"Masonlardan bile tehlikeli" denilen din alimi! [Ali Emir Pakkan]

Devlet vatandaşına psikolojik harekat düzenler mi?  

Yine örnek vereceğim...

1960'lı yıllar soruşturmalar, davalarla geçiyor. Sürekli gazetelere, gözaltına alınan ve yargılanan, evleri basılan, kitapları toplatılan Nur talebeleri haberleri yansıyor!

Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve darbecilerin kurdurduğu yeni hükümetin hedefinde Nur talebeleri var!  "Said Nursi ve Risale-i Nurlar" gündemden hiç düşürülmüyor!

Üniversite, Diyanet ve basın seferber edilmiş!  Çetin Özek ve İbrahim Agah Çubukçu imzası ile pek çok makale ve kitaplar yayımlanıyor bu yıllarda. Hukukçu Özek ve İlahiyatçı Çubukçu'nun ortak hedefi; dindar kitleleri Said Nursi ve Risale-i Nurların "İslam dışı" olduğuna ikna etmek! 

6.4 1964, Varlık Yayınları'nda çıkan Özek'in "Nurculuğun içyüzü¨" kitabında Said Nursi için; "kendisini evliya gibi görüyordu, akıl hastasıydı, emsalsiz bir filozof sanıyordu!' deniyor. 

5.8 1964 tarihli ‘Din ışığı altında Nurculuk' başlığı taşıyan bir kitabın müellifi ise cuntacı, eski bir general Faruk Güventürk! 

11.10 1965'te, Said Nursi'nin kitaplarının satış ve dağıtımı yasaklanıyor. 11.7 1966'da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay: "Nurculuk anayasaya aykırı" diyor. 15.9 1967'de, Nurculuk hakkında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a rapor veriliyor; Nurcuların Diyanet İşleri Başkanlığı'nda kadrolaştıkları ihbar ediliyor. Devlet kadrolarında kıyım yapılıyor!

Said Nursi'ye iftiralar 

“Deli, ilim ve diyanetle ilgisi yok. Okur fakat yazmaz, imla bilmez. Türkçe'ye vakıf değil. Siyasete karışır. Bozguncu. Kürtçülük uğruna kendi padişahına sövecek ve din düşmanı bir Ermeni'yi alkışlayacak kadar imandan nasipsiz. Mason ve komünistten daha tehlikeli!” 

Bu ithamlar da Ankara'da bastırılan bir kara propaganda kitapçığından!  SAİD-İ KÜRDİ VE ŞAHSİYETİ' başlıklı 15 sayfalık broşür camilerde dağıtılıyor, müftülere seminer konusu ediliyor.

Kitapçıkta Bediüzzaman şu iftiralarla karalanıyor: 

-Abdüllhamit'e dil uzatmıştır! Abdulhamit düşmanları dinin düşmanlarıdır.

-Kürtçülük uğruna kendi padişahına sövecek ve din düşmanı bir Ermeni'yi alkışlayacak kadar asıl ve imandan nasipsizdir.   

-Kendini Kur'an'ın müdafii gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kur'an'a muhalefet etmektedir.

-Said'in yolu saçma olduğu kadar pek fazla mizahidir de...

-Ömrü hayatında hiç evlenmemiş, sakal bırakmamış, Kürtçülükle meşgul olmuş, izharı keramet etmiştir. 

-Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lem'a'nın kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş, beşinci noktası olarak yazılıyor. 

-Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslüman'a, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım.

-Gayesi memleketin ve milleti İslamiye'nin ittihadını bozmaktır. 

Bu toprakların tarihi ne yazık ki kara propaganda örnekleri ile doludur! 

Alimler, hep karalanmıştır!

Yöntemler ve hatta iftiralar bile değişmemiştir...

[Ali Emir Pakkan] 18.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Umreli Beyit [Bekir Salim]

UMRELİ BEYİT

Ne çok günah sığdırdın bu kadar kısa ömre,
Milyonların hakkına nasıl yetsin bir umre!

Bekir Salim

********************************

CİNASLI ATIŞMA

Rahmetli Rasim Ağabey bir gösterimiz sırasında beni atışmada “cinas”la zorlayacağını söyledi. Ayağı açan âşık isterse Âşık Edebiyatında var olan zorlama yollarından ( Dudak, değmez, sicilleme, muamma,, tecnis…) biriyle karşısındaki âşığı sıkıntıya sokabilir. Cinas, malum, yazılışı ve söylenişi aynı, manaları farklı kelimelerle şiir söyleme şeklidir. Burada Rasim Ağabey hangi ayağı kullanırsa, ben de aynı ayağı cevabi bir dörtlükle farklı manada kullanacaktım:

RASİM KÖROĞLU:

Mademki bir kere geldim dünyaya,
Gündüz gezer, gece yatarım Bekir.
Dalarım her gece türlü rüyaya,
Uyurken de keyif çatarım Bekir.

BEKİR SALİM:

Azrail gelince senin mahale,
Temelli uykuya yatarsın Rasim.
Münker-Nekir başlar sorgu suale,
O zaman tam keyif çatarsın Rasim.

RASİM KÖROĞLU:

Keyifli yaşamak her şeye değer.
Hep ahret düşünmek ruhumu boğar.
Ben senin kafayla gidersem eğer,
Daha bu dünyada biterim Bekir.

BEKİR SALİM:

İnananlar öteleri düşünür,
İnanmayan bu dünyada eşinir.
Ahiret azığı burdan taşınır,
Asıl, heyben boşsa bitersin Rasim.

RASİM KÖROĞLU:

Dünya azığını dünyada yerim.
Ötesine Mevla kerimdir derim.
Boğazıma iyi dikkat ederim.
Kaymağı yer,  bala batarım Bekir.

BEKİR SALİM:

Mükâfat şeytani yollara değil,
Cennet laubali kullara değil,
Sen bu kafa ile ballara değil,
Katran kazanına batarsın Rasim.

RASİM KÖROĞLU:

Ne deyim sen gibi şaşkın gezene,
Aklın ermez dünyadaki düzene,
Aşçının yaktığı bakır kazana,
Seni odun diye satarım Bekir.

BEKİR SALİM:

Merdiven dayadın altmış yaşına,
Bütün ömrün geçti boşu boşuna,
Azrail belli ki düşmüş peşine,
Sen hala ne caka satarsın Rasim.

RASİM KÖROĞLU:

Geçirip günümü feryatla, yasla,
Sen gibi kafayı oynatmam asla,
Yaşımızı değil aklı kıyasla,
Aklımı senden genç tutarım Bekir.

BEKİR SALİM:

Çok güvenme üç dirhemlik akıla,
Akıldan çok iman lazımdır kula.
Bırak palavrayı,  gir doğru yola,
Böyle kime kafa tutarsın Rasim?

RASİM KÖROĞLU:

Rasim der ki sanma yoldan saparım.
Doğru sözden hemen hisse kaparım.
Arada sırada şaka yaparım,
O yüzden palavra atarım Bekir.

