Rejim değişikliğinin ağır faturası [Akif Umut Avaz]

Tarih boyunca gerçekleşen tüm rejim değişikliklerinin faturası hep ağır olmuştur. Bu değişikliklerin bir kısmının maliyeti, genel bir herc-ü mercin akabinde geldiği için, devamı olduğu kargaşa ve kaosa fatura edilmiştir. Bazen halk ihtilalleri ve askeri darbe gibi devrimsel bir radikallikte gerçekleşen rejim değişiklikleri bazen de iktidarda bulunan iktidara doymayan yoz bir kadronun elinde tedricen gerçekleşmiştir.

Radikal rejim değişikliklerinin belirli aşamalarında nispi tedriciliğe rastlanabildiği gibi, şu an Türkiye’de yaşanmakta olduğu şekilde, tedrici rejim değişikliği süreçlerinde de 15 Temmuz darbe komplosu benzeri radikal atılımlar yok değildir. İkinci tür rejim değişikliği süreçlerinin en yeni ve en iyi örneklerinden birini, devraldığı yarım yamalak demokrasinin yerine tek-adam diktası yerleştirmeye çalışan Erdoğan’ın keyfi ve hukuksuz çabaları oluşturmaktadır.

FATURA DAHA ŞİMDİDEN CİDDİ BİR YEKÜN TUTUYOR

Türkiye’deki rejim değişikliği adımlarının ağır faturaları daha şimdiden ciddi bir yekün tutmaya başladı bile. Yüzlerce gazete ve medya organının kapatılması, binlerce gazetecinin işsiz bırakılması, yüzlercesinin ya hapiste ya sürgünde olması, 40 binden fazla vatandaşın hapse atılması, 80 bin vatandaşın gözaltına alınması, onlarca insanın gözaltında ya da hapiste işkenceyle infazı, binlerce özel teşebbüs eseri olan şirket, okul, dernek ve hastahanelere el konulup kapatılması, şehirlerin ve kasabaların aylarca muhasara altında tutulup top atışları ve bombardımanlarla yerle yeksan edilmesi… vesaire bu ağır faturanın sadece bir boyutunu oluşturuyor.

Faturanın diğer bir boyutunda ise, Türk Lirası yabancı paralar karşısında pula dönerken ekonomin çarklarının durması, değil ülkeye yeni yabancı yatırımların gelmesi mevcut yabancı yatırımcıların bile ülkeyi terke yönelmesi bulunuyor. Yabancılar şöyle dursun, mal ve can güvenliğinin bizzat devlet tarafından hiçe sayıldığı, gasp ve talanların had safhaya ulaştığı bir ortamda Türk işadamları bile Türkiye’ye yatırım yapmaktan çekinir hale geldi. Ülkenin en kalifiye kadrolarının tasfiye edildiği, en parlak beyinlerinin hedefe konulup ahlaksız tetikçi sürülerine yem edildiği, kalite ve tecrübesiyle topluma ışık olmuş on binlerce insanın görülmedik baskı ve zulümlere maruz kaldığı, gözaltına alınıp tutuklandığı bir ortamda binlerce insanın beyin göçüyle ülkenin insan sermayesi de büyük bir erozyona uğruyor.

BAŞ BELASI BİR ÜLKE HALİNE GETİRİLDİK

Bölgesine istikrar ihraç eden bir ülke olmaktan çoktan çıkan Türkiye, bugün hiçbir muhatabının güven duymadığı, çevresine sadece sorun ve istikrarsızlık ihraç eden bir problem kaynağı, tabir yerindeyse, başbelası bir ülke haline geldi.

Tehditle, şantajla, blöfle, hakaretle, kuru gürültüyle ve terör örgütlerine destek vermek suretiyle başka ülkelerin içişlerine burnunu sokarak rejim değişikliğine yeltenen Erdoğan rejimi, husumete itilen diğer ülkelerin de Türkiye’nin içişlerine karışması için adeta davetiye çıkardı. Böylece ülkede ne barış bıraktı ne huzur; ne can ne de mal güvenliği. Hukuk güvencesinin yerinde yeller eser hale geldi. Bir avuç yoz muktedirin elinde devlet, devasa bir organize suç örgütüne dönüştü. Kimyası ve karakteri çığırından çıkarılan devlet tüm hak, hukuk ve özgürlükleri değirmen gibi öğüten bir zulüm makinasına çevrildi.

Erdoğan, nihayet topyekün “seferberlik” çağrısı yapacak bir noktaya geldi. Abartılı güç gösterilerine rağmen köşeye sıkıştığını iyiden iyiye sezen Erdoğan, ipleri daha da gerecek çok daha büyük bir çılgınlığa girişmemesi durumunda denizin bittiğinin farkında.

ŞAYET BU ÇILDIRMIŞLIK HALİ DURDURULAMAZSA…

Düşünebiliyor musunuz, Erdoğan’ın rejim değişikliğini aleni gündem haline getirdiği 2015 Haziran’ından bu yana yaşanan kanlı eylemler sonucu en az 1500 insanımızı yitirmişiz. Bir o kadar da yaralı ve kalıcı sakatlık cabası. Mevcut iktidarın ülkeye, millete ve insalığa maliyeti çok ürkütücü boyutlara ulaşmış olsa da, kanırta kanırta zorladığı rejim değişikliği sürecinde karşımıza çıkacak faturanın bunlardan ibaret kalacağını düşünmek naiflik olur. Korkarım ki ülke ekonomisinin tamamen çökmesi, tüm kurumlarıyla devletin tamamen iflası, kaosun ve iç çatışmaların hükümferma olup ülkenin çok kanlı bir bölünmeyle karşı karşıya kalması Erdoğan’ın yerinden oynattığı taşlar yüzünden muhtemelden öte artık mukadder gibi gözüküyor.

Öte yandan, böyle bir süreç elbette ki ilk kez Türkiye’de yaşanmıyor. Yokluğa, kaosa, savaşa, kan ve gözyaşına açık davetiye çıkaran rejim değişikliği süreçlerinin geçmişteki örneklerine bakarak, ülkeyi nasıl bir felaketin beklediğini tahmin edebiliriz. Tabii, iyice bir çıldırmışlık haline dönüşen mevcut süreç bir noktada durdurulamazsa…

LENİN’DEN STALİN’E UZANAN CANİLİK

Lenin’le birlikte Çarlık rejimini devirip yerine Proleterya Diktatörlüğü’nü yerleştirmeye çalışan Stalin’in kendi halkına ve insanlığa faturasını bilmeyen yoktur. Lenin’in iktidarda olduğu 1917-1923 arasında “oportünist” olarak damgalanan 1 milyon 861 bin 568 kişi öldürülmüştü. Ancak bu katliam rekoru Stalin tarafından egale edilecekti. Öyle ki, Lenin yönetiminde bulunan pek çok kişi bile Stalin tarafından ihanetle suçlanarak idam edildi. Stalin, başlattığı temizlik harekatını 1935’te Komünist Parti ve Sovyet silâhlı kuvvetleri içine uzattı. Komunist Parti’nin 1934 Kongresi’nde seçilen Merkez Komite üyelerinin üçte ikisini ihanetle suçlayarak öldürttü. Aynı tarihlerde Stalin’in emriyle milyonlarca köylü ya öldürüldü veya açlıktan ölüme terk edildi.

Resmi Sovyet istatistiklerine dayanılarak yapılan bir çalışmaya göre, 1917-1950 arasında rejimin kurban sayısı 66 milyon civarındaydı. 1921-1953 yılları arasında katledilen 799 bin 455 kişinin infazı ise resmi kayıtlarla belgelenmiştir. Stalin’in, yaklaşık 1,7 milyon kişiyi Gulag’da öldürttüğü, göçe zorladığı 390 bin kişinin ise ölümüne yol açtığı bilinmektedir. Lenin’in değiştirdiği rejimi konsolide ederken Stalin’in katlettiği insan sayısı, en muhafazakar resmi rakamlara göre bile, 2,9 milyonu bulmaktadır.

DİKTATÖR DİKTATÖRDÜR, İDEOLOJİSİ MÜHİM DEĞİL

Tarih göstermektedir ki diktatör diktatördür. Komunist ya da faşist, Nazist ya da siyasal İslamcı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Mesela, Krallığın yıkılması sonrası yaşanan İspanya iç savaşı sonrası ülkeyi 36 yıl boyunca Faşist-Falanjist ideolojiyle yöneten Francisco Franco da 800 bin kişinin ölümüne yol açmış, idam talimatlarıyla 200 bin kişiyi öldürtmüştür.

