Korona salgını ile boğuşan dünya için ekonomik maliyet her geçen gün katlanırken, Türkiye gibi ihtiyat akçesi olmayan devletler için riskler daha da artıyor.
Almanya milli gelirinde 1950’den bu yana en sert küçülmeye (Yüzde 7) hazırlanıyor.
Avrupa Birliği’nin tamamı için daralma yüzde 15’i bulabilir. Amerika yüzde 6-7 arasında küçülecek ki sadece bu oran bile iki Türkiye’ye bedel bir kayıp anlamına geliyor.
AB’nin çöktüğü bir dönemde ihracat gelirinin yüzde 51’ini bu coğrafyadan kazanan Türkiye’nin krizden etkilenmeyeceği söylenemez. İhracat muhtemelen yüzde 30 azalacak.
Türkiye de şimdilik para basarak tehlikeyi atlatmaya çalışıyor. Para basılıyor desek de kimsenin haberi yok. Belirli bir plan dahilinde yapılmadığı için basılan paraların nerede harcandığı meçhul.
TCMB ÇİFT TARAFLI KARŞILIKSIZ PARA BASIYOR
Sene başında 155 milyar TL olan tedavüldeki para tutarı 17 Nisan itibarıyla 207 milyar TL’ye yükseldi.
Para basma faaliyeti bununla mahdut değil. Merkez Bankası (TCMB) bankaların elinde vadesi gelen tahvilleri topluyor. 2019 yılında 13 milyar TL olan menkul kıymetler portföyü 50 milyar liranın eşiğine geldi.
Bankalar TCMB’den aldığı bu para ile gidip yine Hazine’ye borç veriyor. Böylece bankalar Hazine’ye verilecek nakitte kurye görevini üstleniyor.
Emisyon tarafındaki şişkinliği saklamak için geliştirilmiş dahiyane bir formül! Aksi hâlde emisyon Merkez Bankası bilançosunda 207 milyar TL değil, 240 milyar TL’den fazla görünecekti.
TCMB karşılıksız para basmanın esaslarını kamuoyuna bu yüzden açıklamıyor, açıklayamıyor.
HANGİ BANKNOTTAN, KAÇ ADET BASILDI?
Para basmanın suyunun çıkarıldığı anlaşılmasın diye dolambaçlı patikaya girmek göze alınıyor.
Günün sonunda Hazine o para ile hükûmetin nakit ihtiyacını karşılamıyor mu? Bunu bankacılar görmüyor mu? Herkes olup bitenin farkında.
Vatandaş otomatik para çekme makinelerinden (ATM) çektiği gıcır gıcır 100 liralık, 200 liralık banknotların yeni basıldığını bilmiyor mu?
Bu sene 4 ay bile dolmadan 87 milyon adet 200 liralık banknot basıldı. Yeni basılan 100 liralık banknot ise 269 milyon adet! Para basılırken esnafa, çiftçiye ya da işadamlarına ne kadar destek verildi.
KREDİ ALSIN ALMASINA DA KRİZDE NASIL ÖDEYECEK?
“Kamu bankalarına gidin kredi alın.” demenin ötesinde elle tutulur bir yardım yok. Kaç aydır dükkânı kapalı olan esnaf o krediyi faizi ile nasıl ödeyecek?
Kısa dönem çalışma ödenekleri bile 2’nci aya girilirken hâlâ ödenmedi. "Para yok" diyemeyen bakanlık "şu evrak eksik, bu form yanlış" diyerek işi yokuşa sürüyor.
Özellikle berber, lokanta, terzi, emlakçı gibi küçük esnaf perişan. Neyse ki dar gelirli ailelere 1.000’er liralık yardım dağıtılabildi!
Bedava kolonya ve bedava maske dağıtımı Türkiye’nin muadili olmayan ülkelerle mukayese edildiğinde bile karikatür gibi kalıyor.
Dünyanın en fakir ülkelerinden Demokratik Kongo Cumhuriyeti elektrik faturalarını 6 aylığına dondurdu.
Kaptanın iyisi dalgalı denizde belli olurmuş. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Korona Krizi’nde ne kadar aciz kaldığını günden güne artan sefalet ele veriyor.
AÇLIK VE SEFALET DİZ BOYU
Sosyal medyada paylaşılan boş buzdolabı videoları, Ahbap’ın kurucusu şarkıcı Haluk Levent’in Twitter hesabının Darülaceze kapısına dönmesi de gösteriyor ki Türkiye’de işsiz sayısı Korona’dan sonra 10 milyona yaklaşacak.
Türkiyi İstatistik Kurumu (TÜİK) krizde bile buna göre yeni istisnalar tanımlamaya ve Korona'da işsiz kalanları "işsiz" saymamaya hazırlıyor.
İşsizlik patlamasının tahmin edilenden daha şiddetli olacağını fark eden hükûmet ön alma telaşında.
Masa başı formülleri her dairede yürürlükte.
Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın silik profili başlı başına bir endişe sebebi iken vatandaşın “Bankadaki hesabıma, dolarıma, altınıma el konulur mu?” diye sormasına şaşırmamak lazım.
Özel bankalara “Şu kadar kredi ver, bu kadar devlet tahvili al! Yoksa ceza keserim.” talimatı veren hükûmetin yarın iyice nakite sıkıştığında banka hesaplarına el koymayacağını kim garanti edebilir.
KİMSENİN SWAP KAPISINI AÇACAĞI YOK
Ne Amerika’dan ne de Avrupa’dan swap (dolar-TL takası) kapısı açılacak. Japonya da kendi derdine düştü. Korana kıyametinin ortasında herkesin önceliği kendi vatandaşları ve şirketleri.
Vatandaş yardım beklerken kaşla göz arasında 6 sigorta şirketini kurtarmak için 6,5 milyar TL borçlandı Hazine.
Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası iştiraki olan 6 sigorta şirketinin iflasın eşiğine getirilmesinin fâili çiftçi Mehmet Amca, demirci Ahmet Usta değil herhâlde.
Ne de olsa Varlık Fonu her nev’i teftişten muaf. Fonun yönetim kurulu başkanı Erdoğan ne diyorsa o!
Bu şartlarda 200 milyar lira karşılıksız para basılsa da yaraya merhem olmaz, olamaz. Zira yandaş kapitalizminin sebep olduğu batıklar o kadar büyük ki garibana sıra gelmeyecek.
14 ayda kasadaki 50 milyar doları yiyip bitirenler krizde ne yiyecek?
"Dolar 7 TL olmasın, 6,99 TL'de kalsın" diye birkaç saatte 600 milyon dolar satan bir ekonomi yönetimi istikrarsızlığın merkez üssüdür.
Herkes tehlikenin farkında...
[Turhan Bozkurt] 24.4.2020 [Samanyolu Haber]
Merkez çift taraflı karşılıksız para basıyor [Turhan Bozkurt]
Bir Tek Yusuflara Tanındı bu Hak [Harun Tokak]
İlk Ramazan sevdamı düşünüyorum.
Sanki daha dün gece gördüğüm tatlı bir rüya gibi her şey. Neredeyse yarım asır geride kalmasına karşın, o gece hafızamda hâlâ çok canlı.
Soğuk bir kış gecesi…
Karanlık, yağmurlu ve rüzgârlı ama ruhaniyet dolu bir sahur vakti.
Anacığıma, akşamdan tembihlemiştim sahura kaldırmasını.
Gecenin bir vaktinde “Oğlum, oruç tutacaksan kalk!” demişti.
Çocuklukta bir başka tatlıydı uykular.
Gözlerimi ovuşturarak yataktan doğrulmaya çalışıyorum. Ayaz abanıyor üzerime, bastırıyor beni. “Öteki odada ocak yanıyor oğlum.” sözünün sıcaklığı ısıtmaya yetmişti içimi.
Buz gibi suyla yüzümü yıkayarak, koşuyorum içeriye.
Rahmetli babam, türbesine nur inmiş bir derviş gibi sofranın başında bağdaş kurmuş oturuyor.
Ocaktaki ateşin aydınlığı şavkıyor yüzünde. Titrediğimi görünce gülüyor “Gel ateşe ver sırtını, şimdi ısınırsın.” diyor.
Dışarıda rüzgâr gecenin bağrını parçalıyor.
Uzaklardan da bir davul sesi karışıyor rüzgâra.
İlk defa bir sahur sofrasındayım.
Ocaktaki alevin ve gaz lambasının ışık oyunları, koyu gölgeler halinde yansıyor odanın duvarlarına.
Yer sofrasının üzerindeki tabakların gölgelerine gizlenmiş kaşıklara besmeleyle uzatıyoruz ellerimizi.
Babam “Acele edelim, imsak kesiliyor!” diyor.
Sahur davulunun sesi de gittikçe yaklaşıyor.
Odanın içindeki gaz lambasını alarak camdan, sokağın başına doğru bakıyorum.
Yolun karşısındaki evlerin küçük pencerelerinden ölgün ışıklar süzülüyor.
Nihayet bir gölge beliriyor karanlıkta.
Yüzünü gözünü sarmalamış bir adam elindeki çomakla durmadan omzuna asılı davula vuruyor.
Tam penceremizin önüne gelince ” Süleyman aaa…” diye sesleniyor.
Arap Osman’ın sesi karanlığa karışıyor.
Rahmetli Babam, “Kalktık, kalktık sağol Osman aaaa…”diye karşılık veriyor.
Davulun sesi de gittikçe uzaklaşıyor.
Gaz lambasının loş ışığında, kavut ekmeğiyle yaptığımız o sahurla başladı oruç yolculuğumuz…
Bir kış günü soğuk bir şafak öncesi…
Her seher; ocaktaki çalı çırpının çıtırtılı yanışlarına kaptırırdık gönlümüzü.
Yufka yürekli anamın tavana kadar yığdığı yufka ekmekleriyle birlikte ıslanırdı hayallerimiz.
Ateşe vererek sırtımızı, üşüyen ümitlerimizi ısıtırdık sahurun sıcaklığında.
Üstümüzde asılı duran kışlık sarı kavunların, tavanın koyu gölgelerdeki ışıltılarına gömülürdü gözlerimiz…
Rahmetli Aziz Amca’nın okuduğu lahuti sabah ezanları soğuktan büzüşen bedenimize, titreyen ruhumuza can olurdu.
Viran evlerin arasındaki o küçük mabetten yükselen ezanla birlikte gökte oluşan maneviyat bulutlarından ruhaniyet yağmurları yağardı fukara köyümüzün üzerine.
Her şey, işte o gece başlamıştı.
Anamın, içimi ısıtan sesiyle, “Oruç tutacaksan kalk oğlum!” dediği gece…
Ramazan bir ana sıcaklığı gibi gelir bana.
İlk görev yerim küçük bir kasabaydı.
Liseden mezun olduğum yıllar…
İçimde ilk defa gurbete çıkmanın burukluğu…
Görev yaptığım o küçük kasabaya bazen anam gelirdi.
Dünyalar benim olurdu. Sıcacık olurdu evin içi. Ana sıcaklığı dolardı içime.
Birkaç gün geçince; “Oğlum ben gideyim, baban köyde yalnız, mal maşat beni bekliyor.” derdi.
Biraz daha kalsan anacığım, bak ne güzel duruyoruz şurada, desem de;
“Gideyim oğlum, gideyim artık.”
Bir naylon çantaya doldurduğu eşyalarını eline alır, düşerdi yollara.
Otobüsün camına yüzünü dayar, yaşlı gözlerle bakarak giderdi.
Ben el sallardım. Onun elini sallayacak mecali de olmazdı.
Döndüğümde ev buza dönmüş olurdu..
Akşamları nefis yemek kokuları karşılamazdı beni.
Müşfik eller okşamazdı saçlarımı.
Biz o anaların çocuklarıyız…
Anaların çocuklarını özlediği gibi, çocuklar da analarını özler.
Çocukların vatanlarını özlediği gibi vatan da çocuklarını özler.
Bu yıl Ramazan müşfik bir ana gibi geldi. İçimizi ısıttı, saçlarımızı okşadı.
Bir başka hissettik onun gelişini.
Anasız, vatansız…
Her şey hazin bu Ramazan…
Ne toplu teravihler, ne hatimler, ne kubbelerden taşan tekbirler…
Dün gece diyar-ı gurbette sahura kalktım, bir bardak su içtim.
Bir sahur vaktinin o en tatlı esintileri doldu yüreğime.
Eski güzel günler geldi, oturdu içime.
Oruç tutan insan yüzü gibi aydınlık sokaklar.
Aydınlığı devşire devşire gelen o ezan sesleri...
Aman Allah’ım! Ne güzel, ne coşkulu günlerdi.
Akşama doğru, günbatımlarında…
Minareleri birbirine bağlayan mahya ışıkları şavkıdığında, gün güzel gözlerini kızıla boyadığında…
Minarelerden ezanlar kanatlanırken, sofraların başında biz…
O anlarda iftarın içimize dolan mutluluğuna, mahşerin müstakbel sevinci karışırdı.
Bu bahar sabahı içimde yine buruk bir huzur var.
Kıpır kıpır.
Bahar naraları duyuluyor her yanda.
Sen geldin ya, ey Ramazan!
Mehib yüzlü, hilal kaşlı sevgili…
Yakub’un Yusuf’u beklediği gibi...
Hastanın sabahı beklediği gibi bekledik seni…
İlk oruçta iftar ezanını, ilk görev yerinde anamı beklediğim gibi…
Yüreklerimizin yorulduğu, ümitlerimizin solduğu günlerde geldin.
Bizi soracak olursan işte gördüğün gibi…
Kimimiz hapiste, kimimiz sürgünde, kimimiz kara toprakta…
Seni bu sene mabetlerimizde ağırlayamayacağız.
Affet bizi.
Zaten biz buna nice zamandır layık değildik.
Ama evlerimizde yüreklerimizde misafir edeceğiz.
Gerçi birkaç yıldan beri mabetler bizim için hep mahzundu.
Kullar bizi kovdu.
“Gidin” dediler, “siz buraya layık değilsiniz, hangi yüzle geldiniz.”
Biz belki layık değildik ama karar verici onlar değildi.
Mabetlerle aramıza nicedir kalın duvarlar ördüler.
Beş vakit okunan ezanları uzaklardan hazin hazin dinledik.
Cumalarsa bizim için hep mahzundu.
Sela sesleri sanki bizim üzerimize okunuyordu. Diri diri gömülmenin ne demek olduğunu öğrendik.
Sonra, Allah bizi kovanları da kovdu...
“Gidin, dedi, temizlenin gelin, barışın, helalleşin!”
Biz bunu başaramadık.
Dünya kurulduğundan beri Allah’ın kullarına kapıları hep açık olan Kâbe de kapılarını kapattı.
Peygamber Mescidi'nde türbedarlar dışında kimse kalmadı.
Mescidi Aksa hiç bu kadar mahzun olmamıştı. Kapısında eli silahlı askerler nöbette.
Bu sene hapishanelerin koğuşları dışında toplu ne teravih, ne hatim, ne salavat, ne sahur var.
Bir Tek Yusuflara Tanındı Bu Hak.
Sanki daha dün gece gördüğüm tatlı bir rüya gibi her şey. Neredeyse yarım asır geride kalmasına karşın, o gece hafızamda hâlâ çok canlı.
Soğuk bir kış gecesi…
Karanlık, yağmurlu ve rüzgârlı ama ruhaniyet dolu bir sahur vakti.
Anacığıma, akşamdan tembihlemiştim sahura kaldırmasını.
Gecenin bir vaktinde “Oğlum, oruç tutacaksan kalk!” demişti.
Çocuklukta bir başka tatlıydı uykular.
Gözlerimi ovuşturarak yataktan doğrulmaya çalışıyorum. Ayaz abanıyor üzerime, bastırıyor beni. “Öteki odada ocak yanıyor oğlum.” sözünün sıcaklığı ısıtmaya yetmişti içimi.
Buz gibi suyla yüzümü yıkayarak, koşuyorum içeriye.
Rahmetli babam, türbesine nur inmiş bir derviş gibi sofranın başında bağdaş kurmuş oturuyor.
Ocaktaki ateşin aydınlığı şavkıyor yüzünde. Titrediğimi görünce gülüyor “Gel ateşe ver sırtını, şimdi ısınırsın.” diyor.
Dışarıda rüzgâr gecenin bağrını parçalıyor.
Uzaklardan da bir davul sesi karışıyor rüzgâra.
İlk defa bir sahur sofrasındayım.
Ocaktaki alevin ve gaz lambasının ışık oyunları, koyu gölgeler halinde yansıyor odanın duvarlarına.
Yer sofrasının üzerindeki tabakların gölgelerine gizlenmiş kaşıklara besmeleyle uzatıyoruz ellerimizi.
Babam “Acele edelim, imsak kesiliyor!” diyor.
Sahur davulunun sesi de gittikçe yaklaşıyor.
Odanın içindeki gaz lambasını alarak camdan, sokağın başına doğru bakıyorum.
Yolun karşısındaki evlerin küçük pencerelerinden ölgün ışıklar süzülüyor.
Nihayet bir gölge beliriyor karanlıkta.
Yüzünü gözünü sarmalamış bir adam elindeki çomakla durmadan omzuna asılı davula vuruyor.
Tam penceremizin önüne gelince ” Süleyman aaa…” diye sesleniyor.
Arap Osman’ın sesi karanlığa karışıyor.
Rahmetli Babam, “Kalktık, kalktık sağol Osman aaaa…”diye karşılık veriyor.
Davulun sesi de gittikçe uzaklaşıyor.
Gaz lambasının loş ışığında, kavut ekmeğiyle yaptığımız o sahurla başladı oruç yolculuğumuz…
Bir kış günü soğuk bir şafak öncesi…
Her seher; ocaktaki çalı çırpının çıtırtılı yanışlarına kaptırırdık gönlümüzü.
Yufka yürekli anamın tavana kadar yığdığı yufka ekmekleriyle birlikte ıslanırdı hayallerimiz.
Ateşe vererek sırtımızı, üşüyen ümitlerimizi ısıtırdık sahurun sıcaklığında.
Üstümüzde asılı duran kışlık sarı kavunların, tavanın koyu gölgelerdeki ışıltılarına gömülürdü gözlerimiz…
Rahmetli Aziz Amca’nın okuduğu lahuti sabah ezanları soğuktan büzüşen bedenimize, titreyen ruhumuza can olurdu.
Viran evlerin arasındaki o küçük mabetten yükselen ezanla birlikte gökte oluşan maneviyat bulutlarından ruhaniyet yağmurları yağardı fukara köyümüzün üzerine.
Her şey, işte o gece başlamıştı.
Anamın, içimi ısıtan sesiyle, “Oruç tutacaksan kalk oğlum!” dediği gece…
Ramazan bir ana sıcaklığı gibi gelir bana.
İlk görev yerim küçük bir kasabaydı.
Liseden mezun olduğum yıllar…
İçimde ilk defa gurbete çıkmanın burukluğu…
Görev yaptığım o küçük kasabaya bazen anam gelirdi.
Dünyalar benim olurdu. Sıcacık olurdu evin içi. Ana sıcaklığı dolardı içime.
Birkaç gün geçince; “Oğlum ben gideyim, baban köyde yalnız, mal maşat beni bekliyor.” derdi.
Biraz daha kalsan anacığım, bak ne güzel duruyoruz şurada, desem de;
“Gideyim oğlum, gideyim artık.”
Bir naylon çantaya doldurduğu eşyalarını eline alır, düşerdi yollara.
Otobüsün camına yüzünü dayar, yaşlı gözlerle bakarak giderdi.
Ben el sallardım. Onun elini sallayacak mecali de olmazdı.
Döndüğümde ev buza dönmüş olurdu..
Akşamları nefis yemek kokuları karşılamazdı beni.
Müşfik eller okşamazdı saçlarımı.
Biz o anaların çocuklarıyız…
Anaların çocuklarını özlediği gibi, çocuklar da analarını özler.
Çocukların vatanlarını özlediği gibi vatan da çocuklarını özler.
Bu yıl Ramazan müşfik bir ana gibi geldi. İçimizi ısıttı, saçlarımızı okşadı.
Bir başka hissettik onun gelişini.
Anasız, vatansız…
Her şey hazin bu Ramazan…
Ne toplu teravihler, ne hatimler, ne kubbelerden taşan tekbirler…
Dün gece diyar-ı gurbette sahura kalktım, bir bardak su içtim.
Bir sahur vaktinin o en tatlı esintileri doldu yüreğime.
Eski güzel günler geldi, oturdu içime.
Oruç tutan insan yüzü gibi aydınlık sokaklar.
Aydınlığı devşire devşire gelen o ezan sesleri...
Aman Allah’ım! Ne güzel, ne coşkulu günlerdi.
Akşama doğru, günbatımlarında…
Minareleri birbirine bağlayan mahya ışıkları şavkıdığında, gün güzel gözlerini kızıla boyadığında…
Minarelerden ezanlar kanatlanırken, sofraların başında biz…
O anlarda iftarın içimize dolan mutluluğuna, mahşerin müstakbel sevinci karışırdı.
Bu bahar sabahı içimde yine buruk bir huzur var.
Kıpır kıpır.
Bahar naraları duyuluyor her yanda.
Sen geldin ya, ey Ramazan!
Mehib yüzlü, hilal kaşlı sevgili…
Yakub’un Yusuf’u beklediği gibi...
Hastanın sabahı beklediği gibi bekledik seni…
İlk oruçta iftar ezanını, ilk görev yerinde anamı beklediğim gibi…
Yüreklerimizin yorulduğu, ümitlerimizin solduğu günlerde geldin.
Bizi soracak olursan işte gördüğün gibi…
Kimimiz hapiste, kimimiz sürgünde, kimimiz kara toprakta…
Seni bu sene mabetlerimizde ağırlayamayacağız.
Affet bizi.
Zaten biz buna nice zamandır layık değildik.
Ama evlerimizde yüreklerimizde misafir edeceğiz.
Gerçi birkaç yıldan beri mabetler bizim için hep mahzundu.
Kullar bizi kovdu.
“Gidin” dediler, “siz buraya layık değilsiniz, hangi yüzle geldiniz.”
Biz belki layık değildik ama karar verici onlar değildi.
Mabetlerle aramıza nicedir kalın duvarlar ördüler.
Beş vakit okunan ezanları uzaklardan hazin hazin dinledik.
Cumalarsa bizim için hep mahzundu.
Sela sesleri sanki bizim üzerimize okunuyordu. Diri diri gömülmenin ne demek olduğunu öğrendik.
Sonra, Allah bizi kovanları da kovdu...
“Gidin, dedi, temizlenin gelin, barışın, helalleşin!”
Biz bunu başaramadık.
Dünya kurulduğundan beri Allah’ın kullarına kapıları hep açık olan Kâbe de kapılarını kapattı.
Peygamber Mescidi'nde türbedarlar dışında kimse kalmadı.
Mescidi Aksa hiç bu kadar mahzun olmamıştı. Kapısında eli silahlı askerler nöbette.
Bu sene hapishanelerin koğuşları dışında toplu ne teravih, ne hatim, ne salavat, ne sahur var.
Bir Tek Yusuflara Tanındı Bu Hak.
[Harun Tokak] 24.4.2020 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen, NBC’ye yazdı: Benzeri daha önce yaşanmamış bir Ramazan
Fethullah Gülen, NBC için kaleme aldığı makalede bu sene idrak edilen Ramazan’ın çok farklı olduğunu yazdı. Camilerin bu sene mü’minlere hasret kalacağını belirten Gülen, “Bu sene çocuklar, seyahat edenler, hamile olanlar gibi oruç mükellefiyetinden muaf olanlara koronavirüsten muzdarip olanlar da eklenecek.” dedi.
İşte NBC’de, ‘Benzeri daha önce yaşanmamış bir Ramazan’ başlığıyla yayımlanan yazını tamamı:
Bu sene mübarek Ramazan ayına çok farklı bir ortamda giriyoruz. Bu sene camiler teravihte içeri sığmayıp dışarı taşan mü’minlere hasret kalacak. Dostlar ve aileler iftar için değişik yerlerden biraraya gelemeyecek. İftara yaklaşan saatlerde alışveriş yerlerinde ve sokaklarda yaşanan heyecan ve telaş yaşanmayacak.
Ama Ramazan perşembe gecesi evimizde de kılınsa teravihle başladı, ev hanesi sahur için uyandı.
Dünya korona virüsü salgınını atlatmaya çalışırken Ramazan ayı da kendi hususiyetleriyle devam edecek. Bu mübarek ay boyunca dünyadaki 1.8 milyar Müslümanın çoğunluğu sahurdan gün batımına orucunu tutacak, Ramazan’ı Kur’an ayı olarak değerlendirip hatimlere katılacak, tefekkür ve ibadetle Rablerine yaklaşmaya çalışacaklar ve mazhar oldukları nimetler için şükredecekler. Bu sene çocuklar, seyahat edenler, hamile olanlar gibi oruç mükellefiyetinden muaf olanlara koronavirüsten muzdarip olanlar da eklenecek.
Bu sene Ramazan’da toplumun sağlık ve diğer temel ihtiyaçları için kendilerini riske atarak vazife yapan sağlık çalışanları, acil yardım ekipleri ve diğer temel hizmetler çalışanları için hususiyle dua edeceğiz. İnsanların hayatını kurtarmak, onları yaşatmak ve onlara faydalı olmak Allah indinde en hayırlı amellerdendir. Kur’an-i Kerim bir insanın hayatını kurtarmayı bütün insanlığı kurtarmaya benzetmiştir. Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) insanların en hayırlısı onlara faydalı olandır buyurmuştur.
Komşularımıza ve çevremize karşı her zaman var olan yardım mesuliyetimiz de bu sene yeni bir mana kazanıyor. O komşularımızın bir kısmı şimdi hasta, kaybettikleri yakınlarından ötürü ızdırap çekiyor, fakr-u zaruret yaşıyor veya yalnızlıktan bunalmış, anguazlara girmiş olabilirler.
Üzerimize düşen belki en büyük mesuliyet de belki daha önceden planladığımız bir araya gelişlerden fedakârlık yapıp toplum sağlığı adına yetkililerin ilan ettiği tedbirlere riayet etmektir. Bu tedbirlere riayet etmek bir taraftan vatandaşlık ve insanlık mesuliyetinin gereği, diğer taraftan da Cenab-i Hakk’ın icraatına perde ettiği esbaba riayet ve dolayısıyla Cenab-i Hakk’a saygının gereğidir. Allah’a iman ve tevekkül mevzuunda kimsenin kendisine yetişemeyeceği Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) bulaşıcı hastalık olan yerlere daha o donemde karantina uygulamayı tavsiye etmişti.
Bu salgının daha çok evde geçirmek mecburiyetinde kaldığımız zamanı Cenab-ı Hakk’la, ailemizle ve temel değerlerimizle münasebetlerimizi gözden geçirmeye vesile yapabiliriz. Bu cebri inziva içtimai hayatın bizi içine soktuğu kalabalık ve keşmekeşten azade olarak belki de uzun zamandır ihmal ettiğimiz, tefekkür, tezekkür, nefis muhasebesi ve marifet ufuklarına açılmak için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Bu mevzuda diyanet teşkilatı görevlilerinin de inananlara hatırlatma vazifelerini yapmaları umulur.
Bu dönem bizi Internet ve onun üzerine bina edilen teknolojileri de kullanmaya mecbur bıraktı. Zaten genç nesiller anne babalarından çok önde ve ilerde bu teknolojilerle hemdem olmuşlardı. İnsanlık tarihinde başta enbiya olmak üzere insanlığın hidayeti için çalışanlar kendi zamanlarının ve kültürel ortamlarının donelerini kullanmışlardır. Bu dönemde bizlere düşen de manevi hakikatleri ve hikmet kaynaklarını günümüz teknolojisiyle insanlara ve özellikle gençlerin anlayabileceği bir dil ve formatla sunmaktır.
Bu sene salgına karşı verilen mücadelenin zorlukları ve hayatimizi değiştirme mecburiyetine kalışımız kimilerini başkalarını suçlama ve kınamaya itebilir. Ramazan’a girdiğimiz su günlerde suçlama ve kınamadan sakınıp yardıma ihtiyacı olanlara yardıma odaklanmamız çok mühimdir. Geçmişte arada yaşanan gerginliklerden ötürü bazı kişilerin, grupların veya milletlerin bu musibeti hak ettiğini düşünmek ve kınamak kamil insana yakışan bir tavır değildir.
Globalleşmiş dünyamızda ister çevreyle alakalı, ister sağlık veya ekonomiyle alakalı olsun, kimsenin ciddi problemlerden soyutlanması mümkün değildir. Bu dönem bilgi paylaşımı ve problemlere çözüm için yardımlaşma dönemidir. Bütün milletlerin ve cemiyetlerin global bir eko-sistemin parçaları olarak birbirlerine ihtiyacını idrak etme dönemidir. Bu dönem hepimizin insanlık ailesinin birer ferdi olduğunu anlama ve insanın yaradılış maksadındaki insanlık yüce hakikatinin manasını gösterme zamanıdır.
Bu mübarek aya girerken ümide sımsıkı sarılıp insanı atalete iten karamsarlığa düşmekten sakınmak da çok mühimdir. İnsanlık tarihi karşı karşıya kalınan musibetler ve bunların el birliğiyle aşılmasının hikayeleriyle doludur. Bu musibet de Allah’ın izniyle aşılacaktır. Bu musibetin bize sunduğu fırsatlara dikkatimizi vererek inşallah topyekun insanlık olarak bu tünelden daha hızlı geçebiliriz.
Bu yılın Ramazan ayı bir taraftan öncekilerinden çok farklı olurken bir taraftan da kendi karakterini muhafaza edecek. Orucuyla, daha bir derinlik kazanan namazları ve teravihleriyle, Kur’an tilavetleriyle, tefekkür, tezekkür ve nefis muhasebesiyle, zekat ve sadakasıyla yine on bir ayın sultanı olarak kalacak. Cenab-ı Hakk hepimizi bu yümün ve bereket sofrasından gani gani istifadeye muvaffak kılsın.
Yazıya AfSV‘den de erişebilirsiniz.
[TR724] 24.4.2020
İşte NBC’de, ‘Benzeri daha önce yaşanmamış bir Ramazan’ başlığıyla yayımlanan yazını tamamı:
Bu sene mübarek Ramazan ayına çok farklı bir ortamda giriyoruz. Bu sene camiler teravihte içeri sığmayıp dışarı taşan mü’minlere hasret kalacak. Dostlar ve aileler iftar için değişik yerlerden biraraya gelemeyecek. İftara yaklaşan saatlerde alışveriş yerlerinde ve sokaklarda yaşanan heyecan ve telaş yaşanmayacak.
Ama Ramazan perşembe gecesi evimizde de kılınsa teravihle başladı, ev hanesi sahur için uyandı.
Dünya korona virüsü salgınını atlatmaya çalışırken Ramazan ayı da kendi hususiyetleriyle devam edecek. Bu mübarek ay boyunca dünyadaki 1.8 milyar Müslümanın çoğunluğu sahurdan gün batımına orucunu tutacak, Ramazan’ı Kur’an ayı olarak değerlendirip hatimlere katılacak, tefekkür ve ibadetle Rablerine yaklaşmaya çalışacaklar ve mazhar oldukları nimetler için şükredecekler. Bu sene çocuklar, seyahat edenler, hamile olanlar gibi oruç mükellefiyetinden muaf olanlara koronavirüsten muzdarip olanlar da eklenecek.
Bu sene Ramazan’da toplumun sağlık ve diğer temel ihtiyaçları için kendilerini riske atarak vazife yapan sağlık çalışanları, acil yardım ekipleri ve diğer temel hizmetler çalışanları için hususiyle dua edeceğiz. İnsanların hayatını kurtarmak, onları yaşatmak ve onlara faydalı olmak Allah indinde en hayırlı amellerdendir. Kur’an-i Kerim bir insanın hayatını kurtarmayı bütün insanlığı kurtarmaya benzetmiştir. Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) insanların en hayırlısı onlara faydalı olandır buyurmuştur.
Komşularımıza ve çevremize karşı her zaman var olan yardım mesuliyetimiz de bu sene yeni bir mana kazanıyor. O komşularımızın bir kısmı şimdi hasta, kaybettikleri yakınlarından ötürü ızdırap çekiyor, fakr-u zaruret yaşıyor veya yalnızlıktan bunalmış, anguazlara girmiş olabilirler.
