Erbili Hocaefendi ve Nakşileri yok etme planı nasıl uygulandı? [Ali Emir Pakkan]

Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız! 

Tek parti dönemi. Daha Menemen Olayı patlak vermemiş. Emniyet Genel Müdürü Rıfat bey, yakın dostu Cemal Öğüt'ü Ankara'ya çağırır ve uyarır: "Esad Hocaefendiyi ziyaret etme! Hatta bir süre ortadan kaybol, evine gir dışarı çıkma! Esat efendi için,  '70 bin müridi var! Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız' diyorlar! Rıfat bey, kendisinin bitirme planlarına alet olmayacağını söylüyor dostuna! 'Beni görevden alacaklar, yerime kendi adamlarını getirip bu işi halledecekler'  diye ekliyor!

Aynı günlerde Esat Efendi'nin İstanbul'daki evi...Mehmed Ali Efendi, babası Es‘ad-ı Erbilî Hz.lerine kaygılarını dile getiriyor:

“Babacığım! Bu havayı beğenmiyorum. Etrafımızda uğursuz gölgeler dolaşıyor. Evimiz ve sokağımız devamlı gözetim altında. Bir tedbir alalım. Mesela köşkteki kalabalığı dağıtalım. Onları memleketlerine gönderelim. Biz de göz önünden silinelim.”

Es‘ad Efendi şu karşılığı veriyor:

“Allah’ın (cc) takdiri neyse, o olacaktır. Bana öyle geliyor ki ok yaydan çıkmış ve hakkımızda karar alınmıştır. Yani tedbir zamanı geçmiştir."

Erbili, 1847,  Musul Erbil doğumludur. Nakşî icazetnamesini alır. 1875 Hac dönüşü İstanbul’a yerleşir. 1918’de Divân’ını neşreder. Halkın saydığı bir alimdir. Tek parti ve arkasındaki derin yapı bu hareketten rahatsızdır! Bitirme planları yapılır! O günün zift medyası 'itibar suikastlerine' başlar!

18 Temmuz 1930, Vakit Gazetesinde Esat efendi hakkında yalan ve iftiralarla dolu bir haber çıkıyor. Gazete, "Erenköy’de Bir Dedikodu: Yüzlerce müridi olan bu esrarengiz şeyh kimdir?” manşetinin altına Erbili'nin fotoğrafını koyuyor! Onun 'İngiliz ajanı olduğunu, lüks içinde yaşadığını, pahalı hediyeler aldığını' yazıyor! 

Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler de aynı iftiraları tekrarlıyorlar! 

Polis,  Es‘ad Efendi’yi takibe alıyor! Hatta evine bir ajan sokuluyor! Her adımı Ankara'ya rapor ediliyor! Ama bu raporların hiçbiri iftiraları doğrulamıyor...

23 Aralık 1930, Menemen hadisesi vuku buluyor. Genç yedek subay Kubilay, bir grup esrarkeş caninin kurbanı olur! Menemen olayı, Nakşilere mal ediliyor!

Emniyet müdürünün haber verdiği, uzun süredir alt yapısı hazırlanan 'tenkil planı' uygulamaya geçiriliyor! Fişleme listeleri raflardan iniyor! Ülkenin dört bir yanında binlerce insan gözaltına alınıyor! 

Olağanüstü hal ilan ediliyor ve özel mahkeme kuruluyor! ( Bakınız; sulh ceza mahkemelerine, 15 temmuz'a, OHAL'e, fişleme dosyalarına ve tutuklamalara)

Bir sabah Erbili hazretlerinin kapısı acı acı çalar! Gelen polistir! 84 yaşında ve yürümekte zorluk çeken Es‘ad Efendi'nin ellerine kelepçe vurulur! Menemen’e götürülür! Onu hususi bir hücreye alırlar, yemeğine azar azar zehir katarlar, rahatsızlığı artar. Hastaneye kaldırılır! Sözde tedavisi sürerken (3 Mart 1936) hayatını kaybeder. Genel kanaat zehirlenerek öldürüldüğü yönündedir! 

Cenazesi ailesine verilmeyerek, resmi makamlar tarafından Menemen’de defnedilir. Erbili'nin oğlu Mehmed Ali Efendi ve 29 talebesi de idam edilir. 

Es‘ad Efendi Hazretlerinin diğer bir oğlu Muhammed Ali Efendi İstanbul’a gelmemiş, Erbil’de ikamet etmiştir. Orada İngilizlerin Musul’u işgali sırasında İngiliz idaresine boyun eğmemiştir. Türkleri Cemiyet-i Akvâm’a (Birleşmiş Milletler) girmeleri için teşvik etmiştir.

Erbili hazretleri, tam bir çadır tiyatrosu olan Mahkemedeki savunmasında Menemen olayları ile bir ilgisinin olmadığını söylemiş, oğlunun ülkeye hizmetini anlatmıştır. Son sözleri şöyledir: “90 yaşımdayım. 20 seneden beri kendimi ölü farz ediyorum. Türklüğe hizmetim olduğundan oğlum İngilizler tarafından Bağdat’tan nefyedildi…”

Nakşilere büyük darbe vurulurken, bütün muhalefet sindiriliyor. Serbest Fırka'nın kapatılması tartışmaları sona eriyor. Tek parti rejiminin ömrü 1946'ya kadar uzuyor! 

Bir dejavu hissine kapıldınız mı?

15 Temmuz'a bir de,  Menemen olayı penceresinden bakın! 

Nereye gittiğimizi daha net görebilirsiniz!

Not: Menemen olayının ayrıntılarını , 'Tek parti rejimine giden yol' başlıklı yazımdan okuyabilirsiniz:


[Ali Emir Pakkan] 30.1.2017 [Samanyolu Haber]

Allahu galibün alâ emrihi [Abdullah Aymaz]

İmam-Hatip  son sınıflarda iken 1967-1968  yıllarında İzmir Buca Cezaevinde Cuma günleri vaaz eder, akşamları teravih namazı kıldırırdım… Orası hapisane olduğu için Bediüzzaman Hazretlerinin Denizli Hapisanesinde yazdığı Meyve Risalesinden konular hazırlardım. Üstad Hazretleri hapisaneye Medrese-i Yusufiye dediği için, Yusuf  Suresini de anlatmak  istedim. Bir Cuma vaazından sonra yanıma bir mahkum geldi, bir hoca tavrıyla “Vallâhü ğâlibün alâ emrihî velâkinne eksera’nnâsi lâ ya’lemûn” (12/21) Yani  “Allah Teâlâ, iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak ğâliptir.” Âyetini ele alarak şöyle bir soru sordu: “Ğalibün’ ism-i fâildir, onun yeri muzârî fiil ile ‘yağlibü’ kelimesi de aynı mânâyı ifade ederdi, niye bir isim kelime kullanılmış da fiil kullanılmamış?” dedi. Biz, Kestanepazarında Hacı Ali Efendiden Meânî okumuştuk, ayrıca o günlerde Üstad Hazretlerinin İşârâtü’l-İ’caz tefsirini de okuyordum. Onun için, “İsim cümlesinde devam ve sübut vardır. Fiil cümlesinde hareket  ve teceddüt  vardır. Eğer yağlibü fiili kullanılsaydı ‘her zaman mutlak gâliptir’ mânasını tam ifade etmezdi.” dedim. Takdir etti. Meğer bu zât Karadenizli bir hâfız ve hoca imiş. Ailevî bir davadan dolayı mahkûm olmuş. Bu günlerde üzerinde çok durulması ve çok okunması gereken bir cümle… Bizlere bakan  yönü var: Yusuf Aleyhisselam Allah’ın fazlına ve lütfuna mazhar, muhlis ve muhlas bir peygamber. Maalesef, hasede uğramış, hem de kardeşleri tarafından kuyuya atılıyor, çıkarılıp kervanlara satılıyor, memleketinden uzaklaştırılıp bir köle olarak, Mısır’ın köle pazarında satışa çıkarılıp satılıyor. Bütün bunlar kötü… Vicdanı kanatıyor. Ama kader de örgülerini durmadan hayır ve güzellik yönünde örüyor. Bütün bu olup bitenlerden sonra Kur’an-ı Kerim şöyle bir değerlendirme yapıyor:

“Nihayet Mısır’a  varınca, Yusuf’u düşük bir fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet biçmiyorlardı. Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına ‘Ona güzel bak!’ dedi. Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz!’ Böylece Yusuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyaların yorumunu öğrettik. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf Suresi, 12/21) 

Yani zâhiren Yusuf’u insanlar alıp götürdü ve sattı. Amma gerçekte Cenab-ı Hak, insan eliyle Yusuf’u getirip Mısır’ın Mâliye Bakanına evine yerleştirdi.

Bu süreçte de zulüm ambalajlarının altında da işte böyle temkin ve itibarlı yerleştirmeler var. 

Üstad Hazretleri, bâtılın, hak üzerine musallat edilmesinin hikmetini anlatırken dördüncü maddede “Bir hak, bil kuvve (potansiyel olarak) kalmış veya kuvvetsiz kalmış veya mahlut hem mahşuştur. Ona taze bir kuvvet vermek lazım gelmiştir. Muvakkaten bâtıl ona musallat edilir.” diyor. 1925’lerde, dünyayı aydınlatacak eserler yazma potansiyelinde olan Üstadın, dört-beş talebesiyle Erek Dağına çekilip çok güzel ilmî sohbetler yaptığını biliyoruz. Vefat tarihi 1960’a kadar  Üstad Erek Dağında böylece kalsaydı, insanlığa oradan hiçbir bilgi mirası kalmayacaktı. Konuştuklarını yazan, hiç olmazsa ufak-tefek not tutan tek bir kimse yoktu. Zaten orada mahalli dili kullanıyorlardı. Ama zulmen Ramazan günü, karda, kışta yayan olarak oradan sürülüyor. Dolaştırıla dolaştırıla Burdur’a getiriliyor. Orada Türkçe “NURUN  İLK KAPISI” kitabını  yazıyor. Oradan da Barla’ya sürülüyor, orada Sözler, Mektubat ve Lem’alar gibi hârika şaheserleri yazıyor…

Bu süreçte de milyarlar sarfedilseydi asla başaramayacağımız bir tanıtım ve ilanat ile Hizmet, cihana tanıtıldı.

Senelerdir, yüz akımız muhlis ve muhlas öğretmenlerimiz gibi, her Hizmet erinin hamallığı bile göze alıp dünyaya dağılmaları tavsiye ediliyordu ama bu tavsiyenin hikmetini tam anlamıyorduk. Ama bu süreçte zâlimler eliyle bu operasyon başlatılmış oldu.

Seneler önce Amerika’ya gelmiş bir mütevelli Ağabeyi ziyaret etmiştim. Dedi ki: “Buraya ilk geldiğimde her şey bana yabancı geldi. Sanki kuşlar ve ağaçlar bile… Türkiye’de nereye gitsem, yazılar, konuşmalar, varlıklar herşey dost görünürdü. Ama burada her şey farklı ve yabancı!.  Kendi kendime ‘Ben buraya neden geldim ki?’  diyerek sorgulamaya başladım. Bir müddet sonra baktım ki, Çinliler, Koreliler, Japonlar, Hindistanlılar, Pakistanlılar, Hispanik, Portarik herkes burada. Sadece biz geç kalmışız. San Fransisko’da, Los Angeles’te silikon vadisinde, Şah döneminden gelen İranlılar bile yüklerini tutmuşlar. Sadece bir şirketin bütçesi Türkiye Bütçesinin iki katı… Buraya gelen Ermeniler, Rumlar bile çok zengin ve itibar sahibi olmuşlar. Ama bizden ciddi bir geliş olmamış…”

Sadece Amerika mı? Dünyanın her tarafında hâlâ çok azız… İşimize bakalım. Müşteriler bekliyor.

[Abdullah Aymaz] 30.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Bu 'Beyaz Adam!' kendine güldürüyor! [Kadir Gürcan]

Sayın Cumhurbaşkanı, Avrupa ülkelerinde ve Birleşmiş Milletler'de dile getirdiği ülke içi meseleler itibar görmeyince şimdi de şansını Afrika turnelerinde denemeye karar verdi. Havuz medyasının “Herkes ayakta alkışladı!” sürmanşeti ile verdikleri spot cümleler herkesin aşina olduğu şeyler. Hani derler ya; tilkinin bildiği kırk hikayeden otuz dokuzu kümes ve tavuktan ibarettir. İşte öyle şeyler.

“Dünya beş’ten büyüktür!” retoriğinin alıcısı yok. Hele Avrupa Birliğinden dışlanıp, Şenghay Beşlisi ile flört edenlerin çaresizliği kimsenin gözünden kaçmıyor. 

Halihazırda Afrika kıtasındaki ülkelerin büyük devletlerden bir veya birkaçı ile derin ticari, kültürel münasebeti var. Sömürge olmaya boyun eğdikleri ülkelerin konuştuğu diller, Afrika ülkelerinde ikinci resmi dil. Her biri, kendilerine ne yapacağını dikte eden, emreden ve gerekirse güç kullanan “Beyaz Adam”a göbeğinden bağlı. Dünyanın üç yüz yıldır tanıdığı emperyal, kolonizasyan ve sömürgeci aktörler, farklı form ve modern tekniklerle hala hükümranlıklarını devam ettiriyorlar. 

Afrika Ülkeleri deyip ufkumuzu daraltmayalım. Ortadoğu Ülkelerinin de durumu aynı. Belki hatırlarsınız. Birkaç yıl önceydi. Bugün Saray’da ikamet eden devletli, Cezayir-Fransa gerginliğini fırsat bilip, “Fransa, Cezayir de Müslümanlara yaptığının hesabını versin!” diye hamaset yapınca, ilk cevap Fransa’dan değil Cezayir’den gelmişti; “Bizi siyasi amaçlarına alet etme!” diye. Yani Beyaz Adam öksürse, uydu ülkeler zatürre oluyor. Merak edenler internetten ilgili haberi bulabilirler. 

Bizim devletliler Üçüncü Dünya Ülkelerinde gezerken kendilerini, gelişmiş ve süper devletler gibi pazarlıyorlar. Gafletlerinin derinliğine bakın ki, Afrika Ülkesi olarak küçümsedikleri coğrafya, son yıllarda Türkiye’nin hayallerinin ötesinde, ticari, ekonomik ve kültürel açıdan dünya gündeminden düşmüyor.

Ayrıca, dünya Türkiye hakkında ne düşünüyorsa onlar da aynı şeyleri düşünüyor ve çıkar hesaplarını ona göre planlıyorlar. Yeni ve muktedir bir “Beyaz Adam”  versiyonuna razı olmaları için mevcut Türk Hükümetinin çok şey yapması lazım. Gezi boyunca, kendi iç meselelerini şantaj, ekonomik rüşvet ya da Şark Kurnazlıklarıyla dikte etmek, istenen neticeyi vermeyebilir. 

Kötü bir talihsizlik. Türkiye dünya gündeminden kopmuş durumda. Bugün cadı avının mağdurları olan hizmet gönüllüleri olmasaydı, Türkiye’deki yetkililerin Afrika kıtasından haberleri bile olmayacaktı. Afrika’da bütün dünyanın ilgisini çeken bakir ve cazip ekonomik kıpırdanıştan nasiplenen Türk ticaret adamları hizmet gönüllülerine çok şey borçlular.

Ortadoğu gezilerinde “Halife”, Afrika turnelerinde “Beyaz Adam!” kibriyle ev sahiplerine akıldanelik eden devlet büyüklerimiz var. İslam Ülkelerinde, Türkiye’nin tarihi itibarı dibe çakılmış durumda. 

Şimdi şansını Afrika Ülkelerinde deneyen Saray ekibi, oralarda kendisini ve ülkesini küçük düşüren mütekebbir “Beyaz Adam!” raconları kesiyor. 

Hem de işe, Afrika’nın en başarılı okullarını kapatmaları ültimatomu(!) ile başlamışlar. Afrika kıtası gülmesin de ne yapsın! Üç asırdır titredikleri Beyaz Adam şimdi onları kıyasıya neşelendiriyor.

[Kadir Gürcan] 30.1.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com

Toz kaçtı! [Zeynep Zâhide]

Adetim değildi geç vakit pazara gitmek ama bazen daha önemli işleri aksatmamak için akşamın geç vaktinde pazara gitmek zorunda kaldığım oluyordu. Yine ertelenmesi mümkün olmayan işlerimden birinin halledilmesi için pazarı geç saate bırakmış hızlı hızlı tezgâhları dolaşıp bir an evvel alacaklarımı alıp eve dönmek istiyordum. 

Akşam karanlığıyla birlikte insan bazen loş ortamlarda olan hareketliliği seçemeyebiliyor. Tezgâhlar arasında hızla ilerlerken; tezgâhın birinde son kalan ürünleri seçmeye çalışan yaşlıca bir teyzeyi fark edemeyince Pazar arabamın tekeri teyzeye çarptı. Dönüp özür beyan ettikten sonra tezgâhları dolaşmaya devam ettim. İhtiyacım olan meyve ve sebzeleri almış pazardan çıkmıştım ki ağır aksak ilerlemeye çalışan biraz evvel pazarda dolaşırken Pazar arabamla çarptığım teyzeyi gördüm.

Baktım, teyze arabayı sürmekte zorlanıyordu. Yanına yaklaştım “Teyze” dedim “Yardımcı olabilir miyim” teyze kibarca “Allah razı olsun kızım. Sağ ol” Dedi. Ama sanırım pazar arabasında bir sorun vardı. Çünkü yükü taşınmayacak kadar çok değildi. Dikkatli baktığımda arabanın tekerinin birinin eğrilmiş olduğunu fark ettim. Teyzeye yükünün benim arabaya da sığacağını, gideceği yere kadar benim götürebileceğimi söyledim. Ama o yine teşekkür etti kibarca. Beraber yan yana yolumuza devam ederken Pazar arabasının eğrilen tekeri “Atık su gideri” kapağının arsına sıkıştı. Teyzeyle birlikte çıkarmak için zorlayınca zaten sorunlu olan teker yerinden çıktı, logarın içine düştü. 

Teyzenin arabası zaten zor yürüyordu tamamen durmuş oldu. Mecburen benim arabanın boş yerine teyzenin aldığı meyve ve sebzeleri koyup teyzenin evine doğru hareket ettik. Yolda giderken sordum

-Teyzem evde senden başka pazara gidecek genç kimse yok mu
-Yo kızım var da yok
-Nasıl var da yok
-Bir kızım var ama o da özürlü çocuğuna bakıyor evde
-Kızınız sizinle mi kalıyor
-Evet. Yeni kalmaya başladı
-Yoksa boşandılar mı
 -Haayır 
-Ya ne peki? Sizde niye kalıyorlar
-Boş ver kızım başını ağrıtmaya değmez akşam akşam
-Teyze baş ağrıtacak bir şey yok eve gidene kadar muhabbet etmiş oluruz
-İyi de kızım ne faydası olacak can sıkmaktan başka
-Teyze bizim yeteri kadar canımızı sıkan sağ olsun bir hükümetimiz var zaten. Seninkiyle mi sıkılacak. Anlat boş ver.Belki bir faydamız olur

Benim hükümet muhalifi sözümü duyunca derdini anlatmaktan çekinen teyzeye cesaret gelmişti. Çünkü halkımız öyle korkar olmuş ki derdini anlatsa, dert dediğin de yani adam pahalılıktan dert yansa “Sen ne demek istiyorsun hükümetimi kötülüyorsun? Yoksa sen hainlerden misin” diye saçma sapan bir suçlamayla karşılaşılabiliyor. Böyle bir zamanda insanın diğer dertlerini nazara vermesi mümkün mü… 

Teyzenin yaşadığı evin sokağına girdik teyze yavaş yavaş açıldı. Kısık ve endişeli bir ses tonuyla konuşmaya başladı 

-Kızım, benim kızım ve damadım hizmet hareketinin bir okulunda öğretmenlik yapıyorlardı. Uzun süre yurt dışında çalıştılar. Bir çocukları oldu ama çocuk “Down sendromluydu” Yaşadıkları ülkenin sağlık sistemleri torunun için uygun olmadığından mecburen Türkiye’ye geldiler. Maşallah damadım çok başarılı bir öğretmendi. Türkiye’ye uluslararası fizik olimpiyatlarında altın madalyalar kazandıran bir öğretmendi. Kızım ise torunum doğduktan sonra öğretmenliği mecburen bırakmak zorunda kaldı. Yoksa kızımın da damadımdan aşağı kalır yanı yoktu. Derken mâlum şu darbe senaryosunu sahneye koydular. Allah var güzel de oynadılar(!) Önce damadımın okulunu kapattılar. Kapatmakla da kalmadılar cam çerçeve indirip yakmak istediler. Öyle azmışlardı ki okula saldıran Vandallar, adeta okulun isminin yazılı olduğu panoyu kemireceklerdi. Okul kapandı “Ne yapalım, vardır bunda da bir hayır” deyip damadım kendine uygun iş aramaya başladı. Ama hangi kapıya gittiyse daha evvel çalıştığı kurumdan dolayı kimse iş vermedi. 

