I.Dünya Savaşı’nın bizim açımızdan en kritik cephelerinde biri olan Çanakkale Savaşları hakkında son dönemde birbirinden çok farklı şeyler yazıldı, çizildi. Hepsinin hem fikir olduğu nokta Mehmetçik'in olağanüstü fedakarlığı ve kahramanlığı.
Von Kress Osmanlı askerleriyle birlikte çeşitli cephelerde savaşmış bir Alman subayıdır. Bu komutan, hatıralarında, tarifi mümkün olmayan zorluklar içerisinde savaşan Osmanlı askerlerinden hep övgüyle ve gıptayla bahseder. Kendi askerlerinin de böyle bir ruha sahip olması durumunda tüm hedeflediklerine kolayca ulaşabileceklerini iddia eder. Ama diğer yandan aynı Kress, Osmanlı yöneticilerinin ve üst komuta kademesinin kifayetsizliğinden, şahsi hesap ve kaprislerini her şeyin üstünde tutan anlayışlarından bahseder.
Türkiye tarihi boyunca özellikle resmi tezlerde çeşitli dış koşullar öne sürülerek Osmanlı Devleti’nin Dünya Savaşına girmesinin zorunlu olduğu işlenir durur. Kuşkusuz bu yaklaşımında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun Devlet-i Alî’yi savaşa sokan fırkanın mensubu olmalarının etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Altı yüz yıllık koca devleti dünya devleri arasında cereyan eden bir savaşa sokup yıkıma uğratanlar ne yargılanabildi, ne de tarihin huzurunda sorgulanabildi.
Hesabını soracaklarını iddia edenlerin ekseriyeti de “150’likler” hain kontejanına sokulup ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldılar.
Yeni devlet otoritesi, tarihi ve sosyal vakaları statülerine zarar verecek gerçekleri bir elekten geçirmeden aktarmadı. Cereyan eden savaşın sıcak çatışma anlarını, askerlerin fedakarlıklarını ve düşmanların kötülüklerine odaklanılmış bir çerçevede savaşlar ele alındı ve alınmaya devam ediyor.
Bu yaklaşım ise yaşananları tüm boyutlarıyla açıklamaya yetmiyor.
Anlatmaya çalıştığım mevzuyu daha anlaşılır kılmak adına 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı siyasi hayatına hakim olan zihniyetten ve kimi yaşanan olaylardan bahsetmek gerekiyor.
DIŞ POLİTİKALAR İÇ POLİTİKADAN BAĞIMSIZ DEĞİL
İstibdatı sona erdirme iddiasıyla II. Meşrutiyet’i ilan ettiren, devri sabık’ın tüm kadrolarını tasfiye eden İttihat Terakki Cemiyeti, çok geçmeden ülkede eskisinden daha baskıcı bir sistem kurdu.
Partilerini değişimin tek müsebbi gören cemiyet mensupları kendilerini bir memur değil de devletin sahibi olarak görmeye başladılar.
Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle, parti "Cemiyet-i Mukaddese" sayılmakta, İttihatçı olmak bir vatan borcu, karşı çıkmak, hatta bir eleştiri bile ihanet olarak nitelenmekteydi.
Herkesi mihnet altına alan bu zihniyetin hiçbir muhalif sese haliyle tahammülü yoktu. Tutuklamaların, sürgünlerin hatta cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Cemiyetin iktidarda gelmesi henüz altı ayını doldurmamışken, yolsuzluk iddiaları konuşulur olmuştu. Muktedirlerin hukuk tanımazlığının sonucu olarak tarihin her döneminde görülen, baskı ve sansür bu dönemde de başlamış oldu.
O günlerde İktidar üyelerinin yolsuzluklarını yazılarında sıkça dile getirip eleştiren, Serbesti Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi İttihatçıların boy hedefi haline geldi. Ve nihayetinde Galata Köprüsü’nde yürürken arkasından yaklaşan biri tarafından kafasına sıkılarak öldürüldü.
1910'da İktidarın dayatmacı politikalarını, tüm tehditlere rağmen eleştiren Sadayı Millet Gazetesi Başyazarı Ahmet Samim de bir sokakta öldürüldü.
Partiye muhalif olanlara yapılan cinayetler bir türlü bitmiyordu. Yine bir başyazar olarak Şehrah Gazetesi’nde yazan ve bir maliye uzmanı olan Zeki Bey de 1911’de öldürüldü. Zeki Bey, Maliye Bakanı Cavit Bey ile ilgili yolsuzluk iddialarını bolca dosyayla gündeme getirmeye hazırlanırken öldürülmüştü. Zeki Bey’in cinayetinin diğer meslektaş cinayetlerinden farkı faillerin yakalanmış olmasıydı. Diğer katiller ellerini kollarını sallayıp hayatlarına devam ederken, Zeki Beyin katilleri, "İsterlerse benim işime son verebilirler, ben vicdanımın sadasından başka bir şey diyemem" diyen Mahkeme Başkanı Hacı Hulusi Bey tarafından 15’er yıl hapis cezasına çaptırılmışlardı. Tabi bu adi bir cinayet olmadığından katillere verilen söz gereği I. Dünya Savaşı başlaması hengamesiyle serbest bırakıldılar. Zeki Bey’in hazırladığı dosyalar ise bir türlü açıklanamadı ve bir müddet sonra da kayboldu.
En ufak bir eleştirinin dahi, işten atılma, hapis ve sürgünlerle cezalandırıldığı, Enver ve Talat Paşa’ların liderliğindeki Cemiyet’in iktidar günlerinde herkes sindirilmiş durumdaydı.
İttihat Hükümeti kısa bir süre muhalefete düşmüş sonrasında tekrar kanlı bir darbeyle tekrar iktidara gelmişti. Diğer bahsi geçen olumsuzluklarıyla birlikte bu olay, zorba Hükümetin geniş bir platformda düşman edinmesine neden olmuştu. Bir an önce hükümetin devrilmemesi için bir şeyler yapılması gerekiyordu. İmdatlarına ise dünya savaşı yetişti. Savaşın merkezi Osmanlı coğrafyasından uzak olmasına ve tarafsızlığını ilan etmesine rağmen bu ilanı bozan ve ilk saldıran görüntüsüyle zamanın Osmanlı Hükümeti bu cihan savaşına 600 yıllık devleti sokmuş oldu.
Özellikle otoriter muktedirlerin kaybetmeye yüz tutan iç mücadelenin gidişatını değiştirmek ve muhaliflerini ezmeye meşruluk kazandırma adına tüm dikkatleri dışarıya yöneltmesi, sosyoloji ve Siyaset biliminde ders olarak anlatılacak kadar tarihte sıkça rastlanan bir vakadır.
DÜNYA SAVAŞI’NA GİRME KARARINI İKTİDAR PARTİSİNİN OLİGARŞİK KADROSU VERDİ.
İttihatçılar, 31 Mart vakası'nda İktidara gelmelerine bahane yaptıkları, kapatılan Meclis-i Mebusan’ı süresiz devre dışı bırakarak, padişahın dahi haberi olmadığı, Said Halim Paşa Yalısı’nda Alman Büyükelçi ve Erkan-ı Harbi ile yaptıkları gizli destek anlaşması nedeniyle Devlet-i Aliye’yi helak eden korkunç bir savaşa sürüklediler.
Edirne’yi 2. Balkan Savaşının başlaması nedeniyle büyük oranda boşaltmak zorunda kalan Bulgarlardan, az bir birlikle kolayca geri almış olan Enver Paşa, aşırı mübalağlı propagandif övgülerle Osmanlıyı ve Türk Milletini kurtaracak, Allah’ın gönderdiği bir cihangir olarak takdim ediliyordu. Kazım Karabekir, hatıralarında askeri okuldan yakın arkadaşı olan Enver Paşa’nın avuç içinde bulunan alaca lekenin büyük cihangir olacağına yorulduğuna ve Paşa’nın da buna inandırıldığını anlatır.
Ama kutsal anlamlar yüklenen bu savaş sırasında dahi ve belki de barış döneminden daha fazla iktidar imkanları istismar edilmeye devam etti.
Bir yanda savaş diğer yandan sansür sürerken devlet eliyle yolsuzluk kapılarının aralanıp, bir çok devlet görevlisinin adı yolsuzluk olaylarına karışmıştı.
Karaborsa, istifçilik, vurgun, kamu fonlarını zimmete geçirme gibi yöntemler kullanmak suretiyle yeni bir zengin sınıfı türedi. Bu sınıf daha ziyade küçük tüccarlar, bürokratlar veya Hükümet Partisine yakın kisilerden oluşuyordu. Ve bunların zenginliği köklü bir ekonomik geleneğe ve geçmişe dayanmıyordu, sadece iktidarın kayırmasıyla palazlanma seklinde ortaya çıkıyordu.
Ülkeye özgürlük ve adalet getirmek için yola çıkmışların iktidara geldikten kısa bir süre sonra bu iddialarının aksine bir yol tutmaları, başta onlara teveccüh göstermiş halkta büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Yönetici kadronun, kişisel zaaf ve suçlarının yanı sıra kahramanlık hayallerinin sürüklediği, Balkanlardan Hint Okyanusu’na kadar uzanan 600 yıllık bir devlet, milyonlarca mensubunu kaybetmesine neden olarak tarih sahnesinden silindi. Hem de motorlu taşıtların yaygınlaşmaya başladığı hengamede niteliği inanılmaz bir derecede artan, yeryüzünün adeta yakıt deposu olan 400 yıllık topraklarıyla birlikte.
Çanakkale ve diğer cephelerde şehit olan tüm asker ve sivillere Allah rahmet eylesin, ruhları şad olsun.
[Eyüp Ensar Uğur] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
Bediüzzaman ve bitirme planları [Ali Emir Pakkan]
23 Mart 1960... Bediüzzaman Said Nursi 83 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Said Nursi, hakkında en çok dava açılan alimdi. Ömrü sürgünler ve hapishanelerde geçti. Hücrede, tecritte, Risâle-i Nurları yazdı. Mübarek Anadolu, onun da değerini bilemedi.
Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinde yargılandı. Beraat etmesine rağmen peşinden polis eksik olmadı. Halkın gözünden düşürmek için akıl almaz yalanlar üretildi, İftiralar atıldı.. ‘İçki içiyor’, ‘evine kadın alıyor’, bile dendi!
Defalarca zehirlenerek öldürülmek istendi.
1950’li yılların başında Eşref Edip’e, “Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. “ diyecekti.
‘Şeytani ve zalimane’ gördüğü iftiralara, hep hukuk çerçevesinde cevap verdi Asrın Alimi. Zaman zaman idarecileri uyardı. Talebelerini müspet harekete teşvik etti.
Ölümünden önceki son dava 1958 Ankara davasıydı. Pek çok Nur talebesi yalan ve iftiralar atılarak tutuklanmıştı. Nazilli Nur talebelerine, Adnan Menderes’e gönderilmek üzere bir mektup yazdırdı. Başbakan’ı uyarıyordu:
“Son günlerde gazetelerin memleketi velveleye verecek tarzda yaptıkları yaygaralı neşriyatta haber verdikleri Nazilli hadisesi bir tertip ve komplodur. İslam’a ve Nur talebelerine hakaretlerin olduğu bir yayınla bazı kişiler kışkırtılmak istenmiş, yalan yanlış bilgilerle tanzim edilen bir şikâyet dilekçesi ile idare ve adliye harekete geçirilmiştir.”
Vefatının üzerinden 58 yıl geçti. Mezar yeri bile belli değil. Ama onun kaleme aldığı Risale-i Nurlar başta İngilizce, Arapça ve Almanca olmak üzere pek çok dilde yayınlanıyor. Onunla uğraşanlar ise yok oldu, gitti!
Daha 1929-30’larda, Barla’da kendi tamir ettiği mescidine yapılan saldırıdan sonra bu akıbeti şöyle haber vermişti:
“Ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sümbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır. Ey din ve ahiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlahi’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün tahdidatınıza karşı, bütün kuvvetimle bu ayeti okuyorum: (Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.) (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)”
Bugün binlerce insan, Bediüzzaman’ın yaşadığı zulme maruz... Aktörler değişse de “yok etme planları” aynı. Hizmet hareketini nasıl bir gelecek bekliyor, ona musallat olanların akıbeti ne olacak, göreceğiz...Adeti ilahi değişmeyecek.
Ruhun şad olsun Bediüzzaman..
[Ali Emir Pakkan] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Said Nursi, hakkında en çok dava açılan alimdi. Ömrü sürgünler ve hapishanelerde geçti. Hücrede, tecritte, Risâle-i Nurları yazdı. Mübarek Anadolu, onun da değerini bilemedi.
Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinde yargılandı. Beraat etmesine rağmen peşinden polis eksik olmadı. Halkın gözünden düşürmek için akıl almaz yalanlar üretildi, İftiralar atıldı.. ‘İçki içiyor’, ‘evine kadın alıyor’, bile dendi!
Defalarca zehirlenerek öldürülmek istendi.
1950’li yılların başında Eşref Edip’e, “Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. “ diyecekti.
‘Şeytani ve zalimane’ gördüğü iftiralara, hep hukuk çerçevesinde cevap verdi Asrın Alimi. Zaman zaman idarecileri uyardı. Talebelerini müspet harekete teşvik etti.
Ölümünden önceki son dava 1958 Ankara davasıydı. Pek çok Nur talebesi yalan ve iftiralar atılarak tutuklanmıştı. Nazilli Nur talebelerine, Adnan Menderes’e gönderilmek üzere bir mektup yazdırdı. Başbakan’ı uyarıyordu:
“Son günlerde gazetelerin memleketi velveleye verecek tarzda yaptıkları yaygaralı neşriyatta haber verdikleri Nazilli hadisesi bir tertip ve komplodur. İslam’a ve Nur talebelerine hakaretlerin olduğu bir yayınla bazı kişiler kışkırtılmak istenmiş, yalan yanlış bilgilerle tanzim edilen bir şikâyet dilekçesi ile idare ve adliye harekete geçirilmiştir.”
Vefatının üzerinden 58 yıl geçti. Mezar yeri bile belli değil. Ama onun kaleme aldığı Risale-i Nurlar başta İngilizce, Arapça ve Almanca olmak üzere pek çok dilde yayınlanıyor. Onunla uğraşanlar ise yok oldu, gitti!
Daha 1929-30’larda, Barla’da kendi tamir ettiği mescidine yapılan saldırıdan sonra bu akıbeti şöyle haber vermişti:
“Ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sümbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır. Ey din ve ahiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlahi’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün tahdidatınıza karşı, bütün kuvvetimle bu ayeti okuyorum: (Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.) (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)”
Bugün binlerce insan, Bediüzzaman’ın yaşadığı zulme maruz... Aktörler değişse de “yok etme planları” aynı. Hizmet hareketini nasıl bir gelecek bekliyor, ona musallat olanların akıbeti ne olacak, göreceğiz...Adeti ilahi değişmeyecek.
Ruhun şad olsun Bediüzzaman..
[Ali Emir Pakkan] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Uber’i döverek yola getirmek! [Kadir Gürcan]
Günlük hayata giren teknolojik alat-u edavatın haddi hesabı yok. İyi-kötü, er-geç herkes bir tarafından modern hayatın bu kalitelerinden istifade ediyor. Şikayetçi gibi görünüp, müşkülpesent hallere girerek “Aman canım, bu teknoloji de fazla oluyor! Birbirimizle aile içinde bile konuşamıyoruz!” nazlanmalarına gerek yok. Akıllı telefonlara direnen kaç insan kaldı?
Teknolojiye karşı olmayı muhafazakarlık, “insan” mefhumunu herkesten fazla önemsediğini gösterme yarışına giren bir zümrenin marjinallikleriyle gündem tutmaları her zaman mümkün. Şimdiye kadar yapabildikleri tek şey Yeniçeri Yobazlığı. Ne mukaddesatı düşünürler, ne insanlıktan haberleri vardır ne de geleceğe ait bir çorba kaşığı irfanları. Ateşli silahların icad edilmesi ile yigitlik, civanmertlik arasında bağlantı kuracak derinliği olmayan, zavallı şairin, uzun menzilli silahlar karşısındaki “yiğitlik bozuldu!” sitemi de aynı sathiliğin ucuz şairlik versiyonu. Bizim şair takımının o zaman da kalitesi düşük imiş, baksanıza.
En son “Cep telefonları, hafızalarımızı zayıflatıyor mu?” sorusuna için için gülesim geldi. Cep telefonlarının hayatımıza girişi yirmi yıllık bir süre. Hafıza gibi fonksiyonlarını tesbit etmenin zor olduğu bir konuda nihai sözü söylemek için yirmi yıl çok ama çok kısa bir süre. Ama iddia cazip, “Tam, iPhone 8 almaya niyetlenmiştik. Bir daha düşünelim, gül gibi hafızamızdan olmayalım!” mesajı veriliyor. Mazeret de çok önemli; hafızalarımızı koruyalım. Ne için?
Birisi hiç üşenmemiş, herkesin hayatına giriveren Akıllı Telefonların sıradan bir insanı-bizim gibi- elliye yakın aksesuarı beraberinde taşımaktan kurtardığını maddelemiş. Kol saati bunlardan sadece birisi.
Son günlerde, özellikle İstanbul Taksici esnafının gazabına uğrayıp, tartaklanan, silahlı saldırıya uğrayan Uber çalışanları da teknolojinin imkanlarını kulanarak yeni bir sektöre katkı sağlıyorlar. Akıllı telefonlar, özellikle büyük şehirlerde kısa mesafeli ulaşım imkanlarını, diğer toplu ve özel taşıma araçları ile kabili kıyas olmayacak lüks ve konforda müşterilerine sunuyorlar. Bir kez bu konfor ile tanışanın, bundan böyle klasik taksi esnafının tafralarına, agresif hallerine ya da yolların hakimi gibi davranmalarına ihtiyaç duymayacaklarından emin olabilirsiniz. Nereden biliyorsun? Iphonumda Uber kullanım programını, geç de olsa indirenler birisiyim. Bundan sonra, hiçbir güç, klasik taksici afra-tafrasına katlanmaya beni ikna edemez.
Teknolojik gelişmeye ayak uyduramayan, dahası ayak direyen sektörleri uzun soluklu bir gelecek beklemiyor. Adam döverek, silah çekerek, mafyavari magandalıklarla, müşteri memnuniyetine bağlı arz-talebi ürkütme imkanı yok. Elbette gecikme, aksama ve erteleme mümkün ama, ortadan kaldırma neredeyse imkansız.
İstanbul’daki bir kaç lokal vakanın sorumluları yakalanıp cezalandırılır mı? Hiç zannetmiyoruz. Onlar şimdi, Uber’in yabancı bir şirket olduğu, emperyalist dünyanın içimize uzanan keşif kolu vazifesi gördüğü, İstanbul delikanlılığı(!) ve taksi nostaljisini bitirmek için dış kaynaklı güçler tarafından desteklendiğini falan söyleyip mağdur edebiyatı yapıp kamuoyunu meşgul edecekler. Hatta Uber kullanıcılarını, 2019 seçimlerini provoke etmek için ABD tarafından kontrol edildiğini duymanız yakındır.
Taksiciler Cemiyeti temsilcis, hadiseyi “Uber’ciler, sansasyon olsun diye kendilerini dövdürüyorlar!” diye savunma yapmış. Cemiyete üye meslekdaşlarını koruyabilmek için aklına gelebilecek en makul(!) gerekçe bu olsa gerek.
Uber’in sunduğu imkanlarla, aylık maişetlerine küçük bir katkı için ter dökenleri döverek, tehdit ederek piyasadan çekileceklerini zanneden maganda tipler de bu işlerini yine Uber’in sunduğu aplikasyon ile yapmışlar. Görüyorsunuz teknoloji, modern çağın ucuz Yeniçerilerine de, tuzak, kumpas ve pusu kurma imkanları veriyor.
