Hakka Adanmışlar Yolu [Abdullah Aymaz]

Çağlayan Dergisinin Eylül 2017, 6. Sayısının Başyazısı “Hakka Adanmışlar Yolu” başlığıyla neşredildi. 

Yunus Emre’nin, yazının başına konulan “Bu yol uzaktır, / Menzili çoktur, / Geçidi yoktur, / Derin sular var…”
şiiri aslında bu yolun mâhiyetini özetlemektedir… 

Yazının kendisi de “Hakka Adanmışların” yol haritasını vermektedir. 

Denizcilerin tabiriyle haritalanmamış sularda dolaşmak, çoğu zaman büyük tehlikelere gebedir…

En başta “Bir iman ve ihsan kervanıdır bu yoldakiler… yürümektedirler gölgelerine takılmadan güneşe bakarak…” Bu yolcuların özelliği, iman ve ihsan
şuuruna erişmiş, veya erişme gayretinde bir kervan olmadır. 

Bir de bunlar gölgelerini arkalarına alıp güneşe bakarak yürümektedirler. 

Çünkü sırtını güneşe çevirip gözlerini güneşten ayıranlar geriye bakıp gölgelerine takıldıkları için doğru yolu bulamaz ve ilerleyemezler. 

Ama bunlar güneş aydınlığında ilerledikleri için akı ak, karayı kara görmektedirler. 

Ak ve aydınlık bir yolda olduklarından gerçek çizgilerini bulmuşlardır ve bu çizgiyi koruma gayreti ile de inhirafa düşmemekte ve hayal kırıklığına da uğramamaktadırlar. 

Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde yani ihsan projektörleriyle kayma tehlikesi ihtimalini bile aşarlar Allah’ın izniyle… 

Bu vesileyle yolsuzların saptığı gibi bir dalâlete sapmazlar. 

Hem de dillerinde ‘İhdina’s-sırata’l- müstakim’ (Ya Rabbi doğru yolu bize göster ve o yolda bizi yürüt) dileğiyle yürürler hep ötelere, ötelerin ötesine… yolların amansızlığına, yol kesenlerin insafsızlığına, her köşe başındaki farklı bir şeytan ağına rağmen…”

Elbette şeytanın, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere SENİN DOĞRU YOLUNUN üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım. Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.” (Âraf Suresi, 7/16-17) sözlerinin derin şuuru ile; yollarına devam edecekler. Hatta dinlenmeleri bile aktif sabır
mülâhazası ile tefekkür ve tedebbür dantelaları ve kanaviçeleri örmeye bir zemin teşkil edecek… 

Yaşadıkları zamanla, hesaplaşıp yüzleşerek, içinde bulundukları konjoktürün girdilerini ve gerektirdiklerini de değerlendirmeye alarak
hedeflerine ve ana gayelerine doğru himmet ve gayretlerini teksif edecekler…

Böyle güzel bir yolculukta, aşk-şevk söner mi? Yol yorgunluğu olur mu?

Elbette olmaz. Olmadığı gibi takılıp yollarda kalanlara da, nefsanî ve cismânî arzulara yenik düşenlere de bu hakka adanmışlar el uzatmayı ihmal etmezler.

Çünkü bilirler ki, “Takılıp yollarda kalan bir sürü yol-zede vardır ve bunlar hal diliyle kendilerine uzanacak bir el ve immün sistemlerini güçlendirecek bir
reçete beklemektedirler…”

İşte bu başyazı, aranan reçeteyi sunmaktadır…

Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Tabiatı Allah’ın Eseri Olarak Gören Bilim Adamı” başlıklı yazısında Carl Linnaens’un (1707-1778) inancından ve bilim
hayatı serüveninden bahsediyor.

“Aşkın İle Var Et” münâcatı ile M. Fethullah Gülen Hocaefendi Cenab-ı Hakka karşı aşk ve iştiyakını şiir diliyle seslendiriyor.

Ali Mert, Psikolojik açıdan zihinleri kirleten faktörler üzerinde durarak ciddi uyarılarda bulunuyor.

Botanik dalında Adem Genç “Alternatif Bir Tahıl” başlıklı yazısında Güney Amerika’da İnkalar tarafından “Tahıl Ana” adıyla bilinen, binlerce yıldır
tüketilen ve son yıllarda üretimi dünyada yaygınlaşan, besin değeri yüksek KİNOA bitkisinden bahsediyor.

Sadık Sefer “Bereket Vesileleri” başlıklı yazında İman, Kur’an-ı Kerim, Siyer ve Sünnet, Takva Meşveret, Cemaat, Ümmet-i Muhammed, Rıfk, Sahur
ve Besmelenin nasıl bereket vesilesi olduklarını izah ediyor. 

İnceleme dalında Yıldırım İlhan “Yıldızların Yalnızlığı Ruhların Yakınlığı” başlıklı yazısında “Kardeş Yıldızlar” olarak “Küçük Prens” yazarı,
savaş pilotu Saint Exupery ile Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinden bahsediyor.

“Kalbin Zümrüt Tepeleri”ne İstidrâk olarak “Dar Bir Çerçevede HEYBET” yazısında Hocaefendi, tasavvufî mânâda heybeti genişliğince ele
alıyor.

Tıp dalında Prof. Dr. Ömer Serranur “Hacamat” ı 17 maddelik faydaları ile takdim ediyor.

“Hep Sinemdesin” naatı ile Hocaefendi, Efendimize (S.A.S.) ait derin hissiyatını seslendiriyor.

Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, “Kafesten Nasıl Çıkılır?” başlıklı yazısında, hürriyetin önemini anlattıktan sonra, farkına varmadan kendimizi ne çeşit
kafeslere mahkum ettiğimizi ve çıkış yollarını gösteriyor.

Bilim dalında Ömer Yıldız “Atar Ve Toplardamarlarımızdaki Mücizevî Farklılıklar” başlığı altında, bu organlarımızın yaratılışındaki hikmetleri
anlatıyor.

Cihangir Asyalı “Hicret ve Tecrit” şiirinde, edebî sanatlarla yaşanan ağrılı ve acılı süreci anlatıyor.

Hikmet Arar “Paketlenmiş Nimet Hediyeleri” başlıklı yazısında, rızık olarak verilen nimetlerin, estetik güzellikler içinde paketlenip bizlere takdim
edilişini anlatıyor.

Yusuf Ünver “Kur’an-ı Kerim’in Atasözlerimize Tesiri” başlığıyla İslamî kaynakların kültürümüzü nasıl yoğurduğu ifade ediyor.

Ali İnsan Er “Bir Rüya” başlığı altında “Yitirdiklerimiz”i dile getiriyor.

Eylül sayısında Çağlayan’da çıkan yazılara çok kısa bir temasta bulunduk.

[Abdullah Aymaz] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]

Tefekkürün Mümincesi [Dr. Hüseyin Kara]

Düşünme yeteneği insanın en önemli bir vasfıdır. Bu güzel nimetten mahrum yaşayanların insanlık evsafında çok büyük bir noksanlığı vardır. Zira ‘’İnsan düşünen bir varlıktır.’’ tanımı, kâmil insanı anlatmaktadır. Hak dinlerin hepsinde tefekküre gereken değer ve kıymet verilmiş olup, adeta insanın düşünmesi ibadet seviyesinde kabul edilmiştir. İnsana gerçek insanî derinliğini kazandıran tefekkür, ruhun en üst fonksiyonlarından birisi olarak  görülmüştür. Beşeriyetin en son ve en mükemmel dini olan İslam da tefekküre, olması gereken seviyede yer vermiş, kitap ve sünnet tefekkürü teşvik etmiştir. Bu yazıda, mümince bir tefekkürün iki kanadı ele alınacaktır.
        
Tefekkür; aklın, ilmin ve kalbin ortak ürünü olması itibarıyla, kaliteli bir kulluğun da en önemli itici gücüdür. Sürekli ve de nefsin hoşuna gitmeyen bunca yorucu ibadetlerin canla-başla ifa edilebilmesi için tefekkür tabanlı bir metafizik gerilime mutlaka ihtiyaç vardır. Sürekli bir tefekkürden beslenmeyen kulluk, asla şekilden öteye geçemeyecek ve sahibini de kâmil müminliğe taşıyamayacaktır.  Aynı minval üzere akıp giden insan hayatının; durgunluğunu akışkanlığa, ataletini harekete ve kısırlığını berekete dönüştüren iksir şüphesiz mümince tefekkürden başka bir şey değildir. Mümince tefekkür, aynı zamanda her geçen gün yenilenmenin, tazelenmenin de en gerçekçi yoludur. Aksi takdirde rehavet ve matlaşma, renk atma ve tekâsül mümini tüketecektir.
         
Mümince bir tefekkürün çok değerli olması, biraz da tefekkürün unsurlarına tam anlamıyla sahip olmanın zorluklarından kaynaklanmaktadır. Tefekkürü üretmek için, başta akl-ı selîme sahip olmak gerekir. Zira sakat bir akıl yürütme ile sağlam bir tefekkür asla elde edilemez. Bir insanın IQ’sunun yüksek olması, düşüncelerinin her zaman doğru ve isabetli olması anlamına gelmez. Tefekkür için akıl da tek başına yeterli değildir elbet. Beraberinde ma’rifet gerekir. Çünkü bilginin olmadığı yerde normal akla sahip olan insanlar bile neyi nasıl düşüneceklerini hiç bilemezler. Tefekkür için bir de kalb-i selim lazımdır. İfsat olmuş bir kalbin doğru tefekkür ürettiği görülmemiştir. En kaliteli ve en doğru tefekkürü insanların arasında ancak peygamberler üretmiştir. Çünkü yukarıda sayılan üç unsurun en üstünleri onlarda bulunmaktadır. Üstelik peygamberler vahye istinat etmektedirler. Zelleleri olursa da Allah tarafından düzeltilme garantileri vardır. Peygamberlerin dışında kalan insanların böyle bir garantileri yoktur. Bütün müminler hataya açık insanlar olmaları itibarıyla, ürettikleri eksik veya yanlış bir düşüncenin doğrusunu buldukları takdirde ondan vazgeçerler. Bu da onlar için bir olgunluk alametidir.

