Yeni bir karanlık senaryo daha yürürlüğe konuldu [Sinan Aydın]

Hizmet hareketine yönelik kesintisiz süren operasyonlar, gün geçtikçe şekil değiştirip gittikçe çirkefleşiyor. Hukuk zeminini kaybedeli çok oldu ama insanlıktan da çıkıldı. 

Dört yıl önce tek tek kamu görevlilerinin tutuklamasıyla başlayan tutuklamalar kitlesel hale dönüştü. 

Kadın, ihtiyar demeden herkesin ellerine kelepçe vurulması, çocukların cezaevi kapılarında annesiz babasız bırakılması, hastaların tek başlarına hücrelerde ölüme terk edilmeleri artık sıradan hale geldi.

Cumhuriyet tarihinde görülmeyen kitlesel göz altına alınmalara artık alıştık. Zaman zaman günde 5 bin kişinin gözaltına alındığı oldu. 

Bu süreçte gözaltına alınanlar, IŞİD terör örgütü şüphelilerine gösterilen özeni bir yana bırakın gaspçıların, tacizcilerin, katillerin karşılaşmadığı muamele ile karşılaştılar.  

Bu süreçte AKP'nin emniyeti teslim ettiği zihniyet, 90'lı yılların bütün karanlık yöntemlerini tek tek kullanmaya başladı. Karakolda ve cezaevinde işkence haberleri gelmeye başladı. OHAL bahane edilerek her türlü işkenceye önceleri göz yumuldu, daha sonra işkence sistematik hale geldi. 

Savcılıklar bile OHAL gerekçesi ile işkence iddialarını inceleme yapmaktan kaçındı. Gözaltında ve tutukluklar arasındaki şüpheli ölümler arttı.

Daha sonra AKP'nin emniyet zihniyeti 'Beyaz Torosları' devreye soktu. Ankara ve İzmir’de art arda  kaçırılma vak'aları yaşandı. Şu ana kadar Ankara’da 7, İzmir’de 1 kaçırılma vak'ası ile ilgili bir sonuç alınabilmiş değil. 

DÜNYAYI İKNA EDEMİYOR

AKP elindeki büyük propaganda gücüne, yüzlerce itirafçı, muhbir, iftiracı ifadesine rağmen, dünyada kimseyi Hizmet Hareketinin terör örgütü olduğuna ikna edemedi .

Önce Almanya İstihbarat Başkanı ardından İngiltere Parlamentosu ve ABD istihbarat teşkilatları hazırladıkları raporlarla gerçekleri ortaya koydular. 

Şimdi AKP yine bir başka karanlık oyunu devreye koydu. 

90'lı yıllarda yargısız infazlarla gündeme gelen kadrolar,  2017 Türkiye'sine aynı senaryonun yeni bir versiyonunun işaretlerini veriyorlar. 

Anlaşılan Dünyayı ikna edemeyen AKP ve karanlık kadroları, Hizmet Hareketini terör örgütü gibi göstermek için farklı komploların içine girmiş. 

Yalan üstüne kurulu bir kara propaganda ile başlatılan kampanya daha önce de gündeme getirilmişti.

Ancak bu sefer iş daha da çirkef hale getirilecek gibi.....

KİTLESEL İNFAZLAR YAŞANABİLİR 

Gece yarısı, şafak vakti zaman farkı gözetmeksizin evler basıldı. Binlerce Öğretmen akademisyen, polis, hakim, savcı, işadamı, kadın, erkek ve çocuk gözaltına alındı.  Ama hiç biri kendisini almaya gelenlere küçük bir direniş bile göstermedi. 

Yapılan aramalarda Kitap, takke, tespih, seccade dışında suç aleti bulunmadı. Hatta bir çok yerde çocuk masalları ve Kuran-ı Kerim bile suç aleti listesine girdi. 

Ancak ne silah bulundu ne de bir şiddet emaresi. 

İLK DENEME MARDİN'DE 

Havuz medyasında yer alan habere göre Mardin’de yapılan bir aramada güya hizmet hareketine mensup birinin evinde PKK ve IŞİD ile ilgili çeşitli örgütsel dokümanlar, kitaplar, yatak odasında gizlenmiş silahlar ve çok sayıda mermi ele geçirdi

Havuz medyasında yer alan bu haberler karanlık senaryonun habercisi gibi duruyor. 

Bazı evlerde arama yapılırken 'İçeridekiler direniş gösterdi 'deyip infaz edip içeriye silah koymak oldukça eski bir yöntem.  

Hatta bazı ev aramalarında 'Direniş olabilir' gerekçesi ile özel harekat polislerinin talep edilmesi bu tür yargısız infazları akıllara getiriyor.

Bu yargısız infazlarla kaybedilen prestiji yeniden kazanmaya çalışacak olan karanlık kadrolar Hizmet Hareketini yeni bir karalama fırsatı yakalamaya çalışacak gibi duruyor.  

Emniyetin teslim edildiği kadroların geçmiş icraatlarına bakacak olursak şimdi bu tür operasyonlar hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu kadar da olmaz demeyin. AKP son dört yılda bir çok olamaz denilen şeyi yaptı. Çünkü hukuk zemini gibi insanlık ta uzun süre önce kaybedildi 

[Sinan Aydın] 8.5.2017 [Samanyolu Haber]

Mektuplar... Evlatlarımı severken utanıyorum [Ali Emir Pakkan]

Demokrasi yok, hukuk bitti. Şikayet merci kalmadı. Mazlumların iniltisi ney gibi dinleniyor! Sadece tarihe not düşebiliriz! İleride hem burada hem de ötelerde hesap sorulsun, zalimlerin yüzüne tükürülsün, diye. Bu sutuna gelen mektuplar içinden bazılarını kısaltarak paylaşmak istiyorum. İsimlerini, bir zarar görürler endişesi ile yazamıyorum!

Çocuklarımı severken utanıyorum

 Senin zulmün arttıkça benim sevdam öyle artıyor ki...Senden hiç ama hiç korkmuyorum, zulmünden de! 

Allah bana yeter!  O ne güzel vekildir. 

Kardeşlerim, ablalarım, abilerim hep size dua ediyoruz. Aklımız kalbimiz hep sizinle. Evlatlarımı severken çok utanıyorum, onların gözyaşlarını silerken çok utanıyorum, gülmeye utanıyorum...

Siz o sıkıntıları çekerken ben bu rahat döşekte uyumaya utanıyorum. 

İçimizde zerre şüphe yok! Bu günler geçecek, bu zulüm de bitecek ve güzel günler gelecek...

(S. S)

İçi yananlar var!

Yamanlar koleji yazınızı okudum, hizmetten olmayan fakat en az sizin kadar içi yanan insanlar olduğunu bilin istedim; yağmanın dozu o kadar da değil ki; yurtlar, okullar çoğu harabe ve bazıları peşkeş çekilmiş. Ama Allah büyük. Gün gelecek devran dönecek. Allah (cc) hizmet hareketinin ve tüm mazlumların yardımcısı olsun .. ( A.A)

Kızıma baban çalışmaya gitti dedim

Merhaba tutuklu gazetecilerden birinin eşi olarak yazınız için size çok teşekkür ederim. Eşim 250 gün tutuklu kaldı ve tahliye edilmesinin ardından 11 gün sonra tekrar tutuklandı. 4 yaşındaki kızımın neler yaşadığını bir kez daha hatırlattı bu yazınız bana, söyleyemedim kızıma çalışmaya gitti diyebildim... Önce umut verdiler sonra tekrar umudu elimizden aldılar.. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorlar hayatlarımızla... Allah büyük,  O'na sığındık... (R.Ö)

Çok şey yazmak istiyorum ama..

Ne günlere kaldık? Daha neler göreceğiz kim bilir? Doğru yanlış, yanlış doğru olmuş. Ben de yazmak istiyorum ama inanın çok korkuyorum. Eşim ve benim sanık olduğumuz mahkememiz önümüzdeki ay görülecek. 4 aylık bebeğim var ve eşim 7 aydır tutuklu. Her sabah polisler beni de almaya geldiler diye kalkıyorum. Çok şey yazmak istiyorum ama şimdilerde her şey suç, ya-za-mı-yo-rum. (G.O)

Zulme ses çıkmıyor!

Allah aşkına söyler misiniz, bu millet nasıl bu kadar taş vicdanlı oldu? Bu kadar haksızlığa, zulme kimsenin sesi çıkmıyor! Ne zamana kadar sürecek bu? Hangi kanalı açsam cemaate saldırıyorlar! Allah zulmedenleri ve zulme sessiz kalanları bildiği gibi yapsın! (A.A)

***

Birilerinin kin ve nefretle açılan kapanan ağızlarının aksine bütün mektupları dua ile bitiyor! Bütün satırlarda yakarış var... 

Allah'ım, bu kapkaranlık gecelerin ne zaman sabahı? 

[Ali Emir Pakkan] 8.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

İslam tarihine bakın, aynı koalisyonu göreceksiniz... [Faruk Mercan]

Turgay Karaman, Malezya'nın Başkenti Kuala Lampur'daki prestijli “Time international School”un müdürü... Geçtiğimiz hafta salı günü Malezya'da kaçırıldı.

Olayın çok erken haber alınması ve uluslararası medyanın gündemine girmesi sayesinde işin rengi değişti. Malezya makamları, Turgay Karaman'ın IŞİD bağlantısı sebebiyle gözaltına alındığını iddia ettiler.

The Guardian gazetesi, Turgay Karaman'ın, Malezya Başbakanı Najib Razak ile yaptığı görüşmelerin resmini yayınladı. Turgay Karaman'ın Malezya'daki prestijli bir uluslararası okulun müdürü olduğunu hatırlatan The Guardian, Karaman'ın twitter hesabını da incelemiş ve sonucu okurlarına şöyle bildiriyor:

“Bir IŞİD elemanı ile uyuşan hiçbir tarafı yok...”

Bunu elbette Melazya makamları da çok iyi biliyor.

Yoksa, başkentte çok prestijli bir uluslararası okulun müdürünün IŞİD elemanı olmasına izin verirler mi?

