Denizler ve dipten gelen dalgalar [Safvet Senih]

Âyetü’l-Kübra Risalesinde Üstad Hazretleri diyor ki: “Hayattarane mütemadiyen çalkalanan, dağılmak, dökülmek ve istila etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

“Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki; gayet güzel, ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın bakım-görümleri ve idareleri, doğumları ve ölümleri o kadar muntazamdır, basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, apaçık şekilde, Kudreti her şeye yeten ve Rahmeti herşeyi kapsayan  Cenab-ı Hakkın idare ve bakım-görümüyle olduğunu isbat eder.

“Sonra o misafir nehirlere bakar görür ki, menfaatleri, vazifeleri, gelir ve giderler o kadar hikmetlice ve merhametlicedir ki, apaçık biçimde isbat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler celâl ve ikram Sahibi bir Rahman’ın rahmet hazinesinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hatta o kadar fevkalâde depolanıp sarf ediliyorlar ki, ‘Dört nehir Cennet’ten geliyor’ diye Buhari hadisinde rivayet edilmiş. Yani zâhirî sebeplerin pek üstünde olduklarından, manevî bir Cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir kaynağın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Mübarek Nil nehri, Güney tarafından, Cebel-i Kamer (Ay Dağı)  denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa o buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Gelirleri ise, o sıcak bölgede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o geniş dengeyi muhafaza edemediğinden, o Mübarek Nil Nehri o toprakların âdetinin üstünde Gaybî bir Cennet’ten çıkıyor, diye rivayeti gayet manidar ve güzel bir hakikatı  ifade ediyor.” 

1803 yılının 20 Şubat gecesi filozof Humbolt, Altantik'i aşan bir gemide bulunuyordu. Deneyini şöyle anlatıyor: “Akşam saat yediye doğru, davulun gürültülü vuruşlarını, andıran bir şamata bütün gemi mürettebatını dehşete düşürdü. İlkin bu gürültüyü kayalara çarpan dalgaların sesi sandık, sonra daha da yaklaşınca, gemide bir su kaçırma olayından endişelendik. Nihayet saat dokuzu çalınca gürültü tamamıyla kesildi.”

Humbolt’un duymuş olduğu  garip  müzik “Duaya benzer birşeyler mırıldananların” sesiydi.

1942 yılında Amerika Birleşik Devletlerinin doğu sâhilindeki Chesapcake Körfezine deniz altından gelecek sesleri duyabilmek için bir Hydrafon ağı kuruldu. 1943 yılı yaz aylarında, o güne kadar hiç duyulmamış bir gürültü koptu. Haber alan Donanma Yüksek Yönetimi, değişik düşman cihazlarını düşündü. Deniz hayvanları ve bitkileri uzmanlarına danışıldığında, bu seslerin balıklar tarafından çıkarıldığı anlaşıldı.

Birleşik Devletler, o tarihten beri, Kaliforniya ve Atlantik kıyılarında bu beklenmedik nağmeleri dinlemek için özel cihazlar koydular. Elbise ve renk kaprisleri gibi seslerini de mizaçlarına göre ayarlayan balıklar bulunur. Müzikseverler, balıkları bir akvaryumda toplayarak onları daha rahat dinlemek için, bu sesleri plağa aldılar.

Dr. Hans Hass, ise banda aldığı sesleri balıklara dinleterek onların dünya seslerini ilgiyle karşıladıklarını, büyük hayretle tetkik etti. Trafik gürültülerini  yansıtan klakson sesleri ve fren gıcırtıları balıkların kaçışmalarına ve dört bir yana dağılmalarına sebep olduğu gibi, âhenkli nağmelerin tesirine kapılarak, ağır ağır bu âhenge kapılıp hareketlerini bu ritme uyduran balıklar da müşahade edilmiştir.

Son olarak şunu hatırlatalım ki, balinaların insanı rahatsız edebilecek derecede, sireni andıran sesleri vardır. Bazen hep beraber koro halinde bir ibadet neşvesi içinde bu sesi çıkarırlar. Bu hoş nağmeler ve ince terennümleri, hiçbir sesle mukayese kabul etmez bulan Kaptan Cousteau, bunları her dinleyişinde tüyleri ürpermiş ve gözleri dolmuştur.

Şubat 1898 tarihli Fransız Match Dergisinin “Dien Devient Tres Fort” başlıklı haberine göre: “1965 yılında iki Amerikalı astrofizikçinin elde ettiği müthiş bir olay, dünyaya yeni açıklandı. 1965 yılında iki Amerikalı uzman, kullandıkları çok özel elektron mikroskopla fezadan gelen ulvî bir mûsikî sesi kaydettiler. Milyarlarca ışık yılı uzaktan gelen bu müzik kâinatın her tarafından duyuluyor. İlim adamlarına göre bu müzik kâinatın yaratıldığı andan beri var.”

Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şu âyetler var: “Bak sana göklerde olan, yerde olan herkes, kanatlarını çarparak uçan dizi dizi kuşlar, hep Allah’ı tesbih ederler. Onların her birisi dua ve ibadetini ve teşbihini pek iyi bellemiştir.” (Nur Suresi, 24/41)  “Gök gürlemesi hamd ile O’nu takdis, tesbih ve tenzih eder.” (Ra’d Suresi, 13/13)  “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis,  tesbih ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tesbih etmesin.” (İsra Suresi, 17/44) 

Kainat, zerrelerden seyyarelere, küçük büyük seslerle O’nu ulvî bir musiki ile âhenkli bir şekilde zikretmektedir. 

[Safvet Senih] 29.9.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Hicret [Mehmet Ali Şengül]

İnsanlar hayat mektebinde talebe gibidir. Talebe nasıl imtihana tabî tutuluyorsa, insanlar da bütün nimetlerden sorgulanacak ve sahip oldukları imkanlardan imtihana tabî tutulacaklardır.

Ebedî hayatı kazanmak üzere yeryüzü mektebine tahsil için gönderilen insan; Allah ve Resulullah’ın davetine icabet ettiği, Kur’an’a kulak verip emir ve yasaklarına saygılı hareket ettiği ölçüde, dünyada ve ahirette mutlu ve huzurlu olacaktır.
     
Hz.Adem (as) ve şeytanla başlayan bu mücadele, kıyamete kadar devam edecektir. Peygamberimiz ve Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, inanıp temsil ettikleri iman hakikatleri adına, yaşamada zorlandıkları dönemlerde ilk defa Habeşistan’a hicret etmişlerdir.

Daha sonra, müşriklerin boykot ilan etmesiyle davasını insanlara anlatabilme adına Taif’e hicret eden Allah Resulü (sav); vakti saati gelmediği için, Taifliler tarafından  zor durumda bırakılmış ve tekrar Mekke’ye geri dönmek zorunda kalmıştır.
     
Mekke Fethi'nden sonra rahat bir nefes alma fırsatı bulan Sahabe Efendilerimiz, İslam’ı tebliğ adına hicret ederek bütün çevreye dağılmış, bu vesileyle nice insanlar imanla şereflenip Allah ve Resulü‘nü tanımışlardır.
    
Asırlar var ki, insanların bir kısmı kendi iradeleriyle sırf Allah için hicret etmişler, bir kısmı da şartların zorlamasıyla imkanları ölçüsünde hicret etmek zorunda kalmışlardır. Ecdadımız da, Orta Asya‘dan hicret ederek Anadolu’ya gelmiş, orayı İslam’la şereflendirmişler, asırlarca insanlara örnek ve numune olmuş, nice muhtaç gönüllere Allah ve Resulullah‘ı sevdirmişlerdir.
    
Birkaç asır evvel güneş batmış, gece ruhları sarmış, iman zaafa uğramış, insanlık zillet ve sefalete mahkum hale gelmiş, minareler susmuş, mabedler kurumuş, Allah diyenler mahkum edilmiş, nice allameler birer bahaneyle darağacına çekilmişlerdir.
    
Hz.Üstad ve talebeleri, böyle bir dönemde imana ağırlık vermiş, neslin küfür ve dalâletten kurtulması adına kendilerini iman hakikatlerine adayarak ömürleri hapishanelerde (Medrese-i Yusufiyelerde), zindanlarda geçmiş; oraları da birer ilim- irfan yuvası haline getirmek suretiyle, nice katillerin, zânilerin, zâlimlerin imanlarının kurtulmasına vesile olmuşlardır.
    
