İHD’den AİHM Başkanı Spano’ya açık mektup: Sizi biz ağırlayalım

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkez Yönetim Kurulu, Türkiye’ye gelip İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora almaya hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Robert Spano’ya açık mektup yazarak ziyaretin ‘Türkiye’de yaşananların onaylandığı’ algısının güçleneceği endişesi dile getirildi.

KRONOS 02 Eylül 2020 GÜNDEM

ANKARA – İHD, AİHM Başkanı Robert Spano’ya açık bir mektup yazarak, Türkiye’ye yapacağı ziyaretle ilgili endişelerini iletti. Mektupta Spano’nun konuşma yapacağı kurumlar ile resmi görüşmelerde bulunacağı kişiler dikkate alındığında, Türkiye’deki ağır insan hakkı ihlallerinin AİHM nezdinde ‘meşru’ görüleceği endişesi dile getirildi.

İHD’nin mektubun tam metni şöyle:

“Sayın Robert Spano,

Kamuoyuna yansıyan bilgilerden 3-4 Eylül 2020 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret edeceğinizi öğrendik. 3 Eylül 2020 günü İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora alacağınızı, 4 Eylül 2020 günü de Ankara’da Türkiye Adalet Akademisi’nde ders vereceğinizi öğrenmiş bulunuyoruz. Programınızda Türkiye’deki insan hakları ve hukuk alanında çalışan ve özellikle siyasi iktidar uygulamalarını eleştiren sivil kuruluşlarıyla görüşmenin yer almadığı da görülmektedir.

OHAL, KHK’LAR, SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI, AĞIR HAK İHLALLERİ…

Sayın Spano, hatırlatmak isteriz ki Türkiye son beş yıldır Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklanan bir silahlı çatışma ortamı yaşamakta ve bu kapsamda silahlı kuvvetlerini Suriye ve Irak’ta da askeri operasyonlar için kullanmak üzere hazır tutan bir ülkedir. Bunun yanısıra, 15 Temmuz 2016 tarihli askeri darbe kalkışması bastırıldığı halde 20 Temmuz 2016 ile 19 Temmuz 2018 tarihleri arasında kesintisiz olağanüstü hal yaşamış ve bu süreçte ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirilmiş bir ülkedir. Bununla da yetinilmemiş, 7145 Sayılı Kanun’la OHAL’de kullanılacak yetkiler 3 yıllığına uzatılmış olup bu yetkiler halen kullanılmaktadır.

Türkiye’de son yıllarda insan hakları alanındaki kötüleşme başta Avrupa Konseyi organları olmak üzere bağımsız gözlemciler tarafından tespit edilmiştir. Venedik Komisyonu, 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen referandumla değişen Anayasanın yargı bağımsızlığını ne derece tehdit ettiğini ayrıntıları ile açıklamıştır. Yine Venedik Komisyonu, OHAL KHK’lerinin, sokağa çıkma yasaklarının, sulh ceza hakimliği sisteminin, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanmasının, İnternet sansürünün, ifade özgürlüğünü sınırlandıran ceza mevzuatının demokrasi ve insan haklarına ilişkin yarattığı tahribatı raporlarıyla ortaya koymuştur.

Avrupa Konseyi’nin bir diğer insan hakları organı olan Komiserlik makamı da Türkiye’de yükselen otoriterliğin yol açtığı sorunları yakından takip etmektedir. Bir önceki Komiser Nils Muznieks, Türkiye’de insan hakları alanındaki gerilemeyi rapor ve memorandumları ile tarif etmiş, Muznieks’in halefi Dunja Mujatovic de bu sene yayınladığı raporla Türkiye’de yargıya ilişkin sorunları ve insan hakları savunucularının karşı karşıya olduğu baskıyı tüm detayları ile ortaya koymuştur.

“AİHM BU SÜREÇTE GEREKLİ ADIMLARI ATMAMAKLA SUÇLANMAKTADIR”

Sayın Başkan, AİHM bu süreçte gerekli adımları atmamakla suçlanmaktadır. Buna rağmen, Mahkemeniz de Selahattin Demirtaş gibi siyasetçiler, Mehmet Altan ve Şahin Alpay gibi gazeteciler, Osman Kavala gibi sivil toplum aktivistleri ve Alparslan Arslan ve Baş gibi hakimlerin yaptıkları başvurularda OHAL Türkiye’sinin resmini ortaya koymuştur. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş kararları Türkiye hakkında verilen ilk 18. madde kararlarıdır ve Türkiye’de yargının siyasi vesayet altına alınmasının açık örneklerini teşkil etmektedir.

Bu koşullar altında Türkiye’ye yapacağınız ve sadece devlet kurumlarını muhatap alacağınız bir ziyaret, tüm bu olanlara göz yumduğunuz, onay verdiğiniz anlamına gelebilecektir. Bu durum, ziyaretiniz kapsamında konuşma yapacağınız kurumlar düşünüldüğünde daha da vahim bir hal almaktadır.

“İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ OHAL KHK’LARIYLA YÜZLERCE ÖĞRETİM ELEMANINI İHRAÇ ETTİ”

Türkiye’deki üniversiteler 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kurulan YÖK’ün denetimi altındadır. Türkiye’deki üniversitelerin bilimsel ve idari özerkliği bulunmamaktadır. Son OHAL döneminde yapılan değişiklikler ile artık üniversite rektörlerini üniversite öğretim üyelerinin seçmesine bile gerek kalmadan doğrudan doğruya yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı atamaktadır. Kaldı ki fahri doktora alacağınızı öğrendiğimiz İstanbul Üniversitesi OHAL KHK’larıyla yüzlerce öğretim elemanını ihraç etmiş adeta OHAL’in sembolü haline gelmiş kurumlardan biridir.

“4200’Ü AŞKIN HAKİM VE SAVCI İHRAÇ EDİLDİ”

Sayın Başkan, ders vereceğiniz Türkiye Adalet Akademisi’nde karşınızda genç hâkim ve savcılar bulacaksınız. OHAL döneminde 2016-2018 yılları arasında ve 7145 sayılı kanunla yapılan düzenleme ile hâlen devam edecek şekilde 4200ü aşkın hâkim ve savcı meslekten çıkarılmış ve aynı dönemde 8000’den fazla yeni hâkim ve savcı mesleğe başlatılmıştır. Binlerce hakim ve savcının şikayetleri halen yargı makamları önünde karar beklemektedir. Bu durum görev yapan hâkim ve savcıların %45’inin meslekte görev yaptığı sürenin üç yıl veya daha az olduğuna işaret etmektedir.

“TÜRKİYE SADECE SİYASİ İKTİDARDAN MÜTEŞEKKİL DEĞİLDİR”

Sayın Başkan, tüm bu olumsuzluklara karşın Türkiyeli yetkililerle iletişimi devam ettirme iradesini anlıyoruz. Ne var ki, Türkiye sadece siyasi iktidardan müteşekkil değildir. Mahkemenizin önünde bir yanda hak ihlalcisi olduğu iddia edilen siyasi iktidar, bir yanda ise hak ihlallerinin mağduru olan insanlar vardır. Türkiye’nin tüm olumsuzluklara rağmen insan hakları alanında çok gelişmiş ve dinamik bir sivil toplum örgütlenmesi mevcuttur. Türkiye’ye yapacağınız ziyaretin gerçekten faydalı olması için hükümet yetkililerinin yanında geniş hak ihlali mağdurlarının sesini duyuracak sivil toplum örgütlerini dinlemeniz hayati bir önem taşımaktadır. Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesinden çekilmenin tartışıldığı bu günlerde buna karşı Sözleşmeyi savunan kadın örgütleri, gözaltında kaybedilen çocuklarını arayan ve gösteri hakları yasaklanan Cumartesi Anneleri, 7249 sayılı kanunla çoklu baroyu düzenleyen ve savunma hakkına aykırı düzenlemeler içeren yasaya karşı çıkan Baroları, adalet ve hak savunuculuğu yapan ve bu uğurda hapishanelere atılan ve açlık grevi yapan avukatların derneklerini örnek olarak verebiliriz. Bu amaçla, kamuya ve medyaya açık bir ortamda sivil toplum örgütlerinin sorularını cevaplayacağınız bir toplantıyı örgütlemek için geç olmadığını düşünüyoruz.

“SİZİ BİZ AĞIRLAYALIM”

AİHM’in hükümete destek verdiği ve yaptıklarını onayladığı imgesini de yok edecek böyle bir toplantıya Türkiye’nin en geniş ve köklü insan hakları örgütü olma sıfatıyla İnsan Hakları Derneği olarak ev sahipliği yapmaktan onur duyacaktır. Davetimizin olumlu cevap bulması umuduyla size esenlikler dileriz.

İHD
Merkez Yönetim Kurulu”

[Kronos.News] 2.9.2020

Özgürüz sanıyorlardı [Başak Yüce]

1 Eylül 1939'da Almanya sabaha karşı Polonya'yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı başladı. 81 yıl sonra bugün Nazi rejimini, Hitler'i ve İkinci Dünya Savaşı'nı anlama çabasını sürdürüyoruz. Nazileri destekleyen sıradan insanların bu rejimi nasıl gördüğüne ilişkin ortaya çıkan yeni belgeler ve yeniden yorumlanan eski metinler ışığındaki ortak yorum şu: Özgürüz sanıyorlardı.

BAŞAK YÜCE 01 Eylül 2020 YORUM

Son birkaç yıldır kendimi hep aynı tür kitapları karıştırırken buluyorum. İnsan doğasının iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de meyilli olduğu ve bir demagogun elinde, bir demagogun diliyle kötücüllüğe teslim olmanın ne kadar kolay olabileceğini anlatıyorlar. Bu konuda İngilizcede birden bu kadar çok (çoğu kırmızı kapaklı) kitap çıkması aslında şaşırtıcı değil, bugünü anlamlandırmak için tarihteki demagoglara ve kitlelerin onlara cevaplarına bakmak aydınlatıcı yollardan biri. Bu kitapların coğrafyası da çoğunlukla Holokost’un ve soykırım(lar)ın coğrafyaları. Geçtiğimiz aylarda Jessica Stern’in My War Criminal adlı kitabını ve Radovan Karadziç’in korku söylemini kullanarak halkı nasıl komşunun komşuyu öldürebileceği bir noktaya sürükleyebildiğini yazmıştım. İlk olarak 1955’te yayımlanan ama bu yıl tekrar basılan Milton Mayer’ın They Thought They Were Free (Özgür Olduklarını Sanıyorlardı) adlı kitabı da Stern’in deyimiyle kobranın nasıl deliğinden çıktığını anlama çabasında yeni bir durak. Coğrafya Nazizmin coğrafyası ve tarih 1933-1945 arası, yani Holokost’a giden, varan ve tarihin bittiği yıllar.

İçinden geçtiğimiz süreçte dünyanın pek çok yerinde popülizmin yükselişi benzer bir sonuç doğuruyor ve çoğumuz kobranın başını çıkardığı ya da tamamen kontrolden çıktığı ülkelerde yaşıyoruz. Pandemi ile iyice belirginleşen, üstelik normalleşen, popüler deyişle bir “yeni normal” bu. Normalleşen kötülüğün, ya da Hannah Arendt’in deyimiyle sıradanlaşan kötülüğün, öznelerini anlamaya çalışmak ve bunu sosyal bilimlerin imkanlarıyla yapmak kayda değer bir çaba bugün. Bunu farklı perspektiflerden yapmaya çalışan birkaç kitaptan bahsedeceğim Mayer’in kitabının yanında.

Aynı zamanda gazeteci olan Alman Yahudisi Mayer, 1938’de Hitler’den söyleşi talebinde bulunmuş, elbette başarılı olamamış. Ama Amerika’dan bunun için Almanya’ya gittiğinde halkı gözlemleme ve onlarla söyleşi yapma şansı olmuş. Mayer, yazdığı önsözde şunu fark ettiğini söylüyor: Nazizm’i anlamak için Hitler’den çok sıradan insanlara soru sormak gerekiyordu. Tespiti ise ürpertici: Nazizm bir kitle hareketiydi, şeytanlaşmış birkaç kişinin çaresiz milyonlar üzerindeki tiranlığı değil.

Buz gibi bir cümle bu, buz gibi bir gerçek ya da. Elbette halkların çaresiz olduğunu ya da “halkların aslında hep iyi” olduğunu düşünmeyi yeğler, hatta böyle romantize edebiliriz yaşananları. Ama buz gibi gerçek bir kez daha şu cümlelerle dökülüyor Mayer’in kaleminden, 1954’te: “Uluslar meşe ağaçlarından ve taştan değil insandan yapılmıştır ve insanlar nasılsa uluslar da öyle olacaktır.”

‘İŞİN NEREYE VARACAĞINI HAYAL BİLE EDEMEZDİM’

Yazarın konuştuğu 10 Alman, ismini değiştirerek Kronenberg adını verdiği küçük bir üniversite şehrinde yaşıyorlar, şehir yavaş yavaş dönüyor Nazism’e, kendilerini de böyle tanımlayan “küçük insanların” şehri, bundan şikayetçi de sayılmazlar, kendi temsillerini ulusla sosyalist işçi partisinde görmeleri ve “onlar için iyi olan bizim için de iyidir” sloganına bağlanmaları “küçüklüklerinden” şikayetçi olmayan insanlar için şaşırtıcı da sayılmaz pek. Mayer şunu belirtiyor, imparator da führer de bu “küçüklük” bilincini isterler. Kitabın başında da on sıradan insanın rol aldığı ve Holokost’a giden taşları yavaş yavaş döşeyen küçük insan eylemleri sıralanıyor. Mayer konuştuğu Almanlardan çoğunun Nazism’i bizim tanımladığımız gibi tanımlamadığını, neye dönüşeceğini kestiremediğini yazıyor: “İşsizlik sorununu çözeceğiz dediler, çözdüler de. Ama işin nereye varacağını hayal bile edemezdim. Kimse edemezdi.”