Bu gibi uluslararası okullarda, o ülkedeki yabancı diplomatların çocukları okur. Bu diplomatların hepsi, bu iddiaya gülmüştür.

Olayın özü şu: Eğer bu kaçırılma olayı zamanında haber alınmasa ve uluslararası medyanın gündemine girmese, Turgay Karaman çoktan Türkiye'ye teslim edilmiş olurdu. Olay deşifre olunca, alelacele uydurulmuş bir kılıf IŞİD...

Human Rights Watch'un çok erken devreye girmesi de bu kaçırılma planının deşifre olmasında önemli rol oynadı.

Malezya'daki olay, Türkiye'deki hukuk tanımaz rejimin uluslararası hukuku da hiçe sayan eylemlerinden sadece biri...

Avrupa ülkelerinde imamlara casusluk yaptırılması, bir çok ülkede Hizmet kurumları ve Hizmet mensuplarına yönelik kumpasları dünyanın gündeminde...

Bu eylemleriyle suç dosyalarını kabartıyorlar. Bu hikayenin sonu, Türkiye'nin bütün dünyada “Haydut devlet” kategorisine girmesi...

Başka ülkelerde bu haydutlukları yapanların, olağanüstü hal rejimi altındaki Türkiye'de yaptıklarını düşünün... Geçenlerde, “Acımayacağız. Acırsak, acınacak hale geliriz” diyordu Saraydaki şahıs...

Oya Baydar çok güzel sordu: “Her dinde acıma vardır. Siz hangi dindensiniz?”

Aynı şeyi Çetin Doğan söylüyordu: “Acımayacağız, tepeleyeceğiz...”

Oya Baydar çok güzel bir tesbit yapıyor. Sadece İslam'da değil, hiçbir dinde bu söylemin yeri yok...

The Times gazetesi, geçtiğimiz hafta teşhisi koydu: Saray'daki şahıs Stalin'in ve Hitler'in yöntemlerini kullanıyor. Ve Stalin ile Hitler'in yalan taktiklerini... Washington Post gazetesi de Peru'nun eski diktatörü Fujimori'ye benzetti Saraydaki şahsı...

Mümin yalan söylemez. Yalan, mümin görünümlü münafıkların alameti farikasıdır.

“Savaşta her türlü hile ve yalan mübahtır” fetvalarına bel bağlıyorlar.

Bu fetvalarla, seçim sandığında hile yapıyorlar.

Bu fetvalarla masum insanlara iftira atıyorlar; kadınları ve çocukları tutukluyorlar.

Dört yıldır Türkiye'yi bu hile ve yalanlarla cehenneme çevirdiler.

Kuala Lampur'daki prestijli bir okulun müdürüne IŞİD iftirası atanların, Türkiye'de hangi yalanlarla insanlara neler yapabileceğini düşünün...

Bütün bu cürümleri işlerken, milliyetçi görünümlü din düşmanları ve demokrat kılıklı iflah olmaz cemaat düşmanları da onların destekçisi...

Koalisyonu görüyor musunuz? İslam tarihine bakın, münafık güruhun hep bu koalisyonun içinde olduğunu görürsünüz.

Bir yalan koalisyonu bu... Ve günü gelince bir rüzgarla devrilecek çürük bir koalisyon...

Cemaat düşmanlığı ile maruf, bu düşmanlığını demokrat kılığına girerek gizlemeye çalışan bir şahıs, geçenlerde şöyle diyor:

“Yurtdışındaki Cemaat yazarları, dışarıdan bize demokrasi dersi vermeye kalkıyor...”

Bu şahsa şunu sormak lazım: Aynı şeyi Can Dündar için de söylüyor musun? Onu da, dışarıdan demokrasi dersi vermekle suçluyor musun?

Türkiye'yi terk eden ilk gazeteciler ve yazarlar biz değiliz. Baskı dönemlerinde nice yazarlar, sanatçılar, entelektüeller Türkiye'yi terk ettiler. Bu baskı rejimlerinin bir an önce sona ermesi için dışarıda mücadele verdiler.

İflah olmaz Cemaat düşmanlarının derdi başka... Hepimiz hapislere girsek yine nefretleri bitmeyecek. Türkiye dışında olmamızdan değil, hapishanede olmayışımızdan rahatsızlar.

Daha önce burada bir kaç kez yazdım. Keşke biraz İslam tarihinde münafıkların yedeğine girmiş insanların başına gelenlere bir baksalar.

Keşke İran'da Humeyni rejiminde yaşananları görseler... İran'da devrimin yerleşmesiyle solcuların başına gelenleri görseler...

Ama göremiyorlar. Cemaat düşmanlığı gözlerini köreltmiş. Ve çukurlaştıkça çukurlaşıyorlar bu Cemaat nefretiyle...

Dışarıda olmak, bir gazetecinin ve yazarın sorumluluğunu arttırır. Ülkesi baskı altında inleyen dışarıdaki bir gazeteci, bir yazar sessiz kalamaz, köşesine çekilemez. Böyle zamanlarda dışarıda olmanın sorumluluğu çok büyüktür. İçeride zindanlara atılan, işkence görenlere karşı, her türlü baskıya maruz kalan onların aileleri ve çocuklarına karşı bir sorumluluktur bu...

Tarihe karşı, gelecek nesillere karşı, kendi çocuklarımıza karşı bir sorumluluktur bu...

Susmayacağız. Yazmaya, konuşmaya devam edeceğiz.

Güzel bir ülkeyi cehenneme çevirenleri ve onların yedeklerini yazmaya, bu yalan koalisyonunun cürümlerini deşifre etmeye devam edeceğiz...

Ve bir gün bu güzel ülke bu yalan koalisyonun tasallutundan kurtulacak, biz de merhum Cem Karaca gibi ülkemize geri döneceğiz.

“Döndümse, ülkeme döndüm...” diyerek...

Ve o dönüş gününe kadar, “Allah Yar...” diyerek...

[Faruk Mercan] 8.5.2017 [Samanyolu Haber]

Kim var orada? [Abdullah Aymaz]

Ahlâk kitaplarının bazıları, FAZÎLET’i  anlatırken, güzel ahlâk ve davranışların daha doğrusu insanî evrensel değerlerin alışkanlık hâline getirilmesidir, diye bir tarif ediyorlar. Alışkanlık nedir? Düşünmeden yaptığımız davranışlardır. Yani biz bir iyiliği, bir güzelliği hiç düşünmeden – bunun bana faydası ne, zararı ne diye hiçbir tereddüt göstermeden -  yapıyor ve yerine getiriyorsak, faziletli bir iş yapmış oluyoruz. Üstad Necip Fazıl da “Kim var orada, deyince, sağına ve soluna bakmadan, ‘Ben varım’ diyebilen bir gençlikten bahsederek, meselemize bir izah getirmektedir.

İnternet sitelerinde çeşitli varyantları, ilaveleri ve yorumları ile Garcia’ya Mektup hikâyesi dolaşmaktadır. Anlatmak istediğimiz hususu aslından çok faslına bakarak bununla ifade etmeye çalışalım:

Amerikalı gazeteci Elbert Hubbart, Philistine adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında Garcia’ya Mektup başlıklı bir yazı yazar. Mesele şudur: Amerika’nın Kurtuluş Savaşının bir safhasında İspanya ve sömürge ordusunu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia’nın ordusuna Cumhurbaşkanı Mc Kinley, bir mektup yazar. Bu mektubun âcilen yerine ulaşması gerekmektedir. Ama Başkomutanlık karargâhında Garcia hakkında bilgi yoktur, nerede olduğu ve yanına nasıl gidileceği meçhuldür. Kendisine posta veya telgraf yoluyla ulaşmak imkânsızdır. Onun için ABD  Başkanının yanındakiler bu mektubun ancak elden götürülebileceğini söylediler. Başkanın çaresiz bakışları karşısında cevap subaylardan birisinden geldi. “Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş (veya yüzbaşı) vardır; kimsenin, nerede ve hangi sığınakta olduğunu bilmediği Garcia’yı o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.” dedi.  Rowan çağırılıp, mektup kendisine verilir, Garica’ya teslim etmesi söylendi. Rowan mektubu aldı, göğsüne sakladı. Önce Başkan’a sonra diğerlerine selamını verip dışarı çıktı. Rowan yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından  da faydalanarak üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba’nın balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan, pek çok tehlikeler atlatıp, büyük sıkıntılara katlandıktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garica’ya mektubu teslim etti…

Burada önemli mesele şu: Rowan’a ‘Bu mektubu Garcia’ya götürüp teslim edeceksin.” denildiğinde, bazılarının yaptığı gibi, “Bu Garcia kim? Nerede? Onu nasıl bulabilirim? Acaba bunu, bir başkası götüremez miydi? Benim eşim rahatsızdı da…” gibi sorular sormadı ve bir sürü mazeret ileri sürmedi… Hemen işine koyuldu…. Yani, kendisi: “Ben bu işi en iyi nasıl yapabilirim” düşüncesiyle meselesine yoğunlaştı. Yoksa, “Ben bu işten nasıl sıyrılabilirim; ben bu işi en güzel nasıl yapmam” aptallığına sığınmadı…

İşte bu yüzden 118 sene önce yazılmış ve olağan üstü bir özelliğe sahip olmayan bu yazının basılıp yayımlanması, hiçbir kitabın mazhar olmadığı bir ilgiye mazhar olmuş ve baskıları  yüz milyon adedi aşmıştı… Hele şimdilerde internet sitelerinde daha da çok insana ulaşmıştır.

