Fehmi Koru’nun “Gül” Yazısı Üzerine…[Osman Şimşek]

Onca zulüm, haksızlık, yalan ve iftiranın söz konusu olduğu bir dönemde, bir şahsın Pennsylvania’yı ziyaret edip etmediği, üzerinde durulacak bir mevzu değil. Fakat devletin en önemli mevkilerinde görev yapmış bir insanın demagojiye girerek geçmişini inkâr etmesi ve Hocaefendi’yi yalanlaması sebebiyle -sadece hadiseye şahit bir talebe olarak- dünkü açıklamayı yapmıştım. Heyhat, hiç beklemediğim şekilde Fehmi Koru’nun da -belki sürecin etkisiyle- unutkanlığa (!) maruz kaldığını anlamış olduk; o da bahis mevzuu olan misafirliği inkâr ve bizi tekzip etti.

Sözü daha fazla uzatmadan konuyu tarihe emanet etmek en doğrusu olsa gerek. Bununla beraber, bir hususu ifade etmeden geçemeyeceğim: Abdullah Gül geldiği zaman -kendisini mütevazı ve Anadolu kültürüyle yetişmiş bildiğimiz için- herhangi bir tekellüfe girmemiş, beraber namaz kılıp ders yapmış, yemeği ortak soframızda ikram etmiş ve sohbetimizi herkese açık salonda sürdürmüştük. Dolayısıyla, ziyaretin de o esnada konuşulanların da yaklaşık yirmi şahidi olmuştu ki, bunlardan bazıları kamuoyu tarafından da iyi tanınan insanlardı. Ziyarete dair bir fotoğraf sunamayacağım; diğer şahitlerin isimlerini de veremeyeceğim. Zaten şu andan sonra bunların hiçbir manasının da kalmadığına inanıyorum.

Allah aşkına, siz eski başbakan yardımcısını, dışişleri bakanını, hatta MİT müsteşarını göndermişsiniz. 17 Aralık’tan hemen sonra -hem de özel uçak tahsisi teklif ederek- hususi elçi yollamışsınız. Milletvekilleriniz, belediye başkanlarınız ve partililerinizden binlercesi gelip gitmiş. Türk okullarının desteklenmesiyle ilgili genelgenizin haberleri ve Hizmet hakkında takdirkâr sözlerinizin videoları hala İnternet’te mevcut. Böyleyken onca şahidi bulunan bir ziyareti yalanlamak da neyin nesi?!. Evet, başka değil, siz kendinizi inkar ediyorsunuz!..

Hâsılı, belli seviyede sayılan kimselerin bile çark ettiklerini görünce doğruluk, fazilet ve hakkaniyetin ayaklar altına alınması karşısında sıdk ve sadakate kilitlenme gayretindeki insanlara sadece ağlamak düşüyor!..

“De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter! Doğrusu O kullarının bütün hallerini bilip görmektedir.” (İsrâ, 17/96)

[Osman Şimşek] 13.7.2017 [Herkul.org]

Abdullah Gül’ün Tekzibine Dair [Osman Şimşek]

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kapısı her zaman herkese açık oldu; senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret etti/ediyor. Akademisyenler, sanatçılar, sporcular ve iş dünyasının temsilcileri gibi, hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler ile beraber, herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri oldular, yemeğini yedi, çayını/kahvesini içtiler. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinledi, onların düşüncelerine değer verdi; fırsatını bulduğu zamanlar, kendi mülahazalarını da seslendirdi.

Herkese açık bu dergâhı ziyaret suç da değil günah da ve şimdiye kadar -çoğu çat kapı- kimler gelip geçmedi ki!.. Israrla randevu talep eden, özel bir davet söz konusu olmadan gelen, hatta “Biz geldik!” deyip on dakika görüşmek için kapıyı zorlayan yüzlerce insanın ismini saymak, hem edebimize aykırı hem nezaketsizlik hem de böyle bir ortamda onları zor duruma düşürme olacaktır. Bununla beraber, Cumhurbaşkanlığı yapmış bir insanın demagojiye sarılarak buraya gelişi hakkında Hocaefendi’yi yalanlayışı ve Hizmet hareketine dair geçmişte söylediklerini inkâr edişi karşısında sükût da hakikate saygısızlıktır.

Eski Cumhurbaşkanının ve benzerlerinin korkularını bir ölçüde anlamak mümkün. Fakat bunca sene sonra -Hocaefendi’yi tekzip değil, aslında- kendilerini inkâr edişlerini mantıkla izahın imkânı yok. Belki beraber geldikleri Fehmi Koru’nun Hocaefendi ile sarılmalarını seyredince “Birbirinizi çok özlemişsiniz!..” dediğini hatırlatmam sayın Gül’ün hafızası için yeterlidir. Şayet bu kâfi değilse, mekânımıza dair bazı hususları anımsamaları da faydalı olabilir. Bu konuda, eski Başbakan yardımcıları, eski Dışişleri bakanı, onlarca milletvekili ve onlarca belediye başkanının yanı sıra mükerreren gelip giden Berat Albayrak’ın anlatabilecekleri çok detay vardır.

Cenâb-ı Hak, Zât’ı hakkında nisyan yaşayan ve bu yüzden kendi öz benliği de dahil her şeyi unutan kimselerden eylemesin!..

[Osman Şimşek] 12.7.2017 [Herkul.org]

İki nefes ortası bir hayat [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc) gökleri ve yeri hikmetle, gerçek bir maksatla yaratmış ve yarattığı bütün varlıkları; ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insanların emrine vermiştir.

Kainatta, en küçükten en büyüğe bütün varlıklarda fevkalade bir düzen, nizam, adalet ve hikmet gözetilmiştir. Böylesine hikmetle donatılan alem-i kebirde, Rububiyetin hâkim olduğunu görüyoruz.
    
Hususiyle insan, öyle harika bir sanatla, mükemmel bir duygu ve düşünce ile, paha biçilmez uzuvlar ve latifelerle donatılmıştır ki, muvakkaten kendisine emanet edilen bu cevherlerle donatılan insan, bu harika sermayelerle Cenab-ı Hakk’ın rızasını ve ebedî hayatı kazanabilsin. 
     
İnsan, böylesine kendisine emanet edilen bu hayatı, akıl ve iradesini vahyin emrine vererek, yaratılış gayesine uygun tanzim ederek kendisine yakışan meşru ve güzel bir hayat sergilemiş olacak ve Rabbul Alemin olan Allah’ı  hoşnut ve rızasına uygun hareket etmiş olacaktır.
    
İnsan, akıl ve iradesini Kur’an ve Sünnet çizgisinde değil de, gurur ve kibirle benlik iddiasında bulunursa, o zaman gündüzün güneşine mukabil gecenin ateş böceği durumuna düşecektir. Böylesine heva ve hevesine uyan kimsenin gözü kör, kulağı sağır, kalbi de duygusuz hale gelecektir. Bu durumda olan insanlar, ilim sahibi de olsalar, hakkı duyamaz, gerçekleri göremez durumuna düşmektedirler.
    
İnsanı, insanlık derecesine yüceltip yükselten, ahirette yaptıklarının hesabını verme inancıdır. Bu inanç yoksa, o zaman insan insan olmanın kıymetini bilemediği için, hayvandan daha zalim ve daha vahşi olabilir.
    
Müslüman, hayata tuzak kuran, toplumun huzurunu bozan, yakan yıkan, düzelteceğim derken sürekli fesat çıkarıp, nizam ve intizamı alt üst eden, böylece esfel-i sâfiline kendi iradesiyle baş aşağı gidip, ebedi hayatını mahvedenlerin oyununa gelmemelidir.
    
Müslüman, muhtaç olanların elinden tutup, onları kavl-i leyyinle, sevgiyle, ikna ile, güler yüzle hakikate davet edip, Allah’ı ve Resulullah’ı sevdirerek, gafletten uyarmak suretiyle ahiret hayatlarını kazanmalarına yardımcı olmalı ve bu vazifeyi hakkıyla ifâ etmek suretiyle sorumluluktan kurtulmaya çalışmalıdır.
   
Ehl-i küfür ve ehl-i dalalete gelince; onların hidayeti Allah’a aittir. Kalplere imanı, sevgiyi sadece Allah kor. Peygamberler dahil kimse hidayet veremez, kalbe iman ve sevgi koyamaz. Onlar sadece vesile olurlar.
   
Rabb-ül alemin olan Allah (cc), Casiye suresi 23. ayette, “Baksana kendi hevâ ve hevesini ilah edinen, ilmi olduğu halde Allah’ın kendisini şaşırtıp, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kimsenin haline! Hakkı görememekte ve azgınlıkta ısrar etmesi sebebiyle, Allah’ın şaşırttığı bu kimseyi kim yola getirebilir? Düşünmüyor musunuz?” buyurmaktadır. 
     
Yine Casiye suresi 14.ayette; “(Habibim) İman edenlere de ki, Allah’ın ceza günlerinin gelip çatacağını beklemeyenlerin ezalarına aldırış etmesinler, kusurlarını bağışlasınlar. Çünkü nasılsa Allah, herkese yaptıklarının karşılığını verecektir.” Buyrulmaktadır.
     
Mü’minler kâfirlerin, münâfıkların, zâlim, fâsık, fâcir ve müfterilerin isnad ve iftiralarına, dilleri ve kalemleriyle saldıranlara karşı, onlara mukabele de bulunarak onların seviyelerine inmemeli, Allah’a havale etmelidirler.
     
Casiye suresi 15.ayette de, “Kim yararlı, faydalı bir iş yaparsa, kendisi için yapar. Kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz.” Buyurulmakta;  Zilzal suresi 7 ve 8. Ayetlerde de, “(Orada) zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca  şer yapan da onu bulur” hakikati ifade edilmektedir.
     
Dünyada sırr-ı imtihan gereği olarak kâfirler, zâlimler, münâfıklar, fâsıklar ve fâcirler, çoğu itibariyle yaptıklarının cezasını burada görmüyorlar; nice mazlum, mahkum ve mağdurlarda haklarını almadan bu dünyadan gidiyorlar. Demek büyük bir mahkeme-i Kübra’ya, Hakimler Hakimi Allah huzurunda hesap vermeye gidiyorlar. Zâlimler cezalarını çekmeye, mazlumlar da mükafatlarını almaya bırakılıyor.
        
