154 gazetecinin tutuklu olduğu bilgisini veren İnisiyatif’in raporuna göre geçtiğimiz 6 ayda 34 gazeteci gözaltına alındı, 11 gazeteci tutuklandı, 287 gazeteci yargılandı.
154 GAZETECİ CEZAEVİNDE
Yılın ilk 6 ayında ‘toplumu bilgilendirme, aydınlatma ve haber verme’ görevini yerine getirmeye çalışan gazetecilerin baskıların odağında olduğunun vurgulandığı raporda, 154 gazetecinin cezaevlerinde tutulduğu hatırlatıldı. Raporda bu 6 ayda olan bitene dair şu bilgiler aktarıldı:
GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
34 gazeteci gözaltına alındı
11 gazeteci tutuklandı
29 gazeteciye soruşturma açıldı
8 gazeteciye dava açıldı
287 gazeteci yargılandı
41 gazeteciye toplam 119 yıl 3 ay hapis cezası verildi
22 gazeteci tahliye edildi
2 gazeteci sınır dışı edildi
1 basın kuruluşuna baskın düzenlendi
Raporda gazeteciliğin suç olmadığı, gazetecilere yönelik gözaltı, tutuklama, soruşturma ve davaların son bulması istendi.
[Kronos.News] 1.7.2019
‘AKP-Avrasyacılar ittifakı başlayınca davalar peşi sıra geldi’ [Alin Özinial, Selahattin Sevi]
Türkiye’de faaliyet gösteren Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun kurucusu, İnsan Hakları Derneği’nin başkan yardımcısı ve İstanbul şubesi eski başkanı, avukat ve insan hakları savunucusu Eren Keskin, 2004 Aachen Barış Ödülü, 2005 Theodor Haecker Politik Cesaret ve Dürüstlük Ödülü, 2017 Uluslararası Hrant Dink Ödülü ve 2019 Martin Ennals Ödülüne layık görüldü.
Eren’i insan hakları ihlallerinin olduğu, düşünce özgürlüğünün savunulduğu her yerde mücadele ederken gördük. 2016’da Özgür Gündem gazetesinin kapatılmasına karşı oluşturulan “Nöbetçi Yayın Yönetmenliğine” ilişkin davada Keskin, hapis cezasına çarptırılırdı. “Her an gözaltına alınabilirim, cezaevine girebilirim” duygusunun cesaretini kırmadığını, gerekirse mücadelesine cezaevinde devam edeceğini söyleyen Keskin’le, Türkiye’de insan hakları ihlallerini ve Kürt sorunundaki yeni gelişmeleri konuştuk.
Hukukun bu denli yerlerde süründüğü bir dönemi hatırlamadığını, özellikle ’15 Temmuz olayı’ndan sonra yeni bir baskı yöntemi ile de karşılaşıldığını söyleyen insan hakları savunucusu Keskin, ne olursa olsun Türkiye’yi terk etmeyeceğini, sadece kendi cezaevine girerse annesi ve kedilerine kimin bakacağı konusunda tedirgin olduğunu, resmi ideolojiyi sorgulamaya ve hak ihlalleri üzerinde çalışmaya ara vermeyeceğini belirtiyor.
Türkiye sizce gerek anlamda ne zaman demokratikleşecek? Var mı böyle bir umudunuz?
Yaşadığımız coğrafyada, gerçek anlamda bir demokratikleşme beklemiyorum. Küçük bazı adımlar olabilir. Ancak sistem, geçmiş ile yüzleşmekten kaçındığı sürece, demokrasi bir “hayal” olarak kalmaya devam edecek.
Büyük bir suç üzerine kurulmuş bir devletten söz ediyoruz. 1915 Ermeni Soykırımı ve ardından aynı zihniyet tarafından kurulan bir Cumhuriyet! Yalan bir tarih, tekçi bir resmi ideoloji. İşimiz çok zor. Ancak sistem zaman zaman “bunalımlar” yaşıyor. Bu süreç de, böyle bir bunalım dönemi… O nedenle, Türkiye konusunda kısa ve orta vadede bile inanın öngörüde bulunamıyorum.
HUKUKUN BU DENLİ “YERLERDE SÜRÜNDÜĞÜ” BAŞKA BİR SÜREÇ HATIRLAMIYORUM
Türkiye’de gittikçe daha çok insan adaletsizlikle burun buruna geliyor. Bunun sonu nasıl gelecek? Adaleti aramak, talep etmek ve ona ulaşmak için insanlar ne yapmalı?
Bu coğrafyada, adalete erişim çok zor. Hukukun bu denli “yerlerde süründüğü” başka bir süreç hatırlamıyorum. Yargının bir tarafı olan savunma, tamamen yargı süreçlerinin dışına atılmış durumda. Biz avukatlar, savcı ve hakimlerin odalarına dahi giremiyoruz.
Düşünce ve ifade hakkının, bu kadar baskı altında olduğu, bu kadar kolay tutuklama kararlarının verildiği, başka bir süreç hatırlamıyorum. Cezaevleri, entelektüel insanlarla dolup taşıyor.
Özellikle 15 Temmuz olayından sonra yeni bir baskı yöntemi ile de karşılaştık. İnsanlar sorgusuz, sualsiz işlerinden atıldılar. Ekmekleri alındı ellerinden. Muhalif siyasetçiler cezaevinde. Sivil siyaset engelli!
Böyle bir durumda, adalete erişim çok zor oluyor. Ancak yine de, bir taraftan mücadele de devam ediyor. İşimiz zor!
Bugün yaşanan hak ihlallerini, yargının durumunu geçmiş yıllar ile kıyaslayınca ne görüyorsunuz?
Türkiye’de yargı, hiçbir zaman bağımsız olmadı. Yasama, yürütme, yargı tümü ile militarizme bağlıydı. Ancak, AKP-Derin devlet uzlaşması ile birlikte, “tek adam” sistemi yoğunlaşınca, yargı bu yapının etkisi altına girdi.
Eski yıllarda, konuşabileceğimiz hakim ve savcılar bulurduk. Ancak, artık hakim ve savcılar da çok korkuyorlar. Çünkü bir anda görevden alınabiliyorlar. Yargı unsurlarının özellikle karar verici makamda olanların, böylesine korktuğu bir yerde, artık yargının bağımsızlığını tartışmak imkansızdır.
Bu dönem en çok adaletsizliğe uğrayanlar kimler sizce?
Aslında her dönem aynı çevreler adaletsizliğe maruz kalıyorlar. Resmi ideolojinin değerlerine aykırı düşünen ve davranan herkes baskı altında.
Ancak bu dönem, düşüncüleri nedeni ile çok sayıda insan cezaevine girdi. İşkence ve asıl olarak şiddet, devlet eli meşrulaştırıldı. Şiddetin meşrulaştırılması, topluma da yansıdı. Kadın cinayetlerinde yaşanan artışı da, bu durumdan ayrı değerlendiremeyiz.
NE OLURSA OLSUN, YURTDIŞINA GİTMEYECEĞİM
Kapatılan Özgür Gündem gazetesinin genel yayın yönetmeni olduğunuz için hakkınızda açılan 122 davada toplam 17 yıl 2 ay 20 gün hapis ve 360 bin TL para cezasına çarptırıldınız. 5 dava kapsamındaki yargılama sürerken 3 yıl 9 ay hapis ve 220 bin TL para cezasına mahkûm olduğu 31 dosya Yargıtay aşamasında toplamda 11 yıl 3 ay hapis cezası aldığı 72 dosya ise istinaf aşamasında. Keskin hakkında 139 bin TL adli para cezasına çarptırıldığı 10 dosyada ise hüküm kesinleşti. Bütün bunlar ne demek? Eski DGM’lerden bugünkü olağanüstü hâl mahkemelerine kadar nedir bu bitmek tükenmek bilmeyen ısrar… “Her an gözaltına alınabilirim, cezaevine girebilirim” duygusu hayatınızı nasıl etkiliyor?
1990’lı yılların başında yayınlanmaya başlayan Özgür Gündem gazetesinin, çok uzun yıllar avukatlığını yaptım. Çok baskı yaşadı gazete. Yazarları, dağıtımcıları öldürüldü, gazete binaları bombalandı… Sürekli kapatıldı ve değişik isimler ile yayın hayatına devam etti.
2013 yılında yine, Özgür Gündem adı ile yayınlanmaya başlayınca, gazete yönetimi, dayanışma amacı ile ismimi, “Genel Yayın Yönetmeni” olarak gazeteye yazmak istediler. Tabii ki kabul ettim. Barış süreci adı verilen süreçte, hiç dava açılmıyordu. Ancak, sürecin ardından, çok sayıda dava açılmaya başlandı.
2016 yılının Ağustosunda, evim kar maskeli polisler tarafından basıldı. 85 yaşındaki annem korkudan 15 gün konuşamadı. Ben, tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildim. Ancak adli kontrol ile bırakıldım. Yurtdışı yasağım devam ediyor.
Hakkımda toplam 143 dava açıldı. Bazı davalar birleştirildi. Şu anda 122 dava var. 17 yıl 2 ay toplam hapis cezası, İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay’da kesinleşmeyi bekliyor. 360 bin TL para cezam var. Bunun 140 bin civarı kesinleşti.
Her an cezaevine girebilirim. Benim için en önemli konular, Annemin ve 3 kedimin bakımı. Ofis işlerimin devam etmesi. Zor tabii, kolay değil. Ancak ben bu yolu bilerek seçtim. Bazı yasa değişiklikleri olacak diye bekliyoruz. Ancak, ne olursa olsun, yurtdışına gitmeyeceğim.
Barış sürecinin sona ermesiyle davalar peşi sıra geldi, neden?
Davaların bu kadar yoğun açılması, devletin Kürt Politikasında yaşadığı çelişkiler ile ilgili. Bir dönem aynı devlet, Habur’dan gerillaların girişine izin vermişti ve hiçbir şey olmadı. Halk tepki göstermedi. Ancak AKP-Cemaat ittifakı bitip, AKP-Avrasyacılar ittifakı başlayınca, bazı değişiklikler oldu.
Aslında, ben devletin hiçbir zaman Kürt meselesini barışçıl bir şekilde çözmek istemediğine inanıyorum. Sivil Kürt siyasetinin güçlenmesi, onları çok korkuttu.
Selahattin Demirtaş ve çok sayıda HDP’li, bugün hapiste ise, bu korku nedeniyledir. Devlet her zaman, silahlı bir muhalefet istiyor. Ve bu muhalefet üzerinden şovenizmi geliştiriyor.
Son dönemde hangi gruplar size yardım talebi ile başvuruyor?
İnsan Hakları Derneğine başvuran kişilerin profilleri çok farklıdır. İşkence gören insandan, işinden atılan işçiye, kocasından dayak yiyen kadından, LGBTI+ bireylere, çok çok farklı insan gelir.
Son dönem, işkence olaylarındaki artışlar ve cezaevlerindeki hak gaspları nedeni ile çok sayıda başvuru almaktayız.
BM BUGÜNE DEK, TC DEVLETİNİ GEREKTİĞİ GİBİ DENETLEMEDİ
Birleşmiş Milletler’deki İşkenceye Karşı Komite, Türkiye’de yaşandığı raporlanan işkence vakaları ve diğer sorunlara ilişkin listesini Ankara’ya ileterek, beşinci dönemsel raporda bu konuların açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bu Türkiye’nin konuya bakışını değiştirir mi, düzelme olur mu?
Birleşmiş Milletler’in Türkiye’de yaşanan işkence olayları için, cevap istemesi tabii ki olumlu. Ancak, bu konuda BM’nin üzerine düşen ‘takip’ görevini yeterince yerine getirmediğini düşünüyorum. TC devleti, çok sayıda BM Sözleşmesinin tarafı. Ve hiç birini uygulamıyor. BM bugüne dek, TC devletini gerektiği gibi denetlemedi. Bu nedenle, Türkiye’yi yönetenler, bu kadar rahat davranıyorlar.
Türkiye’de işkence iddialarının uluslararası mehkemelerde muhatapları kim ve hukuki süreç nasıl işliyor?
Biz tüm işkence olaylarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sine taşıyoruz. Ancak, önce iç hukuk yollarını tüketmek, Anayasa Mahkemesi kararını beklemek ve ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sine başvurmak gerekiyor. Bu da maalesef çok uzun yıllar alıyor.
İnsanlar korkuyorlar, bunu haklı görüyor müsünüz? Yazarken, konuşurken korkmak… Bunu nasıl yenmek gerekiyor?
İnsanların korkmasını anlıyorum. Çünkü bir sosyal medya paylaşımından bile ceza alıyor, hapse giriyor insanlar. İşten atılıyorlar insanlar. Korku, çok doğal bir duygu. Ancak korku eğer hayata egemen oluyorsa, bu çok önemli bir sorun. Ben, cesaretin insanı koruyan, en önemli şey olduğunu düşünüyorum, her zaman.
“Devletin kurucu ideolojisini savunarak her şeyi güzel yapamazsınız”, demişsiniz bir söyleşide. En çok kime bu sözünüz?
Ben, bu coğrafyada, sağcıların da solcuların da İttihatçı ideoloji ile biçimlendiğine inanıyorum. Cumhuriyet okuyarak solcu oldu insanlar. Her şey Türkiye’ye özgü. Sağcılık da, solculuk da, feminizm de….
Son günlerde, “Her şey çok güzel olacak” slogan etrafında, toplandı herkes.
Ancak unutmayalım, Ekrem İmamoğlu “devletin kurucu iradesine bağlıyım” , “Topal Osman’a bağlıyım” diyen bir insan. İşte bana göre, demokratikleşmenin birinci unsuru, bu söylemleri sorgulamak. Resmi ideolojiyi, resmi tarihi sorgulanmadan, geçmişle yüzleşme olmadan, büyük değişiklik olmaz, bu coğrafyada.
Son İstanbul belediye seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Farklı kesimlerin bir araya gelmesini nasıl okumalıyız?
İstanbul seçim sonuçlarını, AKP-MHP ittifakını geriletmek adına önemli buluyorum. Ben, sonradan kendimi mutsuz hissetmemek adına oy kullanmadım. Bu ittifakın bir tarafında, binlerce Kürdün katliam ve gözaltında kayıp edilmesinden sorumlu, ırkçı düşünceye sahip Meral Akşener, diğer tarafında resmi ideolojinin kurucu partisi, bir tarafında da Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler…
Bence, tüm bu kesimleri bir araya getiren, AKP-MHP faşizmimden duyulan rahatsızlık. Bunda başarılı olundu. Bundan sonrasını ise göreceğiz.
KÜRTLER İLE CHP’NİN BİRLİKTELİĞİ DİYE BİR ŞEY OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM
Kürtlerle CHP en son 80’lerin sonundaki yerel seçimlerinde bir araya gelmişti ve benzer bir başarı elde edilmemişti. Ayrışma nasıl oldu, bu birliktelik uzun sürer mi?
Kürtler ile CHP’nin birlikteliği diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Kürt halkı çok acılar yaşadı. Ve tüm gerçeklerin farkında. Ancak, şu bir gerçek ki, artık Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen güçler, Kürtlerden destek alabilirler. Dilerim, Kürt halkının verdiği mesajı, tüm partiler almıştır. Farklı kesimlerin dayanışmasının sürmesi, Ekrem İmamoğlu’nun ve CHP’nin performansına bağlı. Göreceğiz.
[Alin Özinial, Selahattin Sevi] 1.7.2019 [Kronos.News]
Eren’i insan hakları ihlallerinin olduğu, düşünce özgürlüğünün savunulduğu her yerde mücadele ederken gördük. 2016’da Özgür Gündem gazetesinin kapatılmasına karşı oluşturulan “Nöbetçi Yayın Yönetmenliğine” ilişkin davada Keskin, hapis cezasına çarptırılırdı. “Her an gözaltına alınabilirim, cezaevine girebilirim” duygusunun cesaretini kırmadığını, gerekirse mücadelesine cezaevinde devam edeceğini söyleyen Keskin’le, Türkiye’de insan hakları ihlallerini ve Kürt sorunundaki yeni gelişmeleri konuştuk.
Hukukun bu denli yerlerde süründüğü bir dönemi hatırlamadığını, özellikle ’15 Temmuz olayı’ndan sonra yeni bir baskı yöntemi ile de karşılaşıldığını söyleyen insan hakları savunucusu Keskin, ne olursa olsun Türkiye’yi terk etmeyeceğini, sadece kendi cezaevine girerse annesi ve kedilerine kimin bakacağı konusunda tedirgin olduğunu, resmi ideolojiyi sorgulamaya ve hak ihlalleri üzerinde çalışmaya ara vermeyeceğini belirtiyor.
Türkiye sizce gerek anlamda ne zaman demokratikleşecek? Var mı böyle bir umudunuz?
Yaşadığımız coğrafyada, gerçek anlamda bir demokratikleşme beklemiyorum. Küçük bazı adımlar olabilir. Ancak sistem, geçmiş ile yüzleşmekten kaçındığı sürece, demokrasi bir “hayal” olarak kalmaya devam edecek.
Büyük bir suç üzerine kurulmuş bir devletten söz ediyoruz. 1915 Ermeni Soykırımı ve ardından aynı zihniyet tarafından kurulan bir Cumhuriyet! Yalan bir tarih, tekçi bir resmi ideoloji. İşimiz çok zor. Ancak sistem zaman zaman “bunalımlar” yaşıyor. Bu süreç de, böyle bir bunalım dönemi… O nedenle, Türkiye konusunda kısa ve orta vadede bile inanın öngörüde bulunamıyorum.
HUKUKUN BU DENLİ “YERLERDE SÜRÜNDÜĞÜ” BAŞKA BİR SÜREÇ HATIRLAMIYORUM
Türkiye’de gittikçe daha çok insan adaletsizlikle burun buruna geliyor. Bunun sonu nasıl gelecek? Adaleti aramak, talep etmek ve ona ulaşmak için insanlar ne yapmalı?
Bu coğrafyada, adalete erişim çok zor. Hukukun bu denli “yerlerde süründüğü” başka bir süreç hatırlamıyorum. Yargının bir tarafı olan savunma, tamamen yargı süreçlerinin dışına atılmış durumda. Biz avukatlar, savcı ve hakimlerin odalarına dahi giremiyoruz.
Düşünce ve ifade hakkının, bu kadar baskı altında olduğu, bu kadar kolay tutuklama kararlarının verildiği, başka bir süreç hatırlamıyorum. Cezaevleri, entelektüel insanlarla dolup taşıyor.
Özellikle 15 Temmuz olayından sonra yeni bir baskı yöntemi ile de karşılaştık. İnsanlar sorgusuz, sualsiz işlerinden atıldılar. Ekmekleri alındı ellerinden. Muhalif siyasetçiler cezaevinde. Sivil siyaset engelli!
Böyle bir durumda, adalete erişim çok zor oluyor. Ancak yine de, bir taraftan mücadele de devam ediyor. İşimiz zor!
Bugün yaşanan hak ihlallerini, yargının durumunu geçmiş yıllar ile kıyaslayınca ne görüyorsunuz?
Türkiye’de yargı, hiçbir zaman bağımsız olmadı. Yasama, yürütme, yargı tümü ile militarizme bağlıydı. Ancak, AKP-Derin devlet uzlaşması ile birlikte, “tek adam” sistemi yoğunlaşınca, yargı bu yapının etkisi altına girdi.
Eski yıllarda, konuşabileceğimiz hakim ve savcılar bulurduk. Ancak, artık hakim ve savcılar da çok korkuyorlar. Çünkü bir anda görevden alınabiliyorlar. Yargı unsurlarının özellikle karar verici makamda olanların, böylesine korktuğu bir yerde, artık yargının bağımsızlığını tartışmak imkansızdır.
Bu dönem en çok adaletsizliğe uğrayanlar kimler sizce?
Aslında her dönem aynı çevreler adaletsizliğe maruz kalıyorlar. Resmi ideolojinin değerlerine aykırı düşünen ve davranan herkes baskı altında.
Ancak bu dönem, düşüncüleri nedeni ile çok sayıda insan cezaevine girdi. İşkence ve asıl olarak şiddet, devlet eli meşrulaştırıldı. Şiddetin meşrulaştırılması, topluma da yansıdı. Kadın cinayetlerinde yaşanan artışı da, bu durumdan ayrı değerlendiremeyiz.
NE OLURSA OLSUN, YURTDIŞINA GİTMEYECEĞİM
Kapatılan Özgür Gündem gazetesinin genel yayın yönetmeni olduğunuz için hakkınızda açılan 122 davada toplam 17 yıl 2 ay 20 gün hapis ve 360 bin TL para cezasına çarptırıldınız. 5 dava kapsamındaki yargılama sürerken 3 yıl 9 ay hapis ve 220 bin TL para cezasına mahkûm olduğu 31 dosya Yargıtay aşamasında toplamda 11 yıl 3 ay hapis cezası aldığı 72 dosya ise istinaf aşamasında. Keskin hakkında 139 bin TL adli para cezasına çarptırıldığı 10 dosyada ise hüküm kesinleşti. Bütün bunlar ne demek? Eski DGM’lerden bugünkü olağanüstü hâl mahkemelerine kadar nedir bu bitmek tükenmek bilmeyen ısrar… “Her an gözaltına alınabilirim, cezaevine girebilirim” duygusu hayatınızı nasıl etkiliyor?
1990’lı yılların başında yayınlanmaya başlayan Özgür Gündem gazetesinin, çok uzun yıllar avukatlığını yaptım. Çok baskı yaşadı gazete. Yazarları, dağıtımcıları öldürüldü, gazete binaları bombalandı… Sürekli kapatıldı ve değişik isimler ile yayın hayatına devam etti.
2013 yılında yine, Özgür Gündem adı ile yayınlanmaya başlayınca, gazete yönetimi, dayanışma amacı ile ismimi, “Genel Yayın Yönetmeni” olarak gazeteye yazmak istediler. Tabii ki kabul ettim. Barış süreci adı verilen süreçte, hiç dava açılmıyordu. Ancak, sürecin ardından, çok sayıda dava açılmaya başlandı.
2016 yılının Ağustosunda, evim kar maskeli polisler tarafından basıldı. 85 yaşındaki annem korkudan 15 gün konuşamadı. Ben, tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildim. Ancak adli kontrol ile bırakıldım. Yurtdışı yasağım devam ediyor.
Hakkımda toplam 143 dava açıldı. Bazı davalar birleştirildi. Şu anda 122 dava var. 17 yıl 2 ay toplam hapis cezası, İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay’da kesinleşmeyi bekliyor. 360 bin TL para cezam var. Bunun 140 bin civarı kesinleşti.
Her an cezaevine girebilirim. Benim için en önemli konular, Annemin ve 3 kedimin bakımı. Ofis işlerimin devam etmesi. Zor tabii, kolay değil. Ancak ben bu yolu bilerek seçtim. Bazı yasa değişiklikleri olacak diye bekliyoruz. Ancak, ne olursa olsun, yurtdışına gitmeyeceğim.
Barış sürecinin sona ermesiyle davalar peşi sıra geldi, neden?
Davaların bu kadar yoğun açılması, devletin Kürt Politikasında yaşadığı çelişkiler ile ilgili. Bir dönem aynı devlet, Habur’dan gerillaların girişine izin vermişti ve hiçbir şey olmadı. Halk tepki göstermedi. Ancak AKP-Cemaat ittifakı bitip, AKP-Avrasyacılar ittifakı başlayınca, bazı değişiklikler oldu.
Aslında, ben devletin hiçbir zaman Kürt meselesini barışçıl bir şekilde çözmek istemediğine inanıyorum. Sivil Kürt siyasetinin güçlenmesi, onları çok korkuttu.
Selahattin Demirtaş ve çok sayıda HDP’li, bugün hapiste ise, bu korku nedeniyledir. Devlet her zaman, silahlı bir muhalefet istiyor. Ve bu muhalefet üzerinden şovenizmi geliştiriyor.
Son dönemde hangi gruplar size yardım talebi ile başvuruyor?
İnsan Hakları Derneğine başvuran kişilerin profilleri çok farklıdır. İşkence gören insandan, işinden atılan işçiye, kocasından dayak yiyen kadından, LGBTI+ bireylere, çok çok farklı insan gelir.
Son dönem, işkence olaylarındaki artışlar ve cezaevlerindeki hak gaspları nedeni ile çok sayıda başvuru almaktayız.
BM BUGÜNE DEK, TC DEVLETİNİ GEREKTİĞİ GİBİ DENETLEMEDİ
Birleşmiş Milletler’deki İşkenceye Karşı Komite, Türkiye’de yaşandığı raporlanan işkence vakaları ve diğer sorunlara ilişkin listesini Ankara’ya ileterek, beşinci dönemsel raporda bu konuların açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bu Türkiye’nin konuya bakışını değiştirir mi, düzelme olur mu?
Birleşmiş Milletler’in Türkiye’de yaşanan işkence olayları için, cevap istemesi tabii ki olumlu. Ancak, bu konuda BM’nin üzerine düşen ‘takip’ görevini yeterince yerine getirmediğini düşünüyorum. TC devleti, çok sayıda BM Sözleşmesinin tarafı. Ve hiç birini uygulamıyor. BM bugüne dek, TC devletini gerektiği gibi denetlemedi. Bu nedenle, Türkiye’yi yönetenler, bu kadar rahat davranıyorlar.
Türkiye’de işkence iddialarının uluslararası mehkemelerde muhatapları kim ve hukuki süreç nasıl işliyor?
Biz tüm işkence olaylarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sine taşıyoruz. Ancak, önce iç hukuk yollarını tüketmek, Anayasa Mahkemesi kararını beklemek ve ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sine başvurmak gerekiyor. Bu da maalesef çok uzun yıllar alıyor.
İnsanlar korkuyorlar, bunu haklı görüyor müsünüz? Yazarken, konuşurken korkmak… Bunu nasıl yenmek gerekiyor?
İnsanların korkmasını anlıyorum. Çünkü bir sosyal medya paylaşımından bile ceza alıyor, hapse giriyor insanlar. İşten atılıyorlar insanlar. Korku, çok doğal bir duygu. Ancak korku eğer hayata egemen oluyorsa, bu çok önemli bir sorun. Ben, cesaretin insanı koruyan, en önemli şey olduğunu düşünüyorum, her zaman.
“Devletin kurucu ideolojisini savunarak her şeyi güzel yapamazsınız”, demişsiniz bir söyleşide. En çok kime bu sözünüz?
Ben, bu coğrafyada, sağcıların da solcuların da İttihatçı ideoloji ile biçimlendiğine inanıyorum. Cumhuriyet okuyarak solcu oldu insanlar. Her şey Türkiye’ye özgü. Sağcılık da, solculuk da, feminizm de….
Son günlerde, “Her şey çok güzel olacak” slogan etrafında, toplandı herkes.
Ancak unutmayalım, Ekrem İmamoğlu “devletin kurucu iradesine bağlıyım” , “Topal Osman’a bağlıyım” diyen bir insan. İşte bana göre, demokratikleşmenin birinci unsuru, bu söylemleri sorgulamak. Resmi ideolojiyi, resmi tarihi sorgulanmadan, geçmişle yüzleşme olmadan, büyük değişiklik olmaz, bu coğrafyada.
Son İstanbul belediye seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Farklı kesimlerin bir araya gelmesini nasıl okumalıyız?
İstanbul seçim sonuçlarını, AKP-MHP ittifakını geriletmek adına önemli buluyorum. Ben, sonradan kendimi mutsuz hissetmemek adına oy kullanmadım. Bu ittifakın bir tarafında, binlerce Kürdün katliam ve gözaltında kayıp edilmesinden sorumlu, ırkçı düşünceye sahip Meral Akşener, diğer tarafında resmi ideolojinin kurucu partisi, bir tarafında da Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler…
Bence, tüm bu kesimleri bir araya getiren, AKP-MHP faşizmimden duyulan rahatsızlık. Bunda başarılı olundu. Bundan sonrasını ise göreceğiz.
KÜRTLER İLE CHP’NİN BİRLİKTELİĞİ DİYE BİR ŞEY OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM
Kürtlerle CHP en son 80’lerin sonundaki yerel seçimlerinde bir araya gelmişti ve benzer bir başarı elde edilmemişti. Ayrışma nasıl oldu, bu birliktelik uzun sürer mi?
Kürtler ile CHP’nin birlikteliği diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Kürt halkı çok acılar yaşadı. Ve tüm gerçeklerin farkında. Ancak, şu bir gerçek ki, artık Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen güçler, Kürtlerden destek alabilirler. Dilerim, Kürt halkının verdiği mesajı, tüm partiler almıştır. Farklı kesimlerin dayanışmasının sürmesi, Ekrem İmamoğlu’nun ve CHP’nin performansına bağlı. Göreceğiz.
[Alin Özinial, Selahattin Sevi] 1.7.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Alin Özinial,
Selahattin Sevi
NBA’de transfer dönemi [Sıtkı Özcan]
NBA’de takımlar, kadrolarına dahil etmek istedikleri oyuncularla bu akşamdan itibaren resmi olarak görüşebilecek.
ABD Basketbol Ligi NBA’de son yılların en hareketli transfer dönemlerinden biri bugün başlıyor. Takımlar, kadrolarına dahil etmek istedikleri oyuncularla bu akşamdan itibaren resmi olarak görüşebilecek.
Senenin tercihi en merakla beklenen oyuncularının başında kuşkusuz Golden State Warriors’ın yıldızı Kevin Durant ve Toronto Raptors’la bu yıl ikinci NBA şampiyonluğuna uzanan Kawhi Leonard geliyor. Boston Celtics’ten ayrılacağına kesin gözüyle bakılan Kyrie Irving, takımından ayrılmasına pek ihtimal verilmese de Klay Thompson, yaşadığı sakatlıklara rağmen güçlü fiziğiyle DeMarcus Cousins ve Charlotte Hornets’in başarılı yıldızı Kemba Walker’ın yanı sıra, D’angelo Russell, Kristap Porzingis, Al Horford, Harrison Barnes, Terry Rozier ve Enes Kanter’in de sözleşmeleri bu yıl sona eriyor.
Kawhi Leonard
Takımı Toronto Raptors’ın tarihindeki ilk NBA şampiyonluğuna ulaşmasında büyük pay sahibi olan yıldız oyuncunun kararını yalnızca Toronto şehri değil, tüm NBA heyecanla bekliyor. Normal sezonu maç başı 26,6 sayı ortalamasıyla tamamlayan Leonard, playofflarda sayı ortalamasını 30,5’e yükseltti. Ligin savunması en güçlü oyuncularından biri kabul edilen Leonard, iki kez Yılın En İyi Savunma oyuncusu ödülünü aldı. Parmağında iki şampiyonluk yüzünü bulunan Kawhi Leonard’ı transfer etmek takımlar arasında şu anki takımı Toronto Raptors’ın yanı sıra Los Angeles Lakers, Los Angeles Clippers ve New York Knicks öne çıkıyor.
Kevin Durant
Uzun yıllar oynadığı Oklahoma City Thunder takımından 2016 yılında tartışmalı bir şekilde Golden State Warriors’a transfer olan yıldız oyuncu, yeni takımıyla son üç yılda iki NBA şampiyonluğu kazandı. Toronto Raptors’a karşı oynanan final serisinde aşil tendonundan sakatlanarak sahayı terk eden oyuncunun bu sakatlığı kendisiyle ilgilenen takımların Durant’i kadrolarına katma arzusunu azaltmadı. Durant, sakatlığına rağmen transfer sezonunun en rağbet gören oyuncularından biri. Yıldız oyuncunun peşinde koşan takımlar arasında Golden State Warriors, Los Angeles Clippers, New York Knicks ve Brooklyn Nets bulunuyor. Kawhi Leonard ve Kevin Durant’in aralarında aynı takımda buluşmak üzerine görüşmeler yaptıkları söylentisi dikkate alındığında Los Angeles Clippers ve New York Knicks bu takımlar arasında öne çıkıyor.
Kyrie Irving
LeBron James ile birlikte Cleveland Cavaliers’ın tarihi 2016 şampiyonluğunda önemli bir rol oynayan Kyrie Irving, 2017’de transfer olduğu Boston Celtics’te geçirdiği iki yılın ardından bu yıl sonunda bonservisini eline alma hakkını kullandı ve transfer görüşmeleri yapma hakkı elde etti. Resmi görüşmeler henüz başlamasa da Irving’in Brooklyn Nets ile 4 yıllığına 141 milyon dolarlık anlaşmaya vardığı iddia ediliyor.
Klay Thompson
Stephen Curry ve Draymond Green ile birlikte Golden State Warriors’u tarihin en önemli takımlarından biri haline getiren çekirdek kadroda yer alan Klay Thompson’ın transfer hakkı bulunsa da takımından ayrılması beklenmiyor. Sezonun son maçında ciddi bir sakatlık geçirerek maçı yarıda bırakmak zorunda Thompson’ın Warriors’la 190 milyon dolara 5 yıllık anlaşma imzalayacağı tahmin ediliyor.
Kemba Walker
Uzun yıllardır Charlotte Hornets forması giyen 29 yaşındaki yıldız oyuncu daha önce defalarca takımında kalmak istediğini dile getirdiği halde bu yıl şampiyonluk adayı bir takıma transfer olabilir. Senede 12 milyon dolar kazandığı kontratı bu yıl sona eren Walker’ın ismi Boston Celtics’le anılıyor. Haberlere göre Hornets’ın 221 milyon dolarlık teklifini geri çeviren Walker yeni sezonda, 4 seneliğine 141 milyon dolara anlaştığı yeşil beyazlı formayı giyecek.
D’angelo Russell
Bu yıl gösterdiği başarılı performansla All-Star olmaya hak kazanan genç oyuncu, normal sezondaki 21,1’lik sayı ortalamasıyla takımı Brooklyn Nets’i playofflara taşıdı. Nets’in Kyrie Irving’le anlaşması durumunda takımdan ayrılmasına kesin gözüyle bakılan Russell’la ilgilenen takımlar arasında Los Angeles lakers öne çıkıyor. Genç oyuncuyu kadrosuna dahil etmek isteyen diğer takımlar New York Knicks, Minnesota Timberwolves ve Phoenix Suns.
Jimmy Butler
Geçtiğimiz sezonu iki farklı takımda geçiren Butler’ın 2018-2019 yılı maç başı sayı ortalaması 18,7. Başarılı savunmasına karşın sezon başladığında 30 yaşına girmiş olacak olması ve çalkantılı geçmişi takım yöneticilerini Butler konusunda kararsız bıraksa da Durant, Leonard ya da Irving’i alamayan takımlar için Butler başarılı bir alternatif olarak görülüyor. Philadelphia 76’dan ayrılması halinde Butler’ı transfer edebilecek takımlar Houston Rockets, Los Angeles Lakers, New York Knicks ve Dallas Mavericks.
Enes Kanter
New York Knicks’ten ayrıldıktan sonra Portland Trail Blazers’la sezon sonuna kadar anlaşan Enes Kanter, yeni takımının Batı Konferansı Finalleri’ne yükselmesinde önemli rol oynadı. Blazers’ın önemli oyuncularından Jusuf Nurkic’in sakatlanmasının ardından pota altında takımına büyük katkı sağlayan Kanter, omzundaki sakatlığa rağmen sahadaki mücadelesiyle takdir topladı. Enes’i kadrosuna katmak isteyen takımlar arasında Los Angeles Lakers başı çekerken, takımı Portlant Trail Blazers ve Boston Celtics de yıldız oyuncuyu transfer etmek için çaba gösteriyor. Sacramento Kings ve Chicago Bulls’un da Kanter’le görüşmek için talepte bulunacağı belirtiliyor.
Tobias Harris
Sene içinde Los Angeles Clippers’tan Philadelphia 76’a takas edilen Harris, sezonu 20 sayı ortalamasıyla tamamladı. Son sekiz yıl içinde dört kez takas edilen oyuncunun bu yıl bir takımdan yüksek bir kontrat alması bekleniyor. Harrisle ilgilenen takımlar, Philadelphia 76ers, Brooklyn Nets, Los Angeles Clippers, Dallas Mavericks ve Utah Jazz.
Al Horford
Boston Celtics’in geçtiğimiz seneki başarılı performansında önemli pay sahibi olan Al Horford, sene sonunda önümüzdeki yıl kazanacağı 30 milyon dolardan vazgeçerek sözleşmesindeki transfer hakkını kullanmak istediğini açıkladı. Horford’u kadrosuna dahil etmek isteyen takımlar arasında Dallas Mavericks, New Orleans Pelicans ve Philadelphia 76ers bulunuyor.
DeMarcus Cousins
Son birkaç yılı sakatlıklarla geçiren DeMarcus Cousins’ın bu transfer döneminde ne yapacağı merak konusu. New Orleans’taki son sezonunda 25,2 sayı ortalamasına ulaştığı takımıyla 150 milyon dolar karşılığı beş yıllık kontrat imzalaması beklenirken yaşadığı sakatlık sonucu takımı tarafından kadroda düşünülmediği kendisine bildirilen yıldız oyuncu, 5.3 milyon dolarlık ‘istisna’ kontratla beklenmedik bir şekilde bir yıllığına Golden State Warriors’a transfer olmuştu. Senenin neredeyse yarısını sakat geçiren Cousins’ı yeni sezonda kadrosunda görmek isteyen takımlar: Golden State Warriors, New York Knicks ve Los Angeles Clippers.
Derrick Rose
30 yaşındaki yıldız oyuncu sezonu maç başı 18 sayı ortalamasıyla tamamladı. 2011 yılında ligin En Değerli Oyuncu’su (MVP) seçilen Rose, bu ünvana en genç yaşta ulaşan basketbolcu olmuştu. Sonrasında yaşadığı sakatlıklarla kariyerinde bir düşüş yaşayan Rose, bu yıl takımı Minnesota Timberwolves’la hücum anlamında başarılı bir sezon geçirdi. Rose’u transfer etmek isteyen takımlar arasında takımı Minnesota Timberwolves ve Detroit Pistons başı çekiyor.
[Sıtkı Özcan] 30.6.2019 [Kronos.News]
ABD Basketbol Ligi NBA’de son yılların en hareketli transfer dönemlerinden biri bugün başlıyor. Takımlar, kadrolarına dahil etmek istedikleri oyuncularla bu akşamdan itibaren resmi olarak görüşebilecek.
Senenin tercihi en merakla beklenen oyuncularının başında kuşkusuz Golden State Warriors’ın yıldızı Kevin Durant ve Toronto Raptors’la bu yıl ikinci NBA şampiyonluğuna uzanan Kawhi Leonard geliyor. Boston Celtics’ten ayrılacağına kesin gözüyle bakılan Kyrie Irving, takımından ayrılmasına pek ihtimal verilmese de Klay Thompson, yaşadığı sakatlıklara rağmen güçlü fiziğiyle DeMarcus Cousins ve Charlotte Hornets’in başarılı yıldızı Kemba Walker’ın yanı sıra, D’angelo Russell, Kristap Porzingis, Al Horford, Harrison Barnes, Terry Rozier ve Enes Kanter’in de sözleşmeleri bu yıl sona eriyor.
Kawhi Leonard
Takımı Toronto Raptors’ın tarihindeki ilk NBA şampiyonluğuna ulaşmasında büyük pay sahibi olan yıldız oyuncunun kararını yalnızca Toronto şehri değil, tüm NBA heyecanla bekliyor. Normal sezonu maç başı 26,6 sayı ortalamasıyla tamamlayan Leonard, playofflarda sayı ortalamasını 30,5’e yükseltti. Ligin savunması en güçlü oyuncularından biri kabul edilen Leonard, iki kez Yılın En İyi Savunma oyuncusu ödülünü aldı. Parmağında iki şampiyonluk yüzünü bulunan Kawhi Leonard’ı transfer etmek takımlar arasında şu anki takımı Toronto Raptors’ın yanı sıra Los Angeles Lakers, Los Angeles Clippers ve New York Knicks öne çıkıyor.
Kevin Durant
Uzun yıllar oynadığı Oklahoma City Thunder takımından 2016 yılında tartışmalı bir şekilde Golden State Warriors’a transfer olan yıldız oyuncu, yeni takımıyla son üç yılda iki NBA şampiyonluğu kazandı. Toronto Raptors’a karşı oynanan final serisinde aşil tendonundan sakatlanarak sahayı terk eden oyuncunun bu sakatlığı kendisiyle ilgilenen takımların Durant’i kadrolarına katma arzusunu azaltmadı. Durant, sakatlığına rağmen transfer sezonunun en rağbet gören oyuncularından biri. Yıldız oyuncunun peşinde koşan takımlar arasında Golden State Warriors, Los Angeles Clippers, New York Knicks ve Brooklyn Nets bulunuyor. Kawhi Leonard ve Kevin Durant’in aralarında aynı takımda buluşmak üzerine görüşmeler yaptıkları söylentisi dikkate alındığında Los Angeles Clippers ve New York Knicks bu takımlar arasında öne çıkıyor.
Kyrie Irving
LeBron James ile birlikte Cleveland Cavaliers’ın tarihi 2016 şampiyonluğunda önemli bir rol oynayan Kyrie Irving, 2017’de transfer olduğu Boston Celtics’te geçirdiği iki yılın ardından bu yıl sonunda bonservisini eline alma hakkını kullandı ve transfer görüşmeleri yapma hakkı elde etti. Resmi görüşmeler henüz başlamasa da Irving’in Brooklyn Nets ile 4 yıllığına 141 milyon dolarlık anlaşmaya vardığı iddia ediliyor.
Klay Thompson
Stephen Curry ve Draymond Green ile birlikte Golden State Warriors’u tarihin en önemli takımlarından biri haline getiren çekirdek kadroda yer alan Klay Thompson’ın transfer hakkı bulunsa da takımından ayrılması beklenmiyor. Sezonun son maçında ciddi bir sakatlık geçirerek maçı yarıda bırakmak zorunda Thompson’ın Warriors’la 190 milyon dolara 5 yıllık anlaşma imzalayacağı tahmin ediliyor.
Kemba Walker
Uzun yıllardır Charlotte Hornets forması giyen 29 yaşındaki yıldız oyuncu daha önce defalarca takımında kalmak istediğini dile getirdiği halde bu yıl şampiyonluk adayı bir takıma transfer olabilir. Senede 12 milyon dolar kazandığı kontratı bu yıl sona eren Walker’ın ismi Boston Celtics’le anılıyor. Haberlere göre Hornets’ın 221 milyon dolarlık teklifini geri çeviren Walker yeni sezonda, 4 seneliğine 141 milyon dolara anlaştığı yeşil beyazlı formayı giyecek.
D’angelo Russell
Bu yıl gösterdiği başarılı performansla All-Star olmaya hak kazanan genç oyuncu, normal sezondaki 21,1’lik sayı ortalamasıyla takımı Brooklyn Nets’i playofflara taşıdı. Nets’in Kyrie Irving’le anlaşması durumunda takımdan ayrılmasına kesin gözüyle bakılan Russell’la ilgilenen takımlar arasında Los Angeles lakers öne çıkıyor. Genç oyuncuyu kadrosuna dahil etmek isteyen diğer takımlar New York Knicks, Minnesota Timberwolves ve Phoenix Suns.
Jimmy Butler
Geçtiğimiz sezonu iki farklı takımda geçiren Butler’ın 2018-2019 yılı maç başı sayı ortalaması 18,7. Başarılı savunmasına karşın sezon başladığında 30 yaşına girmiş olacak olması ve çalkantılı geçmişi takım yöneticilerini Butler konusunda kararsız bıraksa da Durant, Leonard ya da Irving’i alamayan takımlar için Butler başarılı bir alternatif olarak görülüyor. Philadelphia 76’dan ayrılması halinde Butler’ı transfer edebilecek takımlar Houston Rockets, Los Angeles Lakers, New York Knicks ve Dallas Mavericks.
Enes Kanter
New York Knicks’ten ayrıldıktan sonra Portland Trail Blazers’la sezon sonuna kadar anlaşan Enes Kanter, yeni takımının Batı Konferansı Finalleri’ne yükselmesinde önemli rol oynadı. Blazers’ın önemli oyuncularından Jusuf Nurkic’in sakatlanmasının ardından pota altında takımına büyük katkı sağlayan Kanter, omzundaki sakatlığa rağmen sahadaki mücadelesiyle takdir topladı. Enes’i kadrosuna katmak isteyen takımlar arasında Los Angeles Lakers başı çekerken, takımı Portlant Trail Blazers ve Boston Celtics de yıldız oyuncuyu transfer etmek için çaba gösteriyor. Sacramento Kings ve Chicago Bulls’un da Kanter’le görüşmek için talepte bulunacağı belirtiliyor.
Tobias Harris
Sene içinde Los Angeles Clippers’tan Philadelphia 76’a takas edilen Harris, sezonu 20 sayı ortalamasıyla tamamladı. Son sekiz yıl içinde dört kez takas edilen oyuncunun bu yıl bir takımdan yüksek bir kontrat alması bekleniyor. Harrisle ilgilenen takımlar, Philadelphia 76ers, Brooklyn Nets, Los Angeles Clippers, Dallas Mavericks ve Utah Jazz.
Al Horford
Boston Celtics’in geçtiğimiz seneki başarılı performansında önemli pay sahibi olan Al Horford, sene sonunda önümüzdeki yıl kazanacağı 30 milyon dolardan vazgeçerek sözleşmesindeki transfer hakkını kullanmak istediğini açıkladı. Horford’u kadrosuna dahil etmek isteyen takımlar arasında Dallas Mavericks, New Orleans Pelicans ve Philadelphia 76ers bulunuyor.
DeMarcus Cousins
Son birkaç yılı sakatlıklarla geçiren DeMarcus Cousins’ın bu transfer döneminde ne yapacağı merak konusu. New Orleans’taki son sezonunda 25,2 sayı ortalamasına ulaştığı takımıyla 150 milyon dolar karşılığı beş yıllık kontrat imzalaması beklenirken yaşadığı sakatlık sonucu takımı tarafından kadroda düşünülmediği kendisine bildirilen yıldız oyuncu, 5.3 milyon dolarlık ‘istisna’ kontratla beklenmedik bir şekilde bir yıllığına Golden State Warriors’a transfer olmuştu. Senenin neredeyse yarısını sakat geçiren Cousins’ı yeni sezonda kadrosunda görmek isteyen takımlar: Golden State Warriors, New York Knicks ve Los Angeles Clippers.
Derrick Rose
30 yaşındaki yıldız oyuncu sezonu maç başı 18 sayı ortalamasıyla tamamladı. 2011 yılında ligin En Değerli Oyuncu’su (MVP) seçilen Rose, bu ünvana en genç yaşta ulaşan basketbolcu olmuştu. Sonrasında yaşadığı sakatlıklarla kariyerinde bir düşüş yaşayan Rose, bu yıl takımı Minnesota Timberwolves’la hücum anlamında başarılı bir sezon geçirdi. Rose’u transfer etmek isteyen takımlar arasında takımı Minnesota Timberwolves ve Detroit Pistons başı çekiyor.
[Sıtkı Özcan] 30.6.2019 [Kronos.News]
KHK’lı bir özel harekat polisinin ardından…
Habib Akbaş, KHK’yla ihraç edildi. 21 ay yatıp, tarlalarda çalışarak ailesini ayakta tuttu. Ekmek peşindeyken hayatını kaybetti. Yaşadıklarını eşi Selda Akbaş yazdı…
BOLD ÖZEL – Los Angelas ve Irak başkonsolosluklarında misyon koruma görevi üstlenen KHK’lı özel harekat polisi Habip Akbaş (47), 19 Haziran 2019’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.
Çatalca Çanakça köyünde kullandığı çekici araçla tıra çarpan Habib Akbaş’ın eşi Selda Akbaş, 2015 yılından bu yana yaşadıklarını eşinin ardından yazdığı yazıda anlattı. Hem kendisinin hem de tüm KHK’lıların uğradığı haksızlıkları bir kez daha dile getirdi.
1995’TE ÖZEL HAREKAT POLİSİ OLDU
Eşim Eylül 1995’te Özel Harekat Polisi oldu ve ilk görev yeri Van’a gitti. Aynı yıl evlendik ve ben de yanına gittim. 2000 yılında Samsun’a tayini çıktı. Hep özel harekatçıydı eşim. 2003’te Los Angelas Başkonsolosluğunda misyon koruma görevlisi olarak görevlendirildi. Konsolosun evini ya da konsoloslukları korumakla görevliydi. 2006’ya kadar buradaydık. 2006’da tekrar Samsun’a geldik. 2008’de tekrar Van’a gittik. 2014’e kadar hep Van’daydık. Sadece 2013 yaz aylarıydı sanırım, üç aylığına Irak Konsolosluğunda yine misyon koruma görevlisi olarak çalıştı.
Eşim Mart 2014’te açığa alındı. Sebep 17 / 25 olayları nedeniyle paralel yapı vs dediler. Üç ay kadar başka birimlerde çalıştı. Daha sonra zorunlu tayini çıktı. Memleketimiz olduğu için İstanbul’a gelmeyi tercih ettik.
Haziran 2014’te Beylikdüzü’nde göreve başladı. Birkaç ay orada devam ettikten sonra köyümüze yakın olan Çatalca’ya tayin istedi. 15 Temmuz’dan iki ay öncesine kadar burada asayişte görevliydi.
15 TEMMUZ’DA AMİRİNİ ARAYIP “VATANIM MİLLETİM İÇİN NE YAPMAM GEREKİYORSA HAZIRIM” DEDİ
Eşim 15 Temmuz gecesi özel harekatta bağlı olduğu amirini arayıp “Uygun görürseniz göreve gelmek istiyorum. Vatanım milletim için ne gerekiyorsa yapmak istiyorum” dedi. Bunlara ben şahidim. Çünkü o gece evde birlikteydik. Müdürü de “İhtiyaç olursa ben seni çağıracağım” dedi.
O gece göreve çağrılmadı eşim ama 1 Eylül 2016’da, 672 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Zaten zor olan hayatımız o günden sonra daha zorlaştı. Mayıs 2017’de evimize polisler geldi. Alıp götürdüler onu. 12 gün gözaltında kaldı. On iki gün sonunda onu ziyarete gittiğimizde polisler “Biz seni de alacaktık, madem geldin ifadeni alalım” dediler ve beni başka bir şubeye götürdüler.
Saatlerce ifade verdim. Klasik sorularını sordular. Şu örgüte üye misin, şurada paran var mı, onu yaptın mı, bunu yaptın mı… Sonra çok şükür serbest bıraktılar. 3-4 gün sonra, 30 Mayıs 2017’de mahkemede oldu ve eşim kendisine isnad edilen Bylock suçlamasıyla tutuklandı. Fakat daha ilk mahkemede Bylock olmadığı tespit edildi.
Ama yine de bu zulmü bize layık gördüler. Kaç ay cezaevinde yatmak zorunda kaldı. İddianamesi bir yıl sonra 25 Mayıs 2018’de hazırlandı. Bylock’tan bir şey çıkmayınca iddianameye bazı itirafçıların ifadelerini ve bankayı eklemişler.
Evet, bankada herkes gibi hesabımız vardı. Bunu da inkar etmedik, sebeplerimiz belliydi. Daha az EFT parası alıyordu Bank Asya. Üstelik banka TMSF’ye geçtikten sonra hesabımızı kullanmaya devam etmiştik. Bunu makul buldu mahkeme. Ayrıca bütün bankalarda hesabımız vardı.
CEZAEVİNDEN ÇIKALI DÖRT AY OLMUŞTU
6 Şubat 2019’da, 4. mahkemede eşim serbest bırakıldı. Savcı hakimden eşimin tahliyesini talep etmişti. Daha dört ay olmuştu çıkalı… Velhasıl hayat mücadelesi başladı… 2017 Ağustos’ta hak etmiş olmasına rağmen eşimi emekli yapmadılar. Mecburen ben bulaşıkçılık yapıyordum, rızkımızı öylece temin ediyorduk. Eşim çıktıktan sonra Ankara’ya gittik ve emeklilik işlemlerini halledebildik.
Ama yine de çalışması gerekiyordu. Üç çocuğumuz var, evin geçimi kolay değil. Hem şoförlük yapıyordu hem de hep birlikte tarlamızda kavun, karpuz, domates, biber, patlıcan ekiyor, çiftçilikle uğraşıyorduk.
Son akşam; eşim bahçenin su ve elektrik işlerini bitirmişti ve bana “Bundan sonra gelirsin, fişi takarsın, oturur, beklersin mahsulün başında hanım” demişti. Orada onu hiç anlayamadım. Malum mu olmuştu bilmiyorum. Her şeyi tamamlayıp gitti gibi bir şey…
İşlerimiz bitince arabamıza oturduk, çerez almıştık, saat on buçuk, on bir civarıydı. Şehrin biraz yukarısındaydı tarla, şehrin ışıklarına bakıp dedi ki “Daha ne isteyeyim, bak emekli olmuşum, çok şükür maaşımız var artık, çocuklarımız yanımızda, biz de birlikteyiz, mahsulümüz de kendi kendine hizmetini görecek. Daha ne isteyeyim ki Allah’tan” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim. Belki orada ömür isteseydik. Eksik kalmış duamız.
Ertesi sabah birlikte kahvaltımızı yaptık. Hava çok yağışlıydı. Abdestini aldı, saat 08.30’da evden çıktı.Saat 09.05’te kaza gerçekleşti. Bizim 11.00 civarı haberimiz oldu.
Selda Akbaş: 21 Şubat 2019’da hep birlikte çekindiğimiz son karemiz…
SON MAHKEMEMİZ…
Biz eşimle birlikte İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyorduk, dosyamız aynıydı. Mayıs 2019’daki son mahkememizde hakkımızda ifade verenleri dinledi hakim. “Kuran okuyor, namaz kılıyorduk” demekten başka bir şey söyleyemediler.
Hakim bey bu kez bana dönüp “Ne diyorsunuz bunlara?” diye sordu. “Biz özel harekatçı eşleriydik. Eşlerimiz kapıdan çıktıktan itibaren geriye dönme garantileri yoktu ve eşler olarak bir araya geldiğimizde yapabileceğimiz tek şey Kuran-ı Kerim okuyup onlar için dua etmek ve ne okuduğumuzu anlamak için meallerine bakmaktı. Müslüman insanlardık hakim bey” dedim.
Hiçbir yorum yapmadı ve dijitallerin incelenmesini talep ederek Eylül 2019’a mahkememizi erteledi. Yani Biz Kuran okumakla, namaz kılmakla, kitap okumakla yargılanıyoruz… Elhamdülillah hırsız demiyorlar, yolsuz demiyorlar, hain demiyorlar… Değiliz çünkü…
BUGÜN EŞİMİN VEFATININ 6. GÜNÜ
Bugün eşimin vefatının 6. günü. Allahım hepinizden razı olsun. Rabbim sizlere eşlerinizle yaşayacağınız hayırlı uzun ömürler versin.
Ben sizlerin dualarını üzerimde o kadar çok hissettim ki en başından beri Allah razı olsun.
Allah böyle bir acıyı düşmanıma bile vermesin. Herkes beni tebrik ediyor metanetimden dolayı nasıl metanetli olmam ki?
Ben onu şu kısacık dünyanın kısacık nimetleriyle sevmedim ki fani dünyadan gitti diye kahrolayım. Cezaevine girdiği günde ağlamamıştım, masumdu, mutlaka geri geleceğine imanım tamdı çünkü benim.
Ve yine iman ediyorum bizler de bize takdir edilen zamana kadar yaşayıp öleceğiz ve sonsuz bir hayat yurdu olan ahirette tekrar beraber olacağız inşallah. Rabbime layık bir kul, Peybamberime layık bir ümmet ve kendisine layık bir eş olarak yaşayıp ölmeyi nasip etsin Rabbim bizi ahirette cennetinde de bir ve beraber etsin.
Ben Allah’a inanan bir Müslüman olarak kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini bilen biri olarak nasıl metanetli olmam. Ayrıca ben bir Özel Harekat Polis eşiyim, evlendiğimiz günden beri ölümle yüzleşmeye hazır yaşadık biz. Ailem polise kız vermeyiz, ne zaman bir kör kurşuna gideceği belli olmaz acaba hangi hastaneden hangi morgtan haber gelecek diye hep bekleyeceksin deyince ben ölümün kaderde yazılı olduğunu, vefat edenlerin sadece polisler olmadığını söyleyip eşimle evlenmeme izin vermeleri için ısrar etmiştim.
“BU ZULMÜ BİZLERE YAPANLARA HAKKIMI HELAL ETMİYORUM” DERDİ
Ve abim, eşimi morga koyarken eşim artık polis değildi. Mazlumdu, çünkü zulüm gördü.
21 yıl her türlü terör örgütleriyle mücadele etmiş vatan ve millet selameti için mücadele etmiş bir Polis Özel Harekat (PÖH)’dü benim eşim. Ayrıca hep söylediği ‘Müslüman terörist olmaz, terörist Müslüman olamaz’ derdi. Çok üzülürdü bu iftirayı bize attıkları için ve bu zulmü bizlere yapanlara ve bunlara destek olanlara hakkımı helal etmiyorum sıratta bekleyeceğim, hakkımı hepsinden tek tek almadan onlara kurtuluş yok demişti.
Ben beddua etmiyorum ama hakkımızı ALLAH alsın diyorum!
Kimseye kin duymuyorum öfkem yok.
Allah her şeyin sahibidir, şahididir.
Hepimizin imtihanı farklı olacak tabi yine en başından beri inandığıma inanıyorum ama kendimi buna layık görmüyorum.
İmanı kuvvetli olanın imtihanı da ağır olur. İnşallah Rabbim imanımızı kuvvetlendirsin, ayaklarımızı kaydırmasın.
ÖMRÜ BOYUNCA ŞEHİT OLMA HAYALİYLE YAŞADI
Bizlere Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin inşallah.
Ben eşimin çok feci bir şekilde vefatına şahit oldum, inşallah şehit olmuştur eşim.
İçeride 21 ay yattı ve ben 1 hafta bile yanına gitmeyi ihmal etmedim, sadece 3 görüşümüz mahkememe denk geldiği için gidemedim. Onu içerideyken bir kere üzmedim, ihtiyaçlarını eksik etmedim. Öyle güzel bir pembe tablo çizmişim ki çıkınca “Hatun hani her şey yolunda, hiçbir sıkıntımız yok derdin, hiç de öyle değilmiş” dediğinde, “Habip bey ben sana eğer sıkıntılarımızı anlatsam senin elinden bir şey gelip de düzeltecek miydin, hayır. Niye bahsedip seni o dört duvar arasında üzeydim ki. Bizim de çekmemiz gereken sıkıntı varmış imtihan!”
Ve yine eşim cezaevinden çıktıktan sonra “Hatun içeridekiler çok şanslı, asıl zulüm size yapılıyor, (içeride işkence gören keyfi muamele yapılan hücrelerde tutulan kardeşlerimiz müstesna) bizim içeride günlerimiz hep bir Müslüman olarak yaşayarak geçiyordu. Dünya meşgalesinden uzak, manevi güzellikleri yaşayarak geçtiği için hiç daralmazdık. Ve birkaç defa acaba hiç çıkmasaydım bile demişti.
Ben gönül koyunca “Sadece özleminiz vardı” demiş ve eklemişti: “En şanslılar ise vefat eden kardeşlerimiz Allah bize de nasip etsin” deyince “Aman Habibim duanı düzgün yap, duanın kabul vaktidir” desem de sonra “Peki niye şanslılar” dedim, “Çünkü bu zulümatlı zamanda vefat edenlerin şehit olma ihtimali var” demişti. Ömrü boyunca şehit olma hayaliyle yaşayan ebedi zevcim ciğer parem canım Habibim… Rabbim şehitlerle haşretsin inşallah.
KAZA YAPTIĞINDA DA ÖZEL KAMUFLAJ KIYAFETLERİ VERDİ
Eşim izleyenler olduysa, kazanın videosu internette var. Üzerinde hala özel harekat kamuflaj kıyafetleri vardı. Aşıktı mesleğine. Çok feci bir şekilde vefat etmiş. Kırılmadık kemikleri kalmamış beyin kanaması durmadı. 9, belki daha fazla kalp durdu, bazen 5 dakika bazen 10, bazen 20 dakika kalp masajından sonra geri geldi. 17 saat boyunca kanı aktı. Yoğun bakıma defalarca çocuklarımla girdim, hiç kendine gelmedi, çok çağırdım gel Habibim beni yalnız bırakma dedim ama tepki vermedi. Geri gelmedi. Ben de olsam gelmezdim, şu zalim dünyada yaşayıp ne görecekti ki asıl yurdunda Rabbimin yanında cennet yamaçlarında olmak en güzeli zaten hayatın gayesiydi…
Kazadan haber alır almaz hemen yanına gittim ve kabre girinceye kadar yanından hiç ayrılmadım, bağırmadım, çağırmadım ama acısı içimi yaktı, sessiz sessiz ağladım ve hep ağlayacağım biliyorum. ALLAH beni önce kendine layık kul Habibim dediği Peygamberimize layık ümmet, sevgili eşim Habibime layık eş olarak yaşamayı, evlatlarımızı layık evlatlar olarak yetiştirmeyi nasip etsin.
Eşim günah cihetiyle vefat etti, sevap cihetiyle hala yaşıyor, sizlerin kardeşlerim dediği kaderdaşların, yaptığınız iyi ameller de inşallah onun sevap hanesine işlenecektir.
Yazılacak o kadar çok şey var ki zaman zaman yazmak isterim, sizinle konuşmak bana ilaç gibi geliyor. Hakkınızı helal ediniz. Dualarınıza bizleri de ekleyiniz.
[BoldMedya.Com] 1.7.2019
BOLD ÖZEL – Los Angelas ve Irak başkonsolosluklarında misyon koruma görevi üstlenen KHK’lı özel harekat polisi Habip Akbaş (47), 19 Haziran 2019’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.
Çatalca Çanakça köyünde kullandığı çekici araçla tıra çarpan Habib Akbaş’ın eşi Selda Akbaş, 2015 yılından bu yana yaşadıklarını eşinin ardından yazdığı yazıda anlattı. Hem kendisinin hem de tüm KHK’lıların uğradığı haksızlıkları bir kez daha dile getirdi.
1995’TE ÖZEL HAREKAT POLİSİ OLDU
Eşim Eylül 1995’te Özel Harekat Polisi oldu ve ilk görev yeri Van’a gitti. Aynı yıl evlendik ve ben de yanına gittim. 2000 yılında Samsun’a tayini çıktı. Hep özel harekatçıydı eşim. 2003’te Los Angelas Başkonsolosluğunda misyon koruma görevlisi olarak görevlendirildi. Konsolosun evini ya da konsoloslukları korumakla görevliydi. 2006’ya kadar buradaydık. 2006’da tekrar Samsun’a geldik. 2008’de tekrar Van’a gittik. 2014’e kadar hep Van’daydık. Sadece 2013 yaz aylarıydı sanırım, üç aylığına Irak Konsolosluğunda yine misyon koruma görevlisi olarak çalıştı.
