Dua mesajları gerekçe gösterilerek hapse atılan yönetmen Fatih Terzioğlu’nun sağlığı cezaevinde bozuldu. Bir aydır sürekli kusan Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu, bir an önce teşhis konulması ve tedaviye başlanmasını istedi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 21 aydır Silivri Cezaevinde bulunan yönetmen Fatih Terzioğlu (40), Ramazan Bayramı’ndan bu yana çok hasta. Henüz teşhis konulmadığı için hastalığı nedir bilinmiyor. Ancak kandaki enfeksiyon değeri bir hafta içinde 19’dan 38’e yükseldi. Cezaevinde geç teşhis konulan ve tedavisi geciktirilen birçok hasta hayatını kaybetti. Fatih Terzioğlu’nun ailesi de şu anda paniklemiş durumda. Cezaevini aradıklarında her zaman yeterli bilgi alamıyorlar. Hastanın tam teşekküllü bir hastaneye götürülmesini ve bir an önce tedavisine başlanmasını istiyorlar.
Telefonuna gelen 15 tane dua mesajı yüzünden 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan ve cezası Yargıtay tarafından onaylanan Fatih Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu, bir aydır yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı.
Esra-Fatih Terzioğlu ve kızları.
Eşiniz ne zaman hastalandı?
Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’ndan beri sürekli istifra ediyor. Geçen yıl mayıs ayında hüküm aldı. Ondan sonra anti-depresan kullanmaya başlamıştı. Bayramda önce ilacı kesmişler, pat diye. 9 ay kullandığı için artık ara vermesi gerektiği söylendi. O ilaçlar ağır, pat diye kesilince çok etkiliyor. Bir de bu dönemde kesilmemeliydi. Psikolojik olarak hiç iyi değildi.
Kaç yıl ceza verdiler, niçin tutuklanmıştı?
21 ay önce tutuklandı eşim. İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Şubatta Yargıtay onayladı cezayı. Bylock’tan ceza verdiler. İçeriğinde 15 tane dua mesajından başka bir şey yok. Bunu mahkemede de gördüler. Şu an Yargıtay’ın kabul ettiği haliyle bile! eşimin Bylock kullanması suç değil. Play Store’dan indirmiş, şifreli indirilmemiş, 2 ay durmuş telefonunda, kendi yazdığı hiçbir mesaj yok. Birkaç dua gelmiş sadece. Ceza almaması için bunlar yeterliydi ama dikkate alınmadı.
Hastalığını nasıl öğrendiniz?
Bayramdan son istifralar başladı. İlk başta kendisi korktu. Doktora gitmek istemedi. Hastaneye gidince karantinaya alıyorlar. Karantina koğuşları malum zor. Bunların da etkisi oldu. Sonra midedir, geçer diye düşündü. İkinci hafta revire çıkmak için dilekçe yazdı. Almadılar. Sonra üçüncü hafta, perşembe gecesi yani 12 Haziran’da gece 01.00’de hastaneye kaldırılmış. Ben e-Nabız’dan gördüm.
Hangi tahliller yapıldı?
Kandaki keratin, her şeyi çok kötü çıkmış. Şekeri yüksek, üresi yüksek. Kandaki enfeksiyon değeri (CPR) 19 çıkmış, serum verilmiş. Bulantı kesiciler yapılmış. Sonra cumartesi akşamı hastaneden çıkarılmış. Pazar günü avukatımıza durumu bildirdiler. Neden çıkardınız diye itiraz ettik. “Durumu iyi olmasaydı çıkarmazdık” dediler. Ben tekrar durumunu takip etmeye başladım. Pazar, pazartesi, salı, çarşamba her gün sabah 09.00’da revirde muayene edildiği görünüyor sistemde. “Tıbbi muayene yapıldı” diye yazıyorlar. Gözetimde tutuyorlar, önemli bir şey yok demek ki iyi gidiyor, geçecek diye düşünüyorum. Halbuki durum öyle değil.
Nasılmış durumu?
Çarşamba günü (17 Haziran 2020) eşimin telefon günüydü. “Cumartesi akşamından beri tek kişilik hücrede karantinadayım ve aynı şekilde kusuyorum. Yediğim her şeyi çıkarıyorum. Bana hiçbir tedavi uygulanmıyor. Anti-depresanı tekrar vermeye başladılar. Yarım yarım alıyorum. Sabahları gelip veriyorlar.” dedi. Yani sabah onu verdikleri saati, muayene olmuş gibi sisteme giriyorlar. Aslında muayene yok. Hastaneye götürmediler mi dedim. “Her gün hastaneye gitmiyorum, ne doktor geliyor, ne muayene ediyorlar. Sadece ilacı verip gidiyorlar. Aynı şekilde kustuğum için o ilaç da içimde durmuyor.” dedi. Biz tabi çok panikledik. Ben her yeri arayınca, avukatımız da dilekçe verince dün hastaneye götürdüler. Ama cezaevinin içindeki hastaneye. Biz tam teşekküllü bir hastaneye gitsin istiyoruz, götürmüyorlar. Hala teşhis konulmadı. Geç konulan teşhis ve geç başlayan tedaviler yüzünden birçok insan cezaevinde hayatını kaybetti. Eşimin başına da aynı şeyler gelmesinden korkuyorum. Bizi en çok endişelendiren teşhis ve tedavi yok.
Hasta haliyle 23 ay daha cezaevinde yaşamak zorunda olan Fatih Terzioğlu’nun biri 11, biri 5 yaşında iki çocuğu var.
Kampüsteki hastanenin doktoru ne diyor?
Bu defa dahiliye doktoru bakmış. Tahlilleri tekrar yapılmış. İlk doktora gittiğinde böbreklerin iflas derecesinde demişlerdi. Böbrekteki sıkıntıları şu an iyi çıkmış. Fakat CRP’si iki katına çıkmış. Geçen hafta 19 olan CRP bu hafta 38. CRP yükseldiği zaman vücutta bir yerde enfeksiyon var demek. Bunu bulmaları gerekiyor. Eğer azsa, viral enfeksiyon deyip antibiyotik vermeden geçebiliyor. Ama eşim kusmaktan perişan halde.
İdrar tahlili istemişler ama sonuç çıkmamış. İdrar enfeksiyonu ya da koronadan olabileceği söylediler. Ateş yok diye korona testi zaten yapılmıyor. Ateşsiz de korona geçirenler olabiliyor. Yani bir an önce bu enfeksiyonun sebebi öğrenilip tedavi edilmesi gerekiyor. Yoksa her şey kötüye gidiyor. Gıdasızlık, susuzluk böbreklerine, organlarına hasar veriyor. Gecikilip vücudunu hasar görmesi ya da kötü bir hastalıksa eğer tedavide geç kalınması bizi endişenlendiriyor.
Şu an eşiniz nerede? Hastanede mi, cezaevinde mi?
Cezaevinde tek kişilik hücrede. Karantina sürecinde. Hücrede tek başına olmasına bir şey demiyoruz, karantina sürecinde olmak zorunda. Fakat sürekli kusuyor. Korona testi yapılmadığı için hastaların yanına koyamıyorlar, kendi koğuşuna da götüremiyorlar. Biz bunlara bir şey demiyoruz ama orada fenalaşsa bir şey olsa kimsenin haberi olmayacak.
Sadece e-Nabız’dan mı ne olup bittiğini görüyorsunuz, telefonla bilgi veriyorlar mı?
Her zaman aradığımızda yeterli bilgi alamıyoruz. Mesela önceki akşam cezaevini aradım. Hastaneye gitti, ne durumda diye. Bir sürü azarladılar beni. Daha önce güzel konuşuyorlardı. “Gece 12 oldu ben evime gidemedim, eşini götürdük, iyi, serum verdiler, reçete de yazıldı” dedi. E-Nabız’da görünmüyordu bunlar. Ben kavga da etmiyorum kimseyle. Bilmiyorum onlara da mı vermiyorlar.
Dün gece 22.30’da aradım. Bu sefer Allah karşıma iyi bir gardiyan çıkardı. Tek tek bana açıkladı. Eşimi bugün doktora götürmüşler ve 3 gün üst üste verilecek şekilde serum yazmışlar. Her gün revire çıkarıp serum vereceklermiş. MR için önümüzdeki hafta pazartesine (22 Haziran 2020) randevu vermişler. Ama pazartesi eşim bizimle görüşmek için dilekçe yazmıştı. O yüzden hastaneye gitmek istememiş. Daha sonra götürülecek dedi gardiyan. Benim derdim birilerine iftar atmak ya da yalan yanlış şeylerin yazılması değil. Şu anda tek derdim teşhis konulup tedavi başlasın.
Cezaevlerinde kapalı görüşler başladı. Sizinki ne zaman, eşinizi 3 haftadır hiç göremediniz mi?
Dün kapalı görüş vardı. Eşim karantinada olduğu için gidemedim. Fakat eşimin koğuş arkadaşının eşi haber gönderdi. “Fatih beyi görünce korkmasın.” demiş. O derece zayıflamış. E-Nabız’da hala kilosu 88 görünüyor.
Eşinizin STV’de yönetmenlik yaptığı biliniyor. Kanal kapanınca ne yaptınız?
Sungurlar dizisinde ikinci yönetmendi. Zaten sonra kanal kapandı. STV kapanınca bir yıl işsiz kaldı. TRT’ye dizi çeken Adını Sen Koy dizisinde çalıştı bir ay. Sezon finali girdi. Sonra 15 Temmuz sabahı, daha olaylar olmadan önce eşimi işten çıkardılar. Ondan sonra zaten piyasada hiç iş bulamadı. Bir dönercide iki yıl garsonluk yaptı. Zaten o dönemde tutuklandı. Bir yıl önce pasaportunu istemişlerdi, gitti kendisi götürdü. Nedenini sorduğunda hakkınızda soruşturma var söylediler. Yaşadıklarına rağmen eşim buradaydı, bir yere gitmedi. Mahkemede bunları hep söyledik ama dikkate alınmadı.
[Sevinç Özarslan] 20.6.2020 [Bold Medya]
Ekonomi yazarı sordu: İsveçliler Turkcell'i ucuza satıp neden topukladı Türkiye'den?
Sözcü gazetesi ekonomi yazarı Murat Muratoğlu, Türkiye’nin en büyük GSM şirketlerinden Turkcell’deki Telia Company’nin hisselerini Varlık Fonu’nun almasıyla birlikte oluşan tabloyu yazdı.
Yazısında Türk Telekom’u da hatırlatan Murat Muratoğlu hisselerini satan İsveçli ortak Telia'nın, Turkcell'in AKP'nin arka bahçesi olmasından rahatsız olduğu görüşünü dile getirdi.
Muratoğlu'nun yazısı şöyle:
Ne acayip ülke… Sen git, Türkiye'nin en stratejik kurumlarından Türk Telekom'u ve dolayısıyla memleketin tüm telekomünikasyon altyapısını Araplara sat… Parasını da alamayıp üzerine 6 milyar dolar kazık ye…
Turkcell'in bir kısım yabancı hisselerini alıp yönetim Varlık Fonu'na geçince pazarlamaya başla başarı hikâyesi diye…
Oysa satın alma için verilen 530 milyon doların 380 milyon dolarını Rus ortak verecek. Şirketteki hisse oranını yükseltecek.
Varlık Fonu'nun toplam payı yüzde 26.2 olurken, Rus ortağın payı yüzde 24.8'e çıkacak. Lakin yönetim eskiden olduğu gibi bizde kalacak.
Nitekim Turkcell 2013'ten beri devlet kontrolündeydi. Şimdi de bu durum resmileşti. Partili gençlerin mail atacağı adres artık belli…
Sayın bakanım; ülkemize yaptığınız hizmetleri düşünüp her gece sizin için dua ediyorum. Kartal İHL mezunu İbrahim abinin yeğeninin alt komşusu benim eniştem.
Deve güreşi ve uzun eşek branşlarında önemli deneyimlere sahibim…Ülkemizin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu şu günlerde bir müdürlük rica edeceğim Turkcell'de… Ezanlarımızı susturamayacaklar. Selam ve dua ile…”
Benim merak ettiğim; en büyük ortak İsveçli Telia yüzde 24'lük Turkcell hissesini neden borsada işlem gördüğü fiyatın bile yarı fiyatına satıp topukladı Türkiye'den? Durum o kadar mı kötü hakikaten? İsveçli ortağın esas canını sıkan şirketin AKP'nin arka bahçesi olması… Yönetimin partililerden oluşması… Haliyle el-âlem kör değil… Zararı sineye çeker, satar, gider. Gelecek olana da örnek teşkil eder.
[Samanyolu Haber] 20.6.2020
Yazısında Türk Telekom’u da hatırlatan Murat Muratoğlu hisselerini satan İsveçli ortak Telia'nın, Turkcell'in AKP'nin arka bahçesi olmasından rahatsız olduğu görüşünü dile getirdi.
Muratoğlu'nun yazısı şöyle:
Ne acayip ülke… Sen git, Türkiye'nin en stratejik kurumlarından Türk Telekom'u ve dolayısıyla memleketin tüm telekomünikasyon altyapısını Araplara sat… Parasını da alamayıp üzerine 6 milyar dolar kazık ye…
Turkcell'in bir kısım yabancı hisselerini alıp yönetim Varlık Fonu'na geçince pazarlamaya başla başarı hikâyesi diye…
Oysa satın alma için verilen 530 milyon doların 380 milyon dolarını Rus ortak verecek. Şirketteki hisse oranını yükseltecek.
Varlık Fonu'nun toplam payı yüzde 26.2 olurken, Rus ortağın payı yüzde 24.8'e çıkacak. Lakin yönetim eskiden olduğu gibi bizde kalacak.
Nitekim Turkcell 2013'ten beri devlet kontrolündeydi. Şimdi de bu durum resmileşti. Partili gençlerin mail atacağı adres artık belli…
Sayın bakanım; ülkemize yaptığınız hizmetleri düşünüp her gece sizin için dua ediyorum. Kartal İHL mezunu İbrahim abinin yeğeninin alt komşusu benim eniştem.
Deve güreşi ve uzun eşek branşlarında önemli deneyimlere sahibim…Ülkemizin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu şu günlerde bir müdürlük rica edeceğim Turkcell'de… Ezanlarımızı susturamayacaklar. Selam ve dua ile…”
Benim merak ettiğim; en büyük ortak İsveçli Telia yüzde 24'lük Turkcell hissesini neden borsada işlem gördüğü fiyatın bile yarı fiyatına satıp topukladı Türkiye'den? Durum o kadar mı kötü hakikaten? İsveçli ortağın esas canını sıkan şirketin AKP'nin arka bahçesi olması… Yönetimin partililerden oluşması… Haliyle el-âlem kör değil… Zararı sineye çeker, satar, gider. Gelecek olana da örnek teşkil eder.
[Samanyolu Haber] 20.6.2020
Çatırdayan Aile Düzeni ve Örnek İki Peygamber! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Bu yazıyı twitterdaki hesabımdan paylaşmıştım. Gelen talepleri de dikkate alarak yeniden gözden geçirip, bu köşede yayınlamaya karar verdim.
Günümüzün en sıkıntılı konularından birisi de şüphesiz aile hayatındaki kırılmalardır. Toplumun bu en küçük birimi olan aile, mutlu ve dingin olmayınca, doğal olarak kavgalı, dağılmış, parçalanmış ailelerin meydana getirdiği toplum/toplumlar da şüphesiz dağınık ve kavgalı olurlar. Zira aile, toplumun en küçük birimi ve temel taşıdır.
Eşler arasındaki küçük problemlerin büyütülmesi, birbirlerine katlanmanın yok olması, evliliğin, sadece geçici bedeni ihtiyaçların karşılandığı bir kurum olarak görülmesi, ölüm ötesi hayatta da aynı aile düzeninin devam edeceği inancının zayıflığı, birbirini anlamaya değil de anlamamaya odaklanılması, kul hakkının göz ardı edilmesi, gayr-ı ahlâki ve İslâmi yeni hayat tarzlarının ve düşüncelerinin baskınlığı gibi farklı faktörlerden dolayı, müslümanlar arasında aile düzeni ve uyumu, maalesef yerlerde sürünmektedir.
Böylesine bir aile yıkımının enkazında ise, şüphesiz ki boynu bükük çocukların âh-u eninleri, tamiri mümkün olmayan gönüllerin derin inkisarları, maddi-manevi hak gaspları ve gelecek açısından da aile sevgi ve şefkatinden mahrum büyüyen kopuk nesillerin önü alınamaz çılgınlıkları yatmaktadır.
Halbuki Yüce Yaratıcı’nın beyanına göre eşler, birbirlerinin huzur ve sükûn kaynağı (A'raf 7/189) ve birbirlerini her türlü tehlikeye karşı koruyan birer elbise gibidirler. Böylesi bir durum ise eşler için ilahi bir lütuftan ibarettir. (Bakara 2/187).
Bizlere rehber olarak gönderilen Yüce Kitabımız, eşler arasındaki ilişkilere o denli büyük bir önem vermiştir ki, eşlerin birbirlerine ısınmalarını, kendi cinslerinden eşlerin var edilmesini ve onların birbirlerine karşı sevgi ve şefkat göstermesini, Kendi varlığı ve birliğinin birer ayeti olarak kabul etmiştir. (Rum 30/21).
Son Nebi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği ilâhî beyanda, özellikle erkeğe hitapta bulunularak eşiyle hoşça ve güzelce geçinmesi, onda hoşlanmayacak bir yön görse bile bunu kavga ve ayrılma sebebi yapmaması, bunlara katlanmak sûretiyle bilmediği başka yön ve yerlerden mükâfatların takdir edileceği (Nisa 4/19) vaat edilmiştir ki, böyle bir tavsiye, eşler arasındaki ahengin ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından oldukça mânidardır.
Yüce Beyan’da ailenin bir erkekle bir kadından başladığını ve bu anlamda onun, küçük bir devlet olduğunu görmekteyiz. Şu farkla ki, devlet işleri resmiyet ve kurallarla devam ettirilip yürütüldüğü halde, küçük devlet olan aile kurumu da sevgiyle, şefkatle, hoş görüyle, karşılıklı anlayış ve saygıyla, işlerin beraberce yürütülmesiyle, eşlerin birbirine yardım etmesi ve birbirlerine değer vermesiyle, iyi muamele ve sevinçte-tasada bir ve beraberce olmalarıyla devam eder.
Hayat Modeli olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.s.) de Vedâ hutbesinde bu konuya önemli bir yer ayırmış, her iki bireye ait görev ve sorumluluklarını hatırlatmış ve hanımın, erkeğe Allah tarafından bir emanet olarak bırakıldığını haber vermiştir.
“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların nâmusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır.”
Mü’minler için aile düzenine o kadar önem verilmiştir ki, Cenab-ı Mevla seçkin insanlar olan Peygamberlerini anlatırken, bunlardan ikisinin, özellikle de hanımlarına ait bir detayı bildirmesi, bizler açısından oldukça dikkat çekicidir.
Bu iki peygamber Hz. Nûh (a.s.) ve Hz. Lût (a.s.)’dır. İkisinin eşi de kendilerine inanmamış, hatta inanmamanın ötesinde düşmanlıkta diğerleriyle yarışa girmişlerdir. Eşleri olan peygamberlerin sundukları ilahi mesajlarla iki hanım da alay etmiş ve düşmanla iş birliği yapmışlardır. Burada söz konusu etmek istediğimiz husus, bu peygamberlerin eşleri kâfir olduğu, hatta düşmanla iş birliği yapmış olmalarına rağmen, her iki nebi de aile düzenini asla sonlandırmamış, kavga etmemiş ve onlarla bozuşmamıştır.
“Allah, kâfirlere Nûh’un eşi ile Lût’un eşini misal getirir. Her ikisi de iki iyi kulumuzun mahremi idiler. Ama inkâr tarafına giderek eşleri olan peygamberlere hıyanet ettiler, kocaları da Allah’tan gelen cezadan eşlerini asla kurtaramadılar. Onlara (ölürken veya kıyamet günü): “Haydi, cehenneme girenlerle beraber siz de girin!” denilir.” (Tahrim Sûresi 10).
Âyette belirtilen “hıyânet”ten maksat, elbette zina olmayıp, eşleri Hz. Nuh ve Hz. Lût (a.s.)’a karşı, düşmanlarıyla işbirliği yapmış olmalarıdır.
Mü’minlerin aile hayatları için şüphesiz ki Hz. Peygamber (s.a.s.), vazgeçilmez bir örnekliğe sahiptir. O’nun örnek âile hayatına baktığımızda şunu görürüz:
Allah Resûlü (s.a.s.) bir peygamber olmasına rağmen, eşleriyle istişare ederdi. Bir peygamber olmasına rağmen eşlerine yardım ederdi. Eşlerine değer verir, onlara karşı nezaketi asla elden bırakmazdı. Eşlerinin yakınlarına kendi yakınları gibi değer verirdi. Onlara karşı geniş bir hoşgörü içindeydi. Hatalarını yüzlerine vurmaz, zaman bırakır ve kırmamaya özen gösterirdi. Çünkü Resûlullah (s.a.s.) eşe, Allah’ın bir emaneti olarak bakar ve ümmetine de bunu tavsiye ederdi.
Eşler arasındaki uyum, elbette ki tek taraflı değildir; olamaz da. Allah Resûlü’nün eşleri de ona aynı titizlikle muamele eden ve ümmetin hanımları için de ideal anlamda örnek birer hanımefendi konumundaydı. Onlar, Resûlullah'ın (s.a.s.) yakınlarına her zaman iyi davranır, ihsanda bulunur ve bu konuda asla ayrımcılık yapmazlardı. “Senin annen, senin baban ve senin akraban” ayrımlarına gitmezlerdi. Sevdikleri bir şeyi gördüklerinde ona hediye ederlerdi. Meydana gelen şöyle böyle sıkıntılar karşısında ondan uzaklaşmaz, aksine ona daha da yaklaşarak teselli ederlerdi.