Teyze bunları anlatırken; iki pencereli, pencereleri yol hizasında yokuşun başında bir eve gelmiştik. Ben içeri girip bu dertli aileyi daha yakından tanımak istiyordum. Müsaade istedim. 
-Teyze mümkünse sohbetimizi evinizde devam edebilir miyiz
-Kızım bizim için sıkıntı yokta torunun sizi rahatsız etmesin istemem 
-Sıkıntı yok teyze. 
-Eve girdim kapıda özürlü torunu karşıladı bizi. Ağzından çıkan kelimeler net anlaşılmamakla birlikte. “Babam babam” diyordu. 

Teyze; 
-Kusura bakma kızım çocuk aylardır babasından ayrı. Ona çok düşkündü onun yokluğu yavrumu perişan etti. Onun için her kapı açılışında “Babam geldi” diye kapıya koşuyor. 

Teyze bunları anlatırken, ismini sonradan öğrendiğim Esma Hoca daha bize hoş geldin demeye fırsat bulamadan, gözyaşlarını tutamadı. Süreç öyle yıkmış ki bu aileyi; benden çok çok genç olmasına rağmen Esma Hoca alnında elemin onay mührü çizgiler şekillenmişti. Adeta annesinden farkı kalmamıştı. Ben çocuğun, babasından niye ayrı olduğunu sorduğumda, zaten konuşmakta zorlanan teyze tamamen koptu. Dakikalarca gözlerini benden kaçırıp, nisan yağmurları gibi gözyaşı döktü. Hayli zaman bu halde kaldıktan sonra konuşmaya devam etti

-Damadım buralarda iş bulamayınca gideyim de bari köyde bir zemin yoklaması yapayım. Bel ki hayvancılık filan yapabilirsek geçimimizi sağlarız “Rızkı veren Allah” deyip köye gitti. Köye gittikten birkaç gün sonra evlerini polisler bastı. Evi didik didik aradılar. Suç delili olarak da Fethullah Hoca efendinin Peygamber efendimiz SAV’i anlattığı “Sonsuz nur” kitabı ve yine Fethullah Hoca efendinin dua şerhi olan “El kulubud daria” isimli eserini buldular. Aynı gerekçelerle damadımın arkadaşları tutuklanınca, damadıma haber verdik. Durumu izah ettik. O da ülkemizin güney sınırından bir yerden Türkiye’yi terk etti. Damadım zaten sürekli bilim olimpiyatlarına dünyanın dört bir tarafına gidip gelen biriydi birçok ülkeye vizesi vardı. Duyduğuma göre şimdi soğuk bir ülkede yaşıyormuş.

-Yaşıyormuş derken…
-Kızım internetimiz yok. Onun için ayda bir konuşabiliyoruz. Bazen ülke değiştirdiği de oluyor. O yüzden şu anda tam olarak nerede bilmiyorum. Sağlık haberini alıyoruz buna da şükür. Burada olup günlerce işkence görmesinden de varsın hasretini çekelim. 
-İşkence derken
-Kızım sizin haberiniz yok herhalde. Hapishanelerde insan onuruna yakışmayan ağır işkenceler yapıyorlar şimdi.
-Bunu nereden biliyorsunuz
-Kızım bizim gibi onlarca mağdur arkadaşımız var. Onların bazıları tahliye oldu yaşadıklarını anlatıyor. Hatta burada söylemeye utandığımız, Kur’an’da “Belhum adel” diye anlatılan, insanlıktan çıkmış nice aşağılık mahluklar ki haya abidesi bu insanlara akla ziyan işkenceler ediyorlarmış. Kızımın şu halini görüyorsun. Kızımı aldılar nezarethaneye günlerce sorguladılar. Türlü türlü hakaret ve galiz küfürler ettiler. Günlerce aç susuz bıraktılar. Soğuk beton zeminde kaldı. Şimdi her tarafı ağrıyor kızımın. Bak görüyorsun tek kelime konuşmuyor. Hayata küstürdüler kızımı. Onu şimdi ayakta tutan tek şey şu masum.
-Peki Esma Hoca’dan ne istiyorlarmış
-Ne isteyecekler kızım. Kocasına karşı tehdit unsuru olarak kullanmak istediler.
-Peki teyze neyle geçiniyorsunuz burada. Yaşadığınız mekânda pek sağlıklı görünmüyor. Baksana güneş bile almıyor eviniz. 
-Kızım bizim beyin emekliliği var. Bu evi de zamanında aldık idare ediyoruz beyim de kestane satıyor. Geçinip gidiyoruz şimdilik.
-Peki teyze siz neden pazara akşam geç vakitte gidiyorsunuz. Malum artık sokaklarımızda can güvenliği kalmadı.
-Ne yaparsın kızım. Gündüz erken gittiğimizde pazar çok pahalı oluyor. 
-Nasıl yani
-Pazarcı esnafı bir sonraki pazara kadar elindekilerin çürümesinden korktuğu için elindekileri bitirmek için akşamüzeri fiyatları neredeyse yarı yarıya indiriyorlar. Bu da bizim gibi garibanlara yarıyor. 

Evet. Zor şartlar insana ayakta kalmanın alternatiflerini öğretiyor. Bugün bir şey daha öğrendim. Kendi sokağımızda ne acılar yaşanırken bizler hiçbirinden habersiz yatağımızda mışıl mışıl uyuyoruz. Ben bugün Pazar arabasının tekerinin kırılması sayesinde öğrendim bir alt sokağımızdaki yaşanan bu dramı. Kim bilir Pazar arabasının tekeri sağlam, ama nice yürek yangınları olan evler var etrafımızda. 

Acizane tavsiyem bazen pazara akşam geç gidelim. Kim bilir belki size de denk gelir Pazar arabasının tekeri kırık bir teyze bir amaca veya genç bir gariban. O akşam oradan ayrılırken sanki unutmuş gibi yaparak Pazar arabamı ve içindekileri de bırakarak çıktım. Geç fark etmiş olacaklar ki sokağı döndükten sonra sesini duydum teyzenin “Zeyneep kızım” ama ben duymamasızlıktan gelip yoluma devam ettim. Zaten yaşlı olduğu için peşimden yetişemeyecekti izimi kaybettirip eve geldim. 

Hüzün iliklerime kadar sirayet etmişti. Geçtim odama doya doya ağladım. Allah’ım biz ne zamandan beri böyle kör sağır, menfaatlerimize dokunulmasın diye haksızlık karşısında dilsiz şeytan olduk. Birazdan eşim geldi eve. Ağlamaktan kızarmış gözlerimi görünce meraklanıp beni hesaba çekti. Malum, erkeklerin bu durumlarda gözüne toz kaçar. 
“Bir şey yok. Toz kaçtı hayatım toz kaçtı…”

[Zeynep Zâhide] 30.1.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

*'Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır'

Erdoğan ekonomik krize rağmen hakim ve savcılara neden zam yapıyor? (*) [TR724]

1-Erdoğan’ın ve bakanlarının adının karıştığı 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve MİT tırlarıyla Suriye’deki ekstremist (İŞİD, Al-Nusra vs.) gruplara silah sevkiyatı soruşturmalarından sonra bağımsız yargıyı yok etmek için Erdoğan, hükümete talimat verdi.

2-2014 Ekim ayında yapılacak HSYK seçimlerinde mutlaka kendi istedikleri kişiler üye olarak seçtirilmeliydi. Bunun için hükümet destekli YBP (seçimler sonrası YBD adını aldı) kuruldu.

3-Tüm masrafları hükümet tarafından karşılanan YBP, seçim çalışmalarına başladı. Adalet Bakanı Bekir BOZDAĞ, YBP üyelerinin HSYK üyesi seçilmesi halinde “maaşlara zam” yapılacağını, “disiplin suçlarının affedileceğini” vaat etti. (Üç gün önce uyuşturucu kuryeliği yaparken yakalanan YBP üyesi hakim Halil S. da bu disiplin sicil affından yararlanmıştı!

4-2014 HSYK seçiminde çoğunluğu ele geçiren ve yargıyı Erdoğan’ın emrine veren HSYK teşekkül etti ve birkaç ay içinde maaş zammı yapıldı. Bu vaat/maaş zammı Erdoğan hükümetinin kendi yargısını kurmak adına hakim ve savcılara verdiği “ilk rüşvetti!”

5-Kurulan bu yeni HSYK’nın atadığı sulh ceza hakimleri ve özel yetkili savcılar, hükümet aleyhine yapılan geçmişteki soruşturmalarsa görev alan, polis, hakim ve savcıları tutukladı.

6-Yine bu hakim ve savcılar eliyle, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Erdoğan muhalifi milletvekili, gazeteci, akademisyen, hakim, savcı, polis, somut delil bulunmamasına rağmen, “darbeci/terörist/Gülenist” olmakla suçlandı, toplam 41 bin kişi tutuklandı. Hakim ve savcıların 4000’i ihraç edildi, 2500’ü tutuklandı.

7-Tutuklu muhalifler hakkında artık yavaş yavaş iddianameler düzenleniyor ve Ağır Ceza Mahkemesinde yargılamalar başlıyor. Ağır Ceza Mahkemeleri, Erdoğan’ın gazabına uğramaktan korkmakla birlikte, dosyalarda “somut delil” bulmakta zorlanıyor, Erdoğan kontrolündeki basında yer almasa da bu davalarda delil yokluğundan tahliye kararları verilmeye başlandı.

8-Az bile olsa tahliyeler Erdoğan’ı hem kızdırıyor hem de endişeye sevk ediyor. 2014 HSYK seçimlerinde işe yarayan hakimlere maaş zammı bir kez daha kullanılacak.

9-Ayrıca, Nisan ayı içinde, Erdoğan’a süper yetkiler veren Anayasa değişikliği referandumu yapılacak. Seçim hakimlerinin ve YSK üyesi hakimlerin önceden maaş zammıyla memnun edilerek oyların sayılması, itirazların değerlendirilmesi konusunda Erdoğan lehine hareket etmesinin istendiğini de akıldan uzak tutmamak gerekir.

10-Ekonomik krize rağmen Erdoğan, “muhalif yargılamalarının” ve “Anayasa değişikliği referandumunun” istediği seyirde sürmesi için hakim ve savcılara maaş zammını “ikinci kez rüşvet olarak” kullanıyor.

11-Bu rüşvet maaş zammının Erdoğan’ı “muhalif davaları” ve “referandum” yönünden ne kadar rahatlatacağını zaman gösterecek.

(*) KHK ile ihraç edilen bir hukukçudan gelen yorumu okurlarımızla paylaşıyoruz. [TR724]

Velayet süreci ve iki mektup [Veysel Ayhan]

Nifak ve zulmün cenderesinde velayet yollarını kat eden on binler var. Hem de dikey olarak. İşte o insanlardan ikisinin mektubu. Biri dışarıda bir Anadolu kadını olarak iki küçük çocuğuyla zulme yiğitçe direnen ‘Haticecik’; diğeri içeride Medrese-i Yusufiye’de arşiyesini tamamlayan bir ‘Yûsufcuk’.