Eşim Mart 2014’te açığa alındı. Sebep 17 / 25 olayları nedeniyle paralel yapı vs dediler. Üç ay kadar başka birimlerde çalıştı. Daha sonra zorunlu tayini çıktı. Memleketimiz olduğu için İstanbul’a gelmeyi tercih ettik.
Haziran 2014’te Beylikdüzü’nde göreve başladı. Birkaç ay orada devam ettikten sonra köyümüze yakın olan Çatalca’ya tayin istedi. 15 Temmuz’dan iki ay öncesine kadar burada asayişte görevliydi.
15 TEMMUZ’DA AMİRİNİ ARAYIP “VATANIM MİLLETİM İÇİN NE YAPMAM GEREKİYORSA HAZIRIM” DEDİ
Eşim 15 Temmuz gecesi özel harekatta bağlı olduğu amirini arayıp “Uygun görürseniz göreve gelmek istiyorum. Vatanım milletim için ne gerekiyorsa yapmak istiyorum” dedi. Bunlara ben şahidim. Çünkü o gece evde birlikteydik. Müdürü de “İhtiyaç olursa ben seni çağıracağım” dedi.
O gece göreve çağrılmadı eşim ama 1 Eylül 2016’da, 672 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Zaten zor olan hayatımız o günden sonra daha zorlaştı. Mayıs 2017’de evimize polisler geldi. Alıp götürdüler onu. 12 gün gözaltında kaldı. On iki gün sonunda onu ziyarete gittiğimizde polisler “Biz seni de alacaktık, madem geldin ifadeni alalım” dediler ve beni başka bir şubeye götürdüler.
Saatlerce ifade verdim. Klasik sorularını sordular. Şu örgüte üye misin, şurada paran var mı, onu yaptın mı, bunu yaptın mı… Sonra çok şükür serbest bıraktılar. 3-4 gün sonra, 30 Mayıs 2017’de mahkemede oldu ve eşim kendisine isnad edilen Bylock suçlamasıyla tutuklandı. Fakat daha ilk mahkemede Bylock olmadığı tespit edildi.
Ama yine de bu zulmü bize layık gördüler. Kaç ay cezaevinde yatmak zorunda kaldı. İddianamesi bir yıl sonra 25 Mayıs 2018’de hazırlandı. Bylock’tan bir şey çıkmayınca iddianameye bazı itirafçıların ifadelerini ve bankayı eklemişler.
Evet, bankada herkes gibi hesabımız vardı. Bunu da inkar etmedik, sebeplerimiz belliydi. Daha az EFT parası alıyordu Bank Asya. Üstelik banka TMSF’ye geçtikten sonra hesabımızı kullanmaya devam etmiştik. Bunu makul buldu mahkeme. Ayrıca bütün bankalarda hesabımız vardı.
CEZAEVİNDEN ÇIKALI DÖRT AY OLMUŞTU
6 Şubat 2019’da, 4. mahkemede eşim serbest bırakıldı. Savcı hakimden eşimin tahliyesini talep etmişti. Daha dört ay olmuştu çıkalı… Velhasıl hayat mücadelesi başladı… 2017 Ağustos’ta hak etmiş olmasına rağmen eşimi emekli yapmadılar. Mecburen ben bulaşıkçılık yapıyordum, rızkımızı öylece temin ediyorduk. Eşim çıktıktan sonra Ankara’ya gittik ve emeklilik işlemlerini halledebildik.
Ama yine de çalışması gerekiyordu. Üç çocuğumuz var, evin geçimi kolay değil. Hem şoförlük yapıyordu hem de hep birlikte tarlamızda kavun, karpuz, domates, biber, patlıcan ekiyor, çiftçilikle uğraşıyorduk.
Son akşam; eşim bahçenin su ve elektrik işlerini bitirmişti ve bana “Bundan sonra gelirsin, fişi takarsın, oturur, beklersin mahsulün başında hanım” demişti. Orada onu hiç anlayamadım. Malum mu olmuştu bilmiyorum. Her şeyi tamamlayıp gitti gibi bir şey…
İşlerimiz bitince arabamıza oturduk, çerez almıştık, saat on buçuk, on bir civarıydı. Şehrin biraz yukarısındaydı tarla, şehrin ışıklarına bakıp dedi ki “Daha ne isteyeyim, bak emekli olmuşum, çok şükür maaşımız var artık, çocuklarımız yanımızda, biz de birlikteyiz, mahsulümüz de kendi kendine hizmetini görecek. Daha ne isteyeyim ki Allah’tan” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim. Belki orada ömür isteseydik. Eksik kalmış duamız.
Ertesi sabah birlikte kahvaltımızı yaptık. Hava çok yağışlıydı. Abdestini aldı, saat 08.30’da evden çıktı.Saat 09.05’te kaza gerçekleşti. Bizim 11.00 civarı haberimiz oldu.
Selda Akbaş: 21 Şubat 2019’da hep birlikte çekindiğimiz son karemiz…
SON MAHKEMEMİZ…
Biz eşimle birlikte İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyorduk, dosyamız aynıydı. Mayıs 2019’daki son mahkememizde hakkımızda ifade verenleri dinledi hakim. “Kuran okuyor, namaz kılıyorduk” demekten başka bir şey söyleyemediler.
Hakim bey bu kez bana dönüp “Ne diyorsunuz bunlara?” diye sordu. “Biz özel harekatçı eşleriydik. Eşlerimiz kapıdan çıktıktan itibaren geriye dönme garantileri yoktu ve eşler olarak bir araya geldiğimizde yapabileceğimiz tek şey Kuran-ı Kerim okuyup onlar için dua etmek ve ne okuduğumuzu anlamak için meallerine bakmaktı. Müslüman insanlardık hakim bey” dedim.
Hiçbir yorum yapmadı ve dijitallerin incelenmesini talep ederek Eylül 2019’a mahkememizi erteledi. Yani Biz Kuran okumakla, namaz kılmakla, kitap okumakla yargılanıyoruz… Elhamdülillah hırsız demiyorlar, yolsuz demiyorlar, hain demiyorlar… Değiliz çünkü…
BUGÜN EŞİMİN VEFATININ 6. GÜNÜ
Bugün eşimin vefatının 6. günü. Allahım hepinizden razı olsun. Rabbim sizlere eşlerinizle yaşayacağınız hayırlı uzun ömürler versin.
Ben sizlerin dualarını üzerimde o kadar çok hissettim ki en başından beri Allah razı olsun.
Allah böyle bir acıyı düşmanıma bile vermesin. Herkes beni tebrik ediyor metanetimden dolayı nasıl metanetli olmam ki?
Ben onu şu kısacık dünyanın kısacık nimetleriyle sevmedim ki fani dünyadan gitti diye kahrolayım. Cezaevine girdiği günde ağlamamıştım, masumdu, mutlaka geri geleceğine imanım tamdı çünkü benim.
Ve yine iman ediyorum bizler de bize takdir edilen zamana kadar yaşayıp öleceğiz ve sonsuz bir hayat yurdu olan ahirette tekrar beraber olacağız inşallah. Rabbime layık bir kul, Peybamberime layık bir ümmet ve kendisine layık bir eş olarak yaşayıp ölmeyi nasip etsin Rabbim bizi ahirette cennetinde de bir ve beraber etsin.
Ben Allah’a inanan bir Müslüman olarak kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini bilen biri olarak nasıl metanetli olmam. Ayrıca ben bir Özel Harekat Polis eşiyim, evlendiğimiz günden beri ölümle yüzleşmeye hazır yaşadık biz. Ailem polise kız vermeyiz, ne zaman bir kör kurşuna gideceği belli olmaz acaba hangi hastaneden hangi morgtan haber gelecek diye hep bekleyeceksin deyince ben ölümün kaderde yazılı olduğunu, vefat edenlerin sadece polisler olmadığını söyleyip eşimle evlenmeme izin vermeleri için ısrar etmiştim.
“BU ZULMÜ BİZLERE YAPANLARA HAKKIMI HELAL ETMİYORUM” DERDİ
Ve abim, eşimi morga koyarken eşim artık polis değildi. Mazlumdu, çünkü zulüm gördü.
21 yıl her türlü terör örgütleriyle mücadele etmiş vatan ve millet selameti için mücadele etmiş bir Polis Özel Harekat (PÖH)’dü benim eşim. Ayrıca hep söylediği ‘Müslüman terörist olmaz, terörist Müslüman olamaz’ derdi. Çok üzülürdü bu iftirayı bize attıkları için ve bu zulmü bizlere yapanlara ve bunlara destek olanlara hakkımı helal etmiyorum sıratta bekleyeceğim, hakkımı hepsinden tek tek almadan onlara kurtuluş yok demişti.
Ben beddua etmiyorum ama hakkımızı ALLAH alsın diyorum!
Kimseye kin duymuyorum öfkem yok.
Allah her şeyin sahibidir, şahididir.
Hepimizin imtihanı farklı olacak tabi yine en başından beri inandığıma inanıyorum ama kendimi buna layık görmüyorum.
İmanı kuvvetli olanın imtihanı da ağır olur. İnşallah Rabbim imanımızı kuvvetlendirsin, ayaklarımızı kaydırmasın.
ÖMRÜ BOYUNCA ŞEHİT OLMA HAYALİYLE YAŞADI
Bizlere Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin inşallah.
Ben eşimin çok feci bir şekilde vefatına şahit oldum, inşallah şehit olmuştur eşim.
İçeride 21 ay yattı ve ben 1 hafta bile yanına gitmeyi ihmal etmedim, sadece 3 görüşümüz mahkememe denk geldiği için gidemedim. Onu içerideyken bir kere üzmedim, ihtiyaçlarını eksik etmedim. Öyle güzel bir pembe tablo çizmişim ki çıkınca “Hatun hani her şey yolunda, hiçbir sıkıntımız yok derdin, hiç de öyle değilmiş” dediğinde, “Habip bey ben sana eğer sıkıntılarımızı anlatsam senin elinden bir şey gelip de düzeltecek miydin, hayır. Niye bahsedip seni o dört duvar arasında üzeydim ki. Bizim de çekmemiz gereken sıkıntı varmış imtihan!”
Ve yine eşim cezaevinden çıktıktan sonra “Hatun içeridekiler çok şanslı, asıl zulüm size yapılıyor, (içeride işkence gören keyfi muamele yapılan hücrelerde tutulan kardeşlerimiz müstesna) bizim içeride günlerimiz hep bir Müslüman olarak yaşayarak geçiyordu. Dünya meşgalesinden uzak, manevi güzellikleri yaşayarak geçtiği için hiç daralmazdık. Ve birkaç defa acaba hiç çıkmasaydım bile demişti.
Ben gönül koyunca “Sadece özleminiz vardı” demiş ve eklemişti: “En şanslılar ise vefat eden kardeşlerimiz Allah bize de nasip etsin” deyince “Aman Habibim duanı düzgün yap, duanın kabul vaktidir” desem de sonra “Peki niye şanslılar” dedim, “Çünkü bu zulümatlı zamanda vefat edenlerin şehit olma ihtimali var” demişti. Ömrü boyunca şehit olma hayaliyle yaşayan ebedi zevcim ciğer parem canım Habibim… Rabbim şehitlerle haşretsin inşallah.
KAZA YAPTIĞINDA DA ÖZEL KAMUFLAJ KIYAFETLERİ VERDİ
Eşim izleyenler olduysa, kazanın videosu internette var. Üzerinde hala özel harekat kamuflaj kıyafetleri vardı. Aşıktı mesleğine. Çok feci bir şekilde vefat etmiş. Kırılmadık kemikleri kalmamış beyin kanaması durmadı. 9, belki daha fazla kalp durdu, bazen 5 dakika bazen 10, bazen 20 dakika kalp masajından sonra geri geldi. 17 saat boyunca kanı aktı. Yoğun bakıma defalarca çocuklarımla girdim, hiç kendine gelmedi, çok çağırdım gel Habibim beni yalnız bırakma dedim ama tepki vermedi. Geri gelmedi. Ben de olsam gelmezdim, şu zalim dünyada yaşayıp ne görecekti ki asıl yurdunda Rabbimin yanında cennet yamaçlarında olmak en güzeli zaten hayatın gayesiydi…
Kazadan haber alır almaz hemen yanına gittim ve kabre girinceye kadar yanından hiç ayrılmadım, bağırmadım, çağırmadım ama acısı içimi yaktı, sessiz sessiz ağladım ve hep ağlayacağım biliyorum. ALLAH beni önce kendine layık kul Habibim dediği Peygamberimize layık ümmet, sevgili eşim Habibime layık eş olarak yaşamayı, evlatlarımızı layık evlatlar olarak yetiştirmeyi nasip etsin.
Eşim günah cihetiyle vefat etti, sevap cihetiyle hala yaşıyor, sizlerin kardeşlerim dediği kaderdaşların, yaptığınız iyi ameller de inşallah onun sevap hanesine işlenecektir.
Yazılacak o kadar çok şey var ki zaman zaman yazmak isterim, sizinle konuşmak bana ilaç gibi geliyor. Hakkınızı helal ediniz. Dualarınıza bizleri de ekleyiniz.
[BoldMedya.Com] 1.7.2019
Güray Demir’in ardından: Yıktın, viran eyledin… Canım ağabeyim benim…
KHK ile kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın İç Haberler Editörü Güray Demir, yakalandığı amansız hastalığa karşı verdiği mücadeleyi kaybetti.
Denizli’de tedavi gördüğü Pamukkale Üniversitesi hastanesinde vefat eden Güray Demir, bugün Muğla Yatağan’daki Sazak Camisinde öğle namazının ardından toprağa verilecek.
Deneyimli gazetecinin vefat haberinin ardından meslektaşları, Güray Demir’i anlatan paylaşımlarda bulundu. İşte onlardan bazıları:
FATİH VURAL: Sen bu dünyada tanıdığım en nazik, en egosuz, en yardımsever insanlardan biriydin. Zihinsel engellilere öğretmenlik yaparken müzik röportajlarına başlayarak gazeteciliğe adım attığımda elimden tutandın.
2001’de -ki ikinci röportajımdı- İzmir Fuarı’nda Mor ve Ötesi ile röportaj yapacağım zaman hiçbir foto muhabiri olmadığı halde yönetici olsan bile fotoğraf çekmeye gelecek kadar özel, alçak gönüllü bir adamdın.
İzmir’de içtiğimiz çayları, kahveleri, sohbetlerimizi, kibarlığını, nezaketini ve kalendermeşrepliğini asla unutmayacağım.
Çok erken oldu. İyi ki seni tanıdım Güray Ağabey. Ruhun şad, mekanın cennet olsun. Yıktın, viran eyledin… Canım ağabeyim benim…
BÜLENT KORUCU: GürayDemir de gitmiş. Mücadele ettiği hastalığa yenik düşmüş. Hepimizi bekleyen son… en acısı pek çok sevinci ve hüznü, hayatın önemli kesitlerini paylaştığın kader arkadaşını son yolculuğunda yalnız bırakmak, çocuklarını ve eşini teselli edememek.
FATİH DADAŞOĞLU: Cihan Haber Ajansı’nda Dış Haberler Müdürüydü, sıkıntılı günlerden geçiyordum bir sabah erkenden telefonum çaldı… Alo dedim o, nazik ve kadife sesiyle aynı yaştaydık ama Fatih Abi derdi hep, ve ekledi: “Abi öğlen yemeğine bekliyorum.” Hayır gelemem dedim, anladı abi ve araba gönderiyorum lütfen kırmayın gelin dedi, peki dedim ve hazırlandım.
Dış kapıda karşıladı konuştuk dertleştik, yeni ev almıştı borcu vardı, elini cebine attı kredi kartını çıkarıp şifresini yazarak buyur abi dedi…
Yıkılmıştım hayır alamam siz de borçlusunuz dedim ama gözlerime bir bakış attı ve cebime koydu. “Biz Kardeşiz” dedi ve dış kapıya kadar uğurladı…
Mekanın Cennet olsun Güray Ağabey.
AHMET KURUCAN: Güray Demir’in vefat haberini teessürle öğrendim. Zaman gazetesinde yıllarca mesai arkadaşlığı yaptık. Hilmin tecessüm etmiş şekliydi. İstese bile sineği dahi incitemeyecek bir karaktere sahipti. Allah mekanını cennet etsin. Geride bıraktıklarına da sabır ihsan eylesin.
ABDÜLHAMİT BİLİCİ: Çok sevgili dostum, Cihan Haber Ajansı ve Zaman gazetesinden mesai arkadaşım, güzel insan, gazeteci Güray Demir’in vefat ettiğini öğrendim. Üzüntüm büyük. Allah rahmet eylesin. Makamı Firdevs olsun. Başta kederli ailesi olmak üzere tüm sevenlerinin başı sağolsun.
ALPER ENDER FIRAT: Sevgili Güray Demir seni son yolculuğuna uğurlayamamamın çok derin üzüntüsündeyim. Yolun açık, Rahmet yoldaşın olsun.
CELİL SAĞIR: Yeryüzündeki sayılı beyefendi insanlardan, meslektaşımız, mesai arkadaşımız gazeteci Güray Demir vefat etmiş. Allah gani gani rahmet eylesin, ailesine sabır versin… Güzel insandın be Güray abi…
SELİM BUDAK: Uzun yıllar Cihan ve Zaman’da birlikte çalıştığımız iyilik timsali, güzel insan Güray Demir vefat etmiş. Çok üzgünüm. Allah rahmet eylesin. Geride kalanlara sabır versin. Cenazesi yarın Muğla Yatağan’dan kaldırılacak. Tüm dostlarina duyurulur. Bir Fatiha okur musunuz?
ADEM YAVUZ ARSLAN: Yılların basın emekçisi, güzel insan Güray Demir vefat etmiş. Biz kendisini kimseyi kırmayan, iyilik timsali biri olarak tanıdık,şahit olduk. Allah kabrini aydınlık, mekanını Cennet bahçesi eylesin. Zaman’a el koyup yağmalayanlar sağlığının bozulmasına büyük katkı yapmıştı.
[TR724] 1.7.2019
Denizli’de tedavi gördüğü Pamukkale Üniversitesi hastanesinde vefat eden Güray Demir, bugün Muğla Yatağan’daki Sazak Camisinde öğle namazının ardından toprağa verilecek.
Deneyimli gazetecinin vefat haberinin ardından meslektaşları, Güray Demir’i anlatan paylaşımlarda bulundu. İşte onlardan bazıları:
FATİH VURAL: Sen bu dünyada tanıdığım en nazik, en egosuz, en yardımsever insanlardan biriydin. Zihinsel engellilere öğretmenlik yaparken müzik röportajlarına başlayarak gazeteciliğe adım attığımda elimden tutandın.
2001’de -ki ikinci röportajımdı- İzmir Fuarı’nda Mor ve Ötesi ile röportaj yapacağım zaman hiçbir foto muhabiri olmadığı halde yönetici olsan bile fotoğraf çekmeye gelecek kadar özel, alçak gönüllü bir adamdın.
İzmir’de içtiğimiz çayları, kahveleri, sohbetlerimizi, kibarlığını, nezaketini ve kalendermeşrepliğini asla unutmayacağım.
Çok erken oldu. İyi ki seni tanıdım Güray Ağabey. Ruhun şad, mekanın cennet olsun. Yıktın, viran eyledin… Canım ağabeyim benim…
BÜLENT KORUCU: GürayDemir de gitmiş. Mücadele ettiği hastalığa yenik düşmüş. Hepimizi bekleyen son… en acısı pek çok sevinci ve hüznü, hayatın önemli kesitlerini paylaştığın kader arkadaşını son yolculuğunda yalnız bırakmak, çocuklarını ve eşini teselli edememek.
FATİH DADAŞOĞLU: Cihan Haber Ajansı’nda Dış Haberler Müdürüydü, sıkıntılı günlerden geçiyordum bir sabah erkenden telefonum çaldı… Alo dedim o, nazik ve kadife sesiyle aynı yaştaydık ama Fatih Abi derdi hep, ve ekledi: “Abi öğlen yemeğine bekliyorum.” Hayır gelemem dedim, anladı abi ve araba gönderiyorum lütfen kırmayın gelin dedi, peki dedim ve hazırlandım.
Dış kapıda karşıladı konuştuk dertleştik, yeni ev almıştı borcu vardı, elini cebine attı kredi kartını çıkarıp şifresini yazarak buyur abi dedi…
Yıkılmıştım hayır alamam siz de borçlusunuz dedim ama gözlerime bir bakış attı ve cebime koydu. “Biz Kardeşiz” dedi ve dış kapıya kadar uğurladı…
Mekanın Cennet olsun Güray Ağabey.
AHMET KURUCAN: Güray Demir’in vefat haberini teessürle öğrendim. Zaman gazetesinde yıllarca mesai arkadaşlığı yaptık. Hilmin tecessüm etmiş şekliydi. İstese bile sineği dahi incitemeyecek bir karaktere sahipti. Allah mekanını cennet etsin. Geride bıraktıklarına da sabır ihsan eylesin.
ABDÜLHAMİT BİLİCİ: Çok sevgili dostum, Cihan Haber Ajansı ve Zaman gazetesinden mesai arkadaşım, güzel insan, gazeteci Güray Demir’in vefat ettiğini öğrendim. Üzüntüm büyük. Allah rahmet eylesin. Makamı Firdevs olsun. Başta kederli ailesi olmak üzere tüm sevenlerinin başı sağolsun.
ALPER ENDER FIRAT: Sevgili Güray Demir seni son yolculuğuna uğurlayamamamın çok derin üzüntüsündeyim. Yolun açık, Rahmet yoldaşın olsun.
CELİL SAĞIR: Yeryüzündeki sayılı beyefendi insanlardan, meslektaşımız, mesai arkadaşımız gazeteci Güray Demir vefat etmiş. Allah gani gani rahmet eylesin, ailesine sabır versin… Güzel insandın be Güray abi…
SELİM BUDAK: Uzun yıllar Cihan ve Zaman’da birlikte çalıştığımız iyilik timsali, güzel insan Güray Demir vefat etmiş. Çok üzgünüm. Allah rahmet eylesin. Geride kalanlara sabır versin. Cenazesi yarın Muğla Yatağan’dan kaldırılacak. Tüm dostlarina duyurulur. Bir Fatiha okur musunuz?
ADEM YAVUZ ARSLAN: Yılların basın emekçisi, güzel insan Güray Demir vefat etmiş. Biz kendisini kimseyi kırmayan, iyilik timsali biri olarak tanıdık,şahit olduk. Allah kabrini aydınlık, mekanını Cennet bahçesi eylesin. Zaman’a el koyup yağmalayanlar sağlığının bozulmasına büyük katkı yapmıştı.
[TR724] 1.7.2019
Çocuklarda böbrek sorunlarına yol açan 9 hata
Son yıllarda görülme sıklığı giderek artan böbrek hastalıkları, çocuklar için de yaygın bir sorun haline geldi.
Çocuk büyüdükçe böbrek yetmezliğine kadar varabilen hastalıklar, bazen hiç belirti vermeden ilerleyebiliyor. Çocuklarda böbrek sorunlarına yol açabilecek hatalara karşı ebeveynlerin dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Çocuk Hastalıkları ve Çocuk Nefrolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mahmut Çivilibal, böbrek sağlığını bozan hatalar hakkında şu önemli bilgileri veriyor:
1.Çocuğun ne kadar su içtiğini takip etmemek
Ülkemizde su tüketimi bilinci yetişkinlerde yeterince oturmadığı için ebeveynler genellikle beslenmede gösterdikleri özeni çocuğun su tüketiminde göstermemektedir. Suyun, besinleri ve oksijeni organlara taşıdığı, metabolizmayı düzenlediği, toksik maddelerin vücuttan atılmasını sağladığı, enfeksiyonlarla savaştığı, vücut ısısını dengelediği ve beden sağlığı için vazgeçilmez olduğu göz ardı edilmemelidir. Bebeklere; katı gıdalara başlanılan 6. aydan itibaren her yemek sonrası 30-100 ml arası su içirilmelidir. 1-5 yaş arasında su tüketiminin alışkanlık haline gelmesi sağlanmalıdır. Bunun yanında mevsim koşulları ve çocuğun aktivitesine göre yemek dışı saatlerde de su içirilmelidir. Çocukların yeterli su tüketip tüketmediğini anlamanın en kolay yolu, tuvalete gitme sıklığını takip etmektir. Yaşa göre değişiyor olsa da çocuklar normal şartlarda ortalama 2-3 saatte bir tuvalete gitmektedir.
2.Yemeklere istediği kadar tuz eklemesine izin vermek
Hipertansiyondan kalp-damar hastalıklarına kadar birçok hastalığa yol açan aşırı tuz tüketimi vücuttan atılırken sağlıklı böbreklere dahi zarar vermektedir. Böbrek hastalıklarının da hızlı şekilde ilerlemesine yol açmaktadır. Bu nedenle çocukların bebeklikten itibaren aşırı tuz tüketimine alıştırılmaması önemlidir. Süt çocukluğu döneminde bir yaşından önce bebeklerin tuz ile tanıştırılmaması, 1-18 yaş arasında günlük tüketilen tuz miktarının günde 2-3 gr’ı (yarım çay kaşığı) aşmaması önerilmektedir. Tuz tüketmeme alışkanlığı çocukluk dönemlerinden itibaren kazandırılmalı, anne ve babalar çocuklarına rol model olmalı ve yemek masasına tuzluk konulmaması bir yaşam biçimi haline getirilmelidir.
3.Ödül olarak cips ve çikolata almak
Obezitenin başlıca nedenlerinden birisi ebeveynlerin beslenme konusundaki yanlış tutum ve davranışlarıdır. Çocuğun sürekli hazır paketli gıdalar tüketmesine engel olmamak, çocuğun sevdiği ancak sağlıksız olan yiyecekleri ona ödül olarak sunmak, tüm gün TV ya da bilgisayar başında abur cubur atıştırmasına izin vermek obezitenin yaygınlaşmasındaki en temel faktördür. Obezite böbrek hastalıklarında önemli bir risk faktörüdür. Aşırı kilonun kalp ve damarlar üzerindeki olumsuz etkileri böbrekleri de etkilemektedir. Paketli hazır gıdalar, fast food tarzı beslenme, cips, salam, sosis, sucuk, turşu, salça, konserve gibi koruyucu içeren işlenmiş gıdaların tüketimi sınırlandırılmalıdır. Bunun yerine potasyum içeriği zengin sebze ve meyve tüketilmeli, aşırı hayvansal protein alımına dikkat edilmelidir.
4.Tuvaletini tutmasını söylemek
Çocuklar genelde oyuna dalarak tuvaletlerini tutmaktadır. Özellikle yuva ve anaokulu dönemlerinde oyun çağındaki çocukların birçoğu son ana kadar idrarını tutmaktadır. Bu durum çocuklarda idrar yolu enfeksiyonları açısından ciddi risk oluşturmaktadır. İdrarını tutmasını engellemek için çocuğun 2-3 saat aralıklarla düzenli olarak tuvalete gitmesini alışkanlık haline getirmesi sağlanmalıdır.
5.“Çocuktur böbreğinde sorun yoktur” diye düşünmek
Erken evrelerde belirti göstermeyen böbrek yetmezliğini yakalamanın en etkin yolu kan ve idrar tahlillerinin düzenli yapılmasından geçmektedir. Böbrek yetmezliğini yavaşlatmak ve tedavi etmek erken teşhis ile mümkündür. Ailede; diyabet, yüksek tansiyon, fazla kilo veya anne, baba ya da yakın akrabalarda böbrek yetmezliği hikayesi mevcut ise çocuğun böbrek fonksiyonlarının 6-12 ayda bir kontrolü gerekmektedir.
6.Çevre tavsiyesi ile ilaç vermek
İlaçların kimyasal maddelerden oluştuğu unutulmamalıdır. Ağrı kesiciler dahil tüm ilaçlar vücuttan atılırken böbrekler için risk oluşturmaktadır. Uzmana danışılmadan alınan her gereksiz ilaç böbrek sağlığını riske atmaktadır. Uzun süreli ve kontrolsüz ilaç kullanımı, çocuklarda kronik böbrek hastalıklarına neden olabilmektedir. Aynı şekilde vitamin ilaçları da çocuğa uzman kontrolü dışında verilmemelidir.
7.Çocuğun genital bölge temizliğini doğru yapmamak
Bebeklerde, yetişkinlerdeki gibi cilt yüzeyini kaplayan koruyucu tabaka henüz gelişmemiştir. Bu nedenle bebeklerde ve küçük çocuklarda yanlış yapılan alt temizliği; idrar yolu enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Alt temizliğinde zorunlu haller dışında şampuan, sabun, ıslak mendil gibi ürünler kullanılmamalıdır. Bu ürünler içerdiği kimyasallar nedeniyle genital bölgenin pH dengesini bozarak, yararlı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin çoğalmasına yol açmaktadır. Bunların yerine su ve pamuk yeterli olmaktadır. Ayrıca yukarıdan aşağıya doğru yani genital bölgeden anüse doğru ve çok bastırmadan silmeye özen göstermek gerekmektedir.
8.Küçük yaştan itibaren çocuğu egzersiz yapmaya alıştırmamak
Kalp ve damar hastalıklarında olduğu gibi tüm ciddi hastalıklarda egzersiz ve hareketli yaşam önemli bir koruyucudur. Çocuğa küçük yaştan itibaren kazandırılan hareketli yaşam alışkanlığı onun ömür boyu hastalıklardan korunmasına yardımcı olmakla beraber depresyondan korur, mutlu bir yaşam sürmesini sağlar. Çocuğun tüm beden sağlığı için olduğu kadar böbrek sağlığı için de egzersiz alışkanlığı kazanması için onlarla birlikte ebeveynlerin egzersiz yapması önerilmektedir.
9.Çocuğun şikayeti yok diye sağlık kontrollerini aksatmak
Çocuklarda hipertansiyona yol açan nedenlerin başında sağlıksız beslenme, stres ve obezite gelmektedir. Hipertansiyon baş ağrısı ile kendini gösterebileceği gibi bazen de hiçbir belirti vermeden sinsice ilerleyebilmektedir. Tedavi edilmediğinde kalp ve böbrek yetmezliklerinden görme kaybına, beyin kanamasına kadar birçok ciddi soruna yol açabilen hipertansiyondan korunmak için herhangi bir şikayeti olmayan çocukların da rutin kontrollerine 3 yaşından itibaren tansiyon ölçümü eklenmelidir.
[TR724] 1.7.2019
Çocuk büyüdükçe böbrek yetmezliğine kadar varabilen hastalıklar, bazen hiç belirti vermeden ilerleyebiliyor. Çocuklarda böbrek sorunlarına yol açabilecek hatalara karşı ebeveynlerin dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Çocuk Hastalıkları ve Çocuk Nefrolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mahmut Çivilibal, böbrek sağlığını bozan hatalar hakkında şu önemli bilgileri veriyor:
1.Çocuğun ne kadar su içtiğini takip etmemek
Ülkemizde su tüketimi bilinci yetişkinlerde yeterince oturmadığı için ebeveynler genellikle beslenmede gösterdikleri özeni çocuğun su tüketiminde göstermemektedir. Suyun, besinleri ve oksijeni organlara taşıdığı, metabolizmayı düzenlediği, toksik maddelerin vücuttan atılmasını sağladığı, enfeksiyonlarla savaştığı, vücut ısısını dengelediği ve beden sağlığı için vazgeçilmez olduğu göz ardı edilmemelidir. Bebeklere; katı gıdalara başlanılan 6. aydan itibaren her yemek sonrası 30-100 ml arası su içirilmelidir. 1-5 yaş arasında su tüketiminin alışkanlık haline gelmesi sağlanmalıdır. Bunun yanında mevsim koşulları ve çocuğun aktivitesine göre yemek dışı saatlerde de su içirilmelidir. Çocukların yeterli su tüketip tüketmediğini anlamanın en kolay yolu, tuvalete gitme sıklığını takip etmektir. Yaşa göre değişiyor olsa da çocuklar normal şartlarda ortalama 2-3 saatte bir tuvalete gitmektedir.
2.Yemeklere istediği kadar tuz eklemesine izin vermek
Hipertansiyondan kalp-damar hastalıklarına kadar birçok hastalığa yol açan aşırı tuz tüketimi vücuttan atılırken sağlıklı böbreklere dahi zarar vermektedir. Böbrek hastalıklarının da hızlı şekilde ilerlemesine yol açmaktadır. Bu nedenle çocukların bebeklikten itibaren aşırı tuz tüketimine alıştırılmaması önemlidir. Süt çocukluğu döneminde bir yaşından önce bebeklerin tuz ile tanıştırılmaması, 1-18 yaş arasında günlük tüketilen tuz miktarının günde 2-3 gr’ı (yarım çay kaşığı) aşmaması önerilmektedir. Tuz tüketmeme alışkanlığı çocukluk dönemlerinden itibaren kazandırılmalı, anne ve babalar çocuklarına rol model olmalı ve yemek masasına tuzluk konulmaması bir yaşam biçimi haline getirilmelidir.
3.Ödül olarak cips ve çikolata almak
Obezitenin başlıca nedenlerinden birisi ebeveynlerin beslenme konusundaki yanlış tutum ve davranışlarıdır. Çocuğun sürekli hazır paketli gıdalar tüketmesine engel olmamak, çocuğun sevdiği ancak sağlıksız olan yiyecekleri ona ödül olarak sunmak, tüm gün TV ya da bilgisayar başında abur cubur atıştırmasına izin vermek obezitenin yaygınlaşmasındaki en temel faktördür. Obezite böbrek hastalıklarında önemli bir risk faktörüdür. Aşırı kilonun kalp ve damarlar üzerindeki olumsuz etkileri böbrekleri de etkilemektedir. Paketli hazır gıdalar, fast food tarzı beslenme, cips, salam, sosis, sucuk, turşu, salça, konserve gibi koruyucu içeren işlenmiş gıdaların tüketimi sınırlandırılmalıdır. Bunun yerine potasyum içeriği zengin sebze ve meyve tüketilmeli, aşırı hayvansal protein alımına dikkat edilmelidir.
4.Tuvaletini tutmasını söylemek
Çocuklar genelde oyuna dalarak tuvaletlerini tutmaktadır. Özellikle yuva ve anaokulu dönemlerinde oyun çağındaki çocukların birçoğu son ana kadar idrarını tutmaktadır. Bu durum çocuklarda idrar yolu enfeksiyonları açısından ciddi risk oluşturmaktadır. İdrarını tutmasını engellemek için çocuğun 2-3 saat aralıklarla düzenli olarak tuvalete gitmesini alışkanlık haline getirmesi sağlanmalıdır.
5.“Çocuktur böbreğinde sorun yoktur” diye düşünmek
Erken evrelerde belirti göstermeyen böbrek yetmezliğini yakalamanın en etkin yolu kan ve idrar tahlillerinin düzenli yapılmasından geçmektedir. Böbrek yetmezliğini yavaşlatmak ve tedavi etmek erken teşhis ile mümkündür. Ailede; diyabet, yüksek tansiyon, fazla kilo veya anne, baba ya da yakın akrabalarda böbrek yetmezliği hikayesi mevcut ise çocuğun böbrek fonksiyonlarının 6-12 ayda bir kontrolü gerekmektedir.
6.Çevre tavsiyesi ile ilaç vermek
İlaçların kimyasal maddelerden oluştuğu unutulmamalıdır. Ağrı kesiciler dahil tüm ilaçlar vücuttan atılırken böbrekler için risk oluşturmaktadır. Uzmana danışılmadan alınan her gereksiz ilaç böbrek sağlığını riske atmaktadır. Uzun süreli ve kontrolsüz ilaç kullanımı, çocuklarda kronik böbrek hastalıklarına neden olabilmektedir. Aynı şekilde vitamin ilaçları da çocuğa uzman kontrolü dışında verilmemelidir.
7.Çocuğun genital bölge temizliğini doğru yapmamak
Bebeklerde, yetişkinlerdeki gibi cilt yüzeyini kaplayan koruyucu tabaka henüz gelişmemiştir. Bu nedenle bebeklerde ve küçük çocuklarda yanlış yapılan alt temizliği; idrar yolu enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Alt temizliğinde zorunlu haller dışında şampuan, sabun, ıslak mendil gibi ürünler kullanılmamalıdır. Bu ürünler içerdiği kimyasallar nedeniyle genital bölgenin pH dengesini bozarak, yararlı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin çoğalmasına yol açmaktadır. Bunların yerine su ve pamuk yeterli olmaktadır. Ayrıca yukarıdan aşağıya doğru yani genital bölgeden anüse doğru ve çok bastırmadan silmeye özen göstermek gerekmektedir.
8.Küçük yaştan itibaren çocuğu egzersiz yapmaya alıştırmamak
Kalp ve damar hastalıklarında olduğu gibi tüm ciddi hastalıklarda egzersiz ve hareketli yaşam önemli bir koruyucudur. Çocuğa küçük yaştan itibaren kazandırılan hareketli yaşam alışkanlığı onun ömür boyu hastalıklardan korunmasına yardımcı olmakla beraber depresyondan korur, mutlu bir yaşam sürmesini sağlar. Çocuğun tüm beden sağlığı için olduğu kadar böbrek sağlığı için de egzersiz alışkanlığı kazanması için onlarla birlikte ebeveynlerin egzersiz yapması önerilmektedir.
9.Çocuğun şikayeti yok diye sağlık kontrollerini aksatmak
Çocuklarda hipertansiyona yol açan nedenlerin başında sağlıksız beslenme, stres ve obezite gelmektedir. Hipertansiyon baş ağrısı ile kendini gösterebileceği gibi bazen de hiçbir belirti vermeden sinsice ilerleyebilmektedir. Tedavi edilmediğinde kalp ve böbrek yetmezliklerinden görme kaybına, beyin kanamasına kadar birçok ciddi soruna yol açabilen hipertansiyondan korunmak için herhangi bir şikayeti olmayan çocukların da rutin kontrollerine 3 yaşından itibaren tansiyon ölçümü eklenmelidir.
[TR724] 1.7.2019
1 yılda ekonomiyi çökertti [İlker Doğan]
Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Hazine ve Maliye Bakanlığı koltuğuna oturan Damat Berat Albayrak, resmi rakamlara göre Türkiye’nin ekonomisini sadece bir yıl içinde çökertti. Enflasyon yüzde 12’lerden 20’lere çıktı. Türk Lirası dolar karşısında yüzde 35 değer kaybetti. İşsizlik tarihi rekor kırdı. İstihdam azaldı, sanayi üretimi dip yaptı, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri eridi. Yapılacağı konuşulan kabine değişikliğinde ilk sırada onun adı geçiyor. Gelen haberlere göre koltuğu Naci Ağbal’a bırakacak. Berat Albayrak’ın ‘başarısızlık’ hikayesi aslında ‘Cumhurbaşkanlığı başkanlık sistemi’nin de bir özeti yorumları yapılmaya başlandı.
Onun için AKP’nin gizli genel başkanı diyorlar. 25, 26 ve 27. dönemde AKP milletvekili olarak Meclis’e girdi damat Berat Albayrak. En büyük meziyeti, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olması! 64 ve 65. hükümetlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak görev yaptı. 9 Temmuz 2018’de ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk Hazine ve Maliye Bakanı oldu. Ve ne olduysa ondan sonra oldu…!!!
ŞİVELİ ‘DOLAR’ AÇIKLAMASI ÇARE OLMADI!
Berat Albayrak Hazine ve Maliye bakanlığı koltuğuna oturduğunda dolar 4,50 seviyelerindeydi. Aynı yılın ağustos ayında 6,90’ı gördü. Yıl sonunda 5,30’lara kadar geriledi. Damat Albayrak, şiveli konuşmasıyla dolar alanları hedef aldığı konuşmayı yaptığı 19 Mart 2019 tarihinde dolar 5,45 seviyelerindeydi. O konuşmanın üzerinden 1 hafta geçmeden 5,65’i gördü. Bugün 5,80 bandında. TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı bir yılda yüzde 35!
İŞSİZLİK ZİRVEYE ÇIKTI
Damat Albayrak döneminde işsizlik de tavan yaptı. TÜİK’in verilerine göre, Temmuz 2018’de işsiz sayısı 3 milyon 531 bindi. Türkiye genelinde işsizlik oranını ise yüzde 10,8 olarak açıklandı. 2017’ye göre işsiz sayısı 88 bin kişi artmıştı. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 19,9 olarak kayıtlara geçti. Peki bugün durum nedir? İşsizlik oranı, ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre 3,9 puan artarak yüzde 14,7’ye yükseldi. Söz konusu dönemde işsiz sayısı 1 milyon 259 bin kişilik artışla 4 milyon 668 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Genç işsizlik oranı 6,8 puan yükselerek yüzde 26,7 oldu.
İSTİHDAM AZALDI
İstihdam edilenlerin sayısı 2018 yılı Temmuz döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 507 bin kişi artarak 29 milyon 265 bin kişi, istihdam oranı ise 0,2 puanlık artış ile yüzde 48,2 olarak kayıtlara geçti. Damat geldikten sonra bu sayı da dibi gördü! İstihdam edilenlerin sayısı, ocakta geçen yılın aynı dönemine göre 872 bin kişi azalarak 27 milyon 157 bin kişi, istihdam oranı ise 1,9 puanlık azalışla yüzde 44,5’e geriledi.
AKARYAKIT FİYATLARI UÇTU
Erdoğan, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı damadına teslim ettiğinde benzinin litre fiyatı 6,20, mazotun litre fiyatı ise 5,65 TL idi. Bir yılda benzin ve motorine ardı ardına zam geldi. Bugün benzinin litresi 6.80’e dayandı. Mazotun litre fiyatı ise seçimden hemen sonra gelen 23 kuruşluk zamla 6,50’ye çıktı.
DÖVİZ REZERVLERİ ERİDİ!
TCMB net uluslararası rezervleri geçtiğimiz yıl 26 Ocak’ta 34 milyar 247 milyon dolar olarak açıklandı. Ancak Damat hazinenin anahtarını aldıktan sonra bu rezerv de eridi! Merkez Bankası net döviz rezervi 2019 Mart sonunda 19.49 milyar dolara geriledi. Söz konusu rakam, son yılların en düşük net döviz rezervi olarak açıklandı. Ancak bir ay sonra döviz rezervinin 28,4 milyar dolara yükseldiği belirtildi. Bu arada, Türkiye’nin önümüzdeki 12 ay içinde vadesi gelecek 118 milyar dolar civarında döviz borcu ödemesi var. Ekonominin yavaşlaması durumunda -ki neredeyse durma noktasına geldi- Merkez Bankası’nın bu rezervleri tampon olarak kullanması gerekecek.
ENFLASYON TAVAN YAPTI
Damat, ekonominin başına geldiğinde enflasyon oranı resmi rakamlara göre yüzde 12 seviyelerindeydi. Ancak kötü yönetim ve plansız üretim özellikle gıda fiyatlarının kanatlanmasına neden oldu. Bugün resmi verilere göre enflasyon oranı yüzde 19 seviyelerinde. Ancak ünlü ekonomi profesörü Steve Hanke, Türkiye’de gerçek enflasyonun yüzde 43 olduğunu savunuyor: “(Cumhurbaşkanı Tayyip) Erdoğan hükümeti yıllık yüzde 20 enflasyon oranıyla sizi kandırmasın, TÜİK ölçümlemeleri güvenilir değil.”
SANAYİ ÜRETİM ENDEKSİ ÇAKILDI
Ocak 2018’de resmi rakamlara göre sanayi üretimi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 12 artmıştı. Temmuz’da Berat Albayrak ekonominin başına geçti. Sanayi üretimi de çakıldı. Toplam sanayi üretimi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,3 azaldı.
KAPASİTE KULLANIM ORANI FIRLADI!
Kapasite kullanım oranı damat göreve gelmeden bir kaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Bu oran, Ağustos 2008’den sonraki en yüksek orandı. Neredeyse sanayide çalışmayan makina yoktu! Daha bir kaç gün önce açıklanan rakamlara göre bugün kapasite kullanım oranı ise yüzde 77,1 olarak gerçekleşti.
[İlker Doğan] 1.7.2019 [TR724]
Onun için AKP’nin gizli genel başkanı diyorlar. 25, 26 ve 27. dönemde AKP milletvekili olarak Meclis’e girdi damat Berat Albayrak. En büyük meziyeti, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olması! 64 ve 65. hükümetlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak görev yaptı. 9 Temmuz 2018’de ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk Hazine ve Maliye Bakanı oldu. Ve ne olduysa ondan sonra oldu…!!!
ŞİVELİ ‘DOLAR’ AÇIKLAMASI ÇARE OLMADI!
Berat Albayrak Hazine ve Maliye bakanlığı koltuğuna oturduğunda dolar 4,50 seviyelerindeydi. Aynı yılın ağustos ayında 6,90’ı gördü. Yıl sonunda 5,30’lara kadar geriledi. Damat Albayrak, şiveli konuşmasıyla dolar alanları hedef aldığı konuşmayı yaptığı 19 Mart 2019 tarihinde dolar 5,45 seviyelerindeydi. O konuşmanın üzerinden 1 hafta geçmeden 5,65’i gördü. Bugün 5,80 bandında. TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı bir yılda yüzde 35!
İŞSİZLİK ZİRVEYE ÇIKTI
Damat Albayrak döneminde işsizlik de tavan yaptı. TÜİK’in verilerine göre, Temmuz 2018’de işsiz sayısı 3 milyon 531 bindi. Türkiye genelinde işsizlik oranını ise yüzde 10,8 olarak açıklandı. 2017’ye göre işsiz sayısı 88 bin kişi artmıştı. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 19,9 olarak kayıtlara geçti. Peki bugün durum nedir? İşsizlik oranı, ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre 3,9 puan artarak yüzde 14,7’ye yükseldi. Söz konusu dönemde işsiz sayısı 1 milyon 259 bin kişilik artışla 4 milyon 668 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Genç işsizlik oranı 6,8 puan yükselerek yüzde 26,7 oldu.
İSTİHDAM AZALDI
İstihdam edilenlerin sayısı 2018 yılı Temmuz döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 507 bin kişi artarak 29 milyon 265 bin kişi, istihdam oranı ise 0,2 puanlık artış ile yüzde 48,2 olarak kayıtlara geçti. Damat geldikten sonra bu sayı da dibi gördü! İstihdam edilenlerin sayısı, ocakta geçen yılın aynı dönemine göre 872 bin kişi azalarak 27 milyon 157 bin kişi, istihdam oranı ise 1,9 puanlık azalışla yüzde 44,5’e geriledi.
AKARYAKIT FİYATLARI UÇTU
Erdoğan, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı damadına teslim ettiğinde benzinin litre fiyatı 6,20, mazotun litre fiyatı ise 5,65 TL idi. Bir yılda benzin ve motorine ardı ardına zam geldi. Bugün benzinin litresi 6.80’e dayandı. Mazotun litre fiyatı ise seçimden hemen sonra gelen 23 kuruşluk zamla 6,50’ye çıktı.
DÖVİZ REZERVLERİ ERİDİ!
TCMB net uluslararası rezervleri geçtiğimiz yıl 26 Ocak’ta 34 milyar 247 milyon dolar olarak açıklandı. Ancak Damat hazinenin anahtarını aldıktan sonra bu rezerv de eridi! Merkez Bankası net döviz rezervi 2019 Mart sonunda 19.49 milyar dolara geriledi. Söz konusu rakam, son yılların en düşük net döviz rezervi olarak açıklandı. Ancak bir ay sonra döviz rezervinin 28,4 milyar dolara yükseldiği belirtildi. Bu arada, Türkiye’nin önümüzdeki 12 ay içinde vadesi gelecek 118 milyar dolar civarında döviz borcu ödemesi var. Ekonominin yavaşlaması durumunda -ki neredeyse durma noktasına geldi- Merkez Bankası’nın bu rezervleri tampon olarak kullanması gerekecek.
ENFLASYON TAVAN YAPTI
Damat, ekonominin başına geldiğinde enflasyon oranı resmi rakamlara göre yüzde 12 seviyelerindeydi. Ancak kötü yönetim ve plansız üretim özellikle gıda fiyatlarının kanatlanmasına neden oldu. Bugün resmi verilere göre enflasyon oranı yüzde 19 seviyelerinde. Ancak ünlü ekonomi profesörü Steve Hanke, Türkiye’de gerçek enflasyonun yüzde 43 olduğunu savunuyor: “(Cumhurbaşkanı Tayyip) Erdoğan hükümeti yıllık yüzde 20 enflasyon oranıyla sizi kandırmasın, TÜİK ölçümlemeleri güvenilir değil.”
SANAYİ ÜRETİM ENDEKSİ ÇAKILDI
Ocak 2018’de resmi rakamlara göre sanayi üretimi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 12 artmıştı. Temmuz’da Berat Albayrak ekonominin başına geçti. Sanayi üretimi de çakıldı. Toplam sanayi üretimi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,3 azaldı.
KAPASİTE KULLANIM ORANI FIRLADI!
Kapasite kullanım oranı damat göreve gelmeden bir kaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Bu oran, Ağustos 2008’den sonraki en yüksek orandı. Neredeyse sanayide çalışmayan makina yoktu! Daha bir kaç gün önce açıklanan rakamlara göre bugün kapasite kullanım oranı ise yüzde 77,1 olarak gerçekleşti.
[İlker Doğan] 1.7.2019 [TR724]
Yağmalanan 15 üniversitenin çalışanlarının hakları da gasp edildi [Kadir Bayer]
15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan ilk Kanun Hükmünde Kararname ile gasp edilen ve yağmalanan 15 vakıf üniversitenin taşınmaz ve taşınır mal varlıklarını konu eden haber oldukça ilgi çekti. Bu haber sonrasında TR724’e ulaşan birçok mağdur, konunun başka boyutlarını da gündeme getirdi. Üniversitelerin mal varlıklarına el koymakla kalınmamış, çalışanları da gasp edilmiş. İddiayı araştırdığımızda adeta bir yağma ile karşılaştık.
Talana gerekçe yapılan ve OHAL ilanından sonra çıkarılan ilk Kararname olan 670 nolu kararnamenin 5. Maddesi’nin ince bir çalışma ile hazırlandığı göze çarpıyor. Zira, hangi kurumun ne olacağını kimsenin bilmediği bir zamanda, 20 Temmuz günü ilan edilen OHAL’in üzerinden iki gün geçmeden, bütün kurumların hallaç pamuğu gibi atıldığı bir ortamda, bu kadar detaylı bir metin hazırlamak için müneccim olmak gerekir.
Madde 5’in 1.Fıkrasında ödeme için sıralanan şartlar arasında geçen, “FETÖ/PDY’ye aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla” ifadesi, oldukça ilginç yorumlanmış. Devlet, el koyduğu ve Hazineye irad kabul ettiği malların vergilerini öncelikle alırken, çalışanların haklarını sıralamanın sonuna bile eklemedi.
Konuyu araştırırken kapatıldıkları sırada bu üniversitelerde akademik ve idari personel olarak çalışan yirmiden fazla kişiyle görüştük. Bunların tamamı hiç kimseye hiçbir surette ödeme yapılmadığını ifade etti. Fatih Üniversitesinden bir akademisyen şunları anlattı: “Üniversitemiz kapatıldıktan sonra kalan haklarımızın hesabımıza yatırılacağını zannediyordum. Daha önce devlet kurumlarında da çalıştım, işleyişi biliyorum, bir kurum tasfiye edilirken herkesin alacağı ödenir. Burada devlet tarafından kapatılan bir kurumun çalışanının düşman muamelesi göreceği aklıma bile gelmedi. Kapatıldığı gün itirabiyle 23 günlük maaşımız, kıdem ve ihbar tazminatlarımızın hesabımıza yatırılacağını boşuna beklemişim. Bunun için dilekçe ile başvurmamız gerektiğini öğrendiğimde süre geçmişti zaten. Dilekçemi Defterdarlık kabul etmedi. Daha önce dilekçe ile başvuranlara da ödeme yapılmamış.”
Mevlana Üniversitesinden bir akademisyen “kayyım ataması yapıldığı zamandan kalan son üç aylık maaş, Temmuz ayı ilave kesintileri, ek ders ücretleri, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi alacaklarım vardı ama haklarımızın hiçbirini alamadık.” ifadelerini kullandı. Mevlana Üniversitesinden başka bir akademisyen ise daha ilginç bir gözlem aktardı: “Ben kalan alacaklarımız için dilekçe verdim, bütün prosedürleri takip ettim, ilgili defterdarlıkla defalarca görüştüm. Bir defasında Defterdarlıkta daha önce üniversiteye mal sattığı için alacağı olan bir şirket yetkilisine verilen cevaplara şahit oldum. Yetkili memur sırıtarak ‘Üniversitenin mal varlıklarının satılıp nakite dönüştürülmesinden ve kamu kurumlarının vergi vs. alacakları tahsil edildikten sonra kalırsa size ödeme yapılabilir, ama hiç sanmıyorum ödenebileceğini’ dedi.’’
Diyarbakır’daki Selahattin Eyyübi Üniversitesinden bir çalışan, hiç kimseye hiçbir ödeme yapılmadığını söylerken, Gediz Üniversitesi çalışanı bir akademisyen de herhangi bir ödeme almadıklarını aktardı.
Fatih Üniversitesi çalışanı bir akademisyen şu bilgileri verdi: “Ben maaş vs. gibi kalan hiç bir hakkımı alamadım ama bundan öte odamdaki özel eşyalarımı bile alamadım. Biz özel eşyaların alınabileceğini ilan ettiklerinde üniversiteye gidip eşyalarımızı toparladık. Başlangıçta eşyasını toplayıp çıkaranlar çıkarıp götürdü, sonra bütün çıkışları durdurdular ve eşyalarımızı götürmemize müsade etmediler. Hazırladığım koliler orada kaldı. İçlerinde
diplomalarım da vardı. Daha sonra defalarca İstanbul Üniversitesine dilekçe verdim ama hiçbir sonuç çıkmadı.”.
Yaptığımız araştırma, bu kurumlarda çalışanların hiç bir hakkının ödenmemesi için verilmiş bir talimat olduğunu ortaya koyuyor. Bu kurumlarla iş yapan, mal satan ve yaptığı hizmetler sonucu alacağı kalanlara da aynı şekilde düşman hukuku içerisinde davranıldığı görülüyor.
***
OHAL ilanından sonra çıkarılan ilk Kararname olan 670 nolu kararnamenin 5. Maddesi
(1) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan Kanun Hükmünde Kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının her türlü taşınır, taşınmaz, malvarlığı, alacak ve hakları ile belge ve evraklarının (devralınan varlık); her türlü tespit işlemini yapmaya, kapsamını belirlemeye, idare etmeye, avans dahil her türlü alacak, senet, çek ve diğer kıymetli evraka ilişkin olarak dava ve icra takibi ile diğer her türlü işlemi yapmaya, devralınan varlıklarla ilgili olup kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle tevsik edilen borç ve yükümlülükleri tespite ve hiçbir şekilde devralınan varlıkların değerini geçmemesi, ek mali külfet getirmemesi, kefaletten doğmaması ve Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY)’ne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla bu varlıkların değerlendirilmesi suretiyle bunları uygun bir takvim dahilinde ödemeye, kapatılan kurum ve kuruluşların taahhüt ve garanti ettiği ancak vermediği mal ve hizmet bedellerinin ödemesini durdurmaya veya ödemeye, tahsili mümkün olmadığı anlaşılan veya tahsilinde ve takibinde yarar bulunmayan hak ve alacaklar ile taahhüt ve garantilerin tahsilinden vazgeçmeye, her türlü sulh işlemini yapmaya, devralınan varlıklarla ilişkili kredi veya gerçek bir mal veya hizmet ilişkisine dayanan borçlar nedeniyle konulmuş ve daha önce kaldırılmış takyidatları kredinin veya borcun ödenebilmesini sağlamak amacıyla kaldırıldığı andaki koşullarla tekrar koydurmaya ve ihyaya, menkul rehinleri dikkate almaya, devralınan varlıklara konulan takyidatların sınırlarını belirlemeye ve kaldırmaya, finansal kiralama dahil sözleşmelerin feshine veya devamına karar vermeye, devralınan varlıkların idaresi, değerlendirilmesi, elden çıkarılması için gerekli her türlü tedbiri almaya,
gerektiğinde devralınan varlıkların tasfiyesi veya satışı amacıyla uygun görülen kamu kurum ve kuruluşlarına devretmeye, devir kapsamında olmadığı belirlenen varlıkları iadeye, kapatılanların gerçek kişiye ait olması halinde devralınacak varlıkların kapsamını belirlemeye, tereddütleri gidermeye, uygulamaları yönlendirmeye, bütün bu işlemleri yapmak amacıyla usul ve esasları belirlemeye, vakıflar yönünden Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğerleri yönünden Maliye Bakanlığı yetkilidir.
(2) Bu madde kapsamında devralınan varlıklardan nakit ve diğer hazır değerler emanet, diğer varlıklar ise nazım hesaplarda izlenir. Nazım hesaplarda izlenen varlıklardan elden çıkarılanların tutarı emanet hesaplarına alınır. Ödenmesine karar verilen borçlar bu emanetlerden ödenerek kalan tutar bütçeye gelir kaydedilir.
(3) Kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının bağlı oldukları şirketlerin faaliyetleri sonlandırılarak ticari sicil kayıtları resen terkin edilir. Bunların devralınan varlıkları dışındaki varlıkları da Hazineye bedelsiz devredilmiş sayılır. Bu durumda şirketlere daha önce atanmış kayyımlar tasfiye memuru olarak görevlendirilebilir veya bu şirketlere tasfiye memuru atanabilir. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve
birinci fıkrada yer alan hususları bu şekilde devralınan varlıklar için de uygulamaya Maliye Bakanlığı yetkilidir.
(4) Birinci fıkra kapsamında tespite konu edilebilecek borç ve yükümlülüklere ilişkin olarak hak iddiasında bulunanlarca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altmış günlük hak düşürücü süre içerisinde ilgili idaresine kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle müracaat edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra yapılacak kapatma işlemlerinde ise altmış günlük süre kapatma tarihinden itibaren başlar.
(5) Borçların ödenmesinde; malvarlığının aynından doğan vergi borçları, rehinli alacaklar, çalışanların sigorta primleri, kamu idarelerine ödenmesi gereken vergi, resim, harç, fon kesintisi, pay gibi borçlar, enerji, iletişim ve su kullanım borçları, çeşidine bakılmaksızın beşyüz Türk Lirasını geçmeyen borçlar ve diğerleri şeklinde sıralama esas alınır.
(6) 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri gereğince kapatılan vakıflara ait olup mülkiyetleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne intikal eden taşınmazlar üzerinde bulunan eğitim tesisleri kamu kurum ve kuruluşlarına bedelsiz, özel hukuk tüzel kişilerine ise bedeli karşılığında tahsis edilebilir.
(7) Kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzel kişiler ile tüzel kişiliği olmayan kuruluşlar bu madde kapsamında istenilecek bilgi ve belgeleri onbeş gün içerisinde vermek zorundadır. Bu çerçevede talepte bulunulanlar özel kanunlarda yazılı hükümleri ileri sürerek bilgi ve belge vermekten kaçınamazlar.
[Kadir Bayer] 1.7.2019 [TR724]
Talana gerekçe yapılan ve OHAL ilanından sonra çıkarılan ilk Kararname olan 670 nolu kararnamenin 5. Maddesi’nin ince bir çalışma ile hazırlandığı göze çarpıyor. Zira, hangi kurumun ne olacağını kimsenin bilmediği bir zamanda, 20 Temmuz günü ilan edilen OHAL’in üzerinden iki gün geçmeden, bütün kurumların hallaç pamuğu gibi atıldığı bir ortamda, bu kadar detaylı bir metin hazırlamak için müneccim olmak gerekir.
Madde 5’in 1.Fıkrasında ödeme için sıralanan şartlar arasında geçen, “FETÖ/PDY’ye aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla” ifadesi, oldukça ilginç yorumlanmış. Devlet, el koyduğu ve Hazineye irad kabul ettiği malların vergilerini öncelikle alırken, çalışanların haklarını sıralamanın sonuna bile eklemedi.
Konuyu araştırırken kapatıldıkları sırada bu üniversitelerde akademik ve idari personel olarak çalışan yirmiden fazla kişiyle görüştük. Bunların tamamı hiç kimseye hiçbir surette ödeme yapılmadığını ifade etti. Fatih Üniversitesinden bir akademisyen şunları anlattı: “Üniversitemiz kapatıldıktan sonra kalan haklarımızın hesabımıza yatırılacağını zannediyordum. Daha önce devlet kurumlarında da çalıştım, işleyişi biliyorum, bir kurum tasfiye edilirken herkesin alacağı ödenir. Burada devlet tarafından kapatılan bir kurumun çalışanının düşman muamelesi göreceği aklıma bile gelmedi. Kapatıldığı gün itirabiyle 23 günlük maaşımız, kıdem ve ihbar tazminatlarımızın hesabımıza yatırılacağını boşuna beklemişim. Bunun için dilekçe ile başvurmamız gerektiğini öğrendiğimde süre geçmişti zaten. Dilekçemi Defterdarlık kabul etmedi. Daha önce dilekçe ile başvuranlara da ödeme yapılmamış.”
Mevlana Üniversitesinden bir akademisyen “kayyım ataması yapıldığı zamandan kalan son üç aylık maaş, Temmuz ayı ilave kesintileri, ek ders ücretleri, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi alacaklarım vardı ama haklarımızın hiçbirini alamadık.” ifadelerini kullandı. Mevlana Üniversitesinden başka bir akademisyen ise daha ilginç bir gözlem aktardı: “Ben kalan alacaklarımız için dilekçe verdim, bütün prosedürleri takip ettim, ilgili defterdarlıkla defalarca görüştüm. Bir defasında Defterdarlıkta daha önce üniversiteye mal sattığı için alacağı olan bir şirket yetkilisine verilen cevaplara şahit oldum. Yetkili memur sırıtarak ‘Üniversitenin mal varlıklarının satılıp nakite dönüştürülmesinden ve kamu kurumlarının vergi vs. alacakları tahsil edildikten sonra kalırsa size ödeme yapılabilir, ama hiç sanmıyorum ödenebileceğini’ dedi.’’
Diyarbakır’daki Selahattin Eyyübi Üniversitesinden bir çalışan, hiç kimseye hiçbir ödeme yapılmadığını söylerken, Gediz Üniversitesi çalışanı bir akademisyen de herhangi bir ödeme almadıklarını aktardı.
