Türkiye’nin utanç sicili [Selçuk Gültaşlı]

Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin ilk tam yetkili başkanı olmasından hemen sonra Türk hakimler 6 ZAMAN çalışanını ağır hapis cezalarına çarptırdılar. 6 gazeteci 8 yıl 9 aydan 10 yıl 6 aya kadar değişen hapis cezaları aldı.

ZAMAN gazetesinin son sahibinin 86 yaşındaki babası Celal Afşar ‘silahlı terör örgütü yöneticiliği ve üyeliğinden’ tutuklandı. Mart 2016’da el konulduğunda ZAMAN gazetesi Türkiye’nin en büyük gazetesiydi, 15 Temmuz başarısız darbe teşebbüsünün ardından ise gazete yasaklandı. Aslında el konulduktan sonra gazetenin eleştirel yayın politikası bir gecede değişmiş ve hükümetin borazanları arasına katılmıştı. Gazetenin yasaklanmasının ardından ise hükümet neredeyse bütün ZAMAN çalışanlarına karşı bir cadı avı başlattı. Şu an meslektaşlarımın çoğu ya hapiste, ya saklanıyor ya da yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

2001’den bu yana Brüksel’de yaşamama ve darbe teşebbüsü yaşandığında Türkiye’de olmamama rağmen ben de silahlı terör örgütü üyeliğinden aranıyorum. ZAMAN çalışanlarına verilen cezalar AGİT, Gazetecileri Koruma Komitesi, Avrupa Gazeteciler Federasyonu ve başka bir çok basın yayın kurumu tarafından sertçe kınandı.

Meslektaşlarıma ağır hapis cezaları verilmesini sağlayan iddianame tam bir soytarılık belgesiydi. Delil diye iddianamede bol miktarda makale, haber ve bir de reklam vardı ama arkadaşlarımın silahlı terör örgütü üyesi olduğuna dair en ufak bir kanıt yoktu. Silahlı terör örgütü üyeliğinden yargılanıyorlardı ama kendilerina ait bir tek silah bile bulunamamıştı.

Kendilerini başarısız darbe teşebbüsüyle ilişkilendirmesi gereken ne bir mesaj, ne bir haberleşme metni ne de telefon görüşmesi vardı. Savcının delil diye sundukları yazdıkları makaleler ve haberlerdi. Mesela 75 yaşındaki Dr. Şahin Alpay’ın vakasına bakalım.

Alpay, Erdoğan’la ilgili eleştirel makaleler yazdığı için ‘algı mühendisliği’ yapmakla suçlanıyordu. Savcı suç unsuru olmadığını çok iyi bildiği için suç uydurmak mecburiyetindeydi. İddianame aynen şöyle diyordu: ‘Yazdıkları makalelerde herhangi bir suç unsuru yok gibi görünse de devlet adamları ve hükümet yetkililerinin haklarını ihlal etmişlerdir’.

Savcının hayret verici bir diğer icadı da ZAMAN’ın yaklaşan darbeyi tam olarak 9 ay 10 gün önceden biliyor olduğu iddiasıydı. Delil ise ZAMAN’ın yeni yayın dönemi için hazırladığı reklamın Ekim ayından itibaren bir kaç televizyon kanalında gösterime girmesiydi. İnanması zor ama iddianame şöyle diyordu: 5 Ekim’de örgütün web sayfalarında ve medyada ZAMAN gazetesi için bir reklam yayınlanmıştır. Yukarından çekilen bir şehir merkezinin görüntülerinin ardından siren sesleri duyulmakta ve ekranlarda bir bebek gülümsemektedir. Bu reklamın yaklaşmakta olan darbeyi haber verdiğini değerlendiriyoruz. Sirenler eşliğinde yıkılmış bir şehirle birlikte gülümseyen bir bebek profilini ihtiva eden reklamların başlamasından tam 9 ay 10 gün sonra, darbe gerçekleşmiştir. Bu, sade bir tesedüfle izah edilemez’.

İsveç’te sürgündeki Türk gazeteciler tarafından kurulan Stockholm Hürriyet Merkezi’ne göre şu an Türk hapishanelerinde 178 gazeteci bulunuyor, 143’ü ise aranıyor. Türkiye Çin’in açık ara önünde dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi. Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler 2018 basın özgürlüğü raporunda Türkiye’yi 180 ülke arasından 157. sıraya koyuyor. Bütün bu rakamlara rağmen Erdoğan Türk basınının Avrupa’daki en özgür basın olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın sınırsız yetkilerle başkan seçilmesinin hemen ardından 3 gazete ve bir televizyon kanalı daha kapatılarak, bütün mal varlıkları hazineye devredildi.

En kötüsü ise bir çok sağlık sorunu ile boğuşan 86 yaşındaki Celal Afşar’ın başına gelenlerdi. Afşar geçtiğimiz ayın sonunda kızı ve damadı ile birlikte tutuklandı. Celal Afşar, ZAMAN gazetesinin son sahibi Akif Afşar’ın babası. Akif Afşar ise şu an yurtdışında ve silahlı terör örgütü yöneticiliğinden aranıyor.

ZAMAN’a yönelik cadı avı bütün hızıyla devam ediyor. Eğer gazeteciler ya da gazete sahibine ulaşılamıyorsa akrabaları tutuklanıyor. Ne gazetemin patronları ne de meslektaşlarım bir terör örgütüne üye oldu. Tek suçları Erdoğan’ın otoriter yönetim tarzını eleştirmekti. Bunu yaparken demokratik olduğu zannedilen bir ülkede görevlerini ifa ettiklerini düşünüyorlardı.

Bu makale Güney Afrika’da yayınlanan The Star gazetesinde 19 Temmuz’da “Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olarak Türkiye’nin utanç sicili” başlığı ile yayınlanmıştır.

[Selçuk Gültaşlı] 23.7.2018 [Kronos.News]

Kalplerin Birleşme Noktası [Mehmet Ali Şengül]

Hac, Allah emrettiği için yapılması gereken ibâdetlerin en önemlilerinden biridir. Maddî, mânevî, bedenî ve rûhî bir ibâdet olup, İslâm’ın erkanındandır. Hac ibâdetinin içinde, namaz, oruç, zekat, sadaka, kurban, emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker  -iyiliği emretme, kötülüğü nehyetme- vardır.
   
İnananların, hâilsiz, perdesiz, Allah’a en yakın oldukları ve rahmet kapısına dokundukları, hallerini Rabblerine arz ettikleri en mukaddes mekânlarda yapılan bir ibâdettir. Bu ibâdet ile gönüller yıkanır, ruhlar kanatlanır, vicdanlar itminâna kavuşur.
 
O mukaddes ve mübârek yerlerde olmanın insana kazandırdığı mânevî atmosferle âdetâ dünya, insanın gözünden silinir, ötelere perdeler açılır.
 
Hac, kurban bayramında yapılır. Arefe günü Arafat’a çıkılır. O gün Arafat mahşer gibi kaynar. Dilleri, renkleri, kültürleri, gelenek ve görenekleri farklı milyonlarca insan, inanç diliyle, samîmiyet ifâde eden tavırlarla tanışır ve kaynaşırlar.
 
Hac ibâdetinin olmazsa olmaz şartlarından biri olan ihram, ölüm ötesi âlemi hatırlattığı gibi, emir ve yasaklara saygılı olunması gerektiği husûsunu da hatırlatır. Onun için ihramlıya belli prensipler getirilmiştir. Bu prensipler, Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’da şöyle ifâde edilmektedir:
 
“Hac mâlum aylardadır. Kim o aylarda haccı îfâya azmederse, bilsinki hac esnâsında; ne cinsel yaklaşma, ne günah sayılan davranışlarda bulunma, ne de tartışma ve sürtüşme câiz değildir. Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka onu bilir. Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı Takvâ (kötülüklerden korunma)’dır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl sâhipleri!” (Bakara sûresi, 197)
 
Niyet, kalbin kastıdır. Kul, Hacca giderken öyle bir niyet etmelidir ki, döndüğünde mânevi kirlerden temizlenmiş, annesinden yeni doğmuş gibi tertemiz, pırıl pırıl olacağına inanmalıdır. Bütün kötü arzu, istek ve niyetlerini bir yere hapsedip kilitlemeli, Allah’a kullukta ve insanlara muâmelede melekler gibi olmalıdır.
 
Hac’da sabır  en iyi arkadaştır. Mü’min hiç kimsede eksik ve kusur aramamalı, o türlü şeylere karşı âdetâ kör ve sağır olmalıdır. Şer’î hatâlar, rencide etmeden usûlünce hatırlatılmalıdır.
 
Hac bir şûrâdır. Bütün dünyadan gelen ehl-i îman orada buluşur, görüşür, dertleşir ve kaynaşırlar.
 
Hac bir mekteptir. İlimle, ibâdetle, zikir ve fikirle, irşad ve tebliğle hayâtı berketlendirmeyi, zamanı israf etmeden kullanmayı öğretir.
 
Hac aynı zaman da bir edeptir. Ehl-i îman, Allah ve Resûlü Efendimiz’in (sav) huzurunda derin bir murâkabe ve muhâsebe yaparak, Allah’ın sonsuz Rahmet Kapısı’nın açılmasına sebep ve şefaatçi yapmak üzere Salât-ü Selam’la selamlayıp gözyaşları ile günahları yıkamaya çalışmalı, edeple vedâlaşıp ayrılmalıdır.
 
Allah (cc), Kâbe’de, Ravza’da, Arafat’ta, Müzdelife’de ve Mina’da  rahmet duygularını kalplere akıtırken; kullar da içini O’na döker, isteklerini O’ndan ister, dertlerini O’na açar ve duâ duâ yalvarırlar. Mü’minler, kimin huzurunda olduklarının farkında olarak; “Ey bizim (yüce) Rabbimiz! Bize dünyâda da iyilik ve güzellik, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru!” (Bakara sûresi, 201) derler.
 
Duâ ve münâcatlarında sâdece kendileri için değil; perişan durumda olan âlem-i İslâm ve ümmet-i Muhammed’in (sav) vahdeti, kardeşliği, birlik ve beraberliği, zâlimlerin, ihânet şebekelerinin tasallutundan kurtulmaları için de  duâ etmeli, insanlığın huzûru adına yalvarmalıdırlar.
 
Hac ibâdeti, mü’mine ahlâk-ı İslâmiye’yi temsil etmeye vesîle olmalıdır. Çünkü mü’min, kendisine bakıldığında Allah’ı hatırlatan, herkesin örnek alacağı bir insan olmak için gayret etmelidir.
 
Mü’minler, Hac veya Umre’den döndükten sonra ilâhi dâvet vukû bulup bu dünyadan ayrılacağı âna kadar, mukaddes topraklarda elde ettiği aşk ve şevki, ihlâs ve samîmiyeti, vefâ ve sadâkati korumaya çalışmalı, onu yakınlarına, dost ve ahbaplarına anlatıp sevdirmelidirler.
   
Hacı adayı kardeşlerimizin kazasız belâsız huzur güven ve emniyet içinde hac ibadetlerini yapmalarını, umduklarına kavuşup korktuklarından emin olarak, yeryüzünde îman ve Kur’an hizmetinden dolayı zulüm gören ehl-i îmana Beytullah’da, Arafat, Müzdelife ve Minâ’da, Ravza-i Tâhire’de duâ etmelerini, aynı zamanda haclarının mebrur amellerinin makbul olmasını, böylece sıhhat ve âfiyetle yuvalarına dönmelerini yüce Rabbimiz’den dileriz.

[Mehmet Ali Şengül] 23.7.2018 [TR724]

15 Temmuz Tatil Olsun Mu? [Kadir Gürcan]

Kutlama, bayram, yad etme, hatırlama çerçevesinde ihdas edilen toplanmaların millet irfanına yerleşmesi, umumi bir kabule ulaşması zaman alıyor. Hatta bazen, ta başından luzumsuzluk ve suniliği bilindiği için kanun ile koruma altına alınıyor ki, üzerine bina edildikleri ucuz devrimler bir kaç on yıl içinde çöküp gitmesin. İlk günkü heyacanın devam edeceği vehmedilerek, kendi haline bırakıldığı için unutulup giden alayiş ve nümayişin haddi hesabı yok. Bu yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan toplumsal değişimin milli kutlamalarının nihai kaderi “O gün tatil mi?” piyasasına düşmek.

15 Temmuz Senaryo Darbesi'nin üzerindeki sis perdesi hala kalkmadığı için, nasıl kutlanacağı, hangi isimle yad edileceği, beklendiği ölçüde destan üretemediği için, açıkların nasıl kapatılacağı konusunda daha bir netlik yok. Kahramanları, müziği ve kurgu trajedisi için inandırıcılık üretilemedi. Filmin Esas Oğlanı'nı korumaya kararlıyız ama, tek başına bir senaryoyu izlenebilir kılmak o kadar kolay olmayacak.

Daha ilk günden itibaren, bizzat senaryo tertipçileri tarafından işin üzeri örtülmeye çalışıldığı için, uydurulacak destanın kahramanı kim olacak? Halk neyi kutlayacak? Zaten oy verip durduğu siyasi aktörleri mi? Tankın üzerine çıkıp kısa yoldan kahramanlık devşiren kimliği belirsiz bir takım ipsiz-sapsız takımını mı? Gerçi onların da gerçek yüzleri bir hafta içinde ortaya çıktı ya! Asıl acınası ve trajik durum, olay mahalline neden geldiğini bilemeyen zavallı askerciklerin hali ama, onlar 15 Temmuz Senaryosu'nun Erol Taş'ı olmak zorundalar. İktidar destekli yapımların şu an Esas Oğlan ekibi, İrani terörist ya da İŞİD tipi militan ve başı bozuk takımı. Kurgu tam bir Ortadoğu Klasiği. Her halde kahraman James Bond olmayacaktı. Hani şu kod adı 007 olan.

Yeni Başkan ve hükümet, 24 Haziran seçimlerinin telaşından biraz geç uyanınca 15 Temmuz hazırlıkları ihmale uğradı. Gerçi CB-MİT (Cumhurbaşkanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı), kutlama arefesinde, 12-13 Temmuz günlerinde, vaziyeti düzeltmek için, Ukrayna ve Afrika'nın fakir ülkelerinden para karşılığı insan ticareti ile bir şeyler denedi ama, pek ses getirmedi. Artık iyiden iyiye insan avına dönüşen tutuklama ve hapse atma işlemleri eski heyecanı uyarmıyor. Sözkonusu küçük ülkelerin kafatası avcıları yeterince tatmin ediliyor olmalı ki, onlar da bir şekilde Türkiye'den kendilerine sığınan masum insanları timsahların önüne atmaktan çekinmiyorlar. İyi ama, Başkanlık Seçimi öncesi halka vadedilen bunlar mıydı? Bu kadar yağıp gürledikten sonra, ortaya çıka çıka bu mu çıktı?

Bu yılki 15 Temmuz kutlamaları artık geride kaldığı için bizim tekliflerimiz gelecek sene için sözkonusu olup, şimdiden altyapısı ve zihni hazırlığı yapılabilir. Bu satırların yazarı, okuyucuları bir zahmetten kurtarmak için, 2019 takvimini bir yerlerden buldu ve gelecek yılın hazırlıkları için üzerine düşeni yapmaya başladı bile. Gelecek yıl 15 Temmuz, Pazartesi gününe denk geliyor. Bu kesin. Hicri Takvim gibi, Hilal'in görünmesine bağlı olmadığı için bir tartışma da olmaz. Gün ve tarih belli; 15 Temmuz, Pazartesi, 2019. Daha şimdiden üç günlük bir tatil paketi mayalabiliriz.

Son yaşadığımız sistem değişiminden sonra, Sayın Başkan'ın fiili olarak icranın başında olmasından dolayı, belirli gün ve haftalar için takdir edilecek tatil günlerinin açıklaması da herhalde kendisine layık görülür. Siyasi partilerin iktidar dönemlerinde, Başbakanların yaptığı en önemli görevlerden birisi, hatta meclis de bu tür kararlara dahil olarak kendisini haber ediyor ve Kurban-Ramazan Bayramı tatilleri konusunda derin(!) mütealalara şahit oluyorduk. 15 Temmuz'un en büyük aktörü hala hayatta olduğuna göre, muhtemel tatil miktarının ona bırakılması vefanın gereği. Zat-ı alileri tevazu gösterip-pek öyle olmaz ama- “Aman efendim, ne haddimize!”demesi halinde, aileden başka bir devletli bu tarihi icraatı vekaleten yerine getirebilir. Türk Siyasi Hayatı'nın bir aile şirketine dönüşmesini zaten kanıksadık. Tatil gibi lutufların aile fertlerinden birisi tarafından ilan edilmesi Saray Eşrafına karşı sempati uyarabilir.

15 Temmuz kutlamalarının geleneksel hale gelmesi, beraberinde bazı ihtiyaçları da gündeme getirecek. Birinci Cumhuriyet kurucularının asker kökenli olması, son yüzyıldaki milli kutlamalara bu mesleğin koyu yeşil renk tercihlerine zorladı. Erkek nufusun, askerde geçirdiği müddetin bu kabullenmede ne gibi bir tesiri olduğu noktasındaki hissi bağlılık da tekrar düşünülmeli. Hala bir çok aile, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki merhametli, babacan ve vatan evladını kendi oğlu ya da torunu sayan kumandanların birliklerde görev yaptığını falan zannediyor. Azizler, onlar çoktan öldü. Hatta onların Yeşilçam'daki konu aktörleri olan Nubar Terziyan, Kadir Savun ve Hulusi Kentmen de Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Şimdilik pek dile getirilmiyor ama, 15 Temmuz'da askeri camianın görüntüsü pek iç açıcı olmadı. Bu yüzden, yeşil çarşı elbisesi, kamuflaj ve nefti rengin önümüzdeki yıllardaki kutlamalarda tercih edilecek renkler arasında olmayacağı açık. Darbe Senaryosu'nda genelkurmay başkanı olan aktörün, iki sene sonra, 15 Temmuz'un sene-i devriyesinde meslek üniformasını çıkarıp, takım elbise ile bakanlığa razı olması bu ihtimali güçlendiriyor. Kostüm ve renkler hususunda fasl-ı müşterek sağlanana kadar, o nereden geldikleri bilinmeyen, İŞİD kılıklı gözü dönmüş tiplerin giydikleri ninja-siyahı giysiler, ellerindeki döner bıçaklar ve palalar ile stadyum gösterileri yapılabilir.

15 Temmuz'un tatil olması konusunda “Bu kadar insanımız öldü. O günü tatil yapmak, şehidlerimizin aziz ruhlarına saygısız sayılır!” heyecan ve infiallerinin, tatil günü dört ve beş güne çıkarıldığında kendiliğinden buharlaşacağından eminiz. Seçim meydanlarında “Bedelli askerlik çıkarmayı düşünmüyoruz. Bu, şehid askerlerimizin kemiklerini sızlatır!” diyen irade, Dolar'ın karşısında diz çökünce Bedelli Askerlikten gelecek ek gelire on takla atıyor.

Türkiye Siyasi Tarihi'nin en beceriksiz Darbe Tiyatrosu olan 15 Temmuz Olayı, unutulmaya ve sıradanlaşmaya mahkum. O günün tatil olması da onu sürekli kılamaz. Sadece tatilin hatırına biraz daha ömrünü uzatabilir. 15 Temmuz da, diğer bütün resmi gün ve kutlamalar gibi “O gün tatil mi?” kapitalizminde kaybolup gidecek.

[Kadir Gürcan] 23.7.2018 [Samanyolu Haber]

Turgut Özal ve karartma [Ali Emir Pakkan]

Her şeyleri yalan. Hangi birini doğrultacaksın? Takip de edemiyor insan.

Beyinleri uyuşturdu ve kendilerine bağlı zombiler oluşturdular! 

Hitler'in yolundan gidiyorlar.

Bütün cinayetleri kapattılar. 

Turgut Özal’ın vefatındaki şüpheleri de örttüler...

Fail ise belli! Az kaldı...

"Romayı da onlar yaktı. " diyecekler.

Paçavralarında; "Özal’ı son gören GATA subayı" diye bir şey uydurmuşlar. İddialarına göre; Rahmetli Turgut Özal’ın öldürülmesinde bu subay şüpheliymiş! Amerika'ya kaçmış! AA, peşine düşmüş!

Allah’tan korkuları yok.

Topluma saygı duymuyorlar.

Akıllarla alay ediyorlar.

Özal, GATA'ya geldiğinde çoktan vefat etmişti, bunu saklıyorlar!

Nöbetçi subay, ne yapacaktı?

Hacettepe'den cenazesi getirilen  cumhurbaşkanının başında sadece nöbet tuttu.

Bütün yalanların amacı bir yandan hizmet hareketini karalarken diğer yandan gerçeklerin üzerini örtmek!

Hangi gerçekleri?

Alın size adım adım işlenen bir cinayetin anatomisi...

17 Nisan 1993...

Özal, kriz geçirdiğinde Köşk doktoru yanında yoktu.

İlk müdahale yapılamadı.

Ambulans tam donanımlı değildi.

Üçüncü vitese geçemiyordu.

Saniyeler önemliydi. Hasta, Köşk'e en yakın hastaneye değil Hacettepe’ye götürüldü.

Doktorlara haber verilmedi.

Otopsi yaptırılmadı.

Doku örneği alınmadı.

Ölüm raporu afaki yazıldı.

GATA’ya sevk edildiğinde çoktan vefat etmişti.

Vücudundan alınan kıl ve kan örnekleri ise sonradan kayboldu.

Abdullah Gül'ün görevlendirdiği Devlet Denetleme Kurulu, ( 2012 ) vefatı araştırdı ve kapsamlı bir rapor hazırladı. Raporda, "cumhurbaşkanının ölümü şüphelidir” dendi.

Savcılık, delillerin peşine düştü.

Tanıklar dinlendi. Raporlara ulaşıldı.

Köşk’ten hastaneye ciddi iihmaller tespit edildi.

Ölüm sebebi zehirlenme miydi?

19 yıl sonra  mezarın açılmasına karar verildi.

Naaş çürümemişti.

Adli Tıp Kurumu otopsi sonucuna göre; Vücutta 4 farklı zehir bulunmuştu ve biri suikast zehiri diye bilinen polonyumdu.

AKP,  Ergenekon ile anlaşınca ilk iş, Özal dosyası gibi önemli dosyaları açan hakim ve savcıların cezalandırılması oldu.

İddianameler rafa kaldırıldı.

Deliller yok edildi.

Özal, görevi başında aniden vefat edince Türkiye'nin yönü değişti.

Faili meçhul cinayetler bir birini izledi.

Güvenlikçi politikalara geri dönüldü.

Ardından 28 Şubat ( 1997) post modern darbesi geldi.

Bu  cinayetin ve süreçin neresinde  GATA subayı?

Hiçbir yerinde... O sadece görevini yaptı. Devlet Denetleme Kurulu'na o gece yaşananları anlattı.

Turgut Özal bir suikaste mi kurban gitti?

DDK raporu, Adli Tıp otopsi raporu ve Özal iddianamesini okuyanlar için yeterince ipucu  var. Bunları karartma çabaları cinayet şüphesini daha da artırıyor! Bu işin arkasındakiler de deşifre ediliyor.

[Ali Emir Pakkan] 23.7.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Hz. İbrahim'i bir şefkate muhtacız [Abdullah Aymaz]

Hz. İbrahim Aleyhisselam, mesele tebeyyün ve tavazzuh edinceye kadar bile müşrik olan babası için istiğfar etti: “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar  müşriklerin affedilmeleri için istiğfar  etmek, ne Peygamberin, ne de müminlerin yapacağı bir iş değildir. İbrahim’in babası için istiğfarı ise, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu içi yanık pek sabırlı idi.” (Tevbe Suresi, 9/114)

Hz. İbrahim Aleyhisselam, ziyaretine gelen misafirlerinin yoldan çıkmış ve o zamana kadar kimsenin işlememiş olduğu bir cürüm içine düşmüş  Lût kavmini  cezalandırılmak için görevli melekler olduğunu anlayınca şefkat duygusu ile yanıp tutuşarak önlemeye çalıştı: “Vakta ki, İbrahim’in kalbinden korku geçip gitti ve ona (doğacak oğlu ile ilgili) müjde geldi, hemen tuttu Lut kavmi için Bizimle mücadeleye başladı. Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu, bağrı yanık, yufka yürekli ve kendisini Allah’a teslim eden bir kuldu.” (Hud Suresi, 11/74-75)

Dikkat edilirse, 76. âyet “Ya İbrahim! Vaz geç bu işten. İşte Rabbinin (Lut Kavmine) helâk emri geldi çattı ve hiç şüphe yok ki, onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor.” buyurulmasına rağmen, Hz. İbrahim Aleyhisselamın bu halim-selim, yufka yürekli, içi yanık hâli de takdir ediliyor. Her halde burada bir ders ve ibret vardır.