İşte onların mektupları:

‘KİMSEYİ ARAYAMADIM, SADECE AĞLADIM’

“Eşimi almaya gelen polisler çok ukala tavırlar sergilediler. Eşimi aşağı kapıya kadar uğurladım. Götürülürken polisler bana: ‘Niye aşağıya kadar yolculuyorsun? Suçu yoksa geri gelir’ dedi. Polise: ‘Ben eşimi hep kapılara kadar uğurladım. Ona hep hürmet ettim. Hürmetim size değil. Siz böyle tavır göremezsiniz çünkü layık değilsiniz’ dedim ve el sallayarak uğurladım eşimi.

Beş ay oldu eşim gideli. O gitmez, o bizden geçmez; götürüleli… Olsun ben iki çocuğumla dimdik ayaktayım. Kızım babasız uyumayı, oğlum kardeşini sahiplenme duygusunu, ben maddi hiçbir şeyin önemi olmadığını öğrendim.

Gurbetteydim. O gurbeti iliklerime kadar hissettim. Kimseyi arayamadım. Sadece ağladım.

İş yerinde telefon,  zımba bile kullanmayan eşim terörist muamelesi görmüştü.

Olsun… Allah onu sevmiş; sevdiği için terbiye edecekti. Silkelendim, toparlandım.

Eşimi ilk ziyarete gittiğimde, cezaevinde anneler eşler herkes ağlıyordu. Tek tek dolaştım aralarında. ‘Ağlamayın. Onlar iyi… Allah onları sevdiğinden burada istihdam ediyor; zayi etmez. Onlar iyidir; ağlarsanız yıkılırlar’ dedim. İnanamıyordum kendime.

Çocuğum düştü diye ortalığı ayağa kaldıran ben büyümüştüm. Şimdi benim durumumda olan tanımadığım insanlara bile aynı şeyi söylüyorum. Biz ağlar kederlenirsek, omuzlarımız düşerse; acizlenir isyan edersek, zalim o zaman zulüm etmiş olur. Dua etmeyi öğrenmek lazım mı. Zor çok zor…

Etrafında herkesin sana bakışlarıyla bir şeyler  söylemesi… O bakışları okumak…

Kimi acıyor ‘Yazık oldu onunla evlenmeseydi böyle olmazdı’ diyor. Kimi ‘Suçu olmasa bırakılırdı’ diyor. Kimi ‘Olan çocuklara oluyor’ diyor.

Ben yine dimdik duruyorum. Bir an bile eşimle evlendiğime pişman olmadım. Olur muyum? Yusuf yürekli yiğit nasip olmuş bana. Çocuklarım zorda değil. Özlemek ne güzeldir. Bir babayı özlemek her evlada nasip olmaz. Onların yanında Allah var. Dört aydır ben onlara abur cubur almıyorum. Çünkü erzağımız bitmiyor. Krakerlerine bile bereket veren Rabbleri var. Allah’ın bana nasip ettiklerini haketmiyorum. Acizim günahlarım var. Eşimin ibadetleri oruçları hatimleri bizi bereketli nasipli kıldı.

Dışarıya pasta yapıp satıyorum. Aldığım 2 kilo un hiç bitmedi. Kaç tepsi kaç çeşit yaptım. Cebimde param hiç bitmedi. Sevinçten ağladım bunları yasarken. Şimdi de yazarken.

Ama bir an bir an bile isyan etmedim. Niye biz demedim. Demem. Allah o hale getirmesin. Herkes ne kadar güçlüsün diyor. Oysa ben güçlü değildim. Herkes beni evhamımla zayıflığımla bilirdi. İmtihanı veren Allah kalbe serinliğini de veriyor. O, en güzel Vekil.

Yaşadığım bir hadiseyle bitireyim. Çok uzattım, hakkınızı helal edin. Dolmuşum konuşacak kimse olmayınca. Akşamları dua saati yapıyoruz altı yaşında oğlum ve üç yaşında kızımla. Eşim ve onun durumunda olanlara sekine, tefriciye…  Fetih gibi bazı sureler okuyorum; onlar dinliyor. Kızım ayağımda tam uyuyacaktı; gözlerini açıyor kapıyor, benim sağ tarafıma dikiyor gözlerini. Anlam veremedim. Dalmaya çalışıyor diye düşündüm. Sonra dedi ki ‘Anne bak o da seninle okuyor’. Kimse yoktu bizden başka ama varmış demek ki.

‘Hoş gelmiş annem… Kim geldiyse sizin hatırınıza gelmiştir’ diyebildim.

Oğlum babasının durumunu biliyor, saklamadım. Çocuklar öyle altından kristalden değil. Bu onların da imtihanı. ‘Avukat olup bir gün bunu babama bunları yapanlara hesap sorucam’ diyor. Çok mutlu oluyorum.”

MEDRESE-İ YUSUFİYE’DE 50.GÜN

“…Bu gece, medrese-i Yusufiye’ye gireli 50. günümüz oldu. Nasipte size cezaevinden mektup yazmak varmış! Yazı yazmayı çok beceremediğimden 50 gündür kâğıt ile kalem bana bakıyor ben de onlara bakıyorum. Alamadım elime, başlayamadım kelimeleri kâğıda dökmeye ama bu sabah tesbihat yaparken her biriniz ayrı ayrı gözümün önüne geldiniz!

Görüşemiyoruz belki aramıza mesafeler giriyor ama dualarda buluşmanın huzurunu yaşıyoruz bu gârip yerlerde!

Çok güzel günler geçiriyoruz burada. Kardeşlik, uhuvvet, Allah’a iman ve itimat… Zaten bu duygular olmazsa çok zorlanırdık bu demir parmaklıkların ardında. Aile özlemi, eş ve çocuk hasreti bazen bir yumruk gibi oturuyor göğsümüze. Ama değil mi ki hepsi Allah için. Feda olsun. Rabbim inşallah ebedisini verir.

Burada içinde bulunduğumuz bu güzelliklerin değerini iliklerimize kadar hissediyoruz.

Küçük bir dünyamız var. Adı C -28.

İki katlı, bahçeli, müstakil. Bizden başka giren çıkan yok.

Bahçemiz var ama bir çiçeğimiz yok, bir yeşil yok. İnsan burada bunlara hasretlik duyuyor.

Tahmini on metreye beş metre bir bahçe. Yüksek duvarlarla çevrili ve o yüksek duvarların üstünde teller. Bir gökyüzü var bakıp rahatladığımız ama oraya da başımızı kaldırdığımızda gözümüze teller ilişiyor.

O yüzden benim başımı kaldırıp gökyüzüne bile bakasım gelmiyor. Bahçemizin bir köşesinde tüm betonlara inat o taşların arasından bir ot çıkmış o otu seyretmek doyumsuz geliyor bana.

Bir de çatıda bir baykuşumuz var ne zaman tesbihata başlasak o da başlıyor ötmeye. Diyeceksiniz ki şimdi ottan baykuştan niye bahsediyorsun!

Dedim ya bizim burda küçük bir dünyamız var. Bazen Üstad Hazretleri geliyor aklıma.

Onun o tek sepetlik dünyası. İşte bizim de burada tek sepetlik bir dünyamız var.

İlk geldiğimiz günlerde mutfak eşyalarımız yoktu. Çorba geliyordu. Yemekte kaşığımız olmadığı için ya ekmek banarak içtik ya da plastik şişeleri bir tane kaşık kenarıyla kesip bardak yaptık o şekilde içtik. Neden kaşık kenarı derseniz. Burada bıçak yok. Tüm kesme işlemlerini kaşık kenarı ile yapıyoruz. Artık hepimizin bir bardak, bir çatal ve bir kaşığı var. Çok zenginiz Elhamdulillah.

Burada sabah hayatımız erkenden başlıyor. 04.30 gibi kalkıyoruz.

Teheccüd, dua, sabah namazı, tesbihat derken 06.00’a kadar devam ediyor.

Sabah 8’deki sayıma kadar serbest. 8.30’da kahvaltı ve sonra herkes okuyacaklarını okuyor, sohbet ediyoruz. Zaman o kadar güzel ve hızlı geçiyor ki bilemezsiniz.

Tabi her birimiz burada duygu yoğunlukları da yaşıyoruz kâh gülüyoruz kâh ağlıyoruz!

Ancak bu gözyaşları sevinçten, mutluluktan biraz da özlemden…

Ama yalnız değiliz. Kimler gelmiyor ki ziyaretimize. Bizde sır olarak kalsın. Rüyalarımız sır, yakazalarımız sır, gözümüz açık gördüklerimiz sır… Emin olun biz yalnız değiliz.

Siz kendi sıkıntılarınıza üzülün bize değil. Söyleyip aklını ve imanını dünyaya kaptırmış zavallılara malzeme vermeyeyim. Görmek için tüm hayat ve varlığımı feda edeceklerimi Allah burada hepsinin birden nasip etti.

Daha ne diyeyim!”

[Veysel Ayhan] 30.1.2017 [TR724]

Bundan iyisi Şam’da kayısı: Döviz de bol petrol de! [Semih Ardıç]

Türkiye, ‘hukuk güvenliği olan, istikrarlı ve gelecek vaat eden ekonomi’ notunu 18 senelik sancılı, zor ve uzun bir dönemin akabinde 2012’de hak edebilmişti. 2012’de peşi sıra ‘yatırım yapılabilir’ notu veren Standard&Poor’s (S&P), Moody’s aradan dört sene geçtiğinde verdiğini geri aldı. 27 Ocak 2017’de ise Fitch, Türkiye’nin kredi notunu ‘çöp’ seviyesine indirdiğini ilan etti.

Büyük fonlar hisse senedi almadan, tahvil ya da bono piyasasına girmeden veya şirket satın alma kararı vermeden evvel bahsi geçen üç kuruluşun verdiği karneye bakar. Kredi karnemizde notun kırık olması iş âlemini daha az yabancı sermaye, daha maliyetli dış borçlanma, yüksek faiz ve artan döviz fiyatlarına alışmak mecburiyetinde bırakacak.

İktisadî krizler, askerî muhtıralarla kaybedilen senelerin geride kaldığını ümit ettiğimiz bir dönemde gelen ‘aferin böyle devam et’ iltifatını heba ettik. Sermaye açığını gidermemiz için altın tepside takdim edilen teminat bu kadar kolay harcanmamalıydı. Üst katlara; Almanya, ABD ve İngiltere gibi büyük ekonomilerle aynı lige çıkmak yerine 1990’lı senelerin berbat imajına rücû ettik.