Mümince tefekkürün iki kanadı vardır. Bunlardan birincisi; Enfüsî tefekkür, diğeri de; Âfâkî tefekkürdür. ’’İnsanlara afakta ve enfüste ayetlerimizi göstereceğiz ki Kur’anın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?’’ (41/53) Bu ayet esas alınarak böyle bir tasnif yapılmıştır.
                                                                      
1-ENFÜSÎ TEFEKKÜR

Müminin kendi varlığına, ruh-beden birlikteliğine kitap ve sünnet zaviyesinden bakarak, gelişen ilimlerin yardımı ile okumasına ve ondan ibretler çıkarmasına enfüsî tefekkür denilmektedir. İnsanın hem ruhu hem de vücudu mükemmel yaratılışları ve fonksiyonları, üzerinde tefekkür edilecek kadar değerlidir. Bugüne kadar gelişen tıp ve fizyoloji ilimleri, insanın fizikî varlığında bir eksiklik bulmak şöyle dursun, insan vücudunda görevini tam olarak henüz tespit edemedikleri hususlardan söz etmektedirler. Kıyamete kadar gelişecek bu ilim dalları belki bugün henüz çözemediği hususları ileride çözecektir. Müminler tâ baştan itibaren bu konuya zaten bu doğrultudan ve de doğru bakıyorlardı. Zira Kur’an ‘’ Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.’’ (95/4) Allah insanı ruh ve beden olarak canlıların en mükemmeli halinde yaratmış olduğunu ferman buyuruyor. İnsanda bulunan organların vücuttaki yerleşimi de ayrı bir harika olup, simetri ilminin en mükemmel örneğini sergilemektedir.’’Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?’’ (90/8,9) İnsanın ilk önce ruhunun yaratıldığı ve bu ruhun bizzat Allah tarafından ona verildiği gerçeğinden hareketle, bir kere insanın değerler üstü bir değere ulaştırıldığı görülmektedir. (15/29)

Enfüsî tefekkürde derinleşmek isteyen mümin, Kur’an ve hadis kaynaklarına, bilimde gelişen son durumlara bakarak çok boyutlu bir bakış açısı elde edebilir. Bu sayede engin ve sürekli bir tefekkürün yolunu da bulmuş olur. Hz.İsa’ya (as) atfedilen bir sözde ’’Kendini bilen Rabbini bilir.’’ Bir müminin kendini keşfedip, olması gereken yerde kendisini konuşlandırması, ancak sağlam bir tefekkürün sonucunda mümkün olabilir. Kimsin, necisin, nereden gelip nereye gidiyorsun gibi zor sorulara derin bir tefekkür sahibi olmadan doğru cevap verilemez. Sırf Allah’a kulluk yapması için yaratılmış olan insanın,(52/56) ubudiyetinin şuuruna varması ve yapmakta olduğu kulluktan manen zevk alması mümince bir tefekkürden geçmektedir. Aksi takdirde erken yorulur ve menzile varması güçleşir. Müminin sahip olduğu vücuduna ve ruhuna bir emanet nazarı ile bakması ondaki enfüsî tefekkürün gelişmişliğine işarettir. Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatlarının tecellilerine en çok mazhar olan varlık şüphesiz insandır. Özellikle de insan vücudunun kafa kısmı. Bunun için yüze küfretmek kâfirlikle eş tutulmuştur. Yüzünü aynada görenin mümince tefekkürünün ardından dilinden dökülmesi gereken cümle şu olmalı. Me’sürattan bir dua olarak; ’’Allah’ım yaratılışımı güzel eylediğin gibi, ahlâkımı da güzel eyle.’’
                                                             
2-ÂFÂKÎ TEFEKKÜR

İnsanın dışında kâinatta bulunan, görünen ve görünmeyen her varlık bu kapsamda müminin tefekkür alanına girer. Yüce Allah’ın esma ve sıfatlarının tecellilerinden ibaret olan varlık âlemi, üzerinde gerçekten düşünülmeye, kafa yorulmaya değecek kadar sanatlıdır. İnsanın ibret alıp hikmet elde etmesi için temaşasına arz edilen bu kâinat kitabı, mümin gibi kaliteli bir mütaalacı sayesinde ancak sırları keşfedilmiş olur. Sadece varlıklardaki sanatı görmek yetmez, asıl maharet varlığın arkasında ki Var Eden’i bulmak ve O’ na (cc) gönülden bağlanmaktır.
        
Allah’ın zatını değil de esma ve sıfatları üzerinden tefekkür geliştirmek, müminin ilk işi olsa gerektir. Allah’ın sınırsız ve sonsuz zatını bizim sınırlı aklımızla anlamamız mümkün değildir. Sağlam ve sarsılmaz bir Allah bilgisi (ma’rifetullah) müminliğin olmazsa olmazıdır.  Allah’ın büyüklüğünü, kudret ve azametini daha derinden kavrama imkanına sahip olabilmek için,  enfüsten âfâka bir tefekkür yolculuğuna çıkmak gerekecektir. Kendisi de dahil olmak üzere mümin, varlık aleminde gördüğü ve göremediği her şeyin, Allah’ın kâf-nun fabrikasında yaratıldığını müşahede edebilmesi bakışının kalitesi ile doğru orantılıdır. Mümin ne kadar kitap ve sünnet perspektifinden kâinata bakmayı başarabilir ise o kadar isabetli neticeler elde eder. Bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalarda; çapı on milyar ışık yıllık maddi kâinat, içinde zerre kadar görülen dünyamız ile birlikte bir kitap olarak insanın mütaalasına sunulmuş bulunmaktadır. İçinde bulunduğumuz dünyanın ne yerinde ne de göğünde kusurlu bir yaratılış görülemeyeceğine Allah Mülk Suresi’nde teminat veriyor. ’’Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz(aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.’’( 67/4 ) 

Kâinat ile alakalı eksik bilgiden kaynaklanan kusurlar insana aittir. Kıyamete kadar sürecek olan bu evrensel merak sayesinde, belki bugün sır gibi duran pek çok husus aleniyet kazanacak ve o sonuçlar üzerinden yapılacak tefekkür tabanlı okumalar daha çok müminlerin işine yarayacaktır. Zaten Kur’an da müminleri buna teşvik ediyor. ‘’Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O’ dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.’’( 13/3 )

Efendimiz’in (sav) ‘’ Bir saat tefekkür bir yıl nafile ( gönüllü ) ibadetten daha hayırlıdır.’’ ( Suyûtî Camiüs-Sağir 11/127) beyan-ı Nebevîsi, hadis kriterleri açısından zayıf görülse de, mümince tefekkürün kıymet ve değerini anlatmada çok enfes bir söz olarak karşımızda durmaktadır.  Kur’anın beyanına göre; müminin hayatının bütününe şamil olabilen, tefekkür seviyesinde kıymetli ikinci bir iş bulmak adeta imkânsızdır. ‘’ Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün bir biri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerinde yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin  derin düşünürler. ( Ve şöyle derler)  Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.’’ ( 3/190,191 )  İşte, mümince tefekkürün sonunda, ibretleri ibadete dönüştürme mekanizması böyle işlemektedir. Yani salih ve doğurgan daire şeklinde, mümince tefekkür mümince kulluğu ve mümince kulluk da mümince tefekkürü daima netice verecektir. 

[Dr. Hüseyin Kara] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com         

Rıza Sarraf'ın gerçek patronu bağırıyor, ama kurtulma şansı yok... [Faruk Mercan]

Tam bir yıl önceydi. Saraydaki şahıs Amerika'daydı ve şöyle diyordu:

“Reza Zarrab vatandaşımız, suçsuz ama 6 aydır ABD'de tutuklu... Zarrab'ı Cemaat'in yedirip içirdiği isimlere teslim ediyorlar...” (25 eylül 2016).

Saraydaki şahsın Amerika seyahatlerinin çoğunda Rıza Sarraf bir numaralı gündem maddesiydi. Onu kurtarmak için herşeyi yaptı. New York eski Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile anlaştı. Giuliani'yi Türkiye'ye davet etti, sarayında görüştü.

Çünkü Rıza Sarraf, Türkiye'deki hapishaneden çıkmak için onu tehdit edince Rıza'yı kurtarmaya mecbur kalmıştı. Şimdi New York hapishanesindeki Rıza'nın itirafçı olması halinde, neler anlatacağını çok iyi biliyor.

Rıza'yı tutuklatan Savcı Preet Bharara için neler söylemedi ki Saraydaki şahıs... Bharara görevden ayrılınca çok umutlandı. Ama onun bıraktığı dosyalara bakan savcılar Rıza davasını daha da genişlettiler.

New York mahkemesindeki Rıza Sarraf davasını yakından izleyen gazetecilere göre, Rıza davasında halen üç dosya üzerinde gizlilik kararı var. Türkiye'den çok üst düzey hükümet yetkilileri Rıza ve Dubai'deki babasının yönettiği bu kara para şebekesini bizzat yönetmekle suçlanıyorlar.

Elbette, bu çok üst düzey hükümet yetkilisi Zafer Çağlayan değil... Zafer Çağlayan, sadece bir ara eleman... Tıpkı, “Rıza, senin önüne yatarım” diyen Muammer Güler gibi...

Rıza'nın istisnai bir Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapılması bizzat Saraydaki şahsın kararıydı. Küçük tetikçinin dediği gibi, Rıza başından itibaren Saraydaki şahsın bir projesiydi.

New York Times gazetesinde 6 Eylül 2017 günü Benjamin Weiser imzasıyla yayınlanan habere göre, İran'a yapılan milyar dolarlık para transferlerinde paravan şirketler ve sahte dökümanlar kullanıldı, başta ABD olmak üzere, uluslararası finans sistemi aldatıldı.

Zafer Çağlayan ile ilgili 53 sayfalık iddianamede çok açık ve net bilgiler var. Rıza şebekesinin faaliyetlerini uluslararası finans sistemi ve Amerika'dan gizlemek için herşey yapılmış. ABD'nin 2012 yılı şubat ayında yaptığı uyarıya rağmen... ABD Hazine Bakanlığı'nın Türkiye'yi uyardığı tarih 12 Şubat 2013...  Yani 17-25 aralık operasyonundan tam 10 ay önce...

Olayın çok ilginç bir hikayesi var. 2013 yılı ocak ayında, Gana'dan İstanbul'a gelen bir uçakta 1,5 tondan fazla altın olduğu halde, uçağın malzemesi gümrüğe değersiz mineral numunesi olarak beyan ediliyor. Bu sahtecilik ortaya çıkınca Rıza'nın uçağı sadece 114 lira para cezası ile Dubai'yi gönderiliyor. Uçaktaki 292 kilo altın da gizlenerek...

“Türkiye'nin cari açığının yüzde 20'sini ben kapattım” diyordu Rıza... Bunu Zafer Çağlayan da söylüyordu. 17-25 aralık'tan önce Rıza ile ilgili çıkacak bir haberi engellemek için görüştüğü medya patronuna, “Cari açığı nasıl kapattığımızı sanıyorsunuz?” diyordu Çağlayan...

Havuzcular hala, ABD'deki Rıza dosyasını Cemaate bağlasınlar. Oysa, FBI, 17-25 Aralık'tan çok önce Rıza'yı takibe almış. Türkiye'deki hapishaneden çıkınca da, onu bir “aldatma operasyonu” ile Miami'ye çekip tutukladılar.  FBI, yüz binlerce bilgi ve belgeyi dosyaya eklemiş durumda...

Halk Bankası'nın bütün yöneticileri ile birlikte dönemin ekonomi bakanı hakkında tutuklama kararı alınan bir dosyada, Saraydaki şahsın kurtulma şansı yok. Üstelik Rıza'nın eşine ve oğluna verdiği paralar, rakamları ile birlikte dosyada... Kim bilir, üzerinde gizlilik olan üç dosyada daha ne bilgiler var...

Zafer Çağlayan'ın aldığı 100 milyon euro, Muammer Güler'in 10 milyon doları çerez parası... Saraydaki şahıs, 17 Aralık'tan hemen sonra gittiği Pakistan'da, “Rıza bir hayırsever” diyordu. Rıza'nın bütün hayır işleri işte bunlar...

Rıza olayının çok ilginç bir boyutu daha var: Bu dönemde İran'da Ahmedinejad iktidarda...  Olayın İran tarafında enteresan gelişmeler yaşandı. Yeni Cumhurbaşkanı Ruhani, Ahmedinejad dönemindeki bu yapıyı tasfiye etti. Rıza'nın ortağı Babek Zencani tutuklandı ve idama mahkum edildi. Zencani, Türkiye'de milyarlarca dolar rüşvet dağıttıklarını itiraf etti.

Rıza aynı zamanda İran vatandaşı... Ama nedense hergün Rıza için hoplayan ve bağıran Saraydaki şahıs... Çünkü Rıza'nın Türkiye'deki gerçek patronu o... İran'la iş yapan başka bir işadamının verdiği rüşveti az bulunca, sıfırlama tapelerinde oğluna, “Nasıl olsa kucağımıza düşecek” diyordu Saraydaki şahıs... Bu işadamından aldıkları paralar Malta dosyalarında çıktı.

Türkiye'yi bu vahim sürece getiren olaylar serisi biraz da 2013 yılı aralık ayında Rıza davası ile başladı. Öyle görünüyor ki, kirli Saray iktidarını çökertecek olaylar serisinin başlangıcı New York'taki Rıza dosyaları olacak...

Havuzcuların 17 aralık manşetlerini hatırlayın. “Dış güçler, milli bir banka olan Halk Bankası'nı çökertmek istiyor. Ayakkabı kutusundaki paralarla imam hatip yapılacaktı” diyorlardı.

Hırsızlıklarına, pisliklerine buldukları kılıf buydu. Şimdi Saraydaki şahıs, çanların kendisi için çaldığını bildiği için, Çağlayan'ın tutuklanması kararını hemen devlet meselesi yaptı. Tetikçileri, “ABD ile savaştayız” diye bağırıyor. Kefen edebiyatı gibi, bunların hepsi arkasına aldığı kitleleri tutma gayreti...

Ama ne sınır tanımayan 15 temmuz istismarcılığı, ne gündemi değiştirmek için Cemaate yaptığı saldırılar ne de Rıza'yı kurtarma teşebbüsleri mukkader sona engel olabilecek...

Su testisi su yolunda kırılır. Bu kirli saray iktidarını bizzat kendi suçları yıkacak. Rıza davası, bu suçlardan sadece biri... Suriye'deki illegal faaliyetleri, Türkiye'yi IŞİD için güvenli bir liman haline getirmeleri, Flynn dosyası, Washington'daki korumalar olayı, Almanya'daki casusluk faaliyetleri gibi daha nice suçları var.

İçeride ve dışarıda, illegalite ile özdeş hale geldi bu yolsuz ve dengesiz Saray iktidarı...

Sonu çok uzak değil.

[Faruk Mercan] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]

CB-MİT ve Sherlock Holmes [Kadir Gürcan]

Devlet müesselerinin tarihi geçmişi önemlidir. İnsan ömrü ile sınırlı olmayan devlet sisteminin başarı ve başarısızlığı “şimdi”yi izah ederken gelecek için vadettikleriyle de tarif ediliyor. Bu, tarihi övgü ve mefahir içinde kaybolup gitmekten çok ama çok farklı bir şey. 

Cumhuriyet Türkiye’sinin üzerinden neredeyse bir asırlık bir zaman geçti, devlet müesseseleri Abdülhamit Han Merhum’un sallanan koltuğu gibi bir türlü doğru adresini bulamadı. Gelen hükümetler, “Falan bakanlığı nereye bağlasak? Bakanlıkların bazılarını başkanlığa çevirip Cumhurbaşkanlığına mı bağlasak yoksa boşta tutup, gelecek seçimlerde koalisyon olursa, koltuk değneği partilere mi yamasak?” türünden kısa vadeli hesaplardan kendilerini kurtaramadılar. 

Yerini bulamayan, seyyar,  önemli kurumlardan birisi de MİT. Şu an ki son adresi Saray Haziresi oldu. Anlaşılan bir süre de orada aram eyleyecek. Tabelasını bile astılar. Biz de boş durmadık adresi değişen ve gündemden hiç düşmeyen istihbarat teşkilatımıza yeni bir isim bulduk; CB-MİT, Cumhurbaşkanlığı-MİT’i. İsmi değişince mahiyeti değişmeyecek ama, olsun. Böylece İngiliz istihbarat teşkilatı ile de karışmanın önüne geçilmiş olur. Onların da bir MIT’i var. Bir de, ABD’deki aynı isimle anılan meşhur üniversite. 

Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen Osmanlı mirası, istihbarat birimimizin nasıl kurulduğu, kimlerden oluştuğu hala efsanedir. Geçtiğimiz on yıllarda, mukallid, sahte ve iğreti versiyonları oldu ama, Koca Han’ın kendisi gibi sır icraatları da gizemli olarak kaldı. Hazret şahsi olarak bu işlere en az marangozluğu kadar ilgi duyuyormuş. Merhum’un, İngilizler’in dedektif-roman kahramanı Sherlock Holmes’i (İlk kez 1887’de yayınlanmış!) okuyunca “İstanbul’da olsa bunu polis teşkilatının başına geçirirdim!” dediği rivayet ediliyor. Çilekeş Padişah, sıradan, günlük suçlara bakacak bir adam bile bulamamış kaldı ki, istihbarat kadrosu oluşturabilsin…

Devlet olur da istihbarat ve gizli servis teşkilatı olmaz mı? Abdülhamit Han ve Enver Paşa etrafında yoğunlaşan kuruluş aşaması için tarihi bir arka plan bulmak oldukça zor. Teşkilatta çalışmış bir kaç şahsın biyografi çapındaki dar çerçeveli anlatımları, büyük resmin görülmesini hep engellemiş. Elimizde derli-toplu bir vesika yok.

Ta Fatih dönemi ya da Kanuni’lı yıllara uzanan ve Vatikan’a kadar uzadığı söylenen gizli servis-eğer doğruysa, orada berberlik yapan birisi varmış- geçmişini, devlet-i aliye’nin çöküş dönemi tesellisi, Teşkilat-ı Mahsusa’sına bağlamak gerçekten zor. Yüz yıllık bir geçmişe doğru dürüst bir adres bulamayınca dört-beş asırlık istihbarat ve gizli servis hikayelerine pek inanasımız gelmiyor. 

Üstelik devlet-i aliye’nin çöküş dönemine tekabül eden ve bir imparatorluğun görebelicegi en kötü zaaf sendromlarının hepsine yakalanan devlet müesseselerinin belki de en talihsizi, MİT. Yıkılış dönemi devlet zaaflarına adres olarak İran’lı, Rus ve Ortadoğu’lu muhbir, çaşıt, ajan ve jurnalcileri bulunmuş. Ne kötü bir teselli! Eğer gerçekten mevcut ise günlerde Teşkilat-ı Mahsusa’nın ne yaptığına dair tek-tük, sağda-solda dağılmış başarı kırıntılarından başka bir şey anlatılmıyor. “Acem Uşakları, Ukraynalı Saray Gelinleri…” gibi roman, hikaye ve senaryo çeşnisi dedikodular, koskoca devlet-i aliye’nin çöküp gitmesini, kerpiç gibi dağılmasını nasıl izah etsin?

Burnunun dibinden habersizliğin ve affedilmez hatalar zincirinin en kronik örneği Ortodoğu. Oraları İngiliz Casusu Lawrance’e emanet (!) ettikten sonra herkes rahat etmiş. “Araplar İngizlerle anlaşıp, bizi arkamızdan vurdu!” klişesine hangimiz gönülden inanmadık ve “Vay Araplar vay!” diye kafamızı sallayıp, için için Arap Ülkelerini aşağılamadık? Mesela oralarda hiç Acem Uşağı, Rus Gelini, Ukraynalı Saray Hatunları falan aramıyoruz. Tek başına Lawrance oralara yetmiş de artmış bile. Lawrance 1935’de ölmüş. Ortadoğu’nun altını üstüne getiren bu adam, 47 yaşında ölmüş…

İktidarı bir süreliğine meşgul eden hükümetlerin herşeyden önce, devletin temel kurumlarını yeni bir dizayn ile işe başlamaları, daha çok kirli sicillerini temizleme gayretinden kaynaklanıyor. Bir çoğunun buna ömrü yetmiyor ama, olan delik deşik ettikleri ve bürokraside tüketilen devlet tecrübesine oluyor. MİT’e bulunan en son adres de bu neticesiz uğraşlardan biri. Oldu olacak Diyanet İşleri Başkanlığı ile de birleştirin, çünkü şu an MİT’in en kullanışlı elemanları, zavallı imamlar.

Şimdi CB-MİT tam kadro, son on beş senedir iktidarı meşgul edenlerin etrafa saçılan günah kayıtlarını imha için ter dökecek. İyi de, sizin sahip olduğunuz dosya, vesika ve evrağın bir o kadarı da Almanya, Hollanda, İsveç ve ABD’nin elinde varsa ne yapacaksınız? Sayın Cumhurbaşkanı’nın son zamanlarda ABD ve Almanya’ya karşı aşırı hırçınlığının makul bir sebebi olmalı. Yarın bir gün bu belgeler dünya basınına servis edilirse diye şimdiden düşmanlığı kızıştırmak bayat bir manevra. Türkiye’nin Avrupa ve dünya dışına itilmesi şu an için Saray’ın pek umurunda değil!

MİT gibi devlet-i aliye bakiyesi bir çok kurum o kadar adres ve yer değiştirdi ki, şaşkınlıktan vazifelerini unuttular. Herhalde fonksiyonu biten diğer Osmanlı yadigarı eserler gibi CB-MİT’in de son adresi Topkapı Saray Müzesi olacak. Çok iş becerdiği için değil, Abdulhamit Han’ın hatırına…Onun hatırı olmasaydı yeri belli idi.

[Kadir Gürcan] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Benim eşim hain değil [Zeynep Zâhide]

Oldum olası, devlet memurlarının çekilmeyen afra tafrasından dolayı mümkün olduğunca devletle olan işlerimi internet ortamında yapmaya çalışıyorum. Ama neylersin ki gitmek zorunda olduğumuz zamanlarda da bir ton stresi yüklenip çıkıyoruz. 

Yaz günlerinin getirdiği bunaltıcı sıcaklarla birlikte bir de, bazen memurların tembelliği bazen işgüzarlıkları bazen de keyfi uygulamalarla resmî işlerinin halledilmemesi insanları canından bezdiriyor. 

Yer Anadolu'nun küçük bir ilçesinde kaymakamlığa bağlı sosyal yardım kurumu. Cümleyi şöyle kurmak isterdim. “Yer Anadolu'nun küçük ve şirin bir ilçesi” ama neylersin ki artık Anadolu'nun güzel ve şirin hiç bir yeri kalmadı maalesef. 

Devrin zaliminin taraftarları bile akibetlerinden endişeli. Onlar dahi bir sahte ihbarla her an hain ilan edilebilir. İşinden, aşından, hürriyetinden, hatta malından mülkünden edilebilir. 

Hizmet Hareketinin semt-i muhitine hiç uğramamış, hatta Hizmet Hareketinden hiç hazzetmeyen, ayık gezdiği günlerin sayısı belli olan eski kocasını “Paralel yapının gölge sorumlusu” diye ihbar eden eski eş mi ararsınız. Nişandan döndüğü için gururuna yediremeyip masum kızcağızı yine aynı sebepten ihbar edip devlet memurluğundan ihraç ettiren psikopatları mı ararsınız. Ne mutlu bir ülke değil mi(!)  

Sanmayın ki bu söylediklerim zan ve rivayet. Bizzat yaşayıp gördüklerimden bir tanesini sizinle paylaşacağım. 

Üç dört yaşlarında bir kız çocuğu. Annesi; sonradan öğrendiğime göre yeşil kart almak için, göğüs hizası boyundaki masanın ardındaki memure hanıma ezile büzüle bir şeyler anlatırken, o da annesinin bacağına sıkı sıkı sarılıp, sağ başparmağı ağzında; emiyor mu çiğniyor mu belli olmayan bir uğraşla meşgulken bir taraftan da endişeli gözlerle etrafını süzüyor. 

Memure hanımla konuşurken her halinden masumiyet süzülen bu bayan bir ara “Hayır benim eşim hain değil” deyip ağlamaya başlayınca, annesinin bacağını sıkı sıkı tutan yavrucak da annesiyle beraber ağlamaya başladı. Orada bulunanların dikkati bir anda bu kadıncağıza yöneldi. Bu bakışlardan oldukça rahatsız olan bayan hızlı adımlarla orayı terk etti.

Bu bayanın bu şekilde orayı terk etmesi rikkatime dokundu. Sosyal yardım kurumuna geldiğine göre yardıma ihtiyacı vardı ve devlet bu kadıncağıza yardım etmiyordu. Özürlü olan kardeşimin küçük bir meselesi için gelmiştim ve sıramı bekliyordum. Bir anda niçin geldiğimi unuttum ve bu bayanın peşinden gittim. 

Anadolu'da herkesin “Hükümet binası” dedikleri, devlete ait bütün işlerin bir yerde görüldüğü binanın çıkışında yetiştim. 

Küçük kızının elinden tutmuş giderken usulca sokulup diğer koluna girdim. Ben koluna girdim ama o koluna girenin kim olduğuna bile bakmadan adeta yavrusunu da sürükler gibi hızlı hızlı gidiyor, bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordu. 

Yaşı benden küçüktü. Ses tonumu merhamet fonunda ayarlayarak “Ablacığım biraz yavaşlarsan iyi olur yavrucak sana yetişemiyor” dedim ama o bana hiç cevap vermedi. O yavaşlamayınca ben kolundan çekerek yavaşlatmaya çalıştım ama o hâlâ yüzüme bakmıyor, hıçkırıklarını gizlemek için dişlerini kilitlemiş kendini sıktıkça sıkıyordu. Çünkü ağzını açsa gözünden süzülen yaşlara feryatları eklenecek ve bu da onuruna zeval getirecekti. 

Hiç bir şeyden habersiz annesinin elinden tutup giden yavrucak bir anda “Anne park” deyiverdi. Çocuğun bu isteğiyle birlikte hiç tanımadığım bu bayanın önüne geçtim ve hiç bir şey söylemeden sıkı sıkı sarıldım. Sanki buna o kadar ihtiyacı varmış ki dizlerimin dibine yığılıverdi. Şaşırıp kalmıştım. Hemen tutup kaldırmak istedim ama kadıncağızın mecali tükenmişti. Bayılmamıştı ama ilk defa göz göz geldiğimizde fark ettim ki gözleri kançanağına dönmüştü. 

Bu kadarcık ağlamakla bu gözlerin bu hale gelmesi mümkün değildi sıkıntı daha da büyük gözüküyordu. “Aman Allah’ım sana ne oldu kardeşim” dedim. Ama o konuşmamakta ısrar ediyor, sadece içini çeke çeke ağlıyordu. Annesinin bu hali yavrucağını da endişelendirdiği için o da ağlamaya başladı. Bir taraftan kadıncağızı yığıldığı yerden kaldırmaya çalışırken bir taraftan da ağlayan küçük kızı susturmaya çalışıyordum.

Koluna girip yavaşça kaldırıp hemen yan taraftaki  çocuk oyun alanında bulunan bir banka oturtdum. Biz oyun alanına girince annesinin elini bırakıp hemen kaydırağa koştu yavrucak. Bu kirli dünyada temiz ve masum kalan sadece çocuklardı. Zira onun hayatı oyundan ibaretti. Annesi dünya kadar dertlerin altında ezilirken, onun dünya namına uğraşı oyun ve oyuncakaları idi. 

Ah! O masumiyet. Hasedin, fitne ü fesatın barınamadığı yüreklerde yetişen nadide çiçek. Ne zamanki dünya sevgisi düşüyor kaplere, işte o zaman fesadın, eli kanlı haramileri, girip gönül dünyamıza, tarumar ediyor iyilik adına ne varsa. 
Daha tanışalı birkaç dakika olmuştu ama bu kadına kanım ısınmıştı. Daha doğrusu tanışmamış sadece koluna girip beş on adım yol gelmiştik. Ama şimdi elimin birisini omuzuna atıp diğer elimle de elini tutuyordum.

Bir müddet bu vaziyette oturduk ama hala bu kadıncağızdan kendisiyle alakalı bir kelime bile duymamıştım. Biraz daha sakinleşmesini bekleyip konuşturmak ve derdini paylaşarak hafifletmek istiyordum ama bilmem ki becerebilecek miydim. 

Cebinden çıkardığı işlemeli bir mendille gözlerini sidikten sonra derin bir nefes aldı. Başını hafifçe kaldırıp bana baktı. “Nasılsınız” dedim, gözlerini gözlerime dikip başını hafifçe iki defa öne doğru salladı. Sanki “Yaptıkların için teşekkür ederim” der gibiydi. Ben devam ettim.

-Sen ne zamandan beri böyle ağlıyorsun da bu gözleri bu hale getirdin? 

Elini elimden bıraktı yana doğru bilekten hareketle üç defa salladı. Anlıyordum hareketlerini “Uzuun zamandır böyleyim” diyordu hal diliyle. 

-Peki sebebi ne? 

Gözlerimin içine baktı ve acı bir tebessüm edip başını eğdi. Konuşturmak için zorlamıyordum ama derdini anlayıp yardımcı olmak istiyordum. Onun için önce tam sakinleşmesi için sabırla bekledim. 

Çok üstüne gidip daha fazla üzmemek için de sorduğum soruları ses tonumu ayarlayarak adeta bir anne edasıyla soruyordum. 

-Sosyal yardımlaşmaya geldiğine göre maddi yardıma ihtiyacınız vardı herhalde dedim.

İlk defa bu soruma sesli cevap verdi. 

-Evet

-Ve bu imkanı size vermediler. O memure hanım size ne dedi ki sizi böyle ağlattı?

-Eşim, saçma sapan bir gerekçeyle yirmi yıllık mesleğinden ihraç edildi. İhraç edildikten bir müddet sonra da gözaltına alınıp tutuklandı. Şu küçük yavrucakla kalakaldık ortada. Önce annemlere sığındık. 

-Annenlerin durumu nasıl?

Acı bir tebessüm ettikten sonra derin bir nefes aldı. “Boş veeer” dedi. Ben sormaya devam ettim. 

-Şimdi annenlerde mi kalıyorsun?

-Hayır yalnız yaşıyorum.

-Size sahip çıkan yok mu? Geçimini neyle temin ediyorsunuz?

-Eşim ihraç olduğunda eski model bir arabamız vardı, önce onu sattık bir müddet onunla idare ettik. 

-Eee 

-İlk zamanlar eşimin bazı arkadaşları yardımcı oluyorlardı dedi ve sustu. Baktım ki yine gözleri yaşardı.

-Şimdi yardımcı olmuyorlar mı? 

-O yardım yapan arkadaşlarını birileri “Teröristlere yardım yapıyorlar” diye gammazlamışlar. Şimdi onlar da tutuklu. 

-Allah Allah

-Öyle. Niye şaşırıyorsunuz ki. Şaşıracak hiç bir şey kalmadı artık bu ülkede. Her türlü anormallikler normalleşti.

-Neden annenlerle ilgili soruma cevap vermek istemedin?

-Annemler bana öyle bir teklifte bulundular ki, adeta insanlığın ruhuna fatiha okudular.

-Nasıl bir teklifti bu?

-Eşime hemen boşanma davası açmamı, bir daha da hapishaneye eşimi ziyarete gitmememi, aksi halde yanlarında kalamayacağımı söylediler. 

-Aman Allah’ım bu nasıl bir iştir böyle? Peki sonra. 

-Sonrası bu. Hemen kızımı alıp çıktım yanlarından. Bir bodrum katı kiraladım,  şimdi orada kalıyorum. 

-Sanırım çok ağlıyorsunuz. Gözlerinizden belli 

-Yok. Eskiden çok ağlıyordum da şimdi artık alıştık her türlü olumsuzluğa. Aldırmıyorum. Ama işte bazen böyle onuruma dokundular mı dayanamıyorum. 

-Peki bu gözlerin kızarıklığı neden

-Uykusuzluktan 


-Yaa. Uyuyamıyor musunuz?

-Bazen günlerce 

-Peki doktora gittiniz mi?

-İşte bu gün buraya doktora gidebilmek için yeşil kart çıkarmaya gelmiştim. Tabi her zaman ki gibi vermediler. 

-Her zamanki gibi dediğine göre daha önce de geldiniz öyle mi?

-Evet daha önce geldim vermediler. Vermedikleri gibi yeşil kartlı olmadığımdan genel sağlık sigorta sistemi mi varmış ne varmış, oradan bana yüklü miktarda borç çıkartmışlar. Şimdi de onları ödememi istiyorlar.  

 İsmini dahi sormayı unuttuğum bu mağdur hanımla konuşurken çocuk oyun alanında oynayan yavrucak başı önde geldi. Ben 

"Hayırdır ne oldu bir anda çocuk soldu" adeta deyince;

-Hiç sormayın. Kızım Parkta babasıyla oynayan birini görünce çok üzülüyor. Hemen orayı terk etmek istiyor. Şimdi de şu beyefendi kızını salıncakta sallamaya başlayınca kızım oyununu bırakıp geldi. 

Bu manzara içimi öyle burktu ki ağlamamak için kendimi zor tuttum. 

-Sanırım kızınız babasına çok düşkün

-Hem de nasıl. Daha önce babasıyla oynarken videolarını çekmiştim. Şimdi sürekli onları seyrediyor evde. Bir videoyu bel ki yüz defa seyretmiştir ama hala bıkmadı aynı şeyleri seyretmekten.

  Bunları anlatırken bu sefer ben ağlamaya başladım. Öyle çaresizdim ki. Belki imkanlarım ölçüsünde bu bayana madden yardımcı olabilirdim ama bu yavrucağın baba hasretini nasıl dindirebilirimdim? Kendimi toplayıp 
-Sahi sizin adınız neydi? Sormayı unuttum.
-Mürüvvet
-İsminiz çok güzelmiş. Ben Mürüvvet ismini de Mürüvvet ismini taşıyanlarıda çok seviyorum. Hem manası da güzel.
-Allah razı olsun. Teşekkür ederim. Müsadenizle biz kalkalım artık. Kızım babasıyla oynayan çocukları görünce çok etkileniyor. Gitsek iyi olacak.
-Mürüvvet hanım sizden bir ricada bulunabilir miyim? 
-Estağfurullah buyurun
-Bana adresinizi verir misiniz? Sizi ara sıra ziyaret etsem de dertleşsek diyorum.
-Benim için mahsuru yok da size zarar gelsin istemem. 
-Gelirse gelsin be Mürüvvet kardeşim. İnceldiği yerden kopsun. Seni bu halde görüp de yardımcı olmayacaksam esas zararı mahkeme-i kübrada görürüm.
-Haklısınız. Allah razı olsun ilk defa hiç tanımadığım birinin bana bu kadar sıcak davranması beni çok etkiledi. Sizin için dua edeceğim. 
-Hah işte bu bana yeter

Ben böyle deyince hafifçe tebessüm etti. Tebessüm herkese yakışır da bu kardeşime bir başka yakışıyordu. Adresini verip kızının elinden tutup gitti. Ben bu mağdur kardeşimi evine yolcu ettikten sonra hemen, sahibi uzaktan akrabam olan toptancı marketine girip bir eve lazım olabilecek ne varsa iki koli hazırlatıp gönderdim Mürüvvet kardeşimin evine. 
İçine de şu notu düştüm.

“Sevgili kardeşim Mürüvvet. Biraz önce parktan ayrılırken bana dua edeceğini söyledin. Bu benim için duyabileceğim en güzel sözdü. Sizi daha sonra ziyarete de geleceğim inşallah. Şimdilik bunlarla idare et. Bundan sonra senin bir Zeynep ablan olduğunu unutma. Allaha emanet ol.”

[Zeynep Zâhide] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

*Anlatılan olayın gerçek olduğu yazı, mekan ve isimler değiştirilerek hikayeleştirilmiştir

11 Eylül'de akan kan 12 Eylül'de nasıl durdu? [Ali Emir Pakkan]

12 Eylül'ü en iyi anlatan cümle Süleyman Demirel'e ait. 9. Cumhurbaşkanı, "11 Eylül'e kadar akan kan ne oldu da 12 Eylül'de duruverdi!? " demişti.