Almanya’da yeni bir rejim kuran Nazi Partisi lideri Adolf Hitler’in caniliğini ise bilmeyen yoktur. 1934-1945 yılları arasında Avrupa’da ırkçılığa dayalı bir hegamonya kurmak isteyen Hitler, 6 milyonu Yahudi olmak üzere doğrudan 17 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştur. Hitler’in rejim değişikliğinin ve dünya sistemine dair revizyonist aşırıcılıklarının Almanya’ya, Avrupa’ya ve tüm dünyaya faturası çok ağır olmuştur. İhtirasları yüzünden tetiklediği 2. Dünya Savaşı’nda Almanya ile birlikte birçok ülke yerle bir olurken 60 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiştir.

MAO’DAN POL POT’A, KIM IL-SUNG’DAN PINOCHET’YE

Köylü sınıfına dayanan hareketiyle Çin’deki mevcut rejimi yıkarak yerine Komunist Çin’i ihdas eden Mao Zedong, iktidara geldiği ilk beş yılda 5 milyondan fazla insanı idam ederek veya işçi kamplarına göndererek öldürmüştür. Çin’i sanayileştirme amacı güden “İleri Doğru Büyük Atılım” programı esnasında 20 milyondan fazla insanın açlıktan ölümüne yol açmış, “Kültür Devrimi” program kapsamında ise muhalif entelektüelleri sistematik şekilde öldürtmüştür.

Kamboçya’da komünist bir dikta rejimi kuran Pol Pot da, kan ve gözyaşı üzerine kurduğu iktidarının konsolidasyonu için derhal bir temizlik yapmaya karar vermiş ve yaklaşık 2 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. İnsanları çok zor şartlar altında çalışmaya zorlayan Pol Pot, pek çoğunu da idam ettiriyordu. İktidarı döneminde Kamboçya nüfusunun yaklaşık 5’te 1’ini öldürtmüştür.

Kuzey Kore’de rejimi değiştirerek komünizmi getiren Kim il-Sung da, kanlı bir diktatörlük kurmuştu. Açlıktan, hastalıktan, bakımsızlıktan kırdırdığı insanların yanı sıra idamlar ve suikastler ile yaklaşık 1,6 milyon Korelinin ölümüne neden olmuştur. Oğluna diktatörlük devreden tek komünist liderdir.

1973-1990 yılları arasında Şili’yi dikta rejimi ile yöneten General Pinochet, bütün muhalifleri susturmuş ve siyasi partileri kapatmıştır. Muhalefete karşı acımasız bir kıyıma girişen Pinochet, darbenin ilk üç yılı içinde yaklaşık 130 bin kişiyi tutuklatmıştır. Pinochet’nin iktidarda kaldığı 17 yıllık dönemde yaklaşık 2 bin 279 kişi siyasi nedenlerle infaz edilmiş, binden fazla insan “kaybolmuş”, 30 bin civarında insan ise işkence görmüştür. Çoğu aydınlardan oluşan binlerce muhalif ise sürgün edilmiştir.

SİYASAL İSLAMCILARIN İLHAM KAYNAĞI…

Etiyopya’da yüzlerce yıllık monarşiyi askeri darbeyle devirip bir sosyalist rejim kuran Mengistu Haile Mariam, “Kızıl Terör” adlı bir kampanya başlatarak tüm muhaliflerini katletmiştir. Diğer komünist diktatörler gibi sanayileşme adı altında köylülerin tarımsal faaliyetlerini durdurmuş ve büyük bir kıtlığa yol açmıştır. Öldürdüğü insan sayısının 400 bin ile 1,5 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir.

1979 yılında Şahlık rejimini yıkarak yerine teokratik bir rejim kuran Humeyni’nin İran’da hedefe koyduğu farklı toplumsal kesimleri nasıl yok ettiği, başta ordu ve yargı olmak üzere devletin kurumlarını nasıl ele geçirdiği başlı başına incelenmesi gereken bir tecrübedir. Devrim sonrası İran tecrübesi önemlidir çünkü bu tecrübenin karanlık hedeflerine ulaşma konusunda Erdoğan rejimine ilham kaynağı olduğu aşikardır.

YAŞANANLAR YAŞANACAKLAR YANINDA DEVEDE KULAK…

Humeyni rejiminin devrim sırasında desteklerinden yararlandığı komünistleri, sosyalistleri, liberalleri ve Kürtleri daha sonra nasıl elimine ettiği ibret vericidir. Sebep olduğu kaos, savaş, suikast ve idamlarla milyonlarca insanın ölümüne, sakat kalmasına, yoksullaşmasına ve özellikle eğitimli kesimlerin ülkeyi terketmesine yol açan Humeyni’nin yaptıklarının ülkede yol açtığı sosyo-kültürel çölleşme, ekonomik ve siyasi tecridin ağır faturaları bugün hala İran tarafından ödenmektedir.

Daha da çoğaltabileceğimiz örneklerden görülebileceği gibi rejim değişiklikleri faturası ağır olan zorlu ve kanlı süreçlerdir. Yarım yamalak da olsa demokrasi ve hukuk devleti olan bir rejimi tedricen yıkıp bir oldu bittiyle yerine hanedanımsı bir tek-adam diktası kurmaya çalışmanın faturasının ise çok daha ağır olacağı aşikardır. Üstelik Türkiye, henüz böyle bir sürecin başındadır.

[Akif Umut Avaz] 17.12.2016 [TR724]

İktidar-vatandaş atışması [Bekir Salim]

Rahmetli Abdürrahim Karakoç derdi ya;

“Mektup yazdım Hasan’a,
Ha Hasan’a ha sana…”

ALDI İKTİDAR:

Terör ‘ütme’ kapısı, yoksa var etmelidir.
Bu oy ticaretinden çokça kâr etmelidir.

Velinimetimizdir; bombacıyı hoş tutup,
Hayırsever olana arzı dar etmelidir.

‘Üç-beş heyecanlı genç’ takibe değmez asla;
Önce muhalifleri istihbar etmelidir.

Hâlâ yarıdan fazla bize inanmayan var;
Onları da korkuyla bir tımar etmelidir.

Hedefe giden yolda ne yapılsa mubahtır;
Gerekirse ülkeyi tarumar etmelidir.

Kapıların ardında elleri ovuşturup,
Kameralar önünde âh u zâr etmelidir.

“Kınama Nâzırı”mız o fasih lisânıyla,(*)
Konuşup zihinleri bîkarar etmelidir.

Bu günler için lâzım, “dinayet” denilen şey,
Ne kadar kutsal varsa istismar etmelidir.

Bu dava ki… Bu dava… Sahi, neydi bu dava?
Her ne ise onu hep iktidar etmelidir.

(*) Özür dilerim, O azledilmiş sanırım…

ALDI VATANDAŞ:

Bu kaçıncı patlama şehrin tam göbeğinde,
Başımızdaki artık biraz ar etmelidir.

Olan biten ne varsa hepsi O’nun eseri;
“Yeni Türkiye”siyle iftihar etmelidir!

Her ne kadar biz zorla tutsak da tepemizde,
Koltuğu bırakmakta O ısrar etmelidir.

Milyonların önünde “ayn çatlatmak” iyi de,
Okunan ayetlere itibar etmelidir.

Binlerce insan öldü, bir tane sorumlu yok,
Tarih sayfalarına derkenar etmelidir.

Balina kadar olsun, şerefleri var ise,
Yetkililer topluca intihar etmelidir.

İhtimal, içlerinde ahreti bilen vardır;
Onlar da istifayı ihtiyar etmelidir.

Hâlâ peşinden giden yüzde elli ahali,
Gece gündüz durmadan istiğfar etmelidir.

Ey Salim, bu âlemde hakiki insan olan,
Tek gönül yıkmamalı, hep imar etmelidir.

*****

SURİYE

Bu hafta da,  rahmetli Rasim Ağabeyle yaptığımız bir atışmayı paylaşmadan edemedim. Kayıtlara geçmesi gerek… Üç sene olmuş, ama, her satırı yeni… (Halep’teki kadınlardan, çocuklardan özür dilemeye bile utanıyorum. Özrümüz kabahatimizden büyük olur…)

RASİM KÖROĞLU:

Kan gölüne döndü koca Suriye,
Görmez mi olanı gözü dünyanın?
Bunca ölüm bunca katliam niye?
Düşmez mi içine sızı dünyanın?