İşte bahsettiğim iki yüzlülük ve riyakarlık bu. Hem bütün işlerinizde teknolojinin imkanlarını kullanacaksınız, sonra da sizden daha iyi kullananlara düşmanlık edip, teknoloji düşmanlığı ile duygu sömürüsü yapacaksınız. Yoksa, o şaşkın şairin bahsettiği ucuz delikanlılık ve yiğitlik bu mu?
[Kadir Gürcan] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
Teknolojiye karşı olmayı muhafazakarlık, “insan” mefhumunu herkesten fazla önemsediğini gösterme yarışına giren bir zümrenin marjinallikleriyle gündem tutmaları her zaman mümkün. Şimdiye kadar yapabildikleri tek şey Yeniçeri Yobazlığı. Ne mukaddesatı düşünürler, ne insanlıktan haberleri vardır ne de geleceğe ait bir çorba kaşığı irfanları. Ateşli silahların icad edilmesi ile yigitlik, civanmertlik arasında bağlantı kuracak derinliği olmayan, zavallı şairin, uzun menzilli silahlar karşısındaki “yiğitlik bozuldu!” sitemi de aynı sathiliğin ucuz şairlik versiyonu. Bizim şair takımının o zaman da kalitesi düşük imiş, baksanıza.
En son “Cep telefonları, hafızalarımızı zayıflatıyor mu?” sorusuna için için gülesim geldi. Cep telefonlarının hayatımıza girişi yirmi yıllık bir süre. Hafıza gibi fonksiyonlarını tesbit etmenin zor olduğu bir konuda nihai sözü söylemek için yirmi yıl çok ama çok kısa bir süre. Ama iddia cazip, “Tam, iPhone 8 almaya niyetlenmiştik. Bir daha düşünelim, gül gibi hafızamızdan olmayalım!” mesajı veriliyor. Mazeret de çok önemli; hafızalarımızı koruyalım. Ne için?
Birisi hiç üşenmemiş, herkesin hayatına giriveren Akıllı Telefonların sıradan bir insanı-bizim gibi- elliye yakın aksesuarı beraberinde taşımaktan kurtardığını maddelemiş. Kol saati bunlardan sadece birisi.
Son günlerde, özellikle İstanbul Taksici esnafının gazabına uğrayıp, tartaklanan, silahlı saldırıya uğrayan Uber çalışanları da teknolojinin imkanlarını kulanarak yeni bir sektöre katkı sağlıyorlar. Akıllı telefonlar, özellikle büyük şehirlerde kısa mesafeli ulaşım imkanlarını, diğer toplu ve özel taşıma araçları ile kabili kıyas olmayacak lüks ve konforda müşterilerine sunuyorlar. Bir kez bu konfor ile tanışanın, bundan böyle klasik taksi esnafının tafralarına, agresif hallerine ya da yolların hakimi gibi davranmalarına ihtiyaç duymayacaklarından emin olabilirsiniz. Nereden biliyorsun? Iphonumda Uber kullanım programını, geç de olsa indirenler birisiyim. Bundan sonra, hiçbir güç, klasik taksici afra-tafrasına katlanmaya beni ikna edemez.
Teknolojik gelişmeye ayak uyduramayan, dahası ayak direyen sektörleri uzun soluklu bir gelecek beklemiyor. Adam döverek, silah çekerek, mafyavari magandalıklarla, müşteri memnuniyetine bağlı arz-talebi ürkütme imkanı yok. Elbette gecikme, aksama ve erteleme mümkün ama, ortadan kaldırma neredeyse imkansız.
İstanbul’daki bir kaç lokal vakanın sorumluları yakalanıp cezalandırılır mı? Hiç zannetmiyoruz. Onlar şimdi, Uber’in yabancı bir şirket olduğu, emperyalist dünyanın içimize uzanan keşif kolu vazifesi gördüğü, İstanbul delikanlılığı(!) ve taksi nostaljisini bitirmek için dış kaynaklı güçler tarafından desteklendiğini falan söyleyip mağdur edebiyatı yapıp kamuoyunu meşgul edecekler. Hatta Uber kullanıcılarını, 2019 seçimlerini provoke etmek için ABD tarafından kontrol edildiğini duymanız yakındır.
Taksiciler Cemiyeti temsilcis, hadiseyi “Uber’ciler, sansasyon olsun diye kendilerini dövdürüyorlar!” diye savunma yapmış. Cemiyete üye meslekdaşlarını koruyabilmek için aklına gelebilecek en makul(!) gerekçe bu olsa gerek.
Uber’in sunduğu imkanlarla, aylık maişetlerine küçük bir katkı için ter dökenleri döverek, tehdit ederek piyasadan çekileceklerini zanneden maganda tipler de bu işlerini yine Uber’in sunduğu aplikasyon ile yapmışlar. Görüyorsunuz teknoloji, modern çağın ucuz Yeniçerilerine de, tuzak, kumpas ve pusu kurma imkanları veriyor.
İşte bahsettiğim iki yüzlülük ve riyakarlık bu. Hem bütün işlerinizde teknolojinin imkanlarını kullanacaksınız, sonra da sizden daha iyi kullananlara düşmanlık edip, teknoloji düşmanlığı ile duygu sömürüsü yapacaksınız. Yoksa, o şaşkın şairin bahsettiği ucuz delikanlılık ve yiğitlik bu mu?
[Kadir Gürcan] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
Hatıra Kırıntıları [Abdullah Aymaz]
Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in “Yakın Maziden Hatıra Kırıntıları” isimli kitabından bazı bölümleri aktarmak istiyorum…
“Bahtiyar o milletti ki, başında bilgili, namuslu ve feragat sahibi devlet adamları vardır…” takdimi ile giriş yapıyor ve diyor ki:
“İsviçre’ye ayak bastığınız andan itibaren bütün resmî ve ictimaî sıfat, unvan ve etiketlerinizi kaybedersiniz. Artık ne ‘Ord. Prof’ sunuz, ne de ‘herhangi bir rütbe sahibi.’ Sadece ‘mösyö’ filansınız. Yani milyonlar içinden bir fertsiniz, kaynaşan kalabalıktan bir zerresiniz. İlk önce bu düşkün halinizi yadırgar, ürkersiniz. Kendinizi boşlukta görürsünüz. Gözleriniz kararır ve içinize bir kasvet ve gariplik çöker.
“Fakat biraz sabrediniz, çok geçmeden anlarsınız ki, sizin farkında bile olmadığınız çok muhterem bir sıfatınız her yerde ve herkes tarafından itibar edilen bir unvan ve etiketiniz var. Siz artık İNSAN'sınız. Bu sıfatınızda siz, tam bir emniyet ve huzur içindesiniz. Hür ve serbestsiniz. Bütün hareket ve kararlarınızın hem sahibi hem mesulüsünüz. Karşınızda, sizi her an korkutup ürküten haşin bir otorite, fodul bir bürokratik idare yoktur. İdarenin her dereceden personeli sizin en müşfik hâmîniz, her işinizde ve müracaatında daima yanınızda bulacağınız sadık müşaviriniz, hatta bir arkadaşınızdır.
“Küçük, büyük, zengin, fakir, yerli ve yabancı kim olursanız olunuz, kiminle münasebette bulunursanız bulununuz, siz yalnız İNSAN sıfatınızla her yerde en nâzik muamele görürsünüz. Burada gerici ve ilerici, câhil ve aydın yok, yalnız İNSAN ve VATANDAŞ var. Bu umumî terbiye ve incelik havası içinde siz de ister istemez nâzik ve terbiyeli olursunuz. Fakat sakın bu temiz havayı bozayım, hileye ve eğriliğe sapayım demeyiniz. Aksi halde, hiç yok zannettiğiniz müthiş bir otoritenin demirden pençesini yakanızda bulursunuz.
“Hülasa, (İsviçre’de) öyle bir cemiyet içindeyiz ki, tıpkı bir Zenit saati gibi her çarkı ve dişlisi yerli yerine konulmuş, her parçası en ideal şekilde birbiriyle tevafuk halinde sessizce işlemektedir.
“Bununla beraber, bize ne kadar garip görünse de hakikattır ki, İsviçre; Alman, Fransız, İtalyan üç, hatta Romans’ları da hesaba katarsak, dört ayrı ırktan ve dilden mürekkep bir millettir ve âdeta milletler manzumesidir. Asıl bizi hayrette bırakması lâzım gelen nokta, bu dört milletten herbiri kendini bir bütünün ayrılmaz bir parçası, aynı bir makinenin dişlilerinden biri görmesi ve bu insanca samimiyetle bağlanmasıdır. (…) DEMOKRASİ, boş bir kasnak değildir; içinde yaşanılan siyasî bir rejim, moral, yani mânevî ve ahlâkî bir iklimdir. (…) (Cenevre; 8 Eylül 1961)
20 Ekim 1961 cumartesi günü Cenevre’de bulunan Ali Fuat Başgile’e Adalet Partisi İstanbul merkezinden uzunca bir telgraf gelir. Kendisi partiye davet edilmektedir. Cumhurbaşkanı adayı yapılacaktır. 22 Ekim 1961 pazartesi günü uçakla Türkiye’ye gelir. İki gün geçmeden 27 Mayıs ihtilalcilerinin kurduğu hükümetin Başbakanlık binasından bir Emir Subayı gelir ve Başgil’i Başbakanlığa çağırır. Kendisini kapıda ihtilalcilerden Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay Paşalar karşılarlar ve derhal Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesini isterler: “Adaylığınızı geri almanız lâzımdır. Cemal Gürsel Paşa’nın karşısında başka bir adaylığa asla müsaade edemeyiz.” derler.
Başgil, “Yanlış yoldasınız… Dürüst bir seçimden sonra tutulacak yol bu değildir. Demokrasi hukuku emreder. Siz bu hususta yemin ettiniz. Ben de buna inanarak Cenevre’den kalktım geldim. Size yakışan verdiğiniz sözü tutmanızdır.” der. Onlar “Bizi anlamanız lâzımdır. Orduda yeni bir cunta kuruldu. Herşey onların elinde. Eğer vazgeçmezseniz, sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Açık söyleyelim. Netice yalnız bundan ibaret kalmayacaktır. (15 Ekim seçimleri neticesi yeni seçilen B. Millet Meclisi millet vekilleri) Meclis açılmadan dağıtılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak ve ASKERİ İDARE devam ettirilecektir.” derler.
Ali Fuat Başgil, İsviçre’ye geri dönmek mecburiyetinde kalır. Zor ve zorbalar oyunu bozarlar.
Peki şimdi tarih ne yazıyor? İnsanların kalbleri ne diyor? Ali Fuad Başgil’in yeri nerede, zorbacıların yeri nerede?
Herşeye rağmen merhum Başgil yine de ülkesine döndü ve şerefiyle yaşayıp gönüllerde yerini buldu. Ya onlar!..
Yalancıların mumu ne kadar yanar?!..
[Abdullah Aymaz] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Bahtiyar o milletti ki, başında bilgili, namuslu ve feragat sahibi devlet adamları vardır…” takdimi ile giriş yapıyor ve diyor ki:
“İsviçre’ye ayak bastığınız andan itibaren bütün resmî ve ictimaî sıfat, unvan ve etiketlerinizi kaybedersiniz. Artık ne ‘Ord. Prof’ sunuz, ne de ‘herhangi bir rütbe sahibi.’ Sadece ‘mösyö’ filansınız. Yani milyonlar içinden bir fertsiniz, kaynaşan kalabalıktan bir zerresiniz. İlk önce bu düşkün halinizi yadırgar, ürkersiniz. Kendinizi boşlukta görürsünüz. Gözleriniz kararır ve içinize bir kasvet ve gariplik çöker.
“Fakat biraz sabrediniz, çok geçmeden anlarsınız ki, sizin farkında bile olmadığınız çok muhterem bir sıfatınız her yerde ve herkes tarafından itibar edilen bir unvan ve etiketiniz var. Siz artık İNSAN'sınız. Bu sıfatınızda siz, tam bir emniyet ve huzur içindesiniz. Hür ve serbestsiniz. Bütün hareket ve kararlarınızın hem sahibi hem mesulüsünüz. Karşınızda, sizi her an korkutup ürküten haşin bir otorite, fodul bir bürokratik idare yoktur. İdarenin her dereceden personeli sizin en müşfik hâmîniz, her işinizde ve müracaatında daima yanınızda bulacağınız sadık müşaviriniz, hatta bir arkadaşınızdır.
“Küçük, büyük, zengin, fakir, yerli ve yabancı kim olursanız olunuz, kiminle münasebette bulunursanız bulununuz, siz yalnız İNSAN sıfatınızla her yerde en nâzik muamele görürsünüz. Burada gerici ve ilerici, câhil ve aydın yok, yalnız İNSAN ve VATANDAŞ var. Bu umumî terbiye ve incelik havası içinde siz de ister istemez nâzik ve terbiyeli olursunuz. Fakat sakın bu temiz havayı bozayım, hileye ve eğriliğe sapayım demeyiniz. Aksi halde, hiç yok zannettiğiniz müthiş bir otoritenin demirden pençesini yakanızda bulursunuz.
“Hülasa, (İsviçre’de) öyle bir cemiyet içindeyiz ki, tıpkı bir Zenit saati gibi her çarkı ve dişlisi yerli yerine konulmuş, her parçası en ideal şekilde birbiriyle tevafuk halinde sessizce işlemektedir.
“Bununla beraber, bize ne kadar garip görünse de hakikattır ki, İsviçre; Alman, Fransız, İtalyan üç, hatta Romans’ları da hesaba katarsak, dört ayrı ırktan ve dilden mürekkep bir millettir ve âdeta milletler manzumesidir. Asıl bizi hayrette bırakması lâzım gelen nokta, bu dört milletten herbiri kendini bir bütünün ayrılmaz bir parçası, aynı bir makinenin dişlilerinden biri görmesi ve bu insanca samimiyetle bağlanmasıdır. (…) DEMOKRASİ, boş bir kasnak değildir; içinde yaşanılan siyasî bir rejim, moral, yani mânevî ve ahlâkî bir iklimdir. (…) (Cenevre; 8 Eylül 1961)
20 Ekim 1961 cumartesi günü Cenevre’de bulunan Ali Fuat Başgile’e Adalet Partisi İstanbul merkezinden uzunca bir telgraf gelir. Kendisi partiye davet edilmektedir. Cumhurbaşkanı adayı yapılacaktır. 22 Ekim 1961 pazartesi günü uçakla Türkiye’ye gelir. İki gün geçmeden 27 Mayıs ihtilalcilerinin kurduğu hükümetin Başbakanlık binasından bir Emir Subayı gelir ve Başgil’i Başbakanlığa çağırır. Kendisini kapıda ihtilalcilerden Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay Paşalar karşılarlar ve derhal Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesini isterler: “Adaylığınızı geri almanız lâzımdır. Cemal Gürsel Paşa’nın karşısında başka bir adaylığa asla müsaade edemeyiz.” derler.
Başgil, “Yanlış yoldasınız… Dürüst bir seçimden sonra tutulacak yol bu değildir. Demokrasi hukuku emreder. Siz bu hususta yemin ettiniz. Ben de buna inanarak Cenevre’den kalktım geldim. Size yakışan verdiğiniz sözü tutmanızdır.” der. Onlar “Bizi anlamanız lâzımdır. Orduda yeni bir cunta kuruldu. Herşey onların elinde. Eğer vazgeçmezseniz, sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Açık söyleyelim. Netice yalnız bundan ibaret kalmayacaktır. (15 Ekim seçimleri neticesi yeni seçilen B. Millet Meclisi millet vekilleri) Meclis açılmadan dağıtılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak ve ASKERİ İDARE devam ettirilecektir.” derler.
Ali Fuat Başgil, İsviçre’ye geri dönmek mecburiyetinde kalır. Zor ve zorbalar oyunu bozarlar.
Peki şimdi tarih ne yazıyor? İnsanların kalbleri ne diyor? Ali Fuad Başgil’in yeri nerede, zorbacıların yeri nerede?
Herşeye rağmen merhum Başgil yine de ülkesine döndü ve şerefiyle yaşayıp gönüllerde yerini buldu. Ya onlar!..
Yalancıların mumu ne kadar yanar?!..
[Abdullah Aymaz] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Şuhur-u Selase ve Regaib Kandili [Mehmet Ali Şengül]
Efendimiz (sav); ‘Allahım! Bize Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.’ Âmin (Müsned) ve yine bir hâdis-i şeriflerinde, ‘Recep Allah Teâlâ’nın, Şaban benim, Ramazan mübârek ise ümmetimin ayıdır’ (Keşful-Hâfâ) buyurmuşlardır.
Asırlar içinde saâdet asrı, yıllar içinde Kur’ân’ın nâzil olduğu yıllar, aylar içinde mübârek Ramazân-ı Şerif, günler içinde Cuma, geceler içinde (bin aydan daha hayırlı) Kadir gecesi, saatler içinde (duâların kabul olacağı) Cuma saati..
Bunların âhiret hayâtımızı kazanma adına ne büyük fırsatlar olduğunun farkına varmıyor, gerçek mânâda takdir edip âhiret yatırımı haline getiremiyoruz.
Halbuki, bu fırsatları ibâdetle, zikir, fikir ve ilimle, hizmet-i Îmâniye ve Kur’âniye ile, muhtaçlara gerçekleri tebliğ ve temsil yoluyla duyurmak ve değerlendirmek, ömrü boş şeylerle israf etmemek, inanmış gönüller için önem arz ediyor.
Mezkûr mübârek asır, yıl, ay, gün ve gecelerin hepsinin ortak özelliği, insanlara yaratılış gâyesini hatırlatmaya, rûhî ve kalbî kemâlâta ulaştırmaya, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı uyarmaya ve dünyâyı âhiret hayatları adına değerlendirmeye vesîle olmasıdır.
Mübârek üç aylar ve içindeki bereketli geceler mü’minler için bir fırsattır. Bu fırsatı, ülfet ve ünsiyetin boğucu atmosferinden, atâlet ve meskenetin zillet ve sefâletinden kurtularak, gafletten uyanmak için değerlendirmelidirler.
‘Şuhûr-u Selâse’ diye bilinen üç aylar, ilâhî rahmet kapılarının açıldığı, coştuğu Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Aczimizi, zâfımızı, hâlimizi, perişâniyetimizi, sıkıntılarımızı duâ ve yakarışlarla Allah’a (cc) arzetme ve pişmanlık gözyaşlarıyla günahlardan kurtulma adına kaçırılmayacak mânevî bir mevsimdir.
Allah (cc) bu aylarda sevapları kat kat artırmaktadır. Normal zamanlarda bire on olan sevaplar, Recep ayında yüz, Şaban ayında üçyüz, Ramazan ayında bine çıkar. Kadir gecesinde coşmuş olan Rahmet, otuz bine yükselir. İnananların bin aydan daha hayırlı sevap kazanmalarına vesile olur.
Bu aylar müthiş bir âhiret pazarıdır. Bu pazar iyi değerlendirilmelidir. Bu aylarda îmânımızın artmasına vesîle olacak ilimle, ibâdetle , zikir ve fikirle meşgul olmalı, haram ve günahlara karşı daha temkinli ve dikkatli hareket edilmelidir.
Bu aylarda daha çok Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân ile meşgul olunmalı, en azından bir meâl tâkibi yapıp, aynı zamanda kaynaklarımızdan beslenmeyi ihmal etmemeliyiz. Bilhassa ibâdetler, daha duyarlı ve şuurlu yapılmalıdır.
Kalp ve kafayı kirletecek gıybetten, yalandan, isnat ve iftirâlardan, dedikodu ve lüzumsuz münâkaşalardan, boş lakırtılardan uzak durmalıyız. Çok kıymetli olan vaktimizi; Kur’ân ve îman hakikatlerine muhtaç olanların uyarılmaları adına tebliğ ve irşâda ayırmalıyız.