BEKİR SALİM:

Salim der, yalanın olmaz şakası,
Hakikati söyler insanın hası.
Tövbe et, silinsin kalbinin pası,
Kendini ateşe atarsın Rasim.

**************************************

USTA SÖZÜ                                             

Rızkına kani’ olan gerdûna minnet eylemez;
Âlemin sultanıdır muhtâc-ı sultân olmayan.

                                                  Ziya Paşa

**************************************

MUAMMA

Muammamızı gene bilen çıkmadı… Bulana kadar devam…

Güçlü ol ki böl ikiye mermeri,
Mutlu ol ki unut gamı, kederi,
“Ke” de amma keder deme sakın ha!
Onda gizli muammanın kaderi…

******************************

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

İlk iki dize benden:

Oğul, kulağına küpedir sözüm;
Zalimden korkup da lâl olmayasın.
…………..
…………..

[Bekir Salim] 18.2.2017 [TR724]

Kurt kocayınca [Akif Umut Avaz]

Aydın Doğan, medya dünyasına ‘oto yedek parçacılığından kazandığı parayla’ Milliyet gazetesini satın alarak girmişti. Yıl 1979’du ve ileride tarihin görüp görebileceği en adi tetikçilerden biri olacak Cem Küçük henüz 1 yaşındaydı. Aydın Doğan, medya sektörüne bugünkü perişan halinin aksine o dönem son derece prestijli bir gazete olan Milliyet’i satın alarak girmekle büyük akıllılık etmişti. Türk medyasının genel geçer tüm hastalıklarından nasibini almış olsa da “Basında Güven” sloganı Milliyet’in üzerinde o günlerde bugünkü kadar iğreti ve sakil durmuyordu.

Aydın Doğan, Milliyet’le girdiği sektörde hızla büyüdü. Tabii Cem Küçük de büyüyordu. Cem Küçük, henüz 16 yaşında bir ergenken Aydın Doğan, oldum olası “Türk medyasının amiral gemisi” diye geçinen Hürriyet gazetesinin yanısıra Kanal D, Radyo D, Radyo Foreks’in sahibi olmuştu (1994) bile. Cem Küçük’ün hala ergenlik döneminin sorunlarının üstesinden gelmeye çalıştığı yıllarda Aydın Doğan, gün be gün büyüyen medya imparatorluğuna önce Posta ve Fanatik (1995), sonra Radikal ve Gözcü (1996) gazetelerini de katmıştı.

PİJAMALI GÜNLERDEN BU GÜNLERE…

Aydın Doğan, sadece medya sektöründe değil, kamuoyu oluşturma gücüyle siyaseti etkileme gücünün de doruklarındaydı. Bu dönem, Aydın Doğan ve çevresindekilerin hükümet kurup hükümet yıktıkları, bakanlara talimat verip başbakanları pijamayla karşıladıkları dönem olarak hatırlanır.

Doğal olarak kimsenin varlığından bile haberdar olmadığı Cem Küçük’ün olsa olsa bir üniversitede talebe olabileceği yıllarda Aydın Doğan medya imparatorluğuna çoktan türlü türlü dergilerin yanısıra Euro D, Süper Kanal, CNN Türk (1999) ve Vatan gazetesini (2002) dahil etmişti. Medya dünyasının ve Türk toplumunun Cem Küçük gibi bir felaketin gelmekte olduğundan hala haberinin olmadığı takip eden yıllarda ise, Star TV (2005), Euro Star (2006), Kanal D Romanya, D-Smart (2007), TNT Türkiye (2008), Cartoon Network (2008) Doğan medya imparatorluğunun irili ufaklı parçaları haline gelmişti.

Aydın Doğan, medyada artan gücü sayesinde siyaset ve devlet yönetimi üzerinde sınırları belli olmayan bir nüfuz kazanmış ve menfaati çerçevesinde istediği her siyasi figürün lehine veya aleyhine kampanyalara girişmişti. Hakkında karşıt kampanyalar yaptıklarından biri de Erbakan’ın siyasal İslamcı Refah Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’dı. O günlerde, bir şiir okuduğu için belediye başkanlığından alınarak kısa süreliğine hapishaneye gönderilen Erdoğan için Hürriyet’te “Muhtar bile olamaz” manşeti atılmıştı. Pek çok analist, Erdoğan’ın bugün neredeyse her hafta muhtarlarla yaptığı toplantıların o manşetin kendisinde yarattığı büyük travmanın bir tezahürü olduğu kanaatinde.

Doğan medyasının tam saha muhalif yayınlarına rağmen arkadaşlarıyla kurduğu AKP 2002’de iktidara gelince Erdoğan, başlangıçta Aydın Doğan’ın sınırları belli olmayan medya imparatorluğuyla iyi geçinmeye çabalamıştı. Yer yer aralarında soğuk rüzgârlar esse de, Erdoğan ve çevresindekiler Doğan Medya Grubu’ndan uzun süre çekindi. Öyle ki, Erdoğan ve Abdullah Gül başta olmak üzere, AKP’lilerin Doğan medyasına karşı kompleksli ezikliği, iktidardaki kırılgan yıllarına damga vuran en büyük özelliklerinden biri oldu. Her türlü hakaretlerine maruz kaldıkları Doğan medyasına bir söyleşi verme veya Doğan’ın medya mecralarında özel haberlere konu olma çabasına yol açan sözkonusu aşağılık kompleksinden uzun süre kurtulamadılar.

ERDOĞAN, AYDIN DOĞAN’A AYAR VERME İŞİNİ BİZZAT ÜSTLENMİŞTİ

Bununla birlikte, iktidarda kaldıkça güçlendiler, güçlendikçe Doğan medyasına başta tatlı sert, giderek şiddetlenen tonda karşılık vermeye başladılar. Cem Küçük denilen geleceğin adi tetikçisine dair ortada henüz bir belirtinin olmadığı o günlerde Erdoğan, Aydın Doğan’a ve medya grubuna ayar verme işini bizzat üstlenmişti. Bazen tehdit içeren üstencil bir dil, bazen alttan alıcı bir üslup, bazen boyun eğici bir taktikle Erdoğan, Aydın Doğan’la sıkıntılı ilişkilerini yıllarca sürdürdü. İyice güçlendiği 2000’lerin sonuna doğru ise, ağır vergi cezaları salarak Aydın Doğan’ı yola getirmeye yöneldi. Erdoğan, kendisini siyaseten güçlü ve muktedir hissettiği oranda Doğan’ı zorlamaya ve bazı medya organlarını satarak küçülmeye mecbur etmeye çalıştı.

Önce Uzan Grubu’nun medyasını, sonra gazeteleri, televizyonları, radyo ve dergileriyle Türkiye’nin ikinci büyük medya grubu olan Sabah Grubu’nu ele geçiren Erdoğan’ın Aydın Doğan’a karşı cesareti de gün be gün artıyordu. Aydın Doğan ve medyasına karşı ilk zaferlerini Erdoğan, bizzat sahada kurallı ya da kuralsız mücadele ederek kendisi kazanmıştı. Aydın Doğan’ı, bazı medya organlarını kendisinin işaret ettiği kişilere uygun fiyatlardan satmaya nihayet mecbur etmişti. Doğan daha fazla dayanamamış ve Star TV’yi, ilk gözağrısı Milliyet’i ve Vatan gazetesini satmak zorunda kalmıştı.