İnsan dünya mektebinde yol haritasını ve emniyetini iyi öğrenir; pasaport, vize ve yol azığını iyi hazırlar, imtihanını başarıyla verirse, mutlu ve huzurlu bir neticeye ulaşır.
    
İmanı olan her insan, yapacağı işlerini, vazifelerini Allah emrettiği ve Rabbi’nin rızasını kazanmak için halis bir niyetle, hiçbir şeye alet etmeden yapar ve yapmalıdır. Bu vazifelerinden ve en önemli olanlarından birisi de hicrettir.
    
Hicret, yaratılış gayesinden uzak, hak ve hakikatten mahrum insanlara, kainatın mutlak Hâkimi, merhameti sonsuz, Rezzak-ı hakiki olan Allah’ı tanıtmak ve sevdirmek için  yapılır. Ya da, mü’minin iman ve İslamî hayatının baskı altına alındığı, yaşanmaz hale geldiği bir ülkeden, inancını daha rahat yaşayabileceği diğer bir ülkeye gitmesidir hicret..
     
Aynı zamanda, adalet-i İlahiyi ikâme, huzur, güven ve emniyeti, sevgi ve barışı tesis adına, yaratılan varlıkların en mükemmeli olan insanlarla, rengi, dili, dini, ırkı ne olursa olsun diyalog, kardeşlik, herkesi kendi konumu, kendi inanç ve anlayışı içinde hoşgörüp hüzün ve sevincini paylaşmak için yapılır.

Hicret, yaşamadan daha ziyade yaşatma idealiyle  model ve örnek olarak, dinler ve medeniyetler çatışmasının önünü kesmek ve değil insanlar, hayvanlara, hatta nebatata bile sevgiyle, şefkatle, merhametle  yaklaşan bir anlayışla, dünya barışına katkıda bulunma gayreti için yapılır ve yapılmıştır.

Hicretin gayesi, Allah’ın rızası kazanmak ve mesajını bütün kullarına ulaştırmak ve onların ebedi hayatlarını kazanmalarına vesile olmaktır. Hicret yolunda çekilen sıkıntılar, günahlara kefaret ve ahiret hayatı için de bir hazırlıktır. 

 Kur’an-ı Müciz-ül Beyan’da Tövbe suresi 100.ayette; “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” ;

Enfal suresi 74.ayette, “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.”   
     
Nisâ suresi 100.ayette de, “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)” buyrulmaktadır.

Muhacir ve Ensar ismiyle tarihe altın harflerle yazılan, imanın ve İslâm’ın temelini kanlarıyla sulayan, mefkureleri ve insanlığın kurtarılması adına kurbanlık koyun gibi baş, budanan ağaç gibi kol, bacak veren insanlığın yüzünün akı bu insanlar, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, arkadaşları olma şerefini kazanmışlar, “Tubâ lil ğuraba/gariplere müjdeler olsun!” (Müslim, Tirmizî) beşaretine mazhar olmuşlardır. Böylece kutsîlerin başını tutan bu talihlilere, Cenâb-ı Hak kovuldukları Mekke’nin fethini de nasib etmiştir.

Fetih, dahilî-haricî şekliyle ele alındığı zaman, ağacın kök salması iç fetih, sert taşı toprağı delip geçmesi, semalara doğru ser çekip yükselmesi de bir dış fetihtir.

İmanın sesini vicdanında duyma, takva ve amelî salihe erme iç fethi ifade ettiği gibi, cihad ruhuyla gerilim içinde bulunma, gece- gündüz nöbetini ihmal etmeden insanlığın hayrına hizmet etme yolunda bulunma da bir dış fetihtir.

İman ve iz’anla iç derinliğine erme, fenadan bekâya maddeden, mânaya, bedenden ruha, dünyadan âhirete, seyyiattan hasenata yücelmiş ve yükselmiş olma, iç ve dış fethin bütünleşmesinin tezahürüdür.

Efendimiz (sav) buyuruyor ki, “Hakiki muhacir, Allahın yasaklarından uzaklaşıp, razı ve hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.” (Buhari-Müslim) Gerçek hicret, nefsin ve bedenin arzu ve isteklerinden, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmektir.

Bu manevi atmosferi yakalamış yüzbinlerce Sahabe Efendilerimiz, inançlarından geriye dönmeyi ihanet sayarak, Allah Resulü’ne (sav) ‘canımız kadar seni aziz bilecek ve koruyacağız’ diyerek söz vermişler ve bu niyetle hicret etmişlerdir. 

Annesi, ailesi Mus’ab’ın (ra) hicretine engel olamadılar. Süheyb (ra)’ın yolunu kestiler, bütün servetini feda etme pahasına hicretinden döndüremediler. Emr-i ilahi ile hicrete karar veren İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz’i (sav) ve sadık arkadaşını Medine-i Münevvere’de, Ensar ve daha evvel hicret eden Muhacirler, “Talaal bedrü aleyne, min seniyyât’ül vedâ... ile karşılamışlardır.

Efendimiz (sav), “Hicret, tevbe kapısı kapanmadan son bulmayacaktır. Tevbe fırsatı da, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.”  Buyurmuşlardır. (Ebu Davud)

Dava-yı İslam ve eğitimi gaye edinmiş fedakar, cefakar, muhlis, kahraman kalp ve gönül mimarları;  bu gün dünyanın dört bucağına liyakatı olan insanlara gerçekleri duyurmak , onları ahlâk-ı âliye ile tanıştırabilmek için, Efendimizin (sav) ve sahabe yolunda hicret etmiş, güven ve emniyet telkin ederek gönüllere girmişlerdir. Gittikleri her ülkenin devlet adamları ve halkı, en kıymetli ciğerpare evlatlarını onlara teslim etmişlerdir.

Bugün mezkur kahramanlar, ülkemiz başta olmak üzere bulundukları yerlerde bir takım sıkıntılarla karşılaşsalar bile, hak bildikleri bu yolda elif gibi dik durup geriye adım atmadan, sabredip Allah’a tevekkül içinde vazifelerini yaparak yürümektedirler.
       
Onlar; inandığı, hak bildiği davası için dünyanın neresinde olursa olsun bu vazifeyi yapma fırsatı bulurlarsa, oraya hicret ederek mes’uliyet ve sorumluluklarını yerine getirirler.
      
Hükmü kıyamete kadar devam edecek, insanlığın dünya- ahiret, en muhtaç olduğu iman hakikatlerini hayatının gayesi bilen kadın- erkek, marziyyat-ı İlahiyi kazanabilmek için en ağır şartlarda imtihanlara tabi tutulmakta ve sabretmektedirler.

Çünkü onlar, nimetlerin külfetlerle beraber olduğunun şuurundadırlar. Hicret edecekleri yerlere; ‘Allahım! Senin rızan için gidiyorum. Gittiğim ülkeyi ve insanlarını bana sevdir, bana senin muhtaç kullarına gerçekleri, hakikatleri duyurma fırsatı lütfeyle!’ diye dua ederek giderler.

Hicret nedir bilmez ki onu, hicret etmeyen, 
Onlar bir guruptur; ümidi, inkisarı bitmeyen.  (F.G)

[Mehmet Ali Şengül] 29.9.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ülke için sela vakti geldi mi? [Tarık Toros]

Ülkede hukukun bittiğinin dünyaya ilanı için başkaca örneğe gerek yoktu. Hükümet bu malzemeyi verdi. Danıştay’ın iptal ettiği yaz saati meselesini OHAL kararnamesi ile çözecek.

Buraya kadar sürpriz yok.

Zaten Danıştay kararı duyulunca, herkesin dudaklarından şu döküldü:

“Bunun için KHK çıkarırlar.” 

***

Türkiye’nin geçen sene başlattığı uygulama, fıtrata ve bulunduğu coğrafyaya ters. Lakin (vardır bir hikmeti) ısrar ediyor.

2016’da saatler ileri alındıktan sonra, bir daha geri alınmadı. Yani, Türkiye olması gereken dilimden doğuya kaydı.

İlla burnunun dikine gidecekse, saatleri Ekim ayında geri alıp kendi doğal saatinde sabitleyebilirdi, yapmadı.

Milyonlarca öğrenci ve çalışan gece karanlığında yola çıktı. 

***

Geçelim.

AKP rejiminin tutumu, son 14 aylık kapkara dönemin kodlarını içermesi açısından mühim.

Önce Danıştay kararına bakalım.

Danıştay özetle dedi ki:

-Hükümet yetkisini aştı.

-Türkiye’yi olması gereken saat boylamından kaydırdı, böyle bir hakkı yok.

-Ve bunu süreklilik arz edecek şekilde yaptı. 

***

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ne dedi:

-Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verdi.

-Uygulamanın aynen devam etmesinden yanayız.

-Gerekli adımlar atılacaktır.

-KHK ile süreç dolmadan yasal değişiklik yapılacaktır. 

***

Enerji Bakanı Berat Albayrak durur mu:

-Danıştay’ın kararının hiçbir etkisi yok.

-Sadece usulle ilgili bir husus.

-Aynı istikamette devam edeceğiz. 

***

Oldu-bitti cumhuriyeti tam da bu işte.

Son 4 yıldır böyle değil mi?

“Tanımıyorum, saygı da duymuyorum” dönemi.

Şimdi açıktan, aleni yapılıyor.

Çünkü…

Hukuka dönemezler, boğazlarına kadar suça battılar; ya herro ya merro! 

***

Lakin, mesele bu değil.

Konu, AKP rejiminin zihin kodlarını ortaya koyması açısından önemli.

Şu “yaz saati” polemiği gösterdi ki:

-Parlamento resmen bitmiştir.

-Yüksek mahkemeler dahi hikâyedir.

-Kararları çiğnemenin yaptırımı yoktur.

-En doğrusunu AKP bilir.

-Ve ihtiyacı olan her konuda KHK çıkarıp işine bakar.

-Bir gün iktidardan gidene kadar da böyle yapacak.

-Geri dönüşü yok, mümkün de değil. 

***

Ülke için sela vakti geldi mi?

O selalar okundu, 15 Temmuz 2016 gecesi.

Sonraki süreç ise günlük hayat kadar kısa sürmüyor.

Devletler için zaman alıyor sadece.

İki haber önce, “Güçlünün güçsüzü ezdiği dünya düzenine karşı verdiği mücadele” için birileri tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen AKP Genel Başkanı…

İki haber sonra Kürdistan referandumu için, ”Bir vanayı kapadığımız anda iş bitti. Bunlar yiyecek, giyecek bulamayacaklar. Öyle duruma gelecekler” diyor, adeta ödüle liyakatini gösteriyor (!)

Ahali boş durur mu, hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye haykırıyor.

[Tarık Toros] 29.9.2017 [TR724]

Namaz tesbihatı evradların en faziletlisidir [Cemil Tokpınar]

“Duadan başka silahımız yok” yazısıyla başlattığımız dua yazılarının bugünkü bölümünde “namazdan sonra yapılan kısa ve uzun tesbihatı” işleyeceğiz.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünneti olan namaz tesbihatı, muhteşem bir zikir, dua, salâvat ve esma-i hüsna hazinesidir. Ancak birçok mümin namaz kıldıktan sonra tesbihatı ihmal etmekte ve bu büyük hazineden istifade etmemektedir.

Bediüzzaman Hazretleri namaz tesbihatını Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte Allah’ı zikir ve tesbih etmeye benzetmektedir. Namaz tesbihatını çok önemseyen ve bütün hayatında tavizsiz bir şekilde uygulayan Üstad Hazretleri, bu konuyla ilgili Kastamonu Lahikası’nda şöyle der:

“Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediye’dir (s.a.v.) ve velayet-i Ahmediye’nin (s.a.v.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki, risalete inkılap eden velayet-i Ahmediye (s.a.v.) bütün velayetlerin fevkindedir. Öyle de, o velayetin tarikatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatların ve evradların fevkindedir.”

Namaz tesbihatında tembellik gösterenleri uyarmak için kaleme alınan bu cümlelerde, cihanı dolduracak kadar değerli müjdeler saklıdır. Demek ki, namazdan sonra yapılan tesbihatlar, bir bakıma Efendimizin (s.a.v.) tarikatını temsil etmektedir ve onun evradıdır.

Şimdi düşünelim: Bütün tarikatların ve evradların üzerinde bir değeri ve önemi olan namaz tesbihatını terk etmek, hiç akıl kârı mıdır?

Acaba her namazdan sonra birkaç dakikamızı alan bu tesbihatı yapmaktan alıkoyan basit meşguliyetlerle nasıl bir hazineyi kaybettiğimizin farkında mıyız?

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri namaz tesbihatını, Efendimizin (s.a.v.) yönettiği ve milyonlarca Müslümanın aynı anda zikrettiği dünya büyüklüğünde bir zikir meclisine benzetmektedir.

Böylesi muhteşem bir fırsat ve manevî kârın basit bahanelerle asla terk edilmemesi gerekirken, maalesef namaz kılanların bir kısmı, ya namaz tesbihatını yapmıyor veya bu ibadetin tam hakkını vermiyor. 

Namaz Tesbihatı İki Kısımdır

Rabbimizi namazdan sonra “tesbih, tahmid ve tekbirle anmak, O’na zikir, dua ve salavatla yalvarmak, esma-i hüsna okuyup sığınma duaları yapmaktan ibaret” olan namaz tesbihatı kısa ve uzun olmak üzere ikiye ayrılır.

Kısa tesbihat, camilerimizde müezzin eşliğinde yapılan tesbihattır ki, bütün Müslümanlar arasında meşhurdur. Uzun tesbihat ise, Bediüzzaman Hazretleri tarafından ayet ve hadislere dayanarak hazırlanmış, “Namaz Tesbihatı” ismiyle küçük bir kitapçık olarak hazırlanmış tesbihattır.

Şimdi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) namazdan sonraki tesbih, zikir ve dualarıyla ilgili sahabe efendilerimizin aktardıklarını paylaşalım.

Hz. Sevban’dan (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) namazı bitirip selam verince üç kere ”Estağfirullâhe’l-azîm” (Yüce Allah’tan günahlarımın affını dilerim) der ve şöyle söylerdi:  “Allahümme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte ya ze’l-celâli ve’l-ikram.” (Müslim, Mesâcid: 135-136). Yani “Allah’ım selam Sensin. Selamet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allah’ım, Sen hayır ve bereketi çok olansın.”

Hem istiğfar, hem zikir olan bu ifadeler, farz namazlardan sonra okunduğu gibi, sünnet namazlardan sonra da okunabilir. Çünkü bu dua ile şanı yüce olan Allahü Zülcelalin yüceliği anılmış olur. Bu açıdan sünnet namazlardan sonra okumak da sünnettir.

Bundan sonra, çok faziletli olan  “Salâten Tüncinâ” diye başlayan meşhur salâvat okunur ki, çok faziletli olan bu salavatla hem Efendimize (s.a.v.) hem de kendimize dua etmiş oluruz.

Maalesef birçok kimsenin ihmal ettiği tevhitle ilgili şu zikri de hatırlatalım:

“Kim sabah ve akşam namazlarından sonra yerinden kalkmadan on defa ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü bi-yedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ (Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir ve O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur ve hamd O’nadır. Diriltir ve öldürür. O diridir, ölmez. Hayır O’nun elindedir. O her şeye kadirdir) derse, kendisine on hasene (iyilik) yazılır, ondan on seyyie (günah) silinir ve on derece yükseltilir. O gün her kötülükten muhafaza içinde olur, şeytandan korunur. O gün ona, Allah’a ortak koşmaktan başka hiçbir günah yapışmaz.” (Tirmizî, Daavât: 63)

Bu muhteşem müjdelere ve nimetlere kavuşmak için birkaç dakikamızı ayırmak zahmet midir? Bunu terk ederek meşgul olduğumuz hangi şey bu faziletlerin yerini doldurabilir?

33’ler tesbihine başlamadan önce okunan Ayete’l-Kürsî de çok faziletlidir.

Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Her kim, her farz namazın arkasından Ayete’l-Kürsî’yi okursa, cennete girmesine ölümden başka bir şey engel olmaz.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 6/197)

Daha sonra 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa Allahuekber denir.

Bununla ilgili Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulur:

“Kim her namazın peşinden 33 kere sübhanallah, 33 kere elhamdülillah, 33 kere Allahuekber der, yüzüncüsünde de ‘Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse günahları denizlerin köpükleri kadar da olsa affedilir.” (Müslim, Mesâcid: 146)

Namaz adeta tesbih, tekbir ve tahmid çiçekleriyle süslenmiş, rengârenk ışıklarla nurlanmış eşsiz bir ibadettir. İşte namazdan sonra yaptığımız tesbihat da, namazın manasını pekiştirmektedir.

Tesbih çektikten sonra duaya geçilir. Duanın peşinden 33 kere “lâ ilâhe illallâh” demek çok faziletlidir ve sünnettir.

Yine uzun tesbihatta yer alan sığınma duaları (ecirnâ’lar), esma-i hüsna bölümleri (“Ya Cemilü ya Allah…” ve “Sübhaneke ya Allah tealeyte ya Rahman…” diye başlayan bölümler) ve Efendimize (s.a.v.) getirilen çeşitli salavatlar çok önemlidir.

Ecirnâ’lar ya Efendimizin (s.a.v.) yaptığı dualardır ya da ayet ve hadislerden istifade edilerek oluşturulmuştur.

Esma-i hüsnayı zikretmek ise, hem çok faziletli bir ibadettir, hem de duaların kabulüne vesiledir. Rabbimiz kendisine bu güzel isimlerle dua etmemizi emretmiştir.

Tesbihatta geçen çeşitli salavatlar ise, Efendimizin (s.a.v.) şefaatine ve duaların kabulüne vesiledir. Namaz ve tesbihatı ihmal etmeyen bir mümin, her gün yüzden fazla salavat okumuş olmaktadır.

Tesbihatın muhteşem faziletlerine nail olmak için hiçbir zaman ihmal etmemek gerekir. Hatta zamanımız darsa yürürken, çalışırken, araba kullanırken, ev işleri görürken bile tesbihatı terk etmemek lazımdır.

Namazlardan sonra okuduğumuz Âmenerrasûlü, Hüvellâhüllezî gibi aşr-ı şerifler hakkında ise özel hadisler vardır. Buna göre, gece okunan Âmenerrasülü geceyi ihya etmiş gibi sevap kazandırmakta, akşam ve sabah Hüvellahüllezi okumak ise şehadet makamına vesile olmaktadır.

Bu muazzam lütuf ve ikramlar nasıl olur da gaflet ve tembelliğe kurban edilir?

Kısa ve uzun tesbihatı her gün beş vakit tavizsiz bir şekilde yapmak Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a talebe olmanın da bir şartıdır. Çünkü o “dost, talebe ve kardeş” kavramlarının özelliklerini açıkladığı mektubunda, “Bu üç tabaka dahi beni mânevî dua ve kazançlarında dâhil etmek şarttır” demiştir. Acaba tesbihatı bile yapmayan, Üstadına nasıl dua edecektir?

Kur’an’dan aldığı “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tarikini anlatırken şartları sıralamış, “Bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır” ifadesini kullanmıştır.

Ne yazık ki, kendini Nurlara talebe zanneden nice insan, tesbihatı sanki bir nostaljiye dönüştürmüş, onu sadece kandil gecelerinde, toplu programlarda yapar olmuştur. Oysa bu muazzam hazine her gün beş vakit uygulandığında maneviyatın bizi çepeçevre kuşattığını yaşayarak göreceğiz.

Rabbim bizleri tesbihatın engin rahmet denizinden mahrum etmesin.

[Cemil Tokpınar] 29.9.2017 [TR724]

Yerli ve milli ama iradesiz [Sefer Can]

Tam zamanlı AKP Genel Başkanı ve boş vakitlerinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2+2=5 dese bunun aksini iddia edebilecek bir otorite var mı? Yok! Nereden biliyoruz, tecrübeyle sabit.

Okullar başlamış, sınav tarihleri ilan edilmiş, çocuklar yaz tatilinden erken dönüp ek/özel derslere başlamış. Bir akşam canlı yayında Erdoğan, TEOG’u beğenmediğini söyleyiverdi. Belli ki bakanla hiç konuşmamış, zira hepimizden çok o şaşırdı. Bakan İsmet Yılmaz, karanlıkta far ışığına kilitlenmiş tavşan gibi öylece kalakaldı. Halbuki tam da uçuşa geçmiş, ‘elmastan ve petrolden daha kıymetli eğitim sistemimizle’ övünmeye başlamıştı. Milyonlarca öğrencinin mağdur olabileceğini en azından bu sene böyle devam etmesi gerektiğini söyleyecek bir babayiğit çıkmadı.

Bu tür değişikliklerin kırk kere düşünülüp sonra yapılmasını öneren de yok. Darbeyi haber vermeyen MİT Müsteşarını bile ‘dere geçerken at değiştirilmez’ deyip görevde tutan Erdoğan, milyonlarca çocuğu derenin ortasına bıraktı. Erdoğan üniversiteye giriş sistemine dair hoşnutsuzluğunu dile getirdi. Bir hafta geçmeden YÖK Başkanı Yekta Saraç, daha altı yıl önce başlattıkları sistemi değiştireceklerini apar topar açıkladı. İlk kurgularken asrın buluşu gibi sundukları sistemin ne kadar kötü olduğunu bir anda anlamışlar…

Irak Kürdistan Bölgesi’nde yapılan referandumla ilgili tepki verenler ters ayakta yakalanmamak için fren mesafesi koyuyor. Gümrüklerden sorumlu Bakan Bülent Tüfekçi bu konuda aşılmaz bir yere bıraktı çıtayı. Bakan aynen şöyle söyledi: “Habur kapanabilir de, açık da kalabilir!” Tüfekçi’nin sözlerini şöyle tercüme edebiliriz: “Reisten bir işaret gelmedi, vakitsiz konuşup Milli Eğitim Bakanı gibi komik duruma düşmek istemiyorum.”

TEK SEÇİCİ VE TEK BİLİCİ

Erdoğan bütün konumlar için tek seçiciydi şimdi yanına tek bilici sıfatı eklendi. Dinden sanata, eğitimden spora her şey onun iki dudağı arasından çıkana göre şekillenmek zorunda. Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım’la ilişkisi de Cumhurbaşkanı-Başbakan münasebeti gibi değil. Bir ‘ofis boy’a emredercesine konuşuyor. Onur kırıcı şekilde görevden alıyor.

Davutoğlu, seçim kazanmış bir başbakandı. O çok kutsanmış milli iradenin onayından geçmişti. Ama Erdoğan’ın bir işaretiyle Pelikanlara yem yapıldı. Benzer akıbeti İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş yaşadı. Milyonlarca seçmenin oyu ile seçilmiş bir başkan istifaya zorlandı. Görevi bırakma sebebi hakkında hiçbir açıklama yok. Başbakan Yıldırım’ın bu konudaki soruya verdiği cevap manidar: “İstifa etti mi ettirildi mi bilmiyorum. Bana istifa etti şeklinde bilgi verildi!” Kendisine darbeyi haber vermeyen MİT Müsteşarını ancak medyaya şikayet edebilen bir başbakandan daha fazlası beklenemezdi.

Milli iradenin yürütme ayağı böyle de yasama farklı mı? Kanun Hükmünde Kararnameler’le (KHK) iyice işlevsiz bırakılan Meclis’te en önemli ve vekillerin özgür iradesine bağlanan faaliyet anayasa değişikliği. O işlemde bile boş kağıda teklif diye imza atan, oyunu verirken anayasaya rağmen gizlilik kuralına uymayan bir parlamentomuz var.

Yargının halini soranlara Danıştay’ı anlatsak yeter. Utana sıkıla çok tepki görmeyecekleri bir işte iptal kararı verdiler; yine de fırça yemekten kurtulamadılar. Yaz saati uygulamasını iptal ettiler. Arkasından Damat-Bakan Berat Albayrak, Danıştay’ı kale almayacaklarını bildirdi. Bekir Bozdağ ise KHK ile uygulamayı devam ettireceklerini belirtti. Yaz saatiyle darbenin ne alakası var ki, KHK ile düzenleyecekler diye soracağım; evlilik programları ve kış lastiği aklıma geliyor, bir gülme tutuyor.

