilir.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), nefret suçlarını, “kişilere ya da malvarlığına karşı, kişinin ırk, ulusal veya etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, ruhsal veya fiziksel engel, cinsel yönelim ya da benzer faktörler nedeniyle maruz kalınan her türlü suç” şeklinde tanımlamıştır.

Nefret suçlarında saldırgan, hedefini kişinin mensubu olduğu grup nedeniyle seçmekte olup bu konuda asıl önemli olan saldırganın seçtiği kişi olmayıp -yani o gruba mensup olan herhangi birinin olması- mağdurun mensup olduğu grup önem arz etmektedir.

AİHM, dini nefreti de 17. madde kapsamında incelemiştir. Norwood v Birleşik Krallık başvurusu, AİHM tarafından dini nefret ile ilgili verdiği bir karardır. Başvurucu İngiliz Ulusal Partisinin bir üyesi olup İkiz Kuleleri alevler içinde gösteren bir posteri penceresine asmıştır ve bu posterde “ İslam Britanya’dan dışarı- Britanya halkını koruyun” yazısını da yazmıştır. Mahkeme yapılan bu fiillerin şiddetli bir şekilde bir dini gruba yöneltildiğini, Sözleşme’nin temel değerleriyle bağdaşmadığını ve böylece de başvuruyu 17. madde kapsamında değerlendirmiştir.

Nefret söylemi, AİHS ve AİHM açısından çok hassas konulardır ve bu konuda bir çok kararlar bulunmaktadır. Yerin darlığından dolayı bu kısmı sınırlı tutuyoruz.

KÖTÜLÜĞE PRİM VERMEK

Geçen yıldan beri, mağdurları “ortak tepki vermeye” çağırıyorum. Kötülüğe sessiz kalındıkça, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” dendikçe sıranın başkalarına da geleceğini her fırsatta dile getirmeye çalıştım. Bu bağlamda sık sık atıfta bulunduğum “Sarı öküzü vermeyecektik” sözü herkes tarafından da söylenmeye başlandı.

“Bana ne, yesinler birbirini, bu kavga AKP ile Cemaat arasında” diyenler, bu işin hiç de öyle olmadığını anlamaya başladı.  Zira bu gidişat, örnek alındığı şekliyle Hitler Almanyası istikametinde bir gidiş. Tek Adam olma ve kendi diktasını kurma yolunda gidenlerin, bir topluluğu “şeytanlaştırarak” halkı kendi etrafında kenetlemesi olduğunu diğer muhalifler de anlamaya başladı. Ne zaman: kendileri de o deli saçması “Fetö gerekçesi” ile içeriye alınmaya başlandıkça, o gerekçeyle soruşturulmaya başlandıkça! (E. Çölaşan soruşturması gibi…)

Akgündüz gibilerin, “Geziciler de katledilsin, Cemaatçiler de katledilsin” diye çığırtkanlıkta bulunup durması işin başka bir boyutu artık. Bütün devlet mekanizmalarının ele geçirildiğini düşündükleri esnada grup grup, hedefteki insanların yok edilmesinden bahsediyoruz!

Ortada organize ve derin bir kötülük var! Ve bu kötüler, Lev Tolstoy’un da dediği gibi, “kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.”  Kimse bile bile kötü değildir, ama “her kötülük, bilgi sanılan bir bilgisizlikten gelir” (Socrates) Bir ayeti yorumladığını sanarak yapar bu kötülüğü bazen, bu olaydaki gibi..!

Önü alınmazsa da bir yangın gibi bütün apartmanın katlarına sıçrar, herkesi yakar kül eder. Kötülük için “ateştir” der Yusuf Has Hacib ve “ateş ise yakıcıdır onun yolunda geçilebilecek bir geçit yoktur” diye ekler. Alev Alatlı’nın Türk toplumundaki azgın cehalet kötülüğünü sorguladığı dörtlüsündeki gibi soruyorum:

“Or’da Kimse Var mı?” (“Is there anybody there?”)

Simada tebessüm. El cevap:

Sükut, sükut, sükut.

[Ramazan Faruk Güzel] 18.12.2018 [TR724]

Türkiye Riyaseti’nin kısa tarihi – Farklı bir 17 Aralık yazısı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Yıkılmış bir Cumhuriyet’in son 5 yıllık planı, 17 Aralık 2013 senesinde devreye sokuldu. Kemalistlerin beklediği gibi “şeriatçıların” veya “gericilerin” laik devleti yıkıp yerine bir İslam devleti inşa etmeleri değildi olacak olan. Ayrılıkçı Kürtlerin “vatandan toprak kopartarak” Türkiye’yi parçalamaları falan da değildi sebebi, yaydan çıkan okun. Dış güçler falan da hiçbir rol oynamadı yıkılışta – her ne kadar rejim propagandası sabah-akşam bunu yazıp çizse de. Cumhuriyet’in son beş yıllık planı, tipik bir “kentsel dönüşüm planıydı” ve hedefinde her AKP kentsel dönüşüm planı gibi tek bir şey vardı: rant – yani bireysel ihtiraslar.

