Kanlı tiyatronun mazlum çocukları: Harbiyeliler [İlker Doğan]

Tutuklu harp okulu öğrencileri, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerikalı Rahip Brunson’ın tahliyesinin ardından yaptığı, “Darısı harp okulu öğrencilerinin başına.” sözleriyle yeniden gündeme geldi. Komutanlarının, “Toplumsal olaylar var” diyerek sokağa çıkardığı 19-20 yaşlarındaki öğrencilerin neredeyse tamamına müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 15 Temmuz’un faturasının çoğu iki yıldan fazla bir zamandır cezaevinde bulunan çocuklara kesilmesi vicdanları kanatıyor.

Bir ülke düşünün; ordunun içindeki bir cunta darbeye kalkışıyor; ardından açılan davalarda er ve erbaşlar ile harp okulu öğrencilerine müebbet hapis cezaları yağarken, o ordunun başındaki Genelkurmay Başkanı ve üst düzey komuta kademesi taltif ediliyor. Ülkeyi yöneten kişi ‘darbe’ kalkışmasının haberini eniştesinden öğreniyor, muhalefetin darbenin araştırılması teklifi ise yine iktidar tarafından reddediliyor. Bu ancak Türkiye’de olurdu ve oldu!

Aslında tartışmanın fitilini ‘yeni Türkiye’nin gazetecilerinden Nedim Şener’in askeri öğrenci ve 15 Temmuz’a karıştığı iddia edilen erlerle ilgili yaptığı son açıklama ateşledi. Zira Şener, söz konusu açıklamasında, “5 günlük er ya da öğrenci olması fark etmez. O asker 15 Temmuz’da darbeye kalkışmıştır.” diyor. Nedim Şener’in bu açıklamasından iki sonuç çıkıyor; ya harbiyelilerin yargılandığı davaların hiç birine gidip öğrencilerin savunmalarını dinlememiş ya da bilerek ve isteyerek kamuoyunu manipüle ediyor. Her ikisinin aynı anda olma ihtimali de yüksek. Zira Şener, daha önce de Brunson davasında gizli tanıkların ifadesini ‘kendi bilgisiymiş gibi’ paylaştığı için çok ciddi tepki çekmişti.

PİŞİK OLAN ARKADAŞIM KURTULDU, BEN MÜEBBET ALDIM!

Harp okulu öğrencilerinin savunması siyasi baskı ve korku nedeniyle neredeyse hiç bir televizyon kanalında yer almadı, gazetede yayınlanmadı. Örneğin 19 yaşındaki 1. sınıf öğrencisi Furkan D.’nin savunmasını duyan yoktur. Müebbet hapis cezası artı bilmem kaç yıl aldı… 25 aydır Silivri Cezaevi’nde. Tutuklandığında boyu 182’ydi, şimdi 1,94 olmuş. Bunu kendisini ziyarete gelen ailesine ve yakınlarına gülerek anlatıyor. Cezaevinde büyüyen harbiyelilerden sadece biri o. Savunmasında, 15 Temmuz’da Yalova’da kampta olduklarını anlatıyor. Gerisini kendisinden dinleyelim: “Komutanlar, ‘İstanbul’da terör eylemi var, acilen hazırlanın’ diye haber gönderdi. Çadırda kalıyorduk, telefonlarımızı da bırakmamızı istediler. Hazırlanıp sıraya girdik. Helikoptere bineceğimiz sırada sınıf arkadaşım, ‘Komutanım ben pişik olmuşum. Gelmesem olur mu’ dedi. Komutan da ‘Tamam’ dedi. Şimdi o dışarıda, ben ise komutanlarımın emriyle ‘terör eylemine müdahale etmek için helikoptere bindiğim gerekçesiyle’ müebbet hapis cezası aldım!”

SİLAHIM TEMİZ AMA HÜKÜM GİYDİM!

Bir başka harbiyeli Emre P. İkinci sınıf öğrencisi. 15 Temmuz’da izinli olduğunu, telefonuna gelen mesaj sonrası okula gittiğini anlatıyor: “Terör eylemi var diyerek Orhanlı gişelerine götürdüler. Ne olduğunu anlayamadan kendimizi çatışmanın ortasında bulduk. Sivil kıyafetli birileri hem askere hem sivillere ateş açıyordu. Arkadaşımla birlikte köprünün ayağına indik. Sabaha kadar orada kaldık. Tek bir kurşun bile atmadım. Balistik incelemede silahım temiz çıktı. Ancak müebbet artı cinayetten 139 yıl yedim. Hakime, ‘kimi, nasıl öldürmüşüm’ diyorum cevap bile vermiyor!”

BİR AY ÖNCE UZMAN ÇAVUŞ OLDUM

Uzman Çavuş olan Abdullah Ç.’nin ise yargılaması devam ediyor. 15 Temmuz tarihinde Kuleli’de olduğunu anlattı Abdullah Ç., savunmasında: “Daha yeni asker olmuştum. İkinci maaşımı bile almadan ‘darbeye teşebbüs’ iddiasıyla tutuklandım. Komutanm o gece bana ‘arabayı hazırla, terör eylemi var’ dedi. Benim tek suçum komutanımın yasalara aykırı olmayan talimatını uygulamak.”

SİLAHIMIZI KENDİMİZ TESLİM ETTİK

Bir başka müebbet alan harbiyeli Ahmet D. Son sınıf öğrencisi olan Ahmet, kendilerinin ‘terör eylemi var’ denilerek helikoptere  bindirildiğini anlattı mahkemede: “Boğazın üzerindeyken yürüyen kalabalığı gördüm. Komutanıma ne olduğunu sordum. Bilmediğini söyledi. Ancak ben şüphelendim. Yanımızda telefon olmadığı için kimseden bilgi alma şansımız yoktu. Yere inince meseleyi öğrendik. Polisler geldi ve silahlarımızı komutanın emriyle teslim ettik. Ardından gözaltına alındık. Biz okula gönderilmeyi beklerken, işkenceye maruz kaldık. Darp edildik.”

***

Akşener: O çocuklar devlete emanet edilmişti

Genelkurmay başkanı dahil üst düzey komuta kademesi taltif edilirken, 19-20 yaşlarındaki harp okulu öğrencilerine müebbet hapis cezası verilmesi siyasilerin de tepkisini çekiyor. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, konuya ilişkin paylaştığı bir tweet’te “Darbe teşebbüsü sorumlularının en ağır biçimde cezalandırılmaları şüphesiz gerekirken, devletimizin emanetinde olan hava harp okulu öğrencilerine müebbet hapis cezası verilmesi kabul edilebilir değildir.” ifadelerini kullanmıştı.

Karamollaoğlu: Çok ciddi mağduriyet var

Saadet Partisi Lideri Temel Karamollaoğlu da ortada çok ciddi bir mağduriyet olduğunu belirtiyor: “Çok açık söylüyorum; tıpkı Bylock meselesinde olduğu gibi askeri okul öğrencilerinde de ciddi mağduriyetler söz konusu. Askeriyede ilk öğretilen kural, “emre itaattir…” Ama bugün hiçbir suçu olmadığı, hiçbir şeyden haberi olmadığı halde yargılanan binlerce askeri okul öğrencisi var. Elimizde belgeleri de var. Hava Harp Okulu Komutanlığı, Yalova’da kampta olan öğrencilerin büyük bölümünü 15 Temmuz’da “toplumsal olay var” diyerek İstanbul’a getiriyor. Kampta televizyon yok, radyo yok, telefon yok. Bu sebeple darbeden de haberleri olmuyor.”

[İlker Doğan] 16.10.2018 [TR724]

Gizli tanıklar hesap verecek mi? [Av. Mehmet Tahsin]

23 Yıldır Türkiye’de yaşayan ABD vatandaşı Rahip Andrew Brunson, 9 Aralık 2016’da ‘Gülen Cemaatine üyelik’ suçlamasıyla tutuklandıktan sonra geçtiğimiz Temmuz ayında ev hapsi ile cezaevinden çıkarıldı. İktidar yandaşı medyaya göre Hristiyan bir Kürt devleti kurmak için çalışan Brunson, aynı zamanda Gülen cemaati ile derin ilişkilere sahipti.

Brunson’un tutuklanması ABD-Türkiye ilişkilerinde derin bir kırılmaya yol açtı. Yapılan diplomatik görüşmelere rağmen Brunson’ın serbest bırakılmaması üzerine ABD Başkanı Trump’ın arka arkaya attığı twitler, ABD-Türkiye arasında gerginliğe neden oldu ve Türkiye ekonomisini sarstı. Üstüne Erdoğan’ın kendisine uzatılan her mikrofona kabadayı bir üslupla konuşması ve yandaş basının kışkırtıcı manşetleriyle gerginlik iyiden iyiye tırmandı. Erdoğan’ın ABD ürünlerine boykot çağrısı üzerine, taraftarları iPhone kırma ayinleri bile düzenlediler.

Geçen hafta Macaristan dönüşü uçakta konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cuma günü (12 Ekim) hakim karşısına çıkacak olan Rahip Brunson’la ilgili aynen şunları söyledi: “Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olması sebebiyle, ben yargıya müdahale edecek konumda değilim. Ben bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanıyım. Dolayısıyla yargı ne karar verirse, o karara uymak zorundayım…”

AL SANA YARGIYA MÜDAHALE

Halbuki geçmişte hoşa gitmeyen yargı kararları karşısında Erdoğan iktidarının nasıl bir tutum takındığı ortada. Örneğin 31 Mart 2017 günü gazetecileri serbest bırakan İstanbul 13 Ağır Ceza mahkemesinin bütün hakimlerinin görevlerinden el çektirilmesi, tahliye edilen gazetecilerin cezaevinden çıkamadan jet hızıyla tekrar tutuklanması, hukuk tarihinde bir kara leke olarak yerini aldı. Bırakın ilk derece mahkemelerini, hoşuna gitmeyen yüksek yargı kararlarına bile alenen, “tanımıyorum ve saygı duymuyorum” diyebilen birinden beklenmeyecek bir yaklaşımdı bu. Diğer yandan, medyada çıkan tahliye haberleri üzerine Adalet Bakanı’nı çağırıp ‘Ne yapıyorsunuz bu tahliye kararlarını veren hakimlere?’ diye sorduğu, Bakan’ın ‘yerlerini değiştiriyoruz efendim’ cevabını beğenmeyip ‘yetmez’ diye çıkıştığı Ankara’da dilden dile dolaşıyor.