Unutmamak gerekirse, hayat iki nefesten ibarettir..  Dünyaya ilk geldiğimizde alınan nefes, diğeri de hayatın sonunda vereceğimiz nefes.. Bütün derdimiz son nefesi imanla tamamlama olmalıdır.      

Allah (cc) doğum ölüm arası hayatı, insanlar için ahirete geçmek için bir köprü yapmıştır. Bu köprüden geçiş Hz.Adem`le (as) başlamış ve kıyamete kadar da devam edecektir. Şu an bu köprünün yolcuları hayatta olan insanlardır.
      
İnsanlar bu köprüden geçerken ya ayakları kayıp düşecek ve hayat denizinde boğulacaklar veya kendilerini kontrol etmek ve sorgulamak suretiyle, burada ne yapması gerektiğinin farkında ve şuurunda olacaklardır. Böylece hayatını ve hedefini tayin edip müstakim olarak yürüyecek, ölümsüz ve ebedi aleme geçiş yapacaklardır.

İmandan nasibi olmayan, Allah ve Resülullah tanımayan, hak-hukuk, kanun-nizam dinlemeyen, kendi çıkarları ve arzularının esiri altında kalan nice insanlar; yollarda engellere, çengellere takılıp kalacaklardır.
     
Allah ve Resülullah’a inanan, dinin insana yüklediği sorumluluğu vicdanında duyan, gerçek manada inanan insanlar; yolda asla kimseyi taciz etmez, fitne çıkarıp ortalığı karıştırmaz, nizam ve imtizamı bozmaz, huzur ve güven içinde dünya barışına katkıda bulunmaya, insanlara medenice ve insanca muamele etmeye çalışırlar.
    
Evet inanmış gönüller, kimseye karşı hasım ve alternatif olmadan, gayz, kin ve nefret duymadan ve  kimsenin malında, canında, namus, haysiyet ve şerefinde gözü olmadan; bu duygu ve düşünce ile bütün insanların   mutluluğunu sağlamaya ve aynı zamanda çıkartılan fitne ateşlerini söndürmeye, yapılan tahribatları da tamir edip önlemeye çalışacaklardır.
     
Allah (cc), insanın ebedi hayatı kazanabilmesi için dünyayı yolunun üzerine bir pazar olarak kurmuştur. İnsan, ihtiyaçlarını herhangi bir pazardan tedârik ettiği gibi; Allah’a ve ahiret hayatına inanan ehl-i iman da, Allah’ın emanet ettiği canını, malını, ilmini, enerjisini ve sahip olduğu imkanlarını  bu pazarda ahiret hayatı adına iyi değerlendirmeye gayret etmelidir.  
     
İnsanlar, evlatlarını, hayr-ul halef nesillerini, tahripçi değil ıslahcı olarak, insanlığa hizmet şuuruyla yetiştirmeli ve o yolda gayret göstermelidirler.

Al-i İmran suresi 133.ayette Cenab-ı Hakk, “Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!” teşvikinde bulunmaktadır.

Al-i İmran suresi 139.ayette de, “ Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz” buyurarak, ümit ve moral vermektedir.

 Efendimiz (sav) bu ayeti açıklarken;
“Siz, konum bakımından daha üstün iken yılmayın, üzüntüye kapılmayın! Zira siz, Allah rızası gibi yüce bir gaye ile, O’nun dinini yüceltmek için cihad ediyorsunuz. Onlar ise şeytan yolunda savaşıyorlar. Hem sizden olanlar cennette, onlardan olanlar cehennemdedirler.” (Nesefî) buyurarak, ehl-i imana rehberlik yapmakta, önünü açmaktadır.

[Mehmet Ali Şengül] 13.7.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Burkina Faso überalles! [Seyfi Mert]

Önce Posta gazetesinden şu haberi bir okuyalım: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ o geceyi anlattı: ‘Kalkıştan önce kokpitteki iki pilota “Bana mertçe söyleyin, kimden yanasınız?” diye sordum. Pilotlar da kararlılıkla “Sizden yanayız. Hem de sonuna kadar. Sizi ve ailenizi gideceğiniz yere ulaştırmak için ne gerekiyorsa yapacağız. Öleceksek de birlikte öleceğiz” cevabını verdiler…”

Ne gaddar da etkileyici bir mertlik öyküsü değil mi?

Finali ilginç ama yazının sonuna kadar beklemenizi tavsiye ediyorum. 

Şimdi biraz tarih okuyalım. 
Afrika kıtasının batı bölümünde yer alan Burkina Faso, denize kıyısı bulunmayan bir kara ülkesidir. ‘Onurlu insanlar” anlamına gelen (tebessüm eden insanlar da deniyor) isminin tam aksine bir kaderi var kaderi de derisinin rengi gibi siyah olan bu ülkenin.

Geçmişte Fransa sömürgesi olan ülke 1960 yılında Yukarı Volta adı ile bağımsızlığa kavuştu. Ancak emperyalist devletler ellerini bir türlü çekmediler bu acılar ülkesinden. Sonrası darbeler ve cuntalar resmigeçidi gibidir. 4 Ağustos 1983 tarihinde Thomas Sankara önderliğinde devrim gerçekleştirildi…

Yine de sular durulmadı ve tâ ki, 1987 tarihinde de Blaise Compaoré önderliğinde gerçekleştirilen darbeye kadar. 

17-25 Aralık operasyonlarının ardından içerde ve dışarda tek derdi Cemaat ile mücadeleye ve soykırım olan Tayyip Erdoğan ve iktidardakiler, özellikle yurt dışındaki okulların kapatılması için daha önce bırakınız haritadaki yerlerini bilmesini, adlarını dahi duymadıkları ülkelere konsolosluk açmaya başladılar. Bu tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti Vagadugu’ya büyükelçilik açtı. Aynı tarihlerde pıtırak gibi çoğalan yardım derneklerine şahit oldu Türkiye. Yüzlerce belki binlerce dernek ve vakıf. Hemen hepsinin Tayyip Erdoğan’ı destekleyen ilanlarda ismini görmek mümkün. 

Bir şey daha oldu, bu derneklerde birdenbire Afrika aşkı depreşti ve her yıl yüzlerce kampanya düzenlenmeye başladı. Keçi yardımından tutun da, iftarlık kumanyaya kadar pek çok enteresan yardım kampanyaları düzenlediler. Tabii bu kampanyalarda her zaman birer devlet kurumunun sponsor olarak katkıda bulunduğunu da hatırlatalım. 

İşte yardım yapan bazı dernekler ve tarihleri; elbette en başta İHH, ki bu dernek Tayyip Erdoğan’ın kesinlikle listebaşı derneği. Meşhur Mavi Marmara olayından Mısır’da darbe öncesi yardım ve faaliyetlere kadar hemen hepsinde İHH ismini görmek mümkün. Keza Suriye’ye yapılan ilaç ve insani yardımlarda da bu derneğin ve başkanının ismi geçer. Diğerleri; Cansuyu Derneği (2013), Hüdayi Vakfı (2014), Hasaneyn (2014), Fosapa (2014), Sebil İnsani Yardım Derneği (2015), Sadakataşı Derneği (2016), Yetim Der (2016), Hayrat Yardım Vakfı (2016), Ribat Derneği (2016), Ay-Der (2016), Hasene Derneği (2017), İnsana değer veren dernekler federasyonu (2017), DİTİB (2017), Mika-Der (2017)…

Bunlar 15 dakika içinde hemen bulunabilecek kısa liste. Eminim resmi makamlarda bunun onlarca katı fazlası vardır. 

Esas enteresanlık bundan sonra yaşanıyor. 

Demokrasiyi yurt içinde kimselere bırakmayan AKP ve Erdoğan, Burkina Faso’da yaşanan darbeye sessiz kalıyor, bırakınız darbeyi kınayan açıklama, daha sonrasında askeri yönetime silah yardımı yapıyor!

Kabataslak bir akış yazarsak şöyle. 

Burkina Faso darbeler tarihi. 

2012’de Erdoğan’ın bu ülkelere olan ilgisinden sonra iç karışıklıklar başlıyor.
Bu esnada yüzlerce yardım derneği bu ülkelere gidiyor. 
Burkina Faso’nun haritada yerini bile gösteremeyecek olan kişi ve kurumlar birdenbire yardımsever kesiliyor. 
2015’de askeri darbe yaşanıyor ve askeri yönetim başlıyor. 
Erdoğan iktidarı bırakınız darbeyi kınamayı, yeni yönetime silah yardımı yapıyor. 
Darbe sonrası bu kez darbeciler birbirine düştü. İktidar tenis topu gibi, bir o generale bir bu generale geçip dururken halka kan ve gözyaşı düştü. 
Bir eski devlet başkanının adamı General Honore Traore başkanlık görevini aldığını açıkladı, bir sert politika yanlısı başka bir General Issaac Zida… Kan gövdeyi götürdü Burkina Faso’da. 

İDDEF, 2017 Nisan’ında Burkina Faso’da Mahmud Ustaosmanoğlu Medresesi açtı. En ilginç açıklamalardan birini ise bizzat darbeyi yapan General General Gilbert Diendere’nin, halkın darbeye olumlu bakmadığını ve gerekli dersleri aldıklarını söylemesiydi. 

Ülke seçim sath-ı mailine girdikten sonra bir dizi darbe girişiminde bulunuldu ve nihayetinde yapılan seçimleri Başbakan Roch Marc Kabore büyük tartışmalar neticesinde kazandı. Tabii Türkiye yönetimi ile çok iyi ilişkiler içinde olduğunu ayrıca vurgulamaya gerek yok sanırım. 

Aslında başkasının acılarının üzerinde yükselmese eğlenceli bile sayılabilecek bu ülke tarihini okumak çok heyecanlı.