Türkiye gibi bir ekonomiyi beş senede Bahreyn ve Azerbaycan’ın ligine düşürmek için özel bir gayret göstermek lazımdı. Şımarıklıktan, iktidar körlüğü ya da kuvvet zehirlenmesinden kalan eksi bakiye ile mevcut krizin üstesinden gelmek kolay olmayacak.

BAŞBAKAN YARDIMCISI PETROL BULDU!

Ne kadar hayıflansak ve tez vakitte toparlansak yeridir. Gelin görün ki AKP hükümeti meselenin ciddiyetini idrak etmemekte kararlı. Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’ın, Fitch’in Türkiye’nin büyüklüğünü anlamaktan aciz olduğunu belirtmesi memleketi ‘tam bir şecaat arzeden kıpti’ vaziyetine düşürüyor.

Kaynak iddialı cümleler kurmuş: “Türkiye’nin döviz sıkıntısı yok. Türkiye’nin ödemeler dengesinde bir sıkıntısı yok. Türkiye’nin ithalatta, ihracatta bir sıkıntısı yok. Türkiye’nin borçlarını çevirmekte bir sıkıntısı yok. Türkiye’de döviz bol, petrol  bol.” Hakikatle hiçbir illiyeti yok bu sözlerin. Baştan sona düzmece hepsi. Başbakan yardımcısı bol petrolün yerini de söyleseydi keşke. ‘Bundan iyisi Şam’da kayısı’ diyelim bütün dertlerden azade sayılalım, öyle mi?

40 MİLYAR DOLAR CARİ AÇIK NE O HALDE?

Latife bir tarafa tek sesli medya marifetiyle vatandaşı bunlara inandırabilirsiniz. Hatta ‘Almanya bizi kıskanıyor’ yalanını dağa taşa yazdırabilirsiniz. Amma velakin elin oğlu bunları yutmuyor. Senede 40 milyar dolar cari açık veren, petrol ve doğalgazda yüzde 99 dışa bağımlı, ihracatının ithalatı karşılama oranı yüzde 60 olan ve 417 milyar dolar dış borcu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen bir ekonomi için bu cümleleri sarf ettiğinizde Fitch, S&P ve Moody’s geri adım mı atacak?

O halde niye oralı değilmiş gibi hareket ediliyor? 2012’de notumuzu artırdıklarında, bunu hükûmetin mühim bir icraatı olarak seçim meydanlarında ballandıra ballandıra anlatmak iyi hoştu. Şimdi notu indiren aynı kuruluşlar, diline acı biber sürülecek kadar yaramaz çocuklar mı oldu?

Fitch’in notumuzu indirdiğini cuma akşamı açıklaması ilk şoku atlatmak açısından teselli ikramiyesi sayılır. Kaybettiklerimizin ne olduğunu acı acı müşahede ediyoruz. Muz kabuğunu gördüğünde yine düşeceğine yanan Temel’den halliceyiz!

Hafta başında, ilk işlem gününde döviz ve faiz cephesinde ‘yükseliş’in sürmesi not indiriminin piyasaya ilk etkisi olarak görülecek. Dolar muhtemelen 3,90 TL üzerini zorlayacak. Merkez Bankası seyrettikçe 4 TL yeni destek noktası olacak. Dikkat ederseniz Borsa İstanbul için fazla mütalaada bulunmuyorum. Artık kanaatim o ki Borsa’yı tam bir kumarhaneye dönüştürdüler. Birkaç hisse üzerinde hacim oluşturarak ‘ekonomi iyi gidiyor’ intibaı bırakıyorlar. Bugünlerde rasyonalite İstanbul İstinye taraflarına hiç uğramıyor.

İşler yolunda imiş gibi yaparak teknik tabiri ile ‘keriz silkeliyorlar’. O rakamlara güvenip Borsa’dan hisse alanlar temettüü de hatta anaparayı da unutsun. Şirketlerin 2016 son çeyrek ve senelik bilançolar geldikçe görülecek ki dolar sildi süpürdü kasaları. Borsa’nın dolar üzerinden nerelerde olduğuna tekrar tekrar bakmaları menfaatleri icabıdır.

Başbakan Yardımcısı Kaynak ‘bol’ dediği döviz ve petrolün birazını bizimle de paylaşır mı, bilmiyorum. Fitch’in ‘siyasî riskleri artıracak, denetimsiz ve frensiz sistem’ diye nitelediği ‘partili cumhurbaşkanlığı’nın referandumda geçmesi uğruna bakalım daha neler işiteceğiz?

Düne kadar destanını yazdığımız memleketin muhteris ellerde çöküşünü bîçare seyrediyoruz.

Bu tükenişin ıstırabını ağıt yakmak da dindirmiyor ki!

[Semih Ardıç] 30.1.2017 [TR724]

Bu söz elfaz-ı küfür mü? [Abdullah Salih Güven]

Geçenlerde bir soru sordular. Soru başlığa çektiğim cümle ile aynı; “FETÖ demek elfaz-ı küfür sayılır mi? İlk aklıma gelen muhatabımın bir kavram olarak elfaz-ı küfrü bildiği oldu. Sevindim. Çünkü 15 asırlık geleneğimiz içinde toplumsal hayatta karşılığı olduğu için ortaya atılan bu kavramlar ve hükümleri unutuldu. Maalesef diyebiliriz burada. Gerçekten maalesef. Neden böyle diyorum? Şundan dolayı; çünkü bu kavramların ve hükümlerin üretilmesine sebep teşkil eden hadiselerin bugünkü toplumsal hayatımızda hala karşılığı var ama bunlara terettüp eden içtihadı hükümler genellikle bilinmiyor ve uygulanmıyor.

Bunu derken elfaz-ı küfür, ef’al-i küfür adına fıkıh kitaplarımızda yerini alan içtihadi hükümlerin bütünüyle günümüzde de uygulanabilir olduğunu savunuyor değilim. Adı üzerinde içtihadi hükümler ve bunlar o hükmün verildiği toplumsal şartlar içinde üretilmiştir. Eğer bugün şartlar değiştiyse o hükümlerin değişmesi yeni içtihadi hükümlerin ortaya konulması şarttır.

Bu kısa girişten sonra soruya gelelim; F…Ö, bu nitelendirmeyi ortaya koyan ve buna inanarak dillendirenlerin düşünce ve beyanlarına göre “Fethullahçı Terör Örğütü”nun kısaltılmışı. Bu kavramda geçen unsurları tek tek ele alalım. “Fethullahçı.” “ci-cu” ekleri ile ifade edilen nitelendirmeler aslında bir nispet ifade eder. Bu bağlamda “Fethullahçı” demek kendini Fethullah Gülen’e nispet eden insan manasını taşır ve bir vasıftır bu. Burada üç unsur karşımıza çıkıyor. Fethullah Gülen, kendini ona nispet eden, ya da üçüncü şahıslar tarafından Fethullah Gülen’e nispet edilen kişi veya kişiler.

Önce Fethullah Gülen’e bakalım. Kendisi, kendisine yapılan böyle bir nispeti kabul ediyor mu? Hayır etmiyor. Etmediğini çok net ve alabildiğine sert bir beyanla karşı çıkıyor. Sözlerinin çok net anlaşılması için teşbihde de bulunuyor. Diyor ki: “Anneme zina isnat edilmesi kadar ağır geliyor bana bu yakıştırma.”

Fethullah Gülen’in “cemaat, hareket, hizmet” vb isimlendirmelerle anılan gönüllülük esasının hakim olduğu yapı içinde yerini alan kişi/ler kabul ediyor mu? Kimse hakkında konuşamam, herkese tek tek sormak lazım ama gözlemlerim bana şunu gösteriyor, bu nitelendirmenin ne manaya geldiğini bilen hiç kimse kabul etmiyor.

Madem hakikat budur; o zaman bu nitelendirmeyi ortaya koyanlara sormak lazım; Fethullah Gülen’in ve etrafındaki insanların kabul etmediği bu nitelendirmeyi yapmanız doğru mu? Hele bunun kullanıldığı menfi bağlam düşünülecek olursa “Fethullahçı” kötü bir lakap olarak değerlendirilmesi gerekmez mi? Eğer bu soruya vereceğiniz cevap evet ise, Kur’an’in “Birbirinize kötü lakaplar takmayın.” (Hucurat,11) beyanı ile bu tutumu nasıl örtüştürüyorsunuz?

“F…ö” kavramındaki ikinci unsur, terör. Üzerinde binlerce tarifin, akademisyenlerin, siyasilerin, ulusal ve uluslararası siyasi/hukuki zeminlerde, bürokrat, teknokrat ve devlet adamlarının üzerinde anlaşamadıkları bir kavram terör. Bunun tabii sonucu olarak birilerinin terör dediği eyleme bir başkaları özgürlük savaşı, birilerinin terörist dediği kişiye de başkaları özgürlük savaşçısı diyor. Bununla beraber tariflerde ortak paydalardan söz etmek mümkün ki bunların başında eylemin şiddet içermesi gelir. Bu zaviyeden bakınca lafı hiç uzatmadan şu haklı soruyu soralım; “terörist” damgası ile yaftalanarak hapishanelerde tutulan binlerce insanın şimdiye kadar hangi şiddet eylemleri olmuştur?

Örgüt unsuruna gelince, örgüt aslında nötr bir kavram. Bu kavramın olumlu veya olumsuz manaya evrilmesi amaçları ile belirginlik kazanıyor. Genel tarifi şu örgütün: “ortak bir amacı veya işi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kişi, kurum veya devletlerin oluşturduğu birlik.” Aynı muhtevayı ifade için ilk duyulduğu an muhatabın zihninde daha müspet cağrışımlar yapacak başka kavramlar da var aslında. Teşkilat, kuruluş vs. gibi. Ama bunların değil de örgütün seçilmesi ilginç; çünkü örgüt kullanım alanı itibariyle sürekli olumsuzluğu ifade eden bir anlama sahip. Bu da 15 Temmuz’a kadar cemaat, hizmet, hareket, camia vb. gibi sıfatlarla anılan yapının algı operasyonları ile menfi bir zemine çekilmesinin en iyi örneklerinden birisi olsa gerek.