Fatih Üniversitesi çalışanı bir akademisyen şu bilgileri verdi: “Ben maaş vs. gibi kalan hiç bir hakkımı alamadım ama bundan öte odamdaki özel eşyalarımı bile alamadım. Biz özel eşyaların alınabileceğini ilan ettiklerinde üniversiteye gidip eşyalarımızı toparladık. Başlangıçta eşyasını toplayıp çıkaranlar çıkarıp götürdü, sonra bütün çıkışları durdurdular ve eşyalarımızı götürmemize müsade etmediler. Hazırladığım koliler orada kaldı. İçlerinde
diplomalarım da vardı. Daha sonra defalarca İstanbul Üniversitesine dilekçe verdim ama hiçbir sonuç çıkmadı.”.
Yaptığımız araştırma, bu kurumlarda çalışanların hiç bir hakkının ödenmemesi için verilmiş bir talimat olduğunu ortaya koyuyor. Bu kurumlarla iş yapan, mal satan ve yaptığı hizmetler sonucu alacağı kalanlara da aynı şekilde düşman hukuku içerisinde davranıldığı görülüyor.
***
OHAL ilanından sonra çıkarılan ilk Kararname olan 670 nolu kararnamenin 5. Maddesi
(1) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan Kanun Hükmünde Kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının her türlü taşınır, taşınmaz, malvarlığı, alacak ve hakları ile belge ve evraklarının (devralınan varlık); her türlü tespit işlemini yapmaya, kapsamını belirlemeye, idare etmeye, avans dahil her türlü alacak, senet, çek ve diğer kıymetli evraka ilişkin olarak dava ve icra takibi ile diğer her türlü işlemi yapmaya, devralınan varlıklarla ilgili olup kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle tevsik edilen borç ve yükümlülükleri tespite ve hiçbir şekilde devralınan varlıkların değerini geçmemesi, ek mali külfet getirmemesi, kefaletten doğmaması ve Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY)’ne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla bu varlıkların değerlendirilmesi suretiyle bunları uygun bir takvim dahilinde ödemeye, kapatılan kurum ve kuruluşların taahhüt ve garanti ettiği ancak vermediği mal ve hizmet bedellerinin ödemesini durdurmaya veya ödemeye, tahsili mümkün olmadığı anlaşılan veya tahsilinde ve takibinde yarar bulunmayan hak ve alacaklar ile taahhüt ve garantilerin tahsilinden vazgeçmeye, her türlü sulh işlemini yapmaya, devralınan varlıklarla ilişkili kredi veya gerçek bir mal veya hizmet ilişkisine dayanan borçlar nedeniyle konulmuş ve daha önce kaldırılmış takyidatları kredinin veya borcun ödenebilmesini sağlamak amacıyla kaldırıldığı andaki koşullarla tekrar koydurmaya ve ihyaya, menkul rehinleri dikkate almaya, devralınan varlıklara konulan takyidatların sınırlarını belirlemeye ve kaldırmaya, finansal kiralama dahil sözleşmelerin feshine veya devamına karar vermeye, devralınan varlıkların idaresi, değerlendirilmesi, elden çıkarılması için gerekli her türlü tedbiri almaya,
gerektiğinde devralınan varlıkların tasfiyesi veya satışı amacıyla uygun görülen kamu kurum ve kuruluşlarına devretmeye, devir kapsamında olmadığı belirlenen varlıkları iadeye, kapatılanların gerçek kişiye ait olması halinde devralınacak varlıkların kapsamını belirlemeye, tereddütleri gidermeye, uygulamaları yönlendirmeye, bütün bu işlemleri yapmak amacıyla usul ve esasları belirlemeye, vakıflar yönünden Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğerleri yönünden Maliye Bakanlığı yetkilidir.
(2) Bu madde kapsamında devralınan varlıklardan nakit ve diğer hazır değerler emanet, diğer varlıklar ise nazım hesaplarda izlenir. Nazım hesaplarda izlenen varlıklardan elden çıkarılanların tutarı emanet hesaplarına alınır. Ödenmesine karar verilen borçlar bu emanetlerden ödenerek kalan tutar bütçeye gelir kaydedilir.
(3) Kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının bağlı oldukları şirketlerin faaliyetleri sonlandırılarak ticari sicil kayıtları resen terkin edilir. Bunların devralınan varlıkları dışındaki varlıkları da Hazineye bedelsiz devredilmiş sayılır. Bu durumda şirketlere daha önce atanmış kayyımlar tasfiye memuru olarak görevlendirilebilir veya bu şirketlere tasfiye memuru atanabilir. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve
birinci fıkrada yer alan hususları bu şekilde devralınan varlıklar için de uygulamaya Maliye Bakanlığı yetkilidir.
(4) Birinci fıkra kapsamında tespite konu edilebilecek borç ve yükümlülüklere ilişkin olarak hak iddiasında bulunanlarca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altmış günlük hak düşürücü süre içerisinde ilgili idaresine kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle müracaat edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra yapılacak kapatma işlemlerinde ise altmış günlük süre kapatma tarihinden itibaren başlar.
(5) Borçların ödenmesinde; malvarlığının aynından doğan vergi borçları, rehinli alacaklar, çalışanların sigorta primleri, kamu idarelerine ödenmesi gereken vergi, resim, harç, fon kesintisi, pay gibi borçlar, enerji, iletişim ve su kullanım borçları, çeşidine bakılmaksızın beşyüz Türk Lirasını geçmeyen borçlar ve diğerleri şeklinde sıralama esas alınır.
(6) 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri gereğince kapatılan vakıflara ait olup mülkiyetleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne intikal eden taşınmazlar üzerinde bulunan eğitim tesisleri kamu kurum ve kuruluşlarına bedelsiz, özel hukuk tüzel kişilerine ise bedeli karşılığında tahsis edilebilir.
(7) Kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzel kişiler ile tüzel kişiliği olmayan kuruluşlar bu madde kapsamında istenilecek bilgi ve belgeleri onbeş gün içerisinde vermek zorundadır. Bu çerçevede talepte bulunulanlar özel kanunlarda yazılı hükümleri ileri sürerek bilgi ve belge vermekten kaçınamazlar.
[Kadir Bayer] 1.7.2019 [TR724]
Fenerbahçe, Alman uyuşmazlığına rağmen !.. [Hasan Cücük]
Tarihinin en kötü sezonlarından birini geride bırakan Fenerbahçe, yeni sezon için bir taraftan kadroda temizlik yapıyor, diğer taraftan 5 yıldır hasret kaldığı şampiyonluk için kadroya yeni isimler takviye ediyor. Bu isimlerden biri de Alman forvet Max Kruse. Her konuda anlaşılan Kruse’nin kısa bir süre içinde resmi imzayı atması bekleniyor. Kruse 16 yıl sonra Fenerbahçe’ye imza atan ilk Alman futbolcu olacak.
Fenerbahçe’nin efsane Alman futbolcusu kim? sorusuna cevap vermek kolay değil. Sarı-lacivertilerin 112 yılı geride bırakan tarihinde sadece 5 Alman oyuncu çubuklu formayı giydi. Max Kruse, 6. Alman oyuncu olarak tarihe geçecek. Sayı bir elin parmağına ancak ulaştığı için efsane Aman oyuncuyu bulmak zor olacak. Fenerbahçe formasıyla olmasa da Alman futbol tarihe adını efsane olarak yazdıran isim Toni Schumacher’dir. Almanya’nın yetiştirdiği ünlü kalecilerden biri olan Schumacher’in yolu kariyerinin son yıllarında sarı-lacivertli forma ile kesişmişti.
Fenerbahçe formasını giyen ilk Alman oyuncu Wilhelm Kohlhammer’dir. 1912-14 yılları arasında Fenerbahçe formasını giyen Kohlhammer, orta sahada oynadı. Yine bir orta saha oyuncusu olan Körner, 1917-18 yıllarında Fenerbahçe kadrosunda yer bulan ikinci Alman oyuncu oldu. Fenerbahçe tarihine geçen 3. Alman oyuncuyu görmek için 80 yıl beklemek gerekiyordu. 1988’de kadroya ünlü file bekçisi Toni Schumacher katıldı. Alman milli takımı ve Köln kalesinde gösterdiği performansla efsaneleşen Schumacher’in Türkiye’ye gelmesinin altında yatan sebep oldukça farklıydı.
Ünlü Alman teknik adam Jupp Derwall’in “Hayatımda gördüğüm en büyük deli!” diye tanımladığı Schumacher, 1987’de yazdığı bir kitapla olay adam olmuştu. Almancası ‘Anpfiff’ olan Türkçeye “Ve Maç Başlıyor” olarak çevrilen kitapta Almanya Milli Takımı futbolcularının gruplaşmalarından ve hırsları uğruna takımı tehlikeye attıklarından; milli maçlar öncesi yapılan ve yasal olmayan kimyasal yüklemelerden, futbolcuların bilmedikleri maddeleri vücutlarına zarar verecek dozda kullanmak zorunda bırakılmasından, Köln’de oynadığı dönemde takım halinde doping içeren maddeler kullandıklarından bahsetmişti. Gazetecilerin görünmeyen yüzünü, röportaj vermesi için aba altından sopa göstermelerini ve futbola yatırım yapan markaların çirkin çekişmelerini de anlatınca kendisine Almanya sınırları içinde sığınacak hiçbir kapı bırakmamıştı. Ülkeyi terk etmek zorunda kalıp Fenerbahçe yolunu tuttu. İlk sezonunda sarı-lacivertilerin tüm maçlarında forma giydi. 14 maçta kalesini gole kapattı. 1988-89 sezonunda gelen 103 gollü rekor şampiyonluğa en geriden katkı sağlayan isim oldu. Fenerbahçe serüvenini 1991’de noktalayıp, ülkemizden ayrıldı.
1993-94 sezonunda iki yıllığına Fenerbahçe kadrosuna katılan defans oyuncusu Andreas Wagenhaus iki yıllık sözleşme imzalamasına rağmen sadece bir sezon sarı-lacivertli formayı giydi. Çıktığı 18 maçta bir gole imza attı. Fenerbahçe’de forma giyen Alman futbolcular içinde en talihsiz isim Robert Enke oldu. 2003-04 sezonu için Barcelona’dan Alman kaleci Robert Enke’yi kiralayan Fenerbahçe bu serüvenin sadece bir maç süreceğini elbette bilemezdi. Sezonun ilk maçında sahasında İstanbulspor’u ağırlayan Fenerbahçe şok bir skorla rakibine 3-0 yenildi. Okların hedefi hatalı goller yiyen Enke oldu. Büyük umutlarla geldiği Fenerbahçe macerası sadece 90 dakika sürdü. Enke, 2009’da intihar ederek hayatına son verdi.
Fenerbahçe formasını 5 Alman oyuncu giyerken, 5 Alman da teknik adamlık yaptı. Friedel Rausch, Joachim Löw, Holger Osieck, Werner Lorant ve Christoph Daum, sarı-lacivertilerin Alman teknik adamları oldu. Bu isimlerden sadece Daum ile şampiyonluk yaşandı. Sarı-lacivertilerin uzun tarihine baktığımızda Almanlar’dan yana yüzünün pek gülmediğini görüyoruz.
Max Kruse, Fenerbahçe’nin 6. Alman oyuncusu olacak. Beklentiler oldukça yüksek. Geçen sezon Werder Bremen formasıyla çıktığı 31 maçta 11 gol atıp, 10 asist yaptı. Uzun yıllar güçlü bir forvete hasret kalan Fenerbahçe taraftarı, Kruse’nin gol yollarındaki sıkıntıya çözüm olmasını umuyor.
[Hasan Cücük] 1.7.2019 [TR724]
Fenerbahçe’nin efsane Alman futbolcusu kim? sorusuna cevap vermek kolay değil. Sarı-lacivertilerin 112 yılı geride bırakan tarihinde sadece 5 Alman oyuncu çubuklu formayı giydi. Max Kruse, 6. Alman oyuncu olarak tarihe geçecek. Sayı bir elin parmağına ancak ulaştığı için efsane Aman oyuncuyu bulmak zor olacak. Fenerbahçe formasıyla olmasa da Alman futbol tarihe adını efsane olarak yazdıran isim Toni Schumacher’dir. Almanya’nın yetiştirdiği ünlü kalecilerden biri olan Schumacher’in yolu kariyerinin son yıllarında sarı-lacivertli forma ile kesişmişti.
Fenerbahçe formasını giyen ilk Alman oyuncu Wilhelm Kohlhammer’dir. 1912-14 yılları arasında Fenerbahçe formasını giyen Kohlhammer, orta sahada oynadı. Yine bir orta saha oyuncusu olan Körner, 1917-18 yıllarında Fenerbahçe kadrosunda yer bulan ikinci Alman oyuncu oldu. Fenerbahçe tarihine geçen 3. Alman oyuncuyu görmek için 80 yıl beklemek gerekiyordu. 1988’de kadroya ünlü file bekçisi Toni Schumacher katıldı. Alman milli takımı ve Köln kalesinde gösterdiği performansla efsaneleşen Schumacher’in Türkiye’ye gelmesinin altında yatan sebep oldukça farklıydı.
Ünlü Alman teknik adam Jupp Derwall’in “Hayatımda gördüğüm en büyük deli!” diye tanımladığı Schumacher, 1987’de yazdığı bir kitapla olay adam olmuştu. Almancası ‘Anpfiff’ olan Türkçeye “Ve Maç Başlıyor” olarak çevrilen kitapta Almanya Milli Takımı futbolcularının gruplaşmalarından ve hırsları uğruna takımı tehlikeye attıklarından; milli maçlar öncesi yapılan ve yasal olmayan kimyasal yüklemelerden, futbolcuların bilmedikleri maddeleri vücutlarına zarar verecek dozda kullanmak zorunda bırakılmasından, Köln’de oynadığı dönemde takım halinde doping içeren maddeler kullandıklarından bahsetmişti. Gazetecilerin görünmeyen yüzünü, röportaj vermesi için aba altından sopa göstermelerini ve futbola yatırım yapan markaların çirkin çekişmelerini de anlatınca kendisine Almanya sınırları içinde sığınacak hiçbir kapı bırakmamıştı. Ülkeyi terk etmek zorunda kalıp Fenerbahçe yolunu tuttu. İlk sezonunda sarı-lacivertilerin tüm maçlarında forma giydi. 14 maçta kalesini gole kapattı. 1988-89 sezonunda gelen 103 gollü rekor şampiyonluğa en geriden katkı sağlayan isim oldu. Fenerbahçe serüvenini 1991’de noktalayıp, ülkemizden ayrıldı.
1993-94 sezonunda iki yıllığına Fenerbahçe kadrosuna katılan defans oyuncusu Andreas Wagenhaus iki yıllık sözleşme imzalamasına rağmen sadece bir sezon sarı-lacivertli formayı giydi. Çıktığı 18 maçta bir gole imza attı. Fenerbahçe’de forma giyen Alman futbolcular içinde en talihsiz isim Robert Enke oldu. 2003-04 sezonu için Barcelona’dan Alman kaleci Robert Enke’yi kiralayan Fenerbahçe bu serüvenin sadece bir maç süreceğini elbette bilemezdi. Sezonun ilk maçında sahasında İstanbulspor’u ağırlayan Fenerbahçe şok bir skorla rakibine 3-0 yenildi. Okların hedefi hatalı goller yiyen Enke oldu. Büyük umutlarla geldiği Fenerbahçe macerası sadece 90 dakika sürdü. Enke, 2009’da intihar ederek hayatına son verdi.
Fenerbahçe formasını 5 Alman oyuncu giyerken, 5 Alman da teknik adamlık yaptı. Friedel Rausch, Joachim Löw, Holger Osieck, Werner Lorant ve Christoph Daum, sarı-lacivertilerin Alman teknik adamları oldu. Bu isimlerden sadece Daum ile şampiyonluk yaşandı. Sarı-lacivertilerin uzun tarihine baktığımızda Almanlar’dan yana yüzünün pek gülmediğini görüyoruz.
Max Kruse, Fenerbahçe’nin 6. Alman oyuncusu olacak. Beklentiler oldukça yüksek. Geçen sezon Werder Bremen formasıyla çıktığı 31 maçta 11 gol atıp, 10 asist yaptı. Uzun yıllar güçlü bir forvete hasret kalan Fenerbahçe taraftarı, Kruse’nin gol yollarındaki sıkıntıya çözüm olmasını umuyor.
[Hasan Cücük] 1.7.2019 [TR724]
Sorularla “Türk solunu” tanıyalım [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Soru: Türkiye’deki merkez sol aslında nedir?
Türkiye’deki merkez sol aslında sol değildir. Bu yanıt kafa karıştırıcı olsa da, işin özü böyledir. Demokratik sol (Avrupa tipi sosyal demokrat ya da demokratik sosyalist olan siyasal akım) ekonomi-politik olarak Marksiyan, siyasi olarak liberal-demokratik düzeni benimsemiş olmalıdır. Yani ekonomi politik alanda sosyal piyasa ekonomisinden, devlet yönetimi olarak çok partili, çoğulcu, rekabetçi bir hukuk devletinden yana olmalıdır. Marksiyan tanımı ekonomi politiğin sol partilerin ana siyaset alanı olmasından kaynaklanır. Ama Marksiyan olmak Marksist olmaktan farklıdır. Marksist sol akımlar devrimci ve sınıf farklılıklarını reddeden, proletarya (işçi) sınıfının diğer sınıfları tahakkümü altına alması gerektiğine inanan, yöntem olarak zorlayıcı ve yasa dışı şiddet yolunu seçen hareketleri betimler. Oysa sosyal demokrat ya da demokratik sosyalist olan siyasi akımlar, devrimi değil, devletin demokratikleşerek dönüşümünü benimser. Her iki yönelim de, sınıflar arası eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ya da mümkün olduğunca azaltılmasını hedefler. Sol partilerin ve hareketlerin ekonomi-politiği ideolojik merkezlerine almamaları düşünülemez. Bu açıdan değerlendirildiğinde CHP sol bir parti değildir. CHP’nin ekonomi-politiği programının merkezine yerleştirmiş olduğunu kim iddia edebilir? Bugünkü CHP’de merkezde olan önemli siyasi konuların arasında ekonomi-politik ilk sıralarda yer almaz. Oysa laik devlet, devlet merkezci bakış, Kemalist 1920’lere ve 1930’lara öykünen ve bu dönemlerdeki rejimi idealize eden bir yaklaşım, CHP’nin birincil varlık nedenleridir. Sol partiler dönüşümü hedefler ve var olan sosyoekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırma hedefine yönelir. Oysa CHP bir müteahhit partisidir. Her ne kadar seküler toplum hedefi ve cinsiyetler arası eşitsizliğin azaltılması gibi konular ilerici (progresif) sol politikalar alanına da girse, dediğim gibi bunlar ana merkez değil, ekonomi-politiğin tamamlayıcısı yan politika alanlarıdır.
Soru: Merkez solun dünya görüşü nedir?
Türkiye’de merkez sol olarak tanımlanan siyasal hareketler kendilerini geleneksel-modern ayrımında tanımlar. Buna göre Merkez sol ve CHP modernleşmeci dinamikler içerir. CHP çizgisi, tüm Türk modernleşmeci dinamikler gibi modernleşmeyi Avrupalılaşmak-Batılılaşmak olarak algılamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransız ve Alman hayranlığı olarak başlayan erken dönem modernleşmeciler, Fransızca konuşarak, Avrupa tipi eğitim alarak, Avrupa’da meydana gelen ilerlemeleri ve yenilikleri Osmanlı ülkesinde uygulayarak modernleşmeci yönlerini ortaya koymuşlardır. 1920’lerde ve 30’larda Türkiye Cumhuriyeti’nde de modernleşme ile Batılılaşma aynı anlamda kullanıldı. Daha çok şeklen Batı’ya benzemek olarak uygulanırken, içerikte modern insanın davranışlarını topluma öğretecek stratejilerden uzak duruldu. Örneğin kılık-kıyafetin Batılılaşması, müzik kültürünün Batılılaşması, balolar ve güzellik yarışmaları düzenlenmesi gibi yüzeyde kalan alanlar ön plana çıkarken, mesela eşit vatandaşlık gibi, düşünce özgürlüğü ve din-vicdan özgürlüğü gibi alanların kabul gördüğü bir tolum oluşturacak ideallere odaklanılmadı. Modernleşmenin karşısına modernleşmek (şeklen Batılılaşmak) istemeyen “takunyalı” “gerici”, “yobaz”, “irticai” ötekiler kondu. Böylece modern olanla modern olmayan arasındaki farklar görünümün yanında dine ve geleneklere bakışla da ilintilendirildi. Elbette diğer toplumlarda da modernin karşısında geleneksel olan vardır. Ancak bu modern-geleneksel olan dinamiği, içerikle ilintili alanlarda ortaya çıkar. Yüzeyde değil! Mesela CHP ağalık sisteminin ortadan kaldırılması, toprak reformu vs. ekonomi-politik alanlarla – retorik dışında – çok ilgilenmedi. Kürt sorununa bile “feodalite” kavramı açısından bakmasına rağmen, bu “feodaliteyi nasıl ortadan kaldıracağına” yönelik bir çözüm önerisi getiremedi. Aksine, ağalık düzenini kullanarak bu sistemin varlık gösterdiği bölgelerdeki sosyal düzeni kendi lehine kullanmaya çalıştı. Bu bakımdan “sağ” partilerden çok da başka bir strateji izlemedi.
Öte yandan, CHP ve “Türk solu” olarak nitelenen siyasi hareketlerin esas ilgi alanı devlet oldu. İdeolojisi kutsanan devletin değişimden korunması politik hedefi öncelendi. Bu devleti dönüştürmek isteyen sağ partilerin engellenmesi üzerine bir strateji benimsendi. Enteresan şekilde sağ partiler, Kemalist düzenin hariçte bıraktığı toplumsal kesimlerin yöneldiği siyasi hareketler oldu. Çünkü CHP’de kapı onlara kapalıydı. Bu nedenle bu kesimlerin talepleri ekonomi-politik (alt yapısal) beklentiler olarak siyasete tercüme edilemedi. Bu kesimler, bunun yerine, içinde görece sosyoekonomik dönüşüm vaat eden dini motif ve diskurların kendilerine yer bulduğu merkez sağ partilere yöneldiler. Merkez sol yüzeysel modernleşmeye karşı duran – veya yaşadıkları bölgeler bakımından Kemalist reformların görece daha az etkin olduğu bölgelerden gelen – bu vatandaşların taleplerini, devleti merkeze alarak okudu ve onları tehlikeli olarak sınıflandırdı. Dolayısıyla CHP, var olan sistemin korunması bakımından esas “muhafaza etmek isteyen” siyasi hareket oldu. Başka bir değişle, statükocu ve dönüşüme karşı olan, tutucu bir siyasi gelenek olarak tezahür etti. Hem ekonomi-politik eşitsizlikleri ilgi alanına eklemleyememesi, hem de var olan siyasi nizamın bekçisi olma özelliği nedeniyle, Türkiye’de merkez sol ideolojisi tümüyle devletin muhafazası olan bir siyasi hareket oldu.
Soru: Merkez solun idealindeki Türkiye nasıl bir Türkiye’dir?
Merkez solun idealindeki Türkiye, tümüyle Kemalist modernizasyonun benimsendiği, Homo Respublicus (cumhuriyetin ideal insan prototipi) olmayı, Kemalo-seküler bir devleti talep veya en azından kabul eden vatandaşlardan oluşan bir Türkiye’dir.
Soru: Türkiye’de merkez sol kimlerden oluşur?
Dünyada sol, sosyo-ekonomik eşitliklerin arttırılmasını savunan, mevcut sistemin bu eşitliklerin yeterince sağlanmasına imkân vermediğine inanan, bu nedenle de sistemi dönüştürmeye çalışan ideolojilere ve hareketlere denir. Bu nedenle işçi sınıfı ve tüm çalışan kesimlerden bu tür hareket ve partilere katılım ve destek gelir. Türkiye’de “sol” ise toplumsal sınıflar veya kesimler değil, askeri-bürokratik “devletlû” kesimler tarafından savunulan bir değerdir. Çünkü savunulan şey sol değildir! Buna göre subaylar, yüksek bürokratlar, diplomatlar, memurlar gibi devletten beslenen ve devlete sadakat ölçüsünde değerli kabul edilen kesimler, solun ana profilini oluşturur. Bunun dışında, sekülerler, ateistler, azınlıklar, Aleviler gibi hâkim ya da ana-akım Sünni-İslami sağ kesime karşı olan gruplar da bir tür öz savunma refleksiyle “sol” siyasi hareketlere yönelirler. Yine merkez-periferi ayrımına göre büyük kentlerde yaşayan ve yerlileşen kesimler, var olan ayrıcalıklarını kaybetmemek için CHP türevi partilere yönelirler. Solun Türkiye’de sağın otoriterleştiği oranda özgürlükçü söylemleri benimsediği bir vakadır. Örneğin 1960’larda Menderes’in DP’sinin otoriterleşme eğilimi esnasında olduğu gibi, CHP sistemi yitiren sistemin esas sahibi parti kimliği ile, “eski günlerin güzelliği” üzerinden bir eleştirel kimlik edinmiş, böylece sol değerlere (sendikalar gibi) yönelik açılımlarda bulunmuştur. Sol da, onun öğrencisi sağ da, devleti ele geçirmek üzerinden siyaset kaptıkları için, liberal değerlere, insan hak ve özgürlüklerine içten bağlı olan kimlikler geliştirememişlerdir. Buna göre, her kesim kendi kimliğine yakın olan insanların hak ve özgürlüklerini talep ederken, kendilerinden farklı idealleri benimseyen insanların vatandaşlık haklarını bilerek gündeme taşımamışlar, görmezden gelmişlerdir. Mesela Kürtlerin hakları her iki ana akım siyasi yönelim için de önemli olmamış, dolayısıyla dikkate alınmamıştır. “Sol” akımlar eğitimli-memur kesimlere, sağ akımlar ise kırsal kesimsen gelen görece daha eğitimsiz kesimlere ilginç gelmiştir.
Soru: Türkiye’deki merkez sol kimlerden oluşmaz?
Türkiye’deki merkez sol işçilerden, Kürtlerden, liberal demokratik insan haklarını talep eden kesimlerden oluşmaz.
Soru: Türkiye’deki merkez sol kimlere karşıdır?
Gülen Cemaatine (İslamcı grup olarak tasnif edildiği ve devleti içeriden ele geçirecekleri evhamı nedeniyle), tüm diğer Sünni-İslamcı cemaat ve tarikatlara, İslamcı partilere, Kürt haklarını savunan parti ve gruplara karşıdır. Kırsal bölgelerdeki siyasi kültüre karşıdır. Ama onu nasıl dönüştürebileceği konusuna kafa yormaz.
Soru: Türkiye’deki merkez sol kimlerle işbirliği yapar?
Kendisini iktidara (evine!) taşıyacak herkesle gayet pragmatik olarak işbirliği yapar. Şu anda örneğin Erdoğan ve ekibiyle işbirliği yaparak Cemaat’in tasfiyesini yapan İslamcıları desteklemektedir. Dahası Avrasyacı-Ergenekoncu çevreleri de doğal müttefikleri olarak görmektedir. İYİ Parti gibi Ülkücü gelenekle bağlantılı siyasi gruplarla işbirliğinde beis görmemektedir. Bu işbirliklerinde ekonomi-politik herhangi bir uzun veya orta vadeli stratejik plan yoktur. Mesele devleti kontrolüne almaktır.
Yukarıdaki nedenlerden dolayı Türk solunun a) sosyoekonomik eşitliklerle ve b) temel insan hakları ve özgürlükleriyle alakalı bir ilgi alanı bulunmamaktadır. Elbette bahsettiğim CHP içindeki ana akım “soldur”. Yüzde beşin altında olmakla beraber CHP içinde ve dışında, taban da dâhil evrensel sola yakın görüşlerde olan insanlar elbette ki vardır. Önemli olan Türkiye’nin bu mevcut trajedisi içinde tüm demokratlarla olduğu gibi, demokratik solcularla da işbirliği yolları ve kanalları aranmalıdır. Bu gerçekler ekseninde “sol” kesimden olan insanlarla diyalog kurulmalı, onların bu gerçeklerle yüzleşmeleri sağlanmalıdır. Dünyadaki çeşitli sol akımlar hakkında okumalar yapılmalı, Türk “soluyla” aralarındaki farklar daha iyi anlaşılmalıdır.
Son söz: Sosyal demokrat olmak için önce demokrat olmak, sonra sol olmak lazımdır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.7.2019 [TR724]
Türkiye’deki merkez sol aslında sol değildir. Bu yanıt kafa karıştırıcı olsa da, işin özü böyledir. Demokratik sol (Avrupa tipi sosyal demokrat ya da demokratik sosyalist olan siyasal akım) ekonomi-politik olarak Marksiyan, siyasi olarak liberal-demokratik düzeni benimsemiş olmalıdır. Yani ekonomi politik alanda sosyal piyasa ekonomisinden, devlet yönetimi olarak çok partili, çoğulcu, rekabetçi bir hukuk devletinden yana olmalıdır. Marksiyan tanımı ekonomi politiğin sol partilerin ana siyaset alanı olmasından kaynaklanır. Ama Marksiyan olmak Marksist olmaktan farklıdır. Marksist sol akımlar devrimci ve sınıf farklılıklarını reddeden, proletarya (işçi) sınıfının diğer sınıfları tahakkümü altına alması gerektiğine inanan, yöntem olarak zorlayıcı ve yasa dışı şiddet yolunu seçen hareketleri betimler. Oysa sosyal demokrat ya da demokratik sosyalist olan siyasi akımlar, devrimi değil, devletin demokratikleşerek dönüşümünü benimser. Her iki yönelim de, sınıflar arası eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ya da mümkün olduğunca azaltılmasını hedefler. Sol partilerin ve hareketlerin ekonomi-politiği ideolojik merkezlerine almamaları düşünülemez. Bu açıdan değerlendirildiğinde CHP sol bir parti değildir. CHP’nin ekonomi-politiği programının merkezine yerleştirmiş olduğunu kim iddia edebilir? Bugünkü CHP’de merkezde olan önemli siyasi konuların arasında ekonomi-politik ilk sıralarda yer almaz. Oysa laik devlet, devlet merkezci bakış, Kemalist 1920’lere ve 1930’lara öykünen ve bu dönemlerdeki rejimi idealize eden bir yaklaşım, CHP’nin birincil varlık nedenleridir. Sol partiler dönüşümü hedefler ve var olan sosyoekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırma hedefine yönelir. Oysa CHP bir müteahhit partisidir. Her ne kadar seküler toplum hedefi ve cinsiyetler arası eşitsizliğin azaltılması gibi konular ilerici (progresif) sol politikalar alanına da girse, dediğim gibi bunlar ana merkez değil, ekonomi-politiğin tamamlayıcısı yan politika alanlarıdır.
Soru: Merkez solun dünya görüşü nedir?
