Türkiye, "Kayıplar Haftası"na ağır bir bilançoyla girdi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1990’lardan bugüne 1338 kişinin kayıp olduğunu belirledi. Hükümet ise "kayıplar aydınlanacak" vaadini yineliyor.
"Oğlumdan 9 buçuk aydır haber alamadık. Çok perişanız, çok üzgünüz. Ailemizin ruh sağlığı bozuldu. Yetkililerden rica ediyorum. Ne olur bize bir haber verin."
Bu sözler Sanayi Bakanlığı çalışanıyken OHAL döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararname ile ihraç edilen Yusuf Bilge Tunç'un annesi Fatma Tunç'a ait.
Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019’dan beri kayıp. Tunç’un ailesi oğullarının arabasının bir gün boş bulunduğunu, bunun üzerine polis çağırdıklarını ama polisten sadece "Kaçmıştır" yanıtı aldıklarını söylüyor. Tunç’un nasıl kaybolduğuna ilişkin iddiaları TBMM gündemine taşıyan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, tıpkı Yusuf Bilge Tunç gibi 7 kişinin sadece geçen yıl kaçırıldığını dile getiriyor.
Türkiye 90’lı yıllara döndü"
Gergerlioğlu’na göre bu kişiler 1990’lı yıllardaki kaçırılmalarla özdeşleşen beyaz Toroslar operasyonuyla kaçırıldı. Gergerlioğlu "Siyah transporterlarla kaçırılıyor insanlar şimdi. Kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırılıyorlar" diyor.
OHAL döneminde kaçırılan pek çok kişinin uzun süre bir yerlerde tutulduktan sonra emniyet müdürlüklerinde ortaya çıktığını anlatan Gergerlioğlu, bu durumla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ile BM’nin sorularına Adalet Bakanlığı’nın halen yanıt vermediğini söylüyor.
21-27 Mayıs tarihleri, Uluslararası Kayıplar Haftası. Kayıplar, dünyanın her yerinde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Türkiye’de de 17-31 Mayıs tarihleri arasında kayıplar için anma etkinlikleri yapılıyor. Gergerlioğlu bu haftaya dair “Türkiye için daha özel bir önem arz ediyor. Çünkü Türkiye 1990’lı yıllara geri döndü. İnsanlar güpe gündüz kaçırıldı” diyor.
“İnsanların can güvenliği yok”
Kayıplarla ilgili meclise 13 soru önergesi verdi Gergerlioğlu. Hiçbirine yanıt alamadı. CHP’li Sezgin Tanrıkulu da aynı durumda. Gergerlioğlu, "Olabilecek en ağır insan hakkı ihlali olan insanın kaçırılması ve insan haklarının gaspedilmesi karşısında bir devlet suskunluğa gömülmüş durumda. Türkiye’de artık insanların can güvenliği yok. Bir hukuk devleti olmaktan tamamen uzaklaştık" çıkışı yapıyor.
Ağır bilanço
İnsan Hakları Derneği (İHD) Kayıplar Komisyonu'nun güncellenen son raporuna göre 1990'lardan bugüne gözaltına alındıktan sonra kaybolan insan sayısı 1388’i buldu. Raporda, 253 toplu mezar bulunduğu, bu mezarlarda 4 binden fazla kişinin gömülü olduğu belirtiliyor. İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, 15 Temmuz'dan sonra da 31 kişinin zorla kaçırıldığını söylüyor.
İHD, gözaltında kayıpların "insanlık suçu" sayılmasını istiyor. Türkdoğan, "Bu suç, hem işkence suçu hem hürriyeti tahdit suçu hem yasa dışı sorgu yöntemlerinin hepsinin uygulandığı bir dizi başka başka görev suçlarının işlendiği bir suç ama en nihayetinde de gözaltında kaybedilenlerin akıbeti ortaya çıkmıyorsa ağır bir yaşam hakkı ihlali. Dolayısıyla bu bakımdan insanlığa karşı suçlar içerisinde yer alıyor" diyor.
Türkiye’de kayıplar için İstanbul’dan Batman’a, Diyarbakır’a kadar birçok kentte anma etkinlikleri yapılıyor. Kayıp yakınları, hak savunucuları cumartesi günleri biraraya geldiği için "Cumartesi anneleri" olarak anılıyor.
"Cumartesi annelerinin adalet arayışı sürüyor" diyen Öztürk Türkdoğan, 1995’ten beri süren bu arayıştan vazgeçilmeyeceğini söylüyor. Türkdoğan, "Çünkü cezasızlığa karşı devletin insanları korkutma, yıldırma, işkence ile ifade alma uygulamalarının gözaltında kayıplarla sürdüğünü biliyoruz. Suç faillerinin bulunmasını istemek en doğal insan hakkıdır" diyor.
"Beyaz devrim" yaptık
İktidardaki AKP ise Türkiye’nin 90’lı yıllara dönmediğini, ağır yaşam ihlallerinin sürmediğini söylüyor. "Beyaz bir devrim" yaptık diyen TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun AKP’li Başkanvekili Hüseyin Yayman, insan haklarına, bu konudaki ihlalleri partiler üstü olarak gördüklerini söylüyor.
Yayman, "İnsanı yaşat ki insanlık yaşasın prensibiyle olabildiği kadar ve işkenceye karşı sıfır tolerans yaklaşımıyla tedbirler alındı. Mükemmel midir, yeterli midir? Yetmez, çünkü insan hakları meselesi bir süreçtir, bir hedefler manzumesidir. AB hedefine doğru ilerlediği süreçte insan hakları meselesinde de Türkiye’nin karnesi düne göre iyidir. Yarın daha iyi olacaktır" diyor.
Gülistan Doku, Mehmet Bal, Hürmüz Diril...
Türkiye'de son dönemde yaşanan kayıpların dosyalarının ne zaman aydınlatılacağına ilişkin herhangi bir resmi açıklama yapılmaması dikkat çekiyor.
Gülistan Doku’dan 5 Ocak’tan beri haber alınamıyor. Tunceli’de üniversite öğrencisi Doku'nun 5 Ocak'ta Uzunçayır baraj gölüne atladığı iddia edildi. Ailesi ise Gülistan’ın kaybolmasından erkek arkadaşı ile ailesini sorumlu tutuyor. Gölde yapılan su altı arama çalışmaları sonuç vermedi. Gülistan Doku’nun ailesi baraj kapaklarının açılıp suyun azaltılarak çalışmaların sürdürülmesini istiyor. Barajın boşaltılmasına dönük çağrılar da yanıtsız kalmış durumda.
Silivri Cezaevi’nde hapis yatan oğlunu ziyaret etmek için 24 Ocak’ta Batman’dan İstanbul’a giden 65 yaşındaki Mehmet Bal’dan bir türlü haber alınamıyor. Bal ailesinin avukatı Baran Çelik, kayıp-kaçırma şüphesi ile savcılığa yapılan aile başvurusunun kanıt olmadığı gerekçesiyle savcılık tarafından kapatıldığını öne sürüyor.
İstanbul Keldani Kilisesi Papazı Remzi Diril'in annesi Şimoni Diril ile babası Hürmüz Diril, 11 Ocak'ta Şırnak- Kovankaya Köyü'nde kayboldu. 70 gün sonra Şimoni Diril'in cesedi, köye iki kilometre uzaklıktaki bir nehir yatağında çocukları tarafından bulundu. Hürmüz Diril’den ise halen haber alınamıyor. Remzi Diril, koronavirüs salgını nedeniyle annesinin otopsi raporunun hala açıklanmadığını dile getiriyor.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
Kadın polis, gözaltındaki kadınlara asitle işkence yaptı [Sevinç Özarslan]
Kadına yönelik şiddetin sembolü “kezzap atma” saldırısının bir benzeri, Ankara TEM Şube’de gözaltındaki kadınlara uygulandı. Esra Yurt maruz kaldığı asitle yapılan işkenceyi anlattı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra Ankara Terörle Mücadele Şubesi (TEM) işkence merkezlerinden biri oldu. Kız öğrencileri bile burada işkence gördü. Şubat 2017’de evinde gözaltına alınan Esra Yurt da gözaltında kaldığı 5 gün içinde Ankara TEM’de hem fiziksel hem psikolojik işkenceye maruz kaldı. Uzun boylu sarışın kadın bir polis, elindeki asidi önce bir kumaşa serpti. Kumaşın büzüşüp kavrulmasını gözaltındaki kadınlara seyrettirdi. İtirafçı olmayı reddeden Esra Yurt’un sol ayağının altına o asidi sürerek işkence yaptı. Yurt, irili ufaklı anahtarların bulunduğu bir tomar anahtarlıkla yüzünden darp edildi. İfade verdiği erkek polis tarafından da sözlü tacize uğradı. Mosmor suratını gören hakim “Offf” demekle yetindi. İşkenceyi anlattığı kadın doktor ise sadece “Voltaren vereyim” deyip işkenceyi rapora işlemedi.
5 günün sonunda çıkarıldığı mahkeme tarafından denetimli serbestlikle bırakılan Yurt, bir yıl boyunca ayağındaki acıyla ve izle yaşadı. İşkence sonrası ortaya çıkan ‘huzursuz bacak’ sendromu nedeniyle yine bir yıl gece-gündüz uyuyamadı. Yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle Türkiye’den sürgüne zorlanan dört çocuk sahibi Yurt, artık ailesiyle birlikte bir Avrupa ülkesinde yaşıyor.
TRT İzmir Radyosu’nda metin yazarı olarak çalışan, TRT’nin ünlü programlarından Arkası Yarın kuşağı için senaryolar kaleme alan Esra Yurt, yazar olmasının da etkisiyle yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar Bold Medya’ya anlattı:
“15 Temmuz’dan 7 ay sonraydı. Beş polis eve geldi. Aralarında bir kadın vardı. Evi aradılar, her yeri talan ettiler. İzmir’le ne bağlantınız var diye sordular. İzmirli olduğumu söyledim. Evde kimse yoktu, çocuklar okuldan gelmemişti. Beni aldılar, Ankara TEM şubeye götürdüler. Kapıdan çıkarken kelepçelemek istediler. İtiraz ettim, çoluk çocuğunuz var diye. Kadın polis hiç acımıyor, erkek polis insafa geldi. ‘İnince asansörde tak takacaksan’ dedi. Bizi koydukları yer leş gibi kokan, iğrenç bir nezarethaneydi. Bir salı günü Ankara TEM’e gidip 4-5 gün kaldım. O süre zarfında işkence gördüm. Aldıkları andan itibaren zaten sürekli tartaklandık.
GÖZALTI SÜRECİ HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR
Gözaltının psikolojisi çok farklı. Her an şimdi bana ne yapacaklar diye endişeleniyorsunuz. Her gün 10.00-11.00 arasında sağlık kontrolüne götürüldük. Ağlayan, zırlayan, bağıran, panik atağı olan, kekemeleşen… Her türlü insan vardı orada. Siz soğuk kanlı duruyorsunuz ama herkes aynı mukavemeti gösteremeyebiliyor.
Savcı çağırdı, ifade vermeye gittik. ‘İşimi kolaylaştır ki, ben de sana kolaylık yapayım’ dedi. Ben ilk etapta ne demek istediğini anlamıyorum tabi. Meğer ellerinde liste var. Onu koydu önüme, imzalamamı söyledi. Önce boş kağıt verdi, aklına gelen isimleri yaz, dedi. Bilmediğimi söyledim. ‘Aklına gelmiyor, herhalde heyecanlandın sen’ dedi. Sonra önüme liste koydu. Altına imzamı atmamı söyledi. İmza atarsan işin kolay olacak. Ben bu insanları tanımıyorum, dedim.
“BİZDEN SİZE BİR HATIRA BIRAKACAĞIZ”
İfade verdikten sonra bizi bir odaya aldılar. 10 küsur kadın vardık. Herkesin eli ayağı birbirine dolaşmış vaziyette. İri kıyım, sarışın, kadın bir polis geldi. Elinde bir tomar anahtar, sallaya sallaya… Eskiden hokka ve divit vardı hatırlarsanız. Öyle bir şey de vardı elinde. Onları masaya koydu. Hakaret eder gibi konuştu. ‘Bayanlar memnun musunuz misafirperverliğimizden’ dedi. Tabi kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Herkes sıkıntılı. ‘Merak etmeyin sizi burada çok tutmayacağız. Ama misafirperverliğimiz bir nişanesi olarak bizi unutmamanız için bir hatıra bırakmak istiyoruz.’ dedi.”
MÜREKKEP SÜRECEK SANDIM
Esra Yurt, kadın polisin hatıra derken ilk etapta ne yapacağını anlamamış. O kadar masumane düşünüyor ki herhalde ifade verdiğimize dair elimize mürekkep gibi bir şey sürecek diye zannediyor. Polisin masaya bıraktığı küçük cam şişe ve diviti hatırlatan fırçayı görünce de aklına başka bir şey gelmiyor:
“Ben zannettim ki seçimlerde oy atarken parmağınıza mürekkep sürerler ya öyle bir mürekkep sürecekler. Çünkü Ankara TEM çok kalabalıktı. Herhalde savcıya ifadesini verenlere karışıklık olmasın diye öyle bir şey sürüyorlar diye düşünüyorum. Aklıma başka bir şey gelmiyor. Polis sonra masaya bez gibi bir şey koydu ve bize şov yaptı. İlaç şişesi gibi küçük kahverengi şişenin içindeki sıvıya fırçayı batırdı ve kumaşın üzerine fırlattı. Ebru yaparken boyayı serpersiniz ya, onun gibi bir gösteri.
“ODADA 10 KÜSUR KADIN VARDI, HERKESİN NUTKU TUTULDU”
Kumaş bir anda buruştu. Herkesin nutku tutuldu. Kadının biri can çekişir gibi sesler çıkarmaya başladı, nefesi takıldı. Polis ‘Bu hatırayı istemeyen varsa orada kağıt var. Sizin gibi olanlardan varsa tanıdığınız oraya isimlerini yazabilir. Aklına isim gelen varsa ihtiyaç için dışarı çıkabilir’ dedi. Tabi patır patır bazı kadınlar çıktı dışarıya. Biz 4-5 kişi kaldık.
AYAĞIMI YAKTI, TOPALLAYARAK NEZARETHANEYE DÖNDÜK
Kadın polis kalanlara ya elinizi ya ayağınızı uzatın dedi. Ben elimi vermek istedim, biraz sıkıntılıydı elim. Çoraplarımı çıkarttım. Sol ayağımı kaldırdı, sert bir şekilde masanın üzerine koydu ve elindeki o yakıcı maddeyi ayağıma sürdü. Çok can yakıcı bir sıvıydı. Kezzaba benzeyen bir tür yakıcı asit olduğunu daha sonra öğrendim. Kiminin eline, kiminin ayağına. Acıya dayanaklı biriyimdir ama sürdükten sonra hemen gözümden istemsiz bir şekilde yaş geldi. Ayağım öyle bir yandı ki içime işleyen bir acıydı. Zaten ondan sonra ayakkabı giymeniz mümkün değil. Topallaya topallaya nezarethaneye döndük.
“İNSANA DEĞİL İTE VERİYORSUN İTE, AT ÖNLERİNE GİTSİN”
Tabi size mümkün olduğunca fazla acı çektirmek istiyorlar orada. Korkunuzdan besleniyorlar. Topluma yaptıkları şeyi dar dairede o odalarda yapıyorlar. Tüm hareketleri kaba. Biraz yavaş yürüyorsan sırtına, kafana vuruyor. Bir gün kaskatı olmuş, içindeki peyniri ekşimiş bir tost getirdiler. ‘Bunlar size çok bile.’ ‘Başkanım size az bile yapıyor. Bana kalsa ah ah…’ şeklinde ifadeler. Düzgün bir şekilde yemek vereni gördükleri zaman da ‘Oğlum insana vermiyorsun yemeği ite veriyorsun ite, at önlerine gitsin’ diyorlar. Her fırsatta sizi tahrik etme peşindeler. Bunu daha ne kadar şirazeden çıkarabilirim, fabrika ayarlarıyla ne kadar oynayabilirim, nasıl çirkef hale getirebilirim diye uğraşıyorlar.
YÜZÜME KAN OTURDU
Ayaklarına yakıcı madde dökülen kadınlar ertesi sabah sağlık kontrolüne götürüldüler. Bu kez de hastane yolunda darp edilen Esra Yurt, yaşadığı birçok şeyi unutur ama doktorun duyarsızlığını, dalga geçer gibi söylediği o ifadeyi asla unutamaz:
“Ertesi gün sabah sağlık kontrolüne gidiyoruz. Herkes artık çok bitkin. Açlık var, yorgunluk var. Herkesin yüzü düşmüş. Döndüm arkadaşlara dedim ki, ‘Kaldırın yüzünüzü, biz utanacak bir şey yapmadık. Dik durun.’ dedim. Bol anahtarı olan o polis anahtarlıkla bir vurdu suratıma. Bir avuç anahtar suratımda patladı. Öyle canım yandı ki… Yüzüme kan oturdu, çizikler oldu, anında morardı. Cayır cayır yanıyor yüzüm, irili ufaklı sipsivri anahtarla öyle bir hırsla vurdu ki polis… Kadın doktor ayaklarımızı, yüzümü gördü. Diğer kadınlardan hiç kimse hiçbir şey diyemedi. Herkes sus pus. Cesaretimi toplayıp doktor hanıma ‘Suratımı görüyorsunuz, az önce oldu. Bana bu şekilde temiz raporu mu yazacaksınız’ dedim. Çoğu şeyi unuttum ama doktorun cevabını unutamıyorum: “Voltaren yazabilirim.”
HAKİM ‘YÜZÜNE NE OLDU’ DİYE SORDU
Darp edilmiş ve morarmış yüzle hakim karşısına çıkan Esra Yurt, 5 gün sonunda serbest bırakıldı. Mahkemede hakim ile Yurt arasında geçen diyalog ilginç: “Hakim yüzümü sordu, ne oldu dedi, sağ yanımdaki o polisi gösterdim. Hakim ‘Offff’ diyebildi sadece. Sonrasında beni denetimli serbestlikle bıraktı.”
OKLAVAYLA BACAKLARIMA VURDUĞUMU ÇOK İYİ BİLİRİM
Polisin Esra Yurt’un ayağına bıraktığı ‘hatıra’ hemen geçmez, hem fiziken hem de psikolojik olarak sağlığını ciddi bir şekilde etkiler:
“Parmakla ve ayakla arasındaki o bölge, ayak ayası denilen yer çok ciddi bir şekilde kabardı. Yaklaşık 1 seneden fazla o şekilde durdu. Sürekli yandı. 1,5 sene gece gündüz uyku uyumadım. Komiser kadın bizden bir hatıra kalsın demişti. Belki hatıradan kast ettiği buydu. 10 dakika kendimden geçiyorum, ya geçmiyorum. Bütün gün ayaktaydım. Sonra bir uyku ilacıyla uyumaya başladım. 15 Şubat 2018’di sanırım. Üçüncü kampımıza yeni geçmiştik. Sadece uykusuzluk değil, huzursuz bacak sendromu diye bir hastalık var, o nüksetti. Onunla beraber uykusuzluk. Fitnes topuyla bacağımı sürekli ileri geri hareket ediyordum. O da insanı yoruyor. Elime oklava alıp kaç kere bacaklarıma vurduğumu bilirim.
ASİDİN ETKİSİ 1,5 YIL SONRA GEÇTİ
Temmuz 2018’de ayağım yine yanmaya başladı ama bu diğerlerine benzemeyen bir acıydı ve asit dökülen o bölge simsiyah oldu. Hatta fotoğrafını da çektim. Buzlar sürdüm. O yanma 2 gün sürdü ve sonra derim patır patır döküldü. Şimdi normal haline döndü. Şu anda yaşadığımız ülkeye ilk geldiğimizde oturum alabilmek için avukatımızın yönlendirmesiyle gördüğüm işkenceyi belgelemek için kampın doktoruna gittim. Gözaltından çıktıktan sonra ayağımın fotoğrafını çekmiştim. Eşim onu büyüttü. Kampın doktoruna gösterdik. Doktor gerekli incelemeyi yaptı ve ‘Ayağın bu hale gelmesi vücudun kendi kendine yapabileceği bir şey değil. Dışarından müdahale ile bu hale gelmiştir’ diye rapor yazdı. Türkiye’de alamadığımız işkence belgesini Avrupa’da aldım. Oturum izni için benimle mülakat yapan buradaki yetkililer, ‘Size bunları yapan kadın mıydı erkek miydi?’ diye sordu. Kadın deyince çok şaşırdılar.”
Esra Yurt: “Temmuz 2018’di. Birdenbire ayağım yanmaya başladı. Simsiyah oldu. Kovanın içine su koyup iki gün öyle yaşadım.”
Esra Yurt sol ayağına yapılan işkencenin belgesini Türkiye’de değil Avrupa’da alabildiklerini söylüyor.
“CENGİZZZ… BAK BU ÇÖPSÜZ ÜZÜM”
15 Temmuz’da sonra tutuklanan kadınların gözaltı sürecinde taciz edildiği, tecavüze uğradığı hep iddia edildi. Sarhoş polisler tarafından taciz edilen kadın gazeteciler yaşadıklarını anlattı. Bir ev hanımı ya da başka bir meslekten kadın bunları konuşamadı, belki anlatmak istemedi. Esra Yurt’un polise ifade verirken yaşadığı olay, ortaya atılan iddiaların altının boş olmadığını gösteriyor:
“Bir polis bana evli misin, kocan nerede, çoluk çocuk var mı, aile, anne baba kardeşler… Bunları sordu. Eşim şehir dışındaydı. Annem vefat etmişti. Çocuklarım yanımda değil. Sorduğu soruların hepsine yok diye cevap verdim. O polis döndü arkasındaki diğer polise “Cengiz lan bak bu çöpsüz üzüm bu” dedi. O anda kanım dondu, dizlerimin bağı çözüldü. Bacaklarımın titrediğini hatırlıyorum. Her şeyi yapabilir bunlar, dedim. Bu kadarı da olmaz dediğimiz ne varsa o kadarı da oldu ve kim bilir daha fazla neler oluyor.”
MERİÇ’TE BOTUMUZ PATLADI, SUYA DÜŞTÜK
Yurt ailesi yaşadıkları sıkıntılardan sonra Ekim 2017’de Türkiye’yi terk etmeye verir. Birçok ailenin hayatını kaybettiği Meriç’ten üç çocuklarıyla (büyük kızı daha önce ABD’ye gönderirler) birlikte çıkar ve Yunanistan’a sığınırlar:
“Meriç’ten çıktık. Bizim de botumuz patladı. Dizimizin üstüne kadar suya düştük. Kızımı aldım kucağıma. Yunanistan’da gözaltına alındık. 8 gün hapiste kaldık. Orada çok uzun kalacak gibi görünüyorduk ama bizim şansımıza o zamana hapishaneye kadar hiç gelmemiş olan Kızıl Haç ve Birleşmiş Milletler’den temsilciler ziyarete geldiler. Eşimin İngilizcesi çok iyidir. Bizi bahçeye çıkarmışlardı. Normalde çıkarmıyorlarmış, o zaman ilk kez çıkardılar. Eşim önce Kızıl Haç yetkilileriyle görüştü. 3-4 gün sonra BM’den yetkililer geldi. Pazar günüydü. Bizim de hapisteki 8. günümüzdü. Eşim parmaklıkların arasından bir kadınlar konuştu. 15 dakika sonra isimlerimizi okudular ve biz hazırlanıp oradan çıktık. BM görevlisiyle görüşmek etkili oldu. Yunanistan’da 19 gün kaldık, sonra bir Avrupa ülkesine geldik. Şubat soğuğunda mülteci kampında ilk aldığım şey buzdu. Katır kutur buz yiyordum. Sebebini bilmiyorum.”
HİÇBİR ŞEY KIZIMIN EVDEN ÇIKARILMASI KADAR CANIMI YAKMADI
Onca sıkıntıyı atlatan Esra Yurt, canını yakan asıl meselenin büyük kızının Amerika’da yersiz yurtsuz kalması olduğunu söylüyor. Yurt ailesi 1999-2001 yılları arasında eğitim için Amerika’da yaşıyor. O süreçte büyük kızları dünyaya geliyor. ABD vatandaşı olan kızının bu nedenle ABD’de okumasına karar veriyorlar. Ankara Atlantik okulları bünyesindeki Ahmet Ulusoy Fen Lisesinde tam burslu olarak okuyan Esra Yurt’un kızı, 2016 Haziran’da hazırladığı ve elemeleri geçen projesiyle ABD’de gerçekleştirilen Genius Bilim Olimpiyatlarında altın madalya kazanmıştı. Verdikleri kararda bu başarı da etkili oluyor ve 2 Eylül 2016’da onu uçağa bindiriyorlar.
MIT’DE ÇİFT DAL OKUYOR
Şu anda Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) fizikokimya, temel bilimler olmak üzere iki bölüm birden okuyan Yurt’un kızı sınavlara hazırlandığı dönemde evsiz kalıyor. “İşkence gördüm, Meriç’te botumuz delindi. Askerler dibimize kadar geldi, suratımızı toprağın altına gömdük. Hiçbiri kızımın ‘Anne beni evden çıkarıyorlar’ demesi kadar bana acı vermedi. Ve o zaman üniversiteye hazırlanıyordu.” diyen Yurt, o günlerin acısını hala yaşıyor:
“Yeni ülkeme (Yunanistan) geleli daha 1 ay olmamış. Bir gece aldığım kötü haber. Sürecin ilk aylarında Amerika’ya akrabalarımıza gönderdiğimiz kızımdan geldi. “Bu evden çıkarılıyorum anne, istenmiyorum” deyiş. Nedendi ki? Utandırmış mıydı? Yeni ülkesinde eğitiminde sene kaybetmedi. Dili çok çabuk kavradı. Okulunda parmakla gösterilen bir öğrenci oldu. Öğretmenlerinden aldığı referans mektupları bir babanın evladına yazacağı cinstendi. Düşündükçe artan baş ağrıları. Beyni kemiren sorular… Neden? Parçalar birleşince bütünü görmek zor değildi. Ülkenin başına karabela gibi çöken haset duygusu kibrin yağmaladığı insanları da esir almıştı.
SIĞAMIYORUM ODAYA, BÜYÜDÜ ANNE YÜREĞİM
Dışarıda deli gibi yağan aralık yağmurları. Büyüdü anne yüreğim. Sığamıyorum odaya. Kampın bahçesine çıkıp yağan yağmurun altında sahibime döndüm. Fısıldamak, usulca konuşmak silindi artık satırlarımdan. Bütün kurulası cümleler çığlık yüreğimde, dilimde: Yardım et Allahım. Kızıma sahip çık Allahım. Hamisi sen ol Allahım. Zalimin zulmüne ortaklık edenlere bırakma Allah’ım. Acıma acı katanlara, senin rolüne heveslenenlere muhtaç etme Allahım.
Ne kadar yürüdüm o yağmurda, ne kadar yakardım hatırlamıyorum. Küçük, henüz 16 yaşında bir genç kız 14 ay işgal ettiği odanın faturasını öyle acı ödedi ki… Ne yaşadığım namertlikler, ne gördüğüm vicdansız muameleler, ne işittiğim hakaretler, ne yüzümde patlayan darbeler bu kadar yaralamamıştı. Yüreği kinle, nefretle, sevgisizlikle dolu insanlara alışıktık oysa.
Suret-i Hak’tan görünen dişlemelere toymuşuz. Ne zaman ki yuva düşündüğümüz cehennemden kurtulduğu için sevindiğini duyduk, o zaman rahatladık. Bir genç kıza ait hayatın sınırlarını parçalamayı marifet bilen cüce ruhlu insanların hayatlarından teğet geçmek bile hem bizi hem onu yeterince yıpratmıştı. Küçük bir kız çocuğu ruhunun inceliği, hoyrat ruhların vicdansız paletlerinde ezildi ezilmesine ama o inandığı değerlerin kanatlarına tutundu ve Amerika’nın en iyi üniversitesinde tam burslu olarak çift dalda eğitim alan donanımlı bir genç oldu.
Ağır zamanlardan geçtik, acılarımızı alaya alan bakışlarla mücadele ettik; dertler, korkunç tehlikeler, ani baskınlar, takipler geride kaldı belki ama kardeşlerimizde aklımız. Son kardeşimiz hürriyetine kavuşana dek duada dur olmamadır niyetimiz. Hayatın nimetlerinin değerini bize gösteren hayatın zorluklarıdır, der Goethe. Bunu yeni yeni hissediyoruz.”
TRT ARKASI YARIN’IN SENARİSTLERİNDEN
Yaşadığı her anı en ince ayrıntısına kadar anlatabilen Esra Şen Yurt’un bu özelliği senarist olmasından kaynaklanıyor. Doğma büyüme İzmirli olan Yurt, üniversitede okuduğu yıllarda İzmir Radyosu Arkası Yarın programı için senaryolar yazıp seslendirme yapıyor. Daha sonra İzmir’de Samanyolu Radyo açılınca kısa bir süre de orada çalışıyor:
“İlk, orta ve üniversitede eğitimimi İzmir’de tamamladım. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümünden mezun oldum. İkinci sınıftayken TRT İzmir Radyosunda sözleşmeli yazar olarak çalışmaya başladım. 1993 yılıydı. Önce staj dönemi oldu. Sonra bırakmadılar devam ettim. Arkası Yarın, Radyo Tiyatrosu, Çocuk Bahçesi programlarından hem seslendirme hem de metin yazarı olarak görev yaptım. TRT seslendirme yapabileceğime dair uzmanlık belgesi verdi bana. Daha sonra Samanyolu Radyo İzmir’de yeni kurulmuştu. İki seneden fazla orada çalıştım. Sağlık, kültür sanat programları hazırladım.”