Erdoğan’ın uçakta sarf ettiği sözleri duyar duymaz Brunson ailesinin valizleri hazırlamaya başladığından eminim. Zira aynı gün Amerikan medyasında ABD ile Türkiye’nin rahip Brunson’ın serbest kalması konusunda anlaştığı iddiaları da yer aldı. NBC News’in haberinde Brunson’ın bir sonraki mahkeme duruşmasında kendisine verilen bazı suçlamalar düşürüldükten sonra serbest bırakılacağı yazıldı.

Nitekim beklendiği gibi oldu. İktidar cenahından yapılan açıklamalarda “biz karışmayız, yargı ne karar verirse versin, saygı duyarız…” gibi önceki örneklerde görülmemiş bir tavır sergilendi. Yandaş basın ve troller derin bir sessizliğe gömüldü. Konuya ilişkin yapılan haber ve yorumlarda Casus Brunson’dan Papaz Brunson’a ve sonunda sadece Brunson’a dönüldü.

HER ŞEY SENARYO GİBİ

Ve beklenen gün geldi. 12 Ekim Cuma günü erken saatlerde evinden alınan Rahip Brunson İzmir Adliyesine getirildi. Her şey bir senaryo gibiydi. Gizli ve açık tanıklar, savcı, mahkeme heyeti, Brunson ve avukatı olmak üzere herkes rolünü iyi oynadı.

Duruşmada sanki her şey ayarlanmıştı. Önce verdikleri ifadelerle Brunson hakkındaki iddiaların temelini oluşturan gizli tanıklar, duruşmada ifadelerini geri çekti. Yine duruşmanın kilit isimlerinden Levent Kalkan, Brunson’un tutuklanmasına neden olan ifadeleriyle ilgili ‘ben böyle bir şey söylemedim’ dedi.

Bronson’un savunmasından sonra duruşma savcısı esas hakkındaki mütalaasını verdi. Rahip Brunson’ın örgüt üyesi olmaktan 10 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istedi ancak aynı zamanda adli kontrolün kaldırılmasını da talep ediverdi.

Mahkeme heyeti son olarak Brunson ve avukatına savunma için tekrar söz verdi ancak her ikisi de sonucu önceden bilirmişçesine ek savunma yapmadı. En az birkaç duruşma daha devam etmesi gereken mahkeme jet hızıyla sonuçlandı.

Ve mahkeme heyeti Rahip Brunson’a özgürlüğün kapılarını açan kararını açıkladı. Başta 35 yıl hapis cezası istenen Brunson’ın ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım suçunu işlemek’ten 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve tahliyesine karar verdi.

Önceden bütün hazırlıklar yapılmış, Brunson için hazırlanan uçak Çiğli havaalanında hazır beklemekteydi. Rahip Brunson saatler 21:40’ı gösterirken İzmir’deki evinden ayrılarak havalimanına doğru yola çıktı. Kararın mürekkebi bile kurumadan Brunson’un uçağı havalandı ve her şey bitti gitti…

Şimdi şu soruları sormak lazım:

Madem bu adamın (iddianamede ve çarşaf çarşaf yandaş gazetelerde anlatıldığı gibi) ne casuslukla ne Gülen Cemaatiyle ne de PKK ile bir ilgisi yoktu, neden 2 yıl boyunca hapiste tutuldu?

Cuma günkü duruşmada ifadelerini geri çeken, biz böyle bir şey demedik diyen tanıklar yalan mı söyledi?

Yoksa onlara ifadelerini değiştirmeleri yönünde birileri baskı mı yaptı?

Aynı duruşmada esas hakkında mütalaasını sunan Cumhuriyet Savcısı yalan söyleyen tanıklar hakkında neden suç duyurusunda bulunmadı?

Yoksa tanıkların zaten yalan beyanda bulunmalarını soruşturma makamları mı istedi?

POLİS-SAVCI-TANIK ÜÇGENİNDE KURULAN KUMPASLAR

Bu dava son birkaç yıldır Türk yargısında yaşanan rezilliklerin ortaya saçıldığı bir sembol haline geldi. Birkaç yıldan beri Türkiye’nin her adliyesinde hemen her gün bu rezilliğin benzerleri yaşanıyor. Polis-savcı-tanık üçgeninde kurulan kumpaslarla masum insanların hayatları karartılıyor. Kimse de bunun hesabını sormuyor.

Halbuki bütün bunların bir karşılığı olmalı. Bu gizli tanıkların yalan beyanları üzerine bir adam 2 yıla yakın hapis yatmış. Bu rezilliğe katkıda bulunan herkes hesap vermeli. Hem de şimdi!

Önce son gün ifadelerini geri çeken gizli tanıkların kimliği açıklanmalı. Sonra tüm tanıklar hakkında Türk Ceza Kanunu 267’ye göre iftira suçunu işlemekten dava açılmalı.

Eğer tanıklar mahkemede dedikleri gibi soruşturma aşamasında bu ifadeleri vermedilerse, bu ifadeleri kayda alan polisler hakkında Görevi Kötüye Kullanmak (TCK-257), Resmi Evrakta Sahtecilik (TCK-204) ve Yargılamayı Etkilemek (TCK-288) suçlarından işlem yapılmalıdır. Ki bu olay bütün gizli-açık iftiracıların ve kumpasçıların hepsine ibret olsun.

SOSYAL MEDYADA BRUNSON OLAYI

Bu gelişmeler üzerine Trump’ın “Pastör Brunson’la ilgili çok çalıştık!” mesajı gecikmedi. Kimse de “Türk yargısı çalıştı çabaladı ve adalet tecelli etti. Sen bu konuda ne yaptın ki ey Trump!..” demedi, diyemedi. Zira herkes neyin ne olduğunu çok iyi biliyordu. O günden beri Saray’dan üst üste yapılan “Bu karar bağımsız Türk yargısının kararıdır” açıklamalarına kimse inanmıyor.

Geçmişte verilen bazı tahliye kararları karşısında aslan kesilen, “derhal bu hakimleri tutuklayın!..” diye HSK’ya emirler yağdıranların bu olayda kayıplara karışmış olması ayrıca dikkat çekti. Belli ki sahipleri tarafından önceden uyarılmış ve sessiz kalmaları istenmiş. Onların gücü ancak savunmasız masumlara, annelere ve bebeklere yeter çünkü!

31 Mart 2017’de 21 gazetecinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edilmesi üzerine sosyal medyayı ayağa kaldıran yandaşlar tahliye kararı veren hakimlerin tutuklanmasını istediler. Onların bu ricalarını kıramayan Adalet Bakanı Müsteşarı yine sosyal medyadan gereğinin yapılacağı müjdesini (!) verdi. Ve gereği yapıldı. 21 gazeteci tekrar tutuklandı. Aynı ekibin Brunson’un tahliyesi karşısında derin bir sessizliğe gömülmesi son derece ilginç.

[Av. Mehmet Tahsin] 15.10.2018 [Tr724]

Çıkamayacağı yere neden girdi? [Tarık Toros]

Başından beri en çok merak ettiğim soru buydu.

Cevabını buldum.

**

Gazeteci Cemal Kaşıkçı…

2 Ekim’de girdiği Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu’ndan bir daha çıkamadı.

O tarihten beri en çok ilgilendiğim konu bu.

**

Acı ama gerçek, şu tespitleri koyalım:

-Cemal Kaşıkçı olayı aydınlanmayacak.

-Öldürülüp öldürülmediği bilinmeyecek.

-Bir daha ondan haber alınamayacak.

-Son görüldüğü yer, konsolosluğun kapısı olarak hatırlanacak.

-Bir mezarı var mı, bilinmeyecek.

-Belki on yıllar sonra bir istihbarat yetkilisi çıkıp ne olduğunu itiraf edecek.

**

Bilgi kalabalığını büyük ölçüde ayıklayarak…

Oyuncuların, failden başlayarak yol haritalarına bakalım.

**

SUUDİ ARABİSTAN:

Baştan reddetti. Geri adım atmaz.

Dalga geçer gibi, haftalar sonra konsoloslukta arama izni veriyor, filan.

Dünyanın parası en bol alıcısı.

Bunu kullanıyor, kullanacak.

Elinin güçlü olduğunu biliyor.

“Adam buharlaşmadı ya, nereye kayboldu?” sorusunu hiçbir zaman üzerine alınmayacak.

**

TÜRKİYE:

Her zamanki gibi bir eylem planı yok.

O günkü hava durumuna göre yön belirliyor.

Suudi Arabistan’a başta sert çıkıp sonra yumuşaması…

Hatta faille ortak çalışma grubu kurması da bundan.

Elindeki delilleri/kozları masaya koyup avantaj sağlamaya çalışacak.

**

ABD:

Suud para musluğunu kesmek istemiyor, kim ister.

“Kaşıkçı vatandaşımız değil” vurgusu bundan. Sahip çıkmamak için.

Soruşturuyormuş gibi yapıp hadisenin küllenmesini bekleyecek.

CIA kökenli Dışişleri Bakanı’nın Riyad’a gitmesi önemli.

Washington ve Riyad, krizi zamana yayıp olayı ustaca unutturacak.

**

İstihbarat/operasyon konularına az merakı olanlar…

Olayın faili meçhule gittiğini çabucak anlar.

**

Cemal Kaşıkçı, çıkamayacağı yere girdi.