Böyle olursa, Rahmet-i İlâhiyenin celbine vesîle olur. Çocuklarımız, komşu ve akrabalarımız, daha çok o feyiz ve bereketten, mânevî atmosferden istifâde etmiş olurlar. Biz de, vazife yapmış olmanın mutluluk ve huzurunu vicdanımızda duymuş oluruz.
Mübârek aylar ve geceler, Rahmet-i sonsuz olan Allah’ın feyiz ve bereketinin öylesine coştuğu mevsimlerdir ki, bu fırsatı mü’minlerin kaçırmamaları, değerlendirmeleri gereken zaman dilimleridir.
Zaman dairemsi döndüğünden dolayı Allah (cc), bizleri affetmek ve rahmetiyle mânevî kirlerden arındırmak için, her yıl bu ayları ve geceleri kurduğu sistemin gereği olarak bizlere tekrar tekrar lütfediyor ki; yunup yıkanalım, bayramı tertemiz karşılayalım diye.
Her gün ömür takvimimizden bir yaprak kopup gidiyor. Bu yaprakları kirli, boş göndermemek için; bilhassa bu mübârek gün ve geceleri Rabbimizi hoşnut ve râzı edecek amellerle doldurarak göndermemiz gerekiyor.
Zîrâ; Kirâmen Kâtibin zerresi zâyî olmayacak şekilde, amelleri emr-i İlâhi ile kayda almaktadır. Bir gün Büyük Mahkeme’de karşımıza çıkacak ve bu amellerin mutlaka hesâbı sorulacaktır: ‘Gençliğini nerde zâyî ettin, ömrünü nerede tükettin?’ gibi...
Cenâb-ı Hak Nûr sûresi 31.ayette,” .....Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felâha eresiniz” buyurmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (sav) de; ‘ İnsanların hepsi hata edici, günah işleyicidir. Hata edenlerin en hayırlısı ise, hatasını bilip tövbe edenlerdir’ (Tirmizi) hatırlatmasında bulunmuştur.
Hz.Ömer’e (ra) isnat edilen, ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz’ sözü de, su gibi akan ömrümüzün farkına vararak, bilhassa bu mübarek gecelerde kapımızın ziline basılarak bizi uyandırmaktadır.
Mübârek aylar ve geceler de, kulu Allah’a ulaştıracak, rızâsını kazandıracak amellere; en az bire on, bire yüz, bire bin hattâ, Kadir gecesinde bire otuz bin olarak sevap verilir. Mü’min, o bir geceyi iyi değerlendirirse, bin ay ibâdet yapmış gibi sevap ve hayır kazanma imkânını elde etmiş olacaktır.
Bu mübârek aylar ve geceler, ruhların derinliklerinde yeni bir heyecan, âhiret hayâtı adına tâze bir canlılık, gönüllerde lâhûtî bir huzur hissettirir. Bu mübârek ‘şuhûr-u selâseyi’ -üç ayları-, âhiret hayâtımız adına bulunmaz bir fırsat kabul edip iyi değerlendirmeliyiz.
Seneye bir daha bu mübârek aylara, onlarda elde etmiş olduğumuz sevaplara, ya kavuşuruz, ya kavuşamayız. ‘Son defa Allah bunları bana nasip etti’ deyip, ona göre değerlendirmemiz gerekir.
Recep ayının ilk Cuma gecesi yânî, perşembeyi Cuma’ya bağlayan geceye ‘Leyle-i Regâib’ denir. Regâib; çok bereketli, ihsan ve lütufla dolu, kıymet ve değeri büyük, iyi değerlendirilmesi gereken gece demektir.
Regâib Kandili; Âmine vâlidemizin kâinâtın en kıymetli varlığı Efendimiz’e (sav) hâmile kaldığını hissettiği ve bu şerefli misâfirin kendisine emânet edildiği gecedir.
Efendimiz (sav) bu gecede bir takım fiilî tecellilere, nuranî mevhibelere erişmiş, bu vesîle ile Allah’a hamdetmiş, şükretmiş, duâ ve istiğfarda bulunup namaz kılmıştır.
Regâib gecesi; Recep ayının 26’sını 27’sine bağlayan, Efendimiz ‘in (sav) zamandan, mekandan, cihetten münezzeh olan Rabb-ül âlemin Allah’a mülâki olduğu Mirâc gecesini,
Şaban ayının 15.gecesi -her yönüyle bereket dolu olan- Berât gecesini,
Nihâyet faziletlerle, bereketlerle, af ve mağfiretlerle dolu, Rahmet kapılarının açılıp, Cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincire vurulduğu mübarek Ramazan-ı Şerif ayını,
Değerlendirildiği takdirde 81 yıllık bir ömrün kazancını elde etmemize vesîle olan Kadir gecesini,
Neticede de pırıl pırıl, tertemiz Bayram’ın idrâkinin müjdesini bize vermekte; bu mübârek ayları, geceleri hatırlatıp, değerlendirilmesi gerektiğine dikkatlerimizi çekmektedir. Bizi ikaz edip uyarmaktadır.
En başta ifâde edildiği gibi, Yüce Allah (cc) kâinat içinde dünyâyı, dünyâ içinde Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Müvevvere’yi, canlılar içinde insanı, insanlar içinde Hz.Muhammed’i (sav), aylar içinde Ramazan-ı Şerif’i, günler içinde Cuma’yı, geceler içinde ise, Kadir gecesini -lihikmetin- intihâb etmiş, seçmiştir.
Her müslüman, bu mübârek gün ve gecelerle ilgili doğru bilgileri öğrenmeye hassâsiyet göstermelidir. Evet, insanlar olarak bizler kendi irâdemizle kalamadığımız ve durdurulmadığımız bu dünyâda muvakkaten yaşamaktayız.
Yaşadığımız bu dünyâ inişli çıkışlı, kederli ve üzüntülüdür. Çoğu kez mutlu olur, huzurlu oluruz; bazen de üzüntülü olur, acılar rûhumuzu sarar, yakamızı bırakmaz.
Bu durumlarda insan, mutlu olduğunda şükretmesini, sıkıntılı, huzursuz olduğu anlarda da, meşru haklarını kullanarak şikâyet etmeden, dişini sıkıp sabretmesini bilmelidir.
Problemlerini hisleriyle değil, akıl, mantık ve irâdesini öne çıkarıp soğukkanlılıkla, muhâtabına en az kendisi kadar değer verip rencide etmeden, sistemli ve istişâre ile çözüm üreterek halletme yolunu tercih etmelidir.
Bu vesîleyle şûrâ oluşturulmalı, ma’şerî vicdan -ortak düşünce- olgunlaştırılmalıdır. Böylece millî şuur gelişmiş, huzur ortamı oluşmuş olur.
Ömrümüzün her gün ve gecesini mübârek kabul edip, bu gece ve gündüzlerimizi mutlu hâle getirmeye çalışmalıyız. Enerjimizi, problemleri mutluluğa çevirme gayreti içinde kullanmalıyız.
Hepimiz yolcuyuz.. Bu dünyâ ağacı altında dinlenmekteyiz.. Yolculuk devam ediyor.. Kalp kırıp gönül yıkmakta hiç bir fayda yok, ama zararı pek çok..
Mü’minler her şeyden evvel, Allah’la irtibatlarını sağlama almıyor, hâlâ birbirinin eksik ve kusuruyla meşgul oluyor, kendi nefislerini hesâba çekemiyorlarsa, âhiret hayatını dünyanın önüne çekmek suretiyle, ciddi bir murâkebe ve muhâsebe de bulunamıyorlarsa, Allah huzurunda hesap vereceklerine inanarak hayatlarını tanzim etmiyorlarsa, hususiyle böylesine fırtınalı bir dönemde kardeşlerini kendi nefsine tercih ederek vahdet-i rûhiyenin tesisine çalışmıyorlarsa; ‘mü’minlerin daha çok çekecekleri var’ demektir.
Vazifemiz tebliğ ve temsil olması îtibâriyle bu mübârek ayları, muhtaç gönüllere hakikatleri duyurmak, onların faziletli taraflarını görerek yaklaşıp, eksik ve kusularını sohbet-i cânanlar tertip ederek gidermeye çalışıp, böylece fırsatları âhiret hayâtı adına çok iyi değerlendirmeliyiz.
[Mehmet Ali Şengül] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Asırlar içinde saâdet asrı, yıllar içinde Kur’ân’ın nâzil olduğu yıllar, aylar içinde mübârek Ramazân-ı Şerif, günler içinde Cuma, geceler içinde (bin aydan daha hayırlı) Kadir gecesi, saatler içinde (duâların kabul olacağı) Cuma saati..
Bunların âhiret hayâtımızı kazanma adına ne büyük fırsatlar olduğunun farkına varmıyor, gerçek mânâda takdir edip âhiret yatırımı haline getiremiyoruz.
Halbuki, bu fırsatları ibâdetle, zikir, fikir ve ilimle, hizmet-i Îmâniye ve Kur’âniye ile, muhtaçlara gerçekleri tebliğ ve temsil yoluyla duyurmak ve değerlendirmek, ömrü boş şeylerle israf etmemek, inanmış gönüller için önem arz ediyor.
Mezkûr mübârek asır, yıl, ay, gün ve gecelerin hepsinin ortak özelliği, insanlara yaratılış gâyesini hatırlatmaya, rûhî ve kalbî kemâlâta ulaştırmaya, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı uyarmaya ve dünyâyı âhiret hayatları adına değerlendirmeye vesîle olmasıdır.
Mübârek üç aylar ve içindeki bereketli geceler mü’minler için bir fırsattır. Bu fırsatı, ülfet ve ünsiyetin boğucu atmosferinden, atâlet ve meskenetin zillet ve sefâletinden kurtularak, gafletten uyanmak için değerlendirmelidirler.
‘Şuhûr-u Selâse’ diye bilinen üç aylar, ilâhî rahmet kapılarının açıldığı, coştuğu Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Aczimizi, zâfımızı, hâlimizi, perişâniyetimizi, sıkıntılarımızı duâ ve yakarışlarla Allah’a (cc) arzetme ve pişmanlık gözyaşlarıyla günahlardan kurtulma adına kaçırılmayacak mânevî bir mevsimdir.
Allah (cc) bu aylarda sevapları kat kat artırmaktadır. Normal zamanlarda bire on olan sevaplar, Recep ayında yüz, Şaban ayında üçyüz, Ramazan ayında bine çıkar. Kadir gecesinde coşmuş olan Rahmet, otuz bine yükselir. İnananların bin aydan daha hayırlı sevap kazanmalarına vesile olur.
Bu aylar müthiş bir âhiret pazarıdır. Bu pazar iyi değerlendirilmelidir. Bu aylarda îmânımızın artmasına vesîle olacak ilimle, ibâdetle , zikir ve fikirle meşgul olmalı, haram ve günahlara karşı daha temkinli ve dikkatli hareket edilmelidir.
Bu aylarda daha çok Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân ile meşgul olunmalı, en azından bir meâl tâkibi yapıp, aynı zamanda kaynaklarımızdan beslenmeyi ihmal etmemeliyiz. Bilhassa ibâdetler, daha duyarlı ve şuurlu yapılmalıdır.
Kalp ve kafayı kirletecek gıybetten, yalandan, isnat ve iftirâlardan, dedikodu ve lüzumsuz münâkaşalardan, boş lakırtılardan uzak durmalıyız. Çok kıymetli olan vaktimizi; Kur’ân ve îman hakikatlerine muhtaç olanların uyarılmaları adına tebliğ ve irşâda ayırmalıyız.
Böyle olursa, Rahmet-i İlâhiyenin celbine vesîle olur. Çocuklarımız, komşu ve akrabalarımız, daha çok o feyiz ve bereketten, mânevî atmosferden istifâde etmiş olurlar. Biz de, vazife yapmış olmanın mutluluk ve huzurunu vicdanımızda duymuş oluruz.
Mübârek aylar ve geceler, Rahmet-i sonsuz olan Allah’ın feyiz ve bereketinin öylesine coştuğu mevsimlerdir ki, bu fırsatı mü’minlerin kaçırmamaları, değerlendirmeleri gereken zaman dilimleridir.
Zaman dairemsi döndüğünden dolayı Allah (cc), bizleri affetmek ve rahmetiyle mânevî kirlerden arındırmak için, her yıl bu ayları ve geceleri kurduğu sistemin gereği olarak bizlere tekrar tekrar lütfediyor ki; yunup yıkanalım, bayramı tertemiz karşılayalım diye.
Her gün ömür takvimimizden bir yaprak kopup gidiyor. Bu yaprakları kirli, boş göndermemek için; bilhassa bu mübârek gün ve geceleri Rabbimizi hoşnut ve râzı edecek amellerle doldurarak göndermemiz gerekiyor.
Zîrâ; Kirâmen Kâtibin zerresi zâyî olmayacak şekilde, amelleri emr-i İlâhi ile kayda almaktadır. Bir gün Büyük Mahkeme’de karşımıza çıkacak ve bu amellerin mutlaka hesâbı sorulacaktır: ‘Gençliğini nerde zâyî ettin, ömrünü nerede tükettin?’ gibi...
Cenâb-ı Hak Nûr sûresi 31.ayette,” .....Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felâha eresiniz” buyurmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (sav) de; ‘ İnsanların hepsi hata edici, günah işleyicidir. Hata edenlerin en hayırlısı ise, hatasını bilip tövbe edenlerdir’ (Tirmizi) hatırlatmasında bulunmuştur.
Hz.Ömer’e (ra) isnat edilen, ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz’ sözü de, su gibi akan ömrümüzün farkına vararak, bilhassa bu mübarek gecelerde kapımızın ziline basılarak bizi uyandırmaktadır.
Mübârek aylar ve geceler de, kulu Allah’a ulaştıracak, rızâsını kazandıracak amellere; en az bire on, bire yüz, bire bin hattâ, Kadir gecesinde bire otuz bin olarak sevap verilir. Mü’min, o bir geceyi iyi değerlendirirse, bin ay ibâdet yapmış gibi sevap ve hayır kazanma imkânını elde etmiş olacaktır.
Bu mübârek aylar ve geceler, ruhların derinliklerinde yeni bir heyecan, âhiret hayâtı adına tâze bir canlılık, gönüllerde lâhûtî bir huzur hissettirir. Bu mübârek ‘şuhûr-u selâseyi’ -üç ayları-, âhiret hayâtımız adına bulunmaz bir fırsat kabul edip iyi değerlendirmeliyiz.
Seneye bir daha bu mübârek aylara, onlarda elde etmiş olduğumuz sevaplara, ya kavuşuruz, ya kavuşamayız. ‘Son defa Allah bunları bana nasip etti’ deyip, ona göre değerlendirmemiz gerekir.
Recep ayının ilk Cuma gecesi yânî, perşembeyi Cuma’ya bağlayan geceye ‘Leyle-i Regâib’ denir. Regâib; çok bereketli, ihsan ve lütufla dolu, kıymet ve değeri büyük, iyi değerlendirilmesi gereken gece demektir.
Regâib Kandili; Âmine vâlidemizin kâinâtın en kıymetli varlığı Efendimiz’e (sav) hâmile kaldığını hissettiği ve bu şerefli misâfirin kendisine emânet edildiği gecedir.
Efendimiz (sav) bu gecede bir takım fiilî tecellilere, nuranî mevhibelere erişmiş, bu vesîle ile Allah’a hamdetmiş, şükretmiş, duâ ve istiğfarda bulunup namaz kılmıştır.
Regâib gecesi; Recep ayının 26’sını 27’sine bağlayan, Efendimiz ‘in (sav) zamandan, mekandan, cihetten münezzeh olan Rabb-ül âlemin Allah’a mülâki olduğu Mirâc gecesini,
Şaban ayının 15.gecesi -her yönüyle bereket dolu olan- Berât gecesini,
Nihâyet faziletlerle, bereketlerle, af ve mağfiretlerle dolu, Rahmet kapılarının açılıp, Cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincire vurulduğu mübarek Ramazan-ı Şerif ayını,
Değerlendirildiği takdirde 81 yıllık bir ömrün kazancını elde etmemize vesîle olan Kadir gecesini,
Neticede de pırıl pırıl, tertemiz Bayram’ın idrâkinin müjdesini bize vermekte; bu mübârek ayları, geceleri hatırlatıp, değerlendirilmesi gerektiğine dikkatlerimizi çekmektedir. Bizi ikaz edip uyarmaktadır.
En başta ifâde edildiği gibi, Yüce Allah (cc) kâinat içinde dünyâyı, dünyâ içinde Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Müvevvere’yi, canlılar içinde insanı, insanlar içinde Hz.Muhammed’i (sav), aylar içinde Ramazan-ı Şerif’i, günler içinde Cuma’yı, geceler içinde ise, Kadir gecesini -lihikmetin- intihâb etmiş, seçmiştir.
Her müslüman, bu mübârek gün ve gecelerle ilgili doğru bilgileri öğrenmeye hassâsiyet göstermelidir. Evet, insanlar olarak bizler kendi irâdemizle kalamadığımız ve durdurulmadığımız bu dünyâda muvakkaten yaşamaktayız.
Yaşadığımız bu dünyâ inişli çıkışlı, kederli ve üzüntülüdür. Çoğu kez mutlu olur, huzurlu oluruz; bazen de üzüntülü olur, acılar rûhumuzu sarar, yakamızı bırakmaz.
Bu durumlarda insan, mutlu olduğunda şükretmesini, sıkıntılı, huzursuz olduğu anlarda da, meşru haklarını kullanarak şikâyet etmeden, dişini sıkıp sabretmesini bilmelidir.
Problemlerini hisleriyle değil, akıl, mantık ve irâdesini öne çıkarıp soğukkanlılıkla, muhâtabına en az kendisi kadar değer verip rencide etmeden, sistemli ve istişâre ile çözüm üreterek halletme yolunu tercih etmelidir.
Bu vesîleyle şûrâ oluşturulmalı, ma’şerî vicdan -ortak düşünce- olgunlaştırılmalıdır. Böylece millî şuur gelişmiş, huzur ortamı oluşmuş olur.
Ömrümüzün her gün ve gecesini mübârek kabul edip, bu gece ve gündüzlerimizi mutlu hâle getirmeye çalışmalıyız. Enerjimizi, problemleri mutluluğa çevirme gayreti içinde kullanmalıyız.
Hepimiz yolcuyuz.. Bu dünyâ ağacı altında dinlenmekteyiz.. Yolculuk devam ediyor.. Kalp kırıp gönül yıkmakta hiç bir fayda yok, ama zararı pek çok..
Mü’minler her şeyden evvel, Allah’la irtibatlarını sağlama almıyor, hâlâ birbirinin eksik ve kusuruyla meşgul oluyor, kendi nefislerini hesâba çekemiyorlarsa, âhiret hayatını dünyanın önüne çekmek suretiyle, ciddi bir murâkebe ve muhâsebe de bulunamıyorlarsa, Allah huzurunda hesap vereceklerine inanarak hayatlarını tanzim etmiyorlarsa, hususiyle böylesine fırtınalı bir dönemde kardeşlerini kendi nefsine tercih ederek vahdet-i rûhiyenin tesisine çalışmıyorlarsa; ‘mü’minlerin daha çok çekecekleri var’ demektir.
Vazifemiz tebliğ ve temsil olması îtibâriyle bu mübârek ayları, muhtaç gönüllere hakikatleri duyurmak, onların faziletli taraflarını görerek yaklaşıp, eksik ve kusularını sohbet-i cânanlar tertip ederek gidermeye çalışıp, böylece fırsatları âhiret hayâtı adına çok iyi değerlendirmeliyiz.
[Mehmet Ali Şengül] 19.3.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Irkçılık ve ayrımcılığa karşı STK’lar tek ses: ‘Karşıyız’ [Basri Doğan]
Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da düzenlenen binlerce kişinin katıldığı gösteride ırkçılık ve ayrımcılık protesto edildi.