AYDIN DOĞAN’A AYAR İŞİNİ NİHAYET CEM KÜÇÜK’E DEVRETTİ

Erdoğan, meşru-gayr-i meşru tüm yollarla gücüne güç kattıkça büyüyor, o büyüdükçe hareket alanı daralan Aydın Doğan küçülüyordu. Sadece fiziki medya varlıkları açısından değil, karakter ve ahlaki bakımdan da… Nihayet Doğan’ın küçülme emareleri öyle bir noktaya vardı ki artık o noktada Erdoğan, Aydın Doğan’la şahsen uğraşmayı bırakıp, kendisinden gelen baskıları göğüslemek yerine baskılar karşısında şekilden şekle, türlü hallere giren Aydın Doğan’la ve kendisinden de beter hallere giren medya grubuyla uğraşma işini daha önce kimsenin tanımadığı Cem Küçük’e havale etti.

Tetikçisi Cem Küçük’ü devreye sokmadan önce Erdoğan zaten Aydın Doğan’ın kolunu kanadını yolmuş, tırnağını dişini sökmüş, belli başlı yayın organlarını elden çıkarmaya mecbur etmenin yanısıra, geniş okur kitlesine hitap eden belli başlı tüm yazarlarını kovdurtmuştu. Belirli bir aşamadan sonra Aydın Doğan, Erdoğan’dan ya da Erdoğan adına üçüncü şahıslardan gelen anlamlı ya da anlamsız hiçbir talebi geri çeviremez kıvama gelmişti. Cem Küçük gibi o güne kadar adı sanı duyulmadık bir tetikçinin istediği her şeyi alabileceği kıvam da işte bu kıvamdı.

Nasıl bulduysa bir yolunu bulup Ahmet Altan’ın yönettiği Taraf gazetesinde köşe edinmeyi başaran Ozan Rasim Kütahyalı’nın şahsiyetini ve gazeteciliğini tartışmaya gerek yok. Pek hoş olmasa da medya tarihinde mutlaka geniş bir yeri olacak tetikçilik fenomeni Kütahyalı’nın günahları sadece kendi işlediklerinden de ibaret değil. Kulakları geçen boynuz misali tetikçilikte kendisini hayli geçen Cem Küçük’ü, ellerinden tutup medya sektörüne sokmanın vebali de Kütahyalı’nın günah hanesinde kabarık bir yer tutacak. 30’larına yeni girmiş Cem Küçük’ün, tıpkı kendisi gibi sırtını Erdoğan’a, Saray şürekasına, muhaberat ekiplerine dayayarak paraşütle indirildiği medyadaki tetikçilik günahları Kütahyalı’nın da hanesine yazılacak.

ERDOĞAN’IN NOBRAN PROFİLİNİN MEDYADAKİ YANSIMASI

Kendisini hiçbir ahlaki kaide ile bağlı hissetmeyen, birikimlerinin sadakasının bile boyunu aşacağı kalemlere hakaretler eşliğinde tehditler savurmaktan çekinmeyen, mafyanın, MİT’in, devlet içindeki karanlık çetelerin tetikçiliğini yapan Cem Küçük, adeta Erdoğan’ın siyasetteki nobran profilinin medyadaki bir yansıması niteliğinde. Dinsizin hakkından imansız gelir hesabı medyadaki günahları saymakla bitmez Aydın Doğan ve her şekle girmekte alabildiğine mahir adamlarına musallat olan Cem Küçük, üstlendiği mide bulandırıcı tetikçilik işinde ne kadar başarılı olabileceğini çok kısa bir sürede dünya âleme gösterdi.

Muktedir maşası bu tetikçi, Aydın Doğan dâhil Doğan Medya Grubu’ndan kimi hedefe koyduysa istediği sonucu almayı başardı. Cem Küçük’ün cüretine insanlar önce inanmakta güçlük çekti. Ama zamanla “Yok canım, o kadar da değil!” diyerek tepki gösterilen ne varsa gerçekleşti. Cem Küçük’ü tetikçilikte istihdam edenler belli ki Aydın Doğan ve grubunun açıklarına ve karakter zafiyetine fazlasıyla vakıftı. Acaba Mehmet Ali Yalçındağ’ın bu vukufiyette de bir rolü var mıydı, bilinmez. Neticede Cem Küçük, cirmine bakmadan Aydın Doğan ve adamlarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya başlamıştı. O “Sat!” diyor, Aydın Doğan satıyordu. O “At!” diyor, Aydın Doğan atıyordu. O “Al!” diyor, Aydın Doğan alıyordu.

Cem Küçük’ün yapmasını isteyip de Aydın Doğan’ın yapmadığı tek bir şey yoktu artık. Sırtını dayadığı malum güçler adına, Cem Küçük’ün sivilceli bir ergen şımarıklığıyla istediği her şeyi er ya da geç ama mutlaka yerine getiren Aydın Doğan ve medya grubu bir taraftan kendi çalışanlarını ve yazarlarını bir bir uzaklaştırırken, grubu AKP ve Erdoğan yandaşlarıyla doldurmaya girişmişti. Fiziken ve etki açısından gün be gün küçülen Doğan Grubu nihayet Erdoğan’ın türlü gasplar ve yolsuzluklar yoluyla bizzat kurduğu Havuz Medyası kıvamına gelmişti.

‘KIVAMA GELDİ… ‘TAKSİM’E ÇIK ANIR’ DESEM ANIRIR!’

Cem Küçük, her açıdan küçüklüğüne rağmen elde ettiği sürpriz başarıların büyüklüğü karşısında adeta mest olmuştu. Tehdit ede ede kıvama getirdiği Aydın Doğan ve adamlarının üzerinde artık iyice tepinmeye başlamış, omurgasızlıklarının karşısında istediği her şeyi aldıkça, her şeyi yaptırdıkça ağzı kulaklarında zevkten dört köşe olmuştu. Haksız da sayılmazdı. Düne kadar gölgesine basamayacağı bunundan kıl aldırmayan Ahmet Hakan’ı “Taksim’de anıracak” kıvama getirmek az başarı mıydı?

Omurgasızlığın karakter haline geldiği o sefil haline bakmadan, bir ahlak abidesiymiş gibi geçinip, önlerinde paspasa döndüğü muktedirlere yaranmak için toplumun en erdemli kesimlerine sürekli çemkirmeyi maharet sanan Ahmet Hakan’ın Cem Küçük karşısındaki acınası hali üzerine kitaplar yazılsa yeridir.