“İki gerçek vardı”, diyor yazar, ve “bu iki gerçek birbiriyle çelişkili değildi”: Naziler mutlu, Nazi olmayanlar mutsuzdu. Dünyanın geri kalanı ülkenin gerçeğini bu mutsuz kesimden öğrenir ve Nazizm’i böylece tanımlarken, ülkelerinin dışına çıkmayan, tek gerçekleri nasyonal sosyalizm olan halka göre başka bir tanımı vardı bu kavramın. Mayer’in konuştuğu Almanlar toplama kamplarında çalışan kimseyi tanımadıklarını söylüyorlar. Yazarın gözlemine göre diktatörlük halkın işine de geliyor bir açıdan, zaten düşünmek istemeyen bu insanlar düşünmek zorunda kalmıyorlar, onlar için düşünenler var. Faşizme giden her adım o kadar küçük ki, faşizme varıldığında fark edilmiyor bile.

Mayer’in kitabı aslında bu kitaptan beş yıl önce Adorno öncülüğünde yazılan ve Freudcu bir okumayla otoriter kişiliği anlamaya çalışan, (bir yandan da eleştirilen) “Otoriter Kişilik” analizinin de bir yansıması. Öte yandan başlangıçta Mayer’i yönlendiren Adorno’nun, daha sonra kitaba mesafeli yaklaştığı biliniyor.

ANLAMA ÇABASININ DEĞERİ

Mayer’in kitabı sıradan insanlara odaklanıyor. Ancak rejimin nasıl yükselebildiğini anlamak için şüphesiz kendi başına yeterli değil. Ancak bu tanıklık son dönemde yayımlanan başka çalışmalarla birlikte okunduğunda daha net bir resim çıkabiliyor karşımıza. Örneğin Kavgam‘ı yorumlayan kitaplar.

2017 yılında Hitler’in Kavgam kitabı, Almanya’da 1946’dan sonra ilk kez tekrar basıldı. Etrafında bir metinle birlikte basılan kitap, on dokuzuncu yüzyılın en tehlikeli kitabı olması dışında yazımına ilişkin de eleştiriler aldı. Buna göre görüş birliği kitabın çok kötü olduğu, orijinal olmadığı, jargon dolu olduğu, son derece sıkıcı olduğuydu. Bu kitabı yazan biri nasıl olup da bir hareketin başında yer alabilmişti. Albrecht Koschorke’nin On Hitler’s Mein Kampf (Hitler’in Mein Kampf’ı Üzerine) adlı çalışması bu kötü kitabın aslında bir fanatik strateji barındırdığını ortaya koyuyor. Kitaptaki en önemli vurgu fanatizmin sağladığı “imkanlar”, buna göre Kavgam tam olarak bu imkanları sunuyor. Savaştan mağlup çıkmış bir halka onurunu yeniden kazanma ve büyüklük vaadinde bulunuyor, içi boş sözlerin etki gücünü gösteriyor. En önemlisi –daha önce Karadzic örneğinde de bahsettiğim gibi– düşüncelerin değil, dilin gücünü kullanıyor.

Peter Fritzsche’nin yazdığı Hitler’s First Hundred Years (Hitler’in İlk Yüz Günü) ise bu etkinin sağlamlaşmaya başladığı ilk döneme, Nazi rejiminin ilk üç ayına odaklanıyor. Buna göre iki taktik uyguluyor Naziler, biri sıradan Almanları korkutmak, diğeri yeni bir dönem vaat etmek. Bu süreç çok önemli çünkü muhalif seslerin bastırıldığı, Nazizm’in Weimar Cumhuriyeti’ne halkın büyük çoğunluğu tarafından tercih edildiği dönem oluyor. Sonuç: savaş sonrası derinden bölünmüş bir toplum Nazi ideolojisi etrafında toplanıyor. Bu dönemi halkın dilinden de yansıtmaya çalışıyor kitap. Örneğin bir edebiyat öğretmeni defterine şunları yazmış: “Zscheishler’in fırınında beş kadın iyi günler dedi, iki kadınsa Hitler selamı verdi.” Halkın içinden bu tür gözlemlerle ayakta kalmaya çalışan bir demokrasinin birkaç ay içinde nasıl soykırımcı bir diktatörlüğe dönüşebildiğini anlatıyor kitap.

Ros Rosenbaum’un Explaining Hitler (Hitler’i Açıklamak) kitabı ise diktatörü açıklamanın zor olduğunu savunan “survival myth”ten yola çıkıyor, kuramlar ve anlatıların yarattığı belirsizlik arasında gerçek bir portreye ulaşmak, onun hangi aşamada milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş bir diktatöre dönüştüğünü tespit etmek yazara göre evet zor ama imkânsız değil. Üstelik bu mitin büyütülmesi Hitler’in bir efsaneye dönüşmesine de zemin hazırlıyor ve, bugün de örneklerinin göründüğü nedenlerle, bu çok tehlikeli. Diğer bir deyişle açıklama ve anlama çabasındaki her metin çok değerli. Açıklamanın ve anlamanın affetmek değil, benzer eğilimlerin önüne geçmek demek olacağı vurgusu son dönemde bu konuya kafa yoran pek çok araştırmacı tarafından dile getiriliyor.

Benzer bir anlama çabası da Brendan Simms’in Hitler: A Global Biography (Hitler: Bir Küresel Biyografi) adlı kitabı. Simms de Rosenbaum gibi bu miti bozmaya çalışanlardan biri. Onun perspektifi diktatörü dış politika açısından da değerlendiriyor. Ona göre Hitler’in başından beri en önemli stratejik düşmanı Sovyetler Birliği’nden çok Anglo-Amerika olarak tanımlanabilir. Ünlü tarihçinin yazdığı biyografi yeni bir Hitler yorumu olarak değerlendiriliyor. Yeni yorumlar, değişen perspektiflerle ve elbette ortaya yeni çıkan belgeler ışığında şekilleniyor. Howard Blum’un Night of the Assassins (Suikastçılar Gecesi) adlı kitabı da bu çerçevede değerlendirilebilir. 1943’te Franklin Roosevelt, Winston Churchill ve Joseph Stalin’in Tahran’da yaptığı gizli bir görüşmeyi Nazi rejiminin öğrenmesinin ardından, savaşın seyrini değiştirmek için Hitler’in bu liderleri öldürmek amacıyla yaptığı planın ve bu planın nasıl önlendiğinin detaylarını inceliyor.

Bugüne kadar yüz binin üzerinde yayın yapılmış Naziler ve Hitler konusunda. Son dönemde bu çalışmalar oldukça arttı ve görünür oldu. Yukarıda bahsettiğim metinler sadece benim bu yeni bir kütüphane oluşturan metinler arasından seçtiklerim. Çünkü dünyanın başına çöken, yeniden güçlenen otoriter rejimlerin kara bulutunu anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok…

Yazıda Bahsedilen Kitaplar:

Milton Mayer. They Thought They Were Free. University of Chicago Press.
Albrecht Koschorke. On Hitler’s Mein Kampf. The Poetics of National Socialism. The MIT Press.
Peter Fritzsche. Hitler’s First Hundred Days. Basic Books.
Ron Rosenbaum. The Search of the Origins of His Evil. Da Capo Press.
Brendan Simms. Hitler: A Global Biography. Basic Books.
Howard Blum. Night of the Assassins. Harper Collins.

[Başak Yüce] [Kronos.News] 2.9.2020

Adalet yürüyüşü başlatan KHK’lı Cemal Yıldırım: Soykırım yapıyorlar, teslim olmayacağız!

İstanbul’dan Ankara’ya adalet yürüyüşü başlatan KHK mağduru Cemal Yıldırım, ne yaparlarsa yapsınlar hakkını aramaktan vazgeçmeyeceğini ve teslim olmayacağını söyledi.
BOLD – Ankara’da ‘İşimizi geri istiyoruz” eylemi yapan KHK’lı Cemal Yıldırım, bu eyleme bir süre ara verip bugün iki destekçisiyle birlikte İstanbul’dan Ankara’ya adalet yürüyüşü başlattı. Kadıköy Meydanı’ndan başlatılması engellenen yürüyüşün basın açıklamasına HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve KHK’lılar katıldı.

Dört yıldır adalet aradıklarını söyleyen Cemal Yıldırım, “KHK sadece bir işten çıkarma konusu değildir. KHK, ailelerimizle birlikte bizlerin soykırıma uğratılmasıdır. İşsiz aşsız bırakıldık. KHK en doğal insani, vatandaşlık haklarımızın engellenmesidir. KHK insanların sürgüne gönderilmesi demektir. 100 arkadaşımızın intihar etmesi demektir. 538 insanın farklı şekillerde ölmesi demektir. KHK 21. yüzyılda soykırımdır” dedi.

Hak aramanın her türlü yasaklandığını ve yürüyüşün engellenmek istendiğini söyleyen Yıldırım “Şunu çok iyi bilsinler. Soykırım yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. KHK’lar zulümdür, teslim olmayız” ifadelerini kullandı.

Yüksel direnişçileri Nuriye Gülmen, Nazan Bozkurt, Melek Çetinkaya, Alev Şahin, Mahmut Konuk, Mehmet Dersulu’nun tutuklandığını hatırlatan Yıldırım şöyle devam etti: “İçeri de atsanız işkence de yapsanız ne yaparsanız yapın işimizi istemekten vazgeçmeyeceğiz.”

Cemal Yıldırım, 22 Kasım 2016 tarihinde Maliye Bakanlığı Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğünden 677 sayılı KHK ile ihraç edilen Cemal Yıldırım, Ankara Sakarya Caddesinde 4 yıldır “İşimi Geri İstiyorum” eylemleri yapıyordu.

GERGERLİOĞLU: BU TOPLUM ZULME SESSİZ KALAN BİR TOPLUM OLDU

Cemal Yıldırım’ı desteklemeye gelen HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da bir açıklama yaptı. Gergerlioğlu:

“Bugün üç arkadaşımız bir yola çıkıyor. Cemal Yıldırım tek başına direnen bir adam. Bugün işlerinden atılan, sonra yurt dışına çıkışı yasaklanan sonrasında da her türlü vatandaşlık hakları ellerinden alınanlar için bir mücadele var! Türkiye’de bir Nazi Almanyası soykırımı yaşanıyor! Haluk Savaş gibi vatan sevdalısı hukuk sevdalısı birini “terörist” ilan edip kanser ettiler! Haluk Savaş ne diyordu? KHKlar bu ülkenin ayağına değil kafasına sıkılmış bir kurşundur diyordu! Bu üç insan çok önemli bir sebeple Ankara’ya yürümek istiyor! KHK’la’r Anayasaya aykırıdır. Ben Mecliste her konuşmamda söylüyorum! Yeri süresi ve içeriği açısından Anayasaya uygun olması gereken KHK’lar yüz binlerce insanı en basit tabirle biçmiştir! Anayasayı çiğneyen uygulamalara bugün sessiz çıkmazsanız yarın aynısını yaşarsınız! Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın demeyin! Kocaeli Darıcada gencecik öğretmen işinden attılar yetmedi, cezaevine attılar yetmedi sonra hayatını kaybetti! Böyle vahşet nerede var? 4 yıldır depresyonda olan insanlar var! Tüm toplum bilsin zulme sessiz kalan bir toplum oldu! Tüm kamuoyu bilsin KHKlılar susmayacak!”

2.9.2020 [Bold Medya]

Uşşaki tarikatının lideri çocuk istismarı iddiasıyla tutuklandı

Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah’ın bir müridinin 12 yaşındaki kızına cinsel istismardan tutuklandığı ve Nurullah’ın tutuklanması üzerine müritlerinin çocuğun babasını darp ettiği öğrenildi.

Odatv’nin haberine göre, 12 yaşındaki kızın babasının şikayeti üzerine jandarma ekipleri, Sakarya’nın Akyazı ilçesinin Kuzuluk mahallesinde bulunan ‘dergaha’ geldi. Görgü tanıkları, jandarmanın ardından birkaç kişinin daha geldiğini yaşanan tartışmanın ardından tarikat mensuplarının Jandarmaların yanından bir adama saldırdığını belirtti. Görgü tanıkları, jandarmanın biber gazı dahi kullanmasına rağmen, müritlerin saldırısını güçlükle durdurabildiklerini söyledi. Yaşanan arbedenin ardından Fatih Nurullah jandarma tarafından gözaltına alındı.

Nurullah’ın gözaltına alınmasının ardından soruşturmayı yürüten Akyazı Cumhuriyet Savcısı, cinsel istismara maruz bırakılan çocuğun ifadesine başvurdu. Çocuk İzleme Merkezi, uzmanların eşliğinde alınan ifadede, çocuk yaşadıklarını ayrıntılarıyla anlattı.

İstismara maruz bırakılan çocuk, “dergahta” 10 yaşında bir çocuğun daha olduğunu belirterek söz konusu çocuğun da benzer şekilde istismara maruz bırakıldığını söyledi.

AİLEYİ TEHDİT EDİYORLAR

Perşembe akşam gözaltına alınan Fatih Nurullah, Pazartesi mahkemeye çıkarıldı. Mahkeme, Nurullah’ın tutuklanmasına karar verdi.

Dava dosyasında Y.A.’nın ifadesinin haricinde Fatih Nurullah’ın Y.A.’nın babasıyla yaptığı ve yaşananları kısmen de olsa itiraf ettiği telefon görüşmesine ait ses kaydının olduğu da öğrenildi.

Y.A.’nın ailesinin can güvenliklerinden endişeli ve çaresiz oldukları söylenirken, tarikat ‘müritleri’nin aileyi, çocuğun ifadesini değiştirmesi için ölümle tehdit ettiği söyleniyor.

