Abdullah Öcalan’a gül veren Perinçek’ten güldüren savunma: “Ben onu teslim almaya gitmiştim”

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan’la PKK kampında çekilen fotoğrafıyla ilgili ilginç açıklamalar yaptı. “Ben onu teslim almaya gittim” dedi.

BOLD – CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programına katılan Doğu Perinçek, CHP’li Erdal Aksünger ve gazeteci Necdet Saraç ile tartıştı. Perinçek’in CHP’li Aksünger’e “Sizin PKK’nız” ifadesini kullanmasının ardından iki isim arasında tartışma başladı. Tartışma sırasında Necdet Saraç, Perinçek’in Öcalan’a yaptığı ziyarete atıfla “Apo ile resim çektiren sizsiniz. Bizi PKK’lı ilan etmeyin. Bakın Apo’dan gül alan sizsiniz, PKK ile resim çektiren sizsiniz. Şimdi dönmüşsünüz bizi PKK’lı ilan ediyorsunuz. Önce resminize bakın, önce aynaya bakın. Apo’dan gülü ben almadım. PKK’lıları selamlayan ben değilim” dedi.

Saraç’ın ithamları karşısında Perinçek, “Ben onu teslim almaya gittim” sözleriyle kendisini savundu. Saraç ise, “Gül alarak mı?” diye sordu.

[BoldMedya] 24.10.2019

ABD Savunma Bakanı Esper: “Türkiye hepimizi çok kötü bir durumun içine soktu”

ABD Savunma Bakanı Esper, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askeri operasyonunu “hukuksuz” olarak niteledi. Esper, “Türkiye hepimizi çok kötü bir durumun içine soktu” dedi.

BOLD – ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Brüksel’de NATO Savunma Bakanları toplantısından önce katıldığı etkinlikte yaptığı konuşmada Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki askeri operasyonunu sert ifadelerle eleştirdi.

RUSYA’YLA YAKINLAŞARAK YANLIŞ YÖNDE İLERLİYOR

German Marshall Fund’da bir konuşma yapan Esper, Türkiye’nin bölgedeki “hukuksuz” askeri müdahelesinin, ABD öncülüğündeki koalisyon ve Suriye Kürtlerinin son yıllarda IŞİD’e yönelik kazanımlarını tehlikeye attığını söyledi.

Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşarak “yanlış yönde ilerlediğini” savunan Esper, “Türkiye hepimizi çok kötü bir durumun içine soktu” dedi ve Ankara’nın geçmişte olduğu gibi “sorumlu bir müttefik” olarak hareket etmesi gerektiğini söyledi.

NATO SAVUNMA BAKANLARI TOPLANTISI

ABD Savunma Bakanı Mark Esper’in Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile NATO Savunma Bakanları toplantısı çerçevesinde bir araya gelmesi bekleniyor.

NATO Savunma Bakanları toplantısında Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı ve ateşkes değerlendirilecek.

ULUSLARARASI GÜVENLİ BÖLGE ÖNERİSİNE DESTEK

Mark Esper, Almanya Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer’in Suriye’nin kuzeyinde uluslararası denetim altında güvenli bölge oluşturulması önerisine de destek verdi.

ABD’nin bu öneriyi “siyasi” olarak desteklediğini belirten Esper, ancak askeri olarak destek vermeyeceklerini söyledi. Esper, “Bu operasyona kara birlikleri veya başka bir şekilde katkı sağlama niyetinde değiliz” dedi.

GRAHAM DA “ULUSLARARASI GÜVENLİ BÖLGE” DEDİ

ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da Suriye’nin kuzeyindeki güvenli bölgenin Şam, Ankara veya Moskova değil uluslararası güçler tarafından kontrol edilmesi gerektiğini söyledi.

Graham, ülkesinin bu bölgeye, karaya asker konuşlandırmak yerine havadan destek vermesi gerektiğini belirtti.

Graham yaptığı yazılı açıklamada, “Hem Türkiye’nin ulusal güvenliğini garanti altına alacak hem de Kürt müttefiklerin etnik temizliğe maruz kalmasını önleyebilecek sürdürülebilir güvenli bölge oluşturabilirsek bu tarihi bir adım olur” dedi.

[BoldMedya] 24.10.2019

MİT gözetiminde korsan duruşma [Cevheri Güven]

Kaçıralan Özgür Kaya ve Salim Zeybek’in bugün ilk duruşma günleriydi. 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nin salonu boştu. Duruşma bilinmeyen bir yerde bilinmeyen şekilde yapıldı.