Yıkılmış Cumhuriyet’in son 5 yıllık planı, büyük bir inşaatı ve çok paydaşlı bir tür “TOKİ” yapılanmasını gerektiriyordu. Ortada cascavlak kalan bir hükümet vardı, suça, yolsuzluğa ve pisliğe bulaşmış olan. Bu hükümet, Cumhuriyet’in işleyen yargısı ve emniyet teşkilatının prosedürel bir soruşturmasıyla sarsıldı. Daha önce çok badireler atlatmıştı bu devlet. Nüvesinde miydi neydi, bilinmez, ama çok haini ve şerefsizi vardı bu toprakların. En çok da ağzından “haram” ve “kul hakkı” düşmeyenlerce suistimal edilmişti, iliğine kemiğine kadar Cumhuriyet. Esasında o suistimal edilen bizdik – fark etmesek de hiç. Birçok hükümet geldi-geçti, irili ufaklı çok sayıda yolsuzluklar, usulsüzlükler oldu, ama hiç birisi 17 Aralık 2013 yılında ortaya çıkan irinli yapı kadar berbat kokulu ve mide bulandırıcı olmamıştı. Devleti yönetenlerin başka bir devletin, İran’ın şaibeli bir nükleer programını yürütebilmek için, uygulanmakta olan uluslararası ambargoyu delerek, Türkiye devletinin bankaları üzerinden İran parasını aklaması ve bu “uluslararası organize suç” üzerinden politikacıların aldığı irili ufaklı rüşvet paralarıydı söz konusu olan! Yani bir başka değişle, birbirine paralel birçok suç işleniyordu. Türkiye, bir başka ülkenin çıkarlarına alet ediliyordu. Bu yapılırken, Türkiye’nin menfaatleri bunu gerektiriyor diye yapılmıyordu bu, bilakis Türkiye devletini ahtapot gibi saran bir “yapının” ekonomik menfaatleri için yapılıyordu. Alenen Türkiye bu insanların çıkarlarına alet ediliyor, devletin hükümeti ve onun altında olan kurumları (istihbaratı, bakanlıkları, bankaları, siyasetçi ve bürokratları vs.) en üst siyasi iradenin korkunç ihanetine alet ediliyordu. İran, parasını aklarken kendi ulusal çıkarlarına uygun hareket ediyordu. Ama “bizimkiler” Türkiye’yi İran’ın para aklayıcı çamaşır makinesine dönüştürürken, kendilerinin menfaatlerinden başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı. Varoş İslamcılığının açlığı, derme çatma gecekondu evlerinin, itilmişliğin ve ikinci sınıflığın şahsiyetsizleştirdiği güç ve para açlığı, sonunda devletini pazarlayacak kadar düşürmüştü meğer Cumhuriyeti!

Para akışı muazzamdı. Bu miktarlara direnebilmek için özel bir çaba sarf etmeye gerek duymayacak kadar ucuzdular. Çünkü çok altlarda rayiçlere de tav olabileceklerdi esasında. Yapılanın meşruiyeti kafalarını karıştırmıyordu, çünkü bu rüşvet komisyonlarını bir tür “ganimet” olarak görüyorlardı. Halife-i ruh-i zemin olarak ne kadarı kabul ediyordu onu, doğrusu bilmiyorum. Sanırım çoğu zekâsı normal seviyenin altında olmayan “yol arkadaşları” (veya suç ortakları) bu yapılanın halifelikle malifelikle alakası olmayan, gayet rasyonelce anlaşılabilen bir al-ver ilişkisi, bir danışıklı dövüş, bir tür yolsuzluk ortaklığı olduğunu biliyorlardı. Polisin soruşturmalarına takılan bakanların profilleri enteresan: İçişleri bakanı Muammer Güler, ekonomi bakanı Zafer Çağlayan, çevrecilik ve şehircilik bakanı Erdoğan Bayraktar, Avrupa Birliği bakanı Egemen Bağış – sadece suçla ilintilendirilmiyorlar, internete düşen ses kayıtlarından da anlaşıldığı üzere bizzat bu suçları organize ve koordine ediyorlar, hatta bu berbat işi yaparken kendi öz evlatlarını kullanmaktan imtina etmiyorlardı! Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan, Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Oğuz Bayraktar, Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, tapelerde açıkça salt şaibeli değil, aleni alengirli işleri yöneten, para transferlerinde bulunan, babalarıyla bu işleri koordine eden rollerdeydiler. 17 Aralık Bilal Erdoğan’a kadar henüz uzanmamıştı, ama ses kayıtlarındaki korku dolu fısıldaşmalarından anlaşıldığı üzere, dört bakan ve bakan oğullarının takibe takılmış olması, birilerini “acilen önlem almaya” itmekteydi. Soruşturma çerçevesinde 71 kişi gözaltına alındı. Aralarında bakan oğulları, İranlı aracı Reza Zarrab, inşaatçı Ali Ağaoğlu gibi “önemli isimler” bulunuyordu. Devlet bankası Halkbank bu işlerde manivela olarak kullanılmıştı ve bu bankanın üst yöneticileri de gözaltına alınmıştı. Gözaltı işlemleri esnasında yapılan baskınlarda bakan çocuklarının ve diğer zanlıların evlerinde nakit milyonlarca dolar ve avro ayakkabı kutuları içine zulalanmış ve istiflenmiş halde ele geçirilmişti. Paralar kayıt dışıydı. Evlerinde bulunan para sayma makineleri, bu işin belli bir “sirkülasyonun parçası” olduğuna işaret ediyor, ses kayıtları bu varsayımı güçlendiriyordu. Erdoğangiller suçüstü yapılan bakan oğulları ve üst seviye bürokratların başına gelenlerden paniklemiş halde yoğun bir cep telefonu trafiğinde bulunuyor, bu konuşmalar akabinde internete düşüyordu. Konuşmalarda Erdoğan, oğluna “paraları sıfırlama” talimatı veriyor, eldeki nakit dövizlerin inanılmaz rakamlarından dolayı, bu “sıfırlama” işlemleri çok uzun süre alıyordu. Sonunda her şeye karşın sıfırlamayı başarıyorlardı. Aralık 2013 sonuna doğru Bilal Erdoğan’ı şüpheli olarak savcılığa çağıran belge hazırlandı, dört bakan hakkında hazırlanan fezlekeler (tutuklanmaları için bu gerekliydi, çünkü milletvekili dokunulmazlıkları vardı!) TBMM’ye veriliyordu. İş kontrolden çıkmıştı. Tüm Türkiye internete düşen ses kayıtlarını dinliyor, ana muhalefet mecliste tapelerin deşifre edilmiş metinlerini okuyarak bu içerikleri meclis tutanaklarına geçiriyordu. Hükümet 7 şiddetinde bir depremle sarsılmış, hasar tespiti bile yapılamamıştı. Kimse ne olduğunu ve neler olacağını öngöremiyor, ama bunun mir milat olduğunu iliklerine kadar hissediyordu.