BEKİR SALİM:

Ben de anlamam bu yaman tezadı,
Sahtekârlık olmuş özü dünyanın.
Birine yumuşak, birine katı;
Acaba kaç tane yüzü dünyanın?

RASİM KÖROĞLU:

Bitsin artık bitsin çekilen çile,
Olanı biteni getirip dile,
Ortalıkta gezen bunca katile,
Yok mudur diyecek sözü dünyanın?

BEKİR SALİM:

Siyasal İslâmcı slogan atar,
Rahatlar vicdanı, yan gelir yatar.
Cehalet ateşi herkesi yutar,
Yakar yürekleri közü dünyanın.

RASİM KÖROĞLU:

Nice savaş çıktı zaman içinde,
Bu dünya devamlı güman içinde,
Ortadoğu hep toz duman içinde;
Görünmüyor tersi düzü dünyanın.

BEKİR SALİM:

Umut beslenmiyor artık yarına,
Çocuklar ölüyor körü körüne,
Her taraf döndü bir yangın yerine,
Artık çekilmiyor nazı dünyanın.

RASİM KÖROĞLU:

Nedir, Güzel Rabbim, bu yaşananlar?
Merminin ucunda gezinir canlar.
Açlıktan can verir oldu insanlar;
Kalmadı hiç tadı tuzu dünyanın.

BEKİR SALİM:

Elimi kolumu baştan bağlıyor.
Feryat figan yüreğimi dağlıyor.
Müslüman ülkeler hep kan ağlıyor.
Sadece bize mi pozu dünyanın?

RASİM KÖROĞLU:

Kiminin boynunda kılıç bilenir.
Kiminin lokması kana belenir.
Kimisi tok gezer kimi dilenir.
Rasim, paylaşılmaz kozu dünyanın.

BEKİR SALİM:

Allah’a el açsın, savrulup, düşen,
Doğrulamaz nefisin peşinde koşan,
Salim der benim de gönlüm perişan,
Bulaştı çamuru, tozu dünyanın…

[Bekir Salim] 17.12.2016 [TR724]

Yatırımcıların akıl hocası S&P daha ne desin? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Doların, Türk Lirası’nı mum gibi eriten ateşi büyüme, millî gelir, işsizlik ve enflasyonda görünümü giderek bozacak. Doların hızla yükselmesi şirketlerin bilançolarında ciddi tahribata sebebiyet verecek. Bir başka ifade ile bilanço şoku ile karşı karşıya kalacak şirketler. Bilanço dönemi bitmediği için kötü haber tez yayılmıyor tabiî.

Amerikan Merkez Bankası (Fed) politika faizini 0.50–0.75 aralığına çıkarmakla kalmadı. 2017’de en az üç defa faiz artışına gidilebileceğini net bir dille ortaya koydu. Maalesef Türkiye için felaket senaryosunun çekimleri başladı. Türkiye ekonomisi için kur riski daha da artacak.

Fed’in bu kararı almasından evvel kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor’s (S&P), Türkiye için ciddi ikazlarda bulundu. ‘Acıyı unutturan acı sağanağı’nda fark edilemeyen nice ikaz gibi bu ikazlar da farkedilemedi.

S&P kıdemli direktörü Frank Gill, TL’deki değer kaybı sebebiyle şirketlerde oluşan açık döviz pozisyonlarının bilanço şoku riski taşıdığına dikkat çekti ve ilave etti: “Özel sektör bilanço şoku olursa, bu, yatırımlara zarar verir.”

ŞİRKET İFLASLARI ARTACAK

Gill’in meâlen ne demek isteğini ifade edeyim: Dolar arttıkça 212 milyar dolar borcu olan şirketlerin finansman maliyeti katlanıyor. Husûsen gelirinin ağırlıklı kısmı TL olan şirketlerin bu maliyetin altından kalkması mümkün görünmüyor. 2016’ya ait bilançolar açıklandığında kur farkından gelen maliyetin öz kaynakları eksiye düşürdüğü şirketler olabilir. Borçların öz kaynaklara oranı ortalama yüzde 40’ların fevkine çıkabilir.

Reel sektörde döviz açığı kapatılamadığı için büyük iflas tehlikesinden bahs ediyor.

Gill’in Türkiye’ye dâir mütalaası bununla bitmiyor. “Trumplasyon ve artan ABD tahvil faizleri ile, Türkiye’nin risk altındaki ülkeler arasında ön sıralarda olduğunu düşünüyoruz.” sözleri sermayenin ABD’ye göçünden en fazla Türkiye’nin zarar göreceğine işaret ediyor. Gill, Türkiye’de ödemeler dengesinde yıllar sonra ilk kez büyük bir finansal hesap açığı görüldüğünü ve ‘o günden bu yana piyasa şartlarının kötüleştiğini’ söylüyor.

‘DOLAR SAT’ DEDİN ‘DOLAR AL’ ANLADILAR

Kıdemli direktör, ‘dolarını bozdur’ kampanyasının temelinin olmadığını ima ediyor. Manzarayı tekrar hatırlatıyor… Sermaye çıkışları TL’yi vuruyor, bu da güveni azaltırken büyümeyi eksiye indiriyor. Bunun içindir ki Türkiye’de ikamet edenler dolar satmıyor. Gill’in giderek belirginleşin bu yatırım tercihine getirdiği izahat dikkat çekici: “Yurt içinde yerleşikler dolar satmıyor. Çünkü finansal ve siyasi istikrar ile ilgili bir çok endişe var.”

Bu vahim ifadeler sadece Gill’in münferit kanaatinden ibaret olsaydı keşke. Uluslararası Para Fonu (IMF); Malezya, Türkiye ve Güney Afrika paralarının gelişen piyasa paralarındaki zayıflamanın devam etmesi durumunda en korunmasız üç para birimi olduğunu açıklamıştı. IMF’nin makul gerekçesi de var.

Bahse konu ülkelerin dış rezervleri tavsiye edilen seviyelerin altında. Türkiye’nin net döviz rezervi 35 milyar doların altına geriledi.

Bloomberg’ün Barclays EM Local Currency Government Endeksi’ne göre Malezya yüzde 15.8’lik yıl sonu açığı ile 16 gelişen piyasa arasında birinci sırada yer alıyor. Türkiye ise yüzde 8.6 ile ikinci ve Güney Afrika yüzde 4.6 ile üçüncü sırada yer alıyor.

Hasılı Türk Lirası için kısa vadeli beklentiler hiç umut verici değil. Dolara hücum devam ettikçe gelişmekte olan piyasalar içinde en fazla zarar görecek para birimi maalesef Türk Lirası.

DİREKSİYON YILDIRIM’DA PEDALLAR ERDOĞAN’DA

Türk Lirası’nın kısa vadede toparlanacağına dâir tek yorum yok.

Merkez Bankası’nın sene sonu için kur tahmini iki haftada bir çöpe atılıyor…

İktisadî buhranın müsebbibi küsuratı ile bin odalı Saray’da başkanlık hayalleri kuruyor. Binali Yıldırım direksiyonda oturuyor gibi görünse de Recep Tayyip Erdoğan vites ve pedalları bırakmıyor. Arabanın bu şekilde yola devam edemeyeceği aşikâr.

Arabadan atlayamayacağınıza göre bu ahval ve şerait altında kemerleri bağlamanın faydası olur mu bilmiyorum.

Yine de lütfen kemerlerinizi bağlayın…

[Semih Ardıç] 17.12.2016 [TR724]

Mutluluğun formülü çok açık: Danimarka [Haber-İzlenim: Efe Yiğit]

Danimarka’da şöyle bir darb-ı mesel bulunuyor: “İlkbahar ve yazın gelişi gecikir ama asla sonbahar ve kışta gecikme olmaz.” İklim şartları sebebiyle böyle bir yerin ‘dünyanın en mutlu ülkesi’ olması herkesi şaşırtıyor haliyle. Ancak gerçek. Peki, Danimarkalılar neden mutlu? Bunun için kurulmuş bir enstitü var: Danimarka’nın Mutluluk Araştırmaları Enstitüsü. Bu enstitüde hazırlanan “Mutlu Bir Ülke” raporu, Danimarkalıların neden mutlu olduklarına dair bilimsel bir analiz ortaya koyuyor. Okurken ‘darısı bizim başımıza’ diyeceğimiz gerekçeler şöyle…

Özgürlük: İnsanların kendi hayatları hakkında karar verebilmeleri mutluluklarının da omurgası durumunda. Hiçbir Danimarkalı politik görüşü ve inancından dolayı hapse atılmıyor, hakkında soruşturma açılmıyor. Kişisel özgürlük dokunulmaz olduğu gibi mesken dokunulmazlığı da bulunuyor. Polis evlere izinsiz giremiyor, hiç kimsenin kişinin sahip olduğu mallara el koyma yetkisi bulunmuyor. İnsanlar özgürce istediği derneği kuruyor, toplantı yapıyor, protesto gösterileri düzenliyor. Kanunların çizdiği çerçevedeki özgürlükler sonuna kadar kullanılıyor. BM Mutluluk Raporu’nda şu önemli tespit yer alıyor: “Hayatının akışına kendisi karar veremeyen hiçbir insan gerçek anlamda mutlu değildir.” Bu söz, Danimarka’da uygulanıyor.