Aslında Hz. İbrahim Aleyhisselamdan alacağımız çok şey vardır. Sekizinci Söz’de muhteşem temsilin İbrahim Aleyhisselamın suhufundan alındığını unutmayalım. Üstad Hazretleri bu fihristte söylüyor…

Ayrıca İbrahim Suresindeki şu dualarına da dikkat edelim: “Bir de İbrahim, bir vakitte şöyle demişti: ‘Ya Rabbi! Burayı belde-i emîn (güvenli bir belde) kıl, beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi! Doğrusu o putlar insanların bir çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbî olursa, o bendendir. Kim bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafursun, Rahimsin. Ey bizim Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını Senin mukaddes mabedinin (Ka’be’nin) yanında ekin bitmez bir vâdide yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Ya Rabbi! İnsanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü ürünlerden rızıklandır ki, Sana şükretsinler. Ey Rabbimiz! Biz ister gizleyelim, ister açığa vuralım, yaptığımız herşeyi bilirsin. Zaten göklerde ve yerde Allah’a gizli kalan hiçbir şey yoktur. Hamdolsun Allah’a ki, hayli yaşlı olmama rağmen bu ihtiyarlık hâlimde İsmail ve İshak’ı bana ihsan etti. Şüphesiz ki, Rabbim duayı kabul buyurur. Ya Rabbi! Beni de neslimden çoğunu da namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı lütfen kabul buyur Ya Rabbi!” (İbrahim Suresi, 14/35-40)

Bu dua kabul olmuştur. Mekke bölgesi, Tîn Suresinde ifade edildiğine göre “Bu Emin Beldeye yemin olsun”  denilerek o kadar yüksek bir konuma yükseltilmiş ki, hem güvenli belde oluyor hem de “Allah’a yemin olsun ki,” denilircesine “Bu Emin Beldeye yemin olsun ki” diye buyuruluyor…
Dua ettiği ve insanları Ezan okur gibi çağırdığı o ürün yetişmez beldeye dünyanın her tarafından insanlar akın akın geliyor… Sağnak sağnak mahsüller getiriyor. Büyük bir ticaret, fuar ve kongre merkezi teşkil ediyor.

Hz. İbrahim Aleyhisselamın Şuara Suresinde bir duası bulunmaktadır: “Ya Rabbi! Bana hüküm ve hikmet ver ve beni hayırlı kulların arasına dâhil eyle. Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana… Naim cennetlerine vâris olanlardan eyle beni, ya Rabbi.” (Şuârâ Suresi, 26/83-85)

İbrahim Aleyhisselamın bu duası da kabul olmuştur. Hz. İbrahim, hem Hz. Yusuf’un dedesidir… Hz. Yusuf Aleyhisselam ile getirdiği Tevhid hakikatı Mısır’a ulaşmış ve bir dönem oraya hakim olmuştur.
Hz. İbrahim hem Hz. Musa’nın dedesidir. Musa Aleyhisselamın getirdiği Tevrat, İsrail oğullarının kitabı ve kanunu olmuştur.

Hem Hz. Davud  ve oğlu Süleyman’ın dedesi… Davut Aleyhisselama gelen Zebur hidayet ve hikmet rehberi olmuştur.

Hem Hz. İsa’nın dedesidir. Getirdiği İncil, milyonların irşadına vesile olmuştu.
Hem de Hz. Muhammed Aleyhisselamın dedesidir. Kur’an-ı Hakim’de çok yerde ismi yâd edilmektedir. Ayrıca kendi namına İbrahim Suresi diye bir sure mevcuddur.

Ayrıca Müslümanlar olarak bizler Efendimiz Muhammed Aleyhisselamın tâlimiyle bütün namazlarımızın son oturuşlarında mutlaka Hz. İbrahim Aleyhisselamın ismi geçen salli ve bârik dualarını okuyoruz… Hatta orada akıllara takılan bir soruya Üstad Hazretleri cevap veriyor. Şöyle ki: “Teşehhüdün âhirinde: ‘Allahım! Hz. İbrahim’e ve Hz. İbrahim’in âline merhamet ettiğin / onları mübarek kıldığın gibi Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammedin âli’ne de her zaman ve her yerde merhamet / mübarek eyle.’ deki teşbih, teşbih kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü Muhammed Aleyhisselam İbrahim Aleyhisselamdan daha çok rahmete ve berekete mazhar ve daha büyüktür. Bunun sırrı nedir?”

“Cevap: Hz. İbrahim Aleyhisselam gerçi Hz. Muhammed Aleyhisselama yetişemiyor. Fakat İbrahim Aleyhisselamın âli (İsmail, İshak, Yakup, Musa ve İsa gibi…)  peygamberlerdir. Muhammed Aleyhisselamın âl-i beyti ise evliyalardır. Evliya, enbiyaya yetişemezler. Efendimizin Âl-i Beyti hakkındaki bu da parlak şekilde kabul edilmiştir. Üç yüz elli milyon içinde Âl-i Muhammed’den yalnız iki zatın; yani Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin’in (r.a.) neslinden gelen veliler, mutlak ekseriyetle, hakikat mesleklerinin ve tarikatlarının  pirleri ve mürşidleridir. Böylece “Benim ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir:” (Münavî, Feyzü’l-Kadir) hadisinin mazharlarıdırlar. Başta Cafer Sâdık (r.a.) Gavs-ı Azam (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) olarak herbiri, ümmetin büyük bir kısmını hakikat yoluna ve hakikat-i İslâmiyete irşad etmişler böylece bu âl hakkındaki duanın makbuliyetinin meyveleri olmuşlardır.”

İnşaallah bizler de hiç olmazsa mânevî âl-i beyt olmaya gayret edelim…

[Abdullah Aymaz] 23.7.2018 [Samanyolu Haber]

Anne ve babasını bile tanımayan felçli hastayı tutukladılar

Güneydoğu’da sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği 2015 yılında protestolara katıldığı gerekçesiyle hakkında dava açılan İbrahim Koçer, Çorlu’da çalışırken geçirdiği trafik kazasında ağır yaralandığı için aylarca tedavi görüyordu. Koçer hakkında tutuklama kararı çıkınca  tedavisi yarım bırakılarak 13 gün önce Silivri 5 No’lu L Tipi Hapishanesi’ne götürüldü.

Tedavisi bir anda kesilerek cezaevine konulan ağır hasta İbrahim Koçer’in anne ve babası, “Tek başına yemek yiyemeyen, elini kullanamayan, yürüyemeyen birini nasıl cezaevine götürebilirler” diye sordu. Aile, doktorun “Tedavisi aylarca sürecek, evinize gitmeyi unutun” dediğini aktardı.

Mezopotamya Ajansın haberine göre, sol tarafı yarı felçli, görme ve tüm vücutta güç kaybı, psikolojik sorunlar ve yaşadığı travma nedeniyle anne ve babasını bile tanıyamayan Koçer’in tek başına yaşamını devam ettirmesinin mümkün olmadığını ve hapishane koşullarının çocuklarını ölüme sürüklediğini söyleyen anne ve baba Koçer, oğullarının bir an önce serbest bırakılmasını istedi.

Yaşanan süreci anlatan baba Mehmet Salih Koçer, “Biz Batman’da yaşıyoruz. Maddi koşullardan kaynaklı oğlum Çorlu’da çalışmaya gitti. İş çıkışı motosikletle gezerken kaza geçirmiş ve 39 gün yoğun bakımda kaldı. Soluk borusu parçalanan İbrahim’in nefes alması için boğazına delik açıldı solunum cihazı takıldı. Ağır hastaların kaldığı palyatif bölüme alınan İbrahim bir ayda orada tutuldu. Tedavisi çok ağır koşullarda devam etti. Doktorlar yaşamasının mucize olduğunu söylediler. Biraz kendini toparladıktan sonra Tekirdağ Devlet Hastanesine sevk edildi. Bir ay kadar tekrar yoğun bakımda kalan oğlum koşullar oluştuktan sonra Yedikule Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi” şeklinde konuştu.

‘İki aylık tedavi bir anda bitti’

Doktorların kendilerine, oğlunun daha uzun bir süre tedavi görmesi gerektiğini söylediklerini aktaran baba Koçer, “Birkaç ameliyat sonrasında oğlumun yaşaması doktorlar tarafından mucize olarak görülüyordu. Tedavi aşamasının da daha birkaç ay devam edeceğini söylediler fakat ceza kâğıdı geldikten sonra on gün içinde alınması gereken dikişler, polis baskısından kaynaklı üç gün içinde alındı. Ve tedaviyi bitirmek zorunda kaldılar. İbrahim şimdi 35 kişilik bir koğuşta hayatını devam ettirmeye çalışıyor. Adalet bunun neresinde” diye konuştu.

‘Üç defa soluk borusundan ameliyat oldu’

Oğlunun 26 gün boyunca ölüm kalım savaşı verdiğini söyleyen anne Sabriye Koçer ise, “Biz umudumuzu kestiğimiz anda Allah yine oğlumuzu bize bağışladı. Nefes alabilsin diye 15 bin TL’ye solunum cihazı aldık. Yoğun bakımdan sonra normal odaya alındığında bile iki günde bir kriz geçirdiği için yoğun bakıma kaldırıldı. Üç defa soluk borusundan ameliyat oldu” dedi. Beş ay boyunca gece gündüz oğlumun yanında hastane koridorlarında yattığını dile getiren anne Koçer, oğluna yapılanın zulüm olduğunu söyledi.

‘Ceza kağıdı hastaneye gönderildi’

Batman’da açılan davanın birdenbire sonuçlanması karşısında şaşkın kaldıklarını söyleyen anne Koçer, “Ceza kağıdı hastaneye gönderildi. Polis gece gündüz odamızın kapısından ayrılmadı. Yatalak olan oğlumu cezaevine götürmek için baskı uygulamaya başladılar. ‘Tedavisi aylarca sürecek, evinize gitmeyi unutun’ diyen doktorlar bir anda gelip çıkış kağıdı verdiler. Doktorlar üzerinden büyük bir baskı uygulandı ve oğlumun bir an önce cezaevine götürülmesi için tedavisi yarım bırakıldı” diye konuştu.

“Devletin adaleti nerede?” diye soran anne Koçer, “Tek başına yemek yiyemeyen, elini kullanamayan, yürüyemeyen bir çocuğu nasıl cezaevine götürebilirler? Devlet yetkilileri ellerini vicdanlarına koysunlar ve sesimizi duysunlar. Tek isteğim oğlumun yanımda olması. Yaşatılan bu zulüm artık son bulsun” çağrısında bulundu.

[TR724] 23.7.2018

Bırak gitsin, seviyorsa döner! [Levent Kenez]

Türkiye’de Meclis’in, muhalefetin, partilerin bir anlamı kalmadı. O sebeple buralardaki gelişmeleri siyasi gelişmeler olarak değil günlük rutin değişimler olarak görmek daha faydalı.

Dünkü gelişme de bunlardan bir tanesi. Akşener parti içi tartışmaların geldiği nezaketsiz ortamdan sonra bırakma kararı almış. Aslında çok önceden kendisinin istifa etmesi gerekirdi.

Seçim sonuçlarının meşruiyeti ile ilgili bir derdiniz yoksa o zaman sonuçlarına göre davranmanız icap eder. Daha önce ‘YSK’nın önüne otururum, jiletle kazıyamazlar’ deyip seçim akşamı arazi olmayacaksınız. Bu sebeple madem sonuçların bu olduğunu kabul ediyorsunuz daha önce partisinden az oy alan Akşener’in prensip gereği istifa etmesi gerektiğini yazmıştım. Kendisi istifa etmedi ancak kurultay kararı aldı.  Kurultayda da aday olmayacağını açıkladı. Daha önce ayrıldıkları MHP’den de bildiğimiz gibi taban ve delege baskısı ile yeniden dönmenin kapısını açık bırakıyor. Aynen İnce’nin Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkmam dediği gibi. Türkiye’deki siyasetçi kalitesini bildiğimiz için geri dönmesi şaşırtmaz. Kılıçdaroğlu’nu gördükten sonra bunun sadece sağ siyasetin sığlığı olarak görülemez hatta CHP bu kulvarda lider bir partidir.