Normal şartlarda bu tür bir mega-skandal, meclis aritmetiğine karşın bir hükümet değişikliğine sebep olurdu. Muktedirleri korkutan tam da buydu. Çünkü meclise gelen fezlekeler sonucunda Yüce Divan’da yargılanacak olan, sadece dört bakan değildi. İşin ucu “en tepeye” ulaştığından dolayı, dört bakanı “safra olarak” feda edip yola kaldığı yerden devam etmesi mümkün olmayan Erdoğan, bir şeyler yapmak zorundaydı. Zaten kendilerini savunma refleksiyle dört bakandan Erdoğan Bayraktar, yaptıklarını Tayyip Erdoğan’ın direktifleri ve bilgisiyle yaptığını kameralar önünde söylüyor, böylece kendisini sağlama alıyordu. Eğer kendi batarsa, tüm gemi – kaptanla beraber – batacaktı. Bu durum açıkça Erdoğan’ın açmazını ortaya koyuyordu. Yaratıcı olunmalıydı. Sıradışı bir çözüm bulunmalıydı.

Eldeki malzeme gözden geçirildi: memleketin komplo teorilerine olan temayülü, tüm dünyanın (özellikle de Batı’nın) Türkiye’yi bölmeye-parçalamaya yoğun gayret sarf ettiğine duyulan derin inanç, içeride hain ilan edilenin suçunu ispatlamak yerine, ondan suçsuzluğunu ispatlamasını öngören “hukuk geleneği”. Gülen Cemaati’nin yurtdışı bağlantıları (özellikle Gülen’in ABD’de ikamet ediyor olması), İslamcı kitlenin Erdoğan ve hükümeti giderse yeniden “laiklerin insafına terk edilecekleri” kaygısı. İş çevrelerinin ekonomik istikrarsızlık gibi bir şeyin tetikleneceği korkuları! Sonunda kucağımıza düştüler işte türevi, kor Kemalist beklentiler! Tüm bunların dışında başka dengeler! Sonuçta Erdoğan, denemeye karar verdi. Esasında kaybedeceği bir şey yoktu ki! Bence kendi bile bu işin kotarılacağına büyük ihtimal vermiyordu, ama can havliyle bir çaba, bir gayret, bir “denize düşenin yılana sarılması” tutumu, ne derseniz deyin – tek çare bu görünüyordu. Ve denediler.

Bu işin uzmanları vardı – siyasetin tasarımı konusunda uzman olan okumuş İslamcı tayfa,  Carl Schmitt ve Goebbels hayranı algı operatörleri, metin yazarları, Wag the Dog filminin eski hayranları, kim derseniz deyin, önemli bir “çalışma grubu” bir “sıyrılma” stratejisi hazırladılar. Bu uğurda ver türlü tavizi pazarlık masasına taşıma konusunda tam yetki almışlardı. Ödenmesi gereken her bedeli ödemeye hazırdılar – önemli olan yargıdan sıyrılmak ve iktidarı (ortak olarak olsa bile) kaybetmemekti. İktidarın iki işlevi vardı artık, biri hayati, öbürü tamahsal. Hayati olan, yaşam gibi, su üzerinde kalmak gibi, varoluşsal bir işlevdi. Tamahsal olan, para çarklarının dönmeye devamıydı. Evet, her şeyi pazarlık edeceklerdi, bu iki şey hariç.

Kiminle pazarlık edeceklerdi ama? Kürtlerle mi?

İletişimde oldukları ve çözüm ihtimalinin yüksek olduğu Kürt sorununun çözümü üzerinden bir tür rejim tasarımını gerçekleştirmek ve bu esnada yapılacak rejimsel tartışmalarda yolsuzluk dosyalarını tartışmaların gölgesinde bırakarak aradan sıyrılmak gibi bir ihtimal var mıydı? Sanırım vardı. Ama çok riskli bir ihtimaldi bu. Federal Türkiye ya da en azından Kürtlere anayasal statü veren bir Türkiye stratejisi, karşı taraftakileri betondan bir bloğa çevirebilecek bir manevra olurdu. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olabilirler, yolsuzluklardan sıyrılmaya çalışırken, ihanet-i vataniye riskiyle baş başa kalabilirlerdi. Beki ya diğer grupla pazarlık etseler nasıl olurdu? Bahçeli, derin devlete yakındı. CHP’deki ağırlıklı güç olan ulusalcılar da öyle. Eğer yem olarak Kürt sorununda “Çözüm Süreci’ni” ortadan kaldırmak ve 90’ların askeri çözümüne razı olmak kabul edilirse, üzerine bir de eski Ergenekoncuların rehabilitasyonu yapılırsa, kim bilir, belki de “yırtabilirlerdi”. Bu dâhiyane planın içerisinde ne kadar detay var, bilemiyorum. Benim gördüğüm büyük resimde, Cemaat’in bitirilmesi, Batı yönelimli dış siyasetin son bulması ve Rusya ile stratejik ittifaka gidilmesi, Suriye’de Rus güdümünde bir politikanın sineye çekilmesi, PKK-YPG söylemi üzerinden Suriye’de pro-aktif siyasetten defansa geçiş ve “güney sınırlarını koruyalım” refleksi gibi son derece somut şeyler var. Bunların hepsi, AKP’nin daha önceden yapmayı hedeflediği veya kısmen yaptığı şeylerden geri dönülmesi! Bunların gerçekleştiriliyor olması, derin devlet için inanılmaz büyük başarılar. AKP ve Erdoğan’ın sandıkla gitmeyeceğini yaşayarak öğrenen derin devlet, ne yaptı? Madem bize benzemeyen sandıkla gitmiyor, o halde onu kendimize benzetmenin (ya da yörüngemize sabitlemenin) bir yolunu bulmalıyız diye düşündü. Zarlar atılmıştı bir kere! Erdoğan ve Ergenekoncu derin devlet, önemli bir ortaklık zemini bulmuşlardı. Erdoğan, vesayetçilere “yerli ve milli” bir halk desteği, bir milli irade vermeyi, karşılığında aklanmayı vaat ediyordu. Her iki tarafında da elleri güçlüydü.

Erdoğan hükümete karşı “sivil darbe” söylemiyle “paralel devlet yapılanması” gibi terimleri kullanmaya başladığında, başlangıçta beyaz Türkler bu jargonu epey bir matrak buldu. Ama yargıya ve emniyete yapılan anayasa dışı (olağan olmayan) müdahaleler sonunda, enteresan bir biçimde bu söylemlerin giderek netleştiğini ve konsolide olduğunu gördü herkes. Tapeler montajdır dendi, bu iş ABD üzerinden bir operasyondur, hainler bu işi yapmıştır dendi, o dendi, bu dendi. Ama kimde “arkadaş sen onu bunu bırak da, paraları aldın mı almadın mı” demedi. Ya da “birader, iyi de, yatak odalarınıza ayakkabı kutularında dövizleri de mi ‘paralel yapı’ koydu” diye sormadı. Hatta el koyulan paralar, bir zaman sonra suçlar düşürüldüğünde, “sahiplerine iade edildi”. Ve o paraları geri aldılar, biliyor musunuz?