Netice itibariyle “F…ö” kısaltması ile ifade edilen unsurları tek tek ele aldığımızda karşımıza çıkan manzara bana göre şöyle; ortada ne Fethullahçı, ne terör ve terörist var, ne de belleklere kazınan manası ile bir örgüt var. Bu yapının yapmış olduğu faaliyetlere bakarak konuşacak olursak, ortada gerçekten var olan şey, Türkiye içi ve dışında iyi insan yetiştirme, -yorum farklılığı mahfuz- idrak sınırları içinde Müslümanlığı samimi bir şekilde yaşama ve temsil etme, bunları sosyal hayatta karşılığı olan alanlarda insan ve imkan nispetinde kurumsal bir şekilde yapmaya çalışmaktan ibarettir. Ve bütün bu çalışmalar yapılırken gönüllülüğü esas alıp hiç kimseye zorlama ve baskıda bulunmamak, kanunilik ilkesinin dışına çıkmamak da kabul edilen bir başka esastır. Fakat bu demek değildir ki, bu yapıyı oluşturan insanlar melektir, günah işlemezler; masumdur, suça bulaşmazlar. Böyle bir iddiada bulunan hiç kimse yok. Son tahlilde herkes insandır ve insan günah da işleyebilir, suç da işleyebilir. İşlediği günahın hesabını Allah’a verirken, suçun hesabını da yaşadığı ülkenin hukuk ve adalet sistemine verecek, karşılığını görecektir. Yalnız burada masumiyet karinesi ile suçun ve cezanın şahsiliği katiyen unutulmamalıdır. Türkiye’de unutulan, unutturulan, uygulanmayan, devletin bir kısım makbul vatandaşlar hariç! ideolojisine muhalif gördüğü hemen her  vatandaşına hem de orantısız güç kullanarak zulüm ettiği gerçeğidir.

Şimdi bu noktaları zihnimizde tutmak şartıyla gelelim elfaz-ı küfr meselesine.

(Devamı var…)

[Abdullah Salih Güven] 30.1.2017 [TR724]

Gel de Amerikalılara özenme [Sefer Can]

Amerika Birleşik Devletleri yeni bir özgürlük ve demokrasi sınavından geçiyor. Çiçeği burnunda Başkan Donald Trump’ın 7 ülkeden gelen müslümanları içeri almama kararı Federal Yüksek Mahkeme tarafında kısmen durduruldu. Protesto için harekete geçen yüzbinlerce ABD’linin sevinci görülmeye değerdi. Demokrasi hayalleriyle çıktığımız yolda tek adam diktasının son çivisi tabutumuza çakılırken, iç çekerek seyrediyoruz yaşananları.

Prof.Dr. Ersin Kalaycıoğlu, ABD’deki Yönetim sistemini anlatırken “Başkan’ın tiranlaşmasını önlemek için kurulmuş” diye özetlerdi. Yasama ve yargı erkleri, demokrasi ve insan haklarına inanmayan bir başkan gelirse onu dizginlemek üzere kurgulanmış. AKP’lilerin Obama’ya ‘zavallı’ demelerinin sebebi de buydu. Bütçesini geçiremediğinde federal memurlara maaş ödeyemeyip mecburi izne gönderen bir başkanlık. Seçim vaadi olan düzenlemeyi hayata geçirince yargı duvarına toslayan bir başkanlık… Kurnaz AKP’lilerin Türk tipi dedikleri şey, denge ve denetim mekanizmalarından arındırılmış tek adamlık rejimi. Referandumu bekleyen anayasa paketiyle parlamentonun denetim gücü zayıflatıldı, bütçe silahı elinden alındı ve HSYK üzerinden bütün yargı Saray’a bağlandı.

KABZIMAL OLACAKMIŞ AMA BARO BAŞKANI

Federal Mahkeme’nin durdurma kararı elbette önemli ama ‘helal olsun ABD’ye’ dedirten şey sadece sistem değil. Asıl takdir edilmesi gereken halkın tepkisi. Trump göreve başladığından beri çoğunluğunu kadınların oluşturduğu milyonlar her fırsatta sokağa çıkıyor. Ülkede yaşayan müslümanların fişlenmesi ihtimaline karşı ‘en başta biz müslüman yazılırız’ diye ortaya atılanlar, insanlığın ortak değerlerini ve onları koruma umudunu temsil ediyor. Müslümanların geri çevrildiğini duyan binlerce Amerikalı dayanışma için havaalanlarına akın etti. Yüzlerce avukat gönüllü ve ücretsiz hukuk desteği vermek üzere toplandı. Bir de bize bakalım. Bırakın başka ülkeden gelen dili-dini farklı göçmen adayını bedelsiz savunmayı; cezaevindeki ev hanımları avukat bulamıyor. 15 Temmuz tuhaf darbe girişiminden beri 701 avukat gözaltına alındı, 296’sı tutuklandı. Türkmenistan’ın milli gününü kutlamak için bile mesaj atan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu başını kumdan çıkarmıyor. Lahananın tarla fiyatı ile pazar fiyatını karşılaştırarak anayasa değişikliğine ‘hayır’ diyor. Gel de ABD’li avukatlara gıpta etme!

Trump ilk basın toplantısında CNN’in Beyaz Saray muhabirini azarlayıp, söz hakkını elinden aldı. Başkana yakınlığı ile bilinen Foxnews’in anchormeni Shepard Simith canlı yayında CNN’deki meslektaşlarına desteğini açıkladı. Biz de bir tekmede diğer gazeteciler vuruyor. Bugün Gazetesi polis tarafından basıldığında Hürriyet “İpek medyada hareketli saatler” diye başlık atmıştı. Sanki elektrik kontağından yangın çıkmış! Ahmet Şık ilk tutuklandığında Taraf, Zaman ve Bugün’ün yaptığı hatayı şimdi Cumhuriyet tekrar ediyor. Kendi yazar ve yöneticilerine bile yapılan suçlamayı başkaları için tekrarlayıp duruyor.

SARAY YARGIÇLARININ İŞİ DE ZOR

Ya Saray’da ağırlanan yargıçlar… ABD Başkanı sembolik anlamı yüksek ‘Birliğin durumu’ konuşmasın yaparken bütün salon ayağa kalkar; yargıçlar ise ne ayağa kalkar ne de alkışlar… biz de yüksek yargıçların eli ayağı birbirine dolaşıyor, düğmesiz cübbenin önünü kapalı tutacağız diye kan ter içinde kalıyorlar.

Sadece Hrant Dink’in cenazesinde bir empati emaresi hayal meyal belirdi. Onu da sürdüremedik, sonunu getiremedik. En basitinden hâlâ Ermeni kelimesi hakaret olarak kullanılıyor. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, neredeyse bütün kötülüklerin anası yapıyor Ermenileri. Kendisine Ermeni diyen Hayko Bağdat’a hakaret davası açıyor. Gel de havaalanına bizzat giden Boston Belediye Başkanına ya da göstericilere yardımcı olun talimatı veren Newyork Valisine gıpta etme!

Kürt memleketlerinde taş taş üstünde kalmazken ölüm sessizliği ülkeyi kapladı. O acıya sahip çıkarsak PKK terörünü desteklemekle suçlanırız diye gözümüzü kapadık yaşananlara. Oysa en büyük travmaları 11 Eylüle rağmen yüzbinlerce Amerikalı ‘ben de müslümanım’ diyebiliyor.

İSLAMCILARIN TRAJİKOMİK DURUMU

Moskova’daki YPG bürosuna ses edemeyip ABD’nin aynı örgüte desteğini sorun yapan ‘Eskiden’ İslamcıların yerinde olmak istemezdim. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan rengini belli etmediği için Trump’ı görmezden geliyorlar. Haklılar tabii; Putin’e dümdüz gittiler ortada kaldılar, Mavi Marmara’da İsrail’e satıldılar. Aynı duruma düşmemek için yoğurda üflüyorlar. Hele reisleri yol versin görün neler diyecekler… Trump’ı savunmak zorunda olanların durumu daha vahim. Dün Sabah Gazetesinde “küresel sermayenin Trump’tan rahatsız olduğu’ yönündeki yazıya epey güldüm. Tanımayan ABD Başkanının Brooklyn’de pazarcı esnaflığından geldiğini sanacak. Adamın İstanbul’un göbeğinde kendi adını taşıyan gökdeleni var!

[Sefer Can] 30.1.2017 [TR724]

Bylock’tan sonra sıra Telegram kullananlara gelecek mi? [Mehmet Yıldız]

Geçtiğimiz Ekim ayında, AK Parti Hayranları isimli bir Facebook hesabından “Vatan Sever Gençler Teşkilâtlanıyor!” başlıklı bir mesaj yayınlandı. Mesajda, “Misyon: İç güvenlik ve olaylara anında müdahale. Huzur ve asayiş. Kayıt olmak için ‘Telegram’ programını indirin daha sonra da aşağıdaki linke tıklayın. Kontenjan sayısı 5.000’dir” ifadeleri yer aldı.

Bu konu o günlerde çok sayıda köşe yazısına da konu oldu. Belli ki ortada bir Telegram kanalı var ve bu kanal üzerinden AK Partili kimseler mütemadiyen iletişim hâlinde tutuluyor. Aylardır bu konuda aksi bir açıklama gelmediği için iddianın gerçeklik payı oldukça yüksek görünüyor.

Telegram nedir?

Telegram, Rus programcı Pavel Durov tarafından yazılmış bir anlık mesajlaşma servisi. Kullanıcılar birbirleri arasında metin mesajı, fotoğraf, video, ses kaydı, sticker ve 1,5 GB’a kadar dosya paylaşımı yapabilmekteler. 2016 itibariyle dünya genelinde 100 milyondan fazla kullanıcısı var ve bu servisle her gün yaklaşık 15 milyar mesaj gönderiliyor.

Telegram’ı son yıllarda en çok kullanan ülkelerin başında İran gelirken, IŞİD’in de dünya genelindeki haberleşme ağını Telegram üzerinden kurması, şirketin ciddi eleştiriler almasına sebep oldu.

Türkiye’de ise havuz medyasının arşivlerinde Telegram’ı öven haberler, mesela “Cuma mesajlarınızı Telegram’la gönderin haberi” gibi ‘yönlendirmeler’ AKP’liler içinde Telegram’ın ne denli yaygın olduğunu gösteriyor.

ByLock, Telegram yanında masum

Cemaatin terör örgütü olduğuna dair elinde kanıt olmayan iktidarın bu iddiasına kanıt olarak sarıldığı ByLock, Telegram’ın yanında masum kalıyor. Bugüne kadar 215 bin kişinin kullandığı, 17 milyon mesaj ele geçirildiği Bylock haberlerinden anladığımıza göre elde avuçta Cemaatin birbirine gönderdiği ayet, hadis, dua ve güzel sözlerden öte bir şey yok.

HSYK başkan vekili Mehmet Yılmaz’ın ellerindeki en önemli delilin ByLock listesi olduğunu açıklaması hukuki açıdan yapılan işlemlerin ne kadar sorunlu olduğunu ortaya koyuyor. Darbeye teşebbüs delili diye insanlar tutuklanıp hapislere atılıyor ama darbeci askerlerin bile neden Bylock değil de Whatsapp kullandığı izah edilemiyor.

Öte yandan kendilerine ‘İç güvenlik ve olaylara anında müdahale’ misyonu yükleyen bir grubun (veya Sadat gibi paramiliter grupların) ‘Telegram’ kullanması ise yazışmaların gizliliğini korumak ve suçun saklanması girişimi anlamına geliyor.