Daha o günlerde bu yazı  New York Merkez Demiryolu İşletmesinin bütün çalışanlarına, çoğaltılıp verilmiştir. Bu mesele Rus Demiryolları Genel Yönetmenine ulaşınca Rusça’ya çevrilip bütün çalışanlarına dağıtılmıştır. Sonra Rus Ordusu mensuplarına da ulaştırılmıştır. Beş sene sonra 1904’te Rus-Japon Savaşı sırasında esir Rus askerlerinin üzerinden çıkan bu yazı Japonca’ya çevrilip Japon İmparatorunun  emriyle bütün Bakanlıklara ve bütün görevlilere dağıtılmıştır…

Burada  anlaşılması gereken asıl  mesele yetiştirilen insanların bu derin ve engin anlayışla donatılmasıdır. Böyle bir şuura sahip fertlerin karşısında hiçbir faziletsiz anlayış duramaz. Bir de Üstad Hazretlerinin tabiriyle bu husus İMANLI  FAZİLET şeklinde taçlandırılırsa… İhlas, takva ve sadakat ile kanatlandırılırsa…

Bunun için en başta İhlas ve Uhuvvet Risaleleri tekrar tekrar mütalaa ve müzakere edilmelidir. Lâhikalar ve Hizmet Rehberi de hiç unutulmamalıdır. Bilhassa şu süreçte her bir fert, bin insan gibi hizmet edebilmesi için, bu güzelliklerle  teçhiz edilmelidir. Üstad’ın tabiriyle “vâhid-i sahih” (tam sayı) haline getirilmelidir. Kesirli, küsurlu ve kusurlu fertlerle  mükemmel iş yapılamaz. Hatta onların çoğalması, tesir gücünün azalması demektir. Kesirli sayılar çarpılınca  çoğalmaz bilakis azalırlar. İki kere iki dört eder ama; iki kere yarım bir eder; yarım kere yarım dörtte bir eder… Böyle yarım yamalaklar da her şeyi berbat ederler… Bu sürecin en büyük faydası, bu yarım yamalakları, bu kesirli, küsurlu ve kusurluları, bir elekten geçirip, bazılarının çok sağlam vahid-i sahih yani tam sayı olmasının, bazılarının da maalesef elenmesinin sağlanmasıdır. Hizmet hâlis ve sağlamlarla yoluna devam edecektir, inşaallah…  

[Abdullah Aymaz] 8.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Namık Kemal’in ruhu, Egemen Bağış’a hulul ederse [Konuk Yazar: Zübeyr Cesur]

AKP hükümetine muhalifliğinden dolayı tutuklu bulunan eski Zaman gazetesi yazarlarından Ali Bulaç, 23 Temmuz 2012’de Zaman gazetesinde kaleme aldığı bir yazıda, İslamcıların üç ana dönemde üç nesil olarak birbirlerini takip ettiklerini düşündüğünü dile getirir. Birinci nesil İslamcıların 1850-1924; ikinci nesil İslamcıların 1950-2000 yılları arasında rol oynadığını vurgular. 21. yüzyılın ilk yıllarından başlamak üzere üçüncü nesil İslamcılarınsa yakın tarih sahnesine çıkmış bulunduklarına atıfta bulunur.

Şu anda tutuklu gazeteciler arasında bulunan bir diğer eski Zaman gazetesi yazarlarından Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne ise, 1991’de doktora tezi olarak kaleme aldığı ‘Siyasal İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu’ isimli eserinde, yine Bulaç’ın birinci nesil dediği Yeni Osmanlı İslamcı aydınlarına dair orjinal tespitlerde bulunuyor. Aynı zamanda kitapta,  o dönemin İslamcı aydınları ile, günümüz siyasi İslamcılarla kesişen vasıflarının olduğu net bir şekilde farkediliyor.

Türköne, ısrarla, “İslam, İslamcılar ile bir ideolojiye dönüşmüştür” tespitinde bulunduğu eserinde, Namık Kemal’in yaşadıklarından alıntılar yapar. Kemal’in, arkadaşlarıyla birlikte Avrupa’ya kaçtıktan ve gazete hazırlıklarına giriştikten sonra, mektupla babasından İslamiyetle ilgili kitaplar ısmarladığını hatırlatır ve şunları ekler: ”Bunlar yazılacak şeylerden İslamın ahvalinden misal göstermek lazım” diye ekliyor. Türköne, bu ifadeden Yeni Osmalıların kendi aralarında müzakere ederek, Babıaliye karşı muhalefetlerinde  İslamiyetten yararlanmayı karar verdiklerini çıkartıyor.

NAMIK KEMAL: İNGİLİZ KONYAKLARI PEKALA

Bir de Namık Kemal’in babası ile mektuplaşmalarında geçen diyaloglar, İslamcıların ta o günden bugüne İslam’ı kendi çıkarları için nasıl suistimal ettiklerini gün yüzüne çıkarıyor. Kemal, babasına Londra’dan İngiliz konyağının mehdini yapar ve şöyle der: ”Burananın konyakları pek ala.. Hele Londra’da yarım şişe konyak içmeyince, midede kuvve-i hazime mümkin olmuyor.” Yine Kemal, babasından gelen, zamparalık dedikodularına dair ikazlarını yalanalamakla beraber şöyle cevaplar: ”Size, öyle zamparalık ediyorlarmış, şöyle gelip böyle gidiyorlarmış gibi söz söyleyen olursa, sayenizde Avrupad’da oturuyorlar; orada Kabe tavaf olunmaz ya ne yapsınlar dersiniz.”

Zahirde medyadaki Namık Kemal ise, İslam’ın ateşin taraftarları arasında yer aldığı görülüyor. Yine aynı eserde, 1868’de Hürriyet’te kaleme aldığı bir yazısında, ”Hakikat biz Düstür’a bedel kanun-u şer’i yapmak talabindeyiz…” şeklinde ifadeler kullanıyor. Ancak diğer tarfafta ise babasına İngiliz konyağını övüyor; kendisinin zamparalık eleştirilerine ise, ”Avrupa’da Kabe tavaf olunmaz ya ne yapsınlar.” cevabını veriyor.

Gelelim üçüncü nesil olan AKPli İslamcıların İslamı kendi politikaları için nasıl kullandıkları meselesine. Bu konuda AKP cenahının arşivi oldukça zengin. Ancak biz, şu meşhur makaracı eski AKP’li bakan Egemen Bağış ile yetinelim.

MAKARACI BAĞIŞ: İLK İFTARIMIZI YAPTIK

Tarih, 09 Temmuz 2013. Bağış, Avrupa Birliği Bakanı. Dönemin Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara ile Ülke TV’nin sunduğu Ramazan Sofrası isimli programında konuşuyor. Kendisine mikrofon uzatılan Bağış, ”Başkanımıza  çok çok teşekkür ediyorum. Sağolsun ‘ilk iftarımızı’ onun ev sahipliğinde yaptık…” diyor. Bu arada  Egemen Bağış’ın 2007’de başörtüsü özgürlüğünü savunduğu için  siyasetten men edilme talebi ile Anayasa Mahkemesinde yargılandığını da hatırlatalım.

Ancak daha sonra aynı Egemen Bağış’ın Metehan Demir’le yaptığı ve sızdırılan telefon görüşmesi internete düşüyor. Ses kayıtlarında Bağış’ın Kur’an’ın en uzun süresi olan Bakara ile dalga geçtiği ortaya çıkıyor: “Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara.” Yani Bağış, kapalı kapalı ardından iftarını açtığı Ramazan ayında inen Kur’an’ın bir süresi ile alay ediyor. Adeta Namık Kemal’in ruhu, Egemen Bağış’a hulul ediyor.

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi, eski Yeni Osmanlı İslamcı aydınları ile, yeni AKPli siyasiler ve aydınları arasında hiçbir fark yok. Zihniyet hep aynı: İslam’ın, çıkar, iktidar, menfaat uğruna Türköne’nin de dediği gibi bir ‘ideolojiye’, ‘siyasi bir araca’ dönüştürülmesi.

[Zübeyr Cesur] 8.5.2017 [TR724]

Cumanın yükümlülük şartları (3) [Abdullah Salih Güven]

İLK İKİ YAZI:


Cuma namazını fıkhi bağlamda ortaya konan şartlarla incelemeye sıra geldi. Fıkıhçılar ‘Cuma namazının farz ve sahih olması’ diye tercüme edebileceğimiz ikili bir tasnif yapmışlardır ve hemen her mezhepte bu tasnif şekli kabul edilmiştir. Biz bunlara fıkıh dilinde Cuma’nın vücub ve sıhhat şartları diyoruz. Vücub, burada kullanılan manasıyla yükümlülük, mükellef olma demektir. Buna göre Cuma kılmakla yükümlü olmanın şartları, kişinin Müslüman, erkek, hür, mukim olmasıdır. Şimdi bu şartları teker teker inceleyelim.

1-Müslüman olmak. Bu şart üzerinde fazlaca bir şey söylemeye gerek yok. Çünkü gayet açık, seçik ve net: Müslüman olmayan kişi Cuma namazı kılmakla mükellef değildir.

2-Erkek olmak. Aslında Cuma namazının farziyyetine delil olan “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alışverişi bırakın” (62/9) ayetine bu gözle baktığımızda ayet kadın-erkek ayrımı yapmamaktadır. Ayetin ne başındaki “Ey iman edenler” hitabında, ne  “fes’av ile zikrillah; Allah’ı zikretmeye koşun” ve ne de  “vezeru’l bey; alışverişi terk edin” beyanlarında bu ayırıma delalet edecek bir emare yoktur. Hatta dil kuralları açısından “fes’av” ve “zeruu” şeklinde kullanılan fiil kipleri kadın-erkek ayrımı yapmadan herkesi kapsama alanı içine alır. Efendimiz dönemi pratiklerinde de kaynaklarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla Cuma namazlarına mazereti olanlar hariç kadınlar namaza geliyorlardı. Ama…

AYET NASIL UYGULANDI?

Burada sözü ‘ama’ bağlacı ile yarım bırakıp zihni bütünlüğü sağlanmak için güncel ve aktüel bir konuya kısaca değinelim. Kendilerine “Kur’ancılar; Mealciler” veya “Kur’an İslami görüşünü savunan” diye nitelendiren kişiler ayetteki hitabın umumiyetinden/itlakından dolayı usuldeki amm-has ya da bazı ulemaya göre mutlak-mukayyed konusunu alakadar ettiği için umumiyet ve ıtlak tabirini kullandım. Bunu Türkçede karşılayacak başka bir kelime bilmiyorum- kadın-erkek herkese farzdır demekte ve günümüzde kadınların tıpkı erkekler gibi Cuma kılması gerekmektedir çıkarımını yapmaktadırlar.

