Menderes'e nasihatler [Abdullah Aymaz]

Bediüzzaman Hazretleri, 27 Mayıs ihtilalinden önce Türkiye’deki derin ve köklü tehlikeye dikkati çekip Başbakan Adnan Menderes’i ikaz etmek için şunları söylüyor:

“İslamiyetin pek çok KANUN-U ESÂSİSİNDEN birisi, “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez” (En’am Suresi, 6/164) âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki: ‘Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz.’

Halbuki, şimdiki günümüz siyasetinde particilik taraftarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok mâsumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin yüzünden taraftarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, ictimaî hayatı tamamen yerle bir eden bir zehirdir. Hâriçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hadise ve buhranlar bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa pek dehşetli olur.

İslamiyetin ikinci bir Kanun-u Esasisi, şu hadis-i şeriftir: “Kavmin efendisi onların hizmetçisidir.” Hakikatiyle MEMURİYET bir HİZMETKÂRLIK’dır; bir HÂKİMİYET ve TAHAKKÜM ÂLETİ değil… Bu  zamanda İslâmî terbiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin zaafiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan  çıkarıp bir hakimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden; -abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi- adâlet, adalet olmaz, esasıyla da bozulur. Kulların hukuku da yerle bir olur. Kulların hukuku, “Allah hukuku”  hükmüne geçmiyor ki, hak olabilsin. Belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.

“Bu mezkûr iki KANUN-U ESASİYE karşı muhalefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvetle halkları aldatmak ve ECNEBÎLERİN MÜDAHALESİNE yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.

“Birisi: BİRİNCİ KANUN-U  ESÂSÎYE  muhalif olarak, bir cânî yüzünden kırk mâsumu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdad-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet suretinde rüşvet vererek, dindar hürriyet-perverlere hücum ediliyor.

“İkinci hücum da: İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp –evvelkisi gibi- bir cânî yüzünden yüz mâsumun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet-perver dindar demokratlara, hem bütün bu  vatandaki yüzde yetmişi sair unsurlardan bulunanlara, hem hükümet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem Demokratların takip ettiği siyaset aleyhine çalışarak, serseri ve enâniyetli  nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir IRKÇILIK  KARDEŞLİĞİ veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli faydadan bin  defa daha ziyade HAKÎKΠ KARDEŞLERİ  düşmanlığa çevirmek gibi acib tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor…

“Mesela, İSLÂMİYET  MİLLİYETİYLE 400 milyon (Elhamdülillah şimdilerde iki milyara yaklaşan) HAKİKİ KARDEŞİN, her gün ‘Allahım erkeğiyle kadınıyla bütün mümin (kardeş)lere mağfiret eyleyip bağışla’ şeklindeki umûmî dua ile mânevî yardım görmek yerine IRKÇILIK, 400 milyon MÜBAREK  KARDEŞLERİ, 400 serseriye ve lâubâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz’î bir menfaat için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana hem hükümete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir. Öyle yapanlar da HAKÎKΠ TÜRKLER  DEĞİLDİR. NECİP  TÜRKLER  böyle hatadan (yani ırkçılıktan) çekinirler.

“Bu iki tâife (tek particiler ve ırkçılar) herşeyden istifadeye çalışıp dindar Demokratları DEVİRMEYE çalıştıkları ve ÇALIŞTIRILDIKLARI, meydandaki eserleriyle tahakkuk ediyor. (Üstad Hazretlerinin Menderes’e söylediği bu sözler çok geçmeden 27 Mayıs 1960 darbesiyle gerçekleşti.) Bu acip tahribata ve bu iki kuvvetli muarızlara karşı 40 SAHABE ile dünyanın 40 devletine karşı muaraza meydanına çıkan ve galebe eden ve 1400 sene zarfında ve her asırda 300-400 milyon talebesi bulunan KURÂNΠ HAKİKATIN  sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî ebedî saadetin zevklerine câzibedar hakikatle beraber dayanma noktası yapmak, o mezkûr muarızlarınıza, hem dâhil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarurî tek bir çaredir. Yoksa, o insafsız dâhilî ve hârici düşmanlarımız bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilave ederek, başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfî edilmeyecek bir tehlike olur.

“Cenab-ı Hak, sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhafaza eylesin, diye ben ve Risale-i Nur talebeleri olan kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikatı kabul etmenize mukabil dua etmeye karar vereceğiz.

“Benlikten, hodfuruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dahildeki tarafgirane düşünceyle kendi tarafına ŞEYTAN yardım etse RAHMET  okutacak, muhalifine MELEK yardım etse LÂNET edecek gibi hadiseler görünüyor. Hatta bir sâlih âlim, kendi siyasî fikrine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir (kâfirliğine hükmetme) derecesinde gıybet ettiğini, İslâmiyet aleyhindeki dinsiz bir zındığı, kendi fikrine uygun  ve taraftar olduğu için, övüp senâ ettiğini gördüm. Şeytandan kaçar gibi, 35 seneden beri siyâseti terk ettim.”

O günlerde olan bu olayları, bugünlerde bilhassa şu süreçte yaşananların yanına  getirip, o günün temsilcileri yerine bugünün temsilcileri oturtun bakalım neler değişmiş, neler değişmemiş!..

Tarih tekerrürden ibaretmiş, acaba ibret alınsaymış tekerrür mü edermiş?!..

[Abdullah Aymaz] 20.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Nevşin Mengü ‘Cemaat’ davalarına bakan kardeşinin yaşadıklarını anlattı: “Günlerce kan işedi; galiba beni öldürecekler…”

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden gözaltına alındığı duyurulan Nevşin Mengü’nün avukat kardeşi Burak Mengü’nün yaşadıkları ortaya çıktı.

Mengü, bugün Birgün’deki köşe yazısında olaya ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Kardeşim Burak Mengü bir avukat. F… suçlamasıyla yargılanan müvekkilleri var. Kardeşimin hayatında ne Fethullah Gülen’e ait bir konuşmayı dinlemişliği, ne de o gruba ait sohbetlerin birine katılmışlığı var. Milliyetçi çizgide siyasete yatkın ve seküler biri. Müvekkillerinin hepsinin, suçlu ya da suçsuz, adil yargılanma ve kendini savunma hakkı var. Kardeşim F…’cü değil, bu insanlarla gönül bağı olan birisi de değil. Muhtemelen “suçu”, yaptığı savunmalarda hükümet-F… ilişkisini sorgulamak. 15 Temmuz gecesine ait “bazı adli tıp raporlarını” ısrarla talep etmek, 15 Temmuz’da hangi yazılı emrin askerlere iletildiğini sorgulamak.

Bundan birkaç ay önce, bir grup polis ya da polis olduğunu sanıyoruz diyelim, Burak’ı duruşma arasında, ifadenizi alacağız diyerek Silivri’den aldı; Vatan caddesindeki Emniyet Müdürlüğü’nde bir avukat görüşme odasına götürdü. Avukat görüşme odalarında kamera olmadığını hatırlatmış olayım. O odadan çıktıktan sonra Burak günlerce kan işedi, yürüyemedi. Sorgusuz sualsiz, hakkında bir gözaltı kararı vb. olmadan, bir grup, polis olduğunu sandığımız kişi tarafından darp edildi.

Burak, o dönem sessiz kalmayı tercih etti. ‘Olur böyle şeyler geçer, büyütmeyelim’ dedi. Ama bu son olay, yaşananların olup geçecek gibi olmadığını gösterdi. Burak cumartesi öğleden sonra bana “eve geldiler” diye mesaj attı. Polis mi? diye sordum, “evet” dedi. Burak’a bir tür rozet gibi bir şey göstermişler. Burası aslında bana sorarsanız ilginç, Burak’ın telefonunu almadılar. Hyundai Accent tipi bir arabaya bindirip yola koyuldular. Burak, davaları nedeniyle gerginliğe alışkın ama bu sefer farklı hissettiğini yazdı bana “galiba beni öldürecekler bu sefer” diye mesaj attı. Ben hep Burak’ı sakinleştirmeye çalıştım. “Vatan’a gitmiyoruz ikinci köprüden geçtik” deyince, hemen tweet atmamız gerektiğini söyledim. Olay sosyal medyaya taşınınca siyasilerin haberi oldu, milletvekilleri araya girdi, İstanbul Emniyet Müdürü’ne ulaşıldı. O sırada Burak bana mesaj attı “tartakladılar attılar” diye. Dudullu civarlarında bırakmışlar. Sırtına kemerle birkaç kez vurmuşlar.

Olay duyuldukça büyüdü, bana sorarsanız iyi ki de büyüdü. Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Tuna Coşkun, beni de bizzat aradı, Burak hakkında bir gözaltı kararı olmadığını, bu kişilerin polis olamayacağını, belki de para koparmak peşinde olan bir grup olabileceğini söyledi.. Burak’ın Gayrettepe’ye gelip şikâyetçi olmasının en doğrusu olduğunu söyledi. Burak, Tuna’nın dediği gibi yaptı.

Burak’ı “almaya gelen” üç kişinin Burak’ı aldığı yerde UKOME kamerasının çalışmadığı ortaya çıktı. Bırakıldığı yer UKOME kameralarının kör noktasına denk gelmiş. Burak’ı alan araç, İstanbul’u adım adım takip edebilen kameralarda bulunamadı. Buna rağmen Burak ifadesini verdi, şikâyetçi oldu.”

[TR724] 20.3.2018

BM’nin Türkiye raporu: “İşkence var, OHAL kaldırılmalı…Hamile ve doğum yapmış kadınlar zalimane bir şekilde hapse atılıyor”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından bugün yayınlanan yeni raporda, Türkiye’de 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından yürürlüğe giren olağanüstü hâl (OHAL) uygulamasının ağır insan hakları ihlallerine yol açtığı belirtildi. BM, Türkiye’ye OHAL’i sonlandırma çağrısı yaptı.

28 sayfalık rapor Türkiye’de polis, jandarma, askeri polis ve güvenlik güçleri tarafından dayak, elektroşok, suya batırma, cinsel taciz gibi kötü muamele ve işkence yöntemlerinin kullanıldığı belirtiliyor.

Raporda, OHAL’in rutin şekilde uzatılmasının ve yürürlüğe giren 20’yi aşkın kanun hükmünde kararnamenin (KHK) “binlerce kişinin hakkının ihlal edilmesine yol açtığı” belirtildi. BM raporunda ihlaller arasında; işkence, kötü muamele ve keyfi gözaltıların yanı sıra düşünce özgürlüğünün ve çalışma hakkının kısıtlanması sayıldı.

BM’nin raporunda, Türkiye’nin “derhal OHAL’i sona erdirmesi, kurumların normal işlerliğine geri döndürülmesi ve hukuk devleti düzenini yeniden tesis etmesi gerektiği” ifade edildi.

Raporda, “Kanun hükmünde kararnamelerin sayısı, sıklığı ve ulusal güvenlik tehdidi ile bağlantıdan yoksunluğu olağanüstü hâl yetkilerinin hükümete yönelik her tür eleştiri ve muhalefetin boğdurulmasında kullanıldığını gösteriyor” denildi.

“Muhaliferin susturulmasında kullanıldı”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin, gözaltına alınan veya görevinden uzaklaştırılan kişilerin sayısının “afallatıcı” olduğunu söyledi.