TC tarihinin en enteresan dış işleri bakanı olarak tarihe geçeceği şüphesiz olan Mevlüt Çavuşoğlu geçtiğimiz günlerde Burkina Faso’yu ziyaret etti. Çavuşoğlu’nun ayağının tozuyla söyledikleri şunlar: “iki ülke arasında savunma sanayi alanında neler yapılabileceğini konuştuk, TİKA, AFAD ve Kızılay ile tüm Afrika'ya insani ve kalkınma yardımlarımızı ulaştırıyoruz. İnsani ve kalkınma yardımları bakımından ABD'den sonra dünyada ikinciyiz.”

İnsani yardım denilince akıllarınıza neyin geldiğini tahmin ediyorum ama ilgisi yok elbette!

Çavuşoğlu konuşmasının devamında şu cümleleri de etti: “15 Temmuz darbe girişimini en iyi anlayan ülkelerden birinin Burkina Faso’dur!” 

Ne kadar para o kadar köfte mantığıyla yapılan diplomasi elbette böylesi cümleler kuracaktı!

Zaten Çavuşoğlu’nun dilinin altındaki bakla hemen çıkıvermişti bile: “Bu darbeyi gerçekleştirmek isteyen örgütün Burkina Faso’da da dernek ve okulları var. Bu konuda hem beklentilerimizi hem de birlikte hangi adımları atabiliriz, bunları da değerlendirdik. Masum sivil halkı uçaklarla bombalayan ve üzerinden tanklarla geçen bu hainler her yerde her şeyi yapabilir. O yüzden bunlar sadece Türkiye için değil, bulundukları her yer için bir tehdittir."

Hani kişi kendi bilir herkesi, sözü var ya galiba böyle bir şey tam da… 

Bir ülkede elçilik aç, hemen sonra yardım derneği adında kerameti kendinden menkul yüzlerce tuhaf isimli dernek oralarda cirit atmaya başlasın, ardından iç karışıklık baş göstersin, askeri darbe yapılsın, cuntaya silah yardımı yap, sonra dünyanın en barışçı hareketini, “darbeci” diye bulunduğu ülkeye şikayet et. İkna olmazlarsa, kesenin ağzını aç. Tüm devlet kurumlarından hortum hortum yardım aksın, resmi makamları kayıt dışı paraya doyur, sonra da ‘bizi en çok siz anladınız’ deyiver!

Mısır ve Suriye’den sonra Burkina Faso da aynı kaderi yaşadı nedense!

Bu satırları yazarken dünya sinema tarihine ‘çekilmiş en kötü film’ olarak liste başı giren Reis filminin yapımcı ve yönetmeni Ali Avcı’nın F.TÖ’den tutuklandığı haberleri düştü. O Avcı ki, her fırsatta cumhurresini yalamaktan asla çekinmemiş, her türlü bakanlık, müsteşarlık toplantısında en öne atlayıp, canımız sana feda Reis nidalarıyla ön saflarda çarpışmış, demokrasi nöbetlerinde çektiği selfileri sosyal medya hesaplarında büyük bir gururla paylaşmış, doğrusu hiç de fena olmayan paralar kazanmıştı. 

Son olarak Uyanış isimli projesiyle büyük oynamıştı. Öyle böyle değil, daha film proje halindeyken çektiği bir iki sansasyonel plan ile hazırladığı teaser en AKP trolü mahfillerde bile, bu kadar da yalanmaz, şeklinde yorumlanmıştı. 

İşte bu Ali Avcı dün bu ülkede herkesin karşılaşabileceği bir suçlama ile tutuklandı. Eminim Avcı’nın dostları ‘Bizim Ali suçsuzdur’ yerine telefondan onun ismini silmekle meşgullerdir. Hani neme lazım, onlara da bulaşır mulaşır bu bela… 

Oysa hiç merak etmesinler, değil telefon listesinden silmek, telefonu çamaşır makinasında yıkasalar bile benzer kaderden bir gün kendilerinin de kaçamayacaklarını bilmeleri lazım. 

Neden mi?

Yazının başında anlattığım olayın kahramanı olan uçağın pilotu var ya. İsmi Barış Yurtseven. İşte bizzat Erdoğan’ın hayatımı kurtardı diye sağda solla övdüğü kaptan pilot Yurtseven de F.TÖ’cü suçlamasıyla işten atıldı, hakkında soruşturma yapılıyor. 

Biz ise elbette şaşırmıyoruz. Zira şaşırma özelliğimizi köreltti bu iktidar. 

O kadar ki, yarın bizzat Erdoğan da F.TÖ’den tutuklanacak ve biz ‘belliydi abi’ deyip bize ne faydası var, demeye devam edeceğiz. 

İster Erdoğan’ı yalayan film yapın, ister onu uçakla kurtarın... Ya da maketlerinizle yanına gidip şirinlik muskasını oynayın, el ele verin. Fark etmez, bizzat Erdoğan da dahil, kimse için güvenli bir liman yok artık bu ülkede. Çünkü hukuk yok, çünkü iz’an akıl, fikir, idrak bitip tükendi…

[Seyfi Mert] 13.7.2017 [Samanyolu Haber]

Kastamonu ve Risale-i Nurlar [Safvet Senih]

Mehmed Feyzi Efendi, bir SIR KÂTİBİ olarak Üstad Hazretlerine hizmet etmiştir. Kastamonu dağlık ve ormanlık güzel bir yerdir. Yazları ise manzaralar daha da güzeldir. Onun için beraber temâşa ve tenezzühe çıkarlar. Üstad, bilhassa halkın fazla gitmediği yerleri tercih eder. Bilhassa şehre beş-altı kilometre uzaklıktaki Karadağ, Hacı İbrahim Dağı ve Depelce gibi yerler. Buralar aynı zamanda Âyetü’l-Kübra Risalesinin yazıldığı mübarek mekânlardır. İhsan Atasoy Bey, bu hususta Mehmed Feyzi Efendi hakkında yazdığı kitapta çok geniş bilgi vermektedir:
Mehmed Feyzi Efendi, çoğu defa Üstad Hazretleriyle  Karadağ’da özel ve eşsiz bir ağaç olan Karaağacın yanına gittiklerini anlatır. Bu ağaç emsallerinden farklı bir konuma sahiptir. Sanki özel olarak Üstad’ın üzerine çıkıp bir taht, bir kürsü gibi etrafı temâşa etmesi için yaratılmıştır. Belli bir yükseklikten sonra yere paralel olarak uzanır. 

“Hayatta bütün Risaleleri yazarına okumakla iftihar ediyorum.” diyen Mehmed Feyzi Efendi, Risale-i Nur’u okurken nelere dikkat etmek gerektiğini şöyle anlatır: 
“Risale-i Nur’u tekrar tekrar okumak lâzım. Sathî değil, bütün duygular ve lâtifelerle teveccüh ederek okumalı ki, her duygu ve her lâtife ondan hissesini alsın.”

Mehmed Feyzi Efendi Kastamonu dağları ile ilgili hatırlarını anlatırken diyor ki:
“Ekseriyetle yaz zamanı Karadağ’a Üstad’la beraber giderdik. Yolda hem Risale-i Nur tashih eder, hem hataları düzeltir, hem Eski Said döneminde yazdığı ilk eserlerinden ders verirdi. Bu suretle yolda bile mübarek vaktini vazifeyle geçirirlerdi. Evet biz itiraf ediyoruz ki, Üstadımızın nutkundaki letâfet ve ülfetindeki  halâvet o derece feyiz bahşederdi ki, insan sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse asla sıkılmak ihtimali yoktu.”

Mehmed Feyzi Efendi, Üstad’ın Kastamonu’da yazdığı beş altı Risalenin teliflerinde hazır bulunmuştur. 

Münacat Risalesi, Kastamonu Kalesinde yazılmıştır. Kastamonu Kalesi, Üstad’ın evine yakın bir yerdedir… Evden çıkıldığında birkaç sokak ötede Kalenin sağından tırmanan dik bir yoldan Kaleye çıkılır. Kaleden bakınca, şehir, aşağıda yeşillikler arasında kaybolur. Fakat yukarıda dağ silsileleri ve sema ile çepeçevre kuşatılmış geniş ufuklar önünde Kale, bir kürsü gibi durur. Üstad çoğu zaman, kimsenin tırmanmaya cesaret edemediği Kale’nin en yüksek burcuna çıkıp oradan şehre tepeden bakar ve ufukları temâşa eder. Bazen ayaklarını aşağıya sarkıtarak oturur, öylece Kainat Kitabını tefekkür eder. Evet işte Risale-i Nur’da Üçüncü Şua olarak yer alan MÜNACÂT  Risalesi Kastamonu Kalesinin bu muhteşem manzarasında yazılmıştır. Bu eser, Kainat Kitabında yer alan varlıklar üzerindeki TEVHİD MÜHÜRLERİNİ bir bir okuyarak, İlahî İsimlerle Allah’a iltica şeklinde yazılmış özlü bir tevhid dersidir. 

Bir gün Hz. Üstad bir bal kabının dibini sıyırıp Mehmed Feyzi Efendinin ağzına uzatır. Üstad’ın parmağını yalamaya başlayan Mehmed Feyzi Efendi bu iltifat karşısında âdeta kendinden geçer ve Üstad’ın parmağını biraz ısırıverir. O ana kadar tebessüm eden Üstad’ın kaşları çatılır ve talebesinin yüzüne bir tokat aşk eder. Mehmed Feyzi Efendinin gözlerinde şimşekler çakar ama o, Allah’a hamdeder “İşte şimdi tam Üstad Hazretlerinin talebesi oldum!..” der. Fakat o anda dışarıdan içeri gelenler, Üstad’ın Mehmed Feyzi Efendiyi bir kabahatinden dolayı tokatladığını sanırlar. Aslında Üstad, cemalî tecelliyle talebesine feyiz verirken, birden celâli tecelliyle terbiye etmeye başlar. Daha sonra Mehmed Feyzi Efendi’nin hizmetinden memnun olduğu zaman, “Feyzi, ENE’n buz gibi eridi” der. Öfkelendiğinde de “Senin ENE’n çifteli!” diye hitap eder. Mehmed Feyzi  Efendi’yi sık sık ziyaret edenlerden Vedat Kader’in ifadesine göre, “Üstad, Feyzi Efendiyi celal ile terbiye etmiştir. Üstad’ın, onun nefsine ağır gelen ifadeler kullanmasının sebebi budur.”