Demokrasi: Rüşvet ve suiistimalin olmadığı Danimarka politik dünyasında, halkın idarecilere güveni oldukça yüksek. Politikacılara güvende ilk sırada Hollanda, ikinci sırada Danimarka geliyor. Belediyelerin yetkisi merkezi hükümetten daha fazla olduğu için halk ülke yönetimine doğrudan katılıyor. Belediyeler, geneli ilgilendiren bir konuda karar alırken katılımcı demokrasiyi işletip mutlaka halkın görüşünü alıyor. Mesela, bir bölgede yapılacak imar planında değişiklik için halkın onayı şartı aranıyor. Halkın görüşüne rağmen karar alınmıyor. İlköğretim okullarının adı ‘Halk Okulları’ olarak tanımlanıyor ve müdürünü okul-aile birliği üyeleri seçiyor.

Güven: Danimarkalıların yüzde 75’i tanımadığı insanlara güvendiğini ifade ediyor. Dünya ortalaması 25. İnsanların tanımadığı kişilere güvenmesi, hayatı kolaylaştırıp mutluluğu arttırıyor. Danimarka’da insanlara güvenin lafta olmadığını, ABD ve Avrupa ülkelerinin tamamında yapılan bir araştırma da ortaya koydu. Sokakta ‘kasten düşürülen’ içi para dolu cüzdanla insanların güveni test edildi. Cüzdanda para ile kişinin kimlik kartı da vardı. Çeşitli şehirlerde yapılan test sonunda ortaya çıkan manzara oldukça ilginçti. Danimarka ve Norveç’te cüzdanı bulanların tamamı paraya dokunmadan sahibine teslim ederken, diğer ülkelerde bu oran yüzde 50 civarındaydı.

Sosyal Güvence: İnsanlar, refah devleti (sosyal güvence) sayesinde, hasta olduğunda tedavi, işsiz kaldığında ekonomik yardım, yaşlandığında bakım endişesi taşımıyor. ABD’de Maryland Üniversitesi’nden Prof. Carol Graham, Danimarka’nın sosyal güvence sistemini yakından inceleyen biri olarak şu tespitte bulunuyor: “ABD’de sağlık sigortası olmayan insanlar, sigortası olanlara göre çok daha az mutlular. Ciddi hasta olduğunda her şeyini kaybedecek bir insansan mutlu olman çok zor. Danimarka’da ise sosyal güvence sayesinde insanlar ‘Her şeyi kaybedeceğim’ endişesini asla taşımıyor.” Graham, iki ülke insanlarını karşılaştırdığında ortaya yine bildik sonuç çıkıyor. Ekonomik gelir düzeyi düşük Danimarkalılar, ABD’lilerden çok daha güvenli bir hayat sürüyor ve daha mutlular.

İş: İşsizlik stres, yalnızlık ve depresyona yol açıyor. Uluslararası mutluluk araştırmacılarına göre, mutluluğun en acımasız düşmanı işsizlik. Danimarkalıların büyük bölümü çalıştığı işinden ve ortamından memnun. 33 Avrupa ülkesinde çalışanlar arasında yapılan maaş, çalışma süresi, kariyer planlaması ve yapılan iş araştırmalarında Danimarka ilk sırada yer alıyor. Yönetici ve işçiler arasında karşılıklı güven, Danimarkalıların işinden memnun olmasını sağlayan etkenlerin başında. Danimarkalılar sevmedikleri işte çalışmaya kendilerini mecbur hissetmiyorlar. Kendisi için uygun olmadığı işi bırakıp daha rahat edeceği bir başka iş bulma imkanının olması mutluluğun diğer bir kaynağı olarak gösteriliyor. Aldığı eğitime uygun iş bulmada da Danimarka ilk sırada yer alırken, bu ülkeyi Hollanda, Letonya, Malta ve Norveç takip ediyor.

Sivil toplum: Araştırmacılar sosyal ilişkilerin mutlulukla direkt bağlantısını olduğunu ifade ediyor. Bu ilişki sadece aile bireyleri arasında var olan ilişkiden ibaret değil. Avrupa Sosyal Anketi verilerine göre, 2010’da ailesi, arkadaşları veya meslektaşlarıyla haftada bir gün ‘sosyal ilişki’ kuranların AB genelindeki oranı yüzde 60 olurken, bu oran Danimarka’da yüzde 78. Danimarkalılar, network kurmaya ve gönüllü çalışmalara büyük önem veriyor. “3 Danimarkalı biraraya gelirse hemen dernek kurar” sözü gerçek. Ülkede gönüllü hizmet veren yaklaşık 100 bin dernek bulunuyor. 5,5 milyonluk ülkede yılda 2 milyon kişi gönüllü işlerde çalışıyor. Başkalarına gönüllü yardım eden insanlar sosyal ilişkilerini geliştirip yaptıkları yardımdan dolayı mutlu oluyor.

İş-boş vakit dengesi: Danimarkalılar yıllık ortalama 1522 saat çalışıyor. OECD ortalaması ise 1776 saat. Danimarkalıların sadece yüzde 2’si haftada 50 saatten fazla çalışırken, OECD’de bu oran yüzde 9. Çalışanların yüzde 25’i mesai saatine kendisi karar verirken, evinden çalışanların oranı yüzde 20. İş-boş vakit dengesinin kurulmasıyla Danimarkalılar kendilerine ve ailelerine daha fazla vakit ayırıyor. Ev ile iş arasında en az süreyi Danimarkalılar kullanırken, yolda ortalama 27 dakika geçiriyorlar. Mesai saatleri ve çalışma sürelerinden dolayı kendilerine vakit ayırmada ilk sırada Danimarka, son sırada ise Türkler bulunuyor. Danimarkalılar kendisine uyku dâhil günlük 16 saat ayırırken, Türklerde bu oran 11,7 saat.

[Efe Yiğit] 17.12.2016 [TR724]

Geri sayım başladı! [Barbaros J. Kartal]

Hükümetin hedef gösterdiği herkesi terörist yapan Doğan Grubu’nun Ankara temsilcisi terör örgütü üyeliğinden tutuklandı. Korkaklarından ve bugünler geçene kadar idare edelim sonsuza kadar böyle gidecek değil ya diyerek binlerce masumun hakkına girmekten tereddüt etmeyenler için sona doğru yaklaşıyoruz. “Fetöcü” diye yaptığınız iğrenç yayınları kendi temsilcisiniz için de yapsanıza. Nedim Şener, Soner Yalçın, Ahmet Şık kadar değeri yok mu yoksa temsilcinizin. Fetöcü diye itibar suikastı yaptığınız insanları tutuklayan hangi mahkeme ise adamınızı da tutuklayan aynı mahkeme. Ama iş sizin adama gelince ortada yanlışlık var değil mi? Elbette yanlışlık var, bunda şüphe yok. Bylock diye hayatı karartılan binlerce diğer insan gibi. Elbette yanlışlık var, temsilcinizin Gülen’i ziyaret etmesi suç ise AKP’den dışarıda bir tek kişi kalmaması gerekir. Elbette yanlışlık var, işi gereği muhatap olduğu insanlarla görüşmek -ki bu insanlar da bir iftira kurbanı- suç sayılıyorsa Ankara’da bir tane temsilcinin gün yüzü görmemesi gerekir. Ama siz masum insanları peşinen suçlu ilan ederken şimdi aynı suçlarla sizin temsilcinizi aldılar. Bu ne demek çok iyi biliyorsunuz değil mi?