17 Aralık neden önemli?

Bu tarih, Türkiye’nin ilk defa anayasasız bir rejime geçtiği tarihtir çünkü de ondan! Türkiye’yi yönetenler, “anayasasız da bu iş oluyormuş be” dediler, 17 Aralık sonrasında. Tam 5 yıl oldu, önce anayasal düzeni erittiler ve siyasal sistem felç oldu. Güçler ayrılığının en önemli ayağı olan yürütme ve yargı arasındaki ayrımı (paralar gibi) sıfırladılar. Baktılar oldu! Sonra bir adım daha. Derken bir adım daha! Baktılar, herkes durumu kabulleniyor. Fiili başkanlık rejimine geçildi. Kabine toplantıları Saray’da yapılmaya başlandı. Erdoğan üzerinden devleti yeniden dizayn ettiler. Cemaat’i takibata aldılar, Kürtleri de öyle. Cizre ve Sur gibi katliamları yaparken, derin devlet yeniden bilfiil rücu etti. İçerden apar topar çıkartılan Ergenekoncular, TSK’da aktif hizmete atandı yeniden. Sonra pat diye 15 Temmuz gerçekleşti. “Allah’ın lütfu” bu iş ya, akabinde Türkiye’nin – onu bırakın değme totaliter rejimlerin bile – şahit olmadığı çapta bir takibat politikası sistematik bir şekilde uygulandı. Onlarca KHK ile TSK, bürokrasi, akademi, yargı ve eğitim yeniden yapılandırıldı. Yüz binlerce tutuklama yapıldı. TSK’daki tasfiyelerle, tüm NATO’cu ve Batı’cı subaylar ocu-bucu denerek tasfiye edilirken, Avrasyacı bir fraksiyon asimetrik bir güce ulaştı. 17 Aralık 2013’ten 17 Aralık 2018’e kadarki 5 yıllık plan, bilinen cumhuriyeti tarihe gömdü. Onun yerine anayasasız bir tür Kemaloislamist mutant ideoloji üzerine yeni bir insan tipi, bir tür yeni homo respuclicus üretti. İslamcıları nasyonalistleştiren Türk-İslam sentezi 2, başarıyla uygulandı bu 5 yıllık süre zarfında.

Hayır, bekleneni yapan şeriatçılar olmadı. Kürtçüler de! Yıkımı yapan, bizzat etik değerlerden kopmuş, hatta anti-etiğin vücut bulduğu bir sosyoloji ve onun yansıması bir güç ittifakı oldu! Gelinen noktada hukuk devletini geçtik, kendi anayasa ve kanunlarıyla arasında bağ kalmamış bir tür kabile devleti, bir mini Leviathan var. Yaratılan budur, son 5 yılda. Bu yeni “devletimsi yapı”, 1920’de temeli atılan ve 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti değil fiilen. Üzgünüm, o devlet bu 5 yıllık süre zarfında bir yerlerde ortadan kalktı ve sanırım ileride tarihçiler tarihlendirme yaparken, 17 Aralık 2013 üzerinde anlaşacaklar. Yerine gelen, bir organize suç örgütünden en fazla bir tık ötede, kanunsuzluk ve suçun cenneti, zulmün ve hukuksuzluğun adresi, batık düşler diyarı, namı diğer yeni “Türkiye Riyaseti”.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.12.2018 [TR724]

Malatyaspor’dan bayrağı Yeni Malatyaspor devraldı [Hasan Cücük]

Üç büyüklerin  beklentilerin çok uzağında kaldığı Süper Lig’de bu hafta ikinci sıraya Yeni Malatyaspor yerleşti. Türk futbolunda Malatya adının ayrı bir yeri var. Bir zamanlar o yıllardaki adıyla 1. Lig’de fırtına gibi esen doğunun temsilcisi bir Malatyaspor vardı. İlkleri başarmıştı. Uzun bir sessizlikten sonra Malatya şehri, Süper Lig’de Yeni Malatyaspor adıyla temsil ediliyor.

Malatyaspor, 1966’da, amatör küme takımlarından Adalıspor, Hürriyetgençlik ve Coşkunspor kulüplerinin Akınspor kulübüne katılmalarıyla kuruldu. Akınspor kulübü, yapılan genel kurulla sadece ismini değiştirerek Malatyaspor oldu. Kulübün sarı-kırmızı olan forma rengi aynen korundu. Bir zamanlar 1.Lig’de fırtına gibi esen Malatyaspor’un kabusu 2005-06 sezonunda ligden düşmesiyle başladı. Yaşadığı ekonomik sıkıntılarla sürekli irtifa kaybeden Malatyaspor, şu sıralar Malatya 1. Amatör Ligi’nde mücadele ediyor. Şimdi tarihi başarılara imza atılan o yıllara yeniden dönelim. Daha sonra Malatya’nın bayrağını futbolda devralan Yeni Malatyaspor’a yakından bakalım.

Tarihinde ilk kez 1984’de 1.Lig’e (Süper Lig) yükselen Malatyaspor bir rekorunda sahibi oluyordu. 1983-84 sezonunu 2. ligde namağlup şampiyon oluyordu. Malatyaspor’un bu rekorunu kıran bir takım henüz çıkmadı. 1984-90 arasında Süper Lig’de mücadele eden Malatyaspor, 1987-88 sezonunda tarihi bir başarıya daha imza atıyordu. Bir sezonda futbolumuzun dört büyüklerini yenen ilk takım oluyordu. Lig tarihimizde şampiyonluk yaşamış 4 büyük takım Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’u aynı sezonda yenebilen sadece 2 ekip bulunuyor. 1987-88 sezonunda Malatyaspor, kendi sahasında Galatasaray’ı 3-1, Beşiktaş’ı 5-3, Fenerbahçe’yi 1-0, deplasmanda da Trabzonspor’u 3-2 yendi. Dört büyükleri bir sezonda yenen tek takım olan Malatyaspor’un bu rekoruna 2001-02 sezonunda Ankaragücü ortak oldu. Ankaragücü, kendi evinde Galatasaray ile Fenerbahçe’yi 2-1, Trabzonspor’u 4-2 yenerken, Beşiktaş’ı İstanbul’da 2-1 mağlup etti.