Dikkat ederseniz “ama” bağlacı ile yarım bıraktığım cümlede ben de aynı şeyi söyledim. Ama. Ama’sı şu; bu kişilerin ihmal ettikleri ve her nedense ısrarla görmek istemedikleri bir gerçek var; bu ayet Hz. Peygamber döneminde nasıl uygulandı? Bir önceki yazımızda belirttiğimiz Cuma kılmak için Medine’nin her tarafından kadınlar da erkeklerle beraber akın akın Mescid-i Nebi’ye koştular mı yoksa imkânı olduğu ve mazereti de bulunmadığı halde namaza gelmeyen kadınlar oldu mu? Eğer olduysa, gelmeyenlere Allah Resulü ne dedi, nasıl bir tavır takındı? Bir şey demediyse, acaba o kadınlar bizatihi Hz. Peygamber’den aldıkları bir ruhsata binaen mi gelmediler? Soruyu şöyle de sorabiliriz; İslam adına her şeyin ter u taze ve bütün canlılığı ile yaşandığı o ortamda Efendimizin hutbesini dinlemek, arkasında namaz kılmak için kadınlar camiye neden gelmesin?

4 SINIF İNSAN MUAF TUTULMUŞ

Ebu Davud’un Sünen’in de ve ‘sahabe mürseli’ [1] olarak bilinen bir hadis aslında bu soruların neredeyse bütününe cevap veriyor. Söz konusu hadise göre Allah Resulü, Cuma namazı kılmanın her Müslüman üzerinde Allah’ın hakkı olduğunu vurguladıktan sonra 4 sınıf insanı müstesna tutmuştur. Bunlar, köleler, kadınlar, çocuklar ve hastalar. (Ebu Davud, Salat, 208) Bu bir nevi Hz. Peygamber’in (sas) içtimai şartları nazara alarak sözü edilen insanlara tanımış olduğu bir muafiyettir. Yukarıdaki amm ve ıtlak kavramları ile izah edecek olursak, ayeti söz konusu insanlar için tahsis ya da takyit etmiştir Efendimiz (sas).

Bir Peygamber olarak bunu yapmaya hakkı var mıdır ayrı bir müzakerenin konusu ama kısaca ifade edelim vardır ve bu takyidi ya da tahsisi yapmış ve hayatı boyunca uygulamıştır. Eğer bu uygulama İlahi iradeye aykırı olsaydı ihtimal başka örneklerde gördüğümüz üzere Allah bir ayet ile hadiseye müdahale eder ya da Efendimiz (sas) kararından vaz geçerdi. Bu bağlamda Hz. Peygamberin Kur’an’ı tahsis veya takyide hakkı yoktur diyenlere bir çift sözüm var; onlar kendilerine tanıdıkları Kuran’ı yorumlama hakkını Kur’an’ın kendisine nazil olduğu Hz. Peygamber’e (sas) tanımıyorlar.

Bunun yanı sıra geleneğin İslami anlama ve yaşamadaki yerinin tam da ele aldığımız mevzu üzerinde ağırlıklı olduğu unutulmamalıdır. Gelenek, Hz. Peygamber ile başlar, sahabe ile devam eder ve günümüze kadar uzanır. Geleneği dışlayarak ne İslam hakkıyla anlaşılabilir ne de yaşanabilir. 14 asırlık gelenek de kadınların erkekler gibi Cuma’ya gelmediklerini göstermektedir.

SOSYO-EKONOMİK DURUM DEĞİŞİNCE

‘Cuma sadece erkeklere farzdır’ görüşünü savunan bazı müfessirlerin delil öne sürdükleri bir hususa da kısaca temas edip, hürriyet şartına geçeceğim. Bu görüşte olan bazıları Cuma suresi 10. ayette yer alan “Namaz kılınınca hemen yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın! Allah’ı çok anın ki, …” (62/10) “zeruu, dağılın, febtegüü, rızkınızı/nasibinizi arayın” kelimelerinden hareketle rızk peşinde koşan erkeklerdir. Dolayısıyla hitap da onlaradır; öyleyse Cuma sadece erkeklere farzdır diye aktarabileceğimiz çıkarımlar yapmaktadırlar. Şahsen ben bu çıkarımların ayetin nazil olduğu toplumdaki verili duruma işaret ettiğini, bir başka tabirle sosyo-kültürel tabloyu merkeze alarak yapılan bir yorum olduğunu, bu açıdan bakıldığında doğru olduğunu söyleyebilirim. Ama bu bakış açısının çıkmazı şudur; sözü edilen sosyo-kültürel ve ekonomik tablo değiştiğinde ayet nasıl yorumlanacak? Kadınların erkekler kadar iş ve ticaret hayatında rol aldığı ve oynadığı toplum şartlarında gerçekten ‘zeruu’ ve ‘vebteguu’ fiilerinden nasıl yorumlar elde edilecek? Allah’ın fazl ve lütfundan rızık aramak sadece erkeklere mi hastır? Kaldı ki bir başka açmaz; ayetin devamında. Ayet devamında diyor ki “Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa erebilesiniz.” Ayetin ilk iki fiili erkeklere has dediğimiz zaman, burada söz konusu edilen Cuma namazı sonrası Allah’ı hatırlama, O’nu zikretme erkelere mi hasdır denilmek zorunda kalınmaz mı? Zira takip edilen metodoloji bunu demeyi gerektirir.

Sonuç olarak, Cuma namazını emreden ayetin hitabındaki umumiyet ve ıtlakiyet kadın erkek herkesi içine alır ama sosyal hayat içinde kadına düşen vazifeler nedeniyle kendilerine bizzat Efendimiz taradından muafiyet tanınmıştır. Fıkıh usulünde buna takyit veya tahsis denir. Gelenek de bunun üzerine kaim olmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla aynı şartların geçerli olduğu zamanlarda aynı hükümler geçerlidir. Kadınlar Cuma günü namaza geldiklerinde Cuma namazını eda ederler, ev işleri, çocuk bakımı vs. gibi sebeplerle gelmediklerinde de günün öğle namazını kılarlar.

Hürriyet şartına gelince…

Devam edeceğiz nasipse…

[1] Sahabe mürseli, Hz. Peygamber döneminde yaşasa da O’nu görmeyen kişinin sahabeden duyarak naklettiği hadise denir. Bu kişi hadisi rivayet ederken hadisi duyduğu sahabenin ismini zikretmeden direk Hz.Peygamber’den diye rivayette bulunur. Fukahanın genel kanaatine göre sahabe mürselinin delil değeri vardır ve o rivayetle amel edilir.

[Abdullah Salih Güven] 8.5.2017 [TR724]

Hakimlik zor zanaat [Mehmet Yıldız]

Son dönemde her mahalleye açılan özel üniversiteleri saymazsak hukuk okumak her babayiğidin harcı değildi eskiden. Sadece büyük şehirlerde olan hukuk fakültelerini kazanmak kolay olmadığı gibi mezun olmak da zordu.

O zorlukları aşıp hakim veya savcı olan meslektaşlar, şu aralar çok daha zor bir süreçle karşı karşıyalar. Bugünlerde yaşayacaklarını bilseydi çoğu daha yolun başında hukukçu olmanın dışında bir meslek tercih ederdi.

***

Bundan bir ay önce, 31 Mart 2017 tarihinde İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklu 21 gazeteci hakkında tahliye kararı vermişti. Karar üzerine ayaklanan Ak troller, Cem Küçük ve Saymazgiller çetesinin başlattığı kampanya kısa zamanda hedefine ulaştı. 21 gazeteci cezaevinden çıkamadan tekrar gözaltına alındı. Bir kaç saat içinde apar topar yeni bir soruşturma uyduruldu, iki haftaya yakın gözaltında tutulan gazeteciler tekrar cezaevine yollandı. Tahliye kararı veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti ile duruşma savcısı HSYK tarafından görevden uzaklaştırdı.

***

Aynı günlerde Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklu 12 gazeteci için tahliye kararı verildi. Yine sosyal medyada koparılan fırtına sonucu, cumhuriyet savcısı itiraz etti, 3. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı kabul ederek tahliye edilen gazetecilerin tekrar tutuklanmasına karar verdi. Bu olaydan bir kaç gün sonra mahkeme savcısı Hacı Mehmet Güdül bu görevden alınıp genel soruşturma bürosunda görevlendirildi. Mahkeme Başkanı Yücel Dağdelen de Manisa’ya hakim olarak tayin edildi.

***

Ayşenur Parıldak

Ayşenur Parıldak.. 27 yaşında gazeteci. @Fuatavni isimli twitter kullanıcısı kendisi takip etti diye adı sanı belli biri tarafından ihbar edildikten sonra gözaltına alınıp tutuklandı. 9 aydır cezaevinde. Hakkında 7 sayfalık bir iddianame hazırlandı. Geçen hafta ortada hiçbir delil olmadığı halde 9 aydır tutuklu bulunan Ayşenur için mahkeme tahliye kararı verdi. Yine Ak troller, Cem Küçük ve Saymazgiller çetesi devreye girdi. Dosyada 9 aydır olmayan delil (Bylock kullanıcısı olmak!) akşam saatlerinde, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan (BTK) geldi. Savcının itirazı üzerine, tahliye kararının üzerinden 8 saat bile geçmeden, aynı mahkeme yeniden tutuklama kararı verdi.