İYİ Parti dahil olduğu ittifak sayesinde Meclis’e girmiş bir parti. Seçimden hemen sonra, genel seçimlere girmelerine engel olunmasın diye 15 milletvekilini büyük bir jestle kendilerine yollayan CHP’ye demediklerini bırakmamışlardı. Halbuki CHP sayesinde barajı geçmiş sayıldılar.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Akşener büyük ihtimalle CHP’nin kötü bir aday çıkaracağını ve kendisinin ikinci sırada yer alıp ikinci tura kalındığında da bütün muhaliflerin oyunu alabilme hayalleri kurmuştu. Seçilemese bile anamuhalafet kendisi olacaktı. Ancak berbat bir final yapmış olsa da İnce’nin başarılı meydan ve medya performansı Akşener’i gölgede bıraktı. Erdoğan’ın tek rakip üzerine kurulu stratejisi, vurup güçlendirmeyeyim taktiği ve devasa medya gücüyle bunu kolaylıkla yapmış olması da zikredilmesi gereken bir etken.

Akşener, MHP adaylık sürecinden bıraktığını açıkladığı ana kadar kendisine yapılan zorluklar baskılar, belaltı dahil bir sürü iğrenç hakarete muhatap oldu. Nefret suçu ülkede suç olsa muhataplarının şimdi çoktan hapiste yer aldığı kirli bir propagandaya maruz kaldı. Yalnız şu var ki Akşener kendisini nefessiz bırakan Erdoğan rejiminin literatürünün kötü bir papağanı olmayı seçince bunlardan şikayet etme hakkı ortadan kalktı.

Kompozisyonu zaten idare edemedi

‘Fetö’nün ablası’ gibi amacı belli yakıştırmalara karşı herkesten çok cemaate saydırmayı daha dün söylediklerini yutmayı nasıl olsa siyasi bir kayıp değil diye düşünerek yanlış yaptı. Şimdilik gaz odaları hariç her türlü zulmü yapan Erdoğan’la bu alanda aşık atması zaten mümkün değildi. Mazlumların yanında yer alacak konjonktür ve cesareti olmadığı için klasik sağ liderden bir farkı kalmadı.

Partisine katılan tipleri görünce temiz siyaset vaadi de zaten ilk günden çökmüş oldu. Ergenekon artıklarından tutun geçmişin kirli ne kadar figürü varsa partiye doluştu. Beyaz tülbent düşündüğü gibi bir mücadelenin simgesine değil aslında ‘ben teslim oldu’ya dönüşmesi ilk sinyallerini burada verdi. Bu kompozisyonu zaten idare de edemedi.

AKP’nin ve şu an her dediğini yapar görünen MİT’in İYİ Parti’nin sonradan dağılması için ne gibi kadro tahsis ettiğini çok merak ediyorum. Dumanı görünen bu durum yakında kendisini daha da belli edecek. Akşener’in yardımcılığını yapan tiplerin sistemle bir sorunu olmadığı gibi, hallerinden gayet memnun oldukları gözlerden kaçmasın.

Türkiye’deki çok partililik artık Rusya ve Orta Asya ülkelerindeki gibi olacak. İktidar partisi ve devlet memurlarının yer aldığı muhalif partiler olarak öngörülen sisteme doğru hızla yol alıyoruz.

CHP’den İnce’ye atılan kazıkların sadece CHP’nin çapsızlığı ile açıklanamamasını da buna ilave edebilirsiniz. MHP’yi söylemeye bile gerek yok onlar bu işi bir gurur meselesi saydıkları gibi zaten gönüllüler. HDP özelinde bunu söylemek şu an için mümkün değil. Ama devletin bu sahayı da başıboş bıraktığını sanmam.

İYİ Parti’ye dönersek, daha dün kurulmuş, büyük imkansızlara rağmen girdiği seçimde meclise girmiş, ayrıldıkları MHP kadar sandalye elde etmiş olmalarına rağmen neyin kavgasını yapıyorlar? Ben vekil olacaktım, sen oldun? Salt liste kavgası olduğuna inanmak zor. Yeni rejimde rantsız kalacağını gören kişilerin yeni pozisyon almalarının yolu da açılıyor bir yandan. Tekrar toplu olarak MHP’ye dönüş sanmıyorum ama teker teker tüymeler başlayabilir. Çekirdek kadro dönseler de kabul görmeyecekleri için kartvizit ve koltuk için devam eder.

Akşener’in kararını değiştirip dönmesi de yüksek bir olasılık.  Ancak partiyi yeniden toplaması zor görünüyor. Konjonktür değişene kadar dükkan açık kalsın diye plan yapabilirler ama dükkan sahibi bunu pek istemiyor.

[Levent Kenez] 23.7.2018 [TR724]

İkiyüzlülüğe hatta üç yüzlülüğe dair… [Veysel Ayhan]

Bitmeyen “Niçin o zaman sustunuz da falan hadiseden sonra perdeyi yırtıp tavır aldınız?” mevzuuna dair sübjektif sözler…

İkiyüzlülük, nifak, münafıklık bir insanlık realitesidir. Her devirde farklı türleriyle hep olagelmiştir. En iyi tanımı hadis ifade eder:

“Münafığın alameti dörttür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman yerine getirmez, ona güvenildiği zaman hıyanet eder, bir kimseyle çekiştiği zaman aşırı gider, zulmeder.” Başka bir hadis vasıfları devam ettirir: “Yemekleri gasp ve yağmadır, Ganimetleri hile ile kazançtır. Kibirlidirler. Ne sevilirler ne de severler…” Hadis bu insanları “Oruç tutup, namaz kılsa ve Müslüman olduğunu iddia etse bile…” münafık sayar.

Konumuz münafık ve ikiyüzlü’nün veya münkirlerin sıfatları değil, davranış stratejisi.

İKİ ANA KARAKTER

İlki: Düşmanlığını sinsice içinde saklayan, nifakını belli etmeyen, dıştan bakıldığında dost görünen, yüzünüze gülen ama arkanızdan altınızı oyan tipler.

İkincisi: Bu grup artık nifak ve düşmanlığını saklamaya gerek duymayan, “perde yırtıldığı” için açıktan aleyhinizde olan, kin ve iğbirarını saklamayan tipler. “Fasık-ı mütecahir”ler. Nifakını gizlemeyen, açıktan küfür cephesinde savaşan tipler.

Bu iki gruba aynı şekilde muamele edilmez. Ederseniz yanlış yaparsınız.

Tarihte ilk gruba en iyi örnek Abdullah ibni übey ibn-i Selül’dür. Hz. Ayşe’ye iftirayı yaygınlaştırmıştı. Uhut Savaşı öncesi 300 kişiyle ayrılıp moral bozmuştu. Hendek’in en kritik anında bahaneyle çevresini toplayıp gitmişti. Ama hep bunları “perde”li olarak yapmıştı. Kendisini öyle gizlemişti ki birer büyük sahabi olan oğlu Abdullah ve kızı Naciye dahi onun münafıklığını fark etmemişti.

Efendimiz (sav) onun ikiyüzlülüğünü duyurmamıştı, ilan etmemişti. Perdeyi yırtıp azgınlığını artırmasına izin vermemişti. Bu nedenle İbn-i Selül’ün evinde Efendimiz (sav) aleyhinde konuşulmazdı. Bu sebeple oğlu ve kızı o evde tazyik görmedi. Müslümanlıklarını sürdürebildi. Babası vefât ettikten sonra oğlu Abdullah, Efendimiz’e (sav) geldi “Yâ Resûlallah! Gömleğinizi bana verseniz babamı onunla kefenlesem ve onun namazını kılıp istiğfarda bulunsanız.” dedi. Efendimiz (sav) onu kırmadı. Gömleğini verdi. Cenazesine gitti. Efendimiz (sav)’in İbn-i Selül’ün cenaze namazını kıldığını gören 1000’e yakın İbn-i Selül taraftarı müslüman oldu.

Sünnetten örnek almak lazım. Bize açıktan savaş açmayanları, bizimle açıktan savaşan insanlarla aynı safa itmemek lazım.

İBN-İ SELÜL’Ü EBU LEHEB’E ÇEVİRMEMEK

Birinci tip ile ikinci tip arasında çok önemli fark vardır.

Diyelim ki bir insan var. Açıktan aleyhinizde konuşmuyor. Size lanetli kelimelerle hitap etmiyor. Ama münafık. Bu insana ikinci tip münafık-münkir gibi davranamazsınız. Tedbirli olarak onun ilk düzeyde kalmasını sağlamak önemli bir kazançtır.

Eğer ayırt etmez kendini gizleyen ve size karşı üslubunu koruyan “münafıklara”, perdeyi yırtmış açıktan şavaş ilan etmiş “münafık-münkir” gibi davranırsanız onlar da ikincisine döner.

Ani öfkelerimizi yansıtan sözlerle “kaşımadıkça” bize karşı gayz ve nefretini ortaya dökmeyeni kendi haline bırakmak bir kazançtır.

Bize ağzını doldura doldura lanetli kelimelerle hitap edenle, bu sözleri tırnakla ifade edeni aynı safta ele alamayız.

“Münafıklar” bir yana sosyal medyada bize 10 derece muhalif olanlara bile taarruz etmemiz ve onları bize 180 derece ters olanlarla aynı görmemiz çoğu “muhalif” ve “münafık”ı bize karşı keskinleştirir. Dönüşüme zorlar.

Ebu Lehep açık bir düşmandır. Kur’an’da ismi zikredilir ama “münafık kafirden daha eşed (şiddetli)” olduğu halde hiç bir münafığın adı Kur’an’da zikredilmez. Sadece nifak sıfatlarına dikkat çekilir. Münafıklarla ilgili yüzü aşkın ayet vardır. Tedbir alınması defalarca tembih edilir.

VAKTİYLE “BAZI”LARI İÇİN NİYE PERDE YIRTILMADI?

Şimdiki siyasilerin “milat” dedikleri dönemin öncesini hatırlayalım. O zaman diliminde henüz “Ebu Lehep”leşmeyenler, kendileri bizzat perdeyi yırtıp “Ebu Lehep”leşene kadar “İbn-i Selül” muamelesi gördü. Takdir ve tebcille karşılandı.

Bediüzzaman Hazretleri Barla’da sürgün yıllarında iken münkir bir gazeteci kendisini ziyarete gelir. Üstad, haddlerinin fevkinde onunla ilgilenir. İkramda bulunur. Taziz eder. Sorularına nezaketle cevap verir.

Gazeteci ayrıldıktan sonra talebeleri merakla sorar: “Üstadım, hakkınızda zehir zemberek sözler etmiş bu habis adama bu kadar alakaya niye?”

Bediüzzaman “Bir düşmanın yüz düşmanlığı varsa bunu doksan dokuza düşürmek bir kazançtır.” der.

STRATEJİ Mİ ÜSLUP MU?

Bediüzamanın bu davranışı bir “strateji” olarak da ele alınabilir. Ama zaten O’nun üslubu da buydu. Kendisinden hiç kimse hakında menfi bir söz sudur etmemişti. “Bu dostlarım içinde çok münafıklar var. Münafık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar.” diyordu, isim vermiyordu ve ötesinde her şeye katlanıyordu.

“Perdeyi yırtmamaya”, münafıkı kafire çevirmemeye strateji de denebilir. Ama doğrusu, zaten müminin üslubu bunu gerektirdiği için böyle davranmaktır.

Bu ayrımı yapamayınca, “Niçin o zaman sustunuz da falan hadiseden sonra perdeyi yırtıp tavır aldınız?”  demek normaldir.

[Veysel Ayhan] 23.7.2018 [TR724]

15 Temmuz’un iki ezber cümlesi! [Erkam Tufan Aytav]

Aradan iki yıl geçmiş olmasına ve hala karanlık noktalarının varlığına rağmen 15 Temmuz’un ne olduğu artık az çok belli.

Tek bir kelime ile anlatılacak olursa; “kumpas.” Hem de kanlı bir kumpas.

Ne var ki, 15 Temmuz’da ne olmuştu sorusuna bazı ezber cümleler kullanılmaya devam ediliyor. Üstelik gerçeğin peşinde olanlar tarafından bile.

Bunlardan ilki yaşananın bir “tiyatro” olduğu. Bu ifade olanı biteni anlatmaya yetersiz olduğu gibi yanlış da.

Neden mi?

Bakın, 15 Temmuz akşamı sahada üç ayrı grup vardı.

  • Birinci grup: Olayın kumpas olduğunu bilen ve ona göre hareket eden ekip.  Kumpasın mimarları ise Tayyip Erdoğan, Hulusi Akar ve Hakan Fidan’dı.
  • İkinci grup: Gerçekten darbe yaptığını sanan, üstleri tarafından emir komuta zinciri içerisinde hareket eden bir kesim.
  • Üçüncü grup: Ne olup bittiğini bilmeyen, komutanları tarafından kalkışma-terör olayları var diye yönlendirilen bir başka kesim.
İkinci grubun varlığı olayın tiyatro olduğu tezini çürütüyor. Evet o gece darbe yapmak isteyen bir kesim vardı. Oyuna getirilerek sahaya itildiler ve ardından da bastırıldılar.

Yani 15 Temmuz kanlı bir kumpas olup bir “ittirme ve bastırma” operasyonudur.

Gelelim ikinci ezber cümleye.

“15 Temmuz’da 248 insanımız öldü” cümlesi. Bazen bu rakam 250 olarak da söyleniyor.

Hayır 248 değil, “resmi rakamlara göre” 284 kişi öldü kanlı 15 Temmuz kumpasında.

Resmi rakamlara göre diyorum o gece kaç kişi öldü Allah bilir.

AKP, ölen 248 kişi için şehit deyip bu rakamı telaffuz ederken kumpasa getirilerek öldürülen insanları rakam olarak bile telaffuz etmiyor.

Bilançoyu 248 şehit diyor kesip atıyor.

İşte problem burada. Problem matematik problemi değil, zihniyet problemi.

Bilmeden de pek çok kişi AKP’nin bu vicdansızlığına ortak oluyor.

15 Temmuz kumpasında 36 kişi de kumpasa getirilerek öldürülmüştü.

Bunlar içinde en yürek dağlayanları ise Askeri Okul öğrencileriydi. Hiç bir şeyden habersiz bu öğrenciler, kumpasçı, rezil komutanlarının-oyunu ile önceden hazırlanmış katiller sürüsünün içine atıldı.

Kimileri kafası kesilerek kimileri de köprüden atılarak öldürüldü.

Neyse lafı uzatmayayım,

15 Temmuz bir tiyatro değil bir kumpastı.

Ölenlerin sayısı ise “resmi” rakamlara göre 248 değil, 284’tü.

[Erkam Tufan Aytav] 23.7.2018 [TR724]

Lahana turşusu [Hakan Zafer]

1973 yılında Princeton Üniversitesinden iki sosyal bilimci John Darley ve Daniel Batson, Yeni Ahit’teki “İyi Samiriyeli” kıssasından hareketle bir psikoloji deneyi tasarlar.

Yeni Ahit’in ilgili bölümünde, din işlerinden anlayan bir Yahudi’nin, Hz. İsa’yı (as) sınamak için gelip sorular sorması, Hz. İsa’nın (as) da sorulardan komşulukla ilgili olanına cevabını adamın tuzağına düşmemek için temkinli bir kıssa ile vermesi anlatılır. Kıssa şöyle;

Adamın biri Darüsselam’dan Eriha’ya giderken haydutlar yolunu keser. Nesi var nesi yok alırlar. Yetinmez, öldü zannedip yolun kenarına bırakacak kadar da döverler. Aynı yoldan sırayla bir din bilgini ve dindar bir Levili geçer. Yaralı adamı görünce yol değiştirirler. Sonra, Yahudi toplumunca benimsenmeyen Samiriyeli bir adam yaralının yanına gelir, pansuman yapar. Bineğine bindirip yol üstünde bir hana götürür. Ertesi gün hancıya iki dinar vererek onunla ilgilenmesini, daha fazla tutarsa borcu kabul edip ödeyeceğini söyler.

İki araştırmacı, kıssadaki din adamı ve dindar Levili karakterlerinin tehlikeli bir yoldan önemli dini işlerle uğraştıklarını düşündükleri için acele ile geçtikleri yorumunu yaparlar. Samiriyeli ise o günün ölçüleriyle diğerleri kadar mühim dini işleri olan bir adam değildir. Bu nedenle araştırma başlıklarını farklı dindarlık düzeyleri ve acelenin beklenen ahlaki davranışı etkileyip etkilemeyeceği olarak belirlerler.

Bu deneyin de bir parçası olduğu Durumculuğun (situationism), davranışı belirleme konusunda tecrübe ve bilgiden ziyade karşı karşıya kaldığımız durumların etkili olduğu iddiasının belli sınırlılıklar içinde açıklama gücünü kabul etmek durumundayız.

Deneyde, seçilen üniversite öğrencilerinin düzenlenmiş bir mağduriyet durumuyla karşı karşıya kaldıklarında nasıl davranacakları gözlemlenecektir. Katılımcılar, görev almadan önce dindarlık düzeylerini belirlemeye yönelik bir çalışmaya katılırlar. İki grup oluşturulur. Biri meslek konusunda diğeri “İyi Samiriyeli Kıssası” hakkında seminere katılır. Daha sonra başka bir binada katılacakları bir faaliyet daha vardır. Ancak asistanlar bazı katılımcılara ikinci görev için geç kaldıklarını hatırlatarak baskı yaparlar. Yürüyerek gidecekleri ve bazılarının hızlı adımlarla gitmek zorunda kalacağı iki bina arasındaki yola bir işbirlikçi, hasta rolüyle yerleştirilir. Merak edilen geç kaldığı için acele edenlerle acelesi olmayanların, dindarlık düzeyi yüksek olanlarla olmayanların, kıssa hakkında eğitim alıp birazdan sunum yapacaklarla diğer meslekler hakkında konuşacakların hasta adama davranışlarında farklılık olacak mı sorusudur.

Deney sonunda ortalama % 40 katılımcı hastaya yardım teklifinde bulunur. Bu ortalama oran acele arttıkça %10’a kadar düşerken acele durumu azaldıkça % 63’e kadar yükselir. Kişilik özellikleri ile acil durumlarda başkalarına yardım etme olasılığı arasında bir bağlantıya rastlanmaz. Dindarlık düzeyleri ve yardım etme davranışları arasında da belirgin bir ilişki tespit edilmez. İlginç olan ise, İyi Samiriyeli Kıssası hakkında sunum yapmaya hazırlanan ama geç kaldığı için acele eden kimselerin bile yardım etme oranının beklenenden çok az çıkmasıdır.

Deneyi beraberinde okuduğum son dönem olayları bende birtakım yargılara dönüştü.

-Din bilginleri, dindarlar veya dinden bağımsız ahlaklı olduğunu iddia edenlerin benimsedikleri erdemler, her zaman kendilerinin de takip ettikleri kurallar değildir. Çünkü dini ve etik içerikli bilginin davranışı dönüştürecek boyutta olmaması, bizzat o bilginin sahibini bile rahatsız etmeyecek kadar üstü örtük bir çelişkidir. Ya yanlış yöntem kullanıyoruz bu tür bilgiyi iletirken ya da bu bilginin bizi etkilemesine izin vermeden sadece bilgiyle poz vermek istiyoruz.

-Fatura, zamanın baskılayıcı tarafının ahlaki sorgulamayı ortadan kaldırma riski taşıdığını fark eder etmez yönünü değiştirmeyenlere de gelir.

– Şeytan herkese çelme atar ama aceleciye atınca düşürür. “Bir an önce olsun” demenin altında iş bilmezlik gibi masum görüntü verebilen nedenler olabileceği gibi devran kendinden yana dönerken heybeyi bir an önce doldurma telaşı da olabilir.

– Acelenin kendine has köreltme biçimi vardır. Erdemleri gizlediği gibi tehlikeleri de göstermez. Tamamen de ortalığı karanlığa salmaz. Sondaki acı maliyet henüz belirmeden kendi içinde bir ödül gibi başarılı bile gösterebilir.

-Hayat hızlandıkça ahlak antikalaşır.

Ne aceleniz var?

Aceleyi Şeytana nispet eden, ecel, ölüm, cennet, cehennem, vs. anlatanların acelesini anlamak zor.

Sahip olduğu tüm ahlaki değerlerle çelişen davranışları yapmış olmanın şişkinliğini büyümek zannetmenin inançla telifi olabilir mi?

İlla kursak tıkayınca mı anlaşılır çiğlik?

Çizelgelerin, raporların mütevazı olsun nesi var?

“Olmalı” dediklerin olmasa ne olur? Her şeyi olduran Allah’ın muradı değilse bu, ya çırpınıp yırtınmaların neden?

Adaletten, vicdandan, hak ve hukuktan saatlerce ahkâm kesebiliyor olmamızın etkisi acele esnasında kendisini göstermiyor maalesef. Vicdanlı nesiller yetiştirelim diye diye beyin ütüleyenlerin çocuk ölümlerine, tecavüzlerine, “falancayı zayıflatmak için operasyon” diyecek kadar vicdansız canavara dönüşmesi, “dindar nesil (!)” naraları ile ortalığı inletenlerin, en koyu din düşmanından daha azgın darbeleri bırakın dindarını, bizzat inandığı dine indirdiğini görünce sormadan edemiyor insan; Sizin perhizde lahana turşusu var mı?

Kendine batırmalık çuvaldızı da var elbet bu meselenin. İmana, Kuran’a hizmet iddiasındakilerin acelesinin de nelere mal olduğunu ve bu maliyetin, üzerinde iddiada bulunulan meselenin özüne uyup uymadığını da konuşmak durumundayız.

*****

HATİCE HANIIIIIIM!

Bi Konuşalım’a yeniden başladık. Çarşamba günü sabah aklımda Âşık Sefil Selimi’ye ait “Kevser Irmağı” türküsü vardı. Açtım ve akşam programın konusu Hud Suresinin Hz. Nuh (as) ile ilgili bölümlerinden notlar alırken defalarca dinledim. Sözlerdeki derinliğin yanına Hz. Nuh’un (as) etrafı için çırpınışındaki heyecan verici tabloyu da ekleyince bende durum oldu Leyla. Program bitti. Gece yavaş yavaş mesajlar gelmeye başladı. Yine bir Meriç dramı.

O kadar ağır geldi ki anlatamam. Kulağımda nehir kenarında arayanların “Hatice Hanım” bağırışları kaldı. Söz bulamıyorum söyleyecek…

Hatice Hanım!

Bir ırmakta kuzularınla can verdin ya, varacağın yer de Kevser Irmağı, kuzularının saçlarını okşayan da o ırmağın sahibi olsun.


[Hakan Zafer] 23.7.2018 [TR724]

Şehitlik kutsanmalı mı, gaye haline getirilmeli mi? [Ahmet Kurucan]

Yeni değil ama son günlerde Türk kamuoyuna yansıyan haberlerde daha da artan bir hızla gördüğüm konu, şehitlik edebiyatı. Şehitlik ve gaziliğin hem dini değerlerimiz hem de tarihi geleneğimiz içindeki yerini bilmeme rağmen edebiyat diyorum ve buradan hareketle bazı tepkiler geleceğini tahmin ediyorum. Umurumda değil. Hele bu edebiyatın sahibi çevrelerin göstereceği tepkiler hiç ama hiç umurumda değil. Onlara sadece şunu söylerim; madem ki şehitlik ve gazilik sizin söylemlerinize göre bu kadar yüce bir makam, her beşere nasip olmayacak bir paye, cennette Hz. Peygamber’e (sas) insanı komşu ve arkadaş edecek bir vesile, öyleyse buyurun önce teröristle mücadele en ön saflarda sizler yerinizi alın ve şehit olun da görelim. Şehit cenazelerinde tabutun içinde bir kez de siz olun. Yaşınız kemale erdiyse oğlunuzu-torununuzu gönderin o mücadeleye ve bir kere de kendi oğlunuzun-torunuzun tabutunun başında nutuk atın. Bir kere de göz yaşlarınızı kendi oğlunuz-torununuz için dökün. Yoksa siz cennete girmek istemiyor musunuz? Oğlunuzun-torununuzun nebilerle, sıddıklarla, salihlerle cennette birlikte olmasını arzu etmiyor musunuz? Yoksa siz şehitlik söylemlerinde dile getirdiğiniz düşüncelerinize inanmıyorsunuz?