Malatyaspor, en başarılı sezonunu 1987-88 sezonunda yaşadı. Kadrosunda bulundurduğu Oktay Çevik, Feridun Öztürk, Levent Numanoğlu, Yaşar Duran, Ünal Karaman ve Feyzullah Küçük ile ligi 3. sırada bitirmeyi başardı.  Malatyaspor, 1988’de bu kez Brezilya milli takımının formasını giyen Serginho, Eder ve Kaleci Carlos’u transfer ediyordu. Başkan Nurettin Güven, Brezilyalı yıldızları kulübe kazandırırken, ufak bir numarayı ihmal etmiyordu. İstanbul’u, Malatya diye tanıtıp, Sambacılara imza attırıyordu. Bu isimlerden en ünlüsü olan Eder, Malatyaspor’un formasını bir kaç maç giydikten sonra ülkesine dönerken Serginho ve Carlos, bir sezon kadroda yer buldu.

Malatyaspor için tüm bu başarılar mazide kaldı. 2001’de yeniden yükseldiği Süper Lig’den 2005-06 sezonunda düştükten sonra bir daha toparlanamadı. Şimdi Malatya 1. Amatör Ligi’nde mücadele ediyor. Malatya’nın futbol bayrağını ise artık Yeni Malatyaspor taşıyor. 1986’da Malatya Belediyespor olarak kurulan kulüp, 2009-2010 sezonunda Malatya Belediyespor ismini Yeni Malatyaspor olarak değiştirmiştir. 12 Mayıs 2012 tarihli kongre ile adı Yeni Malatyaspor’dan Malatyaspor Futbol Kulübü’ne dönüştürülmüş, renkleri sarı-kırmızı kabul edilmiştir ama UEFA kriterleri nedeniyle isim değişikliği TFF tarafından onaylanmamıştır. Son olarak Yeni Malatyaspor ismiyle devam etmesine karar verilmiştir. 2016-17 sezonunda 1. Ligde 2. olarak Süper Lige yükselen Yeni Malatyaspor, tarihinde ilk kez yükseldiği Süper Lig’de sezonu 10. sırada tamamlama başarısı gösterdi.

Erol Bulut yönetimindeki Yeni Malatyaspor bu sezon ortaya koyduğu performansla dikkat çekti. Başakşehir’in ardından 28 puanla ikinci sırada bulunan Yeni Malatyaspor özellikle sahasında başarılı bir performans ortaya koydu. Sahasında Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’u yendi, deplasmanda ligin lideri Başakşehir ile berabere kaldı. Özellikle sahasında Trabzonspor’u 5-0 gibi tarihi bir skorla geçerek dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Bu hafta ligin flaş takımlarından Antalyaspor’u yenip, hem rakibini geçti hem de ikinci sıraya yükseldi. Başakşehir’den sonra ligin en az gol yiyen ikinci takımı oldu. Kalesinde 15 gol gördü.

Takımda en dikkat çeken isim ise attığı 6 gol ve yaptığı 2 asistle Danijel Aleksic oldu. Yeni Malatyaspor, 18,6 milyon Euroluk piyasa değeriyle Süper Lig kulüpleri arasında 15. sırada bulunuyor. Ancak futbolcular ve teknik adam Erol Bulut’un katkılarıyla bu denli dar bir kadroyla ligde ikinci sıraya yükselip, önemli bir başarıya imza attı.

[Hasan Cücük] 18.12.2018 [TR724]

Globalizmin sonu mu? [Ekrem Dumanlı]

Fransa kaynıyor. Sokaklara taşan öfkeli kalabalığı anlamaya çalışıyor devlet adamları. Aydınlar, akademisyenler, politikacılar anlama gayreti içinde kıvrandıkça kıvranıyor. Sebepler, sonuçlar, etkenler, aktörler, faktörler… Ama mesele Fransa’dan ibaret değil…

İngiltere politik bir kaosu soluk soluğa yaşıyor. Avrupa birliğinden çıkma ya da çıkmama. Sanki ‘olmak ya da olmamak’. Siyasi bir krize dönüşen Brexit süreci, toplumsal bir kısım tepkilerin tabii bir yansıması değil miydi?

Batı’daki bütün seçimlerin neredeyse tamamından yabancı düşmanlığına, ırkçılığa, ayrımcılığa prim veren siyasi partiler yükselerek çıkıyor.

Amerika’daki siyasi kutuplaşmanın toplumsal yaralara yol açtığına, ülke bütünlüğünü sarstığına inanan ve bundan derin endişe duyan insanların sayısı hiç de az değil. Çünkü daha düne kadar ayrımcı, ırkçı, insan hakları ihlali suçu gibi düşünülen eylemler bugün toplumun bir bölümü için ideoloji haline dönüşüyor.

Görünen o ki Dünya yeni bir buhran yaşıyor

Her bunalım dönemi öncesi, bir doğum sancısıdır aslında.

Dünyanın istikrar odağı olarak görülen Batı ülkelerinde yeni bir dip dalganın oluşması ve onun bir kaos şeklinde görünmesi, yeni bir bunalımın; dolayısıyla yeni bir doğumun işaret fişeğidir. Toplumların nereye doğru evrildiğini anlamak için derin bir muhasebeye, ufuk açıcı beyin fırtınalarına ihtiyaç var.

Soğuk savaşın bütün enkazı, iki kutuplu dünyadan birinin (Rusya’nın) üzerine çöktü. Bir anda ortaya ‘Tek kutuplu dünya’ çıktı. Yeni dünya düzeninin lokomotifi globalizmdi.

Dünyanın küçük bir köye (global village) dönüştüğü, kitle iletişim araçlarıyla (information highway) zamanın daraldığı, mekanın büzüldüğü düşünüldü. Artık bilgi daha kolay paylaşılacak, teknoloji insanlara yeni ufuklar açacaktı. Nitekim bu parıltılı fikirlerin pek çoğu hayata geçti de.