BOLD – Ankara Adliyesi’nde hukuk tarihinde eşine rastlanmayan bir yargılama yapıldı. Sadece MİT davalarına bakmak için jet hızıyla kurulan Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kayıp bir duruşma gerçekleşti.

Şubat ayında siyah transporterla kaçırıldıktan 6 ay sonra Ankara Emniyeti’ne işkence edilmiş şekilde teslim edilen Özgür Kaya ve Salim Zeybek’in yargılanacakları davada ilk duruşma bugün yapıldı.

Sabah 10:00’da Özgür Kaya’nın ardından da Salim Zeybek’in duruşması gerçekleşecekti. Tek tek yapılacak duruşmalarda, aynı suçtan yargılanmalarına rağmen ikilinin birbirini görmemesi için yasaya aykırı olarak böyle bir karar alındığı öğrenildi.

Zeybek ve Kaya’nın aileleriyle CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, duruşma saatinde Ankara Adliyesi 5. kat 34. Ağır Ceza Mahkemesi salonunun önüne gittiler. Ancak duruşma saatinde mahkeme salonu boştu.

34. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yazı işlerine giden Sezgin Tanrıkulu, duruşmanın hangi salonda yapıldığı bilgisini alamadı. Tanrıkulu yaklaşık iki saat ailelerle beraber Ankara Adliyesi’nde Yasin Ugan ve Özgür Kaya’yı aradı ancak bulamadı.

AVUKAT DA KORSAN

Kaçırılan 6 kişi dahil, sadece MİT’le ilgili yargılamaların yapılması için Eylül ayında kurulan Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nin heyetinin kimlerden oluştuğu bilinmiyor. Ancak heyet dışında avukatlar da “devlet” tarafından ayarlandı. Zeybek ve Kaya’yı ailelerinin avukatlarının savunması engellendi. Ankara Barosu’nun avukat atamasına da izin verilmedi.

Bugün mahkemeye Safa Sönmez isimli bir avukatın girdiği öğrenildi. Baro ve ailelerin parasını ödemediği avukatın kim tarafından finanse edildiği soru işareti. İkiliye daha önce başka bir avukat yine benzer biçimde ayarlanmıştı ancak dosyadan çekildiği öğrenildi.

Avukatlar da tüm ısrarlara rağmen duruşmanın nerede yapıldığı bilgisini yakınlarıyla dahi paylaşmadılar.

TANRIKULU TEPKİLİ

Sezgin Tanrıkulu, kendi kendilerini atayan avukatlar hakkında Ankara Barosu’na bizzat giderek şikayetçi olacağını belirerek, hukukun tükendiğini, kaçırılan duruşmanın ilk kez görüldüğünü söyledi.

MİT tarafından Siyah Transopter’la kaçırılanlardan biri de Ayten Öztürk’tü. Öztürk 6 ay boyunca gördüğü ağır işkenceleri mahkemede anlatmıştı. Ardından tüm yargılamaları kapatacak biçimde 34. Ağır Ceza Mahkemesi kuruldu.

YARIN IRMAK VE UGAN’IN DURUŞMASI VAR

Şubat ayında kaçırıldıktan 6 ay sonra Emniyet’e teslim edilen Yasin Ugan ve Erkan Irmak’ın duruşması ise yarın yine MİT için özel kurulan Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde olacak. İnsan Hakları Savunucuları’nın takip edeceği duruşmanın yine korsan biçimde yapılıp yapılmayacağı bilinmiyor.


[Cevheri Güven] 24.10.2019 [BoldMedya]

Yaşarken terörist ölünce şehit Zekeriya Altınok’un eşine İŞKUR iş vermemiş

Polislikten “terörist” diye ihraç edilen, vatani görevini yaparken şehit düşen Zekeriya Altınok’un eşi İŞKUR’a başvurmuş, kocası KHK’lı diye başvurusu reddedilmiş.

BOLD – Zekeriya Altınok, 15 Temmuz sonrası “terörist” olduğu gerekçesiyle Emniyet teşkilatından KHK ile ihraç edilen bir polis memuruydu. 16 ay hapis yatıp çıktıktan sonra Emniyet’ten ihraç edildiği için askere giden Altınok, Doğubayazıt’ta İran sınırında devriye görevi yaparken PKK’nın düzenlediği saldırıda şehit düştü.