Ahmet Hakan’ın Aydın Doğan’dan bile erken kıvama gelmesinden doğal olarak en fazla Cem Küçük hoşnuttu. Bu hoşnutluğunu da doğrusu bonkörce dile getiriyordu. Ahmet Hakan’ın “değiştiğini” ve “kıvama geldiğini” söylüyor, takdir hisleriyle “Ahmet Hakan değişti. Ben, Ahmet Hakan’a Taksim’e çık anır desem, anırır. O duruma geldi” diyordu.

ÖLMEK KOLAY, ASIL ZOR OLAN YAŞAMAK!

Evet, “küçük ama mide bulandırıcı” bir tip belki ama Cem Küçük, gölgelerin gücü adına elde ettiği zaferlerinin tadını çıkarmasını çok iyi biliyordu. Aydın Doğan ve halden hale girip bir acüzeler topluluğuna dönen medya grubunu parmağında oynatan Cem Küçük duracak gibi değildi. En son Ertuğrul Özkök’le giriştiği ağız dalaşında Aydın Doğan ve grubunu düşürdüğü hazin hali diline dolayıverdi. “Hürriyet eskiden Türkiye’yi yöneten, bakanları bile belirleyen gazeteydi. Bugün ise benim tek başıma maymun ettiğim bir yayın organı” diyordu. Haksız da değildi.

Cem Küçük belki adi bir tetikçi. Ama, böylesine adi bir tetikçinin her istediğini yapma onursuzluğuna kendilerini layık gören Aydın Doğan, medya grubu ve adamlarının daha iyisini hak ettiğini kim iddia edebilir? “Kurt kocayınca köpeklere maskara olur” derlerdi de inanmazdık. Köpeklere maskaralığın fazlasıyla hak edilmiş hallerini görmek de varmış.

“Ölmek kolay. Asıl zor olan yaşamak” derken meğer şair ne kadar da haklıymış. Ne acıdır ki, onuruyla yaşamak ve onuruyla ölmek her kula nasip olmuyor işte…

[Akif Umut Avaz] 18.2.2017 [TR724]

Bana bir masal anlat; Andersen’den olsun [Hasan Cücük]

Televizyonun siyah-beyaz olduğu 1980’li yıllarda perşembe akşamları ekran başındaki en büyük eğlencemiz ‘Andersen’den Masallar’ olurdu. Çizgi filmlerin televizyonlarda fazla yer tutmadığı o yıllarda perşembenin gelmesini iple çekerdik. Danimarkalı dünyaca ünlü masal yazarı Hans Christian Andersen’in yazdığı masallar çizgi film olarak TV’den yayınlanırdı. Kurşun Asker, Kibritçı Kız, Denizkızı, Çirkin Ördek Yavrusu, Kralın Elbiseleri ve onlarca masalını ilgiyle seyrederdik. Yıllar sonra Danimarka’ya geldiğimde hem Andersen hakkında daha fazla bilgiye sahip olacak hem de ülkenin ünlü yazarına verdiği değeri yakından görecektim.

MASALCININ ŞEHRİ VE MÜZESİ

Danimarka’nın 3. büyük şehri olan Odense, adeta Andersen ile özdeşlemiş bir şehir. 2 Nisan 1805’te Odense’de doğan Andersen, şehrin dünya çapında bir markası olmuş durumda. Ayakkabıcı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Andersen’in doğduğu eve doğru yöneldiğimizde tarihi bir yolculuğa çıkmış hissine kapılıyoruz. Ünlü yazarın anısına doğduğu sokaktaki tarihi doku aynen korunmuş. Rengarenk evlerin bulunduğu sokakta ilerlerken yazarına sahip çıkmanın nasıl bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Zira, Andersen’in doğduğu sokak Odense’nin tam merkezinde bulunuyor. Ranta kurban edilmemiş.

Andersen Müzesi’nden adımımızı içeriye attığımızda ilk olarak karşımıza 1800’lü yılların başında dünyanın hali çıkıyor. Andersen’e ait her detay titizlikle müzede yer alıyor. Örneğin İspanya seyahati sırasında aldığı bir puroyu görmek bile mümkün. Hayatının kronolojik sırasına göre düzenlenmiş her şey. En çok eserlerini yazdığı not defterleri karşımıza çıkıyor. Yazara ait özel eşyalar açıklamalarıyla birlikte vitrinde yerini alıyor.

SEYAHATLERLE DOLU BİR ÖMÜR

Andersen, 1831-73 arasında onlarca yurtdışı seyahatinde bulunmuş. 42 yıla sığdırdığı bu yolculuklarından biri de Osmanlı Devletine yapılmış. Andersen’in Osmanlı’dan aldığı vize müzede yer alıyor. Yine müzede Andersen’in yazdığı masalların canlandırıldığı bölümler ve yazarın hayatı ile eserlerini gösteren cep sinema bulunuyor. Andersen’in eserleri tam 160 değişik dile çevrilmiş. Müzenin kütüphanesinde hepsini görebiliyorsunuz. Andersen’in doğduğu ev müzeyle iç içe. Evde o dönemde kullanılan eşyalar bulunuyor. Babasının ayakkabı yaparken kullandığı kalıplar ve aletler yer alıyor. Evde eşya adına fazla bir şey yok.

Babası Hans Andersen, aristokrat köklere sahip olduğuna inanan, okumuş ama fakir bir ayakkabıcı,  annesi Anne-Marie ise çamaşırcıdır. Andersen, okuması olmayan annesini romanlarında ve ‘Hun duede ikke’ adlı masalında anlatacaktır. Annesinin zamanla yatalak olduğu ve yardımsever bir ailenin evinde öldüğü söylenir. İyi bir öğrenim görmemiş Andersen, 1816’da babası ölünce çalışmak zorunda kalır. Kısa bir süre, dokumacı ile terzi yamaklığı yapar, ayrıca bir tütün fabrikasında çalışır.

ÜNLÜ YAZARLARLA TANIŞIR

Andersen, 14 yaşındayken şarkıcı, dansçı ve aktör olarak kariyer yapmak üzere başkent Kopenhag’a taşınır. Bu yolculuk aynı zamanda hayatının akışını da değiştirecektir. Ancak Kopenhag’da ilk 3 yılı oldukça sıkıntılı geçer. Tanıdıklarının yardımıyla Kraliyet Tiyatrosu’nun bir üyesi olan Andersen, sesi değişmeye başlayınca ayrılmak zorunda kalır. 1822’de Kraliyet Tiyatrosu’nun yöneticilerinden Jonas Colin, Andersen’e Slagelse şehrindeki gramer okuluna girmesi için bir fırsat tanır. Colin, Andersen için özel bir öğretim hazırlamış ve bu öğrenimi tamamlayan Andersen, Kopenhag Üniversitesi’ne giriş hakkı kazanır.

1831’den itibaren Avrupa’da sık sık seyahate çıkmaya başlayan Hans Christian Andersen, bütün hayatı boyunca fırsat buldukça seyahat eder. Seyahatlerinde elde ettiği bilgiler ve gözlemleriyle Andersen, İsveç, İspanya, İtalya, Portekiz ve Ortadoğu hakkında kısa öyküler yazar. Seyahatleri sırasında Paris’te Victor Hugo, Heinrich Heine, Balzac ve Alexandre Dumas gibi yazarlarla tanışır.