Avrupa Birliği düşüncesi çok eskilere dayansa bile, bu idealin globalizmin Havai fişekleri eşliğinde yeni bir motivasyon kazandığı ve mesafeler kat ettiği aşikardır.

İngiltere’nin Avrupa Birliği ile ipleri koparma süreci, bir referanduma dayanıyor. Yani halk tepkisine. Niye ki? Zaten İngiltere ayrıcalıklı bir ülkeydi AB nezdinde. Euroya geçmemiş, kendi parasını kullanmaya devam etmişti. Schengen vizesine de dahil olmamış, Avrupa’daki serbest dolaşıma istisna teşkil etmişti. AB ile köprüleri yıkmayı gerektirecek bir problem de gözükmüyordu. Halk neden AB karşıtı bir karar vermişti? Politik ve ekonomik açıdan pek manası olmayan referandum sonucu ile yeni dünya düzenine duyulan tepkinin derin bir ilişkisi var mıydı?

Global düzen parlak avantajlar sunmasına rağmen ne uluslararası ilişkilerde ne de ülkelerin iç ahenginde ciddi bir adalet anlayışı ortaya koyamadı. Mağdur yine mağdur,  mağrur yine mağrurdu. Haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk… Çevrenin öfkesi kabardıkça kabarıyor, merkez bu dip dalgayı duyamıyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un kızgın kitlelerden özür dilemesi boşuna değil.

2008 ekonomik krizi de yeni dünya düzeni için Tehlike çanlarının çoğalması anlamına geliyordu. Amerika’da başgösteren Wall Street’i işkal (occupy Wall Street) Eylemleri bir manada yeni dünya düzenini yol açtığı ekonomik ve sosyal krize tepkinin ifadesiydi.

Şu an yaşananları Batı çöküyor diye alelacele değerlendirmek, derinliği olmayan kindar bir yaklaşım. Bunu ifade edenlerin bir insan hakları enkazı üzerinden zalimce nutuk çekmesi de oldukça ironik bir fotoğrafı gözler önüne seriyor.

Tek kutuplu dünyanın külleri arasından otoriter bir rejimin çıkması ve yeniden eski hakimiyet alanını devralması bazı liderlerde ve kitlelerde otoriter rejimlere karşı bir arzu uyandırdı. Oysa dünya tarihi otoriter rejimlerin kısa vadeli zaferleri ile doludur. Ya korkunç maceralar ve hazin sonlar!

Dünya yeni bir evreye doğru gidiyor. Sancılı, belki de çatışmacı bir süreçten geçiyor. Bu süreç de acı verecek insanoğluna. Seçilmiş diktatörlük dönemine doğru kayan dünyanın, yeni bir demokrasi üretebilmesi için yeni bir hesaplaşmaya gitmesi gerekiyordu ve şimdi o yüzleşme yaşanıyor. Bu yeni tekevvünü ıskalamak çağın ruhuna yaban kalmaktır…

Küçük bir not: Dünyanın yeni bir evreye girdiğini fark etmeyen aydınlar, sosyal bilimciler vs., kendini ve ülkesini yarınlara hazırlama yerine çok daha küçük meselelerle kafa yormaktan bitap düşmüş durumda. Çağın en mühim meselesi nedir, sorusunu kendine sormadan (ve bu çerçevede ülke meselesine bakmadan) bir yol haritası çıkarılamaz. Pusulasız kalınca fikirler değil kişiler üzerinden laf üretmekten başka çare kalmaz. Oysa bugün laf üretme değil değer üretmeye ihtiyaç vardır…

[Ekrem Dumanlı] 18.12.2018 [TR724]

Theo Francken: Belçika Hükümetini yıkan adam [Ebubekir Işık]

Geçtiğimiz hafta sonu Belçika hükümetinin koalisyon ortaklarından N-VA (Nieuw-Vlaamse Alliantie – Yeni Flaman İttifakı) hükümetten çekildiğini duyurdu. Batı demokrasilerinde de böyle şeyler oluyor mu diyorsanız şayet, Belçika’nın hükümet kuramama konusunda bir dönem Irak’ı dahi sollayarak bir yıl kadar bir zaman boyunca hükümetsiz yönetilmiş bir ülke olduğunu hatırlatmak isterim. Bilenler anımsayacaktır, 2010-2011 sürecinde Belçika 353 gün kadar uzunca bir dönem hükümetsiz yönetilmişti. Hatta birçokları Belçika’nın hükümetsiz yönetilmesinin partiler arasında oluşabilecek muhtemel krizlerinde önüne geçebileceği noktasında yarı şaka yarı gerçek beyanatlarda bulunmuştu.

Flaman milliyetçiliğinin yeni temsilcisi N-VA’nın geçen hafta Belçika hükümetinden ayrılmasının temel gerekçesi, mülteciler meselesiyle alakalı Başbakan Charles Michel ile büyük fikir ayrılıkları yaşamasından kaynaklandı. N-VA’nın zaten uzun bir zamandır Charles Michel yönetimindeki hükümet ile legal-illegal mülteciler ayrımı üzerinden sorunlar yaşaması ve özellikle N-VA’lı Göç Bakanı Theo Franken ve başbakan arasında vuku bulan sert ifadeler Belçika kamuoyuna da yansımıştı.

Geçtiğimiz hafta Theo Francken’ın başını çektiği N-VA’lıların, başbakan Michel’in Marekkeş’te gerçeklecek Birleşmiş Milletler Mülteci Paktı’na katılmasını büyük bir sorumsuzluk olacağını, böylesi bir siyasi hamlenin Belçika seçmenine yapılmış en büyük ihanetlerden biri olarak kabul edileceğini, ve başbakanın bu toplantıya katılması durumunda hükümet ortaklığından istifa edeceklerini defaatle kamuoyu ile paylaştılar. Yapılan bu eleştirileri dikkate almayan ve mülteciler konusunda ‘tarihin doğru tarafında yer alacağız’ ifadelerini kullanan Başbakan Michel, Marakkeş’teki BM paktına katıldı ve olanlar oldu.