BM yetkilisi, Türkiye’de son 1,5 yıl içinde yaklaşık 160 bin kişinin gözaltına alındığını, 152 bin kamu çalışanının görevinden uzaklaştırıldığını ve bunun “tamamen keyfi” şekilde yapıldığını ifade etti. “Öğretmenler, yargıçlar işinden uzaklaştırıldı veya haklarında dava açıldı; gazeteciler tutuklandı, medya kuruluşları kapatıldı veya internet sitelerine erişim engeli konuldu… Türkiye’de arka arkaya uzatılan olağanüstü hal açıkça, çok sayıda insanın haklarının ciddi ve keyfi bir biçimde kısıtlanması için kullanılmıştır, Açıkça görülüyor ki Türkiye’de olağanüstü hâlin arka arkaya uzatılması çok sayıda kişinin insan haklarının ciddi ve keyfi bir şekilde ihlal edilmesi için kullanıldı” dedi.

“Hamile ve yeni doğum yapmış kadınları hapse atmak tümüyle zalimane bir uygulamadır”

Yüksek Komiser Türkiye’de cezaevlerine atılan hamile ve yeni doğum yapmış kadınlara da dikkat çekti. ““Türk makamlarının, hamile olan ya da yeni doğum yapmış 100 kadını, çoğunlukla terör örgütleriyle bağlantılı olduğundan şüphelenilen kocalarıyla “iştirakleri” olduğu gerekçesiyle nasıl gözaltına alınabildiklerine dair raporlardır. Bazıları çocuklarıyla, bazıları çocuklarından şiddetli bir şekilde ayrılarak gözaltına alınmıştır. Bu sadece ölçüsüz değil, tümüyle zalimane ve kesinlikle ülkeyi daha güvenli hale getirmekle ilgili bir durum değil,” dedi.

“Gülen grubu hedef halinde”

Rapor, özel mesajlaşma uygulamaları kullandıkları için ya da sosyal medya hesabı kontaklarının incelenmesi neticesinde Gülen Hareketi’ne dâhil oldukları düşünülen ve bu sebeple ihraç edilen birçok kişinin durumuna dair bilgiler de içeriyor. Rapor, “Kararnamelerin, söz konusu bağlantının niteliğini açıklamayan ve yetkililere geniş yetkiler veren ‘terör örgütleriyle iltisaklı ve irtibatlı’ kavramına yaygın olarak atıf yaptığını” belirtiyor. Ciddi usul ihlalleri olduğunu vurguluyor. Cemaat üyeleri için “Kendilerine karşı somut bir delil sunulmadı ve birçoğu kendilerine karşı yürütülen soruşturmadan habersizdi.” deniyor.

Raporda, Türkiye’nin güneydoğusunda güvenlik güçlerinin “ağır ve ciddi” insan hakları ihlalleri işlemeye devam ettiği belirtildi. Bunlar arasında öldürme, işkence, aşırı güç kullanımı, evlerin yıkılması ve Kürt kültürünün tahrip edilmesi olduğu da ifade edildi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, bölgedeki durumu değerlendirebilmek için bölgeye giriş izni verilmesini de talep etti.

Türkiye’den tepki

Türkiye Dışişleri Bakanlığı raporla ilgili açıklama yaptı. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri El Hüseyin’e atfen, “Bu belgeye imzasını atan Yüksek Komiser’in bir süredir Türkiye’yle ilgili konularda tarafsızlığını ve nesnelliğini yitirdiği ve ülkemize karşı şahsi önyargılar beslediği başka vesilelerle kamuoyuna yaptığı açıklamalarda da açıkça gözlenmektedir” iddiasında bulunuldu.

[TR724] 20.3.2018

Suriye’deki Türkiye, Lübnan’daki Suriye rolünde [Bülent Keneş]

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, IŞİD benzeri ve/veya IŞİD artığı envai çeşit radikal cihatçı gruplardan müteşekkil Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile giriştiği Afrin askeri kampanyası, Erdoğan ve şakşakçılarının umduğu gibi 3 günde değil, ancak 2 ayın sonunda hedeflerine ulaştı gibi görünüyor. “Görünüyor” diyorum çünkü, PYD/YPG’nin uçak, tank, top, İHA gibi her türlü hava ve kara unsurlarıyla donatılmış düzenli bir orduya karşı mukavemet gücü sınırlı olduğundan doğrudan bir cephe savaşı vermek ya da riskli meskun mahal çatışmasına girmek yerine zaman yayılı yıpratıcı yeni bir taktiğe yönelmiş olma ihtimali yüksek.

Bu yüzden, aşağı yukarı 2 ay boyunca oldukça yavaş ilerleyen saldırının son aşamada hızla tamamlanması ve operasyonun diğer safhalarının aksine son safhasında PYD/YPG’nin dişe dokunur bir direnişiyle karşılaşmamasının askeri açıdan ciddi bir analizi gerekiyor. Bu analizin enine boyuna yapılmayıp her durumda zafer havası estirmek, siyasetin yakıtı olan günlük coşkuları alevlendirse de, orta ve uzun vadeli askeri gerçeklikleri gözden kaçırmaya yol açabilir.

Her ne kadar toplumun geneline yayılmış şahlanmış hissiyata ters düşecek olsa da temel bir gerçeği tekrarlamakta fayda var: Gayr-i meşru bir savaşın sonuçlarının şöyle ya da böyle olması o savaşı hiçbir şekilde meşrulaştırmaz. Afrin askeri kampanyası, sonuçlarından bağımsız olarak, gerekçeleri ve paydaşlarının formasyonu açısından hiçbir zaruretten kaynaklanmayan, hukuki zeminden yoksun gayr-i meşru bir askeri müdahaledir.

AFRİN HALA BİR SURİYE TOPRAĞIDIR

Neticede Afrin, üzerindeki değişen fiili durumlardan yine bağımsız olarak, dün olduğu gibi bugün de bir Suriye toprağıdır. Otokton grupların belirli dönemler için kendi ülkelerinin bir bölgesinde hakimiyet kurma çabası başka bir şey, yabancı bir gücün uluslararası hukuk açısından hiçbir meşru sebep olmaksızın uluslararası tanınırlığı devam eden bir başka egemen ülkenin herhangi bir bölgesinde fiilen ve cebren hakimiyet kurma çabası başka bir şeydir.

Gereklilik ve meşruiyet açısından Afrin’le mukayese edilmeyecek oranda güçlü gerekçelere ve nispeten sağlam bir meşruiyete dayandığı halde 1974 Kıbrıs Askeri Harekatı’nın sebep olduğu hukuki ve siyasi sorunların üzerinden, askeri müdahaleden bu yana 40 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, hala gelinememiş olmasının anlamak isteyenlere anlatacağı çok şey var. Afrin’deki mevcut fiili durumun, bu bölgenin en nihayet yeniden Esed rejimine devrinden başka bir amaca hizmet etmeyeceği ise, kim ne derse desin, dün olduğu gibi bugün de aşikar.

Afrin operasyonu ve sonuçları, dönemin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun savaş koşullarında Suriye’nin kuzeyindeki etnik ve mezhebi demografik yapının Türkiye’nin çıkarları hilafına yeni bir şekil alabileceğine dair 2011 yılı sonlarında yapılan tüm uyarıları alaya alırcasına, “Bunu diyenler o coğrafyanın nüfus dağılımını ve demografik yapısını bilmeyenler. Bölgedeki Kürt varlığı küçük yerleşimler halinde ve bu yerleşimlerin birbirleriyle bağlantısı yok. Aralarında ise Arap yerleşimleri mevcut,” mealindeki derin stratejik naifliğe benzer çocukça bir hayalcilikle değerlendirilemez.

Bölgesel demografik yapının, nereye evrileceği baştan kestirilemeyecek bir savaşın ağır koşullarında aynen korunacağını savunmak gibi bir körlükle malul bu “stratejik deha”nın ölümcül hataları bugün milli çıkarlar bakımından başka hataların tekrarlanmasının gerekçelerini oluşturmuş durumda. Oluşumunda ve yayılmasında muhteris Erdoğan rejiminin yanlışlarının başat rol oynadığı Kuzey Suriye’deki Kürt siyasi varlığının, iç siyasi hesaplarla bir gün aniden tehdit olarak görülüp yok edilmeye çalışılması, bugün bütün dünyanın IŞİD karşı mücadelede önemli bir değer atfettiği bu varlığın, en az oluşumuna zemin hazırlamak kadar yanlış görülebilir.

HEDEF İLE SEVKEDİLEN ASKERİ GÜÇ ORANTISIZLIĞI ŞÜPHE VERİCİ

Afrin bahanesiyle Suriye’nin kuzeyine sevkedilen askeri gücün büyüklüğünün gösterilen hedefle orantısızlığı, bu askeri gücün ele geçirilen bölgenin alan kontrolünün ötesine geçen hedefleri olabileceğine dair şüpheler doğuruyor. Şüphe doğuran büyüklükteki bu güce rağmen, sadece TSK mensupları arasından 46 kayıp ve yüzlerce yaralı vermek pahasına Afrin’in 2 ay boyunca alınamamış olmasının değil zafer, başarı sayılması bile tartışmalıdır. Erdoğan’ın defalarca “düşmesi an meselesi” açıklamasına rağmen, operasyonun bu kadar uzun sürmesi nasıl ki tuhafsa, son aşamadaki şehri teslim alma hızı da o kadar tuhaf. Ve bu durum, bir başarıdan ziyade PYD/YPG’nin taktik ricatının varlığına işaret etmektedir.

PYD eski Başkanı Salih Müslim de sosyal medya üzerinden böyle bir iddiada bulundu zaten. Müslim’in “Çatışmadan çekilmek savaşın kaybedilmesi ve mücadeleden vazgeçilmesi anlamına gelmiyor. Mücadele sürecek ve Kürt halkı kendilerine yönelik soykırım planına karşı kendilerini savunmaya devam edecek. Zafer, kuzey Suriye insanının olacaktır,” şeklindeki mesajı kendi militanlarına moral verme amaçlı görülebileceği gibi, tam da amaçladığı gibi zayiatı minimize ederek savaşı uzun bir zamana ve gerilla yöntemleriyle daha geniş bir alana yayma amaçlı bir stratejiye de işaret edebilir.

Bu bilgiyi gözününde bulunduracak olursak, Erdoğan’ın iç siyasi hırslarının bir neticesi olarak Türkiye’nin bugün Suriye’de itildiği pozisyonun pek çok açıdan Suriye’nin Lübnan’daki pozisyonuna benzediğini söyleyebiliriz. Erdoğan’ın gündelik hissiyata oynayarak elde edeceği şahsi siyasi kazanımları dışında bugün sanki milli menfaatler açısından da bir kazanımmış gibi gözüken çabaların nihai olarak sıfırlanma potansiyeli açısından da Türkiye’nin Suriye’deki durumu Suriye’nin Lübnan’daki durumundan farklı olmayacaktır.

‘TERÖR DEVLETİ” YAFTASINA HAZIRLIKLI OLMAK LAZIM!

Özellikle Lübnan’daki iç savaş ve sonrasındaki rolü ve eylemlerinden dolayı Suriye, yıllar boyunca bir terör devleti olarak görüldüğü gibi, maalesef Türkiye de başka ülkelerin içişlerine müdahalede kullandığı ÖSO ve benzeri netameli cihadist gruplarla açıktan yürüttüğü ilişkileri yüzünden aynı noktaya hızla gelebilir. Türkiye’nin Suriye gibi giderek daha fazla bir “terör devleti” gibi algılanmasının sonuçları ise sadece Erdoğan rejimi ve paydaşlarını değil, ülkenin 80 milyon vatandaşının geleceğini karartma potansiyeli taşıyor. Geniş kalabalıkların, mevcut zafer sarhoşluğu içerisinde, bugün gayr-ı meşru ve metezori yöntemlerle elde edilerek önlerine atılan bazı sözde başarıların yarın kendilerine ve ülkeye nasıl büyük bir maliyete yol açacağını ne anlamaları, ne de bu yöndeki sözlere kulak kabartmaları mümkün gözüküyor.