156 TANINMIŞ MASALI VAR

Andersen’in tüm dünyanın tanıdığı bir yazar olması 1835-72 yılları arasında yazdığı masallar ve öykülere dayanır. Andersen’in tanınmasını sağlayan içinde ‘Kibritçi Kız’, ‘Küçük Claus ve Büyük Claus’ ve ‘Güzel Prenses ve Bezelye’ gibi masalları içeren ‘Çocuklara Masallar’ 1835’te kitapçık formunda yayımlanır. Andersen her Noel’de yayımlanan ilk masallarında, çocukken dinlediği hikâyelere başvurur, ama yavaş yavaş kendi hikâyelerini de yazmaya başlar. 1837’de yayımlanan üçüncü ciltte, Küçük Deniz Kızı ve Kralın Yeni Giysileri de yer almaktadır. Andersen’in 156 tanınmış masalından yalnızca 12’si halk masallarından türetilmiştir. Andersen, 4 Ağustos 1875’te 70 yaşında Kopenhag’da hayata veda eder.

Danimarka, dünya çapında bir marka olan yazarına hak ettiği değeri ziyadesiyle vermiş durumda. Yazarın 200. doğum günü 2005’te adına yakışır etkinliklerle kutlandı. Kopenhag’ın en büyük bulvarı ünlü yazarın adını taşırken, yazara ait her detay titizlikle korunmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 18.2.2017 [TR724]

Dolar zayiatı artıyor [Analiz: Semih Ardıç]

Dolar son iki senede Türk Lirası’na mukabil yüzde 85 kıymetli hale geldi. Kur artışının döviz borcu olan şirketler başta olmak üzere ekonomiyi tahrip edeceği sır değildi. Memleketi idare edenler ve onların maaşlı kalemşorlarının ‘Dolar artmış bize ne? Amerikalılara dert olsun’ tavrı tahribatı katladı. Cephede hatalı koordinat veren karargâhın vaziyetine düştük. Kendi birliklerimizin, şirketlerimizin üstüne bir de biz bomba yağdırdık. Merkez Bankası’nı rahat bırakarak birlikleri emniyetli bir sahaya nakledebilseydik zayiat daha az olabilirdi.

Demokrasi açığı yüzünden cepheye lojistik destek vermenin mümkün olmadığını bile bile farklı cepheler açılması ise şirketlerin ateş hattından çıkmasını imkânsız hale getirdi. Ağır bombardıman altında sağ kalmayı başaranlarla teselli bulacağız. Onların ekseriyeti de kolunu bacağını kaybetmiş.

Cepheden gelen zayiat raporları endişe verici. Doların artışına seyirci kalan, mânâsız sözlerle Merkez Bankası’na hata üstüne hata yaptıranlar Borsa İstanbul’a ve vergi dairelerine bildirilen 2016 bilançolarına bir bakabilse keşke.

HİTLER’İN GAZETELERİ ‘ZAFER BİZİM’ DİYE YAZIYORDU

Daha evvel yaptığımız tespitleri maalesef teyit eden çöküş bilançolarının gazetelerde kibrit kutusu kadar yer bulamaması milyarlarca lira zararı bertaraf etmeyecek. Er ya da geç acı hakikatlerle yüzleşeceğiz. Hitler’in kontrolündeki gazetelerin Berlin’in düşmesine sayılı günler kala ‘zafer Almanya’nın’ başlıklarını atması Almanya’nın 2. Cihan Harbi’nden galip çıkmasını temin etmediği gibi dolar cephesinden gelen zayiat haberlerini görmezden gelmek ekonominin yaralarına merhem olmaz, olamaz.

Mesela Türk Hava Yolları’nın vergi dairesine gönderdiği özet bilanço. 6,5 milyar lira zarar hangi çuvala sığar? Piyasa değeri 7,4 milyar TL olan THY iflasın eşiğine gelmiş. Daha ne olmasını bekliyoruz?

Demek ki dolar artınca şirketlerin canı yanıyormuş. ‘Faiz politikasından rahatsızım, dolar alan yanar’ ezberini tekrar edip durmakla faiz düşmediği gibi dolar da düşmüyormuş. Her sene cari açıkla beraber ortalama 90 milyar dolar döviz açığını kapatmak mecburiyetinde olan, toplam dış borcu 417 milyar dolara tırmanan bir memlekette kimsenin dövizin kıymet kazanmasını hafife almak gibi bir lüksü olamaz. Dolar bir kuruş artınca ekonominin sırtına sadece borç cephesinden 3,5 milyar liralık bomba düşüyor.

Dolar ateşi altında ağır yaralanan bir başka şirket de Türk Telekom. Sektöründe ‘tekel’ olmanın imtiyazını sonuna kadar kullanan Türk Telekom 2016’da 1 milyar 390 milyon lira zarar etti. Akan, kokan veya bozulan mamul satmadığına ve 11 milyon sabit telefon abonesinden her ay otomatik ücret kestiğine göre Türk Telekom bu kadar astronomik zararı nasıl başardı?

HORMONLU BİLANÇOLAR PATLADI

Döviz kredileri dolar düşerken kimsenin umurunda değildi. Ne vakit dolar artmaya başladı CEO’ların hormonlu bilançoları o vakit çöktü. Sabancı’nın parlayan yıldızı Teknosa’nın zararı 160 milyon TL. Turkcell’in ve Halkbank’ın kârı yüzde 25 düştü. ‘En riskli senaryoyu esas alarak senelik bütçeler yapan’ Koç Holding’te bile kârlılık yüzde 3 geriledi.

Türkiye ekonomisinin ne kadar kırılgan olduğu bir kere daha görüldü. Karşılıksız çek adet ve tutarı Ocak 2017’de arttı. Bir ayda 2,3 milyar lira karşılıksız çıktı. 2016’da batık kredilerin tutarı 68 milyar lira. Yukarıdaki zayiat raporunda enflasyon ve faizlerin artmasının sebep olacağı kayıplar yok. Ne hazindir ki kayıpların ne olduğuna dâir tecessüs ve hassasiyet de yok. İktidar sahiplerinin gündemi başka. Geyiklere bile ‘partili cumhurbaşkanlığı’ ambalajı ile satışa sundukları tek adam rejimine evet dedirtmekle meşguller…

Sun Tzu’nin Savaş Sanatı’nda (The Art of War) verdiği o dersi hatırladım: “Sonuçta, düşmanı ve kendinizi iyi biliyorsanız, yüzlerce savaşa girseniz bile sonuçtan emin olabilirsiniz. Kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız, kazanacağınız her zafere karşın yenilgiyle de tanışabilirsiniz. Ne kendinizi ne de düşmanı biliyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmazdır.”