Üzerimize düşen belki en büyük mesuliyet de belki daha önceden planladığımız bir araya gelişlerden fedakârlık yapıp toplum sağlığı adına yetkililerin ilan ettiği tedbirlere riayet etmektir. Bu tedbirlere riayet etmek bir taraftan vatandaşlık ve insanlık mesuliyetinin gereği, diğer taraftan da Cenab-i Hakk’ın icraatına perde ettiği esbaba riayet ve dolayısıyla Cenab-i Hakk’a saygının gereğidir. Allah’a iman ve tevekkül mevzuunda kimsenin kendisine yetişemeyeceği Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) bulaşıcı hastalık olan yerlere daha o donemde karantina uygulamayı tavsiye etmişti.
Bu salgının daha çok evde geçirmek mecburiyetinde kaldığımız zamanı Cenab-ı Hakk’la, ailemizle ve temel değerlerimizle münasebetlerimizi gözden geçirmeye vesile yapabiliriz. Bu cebri inziva içtimai hayatın bizi içine soktuğu kalabalık ve keşmekeşten azade olarak belki de uzun zamandır ihmal ettiğimiz, tefekkür, tezekkür, nefis muhasebesi ve marifet ufuklarına açılmak için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Bu mevzuda diyanet teşkilatı görevlilerinin de inananlara hatırlatma vazifelerini yapmaları umulur.
Bu dönem bizi Internet ve onun üzerine bina edilen teknolojileri de kullanmaya mecbur bıraktı. Zaten genç nesiller anne babalarından çok önde ve ilerde bu teknolojilerle hemdem olmuşlardı. İnsanlık tarihinde başta enbiya olmak üzere insanlığın hidayeti için çalışanlar kendi zamanlarının ve kültürel ortamlarının donelerini kullanmışlardır. Bu dönemde bizlere düşen de manevi hakikatleri ve hikmet kaynaklarını günümüz teknolojisiyle insanlara ve özellikle gençlerin anlayabileceği bir dil ve formatla sunmaktır.
Bu sene salgına karşı verilen mücadelenin zorlukları ve hayatimizi değiştirme mecburiyetine kalışımız kimilerini başkalarını suçlama ve kınamaya itebilir. Ramazan’a girdiğimiz su günlerde suçlama ve kınamadan sakınıp yardıma ihtiyacı olanlara yardıma odaklanmamız çok mühimdir. Geçmişte arada yaşanan gerginliklerden ötürü bazı kişilerin, grupların veya milletlerin bu musibeti hak ettiğini düşünmek ve kınamak kamil insana yakışan bir tavır değildir.
Globalleşmiş dünyamızda ister çevreyle alakalı, ister sağlık veya ekonomiyle alakalı olsun, kimsenin ciddi problemlerden soyutlanması mümkün değildir. Bu dönem bilgi paylaşımı ve problemlere çözüm için yardımlaşma dönemidir. Bütün milletlerin ve cemiyetlerin global bir eko-sistemin parçaları olarak birbirlerine ihtiyacını idrak etme dönemidir. Bu dönem hepimizin insanlık ailesinin birer ferdi olduğunu anlama ve insanın yaradılış maksadındaki insanlık yüce hakikatinin manasını gösterme zamanıdır.
Bu mübarek aya girerken ümide sımsıkı sarılıp insanı atalete iten karamsarlığa düşmekten sakınmak da çok mühimdir. İnsanlık tarihi karşı karşıya kalınan musibetler ve bunların el birliğiyle aşılmasının hikayeleriyle doludur. Bu musibet de Allah’ın izniyle aşılacaktır. Bu musibetin bize sunduğu fırsatlara dikkatimizi vererek inşallah topyekun insanlık olarak bu tünelden daha hızlı geçebiliriz.
Bu yılın Ramazan ayı bir taraftan öncekilerinden çok farklı olurken bir taraftan da kendi karakterini muhafaza edecek. Orucuyla, daha bir derinlik kazanan namazları ve teravihleriyle, Kur’an tilavetleriyle, tefekkür, tezekkür ve nefis muhasebesiyle, zekat ve sadakasıyla yine on bir ayın sultanı olarak kalacak. Cenab-ı Hakk hepimizi bu yümün ve bereket sofrasından gani gani istifadeye muvaffak kılsın.
Yazıya AfSV‘den de erişebilirsiniz.
[TR724] 24.4.2020
Maskede sorunlar bitmiyor: Doğru kumaş konusunda sıkıntı var
Koronavirüs önlemleri nedeniyle Türkiye’de ve dünyada en çok aranan ürün haline gelen maske sektöründe çalışan firmalar yaşadıkları sıkıntıları anlattı.
Türkiye’de önce devlet tarafından satılacağı, ardından ücretsiz dağıtılacağı açıklanan maske üretim izni ve dağıtımı konusunda Sağlık Bakanlığı’nın kontrolündeki Uluslararası Sağlık Hizmetleri A.Ş. (USHAŞ) yetkili kılındı. Yönetiminde Sağlık Bakanlığı bürokratlarının bulunduğu ve daha çok havaalanlarındaki sağlık hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla kurulan şirket maske üretimi konusunda 250’ye yakın firma ile sözleşme imzaladı.
Türkiye’nin en büyük tekstil şirketlerinden biriyle de 5 milyon maske üretiminin bağışlanması konusunda anlaşma yapıldı. Sözleşmede, bağışlanacak 5 milyon maskenin 2.5 milyon adedinin kumaşını devletin, geri kalan kumaşı da firmanın karşılaması öngörüldü.
Sözleşmede, bağıştan sonra firma haftalık 40 milyon maskeyi, tanesi 50 kuruştan USHAŞ’a teslim etme sözü verdi.
Bu firma ile yapılan “üç katlı, telli, lastikli” sözleşmenin ardından 250’ye yakın firma da USHAŞ ile sözleşme imzalamak için başvurdu.
Ancak maske dağıtımında önce PTT aracılığıyla, ardından e-devletten başvuru sonucu eczaneler aracılığıyla yapılacağı açıklanan maske dağıtımında sorun yaşanınca maske konusunda yetki USHAŞ’tan alınarak Devlet Malzeme Ofisi’ne verildi. DMO’da maske dağıtım ve üretimindeki sorunların giderilmesi için toplantı üstüne toplantı yapılmaya başlandı.
12 KURUŞA DA MAL OLUYOR, 40 KURUŞA DA
Maske üretici bir firma yetkilisi yaşanan süreci ANKA’ya şöyle anlattı:
-Üretim ve ihracat için önceden USHAŞ yetkiliydi, şimdi DMO yetkili kılındı. Öncelikle yurtiçinde satışı yasak olduğu için ihraç edebilmek için CE belgesi gerekiyor. Eskiden belgeyi almak için bir ay uğraşırken şimdi birkaç günde alınabiliyor. Ama standart konusunda bir karmaşa var.
-Öncelikle doğru kumaş konusunda sıkıntı var. Yüzde 99 geçirmezlik özelliği olması gerekiyor. Yıllar önce M3 kumaşı dediğimiz kumaşın kullanılması gerektiği konusunda standart belirlenmiş. Şimdi piyasada tela kumaşı dediğimiz kullanılıyor. Bunun koruma özelliği hiç yok. Daha çok merdiven altı üretimde bu kumaşlar kullanılıyor.
-Kalitesiz kumaştan üretilen maskeler özellikle yurtdışından büyük tepki aldı. Şimdi kumaş seçimine daha çok dikkat ediliyor.
-Sektör sıkıntılı olduğu için herkes maske üretimine yöneldi. Ama piyasada doğru kumaş sıkıntısı var. Kumaş üreticileri Haziran-Temmuz ayına ancak tedarik sözü veriyor.
-Önce USHAŞ, şimdi DMO maske üretiminde ne kadar bağışta bulunursanız o kadar ihracat izni veriyor. Yani 500 bin maskeyi devlete bağışlarsanız 500 bin maskeyi yurtdışına satma hakkınız oluyor. Ama yurtdışına ihraç edebilmek için hem fiyat hem kalite açısından rekabet edebilmek gerekiyor. Çin Türkiye’den daha ucuza mal edip ucuza satıyor.
-Çin yurtdışında maskeyi 20 kuruştan satıyor ama bizde hem hibe hem gümrük ve diğer harcamalarla iki katına mal oluyor.
-Üretim maliyeti değişiyor. Birkaç çeşit üretim var. Manuel makineler var. Klasik yöntem. Terziler dikiyor. Elbette bu yöntemde maliyet yüksek. Yarı otomatik makinelerde maliyet 25-30 civarında. İdeali tam otomatik makineler. Bir taraftan kumaşı verdiğinizde öbür taraftan paketlenmiş olarak maske çıkıyor. Saniyede bir maske üretiliyor. Dolayısıyla maliyet 12 kuruşa kadar düşüyor.
-Son dönemde çok sayıda firma özellikle Çin’den ve uzak doğu ülkelerinden çok sayıda tam otomatik makine siparişi verdi. Fiyatı 120-150 bin dolar civarında. Böyle bir ortamda gümrükten nasıl alınabilecek belli değil ama biz de siparişi verdik.
-Maske sektör kontrol altına alınmaya çalışılırken merdiven altı üretim iyice yaygınlaştı. Polisiye önlemlerle engellenmeye çalışılıyor. Bu çok uzun vadeli bir iş olacak. Ama maske işi kaçağa dönüştü ve milyarlarca dolarlık yasal olmayan bir kazanç var.
-Koruyu tulum üretimi daha pahalı olduğu için şimdi DMO, bir tulum hibe edilmesi karşılığında iki tuluma ihracat izni veriyor.
SAHTE MASKE NEDİR?
Kafalarda soru işareti oluşturan “sahte maske” ve “yasadışı maske” konusuyla ilgili ise uzmanlar ortak bir görüşte birleşiyor. Şirketlerin medikal ürün olan maskeleri üretebilmeleri için bu alanda faaliyet gösterdiklerine dair bağlı bulundukları ticaret odalarına iş kolu olarak daha önceden kaydettirmiş olmaları gerekiyor. Eğer şirketin böyle ticari kaydı yok ise ürettiği maskeler “yasadışı” üretim olarak sınıflandırılıyor. Nace kodu olarak bilinen bu kayıt iş yerlerinin çalıştıkları alanlara göre tehlike sınıflarını belirleyen sistemin oluşturduğu altı haneli bir kod. Maske üretimi yapmak için şirketlerin 32.99.09 numaralı “Koruyucu amaçlı solunum ekipmanları ve gaz maskelerinin imalatı (tedavi edici olanlar hariç)” koduna sahip olmaları gerekiyor. Öte yandan son zamanlarda gördüğümüz siyah renkli maskeler ise “medikal ürün değildir” ibaresi ile tekstil ürünü, giyim gibi üretilebiliyor. Yani bu ürünler maskeden çok aksesuar olarak imal ediliyor. Yasal olarak bu konuda bir yaptırım oluşmuyor. “Sahte maske” ise şirketin nace kodu olmaksızın korucu ibaresi ile sattığı ürünlere deniyor. (ANKA)
[https://artigercek.com] 24.4.2020
Türkiye’de önce devlet tarafından satılacağı, ardından ücretsiz dağıtılacağı açıklanan maske üretim izni ve dağıtımı konusunda Sağlık Bakanlığı’nın kontrolündeki Uluslararası Sağlık Hizmetleri A.Ş. (USHAŞ) yetkili kılındı. Yönetiminde Sağlık Bakanlığı bürokratlarının bulunduğu ve daha çok havaalanlarındaki sağlık hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla kurulan şirket maske üretimi konusunda 250’ye yakın firma ile sözleşme imzaladı.
Türkiye’nin en büyük tekstil şirketlerinden biriyle de 5 milyon maske üretiminin bağışlanması konusunda anlaşma yapıldı. Sözleşmede, bağışlanacak 5 milyon maskenin 2.5 milyon adedinin kumaşını devletin, geri kalan kumaşı da firmanın karşılaması öngörüldü.
Sözleşmede, bağıştan sonra firma haftalık 40 milyon maskeyi, tanesi 50 kuruştan USHAŞ’a teslim etme sözü verdi.
Bu firma ile yapılan “üç katlı, telli, lastikli” sözleşmenin ardından 250’ye yakın firma da USHAŞ ile sözleşme imzalamak için başvurdu.
Ancak maske dağıtımında önce PTT aracılığıyla, ardından e-devletten başvuru sonucu eczaneler aracılığıyla yapılacağı açıklanan maske dağıtımında sorun yaşanınca maske konusunda yetki USHAŞ’tan alınarak Devlet Malzeme Ofisi’ne verildi. DMO’da maske dağıtım ve üretimindeki sorunların giderilmesi için toplantı üstüne toplantı yapılmaya başlandı.
12 KURUŞA DA MAL OLUYOR, 40 KURUŞA DA
Maske üretici bir firma yetkilisi yaşanan süreci ANKA’ya şöyle anlattı:
-Üretim ve ihracat için önceden USHAŞ yetkiliydi, şimdi DMO yetkili kılındı. Öncelikle yurtiçinde satışı yasak olduğu için ihraç edebilmek için CE belgesi gerekiyor. Eskiden belgeyi almak için bir ay uğraşırken şimdi birkaç günde alınabiliyor. Ama standart konusunda bir karmaşa var.
-Öncelikle doğru kumaş konusunda sıkıntı var. Yüzde 99 geçirmezlik özelliği olması gerekiyor. Yıllar önce M3 kumaşı dediğimiz kumaşın kullanılması gerektiği konusunda standart belirlenmiş. Şimdi piyasada tela kumaşı dediğimiz kullanılıyor. Bunun koruma özelliği hiç yok. Daha çok merdiven altı üretimde bu kumaşlar kullanılıyor.
-Kalitesiz kumaştan üretilen maskeler özellikle yurtdışından büyük tepki aldı. Şimdi kumaş seçimine daha çok dikkat ediliyor.
-Sektör sıkıntılı olduğu için herkes maske üretimine yöneldi. Ama piyasada doğru kumaş sıkıntısı var. Kumaş üreticileri Haziran-Temmuz ayına ancak tedarik sözü veriyor.
-Önce USHAŞ, şimdi DMO maske üretiminde ne kadar bağışta bulunursanız o kadar ihracat izni veriyor. Yani 500 bin maskeyi devlete bağışlarsanız 500 bin maskeyi yurtdışına satma hakkınız oluyor. Ama yurtdışına ihraç edebilmek için hem fiyat hem kalite açısından rekabet edebilmek gerekiyor. Çin Türkiye’den daha ucuza mal edip ucuza satıyor.
-Çin yurtdışında maskeyi 20 kuruştan satıyor ama bizde hem hibe hem gümrük ve diğer harcamalarla iki katına mal oluyor.
-Üretim maliyeti değişiyor. Birkaç çeşit üretim var. Manuel makineler var. Klasik yöntem. Terziler dikiyor. Elbette bu yöntemde maliyet yüksek. Yarı otomatik makinelerde maliyet 25-30 civarında. İdeali tam otomatik makineler. Bir taraftan kumaşı verdiğinizde öbür taraftan paketlenmiş olarak maske çıkıyor. Saniyede bir maske üretiliyor. Dolayısıyla maliyet 12 kuruşa kadar düşüyor.
-Son dönemde çok sayıda firma özellikle Çin’den ve uzak doğu ülkelerinden çok sayıda tam otomatik makine siparişi verdi. Fiyatı 120-150 bin dolar civarında. Böyle bir ortamda gümrükten nasıl alınabilecek belli değil ama biz de siparişi verdik.
-Maske sektör kontrol altına alınmaya çalışılırken merdiven altı üretim iyice yaygınlaştı. Polisiye önlemlerle engellenmeye çalışılıyor. Bu çok uzun vadeli bir iş olacak. Ama maske işi kaçağa dönüştü ve milyarlarca dolarlık yasal olmayan bir kazanç var.
-Koruyu tulum üretimi daha pahalı olduğu için şimdi DMO, bir tulum hibe edilmesi karşılığında iki tuluma ihracat izni veriyor.
SAHTE MASKE NEDİR?
Kafalarda soru işareti oluşturan “sahte maske” ve “yasadışı maske” konusuyla ilgili ise uzmanlar ortak bir görüşte birleşiyor. Şirketlerin medikal ürün olan maskeleri üretebilmeleri için bu alanda faaliyet gösterdiklerine dair bağlı bulundukları ticaret odalarına iş kolu olarak daha önceden kaydettirmiş olmaları gerekiyor. Eğer şirketin böyle ticari kaydı yok ise ürettiği maskeler “yasadışı” üretim olarak sınıflandırılıyor. Nace kodu olarak bilinen bu kayıt iş yerlerinin çalıştıkları alanlara göre tehlike sınıflarını belirleyen sistemin oluşturduğu altı haneli bir kod. Maske üretimi yapmak için şirketlerin 32.99.09 numaralı “Koruyucu amaçlı solunum ekipmanları ve gaz maskelerinin imalatı (tedavi edici olanlar hariç)” koduna sahip olmaları gerekiyor. Öte yandan son zamanlarda gördüğümüz siyah renkli maskeler ise “medikal ürün değildir” ibaresi ile tekstil ürünü, giyim gibi üretilebiliyor. Yani bu ürünler maskeden çok aksesuar olarak imal ediliyor. Yasal olarak bu konuda bir yaptırım oluşmuyor. “Sahte maske” ise şirketin nace kodu olmaksızın korucu ibaresi ile sattığı ürünlere deniyor. (ANKA)
[https://artigercek.com] 24.4.2020
Bilirkişi raporuna rağmen müebbet hapis cezası verilen subay adayı [Sevinç Özarslan]
Kursiyer astsubay Mesut Kara’ya tek fotoğraf karesi üzerinden müebbet hapis cezası verildi. O kareyi bilirkişi raporuyla çürütmesine rağmen cezası onandı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Müebbet verilen askeri öğrencilerin, subay adaylarının savunmaları ortaya çıktıkça maruz kaldıkları hak ihlalleri ve hukuksuzluklar netleşiyor. 15 Temmuz gecesi Ankara’daki Kara Harp Okulunda (KHO), subaylığa geçiş için kurs gören astsubaylar ve sözleşmeli subay adayları, ‘güvenli bölgeye götürüleceksiniz, burada tehlike altındasınız’ denilerek 15’li gruplar halinde helikoptere bindirilip Genelkurmay Başkanlığı’nın bahçesine bırakılmıştı. Ne olup bittiğini, nereye geldiklerini anlamayan kursiyerlerin bir kısmı mescide, bir kısmı bodruma giderek kendilerini korumaya çalıştı. Kursiyerlerden bazıları ‘bizi kurtarın’ diyerek 155 Polis İmdat’ı aradı. Bu bilgiler, kendilerinin anlatımıyla mahkeme kayıtlarında bulunuyor.
POLİS AKADEMİSİNDE İŞKENCE
Canını kurtarmak için polisi arayan, kaçışan kursiyerler ertesi sabah darbeye katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alındı ve Polis Akademisine götürüldü. Orada 1 hafta boyunca üstlerinde sadece çamaşırları kalacak şekilde bırakıldılar. Fiziksel ve psikolojik işkence gördüler. Ellerine ters kelepçe takıldı, darp edildiler. 22 Temmuz 2016’da gece yarısı 01.36’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildiler. Kursiyerlerin Genelkurmay’da bulunma nedenleri iddianamelerine ‘sivil halkın katledilmesi’ olarak yazıldı.
15 Temmuz gecesi Genelkurmay’a götürülenler arasında, subay adaylarından Mesut Kara (34) da vardı. Jandarma astsubayı Kara, subaylık sınavını kazandığı için KHO’da eğitim görmeye başlamış, 4 Nisan 2016’da KHO’daki eğitimlere katılmıştı. Tüm kursiyerler gibi 16-17 Temmuz tarihleri arasında Afyon’da gerçekleştirilecek eğitim ve tatbikat için hazırlık yapıyordu. Olayların başladığı 20.30 civarında evindeydi. Yoklama saatinde 21.30’da KHO’da olmaları emredilmişti. O saatte okula gitti. Saat 23.00 sularında alarm verildi, kamujlarını giyip yemekhane alanına toplanmaları emredildi. Bu arada hepsi depodan içinde mermi olmayan boş silahları rastgele almaları söylendi. Gece 1.30 sularında ise komutanları Ahmet Önder Biberoğlu’nun emriyle helikoptere bindi ve hayatının dönüm noktası olacak o bahçeye indi.
Müebbet hapis cezasına çarptırılan Kara’nın o gece mühimmat taşıyarak darbeye katıldığı iddia edildi. Delil ise, Genelkurmay’ın kuzey nizamiyesindeki kameradan çekilen aşağıdaki fotoğraf… 2 nolu kişinin Kara olduğu iddia ediliyordu.
Ortadaki kişinin Mesut Kara olarak belirlendiği fotoğraftaki diğer 2 kişi belirlenememiş. Kara’ya gözlüklü olduğu için sırf bu kare yüzünden müebbet verildi.
KRİMİNAL İNCELEME TALEP ETTİ, MAHKEME REDDETTİ
Hakkındaki suçlama iddianamede şöyle yer aldı:
“Dosya içeriğindeki kamera görüntüleri ve fotoğraflarda 16 Temmuz günü saat 07.44’te askeri darbe girişimin başarılı olması için mühimmat taşıyarak, bilerek ve isteyerek darbe girişimine iştirak ettiğinin tespit edildiği, sanığın suç tarihinde silahlı bir şekilde Genelkurmay Karargahına giderek gözaltına alınıncaya kadar eylemli şekilde darbe faaliyetine katılmış olduğu sanığın ikrarı, diğer sanık beyanları, kamera görüntüleri ile sabit olduğu…”
İddiaları reddeden Kara, sabaha kadar Deniz Kuvvetleri tarafında bulunduğunu ısrarla belirterek fotoğrafın bilimsel kriminal incelemesinin yapılmasını istedi. Talebi Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildi. Bunun üzerine Kara’nın avukatı incelemeyi Ankara’daki Aktif Kriminal’e yaptırdı ve gelen sonuç İstinaf Mahkemesine sunuldu.
“NEYE GÖRE TESPİT ETTİNİZ?”
12 Haziran 2018’de yazılan ‘Uzman Bilimsel Mütalaa Raporu’nun, aşağıda da sunduğumuz sonuç belgesine göre fotoğraftaki kişinin Mesut Kara olmadığı üç madde ile açıklanıyor. Kara’nın ceza almasına neden olan fotoğrafla ilgili bilirkişi, 3. maddede o kişinin Mesut Kara olduğunu belirlenemediğini ifade ediyor. Diğer maddelerde Mesut Kara’nın, başka bir gözlüklü öğrenci E. Ü. ile karıştırıldığı ifade ediliyor.
Mesut Kara’nın eşi Keziban Kara, “Ortadaki kişi gözlüklü. Eşim de gözlük kullanıyor. O olabilir diye düşünülerek onun adını veriyorlar. Ama bu iddia aslında baştan çürüyor. Ortadaki kişiyi tespit ettiyseniz o zaman sağındakini ve solundakini de tespit etmiş olmanız gerekiyor. Onların kim olduğu belli değil. Diğer 2 kişiyi tespit edemediyseniz ortadakini neye göre tespit ettiniz. Ortadaki kişinin yanındaki kişide de aynı çanta gibi şey var. Bu kadar ağır bir suçlama eşime yöneltildi ise onlar da eşim gibi ceza almaları gerekiyor.” dedi.
İddianameye konulan fotoğrafların karma karışık olduğunu belirten Keziban Kara, “Bir de E. Ü. var, gözlüklü. Eşimi onunla da karıştırıyorlar. Üçüncü fotoğraftaki kişiyi eşim olarak tespit etmişlerdi yine. Eşimin gözlüğünün sapı kalın ve siyah. Oysa o adamın (E. Ü.) gözlüğü beyaz ve ince. Raporda bu iddia da çürüyor. E.Ü. de hakkında tanık olduğu için ona da müebbet verdiler.” ifadelerini kullandı.
OĞLUM 57 GÜNLÜKTÜ
15 Temmuz’da lohusa döneminde olduğunu söyleyen Keziban Kara, “Oğlum 57 günlüktü. Eşim de o günlerde hep evdeydi. Afyon’a tatbikata gideceklerdi. Eşime Afyon’a gitme istersen, ben dışarı çıkıp ekmek alacak vaziyette değilim, dedim. Mecburi bir gezi, gitmemiz gerekiyor, pazar saat 14.00’te dönerim dedi. Ben gece 3’te öğrendim olan biteni. Eşimi aramak aklıma bile gelmedi. Çoktan oraya gitmişlerdir diye düşünüyorum.” diye konuştu.
Rapora rağmen Mesut Kara, 7 Şubat 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Karar, Şubat 2020’de Yargıtay tarafından onaylandı. Kara 3,5 yıldır Sincan Cezaevinde tutuklu.
164 KİŞİ YARGILANDI
15 Temmuz’da KHO’dan Genelkurmay’a götürülen öğrenciler davasında 164 kişi yargılandı. Bunların 156’sı kursiyer, 8’i rütbeli askerdi. İki yıl süren yargılamalar sonucunda 7 Şubat 2018’de 100 kursiyer beraat etti, 56 kursiyer müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mesut Kara başkasına ait fotoğraftan müebbet alan tek kursiyer. 8 rütbeli askerden 4’üne ağırlaştırılmış müebbet, 4’üne ise müebbet verildi.
Beraat edenler arasında bulunan 6 kişi görevlerine, astsubay olarak iade edildi. Bunların üçü tutuklu oldukları süre boyunca görevinden uzaklaştırılmıştı. Beraat ettikten bir yıl içinde görevlerine iade edildiler. Diğer 3 subay ihraç edilmişti. Müebbet alanların dosyalarını Yargıtay 16. Ceza Dairesi Şubat 2020’de onaylandı. Beraat eden 100 kişinin dosyası ise İstinaf Mahkemesinde.
ABİSİ İZMİR ASKERİ CASUSLUK DAVASINDA YARGILANMIŞTI
Göreve iade edilenler arasında bulunan kursiyerlerden M.O.A.’in abisi O.A. Ergenekon davaları görüldüğü dönemde İzmir Casusluk Davasında yargılanmıştı.
YARIN: Mesut Kara’nın savunmasının tamamı
[Sevinç Özarslan] 24.4.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Müebbet verilen askeri öğrencilerin, subay adaylarının savunmaları ortaya çıktıkça maruz kaldıkları hak ihlalleri ve hukuksuzluklar netleşiyor. 15 Temmuz gecesi Ankara’daki Kara Harp Okulunda (KHO), subaylığa geçiş için kurs gören astsubaylar ve sözleşmeli subay adayları, ‘güvenli bölgeye götürüleceksiniz, burada tehlike altındasınız’ denilerek 15’li gruplar halinde helikoptere bindirilip Genelkurmay Başkanlığı’nın bahçesine bırakılmıştı. Ne olup bittiğini, nereye geldiklerini anlamayan kursiyerlerin bir kısmı mescide, bir kısmı bodruma giderek kendilerini korumaya çalıştı. Kursiyerlerden bazıları ‘bizi kurtarın’ diyerek 155 Polis İmdat’ı aradı. Bu bilgiler, kendilerinin anlatımıyla mahkeme kayıtlarında bulunuyor.
POLİS AKADEMİSİNDE İŞKENCE
Canını kurtarmak için polisi arayan, kaçışan kursiyerler ertesi sabah darbeye katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alındı ve Polis Akademisine götürüldü. Orada 1 hafta boyunca üstlerinde sadece çamaşırları kalacak şekilde bırakıldılar. Fiziksel ve psikolojik işkence gördüler. Ellerine ters kelepçe takıldı, darp edildiler. 22 Temmuz 2016’da gece yarısı 01.36’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildiler. Kursiyerlerin Genelkurmay’da bulunma nedenleri iddianamelerine ‘sivil halkın katledilmesi’ olarak yazıldı.
15 Temmuz gecesi Genelkurmay’a götürülenler arasında, subay adaylarından Mesut Kara (34) da vardı. Jandarma astsubayı Kara, subaylık sınavını kazandığı için KHO’da eğitim görmeye başlamış, 4 Nisan 2016’da KHO’daki eğitimlere katılmıştı. Tüm kursiyerler gibi 16-17 Temmuz tarihleri arasında Afyon’da gerçekleştirilecek eğitim ve tatbikat için hazırlık yapıyordu. Olayların başladığı 20.30 civarında evindeydi. Yoklama saatinde 21.30’da KHO’da olmaları emredilmişti. O saatte okula gitti. Saat 23.00 sularında alarm verildi, kamujlarını giyip yemekhane alanına toplanmaları emredildi. Bu arada hepsi depodan içinde mermi olmayan boş silahları rastgele almaları söylendi. Gece 1.30 sularında ise komutanları Ahmet Önder Biberoğlu’nun emriyle helikoptere bindi ve hayatının dönüm noktası olacak o bahçeye indi.
Müebbet hapis cezasına çarptırılan Kara’nın o gece mühimmat taşıyarak darbeye katıldığı iddia edildi. Delil ise, Genelkurmay’ın kuzey nizamiyesindeki kameradan çekilen aşağıdaki fotoğraf… 2 nolu kişinin Kara olduğu iddia ediliyordu.
Ortadaki kişinin Mesut Kara olarak belirlendiği fotoğraftaki diğer 2 kişi belirlenememiş. Kara’ya gözlüklü olduğu için sırf bu kare yüzünden müebbet verildi.
KRİMİNAL İNCELEME TALEP ETTİ, MAHKEME REDDETTİ
Hakkındaki suçlama iddianamede şöyle yer aldı:
“Dosya içeriğindeki kamera görüntüleri ve fotoğraflarda 16 Temmuz günü saat 07.44’te askeri darbe girişimin başarılı olması için mühimmat taşıyarak, bilerek ve isteyerek darbe girişimine iştirak ettiğinin tespit edildiği, sanığın suç tarihinde silahlı bir şekilde Genelkurmay Karargahına giderek gözaltına alınıncaya kadar eylemli şekilde darbe faaliyetine katılmış olduğu sanığın ikrarı, diğer sanık beyanları, kamera görüntüleri ile sabit olduğu…”
İddiaları reddeden Kara, sabaha kadar Deniz Kuvvetleri tarafında bulunduğunu ısrarla belirterek fotoğrafın bilimsel kriminal incelemesinin yapılmasını istedi. Talebi Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildi. Bunun üzerine Kara’nın avukatı incelemeyi Ankara’daki Aktif Kriminal’e yaptırdı ve gelen sonuç İstinaf Mahkemesine sunuldu.
“NEYE GÖRE TESPİT ETTİNİZ?”
12 Haziran 2018’de yazılan ‘Uzman Bilimsel Mütalaa Raporu’nun, aşağıda da sunduğumuz sonuç belgesine göre fotoğraftaki kişinin Mesut Kara olmadığı üç madde ile açıklanıyor. Kara’nın ceza almasına neden olan fotoğrafla ilgili bilirkişi, 3. maddede o kişinin Mesut Kara olduğunu belirlenemediğini ifade ediyor. Diğer maddelerde Mesut Kara’nın, başka bir gözlüklü öğrenci E. Ü. ile karıştırıldığı ifade ediliyor.
Mesut Kara’nın eşi Keziban Kara, “Ortadaki kişi gözlüklü. Eşim de gözlük kullanıyor. O olabilir diye düşünülerek onun adını veriyorlar. Ama bu iddia aslında baştan çürüyor. Ortadaki kişiyi tespit ettiyseniz o zaman sağındakini ve solundakini de tespit etmiş olmanız gerekiyor. Onların kim olduğu belli değil. Diğer 2 kişiyi tespit edemediyseniz ortadakini neye göre tespit ettiniz. Ortadaki kişinin yanındaki kişide de aynı çanta gibi şey var. Bu kadar ağır bir suçlama eşime yöneltildi ise onlar da eşim gibi ceza almaları gerekiyor.” dedi.
İddianameye konulan fotoğrafların karma karışık olduğunu belirten Keziban Kara, “Bir de E. Ü. var, gözlüklü. Eşimi onunla da karıştırıyorlar. Üçüncü fotoğraftaki kişiyi eşim olarak tespit etmişlerdi yine. Eşimin gözlüğünün sapı kalın ve siyah. Oysa o adamın (E. Ü.) gözlüğü beyaz ve ince. Raporda bu iddia da çürüyor. E.Ü. de hakkında tanık olduğu için ona da müebbet verdiler.” ifadelerini kullandı.
