Müminde Nur Anlayışı [Dr. Hüseyin Kara]

Esma-i hüsnadan olan Nur; alemleri nurlandıran, istediği simalara, gönüllere ve zihinlere nur yağdıran anlamında, ebced değeri 256 olan bir ism-i ilahidir. Ayrıca Kur’an’da, Nur Suresi bulunmakta ve Nur ayeti de bu surenin içinde yer almaktadır. İnsan hayatında çok önemli bir yer tutan ışık ve aydınlık, Allah’ın Nur isminin bir tecellisidir. Gökteki güneşin ışığından müminin kalbindeki imanın nuruna ve ibadetlerin yüzlerde hasıl ettiği aydınlığa kadar her parıltı bu Nur isminin eseridir.
   
Allah’ın ilk yarattığı varlığın nur olması itibarı ile  büyük bir kıymet ve değere haizdir. Sonrasında yaratılan bütün varlıkların mayasında o nur bulunmaktadır. Bunun için nur kelimesi hem fiziki hem de manevi aydınlığa şamil olması açısından ziyadan daha zengin bir muhtevaya sahiptir. Nurun zıttı karanlık olup Kur’an’da küfrün ve zulmün karanlık tabirleri ile anlatılmasının hikmeti bu olsa gerektir.
   
Bu yazının konusu; kitap ve sünnet açısından müminlerin iman ile elde ettikleri nur sayesinde dünyada, kabirde ve ahirette ne gibi faydalar temin edeceklerine dairdir.
   
Nur Suresi’nin 35. ayeti nurdan bahsettiği için bu sureye Nur Suresi denmiştir. ‘‘Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, tıpkı içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba bir sırça (cam) içinde. O sırça da sanki parlayan incimsi bir yıldız! Bu lamba, ne yanlız doğuya ne de batıya mensup olmayan kutlu, pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur. Bu öyle bereketli bir ağaç ki, neredeyse ateş değmeden de ışık verir. Işığı pırıl pırıldır. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Gerçeği anlamaları için insanlara böyle temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.’’ ( Nur, 24/35)  Nurun hem maddi hem manevi yönlerinin tanıtımının yapıldığı bu ayette Allah görmeyi sağlayan ışık ile hidayetin temin ettiği iman nurunu beraber izah etmektedir. Yani güneşin iman kadar, imanın da güneş kadar nurlu varlıklar olup varlıkların güneşe ihtiyaç duydukları kadar insanların imanın nuruna muhtaç oldukları gerçeğini bizlere hatırlatmaktadır. Görmeyi sağlayan fiziki nurun anlaşılması da anlatılması da manevi olan imanın nuruna göre çok kolaydır.
   
Allah, Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: ‘‘ Allah, iman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa(nura) çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise tağutlar olup onları aydınlıktan karanlıklara götürürler. İşte onlar cehennemlik kimselerdir ki orada ebedi kalacaklardır.’’ ( Bakara.2/257 )  İman nurunun gücü gerçekten bütün karanlıkları izale edecek seviyede ve kalitededir. Bu nura sahip olan insan da her türlü zorlukların üstesinden Allah’ın izni ile gelebilir. ‘‘İman hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden kişi kainata meydan okuyabilir.’’ buyuran Üstad Bediüzzaman Hazretleri aslında tam da bu nurdan bahsetmektedir.(23.Söz)

Allah’ın Nur isminin tecellisi olarak insanın kalbinde hidayet neticesi yanan iman çerağı ile, eşya ve hadiseleri doğru okuma melekesi kazanan mümin, tavır ve davranışlarında daha az hata yapma imkanını elde eder. Öyle ya, ‘‘Allah birine nur vermezse artık onun hiçbir ışığı olamaz.’’ ( Nur. 24/40) İmanın nurundan mahrum olan ve  karanlıkta kalan birinin göremediği gibi, onlar da gerçekleri asla göremeyeceklerdir.
         
Hidayet rehberi olan mukaddes Kur’an’ın bir ismi de Nur’dur. Beşeri, içinde bulunduğu küfür karanlıklarından imanın aydınlığına çıkartan rehber bir kitap olması ile Allah, bir çok ayette Kur’an’dan Nur diye söz etmektedir. ‘‘ Ey insanlar! Şüphesiz size  Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir Nur indirdik’’ ( Nisa. 4/174)  Kur’an’ın nurunu söndürmek isteyenlere asla müsaade etmiyeceğini diğer bir ayette şöyle ilan ediyor.    ‘‘Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise sadece nurunu tam parlatmak ister. Kafirler isterse hoşlanmasınlar.’’ ( Tövbe. 9/32 ) Dolayısıyla, Kur’anlaşabilen ve Kur’an’a talebe olabilen müminler o nurdan istifade eder. Kalp ve kafalarını Kur’an’ın nuruyla tenvir ederler.  Bu nurlanmanın yansımaları müminde dünyada iken görüldüğü gibi kabirde de Kur’an’ın  nurundan istifade etmesiyle devam eder. Hatta mahşerde bile Kur’an’ın şefaatine mazhar olur.
       
Müminler, imanları sayesinde kalplerine yerleşen bu nur ile eşya ve hadiseleri doğru olarak değerlendirme fırsatı elde ederler. Dolayısıyla kalpteki iman ne kadar güçlü ise bakışlar ve kararlar da o kadar isabetli olur. Zira Efendimiz(sav) ‘’Müminin bakışından sakınınız. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.’’ (Tirmizi) buyurmaktadır.  İman nurunun aydınlığında uzaklar yakın, karanlıklar da gündüz olur. Hz. Ömer (ra) hutbede iken kaç yüz mil ötedeki komutan Sariye’ye verdiği sözlü talimat ile harbin kaderini değiştirmiştir, Allah’ın izniyle.
       
Ayrıca; mümindeki imanın nuru ile isimlerinden biri Nur olan Kur’an’ın birbiriyle buluşmasıyla  ortaya çıkan bu kutsi birliktelik sadece dünyanın karanlıklarını aydınlatmakla kalmaz, kabrin karanlıklarını bile aydınlatacak bir güzellik ortaya çıkarır. Zira, Kur’an’a gönlünü açanlara Kur’an bağrını açar. Nurundan samimi olarak istifade etmek isteyen müminleri tenvir eder. Kur’an takva sahiplerine hep vefalı davranır ve yol gösterir.
         
İmanın nuru ile ilmin nurunun bir araya gelmesiyle ise muazzam harikalar meydana gelir. Kitab-ı kebir-i kainatın sırlarını  araştırma esnasında bu nur ile bakıldığında, iki nurun arasında kurulan köprü, bilgiyi yük olmaktan kurtardığı gibi, onu ibadet seviyesine yükseltir. Bilginin edinildiği bu sahada asla karanlık bir bölge kalmaz. Çünkü bilginin kaynağı da Allah’ın Alim ismidir. İster dini ilimler olsun iserse müsbet bilimler, hepsi  Allah’ın Alim isminin tecellileridir. İmam-ı Şafi Hazretleri divanında, başından geçen bir hadiseyi şiir diliyle şöyle anlatmaktadır. Bir ara hafızamdaki gerilemeyi hocam İmam-ı Veki’e arzettim. O da bana, günahlardan uzak durmamı tavsiye etti ve : ‘‘İlim bir nurdur. Allah onu asi kullara vermez.’’ dedi.
       
Mümin, Allah’a iman etmekle elde ettiği bu nuru muhafaza edip geliştirmek için amel-i salih işlemeye devem etmesinin yanısıra, Allah’ın Nur ismini tesbih etmeye de önem vermelidir. Cevşen’in 47. faslı Nur ismini on cümle ile yad etmektedir. Ayrıca sabah ve ikindi namazlarının ardından okunan tesbihatta yer alan Tercüman-ı İsm-i Azam duasında iki yerde Allah’ın Nur ismi zikredilmektedir. Efendimiz’den (sav) rivayet edilen dualar (Me’sürat) içerisinde ‘‘Allah’ım, kalplerimizi ve kabirlerimizi nurlandır.’’ diye başlayan dualardan da anlaşılmaktadır ki mümindeki nuru korumak hem fiili ve hem kavli dualarla mümkün olabilmektedir. Abdest alırken yüzün yıkanması esnasında yapılan duada ise Kur’an’daki bir ayetten yararlanılarak ‘‘Allah’ım! Kıyamet günü sevdiklerinin yüzlerini nurunla aydınlatacağın gibi benim de yüzümü nurlandır.’’ diye okunması da imanın nurunun dünyada iken temin edilmesini sağlayacaktır. ‘‘Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler, orada ebedi kalacaklardır.’’( Al-i İmran, 3/107 ) Mahşerde ise, abdest esnasında yıkanan azalardan yansıyan nurdan Efendimiz (sav) kendi ümmetini onca kalabalık içinde tanıma imkanı bulacaktır. (Hadid,57/12)
       
Geçen asırda Anadolu’da başlayan iman ve Kur’an hizmetlerinin bir NUR hareketi olarak adlandırılması asla tesadüflere kurban edilemeyecek kadar büyük bir tevafuktur. Geçen asrın müceddidi Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin riyasetinde başlayan bu iman ve Kur’an hareketi milyonların imanına vesile olması ve kitapların da Risale-i Nur olarak adlandırılması da isabet olmuştur. Kader-i ilahi; imansızlık girdabında debelenen insanlığı, imanın ve Kur’an’ın nuru ile buluşturmayı murad buyurduğunda, bunun başlangıç noktasını Anadolu olarak kararlaştırdı ve milletimizi de bu Nur projesinde istihdam etti. Bir kısım azınlık ruhlu kişiler, Nur projesine karşı tavır alıp pek çok eziyeti Nur davası mensuplarına reva görseler de nurun yayılmasına mani olamamışlardır.
       
Bu asrın müceddidi olan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin riyasetinde, iman ve Kur’an hizmeti Anadolu’nun sınırlarını aşarak bir dünya hizmeti olma yoluna girmiştir. Çünkü bu nura bütün insanlığın Anadolu insanı kadar ihtiyacı vardır. Bu Hizmet, bir Nur hizmetidir ve bu Nur’a insan olan hiçbir fert kayıtsız kalamaz. O Nur’u duyurmak bizden, Nur’u kalplerde parlatmak ise Allah’tan... 

[Dr. Hüseyin Kara] 20.11.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Hayat bir aksiyondur [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Güney Doğu için ama bütün ülkemiz hatta bütün İslam Dünyası için bir reçete hazırlamış… Cehâlet, fakirlik ve tefrika ile ilgili dertlerimize, çözümler sunmuş. Ama onu tatbik edecek devlet anlayışı olmadığından ciddî olarak ele alınamamış. İşte bu reçetenin son bölümünde “Tembellik zindanına düşmemizin sebebi nedir?” diye sorulan soruya verilen cevabın giriş kısmında şöyle diyor: “Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise bineğidir.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi de diyor ki: “Hayatımızın en önemli, en zarurî hâdisesi aksiyondur. O uğurda pek çok şey kaybetme pahasına da olsa, sürekli aksiyon, sürekli düşünce ile bir kısım sorumluluklar altına girerek, bir kısım problemleri göğüsleyerek âdeta kendi kendimizi mahkûm edip hep hareket etme mecburiyetindeyiz… evet, eğer kendimiz olarak hareket etmezsek, başkalarının  hamle ve aksiyon dalgalarının, düşünce ve plan girdaplarının tesirine girerek onların hareket fasıllarını temsil etme zorunda kalırız.

“Hep hareketsiz kalma, çevremizde olup biten şeylere müdahale etmeme, etrafımızdaki oluşumlara karışmama, suyun içine düşmüş bir buz parçası gibi, kendimize rağmen, kendi kendimizi erimeye salmak demektir. Özümüzün moleküllerini koruyamayacağımız böyle bir erime ise, kendimize ters ve özümüze de zıt her hangi bir tekevvün  ve oluşuma teslim olmak sayılır. Kendi olarak kalmayı plânlayanlar, bütün arzularıyla, istekleriyle, kalbleriyle, vicdanlarıyla, hareket  ve düşünceleriyle onu istemelidirler; zira var olmak için bütünüyle insan özünün gerilimde olması şarttır….  Evet, önce var olmak, sonra da varlığın devamı, insandan kol ister, kanat ister, kalb ister, kafa ister. Bizler yarınki varlığımız için şimdiden kalb ve  kafalarımızı fedâ etmezsek, başkaları, hem de bize hiçbir yararı olmadığı bir zemin ve zamanda gözümüzün içine baka baka onları bizden isteyebilir.”

Evet faaliyet ve hareketten ibaret olan hayat, ŞEVK atına binerek varlık mücadelesi için meydana çıkar.

Aslında Cenab-ı Hak, insanın maddî-manevî donanımı  için pek çok, duygular ve cihazlar vermiştir… Yani beş zâhiri duyuya (görme, işitme, dokunma, koklama, tadalma) karşı, beş tane de bâtînı duygu vermiştir. Bunlar: Şâhika; şevk duygusu… Sâika; sevk, insiyak duygusu. Buna içgüdü diyenler de vardır. Rüya-i sâdıka; gerçek rüyalar… Hiss-i kablelvuku; olay olmadan sezip hissetme, önsezi… Keşf-i sahih; velilerin keşifleri… Mesela, keşfü’l-kubur velileri kabirlerdekilerin durumlarının ne olduğunu Allah’ın izin ve lütfu ile keşfederler. Üstad Hazretleri gibi Hafız Ali Ağabeyimiz de böyle ehl-i keşiflerdendi…

İşte böyle bir potansiyele sahip insanoğlu, bilhassa ehl-i Hizmet insanlar, hayata bilhassa Hizmet için ortaya atıldıkları zaman sekiz tane engelle karşılaşırlar. Üstad Hazretlerinin tesbitiyle, “Himmetiniz şevk atına binip hayat mücadelesi meydanına çıktığı zaman, en evvel şiddetli düşman olan yeise (ümitsizliğe) rast gelir. Kuvve-i mâneviyesini  kırar (moral gücünü bozar)…

Üstad Hazretleri yeis duygusu ile hep mücadele etmiştir. 1911’de Şam’da Emevî Camiinde okuduğu hutbesinin başında da en büyük hastalığımızın ümitsizlik olduğunu ifade etmiştir… Bu duyguyu bizlere sinsice düşmanlarımızın aşılayıp çeşitli yollarla telkin ettiklerini de söylemiş; Yeis, kanser gibi bir hastalıktır. Her türlü ilerleme ve gelişmeye hep ümitsizlik sebeptir” demiştir.