Kafayı kaldırmadan evvel ekonomi cephesindeki gücümüzün ne olduğunu bir kere daha düşünmenizde fayda var. Tahriklere kapılmayın, gaza gelmeyin, ateş hattında hayatta kalmaya bakın…

[Semih Ardıç] 18.2.2017 [TR724]

Fransa polisi, banliyöler ve sosyal patlamalar… [Mehmet Dinç]

Fransa tarihine baktığımız zaman, halk ayaklanmaları, toplu gösteriler ve ülkeyi kilitleyen genel grev kültürü hemen gözden kaçmıyor. 2 Şubat 2017 günü 4 polisin Afrika kökenli gence şiddet uygulaması sonucu halk Paris sokaklarına döküldü ve kısa surede ülkenin birçok kentine sıçradı. 2005 yılında ise ülke çapında çok büyük ayaklanmalar olmuş, güvenlik güçleri 3 hafta olayları kontrol altına alabilmişti. 2007 ve 2010 yılında da benzer olaylar yaşanmıştı.

Paris polisi, iddiaya göre rutin kontrol sırasında kendisine direnen 22 yaşındaki Theo L.’ye şiddet uyguladı. Polisin copla cinsel şiddet uyguladığı Theo doktora gitti. Doktorun 60 gün iş yapamaz raporu, polise yöneltilen cinsel saldırı iddialarına kesinlik kazandırdı. Fakat polis müfettişleri “kasıtsız ciddi bir kaza” raporu tuttu. Savcılık da polis müfettişlerinin raporu yönünde fikir beyan ederken hâkim, bir polis hakkında cinsel saldırı, diğer 3 polis hakkında ise “aşırı şiddet” kararı verdi.  Polislere 5 ila 20 yıl arasında ceza gündemde.

Hollande tansiyonu düşürmek için gençlerle buluşuyor

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande Theo’yu hastanede ziyaret etti ve olaya karışan polislerin derhal hak ettikleri cezayı bulacağını söyledi. Muhalefet kanadı hükümeti suçlarken, hükümet tansiyonu düşürmek için hamleler yapıyor. François Hollande, bir günü Paris banliyölerinde olmak üzere 3 ayrı şehirde gençlerle bir araya gelecek. Diğer taraftan başbakan Bernard Cazeneuve, Theo’ya destek için toplanan gençlerin tepkilerinin kabul edilebilir olduğunu fakat şiddete başvurmalarının meşru olmadığını ifade etti.

Öfkeli gençler sosyal medyadan organize oldu

10 Şubat akşamı sosyal medyadan organize olan Paris banliyölerinde protesto gösterilerine başladı. Theo’ya destek ve polis şiddetine dur demek için bir araya gelen göstericilerle polis arasında yer yer çatışmalar yaşanıyor. Olaylarda kamu binaları ve özel mülkler, iş yerleri, arabalar zarar gördü. Bobigny belediye başkanı protestocular için “kınama ve protesto olabilir ama onlar zarar vermeye geliyorlar” ifadelerini kullandı.

250 kişi gözaltına alındı

Olaylar Paris basta olmak üzere bir anda ülkenin birçok kentine yayıldı. Theo ve ailesi insanlara sükûnet çağrısı yapsa da olaylar kontrolden çıktı. Paris’in dışında Marsilya, Lille, Rouen, Nantes, Dijon, Lyon, Tolulouse gibi şehirlerde yaşanan olaylarda polisle karşı karşıya gelen protestocular ciddi zararlar verdi. Olaylar ikinci haftasını doldururken şu ana kadar Fransız polisi yakalık 250 kişiyi gözaltına aldı.

2005’te Paris’ten Fransa’ya yayılan sosyal ateş

27 Ekim 2005 tarihinde yine bir kontrol sırasında polisten kaçan 3 kişiden ikisi hayatını kaybetmiş bir kişi ise ağır yaralanmıştı. Polisten kaçan gençler çevrede bulan elektrik trafosuna sığınmış 17 yaşındaki Zyed Benna ve 15 yaşındaki Bouna Traoré’nin hayatını kaybetmiş 17 yaşındaki Türk asıllı Muhittin Altun ise ağır yaralanmıştı.

Fransa’da doğan Fransa’ya öfkeli gençler ülkeyi ateşe verdi

Bu olay aslında uzun yıllardır banliyölerde sıkışan nefretin patlamasıydı. Fransa’da doğmuş fakat Fransa’ya öfkeli gençler Paris sokaklarını ateşe verdi. 27 Ekim gecesi Paris’te başlayan yangın kısa surede nefret rüzgarının etkisiyle tüm Fransa’ya sıçradı. 3 hafta boyunca polis ve jandarmanın kontrol altına almaya çalıştığı ayaklanma Belçika’da Brüksel, Almanya’da Berlin’e kadar sıçradı.

2005 sosyal patlamanın bilançosu ağır oldu

2 gencin olumu bir gencin yaralanmasıyla başlayan ayaklanmalar 3 hafta sürdü Fransa’ya hem maddi hem de sosyal anlamada çok pahalıya mal oldu. Fransa, kontrolden olayların önüne geçebilmek için 8 Kasım 2005 tarihinden 21 Şubat 2006 tarihine kadar OHAL ilan etti. 11.700 polis ve jandarmanın görev yaptığı olaylar sırasında 233 kamu binası zarar gördü, 10.346 araç ateşe verildi. 244 güvenlik görevlisi yaralandı 5643 kişi gözaltına alınırken 1328 kişi cezaevine gönderildi.

Banliyölerde sıkışan gençler ya Fransa düşmanı oldu ya da radikalleşti

2005’te dönemin içişleri bakanı Nicolas Sarkozy’nin “bir avuç serseri” söylemi ve ardından gelen sert tedbirler olayların daha da yükselmesine sebep oldu. Zaten banliyölerde aşağılandığını ve ikinci sınıf olarak görüldüğünü düşünen gençler bir taraftan yaşadıkları ülkeye düşmen olurken diğer taraftan radikal kesimlerin ağına düşüyordu. İşsizlik oranının %40’lara dayandığı banliyöler aynı zamanda suç çetelerinin nemalandığı mekânlar haline geldi.  Seneler sonra banliyölerden Ortadoğu’ya savaşmaya giden gençler Fransa’nın başını oldukça ağrıttı. Acı tecrübelerin ardından Fransa banliyö olaylarını doğuran sorunları çözmek için birçok alanda politika değişikliğine gitti. Bunlardan biriside suç oranının oldukça yüksek olduğu banliyölerin yapısının değiştirilmesi oldu.

Ayaklanmalar sosyal konutların yapısını deştirdi

1970’lerden sonra özellikle göçmenler için inşa edilen “HLM” sosyal konutlara yerleştirilen düşük gelirli insanlar, burada dışlandıkları ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini düşündükleri için yıllardır biriken nefret iki gencin ölmesiyle dışa vurdu. Olayın bir anda tüm ülkeye yayılması, bu durumun ülke çapında bir sorundan kaynakladığı savını güçlendirdi. Fransa o tarihten sonra on binlerce insanın bir arada yaşadığı binalar yerine iki katlı bahçeli daha az insanın bir arada olduğu yatay mimariye döndü. Sadece 2010 yılında Fransa çapında 131.509 yeni sosyal konut inşa edildi. Bu sayede suç üreten mekânlar yerini huzura teslim edecekti.