Neden edebiyat dediğimi ve neden muhtemel tepkileri umursamadığımı sanırım yukarıdaki cümleleri okuyunca daha iyi anlamışsınızdır. Aslında benzeri bir şeyi mut’a nikahına cevaz veren Hocalarım için de yazmıştım bundan 3-4 yıl önce. Madem caiz, öyleyse önce sizin kızlarınız-torunlarınız yapsın; yapsın da görelim demiştim. Hatta nikahlarını kamuya açık bir şekilde siz kıyın demiştim. Ama nedense bir tek kelime ile bile olsa cevap vermemişlerdi. Şimdi de aynı şeyi şehitlik özelinde söylüyorum. Bakalım bu defa cevap gelecek mi?

Şimdi konuya girelim; şehitlik nedir ve İslami değerler içinde şehit olmak bir gaye midir? Şehit olmak, ölmek demek olduğuna göre bir dinin ölmeyi hem de gencecik insanların önüne bir hedef ve gaye olarak koyması ne kadar doğrudur ne kadar makuldür ve ne kadar kabullenilebilir ve uygulanabilirdir? Din insanlara hayat veren, hayatta yaşama kılavuzu sunan bir değerler manzumesi olduğuna göre, ölüme bu kadar vurgu yapılması, bu kadar kutsanması bu bağlamda birbiri ile çelişmekte değil midir? Yukarıda bahsini ettiğim dini ve siyasi çevrelerin şehitlik edebiyatındaki söylemlerine baktığımızda bu soruların cevabı onlar açısından nettir. Şehitlik bir gayedir; onun için “Gençlerimizi şehitlik ve gazilik duyguları ile yetiştirmeliyiz.” Nitekim DİB başkanı geçenlerde bir şehit cenazesi töreninde aynen bu cümleleri söylemişti.

Birçok manası var şehit kelimesinin

Diğer manalarını bir kenara bırakacak olursak, Allah yolunda canını veren kişiye verilen isim/sıfattır şehit. Kur’an birçok ayetinde şehitliğin önemini farklı anlatımlarla gözler önüne sermiştir. Bunlardan en meşhuru ve hemen her Müslüman tarafından bilineni “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zira onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz.” (2/154) ayetidir. Bir de Allah ve Resulüne itaat edenlerin mükafatını ifade ederken onları nebi, sıddık, şehit ve salihlerle beraber olacağını anlatır ki bu şehitlerin Allah katındaki yer ve derecesini göstermesi açısından önemlidir. (4/69)

Hadisi şeriflerde de şehidin günahlarının af edileceği, akrabalarından 70 kişiye şefaat hakkı verileceği, cennete ilk girenlerden olacağı, karşılaştığı mükâfatlar karşısında keşke bir daha dünyaya dönsem şehit olsam temennilerini dile getireceği gibi şehid olmanın faziletleri diyebileceğimiz türden ahiretteki durumu anlatan rivayetler vardır.

Ayet ve hadisler ekseninde söylediğimiz bu hususlara imanımız tam. Ama bazı soruların açıklığa kavuşması şart. Mesela “Allah yolunda” ne demek? Ganimet, menfaat, hakimiyet elde etme, güç kazanma, topraklarını genişletme gibi tamamıyla seküler nedenlerle yapılan savaşlar “Allah yolunda” olan savaşlar mıdır ve bu savaşlarda ölen insanlar ‘şehit’midir? Kur’an çeşitli ayetlerinde istila, sömürü, saldırı, üstünlük kurma gibi sebeplerle yapılan savaşların doğru olmadığını beyan ettiğine göre, bu gerekçelerle yapılan savaşları nereye koyacağız? (Bkz:2/ 205; 4/ 94; 28/ 83; 42/41-42) Dini literatürü kullanarak soracak olursam ayet ve hadislerde “ilâ-yı kelimetullah ve Allah yolunda” denilen şey yukarıda saydığım gerekçelerle eş değer midir? “Nizam-ı âlem” kavramı mesela; Allah yolunda mı demek?  Hiçbir ayırım yapmadan savaşlarda düşmanlar tarafından öldürülen insanlara şehit dediğimize göre, bu yaklaşım ganimet, menfaat, güç elde etme, hamiyet alanını genişletme amacıyla yapılan savaşları da kutsamak anlamına gelmez mi? O zaman “kutsal savaş” kavramını ortaya atıp Müslümanlar üzerine yüklenen Batılı tarihçi ve oryantalistler haklı sayılmaz mı? Yoksa şehit sadece “Allah yolunda” yapılan savaşlarda canını veren insanlara verilen isim midir? Şehitliğin kutsanmasının başka sebepleri olamaz mı? Mesela 14 asırdan beri gayri müslimlerle neredeyse kesintisiz bir şekilde yapılan savaşların etkisi yok mudur bu süreçte? Dinin ve dini değerlerin motive edici bir güç olarak kullanıldığı bu zeminlerde şehitlik de tıpkı cihad gibi anlam kaymasına maruz kalan kavramlardan olmasın?  Ve daha benzeri onlarca-yüzlerce soru. Ama hepsi de doğru cevaplar verilmesi gerekli olan doğru sorular. Şehitlik kavramının çerçevesinin çok net bir şekilde belirlenmesi şart, aksi halde bir taraftan yukarıda saydığımız devâsâ sorular sorulmaya, diğer taraftan “şehitlik” bazı siyasilerin ve onlara kuyruk olmayı başarı zanneden ulema sınıfının istismar alanı olmaya devam edecektir.

Uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır sorusuna cevap aradığımız uzun yazı dizisinde açıkça belirttiğimiz gibi savaş iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların diplomatik yollarla çözülememesi durumunda müracaat edilen en son çözüm şeklidir. Karşılıklı savaşma, ölme-öldürme ise siyasi iradenin vermiş olduğu kararlar sonucu işte bu zeminde gerçekleşen bir vakıadır. Fakat ister insanî, ister ahlakî, ister siyasî, ister hukukî hangi açıdan bakarsanız bakınız esas olan savaşma değildir, savaşmamadır. Ölme değil ölmemedir. Öldürme değil öldürmemedir. En genel manada İslami değerlerde merkezi kavram ölüm değil hayattır. Fakat ne yazık ki Hz. Adem’in evlatlarından başlayıp günümüze kadar insanlar çeşitli gerekçelerle kendilerini savaş meydanında birbirleri ile çarpışırken bulmuşlardır.

Bazıları bahsini ettiğimiz bu esasları atlayıp meseleye en sondan yaklaşmakta ve savaşı, ölme ve öldürmeyi merkeze koyarak şehadeti öne çıkartmakta, ona hayatın önünde yer vermektedir. DİB başkanının “Gençlerimizi şehitlik ve gazilik duyguları ile yetiştirmeliyiz.” cümlesini böyle okuyabilirsiniz. Halbuki sırtında Peygamber cübbesi onun makamını temsil eden bir insandan gençlerimizi hayata bağlayacak tavsiyelerde bulunmasını beklersiniz. Çünkü Hz. Peygamber (sas) şehadeti yücelttiği ve “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” dediği yerde bile merkeze ölümü değil, hayatı koyuyor.

“Nasıl?” diyebilirsiniz bana? “Bu beyan savaşı, ölümü kutsuyor, insanlara savaşa teşvik ediyor” diyebilirsiniz. Doğru, eğer hadisin sadece bu cümlesini alıp bütünü gözden kaçırır iseniz bu sonuca ulaşabilirsiniz. Maalesef tarih boyunca böyle yapan hem alimlerden hem de siyasilerden insanlar çıkmıştır. Hadisi ihtisar ederek ya da sebeb-i vürudundan bağımsız bir şekilde ele alarak savaşı ve şehadeti kutsayan, teşvik eden nice yorumlar yapmışlardır. Halbuki hadisin aslı şu. Abdullah b. Ebi Evfa rivayet ediyor: Allah Resulü (şaş) buyurdu ki: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah’tan savaş değil afiyet, esenlik, barış dileyin, bela ve musibetlere karşı sizi korumasını isteyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” (Buhari, Cihad, 112; Müslim, Cihad, 19; Ebu Davud, Cihad, 891.)

Şehitlik hakkında yukarıda sorduğumuz soruların ucu açık kalmasın ve “Allah yolunda” olmanın ne demek olduğuna dair ip ucu mahiyeti taşıyacak kısa bir değerlendirme ile yazıya son verelim. İslam uleması makâsıd-ı hamse veya  zarûriyyât-ı hamse dediğimiz can, mal, akıl, nesil ve din’in güvenliğini sağlamak, temel hak ve hürriyetleri muhafaza etmek, zulüm kavramı içine girecek saldırıları önlemek amacıyla yapılan savaşları meşru görmüş ve bu gerekçelerle yapılan savaşlarda ölenlere şehit, kalanlara gazi, bu savaşları da Kur’anî isimlendirme ile Allah yolundaki savaşlar adını vermiştir.

Hasılı; gerek Kur’an gerekse Hz. Peygamberin söylem ve eylemlerine bir bütün olarak baktığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur; kutsanacak olan bir şey varsa o da ölüm değil hayattır. İster anne-baba ister dini cemaatler isterse Diyanet ve Milli Eğitim gibi devlet kurumları çocuklarına, vatandaşlarına vereceği eğitim ve öğretimi “hayat” üzerine kurgulamak zorundadır. Bütün söylemler, planlar, projelerin merkezinde hayat olmalıdır, ölüm değil.

Kimse bana şunu söylemesin; ölüm hayatın bir parçası. Elbette ölüm hayatın bir parçası ve her fani için kaçınılmaz son. Öleceğini bilmek de insan için müthiş bir bilgi. Hatta şunu diyebilirim hayat insanoğlu için ölümle değer buluyor. Ölüm olmazsa hayatın değeri belki de anlaşılmaz olacak. Fakat konumuz hayat ve ölüm hakikatinin felsefi düzlemde izahı değil. Sanırım anlaşıldı. Fazlası israf-ı kelam olacak.

[Ahmet Kurucan] 23.7.2018 [TR724]

Kalıcı OHAL Yasası neler getiriyor, neler götürüyor? [Nurullah Albayrak]

AKP Meclis grubu tarafından 16.07.2018 tarihinde TBMM’ye sunulan yasa teklifi ile OHAL’in 3 yıl daha sürmesi öngörülüyor. Bu, yasal düzenleme ile olağanüstü hal kaldırıldıktan sonra terör örgütleriyle etkin mücadele edilmesi ve yeni bir darbe teşebbüsü yaşanmaması mazereti altında OHAL’in devam etmesi anlamına geliyor.

İktidar mensuplarının niyetleri farklı olsa da bu yasa ile kısmen de olsa iyi denebilecek iki düzenleme de yapılmıştır. Her ne kadar iktidar partisi mensuplarının lehe gibi görülen düzenlemede ki amacı mağdurlara faydalı olmak olmasa da uygulanması mağdurların lehine olacaktır. Bunlardan birincisi ve bence önemli olanı  Ceza Usul Yasası, Medeni Usul Yasası ve İdari Usul Yasasında yapılan değişiklikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bulunan dosyalarla ilgili olarak dostane çözüm ya da tek taraflı deklerasyonla düşme kararı verilmesi durumunda AİHM tarafından ihlal kararı verilmesine gerek olmadan bu kararların ‘yargılamanın iadesi’ nedeni olarak kabul edileceğidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden çıkacak ihlal kararının en önemli yararı yargılamanın iadesi nedeni olarak kabul edilmesidir. Mevcut düzenleme ile de AİHM tarafından yapılacak baskı ile alınacak dostane çözüm kararı zararların tazmini ile birlikte yargılamanın iadesi nedeni olarak da kabul edilecektir.

İkincisi ise OHAL Komisyonu tarafından görevlerine iadesine karar verilen kişilerin maddi kayıplarının ikinci bir işleme gerek kalmadan ödenmesi konusunda yapılan düzenleme. Şu an itibariyle OHAL Komisyonu tarafından iade kararı verilmesine rağmen uğranılan hak kayıpları tazmin edilmiyordu. Bu düzenleme ile kısmen de olsa yeni bir dava sürecine gerek olmadan zararlar kısmen de olsa tazmin edilmiş olacak.

