Paralel! [Hilmi Yavuz]

Millî irade hırsızlığı: Paralel;

Domates fiyatları arttı: Paralel;

Ukrayna karıştı: Paralel;

Yolsuzluk: Paralel;

Montaj: Paralel;

Şiir, itibar kaybetti: Paralel;

Gümüşhane’de köme krizi: Paralel;

Memlekette ahlak bozuldu: Paralel;

Fenerbahçe-Trabzonspor maçı yarım kaldı: Paralel;

Müslümanlar Heidegger okumaya başladı: Paralel;

Sevgilin mi terk etti seni?: Paralel;

Merdivenden inerken ayağın mı kaydı?: Paralel;

Üst kat komşun arabesk mi dinliyor?: Paralel;

Mevlânâ, Şems’le mi buluştu?: Paralel;

Akşamları canın mı sıkılıyor?: Paralel;

‘Zülfündedir baht-ı siyahım’: Paralel;

Eveleme develeme devekuşu kovalama: Paralel;

Hayal şehir?: Paralel;

Mr.Pickwick?: Paralel;

Birazdan kar yağacak: Paralel;

Saklambaç oynarken niye saklandın?: Paralel;

Dolmakalemde yeşil mürekkep kullanıyorsun, ha?: Paralel;

Manavdan aldığın elmalar çürük çıktı: Paralel;

Caddelerde karşılıklı iki şerit park yeri oldu: Tamam işte, Paralel!

Mona Lisa çalındı: Paralel;

Tramvay rayları: Buyurun işte, Paralel!;

Önce ekmekler bozuldu: Paralel;

Akşamları ne düşünsen?: Paralel;

Yapı: Paralel? Kapı?: Paralel;

Sapı?: Paralel;

Mapı?: Paralel! Atebet’ül Hakayık?: Paralel;

Kale direkleri: Paralel;

Yan hakemler?: Paralel;

Futbol topu?: Paralel;

Üsküdar’a mı gidiyorsun?: Paralel;

Üsküdar’dan mı geliyorsun?: Paralel;

Motor ve Vapur: Paralel;

Elma ve armut: Paralel;

Kavun ve karpuz: Hiç şüphesiz, Paralel! Rakı ve şarap: Paralel;

Ekmekle peynir?: Paralel!

Âşık ve Ma’şuk?: Paralel!;

Tahir ile Zühre: Paralel;

Vamık ile Azra; Paralel;

Ferhad ile Şirin: Paralel;

Derdiyok ile Zülfüsiyah: Paralel;

Leyla ile Mecnun da mı? Şüphe mi var, elbette Paralel!: ‘Eşittir=’?: Görmüyor musun, Paralel!; ‘Eşit değildir’!: Paralel;

‘Les Fleurs du Mal’?: Anlamadım, ama mutlaka Paralel işidir!

Gulyabani?: Paralel;

Hüseyin’le Rahmi? Paralel: Yakup’la Kadri?: Paralel;

Faruk’la Nafiz?: Paralel;

Peki ya Yahya’yla Kemal? Onlar da mı Paralel? Şüphen mi var, tabii Paralel!;

Mavi Marmara’yla Beyaz Marmara?: Paralel!

Karla karışık yağmur? Mutlaka Paralel karıştırmıştır!

Tahinle pekmezi kim karıştırdı? Paralel!;

Ortalık nasıl karıştı? Paralel!;

Zeytinyağı neden üste çıktı?: Paralel!

Diz kapakları ile küp kapakları?: Paralel!;

Omuz başları ile samur saçları?: Paralel!;

Veliefendi’de iki at yan yana yarıştı: Paralel!

Ali’yle Veli barıştı: Paralel;

Veli’yle Ali barıştı?: Paralel!

Ahmet’le Mehmet?: Paralel;

Hasan’la Hüseyin?: Paralel;

Kim’le Kimdir?: Paralel;

Peki ya Yaşar’la Kaşar onlar da mı? Elbette, hem de mukaffa Paralel!..

Tarih’le Coğrafya? Paralel!;

Aritmetik’le geometri?: Paralel!;

Bir duvar, bir duvara, ‘köşede buluşalım!’ dedi! Paralel komplo!

Ya daktiloyu bırakıp bilgisayara geçenler?: Paralel’

İyi de, Fez-Leke’ler?: Paralel! Pis leke’ler?: Paralel!;

Deterjanla Çivit’e ne dersiniz?: Paralel, kardeşim, Paralel!;

Hangisi daha iyi temizler?: Ben bilmem, eşim bilir, Paralel!

Tarihten önce vardık: Paralel! Tarihten sonra varız: Paralel!

Vapuru kaçırdım, eyvah!: Sana Paralel kumpas kurmuşlar!; Kumpas?: Paralel, Kurmuşlar?: Paralel;

Sana?: Paralel! Bana?: Paralel!’ Paralel?: Paralel!

Paralelli Paralella; Paralelli Paralella! Paralelli, Paralella! Ah Paralel, Vah Paralel!

[Hilmi Yavuz] 16.3.2014 [Zaman]

Bir memleket düşünün [Zeynep Zâhide]

Bir memleket düşünün; bu memleketin yüzünü ağartan hizmetler eden, dünyanın dört bir tarafında o memleketin şanını yücelten. O memleketin bayrağını şerefle dalgalandıran. O memleket hakkında dünya kamuoyunda müsbet düşüncelere vesile olan. 

Bir memleket düşünün; dünyanın dört bir tarafında barış adacıkları oluşturup iki düşman kabilenin; dışarda babaları savaşırken çocukları aynı sınıfta hatta aynı sırada oturtup muhabbetle kucaklaşmalarına vesile olan evlatları olsun. 

Bir memleket düşünün; dinlisi-dinsizi, laiki- ehli tariki, kemalisti-mütedeyyini, alevisi-sünnisi herkes gönül rahatlığıyla çocuklarını O memleketin muhabbet fedaileri diye nam salmış insanlarına teslim etmiş olsun. 

Bir memleket düşünün; bu muhabbet fedailerinden bekar erkeklerini görenler içinden ve aleni “Keşke böyle bir damadım olsa” veya “Ah! Benim evlatlarım da bunlar gibi olsa” İffet abidesi genç bayanlarını gördüklerinde ise “Ah! ne olurdu benim kızım da bunlar gibi olsaydı” diye iç geçirilen memleket aşığı fertleri olsun. 

Bir memleket düşünün; bu muhabbet fedaileri memleketin selameti için kendilerinden bir şey talep ettiği zaman gözünü kırpmadan veren ve kendilerini “Bunlara nasıl güvenip bu kadar meblağı veriyorsunuz” diyenlere; “Elimde olsa daha fazlasını verirdim. Bunlar dünyanın en güvenilir insanları. Hatta müessese müdürü gelse o kurumda çalışan, hiç görmediğim bir delikanlı için kızımı istese, adını bile sormadan verirdim” diyecek kadar güven ve itimat sahibi fertleri olsun. 

Bir memleket düşünün; boğaz içinde bir yalıda neşet etmiş evin tek erkek evladı yakışıklı bir delikanlısı olsun. Bu delikanlı ülkesinin en itibarlı üniversitesinden mezun olduktan sonra, alacağı maaşı bile sormadan, adeta karın tokluğuna hizmet etmek üzere gidilecek memleketlere kurayla tayin edilirken adını ilk defa kurada çıktığında duyduğu ülkeye milletinin değerlerini ve Efendisi Hz. Muhammed Mustafa SAV’nın “Bir gün gelecek üzerine güneşin doğup battığı her yerde benim nam-ı celilim anılacak” hadis-i şerifini kendisine emir telakki edip eksi 40 -50 derece soğukların olduğu altı ay gece altı ay gündüzlerin yaşandığı memleketlere arkasına bakmadan giden yiğitleri olsun.

Bir memleket düşünün; yurt dışında açılan, memleketlerini temsil eden okullarına girebilmek için deneme sınavlarının stadyumlarda yapılmış olsun. Daha evvel uzun zaman savaştıkları bir ordu çekilirken topraklarında bıraktıkları binlerce mayından dolayı çoğu insanın sakat yaşadığı o memleketin gurur kaynağı okul öğrencileri ve aileleri okul yönetimiyle birlikte pikniğe gittiklerinde, uyarılara rağmen iki öğrencinin; mayınlı bölgeye topları kaçınca dalgınlıkla girip mayının patlaması sonucu yaralanıp mayınlı bölgede mahsur kalınca, o bölgenin emniyetinden sorumlu olan babaları ve anneleri mayınlı bölge girmeye korkarak sadece uzaktan çırpınırken, okulun bir idarecisi ve öğretmeni canını tehlikeye atarak mayınlı bölgeye koşup yaralı iki çocuğu alıp geldiklerinde o anne ve babalar bu yiğitlere “Allah aşkına size bu dini kim öğretti” diye hayranlıklarını belirttikten sonra “Ne olurdu elli yıl evvel geleydiniz o zaman bizi kimse işgal edemezdi ve biz daha medeni bir tolum olurduk” denilen hasbi yiğitleri olsun. 

Bir memleket düşünün; memlekette açılan gerek okulları gerek yurtları gerekse topluma ulaşan bütün müesseseleriyle o toplumu maddi manevi etkilemiş güzel ahlakı şiar edinen fertler yetiştirdiği için, o memleketin memuru rüşvet almaz, tüccarı doğru tartar, esnafı dürüst, emniyetinden sorumlu insanlar daha kibar ve şefkatli, adaletinden sorumlu insanlar kılı kırk yarar olsun.  

Bir memleket düşünün; gerek dininin gereği gerek ecdadından miras güzel hasletlerle “Ateş düştüğü yakar” diyenlere “Hayır ateş nere düşerse düşsün beni yakar” deyip dünyanın dört bir tarafına mağdur ve mazlumlara ihtiyacı olan her din ve ırktan insana el uzatıp “Aç aça bildiğince sineni ummanlar gibi olsun. İnanca geril ve insana sevgi duy. Kalmasın alaka duymadığın bir mahzun gönül” diyen yolunun rehberinin tavsiyesini hakkıyla uygulayan fedakârları olsun. 

Bir memleket düşünün; bu memlekette adına Hizmet Hareketi denilen harekete mensup insanların herhangi bir insanın kul hakkına girdiğine kimse şahit olmasın. Bu insanların değil biriyle kavga etmesi sokakta bir insana yüksek sesle bağırdığına kimse şahit olmasın. Az basiret sahibi herhangi bir insanın bu insanları gördüğünde onları simalarından tanısın. Basiretsizlerin de “Bu adamlar tuhaf ya, dünya kadar zahmet çekip iyilik yapıyorlar sonra da karşılık istemiyorlar” dedikleri, hakikaten her şeyi maddede arayan masivaya muhabbet besleyenlerin anlamayacağı kadar tuhaf insanları olsun. 

Bir memleket düşünün; bu memleketin insanları yıllarca kira kira dolaşan görgüsüz ev sahiplerince hırpalanınca, peşin ödedikleri 30-40 bin lirayla (2008 yılında) devlet arazisine, 2 yıl sonra teslim deyip 2 yıl 8 ay sonra teslim ederek ve en adi malzemeler kullanılarak kendilerine ev yapıldığında, sanki bu lütufmuş gibi davranılarak ve ardından 10 yıl en yüksek faizle ödeye ödeye bitiremedikleri evlerde oturanlar, beleş sirke baltan tatlıdır diyerek, yılda bir defa dağıtılan erzak hatrına yallandığı bu kapıya sadakatlerini ifade etmek için yukarıda saydığımız ve sayamadığımız yüzlerce güzel hasletleri olan insanlara bir anda terörist muamelesi yaparak dünya tarihinde görülmemiş zulümlere ortak olsun.

Bir memleket düşünün; beş vakit namazı camide kılan, sakalı döşünde softalar. Bilmiyorum dinin hangi hükmüne göre karar vererek hizmet hareketine ait insanların mallarının ganimet, eş ve kızlarının helalleri olduğunu söyleyecek kadar ahlaksızlaşıyorlar. Hatta bir abimizin Kâbe’de karşılaştığı bu tip bir zavallının hizmet hareketine mensup insanları kast ederek; “Siz yurtlarda kalan kızlarınızı metres olarak kullanıyormuşsunuz” diyebiliyor. 

Bir memleket düşünün; Hizmet hareketinin yönettiği televizyonlara ailecek yüzleri kızarmadan bakabiliyorlarken, yayınladıkları dergi ve gazeteleri gönül rahatlığıyla evlerine getirebiliyorlarken, bu televizyon, gazete ve dergilerle bu memleket din ahlak ve ve dünya namına da dünya kadar istifade etmişken terör örgütüne destek veren yayınlar nedeniyle kapatılabiliyor. 

Bir memleket düşünün; onlarca yıldır yaptıkları güzel hizmetlerden dolayı güvenip zekat ve hayır adına bağışlarını bu müesseselere verdiğinden dolayı, ölüm döşeğinde tutuklanmak istenen piri fani dedeler ve nineleri olsun.

Bir memleket düşünün; SSK’sı memleketin yüz akı müesseselerden yatırıldığı için, sırf zulmün tesirini daha fazla hissettirmek için, özellikle de doğumhane kapılarından göz altına alınan gencecik bayanların olduğu bir memleket. 

Bir memleket düşünün; arkadaşlarıyla günlük vird ve duaların paylaşıldığı; darbe tiyatrosundan en az 6 ay evvel piyasadan kaldırılan, bir sosyal paylaşım sitesi olan bylock’u gerekçe gösterip, memleketin bir ücra köşesinde öğretmenlik yapan sıradan insanları darbe teşebbüsünden veya darbeye destek vermekten aylarca tutuklamak ve hala da tutuklu onbinlerce insanın olduğu bir memleket.