Seçkin eşler olan bu eşler, Resûlullah’a (s.a.s.) maddi destek olurlardı. Kendi öz evlatları olmadıkları halde, Allah Resûlü’nün Hz. Hatice’den validemizden olan çocuklarına, öz anne gibi davranırlardı. Beşer olma gereği ortaya çıkan kırgınlıklarda, hemen ayrılmayı düşünmezlerdi. Resûlullah’a (s.a.s.) herhangi bir zorluk çıkarmazlardı. En olumsuz zamanlarda bile O’na karşı olan sevgilerinden hiçbir şey kaybetmez, gerekli durumlarda başkalarına karşı her zaman Allah Resûlü’nü (s.a.s.) savunurlardı.
Dünyaya karşı O’nu tercih eder; i’la hadisesinde bile, pişmanlık duymuş ve huzuru O’nun yanında aramışlardı. Vefatından sonra da O’na karşı olan sevgilerinde bir değişiklik olmamış ve aynen devam etmişti.
Aile müessesesi, örümcek yuvası değildir ki, herkes birbirini boğazlasın ve sonunda aile yuvası, vahşetin sergilendiği bir savaş alanına dönmüş olsun. Bu yuvada sevgi, paylaşma, karşılıklı anlayış, merhamet, katlanma, sadakat ve vefa, sabır ve teenni gibi nitelikler yoksa yuvalıktan çıkar. Huzursuzluğun, güvensizliğin, mutsuzluğun ve her türlü sıkıntının merkezi haline gelir. Her iki taraf için de böyle bir duruma gelmiş olan yuva, artık yuva olma özelliğini çoktan yitirmiştir.
Evlilikleri dünyevi olanlar, eşlerden birinin yaşlanması veya gençlik cazibesini kaybetmesiyle, insan olarak alternatiflere başvurabilirler. Ayrılıp kendince daha genç birisiyle evlenmeyi düşünebilirler. Böylesine bir duygu da, insanın arzu ve istekleri açısından gayet normaldir. Ancak ölüm ötesi hayatta da beraber olacakları, eşinin (özellikle de hanımların), orada oldukça genç bir yaşta yaratılacağı, Cennet'in en değerli nimetlerinden birinin kendi eşi olacağı inancı, dünyanın bu geçici zevklerini unutturur. Eşleri birbirine daha bağlı bir hale getirir. Geçici his ve heveslerin önüne geçer.
Eşlerin, aile düzenlerini yeniden gözden geçirerek, Kur’ân ve Sünnet’e ne kadar uygun olup-olmadığını düşünmeleri temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 20.6.2020 [Samanyolu Haber]
Günümüzün en sıkıntılı konularından birisi de şüphesiz aile hayatındaki kırılmalardır. Toplumun bu en küçük birimi olan aile, mutlu ve dingin olmayınca, doğal olarak kavgalı, dağılmış, parçalanmış ailelerin meydana getirdiği toplum/toplumlar da şüphesiz dağınık ve kavgalı olurlar. Zira aile, toplumun en küçük birimi ve temel taşıdır.
Eşler arasındaki küçük problemlerin büyütülmesi, birbirlerine katlanmanın yok olması, evliliğin, sadece geçici bedeni ihtiyaçların karşılandığı bir kurum olarak görülmesi, ölüm ötesi hayatta da aynı aile düzeninin devam edeceği inancının zayıflığı, birbirini anlamaya değil de anlamamaya odaklanılması, kul hakkının göz ardı edilmesi, gayr-ı ahlâki ve İslâmi yeni hayat tarzlarının ve düşüncelerinin baskınlığı gibi farklı faktörlerden dolayı, müslümanlar arasında aile düzeni ve uyumu, maalesef yerlerde sürünmektedir.
Böylesine bir aile yıkımının enkazında ise, şüphesiz ki boynu bükük çocukların âh-u eninleri, tamiri mümkün olmayan gönüllerin derin inkisarları, maddi-manevi hak gaspları ve gelecek açısından da aile sevgi ve şefkatinden mahrum büyüyen kopuk nesillerin önü alınamaz çılgınlıkları yatmaktadır.
Halbuki Yüce Yaratıcı’nın beyanına göre eşler, birbirlerinin huzur ve sükûn kaynağı (A'raf 7/189) ve birbirlerini her türlü tehlikeye karşı koruyan birer elbise gibidirler. Böylesi bir durum ise eşler için ilahi bir lütuftan ibarettir. (Bakara 2/187).
Bizlere rehber olarak gönderilen Yüce Kitabımız, eşler arasındaki ilişkilere o denli büyük bir önem vermiştir ki, eşlerin birbirlerine ısınmalarını, kendi cinslerinden eşlerin var edilmesini ve onların birbirlerine karşı sevgi ve şefkat göstermesini, Kendi varlığı ve birliğinin birer ayeti olarak kabul etmiştir. (Rum 30/21).
Son Nebi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği ilâhî beyanda, özellikle erkeğe hitapta bulunularak eşiyle hoşça ve güzelce geçinmesi, onda hoşlanmayacak bir yön görse bile bunu kavga ve ayrılma sebebi yapmaması, bunlara katlanmak sûretiyle bilmediği başka yön ve yerlerden mükâfatların takdir edileceği (Nisa 4/19) vaat edilmiştir ki, böyle bir tavsiye, eşler arasındaki ahengin ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından oldukça mânidardır.
Yüce Beyan’da ailenin bir erkekle bir kadından başladığını ve bu anlamda onun, küçük bir devlet olduğunu görmekteyiz. Şu farkla ki, devlet işleri resmiyet ve kurallarla devam ettirilip yürütüldüğü halde, küçük devlet olan aile kurumu da sevgiyle, şefkatle, hoş görüyle, karşılıklı anlayış ve saygıyla, işlerin beraberce yürütülmesiyle, eşlerin birbirine yardım etmesi ve birbirlerine değer vermesiyle, iyi muamele ve sevinçte-tasada bir ve beraberce olmalarıyla devam eder.
Hayat Modeli olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.s.) de Vedâ hutbesinde bu konuya önemli bir yer ayırmış, her iki bireye ait görev ve sorumluluklarını hatırlatmış ve hanımın, erkeğe Allah tarafından bir emanet olarak bırakıldığını haber vermiştir.
“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların nâmusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır.”
Mü’minler için aile düzenine o kadar önem verilmiştir ki, Cenab-ı Mevla seçkin insanlar olan Peygamberlerini anlatırken, bunlardan ikisinin, özellikle de hanımlarına ait bir detayı bildirmesi, bizler açısından oldukça dikkat çekicidir.
Bu iki peygamber Hz. Nûh (a.s.) ve Hz. Lût (a.s.)’dır. İkisinin eşi de kendilerine inanmamış, hatta inanmamanın ötesinde düşmanlıkta diğerleriyle yarışa girmişlerdir. Eşleri olan peygamberlerin sundukları ilahi mesajlarla iki hanım da alay etmiş ve düşmanla iş birliği yapmışlardır. Burada söz konusu etmek istediğimiz husus, bu peygamberlerin eşleri kâfir olduğu, hatta düşmanla iş birliği yapmış olmalarına rağmen, her iki nebi de aile düzenini asla sonlandırmamış, kavga etmemiş ve onlarla bozuşmamıştır.
“Allah, kâfirlere Nûh’un eşi ile Lût’un eşini misal getirir. Her ikisi de iki iyi kulumuzun mahremi idiler. Ama inkâr tarafına giderek eşleri olan peygamberlere hıyanet ettiler, kocaları da Allah’tan gelen cezadan eşlerini asla kurtaramadılar. Onlara (ölürken veya kıyamet günü): “Haydi, cehenneme girenlerle beraber siz de girin!” denilir.” (Tahrim Sûresi 10).
Âyette belirtilen “hıyânet”ten maksat, elbette zina olmayıp, eşleri Hz. Nuh ve Hz. Lût (a.s.)’a karşı, düşmanlarıyla işbirliği yapmış olmalarıdır.
Mü’minlerin aile hayatları için şüphesiz ki Hz. Peygamber (s.a.s.), vazgeçilmez bir örnekliğe sahiptir. O’nun örnek âile hayatına baktığımızda şunu görürüz:
Allah Resûlü (s.a.s.) bir peygamber olmasına rağmen, eşleriyle istişare ederdi. Bir peygamber olmasına rağmen eşlerine yardım ederdi. Eşlerine değer verir, onlara karşı nezaketi asla elden bırakmazdı. Eşlerinin yakınlarına kendi yakınları gibi değer verirdi. Onlara karşı geniş bir hoşgörü içindeydi. Hatalarını yüzlerine vurmaz, zaman bırakır ve kırmamaya özen gösterirdi. Çünkü Resûlullah (s.a.s.) eşe, Allah’ın bir emaneti olarak bakar ve ümmetine de bunu tavsiye ederdi.
Eşler arasındaki uyum, elbette ki tek taraflı değildir; olamaz da. Allah Resûlü’nün eşleri de ona aynı titizlikle muamele eden ve ümmetin hanımları için de ideal anlamda örnek birer hanımefendi konumundaydı. Onlar, Resûlullah'ın (s.a.s.) yakınlarına her zaman iyi davranır, ihsanda bulunur ve bu konuda asla ayrımcılık yapmazlardı. “Senin annen, senin baban ve senin akraban” ayrımlarına gitmezlerdi. Sevdikleri bir şeyi gördüklerinde ona hediye ederlerdi. Meydana gelen şöyle böyle sıkıntılar karşısında ondan uzaklaşmaz, aksine ona daha da yaklaşarak teselli ederlerdi.
Seçkin eşler olan bu eşler, Resûlullah’a (s.a.s.) maddi destek olurlardı. Kendi öz evlatları olmadıkları halde, Allah Resûlü’nün Hz. Hatice’den validemizden olan çocuklarına, öz anne gibi davranırlardı. Beşer olma gereği ortaya çıkan kırgınlıklarda, hemen ayrılmayı düşünmezlerdi. Resûlullah’a (s.a.s.) herhangi bir zorluk çıkarmazlardı. En olumsuz zamanlarda bile O’na karşı olan sevgilerinden hiçbir şey kaybetmez, gerekli durumlarda başkalarına karşı her zaman Allah Resûlü’nü (s.a.s.) savunurlardı.
Dünyaya karşı O’nu tercih eder; i’la hadisesinde bile, pişmanlık duymuş ve huzuru O’nun yanında aramışlardı. Vefatından sonra da O’na karşı olan sevgilerinde bir değişiklik olmamış ve aynen devam etmişti.
Aile müessesesi, örümcek yuvası değildir ki, herkes birbirini boğazlasın ve sonunda aile yuvası, vahşetin sergilendiği bir savaş alanına dönmüş olsun. Bu yuvada sevgi, paylaşma, karşılıklı anlayış, merhamet, katlanma, sadakat ve vefa, sabır ve teenni gibi nitelikler yoksa yuvalıktan çıkar. Huzursuzluğun, güvensizliğin, mutsuzluğun ve her türlü sıkıntının merkezi haline gelir. Her iki taraf için de böyle bir duruma gelmiş olan yuva, artık yuva olma özelliğini çoktan yitirmiştir.
Evlilikleri dünyevi olanlar, eşlerden birinin yaşlanması veya gençlik cazibesini kaybetmesiyle, insan olarak alternatiflere başvurabilirler. Ayrılıp kendince daha genç birisiyle evlenmeyi düşünebilirler. Böylesine bir duygu da, insanın arzu ve istekleri açısından gayet normaldir. Ancak ölüm ötesi hayatta da beraber olacakları, eşinin (özellikle de hanımların), orada oldukça genç bir yaşta yaratılacağı, Cennet'in en değerli nimetlerinden birinin kendi eşi olacağı inancı, dünyanın bu geçici zevklerini unutturur. Eşleri birbirine daha bağlı bir hale getirir. Geçici his ve heveslerin önüne geçer.
Eşlerin, aile düzenlerini yeniden gözden geçirerek, Kur’ân ve Sünnet’e ne kadar uygun olup-olmadığını düşünmeleri temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 20.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Enes Kanter’in babası Prof. Dr. Mehmet Kanter beraat etti
NBA oyuncusu Enes Kanter’in babası Prof. Dr. Mehmet Kanter, örgüt üyeliğinden yargılandığı davada beraat etti. Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada karar dün çıktı.
Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede Mehmet Kanter’in “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyordu.
Enes Kanter ise babasının beraat kararını Twitter hesabından duyurdu. Babasının kendisinde dolayı tutuklandığını söyleyen Kanter, “Babam beraat etti. Bunun sebebi yapılan baskılar.” dedi.
Fotoğraftan suçlama
Mehmet Kanter’in dijital materyallerinin incelenmesi sonucu cep telefonunda Fethullah Gülen’e ait bir fotoğraf bulunduğu belirtilmişti. Mehmet Kanter, savunmasında iddia edilen örgütle ilişkisinin olmadığını belirterek, “Telefonuma Fethullah Gülen’in fotoğrafını yüklemedim. Çocuklar internette dolaşırken yanlışlıkla indirmiş olabilir.” demişti.
[TR724] 19.6.2020
Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede Mehmet Kanter’in “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyordu.
Enes Kanter ise babasının beraat kararını Twitter hesabından duyurdu. Babasının kendisinde dolayı tutuklandığını söyleyen Kanter, “Babam beraat etti. Bunun sebebi yapılan baskılar.” dedi.
Fotoğraftan suçlama
Mehmet Kanter’in dijital materyallerinin incelenmesi sonucu cep telefonunda Fethullah Gülen’e ait bir fotoğraf bulunduğu belirtilmişti. Mehmet Kanter, savunmasında iddia edilen örgütle ilişkisinin olmadığını belirterek, “Telefonuma Fethullah Gülen’in fotoğrafını yüklemedim. Çocuklar internette dolaşırken yanlışlıkla indirmiş olabilir.” demişti.
[TR724] 19.6.2020
Hasta teması olsa bile belirti göstermeyenlere Korona testi yapılmayacak!
Sağlık Bakanlığı, Diyarbakır İl Sağlık Müdürülüğü aracılığıyla pandemi hastanelerine verdiği talimatla yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgını hastasına temas eden ancak semptom göstermeyen kişilere test uygulamasını durdurdu.
Bakanlık, koronavirüs semptomları gösterenlere test yapılmasını da yetkilendirilmiş hekimlerin e-imzalı onayına bağladı. Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konsey Üyesi Halis Yerlikaya, koronavirüsle mücadelede bir “başarı öyküsü” çizildiğini, ancak normalleşme ile birlikte bu başarı öyküsünün sekteye uğradığını belirterek, kararın bu başarı öyküsünü devam ettirmek için “hasta sayısının az gösterilmesi” üzerine alındığını dile getirdi.
Normalleşme ile birlikte Diyarbakır, Ankara, Antep, Konya, Batman, Adana, Bursa gibi illerde koronavirüs günlük vaka sayısında her gün artış yaşanırken Sağlık Bakanlığı, test yapmaya sınırlama getirdi. Bakanlık, koronavirüs vakalarıyla temaslı olsa da koronavirüs semptomu göstermeyenlere test yapmayı durdurma kararı aldı. Bakanlık, semptom gösterenlere test yapılmasını da hastaneler tarafından görevlendirilmiş belli hekimlerin e-imzalı onayı şartına bağladı. Bakanlığın gönderdiği talimat doğrultusunda il sağlık müdürlükleri de pandemi hastanelerinin yetkililerini mesajla bilgilendirdi.
MA Haber Ajansı’nın aktardığı habere göre, Diyarbakır İl Sağlık Müdürlüğü’nden gönderilen mesajda, Sağlık Bakanlığı’nın semptom göstermeyen hastalara, test yapılmayacağı belirtilerek, “Bakanlık VTC notları; semptomsuz temaslılar daha test yapılmaması talimatı verildi. Yarından itibaren Covid testi için hastanelerde hekim arkadaşlar elektronik imza ile test isteyebilecekler. Covid testi yetkisi için hekim arkadaşları yetkilendirmek gerekecek. Covid testi yetkisi için hekim arkadaşları uyaralım sıkıntı ortaya çıkmasın. Gerçek semptomlu hastalardan test alalım” ifadelerine yer verildi.
[TR724] 20.6.2020
Bakanlık, koronavirüs semptomları gösterenlere test yapılmasını da yetkilendirilmiş hekimlerin e-imzalı onayına bağladı. Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konsey Üyesi Halis Yerlikaya, koronavirüsle mücadelede bir “başarı öyküsü” çizildiğini, ancak normalleşme ile birlikte bu başarı öyküsünün sekteye uğradığını belirterek, kararın bu başarı öyküsünü devam ettirmek için “hasta sayısının az gösterilmesi” üzerine alındığını dile getirdi.
Normalleşme ile birlikte Diyarbakır, Ankara, Antep, Konya, Batman, Adana, Bursa gibi illerde koronavirüs günlük vaka sayısında her gün artış yaşanırken Sağlık Bakanlığı, test yapmaya sınırlama getirdi. Bakanlık, koronavirüs vakalarıyla temaslı olsa da koronavirüs semptomu göstermeyenlere test yapmayı durdurma kararı aldı. Bakanlık, semptom gösterenlere test yapılmasını da hastaneler tarafından görevlendirilmiş belli hekimlerin e-imzalı onayı şartına bağladı. Bakanlığın gönderdiği talimat doğrultusunda il sağlık müdürlükleri de pandemi hastanelerinin yetkililerini mesajla bilgilendirdi.
MA Haber Ajansı’nın aktardığı habere göre, Diyarbakır İl Sağlık Müdürlüğü’nden gönderilen mesajda, Sağlık Bakanlığı’nın semptom göstermeyen hastalara, test yapılmayacağı belirtilerek, “Bakanlık VTC notları; semptomsuz temaslılar daha test yapılmaması talimatı verildi. Yarından itibaren Covid testi için hastanelerde hekim arkadaşlar elektronik imza ile test isteyebilecekler. Covid testi yetkisi için hekim arkadaşları yetkilendirmek gerekecek. Covid testi yetkisi için hekim arkadaşları uyaralım sıkıntı ortaya çıkmasın. Gerçek semptomlu hastalardan test alalım” ifadelerine yer verildi.
[TR724] 20.6.2020
ABD ‘Uygur’ tasarısını onayladı, Türkiye izlemekle yetiniyor! [İlker Doğan]
ABD Başkanı Donald Trump, Uygurlara yönelik baskı politikalarından dolayı Çinli çok sayıda yetkiliye yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısını onayladı. Çinli yetkililere yönelik yaptırımlar arasında, Amerika Birleşik Devletlerindeki tüm mal varlıklarının dondurulması ve vize yasağı getirilmesi yer alıyor.
Pekin yönetimi, ABD’yi, Çin’e karşı yaptırım uygulaması halinde doğacak sonuçlara katlanmakla tehdit etti. ABD yaptırım kararı alırken, Türkiye ise Çin’in Uygurlara yönelik soykırım uygulamalarını film izler gibi izliyor! AKP iktidarı ve yandaş medya, duvar kadar sessiz… Uzmanlara göre AKP hükümetinin sükunetinde, Çin’den siyasi ve ekonomik beklentileri belirleyici rol oynuyor. AKP ekonomiyi ‘insanlığa’ tercih ediyor…
Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurlar, Pekin hükümeti tarafından sözde ‘Eğitim Merkezleri’nde yıllardır işkenceden geçiriliyor. Dünyanın gözü önünde Uygurlar’a ‘soykırım’ uygulanıyor. BM’ye göre 1 milyon civarında Uygur, Çin’in ‘eğitim’ merkezi olarak tanımladığı ‘beyin yıkama’ kamplarında soykırıma uğruyor. Rakamın 3 milyona yakın olduğunu söyleyen araştırmalar da var.
Çocuklar ailelerinin elinden alınarak sözde ‘çocuk esirgeme kurumlarına’ veriliyor. Çinli erkekler, ‘kardeş aile’ kılıfıyla kocası tutuklu Uygur kadınların evlerinde kalmak üzere yollanıyor. Washington merkezli Doğu Türkistan Milli Uyanış Hareketi, geçtiğimiz aylarda Uygurların tutulduğu yaklaşık 500 kamp ve hapishane olduğunu belgelerle ortaya koymuştu.
TUTUKLAMA İÇİN NEDENE İHTİYAÇ YOK!
Çin hükümetine göre sakal bırakmak, Kur’an okumak, namaz kılmak ya da yurt dışına seyahat etmek tutuklanma nedeni. Ancak tutuklanmanız ve toplama kamplarında sözde ‘eğitime’ alınmanız için bunları yapmanıza da gerek yok. Zira Çin’e göre Müslümanların tamamı ‘akıl hastası’ ve tedavi edilmeli. Çin, söz konusu toplama kamplarının ‘aşırılığa karşı savaşmak ve mesleki beceri kazandırmak için kurulduğu iddia ediyor. Ancak emekli olmuş, 50-60 yaşındaki insanlara hangi becerilerin neden kazandırıldığı sorusu cevapsız!
SUÇ LİSTESİNDEN SEÇMECE!
Bugüne kadar Çin’in uygulamalarıyla ilgili çok sayıda özel habere imza atan Alman DW yine önemli bir dosya hazırladı. Naomi Conrad imzalı habere göre Çin hükümeti, keyfi uygulamalarla insanları özgürlüğünden ediyor. Belgeye göre Çin’in kültür ve dinden öte bütün bir halkı hedeflediği görülüyor. Haberde, Çin’in toplama kamplarından çıkmayı başaran bir kadının sözlerine yer veriliyor: “Bir gün bize sözde suçlamalardan oluşan bir liste verildi. Bir sayfalık bir kağıttı. Bir madde seçmeye zorlandık. ‘Başötrüsü takmak, dua etmek, Kur’an bulundurmak, yurt dışındaki insanlara telefon etmek veya onlarla temasta bulunmak. Onlardan hiç birini yapmadığımı söyledim. Beni yurt dışına ziyaret seçeneğini seçmeye zorladılar. Bizi tehdit ettiler; ‘Bir suç seçene kadar burada kalacaksınız’ dediler. Bu nedenle kağıdı imzaladım ve parmak izimi bastım. Bir kaç gün sonra sözde mahkemeye çıktık. Avukat yoktu. Kararı okuyacaklar ve tutuklu kişi şunu söylemek zorunda kalacaktı: Suçlarımı itiraf ediyorum. Yanlışlarımı tekrarlamayacağıma söz veriyorum.”