Gelelim yasada yer alan ve terörle mücadele adı altında yapıldığı belirtilen asıl düzenlemelere…

Yasa teklifinin en kapsamlı maddesi 23. Madde. Bu madde ile kamu görevinden, yargı görevinden, askeriyeden ve kamu işçiliğinden çıkartılma şartları, 23 Temmuz 2016 tarih ve 667 sayılı KHK da belirtilen şekliyle düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre ihraç işlemi terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğu tespit edilen yapı, oluşum ve gruplara üyeliği, mensubiyeti, iltisakı yahut irtibatı olduğu değerlendirilen kişiler, ( bu kişilerin nasıl tespit edileceği idarenin takdirine kalmış) savunmaları alınmaksızın bağlı oldukları idarenin kararıyla ihraç edilebilecektir. Aynı şekilde ihraç edilen kişiler OHAL süresinde yapıldığı gibi tüm kısıtlamalara ve hak mahrumiyetlerine de tabi tutulacaklardır. Ayrıca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Sulh Ceza Hakimleri tarafından kayyım atanmasına karar verilen şirketlerin kayyımı olarak 3 yıl süreyle görev yapmaya devam edecek. Kayyım atama kararı verilen şirketlerin satış ve tasfiye işlemlerini yapmaya aynen devam edecek.

Bu düzenlemeye göre, hükümetin terörle mücadeleden anladığı kamu çalışanlarını sorgusuz, sualsiz, savunmasız ihraç etmek ve şirketlerin malvarlığına da istediği zaman elkoymak. Bu düzenleme bile terörle mücadele dedikleri şeyin aslında iktidarın muhalifi olan kişilerle mücadele olduğunu göstermektedir.

Terörle mücadele denilerek kamu görevlileri artık KHK ekinde yer alan listelerde isimleri yer almak suretiyle ihraç edilmeyecek, bunun yerine ihraç işlemi bağlı bulundukları kurum tarafından yapılacak. İhraç işlemi idari bir kararla yapılacağı için de bu kararlar aleyhine açılacak dava normal idari dava şeklinde olacaktır. Yani dava süreci; İdare Mahkemesi, İstinaf, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olarak işleyecektir.

Yasa teklifinin 1. Maddesiyle İl İdaresi Kanununda düzenleme yapılarak valilere, 15 gün boyunca belirli yerlere giriş ve çıkışı kısıtlama, belirli kişilerin giriş ve çıkışını yasaklama, belirli yerlerde ve saatlerde kişilerin dolaşmalarını, toplanmalarını kısıtlama yetkisi getirilmiştir. Zaten kişilerin keyfine göre yürütülen idari işlemler yine aynı keyfilikte devam edecek, valiler istediği kişi ve olayla ilgili sorgusuz, sualsiz yasak kararı verebilecek ve bu yasal düzenleme denetim dışı tutulacaktır. Bu düzenleme ile Valiler muhalefet parti mensuplarının organizasyonlarını yasaklayıp, muhalif hiçbir yasal işlemin yapılmasına izin vermeyebilecektir. Valilerin motivasyonunu iktidarın istekleri oluşturduğundan bu durumun kısa zamanda olağan bir hal alacağını anlamak için müneccim olmaya da gerek yok.

Yasa teklifinin 11 maddesiyle gözaltı sürelerinde de düzenleme yapılarak, gözaltı süresi tek kişi için 48 saat, toplu suçlarda ise 4 gün olarak belirlenmiştir. Bu sürelerin delillerin toplanmasındaki güçlük ve dosyanın kapsamlı olması gerekçesiyle 2 sefer uzatılabilmesi de düzenlenmiştir. Maalesef bizdeki soruşturmalarda deliller toplanmadan süreç başlatıldığı için otomatik olarak delil toplamada zorluk olacak ve süreler uzatılacaktır. Her ne kadar sürelerin uzatılma prosedürü biraz zor gibi dursa da bizim başarılı kolluk güçlerimiz ve savcılarımız bu işi kolaylaştıracak yolları bulacaklardır.  Bu düzenlemeye göre tek kişinin olduğu soruşturmalarda gözaltı süresi 6 güne kadar toplu suçlarda ise 12 güne kadar uzatılabilecektir.

Soruşturma aşamasındaki tutukluluk hususunun değerlendirilmesi konusu da düzenlenmiş ve  Anayasa Mahkemesinin açık kararına rağmen terör suçlaması kapsamında tutukluluk değerlendirmelerinin dosya üzerinden yapılacağı belirtilmiştir. Yenilik olarak ise 90 günde bir şüpheli veya müdafi dinlenerek tutukluluk durumunun değerlendirileceği belirtilmiştir. Yani ilk iki 30’ar günlük değerlendirme dosya üzerinden üçüncü, yani her 90 günde bir, tutukluluk değerlendirmesi duruşma yapılarak değerlendirilecek.

Bu yasa teklifinin gerekçe kısmında da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, AB üyesi ülkelerin uygulama ve kararlarına atıf yapılarak düzenlemelerin evrensel standartlara uygun olarak yapıldığı söylense bile yasa teklifini okuyan ve ülkede ki idari ve hukuki işleyişi bilenler için asıl amacın, evrensel ilkeler değil yeni sistem kurucularının istekleri olduğu anlaşılacaktır.

[Nurullah Albayrak] 232.7.2018 [TR724]

Juventus’un Şampiyonlar Ligi rüyası [Hasan Cücük]

İtalya Serie A’nın tartışmasız kralı Juventus’tur. 34 kez ligi zirvede bitiren Juventus, son 7 yıl şampiyonluğun tek adresi oldu. Diğer takımların artık ikincilik için yarıştığı Serie A’da Juventus, hükümranlık alanını Avrupa’ya taşımada zorluk çekiyor. Avrupa final kaybeden takım olarak ünlenen Juventus, bu sezon transferde kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Hedef yıllarca hasret kaldığı Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırmak.

Cristiano Ronaldo’yu, Juventus’a götüren sebeplerin başında daha çok şampiyonluk yaşamak olduğunu yazmıştık. Kariyeri boyunca Manchester United ve Real Madrid iki Avrupa’nın iki devinde top koşturan Ronaldo, 15 yılda sadece 5 kez lig şampiyonluğu sevinci yaşamıştı. Ronaldo’yu Juventus’a lig şampiyonluğu sevinci yaşamak götürürken, Juventus’un Ronaldo’yu almasında Şampiyonlar Ligi hasreti rol oynadı.

1992-93 sezonuyla başlayan Şampiyonlar Ligi, dünyanın en prestijli kulüp turnuvaları listesinde ilk sırada yer almaya devam ediyor. Şampiyonlar Ligi finali dünya ve Avrupa şampiyonası finalinden sonra en çok seyredilen kupa mücadelesi oldu. Son dönemde İspanyol takımları Barcelona ve Real Madrid’in hegomanyası altına giren Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak için İngiliz takımlarının yanı sıra Fransa’nın PSG ve Almanya’dan Bayern Münih büyük efor sarfediyor. Ancak sonuç değişmiyor. Finale kadar gelip, finalde İspanyol takımlarına kaybetmek takımların kaderi oldu.

34 kez Serie A şampiyonluğu yaşayan Juventus, eski adı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası olan şimdinin Şampiyonlar Ligi’ni ilk kez 1985’te kazandı. Liverpool ile finalde karşılaşan Juventus’un bu ilk tarihi başarısı çıkan olayların gölgesinde kalmıştı. Finale Brüksel’in Heysel Stadı ev sahipliği yaparken, maçtan önce İngiliz holiganların tribünlerde çıkardığı olaylardan dolayı 39 kişi hayatını kaybetmişti. Maç gecikmeli başlayıp, boş tribünler önünde oynanırken Juventus penaltıdan Platini’nin attığı golle kupayı kazanmıştı. Avrupa’nın bir numaralı kupası Şampiyonlar Ligi aldıktan sonra Juventus kupayı ikinci kez 1996’da kazandı. Finalde Ajax’la karşılaşan Juventus, normal ve uzatma devreleri 1-1 biten finalde kupaya penaltılarda ulaşmıştı.

1973 ve 1983’te Avrupa’nın bir numaralı kupası Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’da adını finale yazdıran Juventus, ilkinde Ajax’a ikincisinde Hamburg engeline takılıp kupaya hasret kalmıştı. 1985 ve 1996’da çıktığı iki finali de kazanan Juventus’un hüsran dönemide başlıyordu. 1997’de Borussia Dortmund’a kaybederek final kaybetme serüvenine start veren Juventus, 1998’de Real Madrid’e, 2003’te Milan’a, 2015’te Barcelona’ya ve 2017’de Real Madrid’e karşı oynadığı finallerde hep kaybeden taraf oldu.

Çıktığı son 5 Şampiyonlar Ligi finalini kaybeden Juventus, son 7 yıl üst üste kazandığı Serie A şampiyonluğunu Devler Ligi ile taçlandırmak istiyor. Bunun ilk hamlesi olarak Cristiano Ronaldo’yu 117 milyon Euro karşılığında kadrosuna kattı. Ronaldo, kariyerinde 5 kez Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış bir oyuncu. Özellikle Real Madrid ile çıktığı son 5 yıldaki 4 Şampiyonlar Ligi finalinde kupayla ayrıldı.

Ronaldo’nun rüzgarını arkasına alan Juventus, Valencia’nın sağ beki Joao Cancelo için ise 40 milyon Euro bonservis ödedi. Geçen sezon satın alma opsiyonuyla Bayern Münih’ten kiraladığı Douglas Costa’nın bonservisini de 40 milyon Euro ödeyip alan Juventus, efsane ismi Buffon’un yerini doldurmak için Genoa’dan Mattia Perin için 12 milyon Euro ödedi. Juventus, şuana kadar transferde toplam 221 milyon Euro harcadı. Avrupa’da transfere en çok para harcayan kulüp konumunda bulunan Juventus kuracağı kadroyla Şampiyonlar Ligi hasretine son vermek istiyor. Ancak transferde milyonlar harcamak Şampiyonlar Ligi için yeterli olmuyor. Manchester City ve PSG bunun en iyi örnekleri oldu.

[Hasan Cücük] 23.7.2018 [TR724]

B12 eksikliği depresyon sebebi

“İştahsızım, yorgunum, zayıflıyorum, unutkanlıklarım başladı, ellerimde ve ayaklarımda uyuşma var…” Bu sözler genellikle et tüketimi az olan kişiler tarafından sıkça dile getirilen ifadeler arasında yer alır. Dahiliye Uzmanı Dr. Erhan Aydın, B12 vitamin eksikliğinin, zamanında önlem alınmadığı takdirde nörolojik ve zihinsel problemlere ve depresyona yol açabileceğine işaret ediyor.

B12 vitamin eksikliğinin, son yıllarda yaygın görülen bir sağlık sorunu olduğunu belirten Dr. Aydın, “Sinir dokusunun sağlığı ve kırmızı kan hücresi üretimi için gerekli olan B12, vücut tarafından üretilmez. Kırmızı et, tavuk, balık, karaciğer, deniz ürünleri, süt, yumurta, yoğurt ve peynirde bolca bulunan B12, sebze ve meyve grubunda yoktur.  Özellikle vejetaryen beslenme tarzını benimseyenlerin çok dikkat etmesi gereken bir vitamindir. B12 ile zenginleştirilmiş yiyeceklerle takviye yapılabilir.” diyor.

Dr. Erhan Aydın’a göre, besinleri pişirme süresinin uzaması ve derecesinin yükselmesi, B12 vitamininin kaybını artırıyor. Örneğin balık ya da karaciğerin suda haşlandıktan sonra suyunun dökülmesi B12 vitaminin kaybını artıran sebepler arasında. Etler ızgara yapılırken, sıcaklık ve damlayan suyla B12 vitamininin yüzde 30’u, nemli sıcaklıktaysa yüzde 10-20’sinin kaybolduğu bilinmektedir. UHT yani uzun raf ömürlü sütlerdeki kayıp yüzde 7- 10 civarında iken, yüzde 30 kadarı da kaynamayla kayboluyor.

B12 vitamin eksikliği kimlerde görülür?