İşin garip tarafı ise Lübnan’a müdahale ederek 30 yıl boyunca orada askeri varlık bulunduran Suriye rejimi ile bugün Türkiye’ye musallat olan Erdoğan rejimi arasında, ideolojik olmasa da yapısal bakımdan çok ciddi benzerlikler bulunuyor. Belki benzer stratejik hataların zemin bulmasının ana sebebini de bu yapısal benzerlikler oluşturuyor. Hatırlanacağı gibi, 1970’lerin Suriyesi de askeri bir darbe sonrasında konsolide olmuş, Hafız Esed ülkede otoriter bir tek parti rejimi kurmuştu. Patrimonyal nitelikteki bu rejimde yöneticiler ile yönetenler arasında bir patronaj ilişkisi oluşturulmuştu. Rejimin ve yönetici elitin menfaat ve güvenliği, iç politikanın olduğu gibi, ülkenin dış politikasının da en önemli hedefi haline gelmişti. Esed, mezheptaşı Nusayriler’in yanısıra devlet eliyle semirttiği bazı Sünni işadamları ile ittifak kurmuştu.

Bugünkü Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de en ufak bir siyasal muhalefete izin verilmiyordu. Parlamento da tek adamın, tek partinin kontrolü altındaydı. Yürütmeyi denetleyecek ne gücü vardı, ne de bunu talep edecek bir siyasi kültüre haizdi. Muktedir tek parti yöneticileri, tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi, yargı da dahil devlet bürokrasisinin üzerindeydi. Yine bugün Erdoğan rejiminin yaptığı gibi dış politika, istikrar ve huzur arayışının gereklerine göre değil, tam tersine tahakkümcü oligarşinin güvenlik endişeleri ve tehdit değerlendirmelerine dayalı geliştirilmekteydi. Erdoğan’ın yeri geldiğinde ümmetçiliği, yeri geldiğinde en ilkel formdaki ırkçı milliyetçiliği istismar ettiği gibi Suriye rejimi de pan-Arabizm eğilimlerini kendi çıkarları için kullanmıştı.

‘BURADA BEN VARIM VE REJİM BENİM!’

Suriye’deki Baasçı otoriter rejim, Erdoğan rejimi gibi, kendisine bağımlı ve bağlı olan oldukça şişkin ve ama etkisiz bir kamu sektörü oluşturmuştu. Bu sayede rejim, devletin patrimonyal özelliğini pekiştirmiş ve kamu sektöründe yer alan Suriyelilerin rejime olan desteğini sağlamlaştırmıştı. Esed rejimi de tıpkı Erdoğan rejimi gibi kendisine demokrasi, insan hakları, hukuk ve özgürlük gibi dertleri olmayan Sovyetler Birliği (Rusya) ve İran’ın desteğini arkasına almıştı. Yine Erdoğan gibi bir taraftan da petro-dolar zengini Körfez ülkelerini türlü ayak oyunlarıyla manipüle ederek aldığı mali yardımları yandaşlarına ulufe dağıtmakta kullanmıştı.

Erdoğan gibi Hafız Esed de dış politika yapım sürecinde tek söz sahibiydi. Bir fark varsa o da Esed’in dış politikaya yönelik kararlarını alırken, kendi kişisel görüşlerini dayatmak yerine, yönetici elitler arasında görüş birliğine önem vermesiydi. Düşüncelerini veya endişelerini ifade edecek demokratik kanallardan yoksun kamuoyunun ise dış politika yapımı üzerinde herhangi bir etkisi yoktu.

Erdoğan’ın sürekli “benim büyükelçim, benim dışişleri bakanım…” söyleminin hakim olduğu günümüz Türkiyesi gibi, dış politikayı belirleme konusunda Esed tekelinin de sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin belli olmadığı ifade edilmekteydi. Bu duruma örnek olarak şöyle bir hikaye anlatılmaktaydı: Mart 1984’te, yani Rıfat Esed ve kardeşi Hafız Esed arasındaki çekişmenin hararetinin arttığı bir dönemde, Hafız Esed kardeşine meydan okuyarak “Sen rejimi düşürmek istiyorsun! Burada ben varım ve rejim benim,” demişti. Bu ifade, Erdoğan gibi Hafız Esed’in de kontrolsüz bir güce erişerek Suriye rejimini tam anlamıyla şahsileştirmesi şeklinde yorumlanmıştı.

HER ETNİK-DİNİ GRUBA FARKLI HAMİNİN OLUŞTURDUĞU BÜYÜK TEHLİKE

Tıpkı Türkiye ile Suriye arasındaki Hatay geriliminde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra İngiltere ve Fransa öncülüğünde çizilen Suriye ve Lübnan sınırları da her iki ülkedeki milliyetçiler tarafından hiçbir zaman benimsenmemişti. Lübnan’da da tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi din ve mezhep ülke halkı için inançtan daha fazla bir anlam ifade etmekteydi. Din ve mezhepler ülkedeki gruplar için, kendilerinin ve ailelerinin kimliklerinin temel referans noktasıydı. Ülkede Sünniler ile Şiiler arasında çok güçlü bir ayrışma vardı. Bunların yanısıra çoğu Maruni olmak üzere Hıristiyanlar ve Dürzîler de önemli bir varlık göstermekteydiler. Filistinli mültecilerin siyasi beklentileri ve tavırları da bu karmaşık denklemi daha içinden çıkılmaz bir hale getirmekteydi.

Bugünün Suriyesinde olduğu gibi Lübnan’daki farklı etnik ve/veya dini yapılar doğrudan diğer ülkeler ile temas içerisindelerdi. Örneğin, Maruniler Fransayla, Sünni Müslümanlar bölgedeki Arap devletleriyle, Şiiler ise İran yönetimi ile doğrudan ilişki kurmuşlardı. Farklı grupların doğrudan başka ülkeler ile ilişki içerisinde bulunması bu ülkelerin Lübnan’ın içişlerine müdahalelerine zemin hazırlıyordu. Bu durumun oluşturduğu imkanı değerlendiren Suriye, 1976 Haziran ayında yaklaşık 16 bin askerle Lübnan’a girmişti.

Lübnan’da 1975 yılında başlayan iç savaş 1990’ların başına kadar sürdü. Çatışmalar 150 bin kişinin ölümü, bir milyon kişinin yaralanması, 350 bin kişinin ülke içinde yer değiştirmesi ve neredeyse bir milyon kişinin ülkeden kaçmasıyla sonuçlandı. İç savaşın ana aktörleri İsrail, Suriye, Emel/Hizbullah ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) oldu. Bugün Suriye’deki trajik durum gibi, Lübnan iç savaşı da dinsel-mezhepsel çatışmaların ideolojik ve bölgesel güç dengeleriyle derinleştiği bir savaştı.

İç savaşın patlak verdiği 1975’ten itibaren bu ülkeye gittikçe daha fazla müdahil olan Suriye’nin 1990’larda Lübnan’da artan hakimiyeti, ülkedeki Şiilerin siyasi, bürokratik ve ekonomik güçlerinin artırmasına yardımcı oldu. İsrail’in, güney Lübnan’daki 22 yıllık işgaline Mayıs 2000’de son vermesi Suriye’ye askerlerini Lübnan’dan çekmesi için baskıları artırdı. Suriye askerleri Haziran 2001’de Beyrut bölgesinin büyük bölümünden çekildi. Ancak, Suriye 2005 yılına kadar Lübnan’ın topraklarını işgal etmeyi sürdürdü. Lübnan’daki siyasi durum 2000’li yıllarda belirgin şekilde değişmişti. Hafız Esed’in ölümünün ardından Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığı Lübnan halkı tarafından direniş görmeye ve uluslararası çevrelerce de eleştirilmeye başlandı.

2004’ün Eylül ayında BM Güvenlik Konseyi, Suriye’den Lübnan’daki askerlerini çekmesini istedi. Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005’te düzenlenen bir saldırıda öldürülmesi üzerine başlatılan BM soruşturmasında suçlamalar Şam yönetimini hedef alınca Suriye ordusu apar topar Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı.

ESED BİLE ERDOĞAN REJİMİ KADAR PAÇOZ BİR GÖRÜNTÜ VERMEMİŞTİ

Erdoğan rejiminin bugün Suriye’deki radikalleşmiş Sünni Araplarla ittifakı gibi Esed rejimi de Lübnanlı Şiilerle ittifak halindeydi. Suriye Baas rejiminin bu ittifakı bazı Suriyelilerce ve Lübnanlılarca büyük Sünni dünyaya karşı mezhebi bir pakt olarak algılanmıştı. Suriye’nin Lübnan’daki varlığını Dürzî-Şii-Alevi ittifakı olarak adlandıranlar da vardı. Bugün Suriye’de olduğu gibi o dönem Lübnan’da da dış güçlerin ülkeye girmesine imkan sağlayan mezhebçi gerginliklerin ve düşmanlıkların artması olmuştu.

Esed rejimi, Lübnan’daki istikrarsızlaştırıcı potansiyelini ihtiyaç duyduğunda bir şantaj aracı olarak başarılı bir şekilde kullanmaktaydı. Erdoğan’ın bugün gerek Suriye’nin değişik yerlerine askeri müdahalede bulunma tehdidiyle, gerekse ülkeye sığınmış 3,5 milyon Suriyeli mülteciyi Batı’ya karşı bir şantaj aracı olarak hoyratça kullanması gibi Esed de ihtiyaç duyduğunda Lübnan’daki askeri husumetleri körüklemek yoluyla, uluslararası dikkatleri kolayca üzerine çekebilmekteydi. Erdoğan’ın ülkenin stratejik aksını ve milli güvenlik paradigmasını kökten değiştirmek pahasına iş tuttuğu Rusya’nın rolünü ise, Suriye için Lübnan’da büyük oranda İran oynamaktaydı.

Davutoğlu-Erdoğan ikilisinin doymak bilmez ihtiraslarının tetiklediği olaylarla Lübnanlaşan Suriye’ye Türkiye’nin büyük bir askeri varlıkla müdahil olmasının yol açacağı gelişmelerin önümüzdeki dönemdeki seyrini ve neticelerinin neler olabileceğini merak edenler Suriye’nin Lübnan’da 30 yıllık serüvenine bakabilir. Acı dolu bu tecrübeden Türkiye’nin Suriye’deki macerasının seyrine, başka bir ülkeye soktuğu askeri varlığının sebep olacağı muhtemel maliyetlere ve en önemlisi de bunların nihai neticesine dair eminim çok şeyler öğrenilebilir.

Bu iki örnek arasındaki en belirgin fark ise, maalesef, 1000 yıllık Türk ordusunun imajını ÖSO gibi ne idüğü belirsiz bir çapulcular sürüsü ile eşitleme riskidir. Daha ziyade Lübnan’da yaptıklarından dolayı Suriye’nin imajının “terör devleti” olarak yerleşmesine yol açan eylemlerinde bile böylesine bir paçozluğa rastlanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

[Bülent Keneş] 20.3.2018 [TR724]

Sadece Ülker değil Türkiye kazançlı çıktı [Semih Ardıç]

Murat Ülker’in 7 milyar dolar tutarındaki krediyi uzun vadeye yaymak için 10 banka ile masaya oturmasını ‘iflas ediyor’ yalanı ile haberleştiren gazete ve internet sitelerinin köşe bucak saklanacağı bir safhaya gelindi.