21 Mart Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü çerçevesinde Irkçılığa ve Dışlanmaya Son Platformu tarafından başkentin DAM Meydanı’nda gerçekleşen gösteriye yaklaşık 15 bin kişi katıldı. Çok sayıda yerli ve yabancı kökenli STK’lar da bu yürüyüşe destek verdi.
Hollandalı, Faslı, Surinamlı, Türk, Antilyanlı ve diğer etnik gruplardan oluşan göstericiler, ‘Hepimiz Hollandalıyız ve Irkçılığa Karşıyız’ ‘ İslamofibiye Hayır’ sloganları attı. Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders’ın yabancılara ve İslam’a yönelik ayrımcılık ve ırkçılık içeren ifadeleri de protesto edildi. Wilders’in söylemlerinin korkunç ve utanç verici olduğu, bu tür ayrımcı söylemlerin insanlarda korkuya sebep olduğuna dikkat çekildi. Mesajlara, farklılıkların zenginlik olduğu, ayrıştırmak yerine birlikte çalışılması gerektiği üzerinde duruldu. Tüm ayrımcılık ve ırkçılıkları kötü ve zalim olduğu vurgulandı.
“ÜLKEDEKİ RENKLİLİĞİ KİMSE BOZAMAZ”
Hava sıcaklığı eksi 3 derece olmasına rağmen, ırkçılık karşıtı gösteriye 15 bin gösterici iştirak etti. Yaklaşık 3 saat süren protesto yürüyüşü Amsterdam Museumplein’de tamamlandı. Yürüyüşte ‘ırkçılığa ve ayrımcılığa son’, ‘Rutte 3 Hükümeti yeter artık’, ‘Wilders Irkçı’, ‘Yeter artık Wilders’, ‘Hollanda’da herkes eşit’, ‘Ülke’deki renkliliği kimse bozamaz’, ‘Irkçılık deliktir’ dövizleri dikkat çekti.
Gösteride yabancı kuruluşlar adına bir konuşma yapan Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği Başkanı (HTİB) Mustafa Ayrancı, Hollanda’da ırkçılığın başını alıp yürüdüğüne işaret etti: “21 Mart Uluslararası ayrımcılık ve ırkçılık ile mücadele günüdür. Biz HTİB’in kurulduğu 1974 yılından bu güne değin, her yıl bu protesto eylemini düzenliyoruz. Bunun Hollanda genelinde Amsterdam’da farklı kesimlerin içinde olduğu, birlikte ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadele edip, ırkçılık ve ayrımcılığın insan suçu olduğunu, insanlığı ötekileştirdiğini, ayrımlaştırdığını ve buna karşı duyarlı olmamız gerektiğini ve buna karşı mücadele etmemiz gerektiğinden yola çıkarak buradayız. Irkçılığa ve her türlü ayrımcılığa karşıyız diye sloganlarımızı hazırladık. Hollanda’da ayrımcılığın olmadığı herkesin kendi kimliği ile kendi inancı ile düşüncesi ile, yaşayabileceği ve bu ülkeyi zenginleştirebileceğine inanıyoruz. Pankartımızda hep birlikte yan yana yürüyelim. Birlikte yaşayalım. Bu ülke bizimdir. Gelecek bizimdir. Pankartımız her yıl etkinliklerde bunu taşıyoruz. Hollandalısı, Türkü, Faslısı, Kürdü ve diğer etnik gruplar ayrımcılıktan rahatsızdır. Bunu Wilders gibi popülist politikacıların bunu görmesi gerekiyor. Burada bütün siyasi partilerde kişiler var. Hollanda’nın önde gelen STK’ları, sendikaları FNV ve CNF sendikaları var. Bu bize enerji veren bir durumdur. ”
“TEMENNİMİZ TÜRKİYE’DE DE ÖZGÜRCE İNSANLARIN YÜRÜYÜŞLERİNİ SOKAKTA YAPMALARI”
Yürüyüş ve muhalif seslerin Türkiye’de olmamasının insanların bir korku psikolojine hapsedildiğini özgür düşüncesini sokaklarda meydanlarda dile getirmediğini söyleyen Ayrancı, sözlerini şöyle tamamladı: “Türkiye bu gün çok farklı bir konuma geldi. Maalesef Türkiye’nin önü kapalı. Nereye gideceği hiç belli değil. Ciddi bir korku ve bir baskı ülkede şuanda hakim. Umarım Türkiye halkı buna karşı güç birliği yapar. Bu duruma karşı mücadele eder. Ve bu korkuyu, bu baskıyı yener. Bütün ümidimiz budur. Bizimde burada yapabileceğimiz tek bir şey var. Orada ki demokratik güçler ile dayanışmadır. Temennimiz Türkiye’de de Hollanda’da olduğu gibi özgürce insanların sokakta yürüyüşlerini yapmaları. Bu gün Amsterdam Dam meydanında binlerce protestocunun yanında yüzlerce de polis var. Polis ne kimseye saldırıyor. Ne onların protestolarına müdahale ediyor. Ne de kimseyi alıp götürüyor. Herkes kendi sloganı ve düşüncesi ile buradalar. Umarım bir gün Türkiye’de bunu anlar. Ve b demokrasi insan hakları, özgürlükleri afım atar. Gazetecilerin içeride olmadığı, düşüncelerinden dolayı insanların hapishanelerde olmadığı, herkesin düşüncesini özgürce düşüncesini söylediği bir ülke olur. Bütün temennimiz Türkiye adına budur.”
Hollanda polisinin sıkı güvenlik önlemi aldığı yürüyüş, polis helikopteriyle havadan da kontrol edildi. Atlı polisler de alan kenarında hazır bekletildi. Herhangi olumsuz bir olayın meydana gelmediği yürüyüş 3 saat sonra olaysız bir şekilde sona erdi. Uluslararası “Irkçılık ve Ayrımcılığı Protesto Yürüyüşü “ gösterisi, Londra, Viyana ve Atina gibi şehirlerdeki büyük protestolarla eyleminin bir parçası.
[Basri Doğan] 19.3.2018 [TR724]
21 Mart Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü çerçevesinde Irkçılığa ve Dışlanmaya Son Platformu tarafından başkentin DAM Meydanı’nda gerçekleşen gösteriye yaklaşık 15 bin kişi katıldı. Çok sayıda yerli ve yabancı kökenli STK’lar da bu yürüyüşe destek verdi.
Hollandalı, Faslı, Surinamlı, Türk, Antilyanlı ve diğer etnik gruplardan oluşan göstericiler, ‘Hepimiz Hollandalıyız ve Irkçılığa Karşıyız’ ‘ İslamofibiye Hayır’ sloganları attı. Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders’ın yabancılara ve İslam’a yönelik ayrımcılık ve ırkçılık içeren ifadeleri de protesto edildi. Wilders’in söylemlerinin korkunç ve utanç verici olduğu, bu tür ayrımcı söylemlerin insanlarda korkuya sebep olduğuna dikkat çekildi. Mesajlara, farklılıkların zenginlik olduğu, ayrıştırmak yerine birlikte çalışılması gerektiği üzerinde duruldu. Tüm ayrımcılık ve ırkçılıkları kötü ve zalim olduğu vurgulandı.
“ÜLKEDEKİ RENKLİLİĞİ KİMSE BOZAMAZ”
Hava sıcaklığı eksi 3 derece olmasına rağmen, ırkçılık karşıtı gösteriye 15 bin gösterici iştirak etti. Yaklaşık 3 saat süren protesto yürüyüşü Amsterdam Museumplein’de tamamlandı. Yürüyüşte ‘ırkçılığa ve ayrımcılığa son’, ‘Rutte 3 Hükümeti yeter artık’, ‘Wilders Irkçı’, ‘Yeter artık Wilders’, ‘Hollanda’da herkes eşit’, ‘Ülke’deki renkliliği kimse bozamaz’, ‘Irkçılık deliktir’ dövizleri dikkat çekti.
Gösteride yabancı kuruluşlar adına bir konuşma yapan Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği Başkanı (HTİB) Mustafa Ayrancı, Hollanda’da ırkçılığın başını alıp yürüdüğüne işaret etti: “21 Mart Uluslararası ayrımcılık ve ırkçılık ile mücadele günüdür. Biz HTİB’in kurulduğu 1974 yılından bu güne değin, her yıl bu protesto eylemini düzenliyoruz. Bunun Hollanda genelinde Amsterdam’da farklı kesimlerin içinde olduğu, birlikte ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadele edip, ırkçılık ve ayrımcılığın insan suçu olduğunu, insanlığı ötekileştirdiğini, ayrımlaştırdığını ve buna karşı duyarlı olmamız gerektiğini ve buna karşı mücadele etmemiz gerektiğinden yola çıkarak buradayız. Irkçılığa ve her türlü ayrımcılığa karşıyız diye sloganlarımızı hazırladık. Hollanda’da ayrımcılığın olmadığı herkesin kendi kimliği ile kendi inancı ile düşüncesi ile, yaşayabileceği ve bu ülkeyi zenginleştirebileceğine inanıyoruz. Pankartımızda hep birlikte yan yana yürüyelim. Birlikte yaşayalım. Bu ülke bizimdir. Gelecek bizimdir. Pankartımız her yıl etkinliklerde bunu taşıyoruz. Hollandalısı, Türkü, Faslısı, Kürdü ve diğer etnik gruplar ayrımcılıktan rahatsızdır. Bunu Wilders gibi popülist politikacıların bunu görmesi gerekiyor. Burada bütün siyasi partilerde kişiler var. Hollanda’nın önde gelen STK’ları, sendikaları FNV ve CNF sendikaları var. Bu bize enerji veren bir durumdur. ”
“TEMENNİMİZ TÜRKİYE’DE DE ÖZGÜRCE İNSANLARIN YÜRÜYÜŞLERİNİ SOKAKTA YAPMALARI”
Yürüyüş ve muhalif seslerin Türkiye’de olmamasının insanların bir korku psikolojine hapsedildiğini özgür düşüncesini sokaklarda meydanlarda dile getirmediğini söyleyen Ayrancı, sözlerini şöyle tamamladı: “Türkiye bu gün çok farklı bir konuma geldi. Maalesef Türkiye’nin önü kapalı. Nereye gideceği hiç belli değil. Ciddi bir korku ve bir baskı ülkede şuanda hakim. Umarım Türkiye halkı buna karşı güç birliği yapar. Bu duruma karşı mücadele eder. Ve bu korkuyu, bu baskıyı yener. Bütün ümidimiz budur. Bizimde burada yapabileceğimiz tek bir şey var. Orada ki demokratik güçler ile dayanışmadır. Temennimiz Türkiye’de de Hollanda’da olduğu gibi özgürce insanların sokakta yürüyüşlerini yapmaları. Bu gün Amsterdam Dam meydanında binlerce protestocunun yanında yüzlerce de polis var. Polis ne kimseye saldırıyor. Ne onların protestolarına müdahale ediyor. Ne de kimseyi alıp götürüyor. Herkes kendi sloganı ve düşüncesi ile buradalar. Umarım bir gün Türkiye’de bunu anlar. Ve b demokrasi insan hakları, özgürlükleri afım atar. Gazetecilerin içeride olmadığı, düşüncelerinden dolayı insanların hapishanelerde olmadığı, herkesin düşüncesini özgürce düşüncesini söylediği bir ülke olur. Bütün temennimiz Türkiye adına budur.”
Hollanda polisinin sıkı güvenlik önlemi aldığı yürüyüş, polis helikopteriyle havadan da kontrol edildi. Atlı polisler de alan kenarında hazır bekletildi. Herhangi olumsuz bir olayın meydana gelmediği yürüyüş 3 saat sonra olaysız bir şekilde sona erdi. Uluslararası “Irkçılık ve Ayrımcılığı Protesto Yürüyüşü “ gösterisi, Londra, Viyana ve Atina gibi şehirlerdeki büyük protestolarla eyleminin bir parçası.
[Basri Doğan] 19.3.2018 [TR724]
AYM’nin ‘Şahin Alpay kararı’nı nasıl okumalı? [Aziz Kamil Can]
“Adalet mülkün temelidir” cümlesi “Devletin veya düzenin esası adalettir” şeklinde yorumlanır. Tarihte adaletten sapıp halkına zulüm yapmasına rağmen ayakta kalmayı başarmış tek bir devlet veya yönetim düzenini gösteremezsiniz. Yine aynı şekilde günümüzde halkına hukuksuz davranan tek bir devlet gösteremezsiniz ki iç kargaşa ve savaş ile uğraşıyor olmasın.
Bu konuda ülkemizin 100 yıllık geçmişine bakmamız bize yeteri kadar fikir verecektir. Ne zaman ki ülkede az çok insan hakları, sosyal eşitlik, demokrasi, fırsat eşitliği, ifade özgürlüğü gibi değerler yükselmiş ise her alanda gözle görülür ilerlemeler olmuş, ne zaman ki tersi bir düzene geçilmiş ise ülke adeta karabasanları yaşamıştır.
Adaletin devlet düzeninde önemli olduğunu düşünerek ülke yönetimine talip olup “adalet” vadeden Erdoğan yönetimindeki AKP de, ilk yıllarda kısmen de olsa bu konuda somut bazı adımlar atmıştı. Ama zamanla terazi kefesini kimi hırslar nedeniyle kendi lehine ayarladı ve günümüzdeki noktaya kadar geldi.
Yargı, siyasi bir partinin bürosu haline getirildi
Gelinen noktada adalet mekanizmasının en acımasız çöküşü şüphesiz yargıda gerçekleşti. Tüm yargı politize edilerek siyasi bir partinin davalarının takibi ile görevli bürosu haline getirildi.
Yasama ya da yürütmenin gücüne karşı denge ve denetleme fonksiyonu üstlenen Anayasa Mahkemesi de maalesef bu kervana katıldı ve bu nedenle de ulusal ve uluslararası saygınlığını yitirmiş oldu.
Oysa baskı, zulüm veya dikta dönemlerde halkın yegâne sığınağı yargı değil mi? Raydan çıkan ya da çıkma sinyali veren güçlü idari mekanizmayı ancak dirayetli bir yargı frenleyebilir.
Ama Anayasa Mahkemesi bunu yapmadı. Tam tersine iktidarın her isteğine ‘evet’ dedi. Kendi içtihat ve ilkelerine göre değil, bireylere ve talimatlara göre kararlar verdi. Bu nedenle artık AYM’nin içtihatları takip edilemez hale gelmiştir.
Durumu daha da somutlaştıralım. Birçok gazeteci ve siyasi kişiler AYM’ye başvuruda bulundular. Hukukta hiçbir dosyanın birbirine benzemediği inancı vardır. Çünkü suçun maddi ve manevi unsurları dosyalarda farklılık arz edebilmektedir. Oysa nadirattan ortaya çıkabilecek bir durum vardı bu başvurularda. Adeta suçun tüm unsurları her başvurucu için aynıydı.
Normalde başvurucuların görüş ve yaşam tarzları farklıydı. Hatta normal hayatlarında birbirlerini acımasızca eleştirdikleri de olmuştu. Altan kardeşlerden Nazlı Ilıcak’a, Şahin Alpay’dan Ahmet Şık’a, Akın Atalay’dan Hidayet Karaca’ya, Selahattin Demirtaş’tan Enis Berberoğlu’na kadar hepsi farklı hayat anlayışlarına sahipti.
Bununla birlikte suçları aynıydı: İktidarı mutlu etmeyecek birkaç köşe yazısı veya konuşma. Bu eylemleri sonucunda kimse zarar da görmemişti. Ama bu kişiler, hiçbir delil olmadığı halde, nedensel bağ kurdurulmayacak başka olaylarla anılıyorlardı.
AYM, 11 Ocak 2018’de farklı bir karara imza attı; Peki neden?
Peki AYM ne yapıyordu? Gelen tüm başvuruları reddediyordu. Sonuçta AYM’nin görevi anayasa ve uluslararası sözleşmelere bağlı olarak halkı korumak değil, halka karşı iktidarın şahsında devleti korumaktı (!)
Ancak AYM, samimiyetinden şüphe ettiğim halde, bir süre önce farklı bir karara imza attı. 11 Ocak 2018 günü Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile basın ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine karar vererek, bazen de hukuka uygun davrandığını ortaya koydu. Ama artık saygısını yitiren bir mahkeme olduğu için, hukuk tarihimizde bir ilk yaşandı ve yasal uyma zorunluluğu olmasına rağmen yerel mahkemeler, iktidarın da AYM kararını tanımıyoruz açıklamaları sonucunda, bu karara uymadılar.
İki başvurucunun artık AİHM’e gitmekten başka çareleri kalmamıştı ve bir kez daha adalet Avrupa’dan beklendi. Nihayet AİHM geçtiğimiz Şubat ayında ihlal tespitinde bulundu. Tabi ki Türk yargıcının muhalefet şerhi ile. AİHM’deki dosyadan Işıl Karakaş çekilince Ergin Ergül ad-hoc yargıç olarak atandı. Ama Ergül, karşı oy gerekçesini hemen yazmadı ve kararın açıklanması 20 Mart’a ertelendi.
Bu arada başka olağanüstü gelişmeler yaşanmaya başlandı. Avrupa Konseyi (AK) Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland Türkiye’yi Şubat ayında ziyaret etti ve hukukun önemine işaret eden tavsiyeleri oldu. Son olarak Jagland, 13 Mart’ta Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda yaptığı konuşmada kritik uyarılarda bulundu. Jagland’ın “AYM kararlarına saygı gösterilmezse bu mahkemeye yapılan başvuruların tamamı doğrudan AİHM’ye gelir. AİHM, AYM’nin artık etkili bir iç hukuk yolu olmadığı sonucuna varırsa bu dosyalar hakkında karar verir” demesi üzerine, AYM’den beklenmedik bir hamle gerçekleşti ve Şahin Alpay’ın ikinci başvurusu öne çekildi.
Ama yine basına yansıyan şekli ile bu hamle “yürütmenin en tepesi”yle de görüş birliğine varıldıktan sonra yapıldı. Öncesinde de bazı hazırlıklara girişildi. 01/02/2018 de yapılan başvuruya karşı diyecekleri sorulmak üzere Adalet Bakanlığa bilgi verildi. Adalet Bakanlığı vakit kaybetmemek için görüş bildirmeyeceğini söyledi. AYM 1. Bölüm’ü 13/03/2018 tarihinde konuyu Genel Kurul’a taşıdı. Genel Kurul 2 gün içerisinde 18 sayfalık karar yazarak, 15/03/2018 günü anılan başvuruyu haklı buldu ve başvurucunun tahliyesini istedi. Daha önceki kararı tanımayan ve ağır eleştiren yerel mahkeme ne hikmetse 1 saat içerisinde toplanarak, birçok hastalıkla mücadele eden ve 70’i geçen yaşıyla başvurucuyu ev hapsi şartıyla tahliye etti.
AİHM’in 20 Mart’ta nasıl bir gerekçe açıklayacak?
Fakat AYM’nın açık hükmüne rağmen, mahkemenin, yaşlı ve hasta olup dışarıda tedavi görme zorunluluğu bulunan başvurucuyu ev hapsine mahkum etmesi anlaşılır bir şey değildi. Nitekim AİHM, Buzadji/Moldova kararında benzer bir sorunu incelemiş ve ev hapsini tutukluluktan farklı görmediğini söylemiştir.
Diğer taraftan Mehmet Altan başvurusu, hakkında hüküm kurulduğu için, öne çekilmedi. Oysa CMK (md 2), hüküm kesinleşene kadar sanığı suç şüphesi altında kabul etmekte ve kovuşturma evresi de iddianamenin kabulünden hükmün kesinleşmesine kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu nedenle Mehmet Altan’ın durumu Şahin Alpay’dan farklı değildir. İkisinin de dosyası kovuşturma aşamasında ikisi de suç şüphesi altındadır. AYM, bu düzenlemeyi başvurucular lehine düşünerek içtihat oluşturacağına, kanunun lehe ve açık hükmüne rağmen, daraltıcı bir yorumla, henüz kesinleşmediği halde, ilk hükümden sonraki tutuklamayı ele almamaktadır.