‘‘VAKTİ SAATİ VAR HER ŞEYİN. TAYYİP BEY ‘BEKLEYİN’ DEDİ’’

Fatih Nurullah son olarak müritlerine “devletin kontrol mekanizmaları içerisinde olmaları” yönünde çağrı yapmasıyla gündeme gelmişti. Tarikatın lideri olan Fatih Nurullah adlı kişi, tarikatın Nurani TV adlı Youtube kanalında kendisine yöneltilen “Sarık veya cübbe giymek, resmî işlerimizde engel oluşturuyorsa nasıl bir yol izlemeliyiz?” sorusuna yanıt verirken “Devletin kontrol mekanizmalarında olalım” ifadesini kullanmıştı. Nurullah, “Hele İslami devlet olsun; en güzel sarığı biz saracağız, en güzel cübbeleri biz giyeceğiz. Vakti saati var her şeyin. Mesela başörtü meselesi çözüldü değil mi? Ayasofya mayasofya, Tayyip Bey ‘bekleyin’ dedi. Ayasofya açıldı…. Devletin kontrol mekanizmalarında olalım. Çünkü ne idüğü belirsizler karar mekanizmalarına geçince Müslümanlar sıkıntı çekiyor” diye konuşmuştu.

2.9.2020 [TR724]

Gasp edilen Zaman Gazetesi binasına taşınan mahkemeler adalet dağıtacak!

Önce kayyım atanan ve 15 Temmuz sonrası da kapatılan Zaman Gazetesi’nin ‘gasp’ edilen Yenibosna’daki merkez binası, 1 Eylül’de başlayan yeni adli yılla beraber İstanbul Bakırköy Adliyesi ek binası olarak çalışmaya başladı.

Bakırköy Adliyesi Hukuk Mahkemeleri’ne çevirilen 6 katlı gazete binasında, Tüketici Mahkemeleri, Sulh Hukuk Mahkemeleri, Fikri Sinai Hukuk Mahkemeleri, Aile Mahkemeleri ve Asliye Hukuk Mahkemeleri yer aldı. Binada bulunan 5. kat Cumhuriyet Başsavcılığı’na çevrildi. Binanın 6 katı ise yemekhane oldu.

Binaya ayrıca Banka ve PTT şubesi de getirildi.

Gazetenin merkez binasının çatısına daha önce de  ‘Bakırköy Adliyesi Ek Bina‘ tabelası asılmıştı.

İstanbul Barosu 31 Ağustos tarihinde üyelerine binayla ilgili bu mesajı gönderdi.

Bina için dava açılmıştı

Belçika merkezli Cascade Investment NV adlı şirkete ait olan bina için Dünya Bankası’na bağlı Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi’nde (ICSID) dava açılmıştı.

ICSID’ın resmi sitesinde yer alan bilgiye göre, Cascade isimli Belçikalı şirket, Zaman Gazetesi binasının sahibi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin hissedarı olduğunu ve bu şirkete Türkiye’nin el koyduğunu ileri sürmüştü. Belçikalı Cascade Investment, 2015 yılı başlarında Zaman Gazetesi’nin binaları ve matbaalarının sahibi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin hisselerini satın almıştı.

2.9.2020 [TR724]

15 Temmuz öncesi Hulusi Akar Pentagon’a bu mesajı vermiş: ‘Böyle devam ederse ordu müdahale eder’

15 Temmuz sürecinin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Nisan 2016’da Washington Askeri Ataşesi aracılığıyla Pentagon’a, Anayasa ihlalleri devam ederse TSK’nın duruma müdahale edeceğini ilettiği ortaya çıktı.

Nordic Monitor sitesinin haberine göre, dönemin Genelkurmay Başdanışmanı Orhan Yıkılkan’ın mahkemede anlattığı olaya göre Amerikan Savunma Bakanı Ash Carter’ın temsilcisi “AKP, Türkiye’yi Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin değerlerinden ve Batı’dan uzaklaştırıyor. TSK’nın bu konuda tavrı ne olacak” sorusunu yöneltti.

Akar’ı temsilen Washington’da bulunan Tuğgeneral Yavuz Çelik’in bu soruya “Orgeneral Hulusi Akar da TSK da Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin en temel değerlerine bağlıdır. Mevcut iktidarın ülkeyi, Cumhuriyetin değerlerinden uzaklaştırmasından da rahatsızlık duymaktadır. Eğer bu durum daha da ileriye götürülür, anayasadaki laiklik hukukunun üstünlüğü temel ilkeleri ihlal edilirse başında Orgeneral Hulusi Akar olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri bu duruma müsaade etmez ve müdahale eder” şeklinde cevap verdi.

Albay Yıkılkan ayrıca Tuğgeneral Hakan Çelik’in Nisan 2016’daki bu görüşme öncesi Genelkurmay Karargahında Akar ile baş başa görüştüğünü ve Akar’ın bilgisi dışında böyle bir açıklama yapması durumunda bir gün bile görevinde kalamayacağını ilave etti.

Yıkılkan Amerikalıların darbe girişimini Cemaat’in yaptığına neden inanmadığını da şöyle ifade etti:

Şimdi Dunford geliyor (Amerikan Gen. Kur Bşk, diyorsun ki bunu FETÖ yaptı bilmem ne.Ya senin temsilcin TSK müdahale edecek diye Dunford’a söylemedi mi 3 ay önce?Söyledi. Sen ne dersen de. İnanır mı, FETÖ yaptı diye? Yav inanmaz. Dünya inanmaz. Niye inansın? Önceden güvence verdin, niye inansın? Mümkün değil inanması.”

Açıkladığı görüşmeyi Akar’a rapor ettiğini belirten başdanışman Akar mahkeme gelseydi kendisine “Komutanım hani ben size şunu söyledim mi? Bunlar onaysız olur mu?” sorusunu soracağını söyledi.

Haberin orijinal haline ulaşmak için tıklayın

2.9.2020 [TR724]

Müdürler endişeli: Okullarda yeterli pandemi tedbiri almak imkânsız! [İlker Doğan]

‘Normalleşme’ adımlarıyla birlikte önlemlerin gevşetilmesi sonrası pandemi hızla yayıldı. Günlük vaka sayısı son bir haftadır ortalama 1.500’ün üzerinde. 1 Eylül’deki vaka sayısı 1.572 olarak açıklandı. 10 gün öncesine kadar 18-20 civarında seyreden günlük ölüm sayısı 28 Ağustos’ta 36’ya fırladı. 29 Ağustos’ta 39, sonraki gün 42, 31 Ağustos’ta 44 ve dün 47 kişi virüs nedeniyle hayatını kaybetti.

21 EYLÜL’DE YÜZYÜZE EĞİTİM ZOR

Milyonlarca veli ve öğrencinin gözü kulağı milli eğitim ve sağlık bakanlıklarında. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, televizyon ekranlarında ‘toz pembe’ bir tablo çiziyor. Eğitim Sen’in önceki gün yaptığı açıklamaya göre, uzaktan telafi eğitimleri ile başlayan yeni eğitim öğretim yılının ilk gününde 133 okulda koronavirüs vakası görüldü. Böylece salgının görüldüğü okul sayısı 307’ye yükseldi. Gelişmeler yüz yüze eğitimin planlandığı gibi 21 Eylül’de başlamasının mümkün olmadığını gösteriyor.

ÖĞRETMENLER BİHABER!

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a göre okullar yüz yüze eğitime hazır! Selçuk, 21 Eylül’de yüz yüze eğitim başlayacakmış gibi hazırlıklarının sürdüğünü anlatıyor. Ancak gerçekte durum hiç de öyle değil. Okul yöneticileri okullarda afiş asmak dışında hiçbir somut adımın atılmadığını anlatıyor. Edinilen bilgilere göre eğitimin nasıl yapılacağı konusunda bu güne kadar kendilerine gelen tek bir resmi yazı bile yok! Bir okul müdürü, “Biz de normal vatandaşlar gibi Ziya Selçuk’u televizyondan izliyoruz. Milli Eğitim Müdürlerine, müdür yardımcılarına sorduğumuz hiç bir soruya cevap alamıyoruz. Öylece bekliyoruz,” diyor.

DEZENFEKTAN MASRAFIMIZ GÜNLÜK 1.500 TL!

Bir başka okul müdürü ise Milli Eğitim’in almayı planladığı önlemlerin kendilerine yükleyeceği maddi masrafa dikkat çekiyor: “Eğitim seminerinde de ilçe milli eğitim müdürüne sorduk, cevap alamadık. Her sınıfı dezenfektan konulacak diyorlar. En ucuz dezenfektanın litresi 20 lira. Her sınıfa koyduğumuz bir şişe dezenfektan o gün bitecek. 40 sınıfım var. Sadece sınıflar için günlük 40 litre (1,500 TL) dezenfektan harcayacağım. Dezenfektan verecek misiniz diyoruz, cevap yok!”

TEMİZLİK ELEMANI YETERSİZ

“Her teneffüste detaylı temizlik ve dezenfektan yapılacağı söyleniyor. 45 sınıfımız var. Dört koridorumun uzunluğu 100 metre. Benim ise iki temizlikçim var. Bütçe ayıracak mısınız diyoruz, ‘hayır’ diyorlar. Peki ben iki temizlikçiyle her teneffüs ortak alanların tamamını nasıl dezenfekte edeceğim diyorum, cevap yok!”

O KADAR MASKEYİ NEREDEN ALACAĞIZ?

“Her gün her öğrenciye maske dağıtılacağı söyleniyor. Biz de televizyondan duyuyoruz bunları. Peki maskeleri kim dağıtacak? En ucuz maske 50 kuruş. Benim 1.400 öğrencim var. Günlük 700 lira maske masrafım olacak. Bölünmüş eğitim bile yapılsa günlük 300 liradan fazla maske masrafımız olacak. Aylık sadece dezenfektan ve maskelerin bize maliyeti 30-35 bin lira olacak! Biz bu kadar parayı nereden bulacağız?!”

TATİL MODUNDA BEKLİYORUZ

“Çocukların ateşinin sınıflarda ölçüleceği söyleniyor. Kim yapacak bunu? Öğretmen… Peki ben her öğretmene bir ateş ölçer mi alacağım? En ucuz ateş ölçer 150 liradan başlıyor. Toplantıda bunu da sorduk yetkililere… ‘Bize ateş ölçer gönderecek misiniz’ dedik. ‘Bakacağız’ dediler. Bekliyoruz. Ne olacağını hiç kimse bilmiyor. Tatil modundayız.”

[İlker Doğan] 2.9.2020 [TR724]

Gide gide bir söğüde [Yusuf Ziya Ünal]

Dikiz aynasından yolcuyla göz göze geliyoruz. Sarı saçlı bir genç kız. Bir şeyler söylüyor. “İngilizce bilmiyorum,” diyorum İngilizce olarak. “Yaptığın iş dil öğrenmek için çok uygun, şanslısın,” diyor. “Pek işe yaradığını söyleyemem” diyorum, “yalnızca kısa konuşmalar oluyor.”

“Nerelisin?” diyor sonra. “Nereli miyim?” diyorum aval aval. Aklıma bir yer adı gelmiyor. Susuyorum, yolcuyu unutuyorum. Sahi ben nereliyim şimdi? Benim de bir memleketim bir yurdum olmalı öyle değil mi?

Sonra kendimi kaçış rampamda buluyorum, hatırlama oyunumda. Gidiyoruz. Köyden çıkmışız. Ayağımızda kara lastikler, sırtımızda azık çıkını, yanımızda birkaç buzağı ve inek. Yaşları sekiz ila on iki arasında değişen, kızlı erkekli dört beş çocuğuz. İnek güdeceğiz. Bir saat kadar yürüyüp dereler-tepeler, pınarlar-çınarlar geçeceğiz. Yol boyunca yanımızdan-yöremizden dağ kuşları havalanacak. Şansımız yaver giderse keklik ötüşleri duyacağız, belki de kartalların göğü yırtan kanat seslerini.

Bilenler bilmeyenlere, karşı tepeleri yahut koyakları gösterip bilgiç bilgiç; şurası Tavşan Mekkesi, burası Suuçtuğun, orası Dedebeleni diyecek. Belki aramızdan biri Ayağında Kundura’yı, olmazsa İpek Mendil Dane Dane’yi, yahut Oy On Beşli On Beşli’yi söylüyordur. Amma hepimiz illa Gide Gide Bir Söğüde Dayanacağımızı biliyoruzdur. Onun boyanacağımız dalları olduğundan haberimiz yok fakat dağlar kadar güvendiklerimiz var henüz.

Ama benim çocuklarımın kimseleri yok şimdi. Güvendikleri dağlar çoktan ellerinde kalmış. Boynu bükükler ve sahipsiz. Kırılmayı öğrenmişler, bir başlarına yaşamayı, kimselerden bir şey beklememeyi. Köklerinden sökülmüş birer fidan gibi rüzgârın önünde sürükleniyorlar. Benim, köyümün dağlarına inek otlatmaya gittiğim yaşlarda onların bindiği plastik bot, çıktığı belirsiz yol…

Acaba neredeler şimdi? O bitmek bilmeyen yürüyüşü bitirebildiler mi? Nehrin kıyısına…

Korkuyorum. Yüreğim hep ağzımda. İrtibatımız kopalı saatler olmuş. Karanlık, kapkaranlık bir tünele, ejderhanın ağzına girer gibi girmişler. Ya ölüleri ya dirileri çıkacak, ya özgürlüğe kavuşacaklar ya… Ya… Ötesini söylemeye dilim varmıyor. Kalbimde bir sıkışma, bir sızlama. Yüreğimi çıktığı yere döndüremezsem ortasından çat edecek…

Yürüyüş kolunun en önünde ufak bir aksilikte herkesi bırakıp kaçmaya hazır kaçakçı vardır. Peşinde anaç bir kartal halini alıp uçurumlara dalmaya hazır eşim. Onun bitişiğinde ürkek adımları, yuvalarından fırlamış gözleriyle kızım, narinim. Oğlum, kara gözlüm; kafilenin arkasında sağlam adımlarla yürüyor, belki de kendisini bir dizi kahramanı zannediyor. ailenin tüm yükünü omuzlarında hissediyordur on beşinde. Kardeşinin çantasını da sırtlanmıştır belki, kıyamamıştır ona. Aslan parçası…

Çantalarında birer kat kıyafetten başka ne var acaba? Böyle bir yola çıkarken yanına ne alır ki insan?