Ülker, Godiva, United Biscuits ve Besler Gıda gibi dünya devlerini çatısı altında toplayan Yıldız Holding’in borçlarını sadeleştirme ve uzun vadeye yayma stratejisi 10 banka adına koordinatörlük (liderlik) yapan Yapı Kredi Bankası tarafından kabul edildi.

İki taraf arasında imzalanan mutabakat hakkında kulise düşen ilk bilgiler ortada herhangi bir malî kriz olmadığını bir kere daha teyit etti. Kredi vadesi 4 seneye (48 ay) yayıldı. Borç azaldıkça vade daha da uzatılabilecek.

30 MART’A KADAR İMZALAR ATILMIŞ OLACAK

Kredi için Yıldız Holding’ten teminat alınacak. Holdingin gayrimenkul zengini olduğu biliniyor. Yapı Kredi varılan mutabakatı diğer 9 bankaya da aktaracak ve 30 Mart’a kadar bütün bankalarla imzalar atılmış olacak.

Bu tarihin sonunda Ülker yeniden yapılandırma muvacehesinde bazı bankalara olan borcunu kapatacak ve ödemelerde sadece birkaç banka ile muhatap olacak.

Murat Ülker ne demişti? Nakit sıkıntılarının olmadığını ve sadece kredi borçların daha efektif bir ödeme takvimine bağlamak istediklerini kaydetmişti.

Esasında kredi müzakereleri ne Ülker ne de 10 banka için ilk kez karşılaşılan bir vaziyetti. Ticaretin en tabiî hallerinden biriydi.

‘AK BABALAR’ İÇİN YARIM KALAN HESAP

Amma velakin kuytuda fırsat kollayan ‘ak babalar’ kredi meselesini taarruz fırsatına dönüştürmek için ellerinden geleni yaptı. Yalan haberlerle bankaları, yatırımcıları, Ülker’in ticaret yaptığı şirketleri aldatabileceklerini zannettiler. Zayıflatmak ve akabinde şirketi ele geçirmek son senelerin servet kazanma metotlarından biri haline geldi.

27 yaşında Mehmet Aydın’ın Çiftlikbank üzerinden 500 milyon TL toplaması büyük bir vurgun. Haliyle bir anda memleketin bir numaralı mevzuu haline geldi Çiftlikbank. Diğer tarafta kayyımlar marifetiyle şirketlerin içinin boşaltılması ise hiç konuşulmuyor.

Bir insanın elinden şirket ya da şirketlerinin haksız şekilde alınması vurgun değil de nedir?

ÜLKER, KAŞIKÇI ELMASI’NDAN FARKSIZ

Murat Ülker ya da başka bir müteşebbisin Türkiye ekonomisine yaptığı müspet katkıyı kale almayan ak babalar 19 Mart’ta kötü haberi aldı. Zira onlar Ülker’in iflasın eşiğine gelmesini ve gruba kayyım atanmasını bekleyecek kadar insaftan bînasip.

Ülker gibi sermayesini, vaktini ve emeğini sadece işine teksif etmiş gruplar, rantçılar için hep yarım kalan bir hesap olarak arazinin orta yerinde bekliyor.

Tehlike geçmiş sayılmaz.

Kamunun bile nakit darboğazına girdiği, çeklerin bile 24 aydan evvel tahsil edilemediği Türkiye’de 10 milyar dolar ciro, dünya markaları ve yenilikçi hamleleri ile her sene büyüyen Ülker/Yıldız Holding hakikaten Kaşıkçı Elması’nı andırıyor.

YİNE DE KULP TAKABİLİRLER

Yıldız Holding ile Yapı Kredi’nin mutabakata vardığı haberini maalesef felaket tellalı gazete ve internet sitelerinde göremeyeceksiniz. Bu haberi girseler bile mutabakata muhakkak bir kulp takacaklardır.

Varılan mutabakat her veçheden memleket adına ümit vericidir. Sadece Murat Ülker ve ona ait şirketler kazançlı çıkmamıştır. Aynı zamanda Türkiye ekonomisi durup dururken ortaya atılan ‘Ülker iflas ediyor’ şayiasını hasarsız atlatmıştır.

Olması icap eden buydu.

Akl-ı selim ve hakikat, algı ve hileye galip geldi.

Türkiye kazançlı çıktı.

[Semih Ardıç] 20.3.2018 [TR724]

Biraz korku, biraz öfke: Karşınızda Mehmet Şanver! [Bülent Korucu]

Muharip Hava Kuvveti Eski Komutanı, emekli Korgeneral Mehmet Şanver 15 Temmuz’un en kritik isimlerinden. Türkiye hava sahasını koruyan muharip gücün komutanı olmanın yanında komutanların esir alındığı tartışmalı düğünün de sahibiydi. Kızının düğününde yaşananlar ve cevapsız sorular Paşa’nın yazdığı kitapla yeniden gündemde. Habertürk’ten Kübra Par’a verdiği röportaj tartışmanın alevini tekrar yükseltti. Bilhassa Kuvvet Komutanı Abidin Ünal hakkında söyledikleri 15 Temmuz’a dair şüpheleri güçlendirdi.

Ünal ise hakkındaki iddialara cevap vermek yerine minder dışına kaçtı. Ünal, “Şanver’in kitabının satışlarına alet olmayı istemem. Ben daha 2-3 hafta önce Çatı Davası’nda bütün hikâyeyi baştan sona anlattım. Tekrar böyle bir diyalog ortamının oluşmasını şık bulmuyorum. O makama gelmiş insanların da bu tarzda bir diyalogu oluşturması hoş değil,” dedi.

Şanver’in söyledikleri kadar söyleyemedikleri de önemli. Bunu şekillendiren iki önemli etken var ve onları gözardı etmeden kulak vermekte fayda var. Birincisi Şanver’in yaşadığı gözaltı süreçleri, ikincisi ise terfi ettirilmeyerek istifaya zorlanması. Şanver’e iki duygu şekil veriyor: Korku ve öfke. Birçok gerçek bu iki duyguyla hareket eden insanlar tarafından ifşa edilir. Bu defa da öyle olacak gibi.

Şanver gözaltında yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Gözaltı demeyelim, ‘misafir’ edildim. Farklı bir ortam vardı. Yüzlerce turuncu tişört, siyah pantolonlu, ayakları çıplak elleri gözleri bağlı insanlar yerlerdeydi. Bu bir grup insanın arasındasınız. Yanımda iki tane nöbetçi polis, beni emniyet müdürlüğü içerisindeki olaylardan koruyor. Darbeciler o binayı bombaladıkları için polislerde bir nefret var.” Böyle bir ortamda iki gün ‘misafir’ edilen komutan haliyle korkmuş. Burada önemli ayrıntı eşinin Hava Kuvvetleri Komutanını arayıp ulaşamaması. Telefona çıkan, bilgi veren yok. Avukatı bile içeri giremiyor.

Müşteki olarak ifadesi zaten Eskişehir’de alınan Şanver bu durumu, “Dolayısıyla yeniden böyle bir “misafirlik” için ortada hiçbir sebep gözükmüyordu,” diye sorguluyor ve Yüksek Askeri Şura’ya 5 gün kala yaşadıklarını ‘kirli bir tezgâh’ olarak nitelendiriyor.

‘Kim?’ Sorusuna sürpriz olmayan bir cevabı veriyor: kripto FETÖ’cüler. Böyle zor bir durumda eşinin telefonuna bile çıkmayan Abidin Ünal da bu kapsamda mı? Yok, o galiba laf arasında söylediği ikinci gruba dahil: “Tabii bir de ikinci grup var. Bu kulvar, terfiye giden ve gittikçe daralan bir kulvar.”

AKIN ÖZTÜRK HAKKINDAKİ İDDİALAR ÇÜRÜYOR AMA…

Terfi ve görev o kadar önemli ki Şanver bütün kariyerini borçlu olduğunu itiraf ettiği Akın Öztürk’le bile bu yüzden bozuşmuş. Kendisini Diyarbakır’a göndermek istediğini, Ünal’ı devreye sokarak bu atamayı engellediğini anlatıyor.  Aralarındaki ilişkinin o dönemde hasar almasının ve belki de düğün davetinin aylar öncesinden reddedilmesinin sebebi bu. Önce Ünal’a yanaşan Şanver’in Öztürk’le ilgili şüphe uyandırıcı nikah şahitliği hikayesini tekrar etmesi de bu yüzden. Öztürk son anda değil davetiyeyi aldığında düğüne gelemeyeceğini beyan etmiş. İlk ifadelerde yer almayan bilgiyi ancak şimdi öğrenebiliyoruz.

Cümleler arasına sıkışmış başka önemli bir bilgi daha var. Öztürk, Ankara’da darbe toplantısına katıldığı iddia edilen tarihte İzmir’de tatil kampındaymış. Tanığı ise Şanver’e bu bilgiyi veren Abidin Ünal. (Gizli tanık Kuzgun (Halil İbrahim Yıldız) 6 Temmuz’da Ankara’da bir villada darbe toplantısı yaptıklarını ve Akın Öztürk’le yan yana yemek yediklerini anlatmıştı. Mahkemede ise ifadesini yalanlamış “Pardon, özür. Adil Öksüz’le karıştırdım. Yok öyle bir şey” demişti. Hava Kuvvetleri komutanlığı yapmış ve sokaktaki adamın bile tanıyabileceği bir orgenerali karıştıran bir tugay komutanının diğer ifadelerine nasıl güvenebiliriz?) Şanver, Öztük’ün Akıncı’ya gitmesi konusunda Abidin Ünal’ın talimat verdiğine de açık ve net biçimde tanıklık ediyor.

15 TEMMUZ’UN BİR NUMARASI KİM?

15 Temmuz’la ilgili cevabı en çok merak edilen soru ‘bir numara kim’ sorusu. Diğer bütün cevapların yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek bir cevap olacak bu. Şu anda Akın Öztürk darbenin en üst komutanı olarak yargılanıyor. Şanver bunun mümkün olmadığını öne sürüyor. Darbecilerin Öztürk’ü Genelkurmay İkinci Başkanı olarak atamayı düşündüğünü vurguluyor. “O halde bir numara onun üstünde ve bütün sistemin kabullenebileceği bir şey olmalı” diyor. TSK’da bu tanıma uyan tek kişi var: Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar.

Söz Akar’dan açılmışken o meşhur hava sahası emrine dair bilgilere bakalım. Tecrübeli komutan Şanver, TSK’da daha önce benzer bir emir verildiğini hatırlamıyor. Sadece tecrübesini değil bilgisini de katıyor. Olayı bu kadar önemseyip bütün hava sahasını kapatan emri veren Akar, kışlayı terk etmeme gibi basit bir emri verse 15 Temmuz başlamadan bitecekti. Bunu ben değil başta Zekai Aksakallı olmak üzere birçok general söylüyor. Şanver, emrin yekpare olmadığını da açığa vuruyor. “Hava sahası açma, kapama, bazı özel uçuşlara izin verme” şeklinde ayrıntılandırıyor kararı. Özel uçuş derken Tuğgeneral Semih Terzi’nin uçuşunu kastediyor herhalde. Hani Aksakallı’nın ‘Karargaha sadece onu alın’ diye emir verdiği, sağ ele geçirip konuşturmak mümkün iken öldürtüp susturduğu generalin şaibeli uçuşu.