Mehmet Altan’ın dosyasının ele alınmamış olması, Şahin Alpay’ın ev hapsi ile serbest bırakılması karşısında AİHM’in 20 Mart’ta nasıl bir gerekçe açıklayacağı merak konusudur.
Öte yandan iktidar’ın 2. Alpay kararına sessiz kalması, bu kararın kendi talepleri sonucu verilmiş olması ile açıklanabilir. Yoksa hukuka saygılarından değil. Bu yolla AYM’nin “etkisizliği”nin önüne geçilmiş olacağını düşünen iktidar, zulüm yaptığı halkın başvurularını 5-10 yıl daha yerel mahkemeler ve AYM önünde bekletebilecektir.
Hukuksuzlukların uluslararası alanda tartışılıyor olması iyiye işarettir
Ayrıca, AİHM’in, kendisine gelmesi muhtemel binlerce dosya nedeniyle AYM’yi “etkisiz” kabul edeceğine ihtimal vermek de zordur. Türkiye’nin Avrupa Konseyi bütçesine yaptığı cömertçe yardımları da unutmamak gerek.
Sonuç itibariyle, AYM, AİHM, AK ve iktidar işbirliğinde şimdilik temel değerler ve adalet anlayışı üzerinde önemli bir değişim gözükmese de, soruşturma ve yargılamaların hukuksuzluğunun uluslararası alanda tartışılıyor olması geleceğin aydınlığına işarettir.
AYM ve AİHM’in bu kararları son yıllardaki tüm mağdurların durumunu etkileyecektir. Çünkü soruşturmalar delil olmadan sadece his, inanç ve fikirlere yönelik yapılmaktadır. Dolayısıyla bütün mağdurların bıkmadan ulusal ve uluslararası hukuki mekanizmalara başvuruda bulunmaları adaletin daha erken tecellisine vesile olacaktır.
[Aziz Kamil Can] 19.3.2018 [TR724]
Bu konuda ülkemizin 100 yıllık geçmişine bakmamız bize yeteri kadar fikir verecektir. Ne zaman ki ülkede az çok insan hakları, sosyal eşitlik, demokrasi, fırsat eşitliği, ifade özgürlüğü gibi değerler yükselmiş ise her alanda gözle görülür ilerlemeler olmuş, ne zaman ki tersi bir düzene geçilmiş ise ülke adeta karabasanları yaşamıştır.
Adaletin devlet düzeninde önemli olduğunu düşünerek ülke yönetimine talip olup “adalet” vadeden Erdoğan yönetimindeki AKP de, ilk yıllarda kısmen de olsa bu konuda somut bazı adımlar atmıştı. Ama zamanla terazi kefesini kimi hırslar nedeniyle kendi lehine ayarladı ve günümüzdeki noktaya kadar geldi.
Yargı, siyasi bir partinin bürosu haline getirildi
Gelinen noktada adalet mekanizmasının en acımasız çöküşü şüphesiz yargıda gerçekleşti. Tüm yargı politize edilerek siyasi bir partinin davalarının takibi ile görevli bürosu haline getirildi.
Yasama ya da yürütmenin gücüne karşı denge ve denetleme fonksiyonu üstlenen Anayasa Mahkemesi de maalesef bu kervana katıldı ve bu nedenle de ulusal ve uluslararası saygınlığını yitirmiş oldu.
Oysa baskı, zulüm veya dikta dönemlerde halkın yegâne sığınağı yargı değil mi? Raydan çıkan ya da çıkma sinyali veren güçlü idari mekanizmayı ancak dirayetli bir yargı frenleyebilir.
Ama Anayasa Mahkemesi bunu yapmadı. Tam tersine iktidarın her isteğine ‘evet’ dedi. Kendi içtihat ve ilkelerine göre değil, bireylere ve talimatlara göre kararlar verdi. Bu nedenle artık AYM’nin içtihatları takip edilemez hale gelmiştir.
Durumu daha da somutlaştıralım. Birçok gazeteci ve siyasi kişiler AYM’ye başvuruda bulundular. Hukukta hiçbir dosyanın birbirine benzemediği inancı vardır. Çünkü suçun maddi ve manevi unsurları dosyalarda farklılık arz edebilmektedir. Oysa nadirattan ortaya çıkabilecek bir durum vardı bu başvurularda. Adeta suçun tüm unsurları her başvurucu için aynıydı.
Normalde başvurucuların görüş ve yaşam tarzları farklıydı. Hatta normal hayatlarında birbirlerini acımasızca eleştirdikleri de olmuştu. Altan kardeşlerden Nazlı Ilıcak’a, Şahin Alpay’dan Ahmet Şık’a, Akın Atalay’dan Hidayet Karaca’ya, Selahattin Demirtaş’tan Enis Berberoğlu’na kadar hepsi farklı hayat anlayışlarına sahipti.
Bununla birlikte suçları aynıydı: İktidarı mutlu etmeyecek birkaç köşe yazısı veya konuşma. Bu eylemleri sonucunda kimse zarar da görmemişti. Ama bu kişiler, hiçbir delil olmadığı halde, nedensel bağ kurdurulmayacak başka olaylarla anılıyorlardı.
AYM, 11 Ocak 2018’de farklı bir karara imza attı; Peki neden?
Peki AYM ne yapıyordu? Gelen tüm başvuruları reddediyordu. Sonuçta AYM’nin görevi anayasa ve uluslararası sözleşmelere bağlı olarak halkı korumak değil, halka karşı iktidarın şahsında devleti korumaktı (!)
Ancak AYM, samimiyetinden şüphe ettiğim halde, bir süre önce farklı bir karara imza attı. 11 Ocak 2018 günü Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile basın ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine karar vererek, bazen de hukuka uygun davrandığını ortaya koydu. Ama artık saygısını yitiren bir mahkeme olduğu için, hukuk tarihimizde bir ilk yaşandı ve yasal uyma zorunluluğu olmasına rağmen yerel mahkemeler, iktidarın da AYM kararını tanımıyoruz açıklamaları sonucunda, bu karara uymadılar.
İki başvurucunun artık AİHM’e gitmekten başka çareleri kalmamıştı ve bir kez daha adalet Avrupa’dan beklendi. Nihayet AİHM geçtiğimiz Şubat ayında ihlal tespitinde bulundu. Tabi ki Türk yargıcının muhalefet şerhi ile. AİHM’deki dosyadan Işıl Karakaş çekilince Ergin Ergül ad-hoc yargıç olarak atandı. Ama Ergül, karşı oy gerekçesini hemen yazmadı ve kararın açıklanması 20 Mart’a ertelendi.
Bu arada başka olağanüstü gelişmeler yaşanmaya başlandı. Avrupa Konseyi (AK) Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland Türkiye’yi Şubat ayında ziyaret etti ve hukukun önemine işaret eden tavsiyeleri oldu. Son olarak Jagland, 13 Mart’ta Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda yaptığı konuşmada kritik uyarılarda bulundu. Jagland’ın “AYM kararlarına saygı gösterilmezse bu mahkemeye yapılan başvuruların tamamı doğrudan AİHM’ye gelir. AİHM, AYM’nin artık etkili bir iç hukuk yolu olmadığı sonucuna varırsa bu dosyalar hakkında karar verir” demesi üzerine, AYM’den beklenmedik bir hamle gerçekleşti ve Şahin Alpay’ın ikinci başvurusu öne çekildi.
Ama yine basına yansıyan şekli ile bu hamle “yürütmenin en tepesi”yle de görüş birliğine varıldıktan sonra yapıldı. Öncesinde de bazı hazırlıklara girişildi. 01/02/2018 de yapılan başvuruya karşı diyecekleri sorulmak üzere Adalet Bakanlığa bilgi verildi. Adalet Bakanlığı vakit kaybetmemek için görüş bildirmeyeceğini söyledi. AYM 1. Bölüm’ü 13/03/2018 tarihinde konuyu Genel Kurul’a taşıdı. Genel Kurul 2 gün içerisinde 18 sayfalık karar yazarak, 15/03/2018 günü anılan başvuruyu haklı buldu ve başvurucunun tahliyesini istedi. Daha önceki kararı tanımayan ve ağır eleştiren yerel mahkeme ne hikmetse 1 saat içerisinde toplanarak, birçok hastalıkla mücadele eden ve 70’i geçen yaşıyla başvurucuyu ev hapsi şartıyla tahliye etti.
AİHM’in 20 Mart’ta nasıl bir gerekçe açıklayacak?
Fakat AYM’nın açık hükmüne rağmen, mahkemenin, yaşlı ve hasta olup dışarıda tedavi görme zorunluluğu bulunan başvurucuyu ev hapsine mahkum etmesi anlaşılır bir şey değildi. Nitekim AİHM, Buzadji/Moldova kararında benzer bir sorunu incelemiş ve ev hapsini tutukluluktan farklı görmediğini söylemiştir.
Diğer taraftan Mehmet Altan başvurusu, hakkında hüküm kurulduğu için, öne çekilmedi. Oysa CMK (md 2), hüküm kesinleşene kadar sanığı suç şüphesi altında kabul etmekte ve kovuşturma evresi de iddianamenin kabulünden hükmün kesinleşmesine kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu nedenle Mehmet Altan’ın durumu Şahin Alpay’dan farklı değildir. İkisinin de dosyası kovuşturma aşamasında ikisi de suç şüphesi altındadır. AYM, bu düzenlemeyi başvurucular lehine düşünerek içtihat oluşturacağına, kanunun lehe ve açık hükmüne rağmen, daraltıcı bir yorumla, henüz kesinleşmediği halde, ilk hükümden sonraki tutuklamayı ele almamaktadır.
Mehmet Altan’ın dosyasının ele alınmamış olması, Şahin Alpay’ın ev hapsi ile serbest bırakılması karşısında AİHM’in 20 Mart’ta nasıl bir gerekçe açıklayacağı merak konusudur.
Öte yandan iktidar’ın 2. Alpay kararına sessiz kalması, bu kararın kendi talepleri sonucu verilmiş olması ile açıklanabilir. Yoksa hukuka saygılarından değil. Bu yolla AYM’nin “etkisizliği”nin önüne geçilmiş olacağını düşünen iktidar, zulüm yaptığı halkın başvurularını 5-10 yıl daha yerel mahkemeler ve AYM önünde bekletebilecektir.
Hukuksuzlukların uluslararası alanda tartışılıyor olması iyiye işarettir
Ayrıca, AİHM’in, kendisine gelmesi muhtemel binlerce dosya nedeniyle AYM’yi “etkisiz” kabul edeceğine ihtimal vermek de zordur. Türkiye’nin Avrupa Konseyi bütçesine yaptığı cömertçe yardımları da unutmamak gerek.
Sonuç itibariyle, AYM, AİHM, AK ve iktidar işbirliğinde şimdilik temel değerler ve adalet anlayışı üzerinde önemli bir değişim gözükmese de, soruşturma ve yargılamaların hukuksuzluğunun uluslararası alanda tartışılıyor olması geleceğin aydınlığına işarettir.
AYM ve AİHM’in bu kararları son yıllardaki tüm mağdurların durumunu etkileyecektir. Çünkü soruşturmalar delil olmadan sadece his, inanç ve fikirlere yönelik yapılmaktadır. Dolayısıyla bütün mağdurların bıkmadan ulusal ve uluslararası hukuki mekanizmalara başvuruda bulunmaları adaletin daha erken tecellisine vesile olacaktır.
[Aziz Kamil Can] 19.3.2018 [TR724]
Devlet müftüleri ile hesaplaşma ahirete mi kalacak? [Ahmet Kurucan]
Allah selamet versin Mümtaz’er Türköne’ye ait bir tespitti, mealen şu istikametteydi beyanları: “Bu dönem, Hayrettin Karaman gibi parti müftüleri ile hesaplaşmadan kapanmaz.” İlginçtir; Google gibi arama motorlarında yaptığım onca aramaya rağmen bu mealdeki cümleyi bulamadım. İhtimal her şeyin sıfırlandığı gibi o da sıfırlananlar arasına girmiş.
17/25 Aralık sonrası “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası gibi fetvaların havalarda uçuştuğu dönemde yazmıştı bu tespitini Hoca. Ben de onlarca yazımda bu görüşü destekledim. Kaldı ki Hoca yalnız da değildi. Benzeri cümlelerle aynı noktaya vurgu yapan onlarca insan çıktı. Ali Bulaç’ın “Dindarlığın içini boşaltıyorlar.” cümlesi aklıma gelen ilk örneklerden biri. Ben bunu acizane bir adım daha ileri götürmüş, “Dindarlığın değil dinin içini boşaltıyorlar” demiştim. O günlerden bugüne ilerleyen zaman, bu tespitlerin içinin ne kadar dolu olduğunu acı acı gösterdi, gösteriyor ve gidişata bakılırsa göstermeye de devam edecek.
Fakat, devletin kendi vatandaşına kullandığı orantısız zulümle uzayıp giden yıllar ve bu yıllar içinde Türkiye insanının göstermiş olduğu teslimiyetçi tavır bana şimdilerde şunu dedirtiyor; verdikleri fetvalarla devletin yaptığı zulümleri meşrulaştıran parti müftüleri–bence artık mertebe kat’ ettiler, onlara devlet müftüleri demeliyiz- ile hesaplaşma en azından bu dünyada olmayacak gibi. Bir başka tabirle, Mümtaz’er Hocanın söylediğinin tam aksine bunlarla hesaplaşmadan bu dönem kapanacak ve ihtimal hesaplaşma ahirete kalacak.
Neden böyle düşünüyorum?
Savaş Genç söyledi; “17/25 dosyasının gerçek ve somut delilerle ispatlanmış, cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk davası olduğu ortaya çıktı ama toplumda en ufak değişim olmadı.” Ben de aynı düşünceye evrildim. Bugün itibariyle öyle bir kanaat hasıl oldu ki bende, bu iktidarın akl-ı selimin, fıtrat-ı sâlimenin kat’i surette kabul etmeyeceği, edemeyeceği hırsızlıktan çok daha büyük yanlışlıkları bütün çıplaklığı ile ortaya çıksa yine bir itiraz olmayacak.
Neden?
İşte en can alıcı soru bu. Onlarca sebep sıralayabilirsiniz. Bunlardan en önemlisi bana göre, devlet müftülerinin hala bir propaganda makinası gibi çalışmaları, gerek TV ekranları gerek gazete köşelerindeki yazıları ile mevcut durumu meşrulaştırmalarıdır. Aslında ben buna meşrulaştırma değil sui istimal diyorum. Bir örnek vereyim ki zaten okuduğunuz yazıyı yazmaya beni sevk eden sebep de o. Geçenlerde bizim İlahiyat canibinde neler oluyor diye uzunca bir aradan sonra bazı konuşmaları dinledim ardı ardına. İlahiyat fakültelerinden birisinde tefsir hocalığı yapan bir akademisyen, Hz. Ebu Bekir dönemindeki “Ridde Savaşları” diye tarihe mal olan hadiseleri anlatıyor. Malum o hadiselerin çıkış sebebi; bazılarının “Biz namaz kılarız ama zekat veremeyiz” demeleri ile başlıyor. Bazıları bunu dini ve itikadi bir mevzu gibi ele alsa da, Hoca doğru bir tespitle bunun siyasi ve tarihi bir mesele olduğunu söylüyor. Buradaki temel sorunun Hz. Ebu Bekir başkanlığındaki devletin otoritesini kabullenmeme olduğunun altını çiziyor.
Pekala bu durumda ne yapılır?
Diyor ki Hoca mealen; Hz. Ebu Bekir gibi yumuşak fıtratlı bir insan sanki aslan kesiliyor ve ‘Hz. Peygamber döneminde verdikleri zekatı bana vermezlerse savaş ilan ederim’ diyor; bunun karşısında Hz. Ömer gibi âteşîn fıtrat ise, tam aksine sadece zekat vermemelerinden hareketle Müslümanlara savaşamazsın tezini ileri sürüyor.’ Ve hoca devletin maslahatı kavramına vurgu yaparak Hz. Ebu Bekir haklıydı deyip sözlerine noktalı virgül koyuyor. Dediklerine o günkü şartları nazar-ı itibare alarak katılıyorum. Hatta daha başka çıkarımlar da yapılabilir.
Ama asıl mesele onun noktalı virgülden sonra yaptığı çıkarımlar. Yazmama gerek yok sanırım. Sözün nereye getirilebileceğini tahmin ediyorsunuz; terör örgütü nitelemesi diline doladığı sözcüklerle cemaat diyor, devlete isyan diyor ve insanların vicdanlarını kanatan hadiselerin hiç birisini görmeksizin her gün devam eden zulümlere alan açıyor. Subliminal falan değil, açıkça zalimlere “devletin maslahatı” diyerek zulümlerine devam edebileceklerini söylüyor. Hz. Ebu Bekir gibi mülayim bir insanın yaptıklarını da delil göstererek devam edebilirsiniz mesajını veriyor. Bu arada belirteyim, yaptığı kıyas ve ona bağlı olarak elde etmiş olduğu çıkarımın yanlışlığı hakkında bir satır bile yazmayı hem israf hem de okuyucunun aklına hakaret sayarım.
Karar mercii ve uygulayıcılarındaki insanlar bundan ne kadar etkileniyor, bu destekler olmasa zulümleri hafifler mi veya zulümden vazgeçerler mi, bilmiyorum ama bunun tabandaki vicdan körlüğünü destekleyen bir unsur olduğunda hiç şüphem yok ve hesaplaşma konusundaki düşünce değişikliğimi destekleyen unsurlardan birisi işte bu.
Bitireyim; 16 Temmuz günü yazdığım yazıda “Ahiret çok şenlikli olacak.” demiştim ironiyi de içinde barındıran bir deyimle. İnanıyorum, hâkimin ve şahidin Allah olduğu o hesap zemini gerçekten çok ama çok şenlikli olacak. Şöyle canlandırın hayalinizde, la teşbih vela temsil, Adil-i Mutlak olan Allah, Ahkamü’l -Hakimin olarak hüküm verecek. Ama O aynı zamanda da davanın ilk elden şahidi. Davacı mazlumlar, mağdurlar, masumlar; davalılar ise zalimler ve yandaşları. Evet, tekrar edeyim, hiçbir şeyden habersiz, iyi niyet ve samimi gayretlerle Allah’ın rızasını kazanmak için maddi-manevi fedakârlıklarla insanlığa ve Müslümanlığa nice hizmetler eden bugünün mazlum ve mağdurlarıyla, zikretmeye yüreğimizin yetmediği zulümleri reva gören zalimlerin ve devlet müftüleri başta olmak üzere onlara destek veren yandaşlarının mizanda hesaplaşmaları çok şenlikli olacak.
Son günlerde dilime pelesenk bir hadisle noktayı koyayım: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz.”
[Ahmet Kurucan] 19.3.2018 [TR724]
AhmetKurucan@Tr724.com @aKurucan
17/25 Aralık sonrası “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası gibi fetvaların havalarda uçuştuğu dönemde yazmıştı bu tespitini Hoca. Ben de onlarca yazımda bu görüşü destekledim. Kaldı ki Hoca yalnız da değildi. Benzeri cümlelerle aynı noktaya vurgu yapan onlarca insan çıktı. Ali Bulaç’ın “Dindarlığın içini boşaltıyorlar.” cümlesi aklıma gelen ilk örneklerden biri. Ben bunu acizane bir adım daha ileri götürmüş, “Dindarlığın değil dinin içini boşaltıyorlar” demiştim. O günlerden bugüne ilerleyen zaman, bu tespitlerin içinin ne kadar dolu olduğunu acı acı gösterdi, gösteriyor ve gidişata bakılırsa göstermeye de devam edecek.