[Sevinç Özarslan] 22.5.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra Ankara Terörle Mücadele Şubesi (TEM) işkence merkezlerinden biri oldu. Kız öğrencileri bile burada işkence gördü. Şubat 2017’de evinde gözaltına alınan Esra Yurt da gözaltında kaldığı 5 gün içinde Ankara TEM’de hem fiziksel hem psikolojik işkenceye maruz kaldı. Uzun boylu sarışın kadın bir polis, elindeki asidi önce bir kumaşa serpti. Kumaşın büzüşüp kavrulmasını gözaltındaki kadınlara seyrettirdi. İtirafçı olmayı reddeden Esra Yurt’un sol ayağının altına o asidi sürerek işkence yaptı. Yurt, irili ufaklı anahtarların bulunduğu bir tomar anahtarlıkla yüzünden darp edildi. İfade verdiği erkek polis tarafından da sözlü tacize uğradı. Mosmor suratını gören hakim “Offf” demekle yetindi. İşkenceyi anlattığı kadın doktor ise sadece “Voltaren vereyim” deyip işkenceyi rapora işlemedi.
5 günün sonunda çıkarıldığı mahkeme tarafından denetimli serbestlikle bırakılan Yurt, bir yıl boyunca ayağındaki acıyla ve izle yaşadı. İşkence sonrası ortaya çıkan ‘huzursuz bacak’ sendromu nedeniyle yine bir yıl gece-gündüz uyuyamadı. Yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle Türkiye’den sürgüne zorlanan dört çocuk sahibi Yurt, artık ailesiyle birlikte bir Avrupa ülkesinde yaşıyor.
TRT İzmir Radyosu’nda metin yazarı olarak çalışan, TRT’nin ünlü programlarından Arkası Yarın kuşağı için senaryolar kaleme alan Esra Yurt, yazar olmasının da etkisiyle yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar Bold Medya’ya anlattı:
4 ERKEK, 1 KADIN POLİS GELDİBOLD ÖZEL | Kadına yönelik şiddetin sembolü olan “kezzap atma” saldırısının bir benzeri, Ankara TEM Şube’de gözaltındaki kadınlara uygulandı.— BOLD (@BOLDmedya) May 22, 2020
Esra Yurt maruz kaldığı asitle yapılan işkenceyi anlattı. @sevincozarslan @BOLDmedya
https://t.co/O5heoNthk3 pic.twitter.com/3zGri0SAoF
“15 Temmuz’dan 7 ay sonraydı. Beş polis eve geldi. Aralarında bir kadın vardı. Evi aradılar, her yeri talan ettiler. İzmir’le ne bağlantınız var diye sordular. İzmirli olduğumu söyledim. Evde kimse yoktu, çocuklar okuldan gelmemişti. Beni aldılar, Ankara TEM şubeye götürdüler. Kapıdan çıkarken kelepçelemek istediler. İtiraz ettim, çoluk çocuğunuz var diye. Kadın polis hiç acımıyor, erkek polis insafa geldi. ‘İnince asansörde tak takacaksan’ dedi. Bizi koydukları yer leş gibi kokan, iğrenç bir nezarethaneydi. Bir salı günü Ankara TEM’e gidip 4-5 gün kaldım. O süre zarfında işkence gördüm. Aldıkları andan itibaren zaten sürekli tartaklandık.
GÖZALTI SÜRECİ HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR
Gözaltının psikolojisi çok farklı. Her an şimdi bana ne yapacaklar diye endişeleniyorsunuz. Her gün 10.00-11.00 arasında sağlık kontrolüne götürüldük. Ağlayan, zırlayan, bağıran, panik atağı olan, kekemeleşen… Her türlü insan vardı orada. Siz soğuk kanlı duruyorsunuz ama herkes aynı mukavemeti gösteremeyebiliyor.
Savcı çağırdı, ifade vermeye gittik. ‘İşimi kolaylaştır ki, ben de sana kolaylık yapayım’ dedi. Ben ilk etapta ne demek istediğini anlamıyorum tabi. Meğer ellerinde liste var. Onu koydu önüme, imzalamamı söyledi. Önce boş kağıt verdi, aklına gelen isimleri yaz, dedi. Bilmediğimi söyledim. ‘Aklına gelmiyor, herhalde heyecanlandın sen’ dedi. Sonra önüme liste koydu. Altına imzamı atmamı söyledi. İmza atarsan işin kolay olacak. Ben bu insanları tanımıyorum, dedim.
“BİZDEN SİZE BİR HATIRA BIRAKACAĞIZ”
İfade verdikten sonra bizi bir odaya aldılar. 10 küsur kadın vardık. Herkesin eli ayağı birbirine dolaşmış vaziyette. İri kıyım, sarışın, kadın bir polis geldi. Elinde bir tomar anahtar, sallaya sallaya… Eskiden hokka ve divit vardı hatırlarsanız. Öyle bir şey de vardı elinde. Onları masaya koydu. Hakaret eder gibi konuştu. ‘Bayanlar memnun musunuz misafirperverliğimizden’ dedi. Tabi kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Herkes sıkıntılı. ‘Merak etmeyin sizi burada çok tutmayacağız. Ama misafirperverliğimiz bir nişanesi olarak bizi unutmamanız için bir hatıra bırakmak istiyoruz.’ dedi.”
MÜREKKEP SÜRECEK SANDIM
Esra Yurt, kadın polisin hatıra derken ilk etapta ne yapacağını anlamamış. O kadar masumane düşünüyor ki herhalde ifade verdiğimize dair elimize mürekkep gibi bir şey sürecek diye zannediyor. Polisin masaya bıraktığı küçük cam şişe ve diviti hatırlatan fırçayı görünce de aklına başka bir şey gelmiyor:
“Ben zannettim ki seçimlerde oy atarken parmağınıza mürekkep sürerler ya öyle bir mürekkep sürecekler. Çünkü Ankara TEM çok kalabalıktı. Herhalde savcıya ifadesini verenlere karışıklık olmasın diye öyle bir şey sürüyorlar diye düşünüyorum. Aklıma başka bir şey gelmiyor. Polis sonra masaya bez gibi bir şey koydu ve bize şov yaptı. İlaç şişesi gibi küçük kahverengi şişenin içindeki sıvıya fırçayı batırdı ve kumaşın üzerine fırlattı. Ebru yaparken boyayı serpersiniz ya, onun gibi bir gösteri.
“ODADA 10 KÜSUR KADIN VARDI, HERKESİN NUTKU TUTULDU”
Kumaş bir anda buruştu. Herkesin nutku tutuldu. Kadının biri can çekişir gibi sesler çıkarmaya başladı, nefesi takıldı. Polis ‘Bu hatırayı istemeyen varsa orada kağıt var. Sizin gibi olanlardan varsa tanıdığınız oraya isimlerini yazabilir. Aklına isim gelen varsa ihtiyaç için dışarı çıkabilir’ dedi. Tabi patır patır bazı kadınlar çıktı dışarıya. Biz 4-5 kişi kaldık.
AYAĞIMI YAKTI, TOPALLAYARAK NEZARETHANEYE DÖNDÜK
Kadın polis kalanlara ya elinizi ya ayağınızı uzatın dedi. Ben elimi vermek istedim, biraz sıkıntılıydı elim. Çoraplarımı çıkarttım. Sol ayağımı kaldırdı, sert bir şekilde masanın üzerine koydu ve elindeki o yakıcı maddeyi ayağıma sürdü. Çok can yakıcı bir sıvıydı. Kezzaba benzeyen bir tür yakıcı asit olduğunu daha sonra öğrendim. Kiminin eline, kiminin ayağına. Acıya dayanaklı biriyimdir ama sürdükten sonra hemen gözümden istemsiz bir şekilde yaş geldi. Ayağım öyle bir yandı ki içime işleyen bir acıydı. Zaten ondan sonra ayakkabı giymeniz mümkün değil. Topallaya topallaya nezarethaneye döndük.
“İNSANA DEĞİL İTE VERİYORSUN İTE, AT ÖNLERİNE GİTSİN”
Tabi size mümkün olduğunca fazla acı çektirmek istiyorlar orada. Korkunuzdan besleniyorlar. Topluma yaptıkları şeyi dar dairede o odalarda yapıyorlar. Tüm hareketleri kaba. Biraz yavaş yürüyorsan sırtına, kafana vuruyor. Bir gün kaskatı olmuş, içindeki peyniri ekşimiş bir tost getirdiler. ‘Bunlar size çok bile.’ ‘Başkanım size az bile yapıyor. Bana kalsa ah ah…’ şeklinde ifadeler. Düzgün bir şekilde yemek vereni gördükleri zaman da ‘Oğlum insana vermiyorsun yemeği ite veriyorsun ite, at önlerine gitsin’ diyorlar. Her fırsatta sizi tahrik etme peşindeler. Bunu daha ne kadar şirazeden çıkarabilirim, fabrika ayarlarıyla ne kadar oynayabilirim, nasıl çirkef hale getirebilirim diye uğraşıyorlar.
YÜZÜME KAN OTURDU
Ayaklarına yakıcı madde dökülen kadınlar ertesi sabah sağlık kontrolüne götürüldüler. Bu kez de hastane yolunda darp edilen Esra Yurt, yaşadığı birçok şeyi unutur ama doktorun duyarsızlığını, dalga geçer gibi söylediği o ifadeyi asla unutamaz:
“Ertesi gün sabah sağlık kontrolüne gidiyoruz. Herkes artık çok bitkin. Açlık var, yorgunluk var. Herkesin yüzü düşmüş. Döndüm arkadaşlara dedim ki, ‘Kaldırın yüzünüzü, biz utanacak bir şey yapmadık. Dik durun.’ dedim. Bol anahtarı olan o polis anahtarlıkla bir vurdu suratıma. Bir avuç anahtar suratımda patladı. Öyle canım yandı ki… Yüzüme kan oturdu, çizikler oldu, anında morardı. Cayır cayır yanıyor yüzüm, irili ufaklı sipsivri anahtarla öyle bir hırsla vurdu ki polis… Kadın doktor ayaklarımızı, yüzümü gördü. Diğer kadınlardan hiç kimse hiçbir şey diyemedi. Herkes sus pus. Cesaretimi toplayıp doktor hanıma ‘Suratımı görüyorsunuz, az önce oldu. Bana bu şekilde temiz raporu mu yazacaksınız’ dedim. Çoğu şeyi unuttum ama doktorun cevabını unutamıyorum: “Voltaren yazabilirim.”
HAKİM ‘YÜZÜNE NE OLDU’ DİYE SORDU
Darp edilmiş ve morarmış yüzle hakim karşısına çıkan Esra Yurt, 5 gün sonunda serbest bırakıldı. Mahkemede hakim ile Yurt arasında geçen diyalog ilginç: “Hakim yüzümü sordu, ne oldu dedi, sağ yanımdaki o polisi gösterdim. Hakim ‘Offff’ diyebildi sadece. Sonrasında beni denetimli serbestlikle bıraktı.”
OKLAVAYLA BACAKLARIMA VURDUĞUMU ÇOK İYİ BİLİRİM
Polisin Esra Yurt’un ayağına bıraktığı ‘hatıra’ hemen geçmez, hem fiziken hem de psikolojik olarak sağlığını ciddi bir şekilde etkiler:
“Parmakla ve ayakla arasındaki o bölge, ayak ayası denilen yer çok ciddi bir şekilde kabardı. Yaklaşık 1 seneden fazla o şekilde durdu. Sürekli yandı. 1,5 sene gece gündüz uyku uyumadım. Komiser kadın bizden bir hatıra kalsın demişti. Belki hatıradan kast ettiği buydu. 10 dakika kendimden geçiyorum, ya geçmiyorum. Bütün gün ayaktaydım. Sonra bir uyku ilacıyla uyumaya başladım. 15 Şubat 2018’di sanırım. Üçüncü kampımıza yeni geçmiştik. Sadece uykusuzluk değil, huzursuz bacak sendromu diye bir hastalık var, o nüksetti. Onunla beraber uykusuzluk. Fitnes topuyla bacağımı sürekli ileri geri hareket ediyordum. O da insanı yoruyor. Elime oklava alıp kaç kere bacaklarıma vurduğumu bilirim.
ASİDİN ETKİSİ 1,5 YIL SONRA GEÇTİ
Temmuz 2018’de ayağım yine yanmaya başladı ama bu diğerlerine benzemeyen bir acıydı ve asit dökülen o bölge simsiyah oldu. Hatta fotoğrafını da çektim. Buzlar sürdüm. O yanma 2 gün sürdü ve sonra derim patır patır döküldü. Şimdi normal haline döndü. Şu anda yaşadığımız ülkeye ilk geldiğimizde oturum alabilmek için avukatımızın yönlendirmesiyle gördüğüm işkenceyi belgelemek için kampın doktoruna gittim. Gözaltından çıktıktan sonra ayağımın fotoğrafını çekmiştim. Eşim onu büyüttü. Kampın doktoruna gösterdik. Doktor gerekli incelemeyi yaptı ve ‘Ayağın bu hale gelmesi vücudun kendi kendine yapabileceği bir şey değil. Dışarından müdahale ile bu hale gelmiştir’ diye rapor yazdı. Türkiye’de alamadığımız işkence belgesini Avrupa’da aldım. Oturum izni için benimle mülakat yapan buradaki yetkililer, ‘Size bunları yapan kadın mıydı erkek miydi?’ diye sordu. Kadın deyince çok şaşırdılar.”
Esra Yurt: “Temmuz 2018’di. Birdenbire ayağım yanmaya başladı. Simsiyah oldu. Kovanın içine su koyup iki gün öyle yaşadım.”
Esra Yurt sol ayağına yapılan işkencenin belgesini Türkiye’de değil Avrupa’da alabildiklerini söylüyor.
“CENGİZZZ… BAK BU ÇÖPSÜZ ÜZÜM”
15 Temmuz’da sonra tutuklanan kadınların gözaltı sürecinde taciz edildiği, tecavüze uğradığı hep iddia edildi. Sarhoş polisler tarafından taciz edilen kadın gazeteciler yaşadıklarını anlattı. Bir ev hanımı ya da başka bir meslekten kadın bunları konuşamadı, belki anlatmak istemedi. Esra Yurt’un polise ifade verirken yaşadığı olay, ortaya atılan iddiaların altının boş olmadığını gösteriyor:
“Bir polis bana evli misin, kocan nerede, çoluk çocuk var mı, aile, anne baba kardeşler… Bunları sordu. Eşim şehir dışındaydı. Annem vefat etmişti. Çocuklarım yanımda değil. Sorduğu soruların hepsine yok diye cevap verdim. O polis döndü arkasındaki diğer polise “Cengiz lan bak bu çöpsüz üzüm bu” dedi. O anda kanım dondu, dizlerimin bağı çözüldü. Bacaklarımın titrediğini hatırlıyorum. Her şeyi yapabilir bunlar, dedim. Bu kadarı da olmaz dediğimiz ne varsa o kadarı da oldu ve kim bilir daha fazla neler oluyor.”
MERİÇ’TE BOTUMUZ PATLADI, SUYA DÜŞTÜK
Yurt ailesi yaşadıkları sıkıntılardan sonra Ekim 2017’de Türkiye’yi terk etmeye verir. Birçok ailenin hayatını kaybettiği Meriç’ten üç çocuklarıyla (büyük kızı daha önce ABD’ye gönderirler) birlikte çıkar ve Yunanistan’a sığınırlar:
“Meriç’ten çıktık. Bizim de botumuz patladı. Dizimizin üstüne kadar suya düştük. Kızımı aldım kucağıma. Yunanistan’da gözaltına alındık. 8 gün hapiste kaldık. Orada çok uzun kalacak gibi görünüyorduk ama bizim şansımıza o zamana hapishaneye kadar hiç gelmemiş olan Kızıl Haç ve Birleşmiş Milletler’den temsilciler ziyarete geldiler. Eşimin İngilizcesi çok iyidir. Bizi bahçeye çıkarmışlardı. Normalde çıkarmıyorlarmış, o zaman ilk kez çıkardılar. Eşim önce Kızıl Haç yetkilileriyle görüştü. 3-4 gün sonra BM’den yetkililer geldi. Pazar günüydü. Bizim de hapisteki 8. günümüzdü. Eşim parmaklıkların arasından bir kadınlar konuştu. 15 dakika sonra isimlerimizi okudular ve biz hazırlanıp oradan çıktık. BM görevlisiyle görüşmek etkili oldu. Yunanistan’da 19 gün kaldık, sonra bir Avrupa ülkesine geldik. Şubat soğuğunda mülteci kampında ilk aldığım şey buzdu. Katır kutur buz yiyordum. Sebebini bilmiyorum.”
HİÇBİR ŞEY KIZIMIN EVDEN ÇIKARILMASI KADAR CANIMI YAKMADI
Onca sıkıntıyı atlatan Esra Yurt, canını yakan asıl meselenin büyük kızının Amerika’da yersiz yurtsuz kalması olduğunu söylüyor. Yurt ailesi 1999-2001 yılları arasında eğitim için Amerika’da yaşıyor. O süreçte büyük kızları dünyaya geliyor. ABD vatandaşı olan kızının bu nedenle ABD’de okumasına karar veriyorlar. Ankara Atlantik okulları bünyesindeki Ahmet Ulusoy Fen Lisesinde tam burslu olarak okuyan Esra Yurt’un kızı, 2016 Haziran’da hazırladığı ve elemeleri geçen projesiyle ABD’de gerçekleştirilen Genius Bilim Olimpiyatlarında altın madalya kazanmıştı. Verdikleri kararda bu başarı da etkili oluyor ve 2 Eylül 2016’da onu uçağa bindiriyorlar.
MIT’DE ÇİFT DAL OKUYOR
Şu anda Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) fizikokimya, temel bilimler olmak üzere iki bölüm birden okuyan Yurt’un kızı sınavlara hazırlandığı dönemde evsiz kalıyor. “İşkence gördüm, Meriç’te botumuz delindi. Askerler dibimize kadar geldi, suratımızı toprağın altına gömdük. Hiçbiri kızımın ‘Anne beni evden çıkarıyorlar’ demesi kadar bana acı vermedi. Ve o zaman üniversiteye hazırlanıyordu.” diyen Yurt, o günlerin acısını hala yaşıyor:
“Yeni ülkeme (Yunanistan) geleli daha 1 ay olmamış. Bir gece aldığım kötü haber. Sürecin ilk aylarında Amerika’ya akrabalarımıza gönderdiğimiz kızımdan geldi. “Bu evden çıkarılıyorum anne, istenmiyorum” deyiş. Nedendi ki? Utandırmış mıydı? Yeni ülkesinde eğitiminde sene kaybetmedi. Dili çok çabuk kavradı. Okulunda parmakla gösterilen bir öğrenci oldu. Öğretmenlerinden aldığı referans mektupları bir babanın evladına yazacağı cinstendi. Düşündükçe artan baş ağrıları. Beyni kemiren sorular… Neden? Parçalar birleşince bütünü görmek zor değildi. Ülkenin başına karabela gibi çöken haset duygusu kibrin yağmaladığı insanları da esir almıştı.
SIĞAMIYORUM ODAYA, BÜYÜDÜ ANNE YÜREĞİM
Dışarıda deli gibi yağan aralık yağmurları. Büyüdü anne yüreğim. Sığamıyorum odaya. Kampın bahçesine çıkıp yağan yağmurun altında sahibime döndüm. Fısıldamak, usulca konuşmak silindi artık satırlarımdan. Bütün kurulası cümleler çığlık yüreğimde, dilimde: Yardım et Allahım. Kızıma sahip çık Allahım. Hamisi sen ol Allahım. Zalimin zulmüne ortaklık edenlere bırakma Allah’ım. Acıma acı katanlara, senin rolüne heveslenenlere muhtaç etme Allahım.
Ne kadar yürüdüm o yağmurda, ne kadar yakardım hatırlamıyorum. Küçük, henüz 16 yaşında bir genç kız 14 ay işgal ettiği odanın faturasını öyle acı ödedi ki… Ne yaşadığım namertlikler, ne gördüğüm vicdansız muameleler, ne işittiğim hakaretler, ne yüzümde patlayan darbeler bu kadar yaralamamıştı. Yüreği kinle, nefretle, sevgisizlikle dolu insanlara alışıktık oysa.
Suret-i Hak’tan görünen dişlemelere toymuşuz. Ne zaman ki yuva düşündüğümüz cehennemden kurtulduğu için sevindiğini duyduk, o zaman rahatladık. Bir genç kıza ait hayatın sınırlarını parçalamayı marifet bilen cüce ruhlu insanların hayatlarından teğet geçmek bile hem bizi hem onu yeterince yıpratmıştı. Küçük bir kız çocuğu ruhunun inceliği, hoyrat ruhların vicdansız paletlerinde ezildi ezilmesine ama o inandığı değerlerin kanatlarına tutundu ve Amerika’nın en iyi üniversitesinde tam burslu olarak çift dalda eğitim alan donanımlı bir genç oldu.
Ağır zamanlardan geçtik, acılarımızı alaya alan bakışlarla mücadele ettik; dertler, korkunç tehlikeler, ani baskınlar, takipler geride kaldı belki ama kardeşlerimizde aklımız. Son kardeşimiz hürriyetine kavuşana dek duada dur olmamadır niyetimiz. Hayatın nimetlerinin değerini bize gösteren hayatın zorluklarıdır, der Goethe. Bunu yeni yeni hissediyoruz.”
TRT ARKASI YARIN’IN SENARİSTLERİNDEN
Yaşadığı her anı en ince ayrıntısına kadar anlatabilen Esra Şen Yurt’un bu özelliği senarist olmasından kaynaklanıyor. Doğma büyüme İzmirli olan Yurt, üniversitede okuduğu yıllarda İzmir Radyosu Arkası Yarın programı için senaryolar yazıp seslendirme yapıyor. Daha sonra İzmir’de Samanyolu Radyo açılınca kısa bir süre de orada çalışıyor:
“İlk, orta ve üniversitede eğitimimi İzmir’de tamamladım. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümünden mezun oldum. İkinci sınıftayken TRT İzmir Radyosunda sözleşmeli yazar olarak çalışmaya başladım. 1993 yılıydı. Önce staj dönemi oldu. Sonra bırakmadılar devam ettim. Arkası Yarın, Radyo Tiyatrosu, Çocuk Bahçesi programlarından hem seslendirme hem de metin yazarı olarak görev yaptım. TRT seslendirme yapabileceğime dair uzmanlık belgesi verdi bana. Daha sonra Samanyolu Radyo İzmir’de yeni kurulmuştu. İki seneden fazla orada çalıştım. Sağlık, kültür sanat programları hazırladım.”
[Sevinç Özarslan] 22.5.2020 [Bold Medya]
Harvard profesörleri uyardı: Türkiye berbat durumda
2008-2009 krizinin 800 yıllık ekonomi tarihindeki krizlerden farklı olmadığını ‘Bu Defa Farklı’ kitabında yazan Harvard profesörleri Reinhart ve Rogoff “Bu defa gerçekten farklı” diyor.
Biri Dünya Bankası’nın yeni başekonomisti, diğeri IMF’de direktör yardımcılığı ve başekonomist olarak görev yapmış iki profesör; Carmen Reinhart ve Kenneth Rogoff; ikili 2008 krizine ilişkin yazdıkları ‘Bu Defa Farklı’ isimli kitaba atıfta bulunarak “Bu defa gerçekten farklı” diyor. Reinhart ve Rogoff’un 800 yıllık ekonomi tarihindeki krizleri incelediği çalışma 2008-2009 krizinin hiç de sıradışı olmadığı vurgusu yapmış, bunu kitabın başlığında da tiye almıştı.
2008 İYİ BİR KRİZDİ, BU ÖYLE DEĞİL
Her ikisi de karantina da olan Harvard profesörleri Bloomberg ile gerçekleştirdikleri sohbette ekonomik modellerin değiştiğini ve geçmiş deneyimlerin şablon olarak kullanılamayacağını vurguladı. İkiliye göre salgının yayılması için uygulanan tecrit önlemleri ise bu pandemiyi diğerlerinden farklılaştıran diğer önemli unsur. Bu krizin tam anlamıyla küresel olması açısından da farklı olduğunu belirten Rogoff “2008’de gelişmekte olan ekonomiler ‘iyi’ bir kriz görmüştü, bu sefer virüs bu ülkeleri ne oranda vurmuş olursa olsun, ‘iyi’ bir kriz olmayacak” diyor.
Çin’in gelecek iki üç yıl boyunca ortalama yüzde 1 büyürse, bunun iyi bir sonuç olacağını belirten Rogoff , “Savaşta gibiyiz ve çatışma sırasında ülkelere not vermeyeceğim. Ne kadar istihdam sağladığınızı notlayacağım” diyor. ABD ve Avrupa’nın farklı yöntemlerle - biri işsizliğin yükselmesine izin verip doğrudan destek sağlayarak, diğeri şirket ve istihdamları korumak yoluyla - tepki gösterdiğini belirten Rogoff “Avrupa’daki şirketler de kriz uzarsa çalışan çıkartmak zorunda kalacak” değerlendirmesini yapıyor.
KRİZ TÜRKİYE'YE HAYLİ MALİYETLİ OLACAK
Dünya Bankası’nın yeni başekonomisti borç sorunsalına ilişkin değerlendirmelerinde ise gelişmekte olan ülkelerde Türkiye’nin de aralarında olduğu büyük gelişen ekonomilerin ‘berbat’ durumda olduğunu söyledi. Reinhart Nijerya, Güney Afrika, Türkiye, Ekvador ve Arjantin’de krizin hayli maliyetli olacağını öngörüyor. Sohbette İtalya’nın borç durumunun ise uzarsa Euro Bölgesi’nde istikrarsızlaşmaya yol açabileceğine COVID-19 krizinin bir borç krizine dönüşebileceğine vurgu yapılıyor. Ekonomilerin kriz sonrasında daha içe dönük olacağını öngören Reinhart “Özellikle tıbbi malzeme ve ekipman ve gıda kousunda kendimize yetmek isteyeceğiz” diyor.
2019 DÜZEYİNE BEŞ YILDA DÖNERSEK İYİ
Dünya gazetesinde yer alan habere göre, her iki uzman da hisse piyasalarındaki yükselişin genel bir V-tipi iyileşme beklentisiyle de kısmen ilintili olduğu görüşünce fakat ikisi de V-tipi iyileşmeye ihtimal veriyor. En iyi ihtimalle U-tipi iyileşme olacağını belirten Rogoff “Beş yılda 2019 kişi başı GSYH düzeylerine dönülmesi iyi bir sonuç olur. Gerçekte GSYH’nin ne kadar düştüğünü ekonomi tarihçileri yıllarca tartışacak. Bence birçok sektörde iflas avukatlarının işi artacak” diyor. Aşı olmadığı için Reinhart W-tipi iyileşmenin daha olası olduğunu söylüyor. İkilinin kitabına göre kriz sonrası iyileşme ortalama dört yıl sürüyor, krizin benzetildiği Büyük Buhran’da ise iyileşme 10 yıl sürmüştü. Rogoff negatif faizin uygulanamayacağı görüşündeyken, Reinhart ise bu konuda Rogoff ’a katılmıyor.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
Biri Dünya Bankası’nın yeni başekonomisti, diğeri IMF’de direktör yardımcılığı ve başekonomist olarak görev yapmış iki profesör; Carmen Reinhart ve Kenneth Rogoff; ikili 2008 krizine ilişkin yazdıkları ‘Bu Defa Farklı’ isimli kitaba atıfta bulunarak “Bu defa gerçekten farklı” diyor. Reinhart ve Rogoff’un 800 yıllık ekonomi tarihindeki krizleri incelediği çalışma 2008-2009 krizinin hiç de sıradışı olmadığı vurgusu yapmış, bunu kitabın başlığında da tiye almıştı.
2008 İYİ BİR KRİZDİ, BU ÖYLE DEĞİL
Her ikisi de karantina da olan Harvard profesörleri Bloomberg ile gerçekleştirdikleri sohbette ekonomik modellerin değiştiğini ve geçmiş deneyimlerin şablon olarak kullanılamayacağını vurguladı. İkiliye göre salgının yayılması için uygulanan tecrit önlemleri ise bu pandemiyi diğerlerinden farklılaştıran diğer önemli unsur. Bu krizin tam anlamıyla küresel olması açısından da farklı olduğunu belirten Rogoff “2008’de gelişmekte olan ekonomiler ‘iyi’ bir kriz görmüştü, bu sefer virüs bu ülkeleri ne oranda vurmuş olursa olsun, ‘iyi’ bir kriz olmayacak” diyor.
Çin’in gelecek iki üç yıl boyunca ortalama yüzde 1 büyürse, bunun iyi bir sonuç olacağını belirten Rogoff , “Savaşta gibiyiz ve çatışma sırasında ülkelere not vermeyeceğim. Ne kadar istihdam sağladığınızı notlayacağım” diyor. ABD ve Avrupa’nın farklı yöntemlerle - biri işsizliğin yükselmesine izin verip doğrudan destek sağlayarak, diğeri şirket ve istihdamları korumak yoluyla - tepki gösterdiğini belirten Rogoff “Avrupa’daki şirketler de kriz uzarsa çalışan çıkartmak zorunda kalacak” değerlendirmesini yapıyor.
KRİZ TÜRKİYE'YE HAYLİ MALİYETLİ OLACAK
Dünya Bankası’nın yeni başekonomisti borç sorunsalına ilişkin değerlendirmelerinde ise gelişmekte olan ülkelerde Türkiye’nin de aralarında olduğu büyük gelişen ekonomilerin ‘berbat’ durumda olduğunu söyledi. Reinhart Nijerya, Güney Afrika, Türkiye, Ekvador ve Arjantin’de krizin hayli maliyetli olacağını öngörüyor. Sohbette İtalya’nın borç durumunun ise uzarsa Euro Bölgesi’nde istikrarsızlaşmaya yol açabileceğine COVID-19 krizinin bir borç krizine dönüşebileceğine vurgu yapılıyor. Ekonomilerin kriz sonrasında daha içe dönük olacağını öngören Reinhart “Özellikle tıbbi malzeme ve ekipman ve gıda kousunda kendimize yetmek isteyeceğiz” diyor.