Bu en basitinden şu demek: Size el koyma ve kayyım atanması için Erdoğan’ın  pek de ihtiyaç duymadığı ama mahkemelerin usulen de olsa bir şey yazalım dediği şart oluşturuldu. Temsilciniz içeri atılarak dosya masaya kondu. Bir tane sulh ceza savcısının ve aynı tıynette bir hakimin talimatı beklemesi kaldı. Trump kazandı bize şimdi dokunamaz ya da biz yurt dışında etkiliyiz bize daha gelmez. Valla öyle olmuyor… El koyuluyorsunuz, kapatılıyorsunuz öylece kalıyor. Şimdi adamınız elde rehine bekliyeceksiniz. Bakalım yeni pazarlıklarla daha ne kadar vakit kazanacaksınız.  Gerçi pazarlık yapacak neyiniz kaldı, vermediğiniz hangi ödün kaldı. Yeni kelleler mi ya da yeni yanaşmalar mı? Yoksa elden çıkarmalar mı? Bakalım… O kadar ilkesiz ve omurgasız bir yayın organısınız ki size el koyulduğunda gazetesi kapatılan ve bunun ne demek olduğunu bilen emekçiler belki sevinmeyecek ama hiç de üzülmeyecek.

Havuzun İlginç Tavrı

Doğan grubunun temsilcisi gözaltına alındığında bayram eden, bunu büyüttükçe büyüten havuz medyasında tutuklanma haberi ilk anons dışında sümen altı edildi. Gazetelerinin ilk sayfasında ölçülü yer alan haber sitelere de az yansıdı. Bugün internet sitelerinde hiçbir şekilde manşette yer almadığı gibi neredeyse izi bile yoktu. İstisnasız hepsinin sitesinde haber neredeyse gizlenmişti. Elbette bir talimat gereği bunu yaptıklarında şüphe yok. Şimdilik olayı büyütmeme kararı aldıklarına göre uygun zaman bekleniyor demektir.

.........

BUNU NİYE YAPMIYORSUNUZ?

Şimdi deniyor ya 17 Aralık’ı milat kabul ediyoruz. Erdoğan’ın bizzat ağzından defalarca 17-25 ilk darbe girişimidir lafını duymuşsunuzdur. Peki pek kutsal milli iradeye yapılan bu alçak girişimi siz neden toplantılarla anmıyorsunuz? 17-25 Aralık’ta suçlanan, önce komik mahkemelerde beraat eden sonra yüce divan oylamasından aklanan yani hukuken tertemiz olan bakanlar şimdi neredeler? Biraz Egemen Bağış fotoğraf karelerine girmek için hopluyor zıplıyor diğer bakanlar ise kayıp.

Bu kadar haksızlığa uğrayan bakanlara iade-i itibar yapmak için neden özel bir toplantı yapmıyorsunuz. Onları onore etmiyorsunuz? Reza’ya bile iki bakan yan yana ödül verdi. Kendi insanınıza sahip çıkmamanız hiç hoş olmuyor. Eğer toplantı organize etmeyecekseniz benim diğer önerim adlarını sonsuza kadar yaşaması için bir yerlere vermeniz. Hacı Egemen Bağış Camii, TOKİ Erdoğan Bayraktar Konutları gibi. Bir saat kulesine Zafer Çağlayan’ın adı verilebilir mesela. İran konsolosluğunun önünden geçen caddeye Muammer Güler adı verilebilir. Bir düşünün derim. Selam ve dua ile…

.........

O TWEETLER NE ANLAMA GELİYOR?

Mesajların saatine baktım öyle sarhoş kafa ile yazılacak saat değil. Hacklenmemiş de. Twitter’da bir çok insanın ifade ettiği gibi başkası atsa bu tweetleri kapısına polis dayanır. Peki eski asker Ahmet Zeki Üçok’un darbe olacak tweetleri ne anlama geliyor?  Haberlerde eksik bırakılan bir tweet var, daha önce atılan. Orada Üçok diyor ki TC cumhurbaşkanını asla teslim etmeyeceğiz, teslim olmayacağız.

Bir kere biat işini halletmiş. Öyle zannedildiği gibi tehdit yok. Bazı tarihleri sıralamış 17-25, 15 temmuz, 27 Ekim ekonomi darbesi. 27 Ekim ekonomi darbesini duymamıştım. Bir de 7 Şubat var. 7 Şubat yani MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığı tarih. Ahmet Zeki Üçok’ların zamanında en ağır küfürleri ettikleri Hakan Fidan yani. Toplantılarda astsubay diye aşağıladıkları adam nedense şimdi milat olmuş. Kim kiminle ne iş tutuyor ne kadar açık değil mi? Bir kumpas ile ordudan cemaatçi diye bir çok insanı atmışlardı. Galiba benzer şeyi Ergenekonvari isimlere yapacaklar. Erdoğan tabii ki biliyor pis işlerde işbirliği yaptığı çevrelerin eninde sonunda kendisi ile uğraşacağını. Elbette Ergenekon da biliyor Erdoğan’ın hukuksuz işlerinde yardımcı olurken Saray’ın da planlar yaptığını. Öyle ya da böyle sonunda Türkiye’nin bir kez daha kaybedeceği savaş yaklaşıyor demek ki. Paratoneri ortadan kaldırdıklarına sonra bakalım şimşekler nerelere düşecek ülkede. O tweetlere en çok Ergenekon kızmıştır şüpheniz olmasın.

[Barbaros J. Kartal] 17.12.2016 [TR724]

Yurt dışından AYM’ye ve AİHM’e nasıl başvurabilirsiniz? [Mehmet Yıldız]

Türkiye’nin son yıllarda yaşadıkları kitaplara, filmlere konu olduğunda çok zengin ayrıntılar ortaya çıkacak. Yasaların yargı tarafından keyfî yorumlandığı, yasama yapan siyaset erbabının Anayasa’ya uygunluğuna bakmadan yasa çıkardıkları bir ortamda, vatandaşın haklarını çok ama çok iyi bilmesi gerekiyor. Elbette bu yasalar ve haklar çok sayıda şarta (mevzuat) bağlı olduğu için de, sıradan vatandaşların bütün bu ayrıntıları bilmesinin imkânı yok. Bu yüzdendir ki, avukatlık kurumu ihdas edilmiş.

Ancak Türkiye’de şu anki mezalim döneminde avukatların bir kısmı ya hapiste ya da sürgünde.  Mevcut avukatlar ya Barolar eliyle engelleniyor ya da Hizmet Hareketi’yle ilişkili davalara bakmak istemiyor. Baro’nun atadığı genç avukatlar ise devletin ceberutluğu karşısında iki büklüm.

Darbe girişimi sonrası tamamen kontrolden çıkan Kanun Hükmünde Kararname zulmünün neticesi olarak, ‘hak arama’ meselesi de muğlaklaştı. AİHM’in son kararı sebebiyle ‘iç hukuku tüketme’ zorunluluğu doğdu. Ancak ‘iç hukuk’ tamamen Saray’a bağlı olduğu için bunun bir formalite olacağı da açık. Yine de bu adımları atmak gerekiyor.

Geçenlerde Avukat Gazi Kozanoğlu, yurtdışından noter aracılığı ile AYM’ye başvuru yapılabileceğini açıkladı. Bu önemli bir hak. ‘Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınanlar’ için Türkiye’de adım atmak zor olduğu için, yurt dışından ‘hak arama’ imkânarını iyi değerlendirmek gerekiyor. Konuyu bilenlere danışarak netliğe kavuşturmak için aşağıda bunun nasıl olacağını anlatmaya çalıştım.

***

YURT DIŞINDAN AYM VE AİHM BAŞVURULARI İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

VEKALET

1- Türk vatandaşları, bulundukları ülkeden bir avukata vekalet verebilirler. Bunun iki yolu var:
  • Birinci yol: Yurtdışında yaşayan gerek yabancı gerekse Türk vatandaşları bulunduğu ülkedeki Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluklarının noter hizmetleri veren birimine vekaletname vermek başvurabilirler. (Vekâletnamede ‘AYM’ye başvuru yapmak’ ibaresinin yazılmasında yarar var.)
  • İkinci yol: Bulundukları ülkelerdeki yabancı noterlerde vekâletname çıkartabilirler. Kişinin bulunduğu ülke, şayet Türkiye gibi ‘Yabancı Resmi Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesi’ne taraf bir ülke ise yabancı noterin imzasının doğruluğunu o ülke yetkili makamına Apostille (noterler bunu bilirler) şerhi diye bilenen bir belge ile onaylatması gerekir. Bu durumda bu vekâletnamenin tekrar bir Türk yetkili makamınca onaylanmasına gerek kalmadan Türkiye’de kullanılması mümkündür. Örneğin Almanya, Fransa, Hollanda ve Belçika gibi ülkeler bu sözleşmeye taraf olduğu için apostilli vekaletnameler Türkiye’de bir noterden verilmiş gibi işlem görür.

ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURU USULÜ

2-Bu şekilde vekaleti olan bir avukat, en yakın Türk Konsolosluğuna giderek Anayasa Mahkemesi’ne müvekkili adına başvuru yapabilir. Konsolosluğa giderken yanında birisinin olmasında fayda var.

KONSOLOSLUK BAŞVURUYU KABUL ETMEZSE NE YAPILABİLİR?

3-Son dönemde bazı konsolosluk yetkilileri çeşitli bahanelerle bu tür başvuruları kabul etmeyebiliyorlar. Bu durumda avukat mutlaka ısrar etmeli ve gerekçesini sormalı. Zira Anayasa Mahkemesi Kuruluş Kanunu’nda yurt dışı temsilcilikler vasıtasıyla başvuru yapılabileceği açık bir şekilde yazılı olduğu için konsolosluk görevlilerinin kanunu uygulamaması görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur. (MADDE 47-(1) Bireysel başvurular, bu Kanunda ve İçtüzükte belirtilen şartlara uygun olarak doğrudan ya da mahkemeler veya yurt dışı temsilcilikler vasıtasıyla yapılabilir. Başvurunun diğer yollarla kabulüne ilişkin usul ve esaslar İçtüzükle düzenlenir.)

Buna rağmen konsolosluk başvuruyu kabul etmezse, avukat suç duyurusunda bulunacağını ve takip edeceğini söylemeli. Mümkünse başvuruyu neden kabul etmediklerine dair konsolosluk yetkilisinden yazılı bir belge istemeli. Genelde böyle bir belge vermekten kaçınacaklardır.

Aynı zamanda olayı özetleyen bir tutanakla, tarih ve saati de belirterek durumu tespit etmeli. Yazılı bir belge vermedikleri hususunu da tutanağına yazmalı. Başka türlü delil elde etme imkanı varsa onlar da yararlı olur, örneğin tutulan tutanağa konsolosluğa birlikte gittiği bir kişinin tanık olarak imza atması da iyi olur.

AİHM BAŞVURUSU

Eğer AYM başvurusu engellenirse, hemen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvurusu yapılmalı ve bu başvuruda yukarıdaki olaylar anlatılıp,
  • Devletin fiilen AYM başvurusu yapmaya engel olduğunu, doğrudan başvuru yapmaya devlet engel olduğu için AYM’ye başvurucunun erişemediğini ve bu yolun kendisi açısından etkisiz ve tüketilmesi gerekmeyen bir yola dönüştüğünü
  • Başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmesi açısından önemli olanın kanunda öngörülen bir başvuru merciine başvurması olduğunu, ayrıca başkaca yöntemlerle başvuru yapmaya zorlanamayacağını, bu açıdan üzerine düşeni yaptığını,
  • Konsolosluğun keyfi olarak AYM’ye erişme hakkını engellediği için bu durumun ayrıca mahkemeye erişim hakkını da ihlal ettiğini

başvuru formuna yazması ve avukatın konsoloslukta tuttuğu tutanağın da eklenmesi gerekir.

[Mehmet yıldız] 17.12.2016 [TR724]

Kim bu adamlar? [Nazif Apak]

En sıcak örnekten başlayalım; Erkan Tan’dan. Kimdir Erkan Tan? Ne zamandan beri AK Parti’nin ateşli bir tetikçisi haline gelmiştir? Bir zamanlar AK Parti saflarında bir anlam ifade eden ‘dava’ ile ilgisi var mıdır?

Bir haftada üç kişiyi ekrandan hedef gösterdi Tan: Önce Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli’ye hakaretamiz laflarla saldırdı, ihbar etti. Ardından bağımsız yargının (!) savcıları harekete geçip Mahalli hakkında gözaltı sürecini başlattı. Ve tutuklandı. Bu vahim durumu Parlamento’da dile getirdiği ve Mahalli’ye destek verdiği için Tan, CHP milletvekili Eren Erdem’i de hedef tahtasına oturttu. Coştukça coştu, ‘hainler’ diye kükredi ekranlarda.

‘Alçak’ diye hitap ettiği bir gazeteciyi derdest ettirmek, gazeteci kökenli bir milletvekilini ekranda haşlamak Erkan Tan’ın hızını kesmemiş olacak ki TÜSİAD’ı da menzile dahil etti. TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran Symes’i alaylı bir üslupla yerden yere vurdu, harbi bir laf kalabalığı içinde racon kesti.

ERKAN TAN NASIL AKP’Lİ OLDU?

İyi de bu hararetli tek parti televizyoncusu, gerçekten AKP’li mi? Tabii ki hayır!

Ankara gazetecilerinin yakından tanıdığı Erkan Tan, çok eski ve bilinen bir masondur. Bunu bir zamanlar çekinmeden herkese söylerdi. 1989’da TRT’nin açtığı spikerlik sınavını kazanarak mesleğe başlayan Tan’ın ilk durağı TRT Ankara stüdyoları oldu. 1991 yılında hayatının bir dönüm noktasını daha yaşadı. The British Council’den burs kazanarak İngiltere’ye gitti. Masonlukla tanışması o senelerde mi oldu yoksa vali çocuğu olmak mı Mason teşkilatlarının ilgisini çekti, bilemiyorum. Masonluk da, meslek ilkelerini ihlal etmediği sürece, kendi bileceği bir iş. Ama bildiğim bir şey var: Erkan hiçbir zaman dindar, muhafazakar, milli görüşçü, Tayyipçi, AKP’li olmadı. Olamazdı da!

Aslında Şırnak kökenli bir ailenin çocuğu Erkan Tan. Babasını kamuoyu bir suikasttan dolayı hatırlayacaktır. 2004’te Van valiliği görevini sürdürürken Hikmet Tan’a PKK tarafından suikast düzenlenmiş, uzaktan kumandalı bomba patlatılmıştı. Olayda dört kişi hayatını kaybederken Erkan Tan’ın babası yara almadan kurtulmuştu. Bu esnada Erkan canlı yayında olduğu için çalıştığı televizyon, olayı spikerinden gizlemişti.

SUÇ ERKAN’DA DEĞİL

Bir zamanlar, Tan’ı güzel Türkçesi ve efendiliğiyle severdi herkes. Sonradan hem TRT ciddiyetini hem de dilini kaybetti. 2013’te büyük paralarla transfer olduğu Melih Gökçek’in Beyaz TV’sinde artık tanınamaz hale geldi ve iktidar tetikçiliğine soyundu. Yazık oldu. Efendi bir adam, makul bir televizyoncu görüntüsü verirken şimdi her gün birilerini jurnalleyip tutuklatan bir tetikçiye dönüştü. Sanki adamın içine Cem Küçük adındaki yaratık kaçmış gibi…

Suç Erkan’da değil. Ülkeyi yönetenler medyada da yeni bir insan tipi oluşturdu. Erkan da o tiplemeye ayak uydurup rolünü oynuyor, parasını kazanıyor, mevkini muhafaza ediyor, günü kurtarıyor…

‘DAVA’DAN UZAKLAŞTIKÇA…

AK Parti AKP’ye dönüşmeden ve canavarlaşıp bütün farklı sesleri kısmaya yeltenmeden önce kendine yakın medyada ‘dava’yı bilen gazetecilere itibar edilirdi. Parti ‘dava’dan uzaklaşıp tek adamın çiftliğine dönüştükçe vaktiyle AK Parti’ye ve muhafazakar kesime ters bakan hatta bazen düşmanlık yapan kişiler gelip baş köşeye yerleşti. Bu tipler hem abartılı bir övgü yarışına girerek ‘Reis’ güzellemesi yapmakta hem de hedef gösterdikleri kişilere aralıksız hücumlar düzenlemekte.

Bu yeni tiplerin en önde gideni hiç kuşkusuz ‘Jöleli’ lakabıyla tanınan Yiğit Bulut. Bir zamanlar ‘Ergenekoncu’ diye bilinirdi; o da bunu hiçbir zaman inkar etmezdi. Aksine, aşırı ulusalcı düşünceler altında görüntü verip perde arkasında bazı komutanlarla al gülüm ver gülüm oyunu oynardı. Şimdi Saray’ın keyfini çıkarırken bir yandan da bıyık altında gülüyor ve Mustafa Karaalioğlu, Akif Beki, Yusuf Ziya Cömert, Fehmi Koru gibi isimlerin nasıl kapı önüne konduğuna dair hikayeler anlatıyor olmalı çevresine…

ŞAMİL TAYYAR AKP’Lİ Mİ?