Susturulmak istendiğini biliyordu.

Nişanlısını, “Dönmezsem şurayı ve şurayı ara” diye tembihlemişti.

Peki neye güveniyordu?

**

Kendimden biliyorum.

Yurt dışındaki binlerce Türk vatandaşı…

Bırakın Türk elçiliklerine gitmeyi…

Önünden dahi geçmiyorlar.

Sadece o mu:

Yığınla Batılı gazeteci Türkiye’ye gitmekten imtina ediyor…

Niye?

Başlarına bir şey gelmeyeceğinden emin değiller.

**

O zaman Cemal Kaşıkçı neden girdi o deliğe?

Elde birkaç veri var:

-ABD’deki konsolosluk, İstanbul’a yönlendirdi.

-İstihbaratçı dostları “sıkıntı olmaz” diye telkin etti.

-Veliaht Prens’in kardeşi olan ABD Büyükelçisi ile yakın görüşüyordu.

-Bir hafta önce İstanbul konsolosluğuna ilk gidişinde güleryüzlü, çok iyi muamele gördü.

-Nişanlısının Türk olması, Ankara ve AKP ile iyi ilişkileri, İstanbul’un kendi için güvenli olduğunu düşündürdü.

**

Neticede:

Girdi ve çıkamadı.

Filler tepinirken…

Kayserili Muhammed Kaşıkçı’nın torunu, ezildi.

[Tarık Toros] 16.10.2018 [TR724]

Cep delik, cepken delik [Semih Ardıç]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın iki cümlesinden biri “En kötü geride kaldı.” şeklinde.

Böyle bir cümlenin hakikatte doğru olup olmadığı mevzuya nereden baktığınıza bağlı.

Durup dururken ABD ile bilek güreşine tutuşan ve akabinde zelil bir vaziyette salonu terk edenler ödenen bedeli unutturma telaşında.

BRUNSON KRİZİN BAHANESİ OLDU

Bir hatırlatma: Pastör Andrew Brunson’ı iki senedir rehin tutan Erdoğan rejimi ekonomideki bozulmanın hızlandığını görünce krizi şuurlu bir şekilde tırmandırdı.

Bin küsur odalı Saray, ABD Başkanı Donald Trump’ın okyanus ötesinden attığı birkaç tweeti kur ve faizlerdeki fahiş artışın bahanesine dönüştürdü.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek taktiği. Dolar 5,80 TL’ye geriledi diye sevinmemizi bekleyecek kadar da ciddiler.

ERDOĞAN YEMİN ETTİĞİNDE 4,53 TL!

Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yemini ettiği 9 Temmuz 2018’de 4,53 TL olan dolar, ne oldu da ağustosta 6,83 TL’ye kadar yükseldi?

Dünyanın kıskandığı Türkiye ekonomisi, ABD’nin iki tweetine mi bakıyordu? O kadar mıydı ederi? “Düştü” denilen seviye bile dolar kurunun yüzde 28 arttığını ispat ediyor.

3 ayda yüzde 30’a yakın devalüasyona hangi ekonomi, hangi reel sektör mukavemet edebilir?

Bu suâle cevap vermeden “En kötü geride kaldı.” demek en hafif tabirle esnafın, çiftçinin, asgarî ücretlinin maişet derdi ile alay etmektir.

YENİ SARSINTI İHTİMALİ DEVAM EDİYOR

Ekonomide ağustos sarsıntı geride kalsa bile yeni sarsıntıların olmayacağının teminatı yok. Nitekim erbab-ı ticaret iflaslar, konkordato talepleri ve tahsilat sıkıntılarının ortasında ölüm-kalım mücadelesi veriyor.

Kredi Garanti Fonu’ndan (KGF) geçen sene kullandırılan 240 milyar TL kredinin en az yüzde 20’si bugün itibarıyla batık. İktidar “seçim ayarlı” siyasette hayli tecrübe kazandı.

Şimdi de KGF kredilerinin 36 aya kadar tehir edilmesine imkân tanındı. Bankalara da arka kapıdan başka destekler verilecek. Halının altına süpür gitsin.

BELEDİYE SEÇİMİNE KADAR UNUTTURMA GAYRETİ

31 Mart 2019 Pazar günü mahallî idareler seçimlerine kadar kuyruğu dik tutmaya çalışacaklar. 26 Haziran’da partili cumhurbaşkanlığı seçiminden evvel de öyle yapmadılar mı?

Oysa ekonomide hatalarla yüzleşmek ne kadar gecikirse krizin büyüklüğü aynı oranda artıyor.

Aylardır ikaz ediyoruz: Bankalar üzerinden ucuz kredileri inşaat sektörüne, tüketim harcamalarına aktararak piyasayı suni canlandırma teşebbüsünün ekonomiye maliyeti ağır olacak.

Faiz ve kur kontrolden çıkacak. Enflasyon yükselecek.

Maalesef hâdiseler, “Türkiye büyüyor, ne krizi! Bunlar manipülasyon. Kriz mriz yok!” diyen Erdoğan’ı tekzip etti.

İNKÂR VE UNUTTURMA SİYASETİ

Ekonominin hemen her kaleminde alt üst olan verilerin içinden kendi işlerine gelen kısımları cımbızla çekmeleri “inkâr” ve “unutturma” siyasetinin bir parçası.

Hükûmetin seçimi kaybetme pahasına işin özüne eğilmesi icap ederdi. Rakamlarla oynayarak, bürokratların yerini değiştirerek bütün mahalleyi saran yangını söndürülmüyor.

Su tabancası ile yangın söndüreceğini zanneden Erdoğan ve damadı Berat bütçenin delik deşik halinden hiç bahsetmiyor.

EYLÜLDE BÜTÇE AÇIĞI 6 MİLYAR TL

Eylül sonu itibarıyla merkezî idarenin bütçesi 56,7 milyar TL açık verdi. Sadece eylülde 6 milyar TL gelirden daha fazla gider tahakkuk etti.

Geçen sene 9 ayda 31,6 milyar TL açık veren hükûmet, aynı rakamı 2018’de 56,7 milyar TL’ye çıkardı. Başkanlık geldi böyle oldu. Bütçedeki kara delik yüzde 44,2 büyüdü.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2001 krizini müteakip mali disiplin için şart koştuğu Faiz Dışı Denge’de “fazla verme” kuralı da ağır-aksak.

İki sene evvel senede 20 milyar TL faiz dışı fazla veriliyordu. Rakam bu senenin ilk 9 ayında sadece 3,7 milyar TL. Kemer sıkmak, tasarruf vs hepsi kâğıt üzerinde kalıyor.

ANA PARA ÖDEMESİ YAPILAMAZ

Bu şekilde kamu borçlarında ana para ödemesi nasıl yapılacak? Haliyle ana para eksilmediği ve faizler de yükseldiği için bütçede faiz en fazla pay alan bakanlık olacak.

2019 bütçesinde 114 milyar TL faize gidecek. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir senelik tahsisatından daha fazla bir tutarı faize ödeyecek.

2020’de faiz giderleri 140 milyar TL’ye çıkacak. Faizler mevcut seviyelerde kalırsa tabiî…

ÖTV VE KDV GELİRLERİN DÜŞTÜ, ÇÜNKÜ…

Bütçe verilerine göre eylülde Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yüzde 15,9 ve dahilde alınan Katma Değer Vergisi (KDV) yüzde 10,3 azaldı.

Seçime kadar akaryakıt zamlarına ÖTV üzerinden sünger çekmenin öteki ismi olan geçice ÖTV indirimi bütçenin vergi gelirlerine “azalma” olarak aksediyor.

Bunun haricinde krizi teyit eden bir veri ile karşı karşıyayız. Tüketim harcamaları sert fren yapmış. Ekim ve kasım bütçesinde o fren izleri daha bariz hale gelecek.

Nakit sıkıntısı o kadar müşahhas ki Maliye Bakanlığı’nın verilerinde ayan beyan görünüyor.  Ocak-eylül döneminde dahilde alınan KDV’de 112 milyar TL tahakkuk etmiş.

Tahsilat ise 46 milyar lira. Devletin kasasına girmesi icap eden 66 milyar TL tahsil edilemedi. 179 milyar lira tutarında para cezasının da sadece 7 milyar TL’si toplanabildi. Bütçe açığı da düz hesap 57 milyar TL.

İŞSİZLİK YÜZDE 11’E YÜKSELDİ

İşsizlik temmuzda yeniden yüzde 11’e yükseldi. Ağustos ve eylül verileri temmuzu da aratacak.

Kim demiş “en kötü geride kaldı” diye! Bütçe açığı muhtemelen sene sonunda 85 milyar TL’yi bulacak.

“Cep delik, cepken delik/Kol delik, mintan delik/Yen delik, kaftan delik/Kevgir misin be kardeşlik!” şiirini Orhan Veli sanki AKP’nin bugünleri için kaleme almış.

Erdem Alkın’ın 1992’de çıkardığı albüme ismini veren “Kevgir” şarkısını bugünlerde youtube’dan bol bol dinliyorum.

[Semih Ardıç] 16.10.2018 [Tr724]

Erdoğan ve Ergenekon çatışır mı? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Erdoğan çok  iyi bir oyuncu. Siyasetin kurdu. Manevra kabiliyeti çok iyi. Kendisine sadakat bağı (çıkarla, makamla, tehditle,  vb) kurduğu kesimleri müthiş koordine ediyor, yönlendiriyor. Bu konuda devletin tüm imkanlarını sınır, kural, ilke tanımadan kullanıyor. Bazıları menfaatini yitirmemek için, bazıları korku ve kaygısından Erdoğan’a biatını sürdürüyor. Tabanı akıl ve mantık dışı konularda, (varsa) ilkeleriyle çelişen durumlarda bile Erdoğan’ın söylemlerini meşrulaştırıp bir şekilde izah edebiliyorlar. Oluşturduğu medya ve satın aldığı kişiler, kontrol ettiği yargı, mafyatik araç haline getirilen kolluk kitleleri gütme konusunda ona imkan hazırlıyor. Havuz yazarları, AKP’nin naylon aydınları aynı günde bir kaç defa dönmek, tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorlar. Bu yola bir defa girince yalancı-yamacı hikayesindeki yamacı rolünü oynama dışında seçenek kalmıyor kendilerine. Biraz farklı düşünenler ve ses verenler aleme ibret olacak şekilde cezalandırılıyor. Kitle psikolojisinin etkisiyle geri kalanlar siniyor, susuyor, pusuyor.

Erdoğan özellikle milliyetçi-muhafazakar kesim üzerinde etkili güçlü bir figür. Dini ve milli duyarlılıkları harika istismar ediyor. Halkın bam telini biliyor. Güzel Kur’an okuyor, her yerde cami açıyor. Toplumun özlemlerini, beklentilerini tespit edip ona göre davranmakta üstüne yok. Eğitimli, dünya görmüş insanlara itici ve banal gelse de kitleler için Erdoğan karizmatik bir lider. Fakat Erdoğan yalnız adam, tek başına. Ergenekon ise sistematik çalışan yapılanma. Ergenekon bir lider hareketi değil, bir kadro hareketi. Onların da sınırları, ilkeleri yok. Hedeflerine ulaşmak için cinayet, sabotaj, katliam dahil her şeyi yaparlar. Ergenekon’un köklerini İttihatçılara kadar götürürseniz 100 yılı aşkın süredir operasyonel kabiliyete, militer ve paramiliter tecrübeye sahipler. Ergenekon her dönemde her seviyede yetişmiş insana, önemli rütbede askerlere, bürokratlara, yargıçlara sahip olmuş ve bunları örgütlü ve etkili kullanabilmiş bir yapı. Ergenekoncular devetin içinde organize ve senkronize hareket edebildikleri gibi toplumu maniple edecek, kaos kargaşa çıkaracak paramiliter yapıları, suç örgütlerini de kolayca kullanır. Kurumsal bir hafızaya ve sistematik işleyişe sahip bu derin yapı sık sık devlete, topluma balans ayarları yaptı. Ordu en güçlü ve etkili oldukları kurumdu. Bu nedenle yıllarca TSK üzerinden millete, siyasete baskı uyguladılar. Üst yargı organlarında bu yapıyı koruyan ve yaptıklarını meşrulaştıran etkili yargıçlar hep oldu. Yazar, gazeteci, aydın, akademisyen kılığında toplum içinde etkili propagandistleri vardı ve ihtiyaca göre bunları kullandılar. Erdoğan kendisi ve çıkarcı çevresi için toplumun inanç ve değerlerini istismara dayalı günübirlik siyaset izlerken, Ergenekoncular bir hedef etrafında biraraya gelen, nispeten iyi yetişmiş kişilerden oluşan ve uzun erimli planları olan bir kadro hareketidir. Erdoğan kısa mesafa koşucusudur; Ergenekon maratoncu. Erdoğan her yöne dönebilen, manevra kabiliyeti yüksek fiyakalı bir binek aracıdır. Ona binilir ve hedefe varınca inilir. Ergenekon ise tank gibi etkili ve tahrip edicidir. Ağır gider ama yol alır. Taktik olarak yönü değişse de stratejik hedefi değişmez. Erdoğan gibi konjoktörel düşünmez, taktik hareketlere takılmaz, sabırla, uzun erimli hedefine yürür. Erdoğan patlayınca Erdoğanizm patlar, itibarsızlaşır; ama Ergenekoncular yolculuğuna devam eder.

Ergenekoncu-ulusalcı ekip farklı zamanlarda farklı isimlerle güya “millet için, millete rağmen” operasyonlar yaptı ve iktidarlara ayar verdi, devletin kodlarıyla oynadı. Devleti kendi çizgisinde tutmaya, toplumu yönlendirmeye çalıştı. Daha önce Ergenekoncuların asla geçemeyecekleri kırmızı çizgiler, sınırlar vardı. Zira millet dindardı, muhafazakardı. Milletin duyarlılıkları onların emellerini sınırlandırıyordu. O nedenle 28 Şubat’ta bile geri adım atmak zorunda kaldılar. Ama Erdoğan, Ululsalcı/Ergenekoncu yapıya müthiş imkanlar sundu. Önlerindeki bariyerleri kaldırdı. 17/25 sonrası Erdoğan’ın mecburiyeti üzerine kurulan işbirliği Ergenekonculara hayal dahi edemeyecekleri operasyon fırsatları verdi. Vizyonda olan, iktidar imkanlarını kullanan Erdoğan’ın (sözde) dindar/muhafazakar kimliği, hitabeti, halk üzerindeki etkisi Ergenekonculara devlet içindeki hasımlarını tasfiyede çok yardımcı oldu. Bu nedenle bu ekibin karanlık adamlarından biri: “Erdoğan bir süre daha görevde kalmalı, yapacakları var” diyor. 17/25 sonrası oluşan ortamda Ergenekoncular orduyu, yargıyı, bürokrasiyi, medyayı, hasılı her alanı kendilerine göre dizayn ettiler. Rakiplerini tasfiye etti, Ergenekon-Balyoz davalarında emekli edilen tüm elemanlarını önemli noktalara taşıdılar. Görüntüde Erdoğan olduğu için muhafazakarlar din-inanç-değerler aleyhine yapılanları görmedi. Zira dindarlar Erdoğan’a güveniyordu ve yaptıklarında hikmet arıyordu. Oysa Ergenekoncular Erdoğan’ın yaptıklarının 1/10’unu kendileri yaptığında müthiş tepki çekeceklerinin farkındaydı. Erdoğan’ı kendi hedefleri için bir koçbaşı olarak çok iyi kullandılar. Hayallerinin ötesinde şeyler başardı, engel olabilecek tüm kesimleri sindirdi, hapislere doldurdu, etkisizleştirdiler.

Erdoğan 17/25’le dara girince Ergenekonla uzlaştı. Sonra ortak düşman Cemaate karşı harekete geçtiler. Cemaat Ergenekon için stratejik hedefti, yok edilmesi gereken düşmandı. Zira onların hareket alanını daraltıyor, oyunlarını bozuyor, sofistike stratejilerini açık ediyordu. Ergenekon ve Balyoz Davalarını Cemaate mal ettikleri için ağır bir intikam planlıyorlardı. Erdoğan’ın sıkışmışlığı onlara bu fırsatı sundu ve kendilerince bunu çok da iyi değerlendirdiler.

Ayrıca Ergenekoncu Derin yapılar Erdoğan eliyle:

  • Kürt siyasetçileri ve aydınları hapislere doldurdu, bölgede yeniden 1990’lardaki güçlerine ve karanlık işlerine döndüler
  • Onları sorgulayan, faşizan yönlerini ortaya koyan liberal kesimlerden intikam aldılar. Liberal iş adamlarını hizaya getirdi, aydınları ya hapislere doldurdu veya kaçmak zorunda bıraktılar. Meydan çakma solculara, sahte liberallere yani Ergenekon güdümlü kişilere kaldı.
  • CHP’yi uysal muhalif haline getirdi, projelerinin parçası, Erdoğan’ın kuyruğu yaptılar. Parti içinceki elemanlarını Kılıçdaroğlu üzerinde sopa gibi kullandılar. Kendi çizgilerinde olmayan sol aydınları AKP eliyle cezalandırdılar. İnsan haklarını, emeği savunan kimse bırakmadılar. Ortalık işkenceyi savunan, faşizan reflekslere sahip, çevrecilikten habersiz, işçi haklarını yok sayan solcumsulara kaldı.
  • MHP, Ergenekon-Erdoğan ortaklığının mutlak payandası, savunucusu haline geldi. Ergenekon MHP üzerinden iktidara ortak oldu, bürokratik kazanımlar, konumlar elde etti. Güya MHP’ye alternatif olarak ortaya çıkan İYİ Parti Ergenekoncu-Ululsacıları toplayan bir çatı partiye dönüştü.
  • Ergenekoncuların öteden beri tehdit ve tehlike olarak gördüğü, ehlileştirmek istediği cemaatler, tarikatler, sivil dini organizasyonlar AKP eliyle dünyevileştirildi, ehlileştirildi. Hepsi devlete, güce mutlak biat eder hale getirildi. Tek Parti döneminden bu tarafa sürdürülen, Ergenekoncuların temel stratejisi olan dinin devlet kontrolünde olması gerektiği tezi Diyanet güçlendirilerek ve cemaatler devlete bağımlı, biatli hale getirilerek sağlanmış oldu.
  • Ergenekoncu-ululsacı derin yapıların her dönem kullandığı suç şebekeleri, mafya örgütlenmeleri bu dönemde müthiş hareket alanı buldu. Mafya liderleri “itibarlı” hale geldi, belinde silahla haraç almaya devam etti. Son dönemde MHP üzerinden tasarladıkları afla tüm suç şebekelerini dışarıya salmak, puslu havalarda çok işlerine yarayan suç örgütlerine tam serbestlik getirmek istiyorlar.
  • Ana akım medya, şöhretli yazarlar, derin ilişkileri sorgulama potansiyelindeki bütün sivil kuruluşlar, meslek örgütleri kontrol altına alındı. Cumhuriyete dahi operasyon yapılıp ulusalcılara teslim edildi. Spor kulüpleri dahil herkes bir şekilde milliyetçi, devletçi çizgiye çekildi. Devleti yüceltme yaygınlaştı. Devletin uygulamalarına karşı çıkanlar, farklı düşünenler şeytanlaştırıldı. Böylece toplumda Ergenekoncu/ulusalcı zihniyete doğru kayma yaşandı.

Peki, bu ortaklık ne kadar daha sürer? Ortada birbirini sevmeyen ama kazan-kazan sistemiyle çalışan iki kesim var. Çatışma, vuruşma kaçınılmaz görünüyor. Bu ne zaman vuku bulur?

Ergenekoncuların hala Erdoğan’ın siyasi karizmasına, gücüne ihtiyacı var. Faturanın Erdoğan’a kesildiği, davulun O’nun boynunda, tokmağın kendi ellerinde olduğu verimli bir işbirliği yürüyor. Fakat dananın kuyruğu er-geç kopacak ve bu zoraki aşk bir çatışmayla, ayrılıkla sonlanacak. Ergenekoncular sabırlıdırlar; olayların olgunlaşmasını, bazı şeylerin zamanının gelmesini beklerler. Erdoğan ülkenin tüm kaynaklarını, imkanlarını hoyratça tüketiyor, harcıyor, çarçur ediyor. Böylesi bir israfa hiçbir zengin ülke dayanamaz. Er-geç kötü uygulamalar millete yansıyacak ve toplumun canını yakacak. İşsizlik, enflasyon zirve yapacak. Ekonomik kriz herkes tarafından ağır şekilde hissedilecek. Bir işbirliği olsa da iktidar yetkisini ve sorumluluğunu Erdoğan taşıdığı için eleştiriler ona yönelecek. Zamanla şikayetler memnuniyetsizlikler zirve yapacak. Kendi kitlesi dahi Erdoğan’a homurdanmaya başlayacak. Ergenekon, Erdoğan meşruiyetini yitirdiğinde, sorgulamalar arttığında, toplum desteği kalmadığında harekete geçmeyi isteyecektir. Toplum ve devlet içinde Ergenekon’un uyuyan hücreleri hala devam ettiği, Ergenekon-Balyoz davaları döneminde bile onlara dokunulmadığı için (Beyaz-siyah kuvvetler, silahlı paramiliter gruplar, güdümlü aydınlar ve gazeteciler vb) toplumsal desteği kaybedince Erdoğan’ı devirmek derin yapılar için zor olmayacaktır.

Erdoğan bunu bildiği için kendi paramiliter gruplarını oluşturmaya çalışıyor. Partizanlarını silahlandırıyor. Osmanlı Ocakları’yla ve SADAT tipi yapılarla o günlere hazırlık yapıyor. Ergenekoncuların yargıdaki, ordudaki etkisini kırmak için hormonlu bir şekilde parti teşkilatlarından niteliksiz gençleri yargıya, orduya, bürokrasiye dolduruyor. Erdoğan muhafazakar kitlenin oy desteğiyle ayakta duruyor. Cemaatler ve tarikatler bu desteğin önemli kısmını oluşturuyor. Ergenekoncu ortakları “cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız” dese de, siyasal İslamcılar cemaat/tarikat yapılarını asla sevmese de pragmatizmin üstadı Erdoğan’ın bu kitleye ihtiyacı sürüyor. Cemaatlere dokunulmamasının altında bu hesap var. Ergenekoncuların planlarına AKP şimdilik mani oluyor.

Ergenekoncular suyun içinde eylemsiz duran timsah gibi avın önüne gelmesini, ortalığın karışmasını ve suyun bulanmasını bekliyor. Bu ortam oluştuğunda harekete geçmek ve Erdoğan’ın hakkından gelmek isteyecektir.

Bazıları “iyi olur, gelsin!” diyebilir. Zulme, haksızlıklara, otoriterleşmeye suskun kalan, hatta destek veren diğer kesimlerin de bazı şeyleri yaşamasını isteyebilir. Ben finalin Erdoğan-Ergenekon çatışmasıyla bitmesinin herkes için, bütün ülke için felaket olacağını düşünüyorum. Mazaallah ülke bir iç savaşa sürüklenir ve Suriye’den beter hale gelebilir. O nedenle Erdoğan’ın Ergenekon eliyle değil –mümkün olsa- demokratik yollarla, suhuletle gitmesi tüm taraflar için en iyisi. Erdoğan’ın alternatifi Ergenekon olacaksa ülke cehennem kalmaya devam edecek demektir.

Her ne kadar demokrasi kayboldu, serbest seçim imkanı kalmadı, tek adam rejimi kuruldu ise de ülkenin yumuşak bir geçişle tekrar demokrasiye yönelmesini temenni dışında seçeneğimiz yok. Ekonomik kriz nedeniyle bu yöndeki iç baskılar beklentiler artabilir ve belki Erdoğan’a rağmen demokrasiye yönelme eğilimleri gelişebilir. Benim asıl umudum dış etkenler. Avrupa dibinde yeni bir Suriye istemez, buna katlanamaz. 22 milyonluk Suriye iç savaşı ve oradan gelen mülteciler Avrupanın dengelerini sarstı. 81 milyonluk Türkiye’de yaşanacak iç karışıklık, kaos, ağır ekonomik kriz bütün Avrupanın kabusu olur. Batılı ülkeler, AB Türkiye’yi tekrar demokrasiye, hukuka dönmek için zorluyor, zorlayacaktır. Umarız 2010’lardan bu tarafa devam eden uçuruma gidiş, otoriterleşme iç ve dış baskılarla yeni kırılmalar, çatışmalar yaşanmadan düzelme yoluna girer. Türkiye ne Erdoğana ne de Ergenekon’a mahkum değil. Demokrasinin, özgürlüklerin hazzını almış Türk toplumu demokrasiyi yeniden inşa etmenin yolunu bulacaktır, bulmak zorundadır. Bunun olması için Hakka, hukuka inanan, demokrasiye, insan haklarına önem veren herkes Ergenekon-Erdoğan ittifakına karşı farklılıkları bir kenara koyup birleşmelidir. Her sorumlu vatandaş ülkeyi yeni maceralardan korumak için çaba sarfetmelidir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 16.10.2018 [Tr724]

Hiçbir düşüş River Plate kadar acı vermedi [Hasan Cücük]

Tarih 26 Haziran 2011. Futbolseverler dünya futbolunda uzun süre unutamayacakları bir olaya şahit oluyorlar. Tam 110 yıllık geçmişe sahipti. Ligi 33 kez şampiyon bitirmişti. 2 kez Copa Libertadores’i müzesine götürmeyi başarmıştı. Dünyanın bir numaralı derbisinin olmazsa olmaz takımıydı. Ama önümüzdeki yıl Arjantin 1.liginde yer almayacak bu takım River Plate’den başkası değildi. Ligden düşmesi dünya çapında ses getirdi. Amansız rakibi Boca Juniors’un oyuncuları bile bu düşüşe üzüldü. River Plate olmadan El Super Clasico’da olmayacaktı. Play off maçlarının ilkinde deplasmanda Club Atletico Belgarono 2-0 yenilen River Plate ünlü stadı Monumental’da rakibiyle 1-1 berabere kalarak tarihinde ilk kez ligden düştü.

Milyonları peşinden sürükleyen futbol Arjantin ve Brezilya için başka bir anlam taşıyor. Brezilya için fakirlikten kurtulmak demek futbol. Arjantin içinde bu gerekçe geçerli olmasına karşılık daha çok zengin – fakir mücadelesinin sembolüdür futbol. Sınıf farkının uçurum olduğu ülkede, her sınıf tuttuğu takımla kendini özdeşleştirerek var olduğunu ispata çalışır. Ortaya çıkan rekabeti adı River Plate – Boca Juniors olur. Rekabet futbol sahasına sığmaz. Dalga dalga önce başkent Buenos Aires sokaklarına, sonra ise tüm ülkeye yayılır. Derbi haftası Arjantin’de hayat durur adeta. Maç havasına ülke bir hafta önceden girer.Tüm dertlerin üzerine sünger çekilir. Varsa yoksa futboldur daha doğrusu derbidir.

1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.

Boca’ya, 1905 yılında kurulan ekibin kurucuları İngiliz İtalyan ve Arjantinli gençlerin bulunduğu çok uluslu bir grup. Özellikle gruptaki İtalyanların Cenova kökenli olması sebebiyle Boca, “Xeneize” yani Cenovalılar lakabını almış. Takımın renklerini belirlemek de zorluk çeken bu grup limana gelecek ilk geminin bayrağındaki renkleri takımın renkleri yapmaya karar vermişler. Limana gelen ilk gemi bir İsveç gemisiymiş ve kulübün renkleri de Mavi-Sarı olmuş böylelikle…

River Plate zenginler, Boca Juniors fakirleri temsil eder. Maçlar zengin – fakir mücadelesinde geçer. Dolayısıyla konuşan sadece futbol olmaz. Şiddette varlığını her maçta hissettirir. Türkiye’de görmeye alışık olduğumuz derbi manzaralarının benzeri hatta daha şiddetlisi River Plate – Boca Juniors maçlarının sıradanlığı arasında yerini alır. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar (Boca Juniors taraftar grubu) 2 River taraftarını öldürdü. Bunu, stadyum duvarına ‘Şimdi eşitiz Boca:2 River:2’ yazarak ölümsüzleştirmek isterken, derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. Tüm bu rekabetin mola tarihi yazının girişindeki 26 Haziran 2011 oluyordu.

Efsane rekabetin başrol oyuncuları Boca Jubiors ve River Plate tarihlerinde ilk kez 2011-12 sezonunda karşı karşıya gelemedi. Ancak hasret sadece bir yıl sürdü. Tarihinde ilk kez lig düşen River Plate bir yıl aradan sonra yeniden ait olduğu lige yükselerek, rekabet kaldığı yerden devam etti.