TRUMP, UYGUR TASARISINI ONAYLADI
ABD Başkanı Donald Trump, Çin’de Uygurlar ve diğer Müslüman azınlıkları hedef alan baskı politikalarından sorumlu Çinli yetkililere yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısını imzaladı. Söz konusu tasarı, bu kişilerin ABD’deki mal varlıklarının dondurulmasını ve ABD’ye girişlerinin yasaklanmasını öngörüyor. Çin, “ABD sonuçlarına katlanacak.” açıklamasında bulundu. Uygurlar, yıllardır Çin’in işkencesi altında inliyor ancak AKP iktidarı bu konuyla ilgili tek bir adım bile atmıyor. AKP, Doğu Türkistan’da yaşananları görmezden geliyor. Yandaş medya da üç maymunu oynuyor.
EKONOMİK BEKLENTİLER, ZULMÜ GÖRÜNMEZ HALE GETİRİYOR
Alman DW, Fransız Euronews ve İngiliz BBC, Çin’in uygurlara yönelik soykırıma varan uygulamalarıyla ilgili onlarca haber yaptı ve yapmaya devam ediyor. Ancak Türkiye’de iktidara yakın yandaş medya bu konuda duvar kadar sessiz. İktadarın önemli destekçilerinden Aydınlık Grubu ise Uygurları ‘terörist’ olarak tanımlarken, toplama kamplarını ise ‘eğitim merkezi’ olarak adlandırıyor. İktidar temsilcileri ise ölüm sessizliğine bürünmüş durumda. Uzmanlara göre AKP hükümetinin sükunetinde, Çin’den siyasi ve ekonomik beklentileri belirleyici rol oynuyor.
[İlker Doğan] 20.6.2020 [TR724]
Pekin yönetimi, ABD’yi, Çin’e karşı yaptırım uygulaması halinde doğacak sonuçlara katlanmakla tehdit etti. ABD yaptırım kararı alırken, Türkiye ise Çin’in Uygurlara yönelik soykırım uygulamalarını film izler gibi izliyor! AKP iktidarı ve yandaş medya, duvar kadar sessiz… Uzmanlara göre AKP hükümetinin sükunetinde, Çin’den siyasi ve ekonomik beklentileri belirleyici rol oynuyor. AKP ekonomiyi ‘insanlığa’ tercih ediyor…
Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurlar, Pekin hükümeti tarafından sözde ‘Eğitim Merkezleri’nde yıllardır işkenceden geçiriliyor. Dünyanın gözü önünde Uygurlar’a ‘soykırım’ uygulanıyor. BM’ye göre 1 milyon civarında Uygur, Çin’in ‘eğitim’ merkezi olarak tanımladığı ‘beyin yıkama’ kamplarında soykırıma uğruyor. Rakamın 3 milyona yakın olduğunu söyleyen araştırmalar da var.
Çocuklar ailelerinin elinden alınarak sözde ‘çocuk esirgeme kurumlarına’ veriliyor. Çinli erkekler, ‘kardeş aile’ kılıfıyla kocası tutuklu Uygur kadınların evlerinde kalmak üzere yollanıyor. Washington merkezli Doğu Türkistan Milli Uyanış Hareketi, geçtiğimiz aylarda Uygurların tutulduğu yaklaşık 500 kamp ve hapishane olduğunu belgelerle ortaya koymuştu.
TUTUKLAMA İÇİN NEDENE İHTİYAÇ YOK!
Çin hükümetine göre sakal bırakmak, Kur’an okumak, namaz kılmak ya da yurt dışına seyahat etmek tutuklanma nedeni. Ancak tutuklanmanız ve toplama kamplarında sözde ‘eğitime’ alınmanız için bunları yapmanıza da gerek yok. Zira Çin’e göre Müslümanların tamamı ‘akıl hastası’ ve tedavi edilmeli. Çin, söz konusu toplama kamplarının ‘aşırılığa karşı savaşmak ve mesleki beceri kazandırmak için kurulduğu iddia ediyor. Ancak emekli olmuş, 50-60 yaşındaki insanlara hangi becerilerin neden kazandırıldığı sorusu cevapsız!
SUÇ LİSTESİNDEN SEÇMECE!
Bugüne kadar Çin’in uygulamalarıyla ilgili çok sayıda özel habere imza atan Alman DW yine önemli bir dosya hazırladı. Naomi Conrad imzalı habere göre Çin hükümeti, keyfi uygulamalarla insanları özgürlüğünden ediyor. Belgeye göre Çin’in kültür ve dinden öte bütün bir halkı hedeflediği görülüyor. Haberde, Çin’in toplama kamplarından çıkmayı başaran bir kadının sözlerine yer veriliyor: “Bir gün bize sözde suçlamalardan oluşan bir liste verildi. Bir sayfalık bir kağıttı. Bir madde seçmeye zorlandık. ‘Başötrüsü takmak, dua etmek, Kur’an bulundurmak, yurt dışındaki insanlara telefon etmek veya onlarla temasta bulunmak. Onlardan hiç birini yapmadığımı söyledim. Beni yurt dışına ziyaret seçeneğini seçmeye zorladılar. Bizi tehdit ettiler; ‘Bir suç seçene kadar burada kalacaksınız’ dediler. Bu nedenle kağıdı imzaladım ve parmak izimi bastım. Bir kaç gün sonra sözde mahkemeye çıktık. Avukat yoktu. Kararı okuyacaklar ve tutuklu kişi şunu söylemek zorunda kalacaktı: Suçlarımı itiraf ediyorum. Yanlışlarımı tekrarlamayacağıma söz veriyorum.”
TRUMP, UYGUR TASARISINI ONAYLADI
ABD Başkanı Donald Trump, Çin’de Uygurlar ve diğer Müslüman azınlıkları hedef alan baskı politikalarından sorumlu Çinli yetkililere yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısını imzaladı. Söz konusu tasarı, bu kişilerin ABD’deki mal varlıklarının dondurulmasını ve ABD’ye girişlerinin yasaklanmasını öngörüyor. Çin, “ABD sonuçlarına katlanacak.” açıklamasında bulundu. Uygurlar, yıllardır Çin’in işkencesi altında inliyor ancak AKP iktidarı bu konuyla ilgili tek bir adım bile atmıyor. AKP, Doğu Türkistan’da yaşananları görmezden geliyor. Yandaş medya da üç maymunu oynuyor.
EKONOMİK BEKLENTİLER, ZULMÜ GÖRÜNMEZ HALE GETİRİYOR
Alman DW, Fransız Euronews ve İngiliz BBC, Çin’in uygurlara yönelik soykırıma varan uygulamalarıyla ilgili onlarca haber yaptı ve yapmaya devam ediyor. Ancak Türkiye’de iktidara yakın yandaş medya bu konuda duvar kadar sessiz. İktadarın önemli destekçilerinden Aydınlık Grubu ise Uygurları ‘terörist’ olarak tanımlarken, toplama kamplarını ise ‘eğitim merkezi’ olarak adlandırıyor. İktidar temsilcileri ise ölüm sessizliğine bürünmüş durumda. Uzmanlara göre AKP hükümetinin sükunetinde, Çin’den siyasi ve ekonomik beklentileri belirleyici rol oynuyor.
[İlker Doğan] 20.6.2020 [TR724]
DSÖ’den korkutan açıklama: Salgında dünya yeni ve tehlikeli aşamada
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, 18 Haziran’ın DSÖ’ye en fazla Kovid-19 vakası bildirilen gün olduğunu söyledi. Ghebreyesus, “Dünya yeni ve tehlikeli bir aşamada” uyarısında bulundu.
Yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgını başladığından bu yana 18 Haziran’daki 150 bin vaka sayısı en yüksek rakam olarak kayda girmişti. Ghebreyesus, bu vakaların yarıya yakınının Amerika kıtasında görüldüğünü belirtti. DSÖ Başkanı, Orta Doğu ve Güney Asya ülkelerindeki vaka artışına da dikkat çekti.
Tedros Adhanom Ghebreyesus örgütün Cenevre’deki merkezinde Cuma günü yaptığı basın toplantısında “Dünya yeni ve tehlikeli aşamada” dedi. “Virüs ve salgın hala hızla yayılıyor” diyen Ghebreyesus, ülkeleri, sokağa çıkma kısıtlamalarını kaldırırken acele etmemeleri konusunda uyardı.
[TR724] 20.6.2020
Yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgını başladığından bu yana 18 Haziran’daki 150 bin vaka sayısı en yüksek rakam olarak kayda girmişti. Ghebreyesus, bu vakaların yarıya yakınının Amerika kıtasında görüldüğünü belirtti. DSÖ Başkanı, Orta Doğu ve Güney Asya ülkelerindeki vaka artışına da dikkat çekti.
Tedros Adhanom Ghebreyesus örgütün Cenevre’deki merkezinde Cuma günü yaptığı basın toplantısında “Dünya yeni ve tehlikeli aşamada” dedi. “Virüs ve salgın hala hızla yayılıyor” diyen Ghebreyesus, ülkeleri, sokağa çıkma kısıtlamalarını kaldırırken acele etmemeleri konusunda uyardı.
[TR724] 20.6.2020
TL’den kaçış sürüyor! [Yusuf Dereli]
AKP iktidarının, ‘ekonomiyi haberlerle yönetme’ stratejisi pek işe yaramadı. İktidar medyasının ‘swap’ haberleriyle bir süre 6.80 sınırında baskılanan dolar, dün yine 6.86’yı geçti. Artık dolara vergi getirilmesi bile kar etmiyor. Zira insanlar AKP rejiminin ekonomi yönetimine güvenmiyor. TL’den kaçan mevduat sahipleri, dövizi ‘güvenli liman’ olarak görüyor. Dün iki farklı ve önemli veri vardı; Yurt içindeki banka müşterilerinin kıymetli maden dahil yabancı para mevduat ve fonları 203 milyar dolara dayanarak tarihi zirveyi gördü. Dövize talebin en büyük sebebi enflasyonun neden olduğu TL’deki inanılmaz erime… Bir başka veri de Merkez Bankası’nın brüt rezervleri ile ilgili geldi. Merkez Bankası, brüt döviz rezervleri geçtiğimiz hafta itibariyle bir önceki haftaya göre 127 milyon dolar azaldı ve 55 milyar 483 milyon dolara geriledi.
Ekonomi dikiş tutmuyor; zira AKP yönetimine güven kalmadı. TÜİK’in yıllık bazda açıkladığı yüzde 12’lerdeki enflasyon rakamlarının hiç bir inandırıcılığı yok. Getirilen vergiye rağmen döviz mevduat hesaplarındaki artışın en önemli sebebi de işte bu… Gerçek enflasyon yüzde 30’ların bile üzerinde. TL hızla değer kaybediyor. Geçtiğimiz yıl marketten 100 TL’ye aldığınız ürünler için bu yıl en az 130-140 TL ödemek zorundasınız. O halde enflasyon nasıl yüzde 12 çıkıyor?!
Yurt içindeki banka müşterilerinin kıymetli maden dahil yabancı para mevduat ve fonları 12 Haziran ile biten haftada da artış eğilimini sürdürerek, 202.91 milyar dolara çıktı. Bu yeni tarihi rekor! 2016 yılında rakam 173 milyar dolar seviyelerindeydi. 2018’de 188 milyar doları gördü. Geçtiğimiz yılın sonunda (ekim) ise yaklaşık 193 milyar dolara fırlamıştı. Bugün ise 203 milyar dolara dayanmış durumda.
TL ERİDİKÇE, DOLAR YÜKSELİYOR
Getirilen yüzde 1’lik dolar vergisine rağmen insanlar TL’den kaçmaya devam ediyor. Zira AKP yönetimi piyasalardaki hakimiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Güven vermiyor. Operasyonel haberlerle ekonomiyi rayında tutmaya çalışıyor ama nafile.
İnsanların mevduatları eriyor. Bankaların mevduat hesaplarına ödedikleri faiz düşük olduğu için, birikimlerde enflasyonun neden olduğu erimeyi bile karşılamıyor. Birikimlerinin değerini korumak isteyen vatandaşlar ise altına ve dövize koşuyor. TL’den kaçışın tek nedeni, insanların birikimlerini enflasyona karşı korumak istemesi.
MB’NİN REZERVLERİ ERİMEYE DEVAM EDİYOR
Dün önemli bir veri daha açıklandı. Döviz rezervi 127 milyon dolar azaldı Merkez Bankası, brüt döviz rezervleri geçtiğimiz hafta itibariyle bir önceki haftaya göre 127 milyon dolar azaldı ve 55 milyar 610 milyon dolardan 55 milyar 483 milyon dolara geriledi. Söz konusu rakam geçtiğimiz yıl aynı dönemde yaklaşık 76 milyar dolardı. İktidar, doların yükselişini engellemek için rezervleri eritti. Ancak nafile!
DOLAR YENİDEN YÜKSELİYOR
Dolar dün yeniden yükselmeye başladı. Geçtiğimiz ay 7.27’yi test eden dolar, BDDK’nın hamleleri ve yeni vergilerle 7 liranın altına çekilmişti. Ardından swap haberleri pompalandı. Katar’la olan swap hattı 5 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkartıldı. Bu arada iktidar medyası, doların yükselişini engellemek için her gün yeni swap haberleri yaptı… Dolar bir kaç haftadır 6,80 sınırındaydı. Ancak dün yeniden yükselişe geçti ve 6,86’yı gördü. Ve acilen kaynak bulunmazsa yükselmeye de devam edecek gibi görünüyor.
[Yusuf Dereli] 20.6.2020 [TR724]
Ekonomi dikiş tutmuyor; zira AKP yönetimine güven kalmadı. TÜİK’in yıllık bazda açıkladığı yüzde 12’lerdeki enflasyon rakamlarının hiç bir inandırıcılığı yok. Getirilen vergiye rağmen döviz mevduat hesaplarındaki artışın en önemli sebebi de işte bu… Gerçek enflasyon yüzde 30’ların bile üzerinde. TL hızla değer kaybediyor. Geçtiğimiz yıl marketten 100 TL’ye aldığınız ürünler için bu yıl en az 130-140 TL ödemek zorundasınız. O halde enflasyon nasıl yüzde 12 çıkıyor?!
Yurt içindeki banka müşterilerinin kıymetli maden dahil yabancı para mevduat ve fonları 12 Haziran ile biten haftada da artış eğilimini sürdürerek, 202.91 milyar dolara çıktı. Bu yeni tarihi rekor! 2016 yılında rakam 173 milyar dolar seviyelerindeydi. 2018’de 188 milyar doları gördü. Geçtiğimiz yılın sonunda (ekim) ise yaklaşık 193 milyar dolara fırlamıştı. Bugün ise 203 milyar dolara dayanmış durumda.
TL ERİDİKÇE, DOLAR YÜKSELİYOR
Getirilen yüzde 1’lik dolar vergisine rağmen insanlar TL’den kaçmaya devam ediyor. Zira AKP yönetimi piyasalardaki hakimiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Güven vermiyor. Operasyonel haberlerle ekonomiyi rayında tutmaya çalışıyor ama nafile.
İnsanların mevduatları eriyor. Bankaların mevduat hesaplarına ödedikleri faiz düşük olduğu için, birikimlerde enflasyonun neden olduğu erimeyi bile karşılamıyor. Birikimlerinin değerini korumak isteyen vatandaşlar ise altına ve dövize koşuyor. TL’den kaçışın tek nedeni, insanların birikimlerini enflasyona karşı korumak istemesi.
MB’NİN REZERVLERİ ERİMEYE DEVAM EDİYOR
Dün önemli bir veri daha açıklandı. Döviz rezervi 127 milyon dolar azaldı Merkez Bankası, brüt döviz rezervleri geçtiğimiz hafta itibariyle bir önceki haftaya göre 127 milyon dolar azaldı ve 55 milyar 610 milyon dolardan 55 milyar 483 milyon dolara geriledi. Söz konusu rakam geçtiğimiz yıl aynı dönemde yaklaşık 76 milyar dolardı. İktidar, doların yükselişini engellemek için rezervleri eritti. Ancak nafile!
DOLAR YENİDEN YÜKSELİYOR
Dolar dün yeniden yükselmeye başladı. Geçtiğimiz ay 7.27’yi test eden dolar, BDDK’nın hamleleri ve yeni vergilerle 7 liranın altına çekilmişti. Ardından swap haberleri pompalandı. Katar’la olan swap hattı 5 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkartıldı. Bu arada iktidar medyası, doların yükselişini engellemek için her gün yeni swap haberleri yaptı… Dolar bir kaç haftadır 6,80 sınırındaydı. Ancak dün yeniden yükselişe geçti ve 6,86’yı gördü. Ve acilen kaynak bulunmazsa yükselmeye de devam edecek gibi görünüyor.
[Yusuf Dereli] 20.6.2020 [TR724]
Travma yaşayan mağdurlara psikolojik tavsiyeler [Levent Eroğlu]
Hayatınızdaki gelişmelere doğru yerden bakıyor musunuz? Olumsuz gelişmelere farklı açıdan bakabilmek ve olumlu gelişmeleri görebilmek psikolojik dayanıklı insanların temel özelliğidir. Travmatik süreçlerden sağ çıkanlar ve yaşama tutunanlar psikolojik olarak dayanıklı olan kişilerdir. Yaşanılan travmalar, travma yaşayan insanlar daha güçlü yapabilmektedir.
Örneğin, istisnalar dışında genel olarak KHK mağdurları ve aileleri psikolojik olarak gittikçe daha güçlü hale geliyor. Şuan belki farkında değiller, belki dayanacak güçlerinin kalmadığını düşünüyorlar ama ilerde bunu bizzat farkedecekler. Şu anda bile yaşanmaya devam eden bu travmatik süreç elbet bir gün bitecek. Bu süreç bittiğinde, sonrasında yaşanılacak herhangi bir sorundan KHK mağdurları muhtemelen “travma yaşamamış insanlara göre” daha az etkilenecekler. Çünkü “travma yaşamamış insanlardan” psikolojik olarak daha dayanıklı olacaklar.
Yaklaşık 4 yıldır KHK mağdurları için bu travmatik süreç devam ediyor. Sürecin devam etmesine rağmen KHK’lılar bir şekilde hayatta kalmaya ve hayata tutunmaya devam ediyor. Psikolojide Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve tedavisi anlatılırken “travmadan sağ çıkanlar/kalanlar” cümlesi sıklıkla kullanılır. Travmatik olan bu süreç bittiğinde KHK mağdurları muhtemelen “travmadan psikolojik olarak dayanıklı çıkanlar” cümlesinin ete kemiğe bürünmüş hali olacaklar.
Aşağıda 20 adet öneri maddesi bulunmaktadır. Yetişkin olan bütün danışanlarıma bu önerileri mutlaka veriyorum. Fayda görmeniz dileğiyle bu önerileri size sunuyorum.
1) Psikolojik sorunlarınız için ilk öncelikle psikiyatrik bir değerlendirmeden geçmeniz daha uygundur. Bu değerlendirmeyi yapmaya yetkili uzman psikiyatri doktorudur. Hangi ruh sağlığı hizmetini alacağınızı uzmanın takdirine bırakın. Psikolojik sorunların hangi yöntemle hangi uzman tarafından tedavi edileceği psikolojik soruna göre değişiklik gösterebilmektedir. Bazı sorunlar sadece psikiyatrik ilaç kullanımı ile psikiyatri uzmanı tarafından tedavi edilir. Bazı sorunlar ilaç kullanımı ve psikoterapi ile birlikte tedavi edilir. Bazı sorunlar ise sadece psikoterapi ile tedavi edilir. Örneğin, başa çıkma becerileri kazanılmadığında, sosyal hayata uyum ile ilgili sıkıntılar yaşanabilir. Bu noktada mutlaka psikoterapi desteği alınmalıdır. Örneğin, Bipolar Affektif Bozukluklarda ise mutlaka psikiyatrik tedavi desteği alınmalıdır.
2) Psikolojik sorunlarınız için ilaç kullanıp kullanmayacağınızı psikiyatri uzmanının takdirine bırakın. Psikiyatri ilaçları psikiyatri uzmanının reçetesi ile başlar ve onun kontrolü ile sonlandırılır. Sonlandırma işlemi belirli bir periyod ile yapılır. İstisnalar dışında ilaçlar psikiyatri uzmanı tarafından birden bire kesilmez. İlaç durumunuzu psikiyatri uzmanı değerlendirmeli ve karar vermelidir. Kişi ilacı kendi kafasına göre bıraktığında hastalığın dönüşü genellikle daha şiddetli olur. Tedavinizden sonuç almak istiyorsanız mevcut ilaç tedavinizi aksatmayın, psikiyatri uzmanı kontrolünde hareket edin.
3) Psikoterapi hizmeti alıyorsanız, terapinizin ne zaman biteceğini uzmanın takdirine bırakın! Psikoterapi, belirli bir plan ve düzen içinde yapılan bir profesyonel bir süreçtir. Psikoterapi yapmaya yetkili uzmanlar psikiyatristler, psikologlar ve psikolojik danışmanlardır. Tedavinizden sonuç almak istiyorsanız mevcut psikoterapinizi aksatmayın, uzman kontrolünde hareket edin.