***

Son çarpıcı örnek, Aydınlı Giyim’in sahiplerinden Ömer Faruk Kavurmacı’nın tahliyesi. Tuskon toplantısında yapılan bir konuşmayı alkışladığı için haklarında 15 yıl hapis talep edilen 83 kişiden biri olan Ömer Faruk Kavurmacı, sağlık nedenleriyle önceki gün tahliye edildi. Malum çete yine devreye girdi. Attıkları twitler HSYK üyeleri tarafından RT edildi. Vay efendim, lohusa kadınlar bile cezaevinde tutuklu iken Kadir Topbaş’ın damadı hasta diye tahliye edilir miymiş! (Herhangi birinin tahliyesi anında söylenenler dışında bunlardan hiçbirini cezaevindeki lohusa kadınların hakkını savunurken göremezsiniz.) 24 saat geçmeden Kavurmacı’yı tahliye eden hakimlerin F..ö bağlantılarının incelenmesi istendi.. Ve beklenen tepki HSYK üyesi Ramazan Kaya’dan geldi. Kaya, “Adalet önünde zengin fakir; sizden-bizden, güçlü-zayıf ayrımı yapılamaz!” dedi. Kavurmacı’nın bir yolu bulunup tekrar tutuklanması artık an meselesi.

***

Hakimler vicdanlarıyla karar veremez mi?

Bilirsiniz, uyuşturucu mafyası kurbanlarını yavaş yavaş zehirler. İyi aile çocuklarının ufak tefek sorunlarına çözüm buluyormuş gibi, iyiliksever bir arkadaş tavırlarıyla yaklaşırlar. ‘Al bir tane unut bütün dertlerini’ diye başlayan bu iyilikler kurbanlarını kısa sürede canavarın ağına düşürüverir. Bir bakmışsınız o iyi aile çocuğu, daha fazlasını bulabilmek için ‘uyuşturucu satıcı’ olarak buluverir kendini. Artık uyuşturucu bulabilmek için işlemeyeceği suç yoktur.

***

Sicili temizlenen defolu hakimler bedel mi ödüyor?

2014 HSYK seçimlerinde, iktidarın desteklediği Yargıda Birlik Platformu, devletin bütün imkanlarını hakim ve savcıların önüne seren iktidar sayesinde galip geldi. Seçim öncesi vaat edilen sicil affı, ne kadar defolu yargı mensubu varsa iktidarın arkasında saf tutmasını sağladı. Sicilleri temizlenen yargı mensupları Erdoğan için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdı artık.

Sonuçta ortaya çıkan tablo şu:

Yargıcın tarafsızlığını simgeleyen gözü bağlı Adalet heykeli Themis’in aksine fal taşı gibi açılmış bir gözü Saray’da, bir gözü cüzdanında hakimler ortaya çıktı. Zaten sicilleri bozuk olan çok sayıda yargı mensubu kritik görevlere getirilerek yeni suçlar işlemelerine göz yumuldu. Saray’ın suça ve yolsuzluğa bulaşan 7 yargıcı yeni sistemin sembol örneklerini teşkil ediyorlardı. Sayıları 7 değil, 70 değil, çok daha fazla artık.

Savaş hukuku diye zulme alet olan İslamcılar

Bir de İslamcı gelenekten gelip de ‘cihad ediyoruz, savaş hukukunda olur böyle şeyler’ diyerek yaptıkları hukuksuzluklara dînî bir kılıf geçiren meczuplar var. Kimin kaleme aldığı belirsiz iddianamelerde deli saçması bir sürü iddiayı dile getirenlerin akıl sağlıklarının yerinde olduğunu kim iddia edebilir? Ortada bir suç yok, delil zaten yok. Bir sürü laf kalabalığından sonra kimin hangi suçu işlediğini belirtmeksizin herkese üçer beşer müebbet hapis talep etmenin başka türlü izahı olabilir mi?

***

Dosyaların önüne gittiği hakimlerin durumu içler acısı. İçinde suç olmayan iddianamelere göre müebbet vermesi gerekirken kolu kanadı kırılmış, avukatsız kalmış savunmaları dinledikçe, içinde az biraz vicdan kırıntısı kalmış olanların bile eli ayağı birbirine dolaşıyor. Nasıl dolaşmasın ki, önlerinde 25 Nisan 2015’te Hidayet Karaca ve bazı polisleri tahliye eden hakimler Mustafa Başer ve Metin Özçelik’in başına gelenler ortada. Onlarla başlayan yargıyı sindirme operasyonu binlerce yargı mensubunun meslekten ihracı veya tutuklanmasıyla devam etti. Bugün hiçbir savcı veya hakim kendi vicdanıyla karar veremez hale getirildi.

Aylardır hiçbir gerekçe olmadan cezaevinde tutulan masumlardan bir kaçı tahliye edilmeye görsün, karanlık köşelerinde gizlenmiş, ağızlarından salya akan troller, anında hücuma geçiyor. HSYK’yı veya Adalet Bakanını muhatap alan yok… Muhatapları en tepede… Anında Saray’ı göreve çağırıyorlar.

HSYK’nın her biri sosyal medya trolü haline gelmiş üyeleri, zaten hazırda bekliyor. Ola ki geç müdahale edecek olurlarsa Saray’dan fırça yemek ihtimali var. Sonrasında gelsin açığa almalar ihraçlar… Gözünü sevdiğimin, Yeni Türkiye’sinin bağımsız ve de tarafsız yargısı!..

[Mehmet Yıldız] 8.5.2017 [TR724]

Referandum geçti, kır direksiyonu Batı’ya [Analiz: Semih Ardıç]

Referandumun neticesi ‘şaibeli’ olsa da Recep Tayyip Erdoğan, ‘başkanlık’ yolunda ilerliyor. En büyük maniyi aştığına inanıyor. Amma velâkin nihai zafer için henüz erken. Halletmesi lazım gelen meseleler var. Başkanlık seçimini kazanabilmesi kaybettiği 5-6 milyonluk kitleyi ikna etmesine bağlı.

Ekonomiyi toparlaması, bunun için de para bulması lazım. Nitekim enflasyon, işsizlik, dış borçlar derken Türkiye hemen her kalemde geriye gidiyor. Böyle giderse başkanlık hevesiyle çıktığı yolda Meclis ekseriyetinden de olabilir ve yaya kalabilir. Bütün gayretlerine rağmen esrarengiz para girişi giderek azalıyor. Rusya ve Çin’den şu ana dek umduğu kadar malî destek temin edemedi. Bakmayın ‘faize karşıyım’ demesine, dövizin ekonomiyi nasıl buhrana sürüklediğini kabul etti ve doların 3,60 TL üzerine çıkmaması için faizin yükseltilmesine bile müsaade etti.

YATIRIMLARIN YÜZDE 80’İ AVRUPA’DAN

Bunların hepsi kısa vadeli çareler. Yatırım olmadan ne işsizliğe çare bulunabilir ne de döviz kuru ve faizler aşağı iner. Kalıcı yatırımın yüzde 80’i Avrupa Birliği’nden (AB) kalan yüzde 20’nin yarısından fazlası da ABD, Japonya, Güney Kore gibi hukukun hâkim kılındığı memleketlerden geliyor. İhracat, turizm gelirleri için de tablo farklı sayılmaz.

Hamasetle hakikat arasındaki farkla yüzleşme vakti geldi. Referandumdan evvel sarf ettiği en ağır hakaretlere mukabil Erdoğan yeniden AB’nin kapısını çalarsa şaşırmam. Bunu AB’nin demokrasi ve insan hakları vizyonuna inandığı için yapmayacak. Tamamen pragmatist bir tavırla hareket edecek. Başkanlığı kazanıncaya kadar ihtiyaç duyduğu para gelsin, işsizliği azaltacak doğrudan yatırımlar tahakkuk etsin kâfi.

BİR MÜDDET AB’YE İLİŞMEZ OLUR BİTER!

Ne olmuş yani! Dündür bugün bugündür. Referandum köprüsünden geçmek için AB düşmanlığı geçer akçeydi, o minvalde konuştu. Bugünden itibaren de halk desteğinin azalmasında yegâne faktör olan ‘iktisadî krizi’ aşmak için bir müddet AB’ye ilişmez olur biter. AB’nin tutuklu gazeteciler ve Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı baskıları tenkit etmesini başkan olacağı güne dek sineye çeker, diğer taraftan bildiğini okumaya devam eder. Siyaset ‘rey ütme sanatı’ ise Erdoğan da bu sanatı gayet ustaca icra ediyor. Hadd-i zatında Erdoğan’ın yaptıklarını kritik edecek veya kendisi ile tenakuza düştüğünü ifade edebilecek kim kaldı!

Erdoğan, ‘daha fazla Suriyelilerin mülteci olarak kapıya dayanacağı’ tehdidi ile AB’yi köşeye sıkıştırıyor. Kısa vadede elindeki bu koza çok itimat ediyor. “Demokrasiden yana mı olacağız, yoksa Türkiye’nin tek adam rejimine tamamen teslim olmasına seyirci mi kalacağız?” şeklindeki itirazlara mani olamasa da bu minvaldeki müzakerelerin neticesiz kalacağına inanıyor. Zira ‘mülteci akını’ AB’de rey kaybettiriyor. Erdoğan, ‘Muhacir-Ensar kardeşliği’ni şantaj malzemesi olarak kullanmaktan da imtina etmiyor.

Erdoğan, ‘Türkiye’nin Erdoğan’dan ibaret olmadığını’ ve tahriklere kapılmadan münasebetlerin devam ettirilmesini isteyen siyasetçilerin samimi duruşunu da kendi lehine kullanacak. Bu arada AB’nin düzeltilmesini istediği başlıkların hiçbirine el sürmeyecek.

AHMET TAŞGETİREN’İ MALZEME YAPTILAR

Ahmet Taşgetiren’in malzeme olarak kullanıldığı ve ‘tekkeye mürit aramıyoruz’ sözleri ile yandaş medyada kopan kavgada Cem Küçük’ten yana tercihte bulunduğu kontrollü kriz de İran’a hedef alan ‘Pers milliyetçiliği yapıyorlar’ sözleri de Erdoğan’ın batıya şirin görünme hamleleri esasında. Devamı gelecek. Bu med cezirlerden Türkiye’nin menfaati zarar görmüş kimin umurunda.

AB ile dondurulan temaslar başladı bile. 8 Mayıs 2017 Pazartesi günü Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, Almanya’da olacak. Referandumdan evvel Erdoğan’ın ‘Nazi artığı’ sözleri ile tırmanan krizin akabinde Zeybekci’nin Berlin’e gelmesi Ankara’nın geri adım attığını gösteriyor.