DÜĞÜNDEKİLER DARBEYİ NE ZAMAN ÖĞRENDİ?

Darbenin ve hava sahası emrinin öğrenilme saatleriyle ilgili çelişkili açıklamalara Şanver’inki de eklendi. Ünal ilk ifadesinde 21:30’da eşi arayana kadar hiçbir şeyden haberi olmadığını söylemişti. Sonra düzeltti ve 19:36’da hava sahası kapatma emrinin kendisine ulaştığını açıkladı. Şanver de Yenişafak’a 28 Kasım 2016’da verdiği ilk mülakatta şunları söylemişti: “Emirden hiç haberim olmadı. Sadece 19.30-45 gibi yardımcım Kadıoğlu general geldi, telefon elinde, durumu, tam o da bilmeden ‘Komutanım Eskişehir’de bir şeyler varmış ve nöbetçi bıraktığımız General kendisini rahat hissetmiyormuş’ dedi, ben de ‘sen Eskişehir’e git o zaman’ dedim.”

Habertürk’te saat 20’den önce emri öğrendiğini ve gereğini yapmak için harekete geçtiğini ileri sürdü. Böylesine önemli bir ayrıntıyı hafızası daha tazeyken hatırlamaması, gözaltında yaşadığı travmanın sonucu olabilir. Kadıoğlu’ndan öğrendiği bütün ayrıntıları anlattığı Abidin Ünal’ın kendisini dikkatle dinlediğini belirtme ihtiyacı hissediyor. Yani öyle ayaküstü ve geçiştirici bir diyalog yaşanmamış. Buna rağmen Ünal, Eskişehir’e takviye gönderme teklifini geri çevirmiş. Şanver’in şahsi düşüncesi “Topluca Eskişehir’e gidilmeliydi,” şeklinde. ‘Ben olsam durmaz giderdim’ diye iddialı da konuşuyor.

Yani söyledikleri Ünal’ın öne sürdüğü gibi basit bir kitap satış çalışmasının çok ötesinde. Ünal, ‘zaten konuştum’ dediği ifadesinde Başbakan Binali Yıldırım’ı arayıp ulaşamadığını ilk kez kamuoyu ile paylaşmıştı. Başbakanı bir kere çaldırıyor, cevap alamayınca artık denemiyor ama Akıncı Üssü’ne inene kadar telefonunu kullanmaya devam ediyor: “Uçağa beni darbeciler bindirdiler ve bundan direk Ankara Akıncı Üssü’ne saat 02:00 sıralarında indik. İninceye kadar helikopterden Eskişehir’deki arkadaşlarla temasa devam ettim…” Şanver’in tespiti eksik, sadece ellerini değil her şeyi serbest bırakmışlar.

TERÖRLE MÜCADELE HAREKATI KAFA KARIŞTIRDI

‘22:01’e kadar nasıl anlamadınız?’ sorusu diğer komutanlar gibi Şanver’i de zorluyor. Müdahalede gecikmeyi de ‘kime güveneceğimizi bilemedik’ savunmasıyla geçiştiriyor. Koca generallerin aciz kaldığı bir durumda, askeri öğrencilerin, genç subayların ve taşradaki komutanların mazereti kabul görmüyor. Şanver’in paylaştığı bir anekdot sahadaki askerlerin çaresizliğini özetliyor: “Hiçbir şey konuşamıyoruz, çünkü telefonlarımızı topladılar. Biri yanıma yaklaşıp, “Komutanım biz sizi çok seviyoruz. Bu işin üstesinden ancak siz gelebilirsiniz. Bütün bu yaptıklarımız sizin iyiliğiniz için. Sizi korumak için götürüyoruz, bize inanın. Bu işi çözseniz çözseniz siz çözeceksiniz komutanım” dedi.”

Seçilerek sahaya çekilen hemen bütün askerler aynı yemle kurban olmuş: Terörle mücadele harekatı. Özel Kuvvetler personeline özel muamele yapılmış, konvansiyonel olmayan harekat (KOH) talimatı verilmiş.

TERFİ ÇELİŞKİLERİ

Müstafi Korgeneral Şenver, hâlâ etkili ve yetkili bazı isimlerle ilgili çok dikkatli konuşuyor ve mahkeme sürecinin devam ettiğini  belirtiyor. Ancak kendini savunamayacak durumda olanlar için aynı özeni esirgiyor. Mesela 15 Temmuz’da Akıncı Üssü’nün Harekat Komutanı olan Kurmay Albay Ahmet Özçetin’i hava kuvvetleri imamı olara ilan ediyor. Gerekçe olarak ise iki sözleşmeli yüzbaşının muvazzaf kadrosuna alınmamasını gösteriyor. Gerekçenin zayıflığı bir yana vahim olan Özçetin hakkındaki kanaati kuvvet komutanı Ünal’ın da teyit etmesi. YAŞ toplantısı öncesi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a verdiği isimlerden biri olduğunu anlatıyor. Hava Kuvvetlerinin en üst iki komutanının hakkındaki ağır kanaatine rağmen Özçetin nasıl ve neden en önemli hava üssünün harekat komutanı olarak kalabiliyor? Senaryo gereği olabilir mi?

Özçetin hakkında söyledikleri Şanver’in bir çelişkisini de deşifre ediyor. “Korgeneral olduğum için benim altımdaki bütün terfiler bana soruldu” diyor. Başka bir yerde ise tutuklu ve ihraç edilen astlarıyla ilgili hiçbir dahlinin olmadığını öne sürüyor. Oysa TSK terfilerinde sıralı amirlerin raporlarının belirleyici olduğunu bilmeyen yok. Paşa da zaten mülakatın farklı bölümlerinde kendisini tekzip ediyor.

RUS UÇAĞINI DÜŞÜRME EMRİ ÜNAL’DAN…

Emekli Korgeneral Şanver, ‘Kartal yuvasının işgali’ kitabında Rus uçağının düşürülme emrinin de Ünal tarafından verildiğini açıklıyor. Yenişafak’ın haberine göre “Şanver, uçağı düşürmeden yetki alınması gereken komutan olarak neden kendisiyle irtibat kurmadıklarını sordu, uçuş brifinginde olduğu için ateş etme yetkisini bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal’dan aldıkları karşılığını aldı. Emir büyük yerden gelmişti. Devredilen angajman kuralı gereği yetki yerine getirilmişti. Yapacak bir şey yoktu ama durum çok ciddiydi.”

O pilotların tutuklu olduklarını söylememe gerek var mı?

[Bülent Korucu] 20.3.2018 [TR724]

General Mehmet Şanver’in ifadeleri ile 15 Temmuz’u yeniden okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Afrin’de kontrolün TSK ve ÖSO kontrolüne geçmesi ve resmi binalarda göndere Türk bayrağı çekilmesiyle beraber, rejimin artık tümüyle kontrolünde olan medya üzerinden fetih coşkusu pompalanması, gerçeklere odaklanmaya devam etmemizin önüne geçmemeli. Hatta koşullar giderek olumsuza dönerken, ısrarla soru sormaya devam etmeli, hiçbir şey getirmese bile en azından tarihe not düşmek babında bu sorulara olası yanıtlar aramayı sürdürmeliyiz. Bugün cari açıktan bahsederek veya dolar ve avrodaki tırmanışı ile yakında açıklanacak yeni FED faiz oranlarının Türkiye ekonomisinin kırılganlığını ele alarak kolayına kaçmayacağım ama her ne kadar bu konular bir politik-ekonomi değerlendirmesini hak etse de.

Bugün, gündemimde karabasanın ve kâbusun yeni bir aşamaya girdiği 15 Temmuz darbe girişimi hakkında emekli Korgeneral Mehmet Şanver’in üzerinde önemle durulması gerekli olan bazı demeçlerini yorumlamaya ve “satranç oyunundaki geçici patın” fay hatlarını analiz etmeye gayret edeceğim. Bu nedenle, olumlu ve “moral-motivasyon” işlevli yazı bekleyen değerli okurların şimdiden tam bu noktada okumayı bırakmalarını öneririm. Gerçeklerle yüzleşme isteği ağır basan okurlarımın ise devam etmelerinde bir sakınca yok.

DÜĞÜN EVİNDEN EMİRLER

Hatırlayacaksınız, 15 Temmuz’da Hava Kuvvetlerinin (HK) tüm komuta kademesi Şanver’in kızının Kadıköy’deki Moda Deniz Kulübü’ndeki düğünündeydi. Darbe girişimini öğrendikten sonra düğündeki komutanların – kendi de dâhil – emirleri altındaki askerlere görev yerlerine dönme emri verdiklerini, yani düğünde bulunan 6 generalin bu nedenle darbecilere “esir düşmediğini” söylüyor. Bu havacı generallerin, Eskişehir’de hava üssündeki kontrolü ele geçirdikleri bilgisi çeşitli kaynaklarda yer alıyor. Yani Şanver, darbeci olmadığını, darbecilere karşı hava kuvvetleri direncinin kendi almış olduğu önlemle – generalleri ilgili görev yerlerine göndermek suretiyle – gerçekleşmiş olduğunu söylüyor. Bu önlemin yanı sıra, kendi beyanlarına göre, düğün esnasında cep telefonu aracılığı ile birliklerine emirler veriyor, koordinasyon sağlıyor, hayati kararlar alıyor, yani komuta etme görevi icra ediyor. Tekrar vurguluyorum, nerede oluyor bunlar? Kızının düğününde, Moda’da oluyor. Dahası, telefon komutası çerçevesinde sert ve net emirler vererek pek çok darbeci uçağın kaldırılmasını engellediğini ifade ediyor. Askeri emirlerin sert ve net olmayanı var mı bilmiyorum da, darbeci pilotların Şanver’in emirlerine riayet etmesi ilgi çekici. Darbeye kalkışmış pilotlar nasıl oluyor da Şanver’in emirlerini dinliyor? Düğünde olan komutanlarının sert ve net emirlerinden çok etkilenmiş olmalılar! İyi ki emirler sert ve netti. Yoksa Allah muhafaza, ya emirlerini dinlemeyip kalkıştıkları darbenin planına uygun olarak almış oldukları görevlere devam etselerdi, ne olurdu? Şanver’e göre düğün esnasındaki bu telefon komutası sayesinde hava harekâtı sekteye uğradı ve darbe başarısız oldu.

Genelkurmay Başkanı’nın hava sahasını kapatma kararı da ilginç. Hava sahasının kapatılması hem darbecileri engellemek için yapılmış bir hamle olarak değerlendirilebilir, hem de darbe esnasında alınan rutin bir karar olarak görülebilir. Hangisi? Fakat benim takıldığım mesele başka. Genelkurmay Başkanı resmi söyleme göre bu emri 19.05’te veriyor. Ama Şanver Paşa bilgilendirilmediğini söylüyor. Hâlbuki hava sahası sorumluluğu kendi komutasında. O ise düğünde ama, diyebilirsiniz. Yine de kendi ifadesine göre daha emir yayınlanmadan, olgunlaşma aşamasında hatta, bu eğilim hakkında kendisinin bilgilendirilmiş olması gerekiyor. Genelkurmay kendisine neden haber vermiyor? Şanver’in darbeci olduğunu düşünerek mi onu kale almıyorlar? Yoksa Genelkurmay darbeyi organize ediyor ve Şanver’in tekerlerine çomak sokmaması için mi ona bilgi vermiyorlar? Ya da bir başka olasılık, o kadar pespaye ve zavallı bir durumda ki askeriye, en basit mantık zincirini bile kuramayarak emir komuta iletişimini sağlayamıyor. Hangisi?