4) Hayatınızdaki küçük olumlu değişiklikler çok daha büyük olumlu değişikliklere sebep olabilir! Önemsemediğiniz veya ciddiye almadığınız küçük sorunlarınız ise daha büyük sorunlara sebep olabilir. Domino etkisini göz ardı etmeyin. Sorunlarınızı çözmeyi ertelemeyin. Gerekirse profesyonel yardım alın.
5) Psikolojik sorunlarınızı konuşmayı (dillendirmeyi) bırakın! Sorunlarınızdan kurtulmak istiyorsanız, öncelikle sorunlarınızı herkesle konuşmayı bırakmalısınız. Psikolojik sorunlar kanayan yaraya benzer. Sorunları sürekli başkalarıyla konuşmak yarayı deşelemektir. Deşelenen yara iyileşmez, sürekli kanar. Psikolojik sorunlarınızı sadece hizmet aldığınız ruh sağlığı uzmanıyla konuşmalısınız.
6) Sürekli olarak geçmiş ve gelecekle meşgul olmayın! Dün gidendir. Gideni sürekli düşünmek sizi depresif yapar. Yarın henüz gelmeyendir. Gelmeyeni sürekli düşünmek sizi kaygılı yapar. An’ı sağlıklı yaşayamazsanız, olumlu hatırladığınız bir geçmişiniz ve bir gelecek beklentiniz olmaz.
7) Gelişmelere doğru yerden bakın! Psikolojik dayanıklı insanların temel özelliğidir olumsuz gelişmelere farklı açıdan bakabilmek ve olumlu gelişmeleri görebilmek. Yaşanılan travmalar dünyanın sonu değildir. Aksine, travmalar sizi daha güçlü yapabilir. Ne yaşarsanız yaşayın, güneş doğduğu sürece dünyada hayat devam ediyordur. Siz de bu dünyanın bir parçası olduğunuz için hayat sizin için de devam ediyor. Yeniden başlamak her zaman sizin elinizdedir.
8) Hayat kusursuz devam etmez ! Hayatımızda bir şekilde her zaman sorunlar çıkabilir. Sorunlar küçük de olsa büyük de olsa onlarla baş edebilmeli ve onları hayatımıza entegre edebilmeliyiz. Bazen sorunlara birlikte yaşamayı öğrenmelisiniz. Sorunlara takılıp kalmayın. Sorunlarla baş edebilme becerilerinizi geliştirebilirsiniz. Sorunlardan kaçmak ve çözümü ertelemek size hiçbir şey kazandırmaz. Aksine sorunlarla yüzleşmelisiniz. Doğru noktadan doğru şekilde hareket ettiğinizde sorunlarınızın üstesinden gelebilirsiniz. Sorunlarınızı çözemiyorsanız baş etme yöntemlerinizi değiştirmelisiniz. Daha önce denenmiş ve başarısız olmuş yöntemlerle sorunlarınızı çözemezsiniz.
9) Birlikte yaşayın ve paylaşın! Birlikte yaşayabilmek ve sahip olduğunuz nimetleri paylaşabilmek elbetteki mümkün. İhtiyacınız olan 3 şey var: Sağlıklı bir BENLİK, sağlıklı bir SEVGİ anlayışı, sağlıklı bir EMPATİ anlayışı. Bunlar sorunluysa birlikte yaşayamaz ve paylaşamazsınız.
BENLİK sorununuz olabilir. Doğruyu sadece kendinizin bildiğini sanıyorsanız, düşünce ve inançları farklı olan kişilere tahammül edemezsiniz. Tahammül edebiliyor musunuz? Psikolojinizin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bir benliğe ihtiyacınız vardır. Sağlıklı bir benlik için öncelikle kusurlarınızı ve sorunlarınızı kabul edin ve onlarla yüzleşin. Kusurlarınızı ve sorunlarınızı düzeltmek için gayret gösterin.
SEVGİ sorununuz olabilir. Sevmek için bir sebebe ihtiyacınız yoktur. Sevmek için illa bir çıkarınızın olmasına gerek yoktur. Her şeyi karşılıksız sevebilirsiniz. Her şeyi sevmek zorunda da değilsiniz. Ama her yaşama saygı duymak zorundasınız. Sevmemeniz saygı duymanıza engel değildir. Her canlının yaşam hakkına saygı duymalısınız.
EMPATİ sorununuz olabilir. Empati, karşıdaki kişinin düşüncelerini ve duygularını anlamak ve bunu ona hissettirmektir. Anlayabiliyor ve hissettirebiliyor musunuz? Psikolojinizin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bir şekilde empati yapmaya ihtiyacınız vardır. Anlamak ve hissetmek için kendinizi empati yapmak istediğiniz kişinin yerine koyun ve kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına yapmayın.
10) Uyku düzeninize dikkat edin! Ruhsal yönden sağlıklı olabilmeniz için fiziksel sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Yetişkin bir birey olarak 6-7 saatlik sağlıklı kaliteli bir uyku sizin için yeterlidir. Uyumak için yatağa girdiğiniz saat gece 12:00’yi geçmemelidir. Uyuduğunuz ortamda uykunuzu bölecek şeyler olmamalıdır. Televizyon açıkken uyumayın, müzik dinleyerek uyumayın, ışık açıkken uyumayın. Uyuduğunuz oda mümkün olduğunca karanlık ve sessiz olmalıdır. Uyumadan en az 1,5 saat önce asitli – kafeinli içecekler (cola, gazoz, çay, kahve, enerji içeceği vb.), tütün ürünleri içmemelisiniz ve yemek yememelisiniz. Su içebilirsiniz. Uyumadan en az 30 dakika önce TV, cep telefonu, bilgisayar, tablet ile meşgul olmamalısınız. Bunlarla meşgul olarak uykunuzun gelmesini beklemeyin.
Uyku vaktinizden 30 dakika önce geceliklerinizi giyin, dişlerinizi fırçalayın ve tuvalet ihtiyacınızı giderin. Bunları yaptıktan sonra kanepede/koltukta veya (tercihen) yatağınızda kitap okuyun. Kitap okumak uykunuzu getirecektir. Uykunuz hemen gelirse uyku saatinizin gelmesini beklemeden ışıkları kapatın, uyumak için yatağınıza girin ve gözlerinizi kapatın. Kitap okuduğunuzda uykunuz gelmese bile uyku saatiniz geldiğinde ışıkları kapatın, uyumak için yatağınıza girin ve gözlerinizi kapatın. Bir müddet sonra uyuyacaksınız. Bu rutine devam ettiğinizde uykunuzun düzene girdiğini göreceksiniz.
Uyumak için belirli bir süre bu rutinleri yaptığınız halde sonuç alamadıysanız, uyumak için kendinizi zorlamayın. Muhtemelen uyumanızı engelleyen olumsuz düşüncelere sahipsiniz demektir. O zaman uzman desteği alın. Kısa vadede, uzman desteği alana kadar sizi rahatlatması ve olumsuz düşüncelerinizi durdurması için aklınızdakileri kağıda dökün. Düşünceleriniz boşaldığında daha rahat bir şekilde uykuya dalabilirsiniz.
11) Yemek düzeninize dikkat edin! Ruhsal yönden sağlıklı olabilmeniz için fiziksel sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Sabah ve akşam öğününü mutlaka yemelisiniz (tercihen evinizde ve ailenizle birlikte). Öğle yemeğinde daha hafif yiyecekler ve meyve tercih edebilirsiniz. Ailenizle yaşıyorsanız, öğünleri sadece bir karın doyurma işi olarak görmeyin. Öğünlerin ailenin bir araya geldiği ev içi etkinlik olduğunu bilin. Yemek yerken aile bireylerinizle sohbet edebilirsiniz. Aile bireylerinize günün nasıl geçti gibi sorular sorarak sohbet başlatabilirsiniz. Size sıra geldiğinde kendi gününüzün nasıl geçtiğinden bahsedebilirsiniz. Aile bireyleriyle konuşmak her zaman iyi gelir.
12) Cinselliğin bir ihtiyaç olduğunu ve iyileştirici bir etkisinin olduğunu dikkate alın! Evliyseniz, fiziksel olarak sağlığınız yerindeyse ve yetişkin yaş grubundaysanız en az dört günde bir eşinizle ilişkiye girmelisiniz. Ellili ve üzeri yaş grubunda bu süre haftada bir veya daha fazla sürede olabilir.
13) Fiziksel aktiviteye önem verin! İmkanlarınız dahilinde her gün sabah ve/veya akşam bir saat yürüyüş yapın. Hafta içi yapma imkanınız yoksa hafta sonu 2 gün sabah ve/veya akşam bir saat yürüyüş yapın.
14) Sosyal aktivitelere önem verin! İmkanınız varsa doğa yürüyüşüne çıkın, doğada kamp yapın, balık tutun, piknik yapın, düzenli spor yapın, sinema ve tiyatroya gidin, sokakları gezin, imkanlarınız dahilinde mutlaka tatile gidin…
15) Ailenize önem verin! Ailenizin en etkili sosyal destek kaynağı olduğunu unutmayın.
16) Sosyal çevrenize önem verin! Akraba, dost, arkadaş ve komşuluk ilişkilerinize önem verin. Sosyal çevrenizin etkili bir sosyal destek kaynağı olduğunu unutmayın.
17) İzlediklerinize dikkat edin! Her filmi ve videoyu kesinlikle izlemeyin. Aşırı ölüm, şiddet, korku, argo ve sex sahnelerinin olduğu film ve videoları izlemeyin. Belgesel ve tarihi filmleri çocuklarınızla birlikte izleyebilirsiniz.
18) Okuduklarınıza dikkat edin! Aşırı ölüm, şiddet, korku, argo ve sex içerikli yayınları (kitap, dergi, gazete vb.) okumayın. Paronoyaya sebep olabilecek yayınları okumayın. Takip ettiğiniz bir kitap ve/veya derginin olması size meşgul edecektir. Psikolojik tedavilerde faydalı meşguliyetler iyileşmeyi desteklemektedir.
19) Sürekli olarak haber dinleyen, izleyen ve okuyan birisi olmayın! Gününüzü dünyadaki ve ülkenizdeki gündemi takip ederek geçirmeyin. Bunun size hiçbir faydası olmaz. Bu şekilde günü verimsiz geçirirsiniz ve verimli meşguliyetlerden uzak kalırsınız.
20) Beslediğiniz bir hayvan ve/veya bitki mutlaka olmalıdır! Hayvan veya bitki ile meşgul olmak size iyi gelecektir. Hayvan ve bitki beslemenin iyileştirici etkisi olduğunu bilin.
Psikolojik olarak sağlıklı kalmanız ve her zaman mutlu olmanız dileğiyle…
*Uzman Psikolog
[Levent Eroğlu*] 20.6.2020 [TR724]
Örneğin, istisnalar dışında genel olarak KHK mağdurları ve aileleri psikolojik olarak gittikçe daha güçlü hale geliyor. Şuan belki farkında değiller, belki dayanacak güçlerinin kalmadığını düşünüyorlar ama ilerde bunu bizzat farkedecekler. Şu anda bile yaşanmaya devam eden bu travmatik süreç elbet bir gün bitecek. Bu süreç bittiğinde, sonrasında yaşanılacak herhangi bir sorundan KHK mağdurları muhtemelen “travma yaşamamış insanlara göre” daha az etkilenecekler. Çünkü “travma yaşamamış insanlardan” psikolojik olarak daha dayanıklı olacaklar.
Yaklaşık 4 yıldır KHK mağdurları için bu travmatik süreç devam ediyor. Sürecin devam etmesine rağmen KHK’lılar bir şekilde hayatta kalmaya ve hayata tutunmaya devam ediyor. Psikolojide Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve tedavisi anlatılırken “travmadan sağ çıkanlar/kalanlar” cümlesi sıklıkla kullanılır. Travmatik olan bu süreç bittiğinde KHK mağdurları muhtemelen “travmadan psikolojik olarak dayanıklı çıkanlar” cümlesinin ete kemiğe bürünmüş hali olacaklar.
Aşağıda 20 adet öneri maddesi bulunmaktadır. Yetişkin olan bütün danışanlarıma bu önerileri mutlaka veriyorum. Fayda görmeniz dileğiyle bu önerileri size sunuyorum.
1) Psikolojik sorunlarınız için ilk öncelikle psikiyatrik bir değerlendirmeden geçmeniz daha uygundur. Bu değerlendirmeyi yapmaya yetkili uzman psikiyatri doktorudur. Hangi ruh sağlığı hizmetini alacağınızı uzmanın takdirine bırakın. Psikolojik sorunların hangi yöntemle hangi uzman tarafından tedavi edileceği psikolojik soruna göre değişiklik gösterebilmektedir. Bazı sorunlar sadece psikiyatrik ilaç kullanımı ile psikiyatri uzmanı tarafından tedavi edilir. Bazı sorunlar ilaç kullanımı ve psikoterapi ile birlikte tedavi edilir. Bazı sorunlar ise sadece psikoterapi ile tedavi edilir. Örneğin, başa çıkma becerileri kazanılmadığında, sosyal hayata uyum ile ilgili sıkıntılar yaşanabilir. Bu noktada mutlaka psikoterapi desteği alınmalıdır. Örneğin, Bipolar Affektif Bozukluklarda ise mutlaka psikiyatrik tedavi desteği alınmalıdır.
2) Psikolojik sorunlarınız için ilaç kullanıp kullanmayacağınızı psikiyatri uzmanının takdirine bırakın. Psikiyatri ilaçları psikiyatri uzmanının reçetesi ile başlar ve onun kontrolü ile sonlandırılır. Sonlandırma işlemi belirli bir periyod ile yapılır. İstisnalar dışında ilaçlar psikiyatri uzmanı tarafından birden bire kesilmez. İlaç durumunuzu psikiyatri uzmanı değerlendirmeli ve karar vermelidir. Kişi ilacı kendi kafasına göre bıraktığında hastalığın dönüşü genellikle daha şiddetli olur. Tedavinizden sonuç almak istiyorsanız mevcut ilaç tedavinizi aksatmayın, psikiyatri uzmanı kontrolünde hareket edin.
3) Psikoterapi hizmeti alıyorsanız, terapinizin ne zaman biteceğini uzmanın takdirine bırakın! Psikoterapi, belirli bir plan ve düzen içinde yapılan bir profesyonel bir süreçtir. Psikoterapi yapmaya yetkili uzmanlar psikiyatristler, psikologlar ve psikolojik danışmanlardır. Tedavinizden sonuç almak istiyorsanız mevcut psikoterapinizi aksatmayın, uzman kontrolünde hareket edin.
4) Hayatınızdaki küçük olumlu değişiklikler çok daha büyük olumlu değişikliklere sebep olabilir! Önemsemediğiniz veya ciddiye almadığınız küçük sorunlarınız ise daha büyük sorunlara sebep olabilir. Domino etkisini göz ardı etmeyin. Sorunlarınızı çözmeyi ertelemeyin. Gerekirse profesyonel yardım alın.
5) Psikolojik sorunlarınızı konuşmayı (dillendirmeyi) bırakın! Sorunlarınızdan kurtulmak istiyorsanız, öncelikle sorunlarınızı herkesle konuşmayı bırakmalısınız. Psikolojik sorunlar kanayan yaraya benzer. Sorunları sürekli başkalarıyla konuşmak yarayı deşelemektir. Deşelenen yara iyileşmez, sürekli kanar. Psikolojik sorunlarınızı sadece hizmet aldığınız ruh sağlığı uzmanıyla konuşmalısınız.
6) Sürekli olarak geçmiş ve gelecekle meşgul olmayın! Dün gidendir. Gideni sürekli düşünmek sizi depresif yapar. Yarın henüz gelmeyendir. Gelmeyeni sürekli düşünmek sizi kaygılı yapar. An’ı sağlıklı yaşayamazsanız, olumlu hatırladığınız bir geçmişiniz ve bir gelecek beklentiniz olmaz.
7) Gelişmelere doğru yerden bakın! Psikolojik dayanıklı insanların temel özelliğidir olumsuz gelişmelere farklı açıdan bakabilmek ve olumlu gelişmeleri görebilmek. Yaşanılan travmalar dünyanın sonu değildir. Aksine, travmalar sizi daha güçlü yapabilir. Ne yaşarsanız yaşayın, güneş doğduğu sürece dünyada hayat devam ediyordur. Siz de bu dünyanın bir parçası olduğunuz için hayat sizin için de devam ediyor. Yeniden başlamak her zaman sizin elinizdedir.
8) Hayat kusursuz devam etmez ! Hayatımızda bir şekilde her zaman sorunlar çıkabilir. Sorunlar küçük de olsa büyük de olsa onlarla baş edebilmeli ve onları hayatımıza entegre edebilmeliyiz. Bazen sorunlara birlikte yaşamayı öğrenmelisiniz. Sorunlara takılıp kalmayın. Sorunlarla baş edebilme becerilerinizi geliştirebilirsiniz. Sorunlardan kaçmak ve çözümü ertelemek size hiçbir şey kazandırmaz. Aksine sorunlarla yüzleşmelisiniz. Doğru noktadan doğru şekilde hareket ettiğinizde sorunlarınızın üstesinden gelebilirsiniz. Sorunlarınızı çözemiyorsanız baş etme yöntemlerinizi değiştirmelisiniz. Daha önce denenmiş ve başarısız olmuş yöntemlerle sorunlarınızı çözemezsiniz.
9) Birlikte yaşayın ve paylaşın! Birlikte yaşayabilmek ve sahip olduğunuz nimetleri paylaşabilmek elbetteki mümkün. İhtiyacınız olan 3 şey var: Sağlıklı bir BENLİK, sağlıklı bir SEVGİ anlayışı, sağlıklı bir EMPATİ anlayışı. Bunlar sorunluysa birlikte yaşayamaz ve paylaşamazsınız.
BENLİK sorununuz olabilir. Doğruyu sadece kendinizin bildiğini sanıyorsanız, düşünce ve inançları farklı olan kişilere tahammül edemezsiniz. Tahammül edebiliyor musunuz? Psikolojinizin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bir benliğe ihtiyacınız vardır. Sağlıklı bir benlik için öncelikle kusurlarınızı ve sorunlarınızı kabul edin ve onlarla yüzleşin. Kusurlarınızı ve sorunlarınızı düzeltmek için gayret gösterin.
SEVGİ sorununuz olabilir. Sevmek için bir sebebe ihtiyacınız yoktur. Sevmek için illa bir çıkarınızın olmasına gerek yoktur. Her şeyi karşılıksız sevebilirsiniz. Her şeyi sevmek zorunda da değilsiniz. Ama her yaşama saygı duymak zorundasınız. Sevmemeniz saygı duymanıza engel değildir. Her canlının yaşam hakkına saygı duymalısınız.
EMPATİ sorununuz olabilir. Empati, karşıdaki kişinin düşüncelerini ve duygularını anlamak ve bunu ona hissettirmektir. Anlayabiliyor ve hissettirebiliyor musunuz? Psikolojinizin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bir şekilde empati yapmaya ihtiyacınız vardır. Anlamak ve hissetmek için kendinizi empati yapmak istediğiniz kişinin yerine koyun ve kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına yapmayın.
10) Uyku düzeninize dikkat edin! Ruhsal yönden sağlıklı olabilmeniz için fiziksel sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Yetişkin bir birey olarak 6-7 saatlik sağlıklı kaliteli bir uyku sizin için yeterlidir. Uyumak için yatağa girdiğiniz saat gece 12:00’yi geçmemelidir. Uyuduğunuz ortamda uykunuzu bölecek şeyler olmamalıdır. Televizyon açıkken uyumayın, müzik dinleyerek uyumayın, ışık açıkken uyumayın. Uyuduğunuz oda mümkün olduğunca karanlık ve sessiz olmalıdır. Uyumadan en az 1,5 saat önce asitli – kafeinli içecekler (cola, gazoz, çay, kahve, enerji içeceği vb.), tütün ürünleri içmemelisiniz ve yemek yememelisiniz. Su içebilirsiniz. Uyumadan en az 30 dakika önce TV, cep telefonu, bilgisayar, tablet ile meşgul olmamalısınız. Bunlarla meşgul olarak uykunuzun gelmesini beklemeyin.
Uyku vaktinizden 30 dakika önce geceliklerinizi giyin, dişlerinizi fırçalayın ve tuvalet ihtiyacınızı giderin. Bunları yaptıktan sonra kanepede/koltukta veya (tercihen) yatağınızda kitap okuyun. Kitap okumak uykunuzu getirecektir. Uykunuz hemen gelirse uyku saatinizin gelmesini beklemeden ışıkları kapatın, uyumak için yatağınıza girin ve gözlerinizi kapatın. Kitap okuduğunuzda uykunuz gelmese bile uyku saatiniz geldiğinde ışıkları kapatın, uyumak için yatağınıza girin ve gözlerinizi kapatın. Bir müddet sonra uyuyacaksınız. Bu rutine devam ettiğinizde uykunuzun düzene girdiğini göreceksiniz.
Uyumak için belirli bir süre bu rutinleri yaptığınız halde sonuç alamadıysanız, uyumak için kendinizi zorlamayın. Muhtemelen uyumanızı engelleyen olumsuz düşüncelere sahipsiniz demektir. O zaman uzman desteği alın. Kısa vadede, uzman desteği alana kadar sizi rahatlatması ve olumsuz düşüncelerinizi durdurması için aklınızdakileri kağıda dökün. Düşünceleriniz boşaldığında daha rahat bir şekilde uykuya dalabilirsiniz.
11) Yemek düzeninize dikkat edin! Ruhsal yönden sağlıklı olabilmeniz için fiziksel sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Sabah ve akşam öğününü mutlaka yemelisiniz (tercihen evinizde ve ailenizle birlikte). Öğle yemeğinde daha hafif yiyecekler ve meyve tercih edebilirsiniz. Ailenizle yaşıyorsanız, öğünleri sadece bir karın doyurma işi olarak görmeyin. Öğünlerin ailenin bir araya geldiği ev içi etkinlik olduğunu bilin. Yemek yerken aile bireylerinizle sohbet edebilirsiniz. Aile bireylerinize günün nasıl geçti gibi sorular sorarak sohbet başlatabilirsiniz. Size sıra geldiğinde kendi gününüzün nasıl geçtiğinden bahsedebilirsiniz. Aile bireyleriyle konuşmak her zaman iyi gelir.