Aslında bu sorunun cevabını en iyi kendisi biliyordu. Çünkü dönemin başbakanıydı. Askerin istediği bütün yetkileri vermişti. Sıkıyönetim vardı bazı illerde. Ama hayret, bir sağdan bir soldan insanlar ölmeye devam ediyordu. Ankara'nın göbeğinde bombalar patlıyordu!

12 Eylül darbesinin iki yönü vardı. Bir, Hazırlık; Darbeye 79'da karar verilmiş ama şartların olgunlaşması beklenmişti. Bu bir yılda kan gövdeyi götürdü! Binlerce genç hayatını kaybederken birileri elini oluşturuyordu. İki, İcra; Bayrak harekat planı ile yönetime el kondu; binlerce insan tutuklandı; hapishanede ve işkencede öldü, idam edildi! 

Peki şartları kim olgunlaştırdı? Dönemin bakanlarından eski AP genel sekreteri Nahit Menteşe bir röportajda şu açıklamalarda bulunmuştu...

-Darbeye doğru bazı olaylar var. Terör tırmanıyor mesela. Bunların arkasında ne vardı?

Asker. Tabanı tutabilmek için mesela Kızılay’da bombalar patlatıyorlardı. Vecdi Gönül, Ankara valisi; ben, genel sekreterim. Bazı olaylar sebebi ile ihbar ediyoruz. Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer katiyen üzerine gitmiyor. Adana’da, Diyarbakır’da böyle.

-İstanbul’da yüz yerde bomba patlamış. Araştırmadınız mı bu nasıl oluyor diye?

Millî Eğitim’e, müsteşara telefon ettim, “Buraya kadar gelebilir misiniz?” “Efendim arabalarımız bağlı, her tarafta bombalar patlıyor.” dedi. Ben o zaman ‘bu iş bitecek herhâlde’ diye düşündüm. İki milletvekilimiz hakkında gensoru görüşmesi vardı. Korkut Özal grubunu davet ettim. MSP’nin o grubunu ikna ettik; fakat Kızılay’da bomba hareketleri devam ediyor. Kimse çıkamıyor, gidemiyor. 11 Eylül günü açtım telefonu Demirel’e, “Efendim Sezgin ile Kıratlıoğlu’nu kurtaracağız; ama devleti kurtaramayacağız.” dedim. Akşamüzeri konuta gittik. İhsan Sabri Bey, Evren’le konuşmuş. “Paşam, ihtilal mi yapıyorsunuz?” demiş. “Yok öyle şey!” cevabını almış.

-Terör eylemlerinin arkasında kim vardı?

Bu eylemlerin arkasında yine Silahlı Kuvvetler var. Kim kumanda zinciri kurdu ise onlar, yani Evren var.

-Asker mi patlatıyor bombaları?

Tabii, tabii.

-Sıkıyönetime rağmen olayların sürmesinin sebebi ne?

Sıkıyönetim, yani asker görevini yapmıyor.

-Maraş ve Çorum olaylarının arkasında kim vardı?

Alevi, Sünni ortamı teşvik eden gizli güçler, sırtlarını okşuyor, sokak hareketlerini meydana getiriyorlar. Kendiliğinden olmaz. Bu böyledir. İhtilali organize edenler bunları planlıyorlar. Şartları olgunlaştırmaya çalışıyorlar. ( Aksiyon Dergisi) 

37 yıl geçti... Türkiye, vatandaşına tuzak kuran yapılarla hiç hesaplaşamadı... "11 Eylül'de akan kan, 12 Eylül'de nasıl durdu?" sorusunun cevabı net verilebilseydi, 28 Şubatlar, 15 Temmuz'lar olmazdı! 

Eski bakan Menteşe, 2012'deki aynı röportajda, "Bugün Ortam yok. Ortam ve şartlar tahakkuk ettiğinde onlar darbeyi hazırlar ve yaparlar.” diyordu... Aynı öngörü ne yazık ki bugün de geçerli...

[Ali Emir Pakkan] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

ABD için de seyahat ikazı yapacak mısınız? [Tarık Ziya]

Almanya’nın demokrasi ve insan haklarından yana tavır alması Türkiye’yi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) Cumhuriyeti’ne dönüştürenlerin keyfini kaçırdı. 

Başbakan Angela Merkel ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) başbakan adayı Martin Schulz’un bu mevzuda birbirini destekleyen çıkışlarının özünde Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve ifade hürriyetine süratle geri dönülmesi talepleri var. 

İç işlerine karışmadan Avrupa Birliği’ni (AB) ayakta tutan temel hak ve hürriyetlere vurgu yapıyor iki lider. Yeşiller’den Cem Özdemir de Merkel ve Schulz’a destek veriyor. 

ALMANYA’DA ‘DİKTATÖR’ DENİNCE…

Siyasetçiler neticede halkın iradesini dikkate alır. Maşeri vicdandan yükselen sesler karşısında serin kanlı Merkel dahi suskunluğunu bozmak ihtiyacı hissetti. 24 Eylül’de yapılacak Federal Seçimler’e kadar seçmenler, Erdoğan’ın baskıcı rejimi hakkında hangi liderin ne düşündüğünü bilmek istiyor. 

Esasında hangi partiyi desteklerse desteklesin Alman seçmenlerin ekseriyeti, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan için hiç de müspet kanaate sahip değil. Gazete ve televizyonlarda Erdoğan’ın ‘modern bir diktatör’ haline geldiğine dair haberlerin sayısı giderek artıyor. 

Gazetecilerin kurduğu sendika ve federasyonlar çeşitli mecralarda tertip ettikleri programlarda Deniz Yücel başta olmak üzere hapse atılan 200’e yakın gazetecinin bir an evvel serbest bırakılmasını yüksek sesle dile getiriyor.      

55 ALMAN VATANDAŞI TÜRKİYE’DE MAHPUS

Hadd-i zatında Almanya vatandaşlarına durup dururken seyahat ikazı yapmadı. OHAL’i kendisine muhalif her faniye karşı sopa gibi kullanan Erdoğan’ın hışmına Alman vatandaşları da uğradı. Türkiye’de 55 Alman vatandaşı hapse atıldı. 

Hepsi siyasî saiklerle hürriyetlerinden mahrum bırakıldı. Bu insanların Almanya’ya iltica edenlerin iade edilmesi için Türkiye’de rehin olarak tutulduğu artık sır değil. Büyükelçilik yetkililerinin olup bitenler hakkında malumat taleplerine cevap bile verilmiyor. Binbir meşakkatle avukat tutulabiliyor.

REZA ZARRAB’I İSTEMEYİ BİLİYORSUNUZ 

Kara para aklamak ve İran ambargosunu delmekle itham edilen Reza Zarrab’ı geri alabilmek için ABD’de çalmadık kapı bırakmayanlar Almanya’nın devlet refleksinden niye rahatsız oluyor ki! 

Erdoğan’ın ‘hayırsever’ Rezası’nın canı can da Almanya vatandaşlarının ki patlıcan mı? Zarrab davasına bakan mahkeme, aynı suçlardan 55 sene hapis talebi ile yargılanan eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve eski Halkbank Genel Müdürü hakkında yakalama ve mallarının müsadere edilmesi kararı aldı. Erdoğan nereye kızıyorsa o ülke hakkında seyahat ikazında bulunan Dışişleri Bakanlığı, Amerika için de seyahat ikazı yapabilecek mi?

DELİLLERİ İLE İKNA EDİN

Madem yaptıkları işten eminler. Amerika’nın Zarrab davasında yaptığı gibi delilleri ortaya koysunlar, her işlemin hukukî olduğuna Alman muhataplarını ikna etsinler mesele kapansın. Hatta varsa hapse atılan isimlerle irtibatlı eski bakanlar onlar hakkında da yakalama kararı çıkarsınlar. 

Amma velakin 680 Alman şirketi Interpol’e ‘terörle iltisaklı’ diye bildirip Alman hükûmetinin infiali karşısında alelacele geri çektikleri gibi bu yakalama kararlarını geri çekmeyecekler. Haklı olduklarına göre Almanya’nın tavrını Birleşmiş Milletler’e kadar şikâyet etsinler. Dik dursunlar. Öyle eğilip bükülmesinler…

Hem bunları yapmayacaksınız hem de Türkiye’yi daha komik hallere düşürecek seyahat ikazında bulunacaksınız. 

MERKEL’DEN ERDOĞAN’A CEVAP: BİZ GAZETECİLERİ TUTUKLAMIYORUZ

Ne dedi Merkel bu komik teşebbüs için? Çok mu korktu. Geri adım mı attı? 

Bilakis kinayeli sözlerle Türkiye’nin hal-i pür melalini, ne kadar demokrasi fakiri olduğunu ortaya koydu: “Şunu açık bir biçimde ifade etmek istiyorum. Her Türk vatandaşı ülkemize seyahat edebilir. Bizim ülkemizde hiç bir gazeteci tutuklanmıyor, hiç bir gazeteci gözaltına alınmıyor. Ülkemizde fikir hürriyeti ve hukuk devleti ilkeleri geçerli. Biz de bundan gurur duyuyoruz.”

Misilleme demişken…

O bildiriye kalsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Almanya’da ırkçı saldırılara maruz kalabilirmiş. Başka riskler de varmış. Vesaire vesaire… 

Ne yapacak şimdi 3,5 milyon gurbetçi. Senelerdir huzur içinde çalıştıkları, hayatların idame ettirdikleri Almanya’yı terk mi edecekler? Bavullarını toplayıp ilk tayyare ile memlekete mi dönecekler? 

PABUÇ PAHALI TABİÎ

Herkes gayet iyi biliyor ki Hariciye’de o satırlar Saray’ı memnun etmek için yayınlandı. 

Sahih ve samimi hareket etmiyorlar. Zira pabuç pahalı. 

Almanya’nın sadece Almanya olmadığını, Avrupa Birliği nezdindeki nüfuzunun farkındalar. 

Türkiye’nin Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 113 devlet arasında 99. sıraya kadar düşmesinden hicap duyacaklarına, “Bu halde Avrupa Birliği’ne giremezsiniz.” diyenlere hakaret yağdırıyorlar.  

Türkiye, Erdoğan’ın elinde AB’den hızla uzaklaşırken Almanya’nın nasıl hareket etmesini bekliyordunuz ki! 

Demokratik reformları ile dikkatleri üzerinde toplayan Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüştüren Erdoğan’a bir de teşekkür beratı mı vermeliydiler?   

[Tarık Ziya] 11.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Erdoğan hep cumhurbaşkanı kalmak zorunda yoksa…[Veysel Ayhan]

Bir yarışma açılsa ve ‘Erdoğan’ı en iyi anlatan sözünü bulun’ dense bence şu diyalog birinci seçilir.

Erdoğan’ın “kripto telefonumu dinlemişler” diyerek doğruladığı telefon diyaloğu şu: 

“Bilal:

– Dün Sıtkı Bey geldi. Bir 10 (milyon dolar) filan olduğunu… Gerisini sonra…

Erdoğan:

– Sakın alma, sakın alma, kendisi bize ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok. Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor, laf mı. Bunlar ne zannediyorlar bu işi, ya ama şimdi düşüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme.”

İçinde ne yok ki! Rüşvet almada kararlılık ve tavizsizlik var. Devlete sırtını verip haraç toplamak var. Evladını kirli işlerine bulaştırmak var. “Başkaları” diyerek sayısını bilemediğimiz kadar kişiden rüşvet aldığı ikrar etme var.  Ve argonun en düşük düzeyi var.

Tam bir Erdoğan fotoğrafı.

Erdoğan’ın büyük kısmını yurt dışına taşıdığı ve Kısıklı’da “o gece” bir kısmını sıfırlattığı serveti işte buradan. Bu sözler Erdoğan’ın yönetim tarzının/ haraç toplama biçiminin özeti.

Türkiye’nin en iyi arazilerinin ondan habersiz el değiştiremediğini deşifre eden ses kaydını hatırlayın. Sonra Rahmi Koç’un teyit ettiği ve o günlerde İsviçre bankalarından “yalandır” belgesi alamadığı milyarlarca dolarlık 8 banka hesabını ekleyin…

Tüm bunlar vardı ama o bunların “darbe” olduğuna halkı inandırıp kabuslarından kurtulmuştu. Ama bu rüyayı ABD yargısı bozdu. Şimdi ABD’de Hâkim Richard Berman ve diğer yargı heyetini tutuklatacağı bir Efkan Ala’sı da yok. Yani çaresiz.

Tüm bunlar Erdoğan için “görevi devretmek” ve “emekli olmak” diye bir seçeneğin artık asla söz konusu olamayacağını gösteriyor.

Emekli olduğu an, o günün iktidarı eliyle yargı önüne çıkarılır. Bu konuda AKP iktidarına bile güvenmesi mümkün değil. Yargı azıcık bağımsızlık kazandığı gün Erdoğan ve yoldaşları için binlerce yolsuzluk davası mahkemelerde kuyruğa girer.

YURT DIŞINDA MUTLU EMEKLİLİK

Peki Erdoğan şimdiden sonra yurt dışında gidip mutlu bir emeklilik geçirir mi?

Düne kadar bu mümkün olabilirdi. Ama artık bitti.

ABD’de Reza Zarrab soruşturmasında eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve eski Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan hakkında tutuklama kararı çıktı. Bu isimler Türkiye dışına adım attıkları günün akşamı kendilerini ABD nezaretinde bulur.

Peki bu isimlerin Erdoğan’la ilgisi var mı?

‘PATEK ZAFER’

Ataşehir’deki bir kupon arazinin bile kendinden habersiz satışına izin vermeyen, öfkelenip satışı iptal ettiren bir Erdoğan’dan bahsediyoruz. Böyle biri, en az 10 katını kendisine almadan Zafer Çağlayan’ın 32 milyon euro rüşvet almasına izin vermez.

Reza Zarrap ve Hakan Atilla bir ömür hapis yatmak istemiyorlarsa her şeyi itiraf edecektir. (Not: ABD hukuk infaz sisteminde bu tür davaların yüzde 90’ı önceden anlaşma ile çözülür. Zarrap ve Atilla için çok küçük bir ceza alarak tahliye olma veya 40-50 yıl infazı olmayan bir hapis seçeneği var. Yani itiraf edecekleri veya şimdiye kadar etmiş olduklarında şüphe yok.) O nedenle Erdoğan diplomatik olmayan hiçbir ziyaret için artık Türkiye dışına çıkamaz. Ama şimdilik “Cumhurbaşkanlığı diplomatik pasaportuyla” her yere gidebilir.

KATAR’A GİDEBİLİR Mİ?

Normal bir vatandaş olarak Kapıkule’den öteye geçemez. Bir Avrupa ülkesine gidemez. Katar veya diğer Arap ülkeleri bile işin ucunda ABD olduğunda Erdoğan’ı memnuniyetle ABD’ye teslim eder. O nedenle Erdoğan ölene kadar Beştepe Sarayı’nda veya yeni yaptırdığı yazlık sarayında yaşamak zorunda.

Önceki gün ise “Bu işlerin arkasından çok pis kokular geliyor” dedi. Doğru söylüyor. Ama o kokular çok uzağından gelmiyor. Bülent Arınç’ın, Melih Gökçek’in yolsuzlukları için söylediği sözü hatırlamamak mümkün mü? Arınç şöyle demişti: “Bir Hint atasözü der ki eğer birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa, kesinlikle altını kirletmiştir.”

CUMHURBAŞKANLIĞINI  REHİN ALMAK…

Erdoğan, Türk ve ABD yargısından kurtulmak için cumhurbaşkanlığı makamını elinde rehin tutmak zorunda. Kendisiyle 5 yıl omuz omuza çalışan eski bakan Abdullatif Şener onun karakterini şöyle özetliyor:

“Erdoğan’ın korkunç para eğilimi vardı. O kadar kendisine odaklı bir kişiliğe sahip ki, düşmemek, devrilmemek, ayakta kalmak, koltuğu kaybetmemek için gerekirse ülkeyi iç savaşa bile sürükler. Bu kadar kire batmış bir insan bu kadar güç merkezi haline dönüştükten sonra her şeyi kendisini ayakta tutacak şekilde ayarlamak ister.”

YENİ KÂBUS ABD

Erdoğan için yeni bir kâbus süreci başladı. Kötü rüyaların gerçekleşmemesi için ölene kadar cumhurbaşkanlığı makamını elinde rehin tutmak zorunda. Ama huzur içinde başını yastığa koyacağı günler tamamen bitti. Ne yapsa boş!

Saray menüsünden “etli fava böreği, bademli pilav ve fırında kuzu tarak ve kaymak eşliğinde fıstıklı baklava” bile yerken bile gözleri okyanus ötelerine dalacak, kara kara düşünüyor olacak.

“Hibiscus eşliğinde mineralli su ve Rosmerili buz küresi eşliğinde limonlu soda” içse bile yediklerini hazmedemeyecek.

“Ruy-i derya” veya “Armutlu buz küresi eşliğinde demleme çay” bile ona sakinlik vermeyecek.

Ne güzel sözdür: “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste…”

[Veysel Ayhan] 11.9.2017 [TR724]

Siz daha ‘Endülüs’e gitmediniz mi? [Murat Kâni]

İspanya’nın en büyük şehri ve Endülüs özerk bölgesinin merkezi olan Sevilla, uzun yıllar bu ülkeye hakim olmuş İslam Devleti Endülüs’ün izlerinin en iyi görüldüğü şehirlerden biri.

Mevlana’nın hocası Muhiddin Arabi’nin doğduğu ve 36 yaşına kadar yaşadığı Sevilla’yı ziyaret edenler, İslam mimarisinin çok iyi korunduğuna şahit olacaktır. Endülüs mimarisinin yanı sıra palmiye ve portakal ağaçlarının sıralandığı caddeler, sarı ve turkuvaz pencereli evler tam anlamıyla Akdeniz havası yaşatır.

Endülüs’ü ziyaret etmek isteyenler birçok farklı rota çizilebilir. 87 bin 268 kilometre karelik yüzölçümüyle İspanya topraklarının yüzde 17’sini oluşturan Endülüs’ün en önemli yerleşim yerleri Sevilla, Cordoba, Malaga, Granada, Cadiz, Almeira, Huelva ve Jaen… Sevilla, Roma hakimiyeti döneminde Betis olarak adlandırılır. Bugün şehrin eğlence mekanlarının bulunduğu cadde bu adla anılıyor. Sonrasında Araplar gelinceye kadar şehir Vizigot hakimiyetinde kalır. 711’de Endülüs’e ayak basan Araplar şehri 1248’e kadar ellerinde tutarlar. Sevilla için olduğu kadar, Endülüs için de 711 ve 1492 tarihleri oldukça önemli. Şehirdeki tüm yapıları anlamak için bu tarihler arasında yaşananları iyi bilmek gerekiyor

Yeni Dünya keşif seferlerinin başlangıç noktası döneminde, sömürgecilikten elde edilen ganimetlerin aktığı yer olan Sevilla, hem geçmiş dönem izlerini devam ettiriyor.

Sevilla’da en etkileyici yer; İspanya Meydanı

UNESCO tarafından dünya mirası ilan edilen, dünyanın en büyük katedrallerinden Sevilla Katedrali, Arap Gotik ve Rönesans tarzı sarayların yan yana yükseldiği krallık malikanesi Alcazar, ortaçağ kiliseleri de şehrin kültürel ve mimari güzellikleri arasında.

Santa Cruz Mahallesi’ne gidenlerin dikkatini meydandaki Kristof Kolomb Anıtı çekiyor. Şehir yazları çok sıcak olduğundan bu mahallede havayı vakumlayan dar sokaklar sayesinde gölgelenmek mümkün. Kristof Kolomb’un Amerika’dan getirdiği altınlar ile yapımını hızlandırdığı Santa Maria Katedrali ile Alkazar Sarayı’nı ziyaret etmemek gezinizi eksik bırakır. Alkazar sarayında Vizigot, Arap ve Hıristiyan döneminden de parçalar bulmak mümkün. Alkazar mimari anlamda Granada’daki El Hamra Sarayı ile bir elmanın iki yarısını oluşturuyor.

[Murat Kâni] 11.9.2017 [TR724]

Bir Şerif Mardin daha yetiştirebilir mi bu topraklar? [Kemal Ay]

Şerif Mardin’in dünyadan göçüp gittiği şu günlerde, tuhaf müfredat tartışmaları veriyoruz. AKP iktidarı 15 Temmuz’u müfredatın temeli hâline getirerek kendi ‘kurucu efsanesini’ gelecek nesillere dikte etmeye çalışıyor. Diğer yandan ‘evrim’ sembolik önemine binaen müfredattan kaldırılıyor ve yine tamamen sembolik bir hamle ile ‘cihat’ kavramı ders kitaplarına giriyor. Modernite tarafından ‘dışlanan’ İslamcılık ideolojisi, kendi aklınca Modernite’yi taklit ederek onu alt edeceğini düşünüyor. Rahmetli Şerif Mardin, bu duruma gülmüştür muhtemelen.

DİN ÜZERİNE ÇALIŞMALARI HEP REFERANS OLACAK

Zira Cumhuriyet’in kurucu kadrosu da benzer bir modern dayatma metodu ile kimlik inşa etme işine girişmiş, Mardin’in tabiriyle kendi diskuru içinde ‘iyiyi, doğruyu ve güzeli’ bulamadığı için kaybetmişti. ‘Kemalist devlet’ ya da bundan önceki devlet, katı bir seküler Türklük ideolojisi düşledi. Bilhassa 12 Eylül’de ciddi anlamda örselenen sol entelektüeller, devletin bu ideolojisini ‘Türk-İslam sentezi’ ile açıklamaya çalıştılar ancak meselenin ‘İslam’ kısmının bir çeşit zorunluluktan kaynaklandığını, bu zorunluluğu da devletin uzun süre pek de yıldızının barışmadığı ‘halkın yaşam biçiminin’ dayattığını gözden kaçırdılar. Nitekim devlet İslam’ı diyebileceğimiz şey, Diyanet eliyle yerine göre arttırılıp azaltılarak uygulanan bir çeşit ‘kür’ olarak görülüyordu.

Laiklik-dindarlık çerçevesinde baktıkları din meselesini bambaşka bir bağlamda ele alan ve bunu bilimsel çalışmalarla gündeme taşıyan ilk isim Şerif Mardin oldu. Bediüzzaman Said Nursî örneğinden yola çıkarak Nur Cemaati’ni anlamaya çalışan Mardin, sivil alandaki cemaat ve tarikatların ‘sivil toplum’ işlevi görebileceğini söylemişti. Zira devletten dışlanmışlık bir yandan canlı bir ‘sosyal dayanışma’ getirecekti ve bu dayanışmanın mecbur bıraktığı ‘yatay örgütlülük’ hâli, Batı’daki sivil toplum meselesinin bir benzerine dönüşebilecekti. Avrupa’da krallarla feodal egemenlerin çatışmasının ‘dışında’ kalan ve fakat ticari çıkarlarını korumak isteyen ‘burjuva’ bir anlamda sivil toplumun temelini atmıştı. Türkiye’de de özellikle ‘Anadolu kaplanları’ olarak anılan dindar işadamları kuşağı, Mardin’den hareketle biraz da, toplumda böyle bir ivmenin mümkün olabileceğini göstermişti.