Başbakan Michel’in toplantıya ne pahasına olursa olsun katılacağını ve tehditlere boyun eğmeyeceğini ifade etmesinin hemen ardından N-VA’nın en tanınmış yüzü ve attığı mülteci karşıtı tweetlerle ünü Belçika’nın da dışına taşmış olan The Francken: ‘’Marekkeş’teki BM Pakt’ının kabul edilebilir hiçbir tarafı yok. Mülteci meselesinde egemenlik haklarımızı başka bir otoriteye devretmeyi öngören bu toplantıya karşıyız ve bu toplantıya giden başbakanla aynı hükümetin parçası olmayacağımızın altını çizmek isterim’’ ifadelerini kullandı.

Aynen Theo Francken’ın dediği gibi oldu ve N-VA Francken’in kullandığı ifadelerin hemen ardından hükümetten çekildiğini açıkladı. Aslında birçok uzman mevcut Belçika hükümetinin bu kadar fikir ayrılıkları ve özellikle Theo Francken’a rağmen bugüne değin dağılmamış olmasını da büyük ve açıklanamaz bir başarı olarak nitelemekte.

Birçok uzmana göre Francken’ın Göç ve İltica bakanı olduğu günden bu tarafa ‘’illegal yollarla Belçika’ya gelmeye çalışan mülteciler Belçika’ya gelmesin’’ söylemini son derece geniş tutarak, bu siyasal tutumunu top-yekün bir mülteci karşıtı kampanyasına dönüştürmeye çalıştığı yönünde. Bu fikirlerini açıkça ifade ettiği bir kitapta yazan Francken (Continent Zonder Grens – Hudutsuz Kıta), özellikle Afrika’dan Belçika’ya gelmek isteyen mültecilerin önce Libya ve Tunus gibi ülkelerde AB’nin desteği ile kurulacak mülteci kamplarında toplanmasını ve bu kamplardan iltica başvurularını yapması gerektiğini öne sürmekte. Francken, daha önce yaptığı muhtelif açıklamalarda bu konunun siyasal hiçbir pazarlığa açık olmadığını ve bu hususun Michel yönetimindeki hükümetin diğer ortakları tarafından da anlaşılması gerektiğini ifade etmişti.

Kim bu Theo Francken?

Theo Francken 1978’de Brüksel’e 40 km mesafede Lübbeek isminde küçük bir şehirde doğdu. Belçika’nın en iyi üniversitelerinden Leuwen Universitesi’nde piskoloji ve pedagoji okuyan Francken, daha o günlerde Flaman milliyetçiliği hedefi ile hareket eden gruplarla son derece yakın ilişkiler geliştirdi. Leuwen Universitesi’nde Francken ile beraber okumuş ve kendisini iyi tanıyan hocalarınında ifade ettiğine bakılırsa, Francken en başından beri Flaman milliyetçiliği ve Flamanların Belçika’da hak ettiği siyasal ve toplumsal seviyeye ulaşmaları gerektiği fikrine gönülden inanmış biri.

Yeni nesil Flaman milliyetçisi siyasetçilerden olan Francken ilk kez 2010 yılında Belçika Federal Parlamentosu’na seçilmeyi başardı. Ardından 2013 yılında doğduğu ve yaşadığı şehir olan Lübbeek’in belediye başkanı oldu. N-VA içerisindeki aktif siyaset tarzı ve özellikle Belçika’lı sağ seçmen ile kurduğu özel ilişkiden ötürü bir anda N-VA seçmenlerinin kalbinde yer etmeyi başaran Francken, bir yıl sonra 2014 yılında partisinin kendisini aday göstermesi sonucunda yeni kurulan koalisyon hükümetinin Göç ve İltica bakanı oldu.

Francken N-VA içerisinde son derece ilginç bir konuma sahip ender siyasetçilerden biri. Parti içerisinde özellikle yönetim kadrosunun önemli bir kısmının desteğini partiye getirdiği oylardan ötürü alan Francken, diğer taraftan yaptığı açıklamalar ve partiyi zor duruma sokan ifadelerinden ötürü N-VA’ya zarar verdiği yönünde parti içinde azımsanmayacak bir grubun antipatisini de kazanmış biri.

Parti içinde Francken’ın N-VA’ya zarar verdiğini ifade edenlerin sesini en fazla geçen yıl duymuştuk. Geçen yıl attığı bir tweette Brüksel’de parklarda yatan mültecileri hedef alan ve o parkları mültecilerden temizleyeceğini belirten Francken, hızını alamayıp bu tweetini eleştiren insan hakları ve mülteci derneklerini de topa tutmuş ve çok sert bir uslupla bu kesimleri eleştirmişti. Bu hadiseden hemen sonra N-VA yönetimini hedefleyen büyük bir siyasal ve toplumsal baskı oluşmuş, ve birçokları Francken’ı istifa etmeye çağırmıştı. Tüm bu baskı ve eleştirilere rağmen, partinin başkanı ve Anwers belediye başkanı da olan Bart De Wever defaatle Francken’a olan desteğini yenilemiş ve N-VA’nın Francken’ın arkasında olduğunu ifade etmişti.

[Ebubekir Işık] 18.12.2018 [TR724]

Alptekin’e dava, Türk bakanlara referans [Adem Yavuz Arslan]

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Gülen Hareketi’ni kastederek “FBI 15 eyalette soruşturma başlattı, hatta New Jersey başta olmak üzere tutuklamalar var” açıklamasını teyit etmeye çalıştığım saatlerde Ekim Alptekin iddianamesi gündeme bomba gibi düştü. ABD medyasında ‘son dakika’ anonsları ardı ardına dönmeye başladı.

Çavuşoğlu’nun ‘Cemaate yönelik tutuklamalar’ haberini ‘Çavuşoğlu’nun yalan beyanları’ başlıklı ‘büyük dosya’ya atıp Ekim Alptekin’e yönelik iddianameye baktım. Zira Çavuşoğlu bu arada yine yalanlandı.

Gelelim iddianameye…

Aslında ABD Başkanı Donald Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn’in yargılanması başladığı için Ekim Alptekin ile ilgili bir ‘gelişme’ sürpriz değil.

Sadece Çavuşoğlu’nun ‘ilk tutuklamalar başladı’ açıklaması ile aynı güne gelmesi ilginç bir durum oldu.