OĞLUM 57 GÜNLÜKTÜ
15 Temmuz’da lohusa döneminde olduğunu söyleyen Keziban Kara, “Oğlum 57 günlüktü. Eşim de o günlerde hep evdeydi. Afyon’a tatbikata gideceklerdi. Eşime Afyon’a gitme istersen, ben dışarı çıkıp ekmek alacak vaziyette değilim, dedim. Mecburi bir gezi, gitmemiz gerekiyor, pazar saat 14.00’te dönerim dedi. Ben gece 3’te öğrendim olan biteni. Eşimi aramak aklıma bile gelmedi. Çoktan oraya gitmişlerdir diye düşünüyorum.” diye konuştu.
Rapora rağmen Mesut Kara, 7 Şubat 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Karar, Şubat 2020’de Yargıtay tarafından onaylandı. Kara 3,5 yıldır Sincan Cezaevinde tutuklu.
164 KİŞİ YARGILANDI
15 Temmuz’da KHO’dan Genelkurmay’a götürülen öğrenciler davasında 164 kişi yargılandı. Bunların 156’sı kursiyer, 8’i rütbeli askerdi. İki yıl süren yargılamalar sonucunda 7 Şubat 2018’de 100 kursiyer beraat etti, 56 kursiyer müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mesut Kara başkasına ait fotoğraftan müebbet alan tek kursiyer. 8 rütbeli askerden 4’üne ağırlaştırılmış müebbet, 4’üne ise müebbet verildi.
Beraat edenler arasında bulunan 6 kişi görevlerine, astsubay olarak iade edildi. Bunların üçü tutuklu oldukları süre boyunca görevinden uzaklaştırılmıştı. Beraat ettikten bir yıl içinde görevlerine iade edildiler. Diğer 3 subay ihraç edilmişti. Müebbet alanların dosyalarını Yargıtay 16. Ceza Dairesi Şubat 2020’de onaylandı. Beraat eden 100 kişinin dosyası ise İstinaf Mahkemesinde.
ABİSİ İZMİR ASKERİ CASUSLUK DAVASINDA YARGILANMIŞTI
Göreve iade edilenler arasında bulunan kursiyerlerden M.O.A.’in abisi O.A. Ergenekon davaları görüldüğü dönemde İzmir Casusluk Davasında yargılanmıştı.
YARIN: Mesut Kara’nın savunmasının tamamı
[Sevinç Özarslan] 24.4.2020 [BoldMedya]
Sağlık Bakanlığı Ramazan’da toplu ibadetlerin kesinlikle yapılmamasını istedi
Sağlık Bakanlığı, Ramazan’da koronavirüsle mücadeleye zarar verecek adımlara karşı vatandaşı ikaz etti: “Ev, apartman, bahçe, site ya da mahalle gibi yerlerde toplu ibadetler kesinlikle yapılmamalı.”
BOLD – Ramazan’ın gelmesiyle, koronavirüs (Kovid-19) mücadele sürecinin sekteye uğramasından endişe eden Sağlık Bakanlığı, tedbirlere riayete devam edilmesi içerikli bir açıklama yaptı. Hürriyet’ten Meltem Özgenç’in haberine göre açıklamada “Oruç tutmayı düşünen 65 yaş üstü veya diyabet, yüksek tansiyon gibi hastalığı olanlar hekimlerine danışarak karar vermelidir. Oruç tutmanın Kovid-19 enfeksiyonu riskini artırdığı ile ilgili çalışma bulunmuyor. Kovid-19 hastaları da diğerlerinde olduğu gibi hekimlerine danışmalıdır” denildi.
HANELERE GİRMEDEN DAĞITIM YAPILMALI
Bakanlık açıklamasında şu noktalara dikkat çekildi:
– Sosyal mesafenin korunamaması nedeniyle eğlence, fuar ve çarşı faaliyetleri ile türbe ziyaretleri yapılmamalı. Bu konuda televizyon ve sosyal medya desteği ile faaliyetler yapılabilir.
– Gerçek ve tüzel kişilerce iftar çadırları ve iftar organizasyonları gerçekleştirilmemeli. Önceden hijyen kurallarına uygun paketlenmiş gıdalar evlere dağıtılabilir.
– Dağıtımda görevli kişiler, el hijyeni, maskenin doğru kullanımı ve sosyal mesafe konularında önceden bilgilendirilmeli ve kullanacakları maske, el antiseptiği gibi malzemeler sağlanmalı. Ateş, öksürük, nefes darlığı olanlar yardım çalışmalarına alınmamalı. Görevliler yardımları haneye girmeden teslim etmeli.
– Salgın devam ettiği müddetçe akraba, komşu ve dostlarla evde iftar yemekleri düzenlemekten kesinlikle uzak durulmalı.
– Teravih namazları, mukabeleler ve dualar evlerde yapmalı. Ev, apartman, bahçe, site ya da mahalle gibi yerlerde toplu ibadetler kesinlikle yapılmamalı.
– İbadetler sırasında kullanılan seccade, tesbih gibi malzemelerin kişiselleştirilmesi ve herkesin kendisine ait malzemeyi kullanması gerekiyor.
– Zekat, sadaka, fitre, bağış gibi her türlü ayni ve nakdi yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması esnasında maske takılmalı ve sosyal mesafe kuralına uyulmalı.
– Evden çıkmanın zorunlu olduğu hallerde kişilerle temasta en az bir metrelik sosyal mesafe korunmalı, maskeler uygun şekilde kullanılmalı, tokalaşmadan kaçınılmalı, uzaktan selamlama yapılmalı.
– Ekmek ve pide sıralarında maske takılmalı ve en az bir metre aralıkla durulmalı.
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – Ramazan’ın gelmesiyle, koronavirüs (Kovid-19) mücadele sürecinin sekteye uğramasından endişe eden Sağlık Bakanlığı, tedbirlere riayete devam edilmesi içerikli bir açıklama yaptı. Hürriyet’ten Meltem Özgenç’in haberine göre açıklamada “Oruç tutmayı düşünen 65 yaş üstü veya diyabet, yüksek tansiyon gibi hastalığı olanlar hekimlerine danışarak karar vermelidir. Oruç tutmanın Kovid-19 enfeksiyonu riskini artırdığı ile ilgili çalışma bulunmuyor. Kovid-19 hastaları da diğerlerinde olduğu gibi hekimlerine danışmalıdır” denildi.
HANELERE GİRMEDEN DAĞITIM YAPILMALI
Bakanlık açıklamasında şu noktalara dikkat çekildi:
– Sosyal mesafenin korunamaması nedeniyle eğlence, fuar ve çarşı faaliyetleri ile türbe ziyaretleri yapılmamalı. Bu konuda televizyon ve sosyal medya desteği ile faaliyetler yapılabilir.
– Gerçek ve tüzel kişilerce iftar çadırları ve iftar organizasyonları gerçekleştirilmemeli. Önceden hijyen kurallarına uygun paketlenmiş gıdalar evlere dağıtılabilir.
– Dağıtımda görevli kişiler, el hijyeni, maskenin doğru kullanımı ve sosyal mesafe konularında önceden bilgilendirilmeli ve kullanacakları maske, el antiseptiği gibi malzemeler sağlanmalı. Ateş, öksürük, nefes darlığı olanlar yardım çalışmalarına alınmamalı. Görevliler yardımları haneye girmeden teslim etmeli.
– Salgın devam ettiği müddetçe akraba, komşu ve dostlarla evde iftar yemekleri düzenlemekten kesinlikle uzak durulmalı.
– Teravih namazları, mukabeleler ve dualar evlerde yapmalı. Ev, apartman, bahçe, site ya da mahalle gibi yerlerde toplu ibadetler kesinlikle yapılmamalı.
– İbadetler sırasında kullanılan seccade, tesbih gibi malzemelerin kişiselleştirilmesi ve herkesin kendisine ait malzemeyi kullanması gerekiyor.
– Zekat, sadaka, fitre, bağış gibi her türlü ayni ve nakdi yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması esnasında maske takılmalı ve sosyal mesafe kuralına uyulmalı.
– Evden çıkmanın zorunlu olduğu hallerde kişilerle temasta en az bir metrelik sosyal mesafe korunmalı, maskeler uygun şekilde kullanılmalı, tokalaşmadan kaçınılmalı, uzaktan selamlama yapılmalı.
– Ekmek ve pide sıralarında maske takılmalı ve en az bir metre aralıkla durulmalı.
[BoldMedya] 24.4.2020
KHK’lı öğretmenin hukuk zaferi: BM’nin ‘keyfi tutukluluk’ kararına mahkemeden ‘tazminat’ desteği
Cemaate üyelik iddiasıyla 1 yıl tutuklu kalan KHK’lı öğretmen Ercan Demir, beraat etti. Demir’in başvurusu üzerine BM Keyfi Tutuklamalar Komitesi, haksız tutukluluk ve yargıçlar hakkında soruşturma kararı verdi. Türkiye’deki mahkeme 34 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti.
BOLD – KHK ile ihraç edilen öğretmen Ercan Demir hakkında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla 2016 yılında dava açıldı. Hakkında açılan üyelik davası nedeniyle tutuklanan Ercan Demir, 11 ay 26 gün cezaevinde kaldı. 21 Temmuz 2017 yılında tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Gazete Duvar’ın haberine göre KHK’lı Ercan Demir, tutuksuz yargılandığı sırada Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Komitesi’ne ihlal başvurusunda bulundu. BM, başvuru üzerine Türkiye’den savunma istedi. BM süreci devam ederken Demir, yargılandığı Sinop Ağır Ceza Mahkemesinin 24 Mayıs 2019 tarihinde verdiği kararla beraat etti ve bu karar Bölge Adliye Mahkemesinde 12 Eylül 2019 tarihinde onandı.
BM: KEYFİ TUTUKLANDI, SORUŞTURMA BAŞLATILMALI
Beraat kararının ardından başvuruyu 21 Ocak 2020 tarihinde karara bağlayan BM Keyfi Tutuklamalar Komisyonu, Demir’in “keyfi tutuklandığına” ve özgürlüğünün “keyfi bir şekilde elinden alındığına” hükmetti. BM’nin kararında Demir’e tazminat ödenmesi gerektiği, hakkında yürütülen davalarda görevli yargıçlarla ilgili soruşturma başlatılması da talep edildi. Öte yandan BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, Nisan 2020’ye kadar Ercan Demir’e ilişkin Türkiye’den rapor da istedi.
BM kararının ardından Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı, 27 Ocak 2020 tarihinde yazı göndererek, Demir’e tazminat ödenip ödenmediğini, Demir’in yaşadığı ihlaller nedeniyle soruşturma açılıp açılmadığını sordu. Başkanlık talep edilen bilgilerin 5 Şubat 2020 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilmesini istedi.
MAHKEME, 34 BİN TL TAZMİNATA KARAR VERDİ
Hukuk mücadelesini sürdüren Ercan Demir, tutukluluğu sürecinde kendisi ve ailesinin maddi-manevi zarar gördüğünü belirterek tazminat davası açtı. Tazminat talebini 25 Mart 2020 tarihinde karara bağlayan Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi, Demir’e 13 bin 965 TL maddi, 20 bin TL de manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
BM MEKANİZMALARI VE KARARLARI ÇOK ÖNEMLİ
BM kararının ardından Ercan Demir’in beraat ettiği davada tutuklu bulunmasına yönelik karar veren yargıçlarla ilgili soruşturma başlatıldığını belirten İnsan Hakları Hukukçusu Kurtuluş Baştimar, BM Komisyonunun verdiği kararın önemine dikkat çekti.
ANAYASAYA GÖRE BAĞLAYICI
BM kararlarının Anayasa’ya göre bağlayıcı olduğunu belirten Baştimar, şunları söyledi: “İnsanların yeni haberdar olduğu bir mekanizma olduğu için sonuçları da yeni aldığımız bir yer. BM’nin yaptırım gücü daha fazla saygı görüyor ve haksızlığa uğradığını düşünen insanların çözüm yeri olarak görülebilecek bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. BM Komiteleri kararlarını verirken uluslararası siyasal ve medeni haklar sözleşmesini yorumlayarak veriyor. Bu sözleşme de Anayasa madde 90’ın 5’inci fıkrasına göre bağlayıcı. Bağlayıcılığı konusunda bu mekanizmaların hiçbir eksikliği yok. Ancak herkes AİHM sürecini işlettiği ve AİHM’in tarihçesinin çok daha eskiye dayandığı için insanlar bu zamana dek hep oraya başvurdular. Bizim hukuk eğitim sistemimizde de hep AİHM öğretildi. Uluslararası insan hakları mekanizması olan BM ise çok fazla öğretilmiyor.”
ÖZGÜRLÜĞÜNDEN MAHRUM OLAN HERKES BAŞVURABİLİR
Türkiye’deki avukatların bu mekanizmayı çok fazla bilmediğini belirten Baştimar, “Buraya özgürlüğünden alıkonan her insan başvuru yapabilir. Başvuruların İngilizce ve insan hakları hukuku standartlarında yapılması gerekiyor. Başvurunuz gönderiliyor ve görüşmeye değer bulunup ilgili hükumetten savunma isteniyor ve karar veriliyor” dedi.
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – KHK ile ihraç edilen öğretmen Ercan Demir hakkında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla 2016 yılında dava açıldı. Hakkında açılan üyelik davası nedeniyle tutuklanan Ercan Demir, 11 ay 26 gün cezaevinde kaldı. 21 Temmuz 2017 yılında tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Gazete Duvar’ın haberine göre KHK’lı Ercan Demir, tutuksuz yargılandığı sırada Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Komitesi’ne ihlal başvurusunda bulundu. BM, başvuru üzerine Türkiye’den savunma istedi. BM süreci devam ederken Demir, yargılandığı Sinop Ağır Ceza Mahkemesinin 24 Mayıs 2019 tarihinde verdiği kararla beraat etti ve bu karar Bölge Adliye Mahkemesinde 12 Eylül 2019 tarihinde onandı.
BM: KEYFİ TUTUKLANDI, SORUŞTURMA BAŞLATILMALI
Beraat kararının ardından başvuruyu 21 Ocak 2020 tarihinde karara bağlayan BM Keyfi Tutuklamalar Komisyonu, Demir’in “keyfi tutuklandığına” ve özgürlüğünün “keyfi bir şekilde elinden alındığına” hükmetti. BM’nin kararında Demir’e tazminat ödenmesi gerektiği, hakkında yürütülen davalarda görevli yargıçlarla ilgili soruşturma başlatılması da talep edildi. Öte yandan BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, Nisan 2020’ye kadar Ercan Demir’e ilişkin Türkiye’den rapor da istedi.
BM kararının ardından Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı, 27 Ocak 2020 tarihinde yazı göndererek, Demir’e tazminat ödenip ödenmediğini, Demir’in yaşadığı ihlaller nedeniyle soruşturma açılıp açılmadığını sordu. Başkanlık talep edilen bilgilerin 5 Şubat 2020 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilmesini istedi.
MAHKEME, 34 BİN TL TAZMİNATA KARAR VERDİ
Hukuk mücadelesini sürdüren Ercan Demir, tutukluluğu sürecinde kendisi ve ailesinin maddi-manevi zarar gördüğünü belirterek tazminat davası açtı. Tazminat talebini 25 Mart 2020 tarihinde karara bağlayan Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi, Demir’e 13 bin 965 TL maddi, 20 bin TL de manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
BM MEKANİZMALARI VE KARARLARI ÇOK ÖNEMLİ
BM kararının ardından Ercan Demir’in beraat ettiği davada tutuklu bulunmasına yönelik karar veren yargıçlarla ilgili soruşturma başlatıldığını belirten İnsan Hakları Hukukçusu Kurtuluş Baştimar, BM Komisyonunun verdiği kararın önemine dikkat çekti.
ANAYASAYA GÖRE BAĞLAYICI
BM kararlarının Anayasa’ya göre bağlayıcı olduğunu belirten Baştimar, şunları söyledi: “İnsanların yeni haberdar olduğu bir mekanizma olduğu için sonuçları da yeni aldığımız bir yer. BM’nin yaptırım gücü daha fazla saygı görüyor ve haksızlığa uğradığını düşünen insanların çözüm yeri olarak görülebilecek bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. BM Komiteleri kararlarını verirken uluslararası siyasal ve medeni haklar sözleşmesini yorumlayarak veriyor. Bu sözleşme de Anayasa madde 90’ın 5’inci fıkrasına göre bağlayıcı. Bağlayıcılığı konusunda bu mekanizmaların hiçbir eksikliği yok. Ancak herkes AİHM sürecini işlettiği ve AİHM’in tarihçesinin çok daha eskiye dayandığı için insanlar bu zamana dek hep oraya başvurdular. Bizim hukuk eğitim sistemimizde de hep AİHM öğretildi. Uluslararası insan hakları mekanizması olan BM ise çok fazla öğretilmiyor.”
ÖZGÜRLÜĞÜNDEN MAHRUM OLAN HERKES BAŞVURABİLİR
Türkiye’deki avukatların bu mekanizmayı çok fazla bilmediğini belirten Baştimar, “Buraya özgürlüğünden alıkonan her insan başvuru yapabilir. Başvuruların İngilizce ve insan hakları hukuku standartlarında yapılması gerekiyor. Başvurunuz gönderiliyor ve görüşmeye değer bulunup ilgili hükumetten savunma isteniyor ve karar veriliyor” dedi.
[BoldMedya] 24.4.2020
ABD suçlamaların dozunu artırıyor: Çin ve Dünya Sağlık Örgütü hedefte
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Çin yönetimini koronavirüs konusunda şeffaf olmamakla suçladı. Pompeo, Dünya Sağlık Örgütü’nün reform yapmaması durumunda ABD’den asla maddi destek alamayabileceğini ifade etti.
BOLD – ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’in yeni tip koronavirüsü kasım ayında biliyor olabileceğini söyleyerek Pekin’i yeniden şeffaf olmamakla suçladı.
Pompeo verdiği demeçte, Çin hükumetinin ilk Kovid-19 vakalarını kasım ayında belki, aralık ayı ortalarında kesin bildiğini söyledi.
ABD, ÇİN’DEN İLK VİRÜS ÖRNEKLERİNİ TALEP ETTİ
ABD’nin Çin’den daha fazla bilgi talebinde ısrarcı olduğunu belirten Pompeo, Wuhan’da tespit edilen ilk orijinal virüs örneklerini istediklerini bildirdi.
Pompeo, “Bu şeffaflık meselesi yalnızca kasım, aralık ve ocak aylarında yaşananları anlamak için değil, bugün için de önem arz ediyor” dedi.
Pompeo ayrıca, “Bu, ABD’de ve açıkçası tüm dünyada birçok hayatı etkilemeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Çin başlangıçta virüse ilişkin ilk bilgileri paylaşmayarak “bilgi uçuranları” gözaltına almıştı. Pandemiye ilişkin ilk resmi açıklamalar, Wuhan kentindeki gizemli zatürre vakalarının bildirildiği 31 Aralık tarihinde gelmişti.
Pompeo daha önce virüsün Wuhan’daki bir viroloji laboratuvarı kaynaklı olup olmadığı yönünde araştırma başlatıldığını belirterek bu laboratuvarlara uluslararası erişim talep etmişti.
DSÖ KENDİNİ REFORME ETMELİ
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, ülkesinin bir daha asla Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yardım yapmayabileceğini, söz konusu kurumun koronavirüsle mücadele edebilmesi için temel reformlara ihtiyacı olduğunu söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump, Kovid-19 ile ilgili tehlikeyi geç bildirdiği gerekçesiyle Birleşmiş Milletler çatısı altındaki DSÖ’ye yıllık 400 milyon dolarlık yardımı geçtiğimiz günlerde kestiğini açıklamıştı. ABD, DSÖ’ye yıllık 400 milyon dolar yardım yapıyordu. Bu rakam söz konusu kurumun bütçesinin yüzde 15’ine tekabül ediyor.
ABD Dışişleri Bakanı, “DSÖ, görevini yapmakta ilk kez yetersiz kalmıyor. Bir şeyler değişmeli. DSÖ’de temel, köklü reformlar yapılma zamanı gelmiştir.” diye konuştu.
Pompeo, DSÖ Başkanı General Tedros Adhanom’un görevini yapmadığını dile getirerek “Kendisi üye devletlerden birinin (Çin) kuralları çiğnemesine rağmen bu durumu zamanında kamuya bildirmedi” dedi.
Bu gelişmeler sonrası “DSÖ’nün yönetiminde herhangi bir değişme olmazsa Beyaz Saray’ın tutumu ne olur” sorusuna cevap veren Pompeo, “Eğer böyle bir şey olursa ABD bir daha asla eski taahhütlerini yerine getirmeyebilir. ABD’de vergi ödeyenlerin paraları DSÖ’ye gitmeyebilir” diye de sözlerine ekledi.
ABD’DE DSÖ VE ÇİN’E DAVALAR
Washington yönetimi Kovid-19 virüsünün yeni merkezi ABD olduktan sonra, salgınla mücadele konusunda Pekin yönetimini sert bir dille eleştirmiş,
ABD’de Missouri eyaleti Çin’e karşı dava açarken, New York’ta 3 kişi de Dünya Sağlık Örgütü’ne karşı dava açmıştı.
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’in yeni tip koronavirüsü kasım ayında biliyor olabileceğini söyleyerek Pekin’i yeniden şeffaf olmamakla suçladı.
Pompeo verdiği demeçte, Çin hükumetinin ilk Kovid-19 vakalarını kasım ayında belki, aralık ayı ortalarında kesin bildiğini söyledi.
ABD, ÇİN’DEN İLK VİRÜS ÖRNEKLERİNİ TALEP ETTİ
ABD’nin Çin’den daha fazla bilgi talebinde ısrarcı olduğunu belirten Pompeo, Wuhan’da tespit edilen ilk orijinal virüs örneklerini istediklerini bildirdi.
Pompeo, “Bu şeffaflık meselesi yalnızca kasım, aralık ve ocak aylarında yaşananları anlamak için değil, bugün için de önem arz ediyor” dedi.
Pompeo ayrıca, “Bu, ABD’de ve açıkçası tüm dünyada birçok hayatı etkilemeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Çin başlangıçta virüse ilişkin ilk bilgileri paylaşmayarak “bilgi uçuranları” gözaltına almıştı. Pandemiye ilişkin ilk resmi açıklamalar, Wuhan kentindeki gizemli zatürre vakalarının bildirildiği 31 Aralık tarihinde gelmişti.
Pompeo daha önce virüsün Wuhan’daki bir viroloji laboratuvarı kaynaklı olup olmadığı yönünde araştırma başlatıldığını belirterek bu laboratuvarlara uluslararası erişim talep etmişti.
DSÖ KENDİNİ REFORME ETMELİ
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, ülkesinin bir daha asla Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yardım yapmayabileceğini, söz konusu kurumun koronavirüsle mücadele edebilmesi için temel reformlara ihtiyacı olduğunu söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump, Kovid-19 ile ilgili tehlikeyi geç bildirdiği gerekçesiyle Birleşmiş Milletler çatısı altındaki DSÖ’ye yıllık 400 milyon dolarlık yardımı geçtiğimiz günlerde kestiğini açıklamıştı. ABD, DSÖ’ye yıllık 400 milyon dolar yardım yapıyordu. Bu rakam söz konusu kurumun bütçesinin yüzde 15’ine tekabül ediyor.
ABD Dışişleri Bakanı, “DSÖ, görevini yapmakta ilk kez yetersiz kalmıyor. Bir şeyler değişmeli. DSÖ’de temel, köklü reformlar yapılma zamanı gelmiştir.” diye konuştu.
Pompeo, DSÖ Başkanı General Tedros Adhanom’un görevini yapmadığını dile getirerek “Kendisi üye devletlerden birinin (Çin) kuralları çiğnemesine rağmen bu durumu zamanında kamuya bildirmedi” dedi.
Bu gelişmeler sonrası “DSÖ’nün yönetiminde herhangi bir değişme olmazsa Beyaz Saray’ın tutumu ne olur” sorusuna cevap veren Pompeo, “Eğer böyle bir şey olursa ABD bir daha asla eski taahhütlerini yerine getirmeyebilir. ABD’de vergi ödeyenlerin paraları DSÖ’ye gitmeyebilir” diye de sözlerine ekledi.
ABD’DE DSÖ VE ÇİN’E DAVALAR
Washington yönetimi Kovid-19 virüsünün yeni merkezi ABD olduktan sonra, salgınla mücadele konusunda Pekin yönetimini sert bir dille eleştirmiş,
ABD’de Missouri eyaleti Çin’e karşı dava açarken, New York’ta 3 kişi de Dünya Sağlık Örgütü’ne karşı dava açmıştı.
[BoldMedya] 24.4.2020
Derikli Ermeni: En azından yüzleşmeliyiz
Derik’in sayılı Ermenilerinden Zekerya Sabuncu, ailesinin yaşadığı acıları anlattı ve “Yaşananları geri döndürme imkanımız yok ama en azından bununla yüzleşmek gerekiyor” dedi.
BOLD – Osmanlı’nın dağılma dönemi olan 1915’te Mardin’in Derik ilçesinde de Ermenilere büyük saldırılar gerçekleşti. Derik’in o dönem nüfusunun büyük çoğunluğu Ermeni’ydi. Şimdi sadece birkaç Ermeni aile yaşıyor. Onlardan biri de Sabuncu ailesi. Zekerya Sabuncu’nun ailesinin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı ise topraklarından sürülmüş. Hayatta kalan büyükleri ve yakınındaki yaşlılardan dönemi dinleyerek büyüyen Sabuncu, yaşadıklarını ve dinlediklerinden aklında kalanları anlattı.
“FETVA ÇIKARDILAR”
Mezopotamya Ajansına konuşan Sabuncu, o dönem kentte 7 tane kilise ve 3 okulun bulunduğunu anlattı ve “O okullarda, Osmanlıca, Fransızca ve Ermenice dillerinde eğitim veriliyormuş. Nenem 13 yaşlarında orada eğitim almış. Ben daha çocukken nenemin, babamla ve dedemle Ermenice konuştuğunu hatırlıyorum” dedi.
Zekerya Sabuncu hala atalarının geleneksel yöntemleriyle sabun üretmeye devam ediyor.
O dönem Derikli Ermenilerin ekonomik durumlarının iyi olduğuna değinen Sabuncu, Ermenilere yönelik fermanla birlikte halkın Ermenilere karşı kışkırtıldığına dair hikayeleri sık sık dinlediğini aktardı. Sabuncu, “Büyüklerimin anlatımına göre ferman çıkınca ağalar, imamlar ve şeyhler toplanmış. Ağalar, Ermenilerin malını mülkünü bu fetvayı fırsata çevirmişler. Şeyh ve imamlar da ‘Hıristiyanları öldürdüğünüz zaman cennete gideceksiniz’ diye fetva çıkarmış. İlk önce bütün Ermenilerin silahları toplatılıyor. Daha sonra vergilendirme ile ekonomik olarak zayıflatılıyor. Ermenilerin malına ve mülküne göz koyanlar bunu fırsat bildi ve saldırdı. Ferman ile birlikte nerede bir katil ve hırsız varsa Ermenilere saldırmış” dedi.
“ÖLMEYENİ TEKRARDAN ATIYORLARMIŞ”
Derik’te 1915’ten sonra 300 aileden sadece 40 kişinin kurtulduğunu söyleyen Sabuncu, “Yine büyüklerimiz ferman çıktığı zaman Ermeni halkının önde gelenlerinin devlet kurumlarında toplatıldığını ve gidenlerin ise öldürüldüğünü anlatır. Daha sonra sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklar kalıyor. Onları da 7 kafile yaparak, Derik’in etrafındaki tepe ve vadilerde öldürüyorlar. Burada yaşayan Müslümanlar da yaşananları anlatıyor. Bizim bilmediğimiz olayları da onlar anlatıyor. Kafileler tepeye çıkarıldıkları zaman uçurumdan atılıyormuş. Gözü kara bazı caniler, ‘Bakalım güvercinim uçuyor mu’ diyerek, küçük çocukları uçurumdan atmış. Ölmeyenleri getirip bir daha atıyorlarmış” sözleriyle kendisine anlatılanları aktardı.
NENESİNİN HİKAYESİ
Sabuncu, o dönemde bazı ailelerin ve ağaların, Ermeni çocuklarını kendi himayesine aldıklarını ve bunlardan birisinin nenesi olduğunu kaydetti. Sabuncu, “Bölgede yaşayan bir ağa onu yanına alarak büyütüyor. Ölümden kurtarılanlar artık ağaların insanları sayılmış. Bizimkiler de Ruta’nın insanları olmuş. Nenem ilerleyen süreçte yine Ermeni biri ile evleniyor. Dedemler o zaman ağa için çalışmaya başlamış ve zeytinyağından sabun üretiyormuş. Zamanla babam ve amcalarım doğuyor. Babam ve amcam da baba mesleğini yapıyorlar. Dönemin olayları bitince dedem bağlı bulunduğumuz ağaya artık ailesi için çalışmak istediğini söylüyor ve bu isteği ağa tarafından kabul ediliyor. Ağa dedemi özgür bıraktıktan sonra bizimkiler yine zeytincilik ve sabun işiyle uğraşıyordu. Dedem Agop evimizin altında sabun yaptığı zaman ben 5-6 yaşlarındaydım. Dedem sabun yapardı, ben de damga basardım o sabunlara. Daha sonra zeytinyağı yaptığımız yeri bozarak yazlık ve kışlık sinema yaptık. O zaman Derik’te aşevimiz vardı” şeklinde hem nenesinin hem de kendisinin hikayesine değindi.
GERİ DÖNDÜRME İMKANIMIZ YOK AMA YAŞANANLARLA YÜZLEŞİLMELİ
İlerleyen süreçlerde ağalar arasında iktidar kavgasının yaşandığını ve ortaya çıkan düşmanlığın kendi aileleri döndüğünü söyleyen Sabuncu, olası bir yeni ölümlerle karşılaşmamak için 1950’li yıllarda İstanbul’a göç ettiklerini dile getirdi. 37 yıl aradan sonra göç ettiği İstanbul’dan Derik’e tekrardan döndüğünü ve baba mesleğini sürdürdüğünü kaydeden Sabuncu, döndükten sonraki sürece ise şu sözlerle değindi: “Buradaki insanlar beni memnuniyetle karşıladı. Geçmişte yaşanan felaket üzerine onlar da büyüklerinin yaptıklarını anlatıyorlar. Büyüklerinin yaptıklarından dolayı utandıklarını belirtiyorlar ve onları lanetliyorlar. Yapılan bir hata varsa insan en azından kabul ediyor. Zaten yaşandı geçti. Yaşananları geri döndürme imkanımız yok ama en azından bununla yüzleşmek gerekiyor.”
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – Osmanlı’nın dağılma dönemi olan 1915’te Mardin’in Derik ilçesinde de Ermenilere büyük saldırılar gerçekleşti. Derik’in o dönem nüfusunun büyük çoğunluğu Ermeni’ydi. Şimdi sadece birkaç Ermeni aile yaşıyor. Onlardan biri de Sabuncu ailesi. Zekerya Sabuncu’nun ailesinin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı ise topraklarından sürülmüş. Hayatta kalan büyükleri ve yakınındaki yaşlılardan dönemi dinleyerek büyüyen Sabuncu, yaşadıklarını ve dinlediklerinden aklında kalanları anlattı.
“FETVA ÇIKARDILAR”
Mezopotamya Ajansına konuşan Sabuncu, o dönem kentte 7 tane kilise ve 3 okulun bulunduğunu anlattı ve “O okullarda, Osmanlıca, Fransızca ve Ermenice dillerinde eğitim veriliyormuş. Nenem 13 yaşlarında orada eğitim almış. Ben daha çocukken nenemin, babamla ve dedemle Ermenice konuştuğunu hatırlıyorum” dedi.
Zekerya Sabuncu hala atalarının geleneksel yöntemleriyle sabun üretmeye devam ediyor.