O güne kadar hocalar ve âlimler, Bediüzzaman’ın ilmini takdir etseler de yanına pek yaklaşamazlar. Zira yaklaşanlar, fişlenip takip edilmekte ve hapislere sevk edilmektedir. Mehmed Feyzi Efendi ise, bu tehditlere aldırmadan Üstad’ın hizmetine koşar. Ahir zamanda İslam davasını omuzlayacak zatların, sadece ilim ile değil, kahramanlıkla da donanmış olması gerekir. Böyle bir zamanda Bediüzzaman’ın yakınında bulunmak ve hizmetinde olmak, herkesin göze alabileceği bir şey değildir. Tek başına bu husus bile, Mehmed Feyzi Efendiye ayrı bir mazhariyet kazandırır. Bununla beraber Mehmed Feyzi Efendinin, İslamî ilimler ve tasavvuf alt yapısına sahip olarak Bediüzzaman’ın ilim ve faziletini takdir etmesi de onun adına kayda değer bir husustur.

İlmiyle Üstad’a muhatap olması sebebiyle, mantığa dair Arapça eserini, Üstad, Mehmed Feyzi Efendiye ders verir ve bunu müsait bir zamanda Türkçeye tercüme etmesini ister: “Hem Eski Said’in  ilm-i MANTIK  noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-i matbu (basılmamış) TA’LİKAT’tan süzülen i’cazlı bir îcaz-ı harikada müdakkik ulemaları hayret ve tahsine sevk eden matbu (basılmış) KIZIL İ’caz namındaki Mantık Risalesi, Risale-i Nur ile bağlanmasına ve talebelerinin âlimler kısmının nazarına gösterilmesine lâyık gördüm. Fakat çok derindir. Bugünlerde Feyzi’ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak.” (Kastamonu Lâhikası)

İnşaallah Cenab-ı Hak, anlama lütfuna bizleri de  mazhar eder.   

[Safvet Senih] 13.7.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhbaer.com

Hocaefendi aldatıldı mı! [Faik Can]

Özellikle 15 Temmuz sürecinden sonra sosyal medyada Hocaefendi’yi hedef alan “içeriden” gözüken paylaşımlar artmaya başladı. Bunu yapanlar maskeli tipler. Kendilerini açık etmiyorlar. Sözüm ona Hizmeti savunur gibi görünüp, Hocaefendi’yi hedefe koyuyorlar. 15 Temmuz tiyatrosunda adı geçen bazı aktörleri analiz ederken bunların neden daha önceden fark edilmediğini soruyorlar. Daha da ileri gidip Cemaatin psikolojik olarak iki senedir darbeye hazırlandığını, Hocaefendi’nin iki yıldır “aldatıldığını” ileri sürüyorlar.

Maksatları hizmetin hayrına bir iş yapmak değil elbette. Hocaefendi’yi Cemaat nezdinde itibarsızlaştırıp Hizmetin omurgasına öldürücü darbeyi vurmak istiyorlar. Yazdıklarına bakılırsa bunlar içeriden birileri veya öyle bir algı oluşturuyorlar. Öyle ya da böyle, bunu yapanlar kesinlikle süzme münafıktır! Zira gerek üslup gerekse içerik açısından Medine münafıklarına çok benziyorlar.

Öncelikle bilmemiz gerekir ki münafık, içerideki hain demektir. Sizin gibi giyinir, sizin gibi konuşur, zahiren sizin gibi davranır. Sizinle aynı safta namaz kılar, takkesini, cübbesini sizinkine benzetir. Sûret-i Hak’tan görünür. Dolayısıyla onları fark etmek için engin bir firaset, basiret ve en önemlisi ilahî inayet lazımdır. En keskin firaset sahipleri bile Allah izin vermezse onları tanıyamayabilir. Bu bakımdan “Falanı, filanı niye fark edemedik” tarzı sorgulamalar temelsizdir, âdet-i ilâhîyi bilmemenin ifadesidir. Sorguladığımız insana -haşa- ulûhiyet isnad etmek ve adeta “Allah’ın bildiği her şeyi neden o da bilmiyor?” diye absürt bir soru sormaktır.

AYNI ŞEYLERİ MÜNAFIKLAR EFENDİMİZ’E SÖYLÜYORLARDI

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) İnsanlığın Iftihar Tablosudur. Varlık O’nun hürmetine yaratılmıştır. En son ve en mükemmel dinin Peygamberidir. İnsanlığı hak ettiği yörüngeye oturtmak ve beşerî hakiki insanlık ufkuna yükseltmek vazifesiyle gelmiştir. Ama etrafında münafıklar eksik olmamıştır. Hem de en profesyonel münafıklarla mücadele etmiştir. Çünkü sadakatin seviyesi ne kadar yüksek olursa, onu yıkmak isteyen nifak da o denli profesyonel olacaktır!

Nebiler Serveri, münafıkların bir kısmını bilmiş ve etrafındakilere de bildirmiş ya da ihsas etmiştir. Bazı münafıkları sadece kendisi bilmiş ama kimseyle paylaşmamıştır. Bazısını ise kendisi de bilmemiştir. Murad-ı ilahî bir hikmete mebni olarak bilmemesini irade buyurmuş ve O’na bildirmemiştir. Tevbe Sûresi 101. Âyet-i celîle bunu açıkça beyan etmektedir: “Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine ahalisinden nifakta mahir olmuş, profesyonelleşmiş kimseler vardır. Çok sinsi hareket ettiklerinden SEN ONLARI BİLMEZSİN ama biz hepsini biliriz…”

Zaten her münafığın hemen fark edilmesi imtihan sırrına da uygun düşmemektedir. Hariçteki aleni düşmanın saldırı ve tecavüzü kadar belki ondan da çok, bünyedeki münafıkların ihaneti de sadıklar için önemli bir imtihan unsurudur. Uhud gibi kader-denk noktasındaki bir savaşa Efendimizle birlikte çıkıp münafıkların manipülasyonu ile daha savaş başlamadan geri dönen ciddi sayıda insan vardı. Bunların hepsi münafık değildi. Kur’an’ın tabiriyle “Kalplerinde hastalıklar vardı”. Münafıklar “Karşı taraf çok güçlü. Bizi yenerler. Medine’ye dönmeye bile mecalimiz kalmaz. En iyisi biz geri dönelim ve ailemize, mallarımıza sahip çıkalım,” diyorlardı. Onlar da Allah Resûlü’nün değil münafıkların sözüne itibar edip cihad meydanını terk ettiler. Efendimiz ve sadık ashabı bu vesileyle kalplerinde iman oturaklaşmamış kimseleri tanımış oldular.

Aynı şeyi Hendek savaşında da yaptı münafıklar. Karşıda Müslümanları bitirmeye azmetmiş, kendilerinden on misli büyük orduyu gören sahabileri korkutmaya başladılar. Efendimize olan güven ve itimadlarını kırma gayreti içine girdiler. “Allah ve Resûlü size (güzel günler gelecek diye) boş vaatlerde bulunuyor ve sizi aldatıyorlar…” (Ahzab/12). Onların bu propagandalarından etkilenenler oluyordu. Ama Rahman’ın has kulları, sadakatin temsilcisi babayiğitler onlara şu cevabı veriyordu: “Bu sıkıntılar, imtihanlar, bela ve musibetler bize Allah ve Resûlü’nün vaad ettiği şeylerdi. Onlar vaatlerinde haklı çıktılar.” Ayet-i kerime devamında diyor ki: “Bu sıkıntılar onları yıldırmak bir yana, imanlarını ve davaya sadakatlerini artırmıştı.” (Ahzab/22). Onlar adeta kendilerine yıllardır söylenen “Kandan irinden deryalarla karşılaşacaksınız; menzili çok, geçidi yok, her tarafında derin suların olduğu meşakkatli bir yol bu!” müjdesinin tahakkukuyla sermest idiler.

O HER ŞEYE İNANAN SAFIN BİRİDİR

Münafıklar bir de Efendimiz’i, kendisine her söylenene inanan, yönlendirilmeye ve -hâşâ- kandırılmaya müsait saf bir adam olarak tanıtmak istiyorlardı. Tevbe Sûresi 61. Âyet buna işaret etmektedir: “Onlardan bazıları Peygamberi incitmek ve itibarsızlaştırmak için ‘O, herkese kulak veren safın biridir’ derler. De ki ‘O, sizin hayrınıza olan şeylere inanır, Allah’a inanır, Mü’minlere güvenir. Sizin için bir rahmettir O!’ İşte böyle bir Peygamberi incitenler yok mu? En acı azap onlara olacaktır!”

Rahmet Peygamberi, her köşe başında yolunu kesen, insanların kafasını karıştıran ve hatta pâk zevcesine en aşağılık iftirayı atan münafıklara hiçbir şey yapmadı. Kalplerinin yumuşayıp hidayete ermelerini bekledi. Hz. Ömer’in bilindik bazı münafıkları öldürme teklifine “Muhammed, ashabını öldürüyor, dedirtmem,” diyerek olumsuz cevap verdi. Çünkü onlar görünüşte sahabi idi. Çoğunu bilmesine rağmen onları deşifre etmedi. İlahi ahlak gereği onlara, belki bir gün doğru yolu bulup ihanetten vazgeçerler ümidiyle hep mühlet verdi. Bildiklerine karşı elbette stratejik bir kısım tedbirler aldı ama onları yok etme ve zarar verme yoluna hiç gitmedi.

Allah Resûlü’nün münafıklara davranışı böyle iken, O’nun yolundan giden Hocaefendi’den aksi bir davranış beklemek iyi niyetli ve masum bir yaklaşım değildir. Hocaefendi peygamber değildir. Kendisine isnad edilmek istenen bir kısım harikulade sıfatlara ve tanımlamalara karşı (mehdilik vs) her zaman en sert tepkileri vermiştir. Hiçbir zaman öyle bir iddianın ve söylemin sahibi olmamıştır. Sıradan, düz bir kul olmayı her türlü keşfe ve keramete tercih eder. Bizlere sürekli tavsiye ettiği “beklentisizliğin” ete, kemiğe bürünmüş halidir.