IŞİD’in favori haberleşme aracı

Telegram’ın Türkiye’de ‘olumsuz’ bir habere konu olması, Reina saldırısıyla birlikte oldu. Geçen hafta Hürriyet’te yer alan habere göre Konya-İstanbul arasında mekik dokuyan Reina Katliamı zanlısı Masharipov, örgütle haberleşmesini cep telefonundaki haberleşme programı Telegram üzerinden yapmış.

Telegram’dan eylem talimatını Suriye’deki DEAŞ emirinden aldığını ifade eden terörist, “DEAŞ’ın Suriye’deki emiri beni arayıp ‘Canlı bomba eylemi yapacak etrafından birileri var mı?’ diye sordu,” demiş.

IŞİD’in Telegram’ı ve özellikle de yeni geliştirilen ‘kanal haberleşme’ hizmetini kullandığı sır değil. Diğer ülkelerden olduğu gibi Türkiye’den de militan devşirmek, propaganda yapmak ve hatta eylemleri planlamak için Telegram’ı kullanıyor.

Rus yazılımcı, IŞİD’in Telegram’ı kullanmasını engellemeyi başlarda reddetmişti ancak saldırılar arttıkça bazı IŞİD’le irtibatlı hesaplar kapatıldı. Yine de Telegram, terör örgütleri için şu an Twitter’dan, WhatsApp’tan ya da başka platformlardan daha ‘güvenli’.

Peki, şimdi ne olacak?

Konuyla uzaktan yakında alakası olmayan, bugüne kadar da hayırseverlikten başka bir suçları (!) olmayan memur, öğretmen, esnaf, ev hanımı vb binlerce kişi saçma sapan ByLock suçlamaları nedeniyle hapse atıldı, yüz binlercesi de sıranın kendisine gelmesini endişe içinde beklemekte.

‘Bir grup öfkeli genç’ten oluşan, imza attığı çok sayıda silahlı eylemle yüzlerce masum insanın ölümüne neden olmuş IŞİD’in haberleşme programı Telegram’ı, bu konuda oldukça tecrübeli MİT’in üstelik Ruslarla da aramız bu kadar iyiyken şıp diye çözüvermesi gerekmez mi?

Gerekir elbette. Ancak önce şu soruların cevabını bulmamız gerekiyor:

İktidar IŞİD’le gerçekten mücadele ediyor mu? Ediyor ise sudan bahanelerle on binlerce Cemaat mensubunu aylardır hapislerde çürütürken göstermelik operasyonlarla gözaltına aldığı IŞİD mensuplarını ertesi gün neden serbest bırakıyor? AKP teşkilatlarına sızmış, Telegram kullanan ne kadar IŞİD militanı var?

Şu anda Telegram kanallarına terör eylemleri planlanırken, iktidarın içeriğinde ‘ayet, hadis, dua, güzel sözler’ olan bir mesajlaşma programını kullandıklarını iddia ederek masum insanları hapse atmasının akılla, mantıkla, hakperestlikle bir alakası var mı?

[Mehmet Yıldız] 30.1.2017 [TR724]

El-Bab: Erdoğan’ın büyük zafer planı ve yıkılan hayaller [Konuk Yazar: Göksel İlhan]

Diktatörlerin en bariz özelliği ülke içindeki sıkışmışlığı unutturmada gösterdiği ustalıktır. Bunu bazen sahte bir suikast girişimi ile bazen şeytanlaştırdıkları bir grubu, tüm sorunların kaynağı göstererek, bazen de komşu ülkelerle sonu savaşa varabilecek uyuşmazlık çıkararak yapar. Sahip olduğu muazzam ikna yeteneği ve kontrol ettiği medya sayesinde yığınları kolaylıkla inandırır. Her diktatörün kurgusunda mutlaka mücadele ettiği küçük ve büyük şeytanlar vardır.

Diktatör şeytanlaştırdığı grup ya da ülke ile mücadele ederken, kendisini seçilmiş bir kurtarıcı olarak; kutsal bir görevi icra ettiğine halkı kolaylıkla inandırır. Böylece tam bir biat ve itaat içinde yığınları istediği gibi yönetme imkanını elde eder. Halkı uyandıracak her önemli gelişme sonrası mutlaka yeni bir hamleye ihtiyaç duyar. Uyutulan yığınlara sürekli daha fazla narkoz enjekte ederek yönetmeye devam eder. Bu tam bir kısır döngüdür. Kitleleri uyandıracak her hadise sonrası daha fazla narkoz ve daha derin uyku…

Diktatör ülkesini ve halkını felakete sürükleyene kadar aynı ameliyeyi defaatle tekrar eder. Bu bazen ağır yenilgi ile sonuçlanan savaşla, bazen derin ekonomik kriz ile bazen da iç karışıklıklar, çatışmalar ve bölünme ile son bulur. Bazı ülkeler ikisini ya da üçünü aynı anda yaşama talihsizliğine maruz kalabilir. Çoğu kez bunlardan birisi diğerinin tetikleyicisi ve sebebi olabilmektedir.

HER ŞEYİ UNUTTURACAK ‘ZAFER’

Ülkemizde yakın tarihte senaryosu ‘ustaca’ yazılmış bir darbe tiyatrosu oynandı. Bu sayede halkın büyük çoğunluğu darbe karşıtı cephede birleşti. Senaryosu ve kurgusu kötü hazırlanmış darbe tiyatrosu çelişkilerle doluydu bunu bir şekilde unutturmak gerekiyordu. Üstelik ortada bu senaryo uğruna katledilen 247 can vardı. Diğer yandan iki yıldır ötelenen ekonomik kriz de kapıyı zorlamaktaydı. Erdoğan’ın darbe tiyatrosunu ve ekonomik krizi unutturup, milliyetçi kesimi de arkasında toplayacağı kurgusal bir zafere ihtiyacı vardı. Erdoğan’ın planı darbe şaşkınlığını yaşayan, binlerce mensubu işkencelerden geçirilen travma içindeki orduyu da meşgul edebilecekti.

Hedef belirlenmişti. Suriye’de bir Kürt koridoruna izin verilmeyecek, IŞİD ile savaşılacaktı. Bu şekilde hem içerideki hamasi duygular okşanacak, hem de IŞİD’le işbirliği yaptığına ilişkin Batı’da yükselen kuşkular bertaraf edilecekti.

Erdoğan’ın politik söylem ve eylemlerindeki çelişkiyi, asla kırmızı çizgisinin olmadığını artık bilmeyen yok..

Zira “Kobani düştü düşecek” diyerek IŞİD’e yeşil ışık yakan da, Kobani’ye yardım için Türk topraklarını kuzey Irak’taki Kürt gruplarına açan da kendisiydi. TIR’lar dolusu silah ve mühimmatı IŞİD’e sevk ettiren de, PYD lideri Salih Müslüm’ü kırmızı halılarla Ankara’da ağırlatan da kendisiydi. Uzun süre IŞİD ve PYD’yi terör örgütü olarak görmeyen de kendisiydi; şimdi her ikisini de düşman ilan eden de aynı kişiydi. Bu şekilde onlarca belki yüzlerce örnek bulmamız mümkündür. Erdoğan’ın dış politikasını anlamak ve yorumlamak o kadar da kolay değildir. Zira dün düşman dediğini bugün dost, bugün dost dediğini yarın düşman ilan etme ve bunu arkasındaki yığınlara kolaylıkla inandırma becerisine sahip ender bir politikacıdır.

Erdoğan, aylar önce Suriye operasyonunu başlattığında büyük bir zafer kazanacağından emindi. Ekim ayında yaptığı açıklamada El-Bab operasyonun başlangıç olduğunu “Ondan sonra Menbiç’e, Rakka’ya ilerleyeceğiz” açıklamasını yaparak Suriye operasyonundaki hedeflerini açıklamış, kitlesini heyecanlandırmayı başarmıştı.

U DÖNÜŞÜNÜN SİNYALLERİ

Afrika gezisi dönüşünde El-Bab ile ilgili yaptığı açıklamada; “Bundan sonraki süreçte süratle mesafe almak suretiyle oradaki işi bitirmek, daha derinliğine gitmemek lazım” demesini bir U dönüşünün hazırlığı olarak görmek mümkün. Bir adım ileri iki adım geri dış politika hamleleri, hamasi nutuklarla başlayıp sonra ricat şeklindeki bozgunlar Erdoğan’ın değişmez klasikleri oldu. Dün Başika bugün El-Bab.. Değişen bir şey yok…

Aylar önce Suriye operasyonu başladığında, IŞİD’in El-Bab’a kadar ciddi bir direniş göstermeden çekilmesi zaten şüpheyle karşılanmıştı. Erdoğan için ise çok keyifli bir zafer süreci gibiydi. El-Bab ta bugüne kadar verdiğimiz şehit sayısı (gerçek rakamlar saklansa da) resmi verilere göre 55. Bu rakamlara yaralanmak suretiyle savaş yeteneğini kaybetmiş sayıları yüzleri aşkın seçkin birliklere mensup asker, onlarca tank ve zırhlı araç dahil edildiğinde koskoca Türk ordusunun bir avuç eşkıya karşısında düştüğü acziyet çok daha iyi anlaşılacaktır.

El-Bab operasyonu; geldiği aşama ve stratejik sonuçları itibariyle açıkça bir yenilgi ve ri’cat hareketidir.

Aylarca süren kuşatmanın bedeli, onlarca tank ve zırhlı araç kaybı onlarca şehit ve yaralı… Aldığımız mesafe: El-Bab’ın iki buçuk kilometre dışında hiçbir ilerleme kaydedilmeyen kuşatma…

Türk ordusu aylarca süren çatışmaya rağmen küçük bir kasabayı bir avuç eşkıyadan alamamış, bırakın almayı şehre dahi girememiştir. Esir düşen askerlerine yapılan işkence ve muamele onur kırıcıdır. Yakılan askerlerin halktan saklanma gayreti beyhude bir çabadır. Şehitlerini dahi takas ile alabilecek bir acziyet içine düşmüştür.

Türk ordusu bölgede caydırıcılığını kaybetmiştir. Ülkemiz bundan sonra her türlü iç kargaşa ve işgale hazır hale getirilmiştir.

15 Temmuz darbe tiyatrosu ve sonrasında ordunun maruz kaldığı muameledir. Binlerce nitelikli subay ya ihraç edilmiş ya da işkenceye maruz kalarak tutuklanmış. Ordu on yıllarca telafi edemeyeceği personel kaybına uğratılmıştır.

