Yazarı tarafından yok edilmiş, sansür yüzünden yakılmış, dikkatsizlik sonucu kayıplara karışmış, talihsizce kaybolmuş kitapların hikâyesi... Onları böyle çekici kılan ne?
CAN BAHADIR YÜCE -23 Nisan 2020
Okurluk biraz da bazı kitapları asla okuyamayacak olmanın sızısını duymaktır.
Kısa ömürde, raflardaki binlerce cildi bir gün okuyacağımıza dair yalancı bir umut taşırız. Bir de hiçbir zaman okuyamayacaklarımız var: Sonsuza dek kayıp kitaplar. Yazarı tarafından yok edilmiş, sansür yüzünden yakılmış, dikkatsizlik sonucu kayıplara karışmış, talihsizce kaybolmuş kitaplar. Denize atılan şişenin okura ulaşmadığı durumlar…
Tarih bunun örnekleriyle dolu: İskenderiye yangınında Sofokles’in yüzden fazla oyunu, Homeros’un Margites destanı (Aristoteles’e göre “bütün komedilerin atası”), Sappho’nun şiirleri, Esendal’ın anıları, Yusuf Atılgan’ın yırtıp attığı iki romanı… Alberto Manguel de yazmıştı: Sofokles’in kayıp bir oyununda şu dize geçiyormuş: “Aşk bir çocuğun elinde tuttuğu buz parçası gibidir.” Bu dize neler yitirdiğimize ilişkin fikir veriyor.
Kayıp kitaplar bibliyofiller için tarihin büyük gizemidir. Bunda elbette bir şiirsellik de var. (Yıllar önce Kitap Zamanı’nda bir kayıp kitaplar dosyası yapmış, başa da Hilmi Yavuz’un dizesini koymuştuk: “Siz yazıp yok etmek gibi miydiniz?”)
Kayıp kitapların peşine düşen son isim, Giorgio van Straten. İtalyan yazar küçümen kitabında* kayıp metinlerden sekizinin izini sürüyor.
Tasarlanmış ama kağıda dökülememiş (Oğuz Atay’ın “Türkiye’nin Ruhu” tasarısı gibi) ya da varlığı tartışmalı (kimsenin okumadığı Shakespeare’in Cardenio’su gibi) metinler değil bunlar. Bir kenarda unutulmuş, bulunmayı bekleyen yapıtlar da değil. Kâğıt üstünde görülmüş, bir avuç insan tarafından okunmuş, sonra sırra kadem basmış kitaplar. Bazısı yazarın varisleri eliyle, bazısı mükemmeliyetçilik, sansür, dikkatsizlik ya da talihsizlik yüzünden yok olmuş.
Habent sua fata libelli—hepsinin ayrı hikâyesi var.
En hüzünlüsü Bruno Schulz’unki: Yirminci yüzyıl Polonya edebiyatının büyük yazarı, II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin eline düşer. Bir Nazi subayınca ‘uşaklığa’ seçilir—çizimleriyle subayın çocuklarının odalarını süsleyecektir. Bir gün Nazi subayı bir meslektaşıyla tartışır, meslektaşı ona olan öfkesini ‘Yahudi uşağı’nı vurarak gösterir. Bu güç gösterisinde ölen yazarın yıllardır üzerinde çalıştığı romanı da kayıplara karışır. (Bu hikâyeyi yıllar sonra Cynthia Ozick romanlaştırmıştı. Ozick’in romanında Schulz’un kayıp kitabı yıllar sonra Stockholm’de bir sahafta ortaya çıkıyordu.)
Hikâye burada bitmiyor, daha trajik devamı var: 90’lı yıllarda eski bir KGB ajanı, İsveçli bir diplomata Schulz’un kayıp romanının elyazmasının kendisinde olduğunu, para karşılığında İsveç hükümetine verebileceğini söyler. İddiasını kanıtlamak için de romandan bir sayfayı gösterir. Edebiyat tarihçileri sayfayı inceler, metnin Schulz’a ait olduğuna karar verir. Diplomat, ajanın istediği parayla Ukrayna’ya gider. Ne ki dönüş yolunda kaza geçirecek, alev alan arabanın içinde sürücü ve diplomatla birlikte romanın elyazması da yanacaktır.
Yazarı için şans sayılabilecek kayıp hikâyeleri de var. 1922 yılının sonlarındayız, Paris’te bir tren istasyonu: Bir genç kadın kompartımana bavulunu yerleştirip koltuğuna oturuyor, birkaç dakika sonra susadığını hissediyor. Bir şişe su almak için yerinden kalkıyor. Döndüğünde çantanın çalındığını fark ediyor. Kadın, Ernest Hemingway’in ilk eşi Hadley Richardson. Kayıp çantanın içindeyse Hemingway’in bütün yazı emeği var. O toplamdan sadece iki öykü (birer kopyası dergilere gönderildiği için) kurtuluyor. Geri kalanlar kayıplara karışıyor. Hemingway’in gazetelere ilan vermesi işe yaramıyor. Dostlarını avutmak için “Üzülmeyin, zaten yeni şeyler yazacaktım,” diyen Hemingway bunun aslında doğru olduğunu, acemilik yapıtları kaybolduğu için talihli sayılabileceğini zamanla fark etmiş.
Kayıp kitaplar tarihinin en ünlü bavulu ise Walter Benjamin’inkidir. 1940’da Nazilerden kaçarken İspanya sınırında morfin içerek canına kıyan Benjamin’in siyah bavulunun içinde nelerin gittiğini bilmiyoruz. O bavul hiç bulunamadı. Benjamin ölümcül yolculuğa çıkmadan önce “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler”i Hannah Arendt’e teslim ettiğine göre, bavuldakiler henüz tamamlanmamış ve yazar için çok önemli olmalı. (Bruno Arpaia’nın bir romanında Benjamin’in bavulunu İspanyol partizanlar bulur, kâğıtları gece dağda ısınmak için yakarlar.)
Varislerin yok ettiği (Lord Byron, Sylvia Plath), dikkatsizlikten kaybolan (Malcolm Lowry), yazarın bir kriz sonucu yok ettiği (Gogol) yapıtlar da var. Gogol, Ölü Canlar’ın ikinci kısmını şömineye atarken “Efendim, durun!” diye bağıran uşağına şöyle diyecektir: “Kes sesini, sadece dua et!”
Kayıp kitapları böyle çekici kılan ne? Belki imkânsızlığın cazibesi… Proust, aşkı güçlü kılanın imkânsızlık ihtimali olduğunu söylemişti. Kayıp Zamanın İzinde yazarına göre, gerçek aşk imkânsız aşktı. Kayıp kitapların izinde de aynısı geçerli: Bizi etkileyen aslında kayıp kitapların içindekiler değil, onları artık hiç okuyamayacak olduğumuz gerçeğidir.
Bir kez daha: Her kitap kaderini yaşıyor.
* In Search of Lost Books, Giorgio van Straten, Trans.: Simon Carnell-Erica Segre, Pushkin Press.
[Can Bahadır Yüce] 23.4.2020 [Kronos.News]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder