Allah için birkaç tokat yemek [Ebu Abdurrahman]

Bir idareci anlatıyor: Siirt’te yurtlar açılmıştı ama halk fakir çocuklardan aldığımız ücret ancak kiraya yetiyordu. Yiyecek ve saire için halkın desteği gerekiyordu. Ama halkın himmeti yetmiyordu onun için diğer vilayetlerden yardım istemeye gidildi. Bir arkadaşımız Gaziantep’e gitti. Epeyce un getirdi. Onları fırıncılara verdik, karşılığında her gün ekmek alıyorduk. Bir grup da Karadeniz’e çay toplamaya gitmişti. Fakat birisi “Buraya  PKK’nın adamları gelmiş çay topluyorlar.” diye karakola şikayet etmişti. Jandarma da bunları alıp nezarete atmıştı. Bir gün sonra karakol komutanı gelince bakmış bunlar temiz, nuranî insanlar. Zaten ikisi seyyid idi. Bunları nezaretten çıkarmış, çay-kahve ısmarlamış gönüllerini almaya çalışmıştı. Onlardan birisi “Komutan sen bizi dövmeyecek misin?” diye sormuş, o da “Niye döveyim, bir yanlışlık olmuş!..” demiş. Biraz sonra “Komutan sen bize kızmayacak mısın, bağırıp çağırmayacak mısın?” diye tekrar sormuş. Komutan “Hayır” deyince, “Ben de sevinmiştim; Allah için birkaç tokat yerim, bir iki hakaret işitirim de Allah bunları günahlarıma keffaret eder diye. Yani şimdi sen beni bundan mahrum mu edeceksin?” diyerek üzüntüsünü belirtmiş.

İşte bu hizmetin esnafı ve mütevellisi böyle tertemiz insanlarımız. Bu mübarek insanlara, “Siz teröristsiniz, siz anarşistsiniz, siz kan içen korkunç canavarlarsınız!..” diyerek öyle muamele etmek ne kadar doğru olabilir?

İnebolu  Kahramanları’ndan Ziya Dilek’in hapse girmeden önce laubali hareketlerde bulunan Savcı ile tartışması da enteresandır. Evinden toplanan kitaplar savcının masasının üzerindedir. Karadenizli savcı, “Gel bakayım buraya…” deyip sorar, “Ha bu kitapları sen mi yazdun?” Ziya Dilek, “Evet!” deyince alaycı bir ses tonuyla, “Sen yanduuun!” der. Eline bir kitap alır ve tekrar sorar, “Bu kitap da senun evunden çıkmış. Bu kitabı da sen mi yazdun?” Ziya Dilek, “Evet Efendim” deyince, yine aynı şekilde “Yanduuun!” der.

Savcı bir ara Yirminci Mektubu yere atıp, “Bunda bir şey varsa çarpsın beni” diye bağırır. Ziya Dilek, Kur’an hakikatlarına yapılan bu saygısızlığa tahammül edemez. “Beyefendi dikkat et, yere çaldığın eser bir Kur’an tefsiridir, Allah’tan kork! Bundan evvel şu şu memuriyetlerde bulundum. Şu kadar mektep okudum. Senin o koltuğa oturursam senden daha iyi ifade almasını bilirim. Böyle hakaret edemezsin!” der.

Beklemediği bu çıkış karşısında, burnundan soluyan savcı, tekrar masa üzerinde duran kitapları hışımla yere savurarak hakaret etmeye devam eder. Bu durum, Ziya Dilek’in çok gücüne gider ve bunun mutlaka hesabını sormaya karar verir. Sorgudan sonra kızgın bir halde hapishaneye gider,  “Sabaha sağ çıkmasın!” diye savcıya beddua eder.

Risale-i Nur’ları tanımadan önce bir kısım malumatları olan Ziya Dilek savcının tokat yemesi için Salat-ı Tefriciye duasını kardeşler arasında dağıtıp okutturmaya karar verir. Dua paylaştırılır ve herkes hissesine düşen mikdarı okumaya başlar. Sorgu hakiminin başına bela geleceğinden emindir.

Fakat ertesi sabah hapishanenin penceresinden bakarlar ki adam hiçbir şey olmamış, her zamanki gibi elini kolunu sallayarak mesaiye gelmektedir. Ziya Dilek söylenmeye başlar, “Yahu bu adamın ölmesi lazımdı, bu nasıl işe geliyor? Salat-ı Tefriciye hak olduğuna bu da Kur’an’a hakaret ettiğine göre, bu işte bir sakatlık var!” 

Saat dokuza doğru gelince birden hükümet binasının içi karışır. Bağıranlar, çağıranlar, koşuşanlar… O zaman ambulans  filan yok. Belediyede hazır bekletilen bir sedye ile iki üç odacının koşuştuğu görülür. Pencere parmaklıklarına yapışmış olan  mevkuf  Nur talebeleri, olan biteni merakla seyrederler. Savcının sedyeye konup dört kişinin omuzlarında hastaneye götürüldüğünü gören Ziya Dilek, “Bu iş tamam!” der, “Salat-ı Tefriciye tesirini gösterdi!”  Fakat meselenin nasıl olduğunu merak ederler. Saat onda hapishanenin bekçileri değişince yeni gelenler olayı anlatırlar, “Adam sandalyesinde otururken birden fenalık geçirip olduğu yere yığıldı kaldı!” derler.

Uzun bir müddet koma halinde şuursuz kalan hakimin bütün incelemelere rağmen hastalığının ne olduğu teşhis edilemez. Yaklaşık on gün  sonra iyileşen hakim vazifesinin başına döner! Tabii bu durum Ziya Dilek için pek şaşırtıcı olur…

Kendisine yapılan bütün zulümlere rağmen Celcelutiye’den iki satırı okumayan  Üstad Eskişehir’de kendisini  ziyaret eden Binbaşı Reşat Bey’e, “Kardeşim, ben bu satırları okumuyorum. Yoksa bu zalimlerin bin tanesinin canını bir günde cehenneme gönderirim. Hiçbir talebemin de elini kana bulamam!” dediğini Hamza Emek nakleder.”

[Ebu Abdurrahman] 15.3.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Masivaya muhabbet [Zeynep Zâhide]

Canı tenden bezdirip bin defa razı ettiler ölüme. Unutturdular tebessümü dudaklarımıza. Alnımıza kırış kırış desen çizdi hep keder. Kiminin bahtına gurbet, kimininkine zindan düştü. Kimi gözaltında günlerece akla hayale gelmedik işkencelere maruz kaldı. Yapışıp yakamıza bırakmadı dertler bizi bir an, tepinip zihnimizde horon çekti hoyratça çile. Katlandık en kahpesine ihanetin. Aslında bilmezdi düşman zaaflarımızı. Nereden bilecekti el, acıyan yanımızı. Zira kör nişancıdır düşman atsa da vuramaz. Vursa da tesir etmez aslında. Dedim ya adı düşman. Dost bildiklerimiz kırdı ince yanımızı. Mü’min görünen münafıklar yıktı hayallerimizi. Arzumuz hacca gitmekti. Masumane katıldık kervana. Meğer haramî çetesiymiş kabe yolcusu sandığımız mü’min kılıklı haydutlar. 

Bilmem ne istediler dünyanın en masum insanlarından. İzler bırakmak istedik izlensin tarik-i gül-zar diye. İstedik ki gül-zardan gayrı yola sapmasın kullar diye. Sapıtıp da gitsin istemedik kimse gayyaya. Ama bilemedik gayyaya şevkle gitmek isteyen yığınların olduğunu. Biz gayyaya gitmek isteyen bu idraksiz ve iradesizlerin önüne geçip, kollarımızı bir makas gibi açıp, üstat Necip Fazıl'ın ifadesiyle “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” desek de dinletemedik kimseye sözümüzü. Varacakları yerin sakar olduğunu anlatamadık yığınlara. Ağlattılar bizi hem de günlerce ve ağlatmaya da devam ediyorlar.

Şimdi istemesek de; bir zamanlar ayrılığı bize, hicran tüm sevdiklerimizi, Kahhar-ı Zülcelale havale ederek, ahiretin hesap defterinin bir kenarına not düşüp gömdük bizlere yaşattıkları acılarla beraber gönül çöplüğüne.

“Allah’ın arzı geniş” deyip, taş basıp yüreğimize, çıktık yolumuzun ne kadar çetin olduğunu bilerek. Biliyorduk yolumuzun kaderini. Birileri bilmese de “Havlamakla kervanı durduramayacağını” Biz biliyorduk yolumuzun Peygamber yolu olduğunu. Ama bilmediğimiz bir şey vardı. Biz şefkatle açarken sinemizi ummanlar gibi, inançla gerilip Rabbin rahmetinden haberdar etmek isterken nice Hakk'tan habersiz hakka hakikate susamış gönülleri. Kalplerde demlenen hasedin insanı nasıl kör sağır edip imandan çıkacağını. İmandan çıkanların nasıl canavarlaşacağını. Hayır estağfurullah! “Canavarlara rahmet okutacak vahşiliği” yapacaklarını bilemedik. Geride kalan masum emzikli bebeklere, lohusalı kadınlara, ölümcül ağır hastalara, doksan yaşlarında pir-i fani hasta ihtiyar dede ve ninelere  nasıl işkenceler edebileceklerini bilemedik.

Evet bilemedik; Türkiye’de hizmet hareketine ait yüzlerce okuldan birinde, görevi sadece öğretmenlik olan; yürürken, bakarken, konuşurken hep Allah’ı hatırlatan dünyalar tatlısı insanların “Hükümete darbe yapmakla” suçlanarak, karakollarda yapamadıkları, bir erkek için insanı hayata küstürecek, kıyamete kadar yapanlara lanet okutacak, insan onur ve haysiyetini ayaklar altına alarak, kuytu yerlere götürülerek insan azması, dünyanın en aşağılık beş mahluku tarafından; bir erkeğe tecavüz edilebileceğini bilemedik.

Aslında bilmeliydik. Peygamberimiz (SAV) bize talim buyurmuştu. Hem de insanlığın en büyük düşmanının itiraflarıyla; Dünya sevgisinin insanı insanlıktan nasıl çıkaracağını. Dünya sevgisinin büyük günahların en büyüğü olduğunu. Aslında bütün günahların dünya sevgisi uğruna işlendiğini.

İbni Abbas'ın rivayet ettiği Muhyiddin İbni Arabi hazretlerinin “Şeceret'ül Kevn” adlı eserinde anlattığı “Şeytanın hileleri” başlıklı bir yazıda geçen şeytanla Efendimizin (SAV) diyaloğunda bir cümle var ki aslında her şeyi özetliyordu dünya sevgisinin insana neler yaptıracağını. Oradan mevzumuzla ilgili bölümü kısa bir alıntıyla anlatalım.

Efendimiz (SAV) ashabıyla bir sahabe efendimizin evinde otururken kapı çalınır. Dışarıdan kapıyı çalan, kendisinin şeytan olduğunu beyan ederek efendimizle konuşmak istediğini söyler. İçeri girmek için izin ister. Müsaade edilir, girer. Allah tarafından kendisine “Gidip Efendim (SAV)’e bütün hilelerini anlatmasını, yalan söyleme durumunda, “Seni kül ederim. Rüzgar savurur, düşmanların önünde seni rüsvay ederim” denildiğini beyan eder.

İşte böyle Ya Muhammed! O emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

Dikkat ediyor musunuz şeytanın ne ile tehdit edildiğini. Yani dünyada “Düşmanları tarafından alaya alınmasını hazmedemediği için. Dünyada rezil rüsva olmamak için bütün hilelerini düşmanı Âdem oğluna anlatmak zorunda” olduğunu söylüyor.

Şeytan orada bulunanların huzurunda Efendimiz (SAV) ne sormuşsa hepsine teker teker cevap verir ve insanları nasıl tuzağa düşürdüğünü bir bir anlatır. Bir ara Efendimiz (SAV) "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun” der. Efendimizin (SAV) o cümlesini duyan laîn İblis şöyle der:

Heyhat, heyhat! Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki; onların tümünü azdırırım. Cahilleri ve alimleri, ümmileri ve okumuşları, facirleri ve abidleri; hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat Allah'ın halis kullarını azdıramam.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) sordu:

Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir? Bu suale İblis şu cevabı verdi:

Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever; O Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz, bilirim ki o “İhlas sahibidir” Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği sürece, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetçe, o size vasfını saydığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

İşte tam burada benim okuduğum zaman tüylerimi diken diken eden o vurucu cümleyi söylüyor. “Dünya sevgisinin” insanı nasıl azmanlaştırabileceğini, aslında insanın kalbinde “Dünya sevgisi” varsa imanın şartlarından olan “Ahiret inancının” yok olacağını Hakk'el yakin görmüş olduk bu süreçte. “Ahiret inancını kaybetmiş birinin neler yapabileceğini varın siz tasavvur edin. Evet şeytanın Efendimize (SAV) söylediği o söz:

Bilmez misin Ya Muhammed (SAV); dünya sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır…

Allah bizi, büyük günahların en büyüğü olarak zikredilen masivaya muhabbetten muhafaza buyursun. Amin. Elfü elfi amin…

[Zeynep Zâhide] 15.3.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

Devlet idaresinin yönü nasıl değiştirildi? [Ali Emir Pakkan]

Faal ve Etkili Nur talebelerini tutuklama planı!

Bu üçüncü yazı, biliyorum uzun oldu ama  derin devlet operasyonu Malatya Suikasti (1952) ve sonrasındaki gelişmeler bir süreçti!

Bediüzzaman ve talebelerinin üzerine dikkatler çekildi. Dindarlar aleyhinde bir sürü yalan, iftira ve tezvir propagandası başlatıldı. Malatya hadisesi bahanesiyle hiç olmazsa faal ve etkili Nur talebelerini tutuklama planı yapıldı.

Nurculuğun ülkede yayıldığı, tehdit ve tehlike olduğu algısı oluşturuldu. 

600 kişilik bir fişleme listesinden bahsediliyordu. 25 yerde soruşturma açıldı, bir kısmı davaya dönüştü. 

Diyarbakır, Rize ve Mersin'de evlere, iş yerlerine baskınlar düzenlendi, gözaltılar oldu! 

Isparta'da ana dava açıldı! 80 Nur talebesi hakkında iddianame hazırlandı! Emniyet ve istihbarat tam bir cadı avı başlattı. Ankara, İstanbul, Adapazarı, Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van'da onlarca kişi sorgulandı! Suç bulunamadı!

Elbette Bediüzzaman Said Nursi, davaların baş sanığıydı. Oysa Çağın Alimi, İstanbul'daki bir davadan beraat edip Emirdağ'a yeni dönmüştü! Bu sefer kumpas dava Samsun'da açıldı. Bilgisi dışında Büyük Cihad’ta yayınlanan yazısı bahane edildi! 

Büyük Cihad Gazetesine baskın düzenlenmiş, sahibi ve yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel ile Risale-i Nur talebesi Mustafa Sungur gözaltına alınmıştı. Emirdağ’da yaşayan Said Nursî de mahkemeye çağrılıyordu. Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle ilçe doktorundan aldığı rapor dikkate alınmadı. 

Savcının ısrarı üzerine Said Nursî, Samsun’da mahkemede bulunmaya karar vererek İstanbul’a kadar geldi. Fakat sıhhati daha da bozulunca yola devam edemedi; bir sağlık raporu daha alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî’nin vücudunun ne karadan, ne denizden, ne de havadan Samsun’a gitmeye tahammül edemeyeceği yazıyordu. Mahkeme heyeti, rapora istinâden, Bediüzzaman’ın İstanbul mahkemelerinden birinde istinabe sûretiyle ifâdesinin alınmasına karar verdi. Bediüzzaman, hakkındaki suçlamaların yeni olmadığını belirtiyor, bütün mahkemelerde verilen beraat kararlarını gösteriyordu! 

1953’te Samsun mahkemesi, dava mevzuu yazıda mahkûmiyeti icap ettirecek bir kasıt görmediğinden, Said Nursî’nin beraatına karar verdi. Mustafa Sungur’la gazetenin yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel ise hapis cezasına çarptırıldı. Diğer Nur talebeleri hakkındaki davalar da delil bulunamaması üzerine beraat ile sonuçlandı.

Said Nursî, Malatya hadisesi ve sonrası estirilen devlet terörüne şöyle değinecekti:

"Düşmanlarımız suç bulamıyordu. Malatya hadisesi bahanesiyle, hiç olmazsa Nur talebelerinden altı yüz faal ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek planı yapıldı.” (Emirdağ Lâhikası)

Mustafa Sungur da, Yalman'a suikastin devlet idaresinin yön değiştirmesine sebep olduğunu söyleyecekti:

“Malatya Hâdisesinin tepkileri mukaddesatçı muhitte, yani umumiyetle Türk milletinde büyük oldu. Bir tek Ahmet Emin Yalman’a kurşun sıkılması, sanki hükümet siyasetinin ve devlet idaresinin yön değiştirmesine sebep olup 27 yıllık ceberut idareden sonra bir parça nefes alarak varlığını duyurmaya kalkışan milliyetçi, mukaddesatçı, hürriyetçi çevreler, susturulmaya başlandı. Göz dağı verildi. Tevkifler başladı. Ve Başvekilin o malum Gaziantep nutku, Demokrat Parti’de bulunan dindar Demokrat mebusları da hedef alan ve milliyetçi çevrelerde, 180 derece yön değiştiren bir üslûp ve davranış olarak kabul edildi. Zaten idarî iktidardan düşmemiş olan eski zihniyet, Demokrat reislerin bazı desise ve iğfalata, tahrikata kapılarak yaptıkları hareketler ve galeyanları neticesi, tekrar kuvvet buldu. İrtica irtica diye vaveylaya başlayan solcular, dindarlara ve dolayısıyla Demokrat idareye karşı hücuma geçti."

2002'de Demokrasi vaadi ile iktidara gelen siyasi İslamcılar da bir süre sonra yön değiştirdi? Ceberrut devlete döndüler? Bir savcı, iki polis ve bir hakimle masumları, "terörist " ilan sürecindeyiz! Hamile kadınlar, bebekli annelere kadar inildi! Zalimlerin sonu ne olur? Tarihin sayfaları arasında cevabını aramaya devam edeceğiz! Sürpriz yok! Zulüm sürmez! Acıyın onlara! 

Not: Bazı okurlar, mağdurlara nasıl yardım edebiliriz, diye soruyor! Bazıları mağduriyetleri anlatıyor ve duyurulmasını istiyor! Bu mailleri tek tek değerlendireceğim. Duyarlı okurlara teşekkür ederim.

[Ali Emir Pakkan] 15.3.2017 [Samanyolu Haber] Aliemirpakkan@gmail.com 
Twitter; @AliEmirPakkan @TYolculuk

Diplomatik krizin gerçek sebebi: Erdoğan’ın Avrupa’daki eli [Haber-Analiz: Onur Türkmen]

Türkiye ile Hollanda arasında yaşanan diplomatik krizin vahameti Türkiye’de kısır siyasi tartışmalar arasında gözden kaçıyor. Türk medyası, “gavur gavurluğunu yapıyor”, İslamofobi, Türk düşmanlığı gibi argümanlarla goygoyculuk yapıyor. Hem iktidar yanlıları, hem muhalifler bu yaşanan krizi yine dünyanın merkezine Türkiye’yi koyarak okumaya devam ediyor. CHP milletvekili Muharrem İnce “Avrupa evet’in çıkmasını istediği için Erdoğan’la bir tiyatro oynuyor” derken, iktidardakiler de diyor ki, “Avrupa Erdoğan’a karşı olduğu için, hayır’ın kazanması için mitingleri yasaklıyor.”

AVRUPA, TÜRKİYE’Yİ ARTIK UMURSAMIYOR

Türkiye’de her iki taraf da, bu krizin esas kaynağını ve oluşturacağı hasarın büyüklüğünü gözden kaçırıyor. Bir kere anlaşılması gereken en önemli husus şu: Avrupa’da hükümetler referandumdan çıkacak sonucu önemsemiyor. Türkiye, bize ilkokulda öğretildiği gibi “stratejik konumu” nedeniyle dünyanın merkezinde değil. Hatta, 15 Temmuz’dan bu yana yaşananlar yeterince haber bile olmuyor. Avrupa’daki genel algı bu seçimde ne olursa olsun Erdoğan’ın büyük oranda devleti kontrol ettiği, sivil toplumu ezdiği ve muhalefeti kriminalize ettiği için uzun süre iktidarda kalacak imkana sahip olduğu yönünde. Dolayısıyla, ne Almanya ne Hollanda referandumda hayır kazansın diye uğraşıyor. Hatta bu krizin Erdoğan’a siyaseten yarıyor olması da Avrupa hükümetleri için bir önem arzetmiyor.

ERDOĞAN ARTIK İÇ GÜVENLİK TEHDİDİ

Türkiye ile AB üyesi ülkeler arasındaki sorunun gerçek kaynağı Erdoğan’ın Avrupa’da son 10 yılda kurduğu siyasi teşkilatının artık bir iç güvenlik tehdidine dönüşmesi. AKP, Avrupa’da yaşayan Türk diasporasının bir kısmını muhaliflere karşı siyasi bir silah, AB Hükümetlerine karşı diplomatik bir baskı aracı olarak kullanıyor. Artık, Avrupa hükümetleri Erdoğan’ın Avrupa’daki faaliyetlerini açıkça “içişlerine müdahale” olarak yorumluyor. Ankara’dan gelen emirlerle hareket eden, bavullarla taşınan havuz parasıyla büyüyen AKP’li STK ağının üyeleri “yabancı bir ülkenin ajanı” olarak görünüyor.

UETD’NİN KURULUŞU

Peki, Erdoğan Avrupa’da kendi paralel örgütünü nasıl ve neden kurdu? Erdoğan, Necmettin Erbakan’ın Avrupa’da Milli Görüş hareketine verdiği önemi ve Türkiye’deki siyasi başarıda Avrupalı Türklerin oynadığı rolü çok iyi bilen bir lider olarak iktidarının ilk yıllarından itibaren gözünü Avrupa’daki Türk diasporasına dikti. Önce, Avrupa’daki Milli Görüş teşkilatını Erbakan’dan koparmaya çalıştı. Ancak, Türkiye’deki yenilikçiler ve gelenekçiler ayrışması Avrupa’daki teşkilatta yaşanmadı. Erdoğan bunun üzerine 2005’te UETD’yi kurmaya karar verdi.

Erdoğan, AKP’nin Avrupa şubesi gibi çalışan bu derneği o kadar önemsiyordu ki, kuruluş aşamasında bütün toplantılara bizzat başkanlık etmiş ve derneğin ismini bizzat kendisi koymuştu. Ancak, UETD’nin ilk yılları koltuk kavgaları ile geçti. UETD, Ankara’da maymuncuk anahtarı gibi çalışan o kartviziti ihale, para vs. koparmak için kullanan fırsatçılarla doldu. Ancak, Erbakan’ın vefatından sonra neredeyse bütün Milli Görüş hareketinin Erdoğan’a destek vermesi, DİTİB’in tamamen AKP’nin kontrolüne geçmesi dengeleri Erdoğan lehine değiştirdi. Artık Erdoğan Avrupa’da tıpkı hocası Erbakan gibi kendi teşkilatını kurmuştu.

METİN KÜLÜNK, ‘SÖMÜRGE VALİSİ’ OLDU

2010’da Yurtdışı Türkler Başkanlığı kuruldu. Kısa bir sürede anlaşıldı ki, YTB’nin tek fonksiyonu AKP kontrolündeki derneklere para aktarmaktı. Daha sonra Hükümet, AKP Milletvekili Metin Külünk’ü “sömürge valisi” olarak Avrupa Türklerinin başına atadı. Külünk, Refah Partisi zamanında Erdoğan’a karşı seçim kazanacak kadar teşkilatçı bir siyasetçiydi. Külünk, UETD teşkilatı üzerinden konsolosluklar, DİTİB, Müsiad, Milli Görüş teşkilatları, Semerkand grubu vs. Ankara’nın ajandası etrafında buluşturmaya çalıştı.

Ancak, DİTİB’in son 3 yıldaki siyasallaşma süreci anahtar bir rol oynadı. Avrupa’nın en büyük cami ağına sahip DİTİB kısa süre içinde tüm muhaliflerin fişlendiği, seçim mitinglerinin yapıldığı AKP merkezlerine dönüştü. 10 yıl öncesine kadar Avrupa’nın en prestijli islami teşkilatı olan DİTİB bugün imamları gözaltına alınan, casuslukla suçlanan bir teşkilata dönüştü. Almanya, Fransa, Hollanda vs. DİTİB’i resmi bir partner olarak tanıyor, Türk gençlerinin radikalleşmesi önünde bir bariyer olarak görüyordu. Hatta, Türk düşmanı bilinen eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde, İçişleri Bakanlığı Diyanet’e “Fransa’nın imamlarını siz yetiştirin” teklifini dahi götürmüştü. Bugün tüm Avrupa medyası DİTİB teşkilatını “Erdoğan’ın eli” olarak tasvir ediyor.

NAZİ DÖNEMİNİ KİM HATIRLATIYOR?

Hizmet Hareketinin şeytanlaştırılması sürecinde Cemaat üyelerini fişleme, okullarını yağmalama gibi aktiviteler üzerinden ilk defa operasyonel kapasitesini gösterdi. Türk Hükümetinin Hizmet hareketine yönelik izlediği toplu cezalandırma, “kökünü kazıma” politikasının bir sonucu olarak Avrupa’da casusluk, fişleme, koordineli bir şekilde yağmalama faaliyetlerini teşvik ediyor. Tabi ki, Avrupa’da bu tür faaliyetlerin çok ağır cezai suç olduğunu, tüm Almanlara ve Fransızlara fişleme gibi faaliyetlerin Nazi dönemini hatırlattığını bilmiyor.

Bugün artık Erdoğan’ın Avrupa teşkilatı operasyonel hale gelmiş ve tüm istihbarat teşkilatlarının, güvenlik güçlerinin, siyasetçilerin, medyanın dikkatini çeker hale gelmiştir. Metin Külünk ve ekibi Köln’de “PKK ve Gülen Cemaatine karşı yürüyüş yapmamız lazım” diye bir karar alıyor. 5 gün sonra Avrupa’nın 30 şehrinde aynı anda aynı pankartlarla yürüyüş yapılıyor. Paris’teki yürüyüşte Kürt göstericilerle kavga yaşanıyor. Aşırı sağın güçlü olduğu Strazburg’da 200 gösterici şehrin göbeğinde tekbirlerle birlikte İslami sloganlar atıyor. Doğal olarak, Avrupa medyası ve yerel halk şu soruyu soruyor: “Bu yürüyüşlerin bizim ülkemizle ne ilgisi var? Bizim içimizde yaşayan bu kadar insan Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini mi destekliyor?” Rotterdam’da tekbir getiren yüzlerce vatandaşımızın aşırı sağcı Geert Wilders’e ne kadar çok oy kazandırdığını tahmin etmek güç olmasa gerek.

YASAKLAR ARTACAK

Erdoğan’ın Avrupalı Türklere artık siyasi parti kurdurduğunu (Hollanda’da Denk partisi, Fransa’da PEJ partisi vs.) herkes biliyor. Dolayısıyla, yakın zamanda çifte vatandaşlık uygulaması tartışılmaya başlanacak. Avrupa ülkeleri birer birer Türkiye’den imam gönderilmesini engelleyecek. UETD gibi teşkilatlara bulaşanlar kaçınılmaz olarak bedel ödeyecek. 15 Temmuz’dan bu yana suç örgütüne dönüşen Ankara’dan yönetilen yapılarla ilgili radikal kararlar dahi alınabilir. Seçimlerden sonra Avrupa Hükümetlerinin “Erdoğan’ın eli” olarak adlandırdığı bütün teşkilatlarla aktif mücadele edeceği artık görünüyor.

Ancak, üzücü olan Avrupa’da yaşayan bütün Türkiye kökenli göçmenlerin bedel ödeyecek olması. Almanya, Fransa ve Hollanda’da AB’nin geleceğini belirleyecek tarihi önemde seçimler var. Böyle bir dönemde, AKP’nin binlerce vatandaşımızı toplayıp miting yapması sadece AB’nin yıkılmasını isteyen aşırı sağcı liderlerin işine yarıyor. Popülist liderler, artık Türk diasporasını parmakla gösterip “içimizdeki düşman”, “İslamcı rejimin 5. kolu” olarak gösteriyor. Evet oylarını belki birkaç puan arttıracak bir suni diplomatik krizin esas bedelini maalesef Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımız ödeyecek. Bugüne kadar “kendi içinde, barışçıl, radikal terör örgütlerine bulaşmayan, çalışkan” gibi sıfatlarla anılan Türk göçmenlerin imajı telafi edilemez bir yara aldı. Muhtemelen, Erdoğan tıpkı Mavi Marmara ve Rusya krizlerinde olduğu gibi geri adım atacak. Ancak, Avrupa’daki Türk toplumu 50 yılda elde ettiği kazanımlarını maalesef kaybedebilir.

[Onur Türkmen] 15.3.2017 [TR724]

Türkiye-NATO İlişkilerine kısa bir bakış [Konuk Yazar: Göksel İlhan]

2.Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği, Türk Boğazları ile Kars ve Ardahan üzerinde açık olarak hak iddia ediyor ve bu yönde Türkiye’den toprak talebinde bulunuyordu. Ülkemizin toprak bütünlüğü için giderek açık ve yakın bir tehdit haline gelen Sovyetler Birliğinin baskı ve isteklerine direnebilmek, yayılmakta olan Komünizm tehlikesine karşı tedbir almak maksadıyla, Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye oldu. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına katkı yapan bu stratejik adımın ne denli isabetli olduğunu zaten tarihi süreç göstermiş oldu.

Soğuk Savaş sona erdikten sonra NATO’nun varlık sebebi ve geleceği hem yurtdışında hem de -kısmen de olsa- yurtiçinde sorgulandı. Sınırlarındaki tehdit ortadan kalkan Avrupa için NATO, daha çok, Avrupa sınırlarındaki (Bosna, Kosova) ve Avrupa dışındaki (Somali, Afganistan, Libya) krizlere müdahale aracı haline geldi.

Türkiye, Avrupa ülkelerinden farklı olarak, sınırlarındaki Sovyet tehdidi sona ermiş olsa da, İran, Irak ve Suriye’den kaynaklanabilecek bir tehdide karşı NATO’yu güvence olarak gördü. Örneğin Suriye iç savaşı esnasında Suriye’den topraklarına atılabilecek balistik füzelere karşı NATO’dan hava savunma sistemlerini getirtti.

RUSYA AGRESİFLEŞTİKÇE NATO’NUN ÖNEMİ ARTTI

Son dönemde Rusya’nın önce Gürcistan’ın sonra da Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne müdahalesi ve bu müdahalelerden Doğu Avrupa’daki ittifak üyelerinin duyduğu derin endişe NATO’nun ‘Kolektif Savunma’ görevinin tekrar öne çıkmasına neden oldu. Rusya, NATO tarafından, Kuzey Kutbu bölgesindeki deniz ticaret yollarından Baltık bölgesine, oradan Karadeniz, Doğu Akdeniz ve son olarak Suriye’ye kadar geniş bir cephede tekrar ortaya çıkan bir tehdit olarak algılandı. NATO görünür gelecekte Rusya’dan kaynaklanan bu tehdidi birinci öncelikli tehdit olarak gördü ve bu konuda “Hazırlık Eylem Planı” (Readiness Action Plan) olarak adlandırılan bir dizi tedbiri gündeme getirdi ve bu konudaki uygulamalarını başlattı. Bu nedenledir ki Rusya, tarihi emelleri önündeki en büyük tehdit olarak gördüğü NATO ittifakını dağıtabilmek için sivil, askeri ve hibrit her türlü yöntemi denemeye devam etmektedir.

Türkiye Rusya’nın bir tehdit olarak ortaya çıkışını en fazla Suriye’de hissetti. Suriye’nin bir Türk savaş uçağını düşürmesi, Türkiye’nin Suriye’ye karşı hava sahasında aldığı sert önlemler, bu önlemlerin Suriye’ye yerleştirilen Rus kuvvetlerine karşı da uygulanması ve bunun sonucunda Rus savaş uçağının düşürülmesi, Türkiye ile Rusya arasındaki gerilimin önemli adımları oldu. Rus uçağının düşürülmesinin hemen ardından Türkiye, güneyindeki hava sahasının tamamen NATO komuta kontrolünde korunması için büyük gayret gösterdi ve bunun sonucunda NATO’nun desteğini de aldı.

NATO’NUN TÜRK ORDUSUNA VERDİĞİ MİSYON

Türkiye’nin savunmasının yanında diğer önemli bir konu da ‘Demokrasi, özgürlüklerin korunması ve hukukun üstünlüğü’ olarak ifade edilen değerlerin ittifak anlaşmasının temelini oluşturması ve ittifakın bu amaçlara hizmet etmesidir. Şu günlerde ülkemizin içinde bulunduğu demokrasiden oldukça uzak durum bu değerlerin önemini biz kez daha gözler önüne sermiştir.

Diğer taraftan NATO bir savunma paktı olmaktan öte, TSK’yı bir Ortadoğu ordusu olmaktan çıkartıp, modern ordularla ortak harekat yapabilecek bir konuma taşımış bir platformdur. Ayrıca bu platformda, ittifaka üye tüm ülkelerden seçilmiş sivil ve asker personel bir araya gelerek birbirlerini daha yakından tanımakta ve anlamaktadır. Böylelikle, gelecekte büyük sorunlara neden olacak anlaşmazlıklara, bu platform sayesinde uzlaşılmış çözümler üretilebilmektedir.

NATO, Avrupa’daki ve Dünya’daki güvenlikle ilgili gelişmelere ve politikalara etki edebilmesi için Türkiye’nin etkinlikle kullanabileceği belki de tek uluslararası organizasyondur. İttifaka üye tüm Batı ülkeleriyle eşit haklara sahip olan Türkiye, kararlarını ancak tam mutabakatla alabilen ittifakın aldığı her karara doğrudan etki edebilecek konumdadır. Türkiye’nin bu konumunu ne derece etkin kullanabildiği başka bir tartışmanın konusudur.

TÜRK ORDUSUNUN ‘SAVUNMASIZ’ ALANLARI

Türk Silahlı Kuvvetleri personel ve araç gereç bakımından NATO’nun sayılı güçleri arasındadır. Ancak, hava savunma, elektronik harekati hassas güdümlü angajman, kapsamlı askeri istihbarat, uzun mesafe lojistik aktarım konularında kısıtlı kabiliyetlere sahiptir. NATO üyeliği, ülkemizin bu kısıtlı alanlardaki savunma zaafiyetlerinin, diğer üye ülkeler tarafından karşılanması bakımından kritik olanaklar sunmaktadır. Bu kısıtlamalarla Türkiye’nin müstakil olarak örneğin İran veya Rusya gibi bir ülke ile girebileceği bir savaşın çok yıkıcı sonuçları olacağı açıktır.

NATO üyeliği Türk Silahlı Kuvvetlerimize, günümüzün en gelişmiş orduları ile birlikte eğitim yapma, eğitim standartlarını yüksekte tutma, modern harbe yönelik gelişmeleri (Teknikler, Taktikler, Prosedürler) yakından takip etme ve benimseme olanağı sunmaktadır. Rus ve Çin orduları nisbeten güçlü ordular olsa da, eğitim, ordunun yönetimi ve kuvvetin kullanımı açısından Batılı ülkelerin halen gerisindedirler.

TÜRKİYE’NİN NATO’YA BAKIŞINDA DEĞİŞİKLİK OLMALI MI?

Rusya’nın iktidardaki AKP Hükümetine, özellikle Suriye Krizi kapsamında, son dönemde verdiği kısıtlı destek önemlidir. Ancak kısa sürede, ne kadar süreceği ve ne amaçla yapıldığı şimdilik tam açık olmayan bu destek göz önünde tutularak, Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışmaya açmak, çok acemice, çok aceleci ve son derece yanıltıcı bir yaklaşımdır. Ülkeler güvenlik konusundaki tehdit algılarını ve bu tehditlere karşı başvuracakları tedbirleri yıllar içinde geliştirirler.