Evine götürdüğüm genç kız, benden cevap alamayınca köşesine çekilip telefonuna eğilmiş. Kıza da ayıp ettim ya, yapacak bir şey yok. Kaçış rampam işe yarayacak galiba. Yüreciğim yavaş yavaş yerine dönecek sanki. Her ne kadar çoğu kimse hatırlamayı bir azap olarak düşünse de, hatırlayışlar iyi geliyor bana. Düşünmekten kaçtığım şeyleri onlarla sarıp sarmalayınca üstüme bir iyimserlik damlıyor. Ardıma bakıp oralarda tutunacak bir dal aramak işe yarıyor. Ama her seferinde anıları bohçaladığım bohça bir yerlerinden yırtılıp bir şekilde kaçtığım şeylerin içine döküyor beni. Dönüp bir kere daha bakıyorum.

Bozkırın ortasında, içindeki birkaç hendekten su çıkan geniş bir çayırlıktayız. Beni anıların kucağına çağıran bu çayırlığın kıyısındaki kocaman bir salkım söğüt. İpek gibi saçları var, ışıl ışıl. Güneşlerde yıkanmış, dağ rüzgârlarında kurutulmuş. Yapraklarını söğüt serçeleri havalandırmış. Yeşil dalları kıpraştıkça yüzünü ortaya çıkaran gülümsemesi, beribenzer güzelleri çatlatır.

Azık çıkınımızı onun kırılmış bir dalına asmışız. İçinde haşlanmış yumurta, belki patates. Küflü peynir, katık, zeytin, soğan pürçüğü ve illa yufka. Avarlarımızın domates biberleri henüz dökmemiş. İsli çaydanlık hep yanımızda. Refakatinde, ağızları illaki kırılmış bir iki çay bardağı. Keşikle içeceğiz.

Yola çıkmadan önce uzun pazarlıklar yapmıştık. Kızım ufarak peluşlarından birini alacaktı çantasına, oğlum çakı. Yolda vahşi hayvanlar yahut haydutlar saldırırsa annesini ve kardeşini koruyacakmış. Jandarmaya yakalanma ihtimalini konuşamamıştık onlarla, öyle bir ihtimal yokmuş gibi yapmıştık. Hanım çikolata, çerez doldurmuştur kesin. Kendisi için bir şey aldı mı acaba? Benden bir hatıra belki, bizden bir hatıra…

Ben iki kitap almıştım o yola çıkarken. Bir yerlerde beklemek zorunda kalırsam kendimi oyalarım diyeydi. İki sene olmuş, hâlâ bitirmedim. Bitirirsem sanki yol bitecekmiş gibi. Bitecek ama biz kavuşamadan… Eşim bir peçeteye sarıp iki çiçek tohumu da koymuştu çantama. Biri koklamalara doyamadığım fesleğen. Diğerinin adını bilmiyorum fakat bizim için hikâyesi var. Zarifçe bir çiçek açıyor, eflatun kırmızısı. Onlar da çantamın dibinde öylece duruyor.

İnekleri çayıra bağlayıp mantar aramaya başlamışız şimdi. Masa tenisi topu iriliğinde kar beyazı yuvarlak mantar bunlar. Yemyeşil çimenlerin arasına inci taneleri gibi serpilmiş. Bulunca dokunmaya kıyamıyoruz, üzerlerinde sabah tazeliği. Avucumuza bir serçe yavrusunu alır gibi alıyoruz. Capcanlı bunlar, yaşamaya devam ediyorlar.

Topladığımız kuru pelit dallarını üç taştan kurduğumuz ocağın arasında tutuşturuyoruz. Burnumuzda ateş kokusu. Ayaklarımızın altında fıkır fıkır kaynayan hendekten çaydanlığı doldurmuşuz. Az sonra ateşin harı geçecek, kalın odunlar közlenecek, onun içine mantarları gömeceğiz… Sonrasında salkım söğüdün dallarını üstümüze çekip göğe karşı biraz şekerleme yapacağız. Bunun öncesinde veya sonrasında beş taş, kale yıkmaca, büllü değnek, yakalamaç gibi oyunlar oynamayı planlıyoruz. Taze bir söğüt dalını kavlatıp düdük yapacağız daha.

Ama evdeki hesap çarşıya uymuyor. İneklerden biri huysuzlanıyor. Kuyruğunu kamçı gibi kullanıp bacaklarına ve baldırlarına vurmaya, etrafında dönmeye başlıyor. Bu belayı biliyoruz, böğelek bu! Yahut büvelek, sığır sineği.

Hayvanların derilerinin veya kuyruklarının altına yerleşip oradan bir ısırdı mı feleklerini şaşırtıyor onlara. İneğimiz amaçsızca sağa sola koşuşturmaya, kendi kendisine çifte atmaya, böğürmeye başlıyor. Buzağılar ve diğer inekler korkuyla onu izliyorlar.

Yanına yaklaşmamız mümkün değil. Yardım isteyebileceğimiz kimsecikler yok. Salkım söğüdün altına sığınıp böğeleğin geçmesini bekliyoruz, geldiği gibi gitmesini. İçimiz parçalanıyor, gözlerimizde yaşlar. Çaresizliği galiba o vakit öğreniyoruz. Ne zor şeymiş…

Nasıl olduysa bir süre sonra inek sakinleşiyor. Fakat biz korkmuşuz, yüreğimiz yerinden oynamış bir kere, tadımız kaçmış. Artık orada duramayız. Hayvanların iplerini yakaladığımız gibi kuşluk vakti evin yolunu tutuyoruz.

Şanslıymışız, dönecek bir evimiz varmış. Yolda böğelek yeniden gelmemiş. Ya şimdi benim ülkemin böğeleğinden kaçırmaya çalıştığım ailem, çocuklarım nereye gidecek! Onların dönebilecekleri bir evleri de kalmadı. Yersiz ve yurtsuzlar, vatansızlar. Havadaki tüy gibi boşluktalar.

Telefondaki uygulama yolcumu adresine getirdiğimi haber veriyor. Kızcağıza kendimi affettirecek bir iki sözcük arıyorum. Bütün sözlükler sırra kadem basıyor. Teşekkür edişine başımı sallıyorum sadece. Dudaklarıma ve dilime hükmüm geçmiyor, harfleri çıkarıp anlamlı bir kelime söyleyemiyorum. Korkuyorum, yüreğim ağzımda. Biraz nefes almak için pencereleri indiriyorum. Kenardan cılga bir dere akıyor geceye doğru. Onun şırıltısı alıp beni o nehrin, o azgın nehrin kenarına döküyor.

Orada dallarını suyun üstüne eğip ona selametli olmayı telkin eden salkım söğütler var, biliyorum. Gözlerimle gördüm, altlarından geçtim, dallarını okşadım. Bilmem ki ellerinden bir şey gelir mi onların.

Hay Allah! Aksi gibi gecede dolunay var. Buğday tarlalarını gündüz gibi aydınlatır bu. Derin su kanalları var tarlalarda. İçine düşmeseler bari…

[Yusuf Ziya Ünal] 2.9.2020 [TR724]

Milli takım ümitleri yeşertti [Hasan Cücük]

Türkiye’nin bugüne uluslararası arenada milli takım seviyesindeki en büyük başarısı 2002 Dünya Kupası’nda gelen üçüncülüktü. Bu başarı, 1990’larda temeli Sepp Piontek tarafından atılan futbolun zirveye taşınmasıydı. 1996-2002 arasında iki kez Avrupa, bir kez de dünya kupasına katılan Türkiye’nin uluslararası yolculuğu bu tarihten sonra yeniden kesintiye uğradı. Euro 2020 biletini alan Türkiye’nin hedefinde şimdi 2022 Dünya Kupası var. Şenol Güneş’in UEFA Uluslar Ligi için kadroya çağırdığı oyuncuların yaşı, ilerisi için ümitli olmamızı sağlıyor.

A Milli Takım için Euro 96’ya kadar geçen süre, uluslararası turnuvaları evde seyretme dönemiydi. Bunun tek istisnası 1954 Dünya Kupası olmuştu. Milli Takım, ancak Avrupa futbolunun ‘minikleri’ Lüksemburg, San Marino gibi ülkelere karşı gol yollarında etkili olabilirdi. Bugün artık Türkiye ile aynı klasmanda yer almayan Romanya, Macaristan, Bulgaristan gibi ülkelere gol atmadan kaybetmek sıradandı. Avrupa futbolunun önemli ülkelerine karşı zaten şansımız hiç yoktu. Hezimet diyebileceğimiz mağlubiyetleri aldığımız ülkelerinden birinin Polonya olması bile o yıllardaki futbolumuz hakkında bilgi vermeye yeter.

TALİHİ DEĞİŞTİREN İKİ ALMAN

Türk futbolunun makus talihini iki Alman değiştirdi. 1984’te Galatasaray’ı çalıştırmaya başlayan Jupp Derwall, sarı-kırmızılı ekibin önce Süper Lig’deki 14 yıllık şampiyonluk hasretini sonlandırdı, ardından attığı temellerle Avrupa kupalarında “şerefli yenilgileri” sonlandıran bir ekip oluşmasını sağladı. 1990’da başlayan Sepp Piontek dönemi ise milli takımın, yeniden yapılanmasının yolunu açtı. “Bizden bir şey olmaz” mantığının yıkıldığı dönemin meyvelerini Euro 96’dan itibaren toplamaya başladık.

UEFA Uluslar Ligi’nde karşılaşacağımız Macaristan ve Sırbistan bir zamanlar farklı yenilgiler aldığımız ülkeler. Artık Avrupa futbolunda esamesi okunmayan Macaristan’a 1984’te İstanbul’da 6-0 yenilerek, tarihi hezimetlerden birini almıştık. Elbette Macaristan 1950’li yıllara damgasını vurmuş bir ülkeydi. Ama Macarlar, “altın dönemleri” çoktan geride kalmasına rağmen, Türkiye’ye karşı hala büyük takımlardan biriydi.

Köprünün altından geçen sular hem bizi hem Macarları değiştirdi. Keza aynı durum Sırplar için de geçerli. Yugoslavya’dan geriye kalan en büyük ülke olan Sırbistan futbolda Hırvatistan’ın gerisinde kaldı. Yugoslavya 1980’li yıllara kadar Avrupa futbolunda söz sahibi ülkelerden biri oldu. 1990’lı yılların başında Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Karadağ, Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova içinde Hırvatlar geçmişin zaferlerle dolu mirasını bugüne taşıyan ülke oldu. Sırplar ise ne kulüp ne de milli takım düzeyinde Yugoslavya’nın adını günümüze taşıyamadı. İşte UEFA Uluslar Ligi’ndeki iki rakibimizin güncel hali böyle. Ya biz?

ŞENOL HOCA YİNE İŞİN BAŞINDA

Yazının girişinde değindiğimiz gibi 2002 Dünya Kupası’ndan sonra milli takım düzeyinde fetret dönemi yaşadığımız bir gerçek. Euro 2008 ve Euro 2016 dışında hiçbir uluslararası turnuvada boy gösteremedik. Euro 2008’de gelen yarı final umutlarımızı arttırsa da devamını getirmek mümkün olmadı. Şenol Güneş’in gelmesiyle Euro 2020 biletini alıp, Euro 2016’dan sonra ikinci kez üst üste Avrupa şampiyonasına adımızı yazdırdık. Asıl hasretini çektiğimiz ise Dünya Kupası oldu. Uzun tarihimizde sadece 1954 ve 2002’de Dünya Kupası’nda boy gösterdik. 2002’deki başarının mimarı Şenol Güneş, bugün de umutlu olmamızı sağlıyor. 2022 Dünya Kupası’na 55 Avrupa ülkesinden 13’ü bilet alacak.

Şenol Güneş’in Macaristan ve Sırbistan maçları için açıkladığı aday kadro gelecek adına ümitlerimizi yeşertiyor. Kadronun yaş ortalaması 25. Otuzun üstünde sadece 5 isim bulunuyor. Kaleci Mert Günük (31), Hasan Ali Kaldırım (30), Mahmut Tekdemir (32), Efecan Karacan (30) ve Burak Yılmaz (35) kadronun ‘abileri’. Diğer isimlerin çoğu 25’in altında. Trabzonspor’da harika bir sezon geçiren kaleci Uğurcan (24), defansın bel kemiğini oluşturan Çağlar Söyüncü (24), Ozan Kabak (20), Merih Demiral (22) ve Kaan Ayhan (25) daha kariyerlerinin başında. Yine orta saha oyuncularımız da ya 25 yaşının altında ya da biraz üstünde. İrfan Can Kahveci, Ozan Tufan, Yusuf Yazıcı, Hakan Çalhanoğlu, Emre Kılınç, Mert Hakan Yandaş, Cengiz Ünder önünde uzun yıllar olan oyuncularımız. Forvet hattında Burak Yılmaz dışındaki isimler 30 yaşının çok altında. Bundesliga’da top koşturan Ahmet Kutucu 20, Kenan Karaman ise 26 yaşında.

Aday kadronun bu yapısı Euro 2020 şampiyonası ve 2022 Dünya Kupası’na katılma ve hatta turnuvalarda başarılar elde etme adına önemli bir gösterge. Elbette bu umudun mimarı Şenol Güneş’in varlığı. Bir de kadrodaki 27 isimden 16’sının yurt dışında, önemli liglerde top koşturuyor olması.