[Sefer Can] 29.9.2017 [TR724]

Madem sakıncalı, zamları iptal edin [Semih Ardıç]

Başkanlık seçimine şunun şurasında ne kaldı? Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bir yandan halkın reyi ile seçilmiş belediye başkanlarını azlederken diğer taraftan iğneden ipliğe vergi zamlarıyla vatandaşın cebine dinamit bıraktı. Bir iktidar için böyle bir karar almak kolay olamaz. Nihayetinde oy kaybettirmesi mukadder kararlar bunlar.

Seçmenin evvela cebindeki paraya baktığı seçimden evvel Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) gibi hemen her haneye temas eden bir kalemden Kurumlar Vergisi gibi iş âleminin kırmızı çizgisini ihlal etmek hayli cesaret ister. Mamafih 27 Eylül 2017’de ilan edilen 28 milyar liralık (şimdilik) zam paketinin ne siyasî cesaretle ne de memleketin âlî menfaatiyle alakası var. İflasın ezik biçimde itiraf edilmesi böyle oluyor.

Orta Vadeli Program (OVP) kılıfı ile takdim edilmesi gaflete düşürmesin. Zira zamların tek bir izahı var: Bahse konu paket bütçesi iflas etmiş, borçları katlanmış bir iktidarın dönüp dolaşıp vatandaşın elindeki lokmaya göz dikmesinden ibarettir.

CEMİL ERTEM İŞİN ASLINI GAYET İYİ BİLİYOR

Dün (http://www.tr724.com/battik-pamuk-eller-cebe/) konuyu tahlil ederken malî sene bitmeden ilave vergiler salınmasını unutturacak hamlelerin piyasaya sürüleceğini belirtmiştim ki ilk teyit beyanı Cemil Ertem’den geldi. Kendileri, bin küsur odalı Saray’da (günlük giderleri 15 milyon TL) baş müşavir unvanı ile tavzif olunan isimlerdendir. Ertem buyurmuş ki: “Vergi artışları lüzumsuz, hatta sakıncalı.”

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın müşavirlerinden Ertem bu sözleriyle aklı başında herkesle alay ediyor. Kendisi de biliyor ki batık firmalar Hazine garantili kredilerle yüzdürüldü, mamafih gemiler birer birer karaya oturuyor. Şimdi verilen son kredilerin nasıl tahsil edileceği de meçhul. Bankalara talimatla kredi tahsisatı yaptıran bakanlar batık kredilere dair üç maymunu oynuyor.

BÜTÇE AÇIĞI 100 MİLYAR LİRAYI BULABİLİR

Elde avuçta para kalmayınca, eski kanallar da tıkanınca zam paketi devreye girdi. Böylece hükûmet 2018’de bütçe açığını 70 milyarın altında dizginlemeyi hedefliyor. Aksi takdirde 100 milyar lirayı bulabilir kara deliğin büyüklüğü. Millî gelirin (GSYH) yüzde 2,5’ine tekabül edecek bütçe açığı Hazine’nin bu seneye nazaran 50 milyar lira ilave borç alması manasına gelir ki bu daha büyük felaket olur. 2001 krizi böyle patlak vermişti.

Hatırlatmakta fayda var: Bütçe açığını kapatmak için 2017’de borç limiti 40 milyar lira aşıldı. Faizler de o yüzden çift haneye demir attı. Faiz lobisine her sene 50 milyar liraya yakın ödeme yapılıyor ki bu paralar sağlıktan eğitime nice sahada değerlendirilebilirdi. İsraf ekonomisinin ve iktisadî disiplinlere riayet etmemenin faturası nedense hep vatandaşa ödetiliyor.

Bütçe açığı böyle devam ederse Hazine’nin borçlanma faizi kısa vadede yüzde 17-18’e tırmanır, kamu maliyesi yeniden borç sarmalında debelenir. Böyle bir atmosferde durma noktasına gelmiş özel sektör yatırımları hızla geriler…

Bütçe açığı daha fazla borcu, daha fazla borç da yüksek faiz ve yüksek enflasyonu beraberinde getirir. Tedbir alınmazsa memur maaşları için yine IMF’nin kapısına gitmekten başka çare kalmaz.

İYİ POLİS SARAY, KÖTÜ POLİS HÜKÛMET

Velhasıl Cemil Ertem herkesin gözünün içine baka baka hükûmeti tenkit ediyormuş ve vatandaşın tarafını tutuyormuş gibi yapıyor. Moral bozan ve can yakacak bu pakete mukabil iyi polis rolünün hükûmete verilmesini beklemiyordum zaten.

Saray’ın tensip ve müsaadesi olmadan Türkiye’de Mal Müdürü bile değiştirilemezken yukarıda ifade ettiğim gibi seçime giderken böyle bir paket sadece hükûmetin işgüzarlığından ibaret olabilir mi?

Bir an için Başbakan Binali Yıldırım ile ekonomiden mesul bakanların Anayasanın kendilerine verdiği yetkiyi geç de olsa idrak ettiklerini ve bu muvacehede ne lazım geliyorsa onu icra ettiklerini düşünelim. Erdoğan böyle bir kıyamı görmezden gelebilir mi? Elbette hayır! Erdoğan için kuvvetler ayrılığının ayak bağından başka bir karşılığı yok.

SARAY KARŞI İSE ZAM PAKETİ GERİ ÇEKİLSİN

Memleketi aile şirketi gibi idare etmenin tadını almış biri niçin eski günlere rücu etsin? Emine Erdoğan, Bilal ve Sümeyye’nin yetişemediği devlet işlerinde damatların, eniştelerin, dayıların, yeğenlerin ve imam hatip lisesinden arkadaşlar ne güne duruyor? Hepsinin on parmağında on marifet.

Hükûmet de Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu vazife tanziminde birer formaliteden ibaret olduğuna göre Saray’ın karşı çıktığı bir zam paketi tatbik edilebilir mi?

Ertem, Saray adına samimi sözler sarf ettiyse TEOG ve üniversiteye giriş imtihanları bir haftada nasıl değiştirildiyse aynen öyle de bu paketin geri alınması lazım. Madem hükûmet sakıncalı ve lüzumsuz bir adım attı, o halde Saray vahim hatayı telafi etsin.

GERİ ADIM ATILIRSA ÖZÜR DİLEYECEĞİM

Maliye’nin kasasının vaziyeti böyle bir ihtimalin imkânsızlığına delalet etse de çıkmayan candan ümit kesilmez misali bekleyelim, görelim… Belki Saray bu sefer vatandaşın lehine bir icraata imza atar ve ben de can u gönülden, “Tenkitte hata etmişiz. Hepsini geri alıyorum” derim. Yeter ki vatandaşın belini kıracak bu zamlar tatbik edilmesin.

Amma velakin o güne dek ayağınızı yorganınıza (ne kadar kaldıysa!) göre uzatın.

Siz siz olun, maskeli sözlere kanmayın. Borçtan uzak durun.

Zira yarın, bugünü aratabilir.

[Semih Ardıç] 29.9.2017 [TR724]

Bu sarmalda hangisi olmak istersiniz... [Emine Eroğlu]

Sana gülle dokunan ümid eder mi mağfiret
Gonca-i gülşenserây-ı Mustafâ’sın (as) yâ Hüseyn
Kethüdazade Arif Efendi   

Kerbelâ, bela sarmalı demek… Belanın dört bir yandan sökün etmesi.

Hazreti Hüseyin’in şehadetinden sonra, takvimler hangi zamanı gösterirse göstersin, Yezid’lerin hükümranlığında ırmakların Revan nehrine, düşmanların Şimir’e, toplumları Kûfe halkına, ayların Muharrem’e dönüşmesidir Kerbelâ.

YEZİD

Ashâb-ı Bedir arasında, ismi Yezid olan, bir tespite göre dört, başka bir tespite göre beş sahabe olsa da, Kerbelâ’dan sonra Yezid ismini taşımak kirli bir elbise ile dolaşmak haline gelir. Arapçada çokça kullanılan, “artar” veya “arttırır” manasına gelen kelime, “zulmün arttıkça artması”, “şerrin yeni boyutlar kazanması” gibi menfi anlamlar yüklenir.