Almanya’dan Türkiye’ye yapılan yatırımların yüzde 35 ve Alman turistlerin Türkiye’ye rezervasyonlarının da yüzde 58 azaldığı bir dönemde Zeybekci, Alman hükümetinden destek isteyecek. Alman hükümeti ise Eylül ayında yapılacak genel seçimler öncesinde Türkiye’ye net tavır konulmasını isteyen manşetlerle karşı karşıya. DW’nin yorumu dikkat çekici: “Türkiye’de son aylarda yaşanan siyasi gelişmeler, Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel ve çok sayıda gazeteci ile siyasetçinin halen tutuklu bulunması, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konularındaki endişeler, Alman hükümeti, medyası ve kamuoyundaki önemli gündem maddeleri arasında olmaya devam ediyor.”

ALMANYA, HUKUK DEVLETİ GARANTİSİ İSTEYECEK

Alman Ekonomi Bakanı Zypries’in “Türk-Alman dostluğunu ve iktisadî ilişkileri muhafaza etmek istiyoruz, ancak bunun için Türkiye’de hukuk devletinin garanti altına alınması önemli.” beyanatını Zeybekci’ye yeniden ifade edeceği konuşuluyor. Zypries, yabancı yatırımcılar açısından hukuk devletinin önemini vurgularken, “Devlet işlerinde keyfiyet yabancı yatırımlar açısından zehir gibidir.” ifadelerini kullanmıştı.

Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble de Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in ‘malî yardım’ talebine ‘hayır’ cevabı vermişti. DW’ye konuşan bir Alman yetkili Ankara’dan tutarlı bir siyasî duruş görmek istediklerini vurgularken, “Referandum sürecinde Türk tarafı ikili görüşmelerde ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için destek beklentisini aktarırken, diğer yandan kamuoyuna yönelik açıklamalarında hakaret niteliğinde bir üslup kullandı. Bundan rahatsız olduk. İşbirliğinin geliştirilmesi Türkiye’nin önümüzdeki süreçte benimseyeceği tutuma ve ikili ilişkilerde güvenin yeniden inşasına bağlı. Tutarlı bir tutum görmek istiyoruz” mesajı verdi.

AB, ERDOĞAN’IN TAKİYYE YAPABİLECEĞİ İHTİMALİ İLE ADIM ATACAK

Kırılan vazonun parçaları bir araya getirilse de kırıkların izi giderilemiyor. Türkiye’nin dış siyasetteki hoyratlığı Zeybekci’nin Berlin temaslarında nazik bir dille ifade edilecektir. Ziyaretten netice alınması mümkün görünmüyor. Almanların, Rusya’daki gibi talimatla ya da devletin işareti ile Ege ve Akdeniz sahillerine akın etmesini beklemiyoruz herhalde. Zeybekci’nin eli boş dönüp dönmeyeceğinden ziyade bu ziyarete, o kadar gürültü patırtı olmamış gibi Almanya’nın kapısına gelinmesi zaviyesinden bakıyorum. Erdoğan’ın bundan sonra atacağı oportünist adımların ilkini dikkatle takip etmekte fayda var. AB cenahı, bu hamlenin ve akabinde olacakların farkında. Erdoğan’ın tuzağına düşmeden onlar da vaziyeti idare etmeye çalışacak. Avrupalılar, Erdoğan’ın batıya takiyye yaptığını, radikallerle ve siyasî İslamcılarla gerilimlerinin muvakkat olduğunu, hatta radikal unsurları bir şantaj vasıtası olarak sürekli elinde tutacağını gayet iyi biliyor. Erdoğan Saray’da durduğu müddetçe Türkiye’yi yatırım yapılabilecek kadar istikrarlı bir ekonomi olarak görmüyorlar. Yatırımcıların akıl hocalarından Standard&Poors’un son raporunda riskler açık açık yer aldı. İsveçli Telia, Erdoğan’ın arka bahçesine döndüğü için Turkcell’de 1,8 milyar liralık hissesini bir günde sattı.

BÖLÜNMÜŞLÜK VE İÇ ÇATIŞMA ENDİŞESİ

İktisadî krizi derinleştirebilecek bir başka husus var ki onu da ABD Dışişleri Bakanlığı Müşaviri John Sitilides ifade etti. Amerika’nın Sesi’ne konuşan Sitilides, “Ülkenin yarısı Erdoğan’ı çok severken yarısı ondan nefret ediyor. Bu fark eskiden bu kadar belirgin değildi ancak referandum sonrası bu bölünme daha da ortaya çıktı. Amerika’dan baktığımızda benim endişelendiğim konu, ülkenin tekrar bir araya gelemeyecek kadar siyasi açıdan bölünmüş olması. Bu siyasi bölünme Türkiye iç politikasını önümüzdeki dönemlerde daha da istikrarsız bir hale getirme potansiyeli taşıyor” dedi.

MASAYI TEKMELEYEN TARAF OLMAK İSTEMİYORLAR

Erdoğan, bu bölünmüşlük üzerinden kendi iktidarını perçinlemeye çalışacak ve Türkiye’yi aile şirketi gibi idare edeceği güne kadar takiyyeden de U dönüşlerinden de vazgeçmeyecek. ABD ve AB, Türkiye’de demokrasinin -mış gibi yaparak güçlenemeyeceğinin farkında.

Sadece masayı tekmeleyen taraf olmak istemedikleri için sabrediyorlar. Bu bekleyişin daha fazla istismar edilmemesi için Zeybekci’ye Berlin temaslarında Alman muhatapları, ‘her şeyin farkındayız, demokrasi takiyye ile yürümez’ imasında bulunabilir.

[Semih Ardıç] 8.5.2017 [TR724]

Türkçe Olimpiyatları ve hüzün yılları [Veysel Ayhan]

“Bu yazı Türkçe olimpiyatlarını şarkılar söylenen, gönül eğlendirilen bir etkinlik sanan ve oraya keyif almak için gelenlere hitap etmemektedir.”

Türkçe olimpiyatları veya yeni adıyla Dil ve Kültür festivali “Hizmet”in en evrensel barış etkinliğidir. Bir barış çağrısıdır. Birbirine düşmanlık besleyenlerin arasına kurulmuş bir dostluk köprüsüdür.

O, ne bir Eurovision şarkı yarışmasıdır ne de Oscar töreni.

Diller ve gönüller arasına dokunmuş bir gök kuşağıdır. Irk, dil ve kültür farklılıklarının bir kenara bırakılıp “insanlık” ortak paydasında bir araya gelebilmenin adıdır.

Kin, nefret ve intikamla örgülenmiş bir dünyada düşmanlığa, savaşlara ve çatışmalara karşı sunulmuş bir reçetedir. Bir mesajdır.

Bir hasret kucaklaşması, düşmanlıkların unutulduğu bir rüya tablosudur.

Ve Hizmet’in en evrensel “doğrusu” ve en özgün “markası”dır.

ZULÜM YILLARINDA ARA MI VERİLMELİ?

Bu barış çağrısı ve dostluk sancağı on yıllardır gönderde dalgalandı.

Kin ve nefret tüccarlarının kabusu oldu.

Hasetten çatladılar, seyredince çıldırdılar. Katıldıklarında kahroldular.

Ve engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Türkiye’nin salonlarını ve stadyumlarını kapattılar.

Tek dertleri bu sesi kesmek, bu mesajı yok etmek.

Bir kısım müspet ama naif düşüncelerle bundan vazgeçmek bu çevrelerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olmaz.

EN EVRENSEL BARIŞ ÇAĞRISI

Türkçe Olimpiyatları “Hizmet”in en evrensel barış çağrısıdır. Sembolüdür, bayrak ve sancağıdır.

Hizmet’in iki seçeneği vardı: Ya bu organizasyonu yapmayıp Moğollar gibi ellerinde nefret ve intikam ateşiyle her şeyi yakıp yıkanları sevindirmek ve mutlu etmek veya mütevazi bütçelerle daha dar çerçevede bu bayrağı gönderde tutmaya devam etmek.

Şib-i Ebu Talib’e dönen Türkiye’de olanlar malum. İşkenceler, esaretler ve bin bir zulüm. Herkes seferberlik halinde elinden geleni yapıyor. Binlerce Hakîm b. Hizâm, yüzlerce Hişâm b. Amr mağdur ve mazlumların yardımına koşuyor. Yetmesi mümkün mü? Ama onlara yardım ediyoruz diye de bayrak toprağa gömülmez. Doğru bir projeden dönmek telafisi mümkün olmayan bir “yanlış” olur.

Riya ve gösteriş kaynaklı sponsorluklar ve konjonktürel menfaat endişeli destekler tabi ki yok. O sebeple de rıza-yı ilahiyeye sunulmuş belki de şimdiye kadar yapılmış en halis programlar bu yıl yapılacak.

ZULMÜ DÜNYAYA ANLATMANIN YOLU

Bu yıl belki olimpiyatların içeriğinde zulmün dünyaya anlatılması önemli bir yer tutmalı.

Mağduriyetler, mazlumiyetler dile getirilmeli, insan hikayelerine yer verilmeli. Binlerce, on binlerce mağdur mesajı tercüme edilip dağıtılmalı. Sergiler açılmalı. Mağduriyet tabloları için salon önlerinde stantlar kurulmalı.

Zindanlardaki yüzlerce gazeteci ve yazar için özel etkinlikler yapılmalı, forumlar düzenlenmeli.

Hapishanelerdeki on binlerce masumun; iş ve aşını kaybetmiş yüz binlerce mağdurun sesi soluğu oradan tüm dünyaya taşınmalı.

AMA YAS EVİNDEYİZ?

“Hüzün ki en çok yakışandır bize” diyor Hilmi Yavuz. İşte öyleyiz. Tabi ki mahzunuz, üzgünüz. Şen şakrak değiliz, hiç olmadığımız kadar.

Her gün bir başka zulümle yüreğimize kan damlıyor.