Bir memleket düşünün; bu memlekette idareyi elinde bulunduran zalimin hırsızlıklarına göz yummayıp sadece kanunları uygulayıp bu hırsızlıkları ve haksızlıkları açığa çıkardığı için görevinden ihraç edilen ve ihraç edildikten sonra da kimini hapishanelerde işkence ile öldüren kimini hala hapishanelerde tutan ve kimini de dışarıda açlığa mahkum eden bir idarecinin olduğu memleket. 

Bir memleket düşünün; suçsuz yere eşi hapsedilen bir bayana iş verilmediği gibi; iş istediği bir iktidar yanlısının (iktidar yanlısı olduğunu bilmediği için istemiş) hakaretlerine maruz kalınan bir memleket. 

Bir memleket düşünün; yine hapsedilen bir öğretmen eşi yakıt parasını ödeyemediği için gazı kesilince üç küçük çocuğuyla eksi 15 derecelerin görüldüğü bir memlekette yaşam mücadelesinin verildiği bir memleket.

Evet! Düşünmüyorum böyle bir memleketi. Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez fehvasınca, arzın ve semanın nefreti celb edilen zulümlere razı oldukları için onları Kahhar-ı zülcelal’e havale ediyorum. 

[Zeynep Zâhide] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Almanya'ya TOKİ vergisi! [Tarık Ziya]

Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki kendisi itiraf etti. "En büyük hırsızlıklar, kötülükler, belalar imardan geliyormuş." Bu sözleri muhalif bir isim söylese anında hıyanet-i vataniye ile itham olunurdu. 

Sirkatini söyleyen kıpti misali Özhaseki'ye üyesi bulunduğu Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) iktidarda olduğunu, kendisinin de hırsızlıkların merkez üssü imar işlerinden mesul bakanlık koltuğunda oturduğunu hatırlatıp geçeyim.

AKP'nin Türkiye'yi 14 senede beton çölüne çevirmesi ya da muhteşem İstanbul silüetinin ortasına 16:9 üçüz kulelerinin hançer gibi saplanması (Danıştay'ın silüeti bozan katlar traşlanacak kararını kimse kale almadı) değil mevzumuz.

İNCİRLİK KRİZİNDE SON PERDE
   
İnşaattan TOKİ'nin ucube mimarisini anlayan zihniyetin Türkiye'yi içine düşürdüğü hazin hale bir misal vereceğim. Almanya ile Türkiye arasında İncirlik Üssü krizi var. Federal Almanya Meclisi, milletvekillerinin ziyaretine Ankara'nın tahdit getirmesini kabul etmiyor. 

Berlin yönetimi, krize çare bulunmazsa İncirlik'te tavzif edilen askerlerin Ürdün'e nakletmeye hazırlanıyor. Bu hususta ABD'nin de desteği alındı. 

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel bugün Ankara'da bu minvaldeki mesajı muhataplarına iletti ve artık askerleri çekmekten başka bir seçeneklerinin kalmadığını söyledi. 

Esasında Almanya için İncirlik'i kullanmakla Ürdün'de bir üssü kullanmak arasında stratejik bir fark yok. 

ALMANLAR: ERDOĞAN'IN HEDEF TAHTASI DEĞİLİZ

Reis-i Cumhur Recep Tayyyip Erdoğan'ın 16 Nisan Referandumu'ndan evvel Almanları 'Nazi artığı' gibi nefret ve ayrımcılık kokan bir ithamla hedef almasından bu yana münasebetlerde gözle görülür bir iyileşme olmadı. Almanlar Erdoğan'ın uzattığı zeytin dalını güle oynaya kabul etmeyecek. 

Erdoğan'ın her seçim arefesinde milliyetçi seçmenleri kenetlemek maksadıyla kendilerini düşman ilan etmesinden, ağza alınmayacak hakaretlerde bulunmasından ciddi rahatsızlık duyuyorlar. 

Erdoğan'ın seçim geçtiğinde hiçbir şey olmamış gibi davranması rahatsızlığa şaşkınlığı da ilave ediyor. Alman gazetelerinde, "Federal Hükûmet, bizim Erdoğan'ın hedef tahtası olmadığımızı kararlı biçimde ifade etmeli." tespitleri yer alıyor.         

MERCEDES'TEN TOKİ İÇİN PARA KESİLECEK

Almanya'nın temkinli tavrına Ankara ne ile mukabelede bulundu biliyor musunuz? 

Güney Afrika’dan ithal edilen 1.5 ile 1.6 litre motor hacmine sahip otomobillere tüm vergilere ilave olarak yüzde 10 TOKİ fonu ilave edildi. Bu adrese teslim bir düzenleme. Zira Güney Afrika'dan bu nevi otomobilleri Türkiye'ye sadece Alman Mercedes getiriyor. 

Mesajdaki derinliğe bakar mısınız?

Dünyada arabanın fabrika çıkış fiyatından daha fazla vergi alma rekorunu elinde tutunca yeni vergiye elleri varmamış anlaşılan.  Hükûmet, İncirlik restleşmesinde masaya sürpriz bir kartla geldi. 'TOKİ fonu' diye bir kavram icat ettiler. Bu fonu da sadece Mercedes ödeyecek. 

Almanya ne çok korkmuştur bu TOKİ fonundan. Bürokratları takdir etmek lazım! TOKİ için haraç isteyerek Almanya Başbakanı Angela Merkel'e geri adım attırmak kimin aklına gelirdi ki! 

İnşaat-imar-rant üçgeninde kısa paslarla hırsızlıkta ustalaşanların fikri ne ise haliyle zikri de o oluyor. Almanya İncirlik'ten gidecekse biz de Mercedes'ten TOKİ vergisi alırız olur biter.

Yeni Türkiye'de böyle ucuz hamlelerin alıcısı çok nasıl olsa!

[Tarık Ziya] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Kontrollü darbenin Marmaris ayağı: Cumhurbaşkanına kontrollü suikast [Dr. Ali Uyandıran - Analiz]

15 Temmuz darbe girişiminin en önemli ayaklarından birisi de Marmaris'te Cumhurbaşkanı Erdoğan'a suikast girişiminde bulunulduğu iddiasıdır. Bu olaydan dolayı açılan ve Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan davada savcı sanıkların darbe teşebbüsü kapsamında müşteki Cumhurbaşkanı Erdoğan'a suikast hazırlığı içerisinde Marmaris ilçesine geldiklerini iddia etmektedir. 

Esasında Marmaris olayı, kontrollü darbe söylemlerinin ortaya atıldığı şu günlerde, bu söylemi haklı çıkaracak çelişkilerle doludur. Gerek eylemin planlanması, gerekse icra edilmesi safhalarında ortaya çıkan çelişkiler bana bu olayın içerisinde yer alan askerlerin darbe planından başka bir planın parçası olarak kullanılmış olduklarını göstermektedir. 

Şöyle ki:

1. Marmaris olayına ilişkin iddianamede suikast iddiasını kanıtlayacak delil ortaya konulamamakla birlikte sanıkların amacının Cumhurbaşkanına suikast, yani hayatını sona erdirmek olduğu iddia edilmektedir. Oysa İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına ifade veren Kuzgun ve Şapka isimli gizli tanıklar bu konuda farklı beyanda bulunmuşlardır. Pek çok iddianamede gizli tanıkların bu beyanları esas alınmaktadır. Böylece ilk çelişki darbe planlamasında Cumhurbaşkanına yönelik eylemin ne olduğu konusunda karşımıza çıkmaktadır.

2. Gizli tanıkların iddiasına konu darbe planında Cumhurbaşkanının “Huber Köşkünden alınması” söz konusudur. Darbe gibi geri dönüşü olmayan (failler için ciddi cezaların söz konusu olduğu) bir yolda planlamalar da buna göre yapılmış olmalıdır. Darbe girişimi için planlanan tarihin 15 Temmuz (daha doğrusu 16 Temmuz 03.00) olduğu iddia edilmiştir. Cumhurbaşkanının o tarihte nerede olacağına dair bir takvim önceden mevcut mudur? Huber Köşkü'nde olacağı nasıl tespit edilmiştir? Türkiye'nin kuzeyindeki Huber Köşküne operasyon yapılması ile güneyindeki Marmaris'e operasyon yapılması arasında ciddi bir fark olacağı açıktır; gerek organizasyon ve katılacak ekip ve kullanılacak askeri birlik ve üsler bakımından, gerekse olayın ciddiyeti ve zamanlamanın önemi bakımından değerlendirildiğinde, bu farklılık Cumhurbaşkanının alınması planının gerçekliğine şüphe düşürmektedir.

3. Erdoğan'ın Marmaris'te olduğuna ilişkin 15 Temmuz'da Sözcü Gazetesinin internet sitesinde yayınlanan haberi(1) yapan muhabir Gökmen Ulu hakkındaki İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği'nin 26.05.2017 tarih, 2017/248 sorgu sayılı tutanağında; “şüpheli Bekir Gökmen Ulu'nun 15 Temmuz 2016 tarihinde Cumhurbaşkanının yeri darbeciler tarafından bilinmezken bu konuyu haber yaparak Cumhurbaşkanının coğrafi yer ve konumunu kamuoyu ile paylaştığı, ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı soruşturma ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre aynı örgüt çerçevesinde soruşturma şüphelisi olan Cumhurbaşkanının yaverinin dahi Cumhurbaşkanının yerini bilmediği ve Cumhurbaşkanlığı görevlilerinden Cumhurbaşkanının yerini öğrenmeye çalıştığı” denilmektedir(2).

Gerçekten de basına da yansıdığı üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan 09 Temmuz'dan beri kamuoyu önüne çıkmamış ve yeri de tespit edilememiştir(3). Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancı da “kimse Cumhurbaşkanının orada olduğunu bilmiyordu” demiştir(4). Cumhurbaşkanı yaverlerinden olan sanık Ali Yazıcı da duruşmada bu hususu doğrulamakta ve Cumhurbaşkanının yerini bilmediğini belirtmektedir. 

Hal böyle iken gizli tanıkların ifadelerine göre 13 Temmuz'da son şekli verildiği belirtilen plan neye göre yapılmıştır? 13 Temmuz itibariyle Cumhurbaşkanının yeri dahi bilinmezken “Huber Köşkünden alınması” şeklindeki planlama hangi bilgiye dayanmaktadır? 

4. İddianamede Cumhurbaşkanına yönelik eylem planının 15 Temmuz'dan önce yapıldığı anlatılmaktadır. Bazı sanıkların kendi aralarındaki buluşmalarına veya telefonla görüşmelerine dayandırılan iddiaya göre tüm planlamanın 15 Temmuz'dan önceki 3-4 gün önce yapıldığı kabul edilmektedir. Yine operasyona katılacak timlerinin 14-15 Temmuz'da görevlendirildikleri anlatılmaktadır. Oysa yukarıda belirtildiği gibi 09-15 Temmuz arasındaki 6 günlük sürede Cumhurbaşkanı kamuoyu önüne çıkmamış ve bulunduğu yer sır gibi saklanmıştır. İddiaya konu tüm planlar Cumhurbaşkanının yerinin dahi bilinmediği bir tarih aralığına rastlamaktadır. İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliğince de tespit edildiği üzere Cumhurbaşkanının bulunduğu yer darbeciler tarafından dahi bilinmezken, böylesine ciddi, önemli ve başarısızlık halinde ağır müeyyideleri olan bir konuda hangi bilgiye dayanılarak ve nasıl bir planlama yapılmıştır? Bu çelişki iddia konusu planın gerçekliğine ve ciddiyetine şüphe düşürecek niteliktedir.

5.Marmaris olayına ilişkin iddianamede Marmaris'e gidecek olan helikopterlerin saat 23.00 civarında Çiğli 2. Ana Jet Üssü'ne ulaştıkları, sanıklara emir komuta eden sanık Gökhan Şahin Sönmezateş'in “Saat 01.00-01.30 civarında yine Çiğli üssünde bulunan askeri hat üzerinden Akıncı Üssüne bağlanarak Hüseyin Yılmaz'dan Cumhurbaşkanının Turban Otelinde olduğu bilgisini aldım” dediği, sanıkların Marmaris'e vardıklarında Cumhurbaşkanının kaldığı oteli bulmak için çevrede bir süre yürüyüp araştırma yaptıkları ve tanık olarak ifadesi alınan Atilla Barbaros Teoman'a Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konakladığı otelin yerini sordukları belirtilmektedir.

Bu nasıl bir planlamadır ki, sanıklar olay gecesi 23.00 itibariyle bir araya geldikleri halde, nereye gideceklerini ve operasyonunun konusunu bilmemektedirler. Sanık Sönmezateş Cumhurbaşkanının Marmaris'te kaldığına ilişkin bilgiye saat 01.00-01.30 civarında ulaşmıştır. Böylesine ciddi ve herhangi bir aksaklık bulunması halinde planlayanlar bakımından büyük bir risk bulunan bir olayda, operasyonun hedefindeki Cumhurbaşkanının yerinin dahi bilinmiyor olması ve bunun olay gecesi öğrenilmiş olması esasında planlama aşamasında ciddi bir aksaklık bulunduğunu, iddia edildiği gibi günler öncesinden planlama yapıldığı iddiasının tutarlı olmadığını göstermektedir. 

İddianamede belirtilen bazı ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla  sanıklar “özel bir operasyon yapılacağı”, “bir görev çıkabileceği” şeklindeki gerekçelerle olay saatinden önce görevlendirilmişlerdir. Nereye, ne zaman, nasıl, kimlerle operasyon yapılacağı bilgisine sahip değillerdir. Operasyon yapılacak bölgenin, mahallin coğrafi özellikleri, nüfus yoğunluğu, koruma altında olup olmadığı, karşılaşılabilecek riskler ve çatışma ihtimali, koruma bulunmakta ise hazırlanan ekibin (ki yere inen ekipte sadece 23 kişi vardır) bu eylem için yeterli güce/sayıya sahip olup olmadığı ve sair hususlarda hiçbir planlama ve organizasyon bulunmadığı anlaşılmaktadır. Darbe yapmak isteyen kimseler, başarısız olmaları halinde bunun sonuçlarını da bildikleri için bütün hesaplarını buna göre yapar ve en kısa zamanda, kesin sonuç almak üzere hareket ederler. Böylesine ciddi bir eylem için yapılan tek şey sanıklardan müteşekkil bir ekip oluşturulması ve nereye gideceklerini dahi bilmeden hazır vaziyette saatlerce bekletilmesidir. Bu nedenle eylemin önceden planlı olduğu ve iddiaya konu edilen hedefe yönelik bulunduğu konusunda büyük bir soru işareti bulunmaktadır.

6.Öte yandan sanıklar saat 23.00 civarında Çiğli'de hazır oldukları halde, eylem için 3 saatten fazla bekletilmişlerdir. Cumhurbaşkanının kaldığı otelden ve Marmaris'ten ayrılmasından sonra harekete geçmişlerdir. Sanık Gökhan Şahin Sönmezateş'in “Saat 01.00-01.30 civarında yine Çiğli üssünde bulunan askeri hat üzerinden Akıncı Üssüne bağlanarak Hüseyin Yılmaz'dan Cumhurbaşkanının Turban Otelinde olduğu bilgisini aldım” dediği belirtilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, sanık Sönmezateş'in Akıncı üssünden irtibat kurduğu ve bu senaryonun içinde olan kimseler sanıkları bilerek oyalamış ve Cumhurbaşkanının ayrılmasından sonra harekete geçmesini sağlamışlardır. Bu kanaate ulaştıran veriler şunlardır:

a)Cumhurbaşkanı Erdoğan darbe girişimi gecesi 16 Temmuz saat 00.04 sıralarında Marmaris'te kaldığı otel önüne çağrılan yerel gazetecilere açıklama yapmış, bir gazetecinin “Efendim siz nerede olacaksınız, burada mı olacaksınız, Marmaris'te mi olacaksınız?” şeklindeki sorusuna “Hayır, hayır” şeklinde cevap vermiştir(5).

Yine saat 00.24'te CNN Tu¨rk'e bagˆlanarak yaptığı konuşmada halkı meydanlara çağırmış ve “ben de cumhurbaşkanı olarak meydana geliyorum” demiş, spiker Hande Fırat'ın “siz de gelecek misiniz Ankara'ya” sorusuna “tabi tabi tabi” diye cevap vermiştir(6).

Buradan anlaşıldığı üzere, Cumhurbaşkanının Marmaris'te olduğu saat 00.04 itibariyle tüm Türkiye tarafından öğrenilmiş, Cumhurbaşkanı bu konuşmalarının akabinde Marmaris'ten ayrılacağını yine bütün Türkiye'ye duyurmuştur. 

Bu konuşmalardan sanıkları yönlendiren ve Akıncılar Üssünde olduğu değerlendirilen darbecilerin haberdar olmadıkları söylenemez. Nitekim iddianamede de bu davanın sanıklarıyla ilgili “darbe kalkışmasının yazılı, görsel ve sosyal medyada duyulmaya başladığı saatlerde şüpheliler arasında internete girenlerin olduğu” denilmektedir ki, buna göre sanıkların da Cumhurbaşkanının Marmaris'te olduğunu ve konuşmanın akabinde ayrılacağını öğrenmiş olmaları ihtimal dahilindedir. Kaldı ki, darbe girişiminin tüm şiddetiyle sürdüğü öyle bir ortamda kimse söylemese dahi, Cumhurbaşkanının Marmaris'teki otelden daha güvenli bir yere hareket edeceği kesinlikle öngörülebilir bir durumdur.

Sanık Sönmezateş saat 01.00-01.30 sıralarında Akıncı Üssündeki Hüseyin Yılmaz ile görüştüğünü söylemiştir ki o sırada sanıklar halen Çiğli'de bulunmaktadır. Sanık Sönmezateş eğer bu haberleri takip etmemiş ise, Akıncı Üssünde bulunan Hüseyin Yılmaz tarafından Cumhurbaşkanının yeri konusunda kendisine yanlış bilgi verildiği anlaşılmaktadır. Daha doğrusu Cumhurbaşkanı'nın Marmaris'ten ayrılacağı bilindiği halde ve sanıkların Çiğli'den hareket edip Marmaris'e varıncaya kadar çoktan oradan ayrılmış olacağının (ki aşağıda belirtileceği gibi sanıklardan çok önce otelden ayrılmıştır) değerlendirilmesi gerektiği halde sanıklar bilerek yanlış yönlendirilmişlerdir. 

b)Akıncı iddianamesine göre, Cumhurbaşkanlığı ATA uçağı Dalaman Havalimanı'nda park halinde bulunduğu sırada saat 00.43'te tepe lambası yanan siyah bir minibüsün uçağa yanaştığı, saat 00.46'da tepe lambası yanan bir başka aracın daha ATA uçağına doğru gittiği, saat 00.55'te bir itfaiye aracının ATA uçağına  doğru gittiği, saat 00.43'te giden siyah minibüsün 00.57'de buradan ayrıldığı görülmüştür(7). Burada anlatılan olay geçenlerde Cumhurbaşkanının Sevr benzetmesi yaparak anlattığı olaydır. Cumhurbaşkanının Marmaris'te olduğunu öğrenin darbecilerin, Cumhurbaşkanının bineceği uçağın kalkıp kalkmadığını kontrol ettikleri anlaşılmaktadır. Ne ilginçtir ki, Cumhurbaşkanına yönelik suikast veya derdest etme planı yaptıkları iddia edilen darbecilerin burada bu sonucu almaya yönelik (tuzaklama, uçağa bomba yerleştirme gibi) herhangi bir girişimleri olmadığı görülmektedir.

c)Yine Akıncı iddianamesinde belirtildiği üzere, Cumhurbaşkanı'nı taşıyan helikopterin saat 01.30'da Dalaman Havalimanı'na gelerek ATA uçağının bulunduğu yere indiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın saat 01.31'de helikopterden inerek Cumhurbaşkanlığı ATA uçağına bindiği, uçağın Dalaman'dan saat 01.43'te havalandığı ve saat 03.20'de İstanbul'a geldiği belirtilmektedir(7).

Cumhurbaşkanı 01.30'da helikopterle Dalaman Havalimanına geldiğine göre, otelden daha önceki bir saatte ayrılmıştır. Mesafe bilinmemekle birlikte hazırlık ve yolculuk dahil yarım saat sürse, saat 01.00 sıralarında otelden ayrılmış olduğu söylenebilir. Yani sanık Sönmezateş'in Hüseyin Yılmaz'dan bilgi aldığını söylediği saat 01.00-01.30 itibariyle Cumhurbaşkanı otelden ayrılmıştır. O sırada henüz Çiğli'de bulunan Sönmezateş'e Cumhurbaşkanı ayrıldıktan sonra veya ayrılış yaptığı dakikalarda Cumhurbaşkanının Marmaris'te olduğu bilgisi ulaştırılmıştır.

d)Yine 17.07.2017 tarihinde Sabah Gazetesi internet sitesinde yayınlanan bir haberde “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris'ten İstanbul'a gelişi sırasında uçağı ile kule arasındaki görüşmeler ortaya çıktı. Darbecilerin uçaklarını radarda gören kontrolör, Cumhurbaşkanı'nın pilotunu uyardı (kontrolörün “Akıncı'dan kalktığını öğrendik” dediği görülüyor). Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminin yapıldığı gece yarısından sonra Dalaman'dan TC-ATA kuyruk tescilli VIP uçağına binerek saat 01:43'de İstanbul Atatürk Havalimanı'na hareket etti. Bir saate yakın Biga semalarında bekleme yapan Gulfstream 550 tipi uçağa, F-16'lar eşlik etti. Ancak Gulfstream tipi uçağın İstanbul Atatürk Havalimanı'na 03.18'de inmesinden sonra darbeci F-16'lar, Bandırma'dan kalkan F-16'lar tarafından kovalandı” denilmektedir(8).

Yine Akıncılar iddianamesinde “02.10'da Akıncı Üssü'nden İstanbul üzerine 2 F-16 uçağı gönderildi. Şüpheli Erdem Erdoğan, mühimmat yüklü F-16 uçağıyla Akıncı Üssü'nden izinsiz kalkış yaparak İstanbul'a gitti. Burada alçak uçuş yapan uçak aynı gün saat 04.50'de Akıncı Üssü'ne döndü. Saat 02.18'de Akıncı Üssü'nden 1 F-16 uçağı izinsiz hareket etti.” denilmektedir(7). Bu uçakların TC-ATA uçağını takip eden uçaklar olup olmadığına ilişkin detay olmamakla birlikte, haberle birlikte değerlendirildiğinde bu uçakların TC-ATA uçağını takip eden uçaklar olması kuvvetle muhtemeldir. 

İlginçtir ki, Cumhurbaşkanına yönelik bir suikasttan söz edildiği halde, Dalaman'da olduğu gibi, burada da Cumhurbaşkanının uçağına yönelik herhangi bir eylem yapılmamış, aksine F-16 savaş uçaklarının Cumhurbaşkanının uçağını koruyup inmesine kadar eşlik ettikleri görülmüştür.

Buna göre, Cumhurbaşkanının bulunduğu TC-ATA uçağının havada bulunduğu esnada Akıncı Üssündeki darbecilerin yönlendirdiği F-16'lar tarafından gözetim altında tutulduğu, haberde darbeciler tarafından yönlendirilen F-16 uçaklarının TC-ATA uçağını baştan beri takip ettiklerine ilişkin bir bilgi verilmediği, ancak uçağın Biga semalarında 1 saate yakın beklediği esnada F-16'ların da takipte olduğunun anlaşıldığı (tahminen saat 02.10-03.20 zaman diliminde), Akıncı Üssünde bulunup darbeyi yöneten ve sanık Sönmezateş'i Marmaris'e yönlendiren kişilerin Cumhurbaşkanının Marmaris'ten ayrıldığını ve İstanbul'a döndüğünü kesin olarak bildikleri, buna rağmen Sönmezateş'i ve beraberindeki 38 sanığı Marmaris'e yönlendirdikleri anlaşılmaktadır. Yukarıda da açıklandığı üzere başından biri ciddi bir planlama ve organizasyon bulunmayan eylemin bu şekilde konusuz kaldığı ve esasen sanıkların bu olayda darbe planından başka bir planın parçası olarak kullanılmış oldukları ortaya çıkmaktadır.

e)Çiğli 2. Ana Jet Üs Komutanlığı'nın İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıya göre 3 adet helikopter saat 02:14'te Çiğli meydanından kalkış yapmıştır. Buna göre sanıklar Çiğli'de toplanmalarından itibaren 3 saat, Cumhurbaşkanının yerel gazetecilere yaptığı ve Marmaris'ten ayrılacağını söylediği açıklamadan 2 saat ve Cumhurbaşkanının fiilen Marmaris'ten ayrıldığı saatten itibaren yaklaşık 1 saat ve uçağının Dalaman'dan hareket ettiği 01.43'ten itibaren tam 31 dakika sonra Çiğli'den havalanmışlardır. Sanıkları Marmaris'e yönlendiren irade Cumhurbaşkanının Marmaris'ten ayrılmasını beklemiş ve nihayet sanıkları 31 dakika sonra harekete geçirmiştir. Esasen bu haliyle Cumhurbaşkanına yönelik eylemin konusuz kaldığı anlaşılmaktadır. 

Yukarıda yazılı bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur ki; saat 02.00 sıralarında sanıkları Cumhurbaşkanına yönelik operasyon için Marmaris'e yönlendiren darbeci üst irade, aynı dakikalarda Cumhurbaşkanının uçağını koruyup gözetlemesi için F-16 uçaklarını havalandırmış, bu uçaklar Cumhurbaşkanının uçağı inene kadar uçağa eşlik edip ayrılmışlardır.

Cumhurbaşkanının Marmaris'ten ayrıldığı bilindiği halde, sanıklar adeta bile bile bir  tuzağın içerisine gönderilmiştir.

f)Marmaris olayı iddianamesinde, helikopterlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir süre önce ayrıldığı Marmaris ilçesindeki otelin bulunduğu bölgeye saat 03:20 civarında geldikleri,  sanıkların 03:30 civarında otel bahçesine giriş yaptıkları belirtilmektedir. Akıncılar iddianamesinde Cumhurbaşkanlığı uçağının saat 03.20'de İstanbul'a geldiği belirtilmektedir. Yukarıda belirtildiği gibi, Cumhurbaşkanının yaklaşık saat 01.00 sıralarında otelden ayrıldığı kabul edilirse şayet (01.30'da Dalaman Havalimanında olduğu kesindir), sanıkların Cumhurbaşkanının otelden ayrılmasından 2-2,5 saat sonra otele geldikleri anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanının İstanbul'a indiği dakikalarda, sanıklar da Marmaris'e iniş yapmışlardır.

Sanıkları bu şekilde eylem veya planlama konusuz kalacak şekilde olay yerine yönlendiren Akıncı Üssünde konuşlu darbeci iradenin bütün bu hareketlilikten habersiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Bütün bu hususlar, Cumhurbaşkanının olmadığı bir otele sanıkları yönlendiren kişilerin başka bir hesap içerisinde oldukları gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.

7.Cumhurbaşkanı otelden ayrılmasına rağmen Cumhurbaşkanlığı koruma polislerinin otelde beklemeye devam etmesi de büyük bir soru işareti olarak karşımızda durmaktadır.

a)Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çeşitli tarihlerdeki demeçlerine göre darbe girişiminden önceden haberdar edildiği anlaşılmaktadır. Kimden ve hangi saatte bilgi edindiği konusunda ifadelerde çelişki olmakla birlikte, nihayetinde darbe girişimi başlamadan önce haberinin olduğu kesindir. 

Yine Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler 07 Ekim 2016 tarihli savcılık ifadesinde yanında bulunan MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın (darbe ihbarını) Cumhurbaşkanına haber vermek amacıyla Cumhurbaşkanı koruma müdürü Muhsin'i telefonla aradığını, Muhsin'e “dışarıdan bir saldırı olursa yeterli gücü, silahı ve adamı olup olmadığını” sorduğunu, karşı taraftan ne cevap verildiğini bilmediğini, ancak aynı soruyu tekrar sorduğunu ve olumlu cevap almış olacak ki “kolay gelsin” diyerek telefonu kapattığını beyan ettiği, 15 Temmuz çatı davası iddianamesine göre bu konuşmanın saat 19.26'dan kısa bir süre önce yapıldığı anlaşılmaktadır.

MİT tarafından 22 Mayıs 2017'de TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonuna gönderilen raporda da şöyle denilmektedir: “Bu esnada, Müsteşara yönelik saldırı ihbarı teyit ve tekzip edilmemiş olmasına rağmen gelişmelerin bildirilmesi amacıyla Müsteşar tarafından, Cumhurbaşkanının Koruma Müdürü aranmış ve Cumhurbaşkanının müsait olmadığının öğrenilmesi üzerine, Koruma Müdürüne bir anormallik olup olmadığı ve muhtemel tehditlere karşı hazırlıklarının bulunup bulunmadığı sorulmuştur. Koruma Müdürünün, herhangi bir anormallik olmadığı ve güvenlik tedbirlerinin yerinde olduğu yönündeki ifadesi üzerine Müsteşar, Genelkurmay Başkanının makamında Kara Kuvvetleri Komutanından haber gelmesini beklemeye devam etmiştir.”

Buna göre, gündüz saatlerinde MİT'e yapılan ihbarın MİT Müsteşarına saldırının ötesinde bir içerik taşıdığı ve esasında darbe girişimi olarak değerlendirilerek koruma müdürü vasıtasıyla Cumhurbaşkanına haber verildiği ve tedbir alınması husususun konuşulduğu anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ancak darbe girişimi başladıktan sonra yukarıda belirtilen konuşmalarına müteakiben Marmaris'ten ayrılmış, ancak buna rağmen koruma polisleri otelde bekletilmeye devam edilmiştir.

b)Marmaris olayı iddianamesinde, Cumhurbaşkanlığı Koruma Daire Başkanlığı Yakın Koruma Şube Müdürlüğünde görevli polislerin Erdoğan'ın Grand Yazıcı Turban Otelden ayrılması sonrasında, güvenliği sağlamak ve üstlerinden talimat almak üzere otelde kaldıkları belirtilmektedir.

c)Sanık İsmail Yiğit duruşmada: “Cumhurbaşkanı oradan ayrıldığı halde korumalarını neden, kim orada bıraktı? Cumhurbaşkanı ayrıldığı halde bizi oraya kim gönderdi ve bizi onlarla karşı karşıya bıraktı.” dediği(9), sanık Erkan Çıkat'ın “Biz otele gittiğimiz zaman orada özel timler önlem almıştı. Bizi infaz etmek istediler. Cumhurbaşkanı'nın kıl payı kurtulduğu açıklandı. Bizden önce oraya giden kim? Bizi oraya gönderip polisle çatışmaya girmemizi sağlayan kim? Kimler bizi kandırdı. Bizi infaz etmeleri için polise emri veren kim? Bizim görüldüğümüz yerde öldürülmemiz emrini veren kimler?” dediği(10), yine sanık Muammer Gözübüyük duruşmada: "O gece Cumhurbaşkanının Koruma Müdürü polislere “Buraya askerler gelecek. Gelmezse sağı solu tarayın, çatışma çıkmış görüntüsü verin' diye konuşmuş. Cumhurbaşkanının Koruma Müdürü de gelip ifade vermesini istiyorum" dediği(11) görülmüştür (Diğer sanıkların da benzer ifadeleri vardır). MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü ile yukarıda belirtilen görüşmesi sanık Gözübüyük'ün bu ifadesini doğrular niteliktedir; yani koruma polislerinin askerlerin geleceğinden haberdar edildikleri anlaşılmaktadır.

d)İddianamede adı geçen 73 müştekiden çoğu polis memurudur. İddianamede içeriğinde Cumhurbaşkanlığı Koruma Daire Başkanlığı Yakın Koruma Şube Müdürlüğünde görevli olan ve Erdoğan'ın Otelden ayrılması sonrasında otelde kalan polis memuru sayısı 22 olarak gözükmektedir. Yine İzmir İl Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şube Müdürlüğünde görevli 8 polisin ismi müşteki olarak belirtilmiştir. (Bu isimler müşteki isimleri olup, sayılarının daha fazla olması mümkündür.) Yerel Marmaris polisinden de görevliler bulunmaktadır. Otelin kendi güvenlik görevlileri de mevcuttur. Sonuç olarak otelde kalan polis sayısı, otele gönderilen sanık (23) sayısından kat kat fazladır. 

e)Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın korumaları Erdoğan ayrıldığı halde neden otelde kalmıştır? Erdoğan'ın her ayrıldığı yerde korumalar bir süre bekletilmekte midir, böyle bir uygulama olmuş mudur? İddianamede “güvenliği sağlamak” üzere denilmekte ise de, ortada güvenliği sağlanacak kimse kalmadığına ve otelin kendi güvenliği ve yerel polis de bulunduğuna göre sayıca sanıklardan daha fazla olan bu korumalar ve İzmir Özel Harekat Şube Müdürlüğünden gelen polisler neyin güvenliğini sağlayacaktır? Darbe girişimi gibi son derece ciddi ve acil bir durum bulunduğu halde, bu korumalar hangi saikle boş otelde bekletilmektedir? Yoksa sanıkların olay yerine sevk edileceği konusunda bilgi sahibi olup da, bundan dolayı mı korumalar otelde bekletilmiştir? 

f)Planlama ve organizasyonda ciddi bir eksiklikle hareket eden, belli bir aşamaya kadar hangi amaçla Marmaris'e geldiklerini dahi bilmeyen, hedef bölgede kendilerini neyin beklediğinden habersiz, coğrafi koşullar ve operasyon mahalli oteller bölgesi hakkında hiçbir araştırmaları olmayan sanıklar, kendilerini hazır kıta bekleyen koruma polisleri, özel harekat polisleri ve yerel polis tarafından karşılanmış, adeta bir kumpasın, tuzağın içerisine  çekilmişlerdir. İlk ateşin hangi taraftan geldiği konusunda tarafların farklı beyanları olduğu, sanık beyanlarına göre ilk ateşin koruma polisleri tarafından açıldığı ve bunun üzerine kısa bir çatışma yaşandığı, sanıkların özel eğitimli, gece görüş dürbünü dahil tam teçhizatlı ve ağır makineli silahlarla donatılmış askerler olmasına ve yine makineli tüfek bulunan helikopter destekli olmalarına rağmen sadece kendilerini korumaya aldıkları ve ciddi bir karşılık vermeden olay yerinden uzaklaştıkları görülmektedir. Olayda 2 polis memurunun şehit olduğu ifade edilmiş ise de, bu polislerin sanıklar tarafından açılan ateşle mi, yoksa dost ateşi denilen diğer polislerin açtıkları ateşle mi öldükleri bile tam olarak belli değildir ve başkaca ciddi bir yaralanma bulunmamaktadır. Oysa az önce belirtildiği üzere bu koşullarda bir katliam olmaması içten bile değildir. Bu da sanık savunmalarını desteklemekte, sanıkların çatışmaya girmeden ve planlayıcıların amaçlarını boşa çıkartarak olay yerinden uzaklaştıklarını göstermektedir.

g)Sanık Gökhan Güçlü'nün duruşmada “Bizi oraya gönderenler Cumhurbaşkanının bölgeden uzaklaştığını bilmesine rağmen polisle çatışmamızı isteyip, katliam yapılmasını istedi.”(10) şeklindeki beyanından ve bir üst bölümde yapılan tespitlerden anlaşılacağı üzere, gerçekte sanıkların olay mahalline Cumhurbaşkanını almak veya Cumhurbaşkanına suikast yapmak üzere gönderilmedikleri, zira sanıkları bu yere yönlendiren Akıncı Üssündeki darbecilerin Cumhurbaşkanının çok daha önceden oradan ayrıldığını kesin olarak bildikleri, amaçlarının sanık askerleri polisle karşı karşıya getirip adeta bir katliam yapılması ve bu şekilde Cumhurbaşkanına suikast algısının güçlendirilmesi ve darbe girişiminin arkasındaki gerçek planın işletilmesi olduğu değerlendirilmektedir.

8.Sonuç olarak, darbe girişiminin yaşandığı gece saat 02.00 sıralarında sanıkları Cumhurbaşkanına yönelik operasyon için Marmaris'e yönlendiren darbeci üst irade, aynı dakikalarda Cumhurbaşkanının uçağını koruyup gözetlemesi için Akıncı Üssünden F-16 uçaklarını havalandırmış, aynı anda Cumhurbaşkanının uçağına Atatürk Havalimanına inene kadar eşlik edip ayrılan uçaklar da görülmüştür. Cumhurbaşkanının Marmaris'den ayrıldığı bilindiği halde, sanıkların bile bile bir kumpasın, tuzağın içerisine gönderildikleri, sanıkların darbe planından başka bir planın parçası olarak kullanılmış oldukları anlaşılmaktadır.

[Dr. Ali Uyandıran] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]

DİPNOTLAR:
1- http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/erdogani-sozcu-buldu-1315631/  
2- http://odatv.com/sozcu-gazetesi-calisanlari-icin-karar-2605171200.html 
3-http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/cumhurbaskani-erdogandan-alti-gundur-haber-yok-1315162/ 
4-http://t24.com.tr/haber/15-temmuz-gecesi-erdoganin-marmaristeki-yerel-gazetecilere-yaptigi-aciklama-neden-yayinlanmadi,371675  
5- https://youtu.be/MA1h_B-ElU0 
6- https://youtu.be/Dd1DvDrv3EQ 
http://www.cnnturk.com/turkiye/erdogan-milletimizi-meydanlara-davet-ediyorum  
7-http://www.karar.com/guncel-haberler/dakika-dakika-15-temmuz-darbe-girisimi-baslangic-binbasinin-mite-ihbari-son-dakika-haberleri-434715 
8-http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/07/17/o-gece-erdoganin-ucagi-ile-kule-arasindaki-konusmalar 
9-http://m.haberturk.com/gundem/haber/1407624-cumhurbaskani-erdogana-suikast-girisimi-davasinda-besinci-durusma 
10-http://m.haberturk.com/gundem/haber/1409028-cumhurbaskanina-suikast-girisimi-davasinda-altinci-durusma 
11-http://m.haberturk.com/gundem/haber/1410579-cumhurbaskanina-suikast-girisimi-davasinda-yedinci-durusma 

"Dua, yerçekimi gibi bir güç ve gerçektir” [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak “Eğer  duanız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var?” (Furkan Suresi, 25/77) buyuruyor. Hadis-i Şerifte “Dua, ibadetin iliği, özüdür.” buyuruluyor. Aslında bütün kâinattan, Allah’ın huzuruna bütün varlıklardan birer çeşit dua yükselmektedir: Bütün çekirdekler, tohumlar bir dua halinde Cenab-ı Haktan istekte, duada bulunup; “Yâ Rabbi Senin güzel isimlerinin tecellileri olan sanat eserlerini, nakış ve motiflerini göstermemiz için bizlerin fidan, ağaç ve çiçek olmamıza imkân ver.” diye  âdeta yalvarırlar. Cenab-ı Hak da onların bu dualarını kabul ederek onları büyütür, sünbüller halinde çiçekler açıp meyve vermelerini sağlar…

Hayvanlar âleminde de, kendi dilleriyle, ihtiyaçlarını arzetmelerine karşılık, güçlerinin yetmediği noktalarda, isteklerinin tam zamanında yetiştirilmesi de bir nevi dualarının kabülünü gösterir.

Hatta, insanların fennî, teknik ve teknolojik buluş ve keşiflerinin arkasında da ihtiyaç ve ızdırar (mecburiyet ve çaresizlik) diliyle yapılan dualar vardır. En büyük buluş ve keşiflerin savaşlar ve sıkıntılar döneminde meydana gelmesi bu neviden duaların kabulünü gösterir… Fransız filozofu Alexis Carrel “Dua, yer çekimi gibi bir güç ve gerçektir.” demektedir…

Günümüzün en büyük dertlerinden birisi de strestir. Dua, insanı stresin sıkıntı ve baskılarından kurtarır. New York Psikiyatri Enstitüsü ile Colombiya Prespyterian Tıp Merkezinin farklı ülkelerinden 40 bin kişi üzerinde bir depresyon araştırması yapmıştır. Buna göre, 1950’den sonrasında doğan neslin en büyük hastalığı DEPRESYON’dur. Bu hastalık zaman ilerledikçe katlanarak artmaktadır. Depresyonun sebepleri de şöyle sıralanmaktadır: “Allah’a inanışın zayıflaması, ölümden sonraki hayata imanın ortadan kalkması, kadınların,  baskılar sebebiyle kendilerini güzel olmak zorunda hissetmeleri, evlilik münasebetlerinin çatırdaması, zehirli maddelerin gündelik yaşayışa girmesi…”

Kurtuluş en başta iman, Allah’a güven ve ciddi duadır…

Bize gelen e-maillerden birisini sizlere aktarmak istiyorum: 

“Hapisten çıkmış bir ablanın ziyaretine gittik. Altı aydır içeride idi. Moralinin nasıl olduğunu merak ediyorduk. Sıkıntıdan tam yedi kilo vermiş ama gayet dinç… Üzerinde bir ağırlık hissediyor. Gıybetten uzak duran bir evliya gibi duruyordu. Tabii ki, başından geçenleri ağlaya ağlaya, bazan gülerek, bazan da özlemle anlatıyordu. Yanına vardığımızda içeride bıraktığı, mağdur ve mazlum arkadaşlarına mektup yazmakla meşguldü zaten… Aramızda dünyalar vardı gerçekten… Tertemiz olmuşlar… İlk gittiğinde koğuşta çok insan yokmuş. Orada müthiş bir mütevelli teyze varmış. Bu teyze çok çekmiş. İlk girdiğinde masaları, tabakları yokmuş. Yemeklerini pet şişelerde yemişler… Pek Medrese-i Yusufiye havası yokmuş. Koğuşta İŞİD  ve ablalar aynı yerdeymiş. Ablalar ibadet yapmaya başlayınca İŞİDÇİLER  ‘Siz bid’at yapıyorsunuz!..’ diyerek bunların boğazlarına sarılmışlar. Bizimkiler de ‘Burada can güvenliğimiz yok’  diye dilekçe yazmışlar. Bunun üzerine Birinci Koğuşta bütün ablaları toplamışlar. Sekiz kişilik yerde on altı kişi olmuşlar. Yatakla, masa derken bir seccadelik boş yer kalmış. Orada da bir çok PKK’lı ve Romanlar varmış. Her gün PKK’lılar slogan atarken, Romanlar göbek atarken, bizimkiler de Yasin Suresi, Fetih Suresi ve Cevşen Duası okuyorlarmış. Sonra skeçler, voleybol maçları da ilave olmuş… Ama mânevî anlamda pek büyük bir gelişme olmuş… Kur’an-ı Kerim öğretimi başlayınca, Ha, Hı… Tecvidli çıkarılan harfler kelimeler ile koğuş inliyormuş… Bir abla aynen Kâbe imamları gibi Kur’an okuyormuş. Okunanları ağlayarak dinliyorlarmış. Birden cezaevinin şekli azap olmaktan nimet ve lütuf olmaya dönüyormuş. Her gün için bir rüya saati koymuşlar. Efendimizi (S.A.S.), Hz. Ali’yi ve Hz. Ebu Bekir’i görüyorlarmış… Şimdi dışarıdan bakan bir gözle ablamız diyor ki: “Dışarısının daha zor olduğunu anladım. Ama bu zulmü işleyenler sadece benim bile hakkımı ödeyemeyecekler…”

Tekrar içeriye dönerek ablamız şunları söylüyor: “Son pazartesi günü oruç tuttuk. İftara az kala dua ettim… Birden gardiyan seslendi ve tahliyemi söyledi. Bir anda elden ayaktan kesilip yere düştüm, ağlayarak. İnanamadığım için gardiyana yalan söylüyorsun, dedim. Diğer ablalar hemen gelip yüzümü gözümü öptüler. Sonra ben toparlanıp dışarı çıktım. Tabii kimsenin haberi yok. Dışarısı karanlık… Dışarıda kediler ve köpekler var. Altı aydır ilk defa köpekleri görüyordum. Eve geldim ama sabaha kadar uyumadım. Ertesi gece telefon alarmı çalınca, gardiyan aramaya  geldi zannettim. Hâlâ kendimi koğuşta zannediyordum. Pazar günü attığım mektubu bir-iki gün sonra evde kendim aldım… Pazartesi günü oruçlu ağızla nasıl bir dua ettim ki, Cenab-ı Hakkın böyle bir icraatı oldu, şimdi onu düşünüyorum.”

Evet dua çok mühim. Eğer bir de konsantra olup, eşref-i  saati yakalayabilirsek… Üç aylar ve Ramazan-ı Şerif de eşref-i saatin mühim atmosferlerindendir… 

[Abdullah Aymaz] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Nazım Hikmet, neden yurtdışına çıkmıştı? [Ali Emir Pakkan]

“13 yıl hapis yattım. İşlemediğim bana yüklenen bir suçun cezasıydı bu. Hapisten çıktıktan sonra 50 yaşımda askere almak istediler. Askere giderdim ancak askere alıp harcayacakları haberini aldım. Kaçıyordu vurduk, deyip öldüreceklerdi. Kaçmak zorunda kaldım.”

Türkçenin en büyük şairlerinden Nazım Hikmet Ran (1902-1963), yurt dışına çıkışını böyle anlatıyordu. 

Devir, bugünkü gibi ‘tek parti ve tek adam’ devriydi. Farklı düşünenler ve muhalifler, rejim için “düşman” kabul ediliyor, onları yargılamak için özel mahkemeler kuruluyordu. Düşman bazen ‘irtica’ bazen ‘komünizm’di. 1947’de İçişleri Bakanı Şükrü Sökmen Süer, komünist tehlikeyle nasıl mücadele ettiklerini anlatırken; “Başta Nâzım Hikmet olmak üzere bir takım şairler ve romancılar, sanat kisvesi altında komünist fikir ve inançlarını yaymaya başlamışlardı.” demişti. (Legal görünümlü illegal örgüt safsatasına benziyor değil mi? )

Şair Nazım Hikmet, 1925-1937 arasında onlarca soruşturma geçirdi. Yazdıklarından dolayı hakkında 11 kere dava açıldı. Şiirleri yasaklandı. Kitapları toplatıldı. İşkence gördü, hapis cezasına çarptırıldı. “Komünizm propagandası yapmak, gizli örgüte üye olmak, halkı rejim aleyhine kışkırtmak’ la suçlanıyordu. Yazmaktan ve mücadeleden vazgeçmedi.

Nihayet 1938’te Halk Partisi iktidarı, şairin kalemini kırmaya karar verdi. Daha önceki davalarda ya delil yetersizliğinden ya da af kanunları ile serbest kalmıştı. Hukukun askıya alınabileceği özel bir mahkemede yargılanması gerekiyordu. Üyelerinin çoğu hukukçu bile olmayan iki ayrı askeri mahkemenin karşısına çıkarıldı. Suçlama tanıdıktı: Darbeye teşebbüs…

1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde dava başladığında Nazım Hikmet, nasıl bir kumpasla karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Kesinlikle beraat edeceğine inanıyordu. İddiaya göre; Nazım, askeriyede bir gizli örgüt kurmuş, öğrencilere komünizm propagandası yapıyordu.

Nazım, suçlamaları reddetti. Şair’in anlattığına göre; 1937 yılı ağustosunda bir gün İpek Sineması’nda yanına bir Harp Okulu öğrencisi sokulmuştu. Nazım, bu gencin bir provokatör olduğuna kesinlikle inanıyordu. Başından savdı gitmedi. “Nâzım Bey, ben polis filan değilim. Sizin fikirlerinizi beğeniyorum, daha etraflı öğrenmek istiyorum, yararlanmak için…” dedi. Nazım, bu konuşmadan daha çok şüphelendi. İçeri girince polis müdürüne telefon ederek, resmi askeri elbise giydirip polisleri peşine düşürmemelerini söyledi.

Adı Ömer Deniz olan bu Harp Okulu öğrencisi dört ay kadar sonra, 3 Aralık 1937’de, bir Ramazan Bayramı öncesi, bu kez Nişantaşı’ndaki Selçuk Apartmanı’na gelmişti. Nazım’ın bu görüşmede Deniz’e, ‘Erata, cumhuriyetten sonra komünizmi öğretin’ dediği iddia ediliyordu.

Mahkemede hem Nazım Hikmet hem de Ömer Deniz bu iddiayı yalanladı. Deniz mahkemedeki sorgusu sırasında, ilk ifadesinin baskı altında alındığını, Nâzım Hikmet’in, kendisine, ‘erata önce cumhuriyeti, sonra komünizmi anlatırsınız’, gibi bir söz etmediğini açıkladı. Nazım, “Suçsuzum, beraatımı ve tutukluluk halime son verilerek tahliyemi talep ediyorum.” dedi. Ancak askeri mahkeme 29 Mart 1938’de “askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik” suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm etti. İstanbul’a Sultanahmet Cezaevi’ne sek edildi.

Nazım’ın adı, aynı yılın haziran ayı sonuna doğru Donanma Komutanlığı’nda açılmış başka bir soruşturmaya da karıştırıldı. Donanma Komutanlığı’ndan gelen görevliler Şair’i alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.

“Yayımcılık yoluyla komünizm propagandası yaptıkları” iddiasıyla Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı ve Kerim Korcan da gözaltındaydı. Emniyet binası Sansaryan Hanı’nda, bir aya yakın bir süre işkenceye tabi tutuldular.

Nâzım Hikmet’in kitaplarını okuyan pek çok astsubayla onların tanıdıkları, yakınları da gözaltına alındılar. Donanma Askeri Mahkemesi’ndeki yargılama 10 Ağustos 1938 günü Erkin gemisinde başladı.

Hamdi Alevdaş adlı bir astsubay, sanıklardan Hamdi Alev’in evinde, 1934 yılında Nâzım Hikmet’le konuştuğunu, sonra iki kere de Erenköy’deki Mithat Paşa Köşkü’ne gittiğini söylüyordu. İddiasına göre, Nazım, ondan erlere gelen mektupları okuyup ailesi yoksul olanları saptamasını, adreslerini almasını istemişti. Bu yoksul ailelere yardım edilecekti. Nâzım Hikmet’i dava kapsamına dört yıl öncesiyle ilgili böyle kanıtsız, tanıksız bir suçlama sokuyordu.

1936 yılında Türk Ceza Kanunu’na sol hareketleri cezalandırmak için konulmuş olan ünlü 141 ve 142. maddeler ‘cebir’ yani güç unsuru varsa cezalandırmaya izin veriyordu. Nazım Hikmet ve arkadaşlarının eylemlerinde ise en ufak bir cebir unsuru yoktu! Ancak, her ne olursa olsun sanıkların mahkum edilmelerine önceden karar vermiş olan tek parti iktidar Meclis’e jet hızıyla bir tasarı sundu! 16 Temmuz 1938’de yapılan bir değişiklikle yalnız eylemi değil, düşünceyi açıklamayı da cezalandırmak mümkün hale getirildi! (Paralel yapı ile mücadele için alt yapı hazırlıyoruz, sözlerini hatırlayın) Böylece Roma Hukuku’nun en önemli prensiplerinden biri olan “Yasa olmadan suç olmaz, daha önce kabul edilmiş yasa olmadan ceza verilemez” şeklindeki genel hukuk ilkesi ihlal edildi.

Nazım Hikmet ve arkadaşları yargılanırken ceza hukukunun en temel ilkeleri çiğnendi. Ortada ne tahrik edilen askerler, ne de isyan vardı. Yeterli delil ve suçun cezasının verileceği kanun maddeleri de bulunmuyordu. Davanın bitmesinden bir yıl sonra kanunlardaki boşluklar dolduracaktı. Nazım’ın toplamda 28 sene 4 ay hapis cezasına çarptırıldığı davalardaki hukuksuzluklardan bazıları şöyleydi:

-Harp Okulu ve Donanma komutanlığı askeri mahkemelerinde Ceza Hukuku’nun ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkeleri çiğnendi. Cezaları görevsiz mahkemeler verdi.

-Askeri Usul Yasası’na göre sanıkları savunacak avukatları Adli Âmir’in onaylaması gerekiyordu. Harp okulu askeri mahkemesinde Nâzım Hikmet’i savunmak isteyen İrfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmedi.

-Askeri Usul Yasası’na göre, beş yargıçtan birinin Hukuk Fakültesi mezunu olması yeterliydi. Mahkeme üyelerinin çoğunluğu subaylardan oluşuyordu ve tümü soruşturmayı başlatan komutanın emrinde bulunuyordu. Yani yargı bağımsızlığı yoktu.

-Donanma davasında askeri mahkeme, yargılama konusu eylemlerin komünist örgütlenme niteliği taşıdığını ve Nazım’ın böyle bir amaçla hareket ettiğini açıklamasına rağmen TCK’nın 141-142. Maddesine göre değil Askeri Ceza Kanunu’nun 94. Maddesine göre hüküm verdi. Bu ceza hukukunun en temel ilkesi olan ‘kanunilik’ ilkesine aykırıydı. Mahkeme görevsizlik kararı vermeliydi. Komünizmle ilgili eylemler askeri mahkemenin görev alanına girmiyordu.

-Mahkeme son soruşturma aşamasında toplanan delillerle değil ön soruşturma sırasında oluşturulan delillere dayanarak mahkumiyet kararı verdi. Dosyada sadece ön soruşturmada işkence ile alınan bir ifade vardı! 94. maddedeki “askeri isyana tahrik” suçunun yasal delilleri de oluşmamıştı. Nazım birden fazla askeri kişi ile görüşmemişti. Mahkeme bunu da kabul etti. Cezanın üst sınırdan verilebilmesi için askeri hizmete zarar vermesi koşulu da araştırılmadı! Asker kişi ile yaptığı konuşmanın içeriği tartışılmadı.