Maalesef  sömürgeciler bizlerin moralimizi bozmak aşk ve şevkimizi kırmak için içimize soktuğu tekerlemelerden birisi de “Gelen mahşer, gün günden beter. Yevmü’l-beter geliyor… Yapacak bir işimiz yok.”   Hatta Abdülhamid döneminde,  Kafkaslardan üç büyük Rus gemisiyle insanlarımız artık kıyametin kopmasına az kaldı diyerek Şam’a hicret etmişler. Saraydan dürbünle bunları gören Sultan Abdülhamid, kendilerine haber gönderip; “Siz serin yaylalardan geliyorsunuz. Şam çok sıcak olur; ben sizleri, Yalova’nın, Konya’nın, Eskişehir’in yaylalarına yerleştireyim, arazi vereyim.” diye tavsiyelerde bulunmuştur.  Onun sözüne güvenerek bir kısmı böylece Anadolu’nun yaylalarında kalmış, bir kısmı da Şam’a gitmiştir.

Beş-altı sene önce Ürdün’ün Amman şehrinde tertiplenen bir sempozyumda bir akademisyen, “İslam dünyasından bir kültür  olarak yeis başlıklı bir tebliğ sunmuştu… Hiç ümitsizlik diye bir kültür mü olur, diyebiliriz ama maalesef  böyle… Ama bu akademisyen meseleyi, geniş ve derince ele aldıktan sonra “Ama ben Türkiye’de Hizmet Hareketinin hizmet ve gayretlerini gördüm; artık bu yanlış anlayışı çürüttüğüne şâhit oldum… Büyük bir ümitle bütün dünyaya açılma gayretleri takdire şayan.” diye bir tesbitte de bulunmuştu.

Şimdi düşünelim, Kafkaslardan Şam’a gelenler 1903’ler yola çıkmışlardı. Üstad Hazretleri de 1911’de ümit hutbesini okumuştu. Aradan yüz seneden fazla vakit geçti; şimdi kim haklı? Hem Hadis-i Şerifte, “Kıyamet kopuyor olsa bile elinizde bir fidan varsa onu hemen dikiniz.” buyrulmuyor mu? Oturup tembel tembel kıyameti beklemenin ne mânası var?

Onun için Üstad Hazretleri “Bu düşman-ı şedide  karşı, ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.’  (Zümer Suresi, 39/53) kılıcını kullanınız.” diyor…

Hem de Hutbe-i Şâmiye’de niçin ümitli olmamız gerektiğinin  sebep ve gerekçelerini de gösteriyor:

1- Hakikatı İslamiyet… Birleştirici bir güce sahip… Hakîki bir medeniyet projesi… Müsbet ve doğru fenlerle donatılmış… Öyle bir mâhiyete sâhip ki, hiçbir kuvvet onu kıramaz…
2- İslamiyetin hakikatı… Medeniyet ve sanatın hakikî üstaddır…  Müslümanlarda da şiddetli bir ihtiyaç, bellerini kıran bir fakirlik var ve işte bunlar hiç susmaz ve kırılmaz…
3- Müslümanlarda geri kalma, fakir olmanın verdiği müthiş bir rekabet hissi de var…
4- İslamiyette, İslâmiyetin telkin ettiği hürriyet duygusu, müstebitlere dalkavukluk ettirmez, zayıf ve biçareleri de ezdirmez.
5- İslâmî izzet… Yüce olan Allah’ın adının ve İslamiyetin yüceliğine uygun cihana duyurulması… Bu zamanda, bu da maddeten terakkî ile mümkündür…

Bütün bunlar geleceğimiz için derin, güçlü ve engin birer ümit kaynaklarıdır… 

[Abdullah Aymaz] 20.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bütün Mesele ‘Virgül’de! [Kadir Gürcan]

Sayın Başbakan’ın Amerika Seferi beklenen ölçüde semereli olmamış anlaşılan. Sanki aynı ligi paylaşıyormuş gibi davranıp “Biz sizin Afganistan’da yaptıklarınıza delil istiyor muyuz?” hazırcevaplığının işe yaramayacağını iktidar dışında herkes biliyor.

Binbir ümitle çıktıkları yolculuktan elleri boş dönünce asabileşip, tansiyonları yükseliyor. Beştepe’den inip, Capitol Hill’e çıkınca rüzgar çarpıyor herhalde. Bir önceki rüzgar da Sayın Cumhurbaşkanı’nı vurmuştu. Ama o işi şansa bırakmadı, 11 Milyar Dolarlık silah anlaşması ile geri döndü. Sayın Başbakan böyle yüklü miktardaki gövde gösterilerine izinli değil.

Saray ve Hükümet’in başkalarının tarihi mağduriyet ve mahrumiyetlerini kendi hesaplarına suiistimal etmeleri yeni değil. Sayın Cumhurbaşkanı, yıllar önce, Fransa-Cezayir arasındaki sürtüşmeyi fırsat bilip araya girince, cevap Cezayir’den gelmişti: “Bizi siyasi emellerine alet etme!” diye. Yarın bir gün Afganistan da benzer bir tepki gösterirse şaşırmayın. Sonra ABD Afganistan’a yeni müdahale etmedi ki? Azizler, şimdiye kadar aklınız neredeydi? Herhalde Sayın Başbakan, Türkiye’de ezberletilenleri yolda unutmuş.

Ayrıca, güpegündüz adamlara gayr-ı ahlaki ve gayr-i kanuni teklifler yapılır mı? Diriliş Ertuğrul dizisini bu kadar çekip uzatınca, herkes kendisini Osmanlı’nın yükseliş döneminde sanıp etrafa esip-gürlüyor. İki nota gönderdiniz, olmadı. Bir tane daha gönderin.

Neden hala stratejik devlet numaralarına yattıklarını anlayan varsa, bir adım öne çıksın. Adam gibi “Gittik. Zarrab’ı istedik vermediler!” deseniz, sonra da yüzsüz oğlan babaları gibi “İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü!” deyip Şark Kurnazlıkları yapsaydınız da olurdu. Kamuoyuna unutturup, sonra bir daha Zarrab için seferler düzenlersiniz. Türkiye’de yapacak fazla iş de kalmadı zaten.

Başbakan’ın şansızlığına bakın ki, Zarrab için gittiği ABD’den daha başka, uluslararası ölçekleri zorlayacak yeni bir suç dosyasıyla döndü. Bir küçük el çantasıyla gitmişti, zorla taşıyabildiği ağır valizi sırtlayıp geldi. Tabii ki bu, hem Saray tarafından hem de ucuz medya mensupları tarafından beceriksizlik olarak okunacak.

Zarrab davasından farklı olarak, bu kez suçluların ABD üst düzey bağlantıları da var. İktidar ve hükümetin uydurduğu suçların uluslararası bir karşılığı yok ama, insan kaçakçılığını herkes biliyor ve ağır suçlardan sayılıyor: Human Trafficking. En az Zarrab’ın Kara Para aklama suçu kadar ağır ve bulaşıcı. Yeni patlayan bu ilişkiler ağı için şimdilik bir noktalı-virgül koyalım. Konuşmak için daha erken. Dış basın 17-24 Aralık hadisesinin dünya gündemine taşınmasından gayet memnun “Türk Hükümeti’nin ABD yetkililerine rüşvet iddiası derinleşiyor!” diye yazıyorlar.

Mesele dünya gündemine taşınınca, Saray’ın moralini düzeltmek, çay bahçelerinde gönül eğleyen, bütün hukuk normlarını alt-üst etmiş, zavallı hukuk camiasına düşüyor. Çok önemli(!) bir tespiti, dirsek temasında oldukları havuz medyası ile paylaşmışlar; “Zarrab dosyası, Türkiye’deki dosya ile virgülüne kadar aynı!” Noktalama işaretleri alem şumul; her yerde kullanılıyor. Onlarca sayfalık iddianameden böylesine bir benzerlik buldukları için kim bilir ne kadar memnun olmuşlardır. İyi de, bu hadisenin uluslararası gündeme taşınacağı zaten söyleniyordu. Bizdeki hukuk katillerinin, hiç noktalama işareti kullanmadan binlerce masumu zindana doldurmalarını dünya bir kaç senedir seyrediyordu.

İş yine 17-25 Aralık günlerinden tekrar başlayacak gibi görünüyor. Elin oğlu, dünya hukuk normlarına uygun olarak Zarrab ve ABD’li yetkililerle çıkar ilişkisine giren devletlileri virgül, nokta, ünlem ve bazen de kod isimlerle gerekli yerlere yerleştirmiş.

Neredeyse beş yıldır, başta Türkiye’ye sonra da dünyaya ucuz yerli diziler seyrettirdiğini zanneden mevcut iktidarın havayı bulandırma gayretleri pek işe yaramamış gibi. “Dediğimiz dedik, çaldığımız düdük! Period.” diye ortalığı velveleye veren Saray senaristlerinin aksine, meğer birileri “Period”, nokta  yerine hep ‘virgül’ kondurmuş.

[Kadir Gürcan] 20.11.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Cezaevindeki bir öğretmenin en büyük korkusu! [Ali Emir Pakkan]

Anadolu’nun bir ilinde öğretmendi.
15 Temmuz’dan sonra
elllerine kelepçe vurup götürdüler!
Ne ile suçlandığını bilmiyordu...
Binlerce mazlum gibi...
Aylarca hapiste kaldı...

Bir gün mahkemeye çıkarıldı...
Ne hırsızlık ne cinayet ne zina!
Hizmetin özel okulunda öğretmenlik yapması suç sayıldı! Tutukluluğuna devam dendi!

Evli ve bir çocuk babasıydı...
Yavrusu hastaydı...
Tedavisi anneye kaldı.
Aile perişandı.

Aylar sonra İkinci duruşmada karar çıkıverdi: Mahkumiyet!
Son sözleri soruldu.
“Ben 2012’den itibaren milli eğitime geçtim. Özel okulda iken çok sayıda bakan ve milletvekilinin çocuğunu da okuttum! Eğer bu okullarda çalıştığım için suçlu isem okulların faaliyetine izin veren ve çocuklarını gönderen saydığım isimler de suçludur! Hani onlar nerede?” dedi!

Hani Yassıada’da, bir kanun tasarısını imzaladığı için suçlanan DP’li vekil, şöyle demişti: “Bu maddeyi imzalamak suçsa tasarıda benimle birlikte imzası bulunan şu, şu vekiller de suçlu!! Onlar neden burada değil?”

O gün Mahkeme Başkanı zalim (Salim) Başol, şu cevabı vermişti: “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor! Ne yapalım?”

Bugün öğretmenin sorusuna cevap yoktu. Hakim sessiz kaldı...

Öğretmen, tekrar hücresine götürüldü...

Hasta çocuğu ve eşi büyük hicran yaşadı!

Geçtiğimiz günlerde annesi, cezaevine gitti... Bin bir zorlukla okuttuğu, öğretmenliği ile gurur duyduğu oğluna sarılamadı... Arada parmaklıklar, kalın duvarlar vardı! Nasıl teselli edeceğini ve ne diyeceğini bilemiyordu! Eşinden ve hala tedavisi süren torunundan haberler verdi...

Öğretmen, metanetliydi, annesini dinledi! Hücresinde nasıl zaman geçirdiğini anlattı. Küçükken hafızlığa başlamış, bitirmemişti. Yeniden Kur'an'ı ezberliyordu. ‘Beni merak etmeyin, Allah büyüktür” dedi!

Annesinin yüreği bir kuş kalbi gibi çarpıyordu. Öğretmen, konuşmayı anasına bir sırrını açarak bitirmek istedi. Endişesi yüzüne ve sesine yansımıştı.
“Ana neden korkuyorum biliyor musun?’ dedi!
Durdu.
Annesi heyecanlandı.
Yavrusu ne diyecekti?
-Neden oğlum? diye fısıldadı!...
“En büyük korkum, dedi öğretmen; ‘Kur’an’ı ezberleyemeden buradan çıkmak!”

Ananın gözünden yaşlar süzüldü...
Demir parmaklıklar açıldı kapandı...