Ama yasta değiliz. Bayrağı indirmiyoruz. Yarıya bile indirmiyoruz.

Arkadaşlarımız peygamberlerin yolunda zindanlarda çile çekince yas tutmuyoruz.

Annelerimiz bebeklerinden ayrılıyor, tıpkı Hz. Musa bebek iken annesinden ayrılmak zorunda kaldığı gibi,

Hz. İbrahim’in, oğulcuğu İsmail’den ve hanımından ayrıldığı gibi,

Efendimiz (sav) küçük Fatıma’sından ayrılıp Medine’ye hicret ettiği gibi.

O nedenle yas tutmuyoruz. Usul usul ağlıyor ve dua ediyoruz.

Zindanlardaki on binlerin sabır ve metanetiyle iftihar ediyoruz.

Tüm acıları sırtlayıp durumumuzu yer ve göklerin Sahibi’ne arz ediyoruz.

Sonra da yapmamız gereken işlere dönüyoruz.

Türkçe Olimpiyatları karabasanların ve kırk haramilerin çöktüğü ülkemizde şimdilik yapılamıyor. Ama 160 ülke bağrını açmış bekliyor.

BİTMEK NE DEMEKTİR?

Bitmek, eliniz kolunuz bağlıyken bir şey yapamamak değildir; Bitmek, elinizin kolunuzun serbest olduğu yerlerde sanki bağlıymış gibi durmak demektir.

Bitmek vücudun bir kolunun yaralanması veya felç olması değildir; Bitmek diğer kolun onun yasını tutması ve onun yerine de çalışmaması demektir.

Bitmek, dostlarınızın tutuşturduğu meşaleyi onların yokluğunda söndürmek demektir.

Bitmek, “yufka yüreklilik”le ölü taklidi yapalım derken gerçekten ölmek demektir.

Varsın hizmeti Titanik zannedip, battığını ve bittiğini düşünenler, batış esnasında keman çalındığını sansın.

“Hizmet insanı”, ölüme giderken bile tüm fırsatları değerlendiren ve “mesajını” ileten Abdullah İbni Hüzafe gibi olmayacak mıydı? “Yeni bir dünya kurmak” için son ana kadar barış ve kardeşliği soluklamayacak mıydı?

Kaldı ki sefinenin Sahib’i çoktan bu kutsi gemiyi Cudi’ye demirledi.

“Takdir-i Hüdâ kuvve-yi bâzû ile dönmez /

Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez!” (Ziya Paşa)

[Veysel Ayhan] 8.5.2017 [TR724]

Kraliçe’nin ölümünü bekleyen prens [Vehbi Şahin]

Siyaset kazanı kaynıyor.

Politikacılar, 16 Nisan’da referandum sandığından çıkan sonuca göre pozisyon almaya başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta partisine yeniden üye oldu mesela…

21 Mayıs’ta da AKP’nin başına geçecek.

Şu anda siyasetin tartışmasız baş aktörü…

Gündemi istediği şekilde yönlendiriyor.

Rakibi sadece kendisi…

Muhalefet ise Erdoğan karşısında 15 yıldır çaresiz…


ORTAK PAYDA ERDOĞAN KARŞITLIĞI

Halk oylamasında seçmenin yarısı, Erdoğan karşıtlığında birleşti.

Şüphesiz bu “ortak payda” yeni bir “siyasi dil” geliştirme adına muhalefet için umut verici…

Nitekim Deniz Baykal, bu potansiyeli gördü ve iki öneride bulundu:

1) Eski Cumhurbaşkanı Gül, 2019’da yapılacak başkanlık seçiminde yüzde 49’un “ortak adayı” olarak Erdoğan’ın karşısına çıkabilir.

2) Kılıçdaroğlu bu yarışta aday olmayı düşünmüyorsa, CHP yeni bir genel başkan seçebilir.

Deniz Baykal’ın bu teklifine Abdullah Gül, “Söylenenleri ciddiye almadım” diye cevap verdi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu isim belirlemek için vaktin henüz erken olduğunu söyledi.


BÖKE’DEN CESUR ÇIKIŞ

Şüphesiz en beklenmedik hamle CHP Sözcüsü Selin Sayek Böke’den geldi.

Partideki görevlerinden istifa eden Böke, “Mevcut yönetim anlayışının parçası olmayı uygun bulmuyorum” dedi.

16 Nisan’dan sonra partisinin gerekli adımları atmadığını dile getirdi.

AKP içindeki muhaliflerin bırakın istifayı, görüşünü bile dile getirmekten korktuğu bir siyasi ortamda Böke’nin CHP yönetimini eleştirmesi bence çok erdemli bir hareket…

Peki, neden önemli bu istifa?

1) CHP içinde “Kemal Bey’le olmuyor” diyenler için yeni bir umut ışığı olabilir.

2) “CHP merkez sağa demir attı” eleştirisi yapan sosyal demokratların aradığı lider haline gelebilir.

3) Erdoğan’ın sağ seçmen nezdinde oluşturduğu “din düşmanı CHP” imajını kırmak isteyenlerin aradığı “yenilikçi” lider profiline uygun düşebilir.


YENİ BİR HİKÂYE

Peki, Selin Sayek Böke’nin kumaşı liderlik yapmaya müsait mi?

Onu bilmiyoruz.

Ama nasıl bir politikacı olduğunun ipuçlarını, Mart ayında gazeteci İrfan Aktan’la yaptığı söyleşide bulmak mümkün…

Kürt sorunundan Suriyeli mültecilere, TSK’nın Suriye’deki varlığından Irak Kürtlerinin bağımsızlık ilanı ihtimaline, CHP’nin sağa kaydığına dair eleştirilerden ekonomideki gidişata kadar hemen her konuda görüşlerini paylaşmış Böke…

Özetle diyor ki…

1) Yeni bir hikâye yazmamız gerekiyor.

2) Yeni yazılacak hikâyenin önemli bir ilk ayağı, hukuk devletini inşa etmekten ve demokrasiden geçiyor.

3) 14 yılda kimlikler üzerinden yürütülen siyaset, farklı kimliklerin sorunlarını derinleştirdi.

4) Sosyal demokratlar, el uzatarak bu kimlik siyasetini değiştirmek zorunda.

5) Herkese kendi dilimizle konuşan ama onların da kulak kabartabileceği kadar kucaklayıcı bir dile ihtiyaç var.

Başarabilirse önemli açılımlar bunlar…


O VARKEN BEN YOKUM

İşin doğrusu bu ve benzeri tespitleri merkez sağdaki politikacıların da yapması gerekiyor aslında…

Mesela Abdullah Gül’ün…

Zaman zaman siyasi görüşlerini açıklıyor, ama toplumun kendisinden beklediği “liderlik” rolüne bir türlü soyunmuyor.

Net bir tavır takınmıyor yani…

Tıpkı Baykal’a cevap verirken olduğu gibi…

-Yedi sene tarafsız cumhurbaşkanlığı yaptım.

-Siyasete girmeyeceğimi defalarca söyledim.

-Bütün birikimimi, bilgimi yeri geldiğinde paylaşma sorumluluğum var.

Ne anladınız?

-Ben Erdoğan gibi taraflı değilim.

-O varken siyasete girmem.

Ama kapıyı da tam kapatmıyor.

“Aday olmayı düşünmüyorum” demiyor.

AKP cephesinden gelen “Baykal’ın sözlerine karşı tavrını açıkça ortaya koy” baskısına karşı zoraki bir açıklama yapıyor sadece…


DEMOKLES’İN KILICI

Peki, bu beyanat AKP kurmaylarını rahatlatır mı?

Rahatlatmaz; çünkü…

Gül, Erdoğan’a alternatif lider olma vasfından vazgeçmiş görünmüyor.

Mevcut AKP yönetimi için çok rahatsız edici, Gül’ün rengini belli etmeyen bu flu tavrı…

Demokles’in Kılıcı gibi sürekli Erdoğan’ın tepesinde duruyor.

Ama ben Erdoğan’ın bu durumdan çok rahatsız olduğunu sanmıyorum.

Zira Gül’ün bu “bekle-gör” stratejisi en çok onun işine yarıyor.

Şöyle izah edelim:

1) Erdoğan, Gül’ün rakip olarak karşısına çıkmayacağını biliyor.

2) Gül, AKP içindeki Erdoğan muhaliflerinin potansiyel lideri olarak duruyor ve onların hareket alanını kısıtlıyor.

3) Aynı şekilde merkez sağda yeni parti arayışında olanların harekete geçmesini engelliyor.


EL FRENİ

Bir tür el freni vazifesi görüyor Abdullah Gül…

Ne muhalefetin başına geçip onlara liderlik ediyor.

Ne de “Ben kesin yokum” demediği için de AKP içindeki ve dışındaki muhaliflerin bağımsız hareket etmesine izin veriyor.

Sadece bekliyor.

Neyi bekliyor?

Konjonktürün değişmesini ve şartların olgunlaşmasını…

Sadece Gül mü?

Değil elbette…

Merkez sağda politika yapanlar da Milli Görüş çizgisinde olanlar da Erdoğan’ın siyaset sahnesinden çekilmesini umuyor.

Tıpkı 65 yıldır, annesi İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’ten sonra “Kral” olmayı bekleyen Prens Charles gibi sıranın kendilerine gelmesini bekliyor.

Kısacası…

Erdoğan’a rakip olmaktan korkuyorlar.

Daha kolay olanı tercih edip Erdoğan sonrasına hazırlanıyorlar.

Türkiye yangın yerine dönmüş…

Toplum kutuplaşmış…

Demokrasi katledilmiş…

Hukuk ayaklarına altına alınmış…

Muhalifler zindanlara tıkılmış…


GÜL MÜ BÖKE Mİ?

Gümbür gümbür konuşması gerekenler siyasi hesap yaparak susuyor.

Dolayısıyla…

Ben, Gül ve benzerlerinin bu “silik” politikalarını ahlâki açıdan doğru bulmuyorum.