[Hasan Cücük] 2.9.2020 [TR724]

Ben bir Eylül, sen Haziran! [M.Nedim Hazar]

Yine Eylül’e dayandı hayatımız. Ve ben her Eylül bir yazı yazamasam kendimi eksik hissederim. Bu ayın bitmesine epey var gerçi ama yazmak nasip olur mu emin olamadım. Bu nedenle geçmişten bir Eylül yazımı ödünç aldım. Tekraren okuyacakların bağışlamasını istirham ediyorum…

Mevsim Eylül dedi mi, ayaklanır hislerim…

Serin bir mağara gölgesinde sabır taşı çatlatacak kadar dingin ve sakin damla damla biriken billur pınarlar gibi parıldar derinlerimdeki duygularım. Ve ben her Eylül ayrılıkları hatırlar, tekrar kanarım.

Gerçi ayrılıklar artık eskisi kadar hasar veremiyor bana. Belki bünye alışkanlık yaptı, belki kabullendi asi ruhum.

Asla şikâyetçi de değilim aslında. Çünkü her giden bir boşluk bırakırken ardından, yeni ve -kalışlar kadar olmasa da- güzel hasletlere gebe bırakabiliyor bellekleri.

Sözgelimi hayaller ile sıkı fıkı oluyor sevdalı insan. Ducasse’nin Moldoror’u, Atay’ın Olric’i gibi kendine musahhar bir hizmetkâra dönüşebiliyor hayaller.

Ve bilir misin; hayalin kadar randevusuna sadık kimse yoktur. Ne zaman gözümü kapasam karşımdasın.

Biliyorum en fazla bir ömürlük uzunluğu olacak bu hasretin. Böylesi bir sevdaya, bir ömür, mesafe mi yani?

Sonra… Sonra teselliler anlamsızlaşıyor mesela… ‘Hayat devam ediyor’ sözü de tam olarak doğru değil, hayat hasrete dönüşüyor, bir noktadan sonra.

Şu doğru olabilir belki; sevdayı hayata dönüştürebilirsen devam eder ancak ve o zaman boyu kısa gelir ömrün, ürkütücülüğü kalmaz ölümün. Bir de zorluğu var tabii ayrılığın.

Gidişin bana başka yeni meziyetler kazandırdı. Sözgelimi yine; hayallerden yeni hayatlar inşa edebiliyorum artık. Umudun harcıyla karıyorum hasreti, içine bol miktarda gözyaşı döküyorum, mermer gibi sağlam yeni hayallerim oluyor. Büsbütün kötü değil hani.

Bir duvarını mutlaka eksik bırakıyorum hayallerimin, bir gün döneceksin umuduyla.

Sonra yorgun düşüyor ve ‘bırak’ diyorum, ‘bırak aramıza yalnızlık girsin!’

Ve sen… Benden uzakta, ola ki gezinirken bir yerlerde…

Yorgun bir düş görürsen, bil ki benden düşmüştür.

Eylül geceleri tuhaf oluyor, Eylül sabahları uzak…

Ezanlarla beraber bekliyorum seni, aynı kararlılıkta ve aynı karanlıkta.

Gece ki, en çok hüzün damlatıyor tavan çatlaklarından…

Bir kalemde siliyorum gözyaşlarımı.

Bir kalem de unutturmuyor seni.

Bir şair geliyor sonra başucuma, yastığımın altına iliştiriyor bilmediğim kelimeleri: “Yaşamak… Ne acayip iştir ki… Bu ne mene gidiştir ki…” Fırlıyorum kalk borusunu duymuş siper süvarisi gibi; “He he hey de Tarantababu He he hey, yaşamak ne güzel şey!”

Bölüyor paslı bir bıçak gibi gecelerimi şair…

Yüzeyinde gölgeler besleyen duvarlarda cansız yatıyor elbiselerim.

Gülüşün geliyor yine, eski bir çaydanlığın eğimli burnundan tüten bir süt buğusu gibi kıvrılarak süzülüyor odama…

Bana ‘nasılsın’ diye sorma, ağlıyorum yine!

Karanlıktan korkmuyorsam, hayalinle olduğum içindir.

Gitmen ‘olmaman’ demek değil, kalırken olmayanlara nasıl anlatayım ki bunu?

Zaman çok zalim; haftalar, aylar, yıllar… Sırayla ısırıyorlar… Ne çok zehir varmış saatin akrebinde?

Ayrılık anlaşılır bir şey, mesafelere de… Mesafeyi merhametsiz yapan sevdanın büyüklüğü..

Ne kadar uzaksan o kadar yakınlaşmam lazım kendime, bunu temrin olarak belledim. Bir dua bırak mermer avlusuna güzergâhının, belki bir garip yolcu susuzluğunu giderir!

Acı büyütmüyorsa ruhumuzu anlamı kalır mı yaralarımızın? Ve gerçeğe yaklaştırmıyorsa bizi günahlarımız, neye yarardı ki gözyaşlarımız!

Sonra soğuk terler dökülüyor duvarlardan…

Bir sela sızıyor rüyalarımdan, avuçlarımda ettiğim duaların sızısıyla uyanıyorum.

Bak şiir yazdırdı bana yokluğun, her nakaratı suskunluk.

Böyle sulu sepken ağlamak için, yağmurlar gibi Eylül’ü mü beklemeliydim!

[M.Nedim Hazar] 2.9.2020 [TR724]

Müjde müjde size parizyenden müjde size [Yavuz Altun]

Sanırım biraz geç kaldım fakat müjdeler de zaten bitmek tükenmek bilmiyor. Hem zaten popülist bir rejimde müjdeler hakkında yazmak için hiçbir zaman geç değildir.

Kontrol hastası yöneticiler bilir, uhdenizdeki insanları kendi hallerine bırakırsanız, icat çıkarırlar. Bu sebeple de, sürekli onları hizada tutacak aksiyonlar geliştirmelisiniz.

Özellikle sadakat peşinde koşan liderler, toplumları sıklıkla “ya ben, ya o” ikileminde bırakmayı ve bu arada tercihin hep kendilerinden yana olması için çabalamayı marifet sayar.

Gelgelelim, sadakat bahsindeki bu çabalama, küçük çocuklara sürekli sorulan “anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” sorusu kadar yaralayıcıdır aslında.

Çünkü çocuk gerçekten de bir tercih yapması gerektiğini düşündüğünde, sadece annesi ya da babasından birini daha çok sevdiğini değil, bu ikisinden birinden soğuması gerektiğini de fark edecektir.

Popülist, kontrolcü liderlerin oynadıkları psikoloji de tam olarak burası. Sizin sadece onları daha çok sevmeniz, onlara sadakat göstermeniz yetmez, diğer alternatiflerden de çekinmelisiniz.

Bize bilgi sahibi insanlar lazım değil!

Toplumu duygusal şantajlarla yönetme fikrinin sahibi elbette popülistler değil. Eskiden beri siyaset bilimciler “teknokrat” görünümlü siyasetçilerin pek de başarılı olamayacağını söyleyip durdular.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ilk yıllarda dikkat çeken yönü “hitabeti” oldu. Hemen herkes, onun kitleleri heyecanlandıran bir üslubu olduğunu söyledi.

Ancak sadece o değil. Erdoğan, pratik zekaya sahip bir insan ve bilhassa Türkiye gibi taşralılığın hâlen en güçlü kültürel dinamik olduğu ülkelerde, bu pratiklik işinize yarar.

Aslında bu durum onu, merhum Necmettin Erbakan’dan ve şimdilerde rakibi olan Ahmet Davutoğlu’ndan ayıran husustur da. Erbakan Hoca, eğitimli ve şehirli bir insandı. O da laf cambazıydı fakat Erdoğan gibi “kitle” insanı değil daha çok salon insanıydı.

Davutoğlu ilk kez başbakan olarak öne çıktığında da aynı havayı verdi. Hani ilkokulda, önlüğü kendisine büyük gelen, gözlüklü fakat çok bilmiş çocuklar vardır ya, ön sırada oturur, Ahmet Bey tam olarak öyle bir portre çiziyordu.

Ahmet Mithat Efendi’nin meşhur romanı Felatun Bey ve Rakım Efendi’deki, Rakım Efendi gibiydi ve hâlâ öyle. Biraz modern ama geleneklerine bağlı. Bu arada bilgiç. Ancak bu tipoloji, halka sürekli ders verme, didaktizme sapma zaafında kayboluyor.

Erdoğan’ı taşralı halkın gözünde “bizden biri” kılan özelliği, onca saraylara, uçaklara, şatafata rağmen, sürekli göz önünde olmayı başarması.

Bir magazin figürü gibi düşünebilirsiniz onu. Klipleri ekranlarda döndüğü, “evinin kapılarını” sürekli televizyonlara açtığı, her gün yeni bir şeyler başardığı (“Hülya Avşar ata bindi!” tarzı haberleri hatırlayın) müddetçe, insanlar onunla iletişim hâlinde kalmayı sürdürecek.

Bakın mesela önceki gün Giresun’daydı. Söyledikleri hiçbir şekilde ikna edici değil fakat sel felaketinin hemen ardından cumhurbaşkanının Giresun’da miting vermesi, vatandaşına çay fırlatması, gündem olmasını sağladı. Birçok insan, ona kolayca ulaşabileceğini zannediyor.

Kitle iletişiminde müjdelerin yeri ve önemi

Kitle iletişiminin iki yüzü var. İlki, ürettiğiniz değeri ikna edici biçimde topluma anlatma işidir. Burada bir miktar ilham verici olmak isteyebilirsiniz elbette fakat gerçeklerden kaçınmazsınız.

İkincisindeyse, kendinizi olduğunuzdan büyük pazarlarsınız. Yani, müjdelersiniz!

Bu iki tarzın ilkinde, muhatabınızın “olgun, düşünebilen bireyler” olduğunu farz edersiniz. İkincisindeyse, kitlenin “güdülmesi” gerektiği fikrine yakınsınızdır. Kitle, aslında bu ikisinin karışımıdır.

Bu yüzden de sürekli aldatamazsınız. Bazen gerçekler gelip köşeye sıkıştırır. Bu durumda ne yaparsınız? Konuşmayı değiştirirsiniz. Herkes ekonominin kötü gittiğini söyleyip dururken, siz “müjde” verirsiniz.

(Yabana atmayalım, Erdoğan’ın “Cuma günü müjde vereceğim” şeklindeki iletişim hilesini, devam eden günlerde ABD’de Donald Trump, İsrail’de de Netanyahu kullandı.)

Sirk aynasındaki gibi kendini olduğundan büyük, diğer herkesi de kendinden küçük göstermenin en etkili yolu, iletişim kuracağınız kitleye iyi bir hikâye anlatmaktır.

Mesela Erdoğan’ın “beka meselesi” böyle bir hikâye. Bu hikâyeye göre, Türkiye’deki muhalefet ülke üstünde sinsi emelleri olan karanlık güçlerin kuklası. Erdoğan ve ortakları ise ülkenin iyiliğini düşünen yegâne aktörler.

Elbette böyle bir şey yok ve bu büyüyü ayakta tutmanın ciddi bir masrafı da var; fakat neticede “büyü” işe yarar. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın gerçeklikle zerre alakası olmayan bir video’yu pervasızca yayınlaması, bunun içindir.

Çünkü gerçekler sıkıcıdır. Zordur. “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” sorusu karşısında afallayan bir çocuk görmek, yetişkinleri güldürür. Çocuk buna bir cevap verdiğinde herkes kahkaha atar ve akşamınız şenlenir.

Gerçekler durağan, yalanlar heyecanlıdır

Popülist liderler, sadece Türkiye’de değil, gündelik sıkıcı siyasetimize renk kattıkları için biraz da taban buluyorlar. Gerçeklikten bunalmış kitlelere sabah kalkmak için bir sebep sunuyorlar: Küresel baronları yok etmek! Kirli komploları açığa çıkarmak! Komşusunun bir terörist olduğunu fark etmek!

Önceki gün Almanya’da çok büyük bir protesto vardı. Göstericiler, hükümetin aldığı koronavirüs tedbirlerine karşı ayaklandı ve parlamentoyu bastı. Habere göre, 38 bin kişilik protestocu kalabalığın içinde, aşı karşıtları, kapitalizm karşıtları, ezoterik inanışlara sahip kimseler, maske kullanmak istemeyen sıradan vatandaşlar ve aşırı sağcılar yer aldı. Bir uzman, “Hare Krishna fanları da, Adolf Hitler fanları da oradaydı,” dedi.

Salgın tedbirlerine karşı bu gösteriler Almanya’da Nisan ayından bu yana yapılıyor. Sayıları her geçen gün artıyor. ABD’de Başkan Donald Trump’ın da Twitter’dan desteklediği protestolar giderek yaygınlaşıyor.

Koronavirüs salgını gerçek. Tedbirler de gerekli. Gelgelelim, bu gerçek çok sıradan. Fedakârlık gerektiriyor. Bunun yerine “farklı düşünmek”, mesela salgının perde arkasındaki büyük güçlerin bir oyunu olduğunu farz etmek, daha heyecan verici geliyor.

Buna aşırı medya çağının etkileri diyebilirsiniz. Televizyonda efendi efendi tartışan, düzgünce bilgi verip analiz yapan insanları kimse seyretmek istemez. Televizyona sansasyon gerekli. Şimdilerdeyse “trollük”. Şaka zannedebilirsiniz fakat internet trolleri bugün dünya siyasetinin önemli aktörlerinden biri. (Bkz. QAnon meselesi).

Siyasetin dinleşmesi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilhassa Nazizm etkisiyle siyasetin “dinî bir hüviyete büründürülmesi” hemen her kesimden siyasetçinin dikkat ettiği bir durumdu.

Ancak bu yazısız sözleşme bozuldu. Bugün geldiğimiz noktada, siyasetçiler bir “kabile büyücüsü” gibi davranmakta beis görmüyor. Sanki dünyayı objektif bir gözle değerlendirecek kabiliyetten yoksunmuşuz gibi, bize gerçekdışı hikâyeler anlatmaktan çekinmiyor.

İşin kötü tarafı, onlar hikâyelerini absürtleştirdikçe, muarızları bu kolay düşman karşısında “ahlakçılık ve yargıçlık” tuzağına düşüyorlar. İddialarının “saçmalığını” ve onlara inananların “aptallığını” ifşa ettikçe, kendilerini kurtardıklarını zannediyorlar.