Proje belirgin oranda başarılı olsa da, hala banliyöler suç üretmeye ve radikalleşmeye devam ediyor. Gettolarda yasayan insanların eğitim olanakları ve iş imkânları daha güçlendirilmez sorun olmaya devam edecektir. Bunun dışında gettolarda yaşayan insanlar hala ayrımcılığa uğradıklarını düşmüyorlarsa bu sorunun kısa dönemde çözülmesi zor görünüyor. Bu sorunların üstüne mülteci krizinin meydana getirdiği atmosfer de eklenince aşırı sağ ve popülist politika yürüten siyasetçiler kendilerine daha geniş alanlar buluyor.

[Mehmet Dinç] 18.2.2017 [TR724]

Bütün kutsallar oy için [Analiz: Erman Yalaz]

‘Politika yapmak’ terimi dilimizde iki manada kullanılıyor. Birincisi politika yoluyla bir işi halletmek ve siyasetle uğraşmak manası ile değerlendiriliyor. İkinci ve halkın arasında yaygınca kullanılan haliyle ise ‘politika yapmak’ ‘işlerini yürütmek, menfaat temin etmek amacıyla olduğundan farklı görünüp, düşündüğünden farklı konuşmak’ manalarına geliyor. Merhum Başbakan Necmettin Erbakan’ın bu ikinci manada politika yapıcılarına taktığı bir isim de yakın anlamda kullanılıyor. ‘Takiye yapmak’. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a yaptığı resmi ziyaret sonrasında Mekke ve Medine’de heyet halindeki umre icrasına ve  fotoğraflara bakınca hem ‘politika yapmak’ hem de ‘takiye’ kelimeleri yaşananları anlaşılır hale getiriyor, durumu özetliyor.

SÜLEYMAN DEMİREL VE KENAN EVREN’İN YAPTIKLARI MASUM KALIYOR

Erdoğan’ın arkasında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak, diğer bakan ve milletvekili zevatla verdiği fotoğraf boy boy basıldı kendi medyasında. Referandum için start verilmiş oldu bu fotoğrafla. Ne son fotoğraflar ne de umre Erdoğan’ın siyasi hayatında kullandığı son kutsal malzemeler. Kutsalı kullandığı gerekçesiyle muhafazakar camianın sıkça anlattığı ve eleştirdiği Süleyman Demirel örneği vardır. Gerek aktif siyasette gerekse emeklilik günlerinde Demirel’in meşhur Ankara’daki Güniz Sokaktaki evine gidenleri, masasında kendi meşrebine göre yayınlarla karşıladığı, hafızasından gelen kişinin memleketi, akrabaları, hatta ana-babası ile ilgili hatıraları aktarması latifelerle anlatılır. Süleyman Efendi’nin talebelerine ‘Benden iyi Süleymancı mı var’, Nur talebelerinin Isparta’dan bakan çıkmamasına karşı sitemlerine ‘Ben varım ya’  dediği rivayet edilir. Biz gazetecilerin de şahitlik ettiği manzaralardır bunlar. Erbakan da örneğin hac ve umre ziyaretleriyle tartışılmıştır. Bu hususlarda en müstağni davranan politikacı Turgut Özal olmuştur kuşkusuz. Bir köşede beş vakit namazını kılan ama bundan söz ettirmeyen, cumaları Ankara’nın halk camilerinde ifa eden, dinini yaşayan ama bunu politik malzeme haline getirmeyen ender politikacılardandır Özal.

Ancak Erdoğan’ın kutsal değerleri siyasetine alet etmesi hususu bugüne kadar gelmiş geçmiş politikacıları emsal tutmayacak kadar çok. Üstelik suistimalleri de apaçık görülecek cinsten.  Önceki günkü Umre manzaralarına bakıp Twitter’da Kenan Evren’in 1981 Anayasa referandumu öncesi  fotoğrafını yanına koyarak hatırlatma yapanlar oldu. Evren, sadece umre yapmamıştı. Meydanlarda, hadis ve ayet okuyarak miting meydanlarında kutsalı kullanma tavrını sürdürmüştü.

SEÇİM Mİ VAR, HEMEN BİR UMRE ZİYARETİ!

Umre, Erdoğan tarafından seçim malzemesi olarak ilk defa kullanılmadı. Örneğin 2015’te biri Mart diğeri Aralık ayında olmak üzere iki kez umre yaptı Erdoğan. 7 Haziran seçimleri öncesi 1 Mart 2015 Pazar günü Suudi ve Türk koruma ordusunun arasında yapılan umre de kullanıldı. 1 Şubat’ta YSK seçim takvimini hazırladı, 1 Martta umre yapıldı. Ardından milletvekilleri listeleri sunulup seçim startı verildi. 2011, 2014 umrelerini de bunlara dahil etmek gerekiyor. Önceki günkü Umre görüntülerinde Kabe’nin yanıbaşında ‘reis, reis’ nidaları vardı. Mart 2015 umresi ise ‘Kabe’nin kapıları Erdoğan’a açıldı’ diye haberleşti, sosyal medyaya servis edildi.

KABE’DE DAVUTOĞLU MİTİNGİ

Umre konusunda Erdoğan ile yarışan tek isim ise önceki Başbakan Ahmet Davutoğlu olmuştu. Hatırlanacağı üzere Harem-i Şerifte ikinci katta tavaf yapan Davutoğlu, Kabe önündeki kalabalığa yaptığı miting gibi selamlaması, Kabe’de sloganlar atılması çok tartışıldı. Sadece Türkiye değil, Arap ülkeleri ve diğer İslam dünyasından da yapılan hareketin yanlışlığı dile getirildi. Zaten Davutoğlu’nun bu mitingi de kendisini kurtaramadı. Bir ay sonra Pelikan Dosyası ismiyle yayınlanan yazılar geldi. Sonra AKP’nin muktedir, seçim kazanmış başbakanı Reis tarafından tasfiye edildi, istifa etmek durumunda kaldı.

Erdoğan, başörtüsü, şehit cenazeleri, umre, Kur’an-ı Kerim tilaveti, Kürtçe Kur’an, ezan okuma, bayrak, İstiklal marşı, imam hatipler, Mavi Marmara, rabia işareti,  Kudüs, Filistin, risaleler, Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek şiirleri, Taksim’e ve Çamlıca tepesine cami gibi birçok değer ve sembolü seçim malzemesi olarak kullandı, kullanmaya devam ediyor.