Selin Sayek Böke’nin istifa etmesi, Kılıçdaroğlu’nun izlediği politikayı beğenmediğini kamuoyu önünde eleştirmesi, Gül’ün açıklamasından daha değerli…

Kapalı kapılar ardında konuşup, kamuoyu önünde gerçek fikirlerini söylemekten korkanlara göre Böke’nin bu duruşu daha “mertçe” bir tavır…

Yoksa yanılıyor muyum?

Ne dersiniz…

[Vehbi Şahin] 8.5.2017 [TR724]

İçi boşaltılan ordu siyasallaşıyor mu? [Göksel İlhan]

16 Nisan Referandumunda Erdoğan ve yandaşlarının istediklerine ulaşabilmek için Anayasa’yı ve kanunları gözlerini kırpmadan nasıl çiğneyebildiğini bir kez daha gördük. Yüksek Seçim Kurulu, ülkenin rejiminin ve geleceğinin oylandığı Anayasayı ve Seçim Kanununu açık şekilde çiğneyerek suç işledi. Ülkede rejim değişimi oldu bittiye getirildi, milli irade hiçe sayıldı, en önemlisi geleceğimiz büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakıldı.

Aslında ülkemizde uzunca bir süredir, Anayasa ve Kanunlar tanınmıyor ve açıkça çiğneniyor. 15 Temmuz sonrası yayınlanan hukuksuz kararnameler marifetiyle yapılan ihraçlar ve tutuklamaların 16 Nisan’da yapılandan hiç bir farkı yok. 15 Temmuz olayları bahane edilerek şu ana kadar yüz binden fazla insan işinden atıldı, elli bine yakın insan tutuklandı. Hukuksuz ve temelsiz ihraçlar, keyfi tutuklamalar ve örnekleri sıkça görülen insanlık dışı işkenceler tüm Türkiye’nin ve dünyanın gözü önünde gerçekleşmeye devam ediyor. Ne yazık ki bu olanlara “hukuksuzluk” diyebilenlerin sayıları da çok fazla değil.

“Adalet ve Hukuk”un ülkemize bir gün geri döneceği muhakkak. O gün mağduriyetlerin bir kısmı elbette giderilecek, ancak geride telafi edilemeyecek bireysel ve kurumsal mağduriyetlerin kalacağı da bir gerçek. En azından, masum insanların isimlerinin çarşaf çarşaf yayınlandığı KHK listeleriyle dünyaya terörist olarak ilan edilmiş olması gerçeğini değiştirmek mümkün olmayacak. Binlerce insan işini kaybetti… Bir kısmı sağlığını kaybetti, bir kısmı hayatını… Hesaplaşmanın bir kısmının da mahkeme-i kübraya kalacağı muhakkak görünüyor.

Sürecin en çok kaybedeni TSK

Süreçten en fazla zarar görenlerin başında Türk Silahlı Kuvvetleri geliyor. Olaylara karışmamış veya kendilerini bir anda olayların içerisinde bulmuş binlerce masum asker, evrensel hukuk açısından kabulü mümkün olmayan gerekçelerle, teröristlikle suçlandı, ihraç edildi ve tutuklandı.

Hukukun üstün olduğu hiçbir ülkede söz konusu dahi olamayacak keyfilikler ve hukuksuzluklar, Kanun Hükmünde Kararnamelerle ve idari kararlarla defalarca tekrarlandı. Yapılan hukuksuzluklara dayanak olarak bir yerlerde hazırlanan, hukuken temelsiz ve keyfi listeler pervasızca kullanıldı, kullanılıyor. Dahası, Ordu içindeki disiplin ve güven baltalanarak; zorla, tehditle ve bazen de ödül vaat edilerek Ordu mensuplarının birbirlerini kinle, garezle veya ideolojik gerekçelerle gammazlamaları için kapılar sonuna kadar açıldı. Çok sayıda Ordu mensubu arkadaşlarının isimlerini karalamak ile mesleklerini kaybetmek, dahası hapsedilmek ve işkence görmek arasında bırakıldı.

Modern demokrasilerin aksine, TSK’nın yapısı ve işleyişi uzunca bir süredir şeffaflıktan oldukça uzak. Demokratik ülkelerde olduğu gibi halkın en alt seviyede bilgi edinme ihtiyacı karşılanmıyor. Bunun yerine “Güçlü Ordu Güçlü Türkiye” söylemleriyle, Ordu kendisini sürekli övüyor ve yaptıklarını göklere çıkarıyor. Böyle olunca, TSK’nın olduğunu ne politikacılar ne de halk bilebiliyor.

Özellikle 15 Temmuz sonrasında içi tam anlamıyla boşaltılan TSK’nın, tasfiye ve yıkım sürecinden nasıl etkilendiğini, gücünü koruyup koruyamadığını,dahası gerektiğinde ülke savunması görevlerini ne denli yerine getirebileceğini kimse bilmiyor. Siyasi irade ise bu konuyu tartışmak dahi istemiyor.

Ortaya çıkan bireysel mağduriyetler zamanla kurumsal mağduriyete dönüştü. 15 Temmuz sonrasında TSK’nın en büyük kaybı, darbe girişimiyle ilgisi olmayan dürüst ve çalışkan binlerce askerin bünyeden atılarak içinin boşaltılması oldu. Yetişmeleri onlarca yıl alan, olaylara hiçbir şekilde karışmamış, generaller, subaylar, astsubaylar, askeri öğrenciler ve asker personel, kasıtlı ve temelsiz bir şekilde, birilerinin hazırladığı uydurma listelere dayanılarak görevden çıkarıldı.

Bu kıyım sonucunda ortaya çıkan boşluğu doldurmak öyle kolay değil. Bazı yetkililer tarafından, bir iki yılda açığın kapatılacağının iddia edilmesi en hafif deyimiyle aymazlık olsa gerek. Tarihinin en büyük, kasıtlı ve hukuksuz tasfiye süreci sonucunda binlerce kadrosu boşta kalan TSK’nın bu büyük kaybı telafiye yönelik planlarını medyadan öğreniyoruz.

Örneğin, Ordudan ayrılanlar çeşitli yollarla göreve çağrılıyor ancak icabet sınırlı kalıyor. Bunun yanı sıra, çeşitli davalarda adları geçen, mecburen veya kendi isteğiyle emekli olmuş, sivil hayatta da hiçbir işte dikiş tutturamamış birçok emekli asker de bugünlerde Silahlı Kuvvetlere davet ediliyor.

Halbuki Ordunun bu süreçte en fazla önem vermesi gereken konuların başında, haksızca görevinden atılan kişilerin yerinin liyakatsiz insanlarla doldurulmaması geliyor olmalı. Bir genelleme yapmak doğru değil, ancak görünen o ki, orduya dönmelerine izin verilen bazı kişilerin liyakati çok sorunlu. Geri dönüşler içinde öyle örnekler var ki, bu kişilerin demokratik bir hukuk devletinde Orduya alınmasını düşünmek dahi mümkün değil.

İşler Erdoğan’ın kontrolünden çıkmış görünüyor

Sayıları giderek artan bu tuhaflıklara bir örnek verelim. Askerlikten emekli olduktan sonra yazdıklarıyla politikacılara, devlet adamlarına ağır suçlamalar yönelten, siyasi parti propagandalarında defalarca rol almış, siyasi faaliyetlere sonuna kadar girmiş, totaliter rejim yanlılarıyla birlikte hareket eden, Türkiye’deki rejimi totaliter bir rejimle değiştirmeyi savunan, bu konuda makaleler yazan bir emekli asker yakınlarda tekrar göreve çağrılmış. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı’na hakaret ve tehditler savuran yazıları apaçık ortada dururken göreve çağırılmış olması, olayların Erdoğan’ın kontrolünden çoktan çıktığını gösteriyor.

Sosyal medyada kendisine karşı yapılan en küçük bir hakareti bile affetmeyip demir parmaklıklar arkasına gönderen Erdoğan rejiminin, çok bilinen muhalif internet sitelerinde yuvalanmış bu emekli askerlere karşı sesini çıkaramaması ilginç. Oda TV ve benzeri internet sitelerinde yazıları yayınlanan bir çoğu Perinçek’in partisine yakın emekli askerler, Erdoğan’ın ordusunda köşe başlarını tutmaya başlamış bile. Bunlar tuttukları köşelerden devletin zirvesine ayar veriyor, kendilerinden olmayan herkesi hedefe koyuyorlar.

Yazının sonunu Mesnevi’de de anlatılan, bir hikayeyle bağlayalım.

Akreple Kurbağanın Hikayesi

Akrep nehrin kenarında durmuş karşı kıyıya bakmaktadır. Geçmek istemekte ama suyu geçmek için yaratılmamıştır, korkar. Dostu olan kurbağaya seslenir:

– Kurbağa kardeş, seninle dostuz biz, dostluğumuz hatırına beni karşı kıyıya geçirir misin?

Kurbağa kendinden emin bir şekilde:

– Yapamam akrep kardeş, evet seninle biz dostuz ama uzak durmalıyım senden. Sen bir akrepsin ve zalim bir iğnen var, çekinirim.

Akrep, kurbağanın endişesini anlar, ama vazgeçmemiştir.

– Bak kurbağa kardeş; şimdi sen beni sırtına alıp karşıya geçirirken seni sokabilir miyim hiç? Bunu ancak bir aptal yapar. Ben yüzme bilmem ki, seni sokarsam ben de boğulur ölürüm.

Mantıklı gelmiştir kurbağaya. Hem eski dosttular, neden soksun ki? Kabul eder. Akrep yaklaşır ve kurbağanın sırtına biner. Suyu geçmeye başlamışlardır yavaş yavaş. Derken, tam da suyun ortasında, kurbağa sırtında bir yanma hisseder. Akrep sokmuştur. Acı içerisinde başını çevirir:

– Neden? Neden yaptın bunu, bak şimdi sen de boğulup öleceksin…

Akrep üzgün ve pişman bir şekilde şöyle der:

– Elimde değil. İŞTE BENİM TABİATIM BU…

[Göksel İlhan] 8.5.2017 [TR724]