Rusya’nın maksadı Türkiye’yi, Suriye, Ortadoğu ve Avrupa’daki maksatları için gerektiği sürece kullanmaktır. Rusya Suriye’yenin kuzeyinde Türkiye’nin İŞİD’e askeri müdahalede bulunmasına izin vermiştir ancak Kürt unsurlarına yapılabilecek bir müdahalenin önünde sonuna kadar duracaktır. İŞİD tamamen bertaraf edildiğinde Türkiye’nin bir an önce Suriye’yi terk etmesini isteyecek güç yine Rusya olacaktır. Rusya, NATO’daki birliği ve ahengi zedelemek istemektedir.

Türkiye bu konuda Rusya’ya altın bir fırsat sunmaktadır. Günümüzde Rusya’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit olmadığını iddia etmek sadece bir hayaldir. Rusya, Boğazların hakimiyetinde söz sahibi olma emelinden vazgeçmiş değildir.

Ülkemizin güneyinde toprak bütünlüğümüzü tehdit edecek, Kürt etnik kökenine dayanan bir devlet kurulması Rusya’nın eskiden beri desteklediği bir politikadır. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki anlaşmazlıkta, Rusya Ermenistan tarafında yer almaktadır. Ermenistan’ın Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik emellerini sürdürmesi, Rusya’dan aldığı cesaretle mümkün olmaktadır. Yunanistan ile Türkiye arasındaki olası bir krizde Rusya’nın tarafı daha şimdiden bellidir.

NATO’DAN KOPMAK EN ÖNCE TÜRKİYE’YE ZARAR VERİR

Türkiye’nin NATO üyeliğini şu anda tartışmaya açmak önce Türkiye’ye zarar verir. Bunun ötesinde NATO’dan ayrılma konusunda atılacak her adım, ileride Türkiye’den Boğazlar, Ermeni konusu, Kürt sorunu ve Fırat-Dicle sularının paylaşımı konularında taviz isteyeceği kesin olan Rusya, İran ve Suriye ittifakı karşısında Türkiye’yi savunmasız bırakır. Bunun hesabını tarih ve millet önünde AKP iktidarı da dahil kimse

NATO’ya üyeliğin tartışılabileceği gün elbette gelebilir. Bu tartışma ancak Türkiye’nin kendi silah sanayiini geliştirdiği, alternatif ittifakları kurma gücüne ve kapasitesine ulaştığı şartlarda gerçekleşebilir.

Şu an için bu tartışmanın şartlarından hiçbirisi ortaya çıkmış değildir. Diğer yandan, NATO’ya üyeliğin şu anki konjonktürde tartışmaya açılması, İttifakın temelinde yer alan ‘demokrasi, özgürlüklerin korunması ve hukukun üstünlüğü’ değerlerinden Türkiye’nin daha da hızlı şekilde uzaklaşmasından başka bir amaca hizmet etmez.

NATO üyeliği, ülkemizin Batı limanında kalması için Kore Savaşı’nda 718 şehit verilerek bu limana atılmış sağlam bir çapadır. Bu çapa çekilirse, ülkemizin hangi sonu görünmeyen sulara doğru sürükleneceği belirsizdir.

[Göksel İlhan] 15.3.2017 [TR724]

Saray Piyasası Kurulu: SPK [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Zaman ve Today’s Zaman gazetelerinin yayın yönetmenleri ve sorumlu müdürleri hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Gerekçe olarak da 23 Temmuz 2014 tarihinde her iki gazetede yayımlanan ‘Türkiye Hava Yolları türbülansta’ başlıklı haberi sunmuş. Aradan neredeyse üç sene geçmiş ve SPK bu haberle ‘manipülasyon suçu’ işlendiği kanaatine varmış.

Her hafta toplanan kurulun iddia ettiği gibi bir suç varsa bugüne dek beklemiş olması başlı başına bir suç! Güler misin, ağlar mısın? Manipülasyon suçunun her gün işlendiği Borsa İstanbul’da savcılığa bildirilecek isimler olarak bula bula gazetecileri mi buldunuz?

TARAF GAZETESİ’NDEN İKTİBAS EDİLMİŞ BİR HABER!

Bu suç duyurusu son üç senede rutinleşen gayr-i hukukî işlemler gibi baştan sona siyaset kokuyor. Tek tutarlı yanı var o da SPK bürokratlarının bu şekilde, “Efendim, biz de şöyle bir malzeme bulduk.” diyerek Saray’ın gözün girmek istemeleri. Bank Asya linç edilirken, yalan haberlerin bini bir para iken sessiz kalan SPK güya Zaman ve Today’s Zaman yöneticilerini, mesul müdürlerini köşeye sıkıştıracak. Dosyada geçen haber, özel bir haber değil. Taraf gazetesinde bir gün evvel haber olmuş bir bilgi nasıl ‘manipülasyon’ başlığı altında mütalaa edilebilir mi? Üstelik Taraf’a atıf yapılarak yayımlanmış bir haberden gazetecilerin menfaat temin ettikleri nasıl iddia olunabilir? Bu mantıkla gazetelerin ekonomi sayfalarında çıkan üç haberden ikisi mahkemelik olur.

Ekrem Dumanlı ve Bülent Keneş gibi hayatında Borsa’nın semtine uğramamış, tek hisse senedi alıp satmamış, maişetini kalemiyle temin etmiş gazetecileri mesnetsiz ithamlarla karalayan SPK kendi idari tahkikatının neticesinden bir şey çıkmayınca devrin İstiklal Mahkemeleri’nden yardım istemiş olmalı. SPK haberden bir sene sonra yazılı cevap istediği ve tek suç unsuru bulamadığı bir dosyayı referanduma bir ay kala yeniden açtı. Manidar!

BU HABERLE NELERİ UNUTTURMAK İSTEDİLER?

Saray ve hükümetin iktisadî kriz ve dış siyasetteki fiyaskolar yüzünden başı dertte. İşsizlik adeta patladı. Turizm çakıldı. Bu atmosfere rağmen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan; Almanya, Avusturya ve Hollanda’ya ‘Nazi artığı’ gibi ağır ve mesnetsiz ifadeleri ile hedef aldı. Bu sözlerin Türkiye’ye nasıl zarar verdiğini yaz aylarında turizmde daha da derinleşen krizde hakke’l-yakin müşahede ederiz. Avrupa’da Türkiye’nin ismi geçince çehresi değişiyor. Artık Alman ve Hollandalı turisti unutun.

Kaybımız parayla mahdut kalsa keşke. Referandumda üç rey fazla almak pahasına Türkiye’nin itibarını ayaklar altına serenler hicap etmese bile içinde zerre kadar vicdan taşıyan herkesin yüzü kızardı, mahcup oldu. Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen Hollanda’nın İstanbul Başkansolosluğu’nda bayrağı indirip yerine Türk bayrağı asacak kadar şirazeden çıktı dış siyaset. Dostumuz, müttefikimiz kalmadı batıda. Bugünkü Almanya’nın demokrasi ve insan haklarında geldiği seviyeyi bile bile böyle ifadeler kullanılması en hafif tabirle işgüzarlıktır.

YALAN MAKİNESİNE MALZEME LAZIM TABİİ

Halkın bunlarla fazla meşgul olmaması için yalan makinesi durmamalı. Bunun için o makineye gün aşırı malzeme atmak lazım. Dış siyasetten ekonomiye her sahada müflis vaziyete düşen iktidar, dikkatleri başka tarafa kaydırmak maksadıyla her sıkıştığında yaptığı gibi bu sefer de Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan kimseleri hedef aldı. Rusya’da kazanılan Brokoli Zaferi saman alevi gibi söndü gitti. Zira Rus lider Putin’in verdiklerine bakıldığında ortada zaferden eser olmadığı görülüyor. Nar, kabak, domates ve yaş üzüm gibi en fazla ihraç edilen kalemlerde yasağı devam ettiren Moskova, teselli ikramiyesi olarak brokoli ve karnabahara müsaade etti.

SPK da işgüzarlık yapıyor. Her sahada çift haneli çöküş yaşandığı halde halkın bunlardan bihaber olması için sahneye fırlayanlar arasında SPK da var. Kendince takla atıyor. “Bakın bende ne var efendim!” diyor ve THY haberinden birilerinin menfaat temin ettiğini iddia ediyor. Bu dosya dünyanın en vasati demokrasisinde herhangi bir savcının önüne gitse o dakikada çöpe atılır.

GAZETECİYE İFTİRA ATACAĞINIZA THY’DEKİ ÇÖKÜŞÜN HESABINI SORUN

Gazeteciler haber yapar. Bu imtiyazı da anayasa ve kanunlardan alırlar. Türk Hava Yolları’nın kötü yönetiliyor olması manşetlik bir haberdir. Hem Hazine payı olması hem de hisselerinin ekseriyetinin halka açık olması maşeri vicdanı doğrudan alakadar eden bir şirketten bahsediyoruz. O günlerde bu haberler dikkate alınsaydı ve THY’de nelerin yanlış yapıldığı masaya yatırılsaydı millî hava yolu hal-i hazırda 30 uçağını folyolayıp parka çektirmezdi. 30 uçağın atıl vaziyette bekletildiği her gün THY 7 milyon dolar (26,2 milyon lira) kaybediyor. Bilanço oyunları ile bu zararı makyajlanmış olması bu hakikati değiştirmediği gibi THY’nin onlarca uçuş noktasından çekilmesinin sebebi çöküş değil de nedir!

SPK’nın maksadı belli. Yarın takipsizlik kararı çıksa bile Anadolu Ajansı onun haberini geçmeyeceğine göre çamur at izi kalsın, öyle mi? Yazıklar olsun. Bank Asya alenen yalan haberlerle hedef alınırken üç maymunu oynayan SPK, Taraf’ın THY bilançosundan hareketle rakamlara istinat ederek yayımladığı haberinden suç icat etme peşinde.

ALIN SİZE SUÇ DUYURUSU: MEPET, TÜMOSAN VE BAKANLAR MEDYA…

SPK’yı Saray’a bağlayan Başkan Vahdettin Ertaş, manüplasyon suçu arıyorsa sadece şu son iki ay içinde Galip Öztürk’ün şirketi MEPET’e, Albayrak Grubu’nun TÜMOSAN’ına bakması kâfi. Hani ‘Altay Tankı’na TÜMOSAN motoru’ takılacaktı. Yeni Şafak gazetesi Albayrakların değil mi? Onlarca Altay Tankı haberi arşivde duruyor. O haberlerden sonra hisse fiyatı 5 liradan 10 liraya kadar çıkmadı mı? Şimdi ne olacak? Bu erken ve yönlendirme maksatlı haberlerden Albayrakların menfaat temin ettiği ortada iken bunun üzerine gitmeyeceksiniz…

Sedat Peker ve Galip Öztürk gibi adli sicili kabarık isimler Borsa’yı parmağında oynatacak… Algoritma ismi verilen ne idüğü belirsiz otomatik sistemle geçeceksiniz… Geçen seneye nazaran aynı seviyede para girişi olduğu halde Borsa endeksi nasıl oluyorsa 8 bin puan yükselecek… Daha ziyade Yatırım Finansman ile çalışan ve tek başına Borsa’yı yukarı çıkarabilen Hintli Herif’in kim olduğunu sağır sultan duyacak… Borsa kumarhaneden beter bir intiba bırakacak… 2013’te Bakanlar Medya halka arz olunacak. Dört sene şirketin hisseleri işlem görecek. SPK, şirketin faal olmadığın ancak Şubat 2017’de fark edebilecek(!) ve kottan çıkaracak. Bakanlar Medya hissesi alanlar da üzerine bir bardak soğuk su içecek…

Bütün bunları görmezden gelmeniz yetmiyor gibi 2014’ten bir haberin hesabını sormaya kalkacaksınız. Ne âlâ memleket değil mi?

Köpekleri salmışlar, taşları bağlamışlar. Saray Piyasası Kurulu/SPK da müflis tüccar misali eski defterleri karıştırıyor.

[Semih Ardıç] 15.3.2017 [TR724]

Sizin de yüreğiniz yanıyor mu? [Erhan Başyurt]

Bir Türk bakanın Hollanda’ya yalan beyanlarla gizlice giriş yapmasını, zafiyet içinde kendisini konsolosun arabasına kilitlemesini ve polis tarafından sınır dışı edilmesini düşündükçe yüreğim yanıyor.