O dönem Derikli Ermenilerin ekonomik durumlarının iyi olduğuna değinen Sabuncu, Ermenilere yönelik fermanla birlikte halkın Ermenilere karşı kışkırtıldığına dair hikayeleri sık sık dinlediğini aktardı. Sabuncu, “Büyüklerimin anlatımına göre ferman çıkınca ağalar, imamlar ve şeyhler toplanmış. Ağalar, Ermenilerin malını mülkünü bu fetvayı fırsata çevirmişler. Şeyh ve imamlar da ‘Hıristiyanları öldürdüğünüz zaman cennete gideceksiniz’ diye fetva çıkarmış. İlk önce bütün Ermenilerin silahları toplatılıyor. Daha sonra vergilendirme ile ekonomik olarak zayıflatılıyor. Ermenilerin malına ve mülküne göz koyanlar bunu fırsat bildi ve saldırdı. Ferman ile birlikte nerede bir katil ve hırsız varsa Ermenilere saldırmış” dedi.
“ÖLMEYENİ TEKRARDAN ATIYORLARMIŞ”
Derik’te 1915’ten sonra 300 aileden sadece 40 kişinin kurtulduğunu söyleyen Sabuncu, “Yine büyüklerimiz ferman çıktığı zaman Ermeni halkının önde gelenlerinin devlet kurumlarında toplatıldığını ve gidenlerin ise öldürüldüğünü anlatır. Daha sonra sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklar kalıyor. Onları da 7 kafile yaparak, Derik’in etrafındaki tepe ve vadilerde öldürüyorlar. Burada yaşayan Müslümanlar da yaşananları anlatıyor. Bizim bilmediğimiz olayları da onlar anlatıyor. Kafileler tepeye çıkarıldıkları zaman uçurumdan atılıyormuş. Gözü kara bazı caniler, ‘Bakalım güvercinim uçuyor mu’ diyerek, küçük çocukları uçurumdan atmış. Ölmeyenleri getirip bir daha atıyorlarmış” sözleriyle kendisine anlatılanları aktardı.
NENESİNİN HİKAYESİ
Sabuncu, o dönemde bazı ailelerin ve ağaların, Ermeni çocuklarını kendi himayesine aldıklarını ve bunlardan birisinin nenesi olduğunu kaydetti. Sabuncu, “Bölgede yaşayan bir ağa onu yanına alarak büyütüyor. Ölümden kurtarılanlar artık ağaların insanları sayılmış. Bizimkiler de Ruta’nın insanları olmuş. Nenem ilerleyen süreçte yine Ermeni biri ile evleniyor. Dedemler o zaman ağa için çalışmaya başlamış ve zeytinyağından sabun üretiyormuş. Zamanla babam ve amcalarım doğuyor. Babam ve amcam da baba mesleğini yapıyorlar. Dönemin olayları bitince dedem bağlı bulunduğumuz ağaya artık ailesi için çalışmak istediğini söylüyor ve bu isteği ağa tarafından kabul ediliyor. Ağa dedemi özgür bıraktıktan sonra bizimkiler yine zeytincilik ve sabun işiyle uğraşıyordu. Dedem Agop evimizin altında sabun yaptığı zaman ben 5-6 yaşlarındaydım. Dedem sabun yapardı, ben de damga basardım o sabunlara. Daha sonra zeytinyağı yaptığımız yeri bozarak yazlık ve kışlık sinema yaptık. O zaman Derik’te aşevimiz vardı” şeklinde hem nenesinin hem de kendisinin hikayesine değindi.
GERİ DÖNDÜRME İMKANIMIZ YOK AMA YAŞANANLARLA YÜZLEŞİLMELİ
İlerleyen süreçlerde ağalar arasında iktidar kavgasının yaşandığını ve ortaya çıkan düşmanlığın kendi aileleri döndüğünü söyleyen Sabuncu, olası bir yeni ölümlerle karşılaşmamak için 1950’li yıllarda İstanbul’a göç ettiklerini dile getirdi. 37 yıl aradan sonra göç ettiği İstanbul’dan Derik’e tekrardan döndüğünü ve baba mesleğini sürdürdüğünü kaydeden Sabuncu, döndükten sonraki sürece ise şu sözlerle değindi: “Buradaki insanlar beni memnuniyetle karşıladı. Geçmişte yaşanan felaket üzerine onlar da büyüklerinin yaptıklarını anlatıyorlar. Büyüklerinin yaptıklarından dolayı utandıklarını belirtiyorlar ve onları lanetliyorlar. Yapılan bir hata varsa insan en azından kabul ediyor. Zaten yaşandı geçti. Yaşananları geri döndürme imkanımız yok ama en azından bununla yüzleşmek gerekiyor.”
[BoldMedya] 24.4.2020
“Çok zamanım yok” demişti… Ölüm orucundaki Mustafa Koçak hayatını kaybetti
Adil yargılanma talebiyle 3 Temmuz 2019’da başlattığı ölüm orucu nedeniyle 29 kiloya düşen Mustafa Koçak, mücadelesinin 297. gününde hayatını kaybetti.
BOLD – Gizli tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Mustafa Koçak, adil yargılanma talebiyle başlattığı ölüm orucunun 297.gününde hayatını kaybetti. Halkın Hukuk Bürosu, müvekkilleri Koçak’ın hayatını kaybettiğini Twitter hesabından duyurdu.
Mustafa Koçak’ın kendisine ağır işkence altında imzalatılan gizli tanık ifadelerini kabul etmediği için ölüm orucuna başladığını hatırlatan Halkın Hukuk Bürosu, “Egemenler, onu bir tanıklarına ‘Beyanlarım yalandı, bana işkenceyle yalan ifadeler imzalattılar’ sözünü söyletmemek için katletti. Cinayet işlediler.” açıklamasında bulundu.
Halkın Hukuk Bürosu, ölüm orucundaki diğer müvekkilleri ve avukatları da hatırlatarak, ” Bir kez daha sesleniyoruz, müvekkillerimiz İbrahim Gökçek, Didem Akman ve Özgür Karakaya’yı yaşatmak için arkadaşlarımız Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ı yaşatmak için taleplerini kabul edin.” dedi.
“ÇOK ZAMANIM YOK” DEMİŞTİ
28 yaşındaki Mustafa Koçak, 297 gündür sürdürdüğü ölüm orucu nedeniyle 29 kiloya düşmüştü. Mustafa Koçak ailesiyle yaptığı dünkü telefon görüşmesinde, “Çok kötüyüm. Ayaklarım kıpkırmızı oldu, kan topladı. Tüm vücudum şişti, karnım hep şişti. İki gündür nefes alamıyorum. Çok zamanım yok. Kıpırdayamıyorum. Belki pazar günü telefona bile çıkamam. Çok ağrılarım var, yatakta dönemiyorum.” demişti.
Telefon görüşmesinde oğlunun sesini duyan, anlattıklarını dayanamayan tüm aile gözyaşlarına boğulmuştu. Babası ise “Bunlar Allah’ı tanımıyorlar. Allah korkusu yok bunlarda. En sonunda cezaevinin önünde kendimi yakacağım.” ifadelerini kullanmıştı.
NE OLMUŞTU?
Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın 2015 yılında İstanbul Adliyesi’ndeki odasında öldürülmesi olayında silah temin etmekle suçlanan Mustafa Koçak müebbet hapis cezası aldı. Adil yargılanmadığını savunan Koçak, 3 Temmuz 2019’dan bu yana beri açlık grevinde. Suçsuz olduğu konusunda ısrarlıydı ve tek talebi adil yargılanmaktı.
Savcı Mehmet Selim Kiraz, 2015 yılında Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol tarafından Çağlayan Adliyesi’ndeki odasında rehin alınarak öldürülmüştü. 23 Eylül 2017 tarihinde itirafçı Berk Ercan, Mustafa Koçak’ın Şafak Yayla’ya cinayet için silah temin ettiği yönünde ifade verdi. Bunun üzerine gözaltına alınan Koçak, 12 günlük gözaltı sonrası 4 Ekim 2017 tarihinde tutuklandı. Koçak’ın yargılanmasına 22 Kasım 2018 tarihinde başlandı. 11 Temmuz 2019 tarihinde ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Verilen cezalar 42 yılı geçiyordu.
200 KİŞİ HAKKINDA İFADE VEREN BİR TANIK
Suikastın itirafçısı olan Berk Ercan, itirafçı olmadan önce 2017 yılında “vahim nitelikte silah, tabanca ve mühimmat” taşıdığı gerekçesiyle tutuklanmış, ardından pişman olduğunu ve ifade vermeye hazır olduğunu söylemişti. Mustafa Koçak, 12 gün boyunca gözaltında kalan Berk Ercan’ın 150-200 kişi hakkında çeşitli ifadelerde bulunduğunu ve itirafçı tanık olduğunu, fakat buna rağmen cezaevinde kalmaya devam ettiğini iddia etmişti.
Mustafa Koçak, Selim Kiraz’ın dosyasına nasıl eklendiğini ise basına gönderdiği mektubunda şöyle anlatmıştı:
“Berk Ercan 12 gün boyunca gözaltında kalmış, düşünmüş, yaklaşık 150-200 kişi hakkında çeşitli ifadeler vermiş. Ancak benimle ilgili tek bir kelime ifadesi yok. Bunca kişinin üstüne iftiralar içeren ifadeler vermesine rağmen tutuklanmaktan kurtulamıyor. Yine iddianame içerisinde 15 Ağustos 2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığı bir dilekçesini gördük. Berk Ercan bu dilekçede ‘yaşadığı belirsizliklerden dolayı psikolojik sorun yaşadığını ve eğer bu belirsizlikler çözülmezse kalıcı psikolojik sorunları olacağını’ belirtiyor. Bu dilekçesinden sonra bulunduğu cezaevinden alınıp tekrar emniyete ve savcılığa götürülüp ‘ek ifadeler’ veriyor. Bu ifadelerden sonra ben de bu yüzlerce kişinin içine 25 Ağustos 2017 tarihinde dahil ediliyorum. Ancak bir farkla: Ben cumhuriyet savcısının öldürülmesi olayına silah temin ettiğim iddiasıyla ekleniyorum.”
Berk Ercan, dosyada ilk başta tek tanıktı. Daha sonra ikinci tanık olarak Cavit Yılmaz eklenmişti. İfadesinden sonra yurt dışına çıkan Yılmaz, ifadesini değiştirmiş ve “İfademi işkence altında verdim” demişti.
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – Gizli tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Mustafa Koçak, adil yargılanma talebiyle başlattığı ölüm orucunun 297.gününde hayatını kaybetti. Halkın Hukuk Bürosu, müvekkilleri Koçak’ın hayatını kaybettiğini Twitter hesabından duyurdu.
Mustafa Koçak’ın kendisine ağır işkence altında imzalatılan gizli tanık ifadelerini kabul etmediği için ölüm orucuna başladığını hatırlatan Halkın Hukuk Bürosu, “Egemenler, onu bir tanıklarına ‘Beyanlarım yalandı, bana işkenceyle yalan ifadeler imzalattılar’ sözünü söyletmemek için katletti. Cinayet işlediler.” açıklamasında bulundu.
Halkın Hukuk Bürosu, ölüm orucundaki diğer müvekkilleri ve avukatları da hatırlatarak, ” Bir kez daha sesleniyoruz, müvekkillerimiz İbrahim Gökçek, Didem Akman ve Özgür Karakaya’yı yaşatmak için arkadaşlarımız Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ı yaşatmak için taleplerini kabul edin.” dedi.
“ÇOK ZAMANIM YOK” DEMİŞTİ
28 yaşındaki Mustafa Koçak, 297 gündür sürdürdüğü ölüm orucu nedeniyle 29 kiloya düşmüştü. Mustafa Koçak ailesiyle yaptığı dünkü telefon görüşmesinde, “Çok kötüyüm. Ayaklarım kıpkırmızı oldu, kan topladı. Tüm vücudum şişti, karnım hep şişti. İki gündür nefes alamıyorum. Çok zamanım yok. Kıpırdayamıyorum. Belki pazar günü telefona bile çıkamam. Çok ağrılarım var, yatakta dönemiyorum.” demişti.
Telefon görüşmesinde oğlunun sesini duyan, anlattıklarını dayanamayan tüm aile gözyaşlarına boğulmuştu. Babası ise “Bunlar Allah’ı tanımıyorlar. Allah korkusu yok bunlarda. En sonunda cezaevinin önünde kendimi yakacağım.” ifadelerini kullanmıştı.
NE OLMUŞTU?
Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın 2015 yılında İstanbul Adliyesi’ndeki odasında öldürülmesi olayında silah temin etmekle suçlanan Mustafa Koçak müebbet hapis cezası aldı. Adil yargılanmadığını savunan Koçak, 3 Temmuz 2019’dan bu yana beri açlık grevinde. Suçsuz olduğu konusunda ısrarlıydı ve tek talebi adil yargılanmaktı.
Savcı Mehmet Selim Kiraz, 2015 yılında Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol tarafından Çağlayan Adliyesi’ndeki odasında rehin alınarak öldürülmüştü. 23 Eylül 2017 tarihinde itirafçı Berk Ercan, Mustafa Koçak’ın Şafak Yayla’ya cinayet için silah temin ettiği yönünde ifade verdi. Bunun üzerine gözaltına alınan Koçak, 12 günlük gözaltı sonrası 4 Ekim 2017 tarihinde tutuklandı. Koçak’ın yargılanmasına 22 Kasım 2018 tarihinde başlandı. 11 Temmuz 2019 tarihinde ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Verilen cezalar 42 yılı geçiyordu.
200 KİŞİ HAKKINDA İFADE VEREN BİR TANIK
Suikastın itirafçısı olan Berk Ercan, itirafçı olmadan önce 2017 yılında “vahim nitelikte silah, tabanca ve mühimmat” taşıdığı gerekçesiyle tutuklanmış, ardından pişman olduğunu ve ifade vermeye hazır olduğunu söylemişti. Mustafa Koçak, 12 gün boyunca gözaltında kalan Berk Ercan’ın 150-200 kişi hakkında çeşitli ifadelerde bulunduğunu ve itirafçı tanık olduğunu, fakat buna rağmen cezaevinde kalmaya devam ettiğini iddia etmişti.
Mustafa Koçak, Selim Kiraz’ın dosyasına nasıl eklendiğini ise basına gönderdiği mektubunda şöyle anlatmıştı:
“Berk Ercan 12 gün boyunca gözaltında kalmış, düşünmüş, yaklaşık 150-200 kişi hakkında çeşitli ifadeler vermiş. Ancak benimle ilgili tek bir kelime ifadesi yok. Bunca kişinin üstüne iftiralar içeren ifadeler vermesine rağmen tutuklanmaktan kurtulamıyor. Yine iddianame içerisinde 15 Ağustos 2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığı bir dilekçesini gördük. Berk Ercan bu dilekçede ‘yaşadığı belirsizliklerden dolayı psikolojik sorun yaşadığını ve eğer bu belirsizlikler çözülmezse kalıcı psikolojik sorunları olacağını’ belirtiyor. Bu dilekçesinden sonra bulunduğu cezaevinden alınıp tekrar emniyete ve savcılığa götürülüp ‘ek ifadeler’ veriyor. Bu ifadelerden sonra ben de bu yüzlerce kişinin içine 25 Ağustos 2017 tarihinde dahil ediliyorum. Ancak bir farkla: Ben cumhuriyet savcısının öldürülmesi olayına silah temin ettiğim iddiasıyla ekleniyorum.”
Berk Ercan, dosyada ilk başta tek tanıktı. Daha sonra ikinci tanık olarak Cavit Yılmaz eklenmişti. İfadesinden sonra yurt dışına çıkan Yılmaz, ifadesini değiştirmiş ve “İfademi işkence altında verdim” demişti.
[BoldMedya] 24.4.2020
Fransa koronavirüse karşı nikotinin etkisini test ediyor
Fransa’da yapılan bir araştırma nikotinin ‘koronavirüs bulaşmasını önleyebileceğine’ işaret ediyor. Ama nihai sonuçlar için daha fazla deney yapılması gerektiği belirtiliyor.
BOLD – Bazı araştırmaların sigara içenlerde koronavirüse yakalanma riskinin daha az olduğu sonucunu ortaya koymasının ardından Fransa’da Kovid-19’a karşı nikotin tedavisi üzerinde durulmaya başlandı. Nikotinin koronavirüsü önlemede ve tedavisinde ne kadar etkili olduğuna ilişkin yeni denemelerin yapılması planlanıyor.
HASTALIĞA DAHA AZ MI YAKALANIYORLAR?
Fransız araştırmacıların Paris’teki bir hastanede tedavi gören 343 hastayı ve daha hafif semptomlar gösteren 139 kişiyi inceledi. Araştırmacılardan Doktor Zahir Amoura, “Hastalardan yalnızca yüzde 5’i sigara içiyordu” dedi. Fransa’da nüfusun yaklaşık yüzde 35’inin sigara içtiği göz önüne alındığında, yapılan araştırmalarda Kovid-19 hastaları arasında sigara içenlerin oranının az çıkması, dikkatleri nikotine çevirdi. Geçen ay New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırma da Çin’de virüsü kapan 1000 kişinin yüzde 12,6’sının sigara içtiğini ortaya koymuştu. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 26’sı sigara içiyor.
NİKOTİN NASIL BİR ETKİ YAPIYOR?
Araştırmacıların teorisi, nikotinin hücre reseptörlerine tutunduğu, bunun da virüsün hücreye girişini engellediği yönünde. İncelemeye katılan Pasteur Enstitüsü’nden nörobiyolojist Jean Pierre Changeux, böylece virüsün hücreye girişi ve vücuda yayılışının önüne geçilebildiğini söylüyor.
İlk araştırmanın yapıldığı Paris’teki Pitie-Salpetriere Hastanesi’nde bir adım daha ileriye gidilerek, yeni bir araştırma kapsamında sağlık çalışanları üzerinde nikotin bantları denenecek ve virüse karşı koruma sağlayıp sağlamadığı saptanacak. Aynı hastanede Kovid-19 hastalarına da nikotin verilerek, bunun semptomları azaltıp azaltmadığı incelenecek.
Araştırmacılar klinik deneylere devam edebilmek için Fransız yetkililerinin onayını bekliyor.
“NİKOTİNİN KÖTÜ ETKİLERİNİ UNUTMAMALIYIZ”
Uzmanlar, insanların koronavirüse karşı hemen ‘sigaraya ya da nikotine sarılmamaları gerektiği’ uyarısını yapıyor.
Fransa Ulusal Sağlık Ajansı Direktörü Jerome Salomon,”Nikotinin kötü etkilerini unutmamalıyız” diyerek halka sigara kullanımı konusunda uyarıda bulundu.
Fransa’da ölüm nedenlerinin başında tütün geliyor. Her yıl Fransa’da yaklaşık 75 bin kişini sigara içmekle bağlantılı sorunlar nedeniyle öldüğü belirtiliyor.
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – Bazı araştırmaların sigara içenlerde koronavirüse yakalanma riskinin daha az olduğu sonucunu ortaya koymasının ardından Fransa’da Kovid-19’a karşı nikotin tedavisi üzerinde durulmaya başlandı. Nikotinin koronavirüsü önlemede ve tedavisinde ne kadar etkili olduğuna ilişkin yeni denemelerin yapılması planlanıyor.
HASTALIĞA DAHA AZ MI YAKALANIYORLAR?
Fransız araştırmacıların Paris’teki bir hastanede tedavi gören 343 hastayı ve daha hafif semptomlar gösteren 139 kişiyi inceledi. Araştırmacılardan Doktor Zahir Amoura, “Hastalardan yalnızca yüzde 5’i sigara içiyordu” dedi. Fransa’da nüfusun yaklaşık yüzde 35’inin sigara içtiği göz önüne alındığında, yapılan araştırmalarda Kovid-19 hastaları arasında sigara içenlerin oranının az çıkması, dikkatleri nikotine çevirdi. Geçen ay New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırma da Çin’de virüsü kapan 1000 kişinin yüzde 12,6’sının sigara içtiğini ortaya koymuştu. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 26’sı sigara içiyor.
NİKOTİN NASIL BİR ETKİ YAPIYOR?
Araştırmacıların teorisi, nikotinin hücre reseptörlerine tutunduğu, bunun da virüsün hücreye girişini engellediği yönünde. İncelemeye katılan Pasteur Enstitüsü’nden nörobiyolojist Jean Pierre Changeux, böylece virüsün hücreye girişi ve vücuda yayılışının önüne geçilebildiğini söylüyor.
İlk araştırmanın yapıldığı Paris’teki Pitie-Salpetriere Hastanesi’nde bir adım daha ileriye gidilerek, yeni bir araştırma kapsamında sağlık çalışanları üzerinde nikotin bantları denenecek ve virüse karşı koruma sağlayıp sağlamadığı saptanacak. Aynı hastanede Kovid-19 hastalarına da nikotin verilerek, bunun semptomları azaltıp azaltmadığı incelenecek.
Araştırmacılar klinik deneylere devam edebilmek için Fransız yetkililerinin onayını bekliyor.
“NİKOTİNİN KÖTÜ ETKİLERİNİ UNUTMAMALIYIZ”
Uzmanlar, insanların koronavirüse karşı hemen ‘sigaraya ya da nikotine sarılmamaları gerektiği’ uyarısını yapıyor.
Fransa Ulusal Sağlık Ajansı Direktörü Jerome Salomon,”Nikotinin kötü etkilerini unutmamalıyız” diyerek halka sigara kullanımı konusunda uyarıda bulundu.
Fransa’da ölüm nedenlerinin başında tütün geliyor. Her yıl Fransa’da yaklaşık 75 bin kişini sigara içmekle bağlantılı sorunlar nedeniyle öldüğü belirtiliyor.
[BoldMedya] 24.4.2020
Koronavirüsün vücuda ana giriş kapısı burun
Farklı ülkelerden birçok bilim insanın yaptığı ortak bir araştırmaya göre özellikle burundaki iki hücre tipi, yeni tip koronavirüsün vücuda ana giriş kapısını oluşturuyor.
BOLD – Yeni bir araştırma, özellikle burundaki iki özel hücrenin yeni tip koronavirüsün vücuttaki başlangıç enfeksiyon noktası olduğunu ortaya koydu. Bilim insanları, burunda mukus üreten goblet ve siliyer hücrelerinin, koronavirüsün hücrelerimize girmek için kullandığı en önemli iki proteinin yoğun konsantrasyonuna sahip olduğunu buldu. Araştırmanın sonuçları 23 Nisan’da Nature Medicine adlı dergide yayımlandı. Araştırma ekipleri, virüsün yayılmak için kullandığı proteinleri hangi hücrelerin içerdiğini ortaya çıkarmak için akciğer, burun, göz, bağırsak, kalp, böbrek ve karaciyer hücreleri üzerinde incelemeler yaptı. Araştırma, burunda mukus üreten goblet ve siliyer hücrelerin, virüsün yayılmak için kullandığı 2 proteinin en yüksek konsantrasyonlarına sahip hücreler olduğunu ortaya koydu.
DİĞER BİR ENFEKSİYON YOLU GÖZ
Söz konusu iki proteinin, gözdeki kornea hücreleri ile bağırsak mukozasında da bulunduğunu kaydedildi. Bunun virüsün bir başka enfeksiyon yolunun da göz olduğu anlamına geldiği belirtildi. Ayrıca virüsün dışkı yoluyla ve ağızdan yutarak da bulaşma potansiyeli olduğu kaydedildi.
[BoldMedya] 24.4.2020
BOLD – Yeni bir araştırma, özellikle burundaki iki özel hücrenin yeni tip koronavirüsün vücuttaki başlangıç enfeksiyon noktası olduğunu ortaya koydu. Bilim insanları, burunda mukus üreten goblet ve siliyer hücrelerinin, koronavirüsün hücrelerimize girmek için kullandığı en önemli iki proteinin yoğun konsantrasyonuna sahip olduğunu buldu. Araştırmanın sonuçları 23 Nisan’da Nature Medicine adlı dergide yayımlandı. Araştırma ekipleri, virüsün yayılmak için kullandığı proteinleri hangi hücrelerin içerdiğini ortaya çıkarmak için akciğer, burun, göz, bağırsak, kalp, böbrek ve karaciyer hücreleri üzerinde incelemeler yaptı. Araştırma, burunda mukus üreten goblet ve siliyer hücrelerin, virüsün yayılmak için kullandığı 2 proteinin en yüksek konsantrasyonlarına sahip hücreler olduğunu ortaya koydu.
DİĞER BİR ENFEKSİYON YOLU GÖZ
Söz konusu iki proteinin, gözdeki kornea hücreleri ile bağırsak mukozasında da bulunduğunu kaydedildi. Bunun virüsün bir başka enfeksiyon yolunun da göz olduğu anlamına geldiği belirtildi. Ayrıca virüsün dışkı yoluyla ve ağızdan yutarak da bulaşma potansiyeli olduğu kaydedildi.
[BoldMedya] 24.4.2020
Ramazanda sağlıklı beslenmenin püf noktaları
Sabri Ülker Vakfı, koronavirüs salgınında sağlıklı bir Ramazan geçirmek için özellikle dikkat edilmesi gereken hususları derledi...
KRONOS -23 Nisan 2020
Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Covid-19) salgını sürerken, Ramazanın başlamasıyla birlikte, oruç tutarken nasıl beslenmemiz gerektiği de önemli hale geliyor. Ramazan’da da hem sağlıklı beslenmek hem de bağışıklığı destekleyerek hastalıklara karşı korunmak gerekiyor. Ramazan’da öğün sayısı ikiye düştüğü için sahur ve iftarda yenilen ve içilen her şey bağışıklık üzerinde de etkili oluyor. Özellikle yeterli vitamin ve mineral alımı ile bağışıklığın desteklenmesi için mevsimine uygun taze sebze ve meyve tüketimi önem taşıyor.
Uyku düzeni ve öğünlerin içeriği de bağışıklık üzerinde oldukça etkili. Sahurdan sonra uyumadan güne başlamamak, uykusuz kalmamak için gün içinde uyku ihtiyacını karşılamak veya ağır bir öğünle sahuru tamamlayıp hemen uyumamak gerekiyor.
Sabri Ülker Vakfı, sağlıklı bir Ramazan geçirmek için özellikle dikkat edilmesi gereken hususları derledi:
SAHURDA YEMEMEK HALSİZLİK VE BAŞ AĞRISINA NEDEN OLUR
Ramazanda sahur, kahvaltı gibi günün en önemli öğünü olarak karşımıza çıkıyor. Sahur yapmadan oruç tutmak, kan şekerinde düşüşe, halsizliğe ve baş ağrılarına yol açabiliyor. Sahurdan sonra uyumak isteyenler, sindirimi kolay, hazımsızlığa yol açmayacak besin ve içecekleri tercih etmeli. Süt, yumurta, az tuzlu peynir ve yulaf gibi protein içeriği yüksek besinler mutlaka yer almalı.
Bağışıklık sistemini desteklemek için kuruyemişlere yer verilmesi önem taşıyor. Çiğ badem, fındık ve ceviz gibi yağlı tohumlara yer vermek hem tokluk süresini uzatıyor, hem de bağışıklığı destekliyor. Sahur için kuru baklagil gibi sindirimi zor besinlerin tüketiminden kaçınmak gerekiyor. Oruç süresince gerekli enerjiyi sağlayabilmek ve kan şekerini dengelemek için lifli tam tahıllara da yer vermek ve su tüketimi ihmal etmemek de önemli.
PORSİYON ÖLÇÜLERİNE DİKKAT EDİN, İYİ VE YAVAŞ ÇİĞNEYİN
COVID-19 nedeniyle evde vakit geçirdiğimiz ve fiziksel olarak daha hareketsiz olduğumuz şu günlerde, tüm gün bir şeyler tüketmemiş olmak, iftar sofrasında aşırı miktarda yeme ile sonuçlanabilir. Ancak, oruç süresince yavaşlayan sindirim sistemini aniden çok fazla yiyecekle buluşturmamak gerekiyor. Ayrıca, gün içerisinde yakamadığımız enerji uzun dönemde yağ deposunun artışına sebep olabiliyor.
Yüksek yağ oranına sahip olmak, bağışıklık üzerinde de olumsuz etki yapabiliyor. Tüketilen porsiyonların miktarı ile iyi ve yavaş çiğnemeye de dikkat edilmeli. İyi çiğnememek, kan şekeri ve kan basıncının ani artışı ve hazımsızlığa yol açabilir.
KORONA’DAN KORUNMAK İÇİN BU RAMAZAN SEBZE VE MEYVELERE DAHA FAZLA YER VERİN
Orucunuzu hurma gibi lif içeriği yüksek bir kuru meyve ve su ile açmak gün boyunca düşen kan şekerinin dengelenmesine ve zengin içeriği ile vitamin mineral ihtiyacının desteklenmesini sağlıyor.
Bu yıl, iftar sofrasında vitamin, mineral, su ve lif açısından yüksek taze sebzelerden oluşan salata ve sebze yemeğine mutlaka yer verilmesi gerekiyor. Bununla birlikte yoğurt, ayran ve cacık ile protein alımı desteklenmeli. Sarımsak ve soğan yemeklere ve salatalara ilave edilerek, bağışıklığın desteklenmesi sağlanabilir. Tam tahıllı ekmek ve bulgur gibi lif içeriği yüksek tahıllar kabızlığın önüne geçmek için mutlaka tüketilmeli. Bir diğer önemli nokta, iftardaki yemeklerin pişirme yöntemleri. Kızartma yerine buharda haşlama, fırın, buğulama gibi pişirme yöntemlerini tercih etmek hem daha sağlıklı hem de besinlerin içerisindeki vitaminden daha çok yararlanılmasını sağlıyor.
Kızartma ve şerbetli hamur tatlıları yerine bağışıklığı destekleyen taze mevsim meyvelerine yer verilmeli. İftardan 1-2 saat sonra bir ara öğün yaparak taze meyveler tüketmek, gün boyunca kaybedilen su, mineral ve vitamin ihtiyacını karşılamaya destek oluyor.
GÜN BOYUNCA KAYBEDİLEN SIVIYI YERİNE KOYMAK ÖNEMLİ!
Yeterli sıvı alımı, vücuttan toksinlerin uzaklaştırılmasını sağlar. Bitki çayları, süt, ayran ve çeşitli çorbalar ile sulu meyveler de böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur. Çay veya kahve tüketimi günlük su ihtiyacını karşılamaya destek olmaz, aksine fazla miktarlarda tüketildiğinde diüretik etki göstererek vücuttan su atımına sebebiyet verir. İftardan sonra sahura kadar geçen sürede mutlaka en az 6-8 bardak su içilmeli.
[Kronos.News] 23.4.2020
KRONOS -23 Nisan 2020
Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Covid-19) salgını sürerken, Ramazanın başlamasıyla birlikte, oruç tutarken nasıl beslenmemiz gerektiği de önemli hale geliyor. Ramazan’da da hem sağlıklı beslenmek hem de bağışıklığı destekleyerek hastalıklara karşı korunmak gerekiyor. Ramazan’da öğün sayısı ikiye düştüğü için sahur ve iftarda yenilen ve içilen her şey bağışıklık üzerinde de etkili oluyor. Özellikle yeterli vitamin ve mineral alımı ile bağışıklığın desteklenmesi için mevsimine uygun taze sebze ve meyve tüketimi önem taşıyor.
Uyku düzeni ve öğünlerin içeriği de bağışıklık üzerinde oldukça etkili. Sahurdan sonra uyumadan güne başlamamak, uykusuz kalmamak için gün içinde uyku ihtiyacını karşılamak veya ağır bir öğünle sahuru tamamlayıp hemen uyumamak gerekiyor.
Sabri Ülker Vakfı, sağlıklı bir Ramazan geçirmek için özellikle dikkat edilmesi gereken hususları derledi:
SAHURDA YEMEMEK HALSİZLİK VE BAŞ AĞRISINA NEDEN OLUR
Ramazanda sahur, kahvaltı gibi günün en önemli öğünü olarak karşımıza çıkıyor. Sahur yapmadan oruç tutmak, kan şekerinde düşüşe, halsizliğe ve baş ağrılarına yol açabiliyor. Sahurdan sonra uyumak isteyenler, sindirimi kolay, hazımsızlığa yol açmayacak besin ve içecekleri tercih etmeli. Süt, yumurta, az tuzlu peynir ve yulaf gibi protein içeriği yüksek besinler mutlaka yer almalı.