2019 DÜZEYİNE BEŞ YILDA DÖNERSEK İYİ
Dünya gazetesinde yer alan habere göre, her iki uzman da hisse piyasalarındaki yükselişin genel bir V-tipi iyileşme beklentisiyle de kısmen ilintili olduğu görüşünce fakat ikisi de V-tipi iyileşmeye ihtimal veriyor. En iyi ihtimalle U-tipi iyileşme olacağını belirten Rogoff “Beş yılda 2019 kişi başı GSYH düzeylerine dönülmesi iyi bir sonuç olur. Gerçekte GSYH’nin ne kadar düştüğünü ekonomi tarihçileri yıllarca tartışacak. Bence birçok sektörde iflas avukatlarının işi artacak” diyor. Aşı olmadığı için Reinhart W-tipi iyileşmenin daha olası olduğunu söylüyor. İkilinin kitabına göre kriz sonrası iyileşme ortalama dört yıl sürüyor, krizin benzetildiği Büyük Buhran’da ise iyileşme 10 yıl sürmüştü. Rogoff negatif faizin uygulanamayacağı görüşündeyken, Reinhart ise bu konuda Rogoff ’a katılmıyor.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
Araştırmadan dramatik sonuç: Aç kalmaktan korkanların oranı %40
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi tarafından hazırlanan rapora göre özel sektörde çalışanların yüzde 51.32’si, kendi işini yapanların yüzde 32.8’i işini kaybetme kaygısı yaşıyor. Yüzde 39.2’si ise aç kalmaktan korkuyor.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin hazırladığı 'Kovid-19 Salgınının Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Etkileri ve Türkiye'ye Yönelik Öneriler' başlıklı raporundan dramatik sonuçlar çıktı.
Sözcü'den Erdoğan Süzer'in aktardığı rapora göre, özel sektörde çalışanların yüzde 51.32'si, kendi işini yapanların da yüzde 32.8'i işini kaybetme kaygısı yaşıyor. İnsanların yüzde 39.2'si ise gelecek 2 ayda aç kalma ya da ihtiyaçlarını karşılayamama korkusuna kapıldı.
Üniversitenin ağırlıklı olarak kentli, eğitimli, orta ve üst orta sınıfları temsil eden kesim üzerinde yaptırdığı araştırma sonuçlarına göre, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını yüzünden halkın yüzde 42'si gündelik işlerini yapamaz hale geldi, yüzde 65'inin huzursuzluğu arttı, yüzde 53'ünün uyku kalitesi bozuldu, yüzde 31'i hayatına yönelik kontrol duygusunu kaybetti, yüzde 39'u ise sürekli yorgunluk ve bitkinlik hissetmeye başladı.
'Evden çalışabiliriz'
Üniversitede farklı alanlarda bilimsel çalışma yapan 24 akademisyenin katkılarıyla gerçekleştirilen ve editörlüğü Prof. Dilek Demirbaş, Prof. Veysel Bozkurt ve Prof. Sayım Yorğun tarafından gerçekleştirilen araştırmada, salgın öncesi fiilen çalışan nüfusun yer aldığı hanelerin (emekli, işsiz vb. hariç) yaklaşık yüzde 72'sinde tam, kısmi ya da dönüşümlü olarak hane dışına çıkarak çalışmaya devam edildiği tespit edildi.
Ayrıca bu hanelerin ortalama yüzde 56'sından her gün asgari bir bireyin ev dışına çıkış yaptığı belirlendi. Öğrenciler dahil katılımcıların yüzde 57'si işlerinin evden çalışmaya uygun olduğunu söylerken, yüzde 72'si online çalışmanın teşvik edilmesini istedi.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin hazırladığı 'Kovid-19 Salgınının Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Etkileri ve Türkiye'ye Yönelik Öneriler' başlıklı raporundan dramatik sonuçlar çıktı.
Sözcü'den Erdoğan Süzer'in aktardığı rapora göre, özel sektörde çalışanların yüzde 51.32'si, kendi işini yapanların da yüzde 32.8'i işini kaybetme kaygısı yaşıyor. İnsanların yüzde 39.2'si ise gelecek 2 ayda aç kalma ya da ihtiyaçlarını karşılayamama korkusuna kapıldı.
Üniversitenin ağırlıklı olarak kentli, eğitimli, orta ve üst orta sınıfları temsil eden kesim üzerinde yaptırdığı araştırma sonuçlarına göre, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını yüzünden halkın yüzde 42'si gündelik işlerini yapamaz hale geldi, yüzde 65'inin huzursuzluğu arttı, yüzde 53'ünün uyku kalitesi bozuldu, yüzde 31'i hayatına yönelik kontrol duygusunu kaybetti, yüzde 39'u ise sürekli yorgunluk ve bitkinlik hissetmeye başladı.
'Evden çalışabiliriz'
Üniversitede farklı alanlarda bilimsel çalışma yapan 24 akademisyenin katkılarıyla gerçekleştirilen ve editörlüğü Prof. Dilek Demirbaş, Prof. Veysel Bozkurt ve Prof. Sayım Yorğun tarafından gerçekleştirilen araştırmada, salgın öncesi fiilen çalışan nüfusun yer aldığı hanelerin (emekli, işsiz vb. hariç) yaklaşık yüzde 72'sinde tam, kısmi ya da dönüşümlü olarak hane dışına çıkarak çalışmaya devam edildiği tespit edildi.
Ayrıca bu hanelerin ortalama yüzde 56'sından her gün asgari bir bireyin ev dışına çıkış yaptığı belirlendi. Öğrenciler dahil katılımcıların yüzde 57'si işlerinin evden çalışmaya uygun olduğunu söylerken, yüzde 72'si online çalışmanın teşvik edilmesini istedi.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
Kendisini ikinci sınıf vatandaş hissedenlerin oranı yüzde 40'tan fazla
Denge ve Denetleme Ağı (DDA), son 10 yılda vatandaşın demokrasi algısının nasıl değiştiğini inceledi ve 'Türkiye’de Demokrasi Talebi Raporu'nu hazırladı.
KONDA’nın 2010-2019 yılları arasında 250 bini aşkın kişiyle yaptığı yüz yüze görüşmelerin sonuçlarıyla hazırlanan “Türkiye’de Demokrasi Talebi - Toplumda Demokrasi Talebi, Denge Denetleme Mekanizmaları Algısı ve Farkındalığı Hakkında Ölçüm” başlıklı raporun sonuçları yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle video konferans yöntemiyle basına duyuruldu.
Dr. Meltem Ersoy’un sunduğu raporu, KONDA Araştırma Genel Müdürü Bekir Ağırdır ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman değerlendirdi.
Rapor; "Hukukun üstünlüğü, Eşit vatandaşlık, İfade özgürlüğü, Örgütlenme özgürlüğü, Yerel yönetimler" konu başlıklarını inceliyor.
2010 yılında 'Adalet Sizin İçin ne anlama geliyor' sorusuna çoğunlukla; "Herkesin dini, kökeni, cinsiyeti, fikri, dili, rengi ne olursa olsun eşit olması' yanıtı verilirken, 2016 yılında da cevapların değişmediği gözleniyor.
'Mahkemeler insanların ekonomik durumuna göre farklı karar veriyor mu" sorusuna yanıt verenlerin yüzde 59'u ise, 'evet' diyor.
Dr. Meltem Ersoy, "Mahkemelerde bir eşitlik talebinin olduğunu, ancak tam bir inanç olmadığını görüyoruz" diye yorumluyor. Ersoy, adil yargılanmaya yönelik talebin toplumda oldukça yüksek olduğunu ifade ediyor.
Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 7'si, 'Din, etnik köken gibi kriterler vatandaşlık kriteri olarak ne kadar önemlidir' diye sorulduğunda, 'Vatandaş kesinlikle Müslüman olmalıdır' diyor. Etnik köken ise yüzde 40'lık bir oranda önemli görünüyor.
Türkiye'nin demokrasi talebinin ölçüldüğü rapora göre; 'Kimler vatandaş olabilir' sorusuna; 'Türk ırkından olmak gerekir' diyenlerin oranı yüzde 62 iken, 'Türkçe bilmeyenler olmasın' diyenlerin oranı ise yüzde 65.
Ayrıca rapora göre; Türkiye'de kendisini 2. sınıf vatandaş olarak görenlerin oranının yüzde 40'ın üzerinde olması dikkat çekiyor.
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, 'Türkiye’de Demokrasi Talebi Raporu'nu değerlendirdi. "İkircikli bir toplum görüyorum" diyen Ağırdır, "Aklımızın, yüreğimizin bir tarafı daha iyi olması gereken bir dünyayı istiyor, diğer tarafı da ne olur ne olmaz diye bulunduğu yere kök salmaya çalışıyor gibi ikircikli bir durum var" diye konuştu.
Ağırdır, bu 'ikircikli' durumu şöyle açıkladı; "Birincisi, bu toprakların insanları 'birey' olmakla 'yurttaş' olmak meselesi arasında sıkışıyorlar. İkinci olarak, değerler ile pratikler arasında bir ayrışma var. Değerler bir yandan siyasallaşırken, bir yandan ortak yaşam ütopyası ve 'biz' duygusu parçalanıyor. Üçüncü paradoksal mesele, Türkiye insanı 'güvenlik' ile 'özgürlük' arasında sıkışmış durumda. İnşa edilen yeni Türk kimliğinin uzun süredir temeli 'güvenlik arayışı'. Ama biliyoruz ki, bu topraklarda özgürlük arayışı da var. Dördüncüsü ise, kentlileşme sürecindeki Türkiye insanı, bunu el yordamıyla deneyimlemeye çalışıyor. Beşincisi, Türkiye insanı 'umutlarıyla' 'korkuları' arasında sıkışıyor. Son olarak, geleneklerimiz var. Şu metaforla açıklıyorum;Türkiye insanı nehrin kenarına gelmiş, nehrin öbür tarafındaki nimetleri görüyor; ama yüzmesinden emin değil. Maharetleri konusunda özgüveni eksik."
Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman ise raporu şöyle değerlendirdi; "Türkiye'nin son dönemindeki dönüşümü perspektifinde baktığımızda görüyoruz ki, Türkiye 2013-15 yıllarında daha denge-denetlemeye yakın kapsayıcı bir yönetim şeklini gösteriyor. Fakat 2017-18'den itibaren daha da artan bir şekilde daha devlet ve güvenlik temelli bir yapıya doğru gidiyor. Daha iktidar temelli oluyor ve siyasal kutuplaşmaya doğru gidiyor. Bu da direkt sonuçlara etki ediyor. O yüzden de ikircikliğin artmasının temel nedeni, siyasal ve kurumsal düzeydeki Türkiye'nin yapısı. Yani siyasal kutuplaşma bence toplumsal kutuplaşmadan önde gidiyor."
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
KONDA’nın 2010-2019 yılları arasında 250 bini aşkın kişiyle yaptığı yüz yüze görüşmelerin sonuçlarıyla hazırlanan “Türkiye’de Demokrasi Talebi - Toplumda Demokrasi Talebi, Denge Denetleme Mekanizmaları Algısı ve Farkındalığı Hakkında Ölçüm” başlıklı raporun sonuçları yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle video konferans yöntemiyle basına duyuruldu.
Dr. Meltem Ersoy’un sunduğu raporu, KONDA Araştırma Genel Müdürü Bekir Ağırdır ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman değerlendirdi.
Rapor; "Hukukun üstünlüğü, Eşit vatandaşlık, İfade özgürlüğü, Örgütlenme özgürlüğü, Yerel yönetimler" konu başlıklarını inceliyor.
2010 yılında 'Adalet Sizin İçin ne anlama geliyor' sorusuna çoğunlukla; "Herkesin dini, kökeni, cinsiyeti, fikri, dili, rengi ne olursa olsun eşit olması' yanıtı verilirken, 2016 yılında da cevapların değişmediği gözleniyor.
'Mahkemeler insanların ekonomik durumuna göre farklı karar veriyor mu" sorusuna yanıt verenlerin yüzde 59'u ise, 'evet' diyor.
Dr. Meltem Ersoy, "Mahkemelerde bir eşitlik talebinin olduğunu, ancak tam bir inanç olmadığını görüyoruz" diye yorumluyor. Ersoy, adil yargılanmaya yönelik talebin toplumda oldukça yüksek olduğunu ifade ediyor.
Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 7'si, 'Din, etnik köken gibi kriterler vatandaşlık kriteri olarak ne kadar önemlidir' diye sorulduğunda, 'Vatandaş kesinlikle Müslüman olmalıdır' diyor. Etnik köken ise yüzde 40'lık bir oranda önemli görünüyor.
Türkiye'nin demokrasi talebinin ölçüldüğü rapora göre; 'Kimler vatandaş olabilir' sorusuna; 'Türk ırkından olmak gerekir' diyenlerin oranı yüzde 62 iken, 'Türkçe bilmeyenler olmasın' diyenlerin oranı ise yüzde 65.
Ayrıca rapora göre; Türkiye'de kendisini 2. sınıf vatandaş olarak görenlerin oranının yüzde 40'ın üzerinde olması dikkat çekiyor.
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, 'Türkiye’de Demokrasi Talebi Raporu'nu değerlendirdi. "İkircikli bir toplum görüyorum" diyen Ağırdır, "Aklımızın, yüreğimizin bir tarafı daha iyi olması gereken bir dünyayı istiyor, diğer tarafı da ne olur ne olmaz diye bulunduğu yere kök salmaya çalışıyor gibi ikircikli bir durum var" diye konuştu.
Ağırdır, bu 'ikircikli' durumu şöyle açıkladı; "Birincisi, bu toprakların insanları 'birey' olmakla 'yurttaş' olmak meselesi arasında sıkışıyorlar. İkinci olarak, değerler ile pratikler arasında bir ayrışma var. Değerler bir yandan siyasallaşırken, bir yandan ortak yaşam ütopyası ve 'biz' duygusu parçalanıyor. Üçüncü paradoksal mesele, Türkiye insanı 'güvenlik' ile 'özgürlük' arasında sıkışmış durumda. İnşa edilen yeni Türk kimliğinin uzun süredir temeli 'güvenlik arayışı'. Ama biliyoruz ki, bu topraklarda özgürlük arayışı da var. Dördüncüsü ise, kentlileşme sürecindeki Türkiye insanı, bunu el yordamıyla deneyimlemeye çalışıyor. Beşincisi, Türkiye insanı 'umutlarıyla' 'korkuları' arasında sıkışıyor. Son olarak, geleneklerimiz var. Şu metaforla açıklıyorum;Türkiye insanı nehrin kenarına gelmiş, nehrin öbür tarafındaki nimetleri görüyor; ama yüzmesinden emin değil. Maharetleri konusunda özgüveni eksik."
Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman ise raporu şöyle değerlendirdi; "Türkiye'nin son dönemindeki dönüşümü perspektifinde baktığımızda görüyoruz ki, Türkiye 2013-15 yıllarında daha denge-denetlemeye yakın kapsayıcı bir yönetim şeklini gösteriyor. Fakat 2017-18'den itibaren daha da artan bir şekilde daha devlet ve güvenlik temelli bir yapıya doğru gidiyor. Daha iktidar temelli oluyor ve siyasal kutuplaşmaya doğru gidiyor. Bu da direkt sonuçlara etki ediyor. O yüzden de ikircikliğin artmasının temel nedeni, siyasal ve kurumsal düzeydeki Türkiye'nin yapısı. Yani siyasal kutuplaşma bence toplumsal kutuplaşmadan önde gidiyor."
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
Virüs nerede pusuda bekliyor!
Korona önlemlerinde yumuşamayla normal yaşama dönüş başlarken, virüsün bulaşma tehlikesi hâlâ devam ediyor. İngiliz virüs uzmanı, koronavirüsün en çok nerelerde bulaştığını araştırdı ve çarpıcı sonuçlar ortaya koydu.
İNGİLTERE’de St. Andrews Üniversitesi görevlisi virüs uzmanı Muge Cevic, dünya çapında koronavirüs bulaşma araştırmalarını inceledi. Cevic koronavirüsün en çok nerelerde bulaştığını 20 noktada topladı. Araştırmalar sonucunda en büyük tehlikenin insanların bir arada olduğu kapalı mekanlar olduğu ortaya çıktı. Özellikle de düzenli havalandırılmayan büyük bürolar ve yurtlar. Koronavirüsün arkadaşlar arasında bulaşma oranı ise yüzde 23 olarak açıklandı. Hastaların yüzde 18’i aynı evde yaşayanlar arasında, yüzde 13’ü ise evsiz barksızlar yurdu, büyük bürolar gibi aynı hanede yaşayanlar olduğu anlaşıldı.
İKİ GÜNDE YÜZDE 36
İncelemelerde, Boston’da 2 günde evsiz barksızlar yurdunda kalanların yüzde 36’sına koronavirüs bulaştığı öğrenildi. Güney Kore’nin başkenti Seul’de de 19 katlı binadaki çağrı merkezinde çalışan bir kişide korona vakası çıkması üzerine binada kalan bin 143 kişiye yapılan testten 97’sinde koronavirüs tespit edildi. Bunların 94’ünün çağrı merkezinde çalışanlar olduğunun belirlenmesi, kapalı yerlerin çok daha tehlikeli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
METRO, OTOBÜS, TREN
Kamu taşıma araçlarında virüsün bulaşma oranı yüzde 11 iken koronavirüs hastalarının yüzde 7’sinin ise restoranda birlikte yemek yiyenlerin oluşturduğu tespit edildi. Güney Kore’de bir spor salonuna giden 200 kişiden yüzde 26’sına koronavirüs bulaştığı öğrenilirken, dans salonunda ise yüzde 60 oranında kişiye virüs bulaştı. Sonuç: Kapalı mekanlarda, otobüs, tramvay, metro, tren gibi kamu taşıma araçlarında yakın ilişkiden uzak durun. Hijyene önem verin. Sosyal mesafeye uyun, maske taşıyın ve ellerinizi yıkayın.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
İNGİLTERE’de St. Andrews Üniversitesi görevlisi virüs uzmanı Muge Cevic, dünya çapında koronavirüs bulaşma araştırmalarını inceledi. Cevic koronavirüsün en çok nerelerde bulaştığını 20 noktada topladı. Araştırmalar sonucunda en büyük tehlikenin insanların bir arada olduğu kapalı mekanlar olduğu ortaya çıktı. Özellikle de düzenli havalandırılmayan büyük bürolar ve yurtlar. Koronavirüsün arkadaşlar arasında bulaşma oranı ise yüzde 23 olarak açıklandı. Hastaların yüzde 18’i aynı evde yaşayanlar arasında, yüzde 13’ü ise evsiz barksızlar yurdu, büyük bürolar gibi aynı hanede yaşayanlar olduğu anlaşıldı.
İKİ GÜNDE YÜZDE 36
İncelemelerde, Boston’da 2 günde evsiz barksızlar yurdunda kalanların yüzde 36’sına koronavirüs bulaştığı öğrenildi. Güney Kore’nin başkenti Seul’de de 19 katlı binadaki çağrı merkezinde çalışan bir kişide korona vakası çıkması üzerine binada kalan bin 143 kişiye yapılan testten 97’sinde koronavirüs tespit edildi. Bunların 94’ünün çağrı merkezinde çalışanlar olduğunun belirlenmesi, kapalı yerlerin çok daha tehlikeli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
METRO, OTOBÜS, TREN
Kamu taşıma araçlarında virüsün bulaşma oranı yüzde 11 iken koronavirüs hastalarının yüzde 7’sinin ise restoranda birlikte yemek yiyenlerin oluşturduğu tespit edildi. Güney Kore’de bir spor salonuna giden 200 kişiden yüzde 26’sına koronavirüs bulaştığı öğrenilirken, dans salonunda ise yüzde 60 oranında kişiye virüs bulaştı. Sonuç: Kapalı mekanlarda, otobüs, tramvay, metro, tren gibi kamu taşıma araçlarında yakın ilişkiden uzak durun. Hijyene önem verin. Sosyal mesafeye uyun, maske taşıyın ve ellerinizi yıkayın.
[Samanyolu Haber] 22.5.2020
Çoban Çeşmeleri [Harun Tokak]
“Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura”
Yaz kapıda…
Uzun zamandan beri dün, ilk defa dışarı çıktım.
Hava soğuktu.
Üzerime kalın bir şey almak zorunda kaldım.
Kuzey'in bu soğuk ülkesinde bahar bizi yine ıskaladı.
Manevi iklimlerin bahar mevsimi ise dolu dolu geçiyor.
Programların en coşkulusu galiba mukabeleler…
Dün yirmi dokuzuncu cüzü okuduk.
Cehennem tasvirlerinin ürperticiliği yanında, muhteşem cennet tasvirlerinin yer aldığı ayetleri okuduk.
Dün yine Dehr Suresi’ndeki o ayet gülümsedi gözlerimin içine.
“Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura”
Yine o bahçeyi, yine o çeşmeyi ve yine o çeşmenin gövdesindeki o yazıyı hatırladım. Mihrabın üzerinde bir hilal gibi duran ayeti, duvarda bir altın kolye gibi duran Ebubekir, Ömer, Osman Ali levhalarını hatırladım. Yazanları minnetle andım.
Duvarlarımızı süsleyen hatların ne kadar değerli olduğunu bir kere daha anladım.
Bu Ramazan, mukabelelerin manevi havasında, uzak yakın dostlarla hasret gidermeye de vesile oldu.
Ekranlar cıvıl cıvıldı…
Uzun zamandan beri özlediğimiz yüzleri görmenin sevinci doldu içimize.
İftarlar, teravihler, sahurlar ise biraz daha garip geçti.
Çoğu kere bir veya iki kişi ile yaptığımız iftar ve sahurların, kıldığımız teravihlerin de kendince bir tadı var elbette.
Evlerimize misafir kabul edemesek de, Ramazan boyunca komşularımız evlerinde ve ellerinde olanı karıncalar gibi birbirlerine taşıdılar.
Ezan sesi duyulmasa da, kapımızın zili iftar vakitlerinde çaldı durdu. İftar topu patlamasa da sanki kardeşlerimizin cömertlik duyguları patlamıştı.
Maharetli karşı komşumuzun hemen her iftar vakti bir sakalı şerif titizliği ile sarıp sarmalayıp getirdiği sıcacık susamlı pideler unutulur gibi değil.
Üst komşumuz kadim dostum, kırk yıllık dava arkadaşımın hemen her iftar vakti elinde üstü özenle örtülü bir tabakta getirdiği tatlılar, gökten inen kutsal helvaları andırıyordu.
Yan komşumuzun arada bir yaprak motifli cam tabakta sunduğu kıymalı pideler de usta ve maharetli ellerin eseri idi.
Mekke’de en yakınlarının bile kapılarını kendilerine kapattığı insanlara, ensarın kapılarını ardına kadar açmaları karşısında, Hazreti Fatıma annemizin dediği gibi, insanın bu kadar güzel komşuları olunca hicretin yükü hafifliyor, gurbetin kahrı kolaylaşıyor.
Ve bu akşam son teravihi kılacağız.
Son on beş günden beri gökteki ay, eksile eksile kendini yedi bitirdi.
Hatimleri, teravihleri, tekbirleri, sahurları, salavatları özleyeceğiz. Son teravih kılınırken, son cüz okunurken sanki bütün damarlarımızdan, bütün hücrelerimizden canımız çekiliyor gibi olacak yine.
Bir daha kavuşur muyuz, bilemiyoruz.
Dün Mülk Suresi ile başlayan mukabelemizi okurken bir ayet elimden tutup yine çocukluğumun Ramazanlarına alıp götürdü beni.
“Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura”
Ağabeyimle ikimiz köydeki mütevazı mabedin en körpe müdavimlerindendik.
O yıllarda köyümüz bir su cenneti idi.
Her mahallenin bir çeşmesi vardı.
Kuyular bereketle dolar, pınarlar bereketle taşardı.
Köyümüzü komşu köylere bağlayan yollar üzerinde de çoban çeşmeleri bulunurdu.
Koyunlarımızı, kuzularımızı suladığımız, kana kana avuçladığımız, buz gibi suyunu terli yüzümüze çaldığımız çoban çeşmeleri…
Kimse görmese, kimse uğramasa da öylece kendi başlarına akar dururlardı.
Bir yolcu yanlarına uğradığında, suyunu avuçladığında mutlulukları şırıltılarına yansırdı.
Bazen kilim motiflerinin en güzel desenleri ile dokunmuş olan çoban çantamızdan ekmeğimizi, soğanımızı çıkarır çoban çeşmelerinin başında yerdik.
O dakikalarda, onlar bize en tatlı su musikileriyle eşlik ederdi.
Çeşme başları köy hayatının merkezi gibiydi. Sürekli bir hareketlilik olurdu. Hayvanlarını sulayanlar, evine su taşıyanlar, çamaşır yıkayanlar.
Onlar da bu hareketlilikten mutlu olurlardı.
Bilhassa baharda coşardı çeşmeler. Geniş oluklarını doldura doldura ışıltıyla akarlardı.
Çeşmelere yakın evlerde anneler çocuklarını geceye bir ninni gibi yayılan su şırıltıları ile uyuturdu.
Su sesleri, gecenin en ıssız dilimlerine tatlı bir su senfonisi gibi çağıl çağıl dökülürdü.
Sesleri, yüzyıllardır yüzleri ve gönülleri serinletirdi.
Bilhassa Yukarı Çeşme’nin suyu çok leziz ve tatlıydı.
Yetişkin kızlar, gün batımlarında ellerinde kırmızı testilerle suya gelirlerdi. Sıra sıra gelirlerdi.
Başlarında al al yazmaları, üzerlerinde allı, mavili, bindallı elbiseleriyle gelirlerdi.
Güneşin son kızıllıkları elbiselerinin kıvrımlarında oynaşır, yüzlerindeki utangaç allıklarla aksederdi.
Çeşme başında bekleşirler, eğleşirler, şakalaşırlardı.
Koca oluktan akan buz gibi suyun şırıltısında, çeşme başı muhabbeti yaparlardı.
Sonra yine omuzlarında buz gibi su dolu testilerle sıra sıra tutarlardı evlerinin yolunu.
Hürmete layık birini gördüklerinde yolunu kesip geçmezler, beklerlerdi.
Kızlarımızın yüzünde kırmızılaşan hayâmız vardı.
Bu çeşmelerden biri köyün tam ortasındaydı. Mütevazı köy camisinin hemen yanı başındaydı. Diğer çeşmeler gibi bunun da dikdörtgen prizma şeklinde üç metreye yakın görkemli bir gövdesi vardı. Çatısı kırmızı kiremit döşeli idi. Sanki hepsi aynı ustanın elinden çıkmış gibiydi.
İlginçtir ki köyün ortasındaki bu çeşme çift olukluydu. Ama oluklar yan yan değildi. Biri çeşmenin ön tarafında diğeri arka yüzündeydi. Öndeki oluk köyün tamamına, biraz yüksekçe bir bahçe duvarı ile çevrili olan mabede, cami avlusuna bakan yüzü ise sadece cami cemaatine ve caminin cennet bahçesine hizmet veriyordu.
Cemaatten bazıları gürül gürül akan bu oluktan abdestini alırlardı.
Buz gibi suyu yüzlerine vurduklarında dudaklarından dökülen şehadet kelimeleri yoldan geçenler tarafından duyulurdu.
Köyün maneviyat merkezi olan mabedin bahçesi çok güzeldi.
Bilhassa bahar ve yaz aylarında cennet bahçesi gibi olurdu.
Köyün hocası Mehmet Efendi bedii zevkleri olan bir insandı. Köyün hem hocası, hem terzisi hem sıhhiye memuruydu. Arıcılık da yapardı. Elinden her iş gelirdi. Bağ bahçe işlerinden de anlardı.
Caminin bahçesine ayrı bir özen gösterirdi.
Burası, iri yaprakların gölgesine gizlenmiş ışıklı üzümleriyle, bodur servileri, kasımpatıları, şebsefaları, sardunyaları, gün batımından sonra buram buram kokan baygın ıhlamurları, şırıl şırıl akan şadırvanıyla, çiçekten çiçeğe kona arıları ve kelebekleri ile cennet bahçesi gibiydi.
Her ne vakit buraya girsem kendimi cennet bahçesinde gibi hissederdim. Çeşmenin bahçe tarafına bakan gövdesinde Arapça “Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura” yazıyordu.
İlk zamanlar bu yazının ne anlama geldiğini bilmiyordum. Sonraları bunun, “Cennette Rableri onlara tertemiz içecekler sunar” anlamına geldiğini öğrendim.
Kur’an okurken her ne vakit bu ayetle karşılaşsam beni çocukluğumun o cennet hatıralarına alır götürür.
Dün de öyle oldu.
Dehr Suresi okunurken “Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura” ayeti yine gülümsedi gözlerimin içine.
Hayalen gittim yine köyümün çeşmelerine.
Buz gibi sularından içtim.
Ufuktan ufuğa uzanan köy yollarındaki çoban çeşmelerini selamladım.
Dağ başlarında bir başına akıp duran çoban çeşmeleri hala garip yolcularına su vermeye devam ediyorlar mı acaba?
Yoksa sürülerin çobanları sürgünde ya da hapiste diye onlarda mı küstü?
Bayram yakın…
Hem de çok yakın…
Sevinin Yusuflar…
Sevinin çoban çeşmeleri…
haruntokak@gmail.com
[Harun Tokak] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Yaz kapıda…
Uzun zamandan beri dün, ilk defa dışarı çıktım.
Hava soğuktu.