Mesela Trump, ya da Erdoğan, kolaylıkla yalanlanabilecek bir iddiayı konuşmasına yerleştiriyor. Hatta bu iddiayı, karşı tarafı öfkelendirecek tarzda, belki de cidden buna inanarak, yüksek perdeden dile getiriyor. Muhaliflerse, bu “ihsan” karşısında, çabucak havaya girip “üstünlük” taslamaya başlıyorlar.

Bir yanda toplumun kalabalık bir kesimine, özellikle de taşralı, daha az eğitimli ya da kendini sürekli üstten bakılmış hisseden kimselere “siz tarih yazıyorsunuz” diyen popülist liderler. Diğer yanda, aynı kesime, “aptal” olduklarını haykırıp duran muhalifler…

Sıradan vatandaşın tercih yaparken bütün partilerin programlarını okuyup ona göre karar verebileceğini düşünmek, insan psikolojisini hiç hesaba katmamak anlamına gelir. Ve insanlar, bazen sırf bir şey sıkıcı olduğu için ondan vazgeçebilir.

Âdettendir, bir hikâyeyle bitirelim.

Antik Yunan’da, Atina’da, halkın genelini ilgilendiren suçlar işleyen, bazen de hal ve tavırlarıyla halkın öfkesini toplayan kişilerin şehirden atılması için bir çeşit referandum yapılırmış.

Rivayete göre, herkesin “âdil” olarak tanıdığı Aristides böyle bir referandum günü yolda giderken, okuma yazma bilmeyen bir adama rastlamış. Adam, elindeki seramik parçasına şehirden atılmasını istediği kişinin ismini yazıp yazamayacağını sormuş. Aristides, hangi ismi yazacağını sorunca, “Aristides” yanıtını almış.

Âdil Aristides merak etmiş sebebini, “Ne yaptı bu adam sana?” demiş. Yaşlı adam şöyle cevap vermiş: “Aslında ben onu tanımam bile, fakat herkesin ondan âdil diye bahsedip durmasından bıktım.”

[Yavuz Altun] 2.9.2020 [TR724]

AİHM eliyle kurulan dikta rejimi [Alper Ender Fırat]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) başkanı Róbert Ragnar Spanó, 3-4 Eylül tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret edecek. 18 Mayıs 2020’de atanan Spanó, ziyaretinin ilk günü Ankara’da Türkiye Adalet Akademisi’nde hakim ve savcı adaylarına “insan hakları” başlıklı bir konuşma yapacak. AİHM Başkanı İstanbul Üniversite’si Hukuk Fakültesi’nden de fahri doktora alması bekleniyor.

Robert Ragnar’ın bu ziyaretinin siyasi anlamı Sincan’ı ziyaret edip, Uygurlara insanlık dışı muameleler yapan Çinli yetkililerden fahri doktora almasından hiçbir farkı yoktur. Böyle anlaşılmasının önüne geçecek tek şey Türkiye’deki hak ihlallerinin artık dayanılmaz boyutlar ulaştığını ülkeyi yönetenlerin yüzüne açık açık söylemesidir.

Başkan, Rusya ile birlikte Avrupa’da en çok hak ihlali yapılan ülkeye geliyor, rejimin hakim kılığındaki kurşun askerlerine ‘insan hakları’ üzerine seminer veriyor. Bu da yetmiyor KHK ile yüzlerce akademisyenin kanunda yazmayan suçlamalarla görevinden atıldığı ‘KHK zulmümün’ simge okullarından, İstanbul Hukuk’tan fahri doktora alıyor.

15 Temmuz’dan sonra karanlık bir rejim kuran Recep T. Erdoğan ve Ergenekon ittifakını, Avrupalı siyasilerin ziyaret etmesi, siyasi ilişkileri sürdürmesi kısmen anlaşılabilir bir durumdur. Ancak 4 yıldır Türkiye’den gelen insan hakları ihlal başvurularının neredeyse hiçbirini işleme koymayan; insanları sanki varmış gibi ‘iç hukuku tüketin’ diye Türkiye’ye geri gönderen ya da rejimin mahkemelerini haklı bulan AİHM’in, başkan düzeyinde ziyareti, bugüne kadar ki uygulamaların taammüden uygulanan bir politika olduğuna da işaret ediyor.

Türkiye’de, sadece Gülen Cemaati mensuplarına değil muhalif olan hatta muhalif olma ihtimali bulunan herkese karşı soykırım nitelemesini hak eden eylemler icra ediliyor. AİHM’in gözleri önünde ‘Sosyal ölüm’ diye itiraf etmekten çekinmedikleri uygulamalarla insanları, yakınlarıyla birlikte devletten ve hatta hayattan arındırmaya yönelik, sistematik bir operasyon yapılıyor.

AKP’nin propaganda aygıtları bunu “Arınma” (Lustration) olarak sunmaya çalışıyor…  ‘Arınma’ SSCB’nin dağılması ve “Demir Perde”nin yıkılması sonrasında, Doğu Bloku’nu demokratik dünyaya adapte etmek üzere ortaya atılmış bir kavramdır…

Aynı zamanda komünist devletin devrim muhafızı olan kamu görevlileri, yeni devlete ve hukukun üstünlüğüne direniyorlardı. Çare olarak kamu görevlilerinin, sosyal haklarını vererek emekli etme veya işten çıkarma bulundu ve özel kanunlar çıkarıldı.

Arındırmada amaç diktatörlükten demokrasiye geçişti. Bu uygulama, bir dikta rejiminin inşasına payanda yapılabilir mi?

Kaldı ki orada bile insanların yaşamlarını sürdürebileceği imkanlar elinden alınmadı. Türkiye’deki uygulama hedef kitle açısında olduğu kadar uygulama şekli ve devleti götürdüğü yer itibarıyla hiçbir şekilde ‘arınma’yla ortak paydası olamaz. 15 Temmuz rejiminin KHK ile kendisine muhalif gördüğü yüzbinlerce kamu çalışanını işten atması bir demokrasi arınması değil tam tersine diktatörlük rejimi ayırımcılığıdır.

Birçok örnek olayda Türkiye’ye dönüp “Bu işlemi arınma kapsamında mı yapıyorsunuz” demek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin varlık sebebini bile ortadan kaldırıyor. Kaldı ki arınma uygulamalarında dahi ihlal incelemesi yapıp ihlalleri cezalandıran bir mahkemeden söz ediyoruz.

15 Temmuz rejimi AİHM ile birlikte arınma yapıp ülkede ne kadar hukukun üstünlüğünü, adaleti, evrensel değerleri savunan kamu çalışanı varsa devletten atıyor. Korkarım ki Türkiye diktatörlüğü AİHM’in yardım ve yataklığıyla kuruluyor.

Batılı devlet olmak konforlu bir şey hem muhaliflere kapıları açıyorsunuz, demokrasiden, insan haklarından, hukuktan yanaymış gibi imaj çiziyor, insan haklarının yeryüzündeki merkezi gibi caka satıyorsunuz, hem de diktatörlüğe giden taşları birlikte diziyorsunuz. Onunla iş tutuyor tutuyor ülkeyi her açıdan yok etmesini izliyorsunuz.

Bu diktatörler ne zaman sıkışsa, el altından hayat öpücüğü üflüyor, diktatörlüğünü meşrulaştırıyorsunuz.

Ama imajınız her zaman hukuktan yana oluyor.

[Alper Ender Fırat] 2.9.2020 [TR724]

Erdoğan’ın gözde bürokratına Gizli ‘FETÖ’ soruşturması [Adem Yavuz Arslan]

Bugüne kadar 15 Temmuz darbe girişimi iddiasına dair sayısız yazı yazdım, Youtube videosu yaptım.

Daha da yazmaya, yapmaya devam edeceğim.

Çünkü Selahattin Demirtaş’ın deyimiyle Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kumpaslardan biriyle karşı karşıyayız.

Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar ikilisiyle kurgulayıp TSK bünyesindeki Ergenekoncular aracılığıyla uyguladığı sahte darbe sayesinde, uzun yıllardır hazırlığını yaptığı “tek adam rejimini” kolayca hayata geçirdi.

15 Temmuz’un olağanüstü atmosferi sayesinde radikal değişiklikleri tereyağından kıl çeker gibi uygulamaya soktu.

Bugün gelinen noktada “yeni rejimin” son rötuşları yapılıyor.

Eğer mahkeme dosyalarına bakarsanız, içinden geçtiğimiz sürecin aslında ne olduğunu daha net görmeniz mümkün.

Bu yazıda mahkeme dosyaları arasında unutulan (veya unutulmuş gibi yapılan) bir evraktan hareketle 15 Temmuz’un gözlerden kaçırılan başka bir boyutuna bakacağız.


SAVCILARI YALANLAYAN RAPORLAR

Erdoğan rejimi 15 Temmuz bahanesiyle Fethullah Gülen Hareketi ile ilgili binlerce şirkete, kaynağı belirsiz fişleme notlarıyla el koydu.

Koza-İpek Holding ve Boydak Holding gibi devasa şirketler yanında Anadolu’nun ücra şehirlerindeki küçük esnafın işyerleri bile gasp edildi.

32 milyar doları bulan bu kapital hırsızlığına “terörizmin finansmanı” gibi bir kılıf uyduruldu ancak bugüne kadar bu iddiayı destekleyecek tek bir somut delil sunulamadı.

Aslında el koymaya bahane olarak kullanılan raporlara baktığınızda garabeti bütün çıplaklığı ile görebiliyorsunuz.

Üstelik finans uzmanı ya da hukukçu olmanıza gerek yok. Okuma yazma bilmeniz yeterli.

Raporlar mahkemeleri boşa düşürüyor ama aynı zamanda yeni suçlar da oluşturuyor.

Çünkü el konulan şirketlerin geçmişe dönük tüm ticari işlemlerini inceleyip onlarca kişi hakkında kişisel bilgileri gelişi güzel, ulu orta raporlara koyuyorlar.

Muhtemelen o raporda ismi geçen kişilerin kendileriyle ilgili bir “FETÖ soruşturması” yapıldığından haberleri bile yoktur.

Mesela 15 Temmuz bahane edilerek el konulan şirketlerden birinin dosyasını incelerken karşıma şöyle bir garabet çıktı: Erdoğan rejiminin gasp ettiği şirketin ticaret yaptığı kişilerin listesi herhangi bir filtrelemeye tabi tutulmadan raporlara eklenmiş.

FİŞLEYEN FİŞLEYENE

Düşünün, hakkınızda herhangi bir yargılama ya da soruşturma yok. Siz kendinizle ilgili bir soruşturma, inceleme olduğunu bile bilmiyorsunuz.

Ancak bir de bakıyorsunuz ki sizinle ilgili İstanbul Cumhuriyet Savcılığı “dikkat edilmesi gereken kişi” fişlemesi yapmış. Rutin bir ticari faaliyetten dolayı hakkınızda “FETÖ soruşturması” açılmış ve tüm bilgileriniz mahkeme kayıtlarına girmiş.

Sizin tüm kişisel verileriniz de mahkeme dosyasında ve sansürsüz yayınlanmış.

Daha önce de dediğim gibi, yılların şirketlerine el koyma gerekçesi yapılan bu raporları yazan kişilere suiistimal ve ihmalden dava açmak şart.

Çünkü kayıtlar kasıtlı olarak çarpıtılmış, yorumlanmış. Hayatın ve ticaretin olağan akışına uygun yapılan işlemler suçmuş gibi gösterilmiş.

El konulan şirketlerle yapılan rutin ticari faaliyetler suçmuş gibi gösterilmiş.

Söz konusu şirketle ticaret yapan kişilere ait veriler de aynen rapora konmuş. Bu arada mahkeme dosyalarından gördüğümüz kadarıyla vatandaşı fişleyen kurumlar arasında sadece istihbarat birimleri yok.

Mesela mali suçları takip etmekle sorumlu kurumlar da haklarında herhangi bir suç isnadı olmasa bile sivilleri fişlemiş.

Kim kimle ticaret yapmış, ne zaman ne ödemiş, ne almış ne satmış hepsi oraya konmuş.

Hayatın akışına uygun ve yasal ticari faaliyetler — ev araba almak vs. — suç gibi gösterilerek binlerce kişi hakkında dosya oluşturulmuş.

İlginç olan şu, fişlenen kişilerin büyük bir kısmı ile ilgili soruşturma ya da dava yok. Ancak MASAK başta olmak üzere kamu kurumları bu kişileri fişlemiş, dosyalarını oluşturmuş ve mahkemelere yollamış.

Neresinden baksanız skandal ancak Türkiye’de öyle büyük hukuk cinayetleri işleniyor ki bu olay resmen devede kulak kalıyor.

ERDOĞAN’IN GÖZDE BÜROKRATINA GİZLİ ‘FETÖ’ SORUŞTURMASI

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir 15 Temmuz dosyasında çok önemli bir fişlemeye rastladım.

Meğerse Erdoğan rejimi her türlü suça ortak ettiği, gözde bürokratlarıyla ilgili de gizli “FETÖ soruşturmaları” yürütüyormuş.

Her şeyden habersiz Saray’ın önünde el pençe divan duran, rejim adına her türlü suçu pervasızca işleyen bürokratlar gizlice soruşturma konusu yapılmış.

Mesela Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu. Erdoğan’ın gözde bürokratlarından.

Halkbank’ın eski genel müdürlerinden. Reza Zarrab’dan aldığı rüşvetleri evinde istifleyen Süleyman Aslan’dan sonra Halkbank genel müdürü yapılmıştı.

Reza Zarrab itirafçı olup ABD’de bütün bildiklerini anlatırken Taşkesenlioğlu’nun adını da vermişti.