Daha bir kaç gün önce Şamil Tayyar derin devlet övgüleri yaptı. Oysa birkaç sene öncesine kadar Tayyar, Ergenekon adlı örgütün varlığı ve derin devlet yapılanmasının zararları ile ilgili örnekleri ballandıra ballandıra anlatıyor, kitaplar yazıyor; para kazanıyordu bu yolla.

Şamil, AKP’li miydi? Hayır. Bazıları onun ülkücü olduğunu oradan hareketle devletle bağını bulunduğunu söylese de bunu o dönemden tanıyanlar teyit etmez. Zaten bir ara rahmetli Ecevit’in partisinden milletvekili adayı da olmuştu. Solcu muydu Tayyar?

Peki AKP’den nasıl milletvekili oldu Şamil Tayyar? Bir yurt dışı gezisinden gazeteci arkadaşları Şamil için Erdoğan’a ricacı olmasaydı Şamil hayatta milletvekili olmazdı. O sıralarda Ergenekon davası ile ilgili yazdığı yazılardan dolayı hakkında onlarca dava açılmıştı Tayyar’ın. Hapse girme ihtimali yükselmişti. Meslektaşları rica ettiler ki Şamil, milletvekilliği dokunulmazlığına kavuşsun da paçayı kurtarsın. Bir zaman sonra Tayyar kendini vekil yaptıran meslektaşlarının tamamı (evet, istisnasız tamamı) aleyhine yazılar yazdı. Aleyhine atıp tuttuğu gazetecilerden büyük çoğunluğunun ‘dava’ ya da ‘milli görüş’ emeği Şamil’i bin kere katlayacak kadar eskiye dayanıyor.

DAHA SAYMAYA GEREK VAR MI?

Bugün ne kadar çapsız adam medyada boy gösteriyorsa, hiçbiri zor dönemlerde ortada yoktu. Sadece bu açıdan bir kıyaslama yapılsa bile AKP’deki yozlaşmanın, güdükleşmenin, çapsızlaşmanın fotoğrafı görülecektir. ‘Dava arkadaşları’nı satıp onun yerine menfaatçi, aşırı ulusalcı, mason, derin devletçi tipleri partiye getirenler, medyada da yağcılar-bağcılar denklemi kurdu. Hanedanlıklarını ve servetlerini başka türlü korumaları mümkün değildi çünkü…

[Nazif Apak] 17.12.2016 [TR724]

17 Aralık’tan 3 yıl sonra krizi anlamanın yolu: ‘Zarrab Ekonomi Modeli’ [Göksel İlhan]

17 Aralık soruşturmasının üçüncü yaşına, sancılı bir ekonomik kriz eşliğinde giriyoruz. Erdoğan bu krizi de faiz lobisi, üst akıl, dış güçler veya paralele bağlayarak başarısızlığını savuşturmaya çalışsa da, krizin kötü politikalar sebebiyle patladığı akıl sahibi herkesin malumu.

Bugün yaşadığımız bu krizin nasıl göstere göstere geldiğini anlamanın yolu ‘Zarrab Ekonomi Modeli’ni anlamaktan geçiyor.

17-25 Aralık soruşturmalarının ortaya çıkardığı en büyük gerçeklik ‘yolsuzluk ekonomisi’ idi. Bu soruşturmalar sadece rüşvetin değil, bu rüşvet çarkı sebebiyle devletin nasıl zarara uğratıldığının ve ekonominin nasıl bir tehlikeye sokulduğunun fotoğrafını da çekiyordu.

RUSYA’YA AKAN DÖVİZLER

Soruşturmaların ortaya çıkardıklarını ve arka planını birlikte okuyalım isterseniz.

Reza Zarrab ve ekibi İran’a altın gönderme işinden önce o dönem nakit kıtlığı çeken Rusya bankalarına nakit döviz taşımacılığı yapıyordu. Bu sistemde Türkiye’de kurulan 10 farklı paravan firmanın hesaplarına, yurtdışından yüklü miktarlarda döviz transfer edilip, Türk bankalarından nakit döviz olarak çekiliyordu. Tabi bu işlemler için naylon faturalar kullanılıyordu, yani ortada memleket lehine bir ticaret falan yoktu.

Daha sonra nakit dövizler bavullar içerisinde ‘şirinler’ denilen 20’şerli kurye metoduyla hava yoluyla Rusya’ya taşınıyordu. Dövizler Rusya’daki bankalara binde 2-3 komisyonla satılıp, direkt veya transit olarak tekrar Türkiye’deki paravan şirketlerin hesaplarına transfer ediliyor, paralar tekrar nakit olarak çekilip tekrar Rusya’ya götürülüyordu. Bu döngü haftada 2-3 sefer olmak üzere 2 yıl boyunca devam etmişti. Ortada Türkiye lehine bir ihracat yoktu ama Türkiye ile Rusya arasında nakit döviz pompalanıyordu.

Meblağa gelince: ‘Zarrab’ın şirinleri’ Moskova havalimanında yakalandıkları bir seferde valizlerinden 150 Milyon Dolar çıkmıştı. İktidara yakın Yeni Şafak Gazetesi’nin 17 Aralık’tan önce bu konuyla ilgili “Türk-Leaks” manşetliyle verdiği habere göre bu 10 paravan firmadan sadece 2’si üzerinden 10 aylık zaman diliminde aktarılan meblağ 6,2 Milyar Euro civarıydı.

RÜŞVET ÇARKI NEREDE?

Erdoğan’ın, dolar fırlayınca döviz kıtlığına vatandaşın doları satması çare olsun diye başlattığı #bozdoları kampanyasıyla bir haftada bozdurulan meblağ 146 Milyon Dolar! Zarrab’ın reel bir ticarete dayanmaksızın Türkiye’den Rusya’ya 2 yıl boyunca pompaladığı nakit dövizin yanında ‘çerez parası’ bile değil! Bir sevkiyattan bile az.

Peki “yolsuzluk” bunun neresinde? Paravan firmaların hayali ihracata dayalı transferler için kullandıkları banka, Damat Berat Albayrak’ın o dönem CEO’su olduğu Çalık Holding’e ait Aktif Bank’tı. Hani şu Wikileaks’in de yayınladığı e-postalarda Egemen Bağış’la sıkı fıkı olan damat… Dosyada Zarrab, Bağış’la randevulaşır ve ardından adamı Happani’ye; “500 bin Dolar hazırlat … Aktif ile alakalı … Ayakkabı al koy içine … Ortaköy’e yollatsan” der. Kısa bir süre sonra Zarrab içinde 500 bin Dolar olan ayakkabı kutusunu adamının gönderdiği kuryeden alır, AB Bakanlığı’nın Ortaköy ofisine girer, kutusuz çıkar!

ALTIN OPERASYONLARI

Mart 2012 – Temmuz 2013 arası, İran’ın Türkiye’deki rezervlerini altın ihracatıyla İran’a taşıma işlerini Zarrab gerçekleştiriyordu. Zarrab bu dönen paradan komisyon alıyordu. Kamuoyunun halen çözemediği bir gerçeği açıklamakta fayda var: Altın ihracatına konu bu para BOTAŞ ve TÜPRAŞ’ın petrol karşılığı İran Merkez Bankası’nın Halk Bank’taki hesabına ödemiş olduğu, yani aktarma tasarrufu Türkiye’nin sorunu olmaktan çıkmış bir paradır.

Türkiye yükümlülüğünü yerine getirmiş, petrol borcunu ödemiştir. Artık bu paranın İran’a aktarımı İran’ın kendi problemidir. Normal şartlarda İran’ın problemi olan bu durum, Türkiye için fırsat olması gerekir. Türkiye’nin milli ve ekonomik menfaati açısından yapması gereken tek şey ambargoyu fırsata çevirerek bu paranın İran’a aktarımını Türk ekonomisi açısından marjinal fayda sağlayacak işlemlere kanalize etmektir.