Başbakanın, dışişleri bakanının ve bakanların programlarının bir bir iptal edildiğini, Avrupa’da kapıların yüzlerine bir bir çarpıldığını gördükçe yüreğim yanıyor.

Türkiye’nin diktatörlükle yönetilmeye başlandığını, 15 Temmuz sonrası yeni bir safhaya geçildiğini, 16 Nisan’da ‘Tek Adam’ devrine geçilmeye çalışıldığını okudukça yüreğim yanıyor.

***

Türkiye, 12 Eylül darbesinden bu yana Avrupa’da da dünyada da hiç bu kadar itibarsız olmamıştı.

Türkiye, hiç bu kadar rezaleti ardı ardına yaşamıştı.

‘Türkiye’yi AB’ye tam üye yapacağım’ vaadiyle yola çıkan AK Parti’nin ülkeyi getirdiği noktaya bakın!

AB başkentlerinden başbakan ve bakan seviyesinde bir bir kovuluyorlar.

‘2017’de, Türkiye vatandaşları için AB’ye vizesiz seyahat başlayacak’ diye vaat eden AK Parti’nin, bakanları vizeyle bile AB’ye giremiyor.

Üç beş oy hesabıyla yalan beyanlarla gerilim tırmandırıp, gurbetçileri de ateşe atıyorlar.

Varsa yoksa ‘saltanat’, ne halk ne ülke umurlarında değil…

***

Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu, Venedik Komisyonu, Avrupa Parlamentosu arka arkaya raporlar yayınlıyor, Türkiye’de son üç yıldır sistematik ve hükümet destekli insan hakları ihlalleri yapıldığını ve işkenceye geri dönüldüğünü yazıyor.

Özgür ve ileri demokrasi vaatleriyle iktidara gelen AK Parti’nin ülkeyi götürdüğü uçuruma dikkat çekiyorlar.

İsrail’e ve Rusya’ya önce diklenen ardından özür beyan edip tavizler veren AK Parti iktidarı, bugün de AB ülkelerine Almanya’ya, Hollanda’ya ‘kabadayılık’ yapıyor ve ‘sokak ağzıyla’ tehditler savuruyor.

Her seçim öncesi suni krizlerle tansiyonu yükseltip, saman alevi gibi aniden parlayıp dış politikayı iç siyasete kurban ediyorlar.

Seçimden sonra da ‘süt dökmüş kedi’ gibi özür beyan edip ‘oyuna geldik, aldatıldık’ diyorlar ve ağza alınmayacak ifadelerle hakaret ettikleri muhataplarının ayağına gidiyorlar.

***

Diplomasi edebinden uzaklaştıkça Türkiye’yi dünyaya rezil ediyorlar..

İktidarın, krizlerini Türkiye’ye başarı gibi pompalaması, milliyetçi duyguları tahrik edip oy devşirmesi önemli değil, neticede selden geriye kalan çer çöp ve kum oluyor.

***

Türkiye, giderek ‘kağıttan kaplan’ bir ülke haline geliyor.

Gürler ama yağmaz…

Kendi ülkelerinde Nazi Almanya’sı gibi yargısız infazlar yapıyorlar, 50 bin kişiyi delilsiz hapse atıyor 200 bin kişinin ekmeğiyle keyfi oynuyorlar, özel mülkü gasp ediyorlar ama Avrupa’yı Nazilik ile suçluyorlar.

Kendi ülkelerinde muhalefet liderlerini, özgür gazetecileri hapse atıyor, televizyonlarda ve meydanlarda konuşmalarını engelliyor, Avrupa’ya ifade özgürlüğü dersi vermeye kalkıyorlar.

Kendi ülkelerinde seyahat özgürlüğünü kısıtlayıp, diktatörlüğün temel taşı ‘Tek Adam’ rejimi tesis etmek için çabalıyorlar, şiddetsiz protestolara biber gazı, ilaçlı tazyikli su ve gerçek mermi ile müdahale ediyorlar, Avrupa’ya demokratik haklar tepkisi gösteriyorlar.

***

Ve halkın bir kesimi tüm bu söylemleri satın alıyor, sokaklara dökülüyor.

‘Gassalın elinde meyyit gibi…’ ne tarafa döndürseler dönüyor ve asla gerçeği sorgulamıyorlar.

Siyaset hiç bu kadar iki yüzlü ve hiç bu kadar pervasız olmamıştı!

Evet, yüreğim yanıyor.

Ülkenin yuvarlandığı uçurumu gördükçe yüreğim yanıyor.

Her defasında oyuna gelen halkımızı gördükçe, gerçeklerden ve gerçekliklerden uzaklaştırılan, doğru habere ulaşması engellenen halkımızı baktıkça yüreğim yanıyor.

Türkiye’nin maruz bırakıldıklarını gördükçe artık Hitler’in nasıl iktidara geldiğini, dünyayı nasıl kolaylıkla felakete sürüklediğini, Esed’in ülkesini nasıl adım adım iç savaşın içine çektiğini, aydınların ve halkın tüm bu olanlara nasıl engel olamadıklarını artık anlıyorum.

Anladıkça, yüreğim yanıyor.

Sizin de yüreğiniz yanıyor mu?

[Erhan Başyurt] 15.3.2017 [TR724]

AKP tezleri ABD’de neden karşılık bulmuyor? [Adem Yavuz Arslan]

Ortaçağ sonrası İtalyan siyasetinin en önemli aktörlerinden, Floransalı düşünür Niccola Machiavelli (1469-1527) devlet adamlarına ‘öğütleri’ içeren ünlü kitabı Prens’i yazarken herhalde ‘en iyi takipçisi’nin Müslümanlar arasından çıkacağını tahmin etmemiştir.

Bilindiği gibi Machiavelli, iktidarı ele geçirmek ve sürdürmek için ‘gerektiğinde hiç bir dini yada ahlaki kural tanımadan hareket edilebileceğini’ savunur.

Yaygın bilindiği şekliyle de ‘amaca ulaşmak için her yol mubahtır’ der.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi kariyeri ‘iyi bir Machiavelli takipçisi’ olduğunun örnekleri ile dolu. Tam da Machiavelli’nin tarif ettiği gibi ‘amaca ulaşmak için her yolu mubah’ görüyor.

Erdoğan’ın etik anlayışına ve siyasi tercihlerine dair sayısız örnek sıralamak mümkün. Eğer bir listeleme yapılacak olsa, son günlerde ABD kamuoyunu da meşgul eden Michael Flynn skandalı kesinlikle satır başlarından birisi olacaktır.

Zira her fırsatta ‘dini kimliğini’ öne çıkartan, namaz kılarken yada Kur’an okurken görüntülerini servis ettiren, ‘göklerden gelen bir karar vardır’ söylemiyle iktidarına ‘ulviyet’ yükleyen Erdoğan’ın en büyük partnerleri ‘İslamofobik sayılabilecek’ kişiler.

Fethullah Gülen’i yok etmek için ‘İslamafobik sayılabilecek’ fikirlere sahip kişilerle ortaklık yapıp, onlara devlet hazinesinden yüklü miktarda paralar ödüyor.

Türkiye’de ‘anti-Semitik sayılabilecek’ ifadeler kullanırken ABD’de en büyük partneri Yahudi lobisi.

İLGİNÇ İLİŞKİLER AĞI

Bilindiği gibi Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı emekli general Michael Flynn Rus büyükelçi ile olan ilişkileri nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı.

Ancak gelişmeler gösterdi ki Flynn’in skandalları Ruslarla sınırlı değil.

Amerikan medyasının dedektif gibi iz sürerek ortaya çıkarttığı detaylara göre Flynn, Gülen aleyhine çalışmak için Türk hükümetinden yüklü miktarda para almış.

Her fırsatta İslam aleyhtarı sözler sarf eden Flynn’in 8 Kasım 2016’da The Hill’de yazdığı Gülen aleyhtarı yazı böyle bir ‘anlaşmanın’ sonucu olarak kaleme alınmış.

Ortaya dökülen belgelere göre bu yazı ve ‘birkaç görüşme’ için Flynn’e ödenen para 530 bin dolar.

Parayı ödeyen ise Hollanda merkezli Inovo BV şirketinin yöneticisi Ekim Alptekin.

ABD medyasına yansıyan bilgilere göre Alptekin’in yöneticisi olduğu şirket MİT ve Türk Emniyetine teknolojik sistemler satıyor.

Washington bir ‘lobi şehri’ olarak bilinir ve lobicilik ABD başkentinin en büyük sektörlerinden. Bu yüzden bir şirketin lobi için iktidara yakın kişilerle temasa geçmesi anlaşılabilir bir durum.

Fakat Alptekin ve Flynn ilişkisi bu tanıma uymuyor.

GÜLEN ALEYHİNE İSTİHARATÇILARDAN EKİP KURMAK!

Zira resmi belgelere göre Alptekin ‘petrol çalışmaları’ için Flynn ile anlaşmış fakat bütün faaliyetleri Gülen ile ilgili. Anlaşmanın şartları arasında Gülen aleyhine araştırmalar yapmak için eski istihbaratçılardan kurulu bir ‘aktif araştırma laboratuvarı kurulması’ da var.

Hizmet Hareketi aleyhine belgesel hazırlanması ve aleyhte yazı yazabilecek kişilere para verilmesi gibi ‘projeler’de anlaşmanın bir parçası.

Amerikan medyası ilk andan itibaren skandalı didik didik etti.

Mesela NBC News’te yer alan habere göre Flynn, üst düzey istihbarat bilgilendirme toplantılarına katılırken aynı zamanda Türkiye adına lobicilik yapmak için para almış.

Adalet Bakanlığı’nın belgelerine göre Flynn’in ‘araştırma ekibi’nde yer alan diğer istihbarat uzmanlarına da on binlerce dolar ödenmiş.

Bir diğer önemli detay ise Flynn ve ekibinin Gülen aleyhine hazırladığı brifingleri başka kılıfların altına saklamış olması. Ulusal güvenlik ya da enerji gibi başlıklar altında düzenlenen toplantılarda ‘Gülen brifingleri’ sunulmuş.

ABD kamuoyundaki şüpheleri arttıran diğer bir konu ise Ekim Alptekin’in ifadelerindeki çelişkiler oldu. Tabi ‘genç bir iş adamının Gülen aleyhine çalışması için İslamofobik bir emekli generale 530 bin dolar ödemesinin ardındaki mantığı’ çözmek kolay değil.

Çünkü bu durumun ‘ekonomik bir izahı’ yok.

FLYNN’E ÖDENEN PARA KİMİN PARASIYDI?

Harcanan paranın Alptekin’in ‘kendi parası olmadığı yönünde’ güçlü bir kanaat var. Dahası söz konusu fonun ‘üçüncü’ hatta ‘dördüncü’ ülkeleri de içine alması gibi ihtimaller de dillendirilmeye başlandı.

ABD medyası Flynn’in yalan beyanlar üzerine inşaa ettiği senaryoyu didik didik etmekte kararlı. O yüzden önümüzdeki günlerde Alptekin ve bağlantılarına dair başka detaylar görmek ihtimal dışı değil.

Fakat her şeyden önemlisi şu;

Flynn olayı Türk siyasi hayatına, kendini dindar-muhafazakar olarak tanımlayan bir siyasetçinin, hedeflerine ulaşmak için hiçbir ahlaki ya da dini kural tanımadan hareket edebileceğinin somut örneği olarak geçmiş oldu.

ERDOĞAN CEMAAT LEHİNE ÇALIŞMIŞ OLDU

Sonuç ise hiç de ummadığı gibi oldu.

Erdoğan, 17-25 Aralık sonrası ortaya çıkan skandalları gözden kaçırmak için -ki danışmanlarından Aydın Ünal’ın yazılarına göre hiçbir zaman sevmediği ve yok etmek için yıllardır fırsat kolladığı- Gülen Cemaatini terörist ilan etti.

ABD’den Gülen’i ve Cemaat’in bazı yöneticilerini istiyor. Bu amaçla Amsterdam başta olmak üzere çok sayıda grup ve lobi şirketi ile çalışıyor.