Türkiye’de merkez sol olarak tanımlanan siyasal hareketler kendilerini geleneksel-modern ayrımında tanımlar. Buna göre Merkez sol ve CHP modernleşmeci dinamikler içerir. CHP çizgisi, tüm Türk modernleşmeci dinamikler gibi modernleşmeyi Avrupalılaşmak-Batılılaşmak olarak algılamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransız ve Alman hayranlığı olarak başlayan erken dönem modernleşmeciler, Fransızca konuşarak, Avrupa tipi eğitim alarak, Avrupa’da meydana gelen ilerlemeleri ve yenilikleri Osmanlı ülkesinde uygulayarak modernleşmeci yönlerini ortaya koymuşlardır. 1920’lerde ve 30’larda Türkiye Cumhuriyeti’nde de modernleşme ile Batılılaşma aynı anlamda kullanıldı. Daha çok şeklen Batı’ya benzemek olarak uygulanırken, içerikte modern insanın davranışlarını topluma öğretecek stratejilerden uzak duruldu. Örneğin kılık-kıyafetin Batılılaşması, müzik kültürünün Batılılaşması, balolar ve güzellik yarışmaları düzenlenmesi gibi yüzeyde kalan alanlar ön plana çıkarken, mesela eşit vatandaşlık gibi, düşünce özgürlüğü ve din-vicdan özgürlüğü gibi alanların kabul gördüğü bir tolum oluşturacak ideallere odaklanılmadı. Modernleşmenin karşısına modernleşmek (şeklen Batılılaşmak) istemeyen “takunyalı” “gerici”, “yobaz”, “irticai” ötekiler kondu. Böylece modern olanla modern olmayan arasındaki farklar görünümün yanında dine ve geleneklere bakışla da ilintilendirildi. Elbette diğer toplumlarda da modernin karşısında geleneksel olan vardır. Ancak bu modern-geleneksel olan dinamiği, içerikle ilintili alanlarda ortaya çıkar. Yüzeyde değil! Mesela CHP ağalık sisteminin ortadan kaldırılması, toprak reformu vs. ekonomi-politik alanlarla – retorik dışında – çok ilgilenmedi. Kürt sorununa bile “feodalite” kavramı açısından bakmasına rağmen, bu “feodaliteyi nasıl ortadan kaldıracağına” yönelik bir çözüm önerisi getiremedi. Aksine, ağalık düzenini kullanarak bu sistemin varlık gösterdiği bölgelerdeki sosyal düzeni kendi lehine kullanmaya çalıştı. Bu bakımdan “sağ” partilerden çok da başka bir strateji izlemedi.
Öte yandan, CHP ve “Türk solu” olarak nitelenen siyasi hareketlerin esas ilgi alanı devlet oldu. İdeolojisi kutsanan devletin değişimden korunması politik hedefi öncelendi. Bu devleti dönüştürmek isteyen sağ partilerin engellenmesi üzerine bir strateji benimsendi. Enteresan şekilde sağ partiler, Kemalist düzenin hariçte bıraktığı toplumsal kesimlerin yöneldiği siyasi hareketler oldu. Çünkü CHP’de kapı onlara kapalıydı. Bu nedenle bu kesimlerin talepleri ekonomi-politik (alt yapısal) beklentiler olarak siyasete tercüme edilemedi. Bu kesimler, bunun yerine, içinde görece sosyoekonomik dönüşüm vaat eden dini motif ve diskurların kendilerine yer bulduğu merkez sağ partilere yöneldiler. Merkez sol yüzeysel modernleşmeye karşı duran – veya yaşadıkları bölgeler bakımından Kemalist reformların görece daha az etkin olduğu bölgelerden gelen – bu vatandaşların taleplerini, devleti merkeze alarak okudu ve onları tehlikeli olarak sınıflandırdı. Dolayısıyla CHP, var olan sistemin korunması bakımından esas “muhafaza etmek isteyen” siyasi hareket oldu. Başka bir değişle, statükocu ve dönüşüme karşı olan, tutucu bir siyasi gelenek olarak tezahür etti. Hem ekonomi-politik eşitsizlikleri ilgi alanına eklemleyememesi, hem de var olan siyasi nizamın bekçisi olma özelliği nedeniyle, Türkiye’de merkez sol ideolojisi tümüyle devletin muhafazası olan bir siyasi hareket oldu.
Soru: Merkez solun idealindeki Türkiye nasıl bir Türkiye’dir?
Merkez solun idealindeki Türkiye, tümüyle Kemalist modernizasyonun benimsendiği, Homo Respublicus (cumhuriyetin ideal insan prototipi) olmayı, Kemalo-seküler bir devleti talep veya en azından kabul eden vatandaşlardan oluşan bir Türkiye’dir.
Soru: Türkiye’de merkez sol kimlerden oluşur?
Dünyada sol, sosyo-ekonomik eşitliklerin arttırılmasını savunan, mevcut sistemin bu eşitliklerin yeterince sağlanmasına imkân vermediğine inanan, bu nedenle de sistemi dönüştürmeye çalışan ideolojilere ve hareketlere denir. Bu nedenle işçi sınıfı ve tüm çalışan kesimlerden bu tür hareket ve partilere katılım ve destek gelir. Türkiye’de “sol” ise toplumsal sınıflar veya kesimler değil, askeri-bürokratik “devletlû” kesimler tarafından savunulan bir değerdir. Çünkü savunulan şey sol değildir! Buna göre subaylar, yüksek bürokratlar, diplomatlar, memurlar gibi devletten beslenen ve devlete sadakat ölçüsünde değerli kabul edilen kesimler, solun ana profilini oluşturur. Bunun dışında, sekülerler, ateistler, azınlıklar, Aleviler gibi hâkim ya da ana-akım Sünni-İslami sağ kesime karşı olan gruplar da bir tür öz savunma refleksiyle “sol” siyasi hareketlere yönelirler. Yine merkez-periferi ayrımına göre büyük kentlerde yaşayan ve yerlileşen kesimler, var olan ayrıcalıklarını kaybetmemek için CHP türevi partilere yönelirler. Solun Türkiye’de sağın otoriterleştiği oranda özgürlükçü söylemleri benimsediği bir vakadır. Örneğin 1960’larda Menderes’in DP’sinin otoriterleşme eğilimi esnasında olduğu gibi, CHP sistemi yitiren sistemin esas sahibi parti kimliği ile, “eski günlerin güzelliği” üzerinden bir eleştirel kimlik edinmiş, böylece sol değerlere (sendikalar gibi) yönelik açılımlarda bulunmuştur. Sol da, onun öğrencisi sağ da, devleti ele geçirmek üzerinden siyaset kaptıkları için, liberal değerlere, insan hak ve özgürlüklerine içten bağlı olan kimlikler geliştirememişlerdir. Buna göre, her kesim kendi kimliğine yakın olan insanların hak ve özgürlüklerini talep ederken, kendilerinden farklı idealleri benimseyen insanların vatandaşlık haklarını bilerek gündeme taşımamışlar, görmezden gelmişlerdir. Mesela Kürtlerin hakları her iki ana akım siyasi yönelim için de önemli olmamış, dolayısıyla dikkate alınmamıştır. “Sol” akımlar eğitimli-memur kesimlere, sağ akımlar ise kırsal kesimsen gelen görece daha eğitimsiz kesimlere ilginç gelmiştir.
Soru: Türkiye’deki merkez sol kimlerden oluşmaz?
Türkiye’deki merkez sol işçilerden, Kürtlerden, liberal demokratik insan haklarını talep eden kesimlerden oluşmaz.
Soru: Türkiye’deki merkez sol kimlere karşıdır?
Gülen Cemaatine (İslamcı grup olarak tasnif edildiği ve devleti içeriden ele geçirecekleri evhamı nedeniyle), tüm diğer Sünni-İslamcı cemaat ve tarikatlara, İslamcı partilere, Kürt haklarını savunan parti ve gruplara karşıdır. Kırsal bölgelerdeki siyasi kültüre karşıdır. Ama onu nasıl dönüştürebileceği konusuna kafa yormaz.
Soru: Türkiye’deki merkez sol kimlerle işbirliği yapar?
Kendisini iktidara (evine!) taşıyacak herkesle gayet pragmatik olarak işbirliği yapar. Şu anda örneğin Erdoğan ve ekibiyle işbirliği yaparak Cemaat’in tasfiyesini yapan İslamcıları desteklemektedir. Dahası Avrasyacı-Ergenekoncu çevreleri de doğal müttefikleri olarak görmektedir. İYİ Parti gibi Ülkücü gelenekle bağlantılı siyasi gruplarla işbirliğinde beis görmemektedir. Bu işbirliklerinde ekonomi-politik herhangi bir uzun veya orta vadeli stratejik plan yoktur. Mesele devleti kontrolüne almaktır.
Yukarıdaki nedenlerden dolayı Türk solunun a) sosyoekonomik eşitliklerle ve b) temel insan hakları ve özgürlükleriyle alakalı bir ilgi alanı bulunmamaktadır. Elbette bahsettiğim CHP içindeki ana akım “soldur”. Yüzde beşin altında olmakla beraber CHP içinde ve dışında, taban da dâhil evrensel sola yakın görüşlerde olan insanlar elbette ki vardır. Önemli olan Türkiye’nin bu mevcut trajedisi içinde tüm demokratlarla olduğu gibi, demokratik solcularla da işbirliği yolları ve kanalları aranmalıdır. Bu gerçekler ekseninde “sol” kesimden olan insanlarla diyalog kurulmalı, onların bu gerçeklerle yüzleşmeleri sağlanmalıdır. Dünyadaki çeşitli sol akımlar hakkında okumalar yapılmalı, Türk “soluyla” aralarındaki farklar daha iyi anlaşılmalıdır.
Son söz: Sosyal demokrat olmak için önce demokrat olmak, sonra sol olmak lazımdır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Cübbeli Matruşka! [Bülent Korucu]
Matruşka benzetmesinin en yakıştığı kişi kuşkusuz Doğu Perinçek. Aksiyon Dergisi’nin kapak yaptığı ifade, Perinçek’in canını çok acıtmıştı. Sonraki sayılarda bağlam dışında bile kapağı kullandığımızda mahkemeye gider, dava açardı. Ona dair daha yeni orijinal betimlemelere ihtiyaç var.
Bu yüzden matruşkayı ödünç alıp başka birine kullanacağım. Malum, her oyuncak ya da aletin bir işporta versiyonu bir de mağaza ürünü var. Bence Perinçek, işçiliği ve malzemesi biraz daha iyi mağaza ürünü. İşporta tezgahındaki matruşka ise ‘Cübbeli Ahmet’ tam adıyla Ahmet Mahmut Ünlü. Eminim, bazı okurlarım başlığı görünce Cübbeli’ye hak ettiğinden fazla kıymet verdiğimi düşünerek başlayacak okumaya.
Doğu Perinçek’le Cübbeli Ahmet kıyaslanması imkansıza yakın iki figür. Hele Perinçek’in bir ‘fabrikatör’ olduğu düşünüldüğünde zorluk derecesi artıyor. Bir dönem gazetesinde Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının fotograflarını yayınlayıp infazlarına yola açan, ardından en ateşli MİT savunucusu kesilen; Abdullah Öcalan’ı Bekaa Vadisi’de ziyaret edip gülücükler eşliğinde çiçek veren sonra Kürt düşmanlığında zirveye oynayan biri Perinçek.
Cübbeli, onun kanalında Perinçek’i savunurken başlarda kızdığını ama bazı şeyleri görünce ikna olduğunu şu cümleyle özetliyor: “O noktaları görünce dedim abimiz, devlete hizmet ediyor.” Ayrıntıları kendi portresine havale edip burada keseyim. Evet o, psikolojik harp operasyonlarında kullanılan mahir bir provokatör, Cübbeli ise merdiven altında çalışan kurnaz bir fasoncu. Piyasanın ihtiyacına anında tepki veren taşra tüccarı.
PATENTİ ALINMIŞ BİR DİN…
Cübbeli’nin elinde diğerinde olmayan bir sihirli değnek var: din. Onu ve benzerlerini köşeye sıkıştırmak, mahcup etmek, özür dilemek zorunda bırakmak mümkün değil. Din, her türlü sıkıştırmadan kurtulmanın yolu ve ilkesizliğin kılıfı. Her şeyin izahını yapabilecekleri gayri meşru eylemlerini bir anda sevaba dönüştürecek sihirli değnek. Saydıklarımı yapabilmek için kendi üretimleri olan ve patent hakkını ellerinde tuttukları bir dine ihtiyaç vardı; öyle de oldu. Ruhban sınıfının ortaya çıkmasıyla dinin ticarileşmesi arasında birbirini doğuran bir ilişki bulunuyor. Kuran’ı değiştiremiyorlar ama onda olmayan ticari metaya dönüştürdükleri bir şey kurguluyorlar. Cübbeli’nin akademik versiyonu Hayrettin Karaman (http://www.tr724.com/makyavelist-kuklaci/ ) bunu iktidar için yapıyor. Amaç farklı araç aynı.
Gezi Direnişine dindarlar ve muhafazakarlar da ilgi gösteriyorsa hemen atlayıp İhsan Eliaçık’la polemiğe giriyor. Ona ‘Kelle kulak yerinde Gezi İmamı’ diye yükleniyor. İstanbul’da AKP’nin seçimi kaybetme ihtimali yükseliyor. ‘Hoca’ mikrofonu kapıp başlıyor: Binali Bey’e seçimi kaybettirmek, yani oy vermemek haram. Seçim yenilgisini Erdoğan bile kabullenince “ben ‘İmamoğlu’na oy vermek haramdır’ demedim” diye yan çiziyor. Bir kaç gün geçiyor, Perinçek’in yayın organına ‘dedim ama hele bir sor niye dedim’ kıvamında açıklama yapıyor: “Saadetçilere, ‘yaptığınız haramdır’ dedim. Çünkü kaybettirdiniz, kimi kazandırmış oluyorsunuz. Haram kelimesinde bizim muhatabımız Saadet, helalden haramdan anlayan kesim.”
Tam burada ona neden ‘fasoncu’ ya da ‘işporta matruşkası’ dediğimin örneğini verebilirim. Seçimden önce yaptığı ‘AKP’ye oy vermemek haramdır’ içerikli konuşmada bunun izlerini görebilirsiniz. Mesela “Temel bey ayrı alem. Başka şeyler de haber aldım bir yerlerden. O daha bir vahim de. Arka planda neleer var.” diyor. Ucuz derin kulak numaraları… AKP trolleri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çok istismar ettiği veri kopyalama meselesini de pas geçmiyor: “18 günde ne yaptı kozmik odaya giriyor. Devletin en önemli, en istihbari hizmetinde bulunup adı sanı belli olmayan insanların isimleri dış güçlere verilip öldürttürülecek.” Onu dinleyenlerden kaçı “Devletin operasyonel elemanlarının listesi İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nde mi tutuluyor?” Sorusunu sormuştur sizce!
Tüccar ve Cübbeli kelimeleri yan yana durduğunda herkesin aklına onun pazarladığı din geliyor. Laikçi Kemalistlerin olur olmaz kullandığı için şirazesini kaybetmiş bir kelime var: Dinci. Cüppeli Ahmet için bu kelime cuk oturuyor. Kelimenin tam anlamıyla din alıp satan bir dinci. Kurduğu şirket Cübbeli Ahmet ürünleri (CAH) satıyor. Kabir azabından koruyan kefen, yangın başta olmak üzere kaza-belayı uzaklaştıran nalın, peygamber sakalı yıkanmış içme suyu gibi liste uzayıp gidiyor. Su için paketleme tesisi bile açtığını kayıtlara geçirip kefen ve nalını pazarlama taktiklerinden bahsedelim.
Kefene Allah’ın isimlerini yazıyor ama pahalı hammadde kullanıyor, malzemeden çalmıyor. “Diğer kefenler imamların elinde kalıyor, bunun dokuması da sağlam. Ceylan derisi ya da Kabe örtüsüne yazılması lazım. Benim var ama herkese Kabe örtüsü bulmak mümkün değil. Ceylan derisine yazdık, hakiki misk ve safranla yazılması gerekiyor. Onlar da ne kadar pahalı biliyor musunuz?” Hoca, stok maliyetine ya da satılmayan ürüne de katlanmak istemiyor. Nalınlar için ön ödeme ve sipariş şartı koşuyor. Eee gemin batmasın, evin yanmasın(!) İstiyorsan maliyetine katlanacaksın.
Cübbeli Tacir, en büyük vurgununu Fadıl Akgündüz (Jet Fadıl)’la ortaklığından vuracaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı, Fadıl yine battı. Kendisini savunurken söylediklerinden anladığımıza göre iki daire karşılığında Jet Fadıl’ın son vurgununa payanda olmuş. “Fadıl Bey’in otelinden yer alın demedim sadece fetva soranlara caiz dedim. Sen enayilik ettiysen ben de enayilik ettim. Benim de birkaç dairem gitti.” demesi yanıltmasın, temel atma töreninin şeref konuğu ve kutsayıcısı olarak başroldeydi.
Bu arada Akgündüz’ün tutuksuz yargılandığı dolandırıcılık davasında mağdur avukatları başka bir iddiayı ortaya attı. Avukat, Jet Fadıl’ın Marmaris’teki otelinde tatil yaptırdığı Cübbeli’yi gizlice kaydettirdiği ve o görüntülerle şantaj yaptığını öne sürdü. Mahkeme, yargılamanın konusu olmadığı için CD’yi işleme koymadı.
Fuhuş iddiaları Cüppeli Ahmet’in başını sıklıkla ağrıtıyor. Bu yüzden tutuklandı ve yargılandı. Şimdilerde internete düşen görüntülerin komplo olduğunu öne sürse de mahkemede Özbek bir kadınla nikahlandığını ve kamera görüntülerinin internete düşürüldüğünü söyledi. Görüntülerin kendisine ait olduğunu ve bunu inkar etmediğini belirten Cübbeli, “Cemaat madde madde o değil diye açıkladı. Ancak ben ilk günden beri inkar etmedim.” dedi. Görüntülerdeki kadını nikahlayıp sonra boşandığını, yazar Emine Şenliklioğlu da doğruluyor ve ekliyordu: “Savcıya dedim ki ne olur, Allah aşkına serbest bırakın. O alışkındır böyle sık nikah yapmaya ama kesinlikle kadın satışına bulaşmaz.” Şenliklioğlu ile Cübbeli’nin arası bu sözler yüzünden açıldı ve mahkemelik oldular.
İmam nikahı, dinin araçsallaştırılmasının en somut örneği; günahı meşru gösterme kurnazlığı. Ne yazık ki yukarıdan aşağıya süratle yayıldı.
‘Askere gitmeyen vatanseverler’ listesinin mümtaz üyelerinden biri de Cübbeli Ahmet; tıpkı Aziz Yıldırım, Ahmet Hakan, Sedat Peker gibi…2000’deki bir konuşmasında: “Askere gitmemek için 13 yıl önce çürük raporu aldım, bu yeni ortaya çıktı. Bir konuşmamda depremin Silahlı Kuvvetlere ders olduğunu söylemiştim, kuyruk acıları var. Deniz hastanesinden kanımda yüksek şeker olduğuna dair rapor aldım ve askerlikten kurtuldum.”
Matruşkayı kaldırdıkça alttan başka bir yüz çıkıyor. En alttaki yüz dünyaperest dinci bir hedonist. Acarkent’teki yüzme havuzlu villasının savunurken “Yüzmem lazım ama harama bakmamak için denize umumi havuzlara gidemiyorum. Erkek havuzları bile haram.” Diyor. Malta’da bikinili kadınlarla birlikte yüzerken yakalanıca “Avret yerleri açık olarak denize girmek yasaktır. Ben haşemalıyım. Bunda ne mahzur var.” Diye çark ediyor. Lüks yaşantısını “Allah ‘nimetini kulunun üzerinde görmek ister’ hadis-i şerifiyle savunuyor.
İsterse lüks yaşayabilir, günahları onunla vicdanı arasında karışamayız. Sorun din ticareti yapmasında, din ile aldatmasında. Dini, her türlü günahı, suçu örtbas edebileceği bir örtü olarak kullanıyor olmasında. Tıpkı makyavelist kuklacı Hayrettin Karaman gibi…
[Bülent Korucu] 1.7.2019 [TR724]
Bu yüzden matruşkayı ödünç alıp başka birine kullanacağım. Malum, her oyuncak ya da aletin bir işporta versiyonu bir de mağaza ürünü var. Bence Perinçek, işçiliği ve malzemesi biraz daha iyi mağaza ürünü. İşporta tezgahındaki matruşka ise ‘Cübbeli Ahmet’ tam adıyla Ahmet Mahmut Ünlü. Eminim, bazı okurlarım başlığı görünce Cübbeli’ye hak ettiğinden fazla kıymet verdiğimi düşünerek başlayacak okumaya.
Doğu Perinçek’le Cübbeli Ahmet kıyaslanması imkansıza yakın iki figür. Hele Perinçek’in bir ‘fabrikatör’ olduğu düşünüldüğünde zorluk derecesi artıyor. Bir dönem gazetesinde Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının fotograflarını yayınlayıp infazlarına yola açan, ardından en ateşli MİT savunucusu kesilen; Abdullah Öcalan’ı Bekaa Vadisi’de ziyaret edip gülücükler eşliğinde çiçek veren sonra Kürt düşmanlığında zirveye oynayan biri Perinçek.
Cübbeli, onun kanalında Perinçek’i savunurken başlarda kızdığını ama bazı şeyleri görünce ikna olduğunu şu cümleyle özetliyor: “O noktaları görünce dedim abimiz, devlete hizmet ediyor.” Ayrıntıları kendi portresine havale edip burada keseyim. Evet o, psikolojik harp operasyonlarında kullanılan mahir bir provokatör, Cübbeli ise merdiven altında çalışan kurnaz bir fasoncu. Piyasanın ihtiyacına anında tepki veren taşra tüccarı.
PATENTİ ALINMIŞ BİR DİN…
Cübbeli’nin elinde diğerinde olmayan bir sihirli değnek var: din. Onu ve benzerlerini köşeye sıkıştırmak, mahcup etmek, özür dilemek zorunda bırakmak mümkün değil. Din, her türlü sıkıştırmadan kurtulmanın yolu ve ilkesizliğin kılıfı. Her şeyin izahını yapabilecekleri gayri meşru eylemlerini bir anda sevaba dönüştürecek sihirli değnek. Saydıklarımı yapabilmek için kendi üretimleri olan ve patent hakkını ellerinde tuttukları bir dine ihtiyaç vardı; öyle de oldu. Ruhban sınıfının ortaya çıkmasıyla dinin ticarileşmesi arasında birbirini doğuran bir ilişki bulunuyor. Kuran’ı değiştiremiyorlar ama onda olmayan ticari metaya dönüştürdükleri bir şey kurguluyorlar. Cübbeli’nin akademik versiyonu Hayrettin Karaman (http://www.tr724.com/makyavelist-kuklaci/ ) bunu iktidar için yapıyor. Amaç farklı araç aynı.
Gezi Direnişine dindarlar ve muhafazakarlar da ilgi gösteriyorsa hemen atlayıp İhsan Eliaçık’la polemiğe giriyor. Ona ‘Kelle kulak yerinde Gezi İmamı’ diye yükleniyor. İstanbul’da AKP’nin seçimi kaybetme ihtimali yükseliyor. ‘Hoca’ mikrofonu kapıp başlıyor: Binali Bey’e seçimi kaybettirmek, yani oy vermemek haram. Seçim yenilgisini Erdoğan bile kabullenince “ben ‘İmamoğlu’na oy vermek haramdır’ demedim” diye yan çiziyor. Bir kaç gün geçiyor, Perinçek’in yayın organına ‘dedim ama hele bir sor niye dedim’ kıvamında açıklama yapıyor: “Saadetçilere, ‘yaptığınız haramdır’ dedim. Çünkü kaybettirdiniz, kimi kazandırmış oluyorsunuz. Haram kelimesinde bizim muhatabımız Saadet, helalden haramdan anlayan kesim.”
Tam burada ona neden ‘fasoncu’ ya da ‘işporta matruşkası’ dediğimin örneğini verebilirim. Seçimden önce yaptığı ‘AKP’ye oy vermemek haramdır’ içerikli konuşmada bunun izlerini görebilirsiniz. Mesela “Temel bey ayrı alem. Başka şeyler de haber aldım bir yerlerden. O daha bir vahim de. Arka planda neleer var.” diyor. Ucuz derin kulak numaraları… AKP trolleri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çok istismar ettiği veri kopyalama meselesini de pas geçmiyor: “18 günde ne yaptı kozmik odaya giriyor. Devletin en önemli, en istihbari hizmetinde bulunup adı sanı belli olmayan insanların isimleri dış güçlere verilip öldürttürülecek.” Onu dinleyenlerden kaçı “Devletin operasyonel elemanlarının listesi İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nde mi tutuluyor?” Sorusunu sormuştur sizce!
Tüccar ve Cübbeli kelimeleri yan yana durduğunda herkesin aklına onun pazarladığı din geliyor. Laikçi Kemalistlerin olur olmaz kullandığı için şirazesini kaybetmiş bir kelime var: Dinci. Cüppeli Ahmet için bu kelime cuk oturuyor. Kelimenin tam anlamıyla din alıp satan bir dinci. Kurduğu şirket Cübbeli Ahmet ürünleri (CAH) satıyor. Kabir azabından koruyan kefen, yangın başta olmak üzere kaza-belayı uzaklaştıran nalın, peygamber sakalı yıkanmış içme suyu gibi liste uzayıp gidiyor. Su için paketleme tesisi bile açtığını kayıtlara geçirip kefen ve nalını pazarlama taktiklerinden bahsedelim.
Kefene Allah’ın isimlerini yazıyor ama pahalı hammadde kullanıyor, malzemeden çalmıyor. “Diğer kefenler imamların elinde kalıyor, bunun dokuması da sağlam. Ceylan derisi ya da Kabe örtüsüne yazılması lazım. Benim var ama herkese Kabe örtüsü bulmak mümkün değil. Ceylan derisine yazdık, hakiki misk ve safranla yazılması gerekiyor. Onlar da ne kadar pahalı biliyor musunuz?” Hoca, stok maliyetine ya da satılmayan ürüne de katlanmak istemiyor. Nalınlar için ön ödeme ve sipariş şartı koşuyor. Eee gemin batmasın, evin yanmasın(!) İstiyorsan maliyetine katlanacaksın.
Cübbeli Tacir, en büyük vurgununu Fadıl Akgündüz (Jet Fadıl)’la ortaklığından vuracaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı, Fadıl yine battı. Kendisini savunurken söylediklerinden anladığımıza göre iki daire karşılığında Jet Fadıl’ın son vurgununa payanda olmuş. “Fadıl Bey’in otelinden yer alın demedim sadece fetva soranlara caiz dedim. Sen enayilik ettiysen ben de enayilik ettim. Benim de birkaç dairem gitti.” demesi yanıltmasın, temel atma töreninin şeref konuğu ve kutsayıcısı olarak başroldeydi.
Bu arada Akgündüz’ün tutuksuz yargılandığı dolandırıcılık davasında mağdur avukatları başka bir iddiayı ortaya attı. Avukat, Jet Fadıl’ın Marmaris’teki otelinde tatil yaptırdığı Cübbeli’yi gizlice kaydettirdiği ve o görüntülerle şantaj yaptığını öne sürdü. Mahkeme, yargılamanın konusu olmadığı için CD’yi işleme koymadı.
Fuhuş iddiaları Cüppeli Ahmet’in başını sıklıkla ağrıtıyor. Bu yüzden tutuklandı ve yargılandı. Şimdilerde internete düşen görüntülerin komplo olduğunu öne sürse de mahkemede Özbek bir kadınla nikahlandığını ve kamera görüntülerinin internete düşürüldüğünü söyledi. Görüntülerin kendisine ait olduğunu ve bunu inkar etmediğini belirten Cübbeli, “Cemaat madde madde o değil diye açıkladı. Ancak ben ilk günden beri inkar etmedim.” dedi. Görüntülerdeki kadını nikahlayıp sonra boşandığını, yazar Emine Şenliklioğlu da doğruluyor ve ekliyordu: “Savcıya dedim ki ne olur, Allah aşkına serbest bırakın. O alışkındır böyle sık nikah yapmaya ama kesinlikle kadın satışına bulaşmaz.” Şenliklioğlu ile Cübbeli’nin arası bu sözler yüzünden açıldı ve mahkemelik oldular.
İmam nikahı, dinin araçsallaştırılmasının en somut örneği; günahı meşru gösterme kurnazlığı. Ne yazık ki yukarıdan aşağıya süratle yayıldı.
‘Askere gitmeyen vatanseverler’ listesinin mümtaz üyelerinden biri de Cübbeli Ahmet; tıpkı Aziz Yıldırım, Ahmet Hakan, Sedat Peker gibi…2000’deki bir konuşmasında: “Askere gitmemek için 13 yıl önce çürük raporu aldım, bu yeni ortaya çıktı. Bir konuşmamda depremin Silahlı Kuvvetlere ders olduğunu söylemiştim, kuyruk acıları var. Deniz hastanesinden kanımda yüksek şeker olduğuna dair rapor aldım ve askerlikten kurtuldum.”
Matruşkayı kaldırdıkça alttan başka bir yüz çıkıyor. En alttaki yüz dünyaperest dinci bir hedonist. Acarkent’teki yüzme havuzlu villasının savunurken “Yüzmem lazım ama harama bakmamak için denize umumi havuzlara gidemiyorum. Erkek havuzları bile haram.” Diyor. Malta’da bikinili kadınlarla birlikte yüzerken yakalanıca “Avret yerleri açık olarak denize girmek yasaktır. Ben haşemalıyım. Bunda ne mahzur var.” Diye çark ediyor. Lüks yaşantısını “Allah ‘nimetini kulunun üzerinde görmek ister’ hadis-i şerifiyle savunuyor.
İsterse lüks yaşayabilir, günahları onunla vicdanı arasında karışamayız. Sorun din ticareti yapmasında, din ile aldatmasında. Dini, her türlü günahı, suçu örtbas edebileceği bir örtü olarak kullanıyor olmasında. Tıpkı makyavelist kuklacı Hayrettin Karaman gibi…
[Bülent Korucu] 1.7.2019 [TR724]
Konuşma vakti hâlâ gelmedi mi? [Veysel Ayhan]
İşini bilen herkes devletten uzaklaştırıldı. Çok az bir kısmı hariç ya hapse atıldı veya yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Üst düzey bürokrat, diplomat ve yargıçlar, bilim insanları ve üst rütbeli askerler. Hepsi cemaat torbasına konuldu, bu bahaneyle tasfiye edildi. Liberali, solcusu, sağcısı, inançlısı, ateisti…
Yüzde kaçının Hizmet’le iltisakı vardır bilemem. Bu yazıda öncelikli muhatabım Hizmet’le gönül bağı olanlar. Yakından tanıdığım üç beşinin şahsında hepsine sunulmuş bir arzuhal.
SİZLER…
İyi üniversiteleri bitirdiniz. Bazı arkadaşlarınız asya steplerine, adınız bilmediğimiz diyarlara öğretmenliğe koşarken sizin fedakarlığınız devletin kan ve irin kokan karanlık labirentlerinde, yılan ve çiyanlarla mücadele etmek oldu. Çoluk çocuğuza hasret kaldığınız, beraber sofraya oturmadan geçirdiğiniz haftalar, hiç izin kullanmadan geçirdiğiniz aylar oldu.
Görevlerinizi yaparken kılı kırk yardınız. Şahsi işinizde devletin benzini kullanmadınız, kağıdına mürekkebine el sürmediniz. Gecenizi ve gündüzünüzü ibadet neşvesi içinde millete feda ettiniz. Sizi hep yokladılar ‘acaba parayla satın alabilir miyiz’ diye. Para peşinde koşsaydınız hesabınızda milyonlar olabilirdi. Sadece siz değil on binlerce bürokrat veya müdürün geçmişini didik didik aradılar, taradılar. Tek bir suistimal, tek bir yolsuzluk veya rüşvet bulamadılar. Fedakarlık ve dürüstlüğünüze tarih şahittir.