[Ali Emir Pakkan] 20.11.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Hakim Bey [Yavuz Berk Gündüzalp]

HAKİM BEY

Kurtlar ile çakallar,  barıştılar hakim bey
Vurmak için hizmete, yarıştılar hakim bey
Sıra sıra dosyalar, zincirleme davalar
Bylok, kermes, burs dedin, karıştılar hakim bey

Suç(!) olan o kermese, vali geldi hakim bey
İlk pastayı sizinle, vali böldü hakim bey
Melek gibi dediğin, o gariban çaycımız
Attığın o zindanda, bugün öldü hakim bey

Bu gerçekler sizlere, bugün gazel hakim bey
Kitaptaki yasalar, size güzel hakim bey
Çıkartılan yasanın, hükümleri genel de
Uygulanan kanunlar, bize özel hakim bey

Acımadan yuvalar, yıktınız siz hakim bey
Emir alıp kanundan, çıktınız siz hakim bey
On binlerce insanı, hukuksuzca suçlayıp
Kapkaranlık zindana, tıktınız siz hakim bey

Bankadaki hesabım, bir hatırdı hakim bey
Bütün devlet erkânı, hep yatırdı hakim bey
Yasalarla açılan, meşru olan bu banka
Zorbaların eliyle, batırıldı hakim bey

Kurbanları beraber, götürdüydük hakim bey
Sizin koçu kesmeden, yitirdiydik hakim bey
Unuttun mu kurbanın, kesilirken beraber
İki tabak kavurma, bitirdiydik hakim bey

O byloğun ismini, duymadım ben hakim bey
Ne iş yeri, ne banka, soymadım ben hakim bey
Yirmi gündür sizlere, defaatla anlattım
Adam diye saymadın, dinlemedin hakim bey

Ücretsizce üç sene, kurs verdim ben hakim bey
Muhtaçlara fakire, burs verdim ben hakim bey
Anadolu insanı, cahil kalmasın diye
Tüm varımı yoğumu, yere serdim hakim bey

Yıkılan bu neslimi, atamam ben hakim bey
Anadolum batarken, yatamam ben hakim bey
Tekmelerden tokattan, usanıp da haince
İmanımı dünyaya, satamam ben hakim bey

Milletimiz yanarken, gülemem ben hakim bey
Çizgi çekip tarihe, silemem ben hakim bey
Emzik emen yavrular, zindandayken katiyyen
Zalimlerden özür de, dilemem ben hakim bey

Kebap olmuş ciğerim, yanıyorken hakim bey
Sizler sıcacık çorbaya, banıyorken hakim bey
Mutlu musun kedersiz, sımsıcacık yuvanda,
Yavrucaklar hapisde, donuyorken hakim bey

Kapkaranlık zindanlar, çocuk doldu hakim bey
Çocukların sayısı bini buldu hakim bey
Ölen nice masumun, görülmemiş hesabı
Ne yazık ki mahşere, kaldı yine hakim bey

Rabbim bunca zulmü, görüyorsa hakim bey
Pervasızca yüzlerin gülüyorsa hakim bey
Gazabullah yakındır, ihmal etmez Yaradan
O hamile anneler, ölüyorsa hakim bey

Onun emri gökleri, indirmez mi hakim bey
Yüce Arşı Ferşine, bindirmez mi hakim bey
On sekiz bin alemi, döndüren o Yaradan
Bir gecede her şeyi  döndürmez mi hakim bey

O günahsız yavrular, hepsi yetim hakim bey
Neden birden değişti, betin benzin hakim bey
Zalimlere diz çöküp, haksız karar verdiysen
Yüce Hakkın gazabı, daha çetin hakim bey

Rüzgar diner dalgalar çekilince hakim bey
Yaptıkların önüne dökülünce hakim bey
Zulmettiğin insanlar, hepsi gelir gözüne
Azrailin başına dikilince hakim bey

Dünyadaki güneşin batıyorken hakim bey
Kefen giyip sırt üstü yatıyorken hakim bey
Göreceksin dünyanın, o aldatan yüzünü
Atıyorken dostların toprağını hakim bey

Kanunlara nizama, uymadın mı hakim bey
On bin lira maaşla, doymadın mı hakim bey
Bir insanın canına kast edenin vebali
Ebediyyen cehennem, duymadın mı hakim bey

[Yavuz Berk Gündüzalp] 19.11.2017 [https://yavuzberkgunduzalp.wordpress.com]

Asgarî ücrette Çin’den halliceyiz [Semih Ardıç]

Asgarî ücretin 2018’de kaç TL’ye çıkarılacağı henüz belli değil. Hal-i hazırda asgarî geçim indirimi (vergi iadesi/AGİ) ve aile yardımları dahil net asgarî ücret 1.404 TL. İşveren, işçi ve hükûmet masaya oturacak. Aralık sonuna kadar brüt ve net ücret tespit edilecek.

Müzakere masası yaklaştıkça hükûmet, artık aşina olduğumuz ‘olsa dükkân sizin’ beyanlarına sarılmaya başladı. Vermeye gelince cimrilikleri nüksediyor. Vergileri bin küsur odalı Saray veya milyonluk lüks makam arabaları için harcarken ‘itibardan tasarruf edilmiyor. Asgarî ücrete ise para bulunamıyor. Maaşlar artırılamıyor, zira memleketin kaynakları kıt! Bu iki yüzlü siyaseti de adil düzen fetvasıyla vicdanlarında aklıyorlar.

GAZOZ VE LİMONATAYA YÜZDE 10 ÖTV

Vermekte cimri olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), vatandaştan almak bahsinde mâni tanımıyor. Sıkışınca vergiye, akaryakıta, köprüye, otoyola, otobüs biletine, harçlara basıyor zammı.

Üstelik bunu yaparken sesi çıkmayan dar ve orta gelirlinin sırtına binmekten haz duyuyor. Zenginden az, fakirden çok nasıl alınırmış cümle âleme ders veriyor. Elmas, pırlanta, yat ve lüks teknelerde tek kuruş Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yok. 1 Ocak 2018’den itibaren gazoz, enerji içeceği, limonata ve meyve suyundan yüzde 10 Özel Tüketim Vergisi tahsil edilecek. Neyse ki insafa geldiler(!) ve gazozdan lüks vergi oranını son anda yüzde 20’den yüzde 10’a indirdiler.

ASGARÎ ÜCRET BİR SENEDE 75 EURO ERİDİ

Ahval-i umumî böyle iken asgarî ücret yüzde 10 bile artsa ne ifade eder! Daha zam gelmeden döviz kurları ve enflasyon artışı yüzünden maaşlar eridi.

2017 başında 1.404 TL net asgarî ücret, 380 Euro’ya tekabül ediyordu. Bugun ise 305 Euro. Sadece Türk Lirası’ndaki kıymet kaybından mütevellit kayıp 75 Euro. Yüzde 12’yi aşan TL enflasyonu (sokaktaki zamların üçte biri bile değil) ilave olunduğunda refah artışından bahsedilemeyeceği gibi hükûmetin çalışanların alım gücünün mum gibi eridiğini görmesi elzemdir.

EN DÜŞÜK MAAŞTA TÜRKİYE DÖRDÜNCÜ

Yüzde 20’nin altında kalacak her oran kayıpların telafisine imkân vermeyecektir. Asgarî ücretin en düşük olduğu Çin (101 Euro), Bulgaristan (235 Euro) ve Romanya’dan (275 Euro) halliceyiz (308 Euro). Yüz kızartıcı unvandan kurtulmak için yeni zam müzakerelerinde işverenler de hükûmet de samimi tekliflerle masaya oturmalıdır.

Türkiye Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu’nun (TÜRKONFED) tertip ettiği toplantıda bir hanımefendinin, “Asgarî ücret niçin 1.500 lira?” suâline muhatap olan Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin verdiği cevaba bakılırsa böyle bir samimiyet ufukta görünmüyor. O salonda bulunduğuna göre ticaretle iştigal eden hanımefendi, işçisine kaç lira ödediğini bile bilmiyor. Zeybekci, “1.404 TL demek isteniz herhalde.” diyerek bilgi hatasını düzeltme ihtiyacı bile hissetmedi. O kadar işadamının ve kameraların önünde 1.500 TL’nin de kâfi gelmediğini anlatırken de bir ağlamadığı kaldı.

Al birini vur ötekine…

ALMANYA’DA EN DÜŞÜK MAAŞ 1.498 EURO

İşlerine gelince ‘Türkiye’yi kıskanıyor’ hamasetinde hedef tahtasına koydukları Almanya’da asgarî ücretin 1.498 Euro olduğunu ‘ağlama’ faslında Bakan Zeybekci’nin hatırına bile getirmedi. Amerika’dan Kanada’ya, İngiltere’den Arjantin’e dünya ortalaması alınsa o ortalamanın bile altında kalan bir maaşı müdafaa ederseniz haliyle sözleriniz sırıtır, iğreti kalır.

Türkiye’nin aynı kulvarda yer aldığı memleketlerin çok gerisinde kaldığını bile bile, “Asgarî ücret sadece bizde değil her memlekette az.” sözlerinin özrü kabahatinden büyüktür. Zeybekci akabinde, “Asgarî ücret 4 kişilik ailenin geçim ücreti değildir.” ifadelerini kullansa da mevzuyu şöyle kör düğüm yapıyor: “Kaynaklarımız ve imkânlarımız öyle bir noktada olsun ki refah yüksek olsun ama hayatın gerçekleri var. Ülkemizin gerçekleri ve gelirleri var.”

Sözü eğip bükmeyelim. Bunun mânâsı şu: İtibardan tasarruf olmasa da alın terinin karşılığını vermemekte beis yok!

MADEM ELİNİZİ TUTAN YOK, BUYURUN ZAMMA

Zeybekci’nin konuşmasından şu satırları da iktibas ettim ki AKP’nin asgarî ücreti insanî bir seviyeye çıkarmak gibi bir derdi olmadığını artık görelim: “Arkadaşlar, asgarî ücreti kim ödüyor? Siz ödüyorsunuz. Eğer gönlünüze hoş gelecekse, elinizi tutan yok. Şuna prim verdirtmeyin; ‘Onlar ne veriyorsa 5 fazlası benden’ var ya. Cebinden verdiğini mi sanıyorsunuz, bir yere sefere çıktık da ganimet mi temin ettik zannediyorsunuz.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu 7 Haziran 2015 seçiminin arefesinde ‘asgarî ücreti 1.500 TL’ye çıkaracağını’ vaat etmeseydi çalışanlar 1.404 TL’yi en iyi ihtimalle 2019’da görebilecekti.

İŞVERENE 100 TL DESTEĞİ KALKIYOR

Hükûmet, Kılıçdaroğlu’nun verdiği 1.500 lirayı fazla buldu ve 2016 için 1.300 liraya imza attı. Geçen sene de 1.404 lirada mutabık kalındı. Tek şartla. O da işverene 100 TL destek verilecekti. Hükûmet bütçede para kalmadığı için 2018’de bu desteği kesmeye hazırlanıyor. İşverenlerin hem yeni zammı hem de bu maliyeti kabul etme ihtimali sıfıra yakın.

Patronların da AKP’lilerin de içi rahat olsun. Yerli araba masalını şehir şehir anlatmakla vazifelendirilmiş Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nda hükûmeti rahatlatacak formülden fazla ne var!

Hisarcıklıoğlu ile Çalışma Bakanı ne yapıp edip o 100 lirayı da asgarî ücretlinin cebinden almanın formülünü bulacaklardır.

AVRUPA’DA AYLIK ASGARÎ ÜCRET (EURO)

1)Lüksemburg: 1.999
2)İrlanda: 1.563
3)Hollanda: 1.552
4)Belçika: 1.532
5)Almanya: 1.498
6)Fransa: 1.480
7)Büyük Britanya: 1.397
8)İspanya: 825
9)Slovenya: 805
10)Malta: 736
11)Yunanistan: 684
12)Portekiz: 650
13)Estonya: 470
14)Polonya: 453
15)Slovakya: 435
16)Hırvatistan: 433
17)Macaristan: 412
18)Çek Cumhuriyeti: 407
19)Letonya: 380
20)Litvanya: 380
21)Türkiye: 305
22)Romanya: 275
23)Bulgaristan: 235

DİĞER BAZI DEVLETLERDE AYLIK ASGARÎ ÜCRET*

Avustralya: 2.296
Kanada: 1.447
Japonya: 1.200
ABD: 1.064
Güney Kore: 644
Arjantin: 641
Tayvan: 563
Çin: 102

(*)Mukayeseyi kolaylaştırmak maksadıyla aylık asgarî ücret güncel Euro/Dolar paritesi esas alınarak göre Euro olarak gösterilmiştir.

[Semih Ardıç] 20.11.2017 [TR724]

‘Erkam Tufan’la 30 Dakika’nın Kamera Arkası [Erkam Tufan Aytav]

Haziran’dan bu yana ‘30 Dakika’ programını yapıyorum.

Dostlar “Hadi ne duruyorsun yapsana” diye beni ittirmeselerdi açıkça söyleyeyim buna cesaret edemezdim.

Neden mi?

Bir kere ben Youtube’dAn yayın nasıl yapılır bilmiyordum, hayatta yapmışlığım yoktu çünkü.

BugünTV’de ne güzel stüdyoya girdiğimde her şey hazır oluyordu. Işıklar, masa, beyaz ayarlar falan. Yayınımı yapıp elimi kolumu sallayarak çıkıyordum. Şimdi düşünüyorum da ne konformuş!

Cesaret edemeyişimin ikinci sebebi ise, yayına çıkacak adam bulabilecek miyim sorusuydu. Öyle ya, pek çok gazetecinin bile müstear isimlerle yazdıkları bir dönemde ekrana çıkmak kolay bir mesele değildi.

Ancak niyet edip kolları sıvayınca nasıl bir bereket ise bütün kolaylaştırıcı faktörler üzerime üzerime gelmeye başladı.

Bu iş için evvela bir bilgisayar gerekliydi. Allah’tan Türkiye’den çıkarken MacBook’umu yanımda getirmiştim.

Youtube’dan anlayan arkadaşlarımı aradım, bende intikal biraz zayıf olduğu için sağolsunlar “Bilal’e anlatır gibi” anlattılar. Başlarının etlerini yedim diyebilirim.

İyi ama çekimi nasıl yapacaktım?

Etrafımdaki mühendis ve bilişimci arkadaşlar hemen devreye girdiler. Skype diye bir program önerdiler. Denedik gayet iyi oluyordu. Üstelik bizim kelebek dediğimiz şekilde iki, hatta üç pencere açılabiliyordu.

Hadi çekimi yaptık ama çıplak görüntü iyi olmayacaktı. Yayının altına KJ yani spot cümleler yazmamız gerekliydi. TV yayını standardını yakalayalım, dedik.

Montaj işi çıktı karşımıza. Hiç anlamadığım bir konu. Bir baktım, Türkiye’den çıkmak zorunda kalmış pizza dağıtan bir arkadaş, “Abi ben bu işin uzmanıyım yıllarca bu işi yaptım” demez mi!

Hani dedim ya bütün kolaylaştırıcı faktörler üzerime üzerime gelmeye başladı diye. Aynen öyle oldu. Olmaya da devam ediyor.

Benimkisi de acze binaen gelen nimetler gibi. Hani derler ya en zayıf en aciz yaratık elma kurdu; ne aklı var, ne gücü. Allah onu elmanın içinde yaratmış. Benim ki de o hesap işte.

Başlangıçta yayınları bir arkadaşın iş yerinin bir köşesinde yapmaya başladım. Pencerenin kenarına masayı dayadım. Çünkü ışık kuvvetli olmalıydı. Ama hava parçalı bulutlu olduğunda yayın kötü oluyordu.

Bir gün yayına hazırlanırken -hazırlıktan kastım masayı pencerenin kenarına çekmek üstüne kutu koymak onun üstüne de bilgisayarı yerleştirmek- Türkiye’den gelmiş bir esnaf arkadaş beni gördü. ‘Burada mı çekiyorsun programı?’ deyince, ‘Evet’ dedim. ‘Neden pencere kenarı?’ dedi, ben de anlattım.

Sonra beklediğim o soruyu da sordu: Bu iş için sana ne lazım? Gözlerim parladı.

3 tane spot ışık, 1 yeşil perde dedim. Çünkü bir süreden beri aklımda sanal stüdyo vardı. Sağ olsun gerekli olan 200 Euro’yu hemen çıkarıp verdi.

Şükür artık sanal stüdyomuz da olmuştu.

Arkadaşın iş yerinde çekim yapmak zor oluyordu. Arkadan gelip geçenler, sesler falan.

Ben de teşkilatı eve taşıdım. Bir süreden beri yayınları evin salonundan yapıyorum. Hanım şimdilik bir şey demiyor ama ortalığı dağıttığım için kötü kötü baktığını hissedebiliyorum. Bir çıngar çıkmaz inşallah!

Daha iyi nasıl yapabiliriz?

“30 dakika” tam anlamı ile kolektif bir çalışmanın ürünü. Mümkün olduğunca televizyon kalitesinde yayın yapmaya çalışıyoruz. İnanın her gün daha neler yapabiliriz diye dostlarla kafa patlatıyoruz.

Hala çok eksiklerimiz var. Ses ve görüntü kalitesini arttırmamız lazım. Elde olmayan sorunlarla da karşılaşabiliyoruz.

En son Adem Yavuz Arslan ile yaptığım programda belki dikkatinizi çekmiştir. Sunumda beni sürekli hopluyor gördünüz. Aslında hoplayan ben değilim. Kolumu masaya koyduğumda masa yaylanıyor, masa yaylanınca masanın üstündeki karton kutu hareket ediyor, karton kutu hareket edince de çekimi yapan laptop zıplıyor. Sonucunda da siz beni hoplar vaziyette görüyorsunuz.

Bu problemin çözümü konusunda yeni arayışlar içine girdiğimizden emin olabilirsiniz. Bizim AR-GE sıkı çalışıyor.

Bugünler geçtiğinde bunlar hep hoş anılar olarak kalacak eminim.

Dedim ya hala eksiklerimiz var. Kamera gibi, bilgisayar gibi, telsiz yaka mikrofonu gibi… Elimizdeki laptop bu yaynlar için yetmiyor. Daha güçlü bir bilgisayar gerekli. Yeni projelerimiz de var, tabii bunlar imkanlara bağlı. Biz de eksiklerimizi gidermek adına https://www.patreon.com/erkamtufan sitesi üzerinden yardım toplamaya başladık. Ne yapalım başka çare yok. Dünyada da bu işler gördüğüm kadarı ile böyle oluyor.

Neyse bu arka plandan sonra ‘30 Dakika’ programına ait bazı detaylardan bahsedeyim.

Önce gelen tepkiler

Gerek Twitter üzerinden, gerek Youtube yayınının altına gelen yorumlardan pek çok dönüş alıyorum. Youtube yayınının altındaki yorumları filtreli yapma zorumda kaldım. Sadece benim onayladıklarım yayınlanıyor. Çünkü akla hayale gelmeyecek, bugüne kadar hiç duymadığım küfürler yazıyorlar, tehditler ediyorlar. Görebildiğim kadarı ile bunları yazanlar Erdoğanist bir kitle. Kültür ve ahlaki düşüklükleri en belirgin özellikleri. Ben o küfürleri okumaya utanıyorum onlar yazmaya utanmıyorlar.

Yalnız bu kitleye bir müjdem var, bu hakaret, küfür ve tehditlerin hepsini kaydediyorum, dosyalıyorum. Türkiye normalleştiğinde bu kitleye sürprizlerim olacak.

Yer yer havuz medyasında da ‘30 Dakika’ aleyhine yayınlar çıkıyor. Aleyhte de olsa hoşuma gitmiyor değil programların gündem olması. Reklamın iyisi kötüsü olmaz derler ya! Programın etkili olduğunu gösteriyor bu yayınlar.

Hele Cemaat kanalı diyorlar ya, beni en çok eğlendiren de bu. Yahu bu kanal Youtube kanalı. Sahibi de Cemaat değil, bildiğim kadarı ile Universal Tube & Rollform Equipment şirketi. Cemaatle ne ilgisi var! Ama ABD şirketi diye ilişki kurmaya çalışabilir bu paranoyaklar.

Ben kendi çapımda yayın yapıyorum bu kanalda. Ayrıca bu yayınlar Hizmet Hareketini de bağlamaz. Benim üzerimden kimse Hizmet’e fatura çıkarmaya çalışmasın. Sadece beni bağlar. Bu böyle biline.

Gelen tepkiler hep olumsuz değil elbette, o küfürlerden çok daha fazla tebrik ve teşvik dönüşleri alıyorum. Gözyaşları ile izledik diyenler var. Bunlar da elbette benim için ciddi anlamda şevk oluyor.

Kimi izleyenler benim tarzımı Mehmet Ali Birand’a benzetiyorlar. Evet benziyor ne yapayım. Ama bu benim kendi tarzım. Birand’a benzeyeceğim diye özel bir gayretim yok. Sadece yayınlarda değil, günlük konuşmalarımı da benzetenler var.  Ama bu mesleğin bir üstadına benzemekten de rahatsız değilim hani. Şunu da belirteyim rahmetli ile yakın bir dostluğumuz vardı. Yayınlarımdan sonra arar tebrik ve teşvik ederdi. Neyse bu da bir gün denk gelirse başka bir yazının konusu olsun. Üzerimde mutlaka etkisi vardır deyip bu konuyu geçeyim.

Gelelim yayın istatistiklerine

Haziran’dan bu yana 43 yayın yapmışım. Bir süreden beri haftada ikiye çıkardım yayınları. Haftada üç olsun diyenler var. Kolay olmayacak ama, bakalım.

Abone sayısı hızla artıyor, an itibarı ile 5.624 kişi abone. An itibarı ile diyorum çünkü sürekli artıyor. Gönül ister ki bu kadar emekten sonra daha çok kişi abone olsun. O da olur inşallah. Sosyal medyadan dostlar programın reklamını yapıyorlar sağ olsunlar.

Bir de her programdan sonra o yayının önemli yerlerini kesip Twitter’a koyan dostlar var ki, onlara da müteşekkirim. Yayının tamamı bu linkte diye de altına yazarlarsa daha güzel olur.

Peki reyting ne alemde?

Her programı en az 10 bin kişi izliyor. Bu rakam 141.073’e kadar çıktı bugüne kadar. Bu rakamlar Youtube programları için fena değil. Ama çok iyi de değil.

Bugüne kadar en çok izlenen 5 yayını sizlerle paylaşayım

Kamil Maman ile 17/25 Aralık Dosyası
Görüntülenme    141.073
İzlenme süresi     1.538.371 Dakika

Şivan Perwer ile Kürdistan Referandumu
Görüntülenme    79.650
İzlenme süresi    981.972 Dakika

Doç. Dr. Mahmut Akpınar ve Adem Yavuz Arslan ile 15 Temmuz Gerçekleri
Görüntülenme     43.580
İzlenme süresi    602.221 Dakika

Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman ile Erdoğan-Perinçek arasındaki Aşk-ı Memnu
Görüntülenme    39.365
İzlenme süresi    552.056 dakika

Said Sefa ile 15 Temmuz Gerçekleri
Görüntülenme    40.431
İzlenme süresi     574.565 dakika

Bu beş konunun da ortak özelliği Türkiye’de hiçbir kanalda konuşulamayacak konular olması. Bu da bu tür yayınları daha değerli kılıyor.

Bu dört yayın dışında Hayko Bağdat ve Emine Eroğlu ile yaptığım programların da oldukça ilgi gördüğünü söylemek isterim.

İstatistiklere göre ‘30 Dakika’yı izleyenlerin %83’ü erkek, %17’si kadın. Kadınların fazla ilgisini çekmiyor demek!

Peki ülkelere göre izlenme durumu nedir, şimdi ona bakalım.

Neyse laf lafı açtı yazı çok uzadı.

Sizi sıkmayacaksa zaman zaman yine “kamera arkası” yazılarına devam edeceğim.

Önümüzdeki Erkam Tufan’la 30 Dakika’da buluşmak üzere.

[Erkam Tufan Aytav] 20.11.2017 [TR724]

Cemaat bitti sıra ABD’de! [Vehbi Şahin]

Reza Zarrab davası gelecek hafta New York’ta başlıyor.

AKP Genel Başkanı Erdoğan için zor bir süreç…

Davanın varacağı son noktayı erken fark eden Erdoğan, elindeki devlet imkanlarını Zarrab yakalandığı andan itibaren seferber etti.

Davayı, mahkeme safhası başlamadan kapatmak için Amerikan yönetimi nezdinde defalarca girişimde bulundu.

Perde arkasında pazarlık yaptı.

Kamuoyu önünde ABD’yi tehdit etti.

Fakat ciddi bir netice elde edemedi.


VER ZARRAB’I AL RAHİBİ

Buna rağmen yılmadı.

Yeni planlar yaptı.

Zarrab’a karşılık “takas pazarlığı” için Rahip Brunson’u hapse attı.

ABD’ye “Ver Zarrab’ı al rahibi” dedi.

Sonuç yine değişmedi.

Yargı süreci durmadı.

Aksine…

Mahkeme, eski Bakan Zafer Çağlayan hakkında gözaltı kararı verdi.

Bunun üzerine Erdoğan yeni bir hamle yaptı.

İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’nda çalışan bir Türk personeli tutukladı.

Rusya’dan S-400 füzeleri aldığını açıkladı.

“NATO ile ipleri koparırız, İncirlik’i kapatırız” mesajı verdi.

Ciddi bir karşılık bulamadı.

Mahkeme öncesi son kozunu oynadı.

Başbakan Binali Yıldırım’ı Washington’a gönderdi.

Hukuken yönünü çeviremediği davanın seyrini, siyasi müdahaleyle değiştirmeye çalıştı.

Ama başaramadı.

27 Kasım’da jürili ilk duruşması yapılacak olan mahkemede, yeni zanlılar hakkında yeni iddianameler ortaya çıkabilir.

Peki Erdoğan, Zarrab davasında ortaya çıkması muhtemel her türlü bilgi, belge, delil ve iddialara karşı ne yapacak?

Aslında onun oyun planı belli…

Mahkeme Zafer Çağlayan’ın tutuklanmasına hükmettiğinde Erdoğan, “Arkasından pis kokular geliyor” diyerek nasıl bir “strateji” izleyeceğinin sinyalini vermişti.


AYNI NUMARA!

Nedir bu strateji?

Çok basit…

15 yıldır başarılı olan “mağduriyet” algısı üzerine yeni bir kampanya yapmak…

Bu amaca ulaşabilmek için de dört savunma mekanizmasını defalarca tekrarlamak gerekiyor.

1) Şahsına ve hükümetine karşı darbe yapılıyor.

2) Deliller ve belgeler sahte…

3) Savcı ve hakimler iltisaklı ve kötü niyetli…

4) Bu işin arkasında kendilerini devirmek isteyen bir üst akıl var.

17-25 Aralık 2013 tarihinde yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını bu stratejiyle boşa çıkardığını düşünüyor Erdoğan…

Hatırlayalım dört yıl önce ne yaptığını…

1) “Asıl hedef benim” dedi.

2) “AKP hükümetine darbe yapıldı” dedi.

3) “Deliller sahte, dinlemeler montaj” dedi.

4) “Hâkim, savcı ve polisler kumpas kurdu” dedi.

İşlediği suçların faturasını “paralel devlet” ilân ettiği Cemaat’e kesti.

Kendini, partisini ve yol arkadaşlarını akladı.

Ardından…

“Cemaat’i bitiriyorum” naraları ile devleti ayakta tutan kurumları felç etti.

15 Temmuz’dan sonra kendi “paralel” devletini kurdu.


BHARARA’YA YAFTA

Şimdi aynı şablonu kullanmak istiyor.

Hedef tahtasında bu kez Cemaat yerine ABD ve NATO var.

Reza Zarrab davasını açan savcı Bharara ile hâkim Berman var.

Cemaat’i bitirme stratejisiyle ABD’yi dize getireceğine o kadar çok inanıyor olmalı ki benzer “taktik” adımları atmaktan çekinmiyor.

Mesela…

Savcı Bharara ile hâkim Berman’ı Cemaat’le ilişkilendirme gayreti içine giriyor.

Delillerin sahte olduğunu savunuyor.

Kendini “Türkiye Cumhuriyeti” yerine koyuyor, “Devletimizi yıkamayacaksınız” diyor.

Peki başarı şansı var mı?

Bana göre yok…

Neden?

Çünkü “yanlış strateji” ile ortaya çıkan bir hezimeti “doğru taktik adımlar” ile zafere çevirmek mümkün değildir.


HATA ÜSTÜNE HATA

Erdoğan, 17-25 Aralık sürecini “yanlış” okudu.

Cemaat’i bitirmeye çalışarak “yanlış” yaptı.

İki yanlıştan bir doğru çıkmayınca hakikatin üzerini orantısız güç kullanarak yalanla örtmeye çalıştı.

Ama örtemedi.

Hakikat yüzünü Zarrab davasıyla yeniden gösterdi.

Erdoğan’ın hırçınlığı bundan…

Dört yıllık çaba boşa gitti yani…

Üstelik bu kez karşısında Yunus Emre’nin “Dövene elsiz, sövene dilsiz gerek” düsturunu benimsemiş bir Cemaat da yok…

Bakalım anladığı dilden konuşan ABD karşısında Erdoğan ne yapacak?

[Vehbi Şahin] 20.11.2017 [TR724]

Ötme Bülbül Ötme [Saray’da Reza günleri–1] [Selim Gündüz]

Not 1: Bu dizi, AKP Bakanlarının açıklamaları kadar ciddidir. Malzeme gerçek, diyaloglar en az Erdoğan’ın sözleri kadar yalandan uzaktır.

Not 2: Ankara’nın sayın ve acar Başsavcısı Yüksel Kocaman; Bu diziye sakın dava falan açma! Yoksa doğuda görev yaptığın yerde beraber kaldığımız cemaat evlerindeki maklube hatıralarımızı tek tek yazarım. Akşamında kendini Sincan’da bulursun!

***

Yer Beştepe, Tarih: Kasım ortaları, Saat 07.30

Saray’da yeni bir gün başlıyordu. Nöbetçi doktor sabah hapları ve bitki kürleri tepsisiyle D koridorunda ilerliyordu. Sabahtan beri 25 dakikadır Beyefendi’nin yattığı odayı arıyordu. Sabah rutini olmuştu. En az üç kişiden yardım almadan yattığı odayı bulamıyordu. Gerekçe güvenlikti. Kimi zaman oğulları ve karısı da Beyefendi’yi bulamıyordu. Kaldığı yer en yakınlarından saklanıyordu. Her gece farklı katta başka odada yatıyordu.

Nöbetçi doktor nihayet tarif edilen yere vardı. Dev bir büfenin önüydü. Eşyaları inceliyordu ki büfenin hareketiyle irkildi. Büfe gizli kapıyı kamufle etmişti. Başını uzatan güvenlik müdürü Muhsin içeri gelmesini işaret etti.

Önce üzeri arandı. Asıl doktor ilaçları kontrol etti ve teslim aldı. Asıl doktorun bir işi de çeşnicibaşılıktı. Tepsideki altı çeşit bitki üsaresinin her birinden birer kaşık içti. Yutarken de kürleri hazırlayan otçu başdanışmana bir şeyler mırıldandı. O tatmadan kürler kullanılmıyordu. Allah’tan hapları içmek zorunda değildi.

‘EĞİTİM ŞART SAĞLIK ESAS’

Beyefendi dev bir kahvaltı masasında oturuyordu. Saray’da “eğitim şart sağlık esastı.” Beyefendi sağlıklı beslenmeliydi. Saray’ın güney tarafında özel bir tarım alanı kurulmuştu. Çinlilerin tavsiyesiyle Ukrayna’dan 20 bin ton özel tarım toprağı getirilmişti. Tüm sebze ve meyveler orada üretiliyordu. Et ve Süt ürünleri ise seraların güneyindeki ağıllardan elde ediliyordu. Beyefendi’nin mutfağına dışarıdan gıda girişi yasaktı. Yine de sofraya konacak her şey eksi 1. kattaki laboratuvarda kontrol edilirdi. Beyefendi’nin hayatı halkın hayatı demekti. Doktor yanına girince sofradan gözlerini alamadı. O kadar çok çeşit vardı ki Başvekil’in mahdumu “Rulet Erkan” bile her birinden bir çay kaşığı alsa çeşitleri bitiremezdi.

Ama Beyefendi’nin gözü bu ara hep dalıyordu. Rize Korkota çorbasını içmiş bırakmıştı. Başdanışmanlar kahvaltı masasının karşı yanına dizilmişti. Beyefendi çorbasını içerken bayağı yumulmuşlardı ama çorba bitince mecburen durmuşlardı. Beyefendi gözleri uzaklara dalarken kiminin gözü manda kaymağına, kiminin gözü ise Polonya sosisi ile yapılmış omlet’e dalmıştı.

İlk soru Adliye Vekili’nin bağlı olduğu başdanışmana geldi:

– Evet dün ne yaptınız? Adliye Başdanışmanı elindeki Pancon Tomate ekmeğini usulca bırakıp dosyasına uzandı.

– Efendim, dün 51 kişiyi Bylock’tan aldık.

Beyefendi sakince:

– Niye böyle az? Ben her gün minimum 100 demedim mi? Tutuklama furyası kesilirse dışarıdakiler yeniden organize olur.

– Efendim pazartesi 125’le hedefi aştık. Salı 94. Dün 82. 27 kişi de IŞİD’den tutukladık.

NİYE OLAY ÇIKMIYOR?

Beyefendi:

– ‘IŞİD’lileri sadece göz altına alın’ demiştim. Tutuklamaya ne gerek var?

– Efendim bakana dedim ama unuttu herhalde.

– Tutuklayınca sanki memleket bunlarla kaynıyor sanacaklar… Bir de hapishanelerde olay çıkacaktı. O iş ne oldu?

– Adi suçlularla bunları karıştırıp pilot denemeler yaptık. Ama adi suçlular onlarla düşüp kalkmaya başladı. Onlara arka çıkıyor. Geçen, ‘Niye cemaatçilere kaba davranıyorsunuz’ diye gardiyanı tartaklamışlar. Başka bir olay çıkmadı. Sonra  Yargıçları, mahkum ettikleri hükümlülerle aynı koğuşa koyduk orada da henüz bir sonuç yok.

– ….

– Efendim Adalet bakanımız bir hususu soruyordu, yaşlıları ve bebekli anneleri bıraksak diye, çünkü eeee… size bazı eleştiriler geliyormuş? Hatta bizim yazarlar bile…

Beyefendi’nin elmacık kemikleri oynadı, dişleri gıcırdadı:

– (Elini masaya vurarak) Ben size laf anlatamıyorum. O ahmak Bekir’e de defalarca dedim. Kim olursa olsun bize tam taraftar haline gelmeden çıkmak yok. İhbar bile yetmez. Pişmanlık yetmez. Ayrılmak yetmez. Eleştirmek yetmez. Bize yaptıklarını tersten yapacak… Bebekmiş… Bebekse bebek! Büyüyünce ne olacağı belli değil mi, göremiyor musunuz bunu? Kaç defa dedim. Acırsanız acınacak hale düşersiniz.

– Efendim ben de tam sizin gibi düşünüyorum da Bakan Bey bir de dedi ki dünyaya anlatmakta zorlanıyormuşuz. Diğer muhalifleri tahliye edersek bütün dünya bizi takdir edermiş.

– Neydi bir söz vardı. Milletin üstünden sopayı eksik edersen… azarlar. Gezi’de gördünüz. Herkes devletin gücünden korkmalı! Gerisi boş.

Beyefendi ekonomi başdanışmanına döndü:

– Dolar ne oldu gece?

Soru geldiğinde ekonomi başdanışmanı uzak köşede kahvaltıya devam ediyordu. Kaymağa gömdüğü bir yemek kaşığı petek balı ekmeksiz ağzına tıkmıştı ki yakalandı. Yutsam mı çıkarsam mı diye kararsız kaldı. Kaymakla el birliği son bir hamleyle toptan yuttu. Yutmada zorlanınca yüzü kızardı. Bu ağız bu kahvaltıya dar geliyordu. Yemek borusu ise ağız kadar genişlemiyordu.

Beyefendi kafasını sallayarak:

– Ben ne derdindeyim siz ne derdinde…

YENİ DÜNYANIN DOĞUM SANCISI

Başdanışman yutkunup konuştu:

– Efendim gece 3.88’i gördü. Ama Yiğit Bey bu yükselişi “Yeni dünyanın ‘doğum sancısı’na tanıklık ediyoruz” diyerek açıklıyor. “Her yükseldiğinde dönüyor. 3.50 bandına yine döner” diyor. Endişe etmemenizi istiyor.

– Beyefendi’nin öfkeden yüzü kızardı. Gözlerini başdanışmanın gözlerine dikerek:

“……….”

Geçen hafta atanan ekonomi başdanışmanı böyle bir küfrü askerde bile duymamıştı. Kulaklarına kadar kızardı. Yiğit’in aylardır Beyefendi’nin huzuruna çıkamadığını bilmiyordu. Gafil avlanmıştı.

Dış politika başdanışmanı sakinleştirmek için araya girdi:

– Efendim sizinle seyahat eden gazeteciler Katar’da para meselesinin çözüldüğünden bahsetmişlerdi ama…

– Neyi çözüyorsun ya? Biz onlar için kendimizi ortaya attık. Yüz milyonlarca gıda gönderdik. Adam havaalanına karşılamaya gelmedi. Önümüzdeki günlerde bir komisyon kurup neler yapabileceklerini görüşeceklermiş.

Beyefendi sekreteri Hasan’a döndü:

– Binali Amerika’dan döndü mü?

– Evet efendim gece yarısı döndü. Ben ‘lazım olursun çabuk gel’ demiştim. Gelmek üzeredir…

ORGANİK BOTOKS

Nöbetçi doktor dönerken yolunu kaybetmişti. Yanlışlıkla başka bir salona girdi. Kendini Marks & Spencer’in kadın reyonunda sandı. Hanımefendi’nin giyim odası olmalıydı.

Doktorun kazara girdiği salonda hummalı bir çalışma vardı. Hanımefendi’nin giyim hazırlıklarının yapıldığı yerdi. İki üç kadın o gün giyilecek kıyafetleri ayarlıyordu. Farklı tasarımlardan oluşan kreasyonlar sunumu bekliyordu. Bir modaevi, iki modacı ve dört terzi her gün için dört ayrı elbise takımı hazırlıyordu. Hemen yanda ayakkabıların bulunduğu salon vardı. Doktor dikkatlice bakınca bine yakın olabileceğini düşündü. Devrik Tunus diktatörü Bin Ali eşi Leyla’nın 1000 ayakkabısı demek ki abartı değilmiş diye düşündü.

Hanımefendi israfı sevmezdi. Elma kabuklarını sirke yapardı. İşte o yüzden her sabah ambalajladığı saçları için sadece bir kuaför istemişti. Organik botoks için Küba’dan 2 doktor getirilmiş aylarca zemin etüdü yapmış, randıman almışlardı. 3,7 milyonluk özel kürler kullanılmıştı. Hanımefendi tüm kadınları temsil ediyordu. Değerdi. Zemin düzelince makyaj artık yarım saati geçmiyordu. Kazanan halk olmuştu. Hanımefendi halkı ve toplumu eğitmek için daha çok vakte sahip olmuştu. Programa gitmeden son rutin türban oturtma işiydi. Bunda Sidney Opera Binası’ndan esinlenmişlerdi. Çok tutmuş, trend olmuştu. Ama zahmetliydi. Sabah yapıldığında gece yatana kadar dokunulamıyor, bir yere yaslanmıyor, rüzgara çıkılmıyordu. Bu çile de halk içindi.

‘HİÇ MERAK ETME’

Hanımefendi, Reza meselesini ciddiye almıyordu. Arkadaşı Jill Biden “merak etme Emineciğim ben çözerim.” demişti. Bu nedenle içi rahattı. “8. Eğitim İçin Dünya İnovasyon Zirvesi”ne katılıp konuşma yapacaktı. İki gündür hazırlık yapıyordu. Önce zirvede Bilal’i nasıl eğittiğimi anlatayım, demiş ama danışmanlar paniklemiş vazgeçirmişti. Niye itiraz ettiklerini anlamamıştı. Olgunluk gösterip işi profesyonellere bırakmıştı. Akşam metne çalışmış “Post-gerçeklik denilen, kurgulanmış ve propagandist yaklaşımların hüküm sürdüğü bir dünyada…” cümlesi üzerinde uzun uzun düşünmüş kafasının sallamıştı. Sonra ‘ne zıkkımsa’ diyerek devamına geçmişti. Ama sondaki cümleyi anlamıştı: “Yeni keşifler için yeni yerler değil, yeni gözler gerekir”. Kendisi tam da böyle düşünüyordu. Geçen ay kıyafet tasarımcısını değiştirmekte ne kadar haklı olduğunu düşündü. O inovasyonsuz kadın yüzünden giydiği elbiseler koltuk takımına, etekleri mutfak perdesine benzetilmişti. Twitter’da dalga tt’si olmuştu. Metin üzerinde çalıştı uzun tekrarlardan sonra “İnovasyon” sözcüğünü doğru telaffuz etmeyi başardı. Sabah beş-on defa aynanın karşısında tekrarladı. İnovasyonu çok sevmişti. Bundan sonra her konuşmada üç tane olsun diye emretti.

***

Doktor çıldırmak üzereydi. Odasını iPhone’un navigasyonuna etiketlemediğine çok pişmandı! Dolanıp durdukça bir başka güvenlik noktasında tepeden tırnağa aranıyordu. Koridorun öte yanından bir gürültü duydu. Dev bir cisim yaklaşıyordu. Yaklaşınca Binali Bey’in hızla yaklaşan siluetini fark etti. Bu depar ve hızın yanında o meşhur voleybol performansı hiç kalırdı.

Kendi kendine mırıldandı: “Arkadaş ben nasıl bir ortama düştüm!”

Bu arada koridor hoparlörlerinde TRT yapımı milli ve yerli bir parça çalıyordu:

“Ötme bülbül ötme, şen değil bağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Tükendi fitilim, eridi yağım
Dost senin derdinden ben yana yana…”

(Devamı Çarşamba)

[Selim Gündüz] 20.11.2017 [TR724]

Erdoğan o işe başladı mı? [Ahmet Dönmez]

19 Ekim 2010… Çamlıca tepesinde bir kafe… AKP Bursa Milletvekili Hayrettin Çakmak, İran ajanı olduğu öne sürülen dostu Akabe Vakfı Başkanı Hüseyin Avni Yazıcıoğlu’na bir sır veriyor: “Başbakanımız (Erdoğan) ‘Elime fırsat geçtiği gün ben NATO’ya da Avrupa’ya da İsrail’e de ne yapacağımı biliyorum. Bunların analarını s…ğim’ dedi.”

Fazla mı ‘hard’ bir giriş oldu?

Peki.

Bu cümleler, Yazıcıoğlu’nun kendi notlarından alındı ama olsun…

O zaman en baştan alayım.

O sırada masanın etrafında Hüseyin Avni Yazıcıoğlu ve Hayrettin Çakmak’ın yanı sıra AKP Muş Milletvekili Seracettin Karayağız ve onları tanıyan 7 kişi daha vardı. Karayağız, İran konusunda parti politikalarını şöyle izah ediyordu:

“Türkiye, geçmişte İran sınırını ABD, İsrail ve Avrupa’nın bir cephesi haline getirmişti. Ama günümüzde bu sınırın böyle bir cephe olmasına izin vermiyor ve bunda direniyor. Hatta bunun da ötesine geçerek komşu ülkelerle ve İran’la ilişkilerini süratli bir şekilde güçlendiriyor. Ekonomik, siyasal, askeri ilişkiler kuruyor ve bunları da güçlendirmeye çalışıyor.”

Arkasından, ABD’nin muhtemel bir İran saldırısına karşı Malatya Kürecik’e kurmak istediği NATO füze kalkanına sözü getiriyor. Erdoğan’ın bundan rahatsızlığını ifade ettikten sonra “Bu durum, son 8 yılda oluşturulan ilişkilerin (İran’la) tamamını imha edecek bir tuzaktır ve Tayyip Bey bunun farkında” diye ekliyor.

İşte tam bu noktada araya giren AKP’nin Rize kökenli Bursa Milletvekili Çakmak, Erdoğan’ın NATO’nun annesi ile ilgili planlarını açık ediyor.

Peki biz bunları nereden biliyoruz?

Bu konuşmaları bir kâğıda not eden H. A. Yazıcıoğlu, doğru Naser Ghafari’ye ulaştırıyordu. Ghafari kim? İran’ın İstanbul başkonsolosluğunda siyasi ateşe. Aynı zamanda İran Devrim Muhafızları Ordusu/Kudüs Gücü’nün Türkiye sorumlusu.

Yazıcıoğlu’nun hazırlayıp Ghafari’ye ulaştırdığı bu notlar, İstanbul Emniyeti’nin hazırladığı Selam-Tevhid fezlekesine de girmişti.

Şimdi olan bitene bir de bu notlar çerçevesinden bakmakta yarar var. 15 Temmuz darbe girişimi, NATO’cu subayların tasfiyesi, Avrasyacıların zaferi, ABD’deki Zarrab davası nedeniyle Erdoğan’ın verdiği tepkiler, Batı ile bütün bağları koparma girişimleri ve Norveç’teki NATO tatbikatında yaşanan son skandal zinciri üzerinde bir kere daha düşünelim.

NATO ile köprüleri tamamen atmayı hedefleyen sert çıkışlarına bakılırsa Erdoğan, Çakmak’ın bahsettiği o eyleme geçmiş demektir.

‘HENÜZ NATO’YA REST ÇEKECEK GÜCE ULAŞMADIK’

Yine H. Avni Yazıcıoğlu’nun kendi ajandasından bir başka nota daha bakalım. Bu kez tarih 26 Kasım 2010… Yer Ankara Balgat’ta bir kafe (Kuvvetle muhtemel AKP’li Faruk Koca’ya ait olan S’lo Cafe – AD)… AKP Eskişehir Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Murat Mercan, ‘İrancı’ bazı dostları ile sohbet ediyordu. Gündemde 1 hafta önce Lizbon’da yapılmış olan NATO toplantısı vardı. Hatırlanacağı üzere bu toplantı Türkiye açısından son derece gergin geçmişti. ABD, İran’ın tehdit olarak bildirgeye geçmesini istemiş ama Türkiye karşı çıkmıştı. Yine de “Yeni NATO ve Nükleer Savunma Stratejik Konsepti” anlaşmasını imzalamıştı. Nitekim bu anlaşmaya dayanılarak Malatya Kürecik’e füze savunma sistemi kurulacaktı.

İşte Murat Mercan bu toplantıdan bahsederken, “Lizbon’daki imza her şeyin sonu değil. Biz orada konseptin genel kurallarına imza attık. İşleyiş sürecinde müdahaleler olacak, vetolar olacak… Bu durum İran lehine sonuçlar verecek. Tamamen NATO’dan kopmamamız aslında İran ve diğer komşularımız açısından bir faydadır. Ancak şunu da bilmemiz gerekiyor: Türkiye ekonomik olarak, siyasal olarak NATO’ya rest çekecek güce ulaşamadı henüz.” diyordu.

DUGİN: PUTİN, TÜRKİYE’NİN NATO’DAN ÇIKMASINI İSTİYOR

Yani, “O ekonomik ve siyasi güce ulaştığımız anda NATO’ya rest çekeceğiz” demek istiyordu. Benzer bir yetersizlikten şikâyet eden bir diğer ülke de Rusya’ydı. Şubat 2009’da Sabah Gazetesi’nden Ferhat Ünlü’ye bir röportaj veren Prof. Dr. Alexandr Dugin, “Putin, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını istiyor. Fakat bu tür bir olayı tasarlayacak durumda değil. Eğer Rusya daha güçlü olsaydı belki daha fazla etkili olabilirdi” demişti.

Hemen hemen aynı zaman aralığında sarfedilmiş bu sözlerdeki gizli ajandayı, inatçı hazırlığı ve sabırlı bekleyişi görmemek mümkün değil.

Peki ne oldu? Türkiye mi ekonomik ve siyasi olarak yeterince güçlendi yoksa Putin mi ‘bu tür bir olayı tasarlayacak’ hale geldi?

Ekonomik ve siyasi tabloya bakacak olursak Türkiye lehine cümleler kurmak pek mümkün görünmüyor. En azından bu sözlerin sarfedildiği dönemden daha parlak durumda değiliz. Buna mukabil Rusya’nın, ABD seçimlerini uzaktan maniple edebilme türü olayları bile ‘tasarlayabilecek’ hale geldiği ileri sürülüyor. Ve de artık Erdoğan’ın içinde bulunduğu şartlar gereği, puan kaybına tahammülün kalmadığı haftalara, bir golün telafisinin mümkün olmayacağı dakikalara girilmişti. Erdoğan-Ergenekon konsorsiyumunun kurulması ve Zarrab’ın ABD’de tutuklanması ile beraber nihayet o ‘beklenen an’ gelmişti. 15 Temmuz güzel bir ‘tasarım’ oldu mesela…

TSK’yı en iyi bilen isimlerden, güvenlik analisti Emekli Yüzbaşı Metin Gürcan, 15 Temmuz’dan sonra Al-Monitor’a yazdığı “TSK’da büyük tasfiye” başlıklı yazısında şu tespitlerde bulunuyordu: “Atatürkçü, laiklik hassasiyeti yüksek, ABD ve NATO karşıtlığı belirgin, uluslararası sisteme daha bağımsızlıkçı ve Avrasyacı perspektiften bakan bu ekibin, TSK’nın mevcut stratejik kültürünü etkileyeceği muhakkak. İhraç edilen generaller incelendiğinde pek çoğunun Atlantikçi olarak tanımlanabilecek ABD, Avrupa ve NATO ile ilişkilere önem veren kişiler olduğu görülüyor. (…) Dolayısıyla, TSK’nın stratejik kültürünün daha az Atlantikçi ve NATO’cu, daha çok Avrasyacı bir karakter kazanacağını söylemek mümkün.”

‘BAZI YANLIŞLAR VARDIR Kİ ONLARI ANCAK ALÇAKLAR YAPAR’

Açıkçası Erdoğan’ın NATO’nun anası ile ilgili fantezileri pek umurumda değil. Hatta diyebilirim ki canı cehenneme. Burada benim pozisyonum ABD ve NATO müdafiliği de değil. Ama itirazlarım var. Osman Gazi’den bu yana yönü Batı’ya dönük olan bu ülkenin yüzünü, Rus emperyalistleri ile Türkiye’nin başındaki bir grup hırsız istedi diye tersine çeviremezsiniz. Türkiye’yi demokrasi özürlü, hukuk özürlü, insan hakları özürlü, keyfiliğin bir yönetim şekli olduğu, totaliter ve baskıcı rejimler altında yönetilen bir Avrasya ya da Şangay topluluğu üyesi haline getiremezsiniz. Türkiye’yi Tayyip Ağa’nın çiftliği haline getirip ilanihaye bir despotun keyfi ile yönetilecek bir ülkeye dönüştüremezsiniz.

“Bazı yanlışlar vardır ki onları aptallar değil ancak alçaklar yapar.”

[Ahmet Dönmez] 20.11.2017 [TR724]

İktidar savcısının ‘Ben aslında yoğum’ sendromu! [Bülent Ceyhan]

Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ve AKP’li bakanların adının geçtiği ‘17 Aralık’ yolsuzluk soruşturmasının 1 numaralı ismi Reza Zarrab, tutuklandıktan sadece 70 gün sonra, yargı dize getirilerek Metris cezaevinden tahliye edildi. Zarrab’a tahliye yolu açan ve yurt dışına çıkış yasağını kaldıran, 17 Aralık yolsuzluk dosyasını kapatan, soruşturmayı yürüten polisleri tutuklatan kişi savcı Ekrem Aydıner’di.

Zarrab’ı ABD seyahati sırasında güçlü deliller nedeniyle tutuklayan Başsavcı Preet Bharara’nın kendisini hedef alan suçlamaları üzerine Aydıner’den görüş olmak şart olmuştu. Özgür gazetecilerden köşe bucak kaçan savcı Aydıner, bir Cuma namazı sonunda, Zarrab’ın tutuklanması ve verdiği şaibeli karar ile ilgili sorumla karşılaştığında soğuk duş geçirmişti. “Ne münasebet benimle ne alakası var.” diyerek hızla korumalarının yanına gitmişti.

‘İtirafçı olacağı haberini gönderen Zarrab’ı tahliye etti’

Yolsuzluk davasını ortadan kaldırmak ve görev yapan polisleri tutuklama görevi hakkında disiplin soruşturması bulunan savcı Ekrem Aydıner’e düşmüştü. Soruşturma savcısı Celal Kara’ya dosyadan el çektiren Başsavcı Hadi Salihoğlu, “Sorumluluk benim. Böyle uygun gördüm. Savcı Ekrem Aydıner’e güveniyorum” demişti. Aydıner, 17 Aralık dosyasına atandığında Reza Zarrab’ı tutuklamaya sevk kararında imzası olmasına rağmen bir anda örgütsel kumpas olduğunu ileri sürerek zıt işlemler yapmaya başladı. Savcı Celal Kara’ya bir avukat üzerinden haber göndererek “Her şeyi anlatacağını, itiraf edeceğini” söyleyen Zarrab hakkında verilen tahliye kararına itiraz hakkını dahi kullanmadı. Mal varlığı üzerindeki tedbir kararı kalkan Zarrab’a CMK 103. maddedeki yetkisini kullanarak yurt dışına çıkma serbestliği getirmesiyle de adeta hayat öpücüğü verdi. Soruşturmanın asıl savcısı Celal Kara’nın yüzlerce yıl hapis cezası talebiyle hazırlamaya çalıştığı iddianameyi de çöpe attı.

Kirli sicil nasıl temizlendi?

Aydıner’in 17 Aralık dosyasını kapatması karşılığında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından disiplin cezası aldığı soruşturma ortadan kaldırıldı. Sicilini kirleten bu soruşturmanın konusu, yargılanan bir işadamının tuttuğu otelde evli bir kadın adliye memuruyla yaşadıkları maceraları içeriyordu.

Zarrab’ın adliye çevrelerinde konuşulan ‘çuvalla para verdik’ sözleri eğer doğruysa Aydıner verdiği bu kararlar için yüksek miktarda rüşvet almıştı.

Bharara: Zarrab’ın dosyasını şaibeli şekilde kapattı

Savcı Ekrem Aydıner, soruşturmayı yürüten polisleri tutuklatmış ve vazifesini yerine getirmenin rahatlığıyla pasif bir göreve atanmayı istediği sıralarda Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklandığı haberi geldi. ABD’li Başsavcı Preet Bharara, Zarrab’ın kara para aklama, ambargonun ihlali ve rüşvet suçlamalarıyla ilgili çok güçlü suçlamalarla tutuklu bulunduğunu vurguladı. Türkiye’de Zarrab’ı soruşturan tüm polis ve savcıların sürülmesi, tutuklanması ve yargılanmasının ardından, göreve getirilen bir savcının verdiği karara saygı duyamayacaklarının da altını çizdi. Bharara, savcı Ekrem Aydıner’in bürokratları rüşvetle kontrol altında tutan Zarrab’ın dosyasını şaibeli şekilde kapattığını ima etti.

Zarrab ABD’de tutuklanınca: ‘Benimle ne alakası var!’

Tutuklama kararı üzerine dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ilk açıklaması, “Bu zaten ülkemizle alakalı bir konu değildir.” şeklinde oldu. Sonraki süreçte Zarrab’ın defalarca iadesini istemesi, takas önermesi hatta ABD’ye nota çekmesi ise hem ne kadar tedirgin olduğunu hem de ülkemizi ne kadar ilgilendirdiğini gösteriyordu.

Zarrab’ın ABD’de tutuklanması ve Bharara’nın açıklamaları üzerine bir adliye muhabiri olarak savcı Ekrem Aydıner’den görüş almak şart olmuştu. Korumaları üzerinde gönderdiğim görüşme talebi reddediliyordu. Nedeni tabiki daha sonra kapatılan Özgür Düşünce Gazetesi’nde çalışıyor olmamdı. Nihayet İstaanbul Adalet Sarayı 6. bodrum katı mescidinde kılınan Cuma namazı sonrasında yakaladığım Aydıner’e soru sormak mümkün olmuştu.

İki korumasından uzak olduğu sırada, “ABD’li savcı Bharara, sizi töhmet altında bırakan açıklamalar yaptı. Bu iddialar ve Zarrab’ın tutuklanması hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğumda verdiği ilk cevap Erdoğan’ın açıklamasından farklı değildi: “Benimle ne alakası var.’’

‘Benimle ilgili bir şey yok ki neden üzerime alınayım’

Bu cevaba karşılık, “Efendim 17 Aralık dosyasını siz kapattınız. Zarrab hakkındaki yurt dışı yasağını kaldırdınız. Size bir cevap hakkı doğmaz mı?” demem üzerine ise, “Ne münasebet, bizi ilgilendirmez” diyerek hızla uzaklaşarak korumalarına yetişmişti.

ABD mahkemesinde 27 Kasım’da jürili duruşmaya çıkacak olan Reza Zarrab’ın savcılıkla anlaşarak itirafçı olduğu ve 17 Aralık dava dosyasında da geçen delilleri doğrulayacağı belirtiliyor. Vereceği bilgiler yaklaşık 3,5 yıldır cezaevinde tutuklu bulunan polisler, hakimler ve savcıların haklılığını bir kez daha ortaya koyacak.

Tabiki mahkemeye yansıyacak bilgiler sonrası gözler Erdoğan’a ve haksız yere tutuklama kararları veren ve bu dosyayı kapatan Türk yargısına çevrilecek. Reza Zarrab’ı ‘Hayırsever işadamı’ olmaktan çıkarıp, ABD ajanı ve Türkiye’ye komplo düzenleyen bir kişi olarak göstermeye başlayan AKP’li havuz medyasının, yurt dışı yasağını kaldırdığı için savcı Ekrem Aydıner’i de ‘kripto’ suçlamasıyla hedefe koyması ise artık an meselesidir!

[Bülent Ceyhan] 20.11.2017 [TR724]

‘O, öyle biri değil. Gerçekten!’ [Hakan Zafer]

1996 yılında bir televizyon programına, kendisini Allah’ın gönderdiğini, üstelik eli boş gelmediğini, defalarca görüştüğü Allah’ın vahyettiklerinin yer aldığı 68 sayfalık bir kitap ve omuzlarında, tepesinde bir nurdan hale ile geldiğini iddia eden, saçı sakalı ağarmış biri katıldı. Kendisine inanmayan sunucu ve konuğa Allah’ın nurunun tepesi üzerinde nasıl halelendiğini göstermek için programın bir yerinde, “Bu da mı gol değil” dercesine, birkaç fotoğraf çıkarttı. Fotoğrafta görülebilen, ışıktan halka ve çizgilerin tamamen gerçek olduğunu ispatlamaya çalışıyordu.

Şahıs hayatta ve maalesef iddiasını devam ettiriyor. Konu elbette o değil ama bu misali vermek, bir taşla iki kuşu düşürüyor olması açısından bana tutarlı geldi.

Aslında hazret, tepesindeki nur halesini kabul edip hayran kaldığımız takdirde geriye kalan tüm hezeyanlarını da kurnaz bir pazarcı el çabukluğuyla heybemize yüklemek istiyordu.

Hale Etkisi

Hazretin nuru(!), meleklerin başları üzerinde belirdiğine inanılan (elbette İslam’a göre değil), günahsızlığı, hatasızlığı temsil eden halkaya atfen “Halo Effect (hale etkisi)” şeklinde adlandırılan psikoloji teorisini aklıma getiriyor.

1907’de Fredrick Lyman Wells’in bir makalesinde konu hakkında gözlemlerini aktardığı, 1920’de yayınladığı makalede davranışçı Edward Thorndike’ın kavramlaştırdığı hale etkisi, olumlu görünen bir niteliğe ait inançlarımızı, diğer niteliklere yönelik yargılarımıza bulaştırarak kişi hakkındaki olumlu genel kanaatimizin, olumsuz özellikleri olumlu yönde etkilemesidir. Tedbir duvarını yıkabilmesi açısından hüsn-ü zandan farklıdır. Tersi de var. “Horn Effect (boynuz etkisi)” olarak kavramlaştırılır ki olumsuz yargıların bulaştırılmasıdır.

Leyla’nın köyünün sokaklarında gördüğü uyuz bir köpeği bile Leyla aşkıyla perdeleyerek sevebilen Mecnun’un derbederliği gibidir. Sevgi ve ilgilerimizi israf ederek hoşumuza giden özellikler sebebiyle hataları çoğu zaman görmez, gördüğümüz hataların, etkisinde kaldığımız “hale” hürmetine zihnimizde sevaba evirilmesine direnemeyiz. İyi özelliklerin diğerlerini perdelemesi ile karşımızdaki kimseye daha fazla yardımcı olmaya çalışır, onu zorda kabul ettiğimiz bir zamana denk gelirse, yalnız bırakmayalım diye bu kimselerin kötülüklerine dahi sahip çıkar, yüceltiriz.

İlgi Arsızlığı

Etrafındakileri etkileyebildiğini fark eden kimse, daha fazla etkilemeye gayret eder. Bu nedenle sorgulanmamak, hesaptan kaçmak isteyen her düzenbaz bu etkiden yararlanır. Görüntüsü gayet masum ve makul olsun diye uğraşır. Mübarek gözükmek adına taklidin, pejmürdeliğin türlü kılığına girebilir. Gayretli kabul edilmesi için etrafın gözünü, hareket kalabalığına boğabilir. Bilgili algılansın diye gevezeliği sanatlı sanatlı icra edebilir. İtici, kaba davranışlarına takva kamuflajı geçirebilir. Aynı yolun yolcusu kim varsa onlar arasında dâhil olacağı elitler oluşturup, başı kalabalıkken gelen kimseye yük muamelesi yaparken, aynı kişi çaresiz haline denk geldiğinde de Hızır gibi davranabilir.

Sadece kişiler için değil sosyal gruplar için de aynı etki geçerlidir. Bir grup insanla ortak hareket eden bir kimsede görülen iyi davranış veya hal, geriye kalan herkesi de aynı sempatiyle kabullenmemize sebep olabilir. Tersi de pekâlâ mümkün. Mesela, bir din müntesibi, cemaat mensubu kimseye bakışımızı olumlu veya olumsuz genelleme eğilimi gösteririz. Dindarlar için bu durum, aşırı gidildiğinde dinin altında ezilme yollarından biridir. Dinin serbestlerini kendine yasak eden kimselerde yorgunluk olur da kötü birini iyi bilince olmaz mı? Aşırılık, ilgi ve sevgide de sahibini yenik pehlivana çevirir.

Kayıtsız Şartsız Güvenme

Aynı faaliyetlerde bulunduğumuz kimselerin başlarına hale kondurup melekleştirmek, tek bildiğimiz özelliği bizimle aynı sosyal çevrenin üyeliği olan kimselere kayıtsız şartsız güven duymak, bizden olmayan kim varsa en hafif şekliyle mesafeli davranmak, çoğu zaman hayal kırıklığıyla neticelenebilir. Görünürde sizinle aynı iyiliği yapması, teklif ettiğiniz iyiliklerin içinde yer alması bile yer yer yanıltıcı olabilir.

Bizim tevazu, erdem, bilgi gibi esaslı niteliklerden etkilenmediğimiz için değer vermediğimizin kokusunu alırlarsa, değerli olma peşinde koşanları istemeden de olsa riyakâr yapmış oluruz. O kimseyi görmek istediğimiz veya getirdiğimiz yerde hoşumuza giden vasıf bir işe yaramıyorsa, kafasında hale gördüğümüz ‘meleğimiz’ lütfen geldiği yerde kalabilmenin çeşitli yollarını arar. Çoğu zaman bu yol, olmadığı gibi gözükmek, etrafına jestler yapmak, bol hediyeler vermek türünden sempatik olabileceği gibi, dozu ayarlanmış kabalık ve yer yer baskı şeklinde de tezahür edebilir.

Sosyal gruplar bundan fazlasıyla etkilenir. Gariban gözüken, tecrübeli ve bilgili ama geveze olmayan birinin pek tutunma şansı yoktur. Boylu poslu, endamlı, laf ebesi, bazı fiziki özellikleri etkileyici silah olarak kullanan kimselere açılan kapılardan garibanların geçmeye yeltenmeleri çeşitli manevi telkinlerle çabucak durdurulabilir.

‘Sen Melek Göremezsin’

Said Nursi’nin siyasete çektiği ‘euzü’ de böyle okunmalı. Meleği şeytanlaştıran bizden olmama vasfı “Horn Effect (boynuz etkisi)”, şeytanı melekleştiren bizden olması vasfı da “Halo Effect (hale etkisi)” sonucudur.

Kimin başı üzerinde onu günahsız gösteren bir hale görmeye başladıysak, hemen kendimize gelmeli, “sen melek göremezsin” diye kendimizi çimdiklemeliyiz

Abartmadan ve taşırmadan her durum ve şahsı yerinde değerlendirmek, bu sorundan bizi kurtarabilir. Bir kimsenin hoşumuza giden özelliklerini reddetmeksizin, beğenimizin diğer özelliklere bulaşmasını engellemek en kestirme yoldur. Daha genel olarak, bir kimseyi seviyoruz diye ona ait inançları, zihnimizin filtresiz kabulüne direnmeli, anlattığı, kabul edip inandığı her şeyin hakikat olamayacağına ihtimal vermeliyiz.

Bu irrasyonel tutumun etkisinden kurtulmanın, nazarı, temkin ve teenni ile düzeltmek gibi bir çaresi var. “Her geleni Hızır bilme” bizi üstesinden gelemediğimiz sorunlarla baş başa bırakıyorsa, bakış açısı, “her geleni Hızır bilmeme” şeklinde yeniden düzenlenebilir.

Özetle…

“Leyla ile aynı köyde yaşıyor diye” köpek sevilmez.

[Hakan Zafer] 20.11.2017 [TR724]

Vicdanınız kalsın, hukuku uygulayın yeter [Av. Nurullah Albayrak]

‘2017/1350E’. Bu rakamlar, hâkim ve savcı için sadece bir dosya adı iken bazı kişiler için hayat anlamına geliyor. Hâkim için dosyadan ibaret olan bu rakamlar insanlar için gelecektir, umuttur, beklentidir. Baba, anne, çocuk, kardeş, evlat, eş, arkadaş hayatıdır gerçekte olan. Ne yazık ki bu hayatların farkında değildir hâkim ve savcılarımız. Onlar, bu rakamları sadece dosyadan ibaret görür ve düşündükleri de dosyanın bitirilerek arşive gönderilmesidir. Bu arada, yitirilen hayatlar, çekilen ızdıraplar, yaşatılan mağduriyetler ve akıtılan gözyaşlarının hiçbir önemi yoktur.

DOSYA NUMARALARI ADALET BEKLENTİSİ

Yargılanan insanlarla birlikte geride kalan anne, baba, eş, kardeş herkes hakimlerden adalet bekler. Adalet beklentisi içerisinde istedikleri merhamet değil, sadece adil ve insaflı olmalarıdır. İnsaf beklentisi, haktan, adaletten, doğruluktan ayrılmadan yargılama yapılması isteğidir. Anayasanın 138. maddesine göre, hakimler, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Anayasada yer alan bu düzenlemeye göre hakimlerden istenen, merhamet değil, makul olmaları, adil olmaları ve hukuku uygulamalarıdır. Başta kendileri olmak üzere tüm muhataplarını ikna edebilmeleridir. Yoksa, istenen ve beklenen vicdanı olup olmadığı belli olmayan hakimlerden merhamet değildir.

Hamile kadınları yasaları hiçe sayarak tutuklayan, kucağında bebeğiyle masum ve mazlum şekilde insaf bekleyen kadınları çocuklarıyla cezaevine gönderen, çocuklarının ne olacağını düşünme ihtiyacı hissetmeden anne ve babayı birlikte tutuklayan, 80 yaşındaki insanları cezalandırma amacıyla tutsak eden hâkim ve savcılardan vicdan ve merhamet beklenmez. Adalet için değil siyaset için yargılama yapan ve siyasetçiler adına intikam almaya çalışan kişi hâkim olmayacağı gibi bu insanlardan da merhamet beklemek insafsızlık olur.

Mecelle’ye göre düşünceli, kederli, tasalı, uykulu, yorgun ve hatta karnı aç iken sağlıklı değerlendirme yapamayacağı düşüncesiyle karar vermemesi gerektiği belirtilen hâkimin intikam alma amacıyla hareket ettiği bir ortamda vicdandan bahsetmek zaten sadece hayal olurdu.

HÂKİM, HUKUKU UYGULAMAZSA…

Kim nasıl ifade ederse etsin, şu an yapılmaya çalışılan şudur: Başta iktidar partisi mensupları olmak üzere, bir zamanlar herkesin yaptığı davranışlar Cemaat mensupları tarafından yapıldığında suç kabul edilmekte fakat aynı eylemler iktidar mensupları tarafından yapıldığında görülmemektedir. Böylece, bir hukuk değil intikam süreci işletilmektedir.