River Plate kadar olmasa da bazı takımlarında lig düşmesi süpriz ve taraftarı için acı oldu. Fransa’nın ‘Sarı Kanarya’ lakablı takımı Nantes için 2007 tarihe hüzün yılı olarak geçti. Marcel Desailly, Didier Deschamps ve Claude Makalele gibi yıldız oyuncuları yetiştiren Nantes ligde sonuncusu 2001’de olmak üzere 8 şampiyonluğu bulunuyor. 2007’de alınan kötü sonuçlar Nantes’in 44 yıl ile ‘ligde en uzun süre mücadele eden’ takım unvanıyla birlikte 2.lige düşmesini sağladı. AİK ve Göteborg’la birlikte İsveç’in 3 büyükleri olarak anılan Malmö FF’in ligde 16 şampiyonluğu bulunuyor. Zlatan İbrahimoviç ve Martin Dahlin gibi yıldızları yetiştiren Malmö FF tam 60 yıl sonra 1999 yılında ligden düşerek taraftarını şoke etti. Malmö FF ikinci lig serüveni sadece 1 yıl sürdü.

Geçen sezon Almanya Bundesliga’da bir ilk yaşanmıştı. Bundesliga’nın kuruluşundan itibaren yer alan tek takım olan Hamburg 55 yıl aradan sonra lig düşerek, taraftarını kahretmişti. 2016’da ise Rusya Ligi’nde bir ilk yaşanmıştı. Sezonun son maçında Dinamo Moskova, Zenit’e 3-0 yenilince 93 yıl aradan sonra bir alt lige düşmüştü. Bu düşüşle Dinamo Moskova, Rusya Ligi’nde küme düşmeyen tek takım unvanını da kaybetmişti. Dinamo Moskova’nın bir at ligdeki serüveni sadece bir yıl sürdü ama lig düşmeyen takım unvanını artık bulunmuyor.

[Hasan Cücük] 16.10.2018 [TR724]

Trump tehdit etti, Erdoğan geri adım attı! [Erhan Başyurt]

ABD vatandaşı Rahip Brunson, ‘casus’, ‘PKK’ya yardım etti’, ‘darbecileri destekledi’ gibi çok ağır suçlamalarla 2 yılı tutuklu olmak üzere yargılanıyordu.

Erdoğan yönetimi son duruşmaya kadar, tavizsiz şekilde bu suçlamaların ve tutuklamanın arkasında durdu.

‘’Bu can bu bedende durdukça, o papazı kimse alamaz’’ diyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan kameralar önünde.

İktidarın gazına gelen vatandaşlar da coştu. ‘’Ekonomimiz yabancı saldırısı altında’’ diyerek iPhone telefonlarını kırdılar, mini dolarlar yaktılar.

Yandaş kalemler de coştu… Star Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Nuh Albayrak çıtayı zirveye koydu;

’’Türkiye’yi artık O ÇOCUKLARI yönetmiyor. Ne pahasına olursa olsun ABD, Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğunu öğrenmesi gerekiyor ve öğrenecekler…’’

***

Tüm bunları duyup, görüp, okuduktan sonra ne düşünürsünüz, ne beklersiniz?

Demek ki, Türkiye’nin elinde delilleri sağlam, suçüstü yapılmış bir ‘casus’ var ve ABD’nin tüm baskılarını da özgürlük adına göğüslemeye hazır…

Ama öyle olmadı…

Bu açıklamaların üzerinden haftalar geçmedi, bu yazılanların mürekkebi daha kurumadı…

‘Bağımsız’ Türk yargısı, adil bir yargılamamız olmadığını, siyasetin nasıl kuklası haline geldiğini gösterdi…

Düşünün, 2 yıl rahibi hapishanede tutmuşsunuz, aylardır da ev hapsinde.

Ağır uçlamaların bina edildiği ‘gizli tanıklar’ son duruşmada, kendilerine atfedilen sözleri söylemediklerini, yanlış anlaşıldıklarını, böyle bir olaya şahit olmadıklarını söyleyip, iki yılı aşkın süredir ‘yalancı şahitlik’ yaptıklarını ortaya koydular.

‘’Rahip Brunson, Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyordu’’ gibi bir de akla hayale sığmayacak bir suçlama var.

Üstelik bu iddiayı, ABD’nin haksız tutukluluğu sona erdirilsin diye diplomatik girişimlerde bulunduğu bir ‘gazeteci’ bile televizyon ekranlarında dile getirdi.

Adam zaten misyoner, din adamı, kendi inancını savunmayıp neyi savunacak, anlatmayıp neyi anlatacak?

İfade ve fikir hürriyeti gibi, Yeni Türkiye’de inanç hürriyetini de mi yok ettiniz?

***

Sonuçta, 35 yıla yakın ceza alması gereken suçlamalar düşürüldü ve 3 yıl cezaya çarptırıldı Rahip Brunson.

Hakkında hukuki süreç tamamlanmadığı halde, ceza almış olduğu halde, hakkında yurt dışı yasağı kaldırıldı.

Oysa, hakkında soruşturma yürütüldüğü, henüz bir iddianame söz konusu olmadığı halde binlerce insan için yurt dışına çıkma yasağı ‘tedbir’ olarak uygulanıyor.

Hatta, eşleri kamudan ihraç edildi diye, 220 bin masum insanın pasaportları iptal edildi, Yeni Türkiye’de…

Ama söz konusu ABD ise, Trump’ın baskıları ise, ‘kağıttan kaplan’ın ateşle oynaması da bir yere kadar olur…

***

Brunson serbest kaldıktan sonra ilk uçakla Almanya’ya çıkarıldı, oradan da ABD’ye uçtu.

Beyaz Saray’da ağırlandı. Başkan Trump’ın sözleri herşeyi özetliyordu:

‘’Türkiye için, Erdoğan için de kolay değildi. Müzakere ettik. Fidye ödemeyeceğimizi söyledik. Serbest bırakılmazsa çok kötü şeyler olacak dedik. Türkiye’yle çok iyi ilişkilerimiz var. Daha önce çözülmemiş olması beni şaşırttı”.

Trump, ‘fidye ödemeyeceğimizi söyledik’ diyor. Fidye, rehineler için, esirler için ödenir. Trump açıklamalarında başından bu yana ‘hostage’ yani ‘rehine’ ifadesini kullanıyor.

Davanın son duruşmasında, ‘gizli tanıklar’ yalan beyanda bulunduklarını kabul ederek, Trump’ı doğruladılar.

Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan kameralar önünde ‘’Ver papazı, al papazı’’ diyerek, Brunson’u pazarlık için kullanmak istediklerini ortaya koymuştu.

Sonrasında da, Hakan Atilla karşılığında ya da Zarrab’ın serbest bırakılması, Halk Bankası’na düşük ceza kesilmesi gibi hususlar da pazarlık yapıldığı ortaya çıktı.

Türkiye pazarlıkta elini yükseltmek isterken, kozunu kaybetti. ABD, pazarlık kapısını kapatıp, yaptırımları devreye sokunca, Erdoğan yönetimi ekonomik krizi derinleştirmemek adına da geri adım atmak zorunda kaldı.

Trump’ın, ‘’Erdoğan için de kolay değildi’’ sözleri, yaşanan açmazı ve geri adımı doğruluyor.

***

Sonuçta, Rahip Brunson yok yere tutuklanmış ve hakkındaki iddiaların da uydurma olduğu ortaya çıktı.

İkincisi, Türkiye’de yargının siyasi talimatla kararlar aldığı, ‘gizli tanık’ uygulamasının suç uydurma mekanizması olarak kullanıldığı, yargılamanın adil ve yargının da bağımsız olmadığı tüm dünyaya bir kez daha gösterildi.

Üçüncüsü, Erdoğan yönetiminin ‘rehine diplomasisi’ bir kez daha ters tepki. Türkiye, zayıf eliyle blöf yapmaya kalktı, daha önce Merkel önünde geri attığı gibi bu kez de Trump önünde geri adım attı ve ülkeyi rezil etti.

Herşeye rağmen, atılan geri adımın tek faydası, ekonomik krizin daha da derinleşmesini önlemek oldu.

Hem ABD’nin yeni yaptırımlarla yeni bir kriz dalgasını tetiklemesi önlendi hem de döviz kurları, kriz öncesine göre yüksek olmakla birlikte ciddi şekilde geriledi. Piyasalarsa nispi bir nefes aldırıldı.

Krizin kazananı seçimler öncesi ‘rehin vatandaşı’nı kurtaran Trump oldu. Trump, doğrudan bir kampanya yapmadan Evangelistler’in desteğini kazanmak için müthiş bir fırsat elde etti.

***

Türkiye ile ABD arasındaki tek kriz Brunson değildi. Çok daha derin çatlaklar ve sınavlar var önümüzdeki dönemde.

İran ambargosunu delme soruşturmasının genişlemesi ve yeni isimlerin eklenmesi, Halkbank’a yüklü bir cezanın kesilmesi, F-35 ve silah ambargosunun kalkması, Türkiye’de tutuklu diğer ABD vatandaşları ve Fırat’ın doğusunda ABD’nin YPG ile güçlü işbirliğinin sürmesi…

Brunson krizinde Erdoğan yönetiminin kendisini ve ülkeyi rezil etme pahasına attığı geri adım, diğer krizlerin aşılmasında da umarım faydalı bir sonuç verir.

Brunson konusunda perde arkasında bir anlaşmanın var olup olmadığını, ikili ilişkilerin karşılıklı çıkarlar doğrultusunda bir iyileşme yaşayıp yaşamayacağını yakın dönemde görmeye başlayacağız.

[Erhan Başyurt] 16.10.2018 [TR724]

Ahmet Şık hapsedilirken, Nedim Şener havuzun gözdesi oldu [Abdülhamit Bilici]

Türkiye’nin bir numaralı belası derin yapılar, Tayyip Erdoğan’a karşı iken Nedim Şener de karşıydı. O yapılar Erdoğan’la anlaşınca Şener de değişti.

Ahmet Şık hapsedilirken Şener havuzun gözdesi oldu. Öyle ki, Ekim Alptekin & Flynn yapımı AKP propagandası için ta ABD’ye gitti.

Her şey net.

Şener’in bu çizgisi, liberal, sol veya cemaat kökenli demokratların tam zıddıydı.

Bizler, derin yapılar seçilmiş iktidara karşıyken, demokrasinin ve AKPnin yanındaydık;derinlerle anlaşıp tek adamlığa kayınca karşısına geçtik.