50 yaş ve sonrası, B12 vitaminin vücut tarafından emilmesi zorlaşır. Vejetaryenlerin B12 ile güçlendirilmiş yiyeceklere yönelmesi veya B12 desteği için doktora danışmaları gerekir. Zayıflama amaçlı mide-bağırsak ameliyatı olanlar, alkol alışkanlığı bulunan ve aşırı alkol kullanan kişiler, yetersiz beslenen küçük çocuklar veya hamileler, antibiyotik sonrası bağırsakta aşırı bakteri çoğalması, uzun süre şeker hastalığı ve mide ilacı kullananlar ayrıca AIDS hastası veya HIV pozitif kişiler B12 vitamin eksikliği açısından risk altındadır.

Alzheimer ile karıştırılabiliyor

B12 eksikliğinden ilk olarak beyin ve sinir dokusu etkileniyor. Denge kaybı, yürümede zorluk, dilin şişmesi, uyuşma, karıncalanma, halsizlik, iştahsızlık, hafıza kaybı, dikkat dağınıklığı, ishal ve kulakta çınlama gibi şikayetler ortaya çıkar. Ayrıca, zihinsel fonksiyonlarda bozulmaya neden olduğu için yaşlı hastalarda alzheimer ile karıştırılabilir. B12 eksikliği yaşlılarda oldukça yaygındır ve bu yaş grubunda depresyonun temel nedenlerinden biridir.  65 yaş üstünde B12 eksikliği oranı % 3-42 arasında saptanmıştır. Yaşlılarda B12 eksikliğine erkenden tanı konmalıdır. Çünkü kolayca tedavi edilebilir ve eğer tedavi edilmezse geri dönüşü olmayan nörolojik hastalıklara neden olabilir. B12 eksikliğinin giderilmesi, mental fonksiyonları ve hastaların yaşam kalitesini yükseltmektedir.

Bebekte görülen B12 eksikliği vakit kaybedilmeden tedavi edilmeli

B12 vitamin eksikliği özellikle bebekler için risk oluşturmaktadır. Büyüme geriliği, hareket ile ilgili sorunlar ve gelişimsel sorunlar en önemli belirtileridir. Yetişkinlerde olduğu gibi bebeklerde görülen B12 eksikliği en kısa sürede önlem alınması gereken önemli bir durumdur. Bağırsak hastalığı olanlar 50 yaşın üzerindeki kişiler, vejetaryenler, gebe kalmayı planlayan kadınlar B12 vitaminini multivitamin ilaç olarak, günde 6-30 mikrogram almalıdır.

[TR724] 23.7.2018

İngiltere, Gülen Hareketi’ni terör örgütü görmedi, Havuz panikledi [Mehmet Yıldız]



Havuz medyası ve bazı İngiliz gazetelerinde, gözaltına alındığı hatta tutuklandığına ilişkin çıkan haberlere, Akın İpek cevap verdi. Akın İpek gözaltı ya da ev hapsinde olmadığını yinelerken, Erdoğan rejiminin paniklemesi ve havuz medyasını hareket geçirmesinin sebebi anlaşıldı. Tr724’e özel açıklamalarda bulunan Akın İpek’in Londra’daki avukatlarına göre, İngiliz Mahkemesi Gülen Hareketini bir terör örgütü olarak kabul etmedi. Ayrıca 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının bir ‘hukuk darbesi’ olduğu iddialarını reddetti. ‘‘17-25 Aralık hukuk darbesi’ diye bir suç olmadığına hükmetti.

İngiliz Mahkemesi Gülen Hareketi’ni terör örgütü olarak kabul etmedi.

İngiltere’de iade tamamen hukuki bir süreç ve iade kararını siyasi otorite değil bağımsız hakimler veriyor. Ayrıca bir kimsenin iade edilebilmesi için iadesi istenen suçlamaya konu eylemlerin İngiltere’de de aynı şekilde bir suç teşkil etmesi gerekiyor.

Mahkeme: 17-25 Hukuk darbesi diye bir suç yok

Bu kapsamda iade dosyasına bakan hakim, ön incelemesini yaptı ve çatı davası kapsamında iadesi istenen suçlardan mali suç teşkil edebilecek suçlar dışında, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının hukuk darbesi olduğu suçlamasının absürd olduğunu, diğer suçlamalarla ilgili de Akın İpek’in bu suçlarla ilgisini gösteren en ufak bir delil olmadığını belirterek hepsini düşürdü. Üstelik Erdoğan rejiminin iade talebini savunmak zorunda kalan İngiltere savcılığı da iadesi istenen suçlamalardan birçoğu ile ilgili Türkiye’den gelen iddianame ve ekleri arasında bir delil olmadığını da kabul ettiğini açıkça Mahkemeye bildirdi.

Şimdi mahkeme finansal suçlarla ilgili iade dosyasındaki suçlamalara, delilere ve Akın İpek’in bu suçlamalarla bir ilişkisinin olup olmadığına bakacak.

İngiltere Savcılığı: Türkiye’den gelen iddianamede delil yok!

Akın İpek’in Londra’daki avukatları, konuyla ilgili TR724’e özel şu bilgileri verdi:

“İngiltere’de mahkemeler bağımsız olup hukukun üstünlüğü ve adil yargılama prensiplerine göre hareket ederler. Türkiye’den gelen iade dosyası ile ilgili mahkemeye savunma ve delillerimizi sunduk. İngiliz Mahkemesi bu iade talebinin zaten şu anda, terör örgütü yöneticiliği ve hukuk darbesi iddiası başta olmak üzere yapılan suçlamaların çoğunu düşürdüğünü, bu suçlamaların bu delillerle İngiltere’de suç teşkil etmeyeceğini açıkladı. Her ne kadar Erdoğan rejimi Gülen hareketinin bir terör örgütü olduğunu iddia etse ve iddianamede buna dair suçlamalar yöneltilmiş olsa da Gülen hareketi İngiltere dahil olmak üzere hiçbir gelişmiş Batı ülkesinde terör örgütü kategorisine alınmış değil. Bu nedenle İngiltere’nin terör örgütü olarak kabul etmediği Gülen Hareketi mensuplarının terör örgütü yöneticisi veya üyesi suçlamalarıyla iadesi mümkün değildir.

Üstelik Türk Ceza Kanunu’nun 220. Maddesi, terör örgütü yöneticisi olduğu iddia edilen kimselerin örgütün işlediği tüm suçlardan kendisinin de bilgisi ve dahli olmasa bile sorumlu olduğuna dair kural evrensel hukukta “suçun şahsiliği prensibi”ne aykırılığı nedeniyle kabul edilemez. İngiltere’de de böyle bir suç tipi yoktur, olamaz .

Çatı davasında yer alan suçlamalar modern hukukta suç sayılmıyor

Nitekim AİHM de geçtiğimiz ay içinde Türkiye ile ilgili verdiği bir kararda, TCK 220. Maddenin aşırı ve kabul edilemez olduğuna hükmetti. Bu nedenle Türkiye’de çatı davası olarak bilinen ceza davasında yer alan sanıkların tümüyle ilgili suçlamalar ne İngiltere’de ne de ortalamanın üzerinde bir hukuk sistemine sahip herhangi bir ülke tarafından suç olarak kabul edilemeyeceği için iade talepleri de reddedilir.

Ne Akın İpek’in herhangi bir örgütün yöneticisi olduğu ne de işlendiği iddia edilen suçlardan herhangi birisinin işlenmesine doğrudan bir katılımı ya da bir suç işlenmesi ile ilgili bir talimatı olmadığından, bu yönde bir iddia ve delil de bulunmadığından terör örgütü ve bu örgüt tarafından işlendiği iddia edilen suçlardan herhangi birisiyle ilgili olarak ne Akın İpek ne de bu çatı davasından başkaca birisinin suçlanması ve iadesi mümkün değildir.

Bu nedenle İngiliz Mahkemesi yalnızca mali suçlarla ilgili olarak yargılama yapıp suçlamalar, deliller ve Akın İpek’in bu suçların işlenmesinde bir dahli olup olmadığına bakıp, var ise iadesine karar verir, yoksa bu talebi de diğerleri gibi reddedecektir. Akın İpek hiç bir suça karışmamış saygın bir işadamı olup, kanun ve kurallara saygılı örnek bir vatandaştır.”

Havuz ve biat medyası, 2 ay önce yaşanan ve devam eden bir süreci, sanki yeni yaşanmış gibi tekrar gündeme getiriyor. Akın İpek de yaptığı son açıklama ile devam eden sürece işaret ederek, durumunda bir değişiklik olmadığını vurguladı.

****

Avukat Aslı Kazan’dan CNN Türk’e eleştiri

Geçtiğimiz mayıs ayındaki gelişmeyi yeni habermiş gibi veren CNN Türk’ü eleştiren Avukat Aslı kazan, Twitter hesabından şu paylaşımda bulundı: ”Akın İpek’in 2 ay önceki gözaltısını son dakika olarak veren CNN Türk. Ve bunun önümüzdeki günlerde çok önemli gelişmelere sebep olacağı analizini yapan Hakan Çelik.”


AKIN İPEK 3 YIL SONRA İLK KEZ BİR CANLI YAYINDA SÜRECE İLİŞKİN AÇIKLAMALARDA BULUNDU


AKIN İPEK: TERÖRİST GÖMLEĞİ BİZE UYMAZ KARDEŞİM

İşte İpek’in, 1 saat süren progrmda söylediklerinden satırbaşları:
  • Çatı davası Eylül’de burada görülecek. En ufak suçum varsa, beni idam etsinler.
  • Bana diyorlar ki korkuyor. Kardeşim biz korku duvarını geçeli yıllar oldu. Çilesi olan adamın korkusu olmaz.
  • Kardeşim Tekin İpek, hayatında ne siyaset ne cemaat bir şey olmamış. Efkan Ala’dan tutun Mehmet Şimşek, Abdullah Gül’e kadar yanınızdan ayırmadığınız bir insan. 2,5 yıldır cezaevinde. Biriniz çıkın da bir şey deyin.
  • Kardeşi hapis, annesi çaresiz. Çölün ortasında gibi bir yerde yaşıyorum. Mutlu bir hayat yaşamama imkan var mı, kardeşim. Ailem paramparça olmuş, tutturmuşlar “Akın İpek lüks içinde yaşıyor”. O lüksü Allah onlara da nasip etsin.
  • 2014’te verdiğim özel röportajda söyledim, paralel devlet yapılanması devletin ve milletin başına belaydı. Bugün daha büyük bir bela.
  • Ailemin Cumhuriyet tarihinde yaptığı bağış kadar kimse hayır yapmamıştır. Sadece Maraş’ta yaptıkları okulları camileri çıkarsınlar. Hacı annemin dedesinin evini alıp MÜSİAD’a verdiler. Kendine işadamı diyenler orada toplantı yapıyor
  • Uzun yıllardır aileme bir gömlek giydirmek istiyorlar. Vatan haini, terörist, kara para aklamış, zimmetine para geçirmiş, vs. Bu gömlek bize uymaz kardeşim.
  • Adalet Bakanı açıklama yapmış, bizden “bunlar” diye bahsediyor. Ben hep “sayın” diye konuşurum. Biz bu ülkenin vatanseverleriyiz. Ayrım yapmadık, herkesi kucaklayan bir aileyiz. “Bunlar” lafını aynen iade ediyorum kendisine.
  • Hacı annem, hayatında karakol görmemiş bir kadın. Hapishane kapılarında, mahkeme kapılarında.. Adı gibi Melek bir kadın, hayatı paramparça. Kime kızarsan kız, kadını evinden niye çıkarıyorsun?
  • İnsan demiyeyim, bir tür yaratık türedi. Bunlar insanlara her şeyi yapabilirler. Biraz daha sayıları çoğalsın, Türkiye’de kimsenin can, mal, mülk güvenliği kalmaz.
  • Ben İngiltere’deyim. Dönsem buradaki şirketler çökecek, davaların hepsi kalacak. Derdimizi kim anlatacak? Benden başka kimse yok. Yahu, dışarıda mıyım, içeride miyim, farkında değilim.
  • Benim grubumda bir kuruş kaynağı belli olmayan bir işlem gösterin bütün varlığımı hediye edeceğim dedim. O günden bu güne senin şu kadar gayrimeşru bir harcaman var, bunu koyamadılar.
  • Gazetecinin görevi gizli gizli insanları uzun süre takip etmek, resimlerini çekmek, ofislerine başka isim vererek girmek değildir. Kendileri karar verecekler ya gazeteci olacağız ya ajan olacağız, ikisi birden olmaz.
[Mehmet Yıldız] 23.7.2018 [TR724]