Bağışıklık sistemini desteklemek için kuruyemişlere yer verilmesi önem taşıyor. Çiğ badem, fındık ve ceviz gibi yağlı tohumlara yer vermek hem tokluk süresini uzatıyor, hem de bağışıklığı destekliyor. Sahur için kuru baklagil gibi sindirimi zor besinlerin tüketiminden kaçınmak gerekiyor. Oruç süresince gerekli enerjiyi sağlayabilmek ve kan şekerini dengelemek için lifli tam tahıllara da yer vermek ve su tüketimi ihmal etmemek de önemli.
PORSİYON ÖLÇÜLERİNE DİKKAT EDİN, İYİ VE YAVAŞ ÇİĞNEYİN
COVID-19 nedeniyle evde vakit geçirdiğimiz ve fiziksel olarak daha hareketsiz olduğumuz şu günlerde, tüm gün bir şeyler tüketmemiş olmak, iftar sofrasında aşırı miktarda yeme ile sonuçlanabilir. Ancak, oruç süresince yavaşlayan sindirim sistemini aniden çok fazla yiyecekle buluşturmamak gerekiyor. Ayrıca, gün içerisinde yakamadığımız enerji uzun dönemde yağ deposunun artışına sebep olabiliyor.
Yüksek yağ oranına sahip olmak, bağışıklık üzerinde de olumsuz etki yapabiliyor. Tüketilen porsiyonların miktarı ile iyi ve yavaş çiğnemeye de dikkat edilmeli. İyi çiğnememek, kan şekeri ve kan basıncının ani artışı ve hazımsızlığa yol açabilir.
KORONA’DAN KORUNMAK İÇİN BU RAMAZAN SEBZE VE MEYVELERE DAHA FAZLA YER VERİN
Orucunuzu hurma gibi lif içeriği yüksek bir kuru meyve ve su ile açmak gün boyunca düşen kan şekerinin dengelenmesine ve zengin içeriği ile vitamin mineral ihtiyacının desteklenmesini sağlıyor.
Bu yıl, iftar sofrasında vitamin, mineral, su ve lif açısından yüksek taze sebzelerden oluşan salata ve sebze yemeğine mutlaka yer verilmesi gerekiyor. Bununla birlikte yoğurt, ayran ve cacık ile protein alımı desteklenmeli. Sarımsak ve soğan yemeklere ve salatalara ilave edilerek, bağışıklığın desteklenmesi sağlanabilir. Tam tahıllı ekmek ve bulgur gibi lif içeriği yüksek tahıllar kabızlığın önüne geçmek için mutlaka tüketilmeli. Bir diğer önemli nokta, iftardaki yemeklerin pişirme yöntemleri. Kızartma yerine buharda haşlama, fırın, buğulama gibi pişirme yöntemlerini tercih etmek hem daha sağlıklı hem de besinlerin içerisindeki vitaminden daha çok yararlanılmasını sağlıyor.
Kızartma ve şerbetli hamur tatlıları yerine bağışıklığı destekleyen taze mevsim meyvelerine yer verilmeli. İftardan 1-2 saat sonra bir ara öğün yaparak taze meyveler tüketmek, gün boyunca kaybedilen su, mineral ve vitamin ihtiyacını karşılamaya destek oluyor.
GÜN BOYUNCA KAYBEDİLEN SIVIYI YERİNE KOYMAK ÖNEMLİ!
Yeterli sıvı alımı, vücuttan toksinlerin uzaklaştırılmasını sağlar. Bitki çayları, süt, ayran ve çeşitli çorbalar ile sulu meyveler de böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur. Çay veya kahve tüketimi günlük su ihtiyacını karşılamaya destek olmaz, aksine fazla miktarlarda tüketildiğinde diüretik etki göstererek vücuttan su atımına sebebiyet verir. İftardan sonra sahura kadar geçen sürede mutlaka en az 6-8 bardak su içilmeli.
[Kronos.News] 23.4.2020
Sektörel güven endeksleri çöktü: Yüzde 50’ye varan gerileme
Hizmet, perakende ve inşaat sektöründeki şirketlerin geleceğe dair beklentilerini gösteren sektörel güven endeksleri, koronavirüsün Türkiye ekonomisini vurduğu Nisan ayında çöktü. Güven endekslerinde yüzde 50'ye varan gerilemeler izlendi.
KRONOS -24 Nisan 2020
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), mevsim etkilerinden arındırılmış güven endeksinin Nisan ayında bir önceki aya göre hizmet sektöründe yüzde 50,1, perakende ticaret sektöründe yüzde 26 ve inşaat sektöründe yüzde 42,2 azaldığını açıkladı.
HİZMET GÜVEN ENDEKSİ 1 AYDA YÜZDE 50.1 GERİLEDİ
Mevsim etkilerinden arındırılmış hizmet sektörü güven endeksi Mart ayında 92,5 iken, Nisan ayında yüzde 50,1 oranında azalarak 46,1 değerini aldı. Hizmet sektöründe bir önceki aya göre, son üç aylık dönemde hizmetlere olan talep alt endeksi yüzde 45,9 azalarak 48,3 oldu. Son üç aylık dönemde iş durumu alt endeksi yüzde 47,1 azalarak 47,9 değerini aldı. Gelecek üç aylık dönemde hizmetlere olan talep beklentisi alt endeksi ise yüzde 56,8 azalarak 42,2 oldu.
PERAKENDE GÜVEN ENDEKSİ YÜZDE 26 AZALDI
Mevsim etkilerinden arındırılmış perakende ticaret sektörü güven endeksi Nisan ayında yüzde 26 oranında azalarak 75,2 değerini aldı. Perakende ticaret sektöründe bir önceki aya göre, mevcut mal stok seviyesi alt endeksi yüzde 9,7 artarak 118,5 oldu. Son üç aylık dönemde iş hacmi satışlar alt endeksi yüzde 39,9 azalarak 56,7 değerini aldı. Gelecek üç aylık dönemde iş hacmi-satışlar beklentisi alt endeksi ise yüzde 50,8 azalarak 50,5 oldu.
Mevsim etkilerinden arındırılmış inşaat sektörü güven endeksi bir önceki ayda 77,2 iken, Nisan ayında yüzde 42,2 oranında azalarak 44,7 değerini aldı. İnşaat sektöründe bir önceki aya göre, gelecek üç aylık dönemde toplam çalışan sayısı beklentisi alt endeksi yüzde 40,9 azalarak 55,1 oldu. Alınan kayıtlı siparişlerin mevcut düzeyi alt endeksi ise yüzde 44,1 azalarak 34,2 değerini aldı.
İNŞAAT GÜVEN ENDEKSİNDE DE SERT DÜŞÜŞ
İnşaat sektöründe Nisan ayında girişimlerin yüzde 17,2’si faaliyetleri kısıtlayan herhangi bir faktörün olmadığını, yüzde 82,8’i ise faaliyetlerini kısıtlayan en az bir temel faktör bulunduğunu belirtti. İnşaat sektöründe faaliyetleri kısıtlayan temel faktörlerden; “diğer faktörler” Mart ayında yüzde 1,9 iken Nisan ayında yüzde 50,7, “talep yetersizliği” Mart ayında yüzde 31,1 iken Nisan ayında yüzde 42,4 ve “finansman sorunları” Mart ayında yüzde 42,0 iken Nisan ayında yüzde 39,0 oldu.
[Kronos.News] 24.4.2020
KRONOS -24 Nisan 2020
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), mevsim etkilerinden arındırılmış güven endeksinin Nisan ayında bir önceki aya göre hizmet sektöründe yüzde 50,1, perakende ticaret sektöründe yüzde 26 ve inşaat sektöründe yüzde 42,2 azaldığını açıkladı.
HİZMET GÜVEN ENDEKSİ 1 AYDA YÜZDE 50.1 GERİLEDİ
Mevsim etkilerinden arındırılmış hizmet sektörü güven endeksi Mart ayında 92,5 iken, Nisan ayında yüzde 50,1 oranında azalarak 46,1 değerini aldı. Hizmet sektöründe bir önceki aya göre, son üç aylık dönemde hizmetlere olan talep alt endeksi yüzde 45,9 azalarak 48,3 oldu. Son üç aylık dönemde iş durumu alt endeksi yüzde 47,1 azalarak 47,9 değerini aldı. Gelecek üç aylık dönemde hizmetlere olan talep beklentisi alt endeksi ise yüzde 56,8 azalarak 42,2 oldu.
PERAKENDE GÜVEN ENDEKSİ YÜZDE 26 AZALDI
Mevsim etkilerinden arındırılmış perakende ticaret sektörü güven endeksi Nisan ayında yüzde 26 oranında azalarak 75,2 değerini aldı. Perakende ticaret sektöründe bir önceki aya göre, mevcut mal stok seviyesi alt endeksi yüzde 9,7 artarak 118,5 oldu. Son üç aylık dönemde iş hacmi satışlar alt endeksi yüzde 39,9 azalarak 56,7 değerini aldı. Gelecek üç aylık dönemde iş hacmi-satışlar beklentisi alt endeksi ise yüzde 50,8 azalarak 50,5 oldu.
Mevsim etkilerinden arındırılmış inşaat sektörü güven endeksi bir önceki ayda 77,2 iken, Nisan ayında yüzde 42,2 oranında azalarak 44,7 değerini aldı. İnşaat sektöründe bir önceki aya göre, gelecek üç aylık dönemde toplam çalışan sayısı beklentisi alt endeksi yüzde 40,9 azalarak 55,1 oldu. Alınan kayıtlı siparişlerin mevcut düzeyi alt endeksi ise yüzde 44,1 azalarak 34,2 değerini aldı.
İNŞAAT GÜVEN ENDEKSİNDE DE SERT DÜŞÜŞ
İnşaat sektöründe Nisan ayında girişimlerin yüzde 17,2’si faaliyetleri kısıtlayan herhangi bir faktörün olmadığını, yüzde 82,8’i ise faaliyetlerini kısıtlayan en az bir temel faktör bulunduğunu belirtti. İnşaat sektöründe faaliyetleri kısıtlayan temel faktörlerden; “diğer faktörler” Mart ayında yüzde 1,9 iken Nisan ayında yüzde 50,7, “talep yetersizliği” Mart ayında yüzde 31,1 iken Nisan ayında yüzde 42,4 ve “finansman sorunları” Mart ayında yüzde 42,0 iken Nisan ayında yüzde 39,0 oldu.
[Kronos.News] 24.4.2020
CNN International Cerrahpaşa’da: Burada sağlıkçıların sinirleri çelikten
ABD merkezli CNN, koronavirüs nedeniyle İstanbul’un en hareketli yoğun bakım ünitesi haline gelen Cerrahpaşa Hastanesi'ndeki doktorlarla görüştü. CNN muhabiri, "Şunu söylemeliyim ki buradaki doktor ve hemşirelerin gerçekten çelikten yapılmış sinirleri var" dedi.
KRONOS -24 Nisan 2020
Koronavirüs’e karşı geliştirilen farklı tedavi yöntemlerine de değinen CNN muhabirine uyguladıkları tedavi yöntemleri hakkında bilgi veren hastane doktoru Dr. Yalın Dikmen “Bir puzzle ile uğraşıyoruz ve doğru parçayı doğru yere koymaya, elimizden geleni yapmaya ve en iyisini düşünmeye çalışıyoruz” dedi.
CNN muhabiri, “Şunu söylemeliyim ki buradaki doktor ve hemşirelerin gerçekten çelikten yapılmış sinirleri var” dedi.
[Kronos.News] 24.4.2020
KRONOS -24 Nisan 2020
Koronavirüs’e karşı geliştirilen farklı tedavi yöntemlerine de değinen CNN muhabirine uyguladıkları tedavi yöntemleri hakkında bilgi veren hastane doktoru Dr. Yalın Dikmen “Bir puzzle ile uğraşıyoruz ve doğru parçayı doğru yere koymaya, elimizden geleni yapmaya ve en iyisini düşünmeye çalışıyoruz” dedi.
CNN muhabiri, “Şunu söylemeliyim ki buradaki doktor ve hemşirelerin gerçekten çelikten yapılmış sinirleri var” dedi.
[Kronos.News] 24.4.2020
3 bin 544 işçi virüse yakalandı: ‘Ölmek istemiyoruz’
İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu verilerine göre, İstanbul'da bugüne kadar 3 bin 544 işçi virüse yakalandı. 3 bine yakın işçi karantinada, 34 işçi ise virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Platform, "Ölmek istemiyoruz' en acil talebimiz haline geldi" dedi.
KRONOS -24 Nisan 2020
İnşaat işçileri yemekhanede...
İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu, fabrikalarda korona virüsüne yakalanan işçilerle ilgili son bilgileri paylaştı. Platform, 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı için çağrıda da bulundu. İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Paltformu dönem sözcüsü Sinan Ceviz’in açıklamalarına göre, çeşitli fabrikalarda çalışan 3 bin 544 işçi korona virüsüne yakalandı.
KONFEDERASYONLARA ‘BİRLEŞİN’ ÇAĞRISI
Hacı Bişkin’in Gazete Duvar‘da yayınlanan haberine göre; sokağa çıkma kısıtlamasına rağmen binlerce işçinin hala risk altında çalıştığını belirten Ceviz, 1 Mayıs için konfederasyonlara, “Birleşin” çağrısını yineledi.
EN ACİL TALEBİMİZ ‘ÖLMEK İSTEMİYORUZ’
Ceviz’in paylaştığı bilgilere göre bu ana kadar 3 bin 544 işçi virüse yakalandı. Yine 3 bine yakın işçi virüs semptomları nedeniyle karantina altında. 34 işçi ise virüs nedeniyle vefat etti. Ceviz şunları söyledi: “1 Mayıs’a sayılı günler kala ‘Ölmek istemiyoruz’ talebimiz en acil talep haline gelmiştir. Vaka görülen işyerlerindeki tüm işçilere test yapılması, yaygın test uygulamasının hayata geçirilmesi acil ve hayati önem kazanmıştır. Bugün şu dakikalarda sokağa çıkma yasağı uygulanırken birçok işyeri çalışıyor. ‘Çalışması zorunlu olan yerlerin dışındaki tüm işyerleri çalışmalarına ara vermeli’ denmesine rağmen genel bir sokağa çıkma yasağında dahi birçok fabrika ve işyerinin çalışmaya devam ettiğini görüyoruz. Tuzla tersaneleri, bazı inşaat şantiyeleri başta olmak üzere işçiler şu dört günde de çalıştırılıyorlar.”
‘İŞÇİLER GÜNDE 39 LİRA İLE ÜCRETSİZ İZNE MAHKUM EDİLDİ’
Hükümetin açıkladığı ekonomik teşvik paketlerinden işçi sınıfının yararlanmadığının da altını çizen Ceviz şöyle devam etti: “Ücretli izin, ücretlerden vergi yükünün kaldırılması ve temel tüketim mallarında uygulanan vergilerin düşürülmesi; doğalgaz, su, elektrik gibi temel ihtiyaçların ücretsiz olması, yani işçi ve emekçilerin pandemi döneminde desteklenmesi çağrıları da yöneticiler nezdinde karşılık bulmadı. 1000 liralık sosyal destek yardımı dağıtıyoruz dendi ancak milyonlarca yoksul işçi ve emekçi bundan yararlanamadı. İhtiyacı olanlara bankalarca düşük faizli 10 bin lira kredi verilecek dendi, krediye başvuranlar ya alamıyor ya da 10 bin yerine 1000-3000 lira gibi rakamların verildiğini görüyoruz. Yani sermaye gurupları mali bakımdan desteklenirken, işçiler günlük 39 lira ile ücretsiz izne ve işsizliğe mahkûm edilmiştir.”
1 MAYIS: MARŞLARIMIZI BALKONLARDAN OKUYORUZ
Ceviz, 1 Mayıs ve yasak kelimelerinin bir arada anılmasını istemediklerini söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Elbette kitlesel mitingler yapılmasından bahsedilmiyor. Ancak konfederasyonlarımızın da açıklamalarında belirttiği gibi kent merkezlerinde ve Taksim Kazancı Yokuşu’nda, sosyal mesafe kurallarına uygun, her sendikanın temsili katılımı ile 1 Mayıs kutlamaları yapılması çağrıları yetkililerce “yasak” kararı ile karşılanmamalı. İstanbul’da platform olarak talebimiz bu yönde. Son haftaya girdiğimiz günlerde ise örgütlü olduğumuz işyerlerinde 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştireceğiz. İşyeri koşullarımıza göre bildiri okuma, döviz taşıma, alkış yapma, iş durdurarak talepleri ifade etme gibi yöntemlerle 1 Mayıs kutlamalarımızı gerçekleştirmiş olacağız. Ayrıca 1 Mayıs günü konfederasyonlarla birlikte ortak belirlenen bir zaman diliminde balkonlardan 1 Mayıs marşları okuyarak, alkışlarla 1 Mayıs’ı yaygın ve kitlesel kutlama çağrısında bulunuyoruz.”
[Kronos.News] 24.4.2020
KRONOS -24 Nisan 2020
İnşaat işçileri yemekhanede...
İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu, fabrikalarda korona virüsüne yakalanan işçilerle ilgili son bilgileri paylaştı. Platform, 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı için çağrıda da bulundu. İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Paltformu dönem sözcüsü Sinan Ceviz’in açıklamalarına göre, çeşitli fabrikalarda çalışan 3 bin 544 işçi korona virüsüne yakalandı.
KONFEDERASYONLARA ‘BİRLEŞİN’ ÇAĞRISI
Hacı Bişkin’in Gazete Duvar‘da yayınlanan haberine göre; sokağa çıkma kısıtlamasına rağmen binlerce işçinin hala risk altında çalıştığını belirten Ceviz, 1 Mayıs için konfederasyonlara, “Birleşin” çağrısını yineledi.
EN ACİL TALEBİMİZ ‘ÖLMEK İSTEMİYORUZ’
Ceviz’in paylaştığı bilgilere göre bu ana kadar 3 bin 544 işçi virüse yakalandı. Yine 3 bine yakın işçi virüs semptomları nedeniyle karantina altında. 34 işçi ise virüs nedeniyle vefat etti. Ceviz şunları söyledi: “1 Mayıs’a sayılı günler kala ‘Ölmek istemiyoruz’ talebimiz en acil talep haline gelmiştir. Vaka görülen işyerlerindeki tüm işçilere test yapılması, yaygın test uygulamasının hayata geçirilmesi acil ve hayati önem kazanmıştır. Bugün şu dakikalarda sokağa çıkma yasağı uygulanırken birçok işyeri çalışıyor. ‘Çalışması zorunlu olan yerlerin dışındaki tüm işyerleri çalışmalarına ara vermeli’ denmesine rağmen genel bir sokağa çıkma yasağında dahi birçok fabrika ve işyerinin çalışmaya devam ettiğini görüyoruz. Tuzla tersaneleri, bazı inşaat şantiyeleri başta olmak üzere işçiler şu dört günde de çalıştırılıyorlar.”
‘İŞÇİLER GÜNDE 39 LİRA İLE ÜCRETSİZ İZNE MAHKUM EDİLDİ’
Hükümetin açıkladığı ekonomik teşvik paketlerinden işçi sınıfının yararlanmadığının da altını çizen Ceviz şöyle devam etti: “Ücretli izin, ücretlerden vergi yükünün kaldırılması ve temel tüketim mallarında uygulanan vergilerin düşürülmesi; doğalgaz, su, elektrik gibi temel ihtiyaçların ücretsiz olması, yani işçi ve emekçilerin pandemi döneminde desteklenmesi çağrıları da yöneticiler nezdinde karşılık bulmadı. 1000 liralık sosyal destek yardımı dağıtıyoruz dendi ancak milyonlarca yoksul işçi ve emekçi bundan yararlanamadı. İhtiyacı olanlara bankalarca düşük faizli 10 bin lira kredi verilecek dendi, krediye başvuranlar ya alamıyor ya da 10 bin yerine 1000-3000 lira gibi rakamların verildiğini görüyoruz. Yani sermaye gurupları mali bakımdan desteklenirken, işçiler günlük 39 lira ile ücretsiz izne ve işsizliğe mahkûm edilmiştir.”
1 MAYIS: MARŞLARIMIZI BALKONLARDAN OKUYORUZ
Ceviz, 1 Mayıs ve yasak kelimelerinin bir arada anılmasını istemediklerini söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Elbette kitlesel mitingler yapılmasından bahsedilmiyor. Ancak konfederasyonlarımızın da açıklamalarında belirttiği gibi kent merkezlerinde ve Taksim Kazancı Yokuşu’nda, sosyal mesafe kurallarına uygun, her sendikanın temsili katılımı ile 1 Mayıs kutlamaları yapılması çağrıları yetkililerce “yasak” kararı ile karşılanmamalı. İstanbul’da platform olarak talebimiz bu yönde. Son haftaya girdiğimiz günlerde ise örgütlü olduğumuz işyerlerinde 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştireceğiz. İşyeri koşullarımıza göre bildiri okuma, döviz taşıma, alkış yapma, iş durdurarak talepleri ifade etme gibi yöntemlerle 1 Mayıs kutlamalarımızı gerçekleştirmiş olacağız. Ayrıca 1 Mayıs günü konfederasyonlarla birlikte ortak belirlenen bir zaman diliminde balkonlardan 1 Mayıs marşları okuyarak, alkışlarla 1 Mayıs’ı yaygın ve kitlesel kutlama çağrısında bulunuyoruz.”
[Kronos.News] 24.4.2020
Salgında 10 Nisan etkisi: Vaka hızında ani artış yaşandı
Korona virüs ile mücadelede iki saat kala açıklanan 10 Nisan’daki sokağa çıkma yasağının etkisi 21 Nisan’da ortaya çıktı. 18-19 Nisan’da gerileyerek 4.8 olarak tespit edilen vaka artış hızı 20 Nisan’da 5.4’e sıçradı. 21 Nisan’da da 5.1 oldu.
KRONOS -24 Nisan 2020
2 saat kala açıklanan sokağa çıkma yasağı, vatandaşları market ve fırınlara yığmıştı
İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Osman Erk ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Asuman İnan, 20-21 Nisan’da yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakalarındaki artış hızının nedeninin sokağa çıkma yasağının geç saatlerde ilan edildiği 10 Nisan’da yaşananlara bağladı.
2 BİN 491 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
Türkiye’de koronavirüs salgınında ilk vakanın görüldüğü 11 Mart’tan bugüne kadar Türkiye genelinde toplam 791 bin 906 test yapılırken, vaka sayısı 101 bin 790’a, vefat edenlerin sayısı ise 2 bin 491’e ulaştı. Vaka ve vefat sayılarının artmasına karşın, son bir haftadır ilginç bir tablo ortaya çıktı.
Milliyet‘in haberine göre; 40 bin 520 test yapılan ve toplam test sayısı 598 bin 933’e ulaşan 18 Nisan günü vaka artış hızı yüzde 4.8’e geriledi. Bir sonraki gün, 19 Nisan’da ise 35 bin 344 test gerçekleştirildi ve toplam test sayısı 634 bin 277’ye çıktı. 19 Nisan günü, vaka artış hızı yine yüzde 4.8 olarak saptanırken, uzmanlar bu tablonun umut verici olduğunu söyledi.
VAKA SAYISINDA ANİ ARTIŞ
Ancak 20 Nisan’da bir önceki güne oranla vaka artış hızı aniden yüzde 5.4’e yükseldi. 19 Nisan’da 3 bin 977’i olan yeni vaka sayısı, 20 Nisan’da bir anda 4 bin 674’e çıktı.
21 Nisan tarihinde ise vaka artış hızı yüzde 5.1 olurken, günlük vaka sayısı de 19 Nisan’a göre 634 kişi arttı. Uzmanlar bu artışın, 10 Nisan etkisinden kaynaklandığını söylüyor.
’10 NİSAN’DAN KAYNAKLANDIĞINI DÜŞÜNÜYORUZ’
Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Asuman İnan, bu tabloyu, “Vaka artış hızımız iki haftalık süreçte yüzde 14 seviyesinden yüzde 4’e gerilemişti. Filyasyon ekipleri, tedavi algoritması, yoğun bakım yatak sayısı ve sağlıkçıların fedakarlığı artış hızında duraksama ve düşüşü sağladı.
20 ve 21 Nisan’daki artışın 10 Nisan’dan kaynaklandığını düşünüyoruz. Havaların düzelmeye başlamasıyla insanlar hiçbir şey olmamış gibi dışarı çıkmaya başladı. Dört günlük sokağa çıkma yasağı öncesi insanların marketlere hücum ettiğini gördük.” ifadeleriyle değerlendirdi.
‘SALGIN, İSTANBUL AĞIRLIKLI SEYREDİYOR’
İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Osman Erk ise, pandemi tablosunun iyiye gittiğini bizzat sahada gözlemlediklerini belirterek, şunları söyledi: “Salgın İstanbul ağırlıklı seyrediyor. Sahadan gelen bilgiler, tablonun iyiye gittiğini gösteriyor. İstanbul Tıp Fakültesi, Bezm-i Alem ve Yedikule Göğüs Hastalıkları hastanelerinde vaka sayıları gerçekten azaldı.
Vatandaş tedbiri elden bırakırsa sayılar yine artar. 20 ve 21 Nisan’daki vaka artış oranı 10 Nisan etkisiydi. 22 Nisan’daki rakamlar plato çizdiğimizi, hatta düşüş eğrisini gösteriyor.”
2 SAAT KALA AÇIKLANAN YASAK, VATANDAŞI SOKAĞA DÖKMÜŞTÜ
Koronavirüs’le mücadele tedbirleri kapsamında 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Yasağın uygulamadan iki saat önce açıklanması vatandaşları sokağa dökmüştü. Marketlere akın eden vatandaşlar, panik halinde alışveriş yapmıştı.
[Kronos.News] 24.4.2020
KRONOS -24 Nisan 2020
2 saat kala açıklanan sokağa çıkma yasağı, vatandaşları market ve fırınlara yığmıştı
İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Osman Erk ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Asuman İnan, 20-21 Nisan’da yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakalarındaki artış hızının nedeninin sokağa çıkma yasağının geç saatlerde ilan edildiği 10 Nisan’da yaşananlara bağladı.
2 BİN 491 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
Türkiye’de koronavirüs salgınında ilk vakanın görüldüğü 11 Mart’tan bugüne kadar Türkiye genelinde toplam 791 bin 906 test yapılırken, vaka sayısı 101 bin 790’a, vefat edenlerin sayısı ise 2 bin 491’e ulaştı. Vaka ve vefat sayılarının artmasına karşın, son bir haftadır ilginç bir tablo ortaya çıktı.
Milliyet‘in haberine göre; 40 bin 520 test yapılan ve toplam test sayısı 598 bin 933’e ulaşan 18 Nisan günü vaka artış hızı yüzde 4.8’e geriledi. Bir sonraki gün, 19 Nisan’da ise 35 bin 344 test gerçekleştirildi ve toplam test sayısı 634 bin 277’ye çıktı. 19 Nisan günü, vaka artış hızı yine yüzde 4.8 olarak saptanırken, uzmanlar bu tablonun umut verici olduğunu söyledi.
VAKA SAYISINDA ANİ ARTIŞ
Ancak 20 Nisan’da bir önceki güne oranla vaka artış hızı aniden yüzde 5.4’e yükseldi. 19 Nisan’da 3 bin 977’i olan yeni vaka sayısı, 20 Nisan’da bir anda 4 bin 674’e çıktı.
21 Nisan tarihinde ise vaka artış hızı yüzde 5.1 olurken, günlük vaka sayısı de 19 Nisan’a göre 634 kişi arttı. Uzmanlar bu artışın, 10 Nisan etkisinden kaynaklandığını söylüyor.
’10 NİSAN’DAN KAYNAKLANDIĞINI DÜŞÜNÜYORUZ’
Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Asuman İnan, bu tabloyu, “Vaka artış hızımız iki haftalık süreçte yüzde 14 seviyesinden yüzde 4’e gerilemişti. Filyasyon ekipleri, tedavi algoritması, yoğun bakım yatak sayısı ve sağlıkçıların fedakarlığı artış hızında duraksama ve düşüşü sağladı.
20 ve 21 Nisan’daki artışın 10 Nisan’dan kaynaklandığını düşünüyoruz. Havaların düzelmeye başlamasıyla insanlar hiçbir şey olmamış gibi dışarı çıkmaya başladı. Dört günlük sokağa çıkma yasağı öncesi insanların marketlere hücum ettiğini gördük.” ifadeleriyle değerlendirdi.
‘SALGIN, İSTANBUL AĞIRLIKLI SEYREDİYOR’
İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Osman Erk ise, pandemi tablosunun iyiye gittiğini bizzat sahada gözlemlediklerini belirterek, şunları söyledi: “Salgın İstanbul ağırlıklı seyrediyor. Sahadan gelen bilgiler, tablonun iyiye gittiğini gösteriyor. İstanbul Tıp Fakültesi, Bezm-i Alem ve Yedikule Göğüs Hastalıkları hastanelerinde vaka sayıları gerçekten azaldı.
Vatandaş tedbiri elden bırakırsa sayılar yine artar. 20 ve 21 Nisan’daki vaka artış oranı 10 Nisan etkisiydi. 22 Nisan’daki rakamlar plato çizdiğimizi, hatta düşüş eğrisini gösteriyor.”
2 SAAT KALA AÇIKLANAN YASAK, VATANDAŞI SOKAĞA DÖKMÜŞTÜ
Koronavirüs’le mücadele tedbirleri kapsamında 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Yasağın uygulamadan iki saat önce açıklanması vatandaşları sokağa dökmüştü. Marketlere akın eden vatandaşlar, panik halinde alışveriş yapmıştı.
[Kronos.News] 24.4.2020
Ceylan’ın annesi, baba işkencesini polise defalarca bildirmiş
Babası tarafından işkenceyle öldürülen 9 yaşındaki Ceylan’ın dayısı Mehmet Mat, katil baba Müslüm Aslan hakkında defalarca karakola başvuru yapıldığını, ancak şikayetlerin görmezden gelindiğini anlattı.
KRONOS -24 Nisan 2020
Antep’te Müslüm Aslan tarafından darp edilerek öldürülen 9 yaşındaki Ceylan’ın aylardır annesi ve kardeşleriyle birlikte sürekli olarak işkence gördüğü, polise defalarca kez şikâyet edilmesine rağmen baba hakkında bir işlem yapılmadığı ortaya çıktı.
BirGün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, Müslüm Aslan’ın sanılanın aksine evli olduğu kadını değil başka birini yaraladığı için tutuklandığını söyleyen Ceykan’ın dayısı Mehmet Mat, şu ifadeleri kullandı:
“Defalarca şiddet uyguladı, karakolluk oldu, üstünde uyuşturucu yakalandığı halde hep serbest kaldı. Ben uyuşturucuyla yakalandığını kendi gözlerimle gördüm. Beni, sağ kolumdan bıçakladı, kolum sakat kaldı. Biz o kadar devletimize yalvardık. Müslüm’le ilgili şikâyette bulunduk. Polisler dedi ki, ‘Seni öldürdü mü?’ Beni öldürmesi mi, lazımdı. Benim ablam defalarca darp raporu aldı, karakola gitti. Ne ablama destek oldular ne de ablamın yanına geldiler. Darp raporunu alıp, ‘Gereğini yapacağız’ derlerdi ama Müslüm Aslan ifade verip elini kolunu sallayarak karakoldan çıkardı.”
“KOLUNDAN BACAĞINDAN ASIYORMUŞ”
Kardeşinin ve yeğenlerinin uzun süredir işkence gördüğünü söyleyen Mat, Müslüm Aslan hakkında çocukların anlattıklarını şu sözlerle aktardı:
“Gece üçten sabah dokuza kadar ablam işkenceye maruz kalıyor, her yerinden kan geliyor. Ablam, ‘Çocukların yanında vurma, çocuklar korkuyor’ diyor ama dinlemiyor. Üç yaşında bir yeğenim var, konuşamıyor. Diğer oğlu Yusuf’un parmaklarındaki yaraları görünce ‘Senin parmaklarına ne oldu’ dedik, ‘Babam hepsine tahtayla vurdu’ dedi. ‘Her canı sıkıldığında bizi duvara asıyordu’ diyorlardı. Ceylan’a Yusuf’un gözü önünde işkence etmiş. Her gün çocuğu kolundan, bacağından asıyormuş.”