Hayattayken terörist diye mesleğinden ihraç edilen, hapse atılan Altınok, hayatını kaybedince “şehit” statüsünde devlet töreniyle uğurlandı. Ancak Altınok’un eşinin de fişlemeden nasibini aldığı ortaya çıktı.

İYİ Parti Kayseri Milletvekili Dursun Ataş, şehidin eşi Vildan Altınok’un İŞ ve İşçi Bulma Kurumuna (İŞKUR) başvurduğunu, kendisine iş verilmediğini açıkladı.

Ataş TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

“2 çocuk babası bu şehidimiz 24 Aralık 2017 tarihinde yayınlanan KHK ile polis memurluğu görevinden ‘terörist’ olduğu gerekçesiyle ihraç edildi ve 16 ay cezaevinde kaldı. Bu evladımız gibi binlerce KHK mağduru vatan evladı var. Öncelikle şuna karar vermemiz lazım; KHK’lılar terörist ise neden askere alınıyor? Askere alınacak durumdalarsa neden hala terörist muamelesi görüyorlar?Yaşarken terörist ilan edip KHK’lı diye eşine İş-Kur’dan bile iş vermediğimiz bu şehidimizin şimdi zorunlu olarak eşine maaş bağlayıp 2 yakınına da iş vermek zorundayız. Bu çelişki nasıl ortadan kaldırılacak? Bu Meclis’in görevleri arasında değil mi?

ALLAH ÖNÜNDE HESAP VERİRSİNİZ

Saadet Partisi Konya Milletvekili Abdülkadir Karaduman ise şehidin oğlunun fotoğrafını göstererek, “Burak Zekeriya Altunok, şehit olmasaydı ona terörist demeye devam mı edecektiniz. İktidarda kalmak pahasına insanların hayatını mahveden adaletsizliğin ve ahlaksızlığın fotoğrafıdır bu. Hesap vereceksiniz. Tarihin önünde olmasa bile Allah’ın önünde hesap vereceksiniz.”

KHK’YLA HAYATI KARARTILDI

Şehit Zekeriya Altunok’un, 2017 yılında Tenkil Süreci kapsamında Hizmet Hareketi’yle ilgisi olduğu iddiasıyla polislik mesleğinden ihraç edildi. 16 ay cezaevinde yattıktan sonra Yargıtay’ın bozma kararıyla yeniden yargılandığı ve beraat etti. Bu sırada vatani görevini yapmak üzere askere gitti ve PKK’nın yaptığı saldırıda hayatını kaybetti. Altınok’un iki çocuğu bulunuyordu.

[BoldMedya] 24.10.2019

Özgür Kaya bilinmeyen bir salonda yargılanıyor

Şubat ayında kaçırılan 6 kişiden biri olan Özgür Kaya’nın yargılanmasına Ankara Adliyesi’nde başlandı. Ancak Adliye’nin hangi salonunda yargılandığı bilinmiyor. Yargılandığı salon ailesine dahi söylenmiyor.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanvekili ve CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, bugün sabah 9:30’da Ankara Adliyesi’ne giderek Özgür Kaya’nın duruşmasına katılmak istedi.

Duruşmanın yeni kurulan ve sadece MİT’le ilgili davalara bakacağı öğrenilen Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceğini belirten Sezgin Tanrıkulu, sözkonusu mahkemenin nerede olduğunu Adliye’deki danışmaya sorduğunu ifade etti.

Tanrıkulu şöyle konuştu:

“Danışmadan 34. Ağır Ceza mahkemesinin yerini sordum. 5 katta olduğunu söylediler. 10’a 10 kala duruşma salonuna gittim. Kapalıydı. Bu sırada eşi avukatı aramış. Avukat ‘duruşmadayım’ diye mesaj atmış.

Mahkemenin yazı işlerine gidip tekrar 34. Ağır Ceza’nın Özgür Kaya duruşmasını şu an Ankara Adliyesi’nde hangi salonda yaptığını sordum.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanvekili olarak ben bu mahkemenin Adliye’de nerede olduğunu öğrenemedim, bana söylenmedi. Yazı işleri duruşma yerinin söylenmemesini mahkeme başkanının aldığı karar olduğunu söyledi.

Bakın gizli bir duruşma olsa bile Mahkeme Başkanı’nın bunu açık bir duruşmada alıp, sonra salonu boşaltması lazım.

34. Ağır Ceza Mahkemesi bu kaçırılma olaylarından sonra Eylül ayında kuruldu. Bu davalara bakmak için özel olarak kuruldu. Ankara’da 33 tane Ağır Ceza Mahkemesi var. Ama MİT davalarına bakmak için özel bir mahkeme kuruluyor. Ve bu mahkemenin nerede duruşma yaptığı bilinmiyor.

Yargılanan kişilere avukat atanmış. Kendiliğinden görev alan bu avukatları Ankara Barosu’na bizzat kendim şikayet edeceğim. Kendiliğinden görev alan mahkeme salonunu bile ailelere bildirmeyen bu avukatları bizzat şikayet edeceğim.”

[Samanyolu Haber] 24.10.2019

Talim ve Terbiye [Safvet Senih]

Muhterem Hocaefendi Eğitim ve Rehberlik mevzuu ile ilgili şunları ifade ediyor:

“Allah Rasulü’nün tavsiyeleri çerçevesinde, çocuğa, SEVİMLİ, M NASI DÜZGÜN  İYİ  BİR  İSİM koymak, anne-babanın ilk vazifelerinden biridir. Peygamberimiz (S.A.S.) İSİM  KOYMAYA  özel önem vermişlerdir. ‘Peygamberlerin isimleri ile isimleniniz. Ayrıca Aziz ve Yüce  olan Allah nezdinde isimlerin en sevimlisi ABDULLAH ve ABDURRAHMAN’dır. İsimlerin en doğrusu H RİS  (Kâr getiren, âhiret kazanan)  ve HÛM M  (Himmetli, azimli) dir. En çirkini de HARB  (Savaş, şiddet)  ve MÜRRE  (Cimrilik, acı)  isimleridir.’  (Müsned, 4/345)  buyurmuş ve aynı zaman  SİYE  (İsyan eden) gibi savaş ve düşmanlık  ifade eden  isimleri iptal etmiş yerine CEMÎLE  (Güzel) ismini koymuştur. (Müslim,  dab, 14)

“Daha sonra SÜT  EMZİRME  ile ilgili hukukî prosedür ve ardından da sütten kesildiğinde çocuğun nafakasının temini ve terbiyesinin deruhte edilmesi meselleri gelir.

“Her yeni doğan çocuk temiz bir fıtrat  üzere doğar. (Buhari, Cenaiz, 92) Evet âdeta o, yazısız bir kağıt gibidir. Ona her şeyi siz yazacaksınız; ama Allah’ın hoşuna giden rızasına uygun  hususları yazacaksınız. Bunlar, meleğin değer verdiği, mahşerde geçerli olan hesapta mizanın sağ kefesine konunca kıymet ifade eden nakışlar olacaktır. Allah’ın hoşnutluğu istikametinde ve peygamber çizgisinde nakışlar…

“Anneye-babaya düşen, bu yazı ve nakışları mevsiminde, hem de silinmeyecek şekilde çocuklarının ruhuna yazıp nakşetmektir. Evet çocuk sahibi olan her anne ve baba, günlük hayatlarının bir bölümünü çocuklarının talim ve terbiyesine ayırma mecburiyetindedirler. Talim ve terbiyenin diğer mahfillerini daha sonraki bölümlerde ele alacağız.

“Aile, talim ve terbiyede en birinci ocak, en birinci mektep, en birinci okuldur. Anne ve baba talim ve terbiye için ayırdıkları zamanı, EVRAD  ve ZİKİRLERİNE  ve diğer ŞAHSİ  VAZİFELERİNE  mutlaka tercih etmelidirler. Çocukların yetiştirilmesinde, Allah’ın öğretilmesi, onların yaşlarına ve kültür seviyelerine göre Allah’a iman fikrinin kalblerine yerleştirilmesi, anne-babanın maddî-mânevî füyuzat hislerinin önünde geldiği gibi pek çok şahsî vazifenin de önünde gelir. Bu itibarla siz, evinizde âsî-tâğî veya âsiye-tâğiye çocuklarınızı ihmal ederek Kâbe-i Muazzama’yı ziyarete gitseniz vazife size arkadan seslenecek ve ‘Buradaki ciddî ve en mühim vazifeyi bırakmış nereye gidiyorsunuz?’ diyecektir.

“Ayrıca babası çocuğa dinini diyanetini, okuyup yazmasını, Kur’an okumasını, hatta biniciliği, yüzmeyi ve devrine göre atıcılığı da öğretmelidir. Beyindeki güç ve kuvveti sadece pazulara hasreden sporları değil, hayat ve sıhhat için faydalı ve yarınlarına mukaddime nevinden her biri kendi sahasında önem arz eden bütün sporları öğretecektir.

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin annesi Refia Hanım, oğluna dört yaşında gece yarısı uykudan kaldırarak Kur’an okumayı öğretmişti. Okumayı öğrendikten bir hafta sonra Kur’an’ı hatmetmişti. Şâmil Ağa Hatim duasını yapmak için büyük bir yemek verdi köy halkına. (…)  Hocaefendi küçük yaştan itibaren daima büyüklerle beraber oturmayı ve onların anlattıklarını dinlemeyi âdet edinmişti. Evlerine sık sık hocalar, şeyhler gelir sohbet ederlerdi. Hocaefendi onları dikkatle dinler, sanki kelime kelime hafızasına kaydederdi. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra (baba anne) Munise Hanım ve Refia Hanım içerde neler anlatıldığını sorunca birebir naklederdi. Belki aynı üslupla, aynı duygularla ifade eder, içerideki havayı onlara yansıtırdı. Munise Hanım onu ağlayarak dinler, âdeta kendinden geçerdi. Hocaefendi o yaşlarda Ramiz Hocanın Cuma hutbelerini de gelip annesine ve baba annesine birebir aktarırdı. Bazen Nurhayat Hanım müdahale eder  ‘Hafız bak gelip anlatma: ‘Sen anlatınca anam ağlıyor, anam da ağlamaktan başka bir şey bilmiyor’ derdi. Munise Hanım hem ağlar hem de anlatması için onu teşvik ederdi.

[Safvet Senih] 24.10.2019 [Samanyolu Haber]

Bediüzzaman Şeytan’la ne konuştu? [Seyid Nurfethi Erkal]

(Son yazımıza gelen bazı geri bildirimler sebebiyle bu yazıyı kaleme almak gerekti.)

Malum olduğu üzere “İblis’in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyyunların felsefeleriyle zihni bulananlar bu bedihî meselede tereddüt gösterdikleri için” (13. Lem’a) bir miktar izah gerektiği anlaşılıyor.

Kur’an-ı Kerim ilk ayetlerinden itibaren “(Onlar) gayba iman ederler.” (Bakara, 3) diyerek metafiziğe inanmanın imanın lazımı olduğunu bildirmiştir. Melekler ve ruhanilerle birlikte cinlerin de bu metafizik alemde büyük bir sınıf teşkil ettiği her müminin mâlumudur.

“Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.” (En’am, 6/112) ayetinden anlaşılacağı üzere insanlar da olduğu gibi cinler arasında da fesadı planlayan ve yayan bir kısım vardır ki bunlar şeytanlar tabir edilmektedir. Bunların en başında yer alan ise İblis’tir.

Resulullah (s.a.s.) Efendimiz Ebu Zer (r.a)’e:

‘Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?’ buyurmuştu. Ebu Zer:

‘İnsanın da şeytanları var mıdır?’ dedi.

‘Evet onlar, cin şeytanlarından daha zararlıdır.’ (Müsned, 5/165, 178; Taberani, Kebir 8/217) buyurarak her iki sınıf şeytandan da Allah’a sığınmayı emretmiştir.

Üstad Bediüzzaman da “Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar” (Hutuvat-ı Sitte) diyerek Efendimiz’in haber verdiği şeytanın vekili olan bu insî şeytanlara dikkat çekmiştir.

“Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’al ve a’mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur. O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin her birisi, o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün” (24. Söz)

Evet bu şahıslar ister hayır ister şer cephesinde saf tutsunlar istidatları itibariyle bir nevi harika fertlerdir ancak adeta şeytan gibi “Ben ondan daha hayırlıyım.” (Sad, 76) diyerek, enaniyetleri hesabına kendi akıllarına güvenip, istidatlarını nübüvvet terbiyesi haricinde, şer istikametinde işlettiklerinde; şerirlerin adeta ustabaşısı konumuna geçmektedirler.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Allah’ım, şu iki adamdan –Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’tan– sana en sevimli olanı ile İslâm’ı güçlendir. O iki kişiden Allah’a sevimli olanı Ömer’di.” (Tirmizî, Menâkıb, 18; Müsned, 2/25) mealindeki hadisi hatırlanacak olursa; insi şeytanlar yaratılmış olmasının cebri olmayan ama imtihan sırrına bakan veçhesi de aydınlanmış olacaktır.

Bediüzzaman “İbrahim tek başına bir ümmet idi.” (Nahl, 120) fehvasınca ahir zamandaki hidayet hareketinin başında şahs-ı manevisini temsil makamındaki şahıs olarak küfrün insi ve cinni temsilcileriyle mücadele ettiği gibi bizzat görüşmüştür de.

Malum olduğu üzere Üstadımız “Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhir zamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve Hürriyetten evvel İstanbul’da tevilini söylediği hadislerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının âlem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine, gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan hizbü’l-Kur’ân hakkında, ‘O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak mânevî kılıç hükmünde i’câz-ı Kur’ân’ın nurlarıyla mukabele edilebilir.’ tavsiyesine müraatla” (Tarihçe-i Hayat, İfade-i Meram) manevi ve ilmi mücahedeye başlar.

Hadislerin ve Hz. Ali’nin işaretiyle o dehşetli şahsı tespit etmesine rağmen ne bu dehşetli şahısla siyaseten mücadeleye girişmiş ne de ona karşı habis siyasetini eleştirmekle meşgul olmuştur. Gelecek istibdad-ı mutlakının sebebinin küfr-ü mutlak, neticesinin ise sefahat-i mutlaka olduğunu bildiğinden, “Eyvah, bu ejdarha imanın erkanına ilişecek” (23. Lem’a) demiş; tabiat risalesinin arabi bir surette yazıp neşretmiş ve şahsını namaza, sünnet-i seniye düsturlarına davetle iştigal edip, vazifesini yerine getirmiştir.

Ancak gerek zaman ve zeminin müsaadesizliği gerekse de vazifesinin gereği siyaseten mücadele etmese de ilmi ve manevi mücadelesinin neticesi yine hayatı mahkemeler, sürgünler ve hapislerde geçmiştir. Bu mahkeme safahatının başını teşkil etmesi ve o dehşetli şahıs hayattayken bizzat onun emriyle gerçekleşmesi itibariyle; Eşkişehir mahkemesi, hapsi ve o safhada yazılan risaleler ayrıca dikkat çekicidir.

Allah Resulü’nin haber verdiği üzere; “Deccâlin beraberinde cennet ve ateş vardır.” “Cennetin ve ateşin misli vardır.” “Deccâlin cenneti ateş, ateşi ise cennettir.” (Müslim, Fiten, 109; İbn Mace, Fiten, 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/397).

Bediüzzaman’ın Eskişehir hapsindeki müşahedesi cüz’i bir vaka olmakla birlikte, bu fiten hadisinin bir nev’i tefsiri mahiyetinde olduğundan ahirzamanın tümünü alakadar eden ve adeta küllünü temsil eden çok mühim bir hadisedir. Zira Üstadımız talebeleriyle birlikte o zamanın istibdad rejiminin sureten cehenneminde olmakla birlikte hakikaten Cennette, rejimin sureten cennetinde olanlar ise hakikaten cehennemdedir.

Üstadımıza taraf-ı ilahiden bu müşahedeyle, imani cephede manevi ve ilmi mücahedesinin ne kadar hayati olduğu ihtar edilirken; kıyamete kadar gelecek talebelerine de imani vazifeleri zararına cazibedar, afaki dairelere el hatta göz atmalarının muhtemel vahim neticeleri ders verilmektedir.

Ayrıca Üstadımız Hazretleri bu çok bilinen manevi tecrübesini naklederken; “Kat’î müşahede ettim.” “Gördüğüm hakikattir, hayal değil.” gibi ifadelerle muhataplarına bunun temsili, metaforik ifadeler hatta temsille karışık manevi keşifler olmadığını da ısrarla ihtar etmektedir.

Bu manevi müşahedenin hemen devamında ise; “Eskişehir Hapishanesinde müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşısına dikilmiş” (Gençlik Rehberi) ve bu habis şahs-ı maneviyi temsil eden şeytanın şahsıyla tıpkı süfyanla şahsen karşılaşıp, görüştüğü gibi bizzat görüşmüş ve tartışmıştır.