Yezid kaçınılmaz olarak prototipe dönüşür, etrafındaki özneleri de kendi rengine boyar.

İnsanın, kalbini, ruhunu ve hislerini dünyaya bağlayıp o uğurda yapmayacağı canavarlık, şirretlik kalmamasının adı olur Yezidlik. Fecaatlerini zulümle örtenlerin, savaşamayacak insanların üzerine güçle gidenlerin; karşı koyanları en temel haklarından bile mahrum ederek boyun eğmeye, özür dilemeye, biat etmeye zorlayanların; düşmanının çoluğunu çocuğunu, ailesini de düşman görenlerin; etrafına topladığı ahmakların alkışlarından kahramanlık ve şöhret devşirenlerin sıfatı olur.

Yezidlik, “Devletin bekası için değil fertler, cemaatler feda edilebilir,” fetvası ile cadı avı başlatanların, nihayetinde kendi bekaları için herkesi ve her şeyi feda edecek hale gelmeleri olarak kavramsallaşır.

Yezid hangi asırda, hangi mekânda yaşarsa yaşasın “Müslüman görünen bir firavun”dur artık.

Yezidîlik, gücü ele geçirenlerin dini de ele geçirdikleri yanılgısıdır.

ŞİMİR

Şimir, merkezdeki zulmü sahaya hunharlık olarak taşıyan işgüzardır. Şuuraltında biriktirdiği kıskançlıkları intikam duygusuna dönüştüren habis. Hazreti Hüseyin’in başını gövdesinden ayırıp efendisinden mükâfat bekleyen cani.

Mazlumlar hakkında mahkûmiyet kararı verip terfi bekleyen hâkim, gözaltında vefat eden bir öğretmen için hainler mezarlığında yer ayırtan belediye başkanı, Peygamber yolunun yolcularını fırak-ı dâlle iftirası ile itibarsızlaştırmaya çalışan diyanet işleri reisi, okul kapatmak için ülke ülke gezen bürokrat, hakikatin başını gövdesinden ayıran birer Şimir olarak yazılırlar tarihin hafıza sayfalarına.

KÛFE HALKI

Kûfe halkı… Hazreti Hüseyin’in amcasının oğlu Müslim bin Akil’i coşkuyla karşılayan, Hazreti Hüseyin adına ona biat eden, ama vali Ubeydullah bin Ziyad’ın tehdit ve vaatleri karşısında Müslim’i yapayalnız bırakan, saklandığı yeri bile ihbar edip şehit edilişini seyreden şuursuz yığınlar.

Seyyidina Hazreti Hüseyin’i çocuklarıyla beraber davet eden, mektup üstüne mektup yazan, ama Ehl-i Beyt kılıçtan geçirilirken imdada koşmayan Persliler.

Hepsi birer Yezid, hepsi birer Şimir’dir Kûfe halkının ve bu halleriyle “Onlar müminlerle kâfirler arasında bocalayıp dururlar. Ne onlara bağlanırlar, ne de bunlara. Her kimi de Allah şaşırtırsa sen ona hiçbir yol bulamazsın.” (Nisa, 143) ayetini tefsir ediyor gibidirler.

Kûfe halkı demek, korkuya yenik düşmüş ucuz kahramanlıklar, mübalağa perdesi altında saklanan gizli düşmanlıklar, riya kokan muhabbetler, küçücük menfaatlerle bozulan yeminler, ihaneti perdelemek için dökülen sahte gözyaşları ve boşa dövünmeler demektir.

Söylemlerinin büyüklüğü ile yüreğinin küçüklüğü arasında ezilip kalmaktır.

Kelepçeli annesinin yanında yürüyen yelekli çocuğu görmemektir Kûfe halkı olmak. Başlarına çuval geçirilerek kaçırılan aileyi dert etmemektir. Doğumhane kapısında polislerin beklediği hamile kadınlar için söyleyecek sözü olmamaktır. Hapisteki 668 bebek, 17 bin kadının çığlıklarını duymamaktır. Bir zalimden iltifat görmek, bir belediyeden iş almak için hakikati tahrip etmek, yüzleşmekten korktuğu için gerçeği inkâr etmektir.

Kûfe halkı olmak, insan olmanın bütün imkânlarını tüketmek, kendi çocuklarına rüsvaylıktan başka miras bırakmamaktır.

VE HAZRETİ HÜSEYİN

Kerbelâ’da Hüseyin olmak, etrafını çevreleyen Yezidlere, Şimirlere, Ubeydullah bin Ziyadlara ve Kûfe halkının ihanetine rağmen insaniyetin ve İslamiyet’in hakkını vermektir.

Hakk’ın hatırını âlî tutup hiçbir şeye feda etmemektir Kerbelâ’da Hüseyin olmak.

Zulme direnirken ödeyeceğin bedellerin hesabını yapmamak, tehditlere boyun eğmemektir.

Düşmanın gücüne ve çokluğuna bakıp yeise düşmemek, İlahi rahmetten ümit kesmemektir.

Ciğerparelerin gözünün önünde katledilirken dahi zalimden aman dilememektir.

İzzetle ölmeyi, zilletle yaşamaya tercih etmektir.

Yaşatma ideali ile yaşama sevdasından vazgeçmektir.

İslam toplumlarında tağutlara kurban edilmiş bireyi tutup ayağa kaldırmaktır.

Bir belâ sarmalından “kahraman” olarak çıkabilmektir…

Kerbelâ’da Hüseyin olmak, “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab, 23) ayetinin tanımladığı şekliyle ‘yiğit olmak’tır.

[Emine Eroğlu] 29.9.2017 [TR724]

Hizmet’e ne çok şey borçluyuz [Faik Can]

Hizmet hemen hepimizin hayatına anlam kazandırdı. Normal şartlarda, okuyup iyi bir kariyer sahibi olma imkânı bulunmayan yüzbinlerce Anadolu evladının elinden tuttu, okuttu, ahlaklı, eğitimli, dil bilen, dünyaya açık nitelikli bireyler haline getirdi. Bizler, gece yarıları tuvalet yıkayan müdürlerin idare ettiği yurtlarda büyüdük. Kirlenmiş çoraplarımızı bizden gizli yıkayıp sobanın telinde kurutan abilerin elinden patatesli yumurtalar yerken ne çok şey kazandığımızın farkında bile değildik!

Bir talebenin daha gerçek insani değerlere ulaşması için geceler boyu dua etmeyi, onu kaybetmemek adına ne yaparsa yapsın sineye çekip tahammül etmeyi Hizmet sayesinde öğrendik. İnsanın değerini, onun kâinata eş değer kıymette olduğunu, imanı kaybetmenin kayıpların en büyüğü olduğunu da Hizmet öğretti bize.

Her sabah namazında talebelere kamyonetiyle sıcak ekmek getiren fedakâr esnaflarla birlikte saf tuttuk. Anadolu’nun gariban evlatları okusun diye malından hesapsızca infak eden yiğitleri gördük. Yaptırdığı, çilesini çektiği, yükünü omuzladığı müesseseye kendi adının verilmesini istemeyen isimsiz kahramanları bildik.

Mesai, para, maaş demeden öğrencisine bir şey daha katabilir miyim endişesiyle kalbi titreyen okul, dershane öğretmenleriyle yaşadık. Başka gazetelerdeki meslektaşları villalarda otururken öğretmen maaşına kanaat eden gazetecilere şahit olduk.

Bayrağın, vatanın, milletin, insani değerlerin lafını yapan değil, onlar uğrunda her türlü fedakârlığa katlanan adanmışları tanıdık. Öğrencisi kurtulsun diye kendini nehirlere atıp şehit olan er oğlu erlerin destanlarına tanıklık ettik. Irk, dil, din, coğrafya ayrımı gözetmeksizin dünyasını bir valize sığdıran beklentisizlerin haberleriyle ısındık.