[Kronos.News] 24.4.2020
KRONOS -24 Nisan 2020
Antep’te Müslüm Aslan tarafından darp edilerek öldürülen 9 yaşındaki Ceylan’ın aylardır annesi ve kardeşleriyle birlikte sürekli olarak işkence gördüğü, polise defalarca kez şikâyet edilmesine rağmen baba hakkında bir işlem yapılmadığı ortaya çıktı.
BirGün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, Müslüm Aslan’ın sanılanın aksine evli olduğu kadını değil başka birini yaraladığı için tutuklandığını söyleyen Ceykan’ın dayısı Mehmet Mat, şu ifadeleri kullandı:
“Defalarca şiddet uyguladı, karakolluk oldu, üstünde uyuşturucu yakalandığı halde hep serbest kaldı. Ben uyuşturucuyla yakalandığını kendi gözlerimle gördüm. Beni, sağ kolumdan bıçakladı, kolum sakat kaldı. Biz o kadar devletimize yalvardık. Müslüm’le ilgili şikâyette bulunduk. Polisler dedi ki, ‘Seni öldürdü mü?’ Beni öldürmesi mi, lazımdı. Benim ablam defalarca darp raporu aldı, karakola gitti. Ne ablama destek oldular ne de ablamın yanına geldiler. Darp raporunu alıp, ‘Gereğini yapacağız’ derlerdi ama Müslüm Aslan ifade verip elini kolunu sallayarak karakoldan çıkardı.”
“KOLUNDAN BACAĞINDAN ASIYORMUŞ”
Kardeşinin ve yeğenlerinin uzun süredir işkence gördüğünü söyleyen Mat, Müslüm Aslan hakkında çocukların anlattıklarını şu sözlerle aktardı:
“Gece üçten sabah dokuza kadar ablam işkenceye maruz kalıyor, her yerinden kan geliyor. Ablam, ‘Çocukların yanında vurma, çocuklar korkuyor’ diyor ama dinlemiyor. Üç yaşında bir yeğenim var, konuşamıyor. Diğer oğlu Yusuf’un parmaklarındaki yaraları görünce ‘Senin parmaklarına ne oldu’ dedik, ‘Babam hepsine tahtayla vurdu’ dedi. ‘Her canı sıkıldığında bizi duvara asıyordu’ diyorlardı. Ceylan’a Yusuf’un gözü önünde işkence etmiş. Her gün çocuğu kolundan, bacağından asıyormuş.”
[Kronos.News] 24.4.2020
BM karar verdi: KHK’lı öğretmene tazminat
BM Keyfi Tutuklamalar Komitesi, KHK’lı öğretmen Ercan Demir’i haksız olarak tutuklandığına ve tazminat ödenmesi gerektiğine hükmetti. Yargıçlar hakkında da soruşturma başlatılması istendi.
KRONOS -24 Nisan 2020
ANKARA – “Terör örgütü üyeliği” iddiasıyla hakkında dava açılan ve bir yıla yakın cezaevinde kalan KHK’li öğretmen Ercan Demir beraat etti. Demir tutuksuz yargılandığı sırada Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Komitesi’ne başvurdu. Komite, değerlendirme sonucunda Türkiye’yi haksız buldu ve Demir’e tazminat ödenmesini, yargıçlar hakkında da soruşturma başlatılmasını istedi. Bu süreçte KHK’li öğretmen Demir’in haksız yere tutuklu bulunduğunu belirterek açtığı maddi ve manevi tazminat davasında da karar çıktı, Demir’e toplam 34 bin TL tazminat verilmesine hükmedildi.
Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre, OHAL döneminde yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen öğretmen Ercan Demir hakkında “FETÖ terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla 2016 yılında dava açıldı. Hakkında açılan üyelik davası nedeniyle tutuklanan Ercan Demir 11 ay 26 gün cezaevinde kalmasının ardından 21 Temmuz 2017 yılında tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.
KHK’li Ercan Demir, tutuksuz yargılandığı sırada Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Komitesi’ne ihlal başvurusunda bulundu. BM başvuru doğrultusunda Türkiye’den savunma istedi. BM süreci devam ederken Demir, yargılandığı Sinop Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24 Mayıs 2019 tarihinde verdiği kararla beraat etti ve bu karar Bölge Adliye Mahkemesinde 12 Eylül 2019 tarihinde onandı.
BM DEMİR’İN KEYFİ TUTUKLANDIĞINA HÜKMETTİ
Beraat kararının ardından başvuruyu 21 Ocak 2020 tarihinde karara bağlayan Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Komisyonu, Demir’in “keyfi tutuklandığına” ve özgürlüğünün “keyfi bir şekilde elinden alındığına” hükmetti. BM’nin kararında Demir’e tazminat ödenmesi gerektiği, hakkında yürütülen davalarda görevli yargıçlarla ilgili soruşturma başlatılması da talep edildi. Öte yandan BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu Nisan 2020’ye kadar Ercan Demir’e ilişkin Türkiye’den rapor da istedi.
BM kararının ardından Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı, 27 Ocak 2020 tarihinde ilgili dağıtım yerlerine yazı göndererek, Demir’e tazminat ödenip ödenmediğini, Demir’in yaşadığı ihlaller nedeniyle soruşturma açılıp açılmadığını sordu. Başkanlık talep edilen bilgilerin 5 Şubat 2020 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilmesini istedi.
KHK’Lİ DEMİR’E 34 BİN TL TAZMİNAT
Kurumlar arasında yazışmalar ve belge talepleri devam ederken Ercan Demir bu kez tazminat davası açtı. Beraat ettiği davadan tutuklu kaldığı 11 ay 26 gün boyunca sosyolojik, psikolojik zarar gördüğünü, bakmakla yükümlü olduğu hasta anne ve babası ile eşi ve çocuklarından dolayı içinde bulunduğu maddi çöküntü halinin manevi anlamda aile ilişkilerini de etkilediğini belirten Demir 200 bin TL maddi 50 bin TL de manevi tazminat talep etti.
Tazminat talebini 25 Mart 2020 tarihinde karara bağlayan Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi, Demir’e 13 bin 965 TL maddi, 20 bin TL de manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
BAŞTİMAR: BM MEKANİZMALARI VE KARARLARI ÇOK ÖNEMLİ
BM kararının ardından Ercan Demir’in beraat ettiği davada tutuklu bulunmasına yönelik karar veren yargıçlarla ilgili soruşturma başlatıldığını belirten İnsan Hakları Hukukçusu Kurtuluş Baştimar, BM kararının ve sonrasında atılan adımların önemli olduğunu ifade ederek şunları kaydetti: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) süreci şu an kilitlenmiş olduğu için hiç kimse hak elde edemiyor. Şu anda siyasi baskılardan etkilenmeden objektif şekilde karar verip, bu kararları da uygulatan bir merci olduğu için Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve kararları çok önemli. İnsanların yeni haberdar olduğu bir mekanizma olduğu için sonuçları da yeni aldığımız bir yer. BM’nin yaptırım gücü daha fazla saygı görüyor ve haksızlığa uğradığını düşünen insanların çözüm yeri olarak görülebilecek bir yapı olarak karşımıza çıkıyor.”
‘ANAYASAYA GÖRE BAĞLAYICI’
BM mekanizmalarının ve kararlarının yaptırımına dair ise Baştimar, “BM Komiteleri kararlarını verirken uluslararası siyasal ve medeni haklar sözleşmesini yorumlayarak veriyor. Bu sözleşme de Anayasa madde 90’ın 5’inci fıkrasına göre bağlayıcı. Bağlayıcılığı konusunda bu mekanizmaların hiçbir eksikliği yok. Ancak herkes AİHM sürecini işlettiği ve AİHM’in tarihçesinin çok daha eskiye dayandığı için insanlar bu zamana dek hep oraya başvurdular. Bizim hukuk eğitim sistemimizde de hep AİHM öğretildi. Uluslararası insan hakları mekanizması olan BM ise çok fazla öğretilmiyor” dedi.
Türkiye’deki avukatların bu mekanizmayı çok fazla bilmediğini belirten Baştimar, “Buraya özgürlüğünden alıkonan her insan başvuru yapabilir. Başvuruların İngilizce ve insan hakları hukuku standartlarında yapılması gerekiyor. Başvurunuz gönderiliyor ve görüşmeye değer bulunup ilgili hükümetten savunma isteniyor ve karar veriliyor” diye konuştu.
NEDEN AĞIR CEZA MAHKEMESİ TAZMİNAT KARARI VERDİ?
Kurtuluş Baştimar, Ercan Demir’in açtığı tazminat davasında karar veren mahkemenin neden ağır ceza mahkemesi olduğunu sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“BM kararları sonrası tazminatın verilme ve ödenme şekli sözleşmeci devletlerin takdir yetkisine bırakılmıştır. Örneğin BM CEDAW Komitesi İspanya kararı sonrası başvurucuya tazminat İspanya Yüksek Mahkemesi tarafından ödenmiştir. Türkiye’de ise ödeme başvurucunun BM kararını ağır ceza mahkemesine sunması üzerine oradan verilmiştir.”
[Kronos.News] 24.4.2020
KRONOS -24 Nisan 2020
ANKARA – “Terör örgütü üyeliği” iddiasıyla hakkında dava açılan ve bir yıla yakın cezaevinde kalan KHK’li öğretmen Ercan Demir beraat etti. Demir tutuksuz yargılandığı sırada Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Komitesi’ne başvurdu. Komite, değerlendirme sonucunda Türkiye’yi haksız buldu ve Demir’e tazminat ödenmesini, yargıçlar hakkında da soruşturma başlatılmasını istedi. Bu süreçte KHK’li öğretmen Demir’in haksız yere tutuklu bulunduğunu belirterek açtığı maddi ve manevi tazminat davasında da karar çıktı, Demir’e toplam 34 bin TL tazminat verilmesine hükmedildi.
Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre, OHAL döneminde yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen öğretmen Ercan Demir hakkında “FETÖ terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla 2016 yılında dava açıldı. Hakkında açılan üyelik davası nedeniyle tutuklanan Ercan Demir 11 ay 26 gün cezaevinde kalmasının ardından 21 Temmuz 2017 yılında tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.
KHK’li Ercan Demir, tutuksuz yargılandığı sırada Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Komitesi’ne ihlal başvurusunda bulundu. BM başvuru doğrultusunda Türkiye’den savunma istedi. BM süreci devam ederken Demir, yargılandığı Sinop Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24 Mayıs 2019 tarihinde verdiği kararla beraat etti ve bu karar Bölge Adliye Mahkemesinde 12 Eylül 2019 tarihinde onandı.
BM DEMİR’İN KEYFİ TUTUKLANDIĞINA HÜKMETTİ
Beraat kararının ardından başvuruyu 21 Ocak 2020 tarihinde karara bağlayan Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Komisyonu, Demir’in “keyfi tutuklandığına” ve özgürlüğünün “keyfi bir şekilde elinden alındığına” hükmetti. BM’nin kararında Demir’e tazminat ödenmesi gerektiği, hakkında yürütülen davalarda görevli yargıçlarla ilgili soruşturma başlatılması da talep edildi. Öte yandan BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu Nisan 2020’ye kadar Ercan Demir’e ilişkin Türkiye’den rapor da istedi.
BM kararının ardından Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı, 27 Ocak 2020 tarihinde ilgili dağıtım yerlerine yazı göndererek, Demir’e tazminat ödenip ödenmediğini, Demir’in yaşadığı ihlaller nedeniyle soruşturma açılıp açılmadığını sordu. Başkanlık talep edilen bilgilerin 5 Şubat 2020 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilmesini istedi.
KHK’Lİ DEMİR’E 34 BİN TL TAZMİNAT
Kurumlar arasında yazışmalar ve belge talepleri devam ederken Ercan Demir bu kez tazminat davası açtı. Beraat ettiği davadan tutuklu kaldığı 11 ay 26 gün boyunca sosyolojik, psikolojik zarar gördüğünü, bakmakla yükümlü olduğu hasta anne ve babası ile eşi ve çocuklarından dolayı içinde bulunduğu maddi çöküntü halinin manevi anlamda aile ilişkilerini de etkilediğini belirten Demir 200 bin TL maddi 50 bin TL de manevi tazminat talep etti.
Tazminat talebini 25 Mart 2020 tarihinde karara bağlayan Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi, Demir’e 13 bin 965 TL maddi, 20 bin TL de manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
BAŞTİMAR: BM MEKANİZMALARI VE KARARLARI ÇOK ÖNEMLİ
BM kararının ardından Ercan Demir’in beraat ettiği davada tutuklu bulunmasına yönelik karar veren yargıçlarla ilgili soruşturma başlatıldığını belirten İnsan Hakları Hukukçusu Kurtuluş Baştimar, BM kararının ve sonrasında atılan adımların önemli olduğunu ifade ederek şunları kaydetti: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) süreci şu an kilitlenmiş olduğu için hiç kimse hak elde edemiyor. Şu anda siyasi baskılardan etkilenmeden objektif şekilde karar verip, bu kararları da uygulatan bir merci olduğu için Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve kararları çok önemli. İnsanların yeni haberdar olduğu bir mekanizma olduğu için sonuçları da yeni aldığımız bir yer. BM’nin yaptırım gücü daha fazla saygı görüyor ve haksızlığa uğradığını düşünen insanların çözüm yeri olarak görülebilecek bir yapı olarak karşımıza çıkıyor.”
‘ANAYASAYA GÖRE BAĞLAYICI’
BM mekanizmalarının ve kararlarının yaptırımına dair ise Baştimar, “BM Komiteleri kararlarını verirken uluslararası siyasal ve medeni haklar sözleşmesini yorumlayarak veriyor. Bu sözleşme de Anayasa madde 90’ın 5’inci fıkrasına göre bağlayıcı. Bağlayıcılığı konusunda bu mekanizmaların hiçbir eksikliği yok. Ancak herkes AİHM sürecini işlettiği ve AİHM’in tarihçesinin çok daha eskiye dayandığı için insanlar bu zamana dek hep oraya başvurdular. Bizim hukuk eğitim sistemimizde de hep AİHM öğretildi. Uluslararası insan hakları mekanizması olan BM ise çok fazla öğretilmiyor” dedi.
Türkiye’deki avukatların bu mekanizmayı çok fazla bilmediğini belirten Baştimar, “Buraya özgürlüğünden alıkonan her insan başvuru yapabilir. Başvuruların İngilizce ve insan hakları hukuku standartlarında yapılması gerekiyor. Başvurunuz gönderiliyor ve görüşmeye değer bulunup ilgili hükümetten savunma isteniyor ve karar veriliyor” diye konuştu.
NEDEN AĞIR CEZA MAHKEMESİ TAZMİNAT KARARI VERDİ?
Kurtuluş Baştimar, Ercan Demir’in açtığı tazminat davasında karar veren mahkemenin neden ağır ceza mahkemesi olduğunu sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“BM kararları sonrası tazminatın verilme ve ödenme şekli sözleşmeci devletlerin takdir yetkisine bırakılmıştır. Örneğin BM CEDAW Komitesi İspanya kararı sonrası başvurucuya tazminat İspanya Yüksek Mahkemesi tarafından ödenmiştir. Türkiye’de ise ödeme başvurucunun BM kararını ağır ceza mahkemesine sunması üzerine oradan verilmiştir.”
[Kronos.News] 24.4.2020
Pamuk: Eski salgınlar ve bugün biz
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk New York Times için koronavirüs salgınını yazdı.
KRONOS -23 Nisan 2020
Dünyaca ünlü yazar Orhan Pamuk, New York Times ve dünyanın önde gelen gazeteleriyle birlikte T24’e yayımlanan yazısında koronavirüs salgınını yazdı.
“Eski salgınlar ve bugün biz” başlıklı yazıda “Her epidemi ve pandemide tekrarlanan en önemli şey ilk baştaki inkârcılık. Yerel yönetimin ve devletin her zaman geç kalması salgınların sanki birinci kuralı” diyor Pamuk.
O yazıdan bir bölüm şöyle:
“Son dört yıldır 1901’de Üçüncü Veba Pandemisi denen hıyarcıklı veba salgını sırasında geçen bir roman yazıyorum. Bu salgın Asya’da milyonları öldürmüş ama Avrupa’da çok fazla insan öldürmemişti. Yazdığım bu roman Veba Geceleri sayesinde son iki ayda etrafımdaki insanlar ve gazeteciler bana sürekli eski pandemiler hakkında sorular soruyorlar.
En çok sorulan soru: Koronavirüs salgını ile eski veba, kolera salgınları arasında benzerlikler var mı? Var, hem de çok fazla. Ama tarihte ve edebiyatta salgınları birbirine benzeten şey mikrop ve virüslerin birbirine benzemesi değil bence asıl sorun biz insanların davranışlarının hep aynı kalması.
Her epidemi ve pandemide tekrarlanan en önemli şey ilk baştaki inkârcılık. Yerel yönetimin ve devletin her zaman geç kalması salgınların sanki birinci kuralı. Bu ilk başta salgını kabul etmemek için sayılarla ve kelimelerle oynamakla başlar. Salgın ve insan davranışı konusunda en eğitici eser olan Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü’nün daha hemen başında 1664 yılı Londra’da bazı mahallelerde vebadan ölüm sayısını düşük göstermek için telaşlı yetkililerin ölüm nedeni olarak başka bazı uydurma hastalıklarla kayıtlara geçirdiğini yazar.
Veba konulu belki de en gerçekçi roman olan İtalyan Alessandro Manzoni’nin Nişanlılar’ında, 1630 Milano salgını sırasında Vali’nin bütün uyarılara rağmen tehlikeyle ilgilenmediğini, bir prensin doğum günü şenliklerini bile iptal etmediğini vatandaşların öfkesine katılarak anlatır. Manzoni salgının hızla yayılma nedenlerini bugünü hatırlatan bir bilgelikle özetler: Çıkarılan yasak ve emirlerin yetersizliği, onları uygulamada gösterilen kayıtsızlık ve yurttaşların vurdumduymazlığıdır bu nedenler.
İktidar sahiplerinin ilgisizliği, yeteneksizliği ve egoistliği neredeyse bütün veba ve salgın edebiyatında halkın duyduğu öfkenin tek nedeni olarak gösterilir. Ama ancak Defoe ve Camus gibi derin romancılar halkın öfkesinin arkasında siyasetten başka derin insani bir durum olduğunu okura sezdirirler. Defoe’nun kitabındaki hiç bitmeyen şikâyet dilinin ve sınırsız öfkenin arkasında bütün bu ölümleri, insan acılarını gören ve belki de onay veren ilahi kudrete, kadere ve olaylar karşısında tam ne yapacağını bilemeyen örgütlenmiş dine karşı bir öfke de vardır.
Söylenti çıkarmak ve yalan haberler yaymak salgınlar karşısında insanoğlunun her zaman neredeyse kendiliğinden geliştirdiği evrensel bir diğer tepki. Ama eski salgınlar ile bugünkü koronavirüs salgını arasında söylenti konusunda önemli bir fark var: Eski salgınlarda söylentilerin temel kaynağı bilgi kirliliği ve genel resmi görememekti. Defoe’nun, Manzoni’nin kitaplarında veba günlerinde sokaklarda karşılaşan insanlar birbirlerinden uzak dururlarken birbirlerine geldikleri yörenin, mahallenin haberlerini ve söylentilerini sorarlar ve genel resmi gözlerinin önünde canlandırabilmek için gayret sarf ederler. Çünkü ölümden kaçabilmek, saklanabilinecek en iyi yeri bulmak için genel resmi bilmek gerekir.
Çoğu zaman bu genel resim, vebanın nerelerde, ne kadar yayıldığı doğru tahmin edilemediği için herkes birbirine yalan yanlış haber verir. Bazıları da sırlarını vermemek belli etmemek için bile bile yalan söyler: Burada öfke gene siyasidir ve bu salgını getirenlere, gerekli tedbirleri almayanlara, ötekilere ve ötekileştirilenlere yöneliktir.
En yaygın veba söylentisi hastalığın kim tarafından ve nereden getirildiği konusunda çıkar. Mart ayının ortalarında İstanbul’da en sonunda telaş ve korku yavaş yavaş başlarken mahallemdeki bankanın yöneticisi tabii “bunun” Çin’in Amerika’ya ve Dünya’ya ekonomik bir cevabı olduğunu söyledi bana. Veba, tıpkı kötülük gibi, hep dışarıdan gelen bir şey olarak resmedilmiştir. Daha önce başka yerlerde de görülmüştür ama ne yazık ki yeterince tedbir alınmamıştır. Thucydides Atina’daki veba salgınını anlatmaya başlarken aslında salgının çok uzak yerlerde Habeşistan ve Mısır’da başladığını söyleyerek girer söze. Salgın yabancıdır, dışarıdan gelmiştir, kötü niyetli birileri getirmiştir onu. Salgını kimin getirdiği yolundaki söylentiler ise her zaman en yaygın olan ve merak uyandıranıdır. Esrarengiz bir tavırla. Manzoni Nişanlılar da Ortaçağ’dan bu yana veba salgınlarında halkın hayal gücünde sürekli canlanan kişiyi, bir “bulaştırıcı”yı anlatır:
Kötü niyetle geceleri vebalı bir sıvıyı kapı kulplarına, çeşmelere süren bulaştıran bu şeytani kişiyle Milanolular geceleri karşılaşır, onun hakkında her gün yeni söylentiler çıkarırlar. Ya da kilisede yorgunluktan yere oturan bir ihtiyar adam, bir kadının ihbarı üzerine paltosunu sürerek kiliseye veba bulaştırmaya çalıştığı için kalabalık tarafından dövülür, linç edilir.
Rönesans’tan günümüze bütün veba salgını anlatılarında bu tür beklenmedik telaş, denetlenemeyen şiddet ve söylenti patlamaları ve isyanlar olağandır. Marcus Aurelius da Roma Tanrılarını kutsamadıkları için Roma İmparatorluğu’ndaki Hristiyanları çiçek hastalığı salgını yüzünden suçlamıştır. Veba salgınları sırasında Yahudilerin kuyulara zehir attıklarını iddia ederek Yahudileri suçlamak hem Hristiyan Avrupa’da hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygındı.
Acının, ölüm korkusunun, metafizik endişenin derinliği ve bilinmezlikler veba tarihlerinde ve anlatılarında halkın duyduğu öfkenin ve siyasi suçlamanın derinliğini de belirler. Eski veba salgınları gibi Covid 19 salgınında da asılsız söylenti ve milliyetçi, bölgeci suçlamalar olayların gelişiminde önemli oldu. Sağ sosyal medyanın yalanları büyütme yeteneğinin de etkisi vardır bunda. Ama bugün geçmişe göre çok önemli bir fark var, hiç unutmayalım: Bugün yaşadığımız salgın hakkında, eski salgınları yaşayanların bildiklerine kıyasla çok daha fazla doğru bilgi sahibiyiz. Bugünkü haklı ve büyük korkumuzun eskiye oranla farkı da bu. Söylentilerle değil, doğru bilgilerle korkuyoruz.
Dünya haritalarının ve yerel haritaların üzerindeki kırmızı noktalarının gittikçe çoğaldığını ve büyüdüğünü gördükçe kaçacak yerimizin kalmadığını anlıyor ve hayal bile etmeden korkuyoruz. Geometrik yükselen ölüm sayısı çizgilerinin bir türlü istediğimiz gibi kıvrılmamasından, kaçınılmaz sonun yaklaştığından endişe ediyor, korkuyoruz. Küçük İtalyan şehirlerinden krematoryumlara giden cesetlerle dolu büyük, kara askeri kamyonlar kafilesinin videosuna yaklaşmakta olan kendi cenazemize bakar gibi bakıyoruz.
Rönesans’tan yirminci yüzyılın başındaki üçüncü veba pandemisine kadarki salgınlarda kurbanlar hastalığın nerede, nasıl yayıldığını, ne derinlikte olduğunu söylentilerden ancak tahmin ederek öğrenebiliyorlardı.1665 Londra salgınında günlük toplam ölüm sayılarını ilan ediyorlardı ama okuma yazma bilmez çoğunluk gazete, radyo, televizyon ve internetsiz bir dünyada tehlikenin yerini, boyutunu ve verebileceği acıyı ancak hayal ederek çıkarıyordu. Bu hayaller herkesin korkusuna kişisel bir ses, yerel, dini, efsanevi bir şiir veriyordu.
Bugünkü güçlü korkumuz ise hayal gücüne ve kişiselliğe yer bırakmıyor ve kırılgan hayatlarımızı ve insanlığımızı şaşırtıcı bir şekilde birbirine benzetiyor. Öte yandan korku hem ölüm fikri gibi bize kendimizi yalnız hissettiriyor, hem de herkesin aynı endişelerle yaşadığını gördükçe yalnızlığımızdan çıkıyoruz. Maskeyi nasıl ve nerede takmalı, bakkaldan gelen paketleri nasıl açmalı gibi endişelerimizin Tayland’dan NewYork’a bütün insanlık tarafından paylaşıldığını bilmek de yalnız olmadığımızı hatırlatıyor bize ve bir dayanışma duygusu gelişiyor. Korkumuzun gurur kırıcı yanını değil dayanışmaya açık alçakgönüllü yanını görmeye başlıyoruz.Televizyonda dünyanın büyük hastane kapılarının önündeki insanların görüntülerine bakarken de korkumu insanoğlunun geri kalanıyla paylaştığımı hissediyorum ve kendimi yalnız hissetmiyorum. Zaman geçtikçe korkumdan daha az utanıyor, onu daha akıllı buluyorum. Korkanların daha çok yaşamasının da gene bir salgın ve veba bilgeliği olduğunu hatırlıyorum.
Kısa sürede korkuya karşı iki türlü tepki gösterdiğimi, gösterdiğimizi anlıyorum: Bazen içime çekiliyor, yalnız ve sessiz kalıyorum… Bazen de alçakgönüllü olmayı ve dayanışmayı korkumdan öğreniyorum. Dayanışma duygusunun yalnızlaştırıcı içe çekilmeye karşı kaçınılmaz ilaç olduğunu hissediyorum. Bilgiye, yaşama dürtüsüne dayandığı ve bizi hayatta tutacak en akıllı şey olduğu için bu korkuyu olumlu bir şey olarak görüyorum.
Otuz yıl önce bir veba romanı yazmayı ilk kez düşlerken çıkış noktam da veba ve ölüm korkusuydu. Kanuni Süleyman zamanında Habsburgların Osmanlı elçisi parlak yazar ve gözlemci Ogier Ghiselin de Busbecq 1561’de İstanbul’daki veba salgınından kaçmak için altı saat uzaktaki Büyükada’ya sığınmış ve İstanbul’da yeterince karantina tedbirleri almayan Türklerin dinleri İslamiyet yüzünden ‘kaderci’ olduğuna hükmetmişti.
Daniel Defoe de, Busbecq’ten yaklaşık bir buçuk asır sonra 1722’de yayımladığı ve 57 yıl önceki 1664-65 Londra salgınını anlatan romanında “Türkler ve Müslümanlar kadere ve her kişinin kaderinin aslında daha önceden belirlendiğine (alnına yazıldığına) inanırlar” diyerek aynı Türk-Müslüman kaderciliğine dikkat çeker.”
Yazının tamamına buradan ulaşılabilir.
[Kronos.News] 23.4.2020
KRONOS -23 Nisan 2020
Dünyaca ünlü yazar Orhan Pamuk, New York Times ve dünyanın önde gelen gazeteleriyle birlikte T24’e yayımlanan yazısında koronavirüs salgınını yazdı.
“Eski salgınlar ve bugün biz” başlıklı yazıda “Her epidemi ve pandemide tekrarlanan en önemli şey ilk baştaki inkârcılık. Yerel yönetimin ve devletin her zaman geç kalması salgınların sanki birinci kuralı” diyor Pamuk.
O yazıdan bir bölüm şöyle:
“Son dört yıldır 1901’de Üçüncü Veba Pandemisi denen hıyarcıklı veba salgını sırasında geçen bir roman yazıyorum. Bu salgın Asya’da milyonları öldürmüş ama Avrupa’da çok fazla insan öldürmemişti. Yazdığım bu roman Veba Geceleri sayesinde son iki ayda etrafımdaki insanlar ve gazeteciler bana sürekli eski pandemiler hakkında sorular soruyorlar.
En çok sorulan soru: Koronavirüs salgını ile eski veba, kolera salgınları arasında benzerlikler var mı? Var, hem de çok fazla. Ama tarihte ve edebiyatta salgınları birbirine benzeten şey mikrop ve virüslerin birbirine benzemesi değil bence asıl sorun biz insanların davranışlarının hep aynı kalması.
Her epidemi ve pandemide tekrarlanan en önemli şey ilk baştaki inkârcılık. Yerel yönetimin ve devletin her zaman geç kalması salgınların sanki birinci kuralı. Bu ilk başta salgını kabul etmemek için sayılarla ve kelimelerle oynamakla başlar. Salgın ve insan davranışı konusunda en eğitici eser olan Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü’nün daha hemen başında 1664 yılı Londra’da bazı mahallelerde vebadan ölüm sayısını düşük göstermek için telaşlı yetkililerin ölüm nedeni olarak başka bazı uydurma hastalıklarla kayıtlara geçirdiğini yazar.
Veba konulu belki de en gerçekçi roman olan İtalyan Alessandro Manzoni’nin Nişanlılar’ında, 1630 Milano salgını sırasında Vali’nin bütün uyarılara rağmen tehlikeyle ilgilenmediğini, bir prensin doğum günü şenliklerini bile iptal etmediğini vatandaşların öfkesine katılarak anlatır. Manzoni salgının hızla yayılma nedenlerini bugünü hatırlatan bir bilgelikle özetler: Çıkarılan yasak ve emirlerin yetersizliği, onları uygulamada gösterilen kayıtsızlık ve yurttaşların vurdumduymazlığıdır bu nedenler.
İktidar sahiplerinin ilgisizliği, yeteneksizliği ve egoistliği neredeyse bütün veba ve salgın edebiyatında halkın duyduğu öfkenin tek nedeni olarak gösterilir. Ama ancak Defoe ve Camus gibi derin romancılar halkın öfkesinin arkasında siyasetten başka derin insani bir durum olduğunu okura sezdirirler. Defoe’nun kitabındaki hiç bitmeyen şikâyet dilinin ve sınırsız öfkenin arkasında bütün bu ölümleri, insan acılarını gören ve belki de onay veren ilahi kudrete, kadere ve olaylar karşısında tam ne yapacağını bilemeyen örgütlenmiş dine karşı bir öfke de vardır.
Söylenti çıkarmak ve yalan haberler yaymak salgınlar karşısında insanoğlunun her zaman neredeyse kendiliğinden geliştirdiği evrensel bir diğer tepki. Ama eski salgınlar ile bugünkü koronavirüs salgını arasında söylenti konusunda önemli bir fark var: Eski salgınlarda söylentilerin temel kaynağı bilgi kirliliği ve genel resmi görememekti. Defoe’nun, Manzoni’nin kitaplarında veba günlerinde sokaklarda karşılaşan insanlar birbirlerinden uzak dururlarken birbirlerine geldikleri yörenin, mahallenin haberlerini ve söylentilerini sorarlar ve genel resmi gözlerinin önünde canlandırabilmek için gayret sarf ederler. Çünkü ölümden kaçabilmek, saklanabilinecek en iyi yeri bulmak için genel resmi bilmek gerekir.
Çoğu zaman bu genel resim, vebanın nerelerde, ne kadar yayıldığı doğru tahmin edilemediği için herkes birbirine yalan yanlış haber verir. Bazıları da sırlarını vermemek belli etmemek için bile bile yalan söyler: Burada öfke gene siyasidir ve bu salgını getirenlere, gerekli tedbirleri almayanlara, ötekilere ve ötekileştirilenlere yöneliktir.