Özel sektörde tepelere tırmanmak, dünyevi imkanları sonuna kadar kullanmak fırsatı önünüze çıktığında hiç düşünmeden elinizin tersiyle ittiniz, ikbal hesaplarını boş verdiniz. ‘İş başa düştü, Allah imkan verdi’ deyip yola koyuldunuz. Ülkeniz için elinizden geleni yaptınız.
Niyetiniz kimsenin kimseyi hor görmediği, tepeden bakmadığı insanca yaşanan bir ülke inşa etmekti. İnsanlar insanca muamele görsün, herkes dinini, inancını dilediği gibi yaşasın.
Kürt, ezilmesin, Ermeni tahkir edilmesin…
Hayaliniz; Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi, adalet ve hukuk düzeyimizin birinci sınıf ülkeler ligine çıkmasıydı.
Siz buydunuz ama hizmetine koştuklarınız birinci sınıf böyle bir hizmete layık mıydı?
Bilmiyorum.
Mütekabiliyette problemler var mıydı?
Yoksa bazımızda bazı ağır yüklerin gerektirdiği kadar metafizik donanım yok muydu?
Âdil olalım derken fark etmeden adaletsizlik yaptığımız zamanlarımız mı oldu?
Bilmiyorum.
Her neyse… Her şey bir anda ters döndü.
‘Fırtınanın gözü’ aniden belirdi. Kasırga veya ‘Mükemmel Fırtına’ koptu.
‘Davulun sesi hoş gelmedi’, herkesin kulağının dibinde ayrı ayrı patladı.
MOĞOL İSTİLASI
Devlet tarumar edildi. Bitti.
Ülkeyi dünyanın en acımasız mafyasına teslim etsek bu kadar talan olur muydu, insanlara bu kadar zulüm edilir miydi sanmıyorum.
Maddi ve manevi tüm değerler yok edildi.
Makamlar sıfırlandı. Valilik diye bir makam yok artık. Rüküş koltuk takımı seçebiliyorsanız sizden iyi vali olur. Dil bilmeyeni büyükelçi, dil öğrenmeye niyet edeni akademisyen veya dekan yaptılar.
Rektör, hakim veya savcı olmak için embesil bir trol olmak yeterli artık.
General olmak için askerlere koro halinde mafyaya övgü dizdirmek kafi.
Ülkenin bugünü hatta geleceği sıfırlandı.
Her şey düzelse bile bu enkazın kalkması yıllar alacaktır.
ASIL ANLATMAK İSTEDİĞİM
Bu girişten sonra asıl anlatmak istediğim konuya geleyim.
Yalan ve iftiraların uçuştuğu bir kaos içindeyiz.
Hangi bir yalanı tashih edeceksiniz, hangi iftirayı deşifre edeceksiniz.
Söylenmedik şey kalmadı.
Hz. İsa’yı Cemaat’in çarmıha gerdiğini, Roma’yı Cemaat’in yaktığını iddia etseler buna inanacak bir kitle var.
Hayatı boyunca nadiren doğru söyleyenler herkesi yalancılıkla itham ediyor.
Meydan onların.
Dere tenha olunca tilkiler bey oldu. Tilkiler bey olunca da çakallar derebeyi.
Ama bu toz ve duman bir gün dağılacak. O nedenle elden geldikce tarihe not düşmek lazım.
Gazeteciler elinden geldiğince bunu yapıyor.
Pek çoğu ailesini riske sokarak işini layıkıyla yapıyor. Über yapıyor, pizza dağıtıyor ama her şeyi göze alıp işini yapıyor.
Ama işin daha zor bir kısmı var…
Gündelik yalan ve iftiraları ciddiye almaya gerek yok. Ama bir dönemin tarihi öneme haiz işleri var ki iftiralar ve yalanlar o zamanları hedef alıyor.
Darbe teşebbüsleri, cunta girişimleri, casusluk örgütlenmeleri… Savaş suçları…
Bunlara şahit olmuş bürokratlar… Bunlara engel olmaya gayret etmiş devlet görevlileri…
Hizmet’le iltisaklı olsun veya olmasın her vatansever insana düşen vazife bu dönemi aydınlatmaya çalışmak.
Kumpaslar, Balyoz, Ergenekon, Şike, Uludere … Hrant Dink, Malatya Zirve cinayetlerini, Necip Hablemitoğlu, Rus Büyükelçi Karlov cinayetleri, Danıştay saldırısı, Muhsin yazıcıoğlu…
Ve son olarak 15 Temmuz.
SÜKUT İKRARDAN GELİR
Türkiye, yalanlara kanmış ve doğruları umursamayan kör ve sağır bir kitleden ibaret değil.
Vicdanını kaybetmemiş, zulme bulaşmamış seçkin bir zümre var.
Bunlar yalanlara inanmıyor, hadiseleri mahruti olarak okuyabiliyor. Ama işin gerçeğini de öğrenmek istiyor.
Sadece onlar değil, dünya medyası da doğruları arıyor.
Yurt dışındaki Türkçe mecralar zaten hazır.
TV kanalları var. CNN’ler, BBC’ler… Euronews’ler… Gazeteleler… Le Monde, Guardian, Times, NYT, Post’lar… Time, Newsweek… gibi dergiler.
Bence artık yüzünü saklama, ses değiştirme dönemi de geçti. Gerçekler net bir şekilde seslendirilmedikçe puslu kalıyor.
Dünya medyasına henüz ne zulüm anlatılabildi ne de zulmün gerekçelerinin perde arkası.
Onlar gelmiyorsa, gidip bizzat editörlerine muhabirlerine ulaşmak gerekiyor.
Bunlara doğruları ulaştırmak, iftiraları deşifre etmek tarihi bir sorumluluk.
En büyük sorumluluk da Türkiye’de bulunanlara karşı. Onlar masumiyetlerinin farkında ve bunun gür bir sesle dünyaya haykırılmasını bekliyor. “Kumpas” sözcükleriyle yaftalalan olayların aydınlatılmasını bekliyorlar.
BUNU KİM YAPACAK?
Gazeteci eldeki verilerle araştırır, haber yapar, analiz yazar.
Elde doküman yoksa gazeteci ne yapsın?
En kıymetli veri; hadiselerin birebir şahitleri veya aktörleridir.
Hadiselerin birinci elden şahitleri ve aktörleri susunca tüm bu ithamlar Hizmet gönüllülerine yapışıyor.
En aptalca yalanlar tekzip edilmediği sürece tekrarlana tekrarlana “hakikat” telakki ediliyor.
Milyonlarca insan zan altında kalıyor.
Birisi bana ‘şunu sen çaldın, hırsızsın!’ dese, uykum kaçar ne yapar eder, hemen o gece masumiyetimi anlatmaya çalışırım.
Bu korkunç ithamlarla milyonlarca insan zan altında bırakıldığında da aynı tepkiyi göstermem gerekir.
Çünkü sükut ikrar anlamına geliyor. Sessiz kalmanın tercümesi şudur: ‘Evet maalesef ithamlarınız doğru, biz bu haltları yedik.’
Ve sükutum ve suskunluğum dolaylı olarak hapisteki masumlara atılı suçları teyid anlamına geliyor. Onların yaşadığı zulmü artırıyor. Umutlarını yıkıyor.
PEKİ NİYE KONUŞMUYORLAR?
Herkes gibi ben de merak ediyorum.
Bir dönemin efsanevi isimleri nerelerde?
O kadar çok yalan söylendi ki…
İnsanın doğruları söyleme azmini yitirmesi çok normal. Bunu anlıyorum.
Fakat artık konuşmanın vakti gelmedi mi?
Onlar bu ülkenin gördüğü göreceği en yürekli insanlardı. Kelle koltukta hizmet etmişlerdi.
Kendilerini önceleyerek bu yola çıkmamışlardı, bu sebeple de aile ve yakınlarına zarar verileceği endişesiyle susacaklarına ihtimal vermiyorum.
Bundan dolayı da konuşarak, yüksek sesle haykırarak atılan iftiraları yalanlamalarını bekliyorum.
Zindanlarda, mahkemelerde zulüm ve işkence altında boğazları sıkılırken konuşmaya çalışanlara karşı özgür dünyada dilini yutmuş bir şekilde beklemek vefasızlık olur.
[Veysel Ayhan] 1.7.2019 [TR724]
Yüzde kaçının Hizmet’le iltisakı vardır bilemem. Bu yazıda öncelikli muhatabım Hizmet’le gönül bağı olanlar. Yakından tanıdığım üç beşinin şahsında hepsine sunulmuş bir arzuhal.
SİZLER…
İyi üniversiteleri bitirdiniz. Bazı arkadaşlarınız asya steplerine, adınız bilmediğimiz diyarlara öğretmenliğe koşarken sizin fedakarlığınız devletin kan ve irin kokan karanlık labirentlerinde, yılan ve çiyanlarla mücadele etmek oldu. Çoluk çocuğuza hasret kaldığınız, beraber sofraya oturmadan geçirdiğiniz haftalar, hiç izin kullanmadan geçirdiğiniz aylar oldu.
Görevlerinizi yaparken kılı kırk yardınız. Şahsi işinizde devletin benzini kullanmadınız, kağıdına mürekkebine el sürmediniz. Gecenizi ve gündüzünüzü ibadet neşvesi içinde millete feda ettiniz. Sizi hep yokladılar ‘acaba parayla satın alabilir miyiz’ diye. Para peşinde koşsaydınız hesabınızda milyonlar olabilirdi. Sadece siz değil on binlerce bürokrat veya müdürün geçmişini didik didik aradılar, taradılar. Tek bir suistimal, tek bir yolsuzluk veya rüşvet bulamadılar. Fedakarlık ve dürüstlüğünüze tarih şahittir.
Özel sektörde tepelere tırmanmak, dünyevi imkanları sonuna kadar kullanmak fırsatı önünüze çıktığında hiç düşünmeden elinizin tersiyle ittiniz, ikbal hesaplarını boş verdiniz. ‘İş başa düştü, Allah imkan verdi’ deyip yola koyuldunuz. Ülkeniz için elinizden geleni yaptınız.
Niyetiniz kimsenin kimseyi hor görmediği, tepeden bakmadığı insanca yaşanan bir ülke inşa etmekti. İnsanlar insanca muamele görsün, herkes dinini, inancını dilediği gibi yaşasın.
Kürt, ezilmesin, Ermeni tahkir edilmesin…
Hayaliniz; Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi, adalet ve hukuk düzeyimizin birinci sınıf ülkeler ligine çıkmasıydı.
Siz buydunuz ama hizmetine koştuklarınız birinci sınıf böyle bir hizmete layık mıydı?
Bilmiyorum.
Mütekabiliyette problemler var mıydı?
Yoksa bazımızda bazı ağır yüklerin gerektirdiği kadar metafizik donanım yok muydu?
Âdil olalım derken fark etmeden adaletsizlik yaptığımız zamanlarımız mı oldu?
Bilmiyorum.
Her neyse… Her şey bir anda ters döndü.
‘Fırtınanın gözü’ aniden belirdi. Kasırga veya ‘Mükemmel Fırtına’ koptu.
‘Davulun sesi hoş gelmedi’, herkesin kulağının dibinde ayrı ayrı patladı.
MOĞOL İSTİLASI
Devlet tarumar edildi. Bitti.
Ülkeyi dünyanın en acımasız mafyasına teslim etsek bu kadar talan olur muydu, insanlara bu kadar zulüm edilir miydi sanmıyorum.
Maddi ve manevi tüm değerler yok edildi.
Makamlar sıfırlandı. Valilik diye bir makam yok artık. Rüküş koltuk takımı seçebiliyorsanız sizden iyi vali olur. Dil bilmeyeni büyükelçi, dil öğrenmeye niyet edeni akademisyen veya dekan yaptılar.
Rektör, hakim veya savcı olmak için embesil bir trol olmak yeterli artık.
General olmak için askerlere koro halinde mafyaya övgü dizdirmek kafi.
Ülkenin bugünü hatta geleceği sıfırlandı.
Her şey düzelse bile bu enkazın kalkması yıllar alacaktır.
ASIL ANLATMAK İSTEDİĞİM
Bu girişten sonra asıl anlatmak istediğim konuya geleyim.
Yalan ve iftiraların uçuştuğu bir kaos içindeyiz.
Hangi bir yalanı tashih edeceksiniz, hangi iftirayı deşifre edeceksiniz.
Söylenmedik şey kalmadı.
Hz. İsa’yı Cemaat’in çarmıha gerdiğini, Roma’yı Cemaat’in yaktığını iddia etseler buna inanacak bir kitle var.
Hayatı boyunca nadiren doğru söyleyenler herkesi yalancılıkla itham ediyor.
Meydan onların.
Dere tenha olunca tilkiler bey oldu. Tilkiler bey olunca da çakallar derebeyi.
Ama bu toz ve duman bir gün dağılacak. O nedenle elden geldikce tarihe not düşmek lazım.
Gazeteciler elinden geldiğince bunu yapıyor.
Pek çoğu ailesini riske sokarak işini layıkıyla yapıyor. Über yapıyor, pizza dağıtıyor ama her şeyi göze alıp işini yapıyor.
Ama işin daha zor bir kısmı var…
Gündelik yalan ve iftiraları ciddiye almaya gerek yok. Ama bir dönemin tarihi öneme haiz işleri var ki iftiralar ve yalanlar o zamanları hedef alıyor.
Darbe teşebbüsleri, cunta girişimleri, casusluk örgütlenmeleri… Savaş suçları…
Bunlara şahit olmuş bürokratlar… Bunlara engel olmaya gayret etmiş devlet görevlileri…
Hizmet’le iltisaklı olsun veya olmasın her vatansever insana düşen vazife bu dönemi aydınlatmaya çalışmak.
Kumpaslar, Balyoz, Ergenekon, Şike, Uludere … Hrant Dink, Malatya Zirve cinayetlerini, Necip Hablemitoğlu, Rus Büyükelçi Karlov cinayetleri, Danıştay saldırısı, Muhsin yazıcıoğlu…
Ve son olarak 15 Temmuz.
SÜKUT İKRARDAN GELİR
Türkiye, yalanlara kanmış ve doğruları umursamayan kör ve sağır bir kitleden ibaret değil.
Vicdanını kaybetmemiş, zulme bulaşmamış seçkin bir zümre var.
Bunlar yalanlara inanmıyor, hadiseleri mahruti olarak okuyabiliyor. Ama işin gerçeğini de öğrenmek istiyor.
Sadece onlar değil, dünya medyası da doğruları arıyor.
Yurt dışındaki Türkçe mecralar zaten hazır.
TV kanalları var. CNN’ler, BBC’ler… Euronews’ler… Gazeteleler… Le Monde, Guardian, Times, NYT, Post’lar… Time, Newsweek… gibi dergiler.
Bence artık yüzünü saklama, ses değiştirme dönemi de geçti. Gerçekler net bir şekilde seslendirilmedikçe puslu kalıyor.
Dünya medyasına henüz ne zulüm anlatılabildi ne de zulmün gerekçelerinin perde arkası.
Onlar gelmiyorsa, gidip bizzat editörlerine muhabirlerine ulaşmak gerekiyor.
Bunlara doğruları ulaştırmak, iftiraları deşifre etmek tarihi bir sorumluluk.
En büyük sorumluluk da Türkiye’de bulunanlara karşı. Onlar masumiyetlerinin farkında ve bunun gür bir sesle dünyaya haykırılmasını bekliyor. “Kumpas” sözcükleriyle yaftalalan olayların aydınlatılmasını bekliyorlar.
BUNU KİM YAPACAK?
Gazeteci eldeki verilerle araştırır, haber yapar, analiz yazar.
Elde doküman yoksa gazeteci ne yapsın?
En kıymetli veri; hadiselerin birebir şahitleri veya aktörleridir.
Hadiselerin birinci elden şahitleri ve aktörleri susunca tüm bu ithamlar Hizmet gönüllülerine yapışıyor.
En aptalca yalanlar tekzip edilmediği sürece tekrarlana tekrarlana “hakikat” telakki ediliyor.
Milyonlarca insan zan altında kalıyor.
Birisi bana ‘şunu sen çaldın, hırsızsın!’ dese, uykum kaçar ne yapar eder, hemen o gece masumiyetimi anlatmaya çalışırım.
Bu korkunç ithamlarla milyonlarca insan zan altında bırakıldığında da aynı tepkiyi göstermem gerekir.
Çünkü sükut ikrar anlamına geliyor. Sessiz kalmanın tercümesi şudur: ‘Evet maalesef ithamlarınız doğru, biz bu haltları yedik.’
Ve sükutum ve suskunluğum dolaylı olarak hapisteki masumlara atılı suçları teyid anlamına geliyor. Onların yaşadığı zulmü artırıyor. Umutlarını yıkıyor.
PEKİ NİYE KONUŞMUYORLAR?
Herkes gibi ben de merak ediyorum.
Bir dönemin efsanevi isimleri nerelerde?
O kadar çok yalan söylendi ki…
İnsanın doğruları söyleme azmini yitirmesi çok normal. Bunu anlıyorum.
Fakat artık konuşmanın vakti gelmedi mi?
Onlar bu ülkenin gördüğü göreceği en yürekli insanlardı. Kelle koltukta hizmet etmişlerdi.
Kendilerini önceleyerek bu yola çıkmamışlardı, bu sebeple de aile ve yakınlarına zarar verileceği endişesiyle susacaklarına ihtimal vermiyorum.
Bundan dolayı da konuşarak, yüksek sesle haykırarak atılan iftiraları yalanlamalarını bekliyorum.
Zindanlarda, mahkemelerde zulüm ve işkence altında boğazları sıkılırken konuşmaya çalışanlara karşı özgür dünyada dilini yutmuş bir şekilde beklemek vefasızlık olur.
[Veysel Ayhan] 1.7.2019 [TR724]
İyi de para nerede? [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan yurt dışına çıktığında “tüccar siyasetçi” olduğunu cümle âleme gösteriyor. Muhataplarından satın alabileceği kalemleri koz olarak kullanmayı marifet sayıyor.
İki gün evvel Japonya’nın Osaka şehrinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump karşısında devlet başkanlığından ziyade yine ham bir tüccar gibi davrandı.
ERDOĞAN’IN İŞİ KOMİSYONCULUK MU?
Trump da en az Erdoğan kadar tüccar! İki ismin bir araya gelmesi emtia komisyoncusunu tedai ettiriyor.
Her ne kadar Erdoğan Türkiye’de kupon arazilerin satışına kadar müdahil olsa ve devleti aile şirketi genel müdürü gibi idare etse de mevkidaşları ile masaya oturduğunda biraz daha vakur olması beklenir değil mi? Öyle bir beklenti içine girenler hayal kurmaya devam edebilir…
Erdoğan tüccarlıkta açılışı yüksekten yaptı. Türkiye ile ABD arasında ticaret hacmi 25 milyar dolar mertebesinden 75 milyar dolara çıkarılacakmış. Halihazırda 9,5 milyar dolar ihracata mukabil ithalatımız 14,5 milyar dolar.
Mevcut ticaret üçe katlanacakmış. Nasıl? Bu sûalin zerre kadar kıymeti yok Erdoğan’ın nazarında. O söyler geçer. Olur olmaz, tutar tutmaz.
TİCARET TÜRKİYE’NİN ALEYHİNE
Böyle bir ticaret artışı tahakkuk edecekse de Türkiye’nin döviz açığını artırmaktan başka bir netice vermez.
Türkiye’nin okyanus ötesine sattığı demir-çelik mamülleri ile otomotiv aksam ve parçaları, tekstil ve hazır giyim, tarım, gıda, makine teçhizattan ibaret.
İthalata gelince yükte hafif pahada ağır ne varsa Amerika’dan geliyor!
Demir-çelik mamülleri, hava taşıtları, uzay araçları, pamuk, turbo jetler, yatlar, taşkömürü, dozlandırılmış ilaç, şeker pancarı, şeker, serum, aşı, tıpta, cerrahide, dişçilikte ve veterinerlikte kullanılan alet ve cihazlar, soya fasulyesi, hava taşıtlarının aksam ve parçaları, petrol gazları, kabuklu meyveler, ortopedik cihazlar, altın, binek otomobiller ve otomatik bilgi işlem makineleri ile üniteleri ithal ediyoruz.
Dolayısıyla ticaret arttıkça mevcut üretim kapasitemiz itibarıyla Türkiye kazandığından daha fazla döviz ödeyecek.
100 BOEING UÇAĞI!
Erdoğan, Trump’ı S-400 krizinde yumuşatmak için kapalı kapılar ardında 100 Boeing yolcu uçağı siparişi verdi. Geçen sene 30 uçak sipariş edildiğine göre nihaî sayı 70 adet artırılarak 100’e çıkarıldı.
Pazarlıkta fiyat üç aşağı beş yukarı değişse de böyle bir sipariş için Boeing firmasına ortalama 30 milyar dolar ödenecek.
Kim ödeyecek bu parayı? Geçen sene tek kuruş vergi ödemeyen, küçük yatırımcısına temettü (kâr payı) dağıtamayan ve 2019’un ilk üç ayında 1,3 milyar TL zarar eden Türk Hava Yolları ödeyecek 30 milyar doları.
Yolcu sayısı azalan, zararı katlanan bir şirket geçen seneden bu seneye 70 uçak daha sipariş ediyor. Hisselerinin yüzde 51’i Borsa İstanbul’da alınıp satılan THY’nin malî yapısını zayıflacak kararları Erdoğan tek başına almaya devam ediyor.
TRUMP’IN O SÖZLERİ
İlk Boeing siparişi de THY namına yine Erdoğan tarafından 2017’nin eylül ayında yine Trump’a rüşvet olarak verilmişti. O günkü pazarlık ise Suriye’nin kuzeyinde Fırat’ın doğusunda Kürtleri ezmek üzere yapılmıştı.
Erdoğan, aradan iki sene geçtiği halde Fırat’ın doğusuna inemedi. Boeing’e verilen siparişler de iptal edilemedi.
Pazarlıkta kimin kârlı çıktığı Trump’ın gazetecilerle paylaştığı şu bilgi ortaya koydu: “Erdoğan Suriye’deki Kürtleri ezmek istiyordu. Telefonla aradım, ‘Bunu yapamazsın’ dedim ve o da yapmadı.”
AKP’nin çok iftihar ettiği dış siyasetin ne kadar müflis halde olduğu ancak bu kadar çarpıcı bir şekilde hülâsa edilebilirdi. Okyanus ötesinden bir telefon geliyor ve bütün o ahkâm kesmeler hitama eriyor.
S-400 KRİZİNDE TOP HÂLÂ ÇİZGİDE
Şimdi de farklı olmayacak. Erdoğan, S-400 krizinde vakit kazandıracak manevralar yaparken Amerika’nın başkandan ibaret olmadığı hakikatini göz ardı ediyor. Tek adamlığın konforuna o kadar alıştı ki âlemi de kendi gibi zannediyor.
Amerikan Kongresi, Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin teslim alındığı anda 11 maddelik müeyyide paketini Başkan Trump’ın önüne koyacak. Başkan 11 maddeden 5’ini seçip onaylamak mecburiyetinde.
Tercümanların kullandıkları süre dahil 35 dakikalık Osaka görüşmesinden çıkan neticeye bakılırsa kriz suhuletle geride bırakılmadı. Taraflar topu çizgide tuttu.
Bundan sonrası biraz da Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile nasıl bir mutabakata varacağına bağlı. Putin’in en fazla birkaç aylık tehire sıcak bakacağı, sipariş iptalini kabul etmediği belirtiliyor.
Erdoğan ya Putin’e sırtını dönecek ya Trump’a. Başlangıçta iki süper gücü tokuşturacağını zannederek çıktığı S-400 ringinden dayak yemeden inemeyeceğini yeni yeni idrak edebildi.
HOLLYWOOD’A TAŞ ÇIKARTAN GÜZELLER!
Bu yüzden kâh Amerika’ya kâh Rusya’ya sahte gülücükler dağıtıyor.
Erdoğan ve beraberindekileri işaret ederek konuşan Trump hayli ibretlik savrulmayı yarı şaka yarı ciddi şu sözlerle dile getirdi: “Bu kadar güzel insanı Hollywood’da bile bulamazsınız!”
Trump, Hollywood bile bunlar gibi farklı karakterleri başarıyla oynayan oyuncu bulamaz demeye getirdi. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” imasına mukabil Erdoğan ve beraberindekiler de pişkin pişkin güldü!
Çok eğlenmiş olmalılar…
Amerikan savunma sanayiinde faaliyet gösteren şirketler, F-35 taarruz uçaklarının kodlarının Rusya tarafından ele geçirilmesinden endişe ediyor. Türkiye’nin alacağı S-400 hava savunma sistemine “Truva atı” olarak bakıyorlar.
Teknik açıdan böyle bir endişe devam ettiği müddetçe krizde geri adım atması icap eden köşede Erdoğan duruyor. Her halükârda Türkiye’ye ağır bedel ödetilen bir kararın her nevi mesuliyeti kararı alanlara aittir.
HAZİNE’NİN HAZİN HÂLİ!
Bir an için krizi yok sayalım. Erdoğan’ın satın alacağı uçakların parası nerede? Olmayan paraları saçmak kolay tabiî.
Meteliğe kurşun sıkan Türkiye’nin 45 gün sonra emekliye 12,5 milyar lira bayram ikramiyesini ödemeye dahi mecali kalmadı. Bütçe açığı 150 milyar liraya koşuyor ve açığı bir nebze kapatmak ümidi ile her gün yeni bir zam geliyor.
AKP lideri Erdoğan, Katar’dan 500 milyon sterline aldığı ultra lüks uçan sarayından inince muhatapları ile görüşürken Hazine’nin ne kadar hazin halde olduğunu unutuyor olabilir.
Türkiye’nin 453 milyar dolar net dış borcu var! Borcun 220 milyar doları özel sektöre, kalanı devlete ait. Ödenmediğinde özel sektörün borcu için de Hazine’nin kapısı çalınacak.
BİR SENEDE BATIRDI
Erdoğan, Türkiye ekonomisinin krize girdiğini kabul etmek istemese de kendi başkanlığının ilk senesinde Hazine’nin anahtarlarını verdiği damadı Berat Albayrak ile elele memleketi batırdı.
Zam yağmuru devam ederken tüketimin canlanması mümkün değil. Halkın satın alma kuvveti geçen seneye kıyasla yüzde 30’dan fazla azaldı. İşsiz sayısı 1,5 milyon arttı.
Ufukta hiç umut emaresi görünmüyor. Batık krediler bankaları sallıyor.
Erdoğan, 23 Haziran hezimetinden hiç ders almadı. Müttefiği Devlet Bahçeli ile batan geminin direklerini boyamakla meşguller. Bakanlık sayısını artırmanın planlarını yapıyorlar.
Müteakip makalede cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde bakan sayısını artırmanın israfı artırmaktan başka bir işe yaramayacağını ele alacağım nasipse…
[Semih Ardıç] 1.7.2019 [TR724]
İki gün evvel Japonya’nın Osaka şehrinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump karşısında devlet başkanlığından ziyade yine ham bir tüccar gibi davrandı.
ERDOĞAN’IN İŞİ KOMİSYONCULUK MU?
Trump da en az Erdoğan kadar tüccar! İki ismin bir araya gelmesi emtia komisyoncusunu tedai ettiriyor.
Her ne kadar Erdoğan Türkiye’de kupon arazilerin satışına kadar müdahil olsa ve devleti aile şirketi genel müdürü gibi idare etse de mevkidaşları ile masaya oturduğunda biraz daha vakur olması beklenir değil mi? Öyle bir beklenti içine girenler hayal kurmaya devam edebilir…
Erdoğan tüccarlıkta açılışı yüksekten yaptı. Türkiye ile ABD arasında ticaret hacmi 25 milyar dolar mertebesinden 75 milyar dolara çıkarılacakmış. Halihazırda 9,5 milyar dolar ihracata mukabil ithalatımız 14,5 milyar dolar.
Mevcut ticaret üçe katlanacakmış. Nasıl? Bu sûalin zerre kadar kıymeti yok Erdoğan’ın nazarında. O söyler geçer. Olur olmaz, tutar tutmaz.
TİCARET TÜRKİYE’NİN ALEYHİNE
Böyle bir ticaret artışı tahakkuk edecekse de Türkiye’nin döviz açığını artırmaktan başka bir netice vermez.
Türkiye’nin okyanus ötesine sattığı demir-çelik mamülleri ile otomotiv aksam ve parçaları, tekstil ve hazır giyim, tarım, gıda, makine teçhizattan ibaret.
İthalata gelince yükte hafif pahada ağır ne varsa Amerika’dan geliyor!
Demir-çelik mamülleri, hava taşıtları, uzay araçları, pamuk, turbo jetler, yatlar, taşkömürü, dozlandırılmış ilaç, şeker pancarı, şeker, serum, aşı, tıpta, cerrahide, dişçilikte ve veterinerlikte kullanılan alet ve cihazlar, soya fasulyesi, hava taşıtlarının aksam ve parçaları, petrol gazları, kabuklu meyveler, ortopedik cihazlar, altın, binek otomobiller ve otomatik bilgi işlem makineleri ile üniteleri ithal ediyoruz.
Dolayısıyla ticaret arttıkça mevcut üretim kapasitemiz itibarıyla Türkiye kazandığından daha fazla döviz ödeyecek.
100 BOEING UÇAĞI!
Erdoğan, Trump’ı S-400 krizinde yumuşatmak için kapalı kapılar ardında 100 Boeing yolcu uçağı siparişi verdi. Geçen sene 30 uçak sipariş edildiğine göre nihaî sayı 70 adet artırılarak 100’e çıkarıldı.
Pazarlıkta fiyat üç aşağı beş yukarı değişse de böyle bir sipariş için Boeing firmasına ortalama 30 milyar dolar ödenecek.
Kim ödeyecek bu parayı? Geçen sene tek kuruş vergi ödemeyen, küçük yatırımcısına temettü (kâr payı) dağıtamayan ve 2019’un ilk üç ayında 1,3 milyar TL zarar eden Türk Hava Yolları ödeyecek 30 milyar doları.
Yolcu sayısı azalan, zararı katlanan bir şirket geçen seneden bu seneye 70 uçak daha sipariş ediyor. Hisselerinin yüzde 51’i Borsa İstanbul’da alınıp satılan THY’nin malî yapısını zayıflacak kararları Erdoğan tek başına almaya devam ediyor.
TRUMP’IN O SÖZLERİ
İlk Boeing siparişi de THY namına yine Erdoğan tarafından 2017’nin eylül ayında yine Trump’a rüşvet olarak verilmişti. O günkü pazarlık ise Suriye’nin kuzeyinde Fırat’ın doğusunda Kürtleri ezmek üzere yapılmıştı.
Erdoğan, aradan iki sene geçtiği halde Fırat’ın doğusuna inemedi. Boeing’e verilen siparişler de iptal edilemedi.
Pazarlıkta kimin kârlı çıktığı Trump’ın gazetecilerle paylaştığı şu bilgi ortaya koydu: “Erdoğan Suriye’deki Kürtleri ezmek istiyordu. Telefonla aradım, ‘Bunu yapamazsın’ dedim ve o da yapmadı.”
AKP’nin çok iftihar ettiği dış siyasetin ne kadar müflis halde olduğu ancak bu kadar çarpıcı bir şekilde hülâsa edilebilirdi. Okyanus ötesinden bir telefon geliyor ve bütün o ahkâm kesmeler hitama eriyor.