Zarrab New York’taki mahkemede cezaevinden rüşvet vererek çıktığını, tekrar Halkbank’a giderek işlerine “kaldığı yerden devam etmek için” girişimlerde bulunduğunu, o dönem bankanın genel müdürünün Ali Fuat Taşkesenlioğlu olduğunu anlatmıştı.

Taşkesenlioğlu ile yaptığı görüşmelere dair detaylar vardı ifadesinde. O yargılamanın konusu Taşkesenlioğlu olmadığı için savcılar Zarrab’a Taşkesenlioğlu ile ilgili fazla soru sormadılar. Belki de başka bir soruşturmanın konusu olduğu için o dosyayı mahkeme önüne getirmediler.

Bu arada önemli bir hatırlatma yapayım: Taşkesenlioğlu o gün bugündür ABD’ye seyahat etmiyor.

17 Aralık dosyası Türkiye’de kapatıldıktan sonra Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun bürokraside dikine yükselişi devam etti ve son olarak Sermaye Piyasası Kurulu başkanı yapıldı.

Halen de o görevde.

Kendisi bir dönem Bank Asya’da yöneticiydi.

Bankanın önünden geçenlerin tutuklandığı bir dönemde Taşkesenlioğlu Halkbank’taki performansı (!) nedeniyle itibar gördü ve terfi aldı.

İşte Erdoğan rejiminin gözde bürokratlarından Taşkesenlioğlu da aslında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından ‘sakıncalı’ olarak fişlenmiş.

Hakkında gizli bir ‘FETÖ’ soruşturması yapılmış.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 20 Mayıs 2019’da MASAK’a yazı yazıp Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun finansal hareketlerinin incelenmesini istemiş.

Peki bu ne anlama geliyor?

İlk akla gelen ihtimal: Şu anda Erdoğan rejiminin gözde bürokratlarından olan Taşkesenlioğlu ile ilgili gizli bir soruşturma var ve MASAK finansal hareketlerini inceliyor.

Bu durum konjonktüre göre Taşkesenlioğlu’nun sanık olabileceğini gösterir.

İkinci ve en güçlü alternatif ise şu: Erdoğan illegal işlerini yaptırdığı bürokratlarla ilgili bu tür dosyalar hazırlatıp ‘sigorta’ olarak elinde tutuyor. Böylece söz konusu bürokratın dosyası Demokles’in Kılıcı gibi başında sallandırılıyor.

Bir diğer alternatife göre ise bürokraside ekip çatışması yaşanıyor ve Taşkesenlioğlu hakkında dosya tutanlar bunu başka bir mahkeme dosyasında “unutarak” sopa gösteriyor.

Her iki durumda da Taşkesenlioğlu’nun adını önümüzdeki dönemlerde daha sık duyacağız demektir.

Olayın bir başka boyutu da şu: Erdoğan üst düzey bürokrasiyi kullanıp atma konusunda çok başarılı. Her dönem kirli işlerini yaptıracak bürokratlar buluyor, sonra da onları, kullanılmak için bekleyen başka bürokratlara yem ediyor.

15 Temmuz yargılamalarının ek klasörleri arasında “unutulan” bu fişleme belgeleri, gizli soruşturma evrakları gösteriyor ki bugünün üst düzey bürokratlarının iplerinin çekilmesi de an meselesi.

Daha önce dediğim gibi: Eğer 15 Temmuz dosyalarına daha yakından bakarsanız saçma sapan raporlarla yüzyıllık şirketlerin nasıl gasp edildiğini, AKP teşkilatlarından toplanan savcı ve hakimlerin ne tür hukuk cinayetleri işlediğini ve Saray’a yakın bürokratlar arasında yaşanan ekip savaşlarının ne denli şiddetli olduğunu görebilirsiniz.

[Adem Yavuz Arslan] 2.9.2020 [TR724]

Bildiğim her şeyi FBI'a anlatacağım

Dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı Yardımcısı Nükhet Hotar ile AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş'un "Amerikalı pastör Andrew Brunson'a suikast düzenlemek için hazırlık yap" talimatı verdiğini ifşa eden Serkan Kurtuluş bu defa Fox News'e konuştu.

İzmir’de Hizmet Hareketi'ne mensup işadamlarını kaçırıp rüşvet alan çetenin lideri Serkan Kurtuluş, tutuklu bulunduğu Arjantin’den çarpıcı açıklamalar yapmayı sürdürüyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) vatandaşı pastör Andrew C. Brunson’a suikast düzenlenmesi ve suçun Hizmet Hareketi'ne atılmasının planlandığını ifşa ettikten sonra Amerikan Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) konu hakkında soruşturma açtığı Amerikan basınına yansıdı.

Amerika'nın etkili televizyonlarından Fox News, Brunson'a suikast hazırlığı iddialarını ekrana taşıdı. Fox News, ABD Başkanı Donald Trump’ın en çok takip ettiği ve sürekli yayınlarına katıldığı bir televizyon olarak biliniyor.

KURTULUŞ: BRUNSON DARBE ÖNCESİ DE KONUŞULUYORDU

Fox News'in haberinde Arjantin’de tutuklanan Serkan Kurtuluş’un Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yetkilileri tarafından pastör Andrew Brunson’ı öldürmek için görevlendirildiği ve suçun Hizmet Hareketi'nin üzerine atılmasının planlandığı bilgisini yer verildi.

ABD Başkanı Trump, Brunson'ın (solda) tahliyesi için Twitter'dan Erdoğan'a "Derhan serbest bırakın. Yoksa ekonominizi mahvederim." mesaj vermişti. 2018 yılı ekim ayında tahliye edilen Brunson özel bir jetle ABD'ye uçmuştu. Evanjelik mezhebine mensup Brunson kendisini Beyaz Saray'da kabul eden Trump'ın sol omzundan tutarak dua etmişti.

31 Ağustos Pazartesi günü hapishaneden Fox News kanalına konuşan 38 yaşındaki Serkan Kurtuluş, “Darbe girişiminden önce bile, (yetkililer) Brunson hakkında konuşmaya başladılar. Onun bir ajan olduğunu ve terörizmi desteklediğini söylediler. Daha sonra, (2016’daki) başarısız darbeden sonra benden onu öldürmek için birini bulmamı istediler ve suçu Gülencilerin üstüne atmamı istediler.” ifadelerini kullandı.

"BENDEN GENÇ VE DİNDAR BİRİNİ BULMAMI İSTEDİLER"

Kurtuluş, Fox News’e verdiği mülakatta, “Darbe girişiminden sonra, (yetkililer) bir istihbarat dosyası hazırladı ve dosyayı benimle paylaştılar. Benden genç ve kendisine millet için feda edecek dindar birisini bulmamı istediler.” diye konuştu.

Kurtuluş, planın Brunson’ı öldürmek ve suçu Hizmet Hareketi üzerine atmak olduğunu kaydetti.

KURTULUŞ’U DESTEKLEYEN İKİNCİ TANIK İFADESİ

Fox News, 18 Ağustos’ta İzmir Adliyesi’ne giderek ifade veren ve öldürülen AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş’un şoförü ve koruması Ufuk Gürbüz’ün bir Brunson dosyası hazırlandığını ve dosyanın Ahmet Kurtuluş tarafından çok sıkı korunduğunu ifadesinde belirttiğini haberinde yer verdi.

Ufuk Gürbüz’ün ifadesinde Brunson için hazırlanan dosya için, “Ahmet Kurtuluş bu dosyanın gizliliğine önem veriyordu. Masanın üzerinde sağda solda bırakmaz. Çekmecesinde kilitli tutardı. (Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı, halihazırda 9 Eylül Üniversitesi Rektörü) Nükhet Hotar’ın ofise geldiği gün Serkan Kurtuluş da ofise geldi. Yanında tanımadığım iki kişi de vardı. Nükhet Hotar, Ahmet Kurtuluş, Serkan Kurtuluş ve tanımadığım iki kişi daha bir saat kadar görüştüler ve Serkan Kurtuluş ayrılırken pastör Brunson ile ilgili dosya elinde olarak çıktı. Sonrasında ne oldu bilmiyorum.” ifadelerini kullandığı belirtildi.

ABD’NİN GÜLEN’İ İADE ETMESİ BEKLENİYORDU

Serkan Kurtuluş, Brunson’ı öldürme planının fotoğraflar ve krokilerle yapıldığını ve cinayet sonrası ABD’nin Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmesinin beklendiğini Fox News’e anlattı.

Kurtuluş, cinayet karşılığında belirli bir para teklif edilmediğini ancak mali ilişkilerinin devam ettiğini vurguladı.

Fox News, AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın defalarca Brunson karşılığında Fethullah Gülen’in iade edilmesini istediğini haberde vurguladı.

Haberde, Amerikan yönetiminin AKP hükûmetinin Gülen’in darbeyi yönettiğine dair delil sunamadığını dair beyanlarına da yer verildi.

BRUNSON: HER HALÜKARDA ŞAŞIRMADIM

Fox News’e konuşan Andrew Brunson da Arjantin’den yapılan açıklamaları ve Türkiye’deki bu konuyla ilgili gelişmeleri takip ettiğini belirtti.

Bold'un aktardığına göre Brunson, Kurtuluş’un doğru söyleyip söylemediğini bilmediğini belirterek, “Her halükarda şaşırmadım.” ifadelerini kullandı.

Fox News’e konuşan Brunson, “Dünyanın o bölgesinde çok fazla entrika ve komplo var. Bana karşı yürütülen propaganda kampanyasının bir sonucu olarak ben halkın nefret ettiği ve ve beni tutuklamaya devam ettikleri için artan bedel nedeniyle hükumetin nefret ettiği, Türkiye’de nefret edilen bir adam haline geldim.” dedi.

Brunson sözlerine şöyle devam etti: “O zaman beni öldürmek isteyen ve şimdi beni öldürmek isteyen insanlar olmasını beklerim.”

KURTULUŞ: ÇETE KURDU, AKP'Lİ İSİMLER DESTEKLEDİ

Fox News, 17 yaşına kadar Almanya’da büyüyen Serkan Kurtuluş’un döndüğü İzmir’de araba satışı ve spor kompleksi işletmesi kurduğuna dikkati çekti.

Kurtuluş, 2013 yılında ortak bir dost aracılığıyla AKP milletvekilleri ile tanıştığını ve spor kompleksi aracılığıyla tanıştıkları gençlerden kendisini bir çete kurma konusunda AKP’li siyasilerin desteklediklerini Fox News’e anlattı.

Fox News, Kurtuluş’un ifadelerinde bir kadın milletvekilinin (Nükhet Hotar) çetesini bir gazeteciyi dövdürmek için tuttuğunu ve gazeteciye bir ders verilmesinin istendiğini ifadelerinde yer verdiğini kaydetti. Kurtuluş, böylece aralarında bir güven ilişkisinin kurulduğunu ifadelerinde anlatmıştı.

Kurtuluş, “Ne zaman polisle ve hükumet yetkilileri ile bir işimiz olsa, bizler dokunulmazdık, korunuyorduk. Diğer operasyonlar yapmaya başladık. Şehirde zengin iş adamalarından rüşvet almaya başladık.” demişti.

HAFTADA 100 BİN DOLAR KAZANIYORDU

Fox News, Kurtuluş’un siyasi destekli işleri sırasında haftada 50-100 bin dolar kazandıklarını söylediğini aktardı.

Serkan Kurtuluş, Türkiye’den ayrılmasından sonra Türk yetkililerin kendisine ülkeye dönmesi yönünde çağrılarda bulunduğunu ancak dönmemesi üzerine Interpol’den kırmızı bülten çıkarıldığını söyledi.

Fox News, bu arada Türk medyasının çok farklı bir Serkan Kurtuluş portresi çizdiğini belirtti.

“SIZDIRILMIŞ ŞEYLERİ BİLİYORUM, DÖNERSEM HAYATTA KALMA ŞANSIM SIFIR”

Serkan Kurtuluş, 2014-2016 yılları arasında düzenli olarak sınırdan Suriye’ye geçtiğini ve yaralı sivilleri Türkiye’ye tedavi için getirmesi karşılığında para verildiğini Fox News’e yaptığı açıklamalarda kabul etti.

Serkan Kurtuluş, dönemin AKP Genel Başkanı Yardımcısı Nükhet Hotar'ın pastör Brunson'a suikast hazırlığı için kendisine talimat verdiğini ifşa etti.
 
Fox News, iş ortağı AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş’un 2018 yılında gözaltına alınmasının ardından belirli bir süre sonra serbest bırakıldığını, 31 Mayıs 2019 tarihinde evinde polis kıyafeti giymiş kişiler tarafından vurulduğunu da vurguladı.

Kurtuluş, Arjantin’de iltica için başvurduğunu ve Türkiye’ye gönderilmesi durumunda hayatından endişe ettiğini Fox News’e ifade ederek, şunları söyledi: “Sızdırılmış şeyleri biliyorum, hayatta kalma şansım sıfır.”

KAN DONDURAN İDDİALARI FBI ARAŞTIRIYOR

Fox News, haberinde Amerikan Federal Soruşturma Bürosu’nun konuyu araştırdığının bildirildiğini kaydetti.

Ancak Kurtuluş şu ana kadar kendisiyle ABD’li hiçbir yetkilinin görüşmediğini belirtti.

Kurtuluş, “Eğer bağlantıya geçerlerse, bütün kayıtlarımı ve onlarla ilgili bildiğim her şeyi paylaşacağım. Ailemin hayatı Türkiye’de baskı altında, hayatım baskı altında.” dedi.

Kurtuluş, 2020 yılı haziran ayında Arjantin’in başşehri Buenos Aires’te tutuklanmıştı.

Fox News, Kurtuluş’un İzmir’de bir çeteyi yönettiğini kabul ettiğini, ancak emirlerin tepeden ve öldürülen AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş’tan geldiğini söylediğini vurguladı.

[Samanyolu Haber] 2.9.2020

30 kız öğrenci 3 gündür gözaltında!