‘HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA UYGUN OLMAYAN’ DURUMLAR

19.05’teki emrin Eskişehir üssüne ulaştığı saati yine Şanver’den öğreniyoruz: 19.26. Yani hava sahasının kapatılması emri, resmiyet kazandıktan (yazılı hale geldikten) tam 21 dakika sonra Eskişehir’deki komutanlığa ulaşıyor. Rezalete bakar mısınız? Normalde altlarındaki F-16 jetlerinin 5 dakikalık uçuşla Ankara’ya ulaşabilme olanağı varken, emirdeki gecikme nedeniyle karşı önlem alma stratejisi uygulanamıyor, ya da oldukça geç uygulanıyor. Basit bir organizasyon hatası mı bu? Yoksa işin içinde başka şeyler mi gizli? Birileri bir şeyleri örtbas etmeye mi çalışıyor? Şanver Paşa bile bu yaşanan durumun “hayatın olağan akışına uygun olmadığını” beyan ediyor. Kim söylüyor bunu, yineleyelim, kızının Moda’daki düğününde halen düğüne devam etmekte olan ve çalan düğün müziği ve yenen leziz deniz ürünlerinin eşliğinde telefonla anti-darbe önlemi alan ve operasyon komuta eden general söylüyor. Bu hayatın akışına çok uygun çünkü! Yoksa?

Tüm bu olayların ardından, yani 19.05’te hava sahası kapatma emrinin GK Başkanı tarafından yazılı olarak tebliğ edilmesinden ve bu emrin 19.26’da Eskişehir üssüne bildirilmesinden sonra, sıkı durun, saat 19.30-19.45 gibi hava sahası kapatılma emri Şanvar Paşa’ya iletiliyor. Şanver kim? Hava sahasından sorumlu komutan! Şanvar emri en iyi ihtimalle 25 dakika, en kötü ihtimalle ise 40 dakika sonra öğrenmiş oluyor. Daha da rezil olan durum, Şanver’in emri tam olarak saat kaçta aldığını hatırlayamaması ve saati takribi olarak, artı-eksi 15 dakikayla anımsayabilmesi! Bu hayatın akışına uygun mu? Yani darbe olduğuna dair söylentilerin havada uçuştuğu ve buna karşı darbeye yönelik karşı önlem alma komutasının düğün esnasında devam ettiği bir ortam hayal edin. Ve bu işlerin merkezindeki hava sahasından sorumlu (ve düğün sahibi!) general en hayati bilgi olan hava sahasını kapatma emrini saat kaçta almış olduğunu tam olarak hatırlayamasın! En hafif ifadeyle enteresan bir durum. Ve evet, hayatın akışına uygunluk bakımından azıcık sıkıntılı!

KAFASI KARIŞIK DARBECİLER

Sonra darbeciler geliyor. Yani darbe olduğu öğrenilmiş, ama komutanlar düğüne devam demişler. Oradan – sözde – darbeyi engellemeye yönelik komuta uyguluyorlar. Ama hiçbirinin aklına görev yerlerine derhal dönmek gelmiyor ne hikmetse. Arada çok uzun bir zaman var oysa. Düğüne devam ettiklerinden, darbeciler tarafından esir alınıyorlar. Darbeciler bunlara çok da iyi davranıyor. Ellerini önce arkadan bağlıyorlar. Ama sonrasında bizimkiler serzenişte bulununca, onca iş arasında darbeciler onların ellerini çözüyor ve önde bağlıyor. İsteklerini dinliyor, iyi davranmayı sürdürüyorlar. Helikopterle İstanbul hava sahası üzerinde dolaşıyorlar. Bütün gece ama! Arada yakıt almaya Yeşilköy’e iniyorlar falan. Bu garip durumu Şanver, yerlerinin tespit edilmemesi için yapılan bir girişim olarak değerlendiriyor. Yani radar, sinyal falan hiçbir şey yok sanki. Ve sanki helikopter birkaç defa yakıt almak üzere iniş yapmıyor. Öylece havada dolaşıyorlar, Genelkurmay yerlerini bilmiyor. O helikopterde ne oldu? Elleri bağlı mıydı? Neden teslim alınacakları aşikâr olmasına karşın düğün yerinden ayrılmadılar? Neden toplu halde darbecilerce teslim alınma riskini göze aldılar? Bu aptallık değil mi? Yoksa başka bir şey mi vardı? Kimsenin bilmemesi, duymaması, öğrenmemesi gereken bir şey? Bu insanlar emekli tonton amcalar değil, kurmay subay. Savaş oyunları ve strateji, onların mesleği. Bu koşullarda düğüne devam ve topluca esir alınma senaryosuna ne kadar inanabiliriz?

Sonra, onları Akıncı Üssü’ne götürüyorlar, sabaha karşı. Eller bağlı, ama ekmek ve su veriyorlar. Gözlerini bağlıyorlar sonra. Ama göz bağı gevşek olduğu için Şanver Paşa gözünü hafiften açıyor, kimin gelip gittiğini görebiliyor. Bu arada unutmayın, eller önden bağlı. Deneyin, bakalım göz bağınızı önden bağlı ellerle açmak zor mu? Yani darbeciler o kadar amatörce hareket ediyorlar ki, elleri önden bağlı olan komutanların gözlerini bağlıyorlar. Sonra tabii komutan göz bağını açıyor. Bu hikayede o kadar çok mantık hatası var ki, artık bence ortalama polisiye roman okuyan veya film izleyen bir kişi bile yaşananlarda bir mantıksızlık olduğunu anlayabilir. Ya da Şanver Paşa’nın ifadesiyle, hayatın akışına uygun olmayan onlarca şey görebilir.

KANAATLERE DAYALI TEMİZLİK

Şimdi bu Şanver Paşa, Haber Türk’te darbecilikten tutuklanan subayların bilgi veya belgeye dayalı olmadan tutuklandıklarını söylüyor. İfadesine göre, Genelkurmay Başkanı kendilerine darbe girişimi sonrası onlardan kanıt, bilgi veya belge istemediğini, kanaatlere dayalı olarak (“FETÖ’cü” subay) isimleri istediğini söylüyor. Kanaatlere dayalı olarak! Yani ortada hiçbir hukuki kanıt, şahit, hatta emare yok. Ne var? Kanaatler!

Yine Haber Türk’teki konuşmasında Şanver, Akın Öztürk’ün darbeci olmadığını söylüyor. Abidin Ünal’ın darbe gecesi kendisini aradığını ve kendisine Akın Öztürk’ün yerini sorduğunu, kendisinin Ünal’a Öztürk ile bir saat kadar önce görüştüğünü söylediğini belirtiyor. Sonra Akın Öztürk’ü özel numarasından – muhtemelen kişisel cep telefonu – arıyor. Öztürk hemen açıyor. Şanvar Öztürk’e “Orada senin emrin hilafına darbe mi yapıyorlar?” diye soruyor. Ona Akıncı’ya gitmesini söylüyor. Diyor ki, “Orada senin sözünü dinleyecek çocuklar var”. Şanver o karışıklıkta hangi “çocukların” Öztürk’ün sözünü dinleyeceğini, hangilerinin ise dinlemeyeceğini nereden biliyor? Üstelik bu esnada kendisi Moda’da düğünde! Oysa Öztürk Paşa Moda’daki düğüne katılmayan bir iki generalden biri.  Sunucu Şanver’e darbeye karışmış ve halen aktif görevde olan asker olup olmadığını soruyor. Şanver bu soruya olumlu yanıt veriyor. Yani Şanver, TSK’da aktif hizmette bulunan askerlerin varlığını teyit ediyor. Sunucunun isim istemesi üzerine ise, “onu söylemem” diyor!

TUTARSIZLIKLAR YUMAĞI

Bu darbeyi kim planladı? Darbenin hedefleri neydi? Bu yazıda ortaya koyduğum rekonstrüksiyon sadece gerçeklerin çok küçük bir parçasına dair. Fakat her tarafı çarpıcı tutarsızlıklarla dolu bir yığın garip ve “hayatın olağan akışına uygun” görünmeyen eylemlerle dolu. Bu ifadelerin içinde o kadar çok çelişki ve o kadar çok soru işareti var ki, herhangi bir nesnel araştırma komisyonu veya mahkeme heyeti, bu ifadeleri verenin en hafif değimiyle gerçekleri çarpıttığını veya manipüle ettiğini rahatlıkla söyleyebilir. Şimdi anladınız mı neden 15 Temmuz meclis araştırma komisyonuna Akar ve Fidan’ın neden davet edilmediklerini? Buz dağının sadece su yüzeyindeki görünen kısmı bile bunca tutarsızlıkla, mantıksızlıkla, komik tesadüfler veya izahı zor ve birbirinden kopuk parçalarla doluysa, kim bilir Akar ve Fidan’ın ifadeleri ve çapraz sorguları nasıl sonuçları beraberinde getirecekti! 15 Temmuz darbe girişimi, bugünkü Türkiye’nin geldiği noktanın, yani büyük dibe vuruşun en önemli sebebi. Onu çözümlediğimizde, taşlar yerine oturacak, belki de arınma böyle başlayacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.3.2018 [TR724]

Robin van Persie bayrağı Vincent Janssen’e devretti! [Hasan Cücük]

Robin van Persie denince Fenerbahçelilerin aklına ilk olarak sakatlık geliyor. Sarı-lacivertli takımda 2,5 yıl kalan Hollandalı forvet, 37 hafta sakatlığından dolayı forma giyemedi. Yattığı yerden milyonlarca Euro kazanan Robin van Persie, ara transferde Feyenoord’un yolunu tuttu. Fenerbahçe yıllarının aksine Feyenoord’da sakatlık yaşamayan bir Robin van Persie çıktı karşımıza. Sakatlık bayrağını ise bir başka Hollandalı Vincent Janssen devraldı.

YATTIĞI YERDEN PARA KAZANDI

Fenerbahçe, 2015-16 sezonunda Manchester United’dan Robin van Persie’yi transfer ederken, bir dünya yıldızını kadrosuna katmanın mutluluğunu yaşıyordu. Muhteşem bir karşılama töreni ile İstanbul’a ayak basan Robin van Persie, yıllık 4,9 milyon Euro net ücretle ligimizin en çok kazanan oyuncusuydu. Golleri sıralaması bekleniyordu ancak beklentilerin çok altında kaldı. Fenerbahçe formasını giydiği 2,5 yılda tam 14 kez sakatlandı. Spor basınında ‘Robin van Persie yine sakatlandı’ haberleri sıradan hâle gelirken, 195 gün sakatlığından dolayı takımını yalnız bıraktı.

ARTIK FEYENOORD DÜŞÜNSÜN!

Yattığı yerden Türkiye Süper Ligi’nin en çok kazanan oyuncusu olan Robin van Persie ile Fenerbahçe yollarını ara transferde ayırdı. Sarı-lacivertli ekip büyük yükten kurtulmuştu. Klişe tabirle ‘Artık Feyenoord düşünsün’dü. Ancak ülkesine dönen Robin van Persie farklı bir kimliğe bürünüyordu. 22 Ocak’ta Feyenoord’la 1,5 yıllık sözleşme imzalayan Robin van Persie sadece 3 gün sonra ilk maçına çıkacaktı. Fenerbahçe’de sakatlığından dolayı aylarca yatan oyuncu bir anda sahalara döndü. 14 yıl aradan sonra yeniden Hollanda ligine dönen RVP, Utrecht karşısında oyuna 81. dakikada girdi.