Söz konusu çalışmalar için harcanan paranın ise haddi hesabı yok.

Fakat Erdoğan ve ekibinin yaptığı tüm çalışmalar ayaklarına dolaştı. Flynn skandalında olduğu gibi ABD yönetimi ‘çok sık ve rahatlıkla yalan söyleyen bir anlayış’la tanışmış oldu.

Hal böyle olunca da Gülen ve 15 Temmuz için Türk tarafının ortaya attığı tezlere ciddi mesafeliler.

Amerikan medyasında Gülen lehine yorumlar arttı.

ABD MEDYASINA TARİHİ KAZIK!

Önde gelen medya kurumları ‘Flynn ve Türk hükümeti arasındaki ilişkiyi’ sorgularken ABD tarafındaki güvensizliği arttıran yeni bir gelişme oldu.

Son iki gündür aralarında New York Times ve Washington Post gibi önemli gazetelerde AKP yönetiminin ‘yalanlarına’ dair ilginç yazılar var.

Mesele özetle şöyle:

Washington merkezli bir lobi şirketi aracılığıyla ABD medyasının önde gelen temsilcileri ‘Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar ile röportajlar yapma vaadiyle’ Ankara’ya davet edilmiş.

Huffington Post’ta yer alan detaylara göre Türk hükümeti ‘hiçbir masraftan’ kaçınmamış. Fakat gelin görün ki Erdoğan ile görüşmek için yola çıkan gazeteciler kendilerini Melih Gökçek’in karşısında bulmuşlar.

Böylesine kritik bir dönemde Erdoğan, Fidan ve Akar ile görüşmek için yola çıkıp ‘Twitter ergeni kıvamındaki’ Melih Gökçek ile muhatap olmak Amerikalı meslektaşları rahatsız etmiş doğal olarak.

Gökçek başta olmak üzere muhatap oldukları Türk yetkililerden komplo teorileri dinleyen gazeteciler Erdoğan ve kabinesi hakkında ‘daha da şüpheci’ olarak geri dönmüşler.

Diğer yaptıklarını bir kenara koyun, sadece bu olay bile Türkiye’nin itibarını yerlerde süründürecek türden.

Düşünsenize, bir düzine Amerikan gazetecisine yalan söyleyip Türkiye’ye götürüyorsunuz.

‘Gülen’in deprem yaptırabileceği’ gibi deli saçması şeyleri anlatıp sonra da ABD medyasının -dolayısıyla ABD siyaseti ve kamuoyunun- sizi ciddiye almalarını bekliyorsunuz.

Bir yandan Havuz’da çıkan akla ziyan haberleri -tercüme bile etmeyerek -ABD’ye delil diye yolluyorsunuz öbür yandan da ABD’nin en etkili gazetelerine yalan söyleyip Gökçek ile muhatap ediyorsunuz.

Aslında Flynn olayı da bir yönüyle yalan söylenilerek Ankara’ya götürülen gazeteciler olayı gibi.

ABD tarafında ‘Erdoğan ve AKP’ye dair resim’ giderek daha da netleşiyor.

[Adem Yavuz Arslan] 15.3.2017 [TR724]

Avrupa, ‘paralel yapı’ ile mücadele ediyor [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasındaki ilişkiler neden bu noktaya geldi? Bugünlerde herkes bu sorunun cevabını arıyor. Giderek yükselen gerilimin elbette tek bir sebebi ve tek boyutu yok. Her iki taraftaki iç siyasi hesapların rolü muhakkak ki inkar edilemez. Ancak en az onun kadar önemli bir başka faktör var ki açık açık adını koymak gerek: Avrupa ‘paralel yapı’ ile mücadele ediyor!

Hollanda, Almanya, Avusturya, İsviçre gibi ülkeler bunu “Erdoğan’ın uzun eli” olarak nitelendiriyor. Kastedilense Erdoğan’ın bazı resmi, yarı resmi ve sivil ‘uzuvlar’ aracılığıyla ilgili ülkelerde illegal operasyonlar yürütmesi. Büyükelçilikler, Diyanete bağlı imamlar, Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD), yer yer Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA), Anadolu Ajansı (AA) ve benzer kurum ya da kuruluşlarla ‘gölgeli’ faaliyetlere kalkışması. Buna Sedat Peker gibi Saray’a bağlı mafya babalarının tehditleri, AKP yandaşlarının ulu orta ‘IŞİD’ göndermeleri, havuz gazetecilerinin Abdullah Çatlı referansları da eklenince ortaya daha vahim bir tablo çıkıyor. Avrupa, Erdoğan’ın Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve onun birer alt ünitesi ya da destek kuvvetleri gibi çalışan bu “uzun parmaklar” eliyle kendi içlerini karıştırdığını düşünüyor. Almanya örneğinde olduğu gibi, bunu açık açık “Türkiye burada paralel bir toplum oluşturmaya çalışıyor” diye niteleyenler de oldu. Avrupa’da yaşayan yüzbinlerce fanatik seçmeni ile bu uzun parmakların birleşimi sayesinde Erdoğan’ın muazzam bir paralel örgütlenmeye sahip olduğuna dikkat çekiyorlar. Bu da Avrupa için potansiyel istikrarsızlık, iç çatışma, kaos kaynağı demek. Hele bu rejimin 16 Nisan’dan sonra tamamen bir diktatörlüğe dönüşecek olması nedeniyle kaygının dozu, Avrupa için es geçilemeyecek boyutta. Hiç kimse boğazında, bir diktatörün uzun parmaklarının gezinmesini istemiyor. Mesele bu.

ERDOĞAN’IN HALİFELİK HAYALLERİNİN UZANTISI

Aslında olan şu; Erdoğan halifelik hayali doğrultusunda Kuzey Afrika’da, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Nijerya’da, Sudan’da neler yapıyorsa; nasıl kanlı bir oyun oynuyorsa Avrupa’daki Türkler üzerinden de kıtada söz sahibi olmak istiyor.

Bu hedef doğrultusunda adım adım her seçimde gurbetçiler üzerindeki nüfuzunu pekiştirdi. Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu’nun, Nisan 2016’da ihbar hattı oluşturması ile birlikte sürecin seyri değişmeye başladı. Cemaat mensuplarını hedef alan bu ihbar çağrısı, Avrupa’da yeni bir cadı avı süreci demekti. Haliyle, Nazi zulmüne çok ağır bedeller ödemiş Avrupa için bunun çok kötü çağrışımları vardı. Hollanda parlamentosu ayağa kalktı. Ana muhalefetteki Sosyalist Parti, “Bu Ankara’nın uzun kolunun yeni bir girişimi” tepkisini gösterdi.

Fakat mülteci korkusu nedeniyle bir süredir rölantide götürülen ilişkiler, özellikle 15 Temmuz sonrası rayından çıkmaya başladı. Bunda bir kaç faktör rol oynadı. Öncelikle Türkiye içindeki çatışmanın Avrupa’ya sıçratılması, AKP yandaşı gurbetçilerin cemaate yakın kurumlara ve kişilere fiziksel saldırılara başlaması, insanların tehdit edilmesi ortamı gerdi. Almanya’da milyonlarla, diğer ülkelerde yüzbinlerle ifade edilen Türk toplumu arasındaki bu denli büyük yarılma, Avrupa için ciddi tehdit kaynağıydı. Tabii önemli bir çoğunluğunun AKP fanatiği ve Erdoğan’ın bir emrine bakıyor oluşu, riskin boyutlarını da büyütüyordu.

YURTDIŞINDA SUİKAST TEHDİTLERİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bakanlar ve tetikçi gazetecileri bu süre zarfında, cadı avı nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar için ısrarla tehditler savurdu. Avrupa içerisinde “operasyon yapabilme kabiliyetini” ima eden bu tehditler de Avrupa başkentlerinde not ediliyordu. Örneğin Erdoğan 19 Eylül 2016 tarihinde ABD seyahati öncesi, “Bundan sonra dünyanın hiçbir ülkesi, hiçbir bölgesi FETÖ ve militanları için güvenli bir sığınak değildir ve olmayacaktır.” dedi.

Peki dünyanın hiç bir ülkesi neden artık ‘güvenli’ değildi? Sadece bir kaç örnek, yeterince ipucu verebilir. Örneğin tetikçi gazetecilerden Cem Küçük, Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un 19 Aralık 2016 tarihinde Ankara’da menfur bir suikasta kurban gitmesinin ardından şahsi Twitter hesabından, “FETÖ’nün yurtdışındaki tüm militanlarının öldürülmesi artık bu iki devletin ortak gündemidir” diye yazdı. Bir başka AKP yanlısı kalem Ersoy Dede de 10 Ağustos 2016 tarihli canlı yayın programında, yurtdışına çıkmak zorunda kalan Hizmet Hareketi’ne yakın isimlere ASALA militanları gibi suikastlar düzenlenebileceğini söyledi.

“ERDOĞAN’IN UZUN KOLU” BENZETMESİ

Benzer tehditlere hemen her gün kürsülerden, TV ekranlarından, gazete sütunlarından ve sosyal medyadan rastlamak mümkün. Diyanet imamlarının ajanlık faaliyetleri, Avrupa için tehdidi somutlaştıran bir gelişme oldu. Öyle ki, hızını alamayan Diyanet, Hollanda’daki siyasetçileri bile fişlemişti. Örneğin muhalefetteki Hıristiyan Demokrat Parti (CDA) için “Fethullahçıların kalesi” deniyordu. CDA Milletvekili Pieter Heerma, “Türkiye’nin uzun kolu” olarak tanımladığı muhbir imamlarla etkin mücadele çağrısı yaptı. Patlayan skandal, Din İşleri Müşaviri Yusuf Acar’ın sınırdışı edilmesine kadar vardı.

Benzer gelişmeler Almanya’da da yaşandı. Yeşiller Partisi, imamların çatı örgütü DİTİB’i “Erdoğan’ın Almanya’daki uzun kolu” olarak niteleyip muhbirlik çalışmalarına karşın suç duyurusunda bulundu. Alman Ceza Yasası’nın 99. maddesi uyarınca casusluk soruşturması başlatıldı. Soruşturma, 15 Şubat’ta 4 DİTİB imamının evine operasyon düzenlenmesi ile sonuçlandı. Adalet Bakanı Heiko Maas, “Türk devletinin DİTİB üzerindeki etkisi büyük. DİTİB’in bazı imamlarının casusluk yaptığı şüphesi onaylanırsa, o zaman kuruluşun Türk hükümetinin uzantısı olduğu ithamında bulunulmak zorunda.” dedi. Soruşturmanın düğmesine basılmasına yol açan Volker Beck, “DİTİB, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir yan kuruluşu olarak doğrudan Türk Başbakanı’nın emri altında” dedi. Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Özdemir, 20 Şubat’ta “Korku ve ihbar etme üzerine kurulu bir Erdoğan paralel toplumu oluşmasını omuz silkerek kabul edemeyiz” ifadesini kullandı. Bu sözler, Erdoğan’ın Avrupa’da kurduğu ‘paralel yapı’ya açıkça gönderme barındırıyordu.

“ERDOĞAN, ALMANYA’DA GÖLGE BİR TEŞKİLAT KURUYOR” İDDİASI

Casus imamların evine yapılan operasyondan 2 gün sonra Der Spiegel dergisi, Almanya dışındaki 4 Avrupa ülkesinde de Türk büyükelçilik ve konsolosluk çalışanlarının Gülen cemaati sempatizanlarını Ankara’ya ihbar ettiği haberi ile çıktı.

Bir resmi belgeye dayanan habere göre Avusturya, İsviçre, Hollanda ve Belçika’daki Türk konsolosluklarında görevli personel, Gülen cemaatine yakın isimlerle ilgili istihbari faaliyet yürütüyordu.

Nitekim İsviçre hükümeti geçtiğimiz günlerde “MİT, İsviçre’de bulunan Türkiyeli göçmenleri ajanlığa zorluyor” çıkışına imza attı. İsviçre Liberal Partisi, Eylül ayında “Erdoğan’ın ‘İsviçre’ye uzanan kolu” adı altında bir gensoru vermişti. İsviçre Federal Hükümeti yıllık raporunda, bu gensoruya atfen Bern’de bulunan Türkiye Büyükelçiliği ile ülkedeki Türk cami imamlarının faaliyetleri mercek altına alınıyordu.