Hocaefendi’nin harikulade unvanları olmasa bile seksen senelik hayatı gözümüzün önündedir. Bütün ömrü Kur’an ve Sünnet çizgisinde geçmiş, haram, helal noktasında kılı kırk yaran bir hassasiyetin ve şaşmaz bir istikametin sahibidir. Hiçbir kitabı, sohbeti olmasa bile eşya ve hadiseler karşısında ortaya koyduğu, Peygamberlerden miras duruşu O’nu sevmemiz ve fikirlerine saygı duymamız için yeterlidir. Ağlamaktan ıslattığı seccadeleri, uykusuz geceleri, çileyle yoğrulmuş günleri, yüreğindeki iniltinin dudaktan dökülmüş hali olan duaları, simasına çizgi çizgi yansımış ızdırabı ve en önemlisi hidayetlerine vesile olduğu milyonlarca insan O’nun doğru insan olduğuna sadık şahitlerdir.

Hocaefendi’nin ömrü boyunca hem dışarıdan hem içeriden sayısız kalleşliğe, ihanete ve saldırıya maruz kalmasının sebebi tam olarak budur! Allah’ın inayetinin, riayetinin, kilâetinin, hıfzının Sadıklarla beraber olduğu Kur’anî bir hakikatse, kim ne yaparsa yapsın Allah Hocaefendi’yi zayi etmeyecektir… O’nu aldatılmakla, kandırılmakla, yönlendirilmekle itham edenler, kendisine her anlatılana inandığı iftirasıyla itibarını zedelemeye çalışanlar yolundan gittikleri Übeyy b. Selûl’ün akıbetine baksınlar!

Siz, siz olun; bu tür lafları yazan sosyal medya hesaplarından ve etraflarına bu şekilde konuşan tiplerden uzak durun! Hocaefendiyi güya yıpratarak kendilerine veya birilerine alan açmaya çalışan zavallıları kendi havuzlarında oyunlarıyla baş başa bırakın!

[Faik Can] 13.7.2017 [TR724]

Türkiye’de diktatörlük neden kolay? [Kemal Ay]

Ben ilk kez Etyen Mahçupyan’dan duymuştum ancak son zamanlarda sıklıkla karşıma çıkan bir Türkiye analizi var. Aslında ‘analiz’ demek istemiyorum, bir çeşit ‘genelleme’ çünkü.

Hikâye şu:

Türkiye’de 4 tane etkili aktör var. Erdoğan’ın temsil ettiği AKP, Fethullah Gülen ve cemaati, Abdullah Öcalan ve PKK’ya yakın Kürtler, Ergenekon davasında kristalleşen fakat şimdi yeniden çözülerek kitleselleşen ‘ulusalcılık’. Haliyle olup biten her şey bu 4 aktör arasında geçen ‘güç mücadelesi’ şeklinde okunuyor.

Bu ‘çatışma’ söylemi, tatlı. Zira çatışma üzerinden gündem yorumlamak kolay. Dershaneler kapatılacak. Sebep? AKP-Cemaat kavga ediyor işte. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk çarkı ortaya çıkarılmış. Aman bırak yesinler birbirlerini! HDP’li vekiller tutuklanacakmış. Kürtlerle devlet arasındaki mesele! Yahu Ergenekon davasında sıkıntılar var. Olsun, onlar ulusalcı!

Evet, Türkiye ‘bölünmüş’ bir topluma sahip. O kadar ki her kesimin kendi medyası, her kesimin kendi ekonomisi var. Her kesim kendi ‘yıldızları’ üzerinden okuyor olup biteni. ‘Cemaatçilik’ sadece ‘the Cemaat’e mahsus bir durum değil. Herkes birbirini ‘kolluyor’. Doğup büyüdüğünüz aile, yaşadığınız çevre, okuduğunuz okul, arkadaşlarınız sizi belirli bir ‘fanus’ içinde tutabiliyor. Hatta ‘the Cemaat’ bu yerleşik sosyal yapıyı enlemesine keserek her kesimden ‘taraftar’ bulabilmiş az sayıdaki sosyal hareketlerden biri.

Bu fanuslar içinde yankılanan bir ‘gerçek’ var, bir de bütün kesimlere tepeden bakabildiğinizde görülen bir ‘gerçek’. Bu ikisi arasındaki uçurum, neden sağlıklı bir topluma sahip olamadığımızı gösteriyor.

Bu uçurumun varlık sebeplerinin başında, ‘fanuslar’ arasındaki ‘kan davası’ geliyor. ‘28 Şubat iktidarı’ olarak somutlaşan devletin ‘bürokratik merkezi’ diğer kesimlere sopayla giriştiği için, 2002’de AKP’nin ortaya çıkışı bir çeşit ‘can simidi’ olarak görüldü. O 28 Şubat ki, liberallere karşıydı, postmodernizme (sırf çok kültürlülüğü önemsiyor diye) karşıydı, Kürtlere zaten karşıydı, cemaatlere karşıydı…

2008’den itibaren ‘sopa’ bu kez ‘dindar iktidarın’ eline geçti. Yani AKP’nin. Ergenekon ve Balyoz davaları, KCK operasyonları… İlk başlarda ‘çetelerle mücadele’ ya da ‘yasa dışılığa taviz vermeme’ gibi etiketlerle (ya da belki de iyi niyetlerle) başlasa da, zamanla ‘kesimler arası kan davasını’ körüklemekten başka işe yaramadı. Fanusların içi ile dışarısı arasındaki uçurum yine açıldı.

Kısa süre içinde bu ‘sopayı’ Cemaat’in kullandığı ve yukarıdaki ‘çatışma’ denklemi içinde rakiplerini saf dışı bırakmaya çalıştığı yönünde bir söylem inşa edildi. Meseleye Cemaat içinden de bu şekilde bakanlar vardır belki, bilemiyorum. Ancak kısa süre sonra, yani Cemaat’in tasfiyesi başladıktan sonra, ‘sopanın’ aslında bizzat Erdoğan’ın elinde olduğuna dair çok sayıda karine ortaya çıktı.

Buna rağmen bürokraside Erdoğan’la işbirliği yapmak isteyen çok sayıda farklı ‘alt grup’ ortaya çıktı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki (HSYK) tuhaf ittifaklar ‘çatışma’ teorisi için yeterli veri sağlıyor. 16 Nisan referandumundan sonra HSYK’nın yapısının değiştirilmesi ve yeni çıkarılan bir kararname ile bir sürü hâkim ve savcının yerinin değiştirilmesi, buradaki ‘ittifakı’ da çatırdattı.

‘Çatışma’ teorisinin sıkıntısı da bu. İttifak yapan ‘kuvvetler’ kendilerini Erdoğan’la (son gelişmeler ışığında ‘devletle’) eşit güçte zannediyor. Hoşuna gitmeyen diğer ‘aktörü’ yok etmek için de, bu ittifakı zaruri görüyor.

Ancak toplumsal zeminde bu ‘ittifak’ hiçbir surette bağlayıcı olmamalıyken, tuhaf bir biçimde, kitlesel bir nefrete önayak oluyor. Her ‘fanusun’ görünen bir yüzü var ve bu yüzler de çoğu zaman ‘çatışma tezine’ yardımcı oluyor. Başta da dediğim gibi ‘tatlı’. Çünkü ‘çatışma’ tezinin getirdiği bir ‘güç’ var. Karşı tarafı ‘düşmanlaştırmak’ kendini de ‘masum’ kılıyor diye düşünüyor her kesim. ‘Öteki’ne referansla kimlik inşa ediliyor ve bu kimliğin ‘kalıcı’ olması sağlanıyor.

Burası, zurnanın zırt dediği yer.

Baskıcı, otoriter ya da totaliter rejimlerin en büyük hayali ‘kamusal alanı’ tamamen yok etmektir. Kamusal alanda çeşitli karşılaşmalar aracılığıyla olgunlaşan ve diyalog kanalları kuran sivil toplumu yok etmenin en iyi yöntemi de ‘bölüp yönetmektir’. Yani bir toplumu nefretle, kinle, düşmanlıkla bölerseniz, ‘baskı altında tutması’ da kolaylaşır. ‘Çatışma’ tezleri de en çok bu işe yarıyor.

7 Haziran 2015’teki seçimlerde muhalefetin ‘bir araya gelememesi’ biraz bununla ilgiliydi. 1970’lerde sağ-sol çatışmasını, Alevi-Sünni kavgasını derinleştiren ve bu kesimleri kendi fanusuna gömen bir ‘yönetim biçimi’ tercih edilmişti. Şimdilerde, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kavgalar, yeniden ve yeniden ‘çatışma’ tezleri üzerinden ısıtılıyor. CHP’nin ‘Adalet Yürüyüşü’nün tıkanacağı nokta da burası. CHP kimseyle yan yana gelmek istemiyor, kimse de CHP ile yan yana gelmek istemiyorsa, gelecekteki seçim sonuçları belli. Erdoğan da bu aritmetiğe güveniyor.

Devletin sırrı bu çünkü. Birbirine düşman kesimler, asla bir araya gelmeyen, birbirinin hakkını savunmaktan aciz bir toplum… Hiç sofistike bir iktidar biçimi kurgulamanıza ihtiyaç yok. Biraz onlarla, biraz bunlarla eğleşerek keyfinizi sürebilirsiniz.

Eğer Türkiye’nin geleceğini düşünüyorsanız, fanusları sürdürmeye zorlayan, ‘çatışma’ tezini işleyen ve kitleleri diyalog kurmaktan alıkoyanları bertaraf etmeye çalışın.