‘BENİM BAŞÖRTÜLÜ BACIMA SALDIRDILAR’ YALANI ve KABATAŞ

Başörtüsü ile ilgili en çok hatırda kalan kuşkusuz Gezi olaylarından sonra Kabataş’ta bir AKP’li Bahçelievler belediye başkanının gelinine yapıldığı iddia edilen saldırı vardı. Tarihe Kabataş yalanı olarak geçen bu olayda, işaret fişeğini ilk atan Erdoğan’dı.  Taksim’deki Gezi Parkı’nı yıkıp yerine kışla yapmak isteyen Erdoğan’a yönelik protestolara karşı AKP ve Erdoğan yeni bir dil geliştirmişti. Kabataş’ta ‘Benim başörtülü bacıma saldırdılar’ diye dillendirdiği olayın hiç yaşanmadığı, dönemin havuz medyası ve iktidar gazetelerinin köpürttüğü hikayenin uydurma olduğu ortaya çıktı. Üstleri çıplak, ellerinde deri eldivenle başörtülü üstelik yanında bebeği olan bir annenin üstüne bevledildiği yalanı atılmıştı. Kabataş koca bir yalan çıktı. Ama başörtüsü bal gibi kullanıldı. Seçmen kitleleri konsolide edildi. Geziciler vatan haini ilan edildi.

LOHUSA KADINLARA DOĞUM YAPANLARA GÖZALTI, BAŞÖRTÜLÜYE GAZ VE PLASTİK MERMİ

Buna karşın başta Hizmet Hareketi’ni yönelik planlı cadı ve operasyonlarda başörtülü veya açık kadınlara yönelik şiddet, haksız hukuksuz gözaltı, tutuklamalar yapıldı. Bebekli anneler, lohusa kadınlar, doğumhanede gözaltı ve tutuklamalar yaşandı. Başörtüsünü meydanlarda kullanmaya seven Erdoğan ve avanesi, kendi seçtikleri savcı ve sulh ceza hakimlerinin başörtülü başka fikirdeki insanlara yönelttiği hukuksuzluk ve şiddete sessiz kaldı. Zaman Gazetesi’ne kayyım atanmasını protesto eden okurlara yönelik polis saldırısında, gazetesine sahip çıkan insanlara, başörtülü kadınlar başta olmak üzere çocuk ve ihtiyarlara yönelik biber gazı, plastik mermi kullanıldı. Kimsenin gıkı çıkmadı.

ŞEHİT CENAZELERİ, BAYRAKLAR….

Şehit cenazeleri de sıkça Erdoğan’ın kullandığı seçim ve siyaset malzemeleri haline getirildi.  Barış Süreci adıyla başlatılan Kürt meselesini çözmeye yönelik politik inisiyatifte, Ağustos 2014 öncesinde 180 derece dönüş yapan Erdoğan, sonrasında başlayan çatışma ve terör hadiselerinin sorumluluğunu üstlenmediği gibi cenazeleri ve şehit ailelerini de suistimal etti. Trabzon’da bir şehit polisin cenazesinin Türk bayrağı sarılı tabutuna elini koyup yaptığı siyasi konuşma hala hafızalarda. Yine Şehit Savcı Selim Kiraz ve bazı şehitlerin aile ziyaretlerinde Kur’an okuması , el altında propaganda malzemesi olarak servis edildi.

RABİA’YA, MAVİ MARMARA’YA ELVEDA

Mısır’da Müslüman Kardeşlerin direnişinin simgesi haline gelen ‘rabia’ işareti de Erdoğan’ın bir dönem malzemesiydi. Mısır yönetimi ve Sisi ile kurulan temas, Suriye ve Mısır politikalarında yaptığı yanlışlıklar nedeniyle sürekli yaşanan dış politik manevralardan sonra ‘Rabia’ da unutuldu, unutturuldu. Gazze, Kudüs, Bosna, Mekke, Medine gibi şehir isimleri ile miting konuşması yapmak Erdoğan için sıradan bir durumdu. Mavi Marmara isimli yardım gemisinde şehit olanların cenazeleri ve Kudüs seferi bir dönem İsrail karşıtı gözükerek seçim malzemesi yapıldı.  Dış politikada yaşanan yalnızlık sonrasında İsrail ile masaya oturan Erdoğan, önce ‘one minute’ çıkışını sonra Mavi Marmara gemisine sahip çıkışını unuttu. İşi bir ileri aşamaya götürdü, Mavi Marmara gemisiyle Gazze’deki ablukayı kırmaya yönelik AKP desteğiyle yapılan sefere yönelik, “Giderken başbakana mı sordunuz?” diyecek noktaya geldi.  İsrail ile yapılan anlaşma sonrasında Mavi Marmara, Kudüs, Gazze söylemleri de rafa kalktı.

KÜRTÇE KUR’AN İNDİ RAFTAN, RİSALE DEVLETLEŞTİRİLDİ…

Seçim dönemlerinde kitaplar, tefsirler ve Kur’an-ı Kerim’de Erdoğan’ın elinden düşmedi.  Mayıs 2015 Diyarbakır, Batman, Siirt, Mardin mitinglerinde eline Kürtçe mealli Kur’an aldı. Ensar Vakfı’nın hazırladığı Kürtçe Kur’an 7 Haziran seçimlerine giderken Güneydoğu’dan oy almanın yolu olarak görüldü. Yine Risaleler meydanlarda miting malzemesi yapıldı maalesef. Risalelerin basımı devletleştirildi.  Erdoğan’ın çokça şikayet ettiği ‘CHP Tek Parti dönemi’ göndermeleri yaptığı tarihlerde olmadık şekilde yasaklandı. Nur cemaati ve Hizmet Hareketi’ne yakın yayınevlerinin risale basımı engellendi, bandrol hakları, Bediüzzaman Saidi Nursi’nin telif hakkı tanıdığı resmi varislerinin elinden bile telif hakları alındı. Risaleleri Diyanet’in bastığı meydanlarda bas bas anlatılırken, getirilen yasak ve hak gaspları perdelendi. Ezan, bayrak, Eyüp Sultan ve Selatin camilerinde kılınan Bayram ve Cuma namazları sonrasında cami avluları, sessizlik yerine birer basın toplantısı ve manipülatif çıkışların arenası haline getirildi. Kürtçe Kur’an-ı Kerimi eline aldığında siyaset bilimci ve eski milletvekili Tarhan Erdem, “Elde Kur’an, kürsüye çıkan kimseyi hatırlamıyorum. Bunu Erbakan bile yapmadı!” diyecekti.

28 Şubat’ta kızlarıyla birlikte başörtüsü mücadelesi yaptığı için hapis yatan, HDP Milletvekili Hüda Kaya da benzer tespitler yapacaktı:  “Elde Kur’an ile şov yaparak siyaset yapılmaz. Buna ne bir devletin, ne bir liderin ihtiyacı olmalı ne de böyle olmalı. Hz. Ali’nin sözü vardır: Devletin dini adalettir. Bugünkü devlete bakalım adaletli midir değil midir?”

Evet, Erdoğan’ın umre sezonu açıldığına göre, referandum öncesinde benzer şekilde kutsalların ve değerlerin meydan meydan kullanılmaya başlanacağını da görmemiz gerekiyor. Yine de Hüda Kaya’nın sorduğu gibi soralım biz, “Ülkede, demokrasi, huzur; adalet var mı, adalet!?”

[Erman Yalaz] 18.2.2017 [TR724]