12) Cinselliğin bir ihtiyaç olduğunu ve iyileştirici bir etkisinin olduğunu dikkate alın! Evliyseniz, fiziksel olarak sağlığınız yerindeyse ve yetişkin yaş grubundaysanız en az dört günde bir eşinizle ilişkiye girmelisiniz. Ellili ve üzeri yaş grubunda bu süre haftada bir veya daha fazla sürede olabilir.
13) Fiziksel aktiviteye önem verin! İmkanlarınız dahilinde her gün sabah ve/veya akşam bir saat yürüyüş yapın. Hafta içi yapma imkanınız yoksa hafta sonu 2 gün sabah ve/veya akşam bir saat yürüyüş yapın.
14) Sosyal aktivitelere önem verin! İmkanınız varsa doğa yürüyüşüne çıkın, doğada kamp yapın, balık tutun, piknik yapın, düzenli spor yapın, sinema ve tiyatroya gidin, sokakları gezin, imkanlarınız dahilinde mutlaka tatile gidin…
15) Ailenize önem verin! Ailenizin en etkili sosyal destek kaynağı olduğunu unutmayın.
16) Sosyal çevrenize önem verin! Akraba, dost, arkadaş ve komşuluk ilişkilerinize önem verin. Sosyal çevrenizin etkili bir sosyal destek kaynağı olduğunu unutmayın.
17) İzlediklerinize dikkat edin! Her filmi ve videoyu kesinlikle izlemeyin. Aşırı ölüm, şiddet, korku, argo ve sex sahnelerinin olduğu film ve videoları izlemeyin. Belgesel ve tarihi filmleri çocuklarınızla birlikte izleyebilirsiniz.
18) Okuduklarınıza dikkat edin! Aşırı ölüm, şiddet, korku, argo ve sex içerikli yayınları (kitap, dergi, gazete vb.) okumayın. Paronoyaya sebep olabilecek yayınları okumayın. Takip ettiğiniz bir kitap ve/veya derginin olması size meşgul edecektir. Psikolojik tedavilerde faydalı meşguliyetler iyileşmeyi desteklemektedir.
19) Sürekli olarak haber dinleyen, izleyen ve okuyan birisi olmayın! Gününüzü dünyadaki ve ülkenizdeki gündemi takip ederek geçirmeyin. Bunun size hiçbir faydası olmaz. Bu şekilde günü verimsiz geçirirsiniz ve verimli meşguliyetlerden uzak kalırsınız.
20) Beslediğiniz bir hayvan ve/veya bitki mutlaka olmalıdır! Hayvan veya bitki ile meşgul olmak size iyi gelecektir. Hayvan ve bitki beslemenin iyileştirici etkisi olduğunu bilin.
Psikolojik olarak sağlıklı kalmanız ve her zaman mutlu olmanız dileğiyle…
*Uzman Psikolog
[Levent Eroğlu*] 20.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Levent Eroğlu
338 milyon TL nerede? [İlker Doğan]
15 Temmuz’da hayatını kaybeden şehitlerin aileleri ile gazilerin AKP iktidarına öfkesi büyüyor. Madalyadan başka bir şey alamadıkları söyleyen mağdurların AKP binası önünde yaptığı eylem gözleri yeniden toplanan yardım paralarına çevirdi. Bahsedilen paranın değeri: 338 milyon TL. 4 yıldır söz konusu paradan hiç bir şehit ailesi ya da gaziye tek kuruş yardım yapılmadığı ileri sürülüyor. Geçtiğimiz yılın ekim ayında bakanlık yetkilileri, vakfın faaliyete başlaması, yardımların dağıtılması için mütevelli heyetinin açıklanması gerektiğini söylemişti. Mütevelli heyeti yaklaşık 7 ay önce açıklandı. Ancak yine hiç bir gelişme yaşanmadı. Bakanlığın açıklamasına göre 15 Temmuz gazilerinin sayısı 2 bin 703. Şehit sayısı ise 251. Söz konusu 338 milyon TL’nin ‘eşit’ olarak dağıtıldığını varsayarsak kişi başına 114 bin 421 TL para ödenmesi gerekiyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Allah’ın lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz sonrası başlatılan kampanyada Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’nın hesabında 309 milyon lira toplandı. Toplanan para bugün faizi ile birlikte 338 milyon liraya ulaştı ancak 15 Temmuz şehit aileleri ile gazileri 4 yıldır söz konusu paradan tek kuruş alamadı. Gaziler bir süredir eylem yaparak seslerini duyurmaya çalışıyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde AKP Genel Merkezi’nin önünde polisle karşı karşıya geldiler. ‘Aldatıldık’ diyen gazilerin, AKP rejimine öfkesi her geçen gün büyüyor.
PARALARIN ÜZERİNE YATTILAR
Konu muhalefetin de gündemindeydi. CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, önceki gün yaptığı açıklamada, “309 milyon lira para toplandı. Bu para nerede, neden sahiplerine verilmiyor? Önce bakanlıkta, sonra vakıfta dediler, hâlâ para ortada yok.” ifadelerini kullandı. CHP Ankara Milletvekili Murat Emir ise iktidarın paraların ‘üzerine yattığını, ödeme yapılmayacağını’ söylüyor. İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan da “4 yıldır paralarını istiyorlar, sopa verdiler. Gazilere polisle sopa attıran iktidar olarak tarihe geçtiler.” diye konuştu. AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan ise ‘pandemi sürecinde tüm gazilere o paradan 3 defa ödeme yapıldığını’ iddia ediyor.
KURULUŞ SERMAYESİ 10 MİLYON TL
Söz konusu vakıf, Aralık 2017’de çıkan 696 sayılı KHK ile kuruldu. Ancak vakfın kuruluşuyla ilgili ilan, 13 Temmuz 2019’da Resmi Gazete’de yayınlandı. İlanda, Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 12 Temmuz 2019 tarihli kararıyla vakfın kurulduğu, “Vakfeden” olarak da Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olduğu belirtildi. Kuruluşundan 1.5 yıl sonra yayımlanan ilanın ardından vakfın faaliyete başlaması için mütevelli heyetinin açıklanması gerekiyordu. Geçtiğimiz yıl ekim ayında Hürriyet’te yayınlanan haberde, ‘bu karar yayınlanmadan vakfın icra faaliyetlerine başlayamayacağını’ belirtiyordu: “10 milyon lirası vakıf kuruluş sermayesi olarak belirlendi. Hazine Tek Hesabı’nda biriken kaynak bekliyor. Mütevelli heyetinin alacağı karara göre kaynak kullanılmaya başlanacak.”
MÜTEVELLİ HEYETİ 7 AY ÖNCE BELLİ OLDU
Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’nın mütevelli heyeti 25 Aralık 2019’da belli oldu. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla heyete yedi üye seçildi. Aradan 7 yaklaşık 7 ay geçti. Ancak yine söz konusu paradan şehit aileleri ya da gazilere tek kuruş ödeme yapılmadı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, paranın faiziyle birlikte 338 milyon lira olarak hesapta tutulduğunu açıklamıştı.
VAKFIN YERİNDE YELLER ESİYOR
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, geçtiğimiz yıl kasım ayında Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’na ait olduğu belirtilen adrese gitmiş ancak adreste böyle bir vakıf bulamamıştı. Emir, “Adreste böyle bir vakıf yok. Bir kez daha soruyoruz; 309 milyon TL nerede? Vakıf nerede?” ifadelerini kullanmıştı. Skandal üzerine bakanlık yetkilileri, adres konusunda yanlışlık olduğu söylemiş ve vakfın adresinin Kale Mahallesi Işıklar Caddesi No 16’da bulunan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı binası olduğunu iddia etmişti.
FAİZ GELİRİ KONUSUNDA YALAN MI SÖYLÜYORLAR?
Bakanlığın açıklamasına göre toplanan paralar 338 milyon liraya yükseldi. Ancak CHP’li Emir’e göre paranın çok daha fazla olması lazım. Emir, geçtiğimiz yıl Aralık ayında yaptığı açıklamada, “310 milyon liranın 3.5 yıldır faizde tutulması halinde 495 milyon liraya ulaşması gerekir. 157 milyon lira nerede?” ifadelerini kullanmıştı. Emir’in hesabına göre bugün söz konusu para 500 milyon TL’nin çok çok üzerinde. Peki şehit ve gazilere ne kadar para ödenmesi gerekiyor
NE KADAR ÖDEME YAPILMALI?
Resmi açıklamalar dikkate alınırsa 338 milyon TL para var. Şehit sayısı 251. Gazi sayısı ise bakanlığın açıklamasına göre 2 bin 703. Söz konusu 338 milyon TL’nin eşit olarak dağıtıldığı varsayılsa bile kişi başı 114 bin 421 lira para ödenmesi gerekiyor. Ancak iktidar temsilcileri bu konuda duvar kadar sessiz! Şimdi kamuoyu şu soruların cevabını bekliyor; -Paralar nerede? 4 yıldır neden ödeme yapılmıyor? O paralar şehit yakınları ve gazilere ödenecek mi? Ödenecekse ne zaman ödenecek?
[İlker Doğan] 20.6.2020 [TR724]
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Allah’ın lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz sonrası başlatılan kampanyada Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’nın hesabında 309 milyon lira toplandı. Toplanan para bugün faizi ile birlikte 338 milyon liraya ulaştı ancak 15 Temmuz şehit aileleri ile gazileri 4 yıldır söz konusu paradan tek kuruş alamadı. Gaziler bir süredir eylem yaparak seslerini duyurmaya çalışıyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde AKP Genel Merkezi’nin önünde polisle karşı karşıya geldiler. ‘Aldatıldık’ diyen gazilerin, AKP rejimine öfkesi her geçen gün büyüyor.
PARALARIN ÜZERİNE YATTILAR
Konu muhalefetin de gündemindeydi. CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, önceki gün yaptığı açıklamada, “309 milyon lira para toplandı. Bu para nerede, neden sahiplerine verilmiyor? Önce bakanlıkta, sonra vakıfta dediler, hâlâ para ortada yok.” ifadelerini kullandı. CHP Ankara Milletvekili Murat Emir ise iktidarın paraların ‘üzerine yattığını, ödeme yapılmayacağını’ söylüyor. İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan da “4 yıldır paralarını istiyorlar, sopa verdiler. Gazilere polisle sopa attıran iktidar olarak tarihe geçtiler.” diye konuştu. AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan ise ‘pandemi sürecinde tüm gazilere o paradan 3 defa ödeme yapıldığını’ iddia ediyor.
KURULUŞ SERMAYESİ 10 MİLYON TL
Söz konusu vakıf, Aralık 2017’de çıkan 696 sayılı KHK ile kuruldu. Ancak vakfın kuruluşuyla ilgili ilan, 13 Temmuz 2019’da Resmi Gazete’de yayınlandı. İlanda, Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 12 Temmuz 2019 tarihli kararıyla vakfın kurulduğu, “Vakfeden” olarak da Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olduğu belirtildi. Kuruluşundan 1.5 yıl sonra yayımlanan ilanın ardından vakfın faaliyete başlaması için mütevelli heyetinin açıklanması gerekiyordu. Geçtiğimiz yıl ekim ayında Hürriyet’te yayınlanan haberde, ‘bu karar yayınlanmadan vakfın icra faaliyetlerine başlayamayacağını’ belirtiyordu: “10 milyon lirası vakıf kuruluş sermayesi olarak belirlendi. Hazine Tek Hesabı’nda biriken kaynak bekliyor. Mütevelli heyetinin alacağı karara göre kaynak kullanılmaya başlanacak.”
MÜTEVELLİ HEYETİ 7 AY ÖNCE BELLİ OLDU
Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’nın mütevelli heyeti 25 Aralık 2019’da belli oldu. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla heyete yedi üye seçildi. Aradan 7 yaklaşık 7 ay geçti. Ancak yine söz konusu paradan şehit aileleri ya da gazilere tek kuruş ödeme yapılmadı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, paranın faiziyle birlikte 338 milyon lira olarak hesapta tutulduğunu açıklamıştı.
VAKFIN YERİNDE YELLER ESİYOR
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, geçtiğimiz yıl kasım ayında Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’na ait olduğu belirtilen adrese gitmiş ancak adreste böyle bir vakıf bulamamıştı. Emir, “Adreste böyle bir vakıf yok. Bir kez daha soruyoruz; 309 milyon TL nerede? Vakıf nerede?” ifadelerini kullanmıştı. Skandal üzerine bakanlık yetkilileri, adres konusunda yanlışlık olduğu söylemiş ve vakfın adresinin Kale Mahallesi Işıklar Caddesi No 16’da bulunan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı binası olduğunu iddia etmişti.
FAİZ GELİRİ KONUSUNDA YALAN MI SÖYLÜYORLAR?
Bakanlığın açıklamasına göre toplanan paralar 338 milyon liraya yükseldi. Ancak CHP’li Emir’e göre paranın çok daha fazla olması lazım. Emir, geçtiğimiz yıl Aralık ayında yaptığı açıklamada, “310 milyon liranın 3.5 yıldır faizde tutulması halinde 495 milyon liraya ulaşması gerekir. 157 milyon lira nerede?” ifadelerini kullanmıştı. Emir’in hesabına göre bugün söz konusu para 500 milyon TL’nin çok çok üzerinde. Peki şehit ve gazilere ne kadar para ödenmesi gerekiyor
NE KADAR ÖDEME YAPILMALI?
Resmi açıklamalar dikkate alınırsa 338 milyon TL para var. Şehit sayısı 251. Gazi sayısı ise bakanlığın açıklamasına göre 2 bin 703. Söz konusu 338 milyon TL’nin eşit olarak dağıtıldığı varsayılsa bile kişi başı 114 bin 421 lira para ödenmesi gerekiyor. Ancak iktidar temsilcileri bu konuda duvar kadar sessiz! Şimdi kamuoyu şu soruların cevabını bekliyor; -Paralar nerede? 4 yıldır neden ödeme yapılmıyor? O paralar şehit yakınları ve gazilere ödenecek mi? Ödenecekse ne zaman ödenecek?
[İlker Doğan] 20.6.2020 [TR724]
Sezon sonunu beklemediler! [Hasan Cücük]
Avrupa’da futbolun yeniden başladığı ilk ülke olan Almanya’da şampiyonun adı belli oldu. Üst üste 8. kez ligi zirvede bitiren Bayern Münih, bitime iki hafta kala en yakın rakibi Borussia Dortmund’a 10 puan fark attı. Bayern Münih’in şampiyonluğu artık sıradan olduğundan merak edilen konu ‘ligin bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edecek’ oluyor. Bayern Münih gibi şampiyonluk için gün sayan bir başka ekip ise İngiltere’den Liverpool. 30 yıllık hasrete son vermek için artık dakikaları sayan Liverpool, bir de rekorun sahibi olmak istiyor.
Liverpool 30 yıllık hasreti dindirmek için ‘o sene bu sene’ parolasıyla başladığı sezonda rakiplerine büyük puan farkı attı. Pazar günü Everton’la Merseyside derbisinde karşılaşacak. Ligin 29. haftası geride kalırken, Manchester City ile puan farkı 22 oldu. Liverpool iki maçını daha kazanması veya City’nin puan kaybetmesi durumunda bitime haftalar kala şampiyonluğunu ilan edecek. Hem City hem de Liverpool maçlarını kazanmaya devam ederse, Marseyside ekibi bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip bir rekorun sahibi olacak.
Premier Lig’de en erken şampiyonluğunu ilan eden iki ekip bulunuyor. Biri Alex Ferguson’un Manchester United’i, diğeri Pep Guardiola’nın Manchester City’si. United ile 1993-2013 arasında 20 yılda 13 şampiyonluk yaşayan Alex Ferguson’un rekor getiren sezonu 2000-01 oldu. Sezonu Arsenal’in 10 puan önünde tamamlayan Ferguson’un United’i bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. United rekor kırdığı sezonunun son 3 maçında sahadan mağlup ayrılmıştı.
Barcelona ve Bayern Münih’le üst üste şampiyonluklar gören Pep Guardiola, Manchester City ile ikinci yılında zirveye çıkmayı başardı. 2017-18 sezonuna fırtına gibi giren City, haftalar ilerledikçe rakipleriyle olan puan farkını açmaya başladı. Tıpkı bu sezon Liverpool gibi o sezon da City’nin şampiyonluğu değil, kaç hafta kala şampiyon olacağı merak ediliyordu. Sahasında Manchester United’e sürpriz bir şekilde 3-2 yenilince, bitime 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, rekorun sahibi olma şansını kaybetti. Ancak bir hafta sonra aldığı 3 puanla 5 hafta kala şampiyon olup, United’in rekoruna ortak oldu. 2017-18 sezonunu 100 puanla tamamlayan City, ikinci sıradaki United’a 19 puan fark attı.
Ligin bitimine 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden bir başka ekip Serie A’dan Inter. 2006 yılında patlak veren şike skandalından dolayı Serie A’nın en iyisi Juventus lig düşürülünce, Inter’e gün doğmuş oldu. Roberto Mancini yönetimindeki Inter üst üste şampiyonluk görürken, 2006-07 sezonu rekorla bitti. Sezonun bitimine 5 hafta kala 22 Nisan’da şampiyonluğunu ilan eden Inter, Serie A’da şampiyonluğunu en erken ilan eden takım oldu.
Fransa Ligue 1’de 2000 yılların başında Lyon fırtınası esmeye başladı. 2001-02 sezonuyla şampiyonluğa ambargo koymaya başlayan Lyon, üst üste 7 yıl şampiyon oldu. Rekorun geldiği sezon ise 2006-07 oldu. Üste üste 6. kez sezonu zirveden tamamlayan Lyon bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Sezonu 81 puanla tamamlayan Lyon, ikinci sıradaki Marsilya’ya 17 puan fark attı.
Lyon’un rekorunu son yıllarda Ligue 1’in tartışmasız bir numarası Paris Saint-Germain (PSG) kırdı. PSG, 2015-16 sezonunda Zlatan İbrahimovic, Cavani ve Di Maria gibi yıldızları sayesinde bitime 8 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, Lyon’un rekorunu tarihe gömdü. Sezonu 96 puanla tamamlayan PSG, ikinci sıradaki Lyon’a tam 31 puan fark attı.
Jupp Heynckes yönetiminde 2012-13 sezonunda müthiş bir başarıya imza atan Bayern Münih, sezonu Bundesliga şampiyonluğunun yanı sıra Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi ile taçlandırdı. Bavyera ekibi, sezonun 28. haftasında takvim yaprakları 6 Nisan’ı gösterirken bitime 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Bundesliga’nın tartışmasız bir numarası, en erken şampiyon olan kulüp rekorunun da sahibi oldu.
Avrupa’da en erken şampiyonluğunu ilan eden takım listesinde PSG’nin yanında İskoçya’dan Celtic bulunuyor. Celtic, PSG’nin rekoruna bir yıl sonra ortak oldu. Liverpool’la yollarını ayırdıktan sonra Celtic’i çalıştırmaya başlayan Brendan Rodgers, şampiyonluk yolundaki tek rakipleri Rangers’e büyük fark attı. Sezonu 106 puanla tamamlayan Celtic, bitime 8 hafta kala 2 Nisan’da 2016-17 sezonunda şampiyonluğunu ilan etti.
[Hasan Cücük] 20.6.2020 [TR724]
Liverpool 30 yıllık hasreti dindirmek için ‘o sene bu sene’ parolasıyla başladığı sezonda rakiplerine büyük puan farkı attı. Pazar günü Everton’la Merseyside derbisinde karşılaşacak. Ligin 29. haftası geride kalırken, Manchester City ile puan farkı 22 oldu. Liverpool iki maçını daha kazanması veya City’nin puan kaybetmesi durumunda bitime haftalar kala şampiyonluğunu ilan edecek. Hem City hem de Liverpool maçlarını kazanmaya devam ederse, Marseyside ekibi bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip bir rekorun sahibi olacak.
Premier Lig’de en erken şampiyonluğunu ilan eden iki ekip bulunuyor. Biri Alex Ferguson’un Manchester United’i, diğeri Pep Guardiola’nın Manchester City’si. United ile 1993-2013 arasında 20 yılda 13 şampiyonluk yaşayan Alex Ferguson’un rekor getiren sezonu 2000-01 oldu. Sezonu Arsenal’in 10 puan önünde tamamlayan Ferguson’un United’i bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. United rekor kırdığı sezonunun son 3 maçında sahadan mağlup ayrılmıştı.
Barcelona ve Bayern Münih’le üst üste şampiyonluklar gören Pep Guardiola, Manchester City ile ikinci yılında zirveye çıkmayı başardı. 2017-18 sezonuna fırtına gibi giren City, haftalar ilerledikçe rakipleriyle olan puan farkını açmaya başladı. Tıpkı bu sezon Liverpool gibi o sezon da City’nin şampiyonluğu değil, kaç hafta kala şampiyon olacağı merak ediliyordu. Sahasında Manchester United’e sürpriz bir şekilde 3-2 yenilince, bitime 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, rekorun sahibi olma şansını kaybetti. Ancak bir hafta sonra aldığı 3 puanla 5 hafta kala şampiyon olup, United’in rekoruna ortak oldu. 2017-18 sezonunu 100 puanla tamamlayan City, ikinci sıradaki United’a 19 puan fark attı.
Ligin bitimine 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden bir başka ekip Serie A’dan Inter. 2006 yılında patlak veren şike skandalından dolayı Serie A’nın en iyisi Juventus lig düşürülünce, Inter’e gün doğmuş oldu. Roberto Mancini yönetimindeki Inter üst üste şampiyonluk görürken, 2006-07 sezonu rekorla bitti. Sezonun bitimine 5 hafta kala 22 Nisan’da şampiyonluğunu ilan eden Inter, Serie A’da şampiyonluğunu en erken ilan eden takım oldu.