[Kemal Ay] 13.7.2017 [TR724]

‘Ruhunun Heykelini Dikmek’ ve teslimiyet (1) [Veysel Ayhan]

Rodin, tarihin yetiştirdiği belki de en büyük heykeltıraş. Eserlerini incelediyseniz taşa şekil vermedeki harikulade dehasına hayran kalırsınız. Taşa ve mermere insan simasındaki mimikleri bile nakşetmeyi başarmıştır. Elinizde emsalsiz bir mermer sütun varsa onu gözünüz kapalı Rodin’e emanet edebilirsiniz. Size o mermerden tarihe mal olacak bir sanat eseri çıkaracaktır. Heykel ham maddeniz fildişi olabilir, altın olabilir veya bihemta bir elmas olabilir. Bu kıymetli malzemenizi Rodin’e veya bir başka heykel dâhisi Michelangelo’ya gönül rahatlığıyla emanet edebilirsiniz.

Konumuz bu değil.

Allah her bir insanı maddi yapısıyla birer sanat eseri olarak yeryüzüne gönderir. Yeryüzünde temel özellikleri aynı ama siması farklı milyarlarca insan vardır. İnsandaki sanat, mermere işlenen sanatın yanında milyonlarca kez daha kompleks ve harikadır.

HER RUH BİR BAŞKA MADEN

İnsanın fizik yapısını, Allah şekillendirir. Fakat insan bedenden ibaret değildir. Her bir insan yeryüzüne fizik bedenine ek, bir ruh ham maddesiyle gelir. İnsanın ruh ham maddesinin heykelini yapmak insanın kendisine, insan iradesine bırakılmıştır. Benzetecek olursak kimi insanın ruh ham maddesi altın bir sütundur. Kimisi gümüş, kimisi tunç, kimi de bir başka değerli madendir. Hatta her bir insan ruhu bir başka madendir. Ve bu madenden “ruhunun heykelini yapmak” insan iradesine bırakılmıştır. Dolayısıyla nuranî, tertemiz, narin bir ham madde olarak ruh, insanla beraber dünyaya gelir. Eğer insan, ihtiras ve zulmüyle bunu şekillendirirse, heves ve iştihasıyla yontarsa, ortaya bohemi hilkat garibeleri çıkar. Minik firavun ve tiran ‘ruh heykel’leri oluşur.

ALLAH’IN İRADESİNE TESLİM ETMEK…

İnsan, iradesini kullanarak kendini terbiye edebilir. Belli disiplinlerle ruhunu tasfiye edebilir. Ama ruhunun bir sanat eseri olması, ruhunun ‘heykeltraş’lığını yaratanına bırakmasına bağlıdır.

Michelangelo’nun meşhur Davut heykeli vardır. Bu heykel Hz. Davut’un fiziki bedenini teşhis denemesidir. Benzer benzemez, uygun veya uygunsuz ayrı konu. Beden heykelini yapmayı deneyen Michelangelo‘dur. Ama Hz. Davut’un ruh heykelinin mimarı ise Allah’tır.

RUBUBİYET ‘ÇEKİCİ’

(Rububiyet “Rab” kökünden gelir. Ehadî ve vahidî olarak tüm varlığı hem beraber hem ayrı ayrı terbiye ve tedvir etme, şekle sokma, yoğurma, kıvama verme anlamlarını içerir. Türkçede kullandığımız çocukları terbiye eden olgunlaştıran ve eğiten anlamlarındaki “mürebbi” de aynı kökten gelir.)

Rububiyet “çekici” Hz. Davut üzerinde uzun yıllar ve çilelerle müstesna bir ruh heykeli yaratmıştır. Ruhunun ham maddesinin üstün kalitesi ve bu ruhun ‘Rububiyet çekici’nin ağır ve fasılasız darbelere sabrıyla ortaya muazzam bir sanat eseri çıkmıştır. Bu eser Hz. Davut Aleyhisselamdır. Hemen her peygamber böyledir.

Peygamberler peygamberi Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifte “Eddebeni Rabbi, fe Ahsene Te’dibi” buyurur. Yani, “beni Rabbim terbiye etti ve en güzel şekilde terbiye etti”. Bu söz, Rububiyetin ağır çilelerine tahammülle vücuda gelen ruh kemâlatının ve “insan-ı kâmil” oluşun tahdis-i nimet olarak zikredilmesidir.

Bize ait kıymetli bir taşı veya mermeri alıp Rodin veya Michelangelo’ya götürsek, onlar da, hiçbir ücret almadan “tamam ben bu taştan senin adına bir sanat eseri çıkarayım” deseler, nasıl mutlu oluruz! Çünkü bu kabul, yakında dünya tarihine geçecek bir esere sahip olacağız anlamına gelir.

Her insanı bir başka beden güzelliğiyle yaratan Allah’ın her ruh için de farklı, özgün bir sanat şaheserliği hedefi takdir etmemesi mümkün mü?

PAMUĞUN HİKAYESİ

Bir de eşyanın tabiatı var. Pamuk tarlaya aslında bembeyaz gelmiştir ama… Dalından koparılır, kozasından ayrılır. Örselenir. Çırçır makinelerinde savrulur, hallac edilir. Ses etmez. Sıcak su kazanlarında bekler. Pişmek zordur. Eğirme makinelerinden geçer. Asıla çekile incelir, incelir ip olur. Sonra boyanır, dokunur. Bin bir çeşit pamuk ipliğiyle aynı dokuda buluşur. Başka iplerden incinmez, başkasını incitmez. Beraberce kumaş olurlar. Makaslarla kesilir libas olur. Hizmet eder. Kirlenir. Çamaşır makinesinde kaynar sularda yıkanır. Temizlenir, buruşur. Sırada ütü vardır. Kızgın ütüler üstünden geçer. Pırıl pırıl olmuştur ama yorulmuştur. İnsan olsaydı bu uzun seyahatin sonunda Hz. Musa gibi “Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk” derdi (18/62). İrade sahibi olsaydı belki herhangi bir safhada isyan ederdi. ‘Kaynamak istemiyorum’, ‘ütü istemiyorum’ derdi. Derdi, belki de biz “Tamam sen bu halinle kal ama kumaş olmayı ‘hizmet etmeyi’ unut” derdik. Böylece pamuğun sonsuz bir hayatı ‘elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan’ kazanma hayali suya düşerdi!

Mermerin, taşın ve pamuğun misalî hikayesi bu.

KRİTİK TERCİH

Burada kritik tercih insanın ruh heykelini Allah’ın sanatkarlığına bırakmasındaki rahatlıktır. “Gassalın elinde meyyit” olma bu demektir. Allah’tan gelen her şeye sabretmek, “Yeter!” diyerek isyan etmemektir. Kaldı ki “Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez” (2/286) ve “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94/6).

‘Rububiyet çekici’nin darbeleri altında acı acı inlerken bile “Elhamdulillahi ala külli hal, sive’l-küfri ve’d-dalal” (Küfür ve dalalet hariç, her halden dolayı Allahü tealaya hamd olsun) demek, Allah’ın lutfedip kendisini terbiye dairesine aldığı için teşekkür etmektir.

Bu sabrın yolunu Kur’an gösteriyor: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle bereberdir. (2/153)

Sabreden herkes bir gün geri dönüp hayat hikayesine baktığında kendi istidadı ölçüsünde “Eddebeni Rabbi, fe Ahsene Te’dibi” diyecektir. “Beni Rabbim terbiye etti ve en güzel şekilde terbiye etti.”

[Veysel Ayhan] 13.7.2017 [TR724]

Korkak ve yalancı bir yayın yönetmeni [Mehmet Yıldız]

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in “bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanırlar” sözünün ne kadar doğru olduğunu son 5 yılda yaşayarak gördük. Havuz medyası bunu o kadar pervasızca yaptı ki bir süre sonra uydurdukları yalanlara AKP’nin kendi tabanı bile inanmaz oldu. AKP’nin Doğan Medyası’nın üzerine çullanması işte bu yüzdendi. Hürriyet’e yazdırırlarsa kendi gazetelerinden daha fazla inandırıcılığı olacağına inanıyorlardı. Damat Mehmet Ali Yalçındağ üzerinden bunu bir ölçüde başarmış oldular.

20 yıl boyunca kendi tabiriyle “gazetecilik değil jonglörlük” yaparak Hürriyet’i yöneten Ertuğrul Özkök, bir yandan “yaşam tarzıma dokunmayan yılan bin yaşasın” havasında bir yandan da sırtını dayadığı kesimler adına nokta atışlarını yapmaya devam ediyor. Dünkü yazısında 2008 yılına ait bir iftar davetinde çekilmiş bir fotoğraftan yola çıkarak cemaate doğru Saray’ı mutlu edecek atışlar yapıyor.

Buyurun okuyalım…

Kimleri görüyoruz bu fotoğrafta?

– Ergenekon, Odatv, Balyoz kumpasını kuran polisler…

– Onların imal ettiği sahte delilleri, uydurma belgeleri iddianame haline getiren savcılar…

– O savcıların yazdığı kumpas iddianamelerini noktasına virgülüne dokunmadan kabul eden, insanları tutuklayan, yıllarca hapiste süründüren hâkimler…

Kimlerdir bu geminin güvertesindekiler, bir kere daha, bir kere daha yazayım…

80 yaşındaki İlhan Abi’yi…

Hastalığının terminal safhasındaki Türkan Hocamızı sabahın köründe evinden alıp götüren, zindanlara tıkan…

Ali Yarbayımı ölüme sürükleyen… Kuddusi Okkır’ın hasta bedenini çiğneyen…

Onlardır işte…

Onlardan kastettiği, fotoğrafta yer alan 15 kişiden 7 kişi. Cemaate yakın olduğunu iddia ettiği bu 7 kişi için Ergenekon soruşturmaları sürecinde “Görevi kötüye kullanma”, “Görevi ihmal”, “Hürriyeti Tahdit”, “Resmi belgede sahtecilik”, “Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “Bilişim sistemini engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” suçlarından 406 yıl hapse kadar giden cezalar istenmiş.

Ve ilave ediyor: “… bu ülkenin evlatlarını cezaevlerinde süründüren, ailelerini darmadağın eden, intiharlara sürükleyen ekibin ağababalarıdır bu pozu verenler.”