Üzerime kalın bir şey almak zorunda kaldım.
Kuzey'in bu soğuk ülkesinde bahar bizi yine ıskaladı.
Manevi iklimlerin bahar mevsimi ise dolu dolu geçiyor.
Programların en coşkulusu galiba mukabeleler…
Dün yirmi dokuzuncu cüzü okuduk.
Cehennem tasvirlerinin ürperticiliği yanında, muhteşem cennet tasvirlerinin yer aldığı ayetleri okuduk.
Dün yine Dehr Suresi’ndeki o ayet gülümsedi gözlerimin içine.
“Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura”
Yine o bahçeyi, yine o çeşmeyi ve yine o çeşmenin gövdesindeki o yazıyı hatırladım. Mihrabın üzerinde bir hilal gibi duran ayeti, duvarda bir altın kolye gibi duran Ebubekir, Ömer, Osman Ali levhalarını hatırladım. Yazanları minnetle andım.
Duvarlarımızı süsleyen hatların ne kadar değerli olduğunu bir kere daha anladım.
Bu Ramazan, mukabelelerin manevi havasında, uzak yakın dostlarla hasret gidermeye de vesile oldu.
Ekranlar cıvıl cıvıldı…
Uzun zamandan beri özlediğimiz yüzleri görmenin sevinci doldu içimize.
İftarlar, teravihler, sahurlar ise biraz daha garip geçti.
Çoğu kere bir veya iki kişi ile yaptığımız iftar ve sahurların, kıldığımız teravihlerin de kendince bir tadı var elbette.
Evlerimize misafir kabul edemesek de, Ramazan boyunca komşularımız evlerinde ve ellerinde olanı karıncalar gibi birbirlerine taşıdılar.
Ezan sesi duyulmasa da, kapımızın zili iftar vakitlerinde çaldı durdu. İftar topu patlamasa da sanki kardeşlerimizin cömertlik duyguları patlamıştı.
Maharetli karşı komşumuzun hemen her iftar vakti bir sakalı şerif titizliği ile sarıp sarmalayıp getirdiği sıcacık susamlı pideler unutulur gibi değil.
Üst komşumuz kadim dostum, kırk yıllık dava arkadaşımın hemen her iftar vakti elinde üstü özenle örtülü bir tabakta getirdiği tatlılar, gökten inen kutsal helvaları andırıyordu.
Yan komşumuzun arada bir yaprak motifli cam tabakta sunduğu kıymalı pideler de usta ve maharetli ellerin eseri idi.
Mekke’de en yakınlarının bile kapılarını kendilerine kapattığı insanlara, ensarın kapılarını ardına kadar açmaları karşısında, Hazreti Fatıma annemizin dediği gibi, insanın bu kadar güzel komşuları olunca hicretin yükü hafifliyor, gurbetin kahrı kolaylaşıyor.
Ve bu akşam son teravihi kılacağız.
Son on beş günden beri gökteki ay, eksile eksile kendini yedi bitirdi.
Hatimleri, teravihleri, tekbirleri, sahurları, salavatları özleyeceğiz. Son teravih kılınırken, son cüz okunurken sanki bütün damarlarımızdan, bütün hücrelerimizden canımız çekiliyor gibi olacak yine.
Bir daha kavuşur muyuz, bilemiyoruz.
Dün Mülk Suresi ile başlayan mukabelemizi okurken bir ayet elimden tutup yine çocukluğumun Ramazanlarına alıp götürdü beni.
“Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura”
Ağabeyimle ikimiz köydeki mütevazı mabedin en körpe müdavimlerindendik.
O yıllarda köyümüz bir su cenneti idi.
Her mahallenin bir çeşmesi vardı.
Kuyular bereketle dolar, pınarlar bereketle taşardı.
Köyümüzü komşu köylere bağlayan yollar üzerinde de çoban çeşmeleri bulunurdu.
Koyunlarımızı, kuzularımızı suladığımız, kana kana avuçladığımız, buz gibi suyunu terli yüzümüze çaldığımız çoban çeşmeleri…
Kimse görmese, kimse uğramasa da öylece kendi başlarına akar dururlardı.
Bir yolcu yanlarına uğradığında, suyunu avuçladığında mutlulukları şırıltılarına yansırdı.
Bazen kilim motiflerinin en güzel desenleri ile dokunmuş olan çoban çantamızdan ekmeğimizi, soğanımızı çıkarır çoban çeşmelerinin başında yerdik.
O dakikalarda, onlar bize en tatlı su musikileriyle eşlik ederdi.
Çeşme başları köy hayatının merkezi gibiydi. Sürekli bir hareketlilik olurdu. Hayvanlarını sulayanlar, evine su taşıyanlar, çamaşır yıkayanlar.
Onlar da bu hareketlilikten mutlu olurlardı.
Bilhassa baharda coşardı çeşmeler. Geniş oluklarını doldura doldura ışıltıyla akarlardı.
Çeşmelere yakın evlerde anneler çocuklarını geceye bir ninni gibi yayılan su şırıltıları ile uyuturdu.
Su sesleri, gecenin en ıssız dilimlerine tatlı bir su senfonisi gibi çağıl çağıl dökülürdü.
Sesleri, yüzyıllardır yüzleri ve gönülleri serinletirdi.
Bilhassa Yukarı Çeşme’nin suyu çok leziz ve tatlıydı.
Yetişkin kızlar, gün batımlarında ellerinde kırmızı testilerle suya gelirlerdi. Sıra sıra gelirlerdi.
Başlarında al al yazmaları, üzerlerinde allı, mavili, bindallı elbiseleriyle gelirlerdi.
Güneşin son kızıllıkları elbiselerinin kıvrımlarında oynaşır, yüzlerindeki utangaç allıklarla aksederdi.
Çeşme başında bekleşirler, eğleşirler, şakalaşırlardı.
Koca oluktan akan buz gibi suyun şırıltısında, çeşme başı muhabbeti yaparlardı.
Sonra yine omuzlarında buz gibi su dolu testilerle sıra sıra tutarlardı evlerinin yolunu.
Hürmete layık birini gördüklerinde yolunu kesip geçmezler, beklerlerdi.
Kızlarımızın yüzünde kırmızılaşan hayâmız vardı.
Bu çeşmelerden biri köyün tam ortasındaydı. Mütevazı köy camisinin hemen yanı başındaydı. Diğer çeşmeler gibi bunun da dikdörtgen prizma şeklinde üç metreye yakın görkemli bir gövdesi vardı. Çatısı kırmızı kiremit döşeli idi. Sanki hepsi aynı ustanın elinden çıkmış gibiydi.
İlginçtir ki köyün ortasındaki bu çeşme çift olukluydu. Ama oluklar yan yan değildi. Biri çeşmenin ön tarafında diğeri arka yüzündeydi. Öndeki oluk köyün tamamına, biraz yüksekçe bir bahçe duvarı ile çevrili olan mabede, cami avlusuna bakan yüzü ise sadece cami cemaatine ve caminin cennet bahçesine hizmet veriyordu.
Cemaatten bazıları gürül gürül akan bu oluktan abdestini alırlardı.
Buz gibi suyu yüzlerine vurduklarında dudaklarından dökülen şehadet kelimeleri yoldan geçenler tarafından duyulurdu.
Köyün maneviyat merkezi olan mabedin bahçesi çok güzeldi.
Bilhassa bahar ve yaz aylarında cennet bahçesi gibi olurdu.
Köyün hocası Mehmet Efendi bedii zevkleri olan bir insandı. Köyün hem hocası, hem terzisi hem sıhhiye memuruydu. Arıcılık da yapardı. Elinden her iş gelirdi. Bağ bahçe işlerinden de anlardı.
Caminin bahçesine ayrı bir özen gösterirdi.
Burası, iri yaprakların gölgesine gizlenmiş ışıklı üzümleriyle, bodur servileri, kasımpatıları, şebsefaları, sardunyaları, gün batımından sonra buram buram kokan baygın ıhlamurları, şırıl şırıl akan şadırvanıyla, çiçekten çiçeğe kona arıları ve kelebekleri ile cennet bahçesi gibiydi.
Her ne vakit buraya girsem kendimi cennet bahçesinde gibi hissederdim. Çeşmenin bahçe tarafına bakan gövdesinde Arapça “Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura” yazıyordu.
İlk zamanlar bu yazının ne anlama geldiğini bilmiyordum. Sonraları bunun, “Cennette Rableri onlara tertemiz içecekler sunar” anlamına geldiğini öğrendim.
Kur’an okurken her ne vakit bu ayetle karşılaşsam beni çocukluğumun o cennet hatıralarına alır götürür.
Dün de öyle oldu.
Dehr Suresi okunurken “Ve sakahüm Rabbühüm şaraben tahura” ayeti yine gülümsedi gözlerimin içine.
Hayalen gittim yine köyümün çeşmelerine.
Buz gibi sularından içtim.
Ufuktan ufuğa uzanan köy yollarındaki çoban çeşmelerini selamladım.
Dağ başlarında bir başına akıp duran çoban çeşmeleri hala garip yolcularına su vermeye devam ediyorlar mı acaba?
Yoksa sürülerin çobanları sürgünde ya da hapiste diye onlarda mı küstü?
Bayram yakın…
Hem de çok yakın…
Sevinin Yusuflar…
Sevinin çoban çeşmeleri…
haruntokak@gmail.com
[Harun Tokak] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Erke Dönergeci... [Turhan Bozkurt]
Erke Araştırmaları ve Mühendislik isimli firma 21 Kasım 2006 tarihinde düşük bir başlama enerjisi ile sonsuz enerji üretebildiği iddiası ile Erke Dönergeci’ni “asrın icadı” diye takdim etmişti.
İstanbul’da tertip edilen basın toplantısında kimler yoktu ki!
Refah Partisi’ne kapatma davası açan eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 28 Şubat Post-Modern Darbesi’nin 1 numarası emekli orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve eski Kara Kuvvetleri komutanı Muhittin Fisunoğlu protokol sandalyelerinde yerini almıştı.
Halihazırda Cumhuriyet Halk Partisi'nde (CHP) genel başkanı yardımcılığı görevini ifa eden gazeteci Tuncay Özkan da paşaların yanı başındaydı.
Sunumu da “Şirket danışmanı” sıfatı ile emekli Tümgeneral Çetin Uğural yapmıştı.
ERKE DÖNERGECİ’Nİ MERKEZ BANKASI KEŞFETTİ
Termodinamik kanunlarının 1’nci ve 2’nci maddelerine aykırı iddiaları ispat edecek bilgiler ne o gün ne de aradan geçen 14 senelik zaman zarfında ortaya konuldu.
“Yakıt gerektirmeyen kuvvet makinesi”, nam-ı diğer Erke Dönergeci’nın enerji sektöründe ne vakit faal hâle geleceği şimdilik meçhul.
Türkiye’de inanç ve ifade hürriyetinin en ağır ihlallere maruz kaldığı karanlık 28 Şubat devrinin kudretli paşaları Erke’den ümidini kesmiş olmalı ki kimse bu ismi telaffuz etmiyor.
Esasında Erke’yi gölgede bırakacak bir makine Ankara’da sessiz-sedasız çalışıyor. Merkez Bankası’nın (TCMB) Erke Dönergeci’den bahsediyorum.
Selefi Murat Çetinkaya, 10 Temmuz 2019’da bir Saray darbesi ile koltuktan indirildiğinde “TCMB Başkanı” ilan Murat Uysal, Saray’a olan sadakatini ispat etmek için emekli paşaları taş çıkartıyor.
KARŞILIKSIZ 100 MİLYAR LİRA BASTI
Erke Dönergeci’ne dönen Banknot Matbaası ve Darphane hükûmet için sonsuz para basma yolunda 24 saat faal.
Tedavüldeki banknot ve madeni para tutarı 15 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla 229 milyar 51 milyon 554 bin liraya yükseldi.
Emisyon hacmi 8 Mayıs’ta banka kasaları hariç 223 milyar 483 milyon 861 bin TL seviyesinde idi.
2019 sonunda 159 milyar TL, geçen yıl mayıs ayında 138,1 milyar TL olduğu dikkate alındığında karşılıksız para basmanın suyunun nasıl çıkarıldığı gayet berrak hâle gelir.
Merkez Bankası’nın Erke Dönergeci son bir yılda 100 milyar TL fazladan (yüzde 66) para bastı.
Matbaayı harekete geçirmek için kâğıt ve mürekkep kâfi. Dilediğin kadar bas, yolla bankalara.
HÜKÛMETİN AÇIKLARI BÖYLE KAPATILIYOR
Uysal’ın kurduğu bu saadet zinciri Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) rekor üstüne rekor kıran bütçe açıklarının kapatılması için kullanılıyor.
Bankalar ellerindeki dövizleri TCMB’ye veriyor, buna mukabil yeni gıcır gıcır 200’lük banknotlarla soluğu Hazine’de alıyorlar. Ne de olsa Hazine faizi yeniden yükseliyor.
Hazine de bankalardan yüzde 9-10 faiz ödeyerek bu banknotları alıyor. Hükûmet bu sayede ballı ihale zengini müteahhitleri Koronavirüs Krizi’nde bile darda bırakmıyor.
Merkez Bankası’nın Erke Dönergeci sadece karşılıksız para basmıyor.
Katar’dan 10 milyar dolara denk Katar Riyali getirip eksiye düşen döviz rezervleri kâğıt üzerinde artıya geçiyor.
Dikkatli bakılmayınca makyajın kapattığı kırışıklıklar ve diğer kusurlar fark edilmediği için dolar 7 liranın altına iniyor, Borsa İstanbul coşuyor.
AMERİKAN DOLARI'NA NE HACET!
Merkez Bankası’nın Erke Dönergeci, 21’inci asrın “yakıt gerektirmeyen kuvvet makinesi”. AKP hükûmeti ve Uysal sayesinde 84 milyon, yerli ve milli paraya doyacak.
Uysal’ın Erke Dönergeci tıkır tıkır çalıştığına göre Amerikan Doları’na ne mi olacak?
İthalata her gün yüzde 30 ilave Gümrük Vergisi geliyor. Stratejik olmayan ürünleri ithal etmek artık zor olacak.
Soğan, buğday, mısır, pirinç ve bakliyat gibi tarım ürünlerine yüzde sıfır vergi haddizatında düşmanları şaşırtmak için konuldu.
100 gram altına 1 gün valörlü işlem şartı getirildi. Krizde altın almak da neymiş!
Turist sayısı nisanda yüzde 99,5 azaldı.
BNP Paribas, Citibank ve UBS finans devlerine 24 saatliğine de olsa TL yasağı konularak, dış mihraklara hadleri bildirildi.
İhracat aylardır yerlerde sürünüyor.
Ahval-i umumi böyle iken doları kim ne yapsın!
Bize Erke Dönergeci yeter. Uysal başkan çalışıyor. Endişeye mahal yok...
[Turhan Bozkurt] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
İstanbul’da tertip edilen basın toplantısında kimler yoktu ki!
Refah Partisi’ne kapatma davası açan eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 28 Şubat Post-Modern Darbesi’nin 1 numarası emekli orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve eski Kara Kuvvetleri komutanı Muhittin Fisunoğlu protokol sandalyelerinde yerini almıştı.
Halihazırda Cumhuriyet Halk Partisi'nde (CHP) genel başkanı yardımcılığı görevini ifa eden gazeteci Tuncay Özkan da paşaların yanı başındaydı.
Sunumu da “Şirket danışmanı” sıfatı ile emekli Tümgeneral Çetin Uğural yapmıştı.
ERKE DÖNERGECİ’Nİ MERKEZ BANKASI KEŞFETTİ
Termodinamik kanunlarının 1’nci ve 2’nci maddelerine aykırı iddiaları ispat edecek bilgiler ne o gün ne de aradan geçen 14 senelik zaman zarfında ortaya konuldu.
“Yakıt gerektirmeyen kuvvet makinesi”, nam-ı diğer Erke Dönergeci’nın enerji sektöründe ne vakit faal hâle geleceği şimdilik meçhul.
Türkiye’de inanç ve ifade hürriyetinin en ağır ihlallere maruz kaldığı karanlık 28 Şubat devrinin kudretli paşaları Erke’den ümidini kesmiş olmalı ki kimse bu ismi telaffuz etmiyor.
Esasında Erke’yi gölgede bırakacak bir makine Ankara’da sessiz-sedasız çalışıyor. Merkez Bankası’nın (TCMB) Erke Dönergeci’den bahsediyorum.
Selefi Murat Çetinkaya, 10 Temmuz 2019’da bir Saray darbesi ile koltuktan indirildiğinde “TCMB Başkanı” ilan Murat Uysal, Saray’a olan sadakatini ispat etmek için emekli paşaları taş çıkartıyor.
KARŞILIKSIZ 100 MİLYAR LİRA BASTI
Erke Dönergeci’ne dönen Banknot Matbaası ve Darphane hükûmet için sonsuz para basma yolunda 24 saat faal.
Tedavüldeki banknot ve madeni para tutarı 15 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla 229 milyar 51 milyon 554 bin liraya yükseldi.
Emisyon hacmi 8 Mayıs’ta banka kasaları hariç 223 milyar 483 milyon 861 bin TL seviyesinde idi.
2019 sonunda 159 milyar TL, geçen yıl mayıs ayında 138,1 milyar TL olduğu dikkate alındığında karşılıksız para basmanın suyunun nasıl çıkarıldığı gayet berrak hâle gelir.
Merkez Bankası’nın Erke Dönergeci son bir yılda 100 milyar TL fazladan (yüzde 66) para bastı.
Matbaayı harekete geçirmek için kâğıt ve mürekkep kâfi. Dilediğin kadar bas, yolla bankalara.
HÜKÛMETİN AÇIKLARI BÖYLE KAPATILIYOR
Uysal’ın kurduğu bu saadet zinciri Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) rekor üstüne rekor kıran bütçe açıklarının kapatılması için kullanılıyor.
Bankalar ellerindeki dövizleri TCMB’ye veriyor, buna mukabil yeni gıcır gıcır 200’lük banknotlarla soluğu Hazine’de alıyorlar. Ne de olsa Hazine faizi yeniden yükseliyor.
Hazine de bankalardan yüzde 9-10 faiz ödeyerek bu banknotları alıyor. Hükûmet bu sayede ballı ihale zengini müteahhitleri Koronavirüs Krizi’nde bile darda bırakmıyor.
Merkez Bankası’nın Erke Dönergeci sadece karşılıksız para basmıyor.
Katar’dan 10 milyar dolara denk Katar Riyali getirip eksiye düşen döviz rezervleri kâğıt üzerinde artıya geçiyor.
Dikkatli bakılmayınca makyajın kapattığı kırışıklıklar ve diğer kusurlar fark edilmediği için dolar 7 liranın altına iniyor, Borsa İstanbul coşuyor.
AMERİKAN DOLARI'NA NE HACET!
Merkez Bankası’nın Erke Dönergeci, 21’inci asrın “yakıt gerektirmeyen kuvvet makinesi”. AKP hükûmeti ve Uysal sayesinde 84 milyon, yerli ve milli paraya doyacak.
Uysal’ın Erke Dönergeci tıkır tıkır çalıştığına göre Amerikan Doları’na ne mi olacak?
İthalata her gün yüzde 30 ilave Gümrük Vergisi geliyor. Stratejik olmayan ürünleri ithal etmek artık zor olacak.
Soğan, buğday, mısır, pirinç ve bakliyat gibi tarım ürünlerine yüzde sıfır vergi haddizatında düşmanları şaşırtmak için konuldu.
100 gram altına 1 gün valörlü işlem şartı getirildi. Krizde altın almak da neymiş!
Turist sayısı nisanda yüzde 99,5 azaldı.
BNP Paribas, Citibank ve UBS finans devlerine 24 saatliğine de olsa TL yasağı konularak, dış mihraklara hadleri bildirildi.
İhracat aylardır yerlerde sürünüyor.
Ahval-i umumi böyle iken doları kim ne yapsın!
Bize Erke Dönergeci yeter. Uysal başkan çalışıyor. Endişeye mahal yok...
[Turhan Bozkurt] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Kur’ân’ın Kadri Ve Gurbeti [Ali Akpınar]
Büyük değişimlerin büyük lütuflarla, büyük lütufların da büyük fedakârlıklarla olacağı şüphesizdir. Bundan 14 asır önce, karanlıklar içinde kalmış, insanî değerlerini kaybetmiş bir cahiliye toplumunda büyük bir değişim yaşandı. Şirk ve küfür, imana; yalancılık, dürüstlüğe; bencillik, diğerkâmlığa; zulüm, adalete; acımasızlık merhamete, menfaatçılık, yardımlaşmaya; ırkçılık, kardeşliğe; korku, güvene; endişe, huzura; savaş, barışa bıraktı yerini. Bu değişim bir günde, bir gecede yaşanmadı elbette; ama vahyin indiği ilk gün ile bir önceki gün de aynı değildi. Çünkü bu gece, büyük bir inkılâbın, insanlığın mâkus tâli’inin değişiminin ve dünyaya örnek bir medeniyetin oluşumunun başlangıcıydı.
Bu inkılâbın ilk başladığı Kadir Gecesi, ‘kadrini’, mukaddes misafiri Kur’ân-ı Kerim’in nazil olmasından almaktaydı. Orijinalliğini kıyamete kadar koruyacağını Sahib-i Kur’ân’ın vaad buyurduğu İlâhi Kelâm, ulvî âlemlerden semamıza, önceki İlâhî kitapları da kapsayıcı mahiyette bir hidayet rehberi, dünya ve ahiret saadetini kazanmanın kılavuzu olarak vahy ile nazil olurken, onun muhatabı Efendimiz aleyhissalâtü vesselam da bütün nebilerin seyyidi olarak başka hiçbir peygambere verilmemiş bir paye ile serfiraz oluyordu. Elbette o geceden, zaman ve mekân da nasibini almıştı. Hiçbir zamanın ve toplumun bir daha ulaşamadığı ‘Asrı Saadet’ o geceyle başlamış ve nazil olduğu Ramazan ayı da, on bir ayın sultanı olmuştu. Hele indiği gece, bin aydan daha hayırlı kılınarak Müslümanlara, önceki ümmetlerin ancak ömürlerinde elde edebilecekleri ecri bir gecede kazanabilme, böylece bir ömrü hayırla ihya etmiş gibi semeredar kılabilme imkânı bahşedilmişti.
Böyle kutsî bir gece ile başlayıp bir avuç insanla yavaş yavaş gelişen bu kutlu hareketle insanlık; Kur’ân’ın aydınlatıcı şuâlarının, Efendimizin (s.a.v) rehberliğinde ceste ceste hayatın bütün ünitelerine nüfûz etmesiyle 23 sene zarfında en âlî medeniyete kavuşmuştu. Bu büyük inkılâbı ve onun oluşturduğu örnek medeniyeti zamanın en güçlü devletleri olan Bizans ve Sasani imparatorlukları dahi durduramamış, engelleyememişti.
En geniş maddi imkanlara ve insan gücüne rağmen düşmanların bile durduramadığı, yok edemediği, değersizleştiremediği bu muazzam Kur’ân medeniyetininin sonraki asırlarda gelişimini ne yazık ki asıl sahipleri olan biz Müslümanlar engelledik. Âlemlere rahmet, Seyyidü’l-Kâinât, Mefhar-i Mevcudât Hz.Resûlullah’ın (s.a.v.) ve Kur’an için verdikleri mücadeleler, yaptıkları fedakârlıklar sebebiyle insanlık tarihinin belki en şerefli nesli olan ashâb-ı kiramın temelini atıp inşasını başlattığı ve Râşid Halifeler ile sonraki nesillerin binbir emekle devam ettirdiği bu muazzam Kur’an medeniyetini kendi ellerimizle tahribe yöneldik. Onun mimarlarının türbelerini, minarelerinden şehadetler yükselen camilerini, ilim yuvaları medreselerini, muhteşem saraylarını koruduk ama bunlara ruh veren, mânâ kazandıran Mûcizü’l-Beyan Kur’an’ın kadrü kıymetini hakkıyla idrak edemeyip onu hayatımızdan çıkarmakla medeniyetimizin aslî hüvîyetini tahrip ettik.
Evet, milyarlarca müslüman olarak Kur’ân’ı okuduk, belki milyonlarca hafız yetiştirdik ama Kur’ân’dan uzak bir hayat yaşadık. Bu ters orantı, bize bir hakikati gösteriyor ki Kur’an, sadece sathî bir okumak ya da anlamını bilmeden ezberlemek için inmemişti. O, mânâ ve muhtevasını anlayıp kavramak ve anladığını yaşamak için gönderilmişti. İnsana her dâim canlılık bahşeden Allahü Hayyü’l-Kayyûm’un kelâmı olan o Kur’an’ın, indiği Kudret Gecesinden bu yana canlılığını devam ettirmesi, Müslümanın hayatında hayat bulmasıyla kâimdi. Fakat bu hakikati özellikle 3 asırdan bu yana göz ardı edişimiz, Kur’ân’ın kadrü kıymetini idrak ve takdirden uzak kalışımız, bunun sonucunda ondan mahrum bir gurbet yaşamamız, Aliya İzzetbegoviç’in gözünden kaçmayacak ve o, şöyle diyecekti: “Kur’ân’ı yaşama zorluğundan kurtulmak için mi acaba insanlar hep Kur’ân’ın okunması ve kırâati ile meşgul olmuşlar!”
Bu sözlerimizden, Kur’an’ı okumanın, tilavetin, ezberlemenin önemsiz olduğu manası çıkarılmasın. Bunların her biri ayrı öneme sahiptir. Ancak Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Rehber-i Ekmelimiz (s.a.v) ve onun kutlu ashabının yaşantılarına baktığımızda, onların Kur’ân’ı sadece okumakla ya da ezberle yetinmeyip hayatlarının her alanında onu yaşadıklarını ve meleklerin dahi imrenerek baktığı zirvelere bu sayede çıktıklarını; kendilerinden sonraki asırları bile aydınlatan yıldızlar hâlini bu sayede aldıklarını müşahade etmekteyiz.
Kur’ân’ın hidayet ve nur oluşu ve hayata tatbik edildiğinde büyük bir değişim ve inkılâp gerçekleştimesi sadece indiği asra ve o asrın insanlarına mı şamildir? Elbette ki öyle değildir. Mütekellim-i Ezelî olan Rabbimiz (c.c.) Kur’ân’ın tüm zamanların ve mekânların üstünde olduğunu beyan buyurduğuna ve bu İlâhî Kelâm canlılığını her daim koruduğuna ve dolayısıyla onda bir değişiklik olmadığına göre, asırlardan beri ve bilhassa günümüz dünyasında yeni bir asr-ı saadetin yaşanamayışının asıl müsebbib ve sorumlusu Kur’an değil, ondan uzaklaşan ve uzaklaşmakla kalmayıp Kur’ân’ın ortaya koyduğu davayı garip ve sahipsiz bırakan biz Müslümanlarız. Nitekim, Kur’an’ın hayata uygulanışının en bariz örneği Efendimiz (s.a.v) Kur’ân davasını sahipsiz bırakan, ona sımsıkı sarılmayan, hayatına tatbik etmeyen insanları gayb-âşina gözüyle görecek ve “Bir zaman gelecek ki Kur’ân bir vadide, onlar başka bir vadidedir.” diyecektir.
Evet Kur’ân’la aynı vadide olmak için, Münezzilü’l-Kur’an Allahü Azîmü’ş-Şân’a (c.c.) kurbet (yakınlık) ile, Kur’ân’ın gurbetine son vermekle; Kadir Gecesi’nin kıymetini takdir de onu inmesiyle şerefli kılan Kur’ân’ın kadrini bilmekle mümkündür. Kur’ân’ın kadri de sadece bir gecede ya da bir ayda değil, onu her gün, her an hayata tatbikle kâim olur.
[Ali Akpınar] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Bu inkılâbın ilk başladığı Kadir Gecesi, ‘kadrini’, mukaddes misafiri Kur’ân-ı Kerim’in nazil olmasından almaktaydı. Orijinalliğini kıyamete kadar koruyacağını Sahib-i Kur’ân’ın vaad buyurduğu İlâhi Kelâm, ulvî âlemlerden semamıza, önceki İlâhî kitapları da kapsayıcı mahiyette bir hidayet rehberi, dünya ve ahiret saadetini kazanmanın kılavuzu olarak vahy ile nazil olurken, onun muhatabı Efendimiz aleyhissalâtü vesselam da bütün nebilerin seyyidi olarak başka hiçbir peygambere verilmemiş bir paye ile serfiraz oluyordu. Elbette o geceden, zaman ve mekân da nasibini almıştı. Hiçbir zamanın ve toplumun bir daha ulaşamadığı ‘Asrı Saadet’ o geceyle başlamış ve nazil olduğu Ramazan ayı da, on bir ayın sultanı olmuştu. Hele indiği gece, bin aydan daha hayırlı kılınarak Müslümanlara, önceki ümmetlerin ancak ömürlerinde elde edebilecekleri ecri bir gecede kazanabilme, böylece bir ömrü hayırla ihya etmiş gibi semeredar kılabilme imkânı bahşedilmişti.
Böyle kutsî bir gece ile başlayıp bir avuç insanla yavaş yavaş gelişen bu kutlu hareketle insanlık; Kur’ân’ın aydınlatıcı şuâlarının, Efendimizin (s.a.v) rehberliğinde ceste ceste hayatın bütün ünitelerine nüfûz etmesiyle 23 sene zarfında en âlî medeniyete kavuşmuştu. Bu büyük inkılâbı ve onun oluşturduğu örnek medeniyeti zamanın en güçlü devletleri olan Bizans ve Sasani imparatorlukları dahi durduramamış, engelleyememişti.