-Dönemin başbakanından, içişleri bakanına kadar bütün aktörleri davaları yakından takip etti. Şükrü Kaya, Donanma Komutanı’ndan gelişmeleri an ve an öğrendi. Mahkeme üzerinde baskı kuruldu. Medyada Nazım ve arkadaşlarını ‘suçlu’ gösteren haberler birbirini izledi. Uzak yakın dost akraba kim varsa mahkemeye sevk edildi.

-Avukatların, “iddianamede bir suç öğesi bulunmadığını, bu sebeple bu davanın düşmesi gerektiğini” belirten sözlerine Savcı Şerif Budak; “Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz” diyecekti.

-Mahkeme, Adalet Bakanlığı’ndan gelen; “Listede isimleri yazılı olanlar, her Türk vatandaşının okuması için neşredilmiş kitaplardır.” Yazısını dikkate almadı.

-Sanıkların ifadeleri değiştirilmeye zorlandı, fiziki ve psikolojik işkenceye uğradılar. Bir tanık, kendisine makam ve para teklif edilerek bilgi toplamaya zorlandığını itiraf etti.

Nâzım Hikmet, bomboş bir dosyadan ve iddiaları çürütmesine rağmen önce Askeri Ceza Kanunu’nun 94. Maddesine göre 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi. Ardından bir kez de ’orduda komünist örgüt kurmak’ suçundan 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. Yasal indirimler yapıldıktan sonra cezası 28 yıl 4 ay ağır hapis olarak bağlandı. Aynı davada Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir 15 yıl, diğer sanıklar 18 yıl ile 3 yıl arasında cezalara çarptırıldılar. Cezalar 29 Aralık 1938 tarihinde onandı.

Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı sağlık nedenleriyle 6 aylığına serbest bırakıldılar. Kıvılcımlı ülkeden kaçmaya çalışırken yakalandı hapse gönderildi. Nazım ise kendi iradesiyle hapse geri döndü. Muhtemelen bir şekilde affa uğrayacaklarına inanıyordu. Halbuki, tam 13 yıl boyunca, hapiste kalacaktı.

14 Mayıs 1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilan ettiği genel afla hapisten çıktı. Ancak baskılar bitmedi. Sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrıldı. Öldürüleceğine dair bilgiler gelmişti. Bir suikast girişimine maruz kaldı. 17 Haziran 1951'de Karadeniz'den bir gemiyle Bulgaristan'a kaçtı. Sürgündeyken vatandaşlıktan çıkarıldı. Yurda dönemedi. 

Nazım Hikmet, ‘vatan hain’ yaftası ile vatandaşlıktan çıkarılmasına çok üzüldü. “Evet vatan hainiyim’ başlıklı şiir ile duygularını dile getirdi: 

"Evet vatan hainiyim

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Nazım Hikmet, Türkçenin en büyük şairinden biri kabul ediliyor! 2009’da yeniden Türk vatandaşlığına kabul edildi. 

Şiirleri dillerden düşmüyor. Nazım Hikmet hayranlığını bugün yapmak marifet değil, şair hapislerde çürütülürken ve ülkeden ayrılmak zorunda bırakılırken neredeydiniz? Yüzlerce yazar yine hapiste ve sürgünlerde Nazım'ın yaşadığını yaşıyor, Neredesiniz? İktidar kasabına dur diyecek misiniz? 

[Ali Emir Pakkan] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Malta dosyaları ile ucunu gösterdiler...[Faruk Mercan]

Malta dosyaları ile ucunu gösterdiler: Kirli işlerine rehin düşmüş Saray rejiminin akıbeti...

2015 yılı Kasım ayına gidelim. 

Suriye sınırında Rus uçağının düşürülmesinden hemen sonra, Rusya devlet televizyonu Saraydaki şahıs ve oğlu hakkında yayınlara başladı. 

Saraydaki şahsın oğluyla yaptığı 17 Aralık'ın meşhur “sıfırlama” konuşması günlerce yayınlandı Rusya devlet televizyonu'nda... 

Daha neler yayınlamadı ki Rusya devlet televizyonu.. Haberlerden birinin başlığı şöyleydi mesela: “Ankara'nın IŞİD ile petrol ticareti...” 

Sonra, Saraydaki şahıs Rusya'ya yanaşmaya başladı. Güya Putin özür dileyecekti, ama o Putin'e bir özür mektubu gönderdi. O tarihten sonra, Rus medyası Saraydaki şahıs aleyhine yayınları durdurdu. 

Geçtiğimiz günlerde, bu sefer Avrupa kanadından bazı yayınlar geldi. 

“Malta dosyaları” denilen belgelerde, Saraydaki şahıs ve en yakın mutemedinin gizli servetlerinin çok küçük bir bölümü ifşa edildi. Mutemedinin Hollanda'daki 140 milyon euro'luk gemileri, gayrimenkulleri ve kendisine “hediye” edilen 25 milyon dolarlık petrol tankeri... 

Bunlar gerçekten çok küçük rakamlar... 

Bakın mesela, Michael Rubin, 23 Mart 2017 tarihli Twitter mesajlarında ne diyor: 

“Recep Tayyip Erdoğan artık yolun sonuna geldi. Acaba Erdoğan çaldığı paraları nerede sakladığını bilmediğimizi mi zannediyor? Acaba Erdoğan, Katar parasıyla ödeme yapamadığı zaman gerçekte kaç kişi kendisini izleyecek?” 

Bu tarihin bir önemi var. Amerika'da tutuklanan Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, 23 mart 2017 günü Amerika'ya giriş yaptı. FBI tarafından adım adım takip edilen Atilla, 27 mart günü Türkiye'ye dönmek üzere havaalanında iken gözaltına alındı ve ertesi gün çıkarıldığı mahkemede tutuklandı. 

Michael Rubin, haber kaynakları kuvvetli bir Türkiye uzmanı... Sanıyorum, 23 mart günü Amerika'ya giriş yapan Mehmet Hakan Atilla'nın yakalanacağını öğrendi ve bu mesajları attı. Atilla'nın tutuklanmasından bir kaç gün sonra, tutuklanacak üçüncü kişinin Bilal Erdoğan olacağını yazdı Rubin... 

“Malta dosyaları”nın devamında neler var bilmiyoruz. Yayınlanır mı yayınlanmaz mı, onu da bilmiyoruz. 

Ama Rıza Sarraf dosyası, bütün ağırlığıyla ortada duruyor. Rıza'nın Saraydaki şahsın eşine ve oğluna verdiği paralarla birlikte... Rıza'nın Türkiye'de kurduğu bütün rüşvet ağı ile birlikte.. 

O yüzden Saraydaki şahıs bütün gücüyle Rıza'yı hapisten kurtarmaya çalışıyor. Siz bakmayın, medya önünde Fethullah GülenHocaefendi'yi gündeme getirmesine, Amerika'da bir numaralı gündem maddesi Rıza'yı kurtarmak... 

Michael Flynn'e bu sebeple kanca attı Saraydaki şahıs... Flynn, Beyaz Saray'daki işini kaybedince bu sefer New York eski Belediye Başkanı Guliany ve ABD eski Adalet Bakanı ile anlaştı. 

Peki Rıza'yı FBI, New York'taki savcılar ve hakimlerin elinden kurtarabilir mi? 

Bunu hayal ediyor, ama Amerikan yargı sistemine bakıldığında bu imkansız... Rıza'nın duruşması 30 ekim tarihinde yapılacak ve dosyası gerçekten çok ağır... 

Evet, Kasımpaşalı fakir aile çocuğunun iktidar ve servet hırsıyla girdiği kirli ilişkilerle nasıl rehin düştüğünün hikayeleri bunlar... 

Rusya'ya rehin düştü, gitti Putin ile anlaşmak zorunda kaldı. Tıpış tıpış, Putin'in her dediğini yapıyor şimdi... O tarihten beri bir defa bile Rusya'ya efelendiğini duydunuz mu? 

Katar'a rehin, çünkü Katar, onun kara kutusu... Şimdi öğreniyoruz ki, 15 Temmuz'dan sonra, Katar'dan 150 kişilik bir silahlı ekip Türkiye'ye gelerek kendisini bir kaç gün Sarayda korumuş. 

Rıza Sarraf'a rehin, çünkü, Rıza her şeyi onun onayı ile yaptı. Bir Saray tetikçisinin itiraf ettiği gibi, Rıza başından itibaren bir Saray projesi... 

Böylesine kirli işlere girdiğiniz zaman rehin düşmeniz kaçınılmaz... 

Sadece dışarıda değil, içeride de bir çok kişiye rehin Saraydaki şahıs... Bir kaç yıldır bütün hukuksuz işlerinde kullandığı üst düzey bürokratlara ve yargı mensuplarına rehin mesela... 

Böyle olunca, onu rehin tutan güçlerin biri veya birkaçı, günü gelince her şeyi ortalığa serer. İşte o zaman, Michael Rubin'in dediği gibi yolun sonudur. 

Belki şimdi bu kirli dosyaların sadece “ucunu” gösteriyorlar. Ama, kirli işlerine rehin düşmüş bütün rejimlerin akıbeti aynıdır. Son kullanım tarihleri bittiğinde, yolun sonu gelmiş demektir. 

Olan Türkiye'ye oluyor maalesef... Koca bir ülke, iktidar ve servet hırsı ile gözü kararmış bir kişinin eliyle resmen sıfırlandı. 

Devlet kurumlarını birbirine düşürdü, birbirine kırdırdı Saraydaki şahıs... Emniyet'i, yargıyı, TSK'yı böyle sıfırladı. Kimilerini elde edip saflarına çekerek, insanları birbirine vuruşturarak... 

Aynı oyunu, dışarıda da oynayacağını zannediyordu. Ama Kurtlar sofrasında rehin düştü. 

Bu yazıyı yazdığım dakikalarda, uluslararası haber ajansları çok önemli bir haberi geçmeye başladı. Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, teröre destek verdiği gerekçesiyle Katar'la bütün ilişkilerini kestiler. 

Suudi Arabistan ve Mısır, hava sahalarını Katar uçaklarına kapattılar. Suudiler, Katar'ı IŞİD ve El Kaide'yi desteklemekle suçluyor. Saraydaki şahsın, stratejik ortağım dediği ve neredeyse ayda bir gittiği kara kutusu Katar... 

Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da, ABD Başkanı Trump'ın İslam ülkelerinin devlet başkanları ile bir araya geldiği terörizmi önleme amaçlı İslam zirvesinde Saraydaki şahsın olmayışına bir de bu açıdan bakın... Amerika'nın Suriye'de IŞİD ile mücadelede Türkiye'yi değil, YPG'yi tercih etmesini hatırlayın. 

Bu acıklı hikayenin sonunu hep birlikte göreceğiz. Sadece, zamanın çıldırtıcılığına karşı ve başımıza gelen musibetlere karşı biraz daha sabır çekerek... 

[Faruk Mercan] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]

Dardayız Ya Rab [Bahattin Karataş]

Her şeye gücü yetene çağrı

Muradın nedir bilmiyoruz.. ya Rab!..

Ama Zât-ı Celaline, Sıfât-ı bâkemaline hakaretler var.!

Şirkler koşuluyor... Allah'ım.!

Kur'anınla alaylar edildi.

Pastalar yapıldı yenildi.

Allahım görüyorsun.!

Habib-i Edibin Muhammed Mustafa (s.a.s)'a haşâ hakaretler edildi.. Masumken ebkemler tarafından hata isnad edildi.

Engel olamadık, olamadık ya Rabbi! İtiraf ediyoruz.

Kur'anına sahip çıkamadık!..

Peygamberine sahip çıkamadık!..

Dinimizin içi boşaltıldı. Dinine sahip çıkamadık.

Helaller haram. Haramlar helal sayıldı. Helal ve haramını koruyamadık..

Kur'anla yan yana koyarsak tanınmayacak vaziyetteyiz.

Ayetler tahrif edildi.

Elimiz gücümüz zaten yoktu.

Sen vardın hep bizimle..

Uhud'daki Mus'ab gibi kolumuzu kanadımızı kestiler budadılar, Sancağını tutamıyoruz artık...

Tutan başımıza da darbe üstüne darbeler iniyor.. Allah'ım görüyorsun.. Şek şüphemiz yok.!

Sabursun biliyor ve iman ediyoruz!.

Hakimsin hikmetin var.. Amenna.!

Günahkarız ya Rab!..Hata, tuğyan aciz ve fakr kulluğumuzdan..

Bu cevr u cefâ, bu zulüm, bu hakaret! Bu iftira bu isnad!..

Nedendir ya Rab ne zamana kadar?

Ey kimsesizler kimsesi!..

Kimseler hep terk ettiler bizi.

Yakışırız, yakışmayız bilmiyoruz.

Ama yalnız kaldık bu işte.!

İster Rabia gibi "herkes sevdiğine kavuştu" diyelim..

İşte !.Görüyorsun!.. Yalnızız..

Bize gel demez misin artık?

İster Habbab gibi" metâ nasrullah!.."

Diyoruz bahtına düştük..

Kapında dilenciyiz boynu bükük bekliyoruz..

Senden başka da hiç kimseyi ama hiç kimseyi

Kimse edinmedik.

Kimsesiz kaldık..

Ey Kimsesizler kimsesi!..

Kimsemiz olmaz mısın?

"Beni çağırın.. Çağrınıza gelirim" diyorsun.

Kulun olamadık, biliyoruz. Ama günahlarımızdan dolayı sesimiz kısık çıksa da ya Rab!.

Vallahi billahi tallahi seni çağırıyoruz sana yalvarıyor, senden diliyor ve dileniyoruz.. Yetti artık.. İyyake nabüdü ve iyyake nestain... Perişan halimize seni çağırıyoruz.. Gel artık..