VAN PERSİE SAHALARA DÖNDÜ

Hollanda liginde ilk golünü 77. dakikada oyuna girdiği Groningen maçında attı Van Persie. Sahaya adımını attıktan sadece bir dakika sonra golle tanışıyordu. Son haftalarda form grafiğini yükselten RVP, ilk 11’de sahaya çıkmaya başladı. Şu ana kadar 2’si ilk 11’de olmak üzere 8 maçta sahne alan RVP 4 gol atarak klasını konuşturdu. Feyenoord’un üyeleri tarafından Şubat’ta ‘ayın futbolcusu’ seçilen Van Persie eski günlerine dönüş sinyalleri verdi.

JANSSEN, RVP’Yİ Mİ ÖRNEK ALIYOR?

Fenerbahçe, RVP’den kurtulurken sakatlık bayrağını bir başka Hollandalı Vincent Janssen devraldı. Fenerbahçe’nin Tottenham’dan 2,5 milyon Euro bedelle kiraladığı Vincent Janssen şu ana kadar 11 maçta forma giydi. Sarı-lacivertli forma ile 2 gole imza atan Janssen oynadığı dönemde taraftarın gönlünü kazandı. 8 Aralık’ta oynanan Bursaspor maçının 39. dakikasında sakatlanarak oyundan çıkan Janssen’in sakatlık günleri başlamış oluyordu.

MAYIS AYINDA TAKIMA DÖNEBİLECEK

Sakatlığından dolayı bugüne dek 11 maçta Fenerbahçe’yi yalnız bırakan Vincent Janssen’in yeşil sahalara ancak Mayıs ayında dönmesi bekleniyor. Ligde 11 maç kaçıran Janssen, Türkiye Kupası’nda da 6 maçta takım arkadaşlarını yalnız bıraktı. Fenerbahçe’nin büyük ümit bağladığı yıldız oyuncu sakatlığa yenik düşerek, hayal kırıklığına dönüştü.

GOL SIKINTISI ÇEKİLMEZ, DENİYORDU

Sezona iki Hollandalı forvetle başlayan Fenerbahçe, ilk darbeyi Robin van Persie’den yemişti. Ağustos ayının son günlerinde sakatlanan RVP, aylarca sakat kaldıktan sonra sarı lacivertli ekibe hiçbir katkı yapmadan ara transfer ayrıldı. Kadrosunda Robin van Persie, Roberto Saldado, Vincent Janssen ve Fernandao gibi forvetleri barındıran Fenerbahçe’nin gol yollarında sıkıntı yaşaması beklenmiyordu. Oynadıkları futbol adlarının gölgesinde kalınca sarı lacivertli ekip gol yollarında etkisiz kaldı. Robin van Persie’den kronik sakatlık bayrağını vatandaşı Vincent Janssen alırken, Soldado ve Fernandao da zaman zaman sakatlar kervanına katılıp takımı yalnız bıraktı. Fenerbahçe, RVP yağmurundan kurtulduk derken Janssen dolusuna tutuldu.

[Hasan Cücük] 20.3.2018 [TR724]

Hizmet ve tebliğ devri daimleri [Veysel Ayhan]

-Metafizik argümanlı ve mistik bir yazı, yalnızca okuyucusuna…-

Tarih boyunca peygamberlerin, evliyanın, asfiyanın; hayatını Allah’ın rızasına vakfedenlerin, insanları iyiye ve doğruya yönlendirenlerin, tebliğ ve irşada koşanların ve onlara tabi olanların mutlaka karşılaşacağı ve içinde bulunacakları iki ana dönem var. Birincisi tebliğ dönemi, ikincisi o tebliğe liyakat sınavı dönemi. Bu dönemleri Hizmet açısından gözden geçirelim.

1- TEBLİĞ DÖNEMİ

Hocaefendi, 70’lerden sayarsak yaklaşık 50 yıldır insan yetiştiriyor. Yarım asırdır bir neslin inşası için fiili ve kavli dua ediyor.

Hizmet, ülke sınırları dahilinde her seviyede insana bir biçimde anlatıldı. Dine ve mukaddesata cibilli olarak karşı çıkmayan herkes “geldi”, “dinledi” ve sonuçta kararını verdi. Katıldı veya katılmadı. Varlığı sorgulayan, gönlünde merak saiki olan her insan için “doğru”yu görmek ve destek olmak fırsat doğdu.

Kapı sonuna kadar hep açık oldu.

Milyonlarca insan “Hizmet”e koştu. Kabaca üçe ayıralım:

– Kahir ekseriyet belki yüzde 95 halisane hizmet etti. Esnaf, ev hanımı, öğretmen, doktor, mühendis… Bu büyük çoğunluk kılı kırk yararak hizmet etti. Bunların ekseriyetine (Tevbe, 100) ayeti işaret ediyor denebilir.

– Küçük bir kısım ise -Benim de içinde olduğum grup- “yetiştiği şartların çocuğu” olarak Hizmet’e girdi. Çevresinden, ailesinden, geleneklerinden, eski ideolojisinden sıyrılamadı. Kalan artıklarla Hizmet kervanına katıldı. Hizmet düsturlarını, şahsi kriterleriyle harmanladı. Bazen “yalan”la hizmet olacağını sandı. Bazen güç zehirlenmesine maruz kaldı. Bazen egosuna mağlup oldu. Bunların niyeti de halisti ama sonuç sıkıntılı olabiliyordu. İnsanlar küsüyor, uzaklaşıyor, Hizmet’ten soğuyabiliyordu. Bunların yaptığı Hizmet’e belki bir sonraki ayet işaret ediyor: “…Onlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” (Tevbe, 102)

– Kapıdan girenlerin hepsi böyle halis niyetle girmemişti. Bir küçük azınlık daha vardı: Yüzlerine maske takmış menfaat avcıları ve eyyamcılar; tufeyliler, asalak ve parazitler… Pınarların başına koşuşan ve doluşan sinek, böcek ve solucanlar gibi…

Bunların tamamı “dilediğince” Hizmet etti. At koşturdu. İzler birbirine karıştı.

Ve böylece tebliğ döneminin sonuna gelindi. Elenme ve ayıklanma zaruret haline geldi.

Artık yetişme, büyüme dönemi bitmiş sıra sınanma dönemine gelmişti. 40-50 yıl geçmiş milyonlara bâliğ bir nesil yetişmişti.

Yaşanacak ağır süreçte:

– Muhlasînden olanlar, dikey yükselecek, velayete tırmanacak.

– Halis olup hatalarını Hizmet’e karıştıranlar kefaretlerini ahirete kalmadan ödeyecek. (Bu grupta olup kefaret ve bedel ödemeyenler kendilerinden korkmalı.)

– Yüreği yetmeyenler ve Hizmet’e yakışmayanlar ise uzaklaşıp gidecekti.

SIRA RİNGE ÇIKMAYA GELDİ

Bir boksör aylarca, yıllarca çalışır. İdman amaç değil araçtır. Hazırlıktır. Sonunda ringe çıkar, gerçek gücü orada belli olur. Gaye ringe çıkmaktır.

Bir öğrenci yıllarca çalışır. Çalışma dönemi araçtır. Bilgi ve kavrayış gücü “sınav”da ortaya çıkar. Çalışma döneminin gayesi “sınav” olmaktır.

Gerçek keyfiyet “nasıllık”, “imtihan” zamanı ortaya çıkar.

Öncesinde kimin kaç okka geldiğini, kimin kaç karat olduğunu anlamak mümkün değildir.

Tebliğ dönemi, minik “vize”lerle kolay “sınavcık”larla geçer. Asıl “imtihan” sonra gelir.

Esas güç ve kuvvet “sınanma” döneminde ortaya çıkar.

Öncesinin hedefi zaten sonraki sınanma dönemine hazırlıktır.

2- TEBLİĞ EDİLENLERİN ÖĞRENDİKLERİYLE SINANMASI DÖNEMİ

“Tennur ateşlendi.”

Arz, “yeni bir iklim”in sûruyla sarsıldı.

Celali ve cemali tecelliler imzalandı.

Yaşananlar bir nevi küçük kıyamet, bir nevi küçük haşir etkisini gösterdi.

Herkesin çekinmeden eteğindekileri ortaya döktü. Yoksa nifak sürecekti. Maskeler düşmeyecekti.

Bu dönem “ürün”ün test edilme dönemidir. Öğrenmek basittir. Geçmişin menkıbeleriyle teselli olmak rahattır. Sahabi örneklerini sıralayıp edebiyat yapmak zevklidir.

Güç olan, öğrenilenlerin fiili olarak test edilme zamanıdır. Bu zor zaman dilimlerinde Kur’an’da zikredilen tüm çile çeşitleri “Celali” olarak yağar.

Tarih boyunca bu iki dönem hep birbirini takip etmiştir. Nadiren içiçe geçtiği de olur.

Yani ilk olarak öğrenirsiniz, sonra da öğrendiğinizle sınanırsınız.

Dolayısıyla “Şu olsaydı, bunlar olmayacaktı.”, “Şunlar yapılmasaydı bu musibetler gelmeyecekti.” gibi sözler boş laflar.

Moğol istilasına maruz kalmış yakılmış ve yıkılmış cami ve medreseler için “Sağlam mermer kullansalar böyle olmazdı!” demek gibi bir şey.

Tsunamiye maruz kalmış bir kitleye “Kıyıda çok fazla çelik çomak oynadınız o yüzden oldu.” demek gibi bir şey.

Kurtların saldırısına maruz kalmış kuzulara “ama siz de ırmağın aşağısında piknik yapmasaydınız!” demek gibi bir şey.

Ben güllük gülistanlık bir ortamda tebliğini yapmış ve hüsnü kabul görmüş sonra da ferîh ve fahûr bir şekilde ahirete gitmiş bir peygamber duymadım, bilmiyorum.

Veli de bilmiyorum.

Dinler tarihinde örneği yok.

Peygamberlerin yolunda olduğunu iddia edenlerin bu “kader”den azade olmaları mümkün değil.

FİLMİN FİNALİ

Özetle…

Test edilmemiş bilgi bir şey ifade etmez.

Test edilmemiş sahabe bilgisi boş malumattır.

Bu cemaatin kaç “karat” geldiği beş yıl önce bilinmiyordu.

Ringe çıkmadan bunun anlaşılması imkanı yoktu.

Bu nedenle asıl “değer”in tarih huzurunda ortaya çıkması için “süreç” bir zaruretti.

Önceki 50 yıl bu “süreç”te sınanmak için uzun bir hazırlık dönemiydi.

Şimdi işin “ring” kısmındayız.

Ve “ring” bölümü, diğer bir deyişle “final” sahnesi filmin en kıymetli kısmıdır.

Bu bölüm aynı zamanda melekut alemi için de olağandışı ve fevkalade bir zaman dilimidir.

Böyle dönemlerde “tribünler” tıkabasa dolar.

Hz. Adem’den bugüne peygamberler, evliya-asfiya, her asrın mümessilleri… tüm melaike böyle zamanları teşrif eder. Çünkü olan şey, zamana yayılmış bir Uhud’dur, aylara genişlemiş Bedir’dir. Seyredenlerin ve katılanların müşerref olacakları uzun bir şehrayindir.