Bunlara, 2015 yılındaki ‘Erdoğan’ın Almanya’daki ajanları’ davasını da eklemek gerekir. MİT ajanı olduğu iddia edilen Muhammed Taha Gergerlioğlu, Ahmet Duran Y. ve Göksel G. hakkında Türkiye için istihbarat toplamak suçlamasıyla dava açılmıştı. İddialardan bir tanesi, sözkonusu isimlerin MİT’in çok ötesinde, Almanya’da Erdoğan adına ‘görünmeyen bir teşkilat’ kurmakla görevlendirildiği yönündeydi. Sanıklardan Gergerlioğlu, aynı zamanda Erdoğan’ın danışmanıydı. Fakat dava, 70 bin E uro kefaletle kapatıldı.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sonuç olarak Bu referandum sürecinde yaşananlar, Avrupa için artık ertelenemez bir Erdoğan sorunu olduğunu gözler önüne seriyor. Bir kere anayasa değişikliği paketinin içeriğinin ‘diktatörlük’ olduğunda hemen herkes hemfikir. Ve bunun Avrupa’ya yansımalarının nasıl olacağı, başlı başına bir endişe kaynağı. Sadece son 1 hafta içinde peş peşe gelen tehditlere bakılacak olursa AKP hükümetinin tekin olmayan bir hazırlık içerisinde olduğu gözleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, krizin patladığı cumartesi günü, “İstediğiniz kadar baskı yapın, teröristleri ülkenizde besleyin, büyütün. Bunların hepsi size ters olarak geri dönecek. Ve bunlara yönelik şüphesiz ki bizler 16 Nisan’dan sonra uygulamalarımızı başlatacağız. Biz sabırlıyız.” diye seslendi. Erdoğan’ın imalarla dolu bu tehdit konuşmasında neyi kastettiği merak konusu. “Referandumdan sonra Erdoğan Avrupa’ya yönelik nasıl bir uygulama başlatacak? Muhalifleri Türkiye’ye iade etmemesi Avrupa ülkelerine nasıl geri dönecek? Bu ‘ters tepme’de  Erdoğan ve AKP hükümetinin nasıl bir rolü olacak?” gibi cevap bekleyen sorular var.

3 gün sonra Türkiye’nin en bilinen mafya lideri Sedat Peker, Avrupa ülkelerine videolu bir mesajla tehdit etti. Her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlılığını ilan eden ve referandum için “Evet” kampanyası başlatan Peker, “Hayata korkusuzca bakanlar ölümden de korkmazlar öğretisiyle yetişen neslimizin Avrupa’nın her noktasında Gezi olaylarından çok daha beter olan şeyleri nasıl yapabileceğimizi, o gün geldiği zaman tam olarak öğrenecekler” tehdidini savurdu.

YENİ GÜVENLİK KONSEPTİ, YENİ ÇATLI’LAR MI?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da 9 Mart’ta memleketi Trabzon’un Vakfıkebir ilçesindeki konuşmasında, “Öyle gidecekler, Almanya’ya kaçacaklar, bir gün nerede olduğunu FETÖ teröristleri şaşıracaklar, bilginiz olsun. Bir gün nerede olduğunu buradan söylüyorum, öyle kolay değil. Bu ülkeye ihanet ederse etsin, bu ülkenin güvenlik konsepti de stratejisi de değişmiştir artık. Dünyanın neresinde olursa olsun Türkiye’ye ihanet edeni orada biz rahat durdurmayız.” sözlerini sarf etti.

İçişleri Bakanı’nın ilan ettiği güvenlik konsepti ve stratejisi değişikliği ne anlama geliyor acaba? Konuşmanın satır araları, yasal çerçevede bir konsept değişikliğine işaret etmiyor. Hukuk yerine mafya yöntemlerini, kaba kuvveti ve karanlık bir takım eylemleri çağrıştırıyor. Nitekim Akit internet sitesinde çıkan “Hollanda’nın 48 bin askeri var. Hollanda’da 400 bin Türk yaşıyor” başlıklı haber bir fikir veriyor. Hollanda’da yaşayan Türk gazeteci Hakan Büyük’e bu son olaylardan sonra atılan bir tehdit tweeti de her şeyi özetliyor: “Çatlı’ları gönderip bu p.çlerin kafasına Avrupa’nın ortasında sıktırmazsak Hollanda bile bize dikilir”

[Ahmet Dönmez] 15.3.2017 [TR724]

Portakal bıçaklayan, dişi deveyi erkekten ayıramayan Aktroller! [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Biliyorum bu köşede hep ciddi yazılar okudunuz. Bu kez sınırları zorlayıp Aktrollerin gizemli dünyasına bir yolculuk yapalım istedim. Hollanda-Türkiye arasında yaşanan krizde  sosyal medyanın gülmekten kendini alamadığı AK trol eylemlerini ve öncesini mercek altına aldık. Ne de olsa işin bu yönünü de tarihe not düşmek görevimiz. Buyrun birlikte okuyalım…

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçuşunun iptal edilerek Hollanda’ya alınmaması Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın konsolosluk kapıları (Viyana kapıları değil, daha ilerisi) önünden geri çevrilip ‘istenmeyen adam’ (persona non grata) ilan edilmesi  tam bir diplomatik skandal oldu. Gerilimli iki gün bakanından sosyal medya trolüne  hükümetin politik aklını ve AK Partililerin protestolar konusundaki seviyesini de ortaya koydu.

AK Kefenliler olarak piyasaya çıkanların unutulduğu şu günlerde elindeki portakalı bıçaklamak suretiyle Hollanda’ya karşı gövde gösterisi yapanı mı ararsın, ‘vur ulan vur’  diyerek Hollanda polisi gazlayanı mı, Mehter Marşı dinletmek için Rotterdam polisi yerine New York polis departmanını arayıp atar yapanı mı… Hepsi iki üç gündür sosyal medyada alay konusu. E ne de olsa her şey Reis için!

Politik tepki seviyesizliği diye özetlenebilecek ‘aktrolizm’ diye mizah dergilerine ve sosyologlara tez konusu olacak hadiseleri sondan başa bir hatırlayalım.

HOLLANDA’YA KIZIP PORTAKAL BIÇAKLAMA EYLEMİ

Sakallı bir grup genç önlerinde portakallar Kocaeli’nde Antikkapı’da Hollanda’yı protesto için eylem yapıyor. AK Parti il gençlik kolları başkanı (E.K.) arkadaşlarının portakalları bıçaklamasından sonra söze giriyor: “Eyy Hollandaa! (Reis öyle diyordu malum) Toprakları kadar insanlık seviyeleri de deniz seviyesinin altına inmiş alçak,  tahammülsüz, hiç uzatmadan söyleyelim faşist bir ülke olan Hollanda…. Avuç içi kadar ve gözümüzde portakal kabuğu kadar kıymeti olmayan Hollanda…Pişman olacaklar!”

NEREDEN GELMİŞ BU PORTAKAL ORAYA…?

Hollanda eylemi muhtemelen şöyle planlanmıştı. Bunların milli takım formaları turuncu. Ülke tarım ülkesi. Ee, portakal (Orange) da turuncu.Herhalde en çok Avrupa’da orada yetişiyordur. O zaman portakal bıçaklayalım! Reklamcıların tabiriyle kreatif bir eylem koyalım ortaya…

Hollanda bayrağında 16 yüzyıldan sonra turuncu renk kullanılmış doğru. Turuncu renginin kraliyet ailesi, milli takım formalarında ağırlığı, daha çok William the Silent olarak bilinen ülkenin kurucusu William of Orange’lı (Oranje Van Nasseu) günlere dayanıyor. Neredeyse 500 yıllık hikaye yani. İspanya’ya karşı yaptıkları 80 yıllık savaştaki isyancıların başını çeken William’ın yandaşları, kırmızı renkli bayrağı onun onuruna resmi olmasa da turuncu renge çevirmişler. Hollanda bayrağının renkleri o günden bu yana kırmızı, beyaz ve mavi olarak kalsa da, turuncu renk kraliyette milli takımların formalarından bayraklarında kullanılıyor.

Netice şöyle: Ak gençlik de bu fırsatı kaçırmıyor, portakal bıçaklayarak en diplomatik en sert eylemi ortaya koyuyor. Eylemin sonu da tam filmlik. Sıkılmış Finike portakallarının suyu kavanoz kavanoz tüketiliyor…(Yüzölçümü Konya kadar olan Hollanda tarımda bir yılda 90 milyar dolar dış satım yapıyormuş bunu da not edelim.)

HOLLANDE İŞİN İÇİNDE O ZAMAN BİR FRANSIZ BAYRAĞI DA BİZ YAKALIM!

Bakan Hanımın Rotterdam’da konsolosluğa girişine izin verilmediği saatlerde sosyal medya kaynıyordu. Bir grubun hızlı araştırması başka bir güzel eylemi ortaya çıkaracaktı. Hollanda’ya alınmayan bakan Çavuşoğlu’nun uçağı Fransa’ya inmişti. Konsolosluğa alınmayan bakan haberlerinden sonra hemen eyleme geçmeliydi. Fransa Cumhurbaşkanı  François Hollande ve tabi ülkesi protesto edilmeliydi. Hemen bir Fransız bayrağı bulundu ve yakma eylemine geçildi. Hollanda, pardon Hollande protesto edilmeliydi. Edildi. Bir küçük yanlışlıkla bitmişti eylem. Hollanda ile Hollande karışmıştı! Bakan’ın Fransa’da konuştuğuna bakıp olaya müzahir eylem kararı alan amcalar nereden bilsindi. Sonuçta Hollanda da Hollande de protesto edildi.

BURASI TÜRKİYE Mİ LAN NASIL ATACAKLAR?!

Bir başka ilginç olay protestolara katılan iki kişinin video kaydı idi. Devletin ajansı servis etti, AA. Hollanda polisinden ziyade izleyenleri ve kendisini gazlayan bir gösterici ‘Hadi gel vur, gel vur hadi!’ diyor. Yanındaki uyarıyor ‘Abi sus atacaklar içeri…!’ Tepki ise on numara “Nasıl atacaklar Türkiye mi lan burası!?” (Bu arada ikilinin atarlandığı esnada Hollanda’nın atlı polisleri iki hamlede kalabalığı dağıtıyor) İkilinin konuşması Türkiye’deki özgürlüklerin ne durumda olduğunu şakkadan herkese anlatıyor.

ROTTERDAM POLİSİNE MEHTERAN, NEW YORK ÇIK ARADAN!

İlerleyen saatlerde telefon ve haberleşme tarihimizin haklı tepkisi  ‘Ankara çık aradan’ sözlerini aratmayacak gelişmeler yaşandı. Rotterdam’da uğranılan haksızlığı protesto etmek isteyen Aktroller kısa bir internet araştırması yaptı. Rotterdam polis departmanın telefonunu buldu. Hollanda polisini arayıp, Mehter Marşı dinletmek istiyorlardı. Google’da “Rotterdam Police Department” araması yaptı. Eli hızlı bir arkadaş Mehter Marşın’nı açtı. Numarayı çevirdi +1518….. Cevaplama sistemindeki kişi ‘ecnebice’ konuşuyordu. Eylem hemen sosyal medyaya yüklendi. Rotterdam’daki polis merkezi zannedilen Numara  New York’ta bir emniyet müdürlüğünün numarasıydı. Rotterdam’ı aradık biz, New York çık aradan!

YOLSUZLUK OLMUŞ NEYİME, SAVULUN AK KEFENLİLLER GELİYOR!

AK Trollerin tarihçesi bu tür eylemlerle dolu. Bunlar Hollanda krizinden sonra yansıyanlar. Troller ve AKP gençliği sosyal medyada dile düşse de, sonuç alıcı şiddete dönen bir dizi eylemi gerçekleşti. AK gençlik ve trollerin asabi heyecanı ile eylem koyma alışkanlığının ilk açığa çıktığı yer Ak kefenli karşılama hadisesiydi.