Elbette bunlar rastgele olmamıştı. Allah için infak etmeyi cami çıkışında serilen halıya üç beş kuruş atmaktan ibaret sanan Müslümanlara “infakın” Hak nezdindeki manasını belletmek kolay olmadı. Sadece ekmek parası için köyünü terk etmeye alışmış insanlara bir ülkü uğruna yardan, serden, vatandan geçmeyi öğretmek uzun ve çileli bir emek isterdi. Bütün bunlar, insanlığın selameti için gece gündüz sancı çeken, bu uğurda her şeyden vazgeçen muzdarip bir gönlün mazhar olduğu inayetlerin neticesiydi. Kaynağını Kitap’tan ve Sünnet’ten alan, Ebû Hanifelerin, İmam Gazzalilerin, İbnül’Arabîlerin, Şâh-ı Geylânîlerin, İmam Rabbânilerin, Bediüzzamanların rehberliğinde statiği oluşturulan ışıktan bir yoldu bu…

Hocaefendi kâmil bir mürşiddir

Hocaefendi yıllar boyu beklentisizlik, adanmışlık, hizmetlere karşılık hakk-ı temettü aramama, turnikeye evvel girmeyi bir üstünlük olarak görmeme gibi esasları vazgeçilmez prensipler olarak kafamıza kazıdı. Defalarca ifade ettiği gibi Hizmet’ten maaş almamıza bile gönlü razı değildi. Ona göre Hizmet insanı bu dünyadan göçüp gittiğinde “dû cihandan el yuyup hanümanı kalmayacak şekilde” bir hayat yaşamalıydı. Rakamların, sayıların değil niteliğin önemli olduğunu “kemmiyet değil, keyfiyet!” vurgusu yaparak anlattı ömrü boyunca.

Hocaefendi, insanı Allah’ın halifesi olduğu hakikatinden hareketle sahip olduğu potansiyele göre kıymetlendirdi. Onu Allah’ın görmek istediği ufka ulaştırma istikametinde gayret sarf etmek gerektiğini öğütledi. Bir kişinin imanına vesile olmanın üzerine güneşin doğup battı her şeyden daha değerli olduğunu, bir kişiyi küstürüp, dışlayıp imanını kaybetmesine sebep olmanın da aynı şekilde üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha çirkin bir şey olduğunu vurguladı üzerine basa basa. Kul hakkına hassasiyeti göstererek anlattı. Yalanın hiçbir çeşidiyle dine hizmet edilemeyeceğini beyinlerimize kazıdı.

Hizmet insanı bütün bunları yaparken alkışlanmak, bilinmek, tanınmak dâhil hiçbir ücretin peşinde koşmamalıydı. Kendini sıfırlamalı, muvaffakiyetleri kendinden bilmemeli, her şeyi hakiki sahibi Allah’a vermeliydi. Bunun yolu da Allah’la irtibatı kavî tutmaktan, duadan dûr olmamaktan ve sevdalı ruhların otağı gecelerde Sevgili’ye arz-ı halde bulunmaktan geçiyordu.

Milyonlarca insan bu çağrıya baş koydu. Varını yoğunu infak eden esnaflar, arkasına bakmadan valizini alıp dünyanın dört bir yanına dağılan bahadırlar, açılan binlerce müessese ile melekleri imrendirecek bir Hizmet’i sırtlamıştı. Hasetçileri kudurtan, gözünü kin ve nefret bürümüş zalimleri çileden çıkaran da buydu. Firavunlardan miras taktiklerle, şeytanın bile aklına gelmeyecek oyunlarla, kumpaslarla bu masum Hizmet’i yok etmeye giriştiler. Hiçbir günahı olmayan yüzbinleri hapislere, zindanlara attılar, sürgüne mecbur ettiler veya işsiz bıraktılar. Ahlaksızlığın zift gibi her yanı kararttığı bir toplumda evlatlarımız için adeta birer sera mesabesindeki binlerce okula, yurda, dershaneye kilit vurdular. Yok etmeye kilitlenmiş kara ruhlar, tahripteki kolaylığın da tesiriyle kısa zamanda yılların birikimi Hizmet müesseselerini yerle bir ettiler.

Kim bu eleştirenler!

Bu durum haliyle Hizmet insanlarında derin bir üzüntü ve şoka sebebiyet verdi. Rabbimize binlerce defa hamd olsun ki küçük bazı istisnalar dışında Hizmet insanı sarsılsa da devrilmedi. Bu sarsıntının tesiriyle aklı eren, düşünen, dünyayı bilen bazı insanlar dertlerini seslendiren sorular sormaya başladılar. Şekeri yükselen bir diyabet hastasının ilk aklına gelen doktorun tavsiyelerine uyup uymadığıdır. Kendi kendine, nerede yanlış yaptığını, neyi ihmal ettiğini sorgular. Trafik kazası yapan şoför ilk sorgulamayı kendi içinde yapar. Çoğunlukla “zalimin zulmü, düşmanın acımasızlığı, dost bildiklerimizin vefasızlığı müsellem. Ama bunca belanın gelmesinde bizim hiç mi kusurumuz yok!” mealinde sorular bunlar.

Şimdilerde pek çoğumuz bu sorgulayanları tartışıyoruz. Bu kadar temiz, halis ve adanmış bir Hizmetin hem içeriden hem dışarıdan düşmanlarının olmadığını iddia etmek safdillik olur. Ama her soru sorana hain muamelesi yapmak da sırtımızdaki akrebi görmemizi engeller. Doğru neticeye ulaşmak için söyleyenlere değil, söyledikleri şeye odaklanmak gerekir. Bazı eleştirenler “dertli, söylegen olur” misali gördükleri yanlışları, hataları dile getiriyor. Bundan sonraki süreçte benzer yanlışlıklara düşülmesin diye uyarılarda bulunuyor. Bazılarında üslup problemleri olsa da, açık kimliğiyle, maskelerin ardına gizlenmeden “biz nerede yanlış yaptık” diye soranları bu gözle değerlendirmek; onları itham etmeden, söylediklerinde bir dâne-i hakikat var mıdır, ona bakmak gerekir.

Kişileri değil uygulamaları sorgulayan, isimleri değil sıfatları eleştiren, meseleyi kendi şahsı hesabına değil, şahs-ı manevi hesabına takip eden insanları susturmak bize bir şey kazandırmaz. İnancım ve hüsnü zannım o ki, bu eleştiriler Hizmet’in veya Hizmet insanının kötülüğünü vurgulamak için yapılmıyor. Bembeyaz bir elbisenin üzerindeki sinek pisliğinin rahatsız etmesi gibi, hatanın bu kadarına bile tahammülsüzlükten kaynaklanıyor. Bu eleştirilerde dile getirilen hususlar “bu kadar kusur kadı kızında da olur” denilip hafife alınacak meseleler değil. Tam tersine “kadı kızında kusurun bu kadarı bile olmamalı” hassasiyetiyle dikkate alınması gereken konular.

Dünyanın en nezih ve temiz topluluğu

Bugün istisnasız hemen her ferdiyle ağır bedeller ödeyen bu Hizmet topluluğu dünyanın en nezih, en temiz, edepli, ahlaklı ve nitelikli sosyal grubudur. Allah’a şükür ne içeriden ne dışarıdan hiç kimse Hizmet insanını yolsuzlukla, hırsızlıkla, namussuzlukla suçlayamıyor. Trilyonluk müesseseleri yöneten insanların bir evleri bile olmadı. Binlerce okulda görev yapan on binlerce öğretmen ne kendilerinin ne Hizmet’in iffetine leke sürecek en ufak bir yanlışa düşmedi. Bugün eleştiri ya da öz eleştiri olarak ifade edilenler yukarıda saymaya çalıştığım Hizmet prensiplerine riayette bir kusur olup olmadığı ile ilgili ise samimidir. Hocaefendi’nin sıklıkla vurguladığı gibi, bu Hizmet insanının sırtında on dört asırlık bir emanet var. O emanetin emini olmak bizim en birinci önceliğimiz. Onu bizden sonraki nesillere kırmadan, dökmeden, kirletmeden tevdi edebilmek en önemli derdimiz. Bu noktada daha iyiyi, daha güzeli arayanları, gördüğü yanlışları samimi olarak seslendirenleri dışlamak, yok saymak ve ademe mahkûm etmek yerine söylediklerine kulak vermek daha doğru olur.