En geniş maddi imkanlara ve insan gücüne rağmen düşmanların bile durduramadığı, yok edemediği, değersizleştiremediği bu muazzam Kur’ân medeniyetininin sonraki asırlarda gelişimini ne yazık ki asıl sahipleri olan biz Müslümanlar engelledik. Âlemlere rahmet, Seyyidü’l-Kâinât, Mefhar-i Mevcudât Hz.Resûlullah’ın (s.a.v.) ve Kur’an için verdikleri mücadeleler, yaptıkları fedakârlıklar sebebiyle insanlık tarihinin belki en şerefli nesli olan ashâb-ı kiramın temelini atıp inşasını başlattığı ve Râşid Halifeler ile sonraki nesillerin binbir emekle devam ettirdiği bu muazzam Kur’an medeniyetini kendi ellerimizle tahribe yöneldik. Onun mimarlarının türbelerini, minarelerinden şehadetler yükselen camilerini, ilim yuvaları medreselerini, muhteşem saraylarını koruduk ama bunlara ruh veren, mânâ kazandıran Mûcizü’l-Beyan Kur’an’ın kadrü kıymetini hakkıyla idrak edemeyip onu hayatımızdan çıkarmakla medeniyetimizin aslî hüvîyetini tahrip ettik.
Evet, milyarlarca müslüman olarak Kur’ân’ı okuduk, belki milyonlarca hafız yetiştirdik ama Kur’ân’dan uzak bir hayat yaşadık. Bu ters orantı, bize bir hakikati gösteriyor ki Kur’an, sadece sathî bir okumak ya da anlamını bilmeden ezberlemek için inmemişti. O, mânâ ve muhtevasını anlayıp kavramak ve anladığını yaşamak için gönderilmişti. İnsana her dâim canlılık bahşeden Allahü Hayyü’l-Kayyûm’un kelâmı olan o Kur’an’ın, indiği Kudret Gecesinden bu yana canlılığını devam ettirmesi, Müslümanın hayatında hayat bulmasıyla kâimdi. Fakat bu hakikati özellikle 3 asırdan bu yana göz ardı edişimiz, Kur’ân’ın kadrü kıymetini idrak ve takdirden uzak kalışımız, bunun sonucunda ondan mahrum bir gurbet yaşamamız, Aliya İzzetbegoviç’in gözünden kaçmayacak ve o, şöyle diyecekti: “Kur’ân’ı yaşama zorluğundan kurtulmak için mi acaba insanlar hep Kur’ân’ın okunması ve kırâati ile meşgul olmuşlar!”
Bu sözlerimizden, Kur’an’ı okumanın, tilavetin, ezberlemenin önemsiz olduğu manası çıkarılmasın. Bunların her biri ayrı öneme sahiptir. Ancak Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Rehber-i Ekmelimiz (s.a.v) ve onun kutlu ashabının yaşantılarına baktığımızda, onların Kur’ân’ı sadece okumakla ya da ezberle yetinmeyip hayatlarının her alanında onu yaşadıklarını ve meleklerin dahi imrenerek baktığı zirvelere bu sayede çıktıklarını; kendilerinden sonraki asırları bile aydınlatan yıldızlar hâlini bu sayede aldıklarını müşahade etmekteyiz.
Kur’ân’ın hidayet ve nur oluşu ve hayata tatbik edildiğinde büyük bir değişim ve inkılâp gerçekleştimesi sadece indiği asra ve o asrın insanlarına mı şamildir? Elbette ki öyle değildir. Mütekellim-i Ezelî olan Rabbimiz (c.c.) Kur’ân’ın tüm zamanların ve mekânların üstünde olduğunu beyan buyurduğuna ve bu İlâhî Kelâm canlılığını her daim koruduğuna ve dolayısıyla onda bir değişiklik olmadığına göre, asırlardan beri ve bilhassa günümüz dünyasında yeni bir asr-ı saadetin yaşanamayışının asıl müsebbib ve sorumlusu Kur’an değil, ondan uzaklaşan ve uzaklaşmakla kalmayıp Kur’ân’ın ortaya koyduğu davayı garip ve sahipsiz bırakan biz Müslümanlarız. Nitekim, Kur’an’ın hayata uygulanışının en bariz örneği Efendimiz (s.a.v) Kur’ân davasını sahipsiz bırakan, ona sımsıkı sarılmayan, hayatına tatbik etmeyen insanları gayb-âşina gözüyle görecek ve “Bir zaman gelecek ki Kur’ân bir vadide, onlar başka bir vadidedir.” diyecektir.
Evet Kur’ân’la aynı vadide olmak için, Münezzilü’l-Kur’an Allahü Azîmü’ş-Şân’a (c.c.) kurbet (yakınlık) ile, Kur’ân’ın gurbetine son vermekle; Kadir Gecesi’nin kıymetini takdir de onu inmesiyle şerefli kılan Kur’ân’ın kadrini bilmekle mümkündür. Kur’ân’ın kadri de sadece bir gecede ya da bir ayda değil, onu her gün, her an hayata tatbikle kâim olur.
[Ali Akpınar] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Efendimiz, Ramazan aylarında neler yaşadı? (5) [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Peygamber Efendimiz’in hayatında dokuz Ramazan yaşadığını biliyoruz. Allah Resulü’nün yaşamış olduğu Ramazan aylarında mutlaka acı-tatlı pek çok hadise yaşanmıştır. Bu hadiselerden bahsedebilir misiniz?” (Murat B.)
Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bedir esirlerinin durumu ve bedir ganimetlerinin taksimi (Hicrî 2, 22 Ramazan)
Bedir savaşı bitmiş, savaşta esir alınanlar Medine’ye getirilmişti. Savaş ilk olduğu gibi esirler konusu da bir ilkti ve ne yapılacağı konusunda önlerinde misal teşkil edebilecek herhangi bir uygulama yoktu. Henüz ilâhî bir emir de gelmemişti. Hüküm yok diye esirleri geri de gönderemezlerdi.
Çünkü bu, geri döner dönmez yeniden savaş hazırlıklarına başlayacakları açıktan belli olan müşrik cepheyi güçlendirmek anlamına gelirdi. Onun için Efendimiz, önce ashâbını topladı ve esirler konusunda ne yapmaları gerektiğini istişare etmeye başladı.
İstişare neticesinde genel kanaat belli olmuştu. Zira bugüne kadar gelen âyetler, insanları affederek hikmet ve mev’ize-i hasene ile davet üzerinde duruyordu. Kur’an’la bütünleşmiş bir ruh olarak herkesi affetmek, O’nun karakteri hâline gelmişti ve O da, genelin kanaatine uyarak esirlerin, fidye karşılığında serbest bırakılmaları gerektiğini söylüyordu.
Fidye miktarı olarak o gün, dört bin ûkiyye tespit edilmişti. Yine de esnek bir uygulama ortaya konuluyor ve bu miktarı bulamayanlara da müsamaha ile bakılarak bu rakam, daha aşağılara kadar çekilebiliyordu.
Bir de hiçbir şeyleri olmayan fakir insanlar vardı; gönül, bunların da hürriyetlerini kazanmalarını istiyordu ve çok geçmeden buna da bir çare bulundu. Tespit edilen fidye bedelini ödeyecek gücü olmayanlar, Müslümanlardan on delikanlıya okuma yazma öğretecek ve buna karşılık hürriyetlerini elde edeceklerdi.
Buna rağmen hem malı olmayan hem de okuma yazma öğretme imkânı bulunmayanlar da zorda bırakılmayacak ve onlar da bundan sonra Müslümanlığın aleyhinde konuşmamak ve aleyhte olanlara da yardım etmemek şartıyla serbest bırakılacaktı.
Uzza putunun yıkılışı (Hicri 8, 24 Ramazan)
Kureyş müşrikleri, Kâbe`nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar, kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu. Tebliğ ettiği tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalplerdeki putları yıkıp binlerce insanı getirdiği nurun etrafında pervane gibi döndüren Allah Resûlü, şimdi de tevhid inancının merkezi olan Kâbe`yi asliyetine kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu.
Peygamber Efendimiz, Kâbe ve Mekke`nin içini putlardan temizlediği gibi şehrin etrafındaki putları da yok etmek istiyordu. Bu maksatla Hz. Hâlid bin Velid`i otuz kişilik bir birlikle, Batn-ı Nahle mevkiinde bulunan Uzzâ putunu yıkmaya gönderdi. Kureyş’in büyük kabul ettiği tanrılarından sayılan Uzzâ`yı Hz. Hâlid emir gereği gidip yıktı.
Daha sonra da Efendimiz (s.a.s.), ashâbından bazılarını göndererek yeryüzünde tevhidin merkezi olan Mekke ve çevresini asli hüviyetine kavuşturuyordu. Bunun için Sa’d İbn Zeyd Menât’ı kırmakla görevlendirilirken, Hâlid İbn Sa’d, Urane ve Hişâm İbn Âs da benzeri bir görev için Yelemlem tarafına gönderilmişti.
Tebûk Seferi’nden dönen İslam ordusunun Medine’ye girişi (Hicrî 9, 1 Ramazan)
Bizans’ın Medine’e üzerine saldırı hazırlığı haberini alan Allah Resulü, bir ordu kurup ashabı ile beraber Tebûk’e sefere çıkmıştı. Peygamberimiz yaklaşık iki ay süren bu seferden Medine’ye döndüğünde Ramazan ayının ilk günüydü.
Sefer dönüşü, iki aydır aralarında göremedikleri Allah Resûlü’nün yeniden şehirlerine gelişini gören kadınlarla çocuklar yine yollara dökülmüş, Vedâ tepesinden üzerlerine doğan bu dolunay aydınlığı karşısında şiir ve şarkılar eşliğinde sevinç gösterisinde bulunmuş ve bir bayram havası içinde O’nun gelişini karşılamışlardı.
Medine’ye ayak basar basmaz Mescid-i Nebevî’ye giden Efendimiz, şükür adına burada iki rekât namaz kılmış, “Bizi bu seferimizde mükâfat ve iyilikle rızıklandıran Allah’a hamd olsun” diye dua etmişti.
Efendimiz aleyhissalatü vesselam, Tebuk seferi dönüşünde kızı Fâtıma’nın kapısını çalmış, Hazreti Fâtıma, babasının görür görmez boynuna sarılıp mübarek yüzlerini öpmüştü.
Vuslat güzeldi ama baştan aşağıya süzdüğü babası Resûlullah’ın yüzünün rengi solmuş, saçı-sakalı dağılmış ve üzerindeki elbisesi de lime lime olmuştu. Şefkatte de babasına çok benzeyen annemiz, sevinçle hüznü aynı anda yaşamaya başlamıştı ve duygularına daha fazla hâkim olamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Kızının bu kadar üzülmesine O da üzülmüş, teselli de yine O’na kalmış ve onun şahsında bütün ümmete şu müjdeyi vermişti:
“Ağlama kızım! Allah (c.c.) senin babanı öyle bir iş ile gönderdi ki gün gelecek o, yeryüzünde taş ve topraktan yapılmış, kerpiç ve tuğladan örülmüş her eve; deve tüyünden, koyun yününden, keçi kılından dokunmuş her bir çadıra, gece ve gündüzün ulaştığı gibi izzet veya zillet olarak ulaşacaktır.”
[Dr. Ali Demirel] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bedir esirlerinin durumu ve bedir ganimetlerinin taksimi (Hicrî 2, 22 Ramazan)
Bedir savaşı bitmiş, savaşta esir alınanlar Medine’ye getirilmişti. Savaş ilk olduğu gibi esirler konusu da bir ilkti ve ne yapılacağı konusunda önlerinde misal teşkil edebilecek herhangi bir uygulama yoktu. Henüz ilâhî bir emir de gelmemişti. Hüküm yok diye esirleri geri de gönderemezlerdi.
Çünkü bu, geri döner dönmez yeniden savaş hazırlıklarına başlayacakları açıktan belli olan müşrik cepheyi güçlendirmek anlamına gelirdi. Onun için Efendimiz, önce ashâbını topladı ve esirler konusunda ne yapmaları gerektiğini istişare etmeye başladı.
İstişare neticesinde genel kanaat belli olmuştu. Zira bugüne kadar gelen âyetler, insanları affederek hikmet ve mev’ize-i hasene ile davet üzerinde duruyordu. Kur’an’la bütünleşmiş bir ruh olarak herkesi affetmek, O’nun karakteri hâline gelmişti ve O da, genelin kanaatine uyarak esirlerin, fidye karşılığında serbest bırakılmaları gerektiğini söylüyordu.
Fidye miktarı olarak o gün, dört bin ûkiyye tespit edilmişti. Yine de esnek bir uygulama ortaya konuluyor ve bu miktarı bulamayanlara da müsamaha ile bakılarak bu rakam, daha aşağılara kadar çekilebiliyordu.
Bir de hiçbir şeyleri olmayan fakir insanlar vardı; gönül, bunların da hürriyetlerini kazanmalarını istiyordu ve çok geçmeden buna da bir çare bulundu. Tespit edilen fidye bedelini ödeyecek gücü olmayanlar, Müslümanlardan on delikanlıya okuma yazma öğretecek ve buna karşılık hürriyetlerini elde edeceklerdi.
Buna rağmen hem malı olmayan hem de okuma yazma öğretme imkânı bulunmayanlar da zorda bırakılmayacak ve onlar da bundan sonra Müslümanlığın aleyhinde konuşmamak ve aleyhte olanlara da yardım etmemek şartıyla serbest bırakılacaktı.
Uzza putunun yıkılışı (Hicri 8, 24 Ramazan)
Kureyş müşrikleri, Kâbe`nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar, kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu. Tebliğ ettiği tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalplerdeki putları yıkıp binlerce insanı getirdiği nurun etrafında pervane gibi döndüren Allah Resûlü, şimdi de tevhid inancının merkezi olan Kâbe`yi asliyetine kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu.
Peygamber Efendimiz, Kâbe ve Mekke`nin içini putlardan temizlediği gibi şehrin etrafındaki putları da yok etmek istiyordu. Bu maksatla Hz. Hâlid bin Velid`i otuz kişilik bir birlikle, Batn-ı Nahle mevkiinde bulunan Uzzâ putunu yıkmaya gönderdi. Kureyş’in büyük kabul ettiği tanrılarından sayılan Uzzâ`yı Hz. Hâlid emir gereği gidip yıktı.
Daha sonra da Efendimiz (s.a.s.), ashâbından bazılarını göndererek yeryüzünde tevhidin merkezi olan Mekke ve çevresini asli hüviyetine kavuşturuyordu. Bunun için Sa’d İbn Zeyd Menât’ı kırmakla görevlendirilirken, Hâlid İbn Sa’d, Urane ve Hişâm İbn Âs da benzeri bir görev için Yelemlem tarafına gönderilmişti.
Tebûk Seferi’nden dönen İslam ordusunun Medine’ye girişi (Hicrî 9, 1 Ramazan)
Bizans’ın Medine’e üzerine saldırı hazırlığı haberini alan Allah Resulü, bir ordu kurup ashabı ile beraber Tebûk’e sefere çıkmıştı. Peygamberimiz yaklaşık iki ay süren bu seferden Medine’ye döndüğünde Ramazan ayının ilk günüydü.
Sefer dönüşü, iki aydır aralarında göremedikleri Allah Resûlü’nün yeniden şehirlerine gelişini gören kadınlarla çocuklar yine yollara dökülmüş, Vedâ tepesinden üzerlerine doğan bu dolunay aydınlığı karşısında şiir ve şarkılar eşliğinde sevinç gösterisinde bulunmuş ve bir bayram havası içinde O’nun gelişini karşılamışlardı.
Medine’ye ayak basar basmaz Mescid-i Nebevî’ye giden Efendimiz, şükür adına burada iki rekât namaz kılmış, “Bizi bu seferimizde mükâfat ve iyilikle rızıklandıran Allah’a hamd olsun” diye dua etmişti.
Efendimiz aleyhissalatü vesselam, Tebuk seferi dönüşünde kızı Fâtıma’nın kapısını çalmış, Hazreti Fâtıma, babasının görür görmez boynuna sarılıp mübarek yüzlerini öpmüştü.
Vuslat güzeldi ama baştan aşağıya süzdüğü babası Resûlullah’ın yüzünün rengi solmuş, saçı-sakalı dağılmış ve üzerindeki elbisesi de lime lime olmuştu. Şefkatte de babasına çok benzeyen annemiz, sevinçle hüznü aynı anda yaşamaya başlamıştı ve duygularına daha fazla hâkim olamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Kızının bu kadar üzülmesine O da üzülmüş, teselli de yine O’na kalmış ve onun şahsında bütün ümmete şu müjdeyi vermişti:
“Ağlama kızım! Allah (c.c.) senin babanı öyle bir iş ile gönderdi ki gün gelecek o, yeryüzünde taş ve topraktan yapılmış, kerpiç ve tuğladan örülmüş her eve; deve tüyünden, koyun yününden, keçi kılından dokunmuş her bir çadıra, gece ve gündüzün ulaştığı gibi izzet veya zillet olarak ulaşacaktır.”
[Dr. Ali Demirel] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Gariplerin Bayramı [Fikret Kaplan]
‘Allah rızası için vatanından ayrılan bir insanın hicreti nasıl kıymetler üstü kıymete ulaşıyorsa, aynen öyle de dine, Kur’an’a ve insanî değerlere hizmete bağlı olarak veya ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün cebrine maruz kalarak gurbette bayram yapan insanın bayramı da çok derinleşir; o insanı farklı buudlara ulaştırır.’
Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz farklı ve hüzünlü bir Ramazan’dan sonra yeniden Bayram’a kavuşuyoruz.
Mabetlerin içeri sığmayıp dışarı taşan mü’minlere, teravihlere ve salavatlara hasret kaldığı benzeri görülmemiş bir Ramazan yaşadı dünya…
“Te’vîl-i ehâdîs” denilen hadiselerin diliyle yaşanan bunca zulme sessiz kalan hatta onlara destek olan Müslümanları Kabe’nin kabul etmediği farklı bir Ramazan…
Dostlar, aileler, Hizmet insanları… iftar için değişik yerlerden bir araya gelemediler bu yıl… sahura misafir alamadılar.
Bunun yanında evlerin ve gönüllerin birbirine bağlandığı manevi ağlar kuruldu dünya çapında…
Şeytan’ın nefislerden istediği arzu ve iştihalarla mücadele ede ede… sıkıntı ve meşakkatlere katlana katlana… gecesinde gündüzünde soykırıma uğrayan mağdur kardeşlerimizin çeşit çeşit mazlumiyetleriyle, mahrumiyetleriyle inleye inleye geçirildi bu Ramazan…
Bir kısmı meçhullerde, bir kısmı ahirette ve bir kısmı dünyada… bir kısmı hapishane koğuşlarında, tek kişilik hücrelerde, umuda gün sayılan karanlık odalarda…
Hapisten çıkacak yakının yolunun gözlendiği evlerde ve diyar-ı gurbetlerde, yüz binlerce ferdi bulunan nurani bir halkanın tesis ettiği bambaşka bir Ramazan…
Gaybubet halindeki evlerimizde kılınan teravihler… okunan binlerce hatm-i şerifler, yüzbinlerce Fetih ve Yâsin’ler... Cevşenler, Kulûbu’d-Dâria’lar, Tevhidnâmeler, Kırık Dilekçeler ve daha binlerce dua ve niyazlar… Yüce Allah’ın Ulu Dergâhına arz edildiği manevi bir ay…
Ve bir aylık misafirlik bitiyor, bin bir varidatla gelen Ramazan gidiyor…
“Allah’ım Ramazan ayının hakkını verdik mi yoksa onu zayi mi ettik bilemiyoruz? Acaba Habib-i Ekrem’inin ‘kalkan’ dediği orucu, fenalıklara karşı siper ederek, o siperin arkasında bir ayı geçirebildik mi?”
Bir taraftan Ramazan’ın gitmesine ve onu hakkıyla değerlendiremediğimiz endişesiyle bir burukluk yaşıyor, diğer yandan da bayramı mağfiret-i İlahiyeye mazhar olma adına bir referans görerek ümit hisleriyle doluyoruz…
Onun getirdiği maneviyata gönlünü açmış, onunla uyanmış ve dirilmiş ruhlar… Zulüm altındaki kardeşlerini ve insanlığın yaşadığı sıkıntıları sürekli düşünmüş ve haşyetle ürpermiş gönüller… Allah’ın rızasını kazanma ve mağfirete mazhar olma arzusuyla gecesinde uyumamış, aşk u şevkle köpürmüş vicdanlar, şimdi de başka bir rahmet atmosferiyle, bayramın sımsıcak günleriyle kucaklaşıyor.
Ramazan gibi yine benzeri görülmemiş bir Bayram sabahına kavuşuyoruz…
Ramazan’dan çıkmış olmanın, oruç günlerini arkada bırakmanın ve rahatça yeme-içme serbestliğine ermenin sevinci değil bu…
Kulluk vazifesini eda etmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın gufranına kavuşmuş olma ümidiyle gönüllere gelen bir inşirah bu…
Hata ve günahların ağırlığından kurtulmuş olmanın bayramını karşılıyoruz…
Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu da Cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan-ı Şerif’i tam değerlendirip, ateşten azat olma ümidimiz üzerine kurduğumuz bayramı bekliyoruz…
Allah’ın rahmetinin enginliği ve o rahmetten nasiplenme beklentisi üzerine bina ettiğimiz bir bayram.
“Oruç sırf Benim içindir; onun karşılığını da bizzat Ben vereceğim.” (Buhari, Müslim) vaad-i sübhanîsi ile nazara verilen mükâfatı elde etmiş olmanın biraz buruk sevinci olan bayram…
Dünyanın meşakkatleriyle, imtihanlarıyla mücadele ede ede cuma yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz o gerçek bayramların ilk sevinci…
Bugün kendisi muhtaç olsa da fakirin, fukaranın, ihtiyacı olanın, perişanın ve derbederin ihtiyacını gören... onlara yarım bir hurmayla da olsa el uzatanların bir nebzecik olsun inşirahı olan bayram…
Bütün yollar kapansa bile bir patika bulup arkadaşları, kardeşleri için oradan yürüyen… o mağdur, mazlum, mahkum, haysiyetleri şerefleri rencide olmuş insanların imdadına koşan ve koşacak olanların ümit sabahı…
Yürüdüğü yolun doğru olduğuna tam inanan ve onda inhiraf yaşamayanlara Yüce Allah’ın ikram ettiği farklı bir Ramazan Bayramı…
Yaşatmak için yaşayanlar, Şeytanı mağlup etmenin ve zalime baş eğmemenin karakterli duruşunu Ramazan’ın sonundaki bu buruk sevinçle yaşıyor…
Sadece kendi ruhlarının ikamesi ile kavuştukları bir bayram değil onların ki… “Ben bu kutsî dava için dünyanın bütün lezzetlerini, zevk ve sefalarını, makam ve mevkilerini terk ettim. Gerekirse ahiret saadetimi de terke hazırım. Siz de hiç olmazsa dünyanızdan biraz fedakârlıkta bulunun.” diyen bir dava adamının peşine takılmış gariplerin bayramı onların ki…
Dünyanın değişik yerlerinde ızdırapla inim inim inleyen insanlara el uzatmak da onların vazifesi...
İmkânlar el verdiği ölçüde onlara da el uzatıyorlar… Bayram deyip rehavete kapılmıyorlar… mazlumun, mağdurun, mahkûmun, mevkufun, sorguya çekilenin imdadına koşabilmenin hesabını yapıyorlar bayram öncesi… Kazanca çeviriyorlar her fırsatı ve imkanı…
Ramazan ayının bereketini ayrıca zekat ve fıtır sadakalarını da vererek önemli bir uhrevî kazançla taçlandırmanın telaşı içindeler...
‘Gücü yeten her Müslümanın, Ramazan ayı içinde, ailesinde bulunan fertler sayısınca vermekle mükellef olduğu sadakayı…“fıtır (fitre) sadakası”nı hazırlıyorlar…
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadaka ve infakın mânevi bereketini ifade buyurduğu şu sözleri kulaklarında:
“Allah, bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer basit bir şey vesilesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar: Sadakanın verilmesini emreden ev reisini, verilecek şeyi hazırlayan evin hanımını ve sadakayı yoksulun eline veren hizmetçiyi.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/278; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/149..)
Fıtır sadakasının hikmetleriyle alâkalı İbn Abbâs’ın (ra) şu sözlerini de hatırlıyorlar:
“Allah Resûlü, fıtır sadakasını, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye emretmiştir.” (Ebû Dâvûd, zekât 17; İbn Mâce, zekât 21.)
İbn Abbâs Hazretlerinin (ra) bu değerlendirmesine göre fıtır sadakası, âdeta namazdaki sehiv secdesi gibi…Ramazan ayı boyunca bilhassa oruç tutarken yapılan hata ve kusurların bağışlanmasına vesile...
O yüzden samimi gönüller, bayram öncesi fitreleriyle, sadakalarıyla… oruçlarının varsa bir eksiği, gediği düzeltip öyle girmek istiyorlar bayram sabahına…
‘Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..’ (Haşr Suresi, 18)
‘Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!’ (Müslim, Zekât, 69) diyen kutsi seslere kulak veriyorlar…
Ve… özellikle bu bayramın Şefkat Peygamberi’nin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) tebessüm ettiği o Ramazan Bayramı gibi olmasını çok istiyorlar…
Hani, o Ramazan boyunca arşı titreten inlemeler yükselmişti Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek dudaklarından. Yürekleri yakan, sahabeyi gözyaşlarına gark eden içten içe inlemelerdi bunlar. Hicret edemeyip de arkada kalan arkadaşlarına ağlamıştı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem):
- Ashabımı kurtar Allah’ım!.. Müminleri kurtar Allah’ım!..
Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..
İşte o Ramazan Bayramı günü, sabah namazının ikinci rekâtında, rükûda, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kunut duası yapmadan doğrudan secdeye gitmişti.
Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu:
- Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek çehresinde tebessüm belirmişti:
- Allah kardeşlerinize kurtuluş lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.
Yüce Rabbimiz’in bütün arkadaşlarımıza, kardeşlerimize ve hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun zulüm altında inleyen bütün insanlara bu bayramda kurtuluş lütfetmesini hasretle bekliyorlar.
- Allah'ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah'ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Senin düşman oldukların ise asla aziz olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin.
‘Allah’ım! Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri, bütün insanları kurtar Allah’ım!.. Allah’ım! Hakları ellerinden alınan ve sömürülen bütün müminleri kurtar!
Amin…
Mevlâ’nın bizi affedeceği… cürm ü hataların gideceği, bütün kardeşlerimizin kurtulacağı o bayram sabahına kavuşma ümidiyle, Ramazan Bayramı’nız mübarek olsun.
[Fikret Kaplan] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz farklı ve hüzünlü bir Ramazan’dan sonra yeniden Bayram’a kavuşuyoruz.
Mabetlerin içeri sığmayıp dışarı taşan mü’minlere, teravihlere ve salavatlara hasret kaldığı benzeri görülmemiş bir Ramazan yaşadı dünya…
“Te’vîl-i ehâdîs” denilen hadiselerin diliyle yaşanan bunca zulme sessiz kalan hatta onlara destek olan Müslümanları Kabe’nin kabul etmediği farklı bir Ramazan…
Dostlar, aileler, Hizmet insanları… iftar için değişik yerlerden bir araya gelemediler bu yıl… sahura misafir alamadılar.
Bunun yanında evlerin ve gönüllerin birbirine bağlandığı manevi ağlar kuruldu dünya çapında…
Şeytan’ın nefislerden istediği arzu ve iştihalarla mücadele ede ede… sıkıntı ve meşakkatlere katlana katlana… gecesinde gündüzünde soykırıma uğrayan mağdur kardeşlerimizin çeşit çeşit mazlumiyetleriyle, mahrumiyetleriyle inleye inleye geçirildi bu Ramazan…
Bir kısmı meçhullerde, bir kısmı ahirette ve bir kısmı dünyada… bir kısmı hapishane koğuşlarında, tek kişilik hücrelerde, umuda gün sayılan karanlık odalarda…
Hapisten çıkacak yakının yolunun gözlendiği evlerde ve diyar-ı gurbetlerde, yüz binlerce ferdi bulunan nurani bir halkanın tesis ettiği bambaşka bir Ramazan…
Gaybubet halindeki evlerimizde kılınan teravihler… okunan binlerce hatm-i şerifler, yüzbinlerce Fetih ve Yâsin’ler... Cevşenler, Kulûbu’d-Dâria’lar, Tevhidnâmeler, Kırık Dilekçeler ve daha binlerce dua ve niyazlar… Yüce Allah’ın Ulu Dergâhına arz edildiği manevi bir ay…
Ve bir aylık misafirlik bitiyor, bin bir varidatla gelen Ramazan gidiyor…
“Allah’ım Ramazan ayının hakkını verdik mi yoksa onu zayi mi ettik bilemiyoruz? Acaba Habib-i Ekrem’inin ‘kalkan’ dediği orucu, fenalıklara karşı siper ederek, o siperin arkasında bir ayı geçirebildik mi?”
Bir taraftan Ramazan’ın gitmesine ve onu hakkıyla değerlendiremediğimiz endişesiyle bir burukluk yaşıyor, diğer yandan da bayramı mağfiret-i İlahiyeye mazhar olma adına bir referans görerek ümit hisleriyle doluyoruz…
Onun getirdiği maneviyata gönlünü açmış, onunla uyanmış ve dirilmiş ruhlar… Zulüm altındaki kardeşlerini ve insanlığın yaşadığı sıkıntıları sürekli düşünmüş ve haşyetle ürpermiş gönüller… Allah’ın rızasını kazanma ve mağfirete mazhar olma arzusuyla gecesinde uyumamış, aşk u şevkle köpürmüş vicdanlar, şimdi de başka bir rahmet atmosferiyle, bayramın sımsıcak günleriyle kucaklaşıyor.