Bu yüzden kimimiz hapsi,kimimiz sürgünü boyladık.

Bu da net.

Karanlık yapılar gerçekte Erdoğan’dan nefret eder. Şener de nefret eder.

Peki şu anki ortaklıkları neye dayanıyor? Kürt ve Cemaat düşmanlığına. Bu iki ana konuda derinlerin istediğini yapan ve onlara maske olan Erdoğan ise yolsuzlukları kapatılıp hala Saray’da yaşadığı için mutlu.

Derin yapılar ile Erdoğan ittifakı neticesinde ülkenin şaftı kaydı. Hukuk bitti, demonrasi gitti, ekonomi battı.

Faili meçhuller, Balyoz, Ergenekon,yolsuzluk vb davalar kapatıldı.

Aydınlar, gazeteciler, Selahattin Demirtaş ve onbinlerce Cemaat mensubu hapsedildi, yüzbinlercesi işinden oldu.

Akıl sahibi herkesin görebileceği gibi bu korkunç bir tablo değil mi?

O kadar ki, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Akif Beki gibiler bile yarım ağız da olsa mutsuzluklarını ifade ediyorlar.

Peki yaşananlarda sorun görmeyen, hatta altın çağ diye alkışlayan kim: Perinçek ve Nedim Şener gibiler.

Ahmet Şık, 15 Temmuz’a dair aşağıdaki soruları soruyor.

Demirtaş’ın hapsedilmesini, cemaate yapılan soykırımı sorguluyor. Bu yüzden kendisi hepsediliyor. Ama Nedim Şener bunlarda hiç bir sorun görmüyor. Hatta bu soruları sorduğu için Şık’a “seninle konuşacağım bir şey yok” diyor.

Hukuktan, demokrasiden, ahlaktan nasipsiz, din, vatan, millet gibi tüm değerleri suistimal eden ve gerçekte bir suç ortaklığının sonucu olan idarenin ülkeyi duvara toslatacağı belliydi. Acı olan şu ki, mevcut durum sürdükçe ülkenin daha da batacağına kuşku yok.

Peki çıkış yolu ne?

Çare, demokrasiye dönmek. Ama bunun için kısmen özetledğim ama topluma bir türlü anlatamadığmız mevcut tabloyu doğru okumak şart.

Yoksa 15 Temmuz için Yenikapı’ya koşar, sonra kontrollü darbe dersin.

Vatansever ile haini karıştırırsın.

Muhalefet ediyorum sanırken Erdoğana hizmet edersin.

Gerçeği görmenin ve ona göre tavır almanın bugünkü Türkiye’de ağır bedeli var.

Göz yumup işine bakmanın veya rezalete methiyeler dizmenin de ücreti var. Birine ağaç kökü, diğerine Ejder meyveli smoothie.

Birine Saray’da danışmanlık, diğerine ömür boyu hapis.

Bu da net.

[Abdülhamit Bilici] 16.10.2018 [TR724]

Bir Atıf Ural vardı... [Abdullah Aymaz]

Ben Hizmet’i 55 sene önce tanımıştım ama Hizmet içindeki Ağabeylerin hepsini tanımıyordum. 1966’da yani 51 sene önce bir gün Hocaefendi bizi İzmir İmam-Hatip Yurdu öğrencileri olarak hepimize tarihi Kestanepazarı Camii içinde çok üzgün olarak Atıf  Ural Ağabeyimizden, onun vefatından söz ederek, Allah rızası için onun ruhuna dualar göndermemizi ve tevhid çekmemizi istedi… Arkasından o kadar öğrenci binlerce tevhid okuduk… Daha sonraları da Atıf Ağabeyimizin şahane Risale okuyuşundan, onun  yüzünden ulu bir divana çekilip hesap soruluşundan da bahsetti. Anladığım kadarıyla Hocaefendi, Atıf Ağabey gibi ihlas, sadakat kahramanı birisinin, aynen Üstad Hazretleri gibi mücerred kalmasını istiyordu. Onun için kendisine “Bu mesele seni alâkadar etmez!..” mealinde bir azar işitiyor. O zaman Atıf Ağabeyin, savcı olmasının ve evlenmesinin bir sır olduğunu bu ikazla anlamış oluyor.

1933 Kars doğumlu Atıf  Ural, 18 Eylül 1966’da 33 yaşında vefat etmişti. Liseyi Erzincan’da bitirip 1952 yılında Ankara Hukuk Fakültesine kaydolan Atıf Ağabeyimiz, normal sürede tamamlayabileceği okulu Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye için 6 sene uzatarak 10 senede bitirmiştir. Rahmetli Prof. Dr. Günay Tümer’in hemşiresiyle 1959 senesinde evlenmiş, Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra savcı olarak Sason, Nusaybin ve Bozkurt’ta görev yapmıştır. Bozkurt’ta vazifeli iken, Ankara’da bulunan ağabeyi Kemal Ural’ı ziyareti sırasında rahatsızlanınca Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılmış ve burada yatmakta iken ruhunun ufkuna yürümüştür…
Atıf Ural Ağabeyimizin 1955’te Risale-i Nur’un ilk neşredildiği yıllarda, Kıbrıs’tan matbaa malzemeleri gönderen Hizber Hikmetağalar’a yazdığı bir mektup var. Bu mektubu daha sonra Necmeddin Şahiner Ağabeye hediye etmiştir. Mektuptan bir bölümü buraya alıyorum: “Elhamdülillah, her tarafta Risale-i Nurların neşri ve yazması devam ediyor. Tahkikî imanı aşılayan Risale-i Nur, âlem-i İslâmı ve sonra bütün dünyayı zulmetten nura çıkaracaktır. Allah’ın rızâsını hedefleyip, faydasını kör gözlere de gösterdiğinden, inşaallah önümüzde çok müjdeleri haber veriyor. Âzamî fedakârlık, âzamî sadakat, âzamî ihlâs, âzamî dikkat düsturlarıyla yüründüğünden, çöken mutlak zulmet biraz aydınlandı. Âdeta fecir misâli Risale-i Nur, tahkiki imanı neşrediyor. Bu tamamlanınca haber verilen o saadetli günler doğacak. Her ne ise, bizler neticeye bakmayarak kulluk icabı vazifemizi yapalım, rızası için çalışalım, neticeyi Allahü Teâlâ ihsan edecektir ve O’nun işidir. Hakikî dersi Risale-i Nur verdiğinden, sizi noksan istidat ve kalemimle fuzulî meşgul ettiğimden kusura bakmayın. Hepiniz Hakka emanet olunuz. Dünya – âhiret kardeşiz. Bu ulvî ve kudsî davada el birliğiyle çalışalım… İnşaallah. Bütün alâkadarlara, hepimiz selâm ve hürmet ederiz.”

Ağabeyi Kemal Ural Bey diyor ki: “Karlı bir kış günü, annem ve kız kardeşim ayrı ayrı odalarda uykuya dalmaktayken, gecenin derinliği içinden gelen bir ses duyuyorlar. Bu ses ‘Âtıııf!  Âtıııf!  Âtıııf!’ diye defalarca işitiliyor.

“Ürperti içinde iyice yorgana sarılıp uyuyorlar ve sabah olunca, bunu birbirlerine anlatıyorlar. Âtıf  da, ‘Niçin bana söylemediniz? Söyleseydiniz o sese doğru giderdim!” diyor. Gerçekten bir ses Âtıf’ı hizmete çağırıyordu. Sanırım Âtıf’ın mânevî hayatında bu da bir işaret, bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde anneannem Âtıf’la ilgili bir rüya görür. Birincisinde Âtıf süt içmektedir. Fakat süt hiç eksilmiyor. Bilakis, iyice doluyor. İkinci rüyada ise, Âtıf ve anneannem birlikte giderken karşılarına göl veya deniz gibi bir su çıkıyor. Âtıf  bir post atıyor suya, üstüne atlayıp karşı tarafa geçiyor, büyük annem ise kıyıda kalıyor.

Sezaî Karakoç, “Âtıf, Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra sanırım savcı muavini iken genç yaşta vefat etmiş. Çok temiz, samimi, mütevazi bir arkadaştı…”

“Evet, Zihni’den birkaç yıl sonra Sait de gitmişti. Daha önce, başka bir arkadaşı, Âtıf  Ural’ı, kaybetmiştik. Bu üç arkadaşın müşterek tarafı, SAMİMİYET, HÂLİSİYET  SAHİBİ  OLMALARIYDI. Sait ile Zihni, ayrıca hataları insanın yüzüne söylemek gibi bir özellik taşıyorlardı. Sert sayılabilirlerdi bir bakıma. Âtıf  ise, çok yumuşak bir kişiliğe sahiptir.”

“Zihni Hizal’ın, Âtıf  Ural’ın, Sait Mutlu’nun, buradan çok daha kesin bir varlıkla var olan bir yerde olduklarını gözlerimle görür gibi oluyorum. Biliyorum, onlar buradan çok daha iyi bir yerde, çok daha mutludurlar. Üzüntümüz onların hesabına değil, kendi hesabımıza.”

“İtiraf edelim ki, onların varlığı biraz da bizi rahatsız ediyordu. Açıkçası korkuyorduk onlardan.  Suçlarımızı  en çok onların yanında hatırlıyorduk. Sanki onlar, daha  sağlıklarında bu dünyaya ait değillerdi. Öteki dünyanın burada temsilcileriydiler. Bize bu duyguyu ölüm mü veriyor? Hayır… Ölüm olsa olsa, bizim gafletimizi bir parça aralıyor da gerçeği görüyoruz.”