Fakat, devletin kendi vatandaşına kullandığı orantısız zulümle uzayıp giden yıllar ve bu yıllar içinde Türkiye insanının göstermiş olduğu teslimiyetçi tavır bana şimdilerde şunu dedirtiyor; verdikleri fetvalarla devletin yaptığı zulümleri meşrulaştıran parti müftüleri–bence artık mertebe kat’ ettiler, onlara devlet müftüleri demeliyiz- ile hesaplaşma en azından bu dünyada olmayacak gibi. Bir başka tabirle, Mümtaz’er Hocanın söylediğinin tam aksine bunlarla hesaplaşmadan bu dönem kapanacak ve ihtimal hesaplaşma ahirete kalacak.
Neden böyle düşünüyorum?
Savaş Genç söyledi; “17/25 dosyasının gerçek ve somut delilerle ispatlanmış, cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk davası olduğu ortaya çıktı ama toplumda en ufak değişim olmadı.” Ben de aynı düşünceye evrildim. Bugün itibariyle öyle bir kanaat hasıl oldu ki bende, bu iktidarın akl-ı selimin, fıtrat-ı sâlimenin kat’i surette kabul etmeyeceği, edemeyeceği hırsızlıktan çok daha büyük yanlışlıkları bütün çıplaklığı ile ortaya çıksa yine bir itiraz olmayacak.
Neden?
İşte en can alıcı soru bu. Onlarca sebep sıralayabilirsiniz. Bunlardan en önemlisi bana göre, devlet müftülerinin hala bir propaganda makinası gibi çalışmaları, gerek TV ekranları gerek gazete köşelerindeki yazıları ile mevcut durumu meşrulaştırmalarıdır. Aslında ben buna meşrulaştırma değil sui istimal diyorum. Bir örnek vereyim ki zaten okuduğunuz yazıyı yazmaya beni sevk eden sebep de o. Geçenlerde bizim İlahiyat canibinde neler oluyor diye uzunca bir aradan sonra bazı konuşmaları dinledim ardı ardına. İlahiyat fakültelerinden birisinde tefsir hocalığı yapan bir akademisyen, Hz. Ebu Bekir dönemindeki “Ridde Savaşları” diye tarihe mal olan hadiseleri anlatıyor. Malum o hadiselerin çıkış sebebi; bazılarının “Biz namaz kılarız ama zekat veremeyiz” demeleri ile başlıyor. Bazıları bunu dini ve itikadi bir mevzu gibi ele alsa da, Hoca doğru bir tespitle bunun siyasi ve tarihi bir mesele olduğunu söylüyor. Buradaki temel sorunun Hz. Ebu Bekir başkanlığındaki devletin otoritesini kabullenmeme olduğunun altını çiziyor.
Pekala bu durumda ne yapılır?
Diyor ki Hoca mealen; Hz. Ebu Bekir gibi yumuşak fıtratlı bir insan sanki aslan kesiliyor ve ‘Hz. Peygamber döneminde verdikleri zekatı bana vermezlerse savaş ilan ederim’ diyor; bunun karşısında Hz. Ömer gibi âteşîn fıtrat ise, tam aksine sadece zekat vermemelerinden hareketle Müslümanlara savaşamazsın tezini ileri sürüyor.’ Ve hoca devletin maslahatı kavramına vurgu yaparak Hz. Ebu Bekir haklıydı deyip sözlerine noktalı virgül koyuyor. Dediklerine o günkü şartları nazar-ı itibare alarak katılıyorum. Hatta daha başka çıkarımlar da yapılabilir.
Ama asıl mesele onun noktalı virgülden sonra yaptığı çıkarımlar. Yazmama gerek yok sanırım. Sözün nereye getirilebileceğini tahmin ediyorsunuz; terör örgütü nitelemesi diline doladığı sözcüklerle cemaat diyor, devlete isyan diyor ve insanların vicdanlarını kanatan hadiselerin hiç birisini görmeksizin her gün devam eden zulümlere alan açıyor. Subliminal falan değil, açıkça zalimlere “devletin maslahatı” diyerek zulümlerine devam edebileceklerini söylüyor. Hz. Ebu Bekir gibi mülayim bir insanın yaptıklarını da delil göstererek devam edebilirsiniz mesajını veriyor. Bu arada belirteyim, yaptığı kıyas ve ona bağlı olarak elde etmiş olduğu çıkarımın yanlışlığı hakkında bir satır bile yazmayı hem israf hem de okuyucunun aklına hakaret sayarım.
Karar mercii ve uygulayıcılarındaki insanlar bundan ne kadar etkileniyor, bu destekler olmasa zulümleri hafifler mi veya zulümden vazgeçerler mi, bilmiyorum ama bunun tabandaki vicdan körlüğünü destekleyen bir unsur olduğunda hiç şüphem yok ve hesaplaşma konusundaki düşünce değişikliğimi destekleyen unsurlardan birisi işte bu.
Bitireyim; 16 Temmuz günü yazdığım yazıda “Ahiret çok şenlikli olacak.” demiştim ironiyi de içinde barındıran bir deyimle. İnanıyorum, hâkimin ve şahidin Allah olduğu o hesap zemini gerçekten çok ama çok şenlikli olacak. Şöyle canlandırın hayalinizde, la teşbih vela temsil, Adil-i Mutlak olan Allah, Ahkamü’l -Hakimin olarak hüküm verecek. Ama O aynı zamanda da davanın ilk elden şahidi. Davacı mazlumlar, mağdurlar, masumlar; davalılar ise zalimler ve yandaşları. Evet, tekrar edeyim, hiçbir şeyden habersiz, iyi niyet ve samimi gayretlerle Allah’ın rızasını kazanmak için maddi-manevi fedakârlıklarla insanlığa ve Müslümanlığa nice hizmetler eden bugünün mazlum ve mağdurlarıyla, zikretmeye yüreğimizin yetmediği zulümleri reva gören zalimlerin ve devlet müftüleri başta olmak üzere onlara destek veren yandaşlarının mizanda hesaplaşmaları çok şenlikli olacak.
Son günlerde dilime pelesenk bir hadisle noktayı koyayım: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz.”
[Ahmet Kurucan] 19.3.2018 [TR724]
AhmetKurucan@Tr724.com @aKurucan
Üç Aylar [Hakan Zafer]
Karşılaşılan durumların, davranışları, tecrübe ve bilgi birikiminden daha çok etkilediğine dair durum teorileri var. Mesela, ani bir şekilde karşınıza çıkan hırsızı görünce, ona değerli gelecek eşyaları istemeden hemen çıkarmaya çalışmak gibi.
Benzer “durumlar” tekrarla yaşanıyor. Karşınıza hırsızın eli silahlısı değil, dindar, vatanperver görünümlü olanları da çıkabiliyor. Dini argümanları ikna aracı olarak kullanmak kazandırdığı için sadece para çalmıyorlar. Bu argümanlarla, gelecek, umut, din, iman, ahlak da çalınabiliyor. Haliyle tüm tecrübe ve bilgi birikimine rağmen vatandaş, karşısında hırsız görmenin şokuyla cüzdanını, vicdanını hatta evladını teslim ediyor.
Peki, bu durum kaçınılmaz mıdır?
Ani ve ikna edici olması bir tarafa elbette aksi yönde davranılabilir. Dini argüman, özellikle de yemin kullanarak inandırmayı halkın önüne gerilmiş yalancı ve dayanıksız kalkan olarak nitelendiren Mücadele Suresinin 16. ayetini ilgilenenler için öneririm.
Aslında manzara ve içindekiler o kadar da masum değil. Eden sadece cüzdan kaptırmakla kendine etmiyor. Zira kıymetli olan sadece cüzdan değil.
Meşhur bir misal var.
Afrika’da bir milli parkta gezen iki turist, aniden karşılarında aslan görünce korkudan ne yapacaklarını bilememişler. Birinin aklına çantasından spor ayakkabısını çıkarıp giymek gelmiş. Diğeri, bu yaptığının saçma olduğunu, ne de olsa aslandan hızlı koşamayacağını söylemiş. Spor ayakkabısını giyinen turist, arkadaşına dönüp “ben aslandan değil senden hızlı koşmak için giydim” demiş.
Allah müstahaklarını versin, aç aslanı kendinden uzak tutmak adına her mahalleden on binlerce masumu yem eden milyonlar varken yırtıcı pençe darbeleri karşısında dağılmamak ne mümkün?
Kısmi körlük yaşatan, bir şeylere, birilerine toz kondurmama gayretinden bıkıp gerçeğe dönerek baştan başlamalıyız toparlanmaya. Tozdur konar. Nesi var tozlanmanın? Rüzgârlı vadiden geçiyorsa toz, toprak konar insan üstüne. “Her şey dinsin de hele” diye beklemez, vaktinde muteber sorumluluklarını Hakk (cc), hakikat aşkına yapma yoluna düşersen ağzına, gözüne toz kaçar.
En baştan başlamalı…
Hem rüzgâr, sahneye kendinden sonra yağmuru davet eder. Tozu toprağı çamura çevirip ayağının altına akıtan yağmuru. Rüzgâr, toz, yağmur, çamur derken paçaları sıvayıp yeniden yola koyulmalı.
Saptan samanı ayırarak başlamalı. Hatta, iyilik kötülük tanımını alfabe bilerek ta en baştan.
Şu helal şu harama,
Neyin cömertlik, neyin desinler olduğuna,
Neyin iffet, neyin mizaç olduğuna,
Kolay konuşmaktan, hakkı değilse susmaya,
Hak, rızık, nasip, rüşvet nedir sorgusuna,
“Etli, sütlü ile işim olmaz” demekten “yoksa ben bir zalim miyim” şüphesine kadar…
“Kul muyum kendi çapında bir tanrı mı” ayrımını yapacak kadar da keskin.
*****
Bugün mübarek günlerin başlangıcı. Kafayı iki el arasına sıkıştırıp yeniden muhasebe yapmanın, geçmişi masaya yatırmanın, tartmanın tam zamanı. Aman ne olur, bunları bezirganlara kanıp ritüel çuvalına çevirmeden yapın lütfen. Din sizin dininiz. Peygamber size, evet tam da size gönderildi. Siz anlayasınız diye Kitaba elçilik yaptı. Öyle bir yaşantıladı ki o kitabı, tarif için kullanacağımız hayranlık lügati solda sıfır.
Tam zamanı toparlanmanın. Herkes elindeki acı ölçerleri ve kulluk tartan terazisini bir kenara bırakıp bir yerlerden başlamalı.
Şair İsmet Özel’in gediğine oturmuş lafıyla bitireyim:
“Toparlanın, bir yere gitmiyoruz.”
[Hakan Zafer] 19.3.2018 [TR724]
Benzer “durumlar” tekrarla yaşanıyor. Karşınıza hırsızın eli silahlısı değil, dindar, vatanperver görünümlü olanları da çıkabiliyor. Dini argümanları ikna aracı olarak kullanmak kazandırdığı için sadece para çalmıyorlar. Bu argümanlarla, gelecek, umut, din, iman, ahlak da çalınabiliyor. Haliyle tüm tecrübe ve bilgi birikimine rağmen vatandaş, karşısında hırsız görmenin şokuyla cüzdanını, vicdanını hatta evladını teslim ediyor.
Peki, bu durum kaçınılmaz mıdır?
Ani ve ikna edici olması bir tarafa elbette aksi yönde davranılabilir. Dini argüman, özellikle de yemin kullanarak inandırmayı halkın önüne gerilmiş yalancı ve dayanıksız kalkan olarak nitelendiren Mücadele Suresinin 16. ayetini ilgilenenler için öneririm.
Aslında manzara ve içindekiler o kadar da masum değil. Eden sadece cüzdan kaptırmakla kendine etmiyor. Zira kıymetli olan sadece cüzdan değil.
Meşhur bir misal var.
Afrika’da bir milli parkta gezen iki turist, aniden karşılarında aslan görünce korkudan ne yapacaklarını bilememişler. Birinin aklına çantasından spor ayakkabısını çıkarıp giymek gelmiş. Diğeri, bu yaptığının saçma olduğunu, ne de olsa aslandan hızlı koşamayacağını söylemiş. Spor ayakkabısını giyinen turist, arkadaşına dönüp “ben aslandan değil senden hızlı koşmak için giydim” demiş.
Allah müstahaklarını versin, aç aslanı kendinden uzak tutmak adına her mahalleden on binlerce masumu yem eden milyonlar varken yırtıcı pençe darbeleri karşısında dağılmamak ne mümkün?
Kısmi körlük yaşatan, bir şeylere, birilerine toz kondurmama gayretinden bıkıp gerçeğe dönerek baştan başlamalıyız toparlanmaya. Tozdur konar. Nesi var tozlanmanın? Rüzgârlı vadiden geçiyorsa toz, toprak konar insan üstüne. “Her şey dinsin de hele” diye beklemez, vaktinde muteber sorumluluklarını Hakk (cc), hakikat aşkına yapma yoluna düşersen ağzına, gözüne toz kaçar.
En baştan başlamalı…
Hem rüzgâr, sahneye kendinden sonra yağmuru davet eder. Tozu toprağı çamura çevirip ayağının altına akıtan yağmuru. Rüzgâr, toz, yağmur, çamur derken paçaları sıvayıp yeniden yola koyulmalı.
Saptan samanı ayırarak başlamalı. Hatta, iyilik kötülük tanımını alfabe bilerek ta en baştan.
Şu helal şu harama,
Neyin cömertlik, neyin desinler olduğuna,
Neyin iffet, neyin mizaç olduğuna,
Kolay konuşmaktan, hakkı değilse susmaya,
Hak, rızık, nasip, rüşvet nedir sorgusuna,
“Etli, sütlü ile işim olmaz” demekten “yoksa ben bir zalim miyim” şüphesine kadar…
“Kul muyum kendi çapında bir tanrı mı” ayrımını yapacak kadar da keskin.
*****
Bugün mübarek günlerin başlangıcı. Kafayı iki el arasına sıkıştırıp yeniden muhasebe yapmanın, geçmişi masaya yatırmanın, tartmanın tam zamanı. Aman ne olur, bunları bezirganlara kanıp ritüel çuvalına çevirmeden yapın lütfen. Din sizin dininiz. Peygamber size, evet tam da size gönderildi. Siz anlayasınız diye Kitaba elçilik yaptı. Öyle bir yaşantıladı ki o kitabı, tarif için kullanacağımız hayranlık lügati solda sıfır.
Tam zamanı toparlanmanın. Herkes elindeki acı ölçerleri ve kulluk tartan terazisini bir kenara bırakıp bir yerlerden başlamalı.
Şair İsmet Özel’in gediğine oturmuş lafıyla bitireyim:
“Toparlanın, bir yere gitmiyoruz.”
[Hakan Zafer] 19.3.2018 [TR724]
Yaşananların sorumlusu Barolar Birliği’dir [Nurullah Albayrak]
Yaşanan işkence ve hukuksuzluğun en önemli müsebbibi tabii ki iktidar temsilcileri ve iktidara yaranma amacıyla kendisini öne atan bazı kamu görevlileridir. İşkencenin ve hukuksuzluğun devam etmesinde en önemli kusur ise hiç şüphe yok ki Barolar ve Türkiye Barolar Birliği yöneticileridir.
Terör şubede çalışan bir emniyet amiri işkenceyle ilgili kendisine sorduğum bir soru üzerine; kollukta işkencenin sona ermesinin en önemli nedeninin, avukatlar tarafından işkence yaptığı söylenen polisler ve göz yuman sorumlular hakkında yapılan şikayetler ve açtıkları davalar olmuştur, demiştir. Uygulamayı bilen herkes bu tespite katılacaktır.
Ceza yargılamasında avukatların en önemli fonksiyonu; hukuka aykırı eylem ve işlem yapılmasını engellemek, hukuk kurallarının da tam olarak uygulanmasını sağlamaktır. Hukuk kuralları doğru olarak uygulansa zaten hukuk dışı bir muameleyle karşılaşılmayacaktır.
Şu an ne yazık ki kamu görevi olan bu vazife avukatlar tarafından hakkıyla yerine getirilmemektedir. Bunun en önemli sebebi de başta Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu olmak üzere baro yönetimleri tarafından, siyasi ya da hukuk dışı nedenlerle yaşanan işkencelere ve hukuksuzluklara ses çıkartılmaması hatta müdahale edilmesini sağlamayarak dolaylı olarak da destek olunmasıdır.
Metin Feyzioğlu’nun medyada yer alan bir açıklamasında, ‘Karanlık işlere karıştığı söylenen okul müdürünün iadesi talep edilmiş. Aleyhinde son derece ciddi deliller var ve Türkiye’ye iade edilmesine itiraz etmiş. Duruşma açılmış. İade edilecek, iadeden kaçış yok…’ şeklinde değerlendirme yer almıştır. Bu değerlendirmenin hukuktan ne kadar uzak olduğunu izah etmeye gerek yok. Bu açıklamayı okuyan ve duyan herkes bunun hukuki bir değerlendirme olmayacağını söyleyecektir. O nedenle konuşma içindeki hukuksuzluklara değinmeyeceğim.
AKP Hükümetinin, son iki yıldır suçluların iadesi antlaşmalarının öngördüğü yöntemlerin dışına çıkarak, yurt dışından zorla adam kaçırmakta ve illegal şekilde Türkiye’ye getirmekte olduğu bilinmektedir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler ve Human Rights Watch gibi kuruluşların raporlarına da yansıdığı gibi, Türkiye’de son yıllarda işkence tekrar sistematik olarak uygulanan bir sorgu yöntemine dönüşmüştür. Enver Kılıç örneğinde olduğu gibi, yurt dışından Türk makamlarınca kaçırılan bazı kişilerden ise 170 gün geçmesine rağmen haber dahi alınamamaktadır. Türkiye içinde de onlarca kişi bu şekilde kaçırılmış olup, uzunca bir zamandır bu kişilerden de hiçbir haber alınamamaktadır.
1990’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan bazı olaylar, yasa dışı şekilde kaçırılan kişilere, yasa dışına çıkmış bazı görevlilerce işkence yapıldığı, daha sonra da kendilerinden bir daha haber alınamadığı AİHM kararlarına konu olmuştur (Kurt/Türkiye, Timurtaş/Türkiye, Er ve diğerleri/Türkiye). Ayrıca özellikle 15 Temmuz 2016 sonrası Ankara, Antalya, Afyon, Bartın, Zonguldak, Kırıkkale ve Balıkesir gibi bazı illerde şüphelilere nezarethane ve cezaevlerinde işkence yapılarak ifade alındığı mahkeme kayıtlarına geçmiş olup son dönemde siyasi amaçlarla işkencenin tekrar Türkiye’de uygulanan ve neyazık ki tolere edilen bir sorgu yöntemine dönüştüğü anlaşılmaktadır.
Uluslararası medyada ve Amnesty International gibi kuruluşların raporlarında işkence yapıldığı yönünde ciddi deliller olduğu belirtilmesine rağmen sorumlular hakkında hiçbir soruşturma açılmamıştır. Oysa işkence suçunu soruşturmak için şikâyette bulunmaya dahi gerek yoktur; savcılar resen soruşturma yürütüp sorumluları ortaya çıkarmak zorundadır.
Böyle bir tabloda TBB Başkanı sıfatına sahip olan birisinin yapacağı açıklama; işkencenin sonlandırılması, işkence zanlılarının soruşturulması, yargılanması ve bu konunun takipçisi olacaklarının duyurulması olmalıdır.
Ne yazık ki en önemli sorumluluk sahibi olan Barolar ve CMK kapsamında atanan avukatlar görevlerini hakkıyla yerine getirmedikleri için sorumluluk yine mağdurlara ve hukuksuzluklarla mücadele etmeyi sorumluluk olarak gören avukatlara düşmektedir.
Bu kapsamda;
➢ İşkence ve kötü muameleye maruz kalanlar,
➢ Hamile, yeni doğum yapmış ya da küçük çocuğuyla birlikte tutuklu olanlar,
➢ Bakıma muhtaç hasta ve yaşlı tutuklular,
➢ Cezaevinde tecrit altında tutulan tutuklular,
➢ Kaçırılan ve yurtdışından zorla Türkiye’ye götürülenler,
Yapılan bu hukuksuzluklarla sonuna kadar mücadele etmelidir. Yapılan hukuksuzluk ve şiddet arttıkça hukuki mücadele ise aynı güçle artırılarak yapılmalıdır.