Hem de başta Efendiler Efendisi'nin ince nahif derin amik ses ve soluğuyla, nefesleriyle...

Göğsümüz kalkıp iniyor.

Ellerimiz açık.

Gözlerimiz nemli.

Boyunlarımız bükük.

Semaya bakıyor, rahmetini intizardayız..

Ne zaman?

Ne zaman ya Rab?

Mazluma imdadın?

Medet ! medet ! imdat! imdat !..

Bütün peygamberler ve nebilerin (a.s) sesleri ve soluğuyla..

ve de müstecab dualarıyla..

El aman el aman..Ya hennan ya mennan!!

Bütün Ashab-ı Kiramın r.anhüm ve

Bütün müceddidin-i kirâmın r.a.

Ve bütün evliyaullahın himmetiyle

Münacaat ve yakarışlarıyla,

Sızlanan yakaran ne kadar kalb ve gönül varsa hepsiyle yakarsak yalvarsak kabul buyurur musun ya Rab ?!.

Ne olur bizi başka kapılara gönderme!.

Biz Senin kapı kullarınız...

Senden başkasının değil..

Ya Rab!. Seniniz vallahi billahi seniniz..

Sen bizim Rabbimizsin..Çöz çöz ki ya Rab dermanımız kalmadı...

[Bahattin Karataş] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]

Mahrumiyetler İçinde Ramazan-ı Şerif [Mehmet Ali Şengül]

Yıllar, aylar, gece ve gündüzler insanlığın hizmetine sunulan, Allah’ın Kudretinin alâmetlerindendir. Aylar ve günlerin üstünlüğü, içerisinde vukû bulan hadiselerle değer bulmuştur. Onlara değer kazandıran olaylar da, Rabbimizce takdir buyurulmuştur. 
     
Bu önemli ay ve günleri, müminler iyi değerlendirirse, ömür dakikaları ve ahiret hayatları adına çok kazançlı ve bereketli olduğunu göreceklerdir. İnsanlar, Allah’ın hikmetle yaratıp, donatıp, hizmetlerine sunduğu kainata ve yaratılan bütün varlıklara dikkat nazarla bakmalı ve Kudret-i Sonsuz’u görüp ders-i ibret almalıdırlar. 
     
Rabbimiz Al-i İmran suresi 190. Ayette, “Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette bir çok deliller vardır” ve Bakara suresi 164.ayette, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökden indirip ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların durmasında, elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.” Buyurmakta, bu hakikatleri hatırlatmaktadır. 

Ramazan-ı Şerif, kulun Allah’a yaklaşmasına vesile olan, maddî-manevî duygularını âhirete bağlayan, insanı şu misafirhane-i dünyada âhiret hayatını kazanmaya yönlendiren, zayıflayan dînî hissiyatını canlandıran, ibadet ağırlıklı ve içinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini barındıran mübarek bir aydır. 
    
Bir kudsî hadiste Rabbimiz, “ ...Oruç benim içindir, O’nun mükâfatını ancak ben vereceğim” buyurmaktadır. (Buhari) Allah emrettiği için tutulan bu oruç, Allah’ın nâmütenâhi ikramda bulunduğu, envâî türlü konserve edilmiş nimetlerinin, hususiyle her yudumu hayat olan suyun kıymetini hatırlatmaktadır. 
    
Ramazan-ı Şerif, bir arınma ve temizlenme kurnasıdır. Allah Resûlü’nün (sallallâhü aleyhi ve sellem); “Her kim inanarak ve karşılığını Allah’dan bekleyerek Ramazan-ı Şerifi ihya  ederse, geçmiş günahları bağışlanır” buyurmaktadır. (Buhari, Müslim) 
    
Nebiler Nebisi (sallallâhü aleyhi ve selem) “Sahur yapın. Şüphesiz sahurda bereket vardır.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim) Müminler, gecenin en sessiz, en bereketli zaman dilimi olan sahur vaktinde kalkar, aynı zamanda kabir âleminde ışık ve nur olacak teheccüd namazını ve akâbinde hem hılkat-i evvele, hem de ba’sü ba’del mevte işaret eden Sabah namazını eda eder, tesbihat ve duadan sonra da, Haşir suresinin son üç ayetini okurlarsa (bu ayetlerin Akşam namazından sonra da okunması gerekmektedir), meleklerin salatına ve şehid-i uhrevî olma şerefine mazhar olurlar. 
    
Bu mevzuyla alakalı, Makil bin Yesar’ın (ra) rivayet ettiğine göre, Efendimiz (sav) “Her kim sabahleyin üç kere ‘Eûzü billahi-s Semi-il Alîmi mineş-Şeytanirracim’ der ve Haşir suresinin son üç ayetini okuyacak olursa, Allah ona akşama kadar salat edecek yetmiş bin meleği vazifeli kılar ve onlar ona salat ederler. O gün ölürse şehid-i uhrevî olarak ölür. Aynı şekilde, akşam da bunu yaparsa meleklerin salâtına ve şehid-i uhrevî olma şerefine mazhar olur” buyurmaktadır. (Ahmet bin Hanbel, Tirmizi) 
    
Ramazan-ı Şerif, Kur’an ayıdır. Bu ayda Cibril (as) ve Efendimiz sallahü aleyhi vesellem karşılıklı mukabelede bulunarak Kur’an’ı okumuşlar ve bu sayede Kur’an’ın arızasız bir kelâm-ı İlahî olduğunu teyit etmişlerdir. O günden bugüne, ümmet-i Muhammed hakkında feyiz ve bereket kaynağı olan Kur’an-ı Müciz-ül Beyan, müminler tarafından Ramazan ayında mukabele şeklinde okunmaktadır ama, müminlerin büyük çoğunluğu itibariyle muhtevadan haberi olmadığı bir gerçektir. 
    
Maalesef günümüzde, kıymet ve değeri tam olarak kavranmasa da, muhteva derinliğini anlamaya çalışmakta olan ehl-i iman da var. Ne var ki, onu insanlara sevdirebilme gayreti içinde olan, bundan dolayı da, gece gündüz çile ve ızdırap çeken, hapishanelerde, çilehanelerde meşru olan bütün haklarından, çoluk-çocuk ve anne-babalarından, hürriyetlerinden, inandıkları gibi yaşamaktan mahrum bırakılan, canlarına kıyılıp arkalarında gözleri yaşlı yetimler bırakan ve davanın derdiyle yanan, bin bir zahmetle oruçlarını tutup namazlarını eda etmeye çalışan kadın-erkek gönül mimarı mü’minler ve mü’mineler, bu mübarek ayda Kur’an’dan istifade etmeye çalışmaktadırlar. 
   
Ramazan-ı Şerif, mânen beslenme, feyiz ve bereket olduğu kadar, aynı zamanda, bir sağlık ve diyet ayıdır. Orucun insan için, zihinsel ve fiziksel sağlığa katkı sağladığı, bedenimizi ve irademizi disipline ettiği, kan dolaşımını artırdığı, damarları temizlediği, hücrelerin yenilenmesini sağladığı, karaciğerin ve bütün organların bu ayda istirahat edip dinlendiği mütehassas hekimler tarafından ifade edilmektedir. 
    
İnsanlığın iftihar tablosu Efendiler Efendisi (sav); ‘Kıllet-üt taam (az yemeyi), kıllet-ül kelâm (az konuşmayı), kıllet-ül menam (az uyumayı)’ tavsiye buyurmuştur. Bu ölçünün hayata uygulanmasında Allah’ın emrettiği oruç çok uygun düşmektedir. 
     
Ramazan-ı Şerif, yetimlerin, fakirlerin, gariplerin, dünyada acından ölen insanların hatırlandığı müthiş bir yardımlaşma, dayanışma ve onların dualarından istifade etme ayıdır. Allah (cc); bu bereket ayında, kalbi şefkât ve merhametle çarpan kullarını yardım ve cömertlikte seferber ederek, bütün dünyadaki muhtaç olan fakir, garip ve yetimlerin imdadına koşturup, iftar yaptırabilmek için adeta yarıştırmakta, böylece bu mübarek ayın bereketinden istifade etmelerini sağlamaktadır. 
     
Ramazan-ı Şerif ayında, hayır ve bereketleri saymak ve sınırlandırmak mümkün değildir. Oruç ibadetinin ve diğer ibadetlerin gerçek hikmetini; ancak Rabbimiz bilir. Biz kullara düşen vazife, ihlas ve samimiyetle Rabbimiz’i ve Efendimiz’i (sav) memnun edecek tavır ve davranış içinde olmaya çalışmaktır.  Ramazan-ı Şerif; emir ve itaatteki inceliğin, oruç ve diğer ibadetlerdeki hikmetlerin hissedildiği, beden ve ruhta kazanılan güzelliklerin adıdır. 
    
Kararmış gönülleri aydınlatan, kirlenmiş uzuvları temizleyen, Şeytan’ı yerindirip müminleri sevindiren, Rahmetin sağanak sağanak yağdığı, Allah’ın ‘Istığfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim, isteyen yok mu ona istediğini vereyim, dua eden yok mu, duasını kabul edeyim’ buyurduğu (Müslim) ve bu emr-i İlâhi’yi tebliğ için meleklerin kapı kapı dolaşmak üzere arza indiği, ayların sultanı, şerefli misafirimiz mübarek aydan, mü’minler istifade etmelidirler. 
    
Ramazan-ı Şerif, müminlerin bir yıllık geriye dönük hayatlarının hesabını Allah’a arz ettikleri aydır. Onlar günde beş defa mahşerde hesap veriyor gibi namazda, Allah’a karşı ciddi bir vakarla hallerini arz ederek muhasebelerini yaparlar. Onlar Hâkim ve Hakîm olan Allah’ın, bütün icraatını hikmetle yaptığı gibi, emrettiği namaz ve oruç gibi bütün ibadetlerde de, hikmetler gizlediğinin şuurundadırlar. 
    
Ankebut suresi 45.ayette Cenab-ı Hak, “...Muhakkak ki, namaz, insanı ahlak dışı davranışlardan, meşru olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” Buyurmaktadır. 
    
Ramazan-ı Şerifte insan, hakkını vererek ifa ettiği oruç sayesinde, bedeninden zararlı maddeleri atar. İnsan kendini kötülüklerden korumanın yanında, haram ve günahlardan uzak kalarak da ebedi hayatını muhafaza etmeye çalışır. Böylece “akıbet müttakilerindir” (Kasas Suresi,83) şerefine nail olur. 
    
Allah ümmet-i Muhammed’e, Ramazan-ı Şerif’lerini en iyi şekilde değerlendirmeyi, dinin ruhuna uygun bir hayat yaşamayı lütfetmesinin yanında, kâmil bir mü’min olma şerefine mazhar olmaları dua ve dileğiyle... 

[Mehmet Ali Şengül] 5.6.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Mehmet Görmez ateist mi? [Akif Umut Avaz]

İngilizce’de çok itibar ettiğim güzel bir kavram var: “Integrity.” Öyle bir kavram ki bu, karşılığı ahlak desen ahlak değil, haysiyet desen tam olarak o da değil. “Integrity” insanın kendi inandığı, benimsediği; inandığını ve benimsediğini söylediği ya da öyle inanmış ve benimsemiş gibi davrandığı inanç, değer ve ilkelerle ne kadar tutarlı olduğunu ifade eden çok yerinde ve kullanışlı bir kavramdır.

Özellikle ahlak, etik ve inanç alanında pek çok şeyin izafi olduğu bir dünyada kendi inancımız, ahlakımız, ilkelerimiz ve değerlerimiz üzerinden başkalarını değerlendirmenin yol açtığı sorunlara bir çözüm olarak ortaya çıkan bu kavram, insanları bizzat kendi benimsedikleri ahlaki normları, değerleri, inançları ve ilkeleri üzerinden değerlendirmeyi esas alır.

“Integrity”, kendi benimsediğimiz inanç, değer ve ilkelerle başka insanların hal ve davranışlarının çelişmesini önemsemez. Ama o insanların bizzat kendilerinin inandığını söylediği veya öyleymiş gibi sunduğu inanç, değer ve ilkeleriyle tutarlılığına büyük kıymet verir. Bunlarla çelişmesini ise çok büyük sorun eder. Ki, bana göre de başkalarını değerlendirirken izlenmesi gereken doğru yol da budur. Hakkaniyetli olan, insanları kendi değerler terazisiyle tartmaktır.

SAMİMİ VE DÜRÜST ATEİSTLER KUSURA BAKMASIN!..

Bu uzun ve kavramsal girizgah, bu yazıda anlatacaklarımın insani değerlere sadık, kendi inandıkları şekilde ilkeli ve ahlaklı, benimsedikleri değerlerle tutarlı ve o çerçevede dürüst bir hayat süren ateistlerle bir alakasının olmadığını söylemek içindi. Tanıdığım, arkadaşlık ettiğim, dürüstlüğüne, insanlıklarına defalarca şahit olduğum çok sayıda ateist olduğunu da belirteyim. Zaten bu yazıda konu ve sorun edeceğim şey ateistler ya da ateistlik değil. Toplumda tepeden tırnağa sirayet etmiş mürailik ve dinbazlık hastalığını ifade ederken bu kavrama ihtiyaç duymuş olmam sakın ateistleri üzmesin. Yine de kastım dışı sürç-ü lisan edersem peşinen ateistler kusura bakmasınlar.

Sanırım artık sadede gelebiliriz. Soru şu: Bir ülkenin dini alanda en yetkin, ihlas ve samimiyet bakımından da en kavi olunması gereken makamında ateist biri oturabilir mi? Hele bu biri Kur’an kursları, camiler, imamlar, müezzinler, tüm dini yayınlardan sorumlu bir otoriteyse böyle bir şey mümkün olabilir mi? Integrity açısından tabii ki olmaması lazım. Peki durum öyle mi?