En yaygın veba söylentisi hastalığın kim tarafından ve nereden getirildiği konusunda çıkar. Mart ayının ortalarında İstanbul’da en sonunda telaş ve korku yavaş yavaş başlarken mahallemdeki bankanın yöneticisi tabii “bunun” Çin’in Amerika’ya ve Dünya’ya ekonomik bir cevabı olduğunu söyledi bana. Veba, tıpkı kötülük gibi, hep dışarıdan gelen bir şey olarak resmedilmiştir. Daha önce başka yerlerde de görülmüştür ama ne yazık ki yeterince tedbir alınmamıştır. Thucydides Atina’daki veba salgınını anlatmaya başlarken aslında salgının çok uzak yerlerde Habeşistan ve Mısır’da başladığını söyleyerek girer söze. Salgın yabancıdır, dışarıdan gelmiştir, kötü niyetli birileri getirmiştir onu. Salgını kimin getirdiği yolundaki söylentiler ise her zaman en yaygın olan ve merak uyandıranıdır. Esrarengiz bir tavırla. Manzoni Nişanlılar da Ortaçağ’dan bu yana veba salgınlarında halkın hayal gücünde sürekli canlanan kişiyi, bir “bulaştırıcı”yı anlatır:
Kötü niyetle geceleri vebalı bir sıvıyı kapı kulplarına, çeşmelere süren bulaştıran bu şeytani kişiyle Milanolular geceleri karşılaşır, onun hakkında her gün yeni söylentiler çıkarırlar. Ya da kilisede yorgunluktan yere oturan bir ihtiyar adam, bir kadının ihbarı üzerine paltosunu sürerek kiliseye veba bulaştırmaya çalıştığı için kalabalık tarafından dövülür, linç edilir.
Rönesans’tan günümüze bütün veba salgını anlatılarında bu tür beklenmedik telaş, denetlenemeyen şiddet ve söylenti patlamaları ve isyanlar olağandır. Marcus Aurelius da Roma Tanrılarını kutsamadıkları için Roma İmparatorluğu’ndaki Hristiyanları çiçek hastalığı salgını yüzünden suçlamıştır. Veba salgınları sırasında Yahudilerin kuyulara zehir attıklarını iddia ederek Yahudileri suçlamak hem Hristiyan Avrupa’da hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygındı.
Acının, ölüm korkusunun, metafizik endişenin derinliği ve bilinmezlikler veba tarihlerinde ve anlatılarında halkın duyduğu öfkenin ve siyasi suçlamanın derinliğini de belirler. Eski veba salgınları gibi Covid 19 salgınında da asılsız söylenti ve milliyetçi, bölgeci suçlamalar olayların gelişiminde önemli oldu. Sağ sosyal medyanın yalanları büyütme yeteneğinin de etkisi vardır bunda. Ama bugün geçmişe göre çok önemli bir fark var, hiç unutmayalım: Bugün yaşadığımız salgın hakkında, eski salgınları yaşayanların bildiklerine kıyasla çok daha fazla doğru bilgi sahibiyiz. Bugünkü haklı ve büyük korkumuzun eskiye oranla farkı da bu. Söylentilerle değil, doğru bilgilerle korkuyoruz.
Dünya haritalarının ve yerel haritaların üzerindeki kırmızı noktalarının gittikçe çoğaldığını ve büyüdüğünü gördükçe kaçacak yerimizin kalmadığını anlıyor ve hayal bile etmeden korkuyoruz. Geometrik yükselen ölüm sayısı çizgilerinin bir türlü istediğimiz gibi kıvrılmamasından, kaçınılmaz sonun yaklaştığından endişe ediyor, korkuyoruz. Küçük İtalyan şehirlerinden krematoryumlara giden cesetlerle dolu büyük, kara askeri kamyonlar kafilesinin videosuna yaklaşmakta olan kendi cenazemize bakar gibi bakıyoruz.
Rönesans’tan yirminci yüzyılın başındaki üçüncü veba pandemisine kadarki salgınlarda kurbanlar hastalığın nerede, nasıl yayıldığını, ne derinlikte olduğunu söylentilerden ancak tahmin ederek öğrenebiliyorlardı.1665 Londra salgınında günlük toplam ölüm sayılarını ilan ediyorlardı ama okuma yazma bilmez çoğunluk gazete, radyo, televizyon ve internetsiz bir dünyada tehlikenin yerini, boyutunu ve verebileceği acıyı ancak hayal ederek çıkarıyordu. Bu hayaller herkesin korkusuna kişisel bir ses, yerel, dini, efsanevi bir şiir veriyordu.
Bugünkü güçlü korkumuz ise hayal gücüne ve kişiselliğe yer bırakmıyor ve kırılgan hayatlarımızı ve insanlığımızı şaşırtıcı bir şekilde birbirine benzetiyor. Öte yandan korku hem ölüm fikri gibi bize kendimizi yalnız hissettiriyor, hem de herkesin aynı endişelerle yaşadığını gördükçe yalnızlığımızdan çıkıyoruz. Maskeyi nasıl ve nerede takmalı, bakkaldan gelen paketleri nasıl açmalı gibi endişelerimizin Tayland’dan NewYork’a bütün insanlık tarafından paylaşıldığını bilmek de yalnız olmadığımızı hatırlatıyor bize ve bir dayanışma duygusu gelişiyor. Korkumuzun gurur kırıcı yanını değil dayanışmaya açık alçakgönüllü yanını görmeye başlıyoruz.Televizyonda dünyanın büyük hastane kapılarının önündeki insanların görüntülerine bakarken de korkumu insanoğlunun geri kalanıyla paylaştığımı hissediyorum ve kendimi yalnız hissetmiyorum. Zaman geçtikçe korkumdan daha az utanıyor, onu daha akıllı buluyorum. Korkanların daha çok yaşamasının da gene bir salgın ve veba bilgeliği olduğunu hatırlıyorum.
Kısa sürede korkuya karşı iki türlü tepki gösterdiğimi, gösterdiğimizi anlıyorum: Bazen içime çekiliyor, yalnız ve sessiz kalıyorum… Bazen de alçakgönüllü olmayı ve dayanışmayı korkumdan öğreniyorum. Dayanışma duygusunun yalnızlaştırıcı içe çekilmeye karşı kaçınılmaz ilaç olduğunu hissediyorum. Bilgiye, yaşama dürtüsüne dayandığı ve bizi hayatta tutacak en akıllı şey olduğu için bu korkuyu olumlu bir şey olarak görüyorum.
Otuz yıl önce bir veba romanı yazmayı ilk kez düşlerken çıkış noktam da veba ve ölüm korkusuydu. Kanuni Süleyman zamanında Habsburgların Osmanlı elçisi parlak yazar ve gözlemci Ogier Ghiselin de Busbecq 1561’de İstanbul’daki veba salgınından kaçmak için altı saat uzaktaki Büyükada’ya sığınmış ve İstanbul’da yeterince karantina tedbirleri almayan Türklerin dinleri İslamiyet yüzünden ‘kaderci’ olduğuna hükmetmişti.
Daniel Defoe de, Busbecq’ten yaklaşık bir buçuk asır sonra 1722’de yayımladığı ve 57 yıl önceki 1664-65 Londra salgınını anlatan romanında “Türkler ve Müslümanlar kadere ve her kişinin kaderinin aslında daha önceden belirlendiğine (alnına yazıldığına) inanırlar” diyerek aynı Türk-Müslüman kaderciliğine dikkat çeker.”
Yazının tamamına buradan ulaşılabilir.
[Kronos.News] 23.4.2020
Julian Barnes: Kitaplarla bir hayat
Okumak ve yaşam ayrı değil, birlikte var olurlar. Bu ciddi mesainin tek bir mükemmel sembolü var ve hep öyle kalacak: Basılı kitap.
KRONOS -23 Nisan 2020
JULIAN BARNES*
Kitaplarda, kitaplar için, kitaplar vasıtasıyla ve kitaplarla birlikte yaşadım; son yıllarda, kitaplarımın geliriyle geçinebilecek kadar da talihliydim. Ve kendi dünyamın ötesinde, başka dünyaların olduğunu fark etmem; başka bir insan olmanın nasıl bir şey olabileceğini hayal etmem; yazarın sesi okuyucunun zihnine girdiğinde kurulan derin ve samimi bağla ilk kez karşılaşmam kitaplar sayesinde oldu. Hayatımın ilk on yılında televizyonun rekabeti olmadığından şanslıydım sanırım; ve nihayet eve bir televizyon alındığında ebeveynimin sıkı kontrolü altındaydı. Annem de babam da öğretmendi, yani evde kitaplara ve muhtevalarına saygı mutlaktı. Kiliseye değil, kütüphaneye giderdik.
Annemin anne-babası da öğretmendi. Dedemin evinde, posta siparişiyle alınmış Dickens serisi ve yirmi beş küçük kırmızı ciltten oluşan Nelson Ansiklopedisi seti vardı. Ebeveynlerimin hali vakti daha yerindeydi, sahip oldukları kitap çeşidi daha fazlaydı, zaten sonradan Folio Society’ye üye oldular. Bütün evlerde kitap bulunduğunu, normalin bu olduğunu zannederek büyüdüm. Faydalarına göre değerlendirilmeleri de normaldi: Okulda öğrenilmek için, bilgiyi aktarmak ya da doğrulamak için ve tatillerde eğlendirmek için olanlar. Babamın Times Fourth Leaders koleksiyonları vardı; annem bir Nancy Mitford’dan keyif alabilirdi. Raflarında ayrıca babama, Ilkeston Bölge Okulu’nda okuduğu 1921 ve 1925 yılları arasında, çoğunlukla ‘Genel Yeterlilik’ ya da ‘Genel Mükemmellik’ ödülü mahiyetinde verilen deri ciltli kitaplar da vardı: İngiliz Edebiyatı Tarihi, Goldsmith’in Poetik Çalışmalar’ı, Cary’nin Dante çevirisi, Lytton’dan Last of the Barons (Son Baron), Charles Reade’den The Cloister and the Hearth (İnziva ve Yuva).
Küçük bir çocukken bu eserlerin hiçbiri beni heyecanlandırmazdı. Annemle babamın kitap raflarını (dedemlerinkileri ve ağabeyiminkileri de) cinsel uyanışın eşiğindeyken incelemeye başladım ilk kez. Dedemin kitaplığı John Masters’ın Bhowani Junction’ındaki (Bhowani Kavşağı) bir ya da iki sahne haricinde çok az müstehcenlik içeriyordu; annemle babamda, birkaç önemli siyah beyaz illüstrasyon içeren William Orpen’ın The Outline of Art’ı (Sanat’ın Anahatları) vardı; ama ağabeyim evin raflarındaki açık ara en ateşli kitap olan Petronius’un Satyricon’ına sahipti. Romalıların, benim Northwood, Middlesex’te etrafımda tanık olduğumdan daha hovarda bir hayata öncülük ettiği muhakkaktı. Ziyafetler, köle kızlar, seks partileri, bu türden her şey. Bir süre sonra ağabeyimin, Satyricon’ının bazı sayfalarının ciltten kopup düşecek hale geldiğini anlayıp anlamadığını merak ederim. Enayi gibi, onun bütün antik dönem klasiklerinin benzer erotik içeriğe sahip olduğunu sanmıştım. Vaziyetin böyle olmadığını idrak edene dek ağabeyimin Hesiod’uyla çok sıkıcı günler geçirdim.
Ana caddede ‘kitapçı’ diye adlandırdığımız bir mekân vardı. Aslında burası, yarısı kırtasiye malzemelerine, yarısı kitaplara ayrılmış bir alt kat odası olan, dekoratif eşyalar satılan bir yerdi. Bu kitaplardan bazıları epey dikkate değerdi- Penguin klasikleri, Penguin ve Pan romanları. Bir yanım tüm kitapları orada olanlardan ibaret sanıyordu. Yani, halk kütüphanesinde farklı kitapların olduğunu biliyordum; sonra ders kitapları vardı, ki onlar da farklıydı; ama daha genel anlamda kitaplar dünyasını, bir şekilde bu küçük örneklemin temsil ettiğini düşünüyordum. Bazen, başka bir mahalle ya da kasabada, ‘gerçek’ bir kitapçıya gittiğimiz olurdu, ki onun da genelde W. H. Smith’in bir şubesi olduğu anlaşılırdı.
Yegâne farklı kitap kaynağı, okulda bir ödül (o vakitler Blackfriars Köprüsü’nün yanındaki Victoria Rıhtımı’nın üzerinde bulunan City of London School’da okuyordum) kazanmanız halinde söz konusu olurdu. Kazananların genellikle ebeveynlerinin gözetimi altında kendi kitaplarını seçmelerine izin verilirdi. Ama bu da, bir şekilde ufuk açıcı değil, daraltıcı bir faaliyetti. Kitapları sadece South Bank’taki bir iş merkezindeki özel bir salonda bulunan seçkinin arasından seçebiliyordunuz. South Bank, biraz gizemli ve tümüyle işlevsel bir yerdi. Daha sonra keşfettim ki, burası da W. H. Smith’in bir başka bölümüydü. Buradaki kitapların sanırım okumaktan ziyade hayran olunası türden bir ağırlığı ve kıymeti vardı. Okul ödülünüzün belli bir değeri olurdu, o miktara göre bir kitap seçerdiniz, sonra seçtiğiniz kitap, Londra Belediye Başkanlığı Ödül Günü’nde kraliyet sembollerine bürünmüş Londra Belediye Başkanı tarafından şahsen size verilmek üzere yeniden peyda olana dek ortalıktan kaybolurdu. O zaman kitabın sonundaki boş sayfaya başarınızın açıklandığı bir not yapıştırılır, bez kapakta ise altın yaldızlı okul arması kabartması olurdu. Ebeveynlerimin rehberliğinde boynumu büküp ne seçtiğimi pek hatırlamıyorum. Ama 1963’te Mortimer English ödülünü kazandım ve on yedi yaşımda, Ulysses’i bulduğum o ciddiyet mabedine beni taşıyan kendi ayaklarım olmalı (kimin hatasıydı acaba?). Eldivenli eliyle bana bu müstehcenliğiyle adı çıkmış romanı verirken belediye başkanının sirke satan suratı sanki hâlâ gözümün önünde.
O aşamaya dek, kitapları sadece faydacı bir bakışla yorumluyordum: bilgi, eğitim, keyif ya da geçici haz kaynağı. Her şeyden önce onlara sahip olmanın başlı başına heyecanı ve anlamı vardı. Belli bir kitaba sahip olmak (ve onu kimsenin yardımı olmadan seçmek) kendini tanımlamaktı. Ve o ‘tanımı’, fiziken de korumak gerekiyordu. Böylece gözde kitaplarımı (param fazla olmadığı için haliyle karton kapak kitaplardı) şeffaf Fablon ile kaplamaya başladım. Fakat önce adımı (yeni alışkanlık edinilmiş yatay el yazısıyla, mavi mürekkeple, altı kırmızıyla çizili olarak) iç kapağın kenarına yazardım. Fablon daha sonra kesilir ve kaplanır, böylece kitabın sahibinin imzası da kaplanmış ve korunmuş olurdu. Bu kitaplardan bazıları (mesela, Penguin’in Rus klasikleri dizisindeki David Magarshak çevirileri) hâlâ kitaplığımda duruyor.
Kendini tanımlama bir tür sihirdi. Derken yavaş yavaş başka bir türle tanıştım: eski, ikinci el, yeni olmayan kitaplar. Auden’ın ilk baskılarından oluşan bir sırayı bir komşumuzun cam kapaklı kitap dolabında gördüğümü hatırlıyorum: Dahası bu adam on yıllar önce Auden’ı gerçekten tanımış, hatta onunla kriket oynamıştı. Bu bana hayret verici geliyordu. Hiçbir yazarla karşılaşmamış ya da yazar diye bilinen kimseyle tanışmamıştım. Radyoda birkaçını dinlemiş, bir veya iki tanesini televizyonda, “Yüz Yüze” programında John Freeman’a röportaj verirken izlemiştim olsa olsa. Ailemizin edebiyatla en yakın bağlantısı babamın, karısı D. H. Lawrence ile kaçan Profesör Ernest Weekly’nin de ders verdiği Nottingham Üniversitesi’nde modern diller okumuş olmasıydı. Ah, bir de şu var: Annem bir keresinde Birmingham’daki bir istasyonda Olivia Manning’in kocası R. D. Smith’i görmüştü. O camlı dolapta ise ülkenin yaşayan en ünlü şairlerinden birini tanımış bir adamın sahip olduğu kitaplar vardı. Dahası o kitapların içinde, Auden’in hâlâ yankılanan kelimeleri, adeta dünyaya ilk geliş şekilleriyle yaşıyordu. Bu sihri iliklerime kadar hissettim ve onun bir parçası olmak istedim. Böylece, öğrencilik yıllarımdan itibaren, bir kitap okuyucusu olmanın yanı sıra bir kitap koleksiyoncusu oldum ve kitapçıların hepsinin W. H. Smith’in şubesi olmadığını keşfettim.
Sonraki on yıl boyunca (1960’ların sonundan 70’lerin sonuna dek) ateşli bir kitap avcısı olup çıktım; Morris Traveller’ımla İngiltere’nin kasaba pazarlarını ve kendi küçük, katedrali büyük kentleri dolaşır, arabanın bagajını, ne kadar hızlı okursam okuyayım bitiremeyeceğim kadar çok kitapla doldururdum. O zamanlar orta büyüklükte yerleşimlerin çoğunda en az bir tane büyük, köklü sahaf dükkânı bulunur, ekseriyetle de kent katedralinin veya kilisesinin gölgesinde kurulu olurdu. Hatırlıyorum da, arabanızı genellikle dükkânın hemen dışına, istediğiniz kadar park edebilirdiniz. Bunlar istisnasız bağımsız kitapçılardı (arada bir vitrinin ön tarafına yeni kitapları da koyarlardı) ve kapılarından girer girmez kendimi hemen evimde hissederdim. Bu dükkânların atmosferi çok farklıydı. Buralarda sanki kitaplar daha bir kıymet kazanır ve süreklilik halindeki bir kültürün parçasını oluştururlardı. Bugüne kadar sanırım ikinci el kitapları yeni olanlardan fazla sevdim. Amerika’da bu tür kitaplara küçümseyici bir tonda “elden düşme” diyorlar; fakat cazibeleri bir yanıyla tam da elden ele geçmelerinden kaynaklanıyor. Bir kitap dünyaya dair sözünü birine, sonra bir diğerine taşıyor ve bu nesiller boyu devam ediyor; farklı eller aynı kitabı tutuyor ve satırlar arasında bazen aynı, bazen de farklı hikmetler buluyor. Eski kitaplar yaşlarını da gösteriyor: İhtiyarların nasıl kahverengi lekeleri varsa, onların da üzerinde benekler, lekeler oluyor. Ayrıca güzel kokuyorlar – içlerine sigara ve (bazen) puro kokusu sinmiş olsa bile. Ve birçoğunun sayfalarının arasından sararmış eski kağıtlar dökülebiliyor: Kadim bir yayıncının fi tarihinden kalma bir ilanı ve eski bir kitap ayracı – ayraçların üzerinde sık sık sigorta şirketlerinin veya Sunlight sabunlarının reklamları…
Neyse işte, Salisbury, Petersfield, Aylesbury, Southport, Cheltenham, Guildford yollarına düşer, bulabildiğim her fırsatta dükkânların kuytu köşelerine, kilitli depolarına ve bodrum katlarına dalıp oralarda eşinirdim. Şık ciltlerin kokusuyla dolu olan veya satıştaki her kitabın fiyatını ezbere bilen yerlerde kendimi çok daha az rahat hissederdim. Kitaplarını gelişigüzel dizmiş ve pazarlığın mümkün olduğu dükkânları, onların o demokratik dağınıklığını tercih ederdim. O günlerde, yeni kitap satan dükkânlarda bile, bugünün her şeyi tek merkezden yöneten anlayışının dayattığı delicesine hızlı döngü yoktu. Şimdilerde yeni çıkan bir romanın ortalama raf ömrü (ki, en başta o rafa ulaşabildiğini varsayıyoruz elbet) dört ay. Mevzu bahis dönemde kitaplar birileri onları alana dek rafta kalırdı veya gönülsüzce indirimli satış listesine konulurlardı ya da ikinci el bölümüne nakledilirler, orada sırt sırta yıllarca istirahat edebilirlerdi. Paranız yetmediği için alamadığınız veya isteyip istemediğinizden emin olamadığınız kitap, gelecek yıl geri döndüğünüzde genellikle bıraktığınız yerde duruyor olurdu. Sahaflar, müteakip nesillerin verdiği hükmün ne kadar acımasız olabileceğini de gösterirdi. Charles Morgan, Hugh Walpole, Donford Yates, Lord Lytton, Henry Wood – bu gibi yazarların raflar dolusu kitapları, tekrar revaçta olacakları günü beklerlerdi. Nadiren olurlardı.
Doymazcasına kitap satın alırdım, geriye dönüp baktığımda bunun bir tür muhtaçlık olduğunu hatırlıyorum: Elbet, bibliyomani bilinen bir hal. Kitaplar, gelirimin harcanabilir kısmının yarısından fazlasını kesinlikle alıp götürürdü. En çok hayran olduğum yazarların birinci basımlarını satın alırdım: Waugh, Greene, Huxley, Durrell, Betjeman. Tennyson ve Browning gibi Viktoryen dönem şairlerinin ilk basımlarını aldım, zira şaşırtıcı derecede ucuz görünüyorlardı (bu arada ikisini de okumadım). Sevdiğim, seveceğimi düşündüğüm, seveceğimi umduğum ve sevmediğim, ama ilerde bir gün sevebileceğimi tahmin ettiğim kitapları birbirinden ayıran çizgi nadiren derin olurdu. King Penguin’leri, kırsal bölgelerle ilgili Batsford kitaplarını ve Collins’in 1940 ve 50’lerde yayımladığı Resimlerle Britanya serilerini biriktirdim. Şiir kitapçıkları ve Larousse’un yayımladığı deri kaplı Fransız ansiklopediler; karikatür kitapları ve Viktoryen dönem hatıratları; güncelliğini kaybetmiş sözlükler ve Cornhill’den Strand’a, cilt cilt dergiler satın aldım. Waugh’un Scoop’unun ilk Belçika basımı olan Sensation!’ın bir nüshasını aldığımı hatırlarım. Hatta, eksantrik alışverişleri meşrulaştırmak amacıyla, “Tuhaf Kitaplar” diye bir kategori uydurmuştum: Sör Robert Baden-Powell’dan Pig-Sticking veya Hog-Hunting, Bombadier Billy Wells’ten Physical Energy, Cheiro’dan Guide to the Hand ve ‘Isolde’den Tap-Dancing Made Easy. Nadiren başvursam da, hepsi hâlâ raflarımda. Gerek o dönemde gerek sonrasında, hiç mantığı olmayan kitap alışverişleri de yaptım: Sözgelimi Sör Anthony Eden’ın hatıralarının üç cildini birden satın aldım (birinci basımdı hepsi ve kılıfları hâlâ üzerlerindeydi, belli ki önceki sahibi sayfalarını hiç açmamıştı). O üç cildi almamda mantık neredeydi? Durumum pek iç açıcı değildi, zira koleksiyoncu jargonuyla, bende ‘tamamlama saplantısı’ (completist) vardı. Bu yüzden, sözgelimi sırf Shaw’un seyrettiğim birkaç oyununa hayran kaldığım için, eserlerinin neredeyse tamamını, vejetaryenlik hakkındaki mütevazı kitapçıklarını bile topladım. Şükür ki Shaw çok popüler olduğundan ve kitapları sürekli yeni baskı yaptığından dolayı, bu koleksiyona çok fazla para harcamadım. Neticede şöyle oldu: Otuz yıl sonra, Shaw’un didaktikliğine ve içe dönük nüktedanlığına karşı hevesim azaldığında, koleksiyonu satmaya karar verdim ve elbet zarar ettim.
Arada bir nefes kesici keşifler de olurdu. Aylesbury’deki F. Weatherhead & Son kitapçısının arka deposunda, Byron’ın Don Juan’ının ilk iki kantosunu bulmuştum; kitap 1819’da, yazarının ismi olmadan basılmıştı. Mavi cilt beziyle kaplı bu nadir birinci basım bana 62,5 peniye mal oldu. Byron külliyatını uzman derecesinde bilmemin o kitabı tespit etmemi sağladığı numarası yapmak isterdim (ki ara sıra başıma gelir böyle şeyler). Fakat bu, kitapçının ön kapağın arkasına kurşunkalemle yazdığı şu notu bilmezden gelmek olurdu: Kantolar I ve II, 1819’da Londra’da arzı endam etti; bu tek formalık kitabın içinde ne yazarın ne de yayıncının ismi vardı.Yani 62,5 penilik fiyat bir hata olamazdı; daha ziyade, kitabın on yıllardır rafta durduğunun işaretiydi.
Bununla birlikte bir yığın ciddi hata da yaptım. Sözgelimi, Salisbury’deki D. M. Beach’ten Oliver Twist’in, ilkin Bentley’s Miscellany’de her ay yayımlanan orijinal tefrikalarını niye aldım ki? İyi bir fikirdi, zira mükemmel durumdaydılar, resimler, kapaklar ve reklamlar gayet düzgündü. Kötü bir fikirdi, zira bölümlerden biri (ya ilki ya da sonuncusu) eksikti – bu yüzden kolay elden çıkarılabilir değildi. Ve iyimser bir fikirdi, zira eksik bölümü koleksiyonculuk hayatımın bir döneminde bulabileceğimden emindim. Söylemek bile fazla, asla bulamadım ve bu enayilik yıllar boyu kitap raflarımdan bakıp benimle bir güzel dalga geçti.
Kitapların ve kitap koleksiyonculuğu dünyasının tam olarak tahayyül ettiğim gibi olmadığını anladığım anlar da yaşadım. Meşhur kitap sahtekârlığı vakalarına aşina olsam da, her daim koleksiyoncuların dürüst ve açıksözlü insanlar olduğunu varsaydım (aynısını bahçıvanlar için de düşünürüm). Derken bir gün kendimi Bucks, Weedon’daki Lilies’te buldum; “sadece randevuyla girilebilen” bu otuz beş odalı Viktoryen dönem malikânesinde o kadar çok kitap vardı ki, bir tek ziyaret günün büyük kısmını alıyordu. Birinci basımlar bölümünde, yıllardır peşinde olduğum bir kitap buldum: Evelyn Waugh’un Vile Bodies’i. Kuşe kılıfı yoktu (ki bu normaldi – daha önce Waugh satın alanlardan pek azı kılıfı yerinde bırakabilmişti), fakat hasarsız ve iyi durumdaydı. Fiyat ise.. hayret verici derecede düşüktü. Derken dolmakalemle yazılmış bir not gözüme çarptı, düşük fiyatın sebebi orada yazıyordu. El yazısıyla yazılmıştı ve altında, Lytton Strachey’nin son sevgilisi olan Bloomsburyli yayıncı Roger Senhouse’un imzası vardı. Hatırladığım kadarıyla şöyle bir nottu: “Bana ait birinci baskının yerine bu ikinci basım bırakıldı.” Tam manasıyla şoke olmuştum. Bunun ani kararla yapılan bir eylem olmadığı açıktı. Fail (onun kadın değil, erkek olduğunu varsayıyordum) kitabın bu baskısını üzerinde bir yerlere gizleyerek Senhouse’un evine gelmiş ve odada kimse yokken onu ilk baskıyla değiştirmeyi becermişti muhtemelen. Peki kim olabilirdi? Ben de şeytana uyup böyle bir şey yapabilir miydim? (Evet, itiraf ediyorum, sonraları ben de baştan çıkacak gibi oldum.) Ve günün birinde biri bana ve koleksiyonuma bunu yapabilir miydi? (Bildiğim kadarıyla hiç olmadı.)
Daha yakın zamanda, bu hikâyenin başka bir çeşidini, farklı bir bakış açısından dinledim. Bir okur epey ünlü bir yazara, erken dönem romanlarından birinin ilk baskısını (birinci baskı bin nüshadan azmış) göndermiş; kitabı imzalamasını rica etmiş ve geri göndermesi için gereken pulları da zarfa koymayı ihmal etmemiş. Bir süre sonra bir zarf gelmiş okura; yazar ricası uyarınca kitabı imzalamış, fakat zarfın içinde değerli olan ilk baskı değil, ikinci baskı varmış.
O dönemde kitap avcılığı çok yol kat etmeyi, yavaş ilerlemeyi ve bol kafa karışıklığını içerirdi; bunun yan etkisi, istediğinizi bulamadığınızda, seyahatinizin boşa gitmediğini kanıtlamak için rastgele bir yığın kitap satın almaya meyletmekti. Bu edinme tarzı artık olası değil veya artık bir anlamı yok. Bütün o şık muhitlere konuşlu, eski, dağınık dükkânlar yok olup gitti. Roy Harley Lewis, Kitap Kurdunun Sahaf Rehberi (ikinci baskı, 1982) adlı kitabında, Salisbury’deki D. M. Beach hakkında şunları yazmıştı: “Bazı kitapçıların bulunduğu yerler o kadar değerli ki, sahipleri sattıklarında küçük bir servet elde edeceklerini ve işleri evden yürütebileceklerini fark ediyorlar… Wiltshine’daki gayrımenkul fiyatları sözgelimi Londra ile kıyaslanamaz ise de, High Street’teki bu şahane köşe mevki herhangi bir kitapçıdan kat kat fazla gelir getiriyor.” Beach 1999’da; Weatherhead (kitapları kendi bastırdığı kağıt poşetlere koyardı) 1998’de kapandı. John Cowper Powys’in yüzünün, ölümünden sonra alınmış alçı kalıbı ve “Shelley’in içinde boğulduğu tekneye motorunu yerleştiren kişiye ait saat” gibi bir yığın tuhaf sergiye ev sahipliği yapan Lilies de yok artık. Ne kadar büyük ve genel, o kadar dayanıksız… Kural bu olmuş gibi görünüyor.
Koleksiyonculuk internet tarafından da tümüyle değişikliğe uğratılmış durumda. Vile Bodies’in ilk baskısını yaklaşık 25 sterline bulmam belki on iki yılımı almıştı. Bugün abebooks.com üzerinden, çeşitli durum ve fiyatlardaki (en pahalısı, en nadir Waugh kapak kılıfları eşliğinde, 15 bin dolar ile 28 bin dolar arasında değişiyor) iki düzine ilk baskıya otuz saniyede ulaşmak mümkün. Büyük İngiliz romancı Penelope Fitzgerald öldüğünde, bir saygı duruşu mahiyetinde, onu büyük kılan son dört romanının ilk baskılarını (ciltli olanları) satın almaya karar verdim. İşlem, vaktiyle Beach kitapçısının bulunduğu yerin yakınında şimdilerde park yeri bulmaktan daha az zaman aldı. Ve Keşfin Romantizmi ve Hoş Sürprizleri (evet, aşk vardı gerçekten) hakkında konuşup durabilirim, lakin eski sistem zaman açısından da maliyet açısından da hiç verimli değildi.
İlk romanımı yayımladıktan sonra kitap koleksiyonculuğunda (ya da belki kitap fetişistliğinde) biraz yerimde saymaya başladım. Kim bilir, belki bilinçaltında, “madem kendi ilk baskılarımı üretmeye başladım, o halde diğerlerininkine daha az ihtiyacım var” kararına varmışımdır. Hatta kitap satmaya bile başladım, ki bir zamanlar bu düşünülemezdi benim için. Fakat bu kitap alma hızımı yavaşlatmadı: Hâlâ okuyabileceğimden daha fazla kitap satın alıyorum. Ama bir kez daha söylemem gerekirse, bunun gayet normal olduğunu düşünüyorum: Etrafınızda sadece kalan ömrünüzde okumaya zaman yetirecek kadar az kitap bulundurmanız ne tuhaf olurdu. Ve elle tutulabilen kitaplara ve içine girip dolaşabildiğim kitapçılara hâlâ sıkı sıkıya bağlıyım. Hâlihazırda her ikisi de muazzam baskılar altında. Son romanımı bir kitapçıya giderseniz, 12.99 sterline alıyorsunuz; internetten bunun yaklaşık yarısına (artı posta) ve Kindle yüklemesi olaraksa sadece 4.79 sterline edinebiliyorsunuz. Aradaki fark kayıtsız kalınabilecek gibi değil. Ama şükürler olsun ki, ekonomi okuma ya da kitap satın alma faaliyetini tümüyle hâkimiyeti altına alabilmiş de değil. John Updike, ömrünün sonuna doğru, basılı kitabın geleceğine dair karamsarlığa kapılmıştı:
O tahayyül edilemez gelecekte,
Öldüğümde yani, kim okuyacak?