Washington DC’nin hemen yakınlarındaki Alexandria-Virginia mahkemesine sunulan iddianame de Michael Flynn’in iş ortakları Bijan Rafiekian ve Ekim Alptekin’e Türkiye hükümeti adına Fethullah Gülen’in iadesi için ‘komplo kurmak’ ve ‘yabancı bir devlet adına kayıt dışı temsilci olarak hareket etmek’ suçlaması var.

ABD yasalarına göre bir ABD vatandaşı başka bir devletin çıkarlarını temsil etmeye başladığında yani onlar adına lobicilik yaptığında Adalet Bakanlığı’na bildirimde bulunarak kendisini ‘yabancı ülke lobicisi’ olarak kayıt altına aldırmak zorunda. Ekim Alptekin ve Bijan Rafiekian hem bu bildirimde bulunmadıkları gibi hem de FBI’ya bu konuda yalan beyanda bulundular.

Ekim Alptekin’e ayrıca FBI’a yalan beyanda bulunmak da var. Rafiekian için 15, Alptekin için toplam 35 yıl hapis cezası talep ediliyor.


Ağustos 2016’da Flynn, parayı Hollanda merkezli danışmanlık şirketi Inovo üzerinden tahsil etmiş. Inovo şirketinin kurucusu, AKP yanlısı Türkiye Yabancı Ekonomik İlişkiler Kurulu üyesi bir iş adamı olan Ekim Alptekin. Aynı zamanda Türkiye-ABD İş Konseyi’nin direktörü olan Ekim Alptekin, Erdoğan’ın ABD gezilerinin organizasyonlarıyla ilgileniyor.
GÜLEN’İ KAÇIRMAK İÇİN TÜRK BAKANLARLA TOPLANTI

İddianamenin temel suçlaması ise ‘komplo kurmak’.

21 sayfalık iddianameye göre Refiekian ve  Ekim Alptekin, yönettikleri danışmanlık şirketi ile Fethullah Gülen’in itibarsızlaştırılması ve Türkiye’ye iadesinin sağlanması için Türkiye lehine lobicilik yaptıklarını gizlediler. Alptekin ile Rafiekian arasındaki yazışmalardan örneklere yer veren iddianame Alptekin’in Türk hükümeti ile yakın çalıştığını ortaya koyuyor.

İddianamede Türkiye’nin Gülen’in tutuklanması için 19 Temmuz 2016’da, sınır dışı edilmesi için 23 Temmuz’da başvuru yaptığını fakat Türkiye tarafından verilen belgelerin ABD makamları tarafından ‘hukuki standartları karşılamadığı’ gerekçesi ile işleme konulmadığı bilgisi veriliyor.

İddianame de Flynn ve Ekim Alptekin ile Rafiekian’ın ‘Gülen’in iadesi için ABD’li siyasileri ve Amerikan kamuoyunu gizlice etkilemeye yönelik komplo kurdukları suçlaması var. İddianame de ayrıca “Alptekin ve Rafiekian bu çalışmayı Türkiye hükümetinin yönettiğini saklamaya çalıştı” deniliyor.

Hatırlanacağı gibi 2017 Kasım’da Amerikan Wall Street Journal gazetesi ve NBC News kanalı, Flynn’in Türk hükümet yetkilileri ile Fethullah Gülen’in Türkiye’ye gizlice kaçırılması ve İmralı Adası’na götürülmesini planladığını yazmıştı.

Bu iddiaya ilişkin iddianame de detaylar yer alırken toplantıya katıldığı iddia edilen Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak için “Turkish Minister 1 ve ‘Turkish Minister 2’ olarak bahsediliyor. İddianame de şu ifadeler yer alıyor ; “ Türk kabinesi düzeyindeki yetkililer bu proje için gerekli bütçeyi onayladı. Alptekin de Türk yetkililere çalışmalarla ilgili verip onların talimatlarını Rafiekian, Flynn ve Flynn Intel Group’taki diğerlerine aktardı.”

İddianame de ayrıca Flynn ve Alptekin arasındaki para trafiklerine dair detaylara da yer veriliyor; “Alptekin’in Hollanda’daki şirketi Flynn Intel Group’un müşterisi gibi gösterilerek 600 bin dolarlık ücret Hollanda’daki şirket üzerinden üç aşamada gönderildi. Alptekin ödemeleri Türkiye’deki bir hesaptan yaptı. Ödemeleri alan Flynn Intel Group, ardından Hollanda’daki şirkete iki aşamada yüzde 20’şer komisyon gönderdi.”

Hatırlanacağı gibi FBI’a 4 kez yalan beyanda bulunduğu tespit edilen Ekim Alptekin daha önce ‘parayı kendi cebimden verdim’ açıklaması yapmış ancak özel savcı Mueller ikna olmamıştı. Alptekin mayıs 2017’de ABD’den ayrılarak Türkiye’ye taşınmıştı.

Savcı Mueller ile anlaşıp itirafçı olan Flynn ise verdiği ifadede Trump adına seçim kampanyalarının devam ettiği bir dönemde, Türkiye hükümeti ile doğrudan ilişki kurduğunu ve hükümetin talimat ile yönlendirmeleri doğrultusunda danışmanlık çalışmaları yürüttüğünü doğrulamıştı.

Sonuç olarak Alexandria Mahkemesi’ne sunulan iddianame Erdoğan’ın ABD’de ‘çevirdiği dolaplar’ın kapağını açmış oldu. Flynn’in itirafçı olduğu ve savcıya ‘maksimum derecede faydalı’ olduğu göz önüne alındığında Türk bakanlar Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak ile bu ekibe yardımcı olan Ekim Alptekin, henüz ismi ortaya dökülmemiş bazı işadamları, Flynn ile ‘belgesel çalışması’ yapan Nedim Şener ve İsmail Hakkı Pekin gibi isimler için de sıkıntılı günler başlıyor demektir.

Mevlüt Çavuşoğlu’nun yerinde olsam ABD’nin Gülen Cemaati’ne yönelik soruşturmalarını değil Flynn’in itirafları sonrası kendisi ile ilgili olanları yakından takip ederdim.

[Adem Yavuz Arslan] 18.12.2018 [TR724]