Öncelikle; netice alınamaz, başvuru yapsak da kimse bizi dikkate almıyor, AYM karar verse de kararına mahkemeler zaten uymuyor, AİHM yaşanan bunca zulüm olmasına rağmen hala siyasi davranıyor düşüncesi hukuksuzca muamele yapanların hukuksuzluk yapmalarına cesaret vermekten başka bir işe yaramayacaktır.
Hukuki mücadele sonuna kadar korkusuzca takip edilmelidir. İtiraz edersem bana bir şey yaparlar mı? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurursam tahliye olmam engellenir mi? BM’ye başvursam mahkeme aleyhe bir değerlendirmede bulunur mu? Mağduriyeti giderme adına uluslararası kurumlara başvuru yaparsam bir sorun olur mu? gibi düşünceler haklı ancak doğru düşünceler değildir.
İkinci olarak ise, yaşanan tüm hukuksuzlukların sonlandırılmasının mağdurun kimliğine bakılmadan birlikte mücadele etmekten geçtiği unutulmamalıdır.
Hangi görüşten olursa olsun mağdur olan herkes birlikte hareket etmeli; işkenceye, adam kaçırmaya, hamile kadınların tutuklanmasına, yaşlı ve hastaların tutuklanmasına, küçük çocuklarıyla kadınların cezaevine konulmasına, insanların yerinden yurdundan edilmesine, ayrımcılığa, kin ve nefrete hayır diyen herkes birlikte hareket etmelidir.
Kendilerinde sorumluluk gören biz hukukçulara düşen de; başta işkenceciler olmak üzere, işkenceye göz yuman ve destek olanlar da dahil olmak üzere, hukuksuz uygulamalarda katkısı olan tüm sorumluların hukuk nezdinde hesap vermelerini sağlamak olacaktır…
[Nurullah Albayrak] 19.3.2018 [TR724]
Terör şubede çalışan bir emniyet amiri işkenceyle ilgili kendisine sorduğum bir soru üzerine; kollukta işkencenin sona ermesinin en önemli nedeninin, avukatlar tarafından işkence yaptığı söylenen polisler ve göz yuman sorumlular hakkında yapılan şikayetler ve açtıkları davalar olmuştur, demiştir. Uygulamayı bilen herkes bu tespite katılacaktır.
Ceza yargılamasında avukatların en önemli fonksiyonu; hukuka aykırı eylem ve işlem yapılmasını engellemek, hukuk kurallarının da tam olarak uygulanmasını sağlamaktır. Hukuk kuralları doğru olarak uygulansa zaten hukuk dışı bir muameleyle karşılaşılmayacaktır.
Şu an ne yazık ki kamu görevi olan bu vazife avukatlar tarafından hakkıyla yerine getirilmemektedir. Bunun en önemli sebebi de başta Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu olmak üzere baro yönetimleri tarafından, siyasi ya da hukuk dışı nedenlerle yaşanan işkencelere ve hukuksuzluklara ses çıkartılmaması hatta müdahale edilmesini sağlamayarak dolaylı olarak da destek olunmasıdır.
Metin Feyzioğlu’nun medyada yer alan bir açıklamasında, ‘Karanlık işlere karıştığı söylenen okul müdürünün iadesi talep edilmiş. Aleyhinde son derece ciddi deliller var ve Türkiye’ye iade edilmesine itiraz etmiş. Duruşma açılmış. İade edilecek, iadeden kaçış yok…’ şeklinde değerlendirme yer almıştır. Bu değerlendirmenin hukuktan ne kadar uzak olduğunu izah etmeye gerek yok. Bu açıklamayı okuyan ve duyan herkes bunun hukuki bir değerlendirme olmayacağını söyleyecektir. O nedenle konuşma içindeki hukuksuzluklara değinmeyeceğim.
AKP Hükümetinin, son iki yıldır suçluların iadesi antlaşmalarının öngördüğü yöntemlerin dışına çıkarak, yurt dışından zorla adam kaçırmakta ve illegal şekilde Türkiye’ye getirmekte olduğu bilinmektedir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler ve Human Rights Watch gibi kuruluşların raporlarına da yansıdığı gibi, Türkiye’de son yıllarda işkence tekrar sistematik olarak uygulanan bir sorgu yöntemine dönüşmüştür. Enver Kılıç örneğinde olduğu gibi, yurt dışından Türk makamlarınca kaçırılan bazı kişilerden ise 170 gün geçmesine rağmen haber dahi alınamamaktadır. Türkiye içinde de onlarca kişi bu şekilde kaçırılmış olup, uzunca bir zamandır bu kişilerden de hiçbir haber alınamamaktadır.
1990’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan bazı olaylar, yasa dışı şekilde kaçırılan kişilere, yasa dışına çıkmış bazı görevlilerce işkence yapıldığı, daha sonra da kendilerinden bir daha haber alınamadığı AİHM kararlarına konu olmuştur (Kurt/Türkiye, Timurtaş/Türkiye, Er ve diğerleri/Türkiye). Ayrıca özellikle 15 Temmuz 2016 sonrası Ankara, Antalya, Afyon, Bartın, Zonguldak, Kırıkkale ve Balıkesir gibi bazı illerde şüphelilere nezarethane ve cezaevlerinde işkence yapılarak ifade alındığı mahkeme kayıtlarına geçmiş olup son dönemde siyasi amaçlarla işkencenin tekrar Türkiye’de uygulanan ve neyazık ki tolere edilen bir sorgu yöntemine dönüştüğü anlaşılmaktadır.
Uluslararası medyada ve Amnesty International gibi kuruluşların raporlarında işkence yapıldığı yönünde ciddi deliller olduğu belirtilmesine rağmen sorumlular hakkında hiçbir soruşturma açılmamıştır. Oysa işkence suçunu soruşturmak için şikâyette bulunmaya dahi gerek yoktur; savcılar resen soruşturma yürütüp sorumluları ortaya çıkarmak zorundadır.
Böyle bir tabloda TBB Başkanı sıfatına sahip olan birisinin yapacağı açıklama; işkencenin sonlandırılması, işkence zanlılarının soruşturulması, yargılanması ve bu konunun takipçisi olacaklarının duyurulması olmalıdır.
Ne yazık ki en önemli sorumluluk sahibi olan Barolar ve CMK kapsamında atanan avukatlar görevlerini hakkıyla yerine getirmedikleri için sorumluluk yine mağdurlara ve hukuksuzluklarla mücadele etmeyi sorumluluk olarak gören avukatlara düşmektedir.
Bu kapsamda;
➢ İşkence ve kötü muameleye maruz kalanlar,
➢ Hamile, yeni doğum yapmış ya da küçük çocuğuyla birlikte tutuklu olanlar,
➢ Bakıma muhtaç hasta ve yaşlı tutuklular,
➢ Cezaevinde tecrit altında tutulan tutuklular,
➢ Kaçırılan ve yurtdışından zorla Türkiye’ye götürülenler,
Yapılan bu hukuksuzluklarla sonuna kadar mücadele etmelidir. Yapılan hukuksuzluk ve şiddet arttıkça hukuki mücadele ise aynı güçle artırılarak yapılmalıdır.
Öncelikle; netice alınamaz, başvuru yapsak da kimse bizi dikkate almıyor, AYM karar verse de kararına mahkemeler zaten uymuyor, AİHM yaşanan bunca zulüm olmasına rağmen hala siyasi davranıyor düşüncesi hukuksuzca muamele yapanların hukuksuzluk yapmalarına cesaret vermekten başka bir işe yaramayacaktır.
Hukuki mücadele sonuna kadar korkusuzca takip edilmelidir. İtiraz edersem bana bir şey yaparlar mı? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurursam tahliye olmam engellenir mi? BM’ye başvursam mahkeme aleyhe bir değerlendirmede bulunur mu? Mağduriyeti giderme adına uluslararası kurumlara başvuru yaparsam bir sorun olur mu? gibi düşünceler haklı ancak doğru düşünceler değildir.
İkinci olarak ise, yaşanan tüm hukuksuzlukların sonlandırılmasının mağdurun kimliğine bakılmadan birlikte mücadele etmekten geçtiği unutulmamalıdır.
Hangi görüşten olursa olsun mağdur olan herkes birlikte hareket etmeli; işkenceye, adam kaçırmaya, hamile kadınların tutuklanmasına, yaşlı ve hastaların tutuklanmasına, küçük çocuklarıyla kadınların cezaevine konulmasına, insanların yerinden yurdundan edilmesine, ayrımcılığa, kin ve nefrete hayır diyen herkes birlikte hareket etmelidir.
Kendilerinde sorumluluk gören biz hukukçulara düşen de; başta işkenceciler olmak üzere, işkenceye göz yuman ve destek olanlar da dahil olmak üzere, hukuksuz uygulamalarda katkısı olan tüm sorumluların hukuk nezdinde hesap vermelerini sağlamak olacaktır…
[Nurullah Albayrak] 19.3.2018 [TR724]
Üniversite hastanelerini kim batırdı? [Semih Ardıç]
Üniversite hastanelerinin medikal firmaları başta olmak üzere piyasaya 3,5 milyar Türk Lirası borcu var. Bu rakam 31 Aralık 2017 itibarıyla. O günden bu yana borç daha da arttı.
Sütten ağzı yanan firmalar tıp fakültelerine bağlı hastanelerin ihalelerine girmek istemiyor. Tedaviler için elzem sarf malzemelerinin temini aksıyor. Kanser gibi riski yüksek hastalıkların tedavilerinde gecikmeler yaşanıyor.
Bozulan cihazların tamiri tehir ediliyor. Cihazların periyodik bakımları yapılamıyor. Tasarruf tedbirleri ya da fakülte dekanlarının, hekimlerin geliştirdiği verimlilik formülleri ile bir yere kadar…
HEKİMLERİ YARIŞ ATI GİBİ GÖREN SİSTEM
Türkiye’de 81 milyonu birebir alakadar eden sağlık sektöründe gelinen noktada popülizm iflas etmiştir. Üniversite hastanelerini de ‘yarış atı’ gibi gören iktidar, performans odaklı tedavi hizmetlerinde ısrar etmiş ve sistem çökmüştür.
Niteliğin yerini nicelik aldığı günden beri Türkiye’de sağlık da excel tablolarda bir satır olarak görülüyor. Sadece Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nin medikal firmalara 250 milyon TL vadesi geçmiş borcu var.
İstanbul (Çapa) Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hastaneleri de 600 milyon TL’ye yakın borcunu ödeyemedi. İki hastanenin borçlarını 4 sene gecikmeli ödeyebilmesi krizin evsafı hakkında mühim bir ipucu.
Hastaneler günlük temizlik, yemek ve ulaştırma gibi hizmetlerini bile ifa etmekte zorlanıyor.
TÜRK TABİPLER BİRLİĞİ: MEVCUT SİSTEM AYAKTA KALAMAZ
Türk Tabipler Birliği Başkanı Raşit Tükel’in şu sözleri krizin giderek derinleşeceğini ortaya koyuyor: “Üniversite hastanelerinin gelirlerinin, giderlerinin çok altında kaldığı için borç yükünden kurtulmalarının mümkün olmadığını ve borçlanmanın giderek arttığını görüyoruz. Eğitim ve araştırmaya öncelik veren, nitelikli sağlık hizmeti sunumunu temel alan, genel bütçeden desteklenen bir sisteme geçilmeli. Mevcut sistem hiçbir şekilde ayakta kalamaz.”
Tükel’e göre mevcut haliyle Sağlık Bakanlığı hastaneleri de ayakta kalamaz, ancak Sağlık Bakanlığı kendi hastanelerini bir şekilde finanse ettiği için kriz öteleniyor. Fakat üniversite hastanelerinin böyle bir desteği de yok.
ÜNİVERSİTE HASTANELERİNİN HALİ İÇLER ACISI
Üniversite hastaneleri 42 TL muayene fark ücreti ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun belirlediği ödemeler haricinde gelire sahip değil. Personel harcamaları, işletme giderleri ve performans geri ödemesi, cihaz alım, bakım masrafları tamamen döner sermayeden karşılanıyor.
Kapıya üniversite ya da tıp fakültesi hastanesi yazmakla orası tıp fakültesi olmuyor. Talebeleri hekimliğe hazırlayan tıp fakültelerinin uygulama ve araştırma birimlerinde iflastan bahsediliyorsa kimse sağlık hizmetlerinin kalitesinden, sıhhatinden emin olamaz.
Hekim adaylarını böyle bir kaosun içinde yetiştirdiğinizden diğer devletlerin, yabancı üniversitelerin er ya da geç haberi olacak.
Mezunların keyfiyet ve kabiliyetlerinde müşahede edilen gerileme zaten fazla söze hacet bırakmayacaktır. Mali krizin tetiklediği diğer aksaklıklar tıp fakültesi diplomalarına denklik tanıyan batıdaki üniversitelerin de devletlerin de bakışını değiştirebilir.
10 SENE SONRA TIP FAKÜLTESİ DİPLOMASI DIŞARIDA TANINMAZSA
Böyle giderse 10 sene sonra Türkiye’den gelen tıp fakültesi mezunlarını Almanya ya da ABD’nin tanımaması halinde bu yüz kızartıcı tablonunu hesabını kim verecek?
İhale, ameliyat ve muayene adedi gibi sayıların arasında kaybolan üniversite hastanelerini iflasın eşiğine getiren hükûmetin özel hastanelerde dönen yolsuzluklara göz yumması da madalyonun diğer yüzüdür.
Sayıştay’ın hazırladığı ‘Özel Hastaneler’ raporu Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan fazladan para almak için hile üstüne hile yapıldığı belirtiliyor. SGK’nın fazladan yaptığı ödeme tutarı 2016 yılında 2 milyar TL oldu.
HÜKÛMET, ÖZEL HASTANELERİN SGK’YI SOYMASINA SEYİRCİ
Özel hastaneler senelik 2 milyar TL vurgunu nasıl mı yapıyor? Sayıştay hileleri tek tek tespit etmiş:
-Özel hastaneler sigortalılardan fazla tetkik istiyor.
-Sağlık sigortası olan kişinin muayene ve tetkik masrafları farklı tarihlerde hem SGK’ya hem de sigorta şirketine fatura edilerek SGK zarara uğratılıyor.
-SGK’dan hasta başına günlük muayene ücreti alabilmek için SGK’nın koyduğu günlük muayene sayısı kriteri sahte hastalarla tamamlanıyor.
-Özel hastaneye giden hem SGK’lı hem özel sigortalı hasta için SGK’dan provizyon açıldığı gizleniyor.
-Özel sağlık sigortası olan hastalar da suiistimalin bir parçası. Sigorta yaptırmadan önce geçirilen rahatsızlıklar sigorta şirketine ödetiliyor. Her yıl ayakta teminatlı poliçelerin yüzde 90’ının fiyatı, bir sonraki yıl doktorların gereksiz talepleri yüzünden artıyor.
-İstanbul’da özel bir hastanede çalışan temizlik görevlisinin, kurumda çalıştığı süre boyunca 700 defa muayeneye bağlı işlem yaptırdığı gösterilmiş.
-Hasta taburcu olduktan sonra yataklı tedavisi varmış gibi gösteriliyor. Böylece hem SGK’dan hem sigorta şirketinden para alınıyor.
-SGK’nın doktorların günlük muayene sayısı için koyduğu kriter var, her branş için de hasta başına kuruma ödeme yapılıyor. Bu sayının altında kalan özel hastaneler vasıfsız hastane personelinin kimlik bilgileri ile muayene, tetkik, tahlil gösteriliyor.
SAYIŞTAY RAPORU NİYE GÖZARDI EDİLİYOR?
Üniversite hastanelerine ‘kendi yağında kavrul’ diyen hükûmet, kendisine yakın işadamı, hekim ya da fonların açtığı özel hastanelerin milletin vergileri üzerinden rant elde etmesine gelince hiç oralı olmuyor.
Halep oradaysa Sayıştay raporu burada. Niçin tespit edilen usûlsüz beyanların, muvazaalı işlem ve faturaların hesabı sorulmuyor?
Kamudan ya da özel sektörden senelik 2 milyar TL’yi bulan haksız kazancın fâilleri niye mahkeme önüne çıkarılmıyor?
İnsan hayatını hiçe sayan bu kirli nizamdan kim ya da kimler servet elde ediyor?
O borcu şimdilik Maliye Bakanlığı üstlendi.
Hasataneler 2020’den itibaren SGK’ya 60 eşit taksitte ödeyecek. Nasıl ödeyecekse artık?
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) Genel Müdürü olduğu devirde SSK’yı batırdığını iddia eden Adalet ve Kalkınma Partisi lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan acaba üniversite hastanelerinin perişan hali ve özel hastanelerde dolan dolaplar için ne düşünüyor?
Moda cümleyle sual edeyim: Üniversite hastanelerini kim batırdı?
[Semih Ardıç] 19.3.2018 [TR724]
Sütten ağzı yanan firmalar tıp fakültelerine bağlı hastanelerin ihalelerine girmek istemiyor. Tedaviler için elzem sarf malzemelerinin temini aksıyor. Kanser gibi riski yüksek hastalıkların tedavilerinde gecikmeler yaşanıyor.
Bozulan cihazların tamiri tehir ediliyor. Cihazların periyodik bakımları yapılamıyor. Tasarruf tedbirleri ya da fakülte dekanlarının, hekimlerin geliştirdiği verimlilik formülleri ile bir yere kadar…
HEKİMLERİ YARIŞ ATI GİBİ GÖREN SİSTEM
Türkiye’de 81 milyonu birebir alakadar eden sağlık sektöründe gelinen noktada popülizm iflas etmiştir. Üniversite hastanelerini de ‘yarış atı’ gibi gören iktidar, performans odaklı tedavi hizmetlerinde ısrar etmiş ve sistem çökmüştür.
Niteliğin yerini nicelik aldığı günden beri Türkiye’de sağlık da excel tablolarda bir satır olarak görülüyor. Sadece Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nin medikal firmalara 250 milyon TL vadesi geçmiş borcu var.
İstanbul (Çapa) Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hastaneleri de 600 milyon TL’ye yakın borcunu ödeyemedi. İki hastanenin borçlarını 4 sene gecikmeli ödeyebilmesi krizin evsafı hakkında mühim bir ipucu.
Hastaneler günlük temizlik, yemek ve ulaştırma gibi hizmetlerini bile ifa etmekte zorlanıyor.
TÜRK TABİPLER BİRLİĞİ: MEVCUT SİSTEM AYAKTA KALAMAZ
Türk Tabipler Birliği Başkanı Raşit Tükel’in şu sözleri krizin giderek derinleşeceğini ortaya koyuyor: “Üniversite hastanelerinin gelirlerinin, giderlerinin çok altında kaldığı için borç yükünden kurtulmalarının mümkün olmadığını ve borçlanmanın giderek arttığını görüyoruz. Eğitim ve araştırmaya öncelik veren, nitelikli sağlık hizmeti sunumunu temel alan, genel bütçeden desteklenen bir sisteme geçilmeli. Mevcut sistem hiçbir şekilde ayakta kalamaz.”
Tükel’e göre mevcut haliyle Sağlık Bakanlığı hastaneleri de ayakta kalamaz, ancak Sağlık Bakanlığı kendi hastanelerini bir şekilde finanse ettiği için kriz öteleniyor. Fakat üniversite hastanelerinin böyle bir desteği de yok.
ÜNİVERSİTE HASTANELERİNİN HALİ İÇLER ACISI
Üniversite hastaneleri 42 TL muayene fark ücreti ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun belirlediği ödemeler haricinde gelire sahip değil. Personel harcamaları, işletme giderleri ve performans geri ödemesi, cihaz alım, bakım masrafları tamamen döner sermayeden karşılanıyor.