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalını ortaya çıkaran operasyonlardan sonra dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan neredeyse hiç görüntülenmemişti.  22 Aralık’ta Trabzon havalimanına uçağı indiğinde dışarıda beyazlara sarınmış bir grup partili onu karşıladı. Çarşıbaşı AK Gençlik yazılı pankartları, “Kefenimizle geldik ölümüne seninleyiz” diyenler ülkenin kefen parasına varıncaya kadar soyulmasına değil, operasyonlara karşı Reis’in yanındayız mesajı vermek için eylem koymuştu. Sonra kefenli karşılama hastalığı yayıldı tüm yurda. Rutinleşince çok ses getirmedi.

Kefenini giyenler bir sonraki ses getiren eylemi Hürriyet gazetesi önünde AK Parti milletvekili Abdurrahim Boynukalın’ın önderliğinde yapılmıştı. Bir medya organı taşlanmış, camları indirilmişti. Kefenliler artık eylem koymaya başlamıştı. Sonra iş ikinci Hürriyet baskını ve gazeteci Ahmet Hakan’ın burnunun kırıldığı fiziki saldırıya kadar uzadı iş.

MECLİSTE YELİZ İSİMLİ PALABIYIKLI TROL!

Yakın dönemde ortaya çıkan bir başka AK Trol vakıası kayıtlara bıyıklı Meclis fotoğrafı ile giren Yeliz isimli Twitter kullanıcısıydı. @yelizadeley adıyla TBMM’den anayasa görüşmeleri ve diğer oturumlarda Periscope’dan canlı yayın yapan hesap sahibi selfie çekimi moduna geçince deşifre oldu. Trol hesabı kullanan Erdoğan’ın şoförü AKP Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı idi. Barbaros J. Kartal’ın tabiriyle çaktırmadan Edebiyat Antolojisine ismi yazılsa anlaşılmayacak oturaklı ismin sahibi Yeliz Adaley adıyla Meclis’ten CHP, HDP milletvekillerine Twitter’dan mesaj çakıyor, yayın yapıyor, onları tiye alıyordu. Bir sıçradı iki sıçradı. Sonra yakalandı, deşifre oldu. (Meraklısına hesap askıya alındığı için halen kullanılmıyor. Kendisine @ahmethamdicamli hesabından ulaşılabilir.)

HAKARA MAKARADAN LALE’YE BAKANLAR

Ses kaydı aynen şöyle diyordu: “Gümüş bir tabak al. Onun içine çikolataları yerleştir. Onların altına 500 bin doları koy. Üstüne ‘Bayramınızı kutlarım, hayırlara vesile olmasını dilerim’ diye yaz.” Reza Zarrab, Egemen Bağış’a ödeme için bulduğu yöntemi anlatıyordu. Sonra bakan bir gazeteci ile konuşurken hadis ve ayetleri hafife aldığı  ‘Bakara Makara’ sözleriyle gündeme geldi. Sözlerin orijinali yine Erdoğan’dan çıkmıştı. 2012’de Twitter’daki takipçilerini anlatırken ‘Hakara Makara yapmadan birinci yılımızda 313 bin takipçimizi oldu’ demişti Erdoğan. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının kilit ismi bir bakan da jargondan yola devam etmişti.  Bir harf farkla. Egemen Bağış, Google’da yaptığı aramalar sonucunda ‘her cuma bir ayet salladığını’ ifade ediyor; gazeteciyle uzunca bir süre bu ayetlerin ‘makara’sını yapıyordu!

Hollanda krizinin göbeğindeki isim Çavuşoğlu, muhataplarına faşist dedi, şiddet görüntüleri paylaştı, diplomatik soğukkanlılıktan uzak tavırları Twitter ve sosyal medyaya da yansıdı. Kendisinin siyasi konuşma yapmak yerine  müze ve laleleri ziyarete gelebileceği  esprilerine kimi çevrelerce argo ve tehdit olarak anlaşılan ‘sen ne lalesin’ cümleleriyle cevap verdi. Sonra şu sözleri sarf etti. “Bir defa o laleler Osmanlı döneminde gitti Hollanda’ya. Demek ki o laleler bunları adam edememiş. Eğer adam olacaklarsa biz yeni laleler göndeririz adam olurlar!”

DİŞİ DEVEYİ ERKEKTEN AYIRAMAYAN ŞAMLILAR…

Aktrollerin, siyasette tepkilerde fevriliğini örnekleri elbette bunlarla sınırlı değil. Bir kısmını derleyerek , ağlanacak halimize gülelim demiş gibi olduk. Ancak olayı Hz. Ali ve Muaviye’ye atıfla anlatılan bir kıssa ile bitirelim. Ciddiyetini görüp, hissemizi alalım.

Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Kûfe’den, bir Arap, devesiyle Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşmış:

– Ver o dişi deveyi bana! demiş. Tartışma büyümüş, Kûfe’den gelen adam, “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye’ye yansımış.

Halk meydanda toplanmış… Muaviye, Kûfe’den gelenle Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış:

– Bu dişi deve Şamlınındır!

Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş:

– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Cemaat hep birlikte bağırmış:

– Şamlınındır!

Kûfeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:

– Ey Kûfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Kûfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!”

Hemen her hadisede olduğu gibi burada da neticeye giden yolda en önemli ara gazını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın verdiğini unutmayalım. Çavuşoğlu’nun da Kaya’nında Avrupa seferi üzerinde çalışılmış referandum öncesinde yeni bir düşman üretme hamlesiydi. Erdoğan’ın ‘Naziler, Nazi kalıntıları…’ sözleri olmasa ne bakanlar ne Aktroller böyle kendinden geçercesine eylemin içinde olurdu… Reis olmak böyle bir şey. Tek ihtiyacınız olan şey, dişi deveyi erkekten ayıramayan taraftar… O da mebzul miktarda var maalesef.

[Erman Yalaz] 15.3.2017 [TR724]

Şapkan nerede lan senin! [Barbaros J. Kartal]

Malum fıkrayı duymuşsunuzdur.

Hikaye bu ya, bir grup serseri aslan zavallı bir tavşana eziyet ediyordur. Ne zaman görseler “Şapkan nerde senin?” deyip tavşanı dövüyordur. “Yine mi şapkan yok?” Hoop dayak. Zavallı tavşan ne şapka takmayı akıl eder, ne de yediği dayaktan yorulmuştur. Ama aslanlar artık sıkılmaya başlar. İçlerinden biri der ki, “Yahu yeter ben sıkıldım, hep aynı şapka hikayesi ile dövüyoruz bunu.” Bir başkası atılır hemen: “Benim bir fikrim var, bakkala sigara almaya yollayalım, kısa alırsa niye kısa aldın uzun alırsa neden uzun aldın der, döver yine güleriz.” Hepsi kahkaha ile olur demiş. “Gel lan buraya tavşan” demişler, “git bize bakkaldan bir paket Marlboro al gel”. “Peki” demiş Tavşan “kısa mı olsun, uzun mu?”. Bunu duyan aslanlar planlarının suya düştüğünü görünce “Lan yine mi şapkan yok senin” deyip bir kamyon dayak atmışlar.

CHP’nin durumu da aynen böyle.

HDP’lilerin dokunulmazlıklarını hedef alan yasa değişikliğine “Aman bize PKK ile iş tuttu demesinler” diye kabul oyu verdiler. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere HDP’li siyasetçiler büyük bir zulümle evlerinden alınıp hapse atıldı. Birçok belediye başkanı da halen içerde. Etkili bir muhalefet zapturapt altına alındı.

Referandumda mecliste o kadar çok tüzüğe aykırı şey yaşandı ki. Hiçbir şey olmasa bile gizli olması gereken oy verme işleminde AKP’li vekillerin okey pulu gibi oylarını parti komiserlerine gösterdikleri bütün objektiflerde görüldü. Biraz haysiyeti onuru olan bir AYM üyesinin, tereddüt etmeden bu şekil şartının sağlanmadığı gerekçesiyle paket hakkında iptal vermesi gerekirdi. CHP akıllı bir hamle yaptı. Cumhurbaşkanı kontrolünde olan ve üyeleri derdest edilip hapse atılırken zerre rahatsız olmayan Zühtü Arslan ve arkadaşlarına davayı götürmedi, Saray dahil CHP’nin AYM’e gideceğini planlayıp üzerinde tepinmek isterken bu gerçekleşmedi.

Almanya ile kriz yaşandı. CHP lideri Kılıçdaroğlu ve önemli parti temsilcileri hükümete destek verdiler ve Almanya’yı kıyasıya eleştirdiler. Baykal, Almanya programını iptal etti.

Hollanda krizi patladı. CHP siyaset gereği AKP’nin elinden istismar kozunu almak için, bakın mesele milli olduğundan biz de ne kadar hassasız diyerek neredeyse AKP’den çok Hollanda muhalifi oldu.

‘F..Ö’cü demesinler diye Erdoğan’ın kelime haznesi ile konuştukları zaten malumun ilamı. Bir iki defa hak-hukuk diyorlarsa yüz kere ‘F..Ö’ diyerek akıllarınca siyaset yapıyorlar.

Peki n’oldu?

Erdoğan çıktı yine en başa döndü senin niye şapkan yok dercesine “Kaç seçim kaybetti neden istifa etmiyor?” diyor. Neden istifa etmiyor soran Erdoğan’ın medeni bir ülkede yaşıyor olsaydık şimdiye kadar en az 50 kere istifa etmesi gerekirdi. İnsan gülse mi ağlasa mı belli değil.

İşte böyle. Bu iş biraz yumurta-civciv hikayesine döndü. Ülkedeki en büyük sorun muhalefet olmadığı. Bu kesin. Elbette AKP’nin kanun tanımamazlığının, bütün muhalifleri bir şekilde susturmasını bunda payı var. Ama bütün bunlara başlarken adam akıllı bir muhalefetin olmayışını çok iyi kullandığını unutmamak gerekiyor.

***

OLMAYANA ERGİ KURTARMAZ SİZLERİ

Ülkede şöyle bir yazar grubu var. Kendi arkadaşlarını temize çıkarmak için “Yok o savcı F..Ö’den tutukluydu, yok bu polis zaten F..Ö’den tutuklu, zaten o doktor da şundan tutuklanmıştı” deyip içerideki arkadaşlarına sözüm ona yardım ettiklerini sanıyorlar. O kadar aptalca bir mantık ki.

Yahu senin ömrü Cemaat’le mücadele ile geçmiş arkadaşlarını adam Cemaat’ten tutuklattı sen farkında mısın? Ne savcısı, polisi. Yani yüzde yüz tanıdığın ve kefil olduğun insanlar bu yafta ile tutuklanıyor ve sen hala ‘F..Ö’ olayının ne kadar kullanışlı bir ambalaj olduğunu, muhalifleri susturmak üretilen bir argüman olduğunu görmüyorsun. Yıllar önce yazılan ve yalanlanmayan ‘iki savcı bir polisle onları terör örgütü ilan ederim’ lafını hayata geçirdiler. Birazcık aklı ve vicdanı olanın bunu görmemesi mümkün değil.

Neymiş Ergenekon zamanında ama Cemaat…Madem o zaman Cemaat yanlış yapmış varsayalım peki sen niye aynı yanlışları şimdi yapıyorsun? O zaman 5-6 gazeteci tutuklanmıştı, şimdi 200 tane. O zaman birkaç yüz asker tutuklanmış şimdi binlerce asker tutuklu. Hem de hiç ilgilerinin olmadığı bir darbe senaryosu yüzünden. Bir tane AKP’li siyasetçiye ilişmemiş, bir tane bakana dokunmamış, Erdoğan ayrıldıktan saatler sonra kaldığı otele gelmiş adamların gerçekten darbe yaptığına mı inanıyorsun Ev hanımlarından baklavacısına 50 bine yakın insan içeride en kötü şartlarda yaşam savaşı veriyor. Ergenekon sanıkları onlarca avukatla kendisini savunur bir sürü medya kuruluşunda her akşam konuşabilirlerdi. Şimdi insanlar avukat tutamıyor. Avukat olabilecekler de içeride.

Tutmuşlar hala bilmem ne savcısı F..Ö’den tutuklandı diyorlar hala. Olmayan bir şeyi var kabul edip kendilerinin o şeyden olmadıklarını ispata çalışıyorlar.

[Barbaros J. Kartal] 15.3.2017 [TR724] 
barbaroskartal@tr724.com