Ancak İran’a, yerli ve milli üretimimiz olan, vergisi de olan, yüzde 100-200 gibi hatta daha yüksek kârlılığı olan, katma değeri olan, piyasada birçok vatandaşımıza kazanç sağlayacak ihracat kalemlerini şart koşmak varken, 25 Milyar TL tutarındaki bu paranın vergisi olmayan, İsviçre menşeli ve kârlılığı binde 1 anca olan altın ihracatı ile aktarılmasına seyirci kalınmıştır. Paranın bu yöntemle aktarılması İran için en kolay ve en kârlı, Türkiye için ise en kârsız yöntemdir.

YOLSUZLUK BUNUN NERESİNDE?

İran’a altın pompaladığımız tarihleri ve Suriye’deki savaşı birlikte ele alın, akabinde savaş coğrafyasında paranın her an kâğıt, altının da her şey olabileceğini bir kenara yazın, yanına da bugün sadece doların değil altının da ateşini düşüremediğimizi, çünkü altını da dolarla aldığımızı koyun ve toplayın… İşte bu bir ‘yolsuzluk ekonomisi’dir ve kriz peydahlar.

Peki, ‘yolsuzluk’ bunun neresinde? 17 Aralık dosyası, 25 Milyar TL’nin ülkemize gerçek anlamda katkı sağlayacak ihracat kalemleri yerine altın ihracatıyla İran’a aktarılması karşılığında Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’a binde 5 ve 4 oranlarında rüşvet verildiğini gayet açık delillerle ortaya koymuş bulunmakta.

Yolsuzluk iddialarını örtemeyenlerin uydurduğu en büyük yalan, Zarrab’ın altın ihracatıyla cari açığı kapattığı ve madalya takılası bir işadamı olduğudur. Gerçek ise şudur: İran ve Dubai, Türk menşeli değil İsviçre menşeli altını kabul ediyordu. Zarrab’ın bu sisteminde altın uluslararası piyasalardan temin edilip önce Türkiye’ye, ardından İran’a taşınıyordu. 2011, 2012 ve 2013 TUİK istatistiklerine bakıldığında görülecektir ki Türkiye’ye öncelikle ithalat gerçekleşmiş sonra Türkiye’den ihracat gerçekleşmiştir.

Kısacası İran’a ihraç edilen altınlar, İran’a göndermek üzere Türkiye’nin ithal ettiği altınlardı. Diğer yandan Türkiye’den İran’a altın ihracatı devam ederken piyasadaki İsviçre altını tükendikçe ‘talep’ oluşuyor ve bu ‘arz’a dönüşerek Türkiye tekrar altın ithal ediyordu. Yani Zarrab’ın altın ihracatı yöntemi, aylık olarak cari açık üzerinde değişkenlik gösterse de uzun vadede ithalat ve ihracat eşitlendiğinden cari açığı etkileyen hiçbir şey olmuyordu.

SİYASİ AHLAKSIZLIK

Bu konunun Türkiye’ye bakan ‘siyasi ahlaksızlık’ boyutu da vardı. Hükümet bu kısa vadeli altın ihracatları ile hem kısa dönemler içerisinde cari açığı saklıyor hem de büyüme oranlarını olduğundan fazla gösteriyordu. AKP, cari açığı azaltmak için milletin kazanacağı reel ticaret yerine, rüşvetle kendilerinin de nemalandığı ‘Zarrab Ekonomi Modeli’ni benimsemişti. (Ali Babacan hariç diyebiliriz, 17 Aralık öncesinde altının TUİK istatistiklerine ihracat olarak girmesinin reeli yansıtmadığını ve doğru olmadığını açıklamıştı).

Hâlbuki AKP hükümeti Zarrab’dan otlanmak yerine birazcık milli hareket ederek bu paranın aktarımında İran’ı, yerli üretimimiz ve yüksek kârlılığı olan kalemlerin ihracatına zorlasaydı (ki ambargonun mantalitesi de budur zaten) o durumda Türkiye bugün ekonomik olarak çok daha farklı durumda olurdu.

‘YUKARI’YA GİDEN PARALAR

Zarrab, bu işler için sadece Çağlayan ve Aslan’ı değil, ‘Yukarı’yı da beslemişti. 17 Aralık dosyasına göre Çağlayan ihracat rakamlarını şişirebilmek için Zarrab’tan transferlerin özellikle altınla yapılmasını istiyor, “Yılsonuna kadar en az 4 milyar dolarlık altın ihracatı yapmanız lazım” diyor ve bunun dönemin başbakanının talimatı olduğunu söylüyordu. Zarrab da elemanlarına “Başbakana sözüm var” diyerek altın ihracatı talimatı veriyordu.

VERGİSİZ PARA AKIŞI ZORUNLULUĞU

1 Temmuz 2013’ten sonra altın ihracatı İran’a uygulanan ambargo kapsamına alınarak yasaklanmış ve bundan sonra söz konusu paranın ancak gıda, ilaç, medikal ve zirai ürünlerin ihracatı ile aktarılmasına müsaade edilmişti. Bu gelişme Türkiye açısından kaçırılmayacak bir fırsattı. Düşünsenize, İran’dan satın alınan petrol ve doğalgaz tutarınca gıda ve ilaç ihraç edileceğini. Söz konusu milyarlarca Euro… Biz nasıl petrolü İran’dan satın almak durumunda kalıyorsak, onlar da aynı meblağda tarım ve hayvancılık ürünlerini, ilaçları bizden satın almak durumunda kalacaklardı. Gıda ve ilaçta kârlılığı, katma değeri, Türk üreticisine, tüccarına bıraktığı kârı bir düşünün…

Fakat Zarrab’ın komisyonla para çevirme sistemi tek elden, tek kalemden ve vergisiz kalemden olması gerekiyordu. Aksi halde zaten Zarrab’a ihtiyaç olmazdı. Gıda ve ilaç vergiye tabi ürünlerdi. Her şeyden önce Zarrab tüccar değil transfer komisyoncusuydu. Zarrab’ı devrede tutacak yöntemi Süleyman Aslan buldu: Vergi ve gümrük rejimine tabi olmayan hayali transit ticaret yöntemine başladılar.

Bu yeni sisteme göre, Dubai’den İran’a gıda ihraç ediyorlarmış gibi sahte belgeleri Happani üretir, naylon belgeler Halk Bankası’na sunulur, banka (Aslan ve yardımcısı Atilla) bu sahte belgeleri bile bile kabul eder, para Halk Bankası’ndan Dubai’ye transfer edilir, oradan nakit çekilip İran’a gönderilir. Türkiye elindeki bu kadar büyük parayı sıfır ihracatla ve transit ticaret diye yapılan hayali işlemle elinden çıkarmış oluyordu.

ŞAHSİ ÇIKARLAR İÇİN TEPİLER FIRSATLAR

Tayyip Erdoğan’ın “dövizi bozun, tulumbaya su lazım” söylemleri, ülkenin döviz rezervlerinin eridiğini ve ihracatın tökezlediği gerçeğini teyit ediyor. Bugünkü bu tablo, o dönem reel ihracat fırsatlarının şahsi çıkarlar için tepilmesinden kaynaklandığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Tarım, hayvancılık, ilaç ve medikal sanayi, tüccar, kısacası Türkiye kazanacakken, Çağlayan’a binde 5, Aslan’a binde 4 komisyonla paralar sıfır kazançla İran’a gönderilmiş oldu. İşte o tapeler, Excel’ler, valiz dolusu Eurolar, ayakkabı kutularından fışkırıp banyo liflerine taşan Dolarlar bu işin ‘yolsuzluk’ boyutuydu. Patlayan bu lağımı “İmam Hatip yapılacaktı” diye aklamaya çalışmak da pişkinliğin son noktasıydı.

MODEL HER YERE YAYILDI

Bu yazıda ‘Zarrab Ekonomi Modeli’ni 17 Aralık özelinde irdelemiş olsak da Tayyip Erdoğan ve AKP’nin benimsemiş olduğu bu model ülkenin her yerinde ve bütün politikalarında işlemeye devam ediyor ve bu model ülkeyi günden güne felakete sürüklüyor.

‘Yolsuzluk ekonomisi’ ile ‘ekonomik kriz ve çöküş’ arasındaki işaret ettiğimiz bu ilişkiyi halen anlamayan varsa, bundan 3-5 sene önce bir TV kanalına “Yolsuzluk olsaydı bu kadar hastane yapılabilir miydi, ücretsiz tedavi olabilir miydik?” diyen vatandaşın ülkesi olan Venezuela’nın şu anki içler acısı haline bir baksın…

[Göksel İlhan] 17.12.2016 [TR724]