Kapıya üniversite ya da tıp fakültesi hastanesi yazmakla orası tıp fakültesi olmuyor. Talebeleri hekimliğe hazırlayan tıp fakültelerinin uygulama ve araştırma birimlerinde iflastan bahsediliyorsa kimse sağlık hizmetlerinin kalitesinden, sıhhatinden emin olamaz.
Hekim adaylarını böyle bir kaosun içinde yetiştirdiğinizden diğer devletlerin, yabancı üniversitelerin er ya da geç haberi olacak.
Mezunların keyfiyet ve kabiliyetlerinde müşahede edilen gerileme zaten fazla söze hacet bırakmayacaktır. Mali krizin tetiklediği diğer aksaklıklar tıp fakültesi diplomalarına denklik tanıyan batıdaki üniversitelerin de devletlerin de bakışını değiştirebilir.
10 SENE SONRA TIP FAKÜLTESİ DİPLOMASI DIŞARIDA TANINMAZSA
Böyle giderse 10 sene sonra Türkiye’den gelen tıp fakültesi mezunlarını Almanya ya da ABD’nin tanımaması halinde bu yüz kızartıcı tablonunu hesabını kim verecek?
İhale, ameliyat ve muayene adedi gibi sayıların arasında kaybolan üniversite hastanelerini iflasın eşiğine getiren hükûmetin özel hastanelerde dönen yolsuzluklara göz yumması da madalyonun diğer yüzüdür.
Sayıştay’ın hazırladığı ‘Özel Hastaneler’ raporu Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan fazladan para almak için hile üstüne hile yapıldığı belirtiliyor. SGK’nın fazladan yaptığı ödeme tutarı 2016 yılında 2 milyar TL oldu.
HÜKÛMET, ÖZEL HASTANELERİN SGK’YI SOYMASINA SEYİRCİ
Özel hastaneler senelik 2 milyar TL vurgunu nasıl mı yapıyor? Sayıştay hileleri tek tek tespit etmiş:
-Özel hastaneler sigortalılardan fazla tetkik istiyor.
-Sağlık sigortası olan kişinin muayene ve tetkik masrafları farklı tarihlerde hem SGK’ya hem de sigorta şirketine fatura edilerek SGK zarara uğratılıyor.
-SGK’dan hasta başına günlük muayene ücreti alabilmek için SGK’nın koyduğu günlük muayene sayısı kriteri sahte hastalarla tamamlanıyor.
-Özel hastaneye giden hem SGK’lı hem özel sigortalı hasta için SGK’dan provizyon açıldığı gizleniyor.
-Özel sağlık sigortası olan hastalar da suiistimalin bir parçası. Sigorta yaptırmadan önce geçirilen rahatsızlıklar sigorta şirketine ödetiliyor. Her yıl ayakta teminatlı poliçelerin yüzde 90’ının fiyatı, bir sonraki yıl doktorların gereksiz talepleri yüzünden artıyor.
-İstanbul’da özel bir hastanede çalışan temizlik görevlisinin, kurumda çalıştığı süre boyunca 700 defa muayeneye bağlı işlem yaptırdığı gösterilmiş.
-Hasta taburcu olduktan sonra yataklı tedavisi varmış gibi gösteriliyor. Böylece hem SGK’dan hem sigorta şirketinden para alınıyor.
-SGK’nın doktorların günlük muayene sayısı için koyduğu kriter var, her branş için de hasta başına kuruma ödeme yapılıyor. Bu sayının altında kalan özel hastaneler vasıfsız hastane personelinin kimlik bilgileri ile muayene, tetkik, tahlil gösteriliyor.
SAYIŞTAY RAPORU NİYE GÖZARDI EDİLİYOR?
Üniversite hastanelerine ‘kendi yağında kavrul’ diyen hükûmet, kendisine yakın işadamı, hekim ya da fonların açtığı özel hastanelerin milletin vergileri üzerinden rant elde etmesine gelince hiç oralı olmuyor.
Halep oradaysa Sayıştay raporu burada. Niçin tespit edilen usûlsüz beyanların, muvazaalı işlem ve faturaların hesabı sorulmuyor?
Kamudan ya da özel sektörden senelik 2 milyar TL’yi bulan haksız kazancın fâilleri niye mahkeme önüne çıkarılmıyor?
İnsan hayatını hiçe sayan bu kirli nizamdan kim ya da kimler servet elde ediyor?
O borcu şimdilik Maliye Bakanlığı üstlendi.
Hasataneler 2020’den itibaren SGK’ya 60 eşit taksitte ödeyecek. Nasıl ödeyecekse artık?
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) Genel Müdürü olduğu devirde SSK’yı batırdığını iddia eden Adalet ve Kalkınma Partisi lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan acaba üniversite hastanelerinin perişan hali ve özel hastanelerde dolan dolaplar için ne düşünüyor?
Moda cümleyle sual edeyim: Üniversite hastanelerini kim batırdı?
[Semih Ardıç] 19.3.2018 [TR724]
Çok yiyen değil sağlıklı beslenen hasta olmaz!
Mevsim geçişlerinde yaşanan sıcaklık değişimleri sırasında hastalıklar sık sık kapınızı çalar. Bu dönemlerde en iyi korunma yöntemi sağlıklı beslenmeden geçiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, “Enfeksiyonlara karşı özellikle A ve C vitamininden zengin turunçgiller, nar, havuç, brokoli, kabak, brüksel lahanası, yeşil biber, karnabahar, mandalina, maydanoz, roka ve tere başta olmak üzere vücudumuz için çok değerlidir.” diyor. Hareketliliğin azaldığı kış ve sonbahar aylarında grip gibi olası enfeksiyonlara karşı bağışıklık sisteminizi güçlü tutmanız önemli. Tamam bunun için düzenli egzersiz yapılmalı. Peki beslenme nasıl olmalı?
A ve C vitamini
Öncelikle meyve, sebze ve lifli beslenmeye özen gösterilmeli. Bol lif içeren meyve ve sebzelerin kırmızı, mor, turuncu, yeşil renkleri ne kadar iyi antioksidanlar içerdiklerinin kanıtıdır.
Her gün 2-3 fincan bitki çayı
Meyve ve sebzelerin yanı sıra tam buğday, çavdar, kepekli ekmek tüketilmeli. Yulaf ezmesi ve kuru baklagiller beslenme planına eklendiğinde büyük oranda lifli beslenirsiniz. Yoğurt, kefir gibi probiyotikler de vücut direncimizi artırır. Enfeksiyonlara karşı bazı bitki çaylarını tüketmenin faydası çok. Her gün 2-3 fincan ıhlamur, zencefil, adaçayı, kuşburnu ya da ekinezya çayı bakterilere karşı bağışıklık sistemini güçlendirir. Omega-3 yağ asidi de bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirir. Omega-3 en fazla balıkta, semizotu ve cevizde bulunur.
Bol bol çorba ve su
Soğuk havalarda çorba içmeyi deneyin. Vücudun ihtiyacı olan ortalama 10 bardak (2 litre) suyu ihmal etmeyin. Su ihtiyacı idrarın renginden de anlaşılabilir. Koyu sarı ise su ihtiyacı karşılanmamış demektir. Su tüketimi, birçok faydasıyla birlikte metabolizmayı hızlandırmaya da yardımcı olur.
Tansiyon hastaları! Turşuya dikkat…
Turşu bağırsaklardaki yararlı bakterileri artırır. C vitamini başta olmak üzere çeşitli vitamin ve mineralleri turşudan alabiliriz. Fakat tuz oranı yüksek olduğu için özellikle tansiyon hastalarının dikkatli olması lazım.
Lifli besinler, bitki çayları, antioksidanlar…
İlaçların atıklarının bağırsaklara verdiği zarardan korunmak, kabızlık ve ishal için lifli besinleri ihmal etmeyin. Soğuk algınlığı, üst solunum yolu enfeksiyonları ve boğaz kuruluğunu önlemek istiyorsanız, kuşburnu çayını baş köşeye koyun. İhtiyacınız olan antioksidanları almak için et, süt, yoğurdu tadımlık dahi olsa sofranızdan eksik etmeyin. Hastalık sırasında bakteri ve virüslere karşı vücudunuzun savaşçılarının en büyük destekçisinin bunlar olduğunu unutmayın.
[TR724] 19.3.2018
A ve C vitamini
Öncelikle meyve, sebze ve lifli beslenmeye özen gösterilmeli. Bol lif içeren meyve ve sebzelerin kırmızı, mor, turuncu, yeşil renkleri ne kadar iyi antioksidanlar içerdiklerinin kanıtıdır.
Her gün 2-3 fincan bitki çayı
Meyve ve sebzelerin yanı sıra tam buğday, çavdar, kepekli ekmek tüketilmeli. Yulaf ezmesi ve kuru baklagiller beslenme planına eklendiğinde büyük oranda lifli beslenirsiniz. Yoğurt, kefir gibi probiyotikler de vücut direncimizi artırır. Enfeksiyonlara karşı bazı bitki çaylarını tüketmenin faydası çok. Her gün 2-3 fincan ıhlamur, zencefil, adaçayı, kuşburnu ya da ekinezya çayı bakterilere karşı bağışıklık sistemini güçlendirir. Omega-3 yağ asidi de bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirir. Omega-3 en fazla balıkta, semizotu ve cevizde bulunur.
Bol bol çorba ve su
Soğuk havalarda çorba içmeyi deneyin. Vücudun ihtiyacı olan ortalama 10 bardak (2 litre) suyu ihmal etmeyin. Su ihtiyacı idrarın renginden de anlaşılabilir. Koyu sarı ise su ihtiyacı karşılanmamış demektir. Su tüketimi, birçok faydasıyla birlikte metabolizmayı hızlandırmaya da yardımcı olur.
Tansiyon hastaları! Turşuya dikkat…
Turşu bağırsaklardaki yararlı bakterileri artırır. C vitamini başta olmak üzere çeşitli vitamin ve mineralleri turşudan alabiliriz. Fakat tuz oranı yüksek olduğu için özellikle tansiyon hastalarının dikkatli olması lazım.
Lifli besinler, bitki çayları, antioksidanlar…
İlaçların atıklarının bağırsaklara verdiği zarardan korunmak, kabızlık ve ishal için lifli besinleri ihmal etmeyin. Soğuk algınlığı, üst solunum yolu enfeksiyonları ve boğaz kuruluğunu önlemek istiyorsanız, kuşburnu çayını baş köşeye koyun. İhtiyacınız olan antioksidanları almak için et, süt, yoğurdu tadımlık dahi olsa sofranızdan eksik etmeyin. Hastalık sırasında bakteri ve virüslere karşı vücudunuzun savaşçılarının en büyük destekçisinin bunlar olduğunu unutmayın.
[TR724] 19.3.2018
Şampiyonluk önemli de rakamlar öyle demiyor! [Hasan Cücük]
Fenerbahçe–Galatasaray derbisi golsüz biterken, sonuç sarı-lacivertli ekipten ziyade sarı-kırmızılara yaradı. Fenerbahçe’nin tesellisi 18 yıldır sahasında yenilmediği rakibine bir maçtan daha yenilgisiz ayrılmak oldu. Kadıköy’de en son 22 Aralık 1999’da kazanan Galatasaray, rakibini yenemediği maç sayısını 22’ye çıkardı. Maç sonunda Fatih Terim’in ‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözleri dikkat çekti.
Fenerbahçe ezeli rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı ciddi bir üstünlük sağladı. Genel üstünlükte ezeli rakiplerini geride bırakan sarı-lacivertli ekip, sahasında oynadığı maçlarda ise yıllardır yenilgi görmeden ayrılıyor. Ligde en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Galatasaray, Kadıköy’e deplasmana gittiğinde yüzü bir türlü gülmüyor. Galatasaray, Kadıköy’de en son 4 yıl üste şampiyon olacağı serinin son yılında galip geldi. 22 Aralık 1999’da Hasan Şaş ve Marcio’nun golleriyle Fenerbahçe’yi 2-1 yenen Galatasaray, o tarihten sonra oynadığı tüm maçlarda galibiyet yüzü görmedi. Aradan geçen 18 yılda Kadıköy’e 22 kez gelen Galatasaray, 16 maçı mağlup, 6 karşılaşması ise berabere bitirdi.
‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’
Fatih Terim, ‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözü iki anlama geliyor. Bir taraftan kabul edilmiş bir çaresizlik diğer taraftan haklı bir tespit. Sezon içinde kazanılan maçlardan ziyade akıllarda şampiyonluk kalır. Sonuçta derbi maçlar da 3 puanlıktır. Kabul edilmiş çaresizlik Kadıköy fobisini oluşturdu. Galatasaray ne kadar formda olursa olsun, Kadıköy’e geldiğinde galibiyete hasret kalıp, beraberliğe sevinir oldu. Galatasaray’ın Kadıköy’de galibiyeti unuttuğu yılları baz aldığımızda şuana kadar her iki takımda 6 kez şampiyonluk yaşadı. Bu rakamlar Fatih Terim’in ‘Fenerbahçe’yi yenmeyelim ama şampiyon olalım’ sözünü boşa çıkarıyor. Bu sezon henüz ligde kesin şampiyon olur diyeceğimiz bir takım yok. Ancak Galatasaray, Fenerbahçe’ye göre yarışta bir kaç adım önde bulunuyor. Sezon sonunda ipi Galatasaray göğüslerse, Terim’in ‘yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözünün bir anlamı olur.
Fenerbahçe bir başka ezeli rakibi Beşiktaş’a sahasında son olarak 17 Nisan 2005’te yenildi. Maçın mutlak favorisi gösterilen Fenerbahçe, Rıza Çalımbay’ın çalıştırdığı Beşiktaş’a 4-3 yenilmişti. Maçın skoru yıllarca unutulmazken, hafızalara kazınan tablo ise kırmızı kart gören Cordabo’nın yerine kaleye geçen Pancu olmuştu. Fenerbahçe sezonu şampiyon tamamlayıp, mağlubiyeti unutturdu ama Beşiktaş bu zaferi yıllarcı kullandı. En zor döneminde Kadıköy’den 4-3’lük tarihi bir skorla dönen Beşiktaş ilerleyen yıllarda galibiyete hasret kaldı. Tam 13 yıldır Kadıköy’de yüzü gülmeyen bir Beşiktaş var. İki takım Kadıköy’de 15 maçta karşı karşıya gelirken, Fenerbahçe 9 maçta sahadan galip ayrıldı. 6 maçta ise taraflar beraberliği bozamadı.
Terim’in sözü günü kurtarmaktan ibaret
Aradan geçen 13 yılda ilginç bir tesadüf her iki takımda 3 kez şampiyonluk sevinci yaşadı. Şampiyonluk yarışında uzun yıllar Fenerbahçe ve Galatasaray’ın gerisinde kalan Beşiktaş, son 2 yılda Şenol Güneş’in gelmesiyle ligi zirvede bitirmeyi başardı. Bu sezonda şampiyonluk şansı devam ediyor. Bu sezon 23 Eylül 2017’de Kadıköy’de oynanan maçı Fenerbahçe 2-1 kazanmış, rövanşı ise Beşiktaş sahasında 3-1’le almıştı.
Fatih Terim’in ‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözü şuan için fazla bir anlam ifade etmiyor. Şayet 1999’dan sonra Kadıköy’de galibiyet alamayan Galatasaray, bu tarihten sonraki şampiyonluk sayısında rakibine üstünlük sağlamış olsa bir anlamı olurdu. Terim’in açıklaması daha çok günü kurtarma adına söylenmiş bir söz.
[Hasan Cücük] 19.3.2018 [TR724]
Fenerbahçe ezeli rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı ciddi bir üstünlük sağladı. Genel üstünlükte ezeli rakiplerini geride bırakan sarı-lacivertli ekip, sahasında oynadığı maçlarda ise yıllardır yenilgi görmeden ayrılıyor. Ligde en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Galatasaray, Kadıköy’e deplasmana gittiğinde yüzü bir türlü gülmüyor. Galatasaray, Kadıköy’de en son 4 yıl üste şampiyon olacağı serinin son yılında galip geldi. 22 Aralık 1999’da Hasan Şaş ve Marcio’nun golleriyle Fenerbahçe’yi 2-1 yenen Galatasaray, o tarihten sonra oynadığı tüm maçlarda galibiyet yüzü görmedi. Aradan geçen 18 yılda Kadıköy’e 22 kez gelen Galatasaray, 16 maçı mağlup, 6 karşılaşması ise berabere bitirdi.
‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’
Fatih Terim, ‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözü iki anlama geliyor. Bir taraftan kabul edilmiş bir çaresizlik diğer taraftan haklı bir tespit. Sezon içinde kazanılan maçlardan ziyade akıllarda şampiyonluk kalır. Sonuçta derbi maçlar da 3 puanlıktır. Kabul edilmiş çaresizlik Kadıköy fobisini oluşturdu. Galatasaray ne kadar formda olursa olsun, Kadıköy’e geldiğinde galibiyete hasret kalıp, beraberliğe sevinir oldu. Galatasaray’ın Kadıköy’de galibiyeti unuttuğu yılları baz aldığımızda şuana kadar her iki takımda 6 kez şampiyonluk yaşadı. Bu rakamlar Fatih Terim’in ‘Fenerbahçe’yi yenmeyelim ama şampiyon olalım’ sözünü boşa çıkarıyor. Bu sezon henüz ligde kesin şampiyon olur diyeceğimiz bir takım yok. Ancak Galatasaray, Fenerbahçe’ye göre yarışta bir kaç adım önde bulunuyor. Sezon sonunda ipi Galatasaray göğüslerse, Terim’in ‘yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözünün bir anlamı olur.
Fenerbahçe bir başka ezeli rakibi Beşiktaş’a sahasında son olarak 17 Nisan 2005’te yenildi. Maçın mutlak favorisi gösterilen Fenerbahçe, Rıza Çalımbay’ın çalıştırdığı Beşiktaş’a 4-3 yenilmişti. Maçın skoru yıllarca unutulmazken, hafızalara kazınan tablo ise kırmızı kart gören Cordabo’nın yerine kaleye geçen Pancu olmuştu. Fenerbahçe sezonu şampiyon tamamlayıp, mağlubiyeti unutturdu ama Beşiktaş bu zaferi yıllarcı kullandı. En zor döneminde Kadıköy’den 4-3’lük tarihi bir skorla dönen Beşiktaş ilerleyen yıllarda galibiyete hasret kaldı. Tam 13 yıldır Kadıköy’de yüzü gülmeyen bir Beşiktaş var. İki takım Kadıköy’de 15 maçta karşı karşıya gelirken, Fenerbahçe 9 maçta sahadan galip ayrıldı. 6 maçta ise taraflar beraberliği bozamadı.
Terim’in sözü günü kurtarmaktan ibaret
Aradan geçen 13 yılda ilginç bir tesadüf her iki takımda 3 kez şampiyonluk sevinci yaşadı. Şampiyonluk yarışında uzun yıllar Fenerbahçe ve Galatasaray’ın gerisinde kalan Beşiktaş, son 2 yılda Şenol Güneş’in gelmesiyle ligi zirvede bitirmeyi başardı. Bu sezonda şampiyonluk şansı devam ediyor. Bu sezon 23 Eylül 2017’de Kadıköy’de oynanan maçı Fenerbahçe 2-1 kazanmış, rövanşı ise Beşiktaş sahasında 3-1’le almıştı.
Fatih Terim’in ‘Fenerbahçe’yi 50 sene yenemeyelim ama şampiyon olalım’ sözü şuan için fazla bir anlam ifade etmiyor. Şayet 1999’dan sonra Kadıköy’de galibiyet alamayan Galatasaray, bu tarihten sonraki şampiyonluk sayısında rakibine üstünlük sağlamış olsa bir anlamı olurdu. Terim’in açıklaması daha çok günü kurtarma adına söylenmiş bir söz.
[Hasan Cücük] 19.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)