“Âtıf, ipekten yumuşaklığıyla, hep iyiye bakışı ile, eksiklerimi görmezliğiyle; Zihni Hızal, zaruret halinde müdahaleleriyle; Sait ise, gram gram tartan dobra dobralığıyla, burada oranın ihtarcısıydılar.”  diyor…

Ömer Özcan Beyin merhum Kemal Ural Ağabeyle yaptığı röportaj Âtıf Ağabeyimiz hakkında bilmediğimiz pek çok güzelliği de gözler önüne sermiş bulunuyor…

[Abdullah Aymaz] 16.10.2018 [Samanyolu Haber]

Sarı inek hikayesi neydi, hatırlayalım [Ali Emir Pakkan]

Ormanda yaşayan bir aslan ve bir inek sürüsü varmış. Aslanların gözü inek sürüsündeymiş. Ama inek sürüsü kendini savunacak kadar kalabalık ve güçlü olduğundan yaklaşamamışlar.

Aslanlar düşünmüşler ve bir plan kurmuşlar. İçlerinden bir elçiyi ineklere göndermişler: "Size saldırırsak ne olacağını biliyorsunuz. Mutlaka aranızdan birini alıp yiyeceğiz. Gelin, ne kendinizi ne bizi uğraştırmayın, sarı ineği bize verirseniz size saldırmayız ve bir daha da gelmeyiz."

İnekler, bilge ineğe sormuşlar; “Olmaz” demiş bilge inek, “Aramızdan hiçbirini vermeyin”

Ama aslanlar ısrarlı. En sonunda razı olmuş inekler, nasıl olsa saldırırlarsa birimiz gidecek, hem biz de çok yorulacağız. En sonunda peki demiş inekler. Vermişler sarı ineği...

Aslanlar sarı ineği bir güzel yemişler, karınlarını doyurup kendilerine gelmişler.

Bir kaç gün sonra aslanlar yine acıkmışlar, yine gelmiş aslanların elçisi ineklerin yanına; "Aranızda boynuzu kırık bir inek var, sinirimizi bozuyor, verin onu, ne kendinizi ne bizi uğraştırmayın" demiş...

O inek de verilmiş.

Aslanlar, benekli inek, kuyruğu kısa inek deyip inekleri bir bir almışlar sürüden.

Sürü de günden güne iyice azalmış.

Artık aslanlar elçiye gerek kalmadan açık açık saldırmaya, istedikleri ineği sürüden götürüp yemeye başlamışlar.

Sürünün ileri gelen inekleri, panik içinde tekrar bilge ineğe koşmuşlar. “Biz nerede hata yapıyoruz? Sürümüz yok olacak! demişler.

Bilge inek cevabı vermiş, “Sarı ineği hiç vermeyecektiniz...”

Bu hikayeyi en başta anlatıp, “vermeyin sarı ineği” dendiğinde, “ bırakın yesinler birbirlerini “ diyenlere bakıyorum, bazılarından eser kalmamış, bazıları sıranın kendilerine geldiğini görmüş, “nerede hata yaptık?” diyorlar!

Zulme meylettiniz!

[Ali Emir Pakkan] 15.10.2018 [Samanyolu Haber]

Maç bitti; Rahip 1 - Halife 0 [Kadir Gürcan]

Türkiye'de iktidarı ellerinde bulunduranların siyasi özgül ağırlıkları sıfır olsa da, kitaplarda kötüye örnek olmaları açısından hareket tarzları ile alakalı teoriler geliştirilebilir. Bir tanesi şu: Neyi çok konuşuyor, neye bağırıp çağırıyorlarsa, perde arkasında başka işler dönüyor ve bir süre sonra gücün önünde diz çökmek kaçınılmaz hale geliyor. İsrail'e dayılanma da aynı, ABD'ye diklenme de! Avrupa ile ne yaptıkları belli değil...Din konusunda da atıp-savurup, “İtimadımız Allaha'dır!” deseler de inanmayın.Trump ve Dolar korkusu akıllarını başlarından almış durumda.

15 Temmuz, Sahte Darbe girişiminden beri, bir Rahib Brunson Meselesi almış başını gitmişti. Hadiseyi hukuki mecrasından çıkarıp, “Haçlılara karşı  Modern Selahaddin!” tiyatrosuna çeviren kıt akıllıların şu hallerine bakın. Son ABD gezisinde, bizim Türk Heyeti'nin kulakları biraz fazla çekilmiş olmalı ki, Sayın Başkan'ın yol yorgunluğu geçmeden, Rahib'in tahliyesi karara bağlandı.

İşin kötü tarafı, yazar-çizer takımının geleceğe ait kehanetlerini de ucuza düşürdüler. Bu satırların yazarının asıl ilgilendiği konulardan birisi bu. Malum, “Yıkılası hanede evlad u iyal var!” ABD, Rahib Brunson meselesinde ağırlığını koymaya başladığında, “Burası Muz Cumhuriyeti değil! Vermeyiz de, vermeyiz!” diye dellenenler için “Verecekler. Sadece direniyor görünüyorlar!” diye yazmıştım. İçimden “Ben demiştim!” diye sevinmek bile gelmiyor. Aynı şekilde, bir kaç ay sonra, bu siyasi rüşvetin, bizimkilerin beklediği sonuçları vermeyeceğini gördüğümüzde de bir sevinç yaşamayacağız. Dolar düşmeyecek ve Türkiye ABD'den istediklerini alamayacak ama “Biz talep ettik, vermediler!” deyip, ABD düşmanlığı ile seçim meydanlarında nutuk atacaklar.

Rahib Brunson'un, ABD'deki yarı dönem Kasım Seçimlerinden önce, salınacağı zaten kesin idi. Amerikalı Cumhuriyetçilerin, dini seçmen tabanları, en az bizdeki iktidar partisi kadar tutucu ve ısrarlı. Trump, 2016 Başkanlık seçimlerinde dindar seçmenleri hangi gerekçeler ile razı ettiyse, çok kritik olduğu bilinen, soğuk Kasım günlerinde bu vaadlerini sürdürmek zorunda. Demokratlar, “Ya hu, bu gırtlağına kadar gayr ı ahlakiliğe batmış Trump'a nasıl oy vereceksiniz?” diye sorunca, “Hangimiz masumuz ki. Gelin dua edelim. Amen!” diye karşılık veriyorlardı.

Zaten zengin, Cumhuriyetçi seçmenler için, ekonomik beklenti ve tatminlerden daha ziyade, Kıyamet Senaryolarının ateşine benzin dökmek daha heyecanlı. Türkiye'de, Brunson'u büyük pazarlıklar için ellerinde tuttukları izlenimi veren kağıttan kaplanlar bir kez daha yanıldı. Siyasi mahkumları elinde tutmak veya salmak devletler için ciddi bir prestij ve onur meselesi. Türkiye, kendi başına onurlu bir devlet olma hususiliğini çoktan kaybetti. ABD, yine, dikta bir idarenin elinden kendi vatandaşını, tereyağından kıl çekme rahatlı içinde kurtararak gücünü dünyaya göstermiş oldu.

Bu ABD ziyaretlerinin bir sihri var. Oraya bir gidip gelenin bütün kimyası bozuluyor. Biz öyle, bilim-kurgu saçmalıklarıyla meşgul olanlardan değiliz. Uluslararası işlerin, çıkar ilişkisinin ötesinde bir dilinin olduğunu zannetmiyoruz. Dolar'ın çarptığı Türk Heyeti, Beyaz Saray'da alternatif tıp, muska ya da terapi türünden her türlü iksiri denemiş, belli. Evrak çantaları içinde, iki önemli ödev ile döndüler: Rahib Brunson'un tahliyesi ve ekonomik can simidi, McKinsey.

İleride “Rahib Brunson Meselesi” deyip, gülüp geçeceğimiz, bu tiyatro iflas etmiş bir devletin, çalışmayan kurumlarını izah etmekte kullanılacak. Siyaset, hukuk, medya ve meseleyi olduğundan farklı gösteren düşünce ve fikir adamları bu ayıbı örtmeye güç yetiremeyecekler.

Bizim tuzumuz ne kadar kuru ise, Saray Beslemeleri bir o kadar gam ve kederden ölmek üzereler. Gerçi, onların bu mennuniyetsizlikleri, Başkan'ın uçağına binecek kadar kısa metrajlı olur ama, öyle de olsa, yine de üzgünler. Kendi aralarında gönülden inandıkları Başkan-Halife, nasıl olur da “Eline vurunca lokmasını al! Acziyet ve beceriksizliğine düşer.” diye dedikodu ediyorlarmış! Halife'nin önündeki daha büyük meseleler ne olacak? Müslümanların birleşmesi, Filistin Meselesi ve daha bir çok ütopik proje bir kaç asır daha beklemek zorunda...

Acelemiz yok. Türkiye'de, yaptıkları işten çok, kaldırdıkları toz ile gündem dolduranların bir gün cascavlak ortada kalacaklarından şüphe etmiyoruz. Epey zamandır, boşa koysalar dolmuyor, doluya koysalar almıyor. “Biz sözümüzde durduk, gönderdik! Onlar göndermiyor!” diye de kendilerine acındırıyorlar. Gücünüz ve nefesiniz yetiyorsa, istedikleriniz verilinceye kadar elinizde haksız tuttuğunuz Brunson'u bırakmasaydınız, be akılsızlar.

Türkiye kamuoyu için, günlük tüketilen çerez ihtiyacı kadar geçici olan Rahib Brunson Meselesi, bir daha açılmamak üzere kapandı. Zaten o da, ülkesine döndü. Türkiye'de, hukuk, savcı, avukat, gayr ı ahlaki siyaset, çürümüş bir demokrasi, Saray'a bağlı iflasın eşiğide bürokratik bir işleyiş bırakarak...Ne kötü bir durum. Suçlu diye içeriye atıp, elini kolunu bağladığınız birisi, Saray'ın surlarında ancak bu kadar büyük gedikler açabilirdi...

Ta baştan beri, adayınızın Hilafet Şartlarına haiz olmadığını zaten söylemiştik! Maç bitti skoru saklayın!

[Kadir Gürcan] 15.10.2018 [Samanyolu Haber]