Basılı kağıt, yarım bin yılın kısa süreli mucizesinden ibaret kalacak…
Ben hem okumak hem de kitaplar konusunda daha iyimserim. Okumayanlar, kötü okurlar, tembel okurlar her daim olacaktır – onlar hep vardılar. Okumak bir çoğunluk becerisi, ama azınlık sanatıdır. Mevcut olmayan yazar ile vecd içindeki, mevcut okuyucu arasındaki kati, karmaşık ve incelikli duygu ortaklığının yerini yine de hiçbir şey alamaz. E-okuyucunun fiziki kitabın yerini tamamen alabileceğini de düşünmüyorum – sayısal olarak geride bıraksa dahi. Elinize aldığınız her kitap kendini farklı hissettirir ve görünür; her Kindle yüklemesi ise tamamen aynı hissettirir ve görünür (günün birinde e-okuyucu, tıkladığınızda elektronik Dickens romanınızın aniden rutubetli kağıt, rutubet lekeleri ve nikotin tütmesini sağlayacak bir ‘koklama’ fonksiyonu içerebilecek olsa bile). Kitaplar geçimlerini sağlamak mecburiyetinde – keza kitapçılar da. Kitaplar daha çekici hale gelmek zorunda kalacak: Lüks tüketim malları gibi değil, ama onları elimizde tutmayı, satın almayı, bulundurmayı, saklamayı, yeniden okumayı ve sonraki yıllarda onun muhtevasıyla ilk karşılaştığımız baskı olduğunu hatırlamayı arzulamamızı sağlayacak şekilde cazip, iyi tasarlanmış kitaplar olmalı. Yeni teknolojiye karşı makineleşme karşıtlarına benzer bir önyargı içerisinde değilim; sadece kitaplar irfan içeriyor gibi görünürken, e-okuyucular malumat içeriyor gibi görünüyor bana. Babamın okulda kazandığı ödüller, doksan yıl sonra bugün benim raflarımda duruyor. Goldsmith’in şiirlerini internetten okumak yerine bu şekilde okumayı tercih ederim.
Amerikalı yazar ve sanatsever Logan Pearsall Smith vaktiyle şöyle demişti: “Bazı insanlar esas meselenin yaşamak olduğunu söyler; ama ben okumayı tercih ederim.” Bu sözle ilk karşılaştığımda, zekice olduğunu düşünmüştüm; şimdi bunun (pek çok aforizmada olduğu gibi) düpedüz palavra olduğunu düşünüyorum. Yaşamak ve okumak ayrı faaliyetler değil. Birbirinden ayırt etmek yanlış (tıpkı Yeats’in, yazarın ‘yaşam ustalığı ile yapıt ustalığı’ arasındaki seçimine dair hayal ettikleri gibi). İyi bir kitap okuduğunuzda, yaşamdan kaçmazsınız, yaşamın daha da derinlerine dalarsınız. Yüzeysel bir kaçış olabilir bu (farklı ülkelere, âdetlere, konuşma kalıplarına), ama esasen yapmakta olduğunuz hayatın inceliklerine, ikilemlerine, hazlarına, acılarına ve gerçeklerine dair anlayışınızı ilerletmektir. Okumak ve yaşam ayrı değil, birlikte var olurlar. Ve yaratıcı keşif ve kendini bulma istikametindeki bu ciddi mesainin tek bir mükemmel sembolü var ve hep öyle kalacak: Basılı kitap.
Türkçesi: Murat Uyurkulak
*Bu metin ilk kez Kitap Zamanı‘nın 100. sayısında yayımlanmıştır.
[Kronos.News] 23.4.2020
KRONOS -23 Nisan 2020
JULIAN BARNES*
Kitaplarda, kitaplar için, kitaplar vasıtasıyla ve kitaplarla birlikte yaşadım; son yıllarda, kitaplarımın geliriyle geçinebilecek kadar da talihliydim. Ve kendi dünyamın ötesinde, başka dünyaların olduğunu fark etmem; başka bir insan olmanın nasıl bir şey olabileceğini hayal etmem; yazarın sesi okuyucunun zihnine girdiğinde kurulan derin ve samimi bağla ilk kez karşılaşmam kitaplar sayesinde oldu. Hayatımın ilk on yılında televizyonun rekabeti olmadığından şanslıydım sanırım; ve nihayet eve bir televizyon alındığında ebeveynimin sıkı kontrolü altındaydı. Annem de babam da öğretmendi, yani evde kitaplara ve muhtevalarına saygı mutlaktı. Kiliseye değil, kütüphaneye giderdik.
Annemin anne-babası da öğretmendi. Dedemin evinde, posta siparişiyle alınmış Dickens serisi ve yirmi beş küçük kırmızı ciltten oluşan Nelson Ansiklopedisi seti vardı. Ebeveynlerimin hali vakti daha yerindeydi, sahip oldukları kitap çeşidi daha fazlaydı, zaten sonradan Folio Society’ye üye oldular. Bütün evlerde kitap bulunduğunu, normalin bu olduğunu zannederek büyüdüm. Faydalarına göre değerlendirilmeleri de normaldi: Okulda öğrenilmek için, bilgiyi aktarmak ya da doğrulamak için ve tatillerde eğlendirmek için olanlar. Babamın Times Fourth Leaders koleksiyonları vardı; annem bir Nancy Mitford’dan keyif alabilirdi. Raflarında ayrıca babama, Ilkeston Bölge Okulu’nda okuduğu 1921 ve 1925 yılları arasında, çoğunlukla ‘Genel Yeterlilik’ ya da ‘Genel Mükemmellik’ ödülü mahiyetinde verilen deri ciltli kitaplar da vardı: İngiliz Edebiyatı Tarihi, Goldsmith’in Poetik Çalışmalar’ı, Cary’nin Dante çevirisi, Lytton’dan Last of the Barons (Son Baron), Charles Reade’den The Cloister and the Hearth (İnziva ve Yuva).
Küçük bir çocukken bu eserlerin hiçbiri beni heyecanlandırmazdı. Annemle babamın kitap raflarını (dedemlerinkileri ve ağabeyiminkileri de) cinsel uyanışın eşiğindeyken incelemeye başladım ilk kez. Dedemin kitaplığı John Masters’ın Bhowani Junction’ındaki (Bhowani Kavşağı) bir ya da iki sahne haricinde çok az müstehcenlik içeriyordu; annemle babamda, birkaç önemli siyah beyaz illüstrasyon içeren William Orpen’ın The Outline of Art’ı (Sanat’ın Anahatları) vardı; ama ağabeyim evin raflarındaki açık ara en ateşli kitap olan Petronius’un Satyricon’ına sahipti. Romalıların, benim Northwood, Middlesex’te etrafımda tanık olduğumdan daha hovarda bir hayata öncülük ettiği muhakkaktı. Ziyafetler, köle kızlar, seks partileri, bu türden her şey. Bir süre sonra ağabeyimin, Satyricon’ının bazı sayfalarının ciltten kopup düşecek hale geldiğini anlayıp anlamadığını merak ederim. Enayi gibi, onun bütün antik dönem klasiklerinin benzer erotik içeriğe sahip olduğunu sanmıştım. Vaziyetin böyle olmadığını idrak edene dek ağabeyimin Hesiod’uyla çok sıkıcı günler geçirdim.
Ana caddede ‘kitapçı’ diye adlandırdığımız bir mekân vardı. Aslında burası, yarısı kırtasiye malzemelerine, yarısı kitaplara ayrılmış bir alt kat odası olan, dekoratif eşyalar satılan bir yerdi. Bu kitaplardan bazıları epey dikkate değerdi- Penguin klasikleri, Penguin ve Pan romanları. Bir yanım tüm kitapları orada olanlardan ibaret sanıyordu. Yani, halk kütüphanesinde farklı kitapların olduğunu biliyordum; sonra ders kitapları vardı, ki onlar da farklıydı; ama daha genel anlamda kitaplar dünyasını, bir şekilde bu küçük örneklemin temsil ettiğini düşünüyordum. Bazen, başka bir mahalle ya da kasabada, ‘gerçek’ bir kitapçıya gittiğimiz olurdu, ki onun da genelde W. H. Smith’in bir şubesi olduğu anlaşılırdı.
Yegâne farklı kitap kaynağı, okulda bir ödül (o vakitler Blackfriars Köprüsü’nün yanındaki Victoria Rıhtımı’nın üzerinde bulunan City of London School’da okuyordum) kazanmanız halinde söz konusu olurdu. Kazananların genellikle ebeveynlerinin gözetimi altında kendi kitaplarını seçmelerine izin verilirdi. Ama bu da, bir şekilde ufuk açıcı değil, daraltıcı bir faaliyetti. Kitapları sadece South Bank’taki bir iş merkezindeki özel bir salonda bulunan seçkinin arasından seçebiliyordunuz. South Bank, biraz gizemli ve tümüyle işlevsel bir yerdi. Daha sonra keşfettim ki, burası da W. H. Smith’in bir başka bölümüydü. Buradaki kitapların sanırım okumaktan ziyade hayran olunası türden bir ağırlığı ve kıymeti vardı. Okul ödülünüzün belli bir değeri olurdu, o miktara göre bir kitap seçerdiniz, sonra seçtiğiniz kitap, Londra Belediye Başkanlığı Ödül Günü’nde kraliyet sembollerine bürünmüş Londra Belediye Başkanı tarafından şahsen size verilmek üzere yeniden peyda olana dek ortalıktan kaybolurdu. O zaman kitabın sonundaki boş sayfaya başarınızın açıklandığı bir not yapıştırılır, bez kapakta ise altın yaldızlı okul arması kabartması olurdu. Ebeveynlerimin rehberliğinde boynumu büküp ne seçtiğimi pek hatırlamıyorum. Ama 1963’te Mortimer English ödülünü kazandım ve on yedi yaşımda, Ulysses’i bulduğum o ciddiyet mabedine beni taşıyan kendi ayaklarım olmalı (kimin hatasıydı acaba?). Eldivenli eliyle bana bu müstehcenliğiyle adı çıkmış romanı verirken belediye başkanının sirke satan suratı sanki hâlâ gözümün önünde.
O aşamaya dek, kitapları sadece faydacı bir bakışla yorumluyordum: bilgi, eğitim, keyif ya da geçici haz kaynağı. Her şeyden önce onlara sahip olmanın başlı başına heyecanı ve anlamı vardı. Belli bir kitaba sahip olmak (ve onu kimsenin yardımı olmadan seçmek) kendini tanımlamaktı. Ve o ‘tanımı’, fiziken de korumak gerekiyordu. Böylece gözde kitaplarımı (param fazla olmadığı için haliyle karton kapak kitaplardı) şeffaf Fablon ile kaplamaya başladım. Fakat önce adımı (yeni alışkanlık edinilmiş yatay el yazısıyla, mavi mürekkeple, altı kırmızıyla çizili olarak) iç kapağın kenarına yazardım. Fablon daha sonra kesilir ve kaplanır, böylece kitabın sahibinin imzası da kaplanmış ve korunmuş olurdu. Bu kitaplardan bazıları (mesela, Penguin’in Rus klasikleri dizisindeki David Magarshak çevirileri) hâlâ kitaplığımda duruyor.
Kendini tanımlama bir tür sihirdi. Derken yavaş yavaş başka bir türle tanıştım: eski, ikinci el, yeni olmayan kitaplar. Auden’ın ilk baskılarından oluşan bir sırayı bir komşumuzun cam kapaklı kitap dolabında gördüğümü hatırlıyorum: Dahası bu adam on yıllar önce Auden’ı gerçekten tanımış, hatta onunla kriket oynamıştı. Bu bana hayret verici geliyordu. Hiçbir yazarla karşılaşmamış ya da yazar diye bilinen kimseyle tanışmamıştım. Radyoda birkaçını dinlemiş, bir veya iki tanesini televizyonda, “Yüz Yüze” programında John Freeman’a röportaj verirken izlemiştim olsa olsa. Ailemizin edebiyatla en yakın bağlantısı babamın, karısı D. H. Lawrence ile kaçan Profesör Ernest Weekly’nin de ders verdiği Nottingham Üniversitesi’nde modern diller okumuş olmasıydı. Ah, bir de şu var: Annem bir keresinde Birmingham’daki bir istasyonda Olivia Manning’in kocası R. D. Smith’i görmüştü. O camlı dolapta ise ülkenin yaşayan en ünlü şairlerinden birini tanımış bir adamın sahip olduğu kitaplar vardı. Dahası o kitapların içinde, Auden’in hâlâ yankılanan kelimeleri, adeta dünyaya ilk geliş şekilleriyle yaşıyordu. Bu sihri iliklerime kadar hissettim ve onun bir parçası olmak istedim. Böylece, öğrencilik yıllarımdan itibaren, bir kitap okuyucusu olmanın yanı sıra bir kitap koleksiyoncusu oldum ve kitapçıların hepsinin W. H. Smith’in şubesi olmadığını keşfettim.
Sonraki on yıl boyunca (1960’ların sonundan 70’lerin sonuna dek) ateşli bir kitap avcısı olup çıktım; Morris Traveller’ımla İngiltere’nin kasaba pazarlarını ve kendi küçük, katedrali büyük kentleri dolaşır, arabanın bagajını, ne kadar hızlı okursam okuyayım bitiremeyeceğim kadar çok kitapla doldururdum. O zamanlar orta büyüklükte yerleşimlerin çoğunda en az bir tane büyük, köklü sahaf dükkânı bulunur, ekseriyetle de kent katedralinin veya kilisesinin gölgesinde kurulu olurdu. Hatırlıyorum da, arabanızı genellikle dükkânın hemen dışına, istediğiniz kadar park edebilirdiniz. Bunlar istisnasız bağımsız kitapçılardı (arada bir vitrinin ön tarafına yeni kitapları da koyarlardı) ve kapılarından girer girmez kendimi hemen evimde hissederdim. Bu dükkânların atmosferi çok farklıydı. Buralarda sanki kitaplar daha bir kıymet kazanır ve süreklilik halindeki bir kültürün parçasını oluştururlardı. Bugüne kadar sanırım ikinci el kitapları yeni olanlardan fazla sevdim. Amerika’da bu tür kitaplara küçümseyici bir tonda “elden düşme” diyorlar; fakat cazibeleri bir yanıyla tam da elden ele geçmelerinden kaynaklanıyor. Bir kitap dünyaya dair sözünü birine, sonra bir diğerine taşıyor ve bu nesiller boyu devam ediyor; farklı eller aynı kitabı tutuyor ve satırlar arasında bazen aynı, bazen de farklı hikmetler buluyor. Eski kitaplar yaşlarını da gösteriyor: İhtiyarların nasıl kahverengi lekeleri varsa, onların da üzerinde benekler, lekeler oluyor. Ayrıca güzel kokuyorlar – içlerine sigara ve (bazen) puro kokusu sinmiş olsa bile. Ve birçoğunun sayfalarının arasından sararmış eski kağıtlar dökülebiliyor: Kadim bir yayıncının fi tarihinden kalma bir ilanı ve eski bir kitap ayracı – ayraçların üzerinde sık sık sigorta şirketlerinin veya Sunlight sabunlarının reklamları…
Neyse işte, Salisbury, Petersfield, Aylesbury, Southport, Cheltenham, Guildford yollarına düşer, bulabildiğim her fırsatta dükkânların kuytu köşelerine, kilitli depolarına ve bodrum katlarına dalıp oralarda eşinirdim. Şık ciltlerin kokusuyla dolu olan veya satıştaki her kitabın fiyatını ezbere bilen yerlerde kendimi çok daha az rahat hissederdim. Kitaplarını gelişigüzel dizmiş ve pazarlığın mümkün olduğu dükkânları, onların o demokratik dağınıklığını tercih ederdim. O günlerde, yeni kitap satan dükkânlarda bile, bugünün her şeyi tek merkezden yöneten anlayışının dayattığı delicesine hızlı döngü yoktu. Şimdilerde yeni çıkan bir romanın ortalama raf ömrü (ki, en başta o rafa ulaşabildiğini varsayıyoruz elbet) dört ay. Mevzu bahis dönemde kitaplar birileri onları alana dek rafta kalırdı veya gönülsüzce indirimli satış listesine konulurlardı ya da ikinci el bölümüne nakledilirler, orada sırt sırta yıllarca istirahat edebilirlerdi. Paranız yetmediği için alamadığınız veya isteyip istemediğinizden emin olamadığınız kitap, gelecek yıl geri döndüğünüzde genellikle bıraktığınız yerde duruyor olurdu. Sahaflar, müteakip nesillerin verdiği hükmün ne kadar acımasız olabileceğini de gösterirdi. Charles Morgan, Hugh Walpole, Donford Yates, Lord Lytton, Henry Wood – bu gibi yazarların raflar dolusu kitapları, tekrar revaçta olacakları günü beklerlerdi. Nadiren olurlardı.
Doymazcasına kitap satın alırdım, geriye dönüp baktığımda bunun bir tür muhtaçlık olduğunu hatırlıyorum: Elbet, bibliyomani bilinen bir hal. Kitaplar, gelirimin harcanabilir kısmının yarısından fazlasını kesinlikle alıp götürürdü. En çok hayran olduğum yazarların birinci basımlarını satın alırdım: Waugh, Greene, Huxley, Durrell, Betjeman. Tennyson ve Browning gibi Viktoryen dönem şairlerinin ilk basımlarını aldım, zira şaşırtıcı derecede ucuz görünüyorlardı (bu arada ikisini de okumadım). Sevdiğim, seveceğimi düşündüğüm, seveceğimi umduğum ve sevmediğim, ama ilerde bir gün sevebileceğimi tahmin ettiğim kitapları birbirinden ayıran çizgi nadiren derin olurdu. King Penguin’leri, kırsal bölgelerle ilgili Batsford kitaplarını ve Collins’in 1940 ve 50’lerde yayımladığı Resimlerle Britanya serilerini biriktirdim. Şiir kitapçıkları ve Larousse’un yayımladığı deri kaplı Fransız ansiklopediler; karikatür kitapları ve Viktoryen dönem hatıratları; güncelliğini kaybetmiş sözlükler ve Cornhill’den Strand’a, cilt cilt dergiler satın aldım. Waugh’un Scoop’unun ilk Belçika basımı olan Sensation!’ın bir nüshasını aldığımı hatırlarım. Hatta, eksantrik alışverişleri meşrulaştırmak amacıyla, “Tuhaf Kitaplar” diye bir kategori uydurmuştum: Sör Robert Baden-Powell’dan Pig-Sticking veya Hog-Hunting, Bombadier Billy Wells’ten Physical Energy, Cheiro’dan Guide to the Hand ve ‘Isolde’den Tap-Dancing Made Easy. Nadiren başvursam da, hepsi hâlâ raflarımda. Gerek o dönemde gerek sonrasında, hiç mantığı olmayan kitap alışverişleri de yaptım: Sözgelimi Sör Anthony Eden’ın hatıralarının üç cildini birden satın aldım (birinci basımdı hepsi ve kılıfları hâlâ üzerlerindeydi, belli ki önceki sahibi sayfalarını hiç açmamıştı). O üç cildi almamda mantık neredeydi? Durumum pek iç açıcı değildi, zira koleksiyoncu jargonuyla, bende ‘tamamlama saplantısı’ (completist) vardı. Bu yüzden, sözgelimi sırf Shaw’un seyrettiğim birkaç oyununa hayran kaldığım için, eserlerinin neredeyse tamamını, vejetaryenlik hakkındaki mütevazı kitapçıklarını bile topladım. Şükür ki Shaw çok popüler olduğundan ve kitapları sürekli yeni baskı yaptığından dolayı, bu koleksiyona çok fazla para harcamadım. Neticede şöyle oldu: Otuz yıl sonra, Shaw’un didaktikliğine ve içe dönük nüktedanlığına karşı hevesim azaldığında, koleksiyonu satmaya karar verdim ve elbet zarar ettim.
Arada bir nefes kesici keşifler de olurdu. Aylesbury’deki F. Weatherhead & Son kitapçısının arka deposunda, Byron’ın Don Juan’ının ilk iki kantosunu bulmuştum; kitap 1819’da, yazarının ismi olmadan basılmıştı. Mavi cilt beziyle kaplı bu nadir birinci basım bana 62,5 peniye mal oldu. Byron külliyatını uzman derecesinde bilmemin o kitabı tespit etmemi sağladığı numarası yapmak isterdim (ki ara sıra başıma gelir böyle şeyler). Fakat bu, kitapçının ön kapağın arkasına kurşunkalemle yazdığı şu notu bilmezden gelmek olurdu: Kantolar I ve II, 1819’da Londra’da arzı endam etti; bu tek formalık kitabın içinde ne yazarın ne de yayıncının ismi vardı.Yani 62,5 penilik fiyat bir hata olamazdı; daha ziyade, kitabın on yıllardır rafta durduğunun işaretiydi.
Bununla birlikte bir yığın ciddi hata da yaptım. Sözgelimi, Salisbury’deki D. M. Beach’ten Oliver Twist’in, ilkin Bentley’s Miscellany’de her ay yayımlanan orijinal tefrikalarını niye aldım ki? İyi bir fikirdi, zira mükemmel durumdaydılar, resimler, kapaklar ve reklamlar gayet düzgündü. Kötü bir fikirdi, zira bölümlerden biri (ya ilki ya da sonuncusu) eksikti – bu yüzden kolay elden çıkarılabilir değildi. Ve iyimser bir fikirdi, zira eksik bölümü koleksiyonculuk hayatımın bir döneminde bulabileceğimden emindim. Söylemek bile fazla, asla bulamadım ve bu enayilik yıllar boyu kitap raflarımdan bakıp benimle bir güzel dalga geçti.
Kitapların ve kitap koleksiyonculuğu dünyasının tam olarak tahayyül ettiğim gibi olmadığını anladığım anlar da yaşadım. Meşhur kitap sahtekârlığı vakalarına aşina olsam da, her daim koleksiyoncuların dürüst ve açıksözlü insanlar olduğunu varsaydım (aynısını bahçıvanlar için de düşünürüm). Derken bir gün kendimi Bucks, Weedon’daki Lilies’te buldum; “sadece randevuyla girilebilen” bu otuz beş odalı Viktoryen dönem malikânesinde o kadar çok kitap vardı ki, bir tek ziyaret günün büyük kısmını alıyordu. Birinci basımlar bölümünde, yıllardır peşinde olduğum bir kitap buldum: Evelyn Waugh’un Vile Bodies’i. Kuşe kılıfı yoktu (ki bu normaldi – daha önce Waugh satın alanlardan pek azı kılıfı yerinde bırakabilmişti), fakat hasarsız ve iyi durumdaydı. Fiyat ise.. hayret verici derecede düşüktü. Derken dolmakalemle yazılmış bir not gözüme çarptı, düşük fiyatın sebebi orada yazıyordu. El yazısıyla yazılmıştı ve altında, Lytton Strachey’nin son sevgilisi olan Bloomsburyli yayıncı Roger Senhouse’un imzası vardı. Hatırladığım kadarıyla şöyle bir nottu: “Bana ait birinci baskının yerine bu ikinci basım bırakıldı.” Tam manasıyla şoke olmuştum. Bunun ani kararla yapılan bir eylem olmadığı açıktı. Fail (onun kadın değil, erkek olduğunu varsayıyordum) kitabın bu baskısını üzerinde bir yerlere gizleyerek Senhouse’un evine gelmiş ve odada kimse yokken onu ilk baskıyla değiştirmeyi becermişti muhtemelen. Peki kim olabilirdi? Ben de şeytana uyup böyle bir şey yapabilir miydim? (Evet, itiraf ediyorum, sonraları ben de baştan çıkacak gibi oldum.) Ve günün birinde biri bana ve koleksiyonuma bunu yapabilir miydi? (Bildiğim kadarıyla hiç olmadı.)
Daha yakın zamanda, bu hikâyenin başka bir çeşidini, farklı bir bakış açısından dinledim. Bir okur epey ünlü bir yazara, erken dönem romanlarından birinin ilk baskısını (birinci baskı bin nüshadan azmış) göndermiş; kitabı imzalamasını rica etmiş ve geri göndermesi için gereken pulları da zarfa koymayı ihmal etmemiş. Bir süre sonra bir zarf gelmiş okura; yazar ricası uyarınca kitabı imzalamış, fakat zarfın içinde değerli olan ilk baskı değil, ikinci baskı varmış.
O dönemde kitap avcılığı çok yol kat etmeyi, yavaş ilerlemeyi ve bol kafa karışıklığını içerirdi; bunun yan etkisi, istediğinizi bulamadığınızda, seyahatinizin boşa gitmediğini kanıtlamak için rastgele bir yığın kitap satın almaya meyletmekti. Bu edinme tarzı artık olası değil veya artık bir anlamı yok. Bütün o şık muhitlere konuşlu, eski, dağınık dükkânlar yok olup gitti. Roy Harley Lewis, Kitap Kurdunun Sahaf Rehberi (ikinci baskı, 1982) adlı kitabında, Salisbury’deki D. M. Beach hakkında şunları yazmıştı: “Bazı kitapçıların bulunduğu yerler o kadar değerli ki, sahipleri sattıklarında küçük bir servet elde edeceklerini ve işleri evden yürütebileceklerini fark ediyorlar… Wiltshine’daki gayrımenkul fiyatları sözgelimi Londra ile kıyaslanamaz ise de, High Street’teki bu şahane köşe mevki herhangi bir kitapçıdan kat kat fazla gelir getiriyor.” Beach 1999’da; Weatherhead (kitapları kendi bastırdığı kağıt poşetlere koyardı) 1998’de kapandı. John Cowper Powys’in yüzünün, ölümünden sonra alınmış alçı kalıbı ve “Shelley’in içinde boğulduğu tekneye motorunu yerleştiren kişiye ait saat” gibi bir yığın tuhaf sergiye ev sahipliği yapan Lilies de yok artık. Ne kadar büyük ve genel, o kadar dayanıksız… Kural bu olmuş gibi görünüyor.
Koleksiyonculuk internet tarafından da tümüyle değişikliğe uğratılmış durumda. Vile Bodies’in ilk baskısını yaklaşık 25 sterline bulmam belki on iki yılımı almıştı. Bugün abebooks.com üzerinden, çeşitli durum ve fiyatlardaki (en pahalısı, en nadir Waugh kapak kılıfları eşliğinde, 15 bin dolar ile 28 bin dolar arasında değişiyor) iki düzine ilk baskıya otuz saniyede ulaşmak mümkün. Büyük İngiliz romancı Penelope Fitzgerald öldüğünde, bir saygı duruşu mahiyetinde, onu büyük kılan son dört romanının ilk baskılarını (ciltli olanları) satın almaya karar verdim. İşlem, vaktiyle Beach kitapçısının bulunduğu yerin yakınında şimdilerde park yeri bulmaktan daha az zaman aldı. Ve Keşfin Romantizmi ve Hoş Sürprizleri (evet, aşk vardı gerçekten) hakkında konuşup durabilirim, lakin eski sistem zaman açısından da maliyet açısından da hiç verimli değildi.
İlk romanımı yayımladıktan sonra kitap koleksiyonculuğunda (ya da belki kitap fetişistliğinde) biraz yerimde saymaya başladım. Kim bilir, belki bilinçaltında, “madem kendi ilk baskılarımı üretmeye başladım, o halde diğerlerininkine daha az ihtiyacım var” kararına varmışımdır. Hatta kitap satmaya bile başladım, ki bir zamanlar bu düşünülemezdi benim için. Fakat bu kitap alma hızımı yavaşlatmadı: Hâlâ okuyabileceğimden daha fazla kitap satın alıyorum. Ama bir kez daha söylemem gerekirse, bunun gayet normal olduğunu düşünüyorum: Etrafınızda sadece kalan ömrünüzde okumaya zaman yetirecek kadar az kitap bulundurmanız ne tuhaf olurdu. Ve elle tutulabilen kitaplara ve içine girip dolaşabildiğim kitapçılara hâlâ sıkı sıkıya bağlıyım. Hâlihazırda her ikisi de muazzam baskılar altında. Son romanımı bir kitapçıya giderseniz, 12.99 sterline alıyorsunuz; internetten bunun yaklaşık yarısına (artı posta) ve Kindle yüklemesi olaraksa sadece 4.79 sterline edinebiliyorsunuz. Aradaki fark kayıtsız kalınabilecek gibi değil. Ama şükürler olsun ki, ekonomi okuma ya da kitap satın alma faaliyetini tümüyle hâkimiyeti altına alabilmiş de değil. John Updike, ömrünün sonuna doğru, basılı kitabın geleceğine dair karamsarlığa kapılmıştı:
O tahayyül edilemez gelecekte,
Öldüğümde yani, kim okuyacak?
Basılı kağıt, yarım bin yılın kısa süreli mucizesinden ibaret kalacak…
Ben hem okumak hem de kitaplar konusunda daha iyimserim. Okumayanlar, kötü okurlar, tembel okurlar her daim olacaktır – onlar hep vardılar. Okumak bir çoğunluk becerisi, ama azınlık sanatıdır. Mevcut olmayan yazar ile vecd içindeki, mevcut okuyucu arasındaki kati, karmaşık ve incelikli duygu ortaklığının yerini yine de hiçbir şey alamaz. E-okuyucunun fiziki kitabın yerini tamamen alabileceğini de düşünmüyorum – sayısal olarak geride bıraksa dahi. Elinize aldığınız her kitap kendini farklı hissettirir ve görünür; her Kindle yüklemesi ise tamamen aynı hissettirir ve görünür (günün birinde e-okuyucu, tıkladığınızda elektronik Dickens romanınızın aniden rutubetli kağıt, rutubet lekeleri ve nikotin tütmesini sağlayacak bir ‘koklama’ fonksiyonu içerebilecek olsa bile). Kitaplar geçimlerini sağlamak mecburiyetinde – keza kitapçılar da. Kitaplar daha çekici hale gelmek zorunda kalacak: Lüks tüketim malları gibi değil, ama onları elimizde tutmayı, satın almayı, bulundurmayı, saklamayı, yeniden okumayı ve sonraki yıllarda onun muhtevasıyla ilk karşılaştığımız baskı olduğunu hatırlamayı arzulamamızı sağlayacak şekilde cazip, iyi tasarlanmış kitaplar olmalı. Yeni teknolojiye karşı makineleşme karşıtlarına benzer bir önyargı içerisinde değilim; sadece kitaplar irfan içeriyor gibi görünürken, e-okuyucular malumat içeriyor gibi görünüyor bana. Babamın okulda kazandığı ödüller, doksan yıl sonra bugün benim raflarımda duruyor. Goldsmith’in şiirlerini internetten okumak yerine bu şekilde okumayı tercih ederim.
Amerikalı yazar ve sanatsever Logan Pearsall Smith vaktiyle şöyle demişti: “Bazı insanlar esas meselenin yaşamak olduğunu söyler; ama ben okumayı tercih ederim.” Bu sözle ilk karşılaştığımda, zekice olduğunu düşünmüştüm; şimdi bunun (pek çok aforizmada olduğu gibi) düpedüz palavra olduğunu düşünüyorum. Yaşamak ve okumak ayrı faaliyetler değil. Birbirinden ayırt etmek yanlış (tıpkı Yeats’in, yazarın ‘yaşam ustalığı ile yapıt ustalığı’ arasındaki seçimine dair hayal ettikleri gibi). İyi bir kitap okuduğunuzda, yaşamdan kaçmazsınız, yaşamın daha da derinlerine dalarsınız. Yüzeysel bir kaçış olabilir bu (farklı ülkelere, âdetlere, konuşma kalıplarına), ama esasen yapmakta olduğunuz hayatın inceliklerine, ikilemlerine, hazlarına, acılarına ve gerçeklerine dair anlayışınızı ilerletmektir. Okumak ve yaşam ayrı değil, birlikte var olurlar. Ve yaratıcı keşif ve kendini bulma istikametindeki bu ciddi mesainin tek bir mükemmel sembolü var ve hep öyle kalacak: Basılı kitap.
Türkçesi: Murat Uyurkulak
*Bu metin ilk kez Kitap Zamanı‘nın 100. sayısında yayımlanmıştır.
[Kronos.News] 23.4.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)