KENDİ KENDİNİ KRİTİK ETTİ

Gelgelelim Şerif Mardin, daha sonra bu görüşünü revize edecekti. ‘Sivil Toplum: Bir Batı Rüyası’ makalesiyle, Türkiye’de dinî tarikat ve cemaatlerin tam olarak Batı’daki anlamıyla sivil topluma tekabül etmeyebileceğini açıkladı. Ardından ortaya attığı ‘mahalle baskısı’ kavramı, bu dinî yapılarla iktidar arası ilişkilerin nasıl şekillenebileceğiyle ilgili bir fikir veriyordu. Mardin’e yönelen eleştiriler, dinî grupların Cumhuriyet öncesinde var olan iktidarla ilişki geleneklerini işaret etmişti. Zaten Mardin de, ‘mahalle baskısı’ kavramıyla birlikte geçmişteki bu pratiklere atıfta bulunarak ‘sivil toplum’ örgütlülüğüne sahip dinî tarikat ve cemaatlerin iktidarla işbirliğine gittiği durumda, doğrudan devletin ‘uzantısı’ gibi davranabileceğine ya da algılanabileceğine işaret etmişti.

Şerif Mardin, Nurculuk üzerine yaptığı çalışma sebebiyle Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TÜBA) kabul edilmeyecekti. Ancak onun toplum ve din olgusu üzerine yazdıkları Oxford’da okutuldu. Katı seküler kesim Şerif Mardin’i hayattayken de, ölümünde de rahat bırakmadı ve ‘dinciliği görememekle’ eleştirdi. Oysa Mardin, meraklı bir sosyal bilimcinin yapacağı gibi ‘odadaki filin’ niye orada olduğunu anlamaya çalıştı. Onu yok saymak, ‘geçici bir durum’ olarak görmek yerine Türkiye’deki din olgusunun sosyolojik temellerini araştırdı. Batı’da üretilen kavramların merceğinden bakarak insanlığın birikimine yaklaştırmayı denedi.

REFORMCULARIN KAPASİTESİ REFORMU BELİRLER

Şerif Mardin’in bugünü anlama yöntemi çoğunlukla geçmişe bakmaktan geçiyordu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi mümkün kılan Tanzimat dönemi kırılmasına ve sonrasındaki düşünce akımlarına eğildi bir süre. Reform hareketlerinin, Jön Türkler olarak bilinen öncü bir takım entelektüellerin ‘kişisel kapasiteleri’ ile nasıl sınırlandığını gösterdi. Bu kişilikleri anlayabilmek için de dönemin edebiyatını, matbuatını didik didik etmek gerektiğine inandı. Reform imkânı tarihsel şartlarla belirlenmişti belki, yani ‘düzen bozulmuştu’ ancak reform adına alınacak yol, bu imkânı kullanacak kişilerin kabiliyetleriyle belirlenecekti. Nitekim Cumhuriyet’in kuruluşu ve ikâmesi ‘kadroların’ dünya algısına göre oldu. Küçük çıkar çatışmaları, bir dizi iktidar kavgası, küskünlükler ve dostluklar yeni devletin oluşumunu getirdiği gibi toplumdaki dönüşüme de ‘liderlik’ etti.

Şerif Mardin, ‘Cumhuriyet’in öğretmeni, cami imamına yenildi’ derken de aslında bu ‘reform imkânının’ kullanılamadığına dikkat çekmişti. Rejimin dışladığı kesimler, ‘dışarıda’ bir örgütlülük üretmişlerdi. Kısa süre öncesine kadar çok sık gündemde olan ‘merkez-çevre’ okumasının kaba özeti buydu. Merkez, sistemi sürdürebilecek kadar esnekleşemediği için çevreden gelen dalga ‘yıkıcı’ etki göstermişti. Bunda sadece ideolojik katılık değil bürokratik yetersizlik, ‘devlet sanatının idrakinde olmamak’ gibi unsurların da etkili olduğu söylenebilir.

ASIL ÜZÜCÜ OLAN…

Sol entelektüeller Şerif Mardin’i, Marksist (Karl Marx ekolü) değil Weberyan (Max Weber ekolü) olduğu gerekçesiyle ‘tutmazdı’. Vefatıyla birlikte onu ‘dinci iktidarın payandası’ ilan edecek kadar ileri gidenler oldu. Bazıları ona ‘liberal’ diyerek, bir cepheye hasretmeye girişti. Muhtemelen onun taraftarları da ‘yere göğe sığdıramayarak’ bu kavgada taş atacaklar. Oysa Şerif Mardin, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sosyal bilimcilerden birisi olarak söyleyeceklerini tarihe emanet etti. Dönüp dönüp okunacak, referans alınacak çalışmalara imza attı. Eleştirilecek de elbette. Zaten ilmin gereği bu. Ancak Şerif Mardin’i kaybetmek kadar üzücü bir gerçek de, bugün Türkiye’nin bir daha Şerif Mardin yetiştiremeyecek bir darboğaza girmiş olduğudur. Eğer bu karabasan ‘kalıcılaşırsa’, Şerif Mardin ‘uzak bir şehrin bilgesi’ olarak hatırlanacak.

[Kemal Ay] 11.9.2017 [TR724]

Kadınların efendisinin gidişi…-Hac Hatıraları-9 [Harun Tokak]

Gözleri göreceğini görmüş, kulakları hakikati işitmişti. Tüm servetini Allah yolunda tüketmişti de gideceği yere iki cihandan el yuğmuş olarak gitmeye hazırlanıyordu.

Tek endişesi yoluna canını koyduğu yâriydi.

Allah Rasulünü kızlarıyla yalnız bırakacak olmanın hüznü saklıydı bakışlarında.

Gidiyordu ama gönlü, himayesiz kalacak olan Efendisinde tutsaktı.

Kızları başucunda ağlıyordu.

Güllerin Efendisi de ağlıyor, gözlerinden dökülen yaşlar yanaklarından süzülüyordu:

“Ey Hatice!” dedi. “Unutma ki Allah her sıkıntı ve zorluğun ardından büyük hayırlar murat etmiştir. Benden dolayı sen de bu sıkıntılara katlanmak zorunda kaldın ve kametine göre bir hayattan mahrum yaşadın. Aslında sen bu hallere duçar olacak bir kadın değildin. Keremine keremle karşılık bulmak varken sen çile üstüne çile gördün, bütün servetini bu uğurda erittin.” demek istiyordu.

Büyük kadın Haticetü’l Kübra’nın cevabı yürek yakıcıydı.

“Sen kederlenme Ey Sevgili! Kureyş’in hiçbir kadını benim kadar mutlu olmamıştır. Dünyadaki hiçbir kadın, benim karşılandığım cömertlikle karşılanmamıştır. Allah’ın habibine eş olmaktan, seni sevip, senin tarafından sevilmekten büyük nimet mi var?”

Sonra bakışlarını başka bir âleme çevirdi.

“Allah’ım!” dedi, “Bana verdiğin mutlulukları ve gösterdiğin merhameti sayıp dökmeye kelimeler kifayet etmez. Habibinden ayrılıyor, Sana geliyorum.”

Bunlar onun dünya adına son sözleriydi.

Hira’da bir Kadir gecesinde doğan güneşin ardından başladığı yeni hayatını, Miladi 620 Ramazanında ve yine bir Kadir gecesinde tamamlıyordu.

ESKİ-PÜSKÜ ELBİSELERLE…

Küçük bir kalabalığın omuzlarında Mekke Melikesini bu sükun diyarına getirdiler. Müslümanların hali çok perişandı, yürek dayanacak gibi değildi.
Üzerlerinde yırtık, yamalı, eski püskü elbiseler, esmer yüzleri uzamış, avurtları çökmüş, gözleri çukurlara kaçmış, bakışları solmuş, ayaklar çıplaktı, hepsi derin bir sükûn ve huşu içindeydiler.
Mekke melikesi, dinin ateşten bir gömlek olduğu sürgün günlerinden kalma, üzerinde eski-püskü elbiselerle Allah’ına gidiyordu. En soylu sezgilerin sahibi kadın, hiç solmayan bir zambak gibi hazansız baharlarda açmak için veda ediyordu.

Önden giden oğullarına; Kasım’ına, Abdullah’ına gidiyordu.

Kederi bir hırka gibi bürümüş olan Güllerin Efendisi, sadık eşini kendi elleri ile indirdi kabre. Vedalaştılar.

Körpe zamanında İslam’ı sadakat sütüyle emziren, görüp gözeten, cömertlik, ihsan ve sevgi ile ona şefkat gösteren anaların anası bu çile diyarına veda ediyor, kabre konan her kerpiçle biraz daha gözlerden kayboluyordu.

Az sonra taze topraktan küçük bir tepe oluştu.

Alay, işkence, sürgün günleri Soylu Sultan için bitmişti.

Güllerin Efendisi toprağını elleriyle düzeltiyor, güneşlere aydınlık bağışlayan alnından dökülen terler ve mübarek yanaklarından akan yaşlar Mekke Melikesinin taze toprağını ıslatıyordu.

Bütün Müslümanlar sessiz ve derinden akan nehirler gibi ağlıyordu.

Giden sadece çocuklarının annesi değil, bütün müminlerin annesiydi.

Musibet meteorlarını kendi atmosferinde karşılayıp etkisiz hale getiren kadın yoktu artık. Ebu Talib’den sonra Hazreti Hatice’nin koruma kalkanı da kaldırılmıştı Efendimizin üzerinden.

“Rabbim, beni kime bırakıyorsun?” diyeceği günler yakındı.

Güllerin Efendisi, bu büyük kadını hiç unutmayacaktı.

Bir gün Medine’de evinde iken, dışarıdan gelen bir kadın sesi Onu heyecanlanacak ve dudaklarından şu sözler dökülecekti:

“Bu ses Hatice’nin kardeşi Havle’nin sesi olmalı!”

Hazreti Aişe annemiz, “Ya Rasulallah! Allah sana genç ve güzel kadınlar verdi.” dediğinde, “Öyle deme!” diyecekti. “Kimsenin bana sahip çıkmadığı bir zamanda, o bana hem sinesini hem servetini açtı. O cennet kadınlarının efendisidir. Kendi döneminde Meryem, bu dönemde de Hatice kadınlık âleminin sultanlarıdır.”

ZAFERİN EN BÜYÜK PAY SAHİBİ

Yıllar sonra Müslümanlar kovuldukları Mekke’ye muzaffer olarak girecekler, herkes on yıl öncesinden kalma bir hatırayı geri getirecek bir taş, bir pencere görebilir miyim, aşina bir kokuyu içime çekebilir miyim düşüncesi ile evlerine, sokaklarına, çocukluk yıllarının hatıralarına koşarken Allah’ın Resulü, Hazreti Hatice’nin yanına koşacak ve “Bu zaferde en büyük pay senindir.” dercesine zafer bayrağını buraya başucuna dikecek, çadırını da hemen yakınına kurduracaktı.”

HÜZÜN YILI

Hasan Abdullah’la Merve Tepesindeyiz. Yer gök akşamın son kızıl ışıklarında yıkanıyor.