Savaşları kazanmanın temelinde motivasyon vardır. Türk ordusu izlenen çelişkili politikalar ve maruz kaldığı muameleler nedeniyle motivasyonun kaybetmiş. Bir ordunun kim için neden savaştığı çok önemlidir. Asker, hiç bir çocuğu askerlik dahi yapmamış bir kişinin iktidarı uğruna ölüme gönderildiğinin bilinci içindedir.

Sonuç olarak; tarihi başarı ve zaferlerle dolu Türk ordusu, pençeleri sökülmüş, kanatları yolunmuş kartal misali bölgede caydırıcılığını kaybetmiştir.

El-bab Erdoğan’ın hayallerinin yıkıldığı yer olmuştur. En büyük zararı ise çok sayıda personel ve araç kaybının yanında, caydırıcılığı ve itibarı sarsılan kahraman Türk ordusu görmüştür.

Bunun sorumlusu Erdoğan’ın durdurulamayan iktidar hırsı ve tek adam olma idealidir.

[Göksel İlhan] 30.1.2017 [TR724]

Halk, sokakları tuttu: Trump’ın Amerikasında hâkimler var! [Haber-Analiz: Kemal Ay]

2015’te Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı olduğunda Donald Trump’ın başkan olabileceğine pek kimse ihtimal vermiyordu. İki sebebi vardı bunun: (1) Donald Trump’ın diğer Amerikan başkanlarının aksine hiçbir yönetim tecrübesi yoktu; ne valilik yapmıştı, ne de senatoda ya da mecliste yer almıştı. (2) Söylemleri çocukça ve aşırıydı; hiçbir şekilde işe yaramayacak ama çoğunluğun belli ki hoşuna giden vaatler veriyordu.

İngiltere’de, yerleşik siyasî geleneğin bütün aktörleri aksini savunduğu hâlde çoğunluk Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmayı tercih ettiğinde, Trump’ın seçilme ihtimaline yönelik algı da değişti. İngiltere’de olan, Amerika’da da pekâlâ olabilirdi. Nitekim, rakibi Hillary Clinton’un 4 milyona yakın farkla çoğunluk oylarını kazanmasına karşılık Donald Trump, kritik eyaletlerde yarışı önde bitirerek Beyaz Saray’da yaşamaya hak kazandı.

Trump’ın Cumhuriyetçi partiden adaylığı kesinleştiği günden bu yana anti-Trump sokak hareketleri yer yer sahne aldı. Ancak 20 Ocak’ta başkanlık yemini edip de koltuğa oturunca, daha ilk günden milyonlarca Amerikalı ‘Women’s March’ (Kadınların Yürüyüşü) gösterisinde buluştu.

ÇELİŞKİLERLE DOLU, ÖNGÖRÜLEMEZ BİR BAŞKAN

ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump, özellikle kadınları hayli öfkelendiren bir ‘maçoluğa’ sahip. Seçim kampanyası süresince medyaya yansıyan şeyler, Trump’ı ‘kart zampara’ bir tipleme olarak önümüze koydu. Nitekim Cumhuriyetçi Parti’nin aile değerlerine çok önem veren muhafazakâr siyasetçilerini bile kızdırdı. Yine ‘aile’ üzerinden siyaset yapan Cumhuriyetçi geleneğe hayli aykırı bir hayatı var Trump’ın. Şu an üçüncü evliliğini yaşayan Trump, eşlerini moda ya da TV dünyasından seçmesiyle öne çıkıyor. ‘Göçmen karşıtı’ Trump’ın ilk karısı Ivana (Çek) ve üçüncü karısı Melania (Sloven) eski Sovyet topraklarından Amerika’ya göç etmişler.

Ama ABD’nin en ‘ayrıcalıklı’ ailelerinden birinde doğduğu hâlde ‘kimsesizlerin kimsesi’ pozuna bürünen Trump için çelişkiler pek sorun oluşturmuyor. Zira seçmeni için de bunun bir önemi yok gibi. NATO’nun ‘köhneleşmiş’ bir yapı olduğunu savunduktan kısa süre sonra ‘NATO’nun arkasındayım’ mesajı verebiliyor. İstihbarat topluluğu ile yaşadığı sıkıntılardan sonra en çok saygı duyduğu kurumun CIA olduğunu söyleyebiliyor. Ya da ‘halkçı’ görüntüsünün arkasında, ABD tarihinin ‘en zengin’ bakanlar kurulunu oluşturabiliyor.

RADİKALLİKLE BÖYLE Mİ MÜCADELE EDİLECEK?

İşte bu Trump’ın ofisteki ilk haftasında imzaladığı idarî kararlar (executive order) beklenen ama bir yandan da absürt uygulamaları içeriyor. Yemin töreninde radikal İslam’la mücadeleyi en öne koyan Trump, 120 günlüğüne ABD’deki mülteci işlemlerini durdurdu, Suriye’den gelen mültecileri ‘ikinci bir emre kadar’ ülkeye sokmama kararı aldı, Irak, Suriye, İran, Libya, Somali, Sudan ve Yemen’den diplomat vizeleri hariç her türlü vizeyi 90 günlüğüne kaldırdı ve mülteci kabullerinde ‘bulundukları ülkede azınlık dinine mensup olanları’ önceleyecek bir uygulama getirdi.

Bu uygulamalar absürt çünkü ABD’deki ‘terör’ meselesinin çözümünün yanından bile geçmiyor. Son yıllarda ABD’de yaşanan terör saldırılarını gerçekleştirenlerin önemli bir kısmı ABD’de doğup büyüyen ‘göçmenler’. Tıpkı Fransa’da ya da Belçika’da olduğu gibi, bu insanlar teröre o ülkelerde meylediyor. Üstelik 11 Eylül gibi devasa bir terör saldırısını gerçekleştiren 19 kişiden 15’i Suudi Arabistan kökenli olmasına rağmen, Trump’ın ‘yasakları’ arasında kendisinin de ticarî ilişkilerinin olduğu Suudi Arabistan bulunmuyor.

Trump’ın daha ilk günlerde aldığı bu kararlar, Obama dönemini tedavülden kaldırmanın yanı sıra, başkanlık kampanyası sırasındaki popülist söylemlerin çalakalem hayata geçirilmesi sadece. Şu an öyle bir karmaşa var ki ABD’de, önceki gece Amerikan şehirlerindeki havalimanlarında yetkililer acil bir biçimde yukarıda bahsi geçen ülkelerden gelenleri geri göndermeye girişti. Bu arada New York’tan bir hâkim, Trump’ın emrini hâlihazırda ülkeye giriş yapanlar yönünden bozarak havaalanlarını rahatlatacak bir karar aldı. Böylece uygulamayı yapacak olan güvenlik birimleri ikilemde kaldı.

ABD’YE GİRİŞİ ENGELLENENLER TERÖRİST DEĞİL

Burada bahsettiğimiz ‘geri gönderilenler’ ya da ‘ülkeye vize verilmeyenler’ arasında ‘teröristler’ yok elbette. Mesela son filmiyle Oscar’a aday olan İranlı yönetmen Ashgar Farhadi şu an vize alamıyor. Amerika’nın en ünlü tıp merkezlerinden Cleveland Clinic’te çalışan 26 yaşındaki Suha Abushamma, New York’lu hâkimin durdurma kararından dakikalar önce havaalanı güvenliğinin baskısıyla ülkesi Suudi Arabistan’a geri gönderildi. Suudi Arabistan’da doğup büyümesine rağmen pasaportu Sudan’dan olduğu için, ülkeye girişine izin verilmedi. Bu arada gümrük polislerinin ABD’ye girmeye çalışanların Facebook ve Twitter adreslerini tarayıp ‘siyasî görüşlerini’ öğrenmeye çalıştıkları da medyaya yansıdı.

KURUMSAL YAPIYI YIKMAYA ÇALIŞIYOR

Bu örnekler Trump’ın politikalarının ‘savrukluğunun’ bir göstergesi. Kasım 2016’daki seçimler sonuçlandığından bu yana, birçok yorumcu Amerika’nın ‘otoriterliğe’ karşı savunma mekanizmaları olmadığını söylüyor. Bu sebeple de Amerikan halkı, Trump’a karşı öncelikle sokakları tutmaya çalışıyor. Zira bu ‘savrukluk’ bir çeşit mücadele biçimi. Trump pervasızlıkla yürüyerek bütün savunma hatlarını yarıp geçmeyi hedefliyor.

Beyaz Saray’a yaptığı atamalar, medyayla savaşı, bürokrasi üzerinde ‘kırbaçlı’ terbiye metodu, ileriye dönük korkuların artmasına sebep oldu. Sınırları kapatma, kapalı ekonomi modelini işleme koyma, özellikle Müslümanlara yönelik ‘aşırı güvenlik’ önlemleri, Trump’ın bir çeşit ‘sorun çözücü’ olmayı değil, aksine ‘güç temerküzü’ yolunu seçmeyi kafasına koyduğunun göstergeleri. Bu sebeple mesela, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki üst düzey pozisyonlarda bulunan bütün bürokratlar “Trump döneminin bir parçası olmayacağız” diyerek istifa etti. Buna karşılık Trump, başkanlık kampanyasını yürüten, ‘yandaş medyacısı’ Steve Bannon’u ulusal güvenlik toplantılarının katılımcıları arasına sokarak, ne kadar ‘ciddi’ olduğunu gösterdi.

İTİRAZLAR YERELDEN

Trump’a karşı şimdiye kadar ‘devlet katından’ fazla itiraz gelmedi. Bunun en büyük sebebi de, Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisini hem de Senato’yu yönetiyor olması. Ağırlığı olan Cumhuriyetçilerden şimdiye dek yalnızca John McCain (2008’de Obama’ya karşı başkan adayıydı) Trump’ın CIA’ye yeniden ‘işkence yetkisi’ vermesi üzerine sesini yükseltti. Birkaç Cumhuriyetçi milletvekili de, şimdilik göçmen karşıtlığının yanlış olduğunu savundu. New York gibi daha kozmopolit şehirlerde vali ve belediye başkanları Trump’ın anti-göçmen tavrıyla mücadele edeceklerini duyurabildi.

Hâl böyle olunca ‘endişeli Amerikalılar’ sokaklara çıkarak, dayanışma ağları kurarak (ACLU, Müslümanlara yasal destek sağlayacağını duyurdu mesela), sosyal medyada farkındalık oluşturmaya çalışarak tepkilerini ortaya koyuyor. Bu sivil hareketlerin, Cumhuriyetçilerin Trump’a karşı meclis ve senato denetimini tamamen kaldırması karşılığında, ABD yargısına destek olması bekleniyor. Trump’ın medyaya savaş açmasından sonra, yargıyla da uğraşacağına dair öngörüler yapılıyor, ancak şimdilik “New York’ta hâkimler var!”

[Kemal Ay] 30.1.2017 [TR724]