İnsanlara din anlatan, din üzerinden ahlak telkin eden, sürekli din üzerinden yaşamlarını şekillendirmelerini salık veren en tepedeki din adamının; Allah’a, meleklere, peygamberlere inanmaması, ahiret ve kader yokmuş gibi davranması büyük bir çelişki olmaz mı? Şayet böyle bir durum varsa bu o kişinin “integrity”sine büyük bir darbe olmaz mı?

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLERİN DARBE TUZAĞINDAKİ ROLÜ

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’den bahsediyorum. Tabii onun şahsında büyük çoğunluğu son asırların en büyük zulümlerinden birine iştahla ortaklık ve payandalık eden yüz bini aşkın Görmezgillerden, yani Diyanet imamlarından ve ilahiyat hocalarından…

Yaşanan zulümlerde, haksızlıklarda, adaletsizliklerde, haramiliklerde, yaygın ve sistematik işkencelerde Görmez’in kritik rolü önemli. Çünkü, önceden en küçük ayrıntısına kadar planlanmış bir zulüm sürecine toplumsal destek oluşturmak için kontrollü yapıldığına dair artık iyice yaygın bir kanaatin oluştuğu darbe görünümlü 15 Temmuz tuzak ve ihanetinin ana aktörlerinden biri ne yazık ki Mehmet Görmez. Tabii mobilize ettiği tüm din sektörü ve Diyanet camiası ile birlikte.

Senaryolarının inandırıcılığı için ciddi miktarda kan dökülmesine ihtiyaç duyan, sırf bu yüzden taammüden en az 249 vatandaşımızın ölümüne yol açan darbe tuzağının, sonrasında 50 bini aşkın insanın hapse atılmasının, 150 bin civarında insanın gözaltına alınmasının, bir o kadarının işlerinden güçlerinden ekmeklerinden edilmesinin, binlerce insanın şirketlerine, işyerlerine, evlerine barklarına el konulmasının, ancak Ortaçağ karanlığında görülebilecek ağır işkencelerin yeniden sistematik hale getirilmesinin, toplumun en temiz, en nezih, en dürüst, en iyi yetişmiş insanlarının şeytanlaştırılarak nefret objeleri haline getirilmesinin göbeğinde yer alan en etkili aktörlerden biri maalesef Mehmet Görmez ve teşkilatı.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI MI, PSİKOLOJİK HAREKATÇI MI?

Öyle olmalı ki, kontrollü ve tuzak darbenin kurgusunu, kareografisini, kastını ve icrasını planlayarak gerçekleştiren, bu işlerde oldukça mahir ve bir o kadar da tecrübeli MİT’in müsteşarı Hakan Fidan’ın darbe gecesini birlikte geçirdiği kişi Mehmet Görmez’den başkası değildi. Özel harp tekniklerinin en kıyıcısının eyleme sokulduğu gecenin ilerleyen saatlerinde Fidan ile Görmez’in akşam yemeğinde buluşmasının şüphesiz ki çok özel bir anlamı vardı. Bu yemek akabinde camilerin psikolojik harekat karargahları haline getirilip toplumun geniş bir kesiminde camiye, ezana, salaya alerji uyandırtacak derecede sabahlara kadar sala okunması bile Görmez’in darbedeki rolünün önemini göstermeye yeter.

Ama bu, tabii ki, Görmez ve kontrolündeki din sektörünün onbinlerce personelinin darbedeki rolünün tamamını anlatmakta yetersiz ve eksik kalır. Görmez ve avanelerinin 90 yaşındaki ninelerden üniversitedeki öğrencilere, kundaktaki bebeklerden ana karnındaki ceninlere kadar uzanan alçakça zulümlerin önde gelen payandalarından ve uygulayıcılarından biri olduklarını tarih mutlaka tüm tafsilatıyla yazacaktır.

İNSAN BİLE OLAMAYANLARIN MÜSLÜMANALIĞINI TARTIŞMAM AMA…

Hal böyle iken, Görmez ve büyük bir iştahla peşine takılan on binlerce imamın hakikaten Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere inandığını söyleyebilmek mümkün mü? Ancak, Allah ve ahiret korkusu olmayan, vicdan ve insanlıktan bînasip insan müsveddelerinin, istisnai ahlaksızlıktaki bir güruhun yapabileceği şeyleri nasıl olur da başında takke, sırtında cübbe, sabah akşam din-iman pazarlayan birileri yapabilir?  Normalde yapamayacaklarına göre, bu durumda, Görmez ve Görmezgiller familyasının ateistlerin zalim, gaddar, ahlaksız ve marjinal bir türünden insanlar olmadıkları nasıl söylensin?

İlke olarak düzgün bir insan bile olamayanların Müslümanlıklarını tartışmayı lüzumsuz görürüm. Ama burada durum farklı. Madem ki Görmez ve Görmezgiller en kesifinden “Müslüman” ve “imanlı” görünümündeler, öyleyse integritilerini kendilerini öyle gösterdikleri değerler üzerinden bir tartmak lazım. Öyle çok çetrefil ve sofistike deliller gösterecek halimiz yok. En basitinden, yani imanın 6 şartı üzerinden gitmek yeterli olur sanırım. Sistematik bir hal alan insan hakları ihlallerini, kul hakkını, anne karnındaki ceninlere kadar ulaşan zulümleri, işkenceyi, baskıyı, gasbı, haramiliği sorun etmeyen Görmez ve Görmezgiller familyasının inandıklarını iddia ettikleri Allah’la, İslam’la, imanla nasıl bir alakaları var hep birlikte bir çek edip görelim.

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLER ALLAH’A İNANIYOR MU?

Görmez’in ve o tipolojidekilerin inandığını iddia ettiği Allah (cc), Görmezgilleri Bakara Suresi’nin 85. Ayeti’nde “Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu halde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz…,” şeklinde tarif ediyor.

Sonra Bakara Suresi’nin 191. Ayeti’nde “Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır,” diyor. 217. Ayet’te “Zulüm ve baskı ise adam öldürmekten daha büyüktür,” diyerek bu hükmünü teyid ediyor. 193. Ayet’te ise mümin olanların vazifesinin zulme ortaklık değil zulme ve zalimlere karşı gelmek olduğunu şöyle ifade ediyor: “Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.”

Allah’a hakikaten inanan biri O’nun bu kadar açık ihtarlarına aymazlık ve kulak asmazlıkla, yapılan bunca korkunç zulüme payandalık ve ortaklık edebilir mi? Edebiliyorlarsa, böyleleri hangi yüzle Allah’a inandığını söyleyebilir?

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLER MELEKLERE İNANIYOR MU?

En’âm Suresi 93. Ayet’te deniliyor ki, “Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, ‘Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız,’ diyecekleri zaman hâllerini bir görsen.”

Nahl Suresi 28. Ayet’te ise “Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak onların canlarını aldıklarında, ‘Biz hiç bir kötülük yapmıyorduk,’ diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler yaptığınızı bilendir.” deniliyor.

Can almak dahil, Allah tarafından verilmiş türlü türlü vazifeleri olan melekleri de sanırım Görmezgiller sahte itirafçılar ve uyduruk gizli tanıklarla aldatmayı düşünüyor olmalı. Her şeylerini kayıt altına alan meleklere iman etmiş birilerinin bunca kul hakkına gönül rahatlığıyla girmeleri, bunca korkunç zulümlere ve işkencelere peynir ekmek yer basitliğinde destek olmaları düşünülebilir mi? Yaptıkları ve ortak oldukları zulümler neye inanıp neye inanmadıklarının somut delilleri değil mi?

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLER KİTAPLARA İNANIYOR MU?

İnandıklarını iddia ettikleri ilahi kitaplar gibi Kur’an-ı Kerim de kul hakkını, zulmü ve adaletsizliği men eden onlarca ayetle dolu. Allah’ın insanlara kitaplar gönderdiğine hakikaten iman etmiş olsalar, en son kitabı Kur’an-ı Kerim’in onca uyarılarına hiç kulak asmazlık edebilirler mi?

Biz yine de “kitaplara iman” bağlamında Nisâ Suresi’nin 153. Ayet’ini şöyle bir hatırlatmakla yetinelim: “Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ’dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve ‘Allah’ı bize açıkça göster’ demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı…”

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLER PEYGAMBERLERE İNANIYOR MU?

Allah’a, meleklere, kitaplara imanları açısından integritileri basitçe böyle olan Görmezgillerin iman ettiklerini söyledikleri peygamberlerle olan ilişkilerine de bir bakalım. Peygamber Efendimiz (sas) zulme, adaletsizliğe, haksızlığa ve hak gasbına karşı tavrını pek çok hadis-i şerifi’nde dile getirmiştir. Bunlardan birkaçını hatırlayalım:

“Bir kula haksız zulüm yapılır o da sabrederse, Allah onun izzetini dünya ve ahirette mutlaka artırır.”

“Kimin malı zulüm yoluyla elinden alınmak istenir ve bu yolda öldürülürse, o kimse şehittir.”

“Üç kişi vardır duaları reddedilmez: Âdil devlet başkanı, iftarını yaptığı zaman oruçlu, zulme uğrayanın duası.”

“Zulümden kaçının! Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır.”

“En efdal cihad, zalim sultana karşı hakkı söylemektir.”

“Her kim, kendine zulmedene beddua ederse, ondan intikamını almış olur.”

“İşleyene daha dünyadayken cezası çarçabuk gelmeye en layık günah, zulüm ve sıla-ı rahmin koparılmasıdır. Bu cezanın dünyada gelmesi ahiretteki cezaya kefaret değildir.”

“Kadı zulmetmedikçe, Allah Teâla onunla birliktedir. Zulme yer verdiği zaman onu terkeder, artık şeytan onunla beraber olur.”

Şimdi bunları söyleyen bir Peygamber’e ve peygamberlere inandığını söyleyen birileri bunca zulme ortak olabilir mi? Zulme ortak olanların peygambelere hakikaten inandıklarını kim savunabilir?

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLER AHİRETE İNANIYOR MU?

Bakara Suresi’nin 85. Ayeti’nde, kıyamete ve zımnen ahirete atıfla, “Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu halde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz… Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” deniliyor.

Mü’min Suresi’nin 17. Ayet’inde ise “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.”

Şûrâ Suresi’nin 40. Ayeti’nde “Ve kötülüğün karşılığı, ona benzer bir kötü cezâdır. Gerçekten de kim bağışlar ve barışı sağlarsa mükâfâtı, Allah’a âittir; şüphe yok ki O, zulmedenleri sevmez.”

Furkân Suresi’nin 19. Ayet’inde “(İlah edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse ona büyük bir azap tattırırız.” deniliyor.

Allah (cc) gönderdiği Kur’an’da bunları söylüyor ama Görmezgiller maşallah kıyamet, ahiret yokmuş gibi zalime yahşi çekmeye, haramiliğe, zulümlere ve alçakça işkencelere ortak olmaya tüm güçleriyle devam ediyor. Ahirete hakikaten iman etmiş olsalardı hiç böyle yapabilirler miydi?

GÖRMEZ VE GÖRMEZGİLLER KADERE İNANIYOR MU?

Görmezgillerin rahle-i tedrisinden geçmiş olup da fiilen zulmün parçası ve payandası olanlardan sıklıkla duyuyoruz. Zulümleri ceninlere kadar ulaştığı halde Allah’tan korkmazlıklarını, kuldan utanmazlıklarını “Gayretullah’a dokunacak dedikçe olan size oluyor,” diyorlar. Kendi alçakça zulümlerini Allah’a (cc) yamama şımarklığına ve azgınlığına sapıyorlar. Böylece, kadere imanlarının da aslında bir söylemden ibaret olduğunu ispatlamış oluyorlar.

Oysa Görmez, Görmezgiller ve beslemeleri, Ra’d Suresi’nin 6. Ayet’inde “Bir de senden, iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir. Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir,” denildiğini hepimizden iyi bilir.

Nahl Suresi’nin 61. Ayet’inde “Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler,” denildiğini de çok iyi bilirler.

Tâhâ Suresi’nin 111. Ayeti’nde, “Zulüm yüklenen mutlaka hüsrana uğramıştır.” denilir. Neml Suresi’nin 52. Ayetinde, “İşte zulümleri yüzünden harabeye dönmüş evleri! Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır.” denililirken aynı surenin 85. Ayet’inde ise “Zulümlerinden dolayı sözü edilen azap, tepelerine iner de artık konuşamazlar,” deniliyor.

Zulüm ile abad olan zalimlerin ahirlerinin berbat olacağının apaçık bir kaderi hüküm olduğunu defaatle ihtar eden Allah’a ve kadere hakikaten ne kadar iman etmiş olabilir ki bu Görmezgiller?

“Integrity” kavramı insanların ya göründüğü gibi olmasını ya da olduğu gibi görünmesini esas alır. Özüyle sözü bir olmayanları ise gerçek yalancılar, ahlaksızlar ve namussuzlar olarak görür, dışlar. Allah’ı, melekleri, peygamberleri, kitapları, kaderi ve ahireti dilinden düşürmeyip, dünyalıkları için bunları sermaye edinenlerin, sanki bunların hiçbiri yokmuş gibi en alçakça, en haysiyetsizce, en şerefsizce zulümlere ortak olmalarındansa kendi değerleriyle tutarlılık içerisindeki namuslu, ahlaklı, insani birer ateist olmaları tabii ki evladır. Doğrusunu elbette ki Allah bilir.

[Akif Umut Avaz] 5.6.2017 [TR724]