Eylül güneşi, karşı tepelerden kaybolurken kutsal şehre akşamın hüznü çöküyor. Yüzünde ağır bir melal yansıyan Merve kısık bir sesle ve ağır ağır konuşmaya başlıyor. Kelimelerin ağırlığı altında eziliyormuş gibi. Hüzün yılını yeniden yaşıyormuş gibi:

“Allah’ın Resulünün ıstırabına sınır yoktu. Karanlıkta dursa da aydınlığı savunan yiğit amca yoktu artık. Kederleri, bir vakum gibi çeken vadinin beyaz zambağı, sadık eş de birkaç gün önce veda etmişti. Geceleri geldiğinde ev buz gibiydi. Yetimleriyle baş başaydı. Mekke Melikesinin yer yatağı bomboştu.
Hazreti Fatıma’yı kendisinden daha çok babasının yalnızlığı kahrediyordu.
Annesinin hatıralarını paylaştığı kız arkadaşlarına; “Babam bazı geceler üzüntüden uyuyamıyor,” diye dert yanıyordu.

Allah’ın Rasulü öyle derin bir hüzün yaşıyordu ki, “Şu ümmet üzerine gelen iki büyük musibetten hangisine daha çok üzüleceğimi bilemiyorum.” diyordu.

İslam’ın o yılına “Hüzün Yılı” dendi.

Zaten günler ve aylar taşıyamazdı o kederi.

Güllerin Efendisi mahzundu. Onun o halini gören Hazreti Ebu Bekir gibi dostları “Ey Allah’ın Resulü üzüntüden iki büklüm oldunuz.” diyordu.

Allah Rasulü için artık sadece can parçası kızları vardı.
Hep babalarının hizmetinde, hep yanındaydılar.
Hazreti Fatımatüzzehra anasızlığı çocuk ruhuyla çok derin hissediyordu. Her gün “Anne ben geldim” dediği şefkat pınarını kaybetmişti. Geceleri sırtı açıldığında örten müşfik el yoktu artık. Yetimliğin açtığı yaraları babasının şefkatiyle sarmaya çalışıyordu.
Annesinden sonra Hazreti Fatıma ile babası arasında bambaşka bir bağ oluştu.
O, babası için bir teselli pınarı idi. Allah’ın Rasulü, can parçasının gözlerine baktığında bütün dertlerini unutuyordu adeta. Yakın bir gelecekte İslam ailesinin rol model çifti olacak olan Hazreti Ali ve Fatımatüzzehra nübüvvet bahçesinde, Güllerin Efendisinin bereketli aydınlığında besleniyordu.

Kahraman amca Ebu Talib’in vefatını takıb günlerde belalar, bendi yıkılmış sel gibi masum Müslümanların üzerine gelmeye başladı.

Allah Rasulünün halaları toplanıp, Ebu Leheb’e giderek Efendimizi himaye etmesini istediler. Ebu Talib’den sonra kendisini ailenin doğal lideri gören Ebu Leheb, yeğenini himaye etmeyi kabul etti. Hatta ilk günler bu konuda gayret de gösterdi. Fakat Ebu Cehil ve Ukbe Bin Ebi Muayt’ın kurduğu bir tuzağa yenik düştü ve yeğenine amansızca düşman olduğu eski günlerine geri döndü.

Bir gün Allah’ın Rasulü, Kâbe’nin yanında namaz kılarken yeni kesilmiş bir deve işkembesini getirip üzerine koydular. Güllerin Efendisi secdeden başını kaldıramadı. Hiç kimse de Ona yardım etmeye cesaret edemedi. Durumu gören Hazreti Fatıma koşarak geldi ve babasının üzerindeki deve işkembesini attı. Daha çocuktu. Babasını öylece horlanmış bir halde görmek çok ağrına gitmişti. Babasının saçını başını temizlemeye çalışırken yanaklarından yaşlar damlıyor, hiç durmadan ağlıyordu.

Efendimiz, onu kucaklayıp teselli etti.  “Ağlama kızcağızım, Allah babanı zayi etmeyecek” dedi.

“Yokluğunu ne çabuk hissettirdin ey amcacığım!” sözleri bu günler içindi.

Zalimler güruhu Kâbe’nin merdivenlerine oturmuş gülüşüyorlardı. İşte o anda Hazreti Fatıma’nın o zalimlere bir bakışı vardı ki görülmeğe değerdi.

Fatıma sütten erken kesilen kız demekti.

Hadiseler Hazreti Fatıma’yı olgunlaştırıyor, gencecik yaşında kadınlığın iftihar tablosu haline getiriyordu.

GÖLGE

Peygamberimiz boykot günlerinde bile hiç ara vermediği davet görevini boykot günlerinden sonrada yine panayırlarda, panayırlara insan akıtan yollarda devam ediyordu.

Hazreti Ali, Onu bir gölge gibi takip ediyordu.

Güllerin Efendisini takip eden biri daha vardı. Sırtında Yemen işi bir Aden hırkası olan, uzun saçlarını geleneğe uyarak iki örgü halinde sırtına sarkıtan bu kızıl saçlı, kızıl yüzlü, iri yapılı adam Ebu Leheb’di.

Allah’ın Rasulü bir topluluğa konuşup da sözünü bitirdiğinde,

“Bu benim yeğenimdir, buna inanmayın. Bu sizi atalarınızın dininden döndürmeye çalışıyor.” diyor, Peygamberimize hakaretler yağdırıyordu.

Mekke sanki bütün kepenklerini kapatmıştı.

Halk Müslüman olmaya çekiniyor, şehirde kalan bir avuç sahabe insafsızca eziliyor, Habeşistan’da vatan hasreti çekenler müjdeli bir haber bekliyordu. Bir şeyler yapılmalı, İslam daveti için uygun yeni bir merkez bulunmalı ve ateş yurduna dönen bu şehir terk edilmeliydi.

Güllerin Efendisi, Taif’e gitmeye karar verdi. “Belki onlar beni dinlerler” diye ümid ediyordu.

Bir şafak vakti Allah’ın Rasulünün evinin kapısı açıldı.

Önce Zeyd Bin Harise, sonra da Güllerin Efendisi çıktılar kapıdan. Ümmü Gülsüm ve Fatımatü’z Zehra gözleri yaşlı uğurladılar babalarını. Güllerin Efendisinin üzerinde yamalı bir elbise vardı. Ama o eski elbiseler içinde bile muhteşemdi. Sanki sırtında atlastan bir elbise varmış gibi güzeldi.

Şehrin üzerine henüz şafak aydınlığı düşmemişti. Herkes derin uykudaydı. Issız sokaklardan iki gölge gibi süzüldüler.

TAİF

Bir Hicaz bahçesi olan Tâif, geçmişte üzerinde yaşananlardan bîzar, başlıyor anlatmaya:

“Ben Mekke’nin güneydoğusunda bir sayfiye şehriyim. O gün olduğu gibi bu günde Dal bastı kirazlarım, ateş topu narlarım, salkım salkım ışıldayan üzümlerimle bir Hicaz bahçesiyim.

Kırlarında kelebeklerin uçuştuğu, bahçelerinde bülbüllerin şakıdığı, her bahar hicaz topraklarını parfüm esintisine çeviren bir güller ülkesiyim.

Miladi 620 yılının soğuk bir kış mevsiminde, rüzgârın dağlarda, tepelerde şiddetle estiği bir gün Güllerin Efendisi, öz evladı gibi sevdiği Zeyd bin Harise ile buraya çıkageldi.

Allah’ın Sevgilisi, boylu poslu, saçları gece karası, yüzü dolgun bir dolunaydı.

Bakışları, karanlık bir odaya ansızın doluveren bir ışıktı.

Güllerin Efendisi bu güller diyarının yabancısı değildi. Anne tarafından akrabaları burada yaşıyordu.

Çocukluk yıllarını bu şehrin yakınlarındaki Beni Sad Yurdu’nda Sütannesi Halime Hatun’un yanında geçirmişti. Yedi yaşındayken bir göz hastalığına yakalandığında dedesi Abdulmuttalib, Onu buranın meşhur doktoru Haris Bin Kelede’ye getirerek tedavi ettirmişti. Pek çok Mekkeli gibi Allah Rasûlü’nün amcası Abbas’ın da Taif’te evi, bağ ve bahçeleri vardı, şehir halkı Abbas’ı yakından tanıyordu.

Allah’ın Rasulü geldiği gün başladı davete. Önüne gelen hemen herkese Allah’ı anlatıyordu. Yolların kavşak noktalarında, çarşı ve pazarlarda duruyor, bıkmadan usanmadan anlatıyordu.

Daha sonra Müslüman olup Hudeybiye’de Rıdvan biatinde Rasulallah’a biat edecek olan Halid el Advâni, o günlerle ilgili anısını anlatırken, “Taif’te, Sakif pazarında asasına dayanmış bir halde, Kur’an okuyan Allah Rasulünden Tarık Suresi’ni dinlediğim o sahne hiç hatırımdan çıkmadı. Ben müşrikken bu sureyi ezberledim, sonra İslam devrinde okudum.” diyecekti.

Allah’ın Rasulü, Taif’in bütün eşrafıyla görüştü. Onları, Allah’ın birliğini kabule, İslam dinine davet etti ve Mekkeli muhaliflerine karşı kendisine destek olmalarını talep etti.

Taif’in de Ebu Cehilleri, Utbeleri, Şeybeleri, Ebu Lehebleri vardı ve bunlar Mekke tecrübesinin farkındaydı. Peygamberimizin gençleri ikna etmesinden ve düzenlerinin bozulmasından endişe ediyorlardı.

Kureyş’i karşılarına almak ve Lât’tan vazgeçmek istemiyorlardı.

Onlara göre kendilerinden olmayan bir yabancının peşine düşmenin hiçbir anlamı yoktu.

Efendimiz, şehrin yöneticilerden Abdiyâlel, Mesut ve Habib adında üç kardeşi İslam’a davet ettiğinde Efendimizi alaya aldılar.

“Şayet Allah Seni peygamber olarak göndermişse ben de Kâbe’nin örtüsünü yırtmış olayım.” dedi biri.

Diğeri, “Allah Senden başka gönderecek birini bulamadı mı?” dedi.

Üçüncüsü, “Vallahi ben seninle konuşmayacağım” dedi. “Şayet sen gerçekten bir peygambersen senin gibi yüce bir kimseyle konuşamam. Yok, eğer değilsen ben bir yalancı ile hiç konuşmam!”

Rahat ve rehavetin şımarttığı Taifliler, Mekkelilerden daha baskın çıkmıştı. Bütün sefih ve ayak takımı toplanıp Allah’ın peygamberini, o meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşini taşlayarak Taif’ten kovdular. Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek, Onu korumaya çalışıyordu. Fakat yine de Güllerin Efendisinin mübarek vücuduna isabet eden taşlar her yanını kanlar içinde bırakmıştı. Atılan taşların acısına tahammül edemeyerek yere çökmek zorunda kalan Allah’ın Rasulünü ve Hazreti Zeyd’i kollarından tutup kaldırıyorlar ve yine taşlamaya devam ediyorlardı. Serseri gençler yoruluncaya kadar vahşetlerini sürdürdüler.

Bu düşmanlık dolu atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına sığınmışlardı ki, birdenbire Cibril-i Emin beliriverdi. Ve eğer izin verilirse, çevredeki şu dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini söyledi. Allah Rasulü çok rencide olduğu bu dakikalarda bile, “Hayır!” dedi. Çok ileride bile olsa, eğer bu insanlardan bazıları imana uyanacaksa, belalara karşı “Hayır!..”

Ve sonra ellerini açıp Rabbine niyazda bulundu:

“Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.

Yâ Erhamerrâhimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin…

Beni kime bırakıyorsun?

Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı?

Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah feza, daha geniştir.

İlahî, Sen razı olasıya kadar Senin affını umarım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.”

Yarın: 10. Bölüm, HİCRANLI TAİF DÖNÜŞÜ

[Harun Tokak] 11.9.2017 [TR724]