***

Yazıyı okuyunca fotoğraftaki 15 kişinin tamamının Gülen cemaatine mensup olduğu ve hep birlikte birilerine kumpas kurdukları algısı oluşuyor. 15 Temmuz’dan sonra meslekten ihraç edilen ve büyük bir kısmı halen tutuklu 4 binden fazla yargı mensubu olduğunu göz önüne alırsak bu 15 kişinin tamamının bugün cezaevinde olması gerekir değil mi? Öyle değil işte!

Önce fotoğraftaki isimlerden başlayalım.

Fotoğrafta en sağda gözlüklü kişi halihazırda Bakırköy 11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Bülent Akasma.

Onun iki yanındaki hanımefendi İstinaf Mahkemesi Hakimi Selda Kutluata.

Onun yanındaki yere doğru bakan kır saçlı, Hidayet Karaca’nın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi hakimliğinden, İstinaf Mahkemesi başkanlığına tayin edilen Ahmet Civelek.

Onun yanının yanındaki beyaz gömlekli önüne bakan şahıs, Bakırköy Hakimi Nejat Ede.

Nejat Ede’nin yanındaki güneş gözlüklü kişi, dönemin Poyrazköy davasının savcısı Ahmet Nuri Saraç. Savcı Saraç’ın çok sayıda askerle ilgili tutuklamaların altında imzası olduğu söyleniyor. Özel yetkili mahkemeler kapanıncaya kadar İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin duruşma savcılığını yapan Saraç, Poyrazköy ve Yarbay Ali Tatar’ın tutuklandığı Teğmenler davalarına baktı. Yargılamalar sırasında bütün mütalaaları veren, bu mütalaalarıyla askerleri 4 yıl cezaevinde yatıran Saraç, halen İstanbul Cumhuriyet Savcılığı görevine devam ediyor.

Görünen o ki 406 yıl hapis cezası istenen yargı mensupları yaptıkları işe göre değil, aidiyetine göre cezalandırılmış. Yoksa fotoğrafa giren herkesin aynı suçlamayla karşı karşıya kalması gerekiyordu.

***

Peki 406 yıl hapis cezası gerektiren ne yapmış bu hakim ve savcılar?

1) 80 yaşındaki İlhan Selçuk’u gözaltına almışlar.

2) Kanser hastalığıyla boğuşan Türkan Saylan’ı sabahın köründe evinden alıp zindanlara tıkmışlar.

3) Ali Tatar Yarbayımı ölüme sürükleyen…

4) Kuddusi Okkır’ın hasta bedenini çiğneyen…

Birinciden başlayalım: İlhan Selçuk

21 Mart sabahı evinden alınıp emniyette 9 saat, savcılıkta da 4,5 saat sorgulanan İlhan Selçuk 1 gün sonra serbest bırakılmış. Serbest kaldıktan sonra Hürriyet’e konuşan Selçuk, kendisini gözaltına alan polislerden bahsederken iyi şeyler anlatıyordu: “Gözaltındayken yanımdaki polisler ‘Size abi dersek kızar mısınız’ diye sorduklarında güldüm. Merdivenlerden inerken koluma giren polis memuruna ‘Kaçacak halim yok’ deyince, ‘Yok abi bir şey olmasın diye koluna giriyorum’ dedi. Evet böylece de epeyce yaşlandığımı anladım.”

Sadece birilerinin annesi, babası veya kayınvalidesi olduğu için 80 yaşında hasta yatağında gözaltına alınarak ellerine kelepçe vurulan ve ardından tutuklanan yaşlıları hatırlatmaya gerek var mı bilmem. Ertuğrul Özkök bunları görmüş müdür?

Türkan Saylan hiç gözaltına alınmadı

Özkök’e göre Türkan hoca sabahın köründe evinden alıp zindanlara tıkılmış. Bunun doğru olmadığını bilmeyecek kadar hafızasının köreldiğini düşünmüyorum. Zira o sıralar kendi yönettiği gazetede Türkan Saylan hakkında gözaltı kararının olmadığı sadece evinin arandığı bilgisi haber olmuş. Özkök bilerek yalan söylüyor.

Ali Tatar’ın intiharı

Deniz Yarbay Ali Tatar, Poyrazköy’ de mülkiyeti Bedrettin Dalan’a ait ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Özel Birlikleri’nin eğitim için kullandığı sahada gömülü olarak bulunan mühimmat ile ilgili yapılan soruşturma kapsamında 07 Aralık 2009 tarihinde tutuklanmış. 10 gün tutuklu kaldıktan sonra yapılan itiraz üzerine serbest bırakılmış. Savcının itirazı üzerine hakkında tekrar yakalama kararı çıkarılınca Beylerbeyi’nde kaldığı askeri lojmanda tabancayla intihar etmişti. Bir yarbayın hakkındaki soruşturmanın ağırlığına dayanamayarak intihar etmesi elbette üzücü. Savcının ısrarla tutuklatmak istemesinin bir anlamı var mıydı, sorgulamak gerekir. Ancak ortada kötü muamele ya da işkence yoktu.

15 Temmuz’dan sonra bırakın intiharı cezaevlerinde intihar süsü verilerek canına kıyılan 65 kişi hakkında tek satır haber yapmayan Hürriyet ve Ertuğrul Özkök’ün konuşmaya hakkı var mı?

Ya da gözaltında ağır işkenceye maruz kalan Bilgisayar Mühendisi Mustafa Zümre’nin, adli kontrolle serbest bırakıldıktan sonra tekrar yakalama kararı çıkınca çocuklarının gözü önünde Meriç nehrine atlayıp boğulmasının hesabını da sorar mı Özkök?

Kuddusi Okkır’ın ölümü

Kuddusi Okkır olayını en son Ahmet Hakan’ın “eline kan bulaştı Ahmet Altan” yazısından sonra Ahmet Altan’ın “Kuddusi Okkır ve yalanlar” yazısıyla muhatabını evire çevire benzetmesiyle hatırladık.

20 Haziran 2007 tarihinde Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanarak cezaevine konulan Kuddusi Okkır’a 10 Mayıs 2008’de akciğer kanseri teşhisi konmuş, teşhisten 50 gün sonra, 1 Temmuz 2008 tarihinde serbest bırakıldıktan 5 gün sonra da hayatını kaybetmiş.

Cezaevindeki birçok sanık sağlık durumlarını gerekçe göstererek tahliye talebinde bulunur. Bu şekildeki tahliye taleplerine karşı her hakim bu mazeretin doğru olup olmadığını araştırır ve daha sağlam bir kanaat için Adli Tıp Raporu aldırtır. Nitekim o günlerde de Kuddusi Okkır’ın bu yöndeki talebi değerlendirilmiş, müdafilerinin beyanlarına itibar edilerek Adli Tıp Kurumundan durumunu gösterir rapor alındıktan hemen sonra tahliye edilmiş.

Şimdi bir daha soralım:

Kuddusi Okkır’a kanser teşhisi konulduktan 50 gün sonra tahliye eden adalet kötü, 2 yıldır kanser tedavisi gördüğü halde 19 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanan eski Ankara Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’i 10 ay boyunca cezaevinde tutan adalet iyi öyle mi? Şimdiki ‘adalete’ ya da ‘ağababalarına’ diyeceğiniz bir çift laf yok mu?

[Mehmet Yıldız] 13.7.2017 [TR724] 

Ananı da al git, olayını okuyamadık [Tarık Toros]

Ülkenin kendine yaptığını, dostu düşmanı bir araya gelse başaramaz, yapamaz.

Dışarıda bir avuç gazeteciyiz.

Ne bitmiş ülkeyi ayağa kaldırabiliriz, ne de harika giden bir sisteme çelme takabiliriz.

Alev binayı sarmış, itfaiye çaresiz, su püskürtmeye, yangını soğutmaya çalışıyoruz, ülkemizi yerin dibine batırmaya değil.

Ülkenin itibarını sıfırlayan biri varsa o da Saray’da oturan şahsın ta kendisi.

Onun yaptığı kötülüğü kıyamete kadar temizlemeye, düzeltmeye çalışacak insanlar, insanımız.

70 sene sonra bize de “Nazi” benzetmesi yapan çıkar mı bilemem, fakat tıpkı Almanlar gibi çok bozulacağımız kesin.

***

Şu gün… Ülkenin başındakinin Türkiye’ye yaptığını, içine düşürdüğü durumu, milyar dolarlar harcayıp lobiler kursanız, düzeltemezsiniz.

Misal…

Almanya’ya sığınan Türk mültecileri istiyor, sonra dönüp Alman Başbakanının dudağına Hitler bıyığı kondurup medyasına manşet attırıyor.

Almanya’da espri konusu olup basın kendisi için “diktatör” göndermeleri yapınca da küplere biniyor.

Alman Die Welt gazetesinin muhabiri Deniz Yücel Türkiye’de tutuklu. Die Zeit’in genel yayın yönetmeni Giovanni di Lorenzo, Erdoğan’la röportajında “Gazetecimizin hapiste olması kabul edilemez” diyor. Aldığı cevap, “O gazeteci değil terörist.”

Sonra Erdoğan soruyor: “Yargıya emir verdiğimizi mi düşünüyorsun?”

Alman gazetecinin soruya soruyla karşılık vermesi, kapak gibi:

“Eğer Türk yargısı bağımsız olsaydı, o halde neden ‘Ben bu koltukta oturduğum sürece Deniz Yücel iade edilmeyecek’ dediniz?” 

***

Sürekli kendi bacağına sıkan bir lider var ülkenin başında.

Dış dünya fena halde farkında.

Eski güveni tesis etmek, sıralamadaki eski yerimizi kazanmak, uzun yıllar sürecek bir iş.

Ülkenin kendine yaptığını, kimse yapamaz.

En büyük hata;

Bu iktidara büyük destek veren tüm kesimlerin, 2008’lerde, 2010’larda uyanamaması, birtakım işaretleri yorumlayamaması.

Eğer bir aldatılma varsa esasen budur.

İktidarın ve başındaki zatın kendine destek verenleri kandırması, yanıltması. 

***

Daha geriye gidelim.

11 Şubat 2006.