30 kız öğrencinin 3 gündür Uşak’ta gözaltında tutulduğu ortaya çıktı. Uşak Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğü önünde çocuklarını bekleyen aileler perişan. Bir kız öğrencinin sorgu sırasında üç kere bayıldığı öğrenildi.

Uşak Üniversitesi'nde okuyan 30 kız öğrenci 31 Ağustos 2020 Pazartesi günü gözaltına alındı.

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle evlerinde olan kız öğrenciler Uşak ve çevresindeki illerden toplanıp otobüsle gece yarısı Uşak’a getirildi.

Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avında gözaltına alınan öğrenciler yer olmadığı için Uşak KOM, Uşak Terörle Mücadele (TEM) Şubesi ile çevredeki karakolların nezarethanelerinde tutuluyor.

Bold'dan Sevinç Özarslan'ın haberine göre öğrenciler, sorgulamanın yapıldığı Uşak Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube’ye getirildiği için aileleri Uşak KOM’un karşısındaki parkta gece gündüz nöbet tutuyor. Endişeyle çocuklarını bekliyor.

CUMA GÜNÜ ADLİYEYE SEVK EDİLECEK

Bir kız öğrencinin sorgu sırasında 3 kere bayıldığı, dışarı çıkarıp hava aldırdıktan sonra sorgusuna devam edildiği öğrenildi.

Öğrencilerin 4 Eylül Cuma günü adliyeye sevk edileceği belirtiliyor.

[Samanyolu Haber] 2.9.2020

Muharrem Ayı ve Birlikte Yaşama Kültürü [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Hicri aylardan birinin adı olan Muharrem, kelime anlamı itibarıyla saygı gösterilen, haram kılınan, yasaklanan gibi anlamlara gelmektedir. İslam öncesi dönemde de Araplar arasında ayrıcalıklı bir yeri olan Muharrem Ayı, aynı zamanda içinde bazı fiillerin yasaklandığı üç haram aydan biridir.

Bu ayın onuncu gününe de “âşûrâ günü” denir ki, İslam’dan önceki dönemlerde de Araplar bu güne saygı gösterir ve bunun bir yansıması olarak da oruç tutarlardı. Aynı zamanda Allah Resûlü (s.a.s.)’nün de, gerek hicret öncesi gerekse hicret sonrasında bu günlerde oruç tuttuğu rivayet edilmektedir. Hatta Ramazan Ayı orucu farz kılınıncaya kadar da bu orucun emredildiği, Ramazan Ayı orucunun farz kılınmasından sonra ise, dileyenlerin bugünlerde oruç tutabileceğini tavsiye etmiştir.

Konuyla ilgili rivayetlerin birinde de, Allah Resûlü Medine’ye hicret ettiklerinde, Yahudiler bu günün önemli olduğunu ve bu günde Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’nın Firavun’un elinden kurtulduğunu, Hz. Nûh’un gemisinin Cûdî dağına bu günde güvenle oturduğunu söylemeleri üzerine:

Resûlullah (s.a.s.): “Biz Mûsâ’ya daha yakınız!” şeklinde karşılık vermiştir. (Buhârî, “?avm”, 69). Hz. Peygamber (s.a.s.) sadece âşûrâ günü değil, Muharrem ayının dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde de oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. (Buhârî, Savm, 69).

İslami kaynaklarda ayrıca âşûrâ gününün bazı özelliklerine daha dikkat çekilmiştir. Bu anlamda Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesinin bugün kabul edildiği, Hz. Yûnus’un (a.s.) balığın karnından karaya aynı gün bırakıldığı, Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Îsâ’nın (a.s.) bugünde doğduğu, Hz. Süleyman’a (a.s.) mülkün bugün verildiği, Hz. Dâvûd’un (a.s.) tevbesinin bugün kabul edildiği, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedileceğine dair Allah Teâla tarafından garanti verildiği günün aynı gün olduğu ve Mekke’den Medine’ye hicret ettiği günün yine bugün olduğu şeklindeki yaklaşımlar oldukça yaygındır.

Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafeti döneminde ise Muharrem ayı, Allah Resûlü’nün hicret ettiği zaman dilimi düşünülerek, hicri ayların birinci sırasına yerleştirilmiş ve böylece hicri yılbaşı olarak da kabul edilmiştir.

Âşûrâ günü, öteden beri Müslümanlar arasında oldukça yaygın bir gelenek haline gelmiş ve aynı zamanda bugünün adıyla özdeşleşen bir de tatlıya ad olmuştur. Bu tatlının menşei olarak da şöyle yaygın bir kanaat oluşmuştur. Hz. Nuh’un (a.s.) gemisindeki insanlar, çıkmış oldukları bu uçsuz bucaksız yolculuklarında acıkınca, gemideki herkes yanına aldığı yiyeceği ortaya koymuş, Hz. Nuh (a.s.) da bunları birbirine karıştırarak böylesi bir tatlıyı yaparak onlara ikram etmiştir.

İnsanlar bir ana ve babadan çoğalmış, farklı renk, ırk, coğrafya ve dillere ayrılmışlardır. Bu ayrılıklar, birbirlerinden uzaklaşmaya ve düşmanlığa değil, aksine tanışmaya, yakınlaşmaya ve kaynaşmaya vesile olmalıdır.

Müslümanlar, böylesi bir geleneğe oldukça önem vermiş ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar bu tatlıyı yaparak, din, kültür, felsefe ayırt etmeksizin herkese ikram etmişlerdir. Bu âdet, hayatlarının önemli bir parçası haline gelmiş ve komşuluk ilişkilerinde, bu yiyeceğin bir tatlı olması ve aynı zamanda komşularının hal hatır sormasına vesile olması bakımından da, önemle üzerinde durmuşlardır.

Küçük şeyleri paylaşamayanlar, daha büyük şeyleri paylaşamazlar. İslam, paylaşmaya, komşuları ziyaret etmeye, onlara ikramlarda bulunmaya son derece önem vermektedir. Müslümanların Kutsal Kitabı Kur’an’da komşu hakkıyla ilgili açık emirler bulunmaktadır. Yakın-uzak komşuya iyilik edilmesi, selamına daha güzeliyle karşılık verilmesi bunlardan sadece bazılarıdır. Aynı zamanda Hz. Peygamber’in de (s.a.s.) komşu hakkı ve komşuluk ilişkileriyle ilgili pek çok uyarı ve tavsiyeler vardır.

Komşusunun kendisinden emin olmadığı kimsenin, Cennet’e giremeyeceği, Allah ve ölüm ötesi hayata inanan bir mü’minin komşusuna eziyet edemeyeceği, Allah katında komşuların en hayırlısının, komşusuna karşı en güzel davranan olduğu, çorba pişirildiğinde suyunu biraz fazla koyup, komşulara ikram edilmesi gereği benzeri ifadeler bunlardan sadece birkaçıdır.

Mü’minler olarak dünyanın neresinde olursak olalım, komşularımız hangi din ve izmden olursa olsun, böylesine insanlığın ortak olduğu bir günü, birlikte yaşamanın gereği olarak, komşuları ziyaret etmeye, onların hal ve hatırlarını sormaya birer vesile yapmalıyız. Bu ilişkilerimizi de, böylesine maddi yönü küçük, ancak anlamı büyük olan bir tatlıyla beraber daha da perçinleştirmeli ve onları bu vesileyle ziyaret etmeliyiz.

Dünyamızda düşmanlığı körükleyen pek çok sebep zaten var iken, böylesi küçük ancak anlamlı beraberliklerle, yaşadığımız coğrafyaları ve ülkeleri daha canlı, daha sıcak ilişkiler içerisinde olan, birbirinin dertleriyle dertlenen, kavgadan çok sulhu ve anlaşmayı tercih eden insanların yaşayacağı zeminlere taşıyabiliriz. 

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 2.9.2020 [Samanyolu Haber]

İz'an: Kalbî Derin Tasdik [Safvet Senih]

İnsan önce bir şeyi tahayyül eder. Sonra hayalini belirgenleştirip tasavvur eder. Sonra aklileştirir. Sonra tasdik eder. Sonra da, İzan eder yani, kalbî icra etmeyi, fiiliyata dökmeyi gerektirir. Sonra itikat halinde kökleşir.

“İslam’ı bir, kültür olarak görme (kültürüne sahip çıkma, taraftarlık gösterme) var; bir de gönlünü Allah’a verecek bir sistem olarak benimseme var. Sığ olarak bakınca bu incelik fark edilip tefrik edilemez, ama ikisinin arasında dağlar kadar fark vardır. Maalesef  İslâmiyet içten  ve dıştan taassubun kıskacında… Taassup ise,  samimi imanın gereği değildir. Mantıksız bir taraftarlık ve icra başkadır, İZ’AN başkadır. Bizim yitirdiğimiz iz’andır. Taassup, samimi   Müslümanlığın vasfı olamaz. Bu, gereksiz bir taraftarlık icraasıdır. Bize böyle taklîdi iltizam değil, iz’an gerekir.

(Akıl yürütme, fikir teâtisi ve beyin fırtınası ile) Alternatifli yolları olanlar, hayatta zorluk çekmezler. Açılımda ihtimal ve imkânların çokluğu, çok önemlidir. Yollarını (fikrî tembellik ile) kendi elleriyle daraltanlar, hayatı zor taşırlar. Mağlubiyet onlar için bütün bütün bir yıkılma gibidir. İnsanlar kendi yollarını kendileri daraltarak cezalarını yine kendileri vermiş olurlar. Yâ, keşifle icad ve inşa edeceksiniz veya dar hapisanenizde, dar bir hayala mahkum kalacaksınız. Kendinize yeni ufuklar açarak hamlenizi güçlendirmelisiniz. Bir hâl değişikliği, yeniden canlılığı kazanmak için önemli bir faktördür. Böylece kendinizi boğulmaktan kurtarırsınız.

(Cenab-ı Hakkın Celâl ve Cemal isimlerinin tecellisiyle insanda kabz ve bast halleri aslında insanı yeknesaklıktan, bıkkınlıktan kurtaran tazelenmeye sevk eden hallerdir. Ama devamlı veya uzun zaman kabz halinde kalmak zararlıdır. Ne kadar  hızlı kurtulunursa o kadar iyidir.) Ciddi kabzlar, (kurtulmak için)  Allah’a ciddî teveccühler ister. Bu durumda içinizi, içinizi bilene ve içinize derman olabilecek birine açmalısınız.

Gönlünüzün sesini dinleyecek, erken kaostan kurtulup, dışarıdan gelecek kötü seslere kendinizi kapatacak ve kalbinizin sesini duymaya çalışacaksınız. Kendi içinizi dinleme ve duymada  KEVSER  makamına ereceksiniz.

İbadete karşı ruhunuzdaki matlaşmalara dikkat etmelisiniz. Güzel bir serencâmeyle rahat bir nefes alabilirsiniz. Kendinizi tahlilden geçirerek, neticesiz vehimlere esir olmamaya gayret edeceksiniz. Bazen içinizdeki soğumayı bir kitapla giderebilirsiniz.

Çok yakınlara celbedildiği halde yakınlığın hakkını koruyamayarak uzak düşenler çoktur.

Demagoji yapanlar geleceğe sıçrayamazlar. “İlerledik” dedikleri her sıçrayışları kendi EGOLARININ  ÇUKURUNDAN  ibarettir.

Maddî ve manevî muvaffakıyetler, mağduriyetlerinizin arkasındadır. Bunlara göğüs geremeyenlere (başarılar) müyesser olmaz.

En ümitsiz kaldığınızda bile yeniden bir daha ümidinizle selamlaşmayı bilmelisiniz.

Dâhî olmaktansa, kollektif şuurun (ortak aklın) kazanında kaynamak daha hayırlıdır. Bazen vicdan ve kalbinize rağmen harekat etmelisiniz.

Kadir Gecesinin ucuza elde edildiğine hiç inanmıyorum. 365 (360)  gün durup, Ramazanın 27. Gününde yakalamaya kalkarsan, bunun mümkün olması oldukça zordur. İsm-i Âzamı yakalamak da aynen böyledir. Hazırcılık  mülahazasıyla İsm-i Âzamı zor bulursunuz. Beyâzid-i Bistâmî’nin dediği gibi, “Allah’ın Âzam olmayan ismini gösterin, ben de size İsm-i Âzamı göstereyim.”  Hızır’a rastlamak da böyle kolay değildir. Sen her el açan ihtiyaç sahibine gönülden sahip olup el uzatabiliyorsan, yolda kalmışların, muhtaçların elinden tutabiliyorsan, her gün gerçek Hızır’la buluşma şerefine nail olabilirsin demektir.

Biraz hazım istiyor bu dâvâ. (Sindirim enzimlerimizin çok güçlü olması gerekiyor.) Rahatsız olmamak lâzım. Bazı itilmelerimize rağmen bir arada kalarak sevap kazanmalıyız. Zevkle yaptığımız amellerde sevap olmaz. Kardeş olmanın sevabını ancak birbirimize katlanarak elde edebilirsiniz. Bir insan sadece sizin beğenmediğiniz  tavırlarından ibaret değildir. Binlerce güzel ve iyi sıfatları vardır. Onlara bakarak takdir etmeyi her zaman tercih etmelisiniz. İmtihanda olduğumuzu unutmamalıyız. Allah, bazılarımızı bazılarımızla imtihan ediyor. Bu imtihanda başarılı olmak zorundayız. Allah’ın rızası, ancak bu çetin tercihle elde edilebilir.

Gördüğümüz bu tepe bitecek ama tepeler hiç bitmeyecek. Hepsini birden görseniz, sarsılırsınız. Sadece aşma durumunda olduğunuz son tepeyi düşüneceksiniz. Ne kadar tepe ve ne kadar tırmanma şeridi varsa aşma için, O’na ama sadece O’na teveccüh edecek  ve gücü  O’ndan  isteyeceksiniz.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu tesbit ve tavsiyelerini iyi mütalaa ve müzakere  ederek, özümsemeye çalışalım. 

[Safvet Senih] 2.9.2020 [Samanyolu Haber]