Ramazan gibi yine benzeri görülmemiş bir Bayram sabahına kavuşuyoruz…
Ramazan’dan çıkmış olmanın, oruç günlerini arkada bırakmanın ve rahatça yeme-içme serbestliğine ermenin sevinci değil bu…
Kulluk vazifesini eda etmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın gufranına kavuşmuş olma ümidiyle gönüllere gelen bir inşirah bu…
Hata ve günahların ağırlığından kurtulmuş olmanın bayramını karşılıyoruz…
Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu da Cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan-ı Şerif’i tam değerlendirip, ateşten azat olma ümidimiz üzerine kurduğumuz bayramı bekliyoruz…
Allah’ın rahmetinin enginliği ve o rahmetten nasiplenme beklentisi üzerine bina ettiğimiz bir bayram.
“Oruç sırf Benim içindir; onun karşılığını da bizzat Ben vereceğim.” (Buhari, Müslim) vaad-i sübhanîsi ile nazara verilen mükâfatı elde etmiş olmanın biraz buruk sevinci olan bayram…
Dünyanın meşakkatleriyle, imtihanlarıyla mücadele ede ede cuma yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz o gerçek bayramların ilk sevinci…
Bugün kendisi muhtaç olsa da fakirin, fukaranın, ihtiyacı olanın, perişanın ve derbederin ihtiyacını gören... onlara yarım bir hurmayla da olsa el uzatanların bir nebzecik olsun inşirahı olan bayram…
Bütün yollar kapansa bile bir patika bulup arkadaşları, kardeşleri için oradan yürüyen… o mağdur, mazlum, mahkum, haysiyetleri şerefleri rencide olmuş insanların imdadına koşan ve koşacak olanların ümit sabahı…
Yürüdüğü yolun doğru olduğuna tam inanan ve onda inhiraf yaşamayanlara Yüce Allah’ın ikram ettiği farklı bir Ramazan Bayramı…
Yaşatmak için yaşayanlar, Şeytanı mağlup etmenin ve zalime baş eğmemenin karakterli duruşunu Ramazan’ın sonundaki bu buruk sevinçle yaşıyor…
Sadece kendi ruhlarının ikamesi ile kavuştukları bir bayram değil onların ki… “Ben bu kutsî dava için dünyanın bütün lezzetlerini, zevk ve sefalarını, makam ve mevkilerini terk ettim. Gerekirse ahiret saadetimi de terke hazırım. Siz de hiç olmazsa dünyanızdan biraz fedakârlıkta bulunun.” diyen bir dava adamının peşine takılmış gariplerin bayramı onların ki…
Dünyanın değişik yerlerinde ızdırapla inim inim inleyen insanlara el uzatmak da onların vazifesi...
İmkânlar el verdiği ölçüde onlara da el uzatıyorlar… Bayram deyip rehavete kapılmıyorlar… mazlumun, mağdurun, mahkûmun, mevkufun, sorguya çekilenin imdadına koşabilmenin hesabını yapıyorlar bayram öncesi… Kazanca çeviriyorlar her fırsatı ve imkanı…
Ramazan ayının bereketini ayrıca zekat ve fıtır sadakalarını da vererek önemli bir uhrevî kazançla taçlandırmanın telaşı içindeler...
‘Gücü yeten her Müslümanın, Ramazan ayı içinde, ailesinde bulunan fertler sayısınca vermekle mükellef olduğu sadakayı…“fıtır (fitre) sadakası”nı hazırlıyorlar…
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadaka ve infakın mânevi bereketini ifade buyurduğu şu sözleri kulaklarında:
“Allah, bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer basit bir şey vesilesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar: Sadakanın verilmesini emreden ev reisini, verilecek şeyi hazırlayan evin hanımını ve sadakayı yoksulun eline veren hizmetçiyi.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/278; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/149..)
Fıtır sadakasının hikmetleriyle alâkalı İbn Abbâs’ın (ra) şu sözlerini de hatırlıyorlar:
“Allah Resûlü, fıtır sadakasını, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye emretmiştir.” (Ebû Dâvûd, zekât 17; İbn Mâce, zekât 21.)
İbn Abbâs Hazretlerinin (ra) bu değerlendirmesine göre fıtır sadakası, âdeta namazdaki sehiv secdesi gibi…Ramazan ayı boyunca bilhassa oruç tutarken yapılan hata ve kusurların bağışlanmasına vesile...
O yüzden samimi gönüller, bayram öncesi fitreleriyle, sadakalarıyla… oruçlarının varsa bir eksiği, gediği düzeltip öyle girmek istiyorlar bayram sabahına…
‘Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..’ (Haşr Suresi, 18)
‘Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!’ (Müslim, Zekât, 69) diyen kutsi seslere kulak veriyorlar…
Ve… özellikle bu bayramın Şefkat Peygamberi’nin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) tebessüm ettiği o Ramazan Bayramı gibi olmasını çok istiyorlar…
Hani, o Ramazan boyunca arşı titreten inlemeler yükselmişti Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek dudaklarından. Yürekleri yakan, sahabeyi gözyaşlarına gark eden içten içe inlemelerdi bunlar. Hicret edemeyip de arkada kalan arkadaşlarına ağlamıştı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem):
- Ashabımı kurtar Allah’ım!.. Müminleri kurtar Allah’ım!..
Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..
İşte o Ramazan Bayramı günü, sabah namazının ikinci rekâtında, rükûda, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kunut duası yapmadan doğrudan secdeye gitmişti.
Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu:
- Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek çehresinde tebessüm belirmişti:
- Allah kardeşlerinize kurtuluş lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.
Yüce Rabbimiz’in bütün arkadaşlarımıza, kardeşlerimize ve hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun zulüm altında inleyen bütün insanlara bu bayramda kurtuluş lütfetmesini hasretle bekliyorlar.
- Allah'ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah'ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Senin düşman oldukların ise asla aziz olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin.
‘Allah’ım! Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri, bütün insanları kurtar Allah’ım!.. Allah’ım! Hakları ellerinden alınan ve sömürülen bütün müminleri kurtar!
Amin…
Mevlâ’nın bizi affedeceği… cürm ü hataların gideceği, bütün kardeşlerimizin kurtulacağı o bayram sabahına kavuşma ümidiyle, Ramazan Bayramı’nız mübarek olsun.
[Fikret Kaplan] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Bayram namazı evde kılınabilir mi? [Hüseyin Yağmur]
Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi
Sevgili dostlar, daha dün başlamıştık Ramazan orucuna, şimdi geldik sonuna. Oruçla ilgili ayet-i kerimede “sayılı günler” deniyor. Sayılı günler çabuk geçer demiş atalarımız ve hakikaten çok çabuk geçti. Alışmıştık ona, sahurda mahmur bir şekilde kalkmaya, akşam iftar vaktinde sevinç ve neşeyle iftar etmeye, gündüzünde her gün önce mealini, sonra da iftara yakın Rabbimizin kelamını coşkuyla okumaya..Gecelerinde eda edilen teravihlere..
Ve bu sene virüsün oluşturduğu atmosferde, evlerde inzivada, bir yönüyle “cebri i’tikaf” durumunda kalmamıza rağmen diğer taraftan üstümüze yağmur gibi yağan Youtube programlarıyla bir başkaydı bu Ramazan!.. Cenab-ı Allah ömür verirse seneye inşallah yine buluşuruz bu aziz misafirle..
Sevgili dostlar, Korona virüs her şekliyle hayatımızı etkilemeye devam ediyor.. Yaklaşık üç aydır virüs sebebiyle Cuma namazlarımızı kılamıyorduk, şimdi bayram namazımızı da maalesef cami ve mescitlerde cemaat halinde kılamayacağız. Peki bu durumda ne yapacağız? Bayram namazımızı evlerimizde kılabilir miyiz?
Ramazan ve Kurban bayramı olarak yılda iki defa topluca eda ettiğimiz bayram namazı İslam'ın en önemli şeairindendir. Bayram namazı, Hanefilere göre vacip, Şafilere göre ise müekked sünnettir. Fakihlerin büyük çoğunluğu, camilerde kılınma imkânı bulunmadığı takdirde bayram namazının, evlerde ferdî veya cemaatle kılınabileceği görüşündedir.
Bu konu fıkıh kitaplarında daha çok 'bayram namazının kazası' başlığı altında ele alınır. Hanefi alimleri dışındaki çoğunluk alimler, cemaatten geri kalan kimsenin daha sonra evde bayram namazını eda etmesinin müstehap olduğu görüşündedir. Hanefilere göre de topluca kılınmaması durumunda bir sonraki gün imamla birlikte bayram namazı kılınabilir.
Bayram namazının kazasıyla ilgili bu hüküm, bulaşıcı hastalık ve benzeri sorunlar nedeniyle mescitlerde cemaatle birlikte kılamayanlar için de geçerlidir. Bu kişiler bayram namazını evde aile fertleriyle birlikte cemaatle de eda edebilirler.
Beyhaki’nin rivayetine göre Enes Bin Mâlik (radiyallahu anh) bayram namazını kaçırdığında aile efradını toplar, imamın bayram günü kıldırdığı gibi onlarla bayram namazını kılardı. (Beyhâkî)
Bu genel bilgilerden sonra mezheplere göre duruma bakacak olursak; Şafi mezhebine mensup olanlar kendi evlerinde ister tek başına ister eşi ve çocukları ile beraber cemaatle bayram namazı kılabilirler. Hutbe okuyabilenler, namazdan sonra eşine ve çocuklarına bayram hutbesi de okuyabilirler.
Hanefi olanlar ise tek başına bayram namazını kılamazlar. Ancak bayram namazlarını cemaatle evde kılmaları halinde vacib olan vazifeyi yapmış olurlar. Evde eşi ve çocukları ile beraber cemaatle bayram namazlarını kılmaları yeterlidir. Cuma namazındaki gibi sayı bakımından üç yada dört kişi olmaları gerekmez, normal cemaatle kılınan namazlar gibi iki kişiyle de cemaat olup bayram namazını kılabilirler. Namazdan sonra hutbe okumak ise sünnettir. Okuyabilenlerin ailesine bayram hutbesi okuması güzel olur. Ama okunmasa da bir şey gerekmez.
Yine fıkıhta, “hal/durumda bir daralma varsa hüküm genişler” kâidesi vardır. Hem zaruret durumlarında diğer hak mezheplerin hükmüyle amel etmek caizdir. Bu bayramda özellikle Hanefî mezhebinde olanlar diğer mezheplerdeki hüküm ile de amel ederek evlerinde cemaatle ya da tek başlarına bayram namazını kılabilirler.
Bütün bu malumatlardan sonra merak edenler için muhterem Hocamızın bu konudaki görüşünü de Dr. Ergun Çapan hocadan öğreniyoruz:
Dr. Ergun Çapan hoca, muhterem hocamıza sorulan bir soruya verdiği cevabı bizimle paylaştı:
Zâtı âlilerine malum salgından korunma amacıyla evlerden dışarı çıkılamadığı, cami, mescid ve mabedlerde ibadetin yapılamadığı böyle bir dönemde "Bayram Namazı"nı evde kılma meselesi sorulduğunda, kılınabilir, kılındıktan sonra da Allah'a, eksiğiyle , noksanıyla yapılan bu ibadeti kabul buyurması için dua edilir, buyurdular.
Bu bayram bir ilki yaşayarak evlerimizde ailecek cemaatle bayram namazlarımızı kılalım inşallah. Evlerimiz ailecek getireceğimiz Itri dedenin bestesi tekbirlerle şenlensin..Bayram hutbesini okuyabilenler kendisi okusun, okumak istemeyenler ise online olarak hutbe yayınlayan bir organizasyondan hutbe dinleyebilirler. Hem bu vesile ile hanımlar da bayram namazı kılarak sevabından istifade ederler.
Bir zarurete binaen evlerimizde eda edeceğimiz bayram namazlarımızı inşallah önümüzdeki Kurban bayramında cami ve mescitlerde yine o eski coşkusuyla gürül gürül eda ederiz..
Yarın bayram namazı nasıl kılınır?
[Hüseyin Yağmur] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
Sevgili dostlar, daha dün başlamıştık Ramazan orucuna, şimdi geldik sonuna. Oruçla ilgili ayet-i kerimede “sayılı günler” deniyor. Sayılı günler çabuk geçer demiş atalarımız ve hakikaten çok çabuk geçti. Alışmıştık ona, sahurda mahmur bir şekilde kalkmaya, akşam iftar vaktinde sevinç ve neşeyle iftar etmeye, gündüzünde her gün önce mealini, sonra da iftara yakın Rabbimizin kelamını coşkuyla okumaya..Gecelerinde eda edilen teravihlere..
Ve bu sene virüsün oluşturduğu atmosferde, evlerde inzivada, bir yönüyle “cebri i’tikaf” durumunda kalmamıza rağmen diğer taraftan üstümüze yağmur gibi yağan Youtube programlarıyla bir başkaydı bu Ramazan!.. Cenab-ı Allah ömür verirse seneye inşallah yine buluşuruz bu aziz misafirle..
Sevgili dostlar, Korona virüs her şekliyle hayatımızı etkilemeye devam ediyor.. Yaklaşık üç aydır virüs sebebiyle Cuma namazlarımızı kılamıyorduk, şimdi bayram namazımızı da maalesef cami ve mescitlerde cemaat halinde kılamayacağız. Peki bu durumda ne yapacağız? Bayram namazımızı evlerimizde kılabilir miyiz?
Ramazan ve Kurban bayramı olarak yılda iki defa topluca eda ettiğimiz bayram namazı İslam'ın en önemli şeairindendir. Bayram namazı, Hanefilere göre vacip, Şafilere göre ise müekked sünnettir. Fakihlerin büyük çoğunluğu, camilerde kılınma imkânı bulunmadığı takdirde bayram namazının, evlerde ferdî veya cemaatle kılınabileceği görüşündedir.
Bu konu fıkıh kitaplarında daha çok 'bayram namazının kazası' başlığı altında ele alınır. Hanefi alimleri dışındaki çoğunluk alimler, cemaatten geri kalan kimsenin daha sonra evde bayram namazını eda etmesinin müstehap olduğu görüşündedir. Hanefilere göre de topluca kılınmaması durumunda bir sonraki gün imamla birlikte bayram namazı kılınabilir.
Bayram namazının kazasıyla ilgili bu hüküm, bulaşıcı hastalık ve benzeri sorunlar nedeniyle mescitlerde cemaatle birlikte kılamayanlar için de geçerlidir. Bu kişiler bayram namazını evde aile fertleriyle birlikte cemaatle de eda edebilirler.
Beyhaki’nin rivayetine göre Enes Bin Mâlik (radiyallahu anh) bayram namazını kaçırdığında aile efradını toplar, imamın bayram günü kıldırdığı gibi onlarla bayram namazını kılardı. (Beyhâkî)
Bu genel bilgilerden sonra mezheplere göre duruma bakacak olursak; Şafi mezhebine mensup olanlar kendi evlerinde ister tek başına ister eşi ve çocukları ile beraber cemaatle bayram namazı kılabilirler. Hutbe okuyabilenler, namazdan sonra eşine ve çocuklarına bayram hutbesi de okuyabilirler.
Hanefi olanlar ise tek başına bayram namazını kılamazlar. Ancak bayram namazlarını cemaatle evde kılmaları halinde vacib olan vazifeyi yapmış olurlar. Evde eşi ve çocukları ile beraber cemaatle bayram namazlarını kılmaları yeterlidir. Cuma namazındaki gibi sayı bakımından üç yada dört kişi olmaları gerekmez, normal cemaatle kılınan namazlar gibi iki kişiyle de cemaat olup bayram namazını kılabilirler. Namazdan sonra hutbe okumak ise sünnettir. Okuyabilenlerin ailesine bayram hutbesi okuması güzel olur. Ama okunmasa da bir şey gerekmez.
Yine fıkıhta, “hal/durumda bir daralma varsa hüküm genişler” kâidesi vardır. Hem zaruret durumlarında diğer hak mezheplerin hükmüyle amel etmek caizdir. Bu bayramda özellikle Hanefî mezhebinde olanlar diğer mezheplerdeki hüküm ile de amel ederek evlerinde cemaatle ya da tek başlarına bayram namazını kılabilirler.
Bütün bu malumatlardan sonra merak edenler için muhterem Hocamızın bu konudaki görüşünü de Dr. Ergun Çapan hocadan öğreniyoruz:
Dr. Ergun Çapan hoca, muhterem hocamıza sorulan bir soruya verdiği cevabı bizimle paylaştı:
Zâtı âlilerine malum salgından korunma amacıyla evlerden dışarı çıkılamadığı, cami, mescid ve mabedlerde ibadetin yapılamadığı böyle bir dönemde "Bayram Namazı"nı evde kılma meselesi sorulduğunda, kılınabilir, kılındıktan sonra da Allah'a, eksiğiyle , noksanıyla yapılan bu ibadeti kabul buyurması için dua edilir, buyurdular.
Bu bayram bir ilki yaşayarak evlerimizde ailecek cemaatle bayram namazlarımızı kılalım inşallah. Evlerimiz ailecek getireceğimiz Itri dedenin bestesi tekbirlerle şenlensin..Bayram hutbesini okuyabilenler kendisi okusun, okumak istemeyenler ise online olarak hutbe yayınlayan bir organizasyondan hutbe dinleyebilirler. Hem bu vesile ile hanımlar da bayram namazı kılarak sevabından istifade ederler.
Bir zarurete binaen evlerimizde eda edeceğimiz bayram namazlarımızı inşallah önümüzdeki Kurban bayramında cami ve mescitlerde yine o eski coşkusuyla gürül gürül eda ederiz..
Yarın bayram namazı nasıl kılınır?
[Hüseyin Yağmur] 22.5.2020 [Samanyolu Haber]
NBA Yıldızı Enes Kanter, Ramazan finalini Afrikalı mezunlarla yaptı [Türkmen Terzi]
Ramazan ayı boyunca bir çok sosyal medya canlı yayınlarında Hizmet gönüllüleri ile buluşan NBA yıldızı Enes Kanter, finali Afrikalı Türk okulu mezunları ile çok samimi bir söyleşi gerçekleştirerek yaptı. Kanter, Van’daki çocukluk hayatından, Samanyolu Koleji ve İstanbul’daki öğrencilik ve spor günlerine, Amerika’daki NBA yıllarına kadar yaşam serüvenini kendisi gibi Hizmet okulu mezunlarıyla paylaştı.
Türkçe Olimpiyatları’ndaki ve Türk kanallarındaki performansları ile hatırlanan “Diyarbakırlı” Nicholas Bixa, “Ey İnsanlık” şiiri ile Khangelani Mhaleni, “Sivas’ın Yollarında” türküsü ile 7. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları Şarkı Yarışması Birincisi Mozambikli Bangaiana Jose ile Malawi, Nijerya ve Tanzanya’dan mezunlar programa katıldı.
FKM Afrika’nın Perşembe akşamı Güney Afrika saati ile 21:00’de başlayan programını Khangelani Mhleni yönetti. Afrika’nın değişik ülkelerinden Hizmet okullarından mezun olan ve Türkiye’de okuyan öğrenciler Kanter’e eğitim, spor, magazin, dünya barışı, koronavirüs ve NBA yıldınızın kurduğu vakıf hakkında sorular sordular.
Kanter, 1992 yılında İsviçre’de doğduğunu, dokuz aylıkken ailesinin Van’a geldiğini, yedinci sınıfa kadar Van’da okuduğunu, Ankara Samanyolu Koleji’nde 2 yıl okuduğunu, sonra İstanbul’da Fenerbahçe’de oynadığını anlattı. Hangi takımlısınız sorununa NBA yıldızı, “Hakan Şükür sporluyum” diye cevap verdi. 17 yaşında geldiği Amerika’da, NBA’in farklı takımlarında dokuz yılını doldurduğunu belirtti.
Kanter’in Van’dan bahsetmesi üzerine Çanakkale’de okuyan Khangeleni, Van kahvaltısını özlediğini, Güney Afrika’da ailesine Van kahvaltısı hazırladığını söyledi. “En sevdiğiniz yemekler hangileri” sorusuna ise Kanter, “annemin yaptığı yemekler, dünyanın en pahalı restoranlarından daha güzeldir annelerimizin yaptığı yemekler” şeklinde cevap verdi. En sevdiğiniz ülke sorusuna ise “Singapur ve Güney Afrika” cevabını verdı.
Tanzanyalı Kitendo, sorularına “Vanlıyım, Kanlıyım, Şanlıyım” sözleri ile başladı. “Time to Help” derneği olarak geçen yıl düzenledikleri basketbol turnuvasına video mesajı gönderen Kanter’e teşekkür etti ve ülkesine davet etti.
Kitendo, “Türkiye’de herkes futbol hastası, siz nasıl basketbolcu oldunuz?” sorusuna Kanter, “Benim de başlangıçta hayalim futbolcu olmaktı. Hakan Şükür abileri seyrediyorsunuz, Dünya Kupası’nı izliyorsunuz… Boyum uzun olunca hep kaleye koydular ve ben de basketbola başladım. Arkadaşlarım lakap filan takardı, annem milyonlarca insandan sen mi çıkacaksın basketbolcu filan derdi” diye cevap verdi. NBA yıldızı “Annem beni sabah namazlarına kaldırırdı kardeşlerimle beraber, bir sabah namazı idi. Annem dedi ki oğlum şu anda duaların tam kabul olma zamanı, istediğin duayı et dedi. Ben de ellerimi kaldırdım, Allahım inşallah bir gün NBA takımı Lakers’da oynarım diye. Tabi o zamanlar Lakers en iyilerden bir tanesi. Kobe Byrant, Shakuille O’Neal orada oynuyor, şampiyonluk kazanan bir takım…annem öyle dua etme hayırlı olanını iste dedi ama ben tekrar Lakers diye dua ettim ve o duayı ettikten tam 10 yıl sonra NBA’deki ilk resmi maçımı Lakers a karşı oynadım.” diye özel anılarını anlattı.
Nijeryalı Idris’in eğitimle alakalı sorularını ise Kanter şöyle yanıtladı, “Annem hemşire, babam Genetik mühendisi idi ve benim spordan daha çok başarılı bir öğrenci olmamı istiyorlardı. Evimizde eğitim ön planda idi. Amerika’ya gelmemin asıl amacı eğitim ve sporu aynı anda devam ettirmekti. NBA’de oynasanız bile en fazla 34,35 yaşına kadar oynarsınız. Basketbol kariyeriniz bitince ancak eğitiminiz ile bir işe sahip olursunuz. Kanter, üniversitede ilk yılını bitirdiğini ve ikinci yılda bölüm seçildiğini, uzay bilimi ve fizik ilgisini çektiğini, çocukluğunda astronot olmak istediğini ama Türkiyede’ki öğretmenlerinin, uzay kıyafetlerinin kendisinin büyüklüğünde yapılmadığını söylediklerini, bu sözler kendisinin hayallerini yerle bir ettiğini, şimdi Amerika’da uzay bölümüne girebileceğini söyledi. Kanter, “Amerika’da dersleriniz, notlarınız iyi değilse takımdaki en iyi oyuncu da olsanız notlarınız iyileşene kadar sizi oynatmıyorlar. Maç sonrası mikrofon uzatıldığında ülkenizle alakalı siyasi ve başka sorular sorulduğunda cevap verebilmeniz kendi kariyeriniz için çok önemli. NBA de artık entellektüel bir profil oluşturuluyor” dedi. Fizik derslerinin, deneylerin favorisi olduğunu söyleyen Kanter, “bütün öğrencilerimiz bizim geleceğimiz. Hedeflerini en yüksek tutsunlar. Günümüzde en büyük proplem eğitimsizlik. Eğitimle dünyanın proplemlerini çözeceğiz, eğitim spordan da daha önemli” sözleri ile Afrikalı öğrencilere mesaj verdi.
Malawi’den Thokozani Manguwo ise dünya barışı ile ilgili sordu. İnsanlar neden kavga ediyor? sorusuna Kanter, “Hocaefendi’nin ‘yaşatmak için yaşama’ ideali çok önemli. Dünya büyük bir aile. Bizim yapmamız gereken insanlık ortak paydalarını bulabilmek ve egolarımızı yenebilmek. Savaşlar; egolar, kıskanclık, paraya tapma, güce makama tapma yüzünden oluyor. Başkası açken biz tok yatmaz, başkalarına yardım edersek bu savaşlar, kavgalar biter” dedi.
“Spor dünya barışına katkı sağlıyor mu?” sosuna ise, “Lebron James barışa katkı sağlıyor. Sporda ırkçılık arttı. Renk, din, dil ayrımı yapılmadan herkese eşit davranılması lazım. Stephan Curry, Colin Kaepernick barış konuşmaları ile öne çıkmış oyuncular. Bir çok genç oyuncu barışa katkıda bulunmak için gayret gösteriyor” sizleri ile cevap verdi. Kanter şöyle devam etti, “dünya tek bir virüse karşı birlik oldu. İnsanlar egosunu kontrol etmeli, Allah görünmez bir virüsle herkesi terbiye etti. Afrika’daki öğrenciler kendine çok dikkat etmeli. Korona’dan kendini korumalı. Afrikalı öğrencilerimizden en büyük isteğim doktorlara, hemşirelere sağlık çalışanlarına dua etmeleri”.
Mozambikli mezunlar ise Kanter’e magazin soruları sordular. Kanter, Mozambikte 8 kişi ile çevirdikleri 164 kiloluk maklube ile dünya rekoru kırdıklarını, Maputo şehrini hiç unutamayacağını anlattı. Kanter masa tenisinde de iyi olduğunu ifade etti. NBA’de en yakın arkadaşının Senegalli Tacko Fall olduğunu, kardeş gibi olduklarını, beraber Türk restoranına gittiklerini, Kuran okuduklarını, sabah namazına kalktıklarını anlattı. Kendinizi nasıl motive ediyorsunuz sorusuna ise “Kimse size inanmıyorsa kendinize inanın. 30 sayı, 20 sayı attığım çok maç oldu. Çok kötü maçlarım da geçti.Önemli olan zorluklara takılmadan ayağa kalkıp tekrar devam etmek. Önünüze derin sular, dikenler çıkar. Bunlara takılmayın. Dua ile yola devam edin. Çok kapı dua ile açılır.” diye cevap verdi.
Hangi Türkçe şarkıları seviyorsunuz?
Jose’nin hangi müziği seviyorsunuz sorusuna ise Kanter, “Türk müziğinde “Ney”i seviyorum dedi. Eskiden flüt çalardım şimdi piyano çalışıyorum ama ellerim biraz büyük geliyor dedi. Jose “Sivas’ın yollarına..” sarkışını canlı söyleyerek Kanter’e hediye etti.
Kanter 3 yıl önce geldiği Güney Afrika’da Mandela’nın vizyonundan çok etkilendiğini ve ülkedeki beyaz ve siyahlar arasındaki gelir dengesizliğinin kendisini çok düşündürdüğünü söyledi. Güney Afrika’daki çocukların çamurdan oyuncaklarla oynasalar bile mutluluklarına, gözlerindeki samimiyet, saygıya hayran kaldığını dile getirdi.
Program’ın sonunda ise Nicholas Bixa, uzun zamandır tanıdığı Kanter’e sürpriz yaptı. Bixa, yaklaşık 5 ay önce evlendiği Türk eşi ile hazırladığı, üzerinde “iyiki doğdun Enes Kanter” yazılı pasta ile, 21 Mayıs’ta doğan NBA yıldızının yaş gününü kutladı. Bixa,”maalesef size pastayı gönderemiyoruz, sizin yerinize yiyeceğiz” diye espiri yaptı. Kanter ise, “ben doğum günü pastası kesmemiştim, çok teşekkür ederim” dedi. “Afrikalı mezunlar “iyi ki doğdun Enes” sözleri ile online doğum günü kutlaması yaptılar.
Kanter, kurduğu vakfının eğitim faaliyetlerine devam ettiğini, dünyanın bir çok yerinde gıda, sağlık hizmetlerine devam edeceklerini söyledi.Afrika’da herkesin atletik olduğunu söyşeyen Kanter, Afrikalı ünlü atletleri örnek vererek, en büyük projesinden birinin Afrika’daki başarılı öğrencilere Amerika’da eğitim ve spor imkanları sağlamak olduğunu ifade etti.
Kanter Afrikali öğrencilerle memnuniyetini programdan sonra şöyle bir tweet atarak ifade etti, ” Afrika’dan tün dünyadaki herkese selamlar ve hürmetler. Kardeşlerimle beraber şu ana kadar katıldığım en güzel programlardan biriydi… Sevgi ve barış dili ile aynı duyguları paylaştık”.
[Türkmen Terzi] 22.5.2020 [TR724]
Türkçe Olimpiyatları’ndaki ve Türk kanallarındaki performansları ile hatırlanan “Diyarbakırlı” Nicholas Bixa, “Ey İnsanlık” şiiri ile Khangelani Mhaleni, “Sivas’ın Yollarında” türküsü ile 7. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları Şarkı Yarışması Birincisi Mozambikli Bangaiana Jose ile Malawi, Nijerya ve Tanzanya’dan mezunlar programa katıldı.
FKM Afrika’nın Perşembe akşamı Güney Afrika saati ile 21:00’de başlayan programını Khangelani Mhleni yönetti. Afrika’nın değişik ülkelerinden Hizmet okullarından mezun olan ve Türkiye’de okuyan öğrenciler Kanter’e eğitim, spor, magazin, dünya barışı, koronavirüs ve NBA yıldınızın kurduğu vakıf hakkında sorular sordular.
Kanter, 1992 yılında İsviçre’de doğduğunu, dokuz aylıkken ailesinin Van’a geldiğini, yedinci sınıfa kadar Van’da okuduğunu, Ankara Samanyolu Koleji’nde 2 yıl okuduğunu, sonra İstanbul’da Fenerbahçe’de oynadığını anlattı. Hangi takımlısınız sorununa NBA yıldızı, “Hakan Şükür sporluyum” diye cevap verdi. 17 yaşında geldiği Amerika’da, NBA’in farklı takımlarında dokuz yılını doldurduğunu belirtti.