Fransa Ligue 1’de 2000 yılların başında Lyon fırtınası esmeye başladı. 2001-02 sezonuyla şampiyonluğa ambargo koymaya başlayan Lyon, üst üste 7 yıl şampiyon oldu. Rekorun geldiği sezon ise 2006-07 oldu. Üste üste 6. kez sezonu zirveden tamamlayan Lyon bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Sezonu 81 puanla tamamlayan Lyon, ikinci sıradaki Marsilya’ya 17 puan fark attı.
Lyon’un rekorunu son yıllarda Ligue 1’in tartışmasız bir numarası Paris Saint-Germain (PSG) kırdı. PSG, 2015-16 sezonunda Zlatan İbrahimovic, Cavani ve Di Maria gibi yıldızları sayesinde bitime 8 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, Lyon’un rekorunu tarihe gömdü. Sezonu 96 puanla tamamlayan PSG, ikinci sıradaki Lyon’a tam 31 puan fark attı.
Jupp Heynckes yönetiminde 2012-13 sezonunda müthiş bir başarıya imza atan Bayern Münih, sezonu Bundesliga şampiyonluğunun yanı sıra Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi ile taçlandırdı. Bavyera ekibi, sezonun 28. haftasında takvim yaprakları 6 Nisan’ı gösterirken bitime 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Bundesliga’nın tartışmasız bir numarası, en erken şampiyon olan kulüp rekorunun da sahibi oldu.
Avrupa’da en erken şampiyonluğunu ilan eden takım listesinde PSG’nin yanında İskoçya’dan Celtic bulunuyor. Celtic, PSG’nin rekoruna bir yıl sonra ortak oldu. Liverpool’la yollarını ayırdıktan sonra Celtic’i çalıştırmaya başlayan Brendan Rodgers, şampiyonluk yolundaki tek rakipleri Rangers’e büyük fark attı. Sezonu 106 puanla tamamlayan Celtic, bitime 8 hafta kala 2 Nisan’da 2016-17 sezonunda şampiyonluğunu ilan etti.
[Hasan Cücük] 20.6.2020 [TR724]
Sosyal yardım tuzağı! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Demokratik refah devletleri bir insan hakkı olarak herkesin temel ihtiyaçlarını karşılamayı görev kabul ediyor ve bunu anayasayla garanti altına alıyor. Ayrım yapmaksızın aynı hakları mültecilere de veriyor. Vatandaşlarına asgari gelir temin etme yanında, barınma imkanları sağlıyor.
Bu nedenle sosyal devlet uygulamalarının olduğu Avrupa ülkelerinde insanlar maişet derdi çekmiyor. Kimse, “aç kalır mıyım?”, “seneye ne yerim ne içerim?” diye kaygılanmıyor. Çoluk çocuğunun geleceğini düşünerek birikim yapma zorunluluğu hissetmiyor.
İnsanca yaşama hakkını temin eden bu sistem bazen istismarlara açık olabiliyor. Bazen de teşebbüs kabiliyetini, üretme becerisini öldürebiliyor. Bazı insanlar çalışmasa da geliri garanti olduğu, ihtiyaçları karşılandığı için rahatını bozmak istemiyor. Mücadele gerektiren süreçlere girmekten kaçınıyor.
Literatürde “Welfare Trap” diye bir kavram var. Refah devletlerinde yaşayan bazı insanların, aldıkları yardımlar ve sosyal destekler nedeniyle üretkenlikten kopup, dar gelir grubuna hapsolmalarından, fakirlik çemberinde dönüp durmalarından bahsediyor kavram. Nitelikli iş becerisine, yeterli eğitime veya teşebbüs kabiliyetine sahip olmayan bu kişiler asgari ücretten iş bulabiliyorlar. Tam zamanlı çalışsalar dahi elde ettikleri gelir, aldıkları sosyal yardım kadar oluyor. Çalışmasıyla çalışmaması arasında bir fark olmadığı için, çalışmamayı, mazeret üretmeyi tercih edebiliyorlar.
Refah devletlerindeki var olan takdire değer sosyal yardım uygulaması zamanla bir kapana, tuzağa dönüşebiliyor. İnsanlar çalışmayıp yardımla geçindikleri için bir meslekte, bir alanda ilerleyemiyorlar. Güçlü bir CV’leri, güven veren itibarları, kredi geçmişleri oluşmuyor. İşsizlik, çalışmama, üretmeme hayatlarını her yerde negatif etkiliyor. Tüm ihtiyaçları karşılansa da kamusal ve özel kurumlar tarafından pek de muteber olmayan, iş bina edilemeyecek, borç verilemeyecek kimseler olarak görülüyorlar. Böyle bir fasit daireye sıkışan kimse üretkenlikten, çalışmaktan kopuyor. Toplum bu tür insanları “asalaklar” olarak görebiliyor. Ayrıca bu insanlar zamanla kendilerine saygıyı da yitirebiliyor. Hayat onlar için anlamsızlaşıyor, psikolojileri bozuluyor ve fiziken çöküyorlar.
Farklı yönleriyle eleştirilebilir, ancak ABD, sosyal devlet uygulamalarına sahip olmadığı için bütün insanları üretimin içine sokuyor. Her birey ayakta kalmak için çalışmak, koşturmak zorunluluğu hissediyor. Bu durum bireysel ve toplumsal açıdan potansiyelin daha efektif değerlendirilmesine neden oluyor. Avrupa’da insanlar çalışmasa da belirli hayat standardını koruyabilirken, ABD’de, çalışmayan insanların yaşam kalitesi ciddi düşüyor.
İslam çalışmayı, üretmeyi teşvik ediyor. Ayet: “İnsan için ancak çalıştığı vardır ve çalıştığının karşılığını mutlaka görecektir.” (Necm: 39) diyor. Hazreti Peygamber: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” buyuruyor. Üstad Bediüzzaman: “Atalet, tembellik, hayattan çok ölüme yakındır” diyor. Boş durmak insanlar için çalışmaktan daha zordur. Çalışanlar hem üretip hem güzel vakit geçirirken, boş insanlar sürekli bunalır, sıkılır. Psikolojik açıdan daha hızlı yıpranırlar. Üstad bunu “Rahat zahmette olduğu gibi, zahmet dahi rahattadır” diyerek özetler bize.
Son dönemde çok sayıda donanımlı, nitelikli, eğitimli insanımız Avrupa’ya göç etti. Eğer bu arkadaşlarımız iyi bir planlama yapmazlar, kendilerini motive etmezlerse uzun vadede rahata alışabilirler. Garanti altına alınmış ekonomik haklar, sosyal yardımlar nedeniyle, mücadele azmini yitirip, yardımla yetinmeye rıza gösterebilirler.
Çok kimse “asla böyle düşünmediğini!” söylese de rehavet, alışkanlıklar zaman içinde bizi de teslim alabilir. Bizler de sosyal yardım tuzağına düşebiliriz. Yaşı 55-60 ve üzeri olanlar için belki bu durum kabul edilebilir. Ancak daha genç olanlar yeni dünyada niteliklerine, kabiliyetlerine uygun pozisyonlar yakalamak, işler yapmak için yılgınlık, sabırsızlık göstermeden mücadele etmeliler.
Dil en önemli bariyer. Dilden fedakarlık yaparak gündelik işlere girmek mantıklı değil. Ancak dil hayatın içinde gelişiyor. “Ben dilimi mükemmel yapıp hayata öyle atılacağım” diyerek korkularımıza teslim oluyor, mücadeleden kaçıyor olabiliriz. Kendi alanında düşük profilden de olsa işe başlanırsa, dil problemi zaman içinde çözülecek, ilerleyen dönemlerde eski becerileri tekrar kullanmak mümkün olacaktır.
Avrupa’da 3-4 nesildir çalışan, ama içinde yaşadığı topluma entegre olamayan, iş kurmak, kredi almak için yeterli güven limitine ulaşamayan çok Türk vatandaşı var. Bunlar kayıt dışı kalarak/çalışarak bazı masraflardan kurtulduklarını düşünüyorlar, ama yaşadıkları ülkeye nüfuz edemiyorlar. Paralarını götürüp Türkiye’de betona gömüyorlar, ama Avrupa’da muteber vatandaşlar olmayı başaramıyorlar.
Mecburiyetler nedeniyle işini kaybetmiş, ülkesinden sürgün edilmiş insanların verilen yardımlardan yararlanması en doğal hakları. Ancak zorunlu göçe maruz kalan insanlar olarak en kısa sürede kendi ayaklarımız üzerinde durmalı ve yaşadığımız ülkelere, toplumlara katkıda bulunma yolları geliştirmeliyiz. Yoksa bizim de sosyal yardım tuzağına sıkışıp kalma ve değerlerimizi temsilden uzaklaşma ihtimalimiz var.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 20.6.2020 [TR724]
Bu nedenle sosyal devlet uygulamalarının olduğu Avrupa ülkelerinde insanlar maişet derdi çekmiyor. Kimse, “aç kalır mıyım?”, “seneye ne yerim ne içerim?” diye kaygılanmıyor. Çoluk çocuğunun geleceğini düşünerek birikim yapma zorunluluğu hissetmiyor.
İnsanca yaşama hakkını temin eden bu sistem bazen istismarlara açık olabiliyor. Bazen de teşebbüs kabiliyetini, üretme becerisini öldürebiliyor. Bazı insanlar çalışmasa da geliri garanti olduğu, ihtiyaçları karşılandığı için rahatını bozmak istemiyor. Mücadele gerektiren süreçlere girmekten kaçınıyor.
Literatürde “Welfare Trap” diye bir kavram var. Refah devletlerinde yaşayan bazı insanların, aldıkları yardımlar ve sosyal destekler nedeniyle üretkenlikten kopup, dar gelir grubuna hapsolmalarından, fakirlik çemberinde dönüp durmalarından bahsediyor kavram. Nitelikli iş becerisine, yeterli eğitime veya teşebbüs kabiliyetine sahip olmayan bu kişiler asgari ücretten iş bulabiliyorlar. Tam zamanlı çalışsalar dahi elde ettikleri gelir, aldıkları sosyal yardım kadar oluyor. Çalışmasıyla çalışmaması arasında bir fark olmadığı için, çalışmamayı, mazeret üretmeyi tercih edebiliyorlar.
Refah devletlerindeki var olan takdire değer sosyal yardım uygulaması zamanla bir kapana, tuzağa dönüşebiliyor. İnsanlar çalışmayıp yardımla geçindikleri için bir meslekte, bir alanda ilerleyemiyorlar. Güçlü bir CV’leri, güven veren itibarları, kredi geçmişleri oluşmuyor. İşsizlik, çalışmama, üretmeme hayatlarını her yerde negatif etkiliyor. Tüm ihtiyaçları karşılansa da kamusal ve özel kurumlar tarafından pek de muteber olmayan, iş bina edilemeyecek, borç verilemeyecek kimseler olarak görülüyorlar. Böyle bir fasit daireye sıkışan kimse üretkenlikten, çalışmaktan kopuyor. Toplum bu tür insanları “asalaklar” olarak görebiliyor. Ayrıca bu insanlar zamanla kendilerine saygıyı da yitirebiliyor. Hayat onlar için anlamsızlaşıyor, psikolojileri bozuluyor ve fiziken çöküyorlar.
Farklı yönleriyle eleştirilebilir, ancak ABD, sosyal devlet uygulamalarına sahip olmadığı için bütün insanları üretimin içine sokuyor. Her birey ayakta kalmak için çalışmak, koşturmak zorunluluğu hissediyor. Bu durum bireysel ve toplumsal açıdan potansiyelin daha efektif değerlendirilmesine neden oluyor. Avrupa’da insanlar çalışmasa da belirli hayat standardını koruyabilirken, ABD’de, çalışmayan insanların yaşam kalitesi ciddi düşüyor.
İslam çalışmayı, üretmeyi teşvik ediyor. Ayet: “İnsan için ancak çalıştığı vardır ve çalıştığının karşılığını mutlaka görecektir.” (Necm: 39) diyor. Hazreti Peygamber: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” buyuruyor. Üstad Bediüzzaman: “Atalet, tembellik, hayattan çok ölüme yakındır” diyor. Boş durmak insanlar için çalışmaktan daha zordur. Çalışanlar hem üretip hem güzel vakit geçirirken, boş insanlar sürekli bunalır, sıkılır. Psikolojik açıdan daha hızlı yıpranırlar. Üstad bunu “Rahat zahmette olduğu gibi, zahmet dahi rahattadır” diyerek özetler bize.
Son dönemde çok sayıda donanımlı, nitelikli, eğitimli insanımız Avrupa’ya göç etti. Eğer bu arkadaşlarımız iyi bir planlama yapmazlar, kendilerini motive etmezlerse uzun vadede rahata alışabilirler. Garanti altına alınmış ekonomik haklar, sosyal yardımlar nedeniyle, mücadele azmini yitirip, yardımla yetinmeye rıza gösterebilirler.
Çok kimse “asla böyle düşünmediğini!” söylese de rehavet, alışkanlıklar zaman içinde bizi de teslim alabilir. Bizler de sosyal yardım tuzağına düşebiliriz. Yaşı 55-60 ve üzeri olanlar için belki bu durum kabul edilebilir. Ancak daha genç olanlar yeni dünyada niteliklerine, kabiliyetlerine uygun pozisyonlar yakalamak, işler yapmak için yılgınlık, sabırsızlık göstermeden mücadele etmeliler.
Dil en önemli bariyer. Dilden fedakarlık yaparak gündelik işlere girmek mantıklı değil. Ancak dil hayatın içinde gelişiyor. “Ben dilimi mükemmel yapıp hayata öyle atılacağım” diyerek korkularımıza teslim oluyor, mücadeleden kaçıyor olabiliriz. Kendi alanında düşük profilden de olsa işe başlanırsa, dil problemi zaman içinde çözülecek, ilerleyen dönemlerde eski becerileri tekrar kullanmak mümkün olacaktır.
Avrupa’da 3-4 nesildir çalışan, ama içinde yaşadığı topluma entegre olamayan, iş kurmak, kredi almak için yeterli güven limitine ulaşamayan çok Türk vatandaşı var. Bunlar kayıt dışı kalarak/çalışarak bazı masraflardan kurtulduklarını düşünüyorlar, ama yaşadıkları ülkeye nüfuz edemiyorlar. Paralarını götürüp Türkiye’de betona gömüyorlar, ama Avrupa’da muteber vatandaşlar olmayı başaramıyorlar.
Mecburiyetler nedeniyle işini kaybetmiş, ülkesinden sürgün edilmiş insanların verilen yardımlardan yararlanması en doğal hakları. Ancak zorunlu göçe maruz kalan insanlar olarak en kısa sürede kendi ayaklarımız üzerinde durmalı ve yaşadığımız ülkelere, toplumlara katkıda bulunma yolları geliştirmeliyiz. Yoksa bizim de sosyal yardım tuzağına sıkışıp kalma ve değerlerimizi temsilden uzaklaşma ihtimalimiz var.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 20.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Gökdelen mağaranın senaristleri [M.Nedim Hazar]
Onlarınki bir tür zıtların birlikteliğiydi. Biri derinliğin, diğeri enginliğin sembolü gibiydi Türk sineması için. Rahmetli Ayşe Şasa, Yeşilçam’ın en az eser veren senaristlerindendi. Bülent Oran ise ‘üç silahşörler’ tabir edilen, filme çekilen senaryo sayısı bini aşan senaristlerden biriydi. Şasa-Oran çifti, İstanbul’u zirveden gören ve ruhun en bilinmez izbeliklerinin yaşadığı cinnet anlarına şahit gökdelen mağaralarında, Yeşilçam melodramlarında bile eşine az rastlanır yaşamlarını, uyum, mutluluk ve huzur içinde sürdürdüler.
Türk filmlerinin bizleri en etkileyen sahneleri; en inanılmaz, mantık dışı olan sekanslar değil midir? Bugünlerde gece yarıları uykusuz gözlerle kanallar arası gezinirken aniden karşımıza çıkan siyah beyaz ya da Türk filmlerine has loş ışıklandırmalarla renklenmiş melodramlarda mantığımızdan çok duygularımıza, beynimizden çok kalbimize seslenen o sahnelere vurgun değil miyiz?
Ayşe Şasa ile Bülent Oran’ın kişisel menkıbeleri de bir Yeşilçam filmi sinopsisi gibi…
Toplumun aynı katmanında farklı bölgelerde başlayıp, coğrafi açıdan aynı, fikir açısından aralarında uçurumların bulunduğu kutuplarda yaşandıktan sonra, kaderin o buğudan kalemin, uçları kıvrık güzelliğiyle yazdığı kesişen bir ‘Zıtların Birlikteliği’ öyküsü yılında İstanbul’da Osmanlı kökenli bir ailenin oğlu olarak yaşama gözlerini açan Bülent Oran, bolluk ve refah içinde geçen çocukluk yıllarının ardından Pertevniyal Lisesi’ni bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi’ne başlar. 18 yaşında özgürlüğe olan düşkünlüğü onu ailesinden ayırır. Bir bez fabrikasında işçilik yaparken fakülteye devam eder. Bu dönemde gecekonduda yaşamayı seçer. Belki de yıllar sonra onun senaryolarına sinen ‘Kitsch’ tutkusu buradan başlamıştır. Alt sınıftan insanlara derin bir sevgi duyar ve onlarla özdeşlik kurar. Adeta dünyayı bu itilmiş insanların gözüyle süzer ve bu yaşam tarzı onun sanatında şiirsel bir genişlik bulur. Ruhundaki incelik kaleminden mizah olarak dışarıya yansır ve dönemin mizah dergilerine yazmaya başlar. Atilla Dorsay ve Engin Ayça “Senaryo yazarı Bülent Oran’la konuşma”sında (Mayıs, 1973) Oran’ın sinemaya geçişini kendi ağzından şöyle aktarır: “Yıl 1953, bir gün rahmetli Talat Artemel ‘Bir film yapacağım. Senaryosunu yazar mısın?’ dedi. Senaryo nedir farkında değilim ki yazayım. Ama direndi Talat Bey. ‘Sen terbiyeli çocuksun’ dedi. ‘Okumuşsun. Hikayeler yazıyorsun. Senaryo ne ki senin için, öğretirim, yazarsın’ dedi. Madem terbiyeliydim, madem senaryo da pek bir şey değildi, niye yazmayayım? Beni Suadiye’deki evine çağırdı. Büyük heyecanla yola koyuldum. İlk dersim son dersim oldu. Bir boş kağıt çekti Talat Bey, ortadan bir çizgi indi. ‘Bak Bülent, konuşmalar sağa, hareketler de sola yazılacak. Hepsi bu’ dedi…”
“Hepsi bu” Türk sinema tarihinin en fazla senaryo yazanlarından biri olan Bülent Oran’ın uzun soluklu koşusunun startını veren cümlenin bitiş kelimeleridir. Oran, bugün binden fazla Türk filminin senaryosunu yazmış senarist olarak meslek yaşamını devam ettirmektedir.
Giovanni Scognamillo’nun, Türk Sinema Tarihi’nde ise sırrını açıklar: “Sinema çevresine girmek, sinema için çalışmak da zor değildi çünkü bu dönemin sineması herkese açıktı. Konu sorunlardan biridir, ama en önemlisi değil. En önemli sorun, biçimdir, neyi nasıl anlatmak ve neden… Her ilişkiye açık olan bu dönemde roman uyarlaması, adaptasyon furyası zamanla bir sinema edebiyat ilişkisinin başlangıcı olmuştur.”
Ve Kolejli kızın öyküsü
İstanbul’un en zenginlerinden Avni Şasa’nın kızı olan Ayşe Şasa ise 1941 yılında doğar. Gayr-ı Müslim bakıcıların elinde baskı içinde, bugün bile hatırladığında hafakanların bastığı bir çocukluk geçirir: “Benim yetiştiğim dönemde (2. Dünya Savaşı) Tanzimat’tan gelen yabancı mürebbiye geleneği sürüyordu. Ailem iyilik yaptığını düşünerek beni, hepsi savaş kaçkını ve ruhen sakat olan Yahudi, Katolik, Protestan bakıcılara bıraktı… Herşeye karşı aşırı derecede bir isyanım vardı o dönemde. Ebeyvenim beni çocukken dışladı. Okulda performansım düşük diye ‘aptal Ayşe’ diyorlardı. Doğum günümde arkadaşlarımı evime davet ediyordum, hiçbiri gelmiyordu. Ortaokulda çok hırslandım, performansım birden arttı. Bu sefer üstün kabiliyetli olarak görüp yine yalnızlığa ittiler.”
Esas yalnızlığı ise Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra, 18 yaşında aldığı evlilik kararıyla yaşar Ayşe Şasa. Zira ailesi, ‘ne halin varsa gör’ diyerek onu dışlar. Bu erken ve yanlış evlilik kararı eğitimini yarıda bırakmasına ve yaşamının yeni kulvarı olan Yeşilçam’a savrulmasına sebep olur.
Ancak, Şasa’yı ileriki yıllarda pençesine alacak olan şizofren tohumlar ruhuna serpilmeye burada da devam eder. Bu sefer Yeşilçam ‘piyasa’sı onu ‘Kolejli Kız’ diye dışlar.
İlber Ortaylı’nın o döneme ilişkin gözlemi şöyledir: “Şasa, onu tanıdığım dönemde (1970) etkili senaryolar yazan, ‘Son Kuşlar’ gibi toplumsal içerikli filmlere imza atan, güzel İngilizce konuşan, spor yapan, Türkçe’yi etkin kullanan, içe kapanık bir kişiydi.”