Mersin’de “anamız ağladı” diyen 47 yaşındaki çiftçi Mehmet Kemal Öncel’e, “ananı da al git” demişti.

O günlerden bugün belliydi de…

Üzerinde durulmadı işte. 

***

Bunu daha iyi anlamak için 11 Şubat 2006’ya tekrar baktım.

Serbest medya var, olay tüm kanallarda yayınlanmış.

Videodan kelime kelime deşifre ettim.

Başbakan Erdoğan, parti kongresi için Mersin’de.

Kongre salonuna girerken çiftçi Kemal Öncel uzaktan bağırıyor:

-Sayın Başbakan bu çiftçinin hali ne olacak. Anamızı ağlattınız be. Aşkolsun size aşkolsun. Tarım Bakanı Anayasa’yı ihlal ediyor (Bu sırada korumalar ağzını kapatıyor. Kolunu tutuyorlar) Bırakın, sol kolum ameliyatlı. 

***

Erdoğan, sinirlenip dönüyor. Çiftçiyi yanına çağırıyor. Korumalar koluna girip götürüyor. Çiftçi konuşarak yürüyor.

Öncel: Geliyorum, geliyorum. (Kolundan çekiştiren korumalara) Sol kolum ameliyatlı. Yetti artık ya. Öldük bittik sayın başbakanım. (Üzerini arayan korumalara) Bende bir şey yok rahat olun, devletin başbakanı.

(Sonra diyalog başlıyor.)

Erdoğan: Edepsizlik yapma!

Öncel: Edepsizlik yapmıyorum. Lütfen hakaret etmeyin.

Erdoğan: Böyle bağırılmaz, edepsizlik yapma!

Öncel: (Kolunu çekiştiren korumaya) Aaaah, ameliyatlıyım!

Erdoğan: Artistlik yapma!

Öncel: Artistlik yapmıyorum, sanatçı değilim ben.

Erdoğan: Artistlik yapma! İyi bir sanatçısın, terbiyesizlik yapma!

Öncel: Tarım bakanınızın Anayasa’yı ihlal ettiğini biliyor musunuz?

Erdoğan: Lan bana Anayasa’yı öğretme, terbiyesizlik yapma tamam mı!

Öncel: Lan mı?

Erdoğan: Evet.

Öncel: Canın sağolsun.

Erdoğan: Şu anda çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?

Öncel: Ne zaman?

Erdoğan: Şimdi.

Öncel: Benim mahsulüm öldükten sonra mı, iki senedir anamız ağladı.

Erdoğan: Hadi ananı da al git buradan, terbiyesiz herif. (Erdoğan dönüp gidiyor)

Öncel: Lan diye hitap etme. Ayıp be. (Korumalar uzaklaştırırken) Kim vuruyor, kim vuruyor, neden vurdunuz. Bak kolum ameliyatlı. Neden vurdun bana. (Yaka paça uzaklaştırılıyor.) 

***

“Ananı da al git” hatırlarda kalmış ama diyalog tam bilinmiyor.

Onun için satır satır bakmakta yarar var.

Ve her satırda bugüne dair işaretler göreceksiniz.

Bugün böyle bir olay olmaz da, olsa bile yayımlanmaz.

O gün yayımlanmıştı ama doğru okunamadı, okuyamadık.

***

AB yolunda yürüyen bir Türkiye…

Kişi başı milli geliri 10 bin dolara dayanmış…

Ekonomisi canlanmış bir ülke…

Hürriyetlerin önündeki engeller birer birer kaldırılıyor…

Anayasa değişiklikleri tak diye geliyor, şak diye geçiyor, iktidar-ana muhalefet elele…

Çok değil 10 sene içinde pasaportumuzun nasıl muteber hale geleceğini anlatıyoruz eşe dosta.

Sonra “güüüüm” diye duvara çarpıyor ülke!

Şimdi bırak pasaportu… Avrupa, bakanlarını ülkesine sokmuyor.

Hollanda iki Türk bakanı sınır dışı etti. Daha yeni, Avusturya, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin girişine izin vermedi. 

***

Dün, sade bir çiftçiye “ananı da al git” diyen başbakan, bugün dünyaya benzer laflarla kafa tutuyor.

Çiftçi dönüp gidiyor, hatta Erdoğan’a hakaretten hapis cezasıyla yargılanıyor.

Lakin dünyaya bunu yapacak gücünüz yok.

Bilakis, dünya size kapıyı gösteriyor.

Kapıyı gösterirken de sizin gibi kaba değil, “ananı da al git” demiyor en azından.

[Tarık Toros] 13.7.2017 [TR724]

Zulmün destanı [Vehbi Şahin]

Zaman ne kadar hızlı akıyor.

15 Temmuz’da Cemaat’e kurulan ‘büyük kumpas’ın üzerinden kocaman bir yıl geçti.

“Kumpas” diyorum; çünkü bütün emareler bu olayın “kontrollü ve planlı bir kumpas” olduğunu gösteriyor bize…

Erdoğan ve avaneleri her ne kadar üstünü örtmeye çalışsa da hakikat gün gibi ortada…

Görmek için sadece basiretle bakmak yeterli…

Nitekim bakanlar da var.

Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkeleri, hatta Rusya, Erdoğan’ın 15 Temmuz’u Cemaat’e yıkma komplosuna bir yıldır temkinle yaklaşıyorlar.

Onca gayretine rağmen, Erdoğan’ın “Cemaat yaptı” iftirasına destek vermiyorlar.

İçerideki muhalifler gibi Erdoğan’ın kullandığı çirkin terminolojiyi ağızlarına bile almıyorlar.

Ne yapıyorlar?

Erdoğan’ın propagandasına değil, realiteyi dikkate alıyorlar.


‘15 TEMMUZ ERDOĞAN DARBESİ’

Nitekim hazırladıkları istihbarat raporlarında, 15 Temmuz’u Cemaat’in yaptığına dair somut kanıt olmadığını belirtiyorlar.

Geçen hafta İsveç merkezli Stockholm Center For Freedom (SCF) tarafından hazırlanan bir rapor da benzer bulgulara ulaştı.

Zaman, mekan ve kişiler ile bunlar arasındaki ilişkileri titizlikle inceleyen rapora göre 15 Temmuz, Erdoğan ve halen resmi görevleri başında olan ekip tarafından planlanıp uygulandı.

Cemaat de kurban seçildi.

Detaylara girmiyorum.

“15 Temmuz Erdoğan’ın Darbesi” başlığı ile yayınlanan 190 sayfalık raporu (https://t.co/0qHyQG0bzf) okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.


ERGENEKON DESTANI

Peki gerçekler böyleyken Erdoğan ne yapıyor?

Her darbecinin yaptığı gibi 15 Temmuz’da hayatını kaybedenler üzerinden bir “destan” yazmaya çalışıyor.

Elindeki iletişim imkanlarını sonuna kadar kullanıyor.

Dezenformasyon bombardımanına tuttuğu geniş halk kitlesinin gerçeği öğrenmesine izin vermiyor.

15 Temmuz’dan bir “Ergenekon Destanı” çıkarmak için olağanüstü çaba sarf ediyor.

Peki var mı bir destan?

Yok…

Ama var…


İSLAM HUKUKUNU ÇİĞNİYOR

Hem de İslam ve Türk tarihinde kimseye nasip olmayacak bir destan yazıyor Erdoğan…

Nasıl?

Şehitlerin kabri başında Kur’an-ı Kerim okuyor, ama Allah’ın Kutsal Kitabı’nda ortaya koyduğu hükümlere muhalefet ediyor.

Yalan söylüyor.

İftira atıyor.

Devletin malını yandaşa peşkeş çekiyor.

İnsanların alın teriyle kazandığı mallarını gasp ediyor.

Özel mülklere çöküyor.

İslam hukukunu çiğniyor.

Masum insanlara suç isnat ediyor.

Evladını bulamayınca babasını hapse atıyor.

Kocasını yakalayamadığı zaman eşini gözaltına alıyor.

Hastahanede yeni doğum yapmış kadının başına polis dikiyor.

Sütüne muhtaç minik yavruları annelerinden ayırıyor.

Yetmiyor, 560 çocuğu anneleriyle birlikte zindana tıkıyor.


TERÖRİST İLÂN EDİYOR

Delil bulamayınca işkence yapıyor.

İnsanı, insanlığından utandıracak ağır işkenceler ile masumlara zulmediyor.

Sorgudaki taciz ve tecavüzlere ses çıkarmıyor.

Hapishanedeki ölümlere göz yumuyor.

“Acırsanız acınacak hale gelirsiniz” diyerek işkenceyi teşvik ediyor.

Yurt dışında adam kaçırıyor.

Muhalif gördüğü herkese hakaret ediyor, küfrediyor.

Evlerini ocaklarını başlarına yıkıyor.

Milletvekillerini hapse atıyor.

Mahkeme kararı olmadan “terörist” ilan ediyor.



AÇLIKLA TERBİYE

Rızkı veren Allah olduğu halde insanları açlığa mahkum ediyor.

Kanun Hükmündeki Kararnameler (KHK) ile insanları işten atıyor.

Mesleklerini elinden alıyor.

İşyerlerini kapatıyor.

Mallarına mülklerine el koyuyor.

Haklarını arayacakları mahkemelerin kapılarını kapatıyor.

İslam şeriatını hiçe sayıyor.

Modern hukuku ayaklar altına alıyor.

Lehine düzenlemeleri Meclis’te yasa haline getiriyor.

Aldığı kararları mahkemelerde hüküm haline getiriyor.

Yazarken yoruldum.

Muhtemelen siz de okurken sıkıldınız.

Bu kadarı kâfi…

Türkiye’yi dünyada rezil eden onlarca fiyaskosunu yazarak yazıyı uzatmak istemiyorum.

Hasılı kelâm…

Erdoğan, 15 Temmuz kumpası üzerinden bir “destan” üretmeye çalışıyor.

Halbuki…

Sadece yaptığı ‘zulmün destanı’nı yazıyor.

Yazık…

[Vehbi Şahin] 13.7.2017 [TR724]