Peki, her eleştiren aynı ölçüde samimi midir? Elimizde insanların samimiyetini ölçecek herhangi bir cihaz yok. Ancak samimi eleştiri ile yıkıcı tenkit arasındaki farkı şöyle anlayabiliriz: Eleştiriyi prensiplerden, uygulamalardan çıkarıp başta Hocaefendi olmak üzere şahıslara yöneltenler bağcıyı dövmenin peşindeki art niyetlilerdir. Hocaefendi’nin ortaya koyduğu prensiplere riayet etmemekten kaynaklanan yanlışlarımıza vurgu yapmak yerine doğrudan Hocaefedi’yi hedef alan maskeli tiplerin iyi niyetli olduğunu düşünmek gafletten öte bir ihanet olur.

Lağım medyasının ve ağzı lağım çukuruna dönmüş siyasilerin her gün hedefe koyup hakaret ettikleri Hocaefendi gibi bir insanı tenkitlerin odağına yerleştirmek, onu tezyif etmeye, itibarına halel getirmeye çalışmak masum kabul edilecek bir yaklaşım tarzı olamaz. Taneleri sağa sola savurmak için tespihin imamesini koparmaya çalışanları anlayışla karşılamak kesinlikle mümkün değildir. Hocaefendi hayattadır ve Rabbimizden niyazımız O’na sağlıklı ve uzun ömürler ihsan etmesidir. En kudsi kaynaklardan süzerek vicdani tecrübeleriyle istinbat ettiği prensipler kristalden işaretler olarak yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir. Sorun o prensiplerden değil, prensipleri uygulamakta gösterilen zafiyetten kaynaklanmaktadır.

Hocaefendi’nin ortaya koyduğu prensiplerden hangisi Hizmet’e ve Hizmet insanına bir zarar vermiştir! Hangi Hizmet düsturu bizi yarı yolda bırakmıştır! Mesele, Hocaefendi değil, onun koyduğu prensiplere uymamamızdır. O düsturlara hakkıyla riayet etmememizdir. Eğer birileri aynı hatalara düşmememiz ve aynı acıları yaşamamamız için açık yüreklilikle bu riayetsizliğimizi sorguluyorlarsa bunu yadırgamamak ve söylediklerine kulak vermek en doğrusudur.

[Faik Can] 29.9.2017 [TR724]

Türk vatandaşlarının başına çuval geçirtmek! [Erhan Başyurt]

Pakistan’da Türk aile gece yarısı evlerinden başlarına çuval geçirilerek kaçırıldı…

Eğitimci Mesut Kaçmaz, eşi ve iki kız çocuğu evlerinden alındı.

Kaçmaz ailesi, Birleşmiş Milletler koruması altındaki mülteci statüsünde yaşıyordu… 

***

Kaçmaz Ailesi’ni evlerinden alan ve bir villa tarzı sivil mekâna kaçıran sivil kıyafetli kişilerin Pakistan istihbaratının elemanları olduğu düşünülüyor.

Ellerinde bir ‘kaçırma’ listesi varmış. Kaçmaz Ailesi ile birlikte başına çuval geçirilen bir Türk’ü, listede ismi olmadığı için serbest bırakmışlar…. 

***

İşin aslı şu…

Türk hükümeti ve Türk istihbaratı, yurt dışındaki Hizmet okulları ve kurumlarını ‘devralmak’ ya da ‘gasp etmek’ için Hizmet mensuplarını o ülke makamlarına ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olarak şikâyet ediyor ve yakalanıp iade edilmesini istiyorlar.

Hükümet, bazen bu ülkelere resmi olarak ikna edecek miktarda ayni ve nakdi yardımlarda bulunuyor bazen de ülkenin etkin kişilerine ‘rüşvet’ vererek ikili ilişkilerini bu hukuksuz taleplerinin karşılanması için kullanıyor.

Şayet adım atılacaksa, istihbarat birimleri kendi aralarında kirli işbirliği gerçekleştiriyor.

Tüm bu süreçlerde, o ülkedeki Türk vatandaşlarına hizmet vermekle ve Türk vatandaşlarının haklarını korumakla mesul büyükelçilik görevlileri de etkin olarak yer alıyor. Hukuksuzluğa ortak oluyorlar.

Pakistan ilk örnek değil.

Daha önce Malezya, Myanmar, Azerbaycan ve Gürcistan’da da benzer ‘Türk aileleri kaçırma’ girişimleri yaşandı.

***

Aslında devletin tek varlık sebebi bireylerin ‘can ve mal güvenliğini sağlamak’ ama Türkiye’de devlet tahrip edildiği ve hukuk yok edildiği için, devlet vatandaşlarını tehdit ediyor.

Türkiye’de sistematik ve yaygın işkence, insan hakları ihlalleri yaşanıyor.

15 Temmuz sonrası 13 Türk vatandaşı MİT tarafından kaçırıldı ve 7 kişiden aylardır haber alınamıyor.

Kaçırılan 13 kişi arasında akademisyenler, avukatlar, istihbarat çalışanları var.

Kaçırılma görüntüleri mevcut, şahitler var, kaçırılanların tespiti mümkün.

Ama ne polis araştırıyor ne de bir savcı…

Gözaltında ve cezaevinde ölümlerin sayısı hızla artıyor.

Bir ‘yargısız infaz’ dönemi, yeniden ‘faili meçhuller’ dönemi yaşanıyor. 

***

Türkiye ülke içindeki bu tutumunu en son Pakistan örneğinde olduğu gibi yurt dışına taşımış durumda.

Maalesef devlet geleneğinden yoksun, hukukun üstünlüğünden nasibini almamış ülkeler ve ‘para’ karşılığı iş yapan iktidarlar, Türkiye’nin sınırı aşan hukuksuzluğuna ortak oluyorlar.

Para karşılığı vakıflara ait okulları alıp devredenler olduğu gibi, Türkiye’nin hiçbir delil sunmadan ‘terörist’ dediği vatandaşlarını, hukuk süzgecinden geçirmeden onlar da rahatlıkla tutukluyorlar.

Türkiye, tek bir silahsız eyleme bile katılmamış kendi vatandaşlarını ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olarak delilsiz yaftalayınca, devlet olamamış ülkelerin istihbarat elemanları da Türk vatandaşlarının başına, eşlerinin ve genç kızlarının başına kaygı duymadan ‘çuval’ geçiriyor.

Hukuk işlemiyor. Delil aranmıyor, mahkeme kararı sorulmuyor. Gözaltılar için bir karar sunulmuyor. Kimlik göstermeye, avukatlara haber vermeye gerek duyulmuyor… 

***

MİT’in bir süre önce yurt dışındaki Hizmet mensuplarını ‘her yolu kullanarak geri getirmek için özel bir birim kurduğunu’ Saray’a yakınlığıyla bilinen Yenimahalle’nin kalemşörü Cem Küçük açıklamıştı.

Küçük ve diğer fanatik yandaş yazarların açıktan yurt dışındaki Hizmet mensupları, gazeteci ve aydınlara ‘suikast’ çağrıları, ‘kaçırma’ yakarışları televizyon programlarında yayınlandı ve bu çağrıları içeren tweet’leri de sosyal medya hesaplarında halen duruyor. 

***

Evet Türkiye kendi masum vatandaşlarını bu şekilde acımasızca yok etmeyi planlar ve hukuku askıya alırsa, devlet geleneğinin işlemediği ve hukukun askıya alındığı diğer devletler de Türk vatandaşlarına her türlü hukuksuzluğu uygulamaya fırsat bulurlar.

Türkiye kendi vatandaşlarına ‘suikast’ı konuşursa, delilsiz şekilde kendi vatandaşını ‘terörist’ diye yaftalarsa, Pakistan da bir Türk eğitim gönüllüsünün başına, eşi ve iki genç kızıyla birlikte gece yarısı ‘çuval’ geçirir.

Veyl olsun, yurt içinde ve yurt dışındaki masum insanlara yok yere zülüm edenlere…

Veyl olsun kendi vatandaşını hukuksuzca hedef gösterenlere ve hukuksuz şekilde Türk vatandaşlarını alıkoyanlara…

Veyl olsun anavatan Türkiye’de ve ‘dost, kardeş’ ev sahibi Pakistan’da bu insanlık dışı kaçırma olayını organize edenlere, aracı ve alet olanlara!

[Erhan Başyurt] 29.9.2017 [TR724]