Ayşe Şasa ile Bülent Oran aynı çevrede fakat farklı ortamlarda Yeşilçam şemsiyesi altında senaryolar yazarken, içten içe de Sinematek Piyasa çekişmesi yaşanıyordu. Bülent Oran, beylik Yeşilçam melodramlarına ‘düzey’ kaygısı gütmeden imzalar atarken, Şasa ve çevresi için büyük bir tehlike olarak algılanıyordu: “O dönemde sinemada az ve öz yazmaya, özgün şeyler üretmeye ve mümkünse sanata yönelik amaçlar kovalamaya büyük çaba gösteren benim gibi biri, aynı değere baş koymuş bir avuç entelektüel yönetmenin yamacında, oldukça zor bir kendini kabul ettirme savaşı vermek durumundaydı. Oran Ekolü’nden farklı olarak, bizim hayat görüşümüz olabildiğince eleştireldi; arka planı daha çok ‘sol’ bir hayat görüşü oluşturuyordu. Bülent’i ve onun gibileri Yeşilçam’dan tasfiye edip ortama egemen olmak başlıca emellerimizdendi.”
Şaşa’nın ilk evliliğinin en verimli şeyidir belki de, eşi Atilla Tokatlı ile beraber Kemal Tahir ile tanışmak. Tahir’den, Şasa’yı içten sarsacak ve çizgisini seçecek öğüdü o zaman işitir: “Maskaralık yaptığın sürece seni baş tacı ederler ama ciddi bir şey yaparsan kimse ilgilenmez. Yolunu seç.”
Kolejli Kız, girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekecek kadar güzel, alımlı ve birikim sahibidir. Bir yandan da senaryo yazar. İlk eşinden boşanmış, yönetmen Atıf Yılmaz ile evlilik yapmıştır. Atıf Yılmaz’ın bu dönemdeki filmlerinin bazılarını Ayşe Şasa yazmaktadır.
Yazmaktadır ama küçük bir hileden de çok zaman sonra haberdar olacaktır:
“23-24 yaşında. Şişli’de çatı katında küçük bir evimiz vardı. Evin işlerini bitirdikten sonra sandık odasına girer on saat boyunca senaryo yazardım. Bu yedi sekiz sene sürdü ve benim büyük krizimi geciktirdi. Ama senaryo yazarken de korkunç bir tedirginlik yaşıyordum. Benim yazdığım senaryoları gizli gizli Bülent Oran’a gönderip Yeşilçam kalıplarına uygun hale getirdiklerini çok sonra öğrendim.” Yeşilçam’ın sol görüşlü entelektüel emekçileri bir yandan peşin reçetelerle yoğun bir ideoloji çabası içinde olurken, Oran Ekolü rakiplerini umursamadan seri halde film üretmektedir. Oran Şasa ismi bir Memduh Ün filmi Çapkın Kız’da (1963) bir araya gelir. Ancak taraflar birbirinden habersizdir. Yönetmen öykü sahibi Ayşe’ye filmini bir Profesyonele teslim ettiğini söylemez. Oran’a da Şasa hakkında çok bilgi verilmez: “Hikaye sağlamdı, ‘kimin?’ dedim, ‘Kolejli Kız’ dediler. Beğenmiştim hikayeyi…” Zaten Ayşe Şasa’nın deyişiyle: “bitkiye, hayvana, insana, illa da insana, ama yaratılmışın her türüne yönelik engin, uçsuz bucaksız merhameti ve sevgisi olan” Oran için kötü film yok gibidir; Raj Kapoor’un Avare’si onun için ‘Aşılmaz Sanat’tır! Buhran ve uçuk mavi mika çiçekler Bazı yaşamlar vardır. Uzun süren çalkantılar ve lodos sonrasında, dingin kıyılarına indiğinizde kesin hükmü verirsiniz: “Hayat asla ve kat’a tesadüfler cangılı değildir!” Bir çeşit ‘zıtların birlikteliği’ olan öykümüz kahramanlarının yolu Ayşe Şasa’nın gireceği cinnet mustatilinden sonra kapanacağı iç mağarası ve karanlık dünyası dolayısıyla ayrılır. Oran Yeşilçam için yorulmaksızın senaryolar üretirken, Ayşe Şasa, tam da Türk sineması ve toplumunun şizofrenisi üzerine bir yazı kaleme alma esnasında aniden zihni bulanır ve şizofreni nöbeti geçirir. Gözlerini hastane odasında açar. Sonrası daha ürkütücüdür; “Biz akşamları Atıf’la Kulis’e giderdik. Bir gün oraya giderken, Atıf’ın elinden kurtulup kaçmaya başladım. CIA, KGB peşimde ve beni kovalıyor diye hissediyordum. Atıf elini cebime sokmuştu, onun da elinde zehirli bir iğne olduğunu ve beni öldürmeye çalıştığını düşünüyordum.”
Yapayalnızlaşma süreci zirveye tırmanmış ve Kolejli Kız için cinnet ve buhranlı upuzun bir dönem başlamıştır.
Evliliğinin tökezlemesi, onu daha da yalnızlığa iter. Ardından dayanağı Kemal Tahir’in ölümü ile iyice yalnızlaşır ve Mecidiyeköy’deki bir gökdelenin en tepesinde ‘Mağaram’ dediği evinde yıllar boyunca tarihte çok az insanın dayanabildiği şizofren nöbetleriyle yaşar.
30 yaşına geldiğinde sadece düş kırıklığı içindeki bir sinemacı değildir, sinir sistemi çökmüş bir hastadır aynı zamanda.
Ve aradan geçen yıllar…
Bülent Oran bir gece ilginç bir rüya görür. Bir dönem hikâyelerini kendisine getirip, senaryo yapmasını istedikleri Kolejli Kız konuk olmuştur düşlerine. Hiç bir alâka kurmaz ve ertesi gün kendi işine devam etmek için Taksim’e çıktığında bir vitrinde gördüğü oyuncak bebek ona ‘Ayşe’yi anımsatır. Kararını vermiştir; ona gidecektir. Gökdelendeki mağarasında bir cinnet nöbetinden diğerine savrulan Kolejli Kız ise, son bir hamle yaparak elini telefon rehberine atar. İnce parmağının ucundaki isim bir dönem düşman gördüğü meslektaşıdır: Bülent Oran! Kader, kıvrık uçlu diviti ve şeffaf fontuyla yine kayarak geçmiştir iki yaşam parşomeninin üzerinden. Birbirinden habersiz, birbirlerine doğru adım atan bu iki zıt kutup, tam 6 yıl görüşmedikten sonra Şasa’nın ‘Gökdelen Mağara’sında bir araya gelirler:
“Bir öğleden sonra Bülent, alâmet i farikası olan 40’lı, 50’li yılların modasından kalma fötr şapkası ve o tatlı tebessümüyle çıkageldi.” Oran, o günden sonra Ayşe Şasa’yı bir gün bile yalnız bırakmaz. Bir dönemin ‘rakibi’, hatta ‘düşmanı’ olan kişi yeni ‘kurtarıcısı’dır Kolejli Kız’ın. Yazmanın o girift, akıllara durgunluk veren izbelerinde gezinen ruhu ile kelimelerin sığ, ancak uçsuz bucaksız enginlerinde gezinen bu iki isim, en zor zamanlarda sırt sırta verirler.
Ayşe Şasa, en bulanık şizofren nöbetlerinde yeni hayat arkadaşına bir tahlisiye simidi gibi tutunur. Muazzam bir sabır ve hoşgörüyle eşine uzatır elini. Bir eliyle eşinin avcunu ısıtırken, diğer elinden kalemi bırakmaz ve bitmek tükenmek bilmeyen yazma yeteneğiyle yeni senaryolar üretmeye devam eder. Ülkenin ve batının bütün uzmanları seferber olmuştur Kolejli Kız için. Ancak şizofreniye tek boyutlu bakan tıp acizdir. İlaç tedavisi bitkinleştirir, bedensel tökezlemeler de yaşatır ona. Mağaradan kuleye yükseliş Ayşe Şasa yaklaşık 18 yıl süren bu çileli yolda tasavvufun ve tevekkül çınarının asırlara gömülü damarlarına sarılarak kurtulmaya başlar:
“Bülent beni enkazın içinden çıkardı. Ben on sene bu dört duvarın içinde oturdum. Konuşacak insanım bile yoktu. Enkazın altındaydım. Bülent geldi ve beni enkazın altından çıkardı. Yürüyemiyordum, konuşamıyordum, yataktan çıkmıyordum. Renkli kalemler alıyordu, filmler izlettiriyordu bana. Film izleyecek halim yokken öyle uğraştı benimle.”
En sıkıntılı döneminde, hiç beklenmedik anda İngilizce bir eser onu çekip çıkarmaya başlar bulunduğu bataklıktan; Muhyiddin İbni Arabî’nin Füsûs’u ve bir cümlecik: “Cenab-ı Allah buyuruyor ki; ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim.” Aşkların en büyüğüydü, bilen ile bilinmek isteyen arasındaki aşk!: “Kozmik bir şiir, kozmik bir müzik ve göksel bir mimari yapıt olan o eşsiz metafiziği okudukça, hayretim artıyor, ‘ben bunca yıl, bu kadar muhteşem bir söylemden nasıl habersiz kalmışım’ diye hayrete düşüyordum. Bir yandan bir ‘vird’ gibi onu okuyordum, diğer yandan İslam ve tasavvuf hakkında bilgilenmeye başladım. İbni Arabi anlattıkça önümde yıldızlar açılıyordu. Çözüldüm… Sanki burası bir mağara ben de yaralı bir hayvanım. Birden sanki İbni Arabî’nin laflarıyla tavan açıldı ve 18 bin âlem, yıldızlar ışık sunmaya başladı.”
Mağaranın tavanı açılmış, adeta 18 bin âlem ayağının altına serilmiştir bir dönemin Kolejli Kız’ının. Çok sonra kaleme aldığı ‘Deliler Ülkesinden Notlar’da şöyle tasvir edecektir:
“Dizi dizi asılmış insanlar, çocuk leşleri, bütün evreni kaplayan ceset kokusu. Sevdiklerin çığlıkları, kopmuş kelleler ve uzuvlar…”
Ve kitaba Hilmi Yavuz’un yazdığı ‘Sonsöz’den İbnî Arabî ile açılan boyut: “Şeyhü’l Ekber’in bembeyaz harmaniyeye bürünmüş ince gövdesi ve Kurtuba güneşinin altın ve nurdan inşa ettiği ve görklü yüzüyle, şeyh ve uzak müridi, bir tayy-ı zamanı yaşayarak, ‘Gaflet Çölü’nü geçiyor, ‘Hidayet Vadisi’ne yürüyor, ‘Tevhid Dağı’na tırmanıyor, ‘Hayret Yaylası’na ulaşıyorlar…”
Ayşe Şasa, Yeşilçam’ın en az eser veren senaristlerindendir. Bülent Oran ise ‘üç silahşörler’ tabir edilen (diğer iki isim Safa Önal ve Erdoğan Tünaş), filme çekilen senaryo sayısı bini aşan senaristlerden biri.
Uzun ve çileli yıllardan sonra, kartezyen ikiliği tevhidle aşıp, sinema yazarı Atilla Dorsay’ın tabiriyle, ‘İdeolojiler ve inançların çöküş çağında, içine düştüğümüz post modern çağ çukurundan ve tıpatıp birbirine benzer yaşamlardan farklı bir yerde durup, bizi kendince ışıklı bulduğu yeni bir yola çağıran’ Şasa Oran çifti, İstanbul’u zirveden gören ve ruhun en bilinmez izbeliklerinin yaşadığı cinnet anlarına şahit gökdelen mağaralarında, Yeşilçam melodramlarında bile eşine az rastlanır yaşamlarını, uyum, mutluluk ve huzur içinde sürdürüyorlar. Sinemanın bu iki zıt kutbunun anlayış ve fedakârlık yüzüğüyle birleştirdiği yaşam öyküsü tüm sıcaklığıyla devam ediyor epey bir süre.
Türk sinemasının ‘dikey’ büyüklüğü olan; derinliğin geçirdiği bu uzun ve çileli ruhî sarsılmayı, kaderin akıllara durgunluk verip, yürekleri şaşırtmayan kurgusu neticesinde kutbun diğer yüzü, ‘yatay’ büyüklük olan; enginliğin geçirdiği bedensel rahatsızlık izliyor. Ardından böbrek yetmezliği haftanın belli günleri diyaliz makinasına bağlanma. Elbette başucunda 22 yıllık eşi, dostu, hastası ve bir dönem yaşama sarılması için sıkı sıkıya yapıştığı elin sahibi Ayşe Şasa vardır.
50’ye yakın filmde oyunculuk, 800’e yakın senaryo. Bülent Oran’ın yaşadığı hızlı hayatı, Ayşe Şasa ile evlendikten sonra tabiri caizse mecrasına oturmuş ve gerçek ruh dinginliğini yakalamıştır. İşte bu iç huzuruyla tedai gördüğü hastanede. 23 Eylül 2004’te vefat ederken ardında bilinen replikler, bol miktarda gözyaşı, yeterince mizah ve hoş bir sadâ bırakır.
Ve Kolejli Kız büyük bir tevekkül ile karşılar bu ölümü. Çünkü artık geçici bir ayrılık olduğunu biliyordur.
Hayatının son demlerinde evi adeta bir medrese, külliye gibi dolup dolup taşıyor Şasa’nın. Onlarca ziyaretçi, Ayşe Şasa’nın sohbetinde bulunmak için sıraya giriyor adeta. Veda projesi ‘Dinle Neyden’i yazdıktan sonra aktif olarak sinemaya veda ediyor ama son nefesine kadar dostlarıyla kurduğu iletişimi koparmıyor.
Ve hatime olarak şunları yazıyor: “Şimdi, şu eski koltuğumda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar, ben geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle; aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim…”
2014 yılının serin bir haziran sabahına karşı, ayın 16’sında 73 yaşında mütebessim bir yüz ifadesi ile ahirete yürüyor Ayşe Şasa… Hayatının büyük bölümünü münzevi olarak yaşıyor ancak Hilmi Yavuz’un da dediği gibi, ‘bu az şey değil!”
[M.Nedim Hazar] 20.6.2020 [TR724]
Türk filmlerinin bizleri en etkileyen sahneleri; en inanılmaz, mantık dışı olan sekanslar değil midir? Bugünlerde gece yarıları uykusuz gözlerle kanallar arası gezinirken aniden karşımıza çıkan siyah beyaz ya da Türk filmlerine has loş ışıklandırmalarla renklenmiş melodramlarda mantığımızdan çok duygularımıza, beynimizden çok kalbimize seslenen o sahnelere vurgun değil miyiz?
Ayşe Şasa ile Bülent Oran’ın kişisel menkıbeleri de bir Yeşilçam filmi sinopsisi gibi…
Toplumun aynı katmanında farklı bölgelerde başlayıp, coğrafi açıdan aynı, fikir açısından aralarında uçurumların bulunduğu kutuplarda yaşandıktan sonra, kaderin o buğudan kalemin, uçları kıvrık güzelliğiyle yazdığı kesişen bir ‘Zıtların Birlikteliği’ öyküsü yılında İstanbul’da Osmanlı kökenli bir ailenin oğlu olarak yaşama gözlerini açan Bülent Oran, bolluk ve refah içinde geçen çocukluk yıllarının ardından Pertevniyal Lisesi’ni bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi’ne başlar. 18 yaşında özgürlüğe olan düşkünlüğü onu ailesinden ayırır. Bir bez fabrikasında işçilik yaparken fakülteye devam eder. Bu dönemde gecekonduda yaşamayı seçer. Belki de yıllar sonra onun senaryolarına sinen ‘Kitsch’ tutkusu buradan başlamıştır. Alt sınıftan insanlara derin bir sevgi duyar ve onlarla özdeşlik kurar. Adeta dünyayı bu itilmiş insanların gözüyle süzer ve bu yaşam tarzı onun sanatında şiirsel bir genişlik bulur. Ruhundaki incelik kaleminden mizah olarak dışarıya yansır ve dönemin mizah dergilerine yazmaya başlar. Atilla Dorsay ve Engin Ayça “Senaryo yazarı Bülent Oran’la konuşma”sında (Mayıs, 1973) Oran’ın sinemaya geçişini kendi ağzından şöyle aktarır: “Yıl 1953, bir gün rahmetli Talat Artemel ‘Bir film yapacağım. Senaryosunu yazar mısın?’ dedi. Senaryo nedir farkında değilim ki yazayım. Ama direndi Talat Bey. ‘Sen terbiyeli çocuksun’ dedi. ‘Okumuşsun. Hikayeler yazıyorsun. Senaryo ne ki senin için, öğretirim, yazarsın’ dedi. Madem terbiyeliydim, madem senaryo da pek bir şey değildi, niye yazmayayım? Beni Suadiye’deki evine çağırdı. Büyük heyecanla yola koyuldum. İlk dersim son dersim oldu. Bir boş kağıt çekti Talat Bey, ortadan bir çizgi indi. ‘Bak Bülent, konuşmalar sağa, hareketler de sola yazılacak. Hepsi bu’ dedi…”
“Hepsi bu” Türk sinema tarihinin en fazla senaryo yazanlarından biri olan Bülent Oran’ın uzun soluklu koşusunun startını veren cümlenin bitiş kelimeleridir. Oran, bugün binden fazla Türk filminin senaryosunu yazmış senarist olarak meslek yaşamını devam ettirmektedir.
Giovanni Scognamillo’nun, Türk Sinema Tarihi’nde ise sırrını açıklar: “Sinema çevresine girmek, sinema için çalışmak da zor değildi çünkü bu dönemin sineması herkese açıktı. Konu sorunlardan biridir, ama en önemlisi değil. En önemli sorun, biçimdir, neyi nasıl anlatmak ve neden… Her ilişkiye açık olan bu dönemde roman uyarlaması, adaptasyon furyası zamanla bir sinema edebiyat ilişkisinin başlangıcı olmuştur.”
Ve Kolejli kızın öyküsü
İstanbul’un en zenginlerinden Avni Şasa’nın kızı olan Ayşe Şasa ise 1941 yılında doğar. Gayr-ı Müslim bakıcıların elinde baskı içinde, bugün bile hatırladığında hafakanların bastığı bir çocukluk geçirir: “Benim yetiştiğim dönemde (2. Dünya Savaşı) Tanzimat’tan gelen yabancı mürebbiye geleneği sürüyordu. Ailem iyilik yaptığını düşünerek beni, hepsi savaş kaçkını ve ruhen sakat olan Yahudi, Katolik, Protestan bakıcılara bıraktı… Herşeye karşı aşırı derecede bir isyanım vardı o dönemde. Ebeyvenim beni çocukken dışladı. Okulda performansım düşük diye ‘aptal Ayşe’ diyorlardı. Doğum günümde arkadaşlarımı evime davet ediyordum, hiçbiri gelmiyordu. Ortaokulda çok hırslandım, performansım birden arttı. Bu sefer üstün kabiliyetli olarak görüp yine yalnızlığa ittiler.”
Esas yalnızlığı ise Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra, 18 yaşında aldığı evlilik kararıyla yaşar Ayşe Şasa. Zira ailesi, ‘ne halin varsa gör’ diyerek onu dışlar. Bu erken ve yanlış evlilik kararı eğitimini yarıda bırakmasına ve yaşamının yeni kulvarı olan Yeşilçam’a savrulmasına sebep olur.
Ancak, Şasa’yı ileriki yıllarda pençesine alacak olan şizofren tohumlar ruhuna serpilmeye burada da devam eder. Bu sefer Yeşilçam ‘piyasa’sı onu ‘Kolejli Kız’ diye dışlar.
İlber Ortaylı’nın o döneme ilişkin gözlemi şöyledir: “Şasa, onu tanıdığım dönemde (1970) etkili senaryolar yazan, ‘Son Kuşlar’ gibi toplumsal içerikli filmlere imza atan, güzel İngilizce konuşan, spor yapan, Türkçe’yi etkin kullanan, içe kapanık bir kişiydi.”
Ayşe Şasa ile Bülent Oran aynı çevrede fakat farklı ortamlarda Yeşilçam şemsiyesi altında senaryolar yazarken, içten içe de Sinematek Piyasa çekişmesi yaşanıyordu. Bülent Oran, beylik Yeşilçam melodramlarına ‘düzey’ kaygısı gütmeden imzalar atarken, Şasa ve çevresi için büyük bir tehlike olarak algılanıyordu: “O dönemde sinemada az ve öz yazmaya, özgün şeyler üretmeye ve mümkünse sanata yönelik amaçlar kovalamaya büyük çaba gösteren benim gibi biri, aynı değere baş koymuş bir avuç entelektüel yönetmenin yamacında, oldukça zor bir kendini kabul ettirme savaşı vermek durumundaydı. Oran Ekolü’nden farklı olarak, bizim hayat görüşümüz olabildiğince eleştireldi; arka planı daha çok ‘sol’ bir hayat görüşü oluşturuyordu. Bülent’i ve onun gibileri Yeşilçam’dan tasfiye edip ortama egemen olmak başlıca emellerimizdendi.”
Şaşa’nın ilk evliliğinin en verimli şeyidir belki de, eşi Atilla Tokatlı ile beraber Kemal Tahir ile tanışmak. Tahir’den, Şasa’yı içten sarsacak ve çizgisini seçecek öğüdü o zaman işitir: “Maskaralık yaptığın sürece seni baş tacı ederler ama ciddi bir şey yaparsan kimse ilgilenmez. Yolunu seç.”
Kolejli Kız, girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekecek kadar güzel, alımlı ve birikim sahibidir. Bir yandan da senaryo yazar. İlk eşinden boşanmış, yönetmen Atıf Yılmaz ile evlilik yapmıştır. Atıf Yılmaz’ın bu dönemdeki filmlerinin bazılarını Ayşe Şasa yazmaktadır.