Nasıl ki Kadir gecesi diğer gecelerden binlerce defa kıymetlidir. İçinde bulunduğumuz bu zor ve ağır yıllar Hizmet tarihinin en zahmetli ama en değerli yıllarıdır. Bu süreçte yapılan bir ‘himmet’e (mâli – fiili) bir başka zamanda “bin” katıyla erişilmez.

Bundan beş yıl önce eldeki insanlarla bir sahabi koleksiyonu yapmaya kalksaydım zorlanabilirdim. Belki topladıklarım ancak küçük bir albüm olurdu.

Ama şimdi binlerce, on binlerce birbirinden değerli “sanat eseri” sergileneceği ebediyet koleksiyonlarını bekliyor.

(Devamı var)

[Veysel Ayhan] 20.3.2018 [TR724]

Radyasyon kaynağı cihazlar hastalıkların da kaynağı mı?

Günlük hayatımızın vazgeçilmezi cep telefonları, çevremizdeki radyasyon kaynaklarından sadece biri. Cep telefonlarının yaydığı radyasyonun tehlikeli olduğu görüşü yaygın. Radyo frekansları ise iyonlaştırıcı olmayan bir tür radyasyon yayıyor. Yani X ışınları, kızıl ötesi ve gamma ışınları tarafından yayılan ve DNA’nın yapısını değiştiren iyonlaştırıcı radyasyona göre etkileri daha az.

Bazı bilim insanları ise radyo frekanslarından yayılan radyasyonun da tümör oluşumuna hatta gebelikte düşüklere neden olabileceği gerekçesiyle dikkatli olunmasını öneriyor. Televizyonlardan kablosuz internet bağlantı alanı anlamına gelen Wi-Fi sağlayıcılarına kadar birçok kaynak, radyasyon yayıyor. Belki şaşıracaksınız ama sigara da bunlardan biri. İşte BBC’de yer alan haberin ayrıntıları:

– Cep telefonları: Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı cep telefonlarını, “olası kanserojen” unsur olarak tanımlıyor. Bu da yapılan araştırmalarla cep telefonunun kansere neden olduğunun kanıtlanamadığı anlamına geliyor. Ancak ABD Kanser Topluluğu’nun (ACS) internet sitesinde yer alan uyarıya göre, cep telefonları beyin tümörü ve boyun ile baş bölgesinde diğer tümörlerin gelişme riskini artırabilir.

– Wi-Fi: Bilim insanları on yıllardır Wi-Fi’ın sağlığa olan etkilerini araştırıyor. 2016’da Endocrin bilim dergisinde yayınlanan bir araştırma, Wi-Fi’dan yayılacak yüksek seviyede radyasyonun hormon dengesini bozabileceği, oksidatif strese neden olabileceği, bunların sonucunda da kanser ve beyin hastalıklarına davetiye çıkacağını ortaya koymuştu. Araştırmacıların vardığı sonuç ise Wi-Fi’ın kansere neden olmayacağı yönünde.

– Mikrodalga fırın: Amerika Birleşik Devletleri Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan bilgilere göre mikrodalga fırınlardan yayılan radyasyon halk sağlığı için risk oluşturmuyor. Mikrodalganızdan korkmak için sebep arıyorsanız, yemeğinizi neyin içinde ısıttığınıza bakın. Birçok yaralanma mikrodalga fırına konulan ve ufak çaplı bir patlamaya neden olan alüminyum gibi maddelerden kaynaklı.

– Bilgisayar: Özellikle dizüstü bilgisayarların vücuda daha yakın tutularak kullanılması, sağlık kaygılarını artırıyor. Bu bilgisayarların radyasyon oranları kendi aralarında farklılık gösteriyor ancak bilim insanları bilgisayarlardan yayılan radyasyonun kansere neden olacak seviyeye ulaşmadığını söylüyor.

– Sigara: ABD Çevreyi Koruma Ajansı EPA’ya göre, sigara içen bir kişi, akciğerler ve vücudun diğer bölgelerine zamanla yerleşip büyüyen küçük ve çok sayıda radyonüklidleri soluyor. Tütünün içindeki radyoaktif elementler polonyum ve kurşun, sağlığı tehdit ediyor.

[TR724] 20.3.2018

Dünya vatandaşlarının farkında olmadığı tehdit [Tarık Toros]

Firavunlar çağı ile günümüz arasında tek fark:

O dönem başa gelenlerin kendini tanrı ilan etmesiydi.

Onun dışında:

-Şahsına kutsiyet atfetme,

-Seçilmiş olduğunu düşünme,

-Kitlelere de bu yönde propaganda yapma, gibi saplantılar aynen devam ediyor.

***

Çağın liderlerinde tuhaflıklar da yok değil.

Dünyaya özel olarak gönderilmiş olduklarını düşünürler, buna inanırlar.

Koltukta kalmak için türlü hilelere başvurmaktan çekinmezler.

Oysa kutsanmış kişi böyle mi yapar?

O zaten “seçilmiştir”, görevde kalmak için dalavere çevirmeye ne hacet!

***

Şu ara Rusya seçimleri gündem.

Rusya’da şunlar varsa..

Oturup seçim sonuçlarını tartışabiliriz:

-Adaylarda/partilerde fırsat eşitliği

-Serbest propaganda

-Demokratik yarış

-Hür basın

-Bağımsız/uluslararası denetim, vs.

***

Putin…

Eski Sovyetler Birliği döneminde KGB geçmişinin ardından…

1996’da Kremlin’de Yeltsin’le çalışmaya başladı.

1998’de Rus istihbaratının başına geçti.

1999’da Yeltsin başbakanlığa atadı.

Yeltsin birkaç ay sonra başkanlığa veda ederken yerine onu bıraktı.

2000’deki ilk seçimde koltuğunu koruyup iki dönem üst üste başkanlık yaptı.

2008’de koltuğu anlaşmalı olarak Medvedev’e bıraktı, başbakanlığa geçti.

Çünkü Rus anayasası “Başkanın görev süresi 4 yıl, bir kişi üst üste iki kez seçilir” diyordu.

Yetkiler başkan olarak Medvedev’deydi fakat “başbakan” olarak ülkenin fiili lideri belliydi, dünya da öyle baktı. (Şu anda mesela başbakanın kim olduğunu kimse bilmez: Viktor Zubkov.)

Medvedev döneminde anayasa değiştirildi. Başkanın görev süresi 6 yıla çıkarıldı, “üst üste iki kez” kuralı korundu.

Putin, dört yıllık zorunlu aradan sonra 2012’de üçüncü kez…

Ve geçen pazar, dördüncü kez başkan seçildi.

65 yaşında.

Anayasa değiştirilmedikçe 2024’te aday olamaz, bir dönem ara vermek zorunda.

6 yıl sonrasını planlamış mıdır?

Kimse bilmiyor.

***

Rusya’da bir tür egemen demokrasisi var.

Seçimle gelen ve gitmeyen nice lider gibi Rusya’nın Putin deneyimi de öyle olacak gibi.

Dünya üzerinde devlet yöneten herkes bir süre sonra kendini nimetten sayıyor.

Çin mesela…

Devlet Başkanı Şi Jinping…

Anayasadaki, “bir kişi 5 yıllığına seçilir, en fazla iki dönem görev yapar” düzenlemesini kaldırdı. Hayat boyu başkanlığını ilan etti.

64 yaşında.

Kendi ideolojisini inşa ediyor ve bunun dünyaya da huzur getireceğini vaat ediyor.

***

Trump…

Yakın çevresini dahi kontrol edemiyor.

Kurmay heyetindeki 10 isimden fazlası bir yılı doldurmadan gitti, Beyaz Saray’da bırakanların sayısı 40’ı aştı.

71 yaşında.

Sorsanız, hayat boyu ABD’yi idare etmek ister.

Şu ara sadece esprisini yapıyor.

***

ABD’de “bir kişi iki dönemden fazla başkanlık yapamaz” diye bir yasa yoktu.

Bu, kurucu başkan George Washington’ın başlattığı ve sonra çiğnenmeyen bir gelenekti.

Yegane istisnası: Franklin Delano Roosevelt.

Üst üste dört dönem seçildi.

1940 başkanlık seçimleri geldiğinde dünya savaşı patlamış…

ABD, ilk sekiz yılından son derece memnun olduğu tecrübeli bir başkanla yürümek istemişti.

1944 seçimlerinde de durum değişmedi.

Roosevelt 1945 başındaki dördüncü yemin töreninden 11 hafta sonra öldü, 63 yaşındaydı.

Aslında geleneği bozan başka bir Roosevelt olmuştu.

Yüzü Rushmore dağına da kazınan dört başkandan biri olan Theodore Roosevelt, iki dönemden sonra bir dönem ara vermiş, 1912’de üçüncü kez aday olmuş ama kazanamamıştı.

Roosevelt’ten sonra ABD Anayasasında yapılan 22’nci değişiklikle, başkanın görev süresi iki dönem, maksimum sekiz yılla sınırlanmıştır.

***

Şöyle veya böyle.

İktidarın doğası budur.

Taviz verilmeyen kanunları, gelenekleri ile ünlü ülkelerde dahi durum değişmez.

İnsanoğlunda kendini vazgeçilmez görmek gibi bir gen var.

Bu, ebediyet duygusu ile ilgili esasen.

Ölümden sonra yaşama inanç olmayınca…

Dünyaya kazık çakma derdine düşüyor.

Öldüğünde bedenini veya beynini dondurmayı düşünenlerin sayısı az değil.

Bir gün tıp ilerleyip tekrar dirilebilmek için.

***

Emin olun, yukarıda birkaçını andığım 70’ine merdiven dayamış liderlerin tamamı ölümden fena halde korkuyor ve ölümsüzlük iksiri için yoğun kafa yoruyor.

Bu olmayınca…

Yaşamlarını uzatmanın derdine düşüyorlar, 80 veya 90, nereye kadar giderse.

***

Berlusconi, 81 yaşında.

Yığınla estetik operasyon geçirmiş yüzü için “balmumu heykellerini andırıyor” yorumları yapılıyor. Madame Tussauds müzesine uğrasa kimse canlı olduğunu düşünmez.

Forbes’a göre 8 milyar dolar serveti var.

Siyasi yasaklı olmasına rağmen son İtalya seçimlerinde en çok konuşulan konuydu.

Partisini sağ ittifakın içinde seçime soktu.

İttifak, hükümet kurmaya yetmese de en fazla oyu aldı.

***

Bakın Zimbabve’ye:

Mugabe diye bir adam, ülkesini 1980’de Birleşik Krallık’tan koparıp başa geçti. Dört ay önce darbeyle indirildiğinde 94 yaşındaydı. Buna rağmen yerine karısını geçirmeye çalışıyordu.

Bağımsızlık önderleri bile böyle.

Krallıktan bağımsızlığını kazanıyor, sonra dönüp kendi krallığını inşa ediyor.

Devrik lider ama halen aktif.

Üç gün önce baktım, röportaj vermiş. Darbe yönetimini “yasa dışı, utanç verici” kelimeleriyle eleştiriyor. “Davet edilirsem yardımcı olurum” diyor.

***

Sonda diyeceğimizi başta dedik zaten:

Dünya üzerinde devlet yöneten herkes bir süre sonra kendini nimetten sayıyor.

Dünya ve içinde yaşayanlar için en büyük tehdit de bu.

Her lider, iç-dış düşmana ve yeni zaferlere ihtiyaç duyuyor…

Konumunu güçlendirmek, halklarını bir arada tutmak için.

Ne çare, dünya vatandaşları henüz bunun farkında değil.

[Tarık Toros] 20.3.2018 [TR724]