Kanter’in Van’dan bahsetmesi üzerine Çanakkale’de okuyan Khangeleni, Van kahvaltısını özlediğini, Güney Afrika’da ailesine Van kahvaltısı hazırladığını söyledi. “En sevdiğiniz yemekler hangileri” sorusuna ise Kanter, “annemin yaptığı yemekler, dünyanın en pahalı restoranlarından daha güzeldir annelerimizin yaptığı yemekler” şeklinde cevap verdi. En sevdiğiniz ülke sorusuna ise “Singapur ve Güney Afrika” cevabını verdı.
Tanzanyalı Kitendo, sorularına “Vanlıyım, Kanlıyım, Şanlıyım” sözleri ile başladı. “Time to Help” derneği olarak geçen yıl düzenledikleri basketbol turnuvasına video mesajı gönderen Kanter’e teşekkür etti ve ülkesine davet etti.
Kitendo, “Türkiye’de herkes futbol hastası, siz nasıl basketbolcu oldunuz?” sorusuna Kanter, “Benim de başlangıçta hayalim futbolcu olmaktı. Hakan Şükür abileri seyrediyorsunuz, Dünya Kupası’nı izliyorsunuz… Boyum uzun olunca hep kaleye koydular ve ben de basketbola başladım. Arkadaşlarım lakap filan takardı, annem milyonlarca insandan sen mi çıkacaksın basketbolcu filan derdi” diye cevap verdi. NBA yıldızı “Annem beni sabah namazlarına kaldırırdı kardeşlerimle beraber, bir sabah namazı idi. Annem dedi ki oğlum şu anda duaların tam kabul olma zamanı, istediğin duayı et dedi. Ben de ellerimi kaldırdım, Allahım inşallah bir gün NBA takımı Lakers’da oynarım diye. Tabi o zamanlar Lakers en iyilerden bir tanesi. Kobe Byrant, Shakuille O’Neal orada oynuyor, şampiyonluk kazanan bir takım…annem öyle dua etme hayırlı olanını iste dedi ama ben tekrar Lakers diye dua ettim ve o duayı ettikten tam 10 yıl sonra NBA’deki ilk resmi maçımı Lakers a karşı oynadım.” diye özel anılarını anlattı.
Nijeryalı Idris’in eğitimle alakalı sorularını ise Kanter şöyle yanıtladı, “Annem hemşire, babam Genetik mühendisi idi ve benim spordan daha çok başarılı bir öğrenci olmamı istiyorlardı. Evimizde eğitim ön planda idi. Amerika’ya gelmemin asıl amacı eğitim ve sporu aynı anda devam ettirmekti. NBA’de oynasanız bile en fazla 34,35 yaşına kadar oynarsınız. Basketbol kariyeriniz bitince ancak eğitiminiz ile bir işe sahip olursunuz. Kanter, üniversitede ilk yılını bitirdiğini ve ikinci yılda bölüm seçildiğini, uzay bilimi ve fizik ilgisini çektiğini, çocukluğunda astronot olmak istediğini ama Türkiyede’ki öğretmenlerinin, uzay kıyafetlerinin kendisinin büyüklüğünde yapılmadığını söylediklerini, bu sözler kendisinin hayallerini yerle bir ettiğini, şimdi Amerika’da uzay bölümüne girebileceğini söyledi. Kanter, “Amerika’da dersleriniz, notlarınız iyi değilse takımdaki en iyi oyuncu da olsanız notlarınız iyileşene kadar sizi oynatmıyorlar. Maç sonrası mikrofon uzatıldığında ülkenizle alakalı siyasi ve başka sorular sorulduğunda cevap verebilmeniz kendi kariyeriniz için çok önemli. NBA de artık entellektüel bir profil oluşturuluyor” dedi. Fizik derslerinin, deneylerin favorisi olduğunu söyleyen Kanter, “bütün öğrencilerimiz bizim geleceğimiz. Hedeflerini en yüksek tutsunlar. Günümüzde en büyük proplem eğitimsizlik. Eğitimle dünyanın proplemlerini çözeceğiz, eğitim spordan da daha önemli” sözleri ile Afrikalı öğrencilere mesaj verdi.
Malawi’den Thokozani Manguwo ise dünya barışı ile ilgili sordu. İnsanlar neden kavga ediyor? sorusuna Kanter, “Hocaefendi’nin ‘yaşatmak için yaşama’ ideali çok önemli. Dünya büyük bir aile. Bizim yapmamız gereken insanlık ortak paydalarını bulabilmek ve egolarımızı yenebilmek. Savaşlar; egolar, kıskanclık, paraya tapma, güce makama tapma yüzünden oluyor. Başkası açken biz tok yatmaz, başkalarına yardım edersek bu savaşlar, kavgalar biter” dedi.
“Spor dünya barışına katkı sağlıyor mu?” sosuna ise, “Lebron James barışa katkı sağlıyor. Sporda ırkçılık arttı. Renk, din, dil ayrımı yapılmadan herkese eşit davranılması lazım. Stephan Curry, Colin Kaepernick barış konuşmaları ile öne çıkmış oyuncular. Bir çok genç oyuncu barışa katkıda bulunmak için gayret gösteriyor” sizleri ile cevap verdi. Kanter şöyle devam etti, “dünya tek bir virüse karşı birlik oldu. İnsanlar egosunu kontrol etmeli, Allah görünmez bir virüsle herkesi terbiye etti. Afrika’daki öğrenciler kendine çok dikkat etmeli. Korona’dan kendini korumalı. Afrikalı öğrencilerimizden en büyük isteğim doktorlara, hemşirelere sağlık çalışanlarına dua etmeleri”.
Mozambikli mezunlar ise Kanter’e magazin soruları sordular. Kanter, Mozambikte 8 kişi ile çevirdikleri 164 kiloluk maklube ile dünya rekoru kırdıklarını, Maputo şehrini hiç unutamayacağını anlattı. Kanter masa tenisinde de iyi olduğunu ifade etti. NBA’de en yakın arkadaşının Senegalli Tacko Fall olduğunu, kardeş gibi olduklarını, beraber Türk restoranına gittiklerini, Kuran okuduklarını, sabah namazına kalktıklarını anlattı. Kendinizi nasıl motive ediyorsunuz sorusuna ise “Kimse size inanmıyorsa kendinize inanın. 30 sayı, 20 sayı attığım çok maç oldu. Çok kötü maçlarım da geçti.Önemli olan zorluklara takılmadan ayağa kalkıp tekrar devam etmek. Önünüze derin sular, dikenler çıkar. Bunlara takılmayın. Dua ile yola devam edin. Çok kapı dua ile açılır.” diye cevap verdi.
Hangi Türkçe şarkıları seviyorsunuz?
Jose’nin hangi müziği seviyorsunuz sorusuna ise Kanter, “Türk müziğinde “Ney”i seviyorum dedi. Eskiden flüt çalardım şimdi piyano çalışıyorum ama ellerim biraz büyük geliyor dedi. Jose “Sivas’ın yollarına..” sarkışını canlı söyleyerek Kanter’e hediye etti.
Kanter 3 yıl önce geldiği Güney Afrika’da Mandela’nın vizyonundan çok etkilendiğini ve ülkedeki beyaz ve siyahlar arasındaki gelir dengesizliğinin kendisini çok düşündürdüğünü söyledi. Güney Afrika’daki çocukların çamurdan oyuncaklarla oynasalar bile mutluluklarına, gözlerindeki samimiyet, saygıya hayran kaldığını dile getirdi.
Program’ın sonunda ise Nicholas Bixa, uzun zamandır tanıdığı Kanter’e sürpriz yaptı. Bixa, yaklaşık 5 ay önce evlendiği Türk eşi ile hazırladığı, üzerinde “iyiki doğdun Enes Kanter” yazılı pasta ile, 21 Mayıs’ta doğan NBA yıldızının yaş gününü kutladı. Bixa,”maalesef size pastayı gönderemiyoruz, sizin yerinize yiyeceğiz” diye espiri yaptı. Kanter ise, “ben doğum günü pastası kesmemiştim, çok teşekkür ederim” dedi. “Afrikalı mezunlar “iyi ki doğdun Enes” sözleri ile online doğum günü kutlaması yaptılar.
Kanter, kurduğu vakfının eğitim faaliyetlerine devam ettiğini, dünyanın bir çok yerinde gıda, sağlık hizmetlerine devam edeceklerini söyledi.Afrika’da herkesin atletik olduğunu söyşeyen Kanter, Afrikalı ünlü atletleri örnek vererek, en büyük projesinden birinin Afrika’daki başarılı öğrencilere Amerika’da eğitim ve spor imkanları sağlamak olduğunu ifade etti.
Kanter Afrikali öğrencilerle memnuniyetini programdan sonra şöyle bir tweet atarak ifade etti, ” Afrika’dan tün dünyadaki herkese selamlar ve hürmetler. Kardeşlerimle beraber şu ana kadar katıldığım en güzel programlardan biriydi… Sevgi ve barış dili ile aynı duyguları paylaştık”.
[Türkmen Terzi] 22.5.2020 [TR724]
Maaş ödeyemeyen yüz binlerce işletme 3,5 milyon çalışan için ödenek istedi!
Koronavirüs salgınında ekonomik darboğaza düşen yüz binlerce işletme işçilerin maaşlarını ödeyemeyince yaklaşık 3,5 milyon çalışan için kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) tarafında yayımlanan İşsizlik Sigortası Fonu verilerine göre, Nisan ayında başvurusu kabul edilen yaklaşık 2,6 milyon çalışan için toplam 4,1 milyar TL kısa çalışma ödemesi yapıldı. Mart ayında 77 bin 979 kişiye işsizlik maaşı bağlanırken bu sayı nisan ayında 82 bin 490 kişiye ulaştı.
İşsizlik Sigortası Fonu verilerine göre, Nisan 2020 sonu itibariyle fonun toplam varlığı 133 milyar 223 milyon TL oldu. Nisanda 2 milyon 590 bin 589 kişi, toplamda 4 milyar 95 milyon TL kısa çalışma ödemesi almaya hak kazandı. Mart ayında ise 96 bin 636 kişi kısa çalışma ödeneği almaya hak kazanmıştı.
ÖDENEĞE BAŞVURAN İŞYERLERİNİN YÜZDE 40’I İMALAT SEKTÖRÜNDEN
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, kısa çalışma ödeneğine en çok başvuru yapan sektör yüzde 40 ile imalat sektörü. Ödeneğe en fazla başvuru yapan diğer sektörlerin oranı; yüzde 15 ile toptan ve perakende ticaret sektörü, yüzde 12 ile konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetleri, yüzde 6 ile eğitim sektörü olarak belirtildi.
BAŞVURU YAPAN FİRMALARIN YÜZDE 90’INDA 50’DEN AZ ÇALIŞAN VAR
Koronavirüs salgınıyla birlikte yüz binlerce işletme kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Bu işletmelerin yüzde 51’inin işyerlerinde 1 ila 3 kişi istihdam ediliyor. 4 ila 9 çalışanı olan işletmelerin oranı ise yüzde 28. Çalışan sayısı 50’den az olan işletmeler, toplam başvuru yapan işletmelerin yüzde 90’ından fazlasını oluşturuyor.
[TR724] 22.5.2020
İşsizlik Sigortası Fonu verilerine göre, Nisan 2020 sonu itibariyle fonun toplam varlığı 133 milyar 223 milyon TL oldu. Nisanda 2 milyon 590 bin 589 kişi, toplamda 4 milyar 95 milyon TL kısa çalışma ödemesi almaya hak kazandı. Mart ayında ise 96 bin 636 kişi kısa çalışma ödeneği almaya hak kazanmıştı.
ÖDENEĞE BAŞVURAN İŞYERLERİNİN YÜZDE 40’I İMALAT SEKTÖRÜNDEN
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, kısa çalışma ödeneğine en çok başvuru yapan sektör yüzde 40 ile imalat sektörü. Ödeneğe en fazla başvuru yapan diğer sektörlerin oranı; yüzde 15 ile toptan ve perakende ticaret sektörü, yüzde 12 ile konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetleri, yüzde 6 ile eğitim sektörü olarak belirtildi.
BAŞVURU YAPAN FİRMALARIN YÜZDE 90’INDA 50’DEN AZ ÇALIŞAN VAR
Koronavirüs salgınıyla birlikte yüz binlerce işletme kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Bu işletmelerin yüzde 51’inin işyerlerinde 1 ila 3 kişi istihdam ediliyor. 4 ila 9 çalışanı olan işletmelerin oranı ise yüzde 28. Çalışan sayısı 50’den az olan işletmeler, toplam başvuru yapan işletmelerin yüzde 90’ından fazlasını oluşturuyor.
[TR724] 22.5.2020
Ağır hasta olmasına rağmen tahliye edilmeyen tutuklu hayatını kaybetti!
Osmaniye’de kalp krizi ve beyin kanaması sonucu 3 kez yoğun bakıma alınan ve durumu iyi denildiği için tahliye edilmeyen hasta tutuklu Sabri Kaya hayatını kaybetti. Kalbi yüzde 25 çalışan Kaya, 25 Mart’ta kalp krizi ve beyin kanaması geçirmişti. Kaya, 3 kez yoğun bakıma alınıp, “Durumu iyi” denilerek tekrar cezaevine götürülmüştü.
Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçirdiği bağırsak kanaması sonucu sık sık hastane ve cezaevi arasında gidip gelen tutuklu Sabri Kaya hakkında tahliye kararı verildiği gün getirildiği Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde hayatını kaybetti.
TAHLİYE KARARI VERİLDİĞİ GÜN HAYATINI KAYBETTİ
Kaya için 20 Mayıs’ta Osmaniye Devlet Hastanesi tarafından “Cezaevinde kalamaz” raporu verilip, aynı gün Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’ne sevk edildi. Kaya hakkında Osmaniye Devlet Hastanesi tarafından “Cezaevinde kalamaz” raporu verildikten sonra Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da dün tahliye kararı verildi.
Kaya’nın avukatı İlhan Öngör, tahliye kararı sonrasında “Artık kurtulacak gibi değil. Yaşaması zor. Hatta hastaneden sağlıklı bilgi verilmiyor. Bize, ‘öldü’ demiyorlar ama ‘yaşaması zor’ diyorlar. Doktorlarla görüştüm bana, tedaviye artık cevap vermediğini söylediler” demişti.
[TR724] 22.5.2020
Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçirdiği bağırsak kanaması sonucu sık sık hastane ve cezaevi arasında gidip gelen tutuklu Sabri Kaya hakkında tahliye kararı verildiği gün getirildiği Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde hayatını kaybetti.
TAHLİYE KARARI VERİLDİĞİ GÜN HAYATINI KAYBETTİ
Kaya için 20 Mayıs’ta Osmaniye Devlet Hastanesi tarafından “Cezaevinde kalamaz” raporu verilip, aynı gün Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’ne sevk edildi. Kaya hakkında Osmaniye Devlet Hastanesi tarafından “Cezaevinde kalamaz” raporu verildikten sonra Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da dün tahliye kararı verildi.
Kaya’nın avukatı İlhan Öngör, tahliye kararı sonrasında “Artık kurtulacak gibi değil. Yaşaması zor. Hatta hastaneden sağlıklı bilgi verilmiyor. Bize, ‘öldü’ demiyorlar ama ‘yaşaması zor’ diyorlar. Doktorlarla görüştüm bana, tedaviye artık cevap vermediğini söylediler” demişti.
[TR724] 22.5.2020
Mevla’ya küçük bir teşekkür mukabelesi: Sadaka-i Fıtır [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Bereketli Ramazan Ayı’na has bir yardımlaşma çeşidi vardır ki, halk arasında fitre olarak meşhur olan “sadak-i fıtır” ibadetidir. İslam Dini, aynı zamanda bir yardımlaşma dinidir. Mü’min, güvenen ve güvenilen insan demektir. Bulunduğu yere güven, emniyet ve esenlik verir. Bu anlamda o, kendi başına yaşamaz, yaşayamaz. Yakın-uzak çevresindeki, yaşadığı mahalle, kasaba, şehir, ülke hatta dünyadaki insanlarla yakınlaşmanın arayışı peşinde olur. Bu yakınlaşmalar, herhangi şahsi bir çıkar ve faydacılık sebebine dayanmaz. Aksine, yakınlaşmalardaki temel sebep, “acaba yakınlaştığım kimselerden bana ihtiyacı olan var mıdır?” inancıdır.
İnsanlar arasındaki yakınlaşmanın en kestirme yollarından birisi de, muhtaç olduklarında onların ellerinden tutmak, maddi-manevi sıkıntıları varsa onları gidermek ve hepsinden de öte onlarla paylaşmaktır. Acıyı paylaşmak, sevinci paylaşmak, dertleri paylaşmak ve kazandığı helal parayı paylaşmaktır.
Ramazan Ayı, açlık ve susuzlukla karşı karşıya getirmek suretiyle bizlere, muhtaçların durumunu daha iyi empati yapma vesilesi sunar. İslam, müntesiplerine emrettiği zekat ve öşür gibi ibadetlerin yanında, bir de sadaka-i fıtır gibi bir ibadeti emretmekle, bu ayın bereketine ayrı bir bereket daha katar.
Bu yazıda fıtır sadakasının fıkhî ahkâmından ziyade, sosyal ve psikolojik yönüne dikkat çekmek istiyorum. Fıtır sadakası, adından da anlaşıldığı üzere, mü’minin insan olarak yaratılışına küçük bir şükür olması düşüncesiyle verdiği bir sadakadır. Aslında bu açıdan ona, bir hayat sigortası olarak bakmak da mümkündür. Bu haliyle o, hem bir teşekkür, hem de gelecek yılın muhtemel belalarına karşı, kendimiz, evlat ve torunlarımız, yakınlarımız ve dünyamız açısından da bir güvenlik ve esenlik vesilesidir.
Yüce Yaratıcı, insanı hiçbir karşılık almadan yaratmış, her türlü değer ve kıymet açısından varlığın zirvesine yerleştirmiş, varlığı da emrine âmâde kılmıştır. Düşünen bir akıl, görüp duyan ve bunları değerlendiren paha biçilmez organlar ve hayatını en konforlu bir şekilde devam ettireceği bir ortam bahşetmiştir. İşte fıtır sadakası, böylesine mükemmel bir dünyayı ve bu dünyada, zevk ve lezzet alacağımız organları bize bahşeden Yüce Mevla’ya küçük bir teşekkür mukabelesidir.
Bizler için her açıdan ideal bir örnek olan Allah Resûlü (s.a.s.), Ramazan Ayı ile buluştuğunda, yardım ve infakta, insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert bir hale gelirdi. Mekke döneminde sınırsız verilen infak ibadeti, Medine döneminde belli sınırlara çekilerek, fıtır sadakası da bunlardan birisi haline gelmiş oldu. Medine Döneminin ikinci yılında Ramazan orucuyla beraber uygulamaya konulmuş, fikhî ölçüleri ise Resûlullah (s.a.s.) tarafından belirlenmiştir.
Fıtır sadakasının hikmetiyle ilgili olarak İbn Abbas (r.a.)’ın şu değerlendirmesi oldukça önemlidir. “Allah Resûlü fıtır sadakasını, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye emretmiştir.” Buna göre, bu sembolik sadaka, insan olma gereği yaptığımız günahları temizleyen bir ibadet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küçük de olsa böylesine bir hediye ile, darda kalmış, Ramazan ve Bayramın neşesini gereği gibi hissedemeyecek yetim ve yoksul kardeşlerimizi de kucaklamış ve bu güzel sevince onları da ortak etmiş oluruz.
Sadaka-i fıtırla, darda kalan kardeşlerimizi rahatlatmakla, başımıza gelmesi muhtemel bela ve musibetlere karşı bir önlem almış ve aynı zamanda mahşerdeki sıkıntılarda da elimizden tutacak bir eli kazanmış oluruz. Nitekim Allah Resûlü, fıtır ve benzeri sadakaların semerisini anlattığı sözlerinden birinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah, bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı benzeri basit bir şey vesilesiyle, üç kişiyi Cennet’ine koyar: Sadakanın verilmesini emreden ev reisini, verilecek şeyi hazırlayan evin hanımını ve sadakayı yoksulun eline veren hizmetçiyi.”
Melekleşme ufkunu yakaladığımız, günahlardan arınarak nispeten masumlaştığımız, mağfiret ve affın mevsimini yaşadığımız şu kutlu zaman dilimlerinde, fıtır sadakasını ihmal etmemeli, özellikle de babasız ve annesiz mağdur ve masumların ellerinden tutmalı, başlarını okşamalı, gönüllerini almalı ve onurlarını da zedelemeden ceplerine bu sembolik sadakayı koymayı ihmal etmemeliyiz.
Rabbim, sadakalarınızı makbul, dualarınızı müstecâb ve günahlarınızı da mağfur ederek, gerçek Bayramlara ulaştırması dileklerimle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 22.5.2020 [TR724]
İnsanlar arasındaki yakınlaşmanın en kestirme yollarından birisi de, muhtaç olduklarında onların ellerinden tutmak, maddi-manevi sıkıntıları varsa onları gidermek ve hepsinden de öte onlarla paylaşmaktır. Acıyı paylaşmak, sevinci paylaşmak, dertleri paylaşmak ve kazandığı helal parayı paylaşmaktır.
Ramazan Ayı, açlık ve susuzlukla karşı karşıya getirmek suretiyle bizlere, muhtaçların durumunu daha iyi empati yapma vesilesi sunar. İslam, müntesiplerine emrettiği zekat ve öşür gibi ibadetlerin yanında, bir de sadaka-i fıtır gibi bir ibadeti emretmekle, bu ayın bereketine ayrı bir bereket daha katar.
Bu yazıda fıtır sadakasının fıkhî ahkâmından ziyade, sosyal ve psikolojik yönüne dikkat çekmek istiyorum. Fıtır sadakası, adından da anlaşıldığı üzere, mü’minin insan olarak yaratılışına küçük bir şükür olması düşüncesiyle verdiği bir sadakadır. Aslında bu açıdan ona, bir hayat sigortası olarak bakmak da mümkündür. Bu haliyle o, hem bir teşekkür, hem de gelecek yılın muhtemel belalarına karşı, kendimiz, evlat ve torunlarımız, yakınlarımız ve dünyamız açısından da bir güvenlik ve esenlik vesilesidir.
Yüce Yaratıcı, insanı hiçbir karşılık almadan yaratmış, her türlü değer ve kıymet açısından varlığın zirvesine yerleştirmiş, varlığı da emrine âmâde kılmıştır. Düşünen bir akıl, görüp duyan ve bunları değerlendiren paha biçilmez organlar ve hayatını en konforlu bir şekilde devam ettireceği bir ortam bahşetmiştir. İşte fıtır sadakası, böylesine mükemmel bir dünyayı ve bu dünyada, zevk ve lezzet alacağımız organları bize bahşeden Yüce Mevla’ya küçük bir teşekkür mukabelesidir.
Bizler için her açıdan ideal bir örnek olan Allah Resûlü (s.a.s.), Ramazan Ayı ile buluştuğunda, yardım ve infakta, insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert bir hale gelirdi. Mekke döneminde sınırsız verilen infak ibadeti, Medine döneminde belli sınırlara çekilerek, fıtır sadakası da bunlardan birisi haline gelmiş oldu. Medine Döneminin ikinci yılında Ramazan orucuyla beraber uygulamaya konulmuş, fikhî ölçüleri ise Resûlullah (s.a.s.) tarafından belirlenmiştir.
Fıtır sadakasının hikmetiyle ilgili olarak İbn Abbas (r.a.)’ın şu değerlendirmesi oldukça önemlidir. “Allah Resûlü fıtır sadakasını, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye emretmiştir.” Buna göre, bu sembolik sadaka, insan olma gereği yaptığımız günahları temizleyen bir ibadet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küçük de olsa böylesine bir hediye ile, darda kalmış, Ramazan ve Bayramın neşesini gereği gibi hissedemeyecek yetim ve yoksul kardeşlerimizi de kucaklamış ve bu güzel sevince onları da ortak etmiş oluruz.
Sadaka-i fıtırla, darda kalan kardeşlerimizi rahatlatmakla, başımıza gelmesi muhtemel bela ve musibetlere karşı bir önlem almış ve aynı zamanda mahşerdeki sıkıntılarda da elimizden tutacak bir eli kazanmış oluruz. Nitekim Allah Resûlü, fıtır ve benzeri sadakaların semerisini anlattığı sözlerinden birinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah, bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı benzeri basit bir şey vesilesiyle, üç kişiyi Cennet’ine koyar: Sadakanın verilmesini emreden ev reisini, verilecek şeyi hazırlayan evin hanımını ve sadakayı yoksulun eline veren hizmetçiyi.”
Melekleşme ufkunu yakaladığımız, günahlardan arınarak nispeten masumlaştığımız, mağfiret ve affın mevsimini yaşadığımız şu kutlu zaman dilimlerinde, fıtır sadakasını ihmal etmemeli, özellikle de babasız ve annesiz mağdur ve masumların ellerinden tutmalı, başlarını okşamalı, gönüllerini almalı ve onurlarını da zedelemeden ceplerine bu sembolik sadakayı koymayı ihmal etmemeliyiz.
Rabbim, sadakalarınızı makbul, dualarınızı müstecâb ve günahlarınızı da mağfur ederek, gerçek Bayramlara ulaştırması dileklerimle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 22.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Ne hukuk kaldı, ne insaf: Öğrenciler yine sokağa atıldı [İlker Doğan]
AKP rejiminin kendisine ‘biat’ etmeyen muhaliflere yönelik baskı ve hukuksuzlukları sürüyor. Adana’da, Furkan Vakfı’na mensup oldukları iddiasıyla üniversite öğrencilerinin kaldığı evler, iki resmi rapora ve mahkemenin aksi yöndeki kararına rağmen ‘vakfın kaçak yurdu olduğu’ iddiasıyla kapatıldı. Korona salgınının hızla yayıldığı dönemde, Ramazan ayında onlarca öğrenci sokağa atıldı. İddiaya göre en son 4 Nisan’da yapılan ve evlerin ‘mesken’ olarak kayıtlara geçtiği üçüncü rapor ise ortadan kaldırdı!
Daha önce Furkan Vakfı’na kesilen astronomik cezalar, mahkeme tarafından ‘haksız’ bulanarak iptal edilmişti. Adana Valiliği bu konuda da yeni bir uygulamaya gitti ve artık cezaları evlerin sahiplerine kesmeye başladı! Edinilen bilgilere göre kapatılan evlerin sahiplerine 58’er bin lira da ceza kesildi.
Cemaatin lideri Alpaslan Kuytul, yaşananlara tepkiliydi: “Kapattıkları evlerin talebe evi olduğuna, yurt olmadığına dair iki resmi rapor ve bir mahkeme kararı var. Ancak buna rağmen hiç bir suçu ve günahı olmayan çocukları Ramazan günü sokağa atıyorlar. Ev mi yok? Başka yerde ev kiralar otururlar. Ama siz bu yaptığınızla ‘zulüm dönemi’ olarak tarihe geçeceksiniz.”
Furkan Vakfı gönüllüsü öğrenciler iki yıl önce yine bir Ramazan ayında evlerinden atılarak sokakta yaşamak zorunda bırakılmıştı.
AKP iktidarı ve ortaklarının cemaatlere yönelik operasyonları bitmek bilmiyor. Merkezi Adana’da bulunan Furkan Vakfı’na mensup olduğu iddiasıyla onlarca öğrencinin kaldığı ‘mesken’ statüsündeki evler Valilik kararıyla mühürlendi.
Furkan Vakfı’na yönelik baskılar yaklaşık iki yıl öncesine dayanıyor. Edinilen bilgilere göre, Çukurova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ekipleri, öğrencilerin kaldığı evlerin ‘yurt’ olduğu şikayetleri üzerine vakfa ait olduğu ileri sürülen evlerde incelemelerde bulunuyor. Ancak tutulan raporda iddiaların asılsız olduğu, evlerin ‘mesken’ olduğu ve öğrencilerin kaldığı belirtiliyor. Söz konusu raporlar Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Adana Valiliği’ne gönderiliyor.
ARDI ARDINA TEFTİŞLER
Ancak aynı evler bir kaç ay sonra yeniden ‘teftiş’ ediliyor. Ve bu raporda da söz konusu evlerin ‘yurt’ değil, mesken olduğu kayda geçiriliyor. İkinci rapordan bir kaç ay sonra Cemaat’in lideri Alpaslan Kuytul’un tutuklanması üzerine söz konusu evler de Furkan Vakfı’nın yurdu oldukları gerekçesiyle mühürleniyor. Ayrıca vakfa da 240 bin lira ceza kesiliyor.
KAYYIMLAR: EVLER VAKFA AİT DEĞİL!
Operasyon sonrası vakfa kayyım atanıyor. Üç kişilik kayyım heyeti 240 bin liralık cezaya, ’söz konusu evlerin vakfa ait olmadığı, vakfın böyle bir yurdu olmadığı’ gerekçesiyle itiraz ediyor. Yargılama sonunda mahkeme 240 bin liralık cezayı iptal ediyor. Mahkeme kararında da söz konusu evlerin ‘yurt’ değil, mesken olduğu belirtiliyor. Mahkeme kararı üzerine evler yeniden açılıyor.
MAHKEME KARARI YOK SAYILIYOR
İlçe Milli Eğitim’in iki raporu ve mahkemenin kararına rağmen 4 Nisan’da söz konusu evler yeniden teftiş ediliyor. Yaklaşık 10 ev tek tek geziliyor. Ve nihayet üçüncü raporda da söz konusu evlerin ‘mesken’ olduğu belirtiliyor. Ancak geçtiğimiz hafta Adana Valiliği’nden gönderilen evlerin boşaltılmasına dair yazıda, ‘evlerin yurt’ olduğu kaydediliyor.