John Locke tarafından 17. yüzyılda dile getirilen, “Demokratik sivil toplumun en önemli avantajı, yerleşmiş ve herkesin bildiği ve eşit olarak uygulanan hukuku garanti etmesidir. Bu hukuk, herkesçe tanınan, hiç kimseye ayrıcalık tanımayan bir hâkim tarafından uygulanan hukuktur. Bu hâkimin kararları kişilere göre değişmeyecek, aksine zengin için de fakir için de mahkemenin gözünde değerli bir kişi için de pulluk süren köylü için de aynı ve eşit şekilde uygulanan hukuk olacaktır” ilkeleri ne yazık ki 21. yüzyılda başka bir hal alarak, iktidar mensupları tarafından yapıldığında suç olmayan davranışlar iktidar muhalifleri tarafından yapıldığında suç olarak kabul edilmektedir. Bu anlayış da ne yazık ki hukuk beklentisini boşa çıkartmaktadır.

RAHATSIZ YARGIÇLAR ‘DUR’ DEMELİ

Medyaya açıklama yaparak Yargıtay kararını eleştiren ve ‘biz bu kararı uygulamayacağız’ diyen siyasetin savcıları, Twitter hesabından yargı mensuplarını mücadele etmeye çağıran hukukçu müsveddeleri, ‘biz okçular tepesinde mücadele etmeye devam ediyoruz’ diyen ‘cihatçılar’ ve yargı siyasetin köpeğidir sözüne itirazda bulunmayan işbirlikçilerin olduğu yargı sisteminden hukukun uygulanmasını beklemek doğru olmaz. İnsafı olmayanın vicdanı da olmaz adaleti de. Ancak, adaletin kestiği parmak artık acıtıyor. Bu acının devam etmesi adaletin iflası olacaktır. Yargı içinde ki hukukçu müsveddelerinden rahatsız olan gerçek hukukçulara düşen, yaşanan hukuksuzluklara dur diyerek yargının tekrar rayına oturtulması olmalıdır.

Yargı mensuplarına düşen görev bu. Mağduriyet yaşayan insanların da haksızlıklar karşısında boyun eğmeyip, ‘ne kadar çaba sarf edersem edeyim, yaşanılan hukuksuzlukları değiştiremeyeceğim’ düşüncesinden sıyrılarak hukuki mücadeleye yılmadan devam etmeleri gerekir. Umarım ki, yapılacak mücadele ve gerçek hukukçuların hukuksuzluklara dur demesiyle yaşanan ve yaşatılan hukuksuzluklar sona erecektir.

[Av. Nurullah Albayrak] 20.11.2017 [TR724]

Yaşlıların kâbusu, romatizma, kalp, şeker değil; Depresyon [TR724]

Yaşlılıkta en sık görülen ruhsal hastalıklardan biri depresyon. Dünya genelinde yüzde 25 olan 65 yaş üzeri depresyon oranı Türkiye’de yüzde 15 ile 20 arasında değişiyor. Aileler yaşlıların psikolojik destek görmesini lüzumsuz buluyor. Bunun nedeni ebeveynlerin ilgi çekmek için ya da inatlarından böyle davrandığını düşünmeleri. Psikiyatristlere göre ‘bu korkunç bir algı.’

Türkiye’de yeterince ciddiye alınmayan yaşlılıkta depresyonun ana sebepleri yalnızlık ve hastalıklar. Kırsal kesimde saygı kaynağı olan yaşlılık, büyükşehirlerde yüke dönüşüyor. Küçülen çekirdek aile yapısı, maddi sorunlar, kadınların çalışma hayatına girmesi bu yükü artıran nedenlerden. Eş ölümlerinden sonra depresyon daha fazla görülüyor. Çocuklar, eşin boşluğunu kapatamıyorsa yaşlılarda ‘ele ayağa düşme’ sendromu oluşuyor. Bu durum bilinçaltında ölmeyi istemeye kadar gidebiliyor. Uzmanlar bu hali, fiili olmayan intihar olarak tanımlıyor. Öyle ki bu istek sonucu ‘Kalbim dursa da ölsem’ diyen yaşlı beden, ağır bir kalp hastalığına dönüşebiliyor.

Eşin ölümünün ardından yas tutmak normal. Ancak bu üzüntü uzun sürer ya da yakının ölümünden doğan suçluluk duygusu, kişinin kendi ölümünü düşünmesi ve kendini değersiz hissetmesi gibi sonuçlar verirse depresyona dönüşebiliyor. Yas sürecinin ardından iş görememe korkusu, uyku bozukluğu ve kilo kaybı gibi durumlar depresyon habercisi olabilir.

Türkiye’de depresyonun derinleşmemesinin en büyük sebebi ise yaşlıların inançlı olması. İnanç, yaşlıların bu noktada düştüğü bunalıma karşı bir koruyucu. İslâm’ın ‘intihar ederseniz cenazeniz bile yıkanmaz’ hükmü bir nevi kalkan görevi görüyor.

Depresyon nelerden kaynaklanır?

Erken yaşanan eş kayıpları,

Hastalık ve güçten düşme, emeklilik,

Çocukların evden uzaklaşması ve aile bağlarında zayıflama,

Enerjinin azalması, sosyal çevrenin daralması,

Ölümün yaklaşması, anıların sık sık hatırlanması,

Üretkenliğin azalması, maddi endişelerin ortaya çıkması.

Depresyon nasıl anlaşılır?

Devamlı üzüntülü, kederli ve moralsiz olma hali

Hevessizlik ve aşırı isteksizlik

Eskiden zevk aldığı işlere ilgi duymama

Düşüncelerde yavaşlama ve kararsızlıkların artması

Maddi ve sağlık sorunlarında aşırı endişeler

Sık ağlama ve aşırı duygulanmalar

Kendini ümitsiz ve çaresiz hissetmeler

Gelecek beklentisinin kaybolması

Kilo değişiklikleri

Yerinde duramama ve huzursuzluk, uyku bozukluğu

Tıbbi tedavilere uymama ve ölme isteği

Depresyona karşı alınacak tedbirler nelerdir?

Evdeki ilaçları ve silahları yok etmek,

Kendine zarar verebileceği şekilde onu yalnız bırakmamak,

Doktorları ve psikiyatristi ile yakın işbirliği içinde olmak

Gerekirse hastanede yatarak destek vermek.

[TR724] 20.11.2017

İyi ve kötü: Adebayor ve Tudor [Efe Yiğit]

Başakşehir – Galatasaray maçına damga vuran iki isim vardı. Biri Galatasaray’ın teknik patronu Igor Tudor diğeri Başakşehir’in 33 yaşındaki golcüsü Emmanuel Adebayor. Tudor bir kez daha büyük maçların kötü hocası olduğunu gösterdi. Adebayor ise ikinci baharını yaşadığı Türkiye’de golleri sıralamaya devam edeceğinin müjdesini verdi.

TUDOR’A OLAN GÜVENSİZLİK NÜKSETTİ

Igor Tudor, geçtiğimiz sezonun 21. haftasında Galatasaray’ın başına geçtikten sonra Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor ve Başakşehir ile 7 kez karşı karşıya geldi. Özellikle bu sezon Galatasaray ligde fırtına gibi esiyordu. Tudor’a olan güvensizlik, yerini şampiyonluk beklentisine bıraktı. Tribünlerden yükselmesi muhtemel ‘Fatih Terim’ sesleri, Tudor’un başarısıyla sessizliğe büründü. Ligin ilk 8 haftasından 7 galibiyet bir beraberlik çıkaran Galatasaray’ın işleyen çarkları ilk kez Fenerbahçe derbisiyle tekledi.

Tudor’lu Galatasaray geçen sezon sahasında Beşiktaş’a 1-0, deplasmanda Trabzonspor’a 2-0, yine deplasmanda Başakşehir’e 4-0 ve sahasında Fenerbahçe’ye 1-0 yenilmişti. 4 büyük maçta sıfır çeken Tudor’un bu yıl nasıl bir görüntü çizeceği merak konusu olduğundan Fenerbahçe maçı bir başka önem taşıyordu. Bir tarafta fırtına gibi esen Galatasaray diğer tarafta sorunlu Fenerbahçe vardı ama maç sonucunda gülen taraf olmadı. Tudor’un bir büyük maçı daha kazanamamasının yanında, evindeki maçta oyunun kontrolünü Fenerbahçe’ye vermesi büyük tartışma konusuydu.

KÜÇÜK MAÇLARIN BÜYÜK HOCASI

Fenerbahçe maçından sonra gelen Trabzon deplasmanında yine Galatasaray sahadan 2-1 mağlup ayrılıyordu. Ligin dibine demir atmış Gençlerbirliği’ni sahasında 5-1 yenerek Fenerbahçe ve Trabzonspor maçlarında kaybettiği 5 puanı unutturan sarı-kırmızılı ekip için Başakşehir maçı iki açıdan önemliydi. İlki Beşiktaş’ın puan kaybettiği hafta en yakın takipçisini deplasmanda yenip puan farkını 6’ya çıkarmak. İkincisi ise büyüklere karşı kötü giden makus talihini değiştirmekti. Her iki hesap da sahaya yansımadı. Galatasaray tarihi bir hezimet yaşadı. Tudor ise küçük maçların büyük hocası olduğunu gösterdi.

Galatasaray ligde en son kalesinde 5 golü 2009’da Kocaelispor maçında görmüştü. Muslera ise ilk kez kalesinde 5 gol gördü. Ayrıca Tudor’un önemli maçları kazanamama serisi, 7 maça çıktı. Böylece artık Hırvat Hoca’nın kabiliyeti daha fazla sorgulanacak. İki hafta sonraki Beşiktaş maçında da bir hezimet yaşanırsa tribünlerde ‘Fatih Terim’ sesleri yükselecektir.

SÜRPRİZ TRANSFER ADEBAYOR

Maça damga vuran ikinci isim, Başakşehir’in ‘yaşlı kurt’ golcüsü Emmanuel Adebayor’du. Kariyerinde Monaco, Arsenal, Manchester City, Real Madrid ve Tottenham gibi takımlar olan Adebayor, sürpriz bir şekilde 31 Ocak 2017’de Başakşehir formasını giydi. Öncesinde 6 ay kadar kulüpsüz kalmıştı. Futbol yeteneği ve fiziği harikaydı fakat profesyonellikle pek arası yoktu. Ne zaman golleri sıralayıp adı manşetlere çıksa hemen problem çıkarıyordu. Ya alacağı ücrete zam istiyor ya da takım arkadaşlarıyla takışıyordu.

Monaco’da gösterdiği performansla 10 milyon Euro bedelle Arsenal’e transfer olan Adebayor, özellikle takımın yıldızı Henry’nin ayrıldığı 2007-08 sezonunda 36 maçta attığı 24 golle Premier Lig’deki en başarılı sezonunu geçirip ‘Afrika’da Yılın Futbolcusu’ seçildi. Arsenal forması ile 4 sezonunda 105 maçta 46 gol 19 asist, toplamda ise 143 matça 62 gol 21 asist ile oynayan Adebayor 29 milyon Euro’ya Manchester City’ye transfer oldu. City’de ilk sezonunda 26 maçta forma giyip 14 gol atan Adebayor, ikinci sezonunda forvet hattında yaşanan rekabetten dolayı forma şansı bulmakta zorlandı.

SORUNLU YILDIZ

2010-11 sezonunun ikinci devresinde Real Madrid’e satın alma opsiyonu ile kiralandı ve La Liga’da 14 maçta forma giyip 5 gol attı. 2011-12 sezonunda bu kez Tottenham’a kiralanan Adebayor, Premier Lig’de en iyi ikinci sezonunu geçirip, 33 maçta 17 gol istatistiğini yakaladı. Kiralık döneminde gösterdiği performanstan sonra Tottenham, Adebayor’u 6,4 milyon Euro karşılığında kadrosuna kattı. Ancak Tottenham adeta Adebayor’u satın aldığına pişman oldu. 3 sezon boyunca Tottenham formasıyla Premier Lig’de 18 gol atan Adebayor artık iyice gözden düşmüştü.

Ocak 2016’da 6 aylığına Crystal Palace formasını giyen Adebayor, 13 maçta 1 gol attı. Sezonun bitmesiyle Crystal Palace sözleşmesini uzatmazken, 6 ay kulüpsüz kalacağı dönem başladı. Ocak 2017’de ise bonservis bedelsiz olarak Başakşehir kadrosuna katıldı. İlk sezonunda 11 maçta 6 gol atan Adebayor eski günlerine dönüş sinyali veriyordu. Bu sezon oynanan 11 maçta da 7 golle performansını sürdürdü. 33 yaşına rağmen rakiplerine üstünlük sağlayan Adebayor, sadece oyunuyla değil takıma uyumuyla da dikkat çekiyor. Eski, ‘problem adam’ gitmiş yerine Galatasaray’ı tek başına yıkacak şekilde mücadele eden Adebayor gelmiş.

TAKIM OTOBÜSÜNDE SİLAHLI SALDIRI

Aile tarafından Nijerya asıllı olan Adebayor milli takım tercihini doğduğu ülke olan Togo’dan yana kullandı. Afrika’da yılın futbolcusu seçilen ilk Togolu isim oldu. Togo’yu tarihinde ilk kez 2006 Dünya Kupası’na taşıdı. 2010 Afrika Uluslar Kupası’na katılmak için Angola’ya otobüsle geçen Togo Milli Takımı’na ayrılıkçı gerilla örgütünün gerçekleştirdiği saldırıda 3 kişi hayatını kaybederken oyuncular büyük şok yaşamıştı. Togo kupadan çekilirken, takımın yıldızı Adebayor milli formaya veda ettiğini açıkladı. Gerekçesi, saldırıda yaşadığı şok ve Togo Futbol Federasyonu’nun muhtemel saldırılara karşı ciddi tedbir almamasıydı. Takımın yıldızı Adebayor’u ikna etmek bir buçuk yıl sürdü. Federasyon, milli takımın korunması için tüm tedbirleri alacağı sözünü verince Adebayor yeniden milli formayı giydi. Togolu yıldızın milli formayla 80 maçta 31 golü bulunuyor.

[Efe Yiğit] 20.11.2017 [TR724]