S-400 KRİZİNDE TOP HÂLÂ ÇİZGİDE
Şimdi de farklı olmayacak. Erdoğan, S-400 krizinde vakit kazandıracak manevralar yaparken Amerika’nın başkandan ibaret olmadığı hakikatini göz ardı ediyor. Tek adamlığın konforuna o kadar alıştı ki âlemi de kendi gibi zannediyor.
Amerikan Kongresi, Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin teslim alındığı anda 11 maddelik müeyyide paketini Başkan Trump’ın önüne koyacak. Başkan 11 maddeden 5’ini seçip onaylamak mecburiyetinde.
Tercümanların kullandıkları süre dahil 35 dakikalık Osaka görüşmesinden çıkan neticeye bakılırsa kriz suhuletle geride bırakılmadı. Taraflar topu çizgide tuttu.
Bundan sonrası biraz da Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile nasıl bir mutabakata varacağına bağlı. Putin’in en fazla birkaç aylık tehire sıcak bakacağı, sipariş iptalini kabul etmediği belirtiliyor.
Erdoğan ya Putin’e sırtını dönecek ya Trump’a. Başlangıçta iki süper gücü tokuşturacağını zannederek çıktığı S-400 ringinden dayak yemeden inemeyeceğini yeni yeni idrak edebildi.
HOLLYWOOD’A TAŞ ÇIKARTAN GÜZELLER!
Bu yüzden kâh Amerika’ya kâh Rusya’ya sahte gülücükler dağıtıyor.
Erdoğan ve beraberindekileri işaret ederek konuşan Trump hayli ibretlik savrulmayı yarı şaka yarı ciddi şu sözlerle dile getirdi: “Bu kadar güzel insanı Hollywood’da bile bulamazsınız!”
Trump, Hollywood bile bunlar gibi farklı karakterleri başarıyla oynayan oyuncu bulamaz demeye getirdi. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” imasına mukabil Erdoğan ve beraberindekiler de pişkin pişkin güldü!
Çok eğlenmiş olmalılar…
Amerikan savunma sanayiinde faaliyet gösteren şirketler, F-35 taarruz uçaklarının kodlarının Rusya tarafından ele geçirilmesinden endişe ediyor. Türkiye’nin alacağı S-400 hava savunma sistemine “Truva atı” olarak bakıyorlar.
Teknik açıdan böyle bir endişe devam ettiği müddetçe krizde geri adım atması icap eden köşede Erdoğan duruyor. Her halükârda Türkiye’ye ağır bedel ödetilen bir kararın her nevi mesuliyeti kararı alanlara aittir.
HAZİNE’NİN HAZİN HÂLİ!
Bir an için krizi yok sayalım. Erdoğan’ın satın alacağı uçakların parası nerede? Olmayan paraları saçmak kolay tabiî.
Meteliğe kurşun sıkan Türkiye’nin 45 gün sonra emekliye 12,5 milyar lira bayram ikramiyesini ödemeye dahi mecali kalmadı. Bütçe açığı 150 milyar liraya koşuyor ve açığı bir nebze kapatmak ümidi ile her gün yeni bir zam geliyor.
AKP lideri Erdoğan, Katar’dan 500 milyon sterline aldığı ultra lüks uçan sarayından inince muhatapları ile görüşürken Hazine’nin ne kadar hazin halde olduğunu unutuyor olabilir.
Türkiye’nin 453 milyar dolar net dış borcu var! Borcun 220 milyar doları özel sektöre, kalanı devlete ait. Ödenmediğinde özel sektörün borcu için de Hazine’nin kapısı çalınacak.
BİR SENEDE BATIRDI
Erdoğan, Türkiye ekonomisinin krize girdiğini kabul etmek istemese de kendi başkanlığının ilk senesinde Hazine’nin anahtarlarını verdiği damadı Berat Albayrak ile elele memleketi batırdı.
Zam yağmuru devam ederken tüketimin canlanması mümkün değil. Halkın satın alma kuvveti geçen seneye kıyasla yüzde 30’dan fazla azaldı. İşsiz sayısı 1,5 milyon arttı.
Ufukta hiç umut emaresi görünmüyor. Batık krediler bankaları sallıyor.
Erdoğan, 23 Haziran hezimetinden hiç ders almadı. Müttefiği Devlet Bahçeli ile batan geminin direklerini boyamakla meşguller. Bakanlık sayısını artırmanın planlarını yapıyorlar.
Müteakip makalede cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde bakan sayısını artırmanın israfı artırmaktan başka bir işe yaramayacağını ele alacağım nasipse…
[Semih Ardıç] 1.7.2019 [TR724]
Biricik değiliz [Cevheri Güven]
Yaşadığımız acılar veya yaptığımız işler biricik mi?
‘Evet’ cevabına ne kadar yakınsak, empatiden o kadar uzak olduğumuzu düşünüyorum.
Mehmet Efe Çaman “Birey ve ilkeleri” başlıklı yazısının önemli bir kısmına itirazım bu yüzden. İçinden geçilen süreçte takdir edilecek duruşu olduğu için, yazdıkları mühim ve itirazın kayda geçirilmesinin de mühim olduğunu düşünüyorum. Aslında bana uzun süredir yazmak istediğim bir konuda ‘pas’ verdiği için de teşekkür ederim.
Çaman’ın yazısının ‘ilkeler’ kısmına katılmamak mümkün değil. Ancak ikinci kısımdaki somut karşılaştırmalara büyük itirazım var.
Çaman, yazısında PKK ve Gülen Hareketi üzerinden karşılaştırmalar yapıyor ve “PKK soruşturmalarında yargılananlara yapılmayanlar Gülen Hareketi ekseninde yargılananlara yapıldı” sonucu çıkartıyor özetle.
Öncelikle buna toptan bir itirazım var. Devlet/diktatör/rejim hedef aldığı her grubu farklı biçimlerle ezer. Haliyle böyle bir kıyas bence doğru değil.
Çaman’ın verdiği somut örnekler üzerinden gidelim, sonra kısa bir yorumum olacak:
“Bir soru ile başlayayım o halde, madem anlaştık! 1980’lerin ortalarında başlayan PKK hareketine katılarak dağ kadrosunda olup terör eylemlerine karışan, aktif silahlı çatışmalara girip insan ölümlerinden doğrudan veya dolaylı sorumlu olan kaç kişinin birinci derece akrabalarından tutuklanan, gözaltına alınan veya kamudan çıkartılan oldu bu güne dek? Kaç PKK’lının eşinin, çocuklarının, anne veya babasının tutuklandığını duydunuz? Kaç PKK’lı militanın anne babasının mülklerine el kondu mesela? Hiç PKK’lı bir gerillanın kardeşinin pasaportunun iptal edildiğini okudunuz mu bir gazetede?” (Mehmet Efe Çaman/Birey ve İlkeleri/27 Haziran 2019)
Bir grubun yaşadığı acıya odaklandığınızda, başka bir grubun yaşadığı acıyı gözden kaçırmak mümkün olabilir. Kürtlere yaşatılanları sadece Kürt medyası üzerinden takip etseniz bile, Çaman’ın sorduğu bu soruların tamamına ‘evet’ cevabı verebilirsiniz.
Somut örnek verelim; “Encü” ailesi…
Bu aileye devletin yaptıklarını NOKTA’da kapak yapmıştık. Uludere’de TSK bombardımanıyla çok sayıda ferdini kaybeden aile, yapılanana sessiz kalmadı. Sonra ne mi oldu? Basın açıklaması yapan, sosyal medya paylaşımı yapan Encü soyisimli kim varsa, tutuklandı, gözaltına alındı, işkence gördü.
Ferhat Encü milletvekiliyken 2017’de tutuklandı, aylar sonra serbest kaldı, iki gün sonra tekrar tutuklandı. Sırf izinsiz gösteriye katıldı diye 4 yıl ceza aldı. Yetmedi kardeşi de tutuklandı.
İkinci bir örnek Dilan Ablay…
HDP Ceylanpınar Belediye Meclis Üyesi..
Polis geçen hafta evini ‘kepçeyle’ bastı.
Bahçe duvarını yıkıp, nar ağaçlarını kökünden söküp, tünel aradılar. Sözde Dilan Ablay’ın evinden Rojava’ya giden tünel varmış.
Maksat evi talan etmek, gözdağı vermekti. Bahçedeki yılların emeği nar ağaçları artık yok. Özel harekat evi öylesine ‘aramış’ ki, deprem olmuş zannedersiniz.
Her yer talan edilirken, evde bulunanlar dama çıkartılıp, üzerlerine silah doğrultularak yerde bekletilmiş.
Dilan Ablay’ın annesi, babası, biri 16 yaşında iki kardeşi gözaltına alındı. Dedesinin evinin de kapısı doğrudan kırılarak içeri girildi ve darp edildi. Ablaylar ailecek halen gözaltında.
Ben açıkçası bahçe duvarı kepçeyle yıkılan, ağaçları kökünden sökülen, çocuğundan dedesine kadar herkesin kafasına silah dayanarak gözaltına alınan bir Hizmet Hareketi mensubu duymadım.
Lakin bu, Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan ağır zulmü anlatmak için yapılabilecek bir karşılaştırma değil. Acılar böyle karşılaştırılamaz.
Mesela Ruken Deniz…
Ankara’da Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonda gözaltına alınan diplomatlardan beşine cinsel işkenceye varan ağır işkenceler yapıldığını yazmıştım, Ankara Barosu Raporu da teyid etti. Korkunç şeylerdi.
Ama bir hafta sonra Gaziantep Barosu da bir rapor yayınladı. Halfeti’de topluca gözaltına alınan aileler vardı. Rapora göre gözaltındaki kadınlara da cinsel işkence yapıldı. Ev hanımı Ruken Deniz, cinsel organına elektrik vermekten, kaba dayağa, eşinin çocuklarının gözlerinin önünde dövülmesine kadar herşeyi anlatmıştı Baro’ya…
Şimdi bir PKK’lı çıksa ‘Cemaatten hiçbir kadının cinsel organına elektrik verildiğini görmedim’ dese, bu kıyas vicdanlı olur mu? ‘Onlara bile yapılmayan bize yapıldı’ kıyaslaması insan hakları ihlalleri konuşulurken yapılamaz.
Mal varlığına el koyma konusuna gelelim…
Evet Hizmet Hareketi’nden çok fazla insanın mal varlığına el konuldu. Ama boşaltılan köyleri düşünün.
O köylerde yaşayan Kürtlerin tek varlıkları, başlarını soktukları evleri, tarlaları ve hayvanlarıydı. Evler boşaltılıp yakıldı, tarlalara 10 yıl 15 yıl gidemediler. Bu da bir çeşit mala el koyma değil midir? Üstelik yüzlerce köyden bahsediyorum. 90’larda öylesine hız aldı ki bu süreç, Diyarbakır’ın nüfusu kısa sürede 1 milyon arttı.
Cemaatten işadamlarının mallarına çöktü devlet. Kürt işadamlarının da kafasına sıktı…
Veli Küçük ve Mehmet Ağar’a haraç vermeyen Kürt İşadamlarını, Bolu-Düzce-Adapazarı üçgeninde kafalarına sıkıp atan da aynı devletti. Şimdi HDP’nin eşbaşkanı olan Pervin Buldan’ın işadamı eşi Savaş Buldan bunlardan biriydi. Kaldığı otelden polislerce gözaltına alındı, işkence gördü, derisi soyulmuş, göğsünden ve kafasından kurşunlanmış cesedi bulunduğu gün, Pervin Buldan ilk çocuğunu doğurmak için doğumhanedeydi.
Hele 7 Haziran süreci sonrası yaşananlar…
Kürtlerin evine barkına el koymayı bırakın; evleri haritadan silindi. Cizre’de, Şırnak’ta, Sur’da insanlar sokağa çıkma yasağı bittiğinde geri döndüler ki, evleri yerinde yok. Devlet koca mahalleleri ihaleyle hafriyatını satarak yıktı. İnsanların eşyaları, evleri barkları ihaleyi alan firmalarca talan edildi. Geriye ne ev kaldı, ne sokak, ne sandıklarında saklanan çeyizler, ne de aile albümleri….
Benim de evim barkım talan oldu. Hiçbir şeye üzülmüyorum, çocuklarımın doğumundan itibaren çektiğim fotoğraflar kadar. Bir daha geri gelmeyecek anılar yok oldu.
Pasaport meselesine gelirsek..,
Şu an Pasaport alamayan sadece Hizmet Hareketi’yle ilgili soruşturmalarda ismi geçenler değil. Bununla ilgili KHK çıktı. Kim terör soruşturması geçiriyorsa onun ailesine pasaport verilmiyor.
Mesela Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar üç yıl uğraştı. Arkasındaki tüm uluslararası desteğe rağmen pasaport alamadı. Taksitlerini ödeyemediği evi barkı elinden gitti ve kaçak olarak terketti ülkeyi. Binlerce Hizmet Hareketi’nden insan gibi.
Aynı KHK gereği PKK’dan ya da başka sol örgütlerden yargılananların da eşleri pasaport alamıyor.
Kamudan çıkarma olayları…
KHK’yla atılanların tamamı Gülenist değil lakin büyük bölümü bununla suçlanıyor… Son KHK’larda solcu ve Kürt hareketiyle ilişkili binlerce insan atıldı.
Evet Hizmet Hareketi’nden insanlar yoğun çünkü eğitime odaklanmış bir grup ve üyelerinin çok yekün kısmı devlet kadrolarındaydı. PKK’dan yargılananların ailelerinde zaten pek öyle memur yoktu.
Çaman, yazısının devamında “Kürtlere yönelik kitlesel tutuklamalar yaşanmadığını” söylüyor ve şunu ekliyor “Yani bir PKK’lının amcaoğlunun işlettiği lokantada çorba içti diye veya o lokantaya et sattı diye bir vatandaşın başının derde girdiğini ben duymadım! Dahası, PKK’yla doğrudan bağı olmasa bile, örneğin ideolojik temelde PKK ile kendisini yakın hisseden, mesela Kürt milliyetçisi veya folklorik müzik (mesela Grup Yorum) dinledi diye okulundan atılan veya diploması iptal edilen birine rastlamadım.”
Somut örneklerle devam edelim.
Sivas Kürt Kampı’nı duyanlar olmuştur. Kürtlerden ileri gelen ne kadar insan varsa, kayıtsız, soruşturmasız ve haklarında hiç dava açılmadan tıkıldılar bu kampa. Bildiğiniz toplama kampı…
Ya da mesela Ankara Polatlı’da veya Anadolu’nun ilgisiz coğrafyalarında öbeklenmiş Kürt nüfus buraya nasıl geldi hiç düşündünüz mü?
Devletin resmi kayıtlarında yeralan, “Kürt nüfusunu seyreltme projesi” çerçevesinde insanlar jandarma zoruyla sürüldüler buralara. Tıpkı Aleviler gibi..
Bir lokantaya et sattı diye bir Kürt’ün başının derde girip girmediğini bilmiyorum ben de ama devletin askerinin bir Kürt’ün kitabevine (Umut kitabevi) el bombası atıp kaçtığını biliyorum.
Grup Yorum meselesine gelince.
Aslında Kürtler’den ziyade sol gruplar üzerinde etkili ve köklü bir grup. Bu grubun kasetlerini bulunduranların başlarına çok işler geldi elbette. Ama dahası var. Ömer Faruk Gergerlioğlu geçen hafta Meclis’teki konuşmasında sözetti; Grup Yorum üyesi Helin Bölek, tuvaletinin kapısı olmayan, içeride elektriği olmayan bir hücrede tek başına tutuluyor. Grup Yorum üyelerinin ömrü hapislerde geçiyor.
Bu örnekleri her alanda bulabiriz ama mesele bu değil. Şunu demek istiyorum: Bir grubun yaşadığı drama yönünüz çok döndüğünde, diğer grupların yaşadıkları gözden kaçabilir ve “bize yapılan zulüm eşsiz” zannedilebilir.
Devlet böyle zalimse, onu yönetenler böyle zulüm yapabiliyorlarsa, emin olmalıyız ki; Görmediğimiz duymadığımız bir yerde devletin kalıbına girmeyen başkaları da sıra dayağından geçiyordur.
“Bize yapılan zulüm eşsiz”miş gibi düşünmek kadar, “bizim yaptığımız işler eşsiz”miş gibi düşünmek de büyük bir hata.
Mesela “Güneydoğu’da Hizmet Hareketi’nden başka kimsenin taş taş üstüne koymadığı” söylemi gibi.
Geçtiğimiz günlerde başka birinden bu sözü duymuş ve Twitter’da tepki göstermiştim. Sonrasında çokça tartışıldı.
Elbetteki Cemaat, Güneydoğu’da pek çok faydalı ve önemli işler yaptı. Ancak “biricik” demek hata olur.
Mesela Kürtçe’nin yasak olmaktan çıkartılması…
Bu yasağı delmek için çok ağır bedeller ödeyenler oldu. Duruşmalarda Türkçe savunma yapmayıp, savunmasız hüküm alarak yıllarca cezaevinde yatanlar; okullardaki protestolara katılıp derste Kürçe konuşarak dikkat çekme eylemi yapan, öğretmenlerinden dayak yiyen, disiplinlik olan liseliler…
Bir mücadelelerle delindi Kürtçe yasağı. Taş taş üstüne koymak sadece okul yapmak değildir. Bu da taş taş üstüne koymaktır.
Hizmet Hareketi, büyük bir zulüm altında, hemen her gün bununla ilgili haberler yazıyorum ama…
Bu süreç Cemaate empati yeteneği katmazsa, Dilan Ablay’ın talan edilen evine de matem tutmayı öğretmezse, işkence gören diplomatlara yanarken, işkence gören Halfetili kadınlar için ses olmayı, mücadele etmeyi sağlamazsa çok yazık olur.
Zulüm gördüğüyle kalır Hizmet Hareketi.
Yaşadıklarımızdan çıkarttığımız ders, “Bize yapılan PKK’ya bile yapılmadı” olursa, hakikaten çok yazık olur.
Biat etmeyenler, birbirinden beter biçimde eziliyor. Kıyaslamalara değil, zulme beraberce dur demeye ihtiyacımız var.
[Cevheri Güven] 1.7.2019 [TR724]
‘Evet’ cevabına ne kadar yakınsak, empatiden o kadar uzak olduğumuzu düşünüyorum.
Mehmet Efe Çaman “Birey ve ilkeleri” başlıklı yazısının önemli bir kısmına itirazım bu yüzden. İçinden geçilen süreçte takdir edilecek duruşu olduğu için, yazdıkları mühim ve itirazın kayda geçirilmesinin de mühim olduğunu düşünüyorum. Aslında bana uzun süredir yazmak istediğim bir konuda ‘pas’ verdiği için de teşekkür ederim.
Çaman’ın yazısının ‘ilkeler’ kısmına katılmamak mümkün değil. Ancak ikinci kısımdaki somut karşılaştırmalara büyük itirazım var.
Çaman, yazısında PKK ve Gülen Hareketi üzerinden karşılaştırmalar yapıyor ve “PKK soruşturmalarında yargılananlara yapılmayanlar Gülen Hareketi ekseninde yargılananlara yapıldı” sonucu çıkartıyor özetle.
Öncelikle buna toptan bir itirazım var. Devlet/diktatör/rejim hedef aldığı her grubu farklı biçimlerle ezer. Haliyle böyle bir kıyas bence doğru değil.
Çaman’ın verdiği somut örnekler üzerinden gidelim, sonra kısa bir yorumum olacak:
“Bir soru ile başlayayım o halde, madem anlaştık! 1980’lerin ortalarında başlayan PKK hareketine katılarak dağ kadrosunda olup terör eylemlerine karışan, aktif silahlı çatışmalara girip insan ölümlerinden doğrudan veya dolaylı sorumlu olan kaç kişinin birinci derece akrabalarından tutuklanan, gözaltına alınan veya kamudan çıkartılan oldu bu güne dek? Kaç PKK’lının eşinin, çocuklarının, anne veya babasının tutuklandığını duydunuz? Kaç PKK’lı militanın anne babasının mülklerine el kondu mesela? Hiç PKK’lı bir gerillanın kardeşinin pasaportunun iptal edildiğini okudunuz mu bir gazetede?” (Mehmet Efe Çaman/Birey ve İlkeleri/27 Haziran 2019)
Bir grubun yaşadığı acıya odaklandığınızda, başka bir grubun yaşadığı acıyı gözden kaçırmak mümkün olabilir. Kürtlere yaşatılanları sadece Kürt medyası üzerinden takip etseniz bile, Çaman’ın sorduğu bu soruların tamamına ‘evet’ cevabı verebilirsiniz.
Somut örnek verelim; “Encü” ailesi…
Bu aileye devletin yaptıklarını NOKTA’da kapak yapmıştık. Uludere’de TSK bombardımanıyla çok sayıda ferdini kaybeden aile, yapılanana sessiz kalmadı. Sonra ne mi oldu? Basın açıklaması yapan, sosyal medya paylaşımı yapan Encü soyisimli kim varsa, tutuklandı, gözaltına alındı, işkence gördü.
Ferhat Encü milletvekiliyken 2017’de tutuklandı, aylar sonra serbest kaldı, iki gün sonra tekrar tutuklandı. Sırf izinsiz gösteriye katıldı diye 4 yıl ceza aldı. Yetmedi kardeşi de tutuklandı.
İkinci bir örnek Dilan Ablay…
HDP Ceylanpınar Belediye Meclis Üyesi..
Polis geçen hafta evini ‘kepçeyle’ bastı.
Bahçe duvarını yıkıp, nar ağaçlarını kökünden söküp, tünel aradılar. Sözde Dilan Ablay’ın evinden Rojava’ya giden tünel varmış.
Maksat evi talan etmek, gözdağı vermekti. Bahçedeki yılların emeği nar ağaçları artık yok. Özel harekat evi öylesine ‘aramış’ ki, deprem olmuş zannedersiniz.
Her yer talan edilirken, evde bulunanlar dama çıkartılıp, üzerlerine silah doğrultularak yerde bekletilmiş.
Dilan Ablay’ın annesi, babası, biri 16 yaşında iki kardeşi gözaltına alındı. Dedesinin evinin de kapısı doğrudan kırılarak içeri girildi ve darp edildi. Ablaylar ailecek halen gözaltında.
Ben açıkçası bahçe duvarı kepçeyle yıkılan, ağaçları kökünden sökülen, çocuğundan dedesine kadar herkesin kafasına silah dayanarak gözaltına alınan bir Hizmet Hareketi mensubu duymadım.
Lakin bu, Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan ağır zulmü anlatmak için yapılabilecek bir karşılaştırma değil. Acılar böyle karşılaştırılamaz.
Mesela Ruken Deniz…
Ankara’da Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonda gözaltına alınan diplomatlardan beşine cinsel işkenceye varan ağır işkenceler yapıldığını yazmıştım, Ankara Barosu Raporu da teyid etti. Korkunç şeylerdi.
Ama bir hafta sonra Gaziantep Barosu da bir rapor yayınladı. Halfeti’de topluca gözaltına alınan aileler vardı. Rapora göre gözaltındaki kadınlara da cinsel işkence yapıldı. Ev hanımı Ruken Deniz, cinsel organına elektrik vermekten, kaba dayağa, eşinin çocuklarının gözlerinin önünde dövülmesine kadar herşeyi anlatmıştı Baro’ya…
Şimdi bir PKK’lı çıksa ‘Cemaatten hiçbir kadının cinsel organına elektrik verildiğini görmedim’ dese, bu kıyas vicdanlı olur mu? ‘Onlara bile yapılmayan bize yapıldı’ kıyaslaması insan hakları ihlalleri konuşulurken yapılamaz.
Mal varlığına el koyma konusuna gelelim…
Evet Hizmet Hareketi’nden çok fazla insanın mal varlığına el konuldu. Ama boşaltılan köyleri düşünün.
O köylerde yaşayan Kürtlerin tek varlıkları, başlarını soktukları evleri, tarlaları ve hayvanlarıydı. Evler boşaltılıp yakıldı, tarlalara 10 yıl 15 yıl gidemediler. Bu da bir çeşit mala el koyma değil midir? Üstelik yüzlerce köyden bahsediyorum. 90’larda öylesine hız aldı ki bu süreç, Diyarbakır’ın nüfusu kısa sürede 1 milyon arttı.
Cemaatten işadamlarının mallarına çöktü devlet. Kürt işadamlarının da kafasına sıktı…
Veli Küçük ve Mehmet Ağar’a haraç vermeyen Kürt İşadamlarını, Bolu-Düzce-Adapazarı üçgeninde kafalarına sıkıp atan da aynı devletti. Şimdi HDP’nin eşbaşkanı olan Pervin Buldan’ın işadamı eşi Savaş Buldan bunlardan biriydi. Kaldığı otelden polislerce gözaltına alındı, işkence gördü, derisi soyulmuş, göğsünden ve kafasından kurşunlanmış cesedi bulunduğu gün, Pervin Buldan ilk çocuğunu doğurmak için doğumhanedeydi.
Hele 7 Haziran süreci sonrası yaşananlar…
Kürtlerin evine barkına el koymayı bırakın; evleri haritadan silindi. Cizre’de, Şırnak’ta, Sur’da insanlar sokağa çıkma yasağı bittiğinde geri döndüler ki, evleri yerinde yok. Devlet koca mahalleleri ihaleyle hafriyatını satarak yıktı. İnsanların eşyaları, evleri barkları ihaleyi alan firmalarca talan edildi. Geriye ne ev kaldı, ne sokak, ne sandıklarında saklanan çeyizler, ne de aile albümleri….
Benim de evim barkım talan oldu. Hiçbir şeye üzülmüyorum, çocuklarımın doğumundan itibaren çektiğim fotoğraflar kadar. Bir daha geri gelmeyecek anılar yok oldu.
Pasaport meselesine gelirsek..,
Şu an Pasaport alamayan sadece Hizmet Hareketi’yle ilgili soruşturmalarda ismi geçenler değil. Bununla ilgili KHK çıktı. Kim terör soruşturması geçiriyorsa onun ailesine pasaport verilmiyor.
Mesela Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar üç yıl uğraştı. Arkasındaki tüm uluslararası desteğe rağmen pasaport alamadı. Taksitlerini ödeyemediği evi barkı elinden gitti ve kaçak olarak terketti ülkeyi. Binlerce Hizmet Hareketi’nden insan gibi.
Aynı KHK gereği PKK’dan ya da başka sol örgütlerden yargılananların da eşleri pasaport alamıyor.
Kamudan çıkarma olayları…
KHK’yla atılanların tamamı Gülenist değil lakin büyük bölümü bununla suçlanıyor… Son KHK’larda solcu ve Kürt hareketiyle ilişkili binlerce insan atıldı.
Evet Hizmet Hareketi’nden insanlar yoğun çünkü eğitime odaklanmış bir grup ve üyelerinin çok yekün kısmı devlet kadrolarındaydı. PKK’dan yargılananların ailelerinde zaten pek öyle memur yoktu.
Çaman, yazısının devamında “Kürtlere yönelik kitlesel tutuklamalar yaşanmadığını” söylüyor ve şunu ekliyor “Yani bir PKK’lının amcaoğlunun işlettiği lokantada çorba içti diye veya o lokantaya et sattı diye bir vatandaşın başının derde girdiğini ben duymadım! Dahası, PKK’yla doğrudan bağı olmasa bile, örneğin ideolojik temelde PKK ile kendisini yakın hisseden, mesela Kürt milliyetçisi veya folklorik müzik (mesela Grup Yorum) dinledi diye okulundan atılan veya diploması iptal edilen birine rastlamadım.”
Somut örneklerle devam edelim.
Sivas Kürt Kampı’nı duyanlar olmuştur. Kürtlerden ileri gelen ne kadar insan varsa, kayıtsız, soruşturmasız ve haklarında hiç dava açılmadan tıkıldılar bu kampa. Bildiğiniz toplama kampı…
Ya da mesela Ankara Polatlı’da veya Anadolu’nun ilgisiz coğrafyalarında öbeklenmiş Kürt nüfus buraya nasıl geldi hiç düşündünüz mü?
Devletin resmi kayıtlarında yeralan, “Kürt nüfusunu seyreltme projesi” çerçevesinde insanlar jandarma zoruyla sürüldüler buralara. Tıpkı Aleviler gibi..
Bir lokantaya et sattı diye bir Kürt’ün başının derde girip girmediğini bilmiyorum ben de ama devletin askerinin bir Kürt’ün kitabevine (Umut kitabevi) el bombası atıp kaçtığını biliyorum.
Grup Yorum meselesine gelince.
Aslında Kürtler’den ziyade sol gruplar üzerinde etkili ve köklü bir grup. Bu grubun kasetlerini bulunduranların başlarına çok işler geldi elbette. Ama dahası var. Ömer Faruk Gergerlioğlu geçen hafta Meclis’teki konuşmasında sözetti; Grup Yorum üyesi Helin Bölek, tuvaletinin kapısı olmayan, içeride elektriği olmayan bir hücrede tek başına tutuluyor. Grup Yorum üyelerinin ömrü hapislerde geçiyor.
Bu örnekleri her alanda bulabiriz ama mesele bu değil. Şunu demek istiyorum: Bir grubun yaşadığı drama yönünüz çok döndüğünde, diğer grupların yaşadıkları gözden kaçabilir ve “bize yapılan zulüm eşsiz” zannedilebilir.
Devlet böyle zalimse, onu yönetenler böyle zulüm yapabiliyorlarsa, emin olmalıyız ki; Görmediğimiz duymadığımız bir yerde devletin kalıbına girmeyen başkaları da sıra dayağından geçiyordur.
“Bize yapılan zulüm eşsiz”miş gibi düşünmek kadar, “bizim yaptığımız işler eşsiz”miş gibi düşünmek de büyük bir hata.
Mesela “Güneydoğu’da Hizmet Hareketi’nden başka kimsenin taş taş üstüne koymadığı” söylemi gibi.
Geçtiğimiz günlerde başka birinden bu sözü duymuş ve Twitter’da tepki göstermiştim. Sonrasında çokça tartışıldı.
Elbetteki Cemaat, Güneydoğu’da pek çok faydalı ve önemli işler yaptı. Ancak “biricik” demek hata olur.
Mesela Kürtçe’nin yasak olmaktan çıkartılması…
Bu yasağı delmek için çok ağır bedeller ödeyenler oldu. Duruşmalarda Türkçe savunma yapmayıp, savunmasız hüküm alarak yıllarca cezaevinde yatanlar; okullardaki protestolara katılıp derste Kürçe konuşarak dikkat çekme eylemi yapan, öğretmenlerinden dayak yiyen, disiplinlik olan liseliler…
Bir mücadelelerle delindi Kürtçe yasağı. Taş taş üstüne koymak sadece okul yapmak değildir. Bu da taş taş üstüne koymaktır.
Hizmet Hareketi, büyük bir zulüm altında, hemen her gün bununla ilgili haberler yazıyorum ama…
Bu süreç Cemaate empati yeteneği katmazsa, Dilan Ablay’ın talan edilen evine de matem tutmayı öğretmezse, işkence gören diplomatlara yanarken, işkence gören Halfetili kadınlar için ses olmayı, mücadele etmeyi sağlamazsa çok yazık olur.
Zulüm gördüğüyle kalır Hizmet Hareketi.
Yaşadıklarımızdan çıkarttığımız ders, “Bize yapılan PKK’ya bile yapılmadı” olursa, hakikaten çok yazık olur.
Biat etmeyenler, birbirinden beter biçimde eziliyor. Kıyaslamalara değil, zulme beraberce dur demeye ihtiyacımız var.
[Cevheri Güven] 1.7.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)