ALPASLAN KUYTUL: RAPORU DEĞİŞTİRDİLER
Alpaslan Kuytul, valiliğin kapatma kararına gerekçe yaptığı raporun değiştirildiğini söylüyor: “Şahitleri var, raporun fotoğrafları var. ‘Mesken’ diyor. Ancak gelen son yazıda buraların ‘yurt olduğu’ yazıyor. Yalan söylüyorlar. Raporu değiştirdiler. Biz AVM’ler açılıyorsa camiler de açılsın, cuma kılınsın demeye başlayınca meskenler, yurt oldu. Avukat arkadaşımız, 4 Nisan tarihli raporu görmek istediğini söylüyor. Öyle bir rapor yok diyorlar. Bizde fotoğrafları var raporun.” diyor.
CEZALAR EV SAHİPLERİNE KESİLİYOR
Adana Valiliği’nin daha önce vakfa kestiği 240 bin TL’lik ceza mahkeme tarafından ‘haksız’ bulunarak iptal edilmişti. Valilik yeni cezaları ise mesken sahiplerine kesmeye başladı. Edinilen bilgilere göre kapatılan 10’a yakın evin sahibine 58’er bin lira ceza kesildi. Alpaslan Kuytul, “Bayan talebelerin evleri de kapatıldı. Evlerin üçünde ise çocuklu aileler kalıyordu. Valilik kararıyla evler boşaltılıyor. Bunu kim yaptırıyor? Şu Ramazan gününde bu talebeleri dışarıya atmak AKP’ye fayda mı sağlar zarar mı getirir? Talebeler yine sokaklarda kalacaklar. Bunlar nereden ev bulacak? Nereden yemek bulacak? Eşyayı nereden alacak? Hangi yetkiyle sen bunu yapıyorsun?” ifadelerini kullanıyor.
Öğrenciler: Allah’tan reva mıdır bu?
Sokakta kalan öğrenciler mağduriyetlerini çektikleri videolarla duyurmaya çalışıyor. Sokağa atılan bayan öğrencilerden biri şunları söylüyor: “Ben burda birkaç arkadaşımla kalan bir öğrenciyim. Hazırlandığım bazı sınavlar var, tıpkı arkadaşlarımın hazırlandığı gibi. Ama bizleri sokağa attılar. Gücünüz birkaç talebeye mi yetti, birkaç öğrenciye mi yetti yani? Adana’nın bu sıcağında biz sokakta ne yapacağız, nereye gideceğiz? Allah’tan reva mıydı bu yaptığınız? Siz bize bunu yaşattınız, ben dilerim ki Rabbimden siz de aynısını yaşayasınız” şeklinde konuştu.
Kapatılan evlerden birinde kalan üniversite öğrencisi Yasin Demir ise kaldığı evin görüntüsünü paylaştığı videoda, “Bu evin neresİ yurt? Bayrama iki gün kala bizi evden atıyorlar. Biz nasıl ve nereden ev bulacağız?” diyor.
[İlker Doğan] 22.5.2020 [TR724]
Daha önce Furkan Vakfı’na kesilen astronomik cezalar, mahkeme tarafından ‘haksız’ bulanarak iptal edilmişti. Adana Valiliği bu konuda da yeni bir uygulamaya gitti ve artık cezaları evlerin sahiplerine kesmeye başladı! Edinilen bilgilere göre kapatılan evlerin sahiplerine 58’er bin lira da ceza kesildi.
Cemaatin lideri Alpaslan Kuytul, yaşananlara tepkiliydi: “Kapattıkları evlerin talebe evi olduğuna, yurt olmadığına dair iki resmi rapor ve bir mahkeme kararı var. Ancak buna rağmen hiç bir suçu ve günahı olmayan çocukları Ramazan günü sokağa atıyorlar. Ev mi yok? Başka yerde ev kiralar otururlar. Ama siz bu yaptığınızla ‘zulüm dönemi’ olarak tarihe geçeceksiniz.”
Furkan Vakfı gönüllüsü öğrenciler iki yıl önce yine bir Ramazan ayında evlerinden atılarak sokakta yaşamak zorunda bırakılmıştı.
AKP iktidarı ve ortaklarının cemaatlere yönelik operasyonları bitmek bilmiyor. Merkezi Adana’da bulunan Furkan Vakfı’na mensup olduğu iddiasıyla onlarca öğrencinin kaldığı ‘mesken’ statüsündeki evler Valilik kararıyla mühürlendi.
Furkan Vakfı’na yönelik baskılar yaklaşık iki yıl öncesine dayanıyor. Edinilen bilgilere göre, Çukurova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ekipleri, öğrencilerin kaldığı evlerin ‘yurt’ olduğu şikayetleri üzerine vakfa ait olduğu ileri sürülen evlerde incelemelerde bulunuyor. Ancak tutulan raporda iddiaların asılsız olduğu, evlerin ‘mesken’ olduğu ve öğrencilerin kaldığı belirtiliyor. Söz konusu raporlar Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Adana Valiliği’ne gönderiliyor.
ARDI ARDINA TEFTİŞLER
Ancak aynı evler bir kaç ay sonra yeniden ‘teftiş’ ediliyor. Ve bu raporda da söz konusu evlerin ‘yurt’ değil, mesken olduğu kayda geçiriliyor. İkinci rapordan bir kaç ay sonra Cemaat’in lideri Alpaslan Kuytul’un tutuklanması üzerine söz konusu evler de Furkan Vakfı’nın yurdu oldukları gerekçesiyle mühürleniyor. Ayrıca vakfa da 240 bin lira ceza kesiliyor.
KAYYIMLAR: EVLER VAKFA AİT DEĞİL!
Operasyon sonrası vakfa kayyım atanıyor. Üç kişilik kayyım heyeti 240 bin liralık cezaya, ’söz konusu evlerin vakfa ait olmadığı, vakfın böyle bir yurdu olmadığı’ gerekçesiyle itiraz ediyor. Yargılama sonunda mahkeme 240 bin liralık cezayı iptal ediyor. Mahkeme kararında da söz konusu evlerin ‘yurt’ değil, mesken olduğu belirtiliyor. Mahkeme kararı üzerine evler yeniden açılıyor.
MAHKEME KARARI YOK SAYILIYOR
İlçe Milli Eğitim’in iki raporu ve mahkemenin kararına rağmen 4 Nisan’da söz konusu evler yeniden teftiş ediliyor. Yaklaşık 10 ev tek tek geziliyor. Ve nihayet üçüncü raporda da söz konusu evlerin ‘mesken’ olduğu belirtiliyor. Ancak geçtiğimiz hafta Adana Valiliği’nden gönderilen evlerin boşaltılmasına dair yazıda, ‘evlerin yurt’ olduğu kaydediliyor.
ALPASLAN KUYTUL: RAPORU DEĞİŞTİRDİLER
Alpaslan Kuytul, valiliğin kapatma kararına gerekçe yaptığı raporun değiştirildiğini söylüyor: “Şahitleri var, raporun fotoğrafları var. ‘Mesken’ diyor. Ancak gelen son yazıda buraların ‘yurt olduğu’ yazıyor. Yalan söylüyorlar. Raporu değiştirdiler. Biz AVM’ler açılıyorsa camiler de açılsın, cuma kılınsın demeye başlayınca meskenler, yurt oldu. Avukat arkadaşımız, 4 Nisan tarihli raporu görmek istediğini söylüyor. Öyle bir rapor yok diyorlar. Bizde fotoğrafları var raporun.” diyor.
CEZALAR EV SAHİPLERİNE KESİLİYOR
Adana Valiliği’nin daha önce vakfa kestiği 240 bin TL’lik ceza mahkeme tarafından ‘haksız’ bulunarak iptal edilmişti. Valilik yeni cezaları ise mesken sahiplerine kesmeye başladı. Edinilen bilgilere göre kapatılan 10’a yakın evin sahibine 58’er bin lira ceza kesildi. Alpaslan Kuytul, “Bayan talebelerin evleri de kapatıldı. Evlerin üçünde ise çocuklu aileler kalıyordu. Valilik kararıyla evler boşaltılıyor. Bunu kim yaptırıyor? Şu Ramazan gününde bu talebeleri dışarıya atmak AKP’ye fayda mı sağlar zarar mı getirir? Talebeler yine sokaklarda kalacaklar. Bunlar nereden ev bulacak? Nereden yemek bulacak? Eşyayı nereden alacak? Hangi yetkiyle sen bunu yapıyorsun?” ifadelerini kullanıyor.
Öğrenciler: Allah’tan reva mıdır bu?
Sokakta kalan öğrenciler mağduriyetlerini çektikleri videolarla duyurmaya çalışıyor. Sokağa atılan bayan öğrencilerden biri şunları söylüyor: “Ben burda birkaç arkadaşımla kalan bir öğrenciyim. Hazırlandığım bazı sınavlar var, tıpkı arkadaşlarımın hazırlandığı gibi. Ama bizleri sokağa attılar. Gücünüz birkaç talebeye mi yetti, birkaç öğrenciye mi yetti yani? Adana’nın bu sıcağında biz sokakta ne yapacağız, nereye gideceğiz? Allah’tan reva mıydı bu yaptığınız? Siz bize bunu yaşattınız, ben dilerim ki Rabbimden siz de aynısını yaşayasınız” şeklinde konuştu.
Kapatılan evlerden birinde kalan üniversite öğrencisi Yasin Demir ise kaldığı evin görüntüsünü paylaştığı videoda, “Bu evin neresİ yurt? Bayrama iki gün kala bizi evden atıyorlar. Biz nasıl ve nereden ev bulacağız?” diyor.
[İlker Doğan] 22.5.2020 [TR724]
Kimlerle yol arkadaşlığı yapılır veya peşinden gidilir? (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Furkan Sûresi’nde peygamberlere tabi olmayan zâlimlerin kendilerini yanlış yollara düşüren dostlarından dolayı pişmanlıkları anlatılmaktadır: “O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.”
İsrâ Sûresi 71. ve 72. Ayetlerde ise peşinden gidilecek insanların âkıbetler üzerinde ne kadar büyük öneme sahip olduğu vurgulanmaktadır: “Ama gün gelir ve bütün insanları peşlerinden gittikleri önderleriyle çağırırız. (Kim dünyada gerçek ve hakikate götüren bir önderin arkasından gider de, Âhiret’te) hesap defteri sağından verilirse, işte o kutlu insanlar defterlerini mutluluk içinde okurlar ve güzel davranışlarının karşılığını görmede kıl kadar olsun haksızlığa uğratılmazlar. Ama kim de bu dünyada gerçeklere kör olur (ve gerçeğe götüren bir önderin izinden gitmezse), böylesi Âhiret’te de kör olacaktır ve (İlâhî af ve mağfiret) yoluna çok daha fazla uzaklıktadır”
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Keşke Çığlıkları” başlıklı Kırık Testi’de bu ayetten hareketle yaptığı şu tespit çok önemlidir: “Eğer insan, ahirette böyle sızlanmak istemiyorsa burada şuurlu yaşamalı, kimin arkasından gideceğini iyi tayin etmeli ve Allah’ın, insanları şaşırtmamak üzere gönderdiği resûllerin yolundan ayrılmamalıdır. Aslında Allah, insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamıştır. O, varlığının aynası ve ziyası olan enbiya-i izam, asfiya-i kiram ve evliya-i fihâm ile hep yolumuza ışık tutmuştur. Ancak insan, dünyada bu pişuva ve pişdarları görmezlikten gelir de onların izini takip etmez ve izsizliğinin kurbanı olursa yolunu kaybeder, dalâlet çukuruna yuvarlanır.”
Sadıklarla beraber olunuz…
İnsanın arkalarına düşüp yol alacağı arkadaşlarını seçerken çok dikkatli olması gerekmektedir. Bu seçimin neticesine bağlı olarak ebedi hayatta şakilerle mi yoksa saidlerle mi beraber olacağı şekillenmektedir. Kur’an’da bu hakikate uygun hareket edilmesi gerektiği emredilmektedir: “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla, sadıklarla beraber olun” (Tevbe, 9/119) “
Hocaefendi, bu konuyu “Temsil Keyfiyeti” başlıklı Kırık Testi’de doğru arkadaşların ve peşinden gidileceklerin doğru seçiminin üzerinde tahşidat yapmaktadırlar: “Mü’minler arasından örnek olacak bazı kimseler öne çıkmalı, onlar hüsn-ü misal olmalı ve diğerleri de onları örnek almalı… Bazılarımız kendi ayaklarımızla yürüyemeyecek olursak hemen arkadaşlarımıza takılmalı ve onların arkasından gitmeliyiz. Yani, her zaman hepimiz birden bast hali yaşıyor gibi içimizden gelerek, gönlümüzün inşirahlarına müsâvî bir tavır ve davranış ortaya koyamayabiliriz. Ancak o bast halini yaşayabilenlerle beraber oturur kalkarsak, kendi kendimize yetmediğimiz zaman, onların desteğiyle ayakta dururuz…
Evet, yaşadığımız ortam, dost ve arkadaş çevremiz doğruluğu yaşamaya bizi zorluyorsa; bulunduğumuz vasat itibarıyla iyi olmaya zorlanıyorsak; bazen içimizden gelmeyerek de olsa, günah ve masiyet adına bir fasit dairenin içine düşmekten korunmuş oluruz. Öyle bir çevre sayesinde yolumuza kolay devam eder ve kolay yaşarız. Yoksa insan bir kere düşerse, bir kere daha… Ve sonra bir kere daha… Derken yüzüstü kapaklanır ve sürüm sürüm sürünerek bir hayat geçirir. İşte, bundan dolayı Kur’ân, “Sadıklarla beraber olun” diyor…
Öyleyse, meseleyi sürekli önde götüren, her defasında ipi ilk göğüsleyen insanları kollamak ve onları örnek almak bizim için de bir imtihanı kazanma vesilesi olacaktır. Onların temsildeki tavır ve davranışlarını hüsn-ü misal kabul etmek ve onlarla beraber olmak, bizi, vazifeyi hakkıyla edâ etmeye götürecektir. Bazen onlarla kıyasladığımızda halimizden utansak da, kendi ayaklarımız üzerinde duramadığımız anlarda öyle insanlara tutunup onlarla beraber olursak, Kabe’yi tavaf edenlerin kimi zaman oradaki insan seliyle sürüklenip istese de tavafın dışına çıkamaması ve cebren tavafa devam etmesi gibi, inşaallah biz de topluluğun bereketiyle cebren de olsa yolumuza devam eder ve kulluk ipini göğüsleriz.”
Kimlerin peşinden gidilir veya arkadaş seçiminde kriterler neler olmalıdır?..
“İstikamet” başlıklı yazısında kriterlerin neler olması gerektiği hakkında Hocaefendi şu hususları ele almaktadırlar: “Bâyezid-i Bistâmî’ye: “Falan kimse suda yürüyor, havada uçuyor.” dediklerinde, Hazret: “Balıklar, kurbağalar da suda yüzüyor; sinekler, kuşlar da havada uçuyor. Görseniz ki bir adam seccadesini suya sermiş yüzüyor veya havada bağdaş kurmuş oturuyor; zinhâr ona iltifat etmeyiniz! Onun hâl ve hareketlerindeki istikamete ve onların da Sünnet’e uygunluğuna bakınız!” buyurur.. ve bize, harikalar atmosferinde pervaz etmeyi değil, istikameti ve kulluk zemininde yüzü yerde olmayı salıklar.”
İnsanların harikulade haller göstermeleri, maddi ve manevi birtakım makamların sahibi olmaları, çok güzel söz söylüyor ve yazı yazıyor olmaları, akademik unvanları, mensup oldukları meslek grupları gibi hususlar değildir önemli olan. Önemli olan o insanların davranışlarındaki istikamet ve bunların Kur’an’a ve Sünnet’e ne kadar uygun olduğudur.
Hocaefendi “İçtimaî Huzur Ve Yükselişin Vesileleri” başlıklı Bamteli’nde bu konunun önemine dikkat çekmektedirler: “Nazarlar, Râşid Halifeler ufkuna döneceği ve gönüller onu hedefleyeceği âna kadar, zannediyorum, bizler düşüp kalkmaya devam edeceğiz; sürçmeye, teklemeye devam edeceğiz. Meşâyih kılık ve kıyafetinde çok şeytanlara alkış tutacağız, hiç farkına varmadan. Giydiği cübbeye aldanacağız.. kılığına-kıyafetine aldanacağız.. bindiği arabaya aldanacağız.. ihraz ettiği makama aldanacağız.. konuma aldanacağız.. akılsız, mantıksız sürülerin alkışlamasına aldanacağız.. Aldanacağız… “Seni, seni, seni!..” demeleri onu zehirlediği gibi, bizleri de zehirleyecek, hiç farkına varmadan. Tutup, şeytanın avenesine yardımcı olacağız, hafizanallah!.. Nazarlar, Hulefâ-i Râşidîn’e döneceği âna kadar…”
Hocaefendi “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun” ayetini “Kimin Peşindesin” başlıklı Bamtelinde şöyle yorumlamaktadırlar: “Ben” diyen, başkalarını düşünemez. Yaptığı hizmetlerde kendi menfaatlerini, yakınlarının kazançlarını ve ailevî çıkarlarını hedefleyen bir insan, Hak nezdinde makbul ve kalıcı bir başarı ortaya koyamaz. Çünkü o tavır ve davranış, peygamberlerin yoluna aykırıdır. Rehberlik yapan kimse, rehberliği karşılığında sizden bir bedel istemiyorsa, bir beklentisi yok ise, işte ona tâbi olunur”
Hocaefendi peygamberlerden sonra tâbi olunması gereken insanların başında Râşid Halifeler’in (r.anhüm) geldiğine “Şeytanın Santralı Ve Peygamber Yolu” başlıklı Bamteli’nde bir hadis-i şerifi hatırlatarak vurgu yapmaktadırlar: ““İçinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf ve herc ü merç göreceklerdir. Siz sünnetime ve doğruya götüren Raşid Halifelerin (yani Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) sünnetine sarılın, yapışın. Bunlara azı dişlerinizle sımsıkı tutunun!” “Benim yolum, yöntemim, yaptığım şeyler, ortaya koyduğum sistem. Bir de Benden sonraki Râşid Halifelerim.” Bu mir’ât-ı mücellâlar, Allah’tan gelen şeyleri tek harfini, tek sinyalini kaybetmeden O’ndan (SAV) almışlar Allah’ın izni-inayetiyle ve hayatlarını hep o çizgide sürdürmüşler, Allah’ın izniyle.”
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (SAV) “En hayırlı asır, öncelikle benim içinde bulunduğum şu asırdır; sonra onu takip eden, sonra onu takip eden asırdır)” buyurmuşlardır. Müslümanlığın doğru anlaşılması, tefsiri ve yorumlanmasında ilk başvurulması gerekenler, asırların en hayırlısındaki Ashab-ı Kiram’ın ve onlara tâbi olan tâbiîn-i izâmın anlayışları ve kusursuz temsilleri olmalıdır.
Hocaefendi “Mehdî, Mesîh Ve Kâinat İmamı” başlıklı Bamteli’nde kimlere tâbi olunup olunmaması gerektiği ile ilgili kriterleri ise şöyle özetlemektedirler: “Bakmayın aleyhinizde atıp tutanlara; siz kendi yolunuza, Kitab’a, Sünnet’e, Siyer felsefesine, Usulüddin’e bakın!.. Bakmayın Horasanlı Taylasanlılara, bugün aleyhinizde atıp tutanlara!.. Kendi yolunuza, yönteminize bakın!.. Allahım, falanın-filanın bu mevzudaki düşüncelerine takılarak, nâm-ı celîl-i nebevîyi güneşin doğup battığı her yere götürme duygu ve düşüncesinden bizi mahrum etme!..“
[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.5.2020 [TR724]
İsrâ Sûresi 71. ve 72. Ayetlerde ise peşinden gidilecek insanların âkıbetler üzerinde ne kadar büyük öneme sahip olduğu vurgulanmaktadır: “Ama gün gelir ve bütün insanları peşlerinden gittikleri önderleriyle çağırırız. (Kim dünyada gerçek ve hakikate götüren bir önderin arkasından gider de, Âhiret’te) hesap defteri sağından verilirse, işte o kutlu insanlar defterlerini mutluluk içinde okurlar ve güzel davranışlarının karşılığını görmede kıl kadar olsun haksızlığa uğratılmazlar. Ama kim de bu dünyada gerçeklere kör olur (ve gerçeğe götüren bir önderin izinden gitmezse), böylesi Âhiret’te de kör olacaktır ve (İlâhî af ve mağfiret) yoluna çok daha fazla uzaklıktadır”
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Keşke Çığlıkları” başlıklı Kırık Testi’de bu ayetten hareketle yaptığı şu tespit çok önemlidir: “Eğer insan, ahirette böyle sızlanmak istemiyorsa burada şuurlu yaşamalı, kimin arkasından gideceğini iyi tayin etmeli ve Allah’ın, insanları şaşırtmamak üzere gönderdiği resûllerin yolundan ayrılmamalıdır. Aslında Allah, insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamıştır. O, varlığının aynası ve ziyası olan enbiya-i izam, asfiya-i kiram ve evliya-i fihâm ile hep yolumuza ışık tutmuştur. Ancak insan, dünyada bu pişuva ve pişdarları görmezlikten gelir de onların izini takip etmez ve izsizliğinin kurbanı olursa yolunu kaybeder, dalâlet çukuruna yuvarlanır.”
Sadıklarla beraber olunuz…
İnsanın arkalarına düşüp yol alacağı arkadaşlarını seçerken çok dikkatli olması gerekmektedir. Bu seçimin neticesine bağlı olarak ebedi hayatta şakilerle mi yoksa saidlerle mi beraber olacağı şekillenmektedir. Kur’an’da bu hakikate uygun hareket edilmesi gerektiği emredilmektedir: “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla, sadıklarla beraber olun” (Tevbe, 9/119) “
Hocaefendi, bu konuyu “Temsil Keyfiyeti” başlıklı Kırık Testi’de doğru arkadaşların ve peşinden gidileceklerin doğru seçiminin üzerinde tahşidat yapmaktadırlar: “Mü’minler arasından örnek olacak bazı kimseler öne çıkmalı, onlar hüsn-ü misal olmalı ve diğerleri de onları örnek almalı… Bazılarımız kendi ayaklarımızla yürüyemeyecek olursak hemen arkadaşlarımıza takılmalı ve onların arkasından gitmeliyiz. Yani, her zaman hepimiz birden bast hali yaşıyor gibi içimizden gelerek, gönlümüzün inşirahlarına müsâvî bir tavır ve davranış ortaya koyamayabiliriz. Ancak o bast halini yaşayabilenlerle beraber oturur kalkarsak, kendi kendimize yetmediğimiz zaman, onların desteğiyle ayakta dururuz…
Evet, yaşadığımız ortam, dost ve arkadaş çevremiz doğruluğu yaşamaya bizi zorluyorsa; bulunduğumuz vasat itibarıyla iyi olmaya zorlanıyorsak; bazen içimizden gelmeyerek de olsa, günah ve masiyet adına bir fasit dairenin içine düşmekten korunmuş oluruz. Öyle bir çevre sayesinde yolumuza kolay devam eder ve kolay yaşarız. Yoksa insan bir kere düşerse, bir kere daha… Ve sonra bir kere daha… Derken yüzüstü kapaklanır ve sürüm sürüm sürünerek bir hayat geçirir. İşte, bundan dolayı Kur’ân, “Sadıklarla beraber olun” diyor…
Öyleyse, meseleyi sürekli önde götüren, her defasında ipi ilk göğüsleyen insanları kollamak ve onları örnek almak bizim için de bir imtihanı kazanma vesilesi olacaktır. Onların temsildeki tavır ve davranışlarını hüsn-ü misal kabul etmek ve onlarla beraber olmak, bizi, vazifeyi hakkıyla edâ etmeye götürecektir. Bazen onlarla kıyasladığımızda halimizden utansak da, kendi ayaklarımız üzerinde duramadığımız anlarda öyle insanlara tutunup onlarla beraber olursak, Kabe’yi tavaf edenlerin kimi zaman oradaki insan seliyle sürüklenip istese de tavafın dışına çıkamaması ve cebren tavafa devam etmesi gibi, inşaallah biz de topluluğun bereketiyle cebren de olsa yolumuza devam eder ve kulluk ipini göğüsleriz.”
Kimlerin peşinden gidilir veya arkadaş seçiminde kriterler neler olmalıdır?..
“İstikamet” başlıklı yazısında kriterlerin neler olması gerektiği hakkında Hocaefendi şu hususları ele almaktadırlar: “Bâyezid-i Bistâmî’ye: “Falan kimse suda yürüyor, havada uçuyor.” dediklerinde, Hazret: “Balıklar, kurbağalar da suda yüzüyor; sinekler, kuşlar da havada uçuyor. Görseniz ki bir adam seccadesini suya sermiş yüzüyor veya havada bağdaş kurmuş oturuyor; zinhâr ona iltifat etmeyiniz! Onun hâl ve hareketlerindeki istikamete ve onların da Sünnet’e uygunluğuna bakınız!” buyurur.. ve bize, harikalar atmosferinde pervaz etmeyi değil, istikameti ve kulluk zemininde yüzü yerde olmayı salıklar.”
İnsanların harikulade haller göstermeleri, maddi ve manevi birtakım makamların sahibi olmaları, çok güzel söz söylüyor ve yazı yazıyor olmaları, akademik unvanları, mensup oldukları meslek grupları gibi hususlar değildir önemli olan. Önemli olan o insanların davranışlarındaki istikamet ve bunların Kur’an’a ve Sünnet’e ne kadar uygun olduğudur.
Hocaefendi “İçtimaî Huzur Ve Yükselişin Vesileleri” başlıklı Bamteli’nde bu konunun önemine dikkat çekmektedirler: “Nazarlar, Râşid Halifeler ufkuna döneceği ve gönüller onu hedefleyeceği âna kadar, zannediyorum, bizler düşüp kalkmaya devam edeceğiz; sürçmeye, teklemeye devam edeceğiz. Meşâyih kılık ve kıyafetinde çok şeytanlara alkış tutacağız, hiç farkına varmadan. Giydiği cübbeye aldanacağız.. kılığına-kıyafetine aldanacağız.. bindiği arabaya aldanacağız.. ihraz ettiği makama aldanacağız.. konuma aldanacağız.. akılsız, mantıksız sürülerin alkışlamasına aldanacağız.. Aldanacağız… “Seni, seni, seni!..” demeleri onu zehirlediği gibi, bizleri de zehirleyecek, hiç farkına varmadan. Tutup, şeytanın avenesine yardımcı olacağız, hafizanallah!.. Nazarlar, Hulefâ-i Râşidîn’e döneceği âna kadar…”
Hocaefendi “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun” ayetini “Kimin Peşindesin” başlıklı Bamtelinde şöyle yorumlamaktadırlar: “Ben” diyen, başkalarını düşünemez. Yaptığı hizmetlerde kendi menfaatlerini, yakınlarının kazançlarını ve ailevî çıkarlarını hedefleyen bir insan, Hak nezdinde makbul ve kalıcı bir başarı ortaya koyamaz. Çünkü o tavır ve davranış, peygamberlerin yoluna aykırıdır. Rehberlik yapan kimse, rehberliği karşılığında sizden bir bedel istemiyorsa, bir beklentisi yok ise, işte ona tâbi olunur”
Hocaefendi peygamberlerden sonra tâbi olunması gereken insanların başında Râşid Halifeler’in (r.anhüm) geldiğine “Şeytanın Santralı Ve Peygamber Yolu” başlıklı Bamteli’nde bir hadis-i şerifi hatırlatarak vurgu yapmaktadırlar: ““İçinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf ve herc ü merç göreceklerdir. Siz sünnetime ve doğruya götüren Raşid Halifelerin (yani Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) sünnetine sarılın, yapışın. Bunlara azı dişlerinizle sımsıkı tutunun!” “Benim yolum, yöntemim, yaptığım şeyler, ortaya koyduğum sistem. Bir de Benden sonraki Râşid Halifelerim.” Bu mir’ât-ı mücellâlar, Allah’tan gelen şeyleri tek harfini, tek sinyalini kaybetmeden O’ndan (SAV) almışlar Allah’ın izni-inayetiyle ve hayatlarını hep o çizgide sürdürmüşler, Allah’ın izniyle.”
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (SAV) “En hayırlı asır, öncelikle benim içinde bulunduğum şu asırdır; sonra onu takip eden, sonra onu takip eden asırdır)” buyurmuşlardır. Müslümanlığın doğru anlaşılması, tefsiri ve yorumlanmasında ilk başvurulması gerekenler, asırların en hayırlısındaki Ashab-ı Kiram’ın ve onlara tâbi olan tâbiîn-i izâmın anlayışları ve kusursuz temsilleri olmalıdır.
Hocaefendi “Mehdî, Mesîh Ve Kâinat İmamı” başlıklı Bamteli’nde kimlere tâbi olunup olunmaması gerektiği ile ilgili kriterleri ise şöyle özetlemektedirler: “Bakmayın aleyhinizde atıp tutanlara; siz kendi yolunuza, Kitab’a, Sünnet’e, Siyer felsefesine, Usulüddin’e bakın!.. Bakmayın Horasanlı Taylasanlılara, bugün aleyhinizde atıp tutanlara!.. Kendi yolunuza, yönteminize bakın!.. Allahım, falanın-filanın bu mevzudaki düşüncelerine takılarak, nâm-ı celîl-i nebevîyi güneşin doğup battığı her yere götürme duygu ve düşüncesinden bizi mahrum etme!..“
[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Kaydol:
Yorumlar (Atom)