Yazmaktadır ama küçük bir hileden de çok zaman sonra haberdar olacaktır:
“23-24 yaşında. Şişli’de çatı katında küçük bir evimiz vardı. Evin işlerini bitirdikten sonra sandık odasına girer on saat boyunca senaryo yazardım. Bu yedi sekiz sene sürdü ve benim büyük krizimi geciktirdi. Ama senaryo yazarken de korkunç bir tedirginlik yaşıyordum. Benim yazdığım senaryoları gizli gizli Bülent Oran’a gönderip Yeşilçam kalıplarına uygun hale getirdiklerini çok sonra öğrendim.” Yeşilçam’ın sol görüşlü entelektüel emekçileri bir yandan peşin reçetelerle yoğun bir ideoloji çabası içinde olurken, Oran Ekolü rakiplerini umursamadan seri halde film üretmektedir. Oran Şasa ismi bir Memduh Ün filmi Çapkın Kız’da (1963) bir araya gelir. Ancak taraflar birbirinden habersizdir. Yönetmen öykü sahibi Ayşe’ye filmini bir Profesyonele teslim ettiğini söylemez. Oran’a da Şasa hakkında çok bilgi verilmez: “Hikaye sağlamdı, ‘kimin?’ dedim, ‘Kolejli Kız’ dediler. Beğenmiştim hikayeyi…” Zaten Ayşe Şasa’nın deyişiyle: “bitkiye, hayvana, insana, illa da insana, ama yaratılmışın her türüne yönelik engin, uçsuz bucaksız merhameti ve sevgisi olan” Oran için kötü film yok gibidir; Raj Kapoor’un Avare’si onun için ‘Aşılmaz Sanat’tır! Buhran ve uçuk mavi mika çiçekler Bazı yaşamlar vardır. Uzun süren çalkantılar ve lodos sonrasında, dingin kıyılarına indiğinizde kesin hükmü verirsiniz: “Hayat asla ve kat’a tesadüfler cangılı değildir!” Bir çeşit ‘zıtların birlikteliği’ olan öykümüz kahramanlarının yolu Ayşe Şasa’nın gireceği cinnet mustatilinden sonra kapanacağı iç mağarası ve karanlık dünyası dolayısıyla ayrılır. Oran Yeşilçam için yorulmaksızın senaryolar üretirken, Ayşe Şasa, tam da Türk sineması ve toplumunun şizofrenisi üzerine bir yazı kaleme alma esnasında aniden zihni bulanır ve şizofreni nöbeti geçirir. Gözlerini hastane odasında açar. Sonrası daha ürkütücüdür; “Biz akşamları Atıf’la Kulis’e giderdik. Bir gün oraya giderken, Atıf’ın elinden kurtulup kaçmaya başladım. CIA, KGB peşimde ve beni kovalıyor diye hissediyordum. Atıf elini cebime sokmuştu, onun da elinde zehirli bir iğne olduğunu ve beni öldürmeye çalıştığını düşünüyordum.”
Yapayalnızlaşma süreci zirveye tırmanmış ve Kolejli Kız için cinnet ve buhranlı upuzun bir dönem başlamıştır.
Evliliğinin tökezlemesi, onu daha da yalnızlığa iter. Ardından dayanağı Kemal Tahir’in ölümü ile iyice yalnızlaşır ve Mecidiyeköy’deki bir gökdelenin en tepesinde ‘Mağaram’ dediği evinde yıllar boyunca tarihte çok az insanın dayanabildiği şizofren nöbetleriyle yaşar.
30 yaşına geldiğinde sadece düş kırıklığı içindeki bir sinemacı değildir, sinir sistemi çökmüş bir hastadır aynı zamanda.
Ve aradan geçen yıllar…
Bülent Oran bir gece ilginç bir rüya görür. Bir dönem hikâyelerini kendisine getirip, senaryo yapmasını istedikleri Kolejli Kız konuk olmuştur düşlerine. Hiç bir alâka kurmaz ve ertesi gün kendi işine devam etmek için Taksim’e çıktığında bir vitrinde gördüğü oyuncak bebek ona ‘Ayşe’yi anımsatır. Kararını vermiştir; ona gidecektir. Gökdelendeki mağarasında bir cinnet nöbetinden diğerine savrulan Kolejli Kız ise, son bir hamle yaparak elini telefon rehberine atar. İnce parmağının ucundaki isim bir dönem düşman gördüğü meslektaşıdır: Bülent Oran! Kader, kıvrık uçlu diviti ve şeffaf fontuyla yine kayarak geçmiştir iki yaşam parşomeninin üzerinden. Birbirinden habersiz, birbirlerine doğru adım atan bu iki zıt kutup, tam 6 yıl görüşmedikten sonra Şasa’nın ‘Gökdelen Mağara’sında bir araya gelirler:
“Bir öğleden sonra Bülent, alâmet i farikası olan 40’lı, 50’li yılların modasından kalma fötr şapkası ve o tatlı tebessümüyle çıkageldi.” Oran, o günden sonra Ayşe Şasa’yı bir gün bile yalnız bırakmaz. Bir dönemin ‘rakibi’, hatta ‘düşmanı’ olan kişi yeni ‘kurtarıcısı’dır Kolejli Kız’ın. Yazmanın o girift, akıllara durgunluk veren izbelerinde gezinen ruhu ile kelimelerin sığ, ancak uçsuz bucaksız enginlerinde gezinen bu iki isim, en zor zamanlarda sırt sırta verirler.
Ayşe Şasa, en bulanık şizofren nöbetlerinde yeni hayat arkadaşına bir tahlisiye simidi gibi tutunur. Muazzam bir sabır ve hoşgörüyle eşine uzatır elini. Bir eliyle eşinin avcunu ısıtırken, diğer elinden kalemi bırakmaz ve bitmek tükenmek bilmeyen yazma yeteneğiyle yeni senaryolar üretmeye devam eder. Ülkenin ve batının bütün uzmanları seferber olmuştur Kolejli Kız için. Ancak şizofreniye tek boyutlu bakan tıp acizdir. İlaç tedavisi bitkinleştirir, bedensel tökezlemeler de yaşatır ona. Mağaradan kuleye yükseliş Ayşe Şasa yaklaşık 18 yıl süren bu çileli yolda tasavvufun ve tevekkül çınarının asırlara gömülü damarlarına sarılarak kurtulmaya başlar:
“Bülent beni enkazın içinden çıkardı. Ben on sene bu dört duvarın içinde oturdum. Konuşacak insanım bile yoktu. Enkazın altındaydım. Bülent geldi ve beni enkazın altından çıkardı. Yürüyemiyordum, konuşamıyordum, yataktan çıkmıyordum. Renkli kalemler alıyordu, filmler izlettiriyordu bana. Film izleyecek halim yokken öyle uğraştı benimle.”
En sıkıntılı döneminde, hiç beklenmedik anda İngilizce bir eser onu çekip çıkarmaya başlar bulunduğu bataklıktan; Muhyiddin İbni Arabî’nin Füsûs’u ve bir cümlecik: “Cenab-ı Allah buyuruyor ki; ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim.” Aşkların en büyüğüydü, bilen ile bilinmek isteyen arasındaki aşk!: “Kozmik bir şiir, kozmik bir müzik ve göksel bir mimari yapıt olan o eşsiz metafiziği okudukça, hayretim artıyor, ‘ben bunca yıl, bu kadar muhteşem bir söylemden nasıl habersiz kalmışım’ diye hayrete düşüyordum. Bir yandan bir ‘vird’ gibi onu okuyordum, diğer yandan İslam ve tasavvuf hakkında bilgilenmeye başladım. İbni Arabi anlattıkça önümde yıldızlar açılıyordu. Çözüldüm… Sanki burası bir mağara ben de yaralı bir hayvanım. Birden sanki İbni Arabî’nin laflarıyla tavan açıldı ve 18 bin âlem, yıldızlar ışık sunmaya başladı.”
Mağaranın tavanı açılmış, adeta 18 bin âlem ayağının altına serilmiştir bir dönemin Kolejli Kız’ının. Çok sonra kaleme aldığı ‘Deliler Ülkesinden Notlar’da şöyle tasvir edecektir:
“Dizi dizi asılmış insanlar, çocuk leşleri, bütün evreni kaplayan ceset kokusu. Sevdiklerin çığlıkları, kopmuş kelleler ve uzuvlar…”
Ve kitaba Hilmi Yavuz’un yazdığı ‘Sonsöz’den İbnî Arabî ile açılan boyut: “Şeyhü’l Ekber’in bembeyaz harmaniyeye bürünmüş ince gövdesi ve Kurtuba güneşinin altın ve nurdan inşa ettiği ve görklü yüzüyle, şeyh ve uzak müridi, bir tayy-ı zamanı yaşayarak, ‘Gaflet Çölü’nü geçiyor, ‘Hidayet Vadisi’ne yürüyor, ‘Tevhid Dağı’na tırmanıyor, ‘Hayret Yaylası’na ulaşıyorlar…”
Ayşe Şasa, Yeşilçam’ın en az eser veren senaristlerindendir. Bülent Oran ise ‘üç silahşörler’ tabir edilen (diğer iki isim Safa Önal ve Erdoğan Tünaş), filme çekilen senaryo sayısı bini aşan senaristlerden biri.
Uzun ve çileli yıllardan sonra, kartezyen ikiliği tevhidle aşıp, sinema yazarı Atilla Dorsay’ın tabiriyle, ‘İdeolojiler ve inançların çöküş çağında, içine düştüğümüz post modern çağ çukurundan ve tıpatıp birbirine benzer yaşamlardan farklı bir yerde durup, bizi kendince ışıklı bulduğu yeni bir yola çağıran’ Şasa Oran çifti, İstanbul’u zirveden gören ve ruhun en bilinmez izbeliklerinin yaşadığı cinnet anlarına şahit gökdelen mağaralarında, Yeşilçam melodramlarında bile eşine az rastlanır yaşamlarını, uyum, mutluluk ve huzur içinde sürdürüyorlar. Sinemanın bu iki zıt kutbunun anlayış ve fedakârlık yüzüğüyle birleştirdiği yaşam öyküsü tüm sıcaklığıyla devam ediyor epey bir süre.
Türk sinemasının ‘dikey’ büyüklüğü olan; derinliğin geçirdiği bu uzun ve çileli ruhî sarsılmayı, kaderin akıllara durgunluk verip, yürekleri şaşırtmayan kurgusu neticesinde kutbun diğer yüzü, ‘yatay’ büyüklük olan; enginliğin geçirdiği bedensel rahatsızlık izliyor. Ardından böbrek yetmezliği haftanın belli günleri diyaliz makinasına bağlanma. Elbette başucunda 22 yıllık eşi, dostu, hastası ve bir dönem yaşama sarılması için sıkı sıkıya yapıştığı elin sahibi Ayşe Şasa vardır.
50’ye yakın filmde oyunculuk, 800’e yakın senaryo. Bülent Oran’ın yaşadığı hızlı hayatı, Ayşe Şasa ile evlendikten sonra tabiri caizse mecrasına oturmuş ve gerçek ruh dinginliğini yakalamıştır. İşte bu iç huzuruyla tedai gördüğü hastanede. 23 Eylül 2004’te vefat ederken ardında bilinen replikler, bol miktarda gözyaşı, yeterince mizah ve hoş bir sadâ bırakır.
Ve Kolejli Kız büyük bir tevekkül ile karşılar bu ölümü. Çünkü artık geçici bir ayrılık olduğunu biliyordur.
Hayatının son demlerinde evi adeta bir medrese, külliye gibi dolup dolup taşıyor Şasa’nın. Onlarca ziyaretçi, Ayşe Şasa’nın sohbetinde bulunmak için sıraya giriyor adeta. Veda projesi ‘Dinle Neyden’i yazdıktan sonra aktif olarak sinemaya veda ediyor ama son nefesine kadar dostlarıyla kurduğu iletişimi koparmıyor.
Ve hatime olarak şunları yazıyor: “Şimdi, şu eski koltuğumda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar, ben geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle; aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim…”
2014 yılının serin bir haziran sabahına karşı, ayın 16’sında 73 yaşında mütebessim bir yüz ifadesi ile ahirete yürüyor Ayşe Şasa… Hayatının büyük bölümünü münzevi olarak yaşıyor ancak Hilmi Yavuz’un da dediği gibi, ‘bu az şey değil!”
[M.Nedim Hazar] 20.6.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
Kötülüğün iktidarında vicdanlı olmak suçtur [Alper Ender Fırat]
Melek Hoca’yı üniversiteden uzaklaştırdıklarını duyduğumda, ‘vicdanı’ kamudan, topyekün söküp atmaya kesin kararlı olduklarını düşündüm. Yapmak istedikleri, iyilik ve vicdan adına ne varsa ülkeden söküp atmaktı. Kötülük iktidarı, en büyük düşmanına yani vicdana ölümcül bir saldırı halindeydi.
15 Temmuz tiyatrosu sahneye konmadan önce istihbarat teşkilatları sanki insanları vicdanlı olup olmamasına göre tasnif etmiş, fişlemiş ve ihraç ederken de bunu esas almışlardı. Bir aidiyetin tamamına soykırım uygularken onun haricindekiler içinde ne kadar hakkı, hukuku, adaleti, insan hakkını savunan, şahsiyetli varsa onları da bulup ihraç etmişlerdi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Melek Göregenli de bunlardan biriydi. Melek Hoca 15 Temmuz’dan önce Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi ve sosyoloji profesörüydü. Tanıyanlar bana hemen hak vereceklerdir ki O, vicdanın somutlaşmış hali gibiydi. Hangi canlı mağdur olmuşsa, zulme uğramışsa, haksızlığa maruz kalmışsa Melek Hoca onun yanında ve tarafındaydı. Kötülüğe, yanlışa ve mazluma kimlik sormazdı. Kim mazlum ve mağdursa yanında, yapılan kötülükse kimin yaptığına bakmadan karşısında olurdu.
Başörtüsü yasaklarının en ceberrut olduğu dönemlerde bile o derslerinde yasakları yasaklamış, öğrencilerin derslerine rahatça girebilmesini sağlamıştı. Melek Hocayı daha sonra ki yıllarda da istisnasız her mağduriyetin yanında, her zorbalığın karşısında görecektik.
O yıllarda başörtüsü yasaklarını en sıkı şekilde uygulayanlar, bugün görevlerine devam ederken, sıkı laikçilerin sopalarla gezdiği dönemlerde başörtülü öğrencilerin yanında yer alan Melek Hoca gibi ‘solcular’ KHK ile okuldan uzaklaştırıldı. Bu sanıyorum siyasal İslamcıların bir teşekkür(!) şekliydi.
Melek Göregenli tanıdığım bir örnek olduğu için anlattım, eğer sadece kendi mahallesi, kendi kabilesinin dertleriyle dertlense, geride kalan hiç kimse umurunda olmasaydı, okuldaki görevine devam ediyor olacaktı. Tıpkı İbrahim Kaboğlu, Murat Sevinç, Cenk Yiğiter, Yüksel Taşkın, Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi başkasının derdiyle de dertlenmek kötülük iktidarının affedebileceği bir şey değildi.
Geriye kalanların hepsi bencil, oportünist demiyorum tabi ki, ancak bencil ve oportünist ne kadar insan varsa kimliği veya aidiyeti fark etmeksizin görevlerine devam etti. İyileri yok edip, gerisini devlette bırakmak bile bugün kötülüğün iktidar olduğunu tek başına ispat etmeye yeter.
Acun Karadağ’dan Nazan Bozkurt’a, Cemal Yıldırım’dan Haluk Savaş’a kadar, ötekinin derdiyle dertlenenler ne kadar ‘vicdan’ sahibi varsa fişleme listelerinde.
İşte bunlardan biri olan nüfus memuruyken ihraç edilen Nazan Bozkurt işini geri istediği için karga tulumba tutulup atıldıktan sonra kalkıyor ve diyor ki “yerlerde sürüklenmişiz, saçlarımız yolunmuş, kemiklerimiz kırılmış bunlar hiçbir şey değil, bu ülke halkına yaptıklarının yanında bunlar hiçbir şey değil. Sonra da bebekli annelerin hikayelerini anlatıyor. Dört aylık bir bebeği olan anneyi tutukladılar. O bebek her gün ağlıyor, her gün ağlıyor susturamıyorlar. Siz hangi intikam saikiyle o dört aylık bebeği annesinden ayırabildiniz? Sonra bir kadın getirdiler siyasi şubeye, 1 aylık bebeği vardı, sütü göğsünü sızlatıyor, ona dedik ki sütünü lavaboya sağsan olmaz mı? Kadın o çocuğumun sütü nasıl akıtabilirim diye ağladı. Bunlar bebeklerden bile intikam alıyorlar.”
Sosyalist bir kadın kendine yapılan zulmü bir yana bırakıp ötekinin derdini anlatıyor ve bebekli kadınlara yapılan zulme avazı çıktığı kadar karşı çıkıyor.
Bütün bu gördüklerimiz bize hayatı bir kere daha anlatıyor. Sanıyorum hiçbir şey, bu süreç kadar öğretici, iz bırakıcı olamazdı. Biz bir kere daha anlıyoruz ki zalim kim ama kim olursa olsun lanetlidir, mazlum kim ama kim olursa olsun arkasında durulasıdır. Bir kere daha ve çok iyi anlıyoruz ki bizim acımızın merhemi başkasının acısında saklıdır.
[Alper Ender Fırat] 20.6.2020 [TR724]
15 Temmuz tiyatrosu sahneye konmadan önce istihbarat teşkilatları sanki insanları vicdanlı olup olmamasına göre tasnif etmiş, fişlemiş ve ihraç ederken de bunu esas almışlardı. Bir aidiyetin tamamına soykırım uygularken onun haricindekiler içinde ne kadar hakkı, hukuku, adaleti, insan hakkını savunan, şahsiyetli varsa onları da bulup ihraç etmişlerdi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Melek Göregenli de bunlardan biriydi. Melek Hoca 15 Temmuz’dan önce Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi ve sosyoloji profesörüydü. Tanıyanlar bana hemen hak vereceklerdir ki O, vicdanın somutlaşmış hali gibiydi. Hangi canlı mağdur olmuşsa, zulme uğramışsa, haksızlığa maruz kalmışsa Melek Hoca onun yanında ve tarafındaydı. Kötülüğe, yanlışa ve mazluma kimlik sormazdı. Kim mazlum ve mağdursa yanında, yapılan kötülükse kimin yaptığına bakmadan karşısında olurdu.
Başörtüsü yasaklarının en ceberrut olduğu dönemlerde bile o derslerinde yasakları yasaklamış, öğrencilerin derslerine rahatça girebilmesini sağlamıştı. Melek Hocayı daha sonra ki yıllarda da istisnasız her mağduriyetin yanında, her zorbalığın karşısında görecektik.
O yıllarda başörtüsü yasaklarını en sıkı şekilde uygulayanlar, bugün görevlerine devam ederken, sıkı laikçilerin sopalarla gezdiği dönemlerde başörtülü öğrencilerin yanında yer alan Melek Hoca gibi ‘solcular’ KHK ile okuldan uzaklaştırıldı. Bu sanıyorum siyasal İslamcıların bir teşekkür(!) şekliydi.
Melek Göregenli tanıdığım bir örnek olduğu için anlattım, eğer sadece kendi mahallesi, kendi kabilesinin dertleriyle dertlense, geride kalan hiç kimse umurunda olmasaydı, okuldaki görevine devam ediyor olacaktı. Tıpkı İbrahim Kaboğlu, Murat Sevinç, Cenk Yiğiter, Yüksel Taşkın, Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi başkasının derdiyle de dertlenmek kötülük iktidarının affedebileceği bir şey değildi.
Geriye kalanların hepsi bencil, oportünist demiyorum tabi ki, ancak bencil ve oportünist ne kadar insan varsa kimliği veya aidiyeti fark etmeksizin görevlerine devam etti. İyileri yok edip, gerisini devlette bırakmak bile bugün kötülüğün iktidar olduğunu tek başına ispat etmeye yeter.
Acun Karadağ’dan Nazan Bozkurt’a, Cemal Yıldırım’dan Haluk Savaş’a kadar, ötekinin derdiyle dertlenenler ne kadar ‘vicdan’ sahibi varsa fişleme listelerinde.
İşte bunlardan biri olan nüfus memuruyken ihraç edilen Nazan Bozkurt işini geri istediği için karga tulumba tutulup atıldıktan sonra kalkıyor ve diyor ki “yerlerde sürüklenmişiz, saçlarımız yolunmuş, kemiklerimiz kırılmış bunlar hiçbir şey değil, bu ülke halkına yaptıklarının yanında bunlar hiçbir şey değil. Sonra da bebekli annelerin hikayelerini anlatıyor. Dört aylık bir bebeği olan anneyi tutukladılar. O bebek her gün ağlıyor, her gün ağlıyor susturamıyorlar. Siz hangi intikam saikiyle o dört aylık bebeği annesinden ayırabildiniz? Sonra bir kadın getirdiler siyasi şubeye, 1 aylık bebeği vardı, sütü göğsünü sızlatıyor, ona dedik ki sütünü lavaboya sağsan olmaz mı? Kadın o çocuğumun sütü nasıl akıtabilirim diye ağladı. Bunlar bebeklerden bile intikam alıyorlar.”
Sosyalist bir kadın kendine yapılan zulmü bir yana bırakıp ötekinin derdini anlatıyor ve bebekli kadınlara yapılan zulme avazı çıktığı kadar karşı çıkıyor.
Bütün bu gördüklerimiz bize hayatı bir kere daha anlatıyor. Sanıyorum hiçbir şey, bu süreç kadar öğretici, iz bırakıcı olamazdı. Biz bir kere daha anlıyoruz ki zalim kim ama kim olursa olsun lanetlidir, mazlum kim ama kim olursa olsun arkasında durulasıdır. Bir kere daha ve çok iyi anlıyoruz ki bizim acımızın merhemi başkasının acısında saklıdır.
[Alper Ender Fırat] 20.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kaydol:
Yorumlar (Atom)