Üstadımızın bu noktada karşımızda cemaat suretinde negatif metafizik bir cephe ve onun fiziki olduğu kadar metafizik başları olduğunu ve manen mücahede edilmesi gerektiğini ihtar etmesi çok önemlidir. Nitekim ulum-u İslamiye’nin bir mucizesi olan İbn-ul Arabi’ye göre; “Mehdi basiretiyle nurani ve ateş kaynaklı ruhları idrak edebilendir. Nitekim bu vasfa sahip olan İbn Abbas ve Hz. Aişe de Cebrail’i görmüşlerdir. Böyle bir göze sahip olanlar görünmemek ve perdelenmek isteseler dahi, rical-ul gaybı dahi görürler. Nitekim Mehdi’nin ruhanilerden oluşan vezirleri ile ilişkisi için de bu bilgi gereklidir. Basiretin bir diğer neticesi de sahibine manaların bedenlenmesidir. Sahib-ul basar, manaları kendi suretlerinde tanır ve tereddütsüz olarak bedenlenmiş manaların ne olduğunu bilir.” (İbnü’l-Arabi, Futuhat-ı Mekkiye, VI, s. 56-58.)

Bu anlamda Üstadımızın “Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek.” (20. Lem’a) gerektiğine dair tenbihi, nurani ve zulmani şahs-ı manevilerin ahirzamandaki bu son çarpışmasını gözümüz önüne seren diğer bir ifadesidir.

Başta belirttiğimiz gibi; “İblis’in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir.” Daru’n Nedve’ye gelip Resulullah Efendimiz aleyhindeki toplantıya insi şeytanlarla birlikte insan suretinde iştirak edip reyini belirten ve müteaddid vakıalarla varlığını ihsas eden İblis, ahirzamanda hidayet hareketinin başındaki zat ola Üstadımızla da cismen görüşmüştür.

Daha önce Beyazıd Cami’inde sesini işittirmekle Kur’an’ı Hâkim hakkında kendisine vesvese vermeğe gayret eden “İblisi ilzam, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskat” eden Üstadımız malum olduğu üzere bu münazarıyı da 26. Mektup’ta kaleme almıştır. Lakin hidayet hareketi içinde bulunsa da “şu zamanda, hususan maddiyyunların felsefeleriyle zihni bulananların bu bedihî meselede tereddüt gösterdikleri” veya akıllarına sığmadığından temsili bir hikâye suretinde ele aldıkları görünmektedir.

Bu nev’i hadiseleri hiç garipsememek gerekir zira; “Umur-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umurdaki kavâninin medarları olan ervâh-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir.” (29. Lem’a)

“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.” (29. Söz)

Ayrıca “Ey ulu Rabbimiz! Gerek cinlerden gerek insanlardan bizi saptıran o şeytanları bize bir gösteriver” (Fussilet 41/29) denmesinden de her iki cinsten şeytanın şahıs olarak mevcudiyeti, insanları cehenneme sürükledikleri ve cinni de olsa görünebilmelerinin mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Peki bu hadisede İblis-i lâin Üstadımız Hazretlerine neler demiştir?

Ahirzaman da artarak ortalığı saran sefahate dikkatlerimizi çeken İblis’in laflarına karşı Üstadımızın uzun, kıymetli izahatını Risale-i Nur’a havale edip özetini nakletmekle yetineceğiz.

“Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahat ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

“Biz hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”

Ben de cevaben dedim:

“…Hakikî ve elemsiz lezzet yalnız imanda ve iman ile olabilir…”

O muannid döndü, dedi:

“Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”

Cevaben dedim:

“…Hayvan gibi olamazsın. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Ya aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. Veya aklını imanla başına al, Kur’ân’ı dinle, yüz derece hayvandan ziyade ve fâni dünyada dahi sâfi lezzetleri kazan…”

Yine o mütemerrid şahıs döndü, dedi:

“Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”

Cevaben dedim:

“…Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehenneme gitti…” (Asay-ı Musa, Üçüncü Mesele)

Bugün cismen görmeksek ve görüşmesek de İblis’în iğfal etmeğe gayret ettiği nefislerimizi ve zamanın ruhunu biraz dikkatli dinlesek maalesef şeytandan aynı dersi alıyor olduğunu işitilebiliriz.

Rabb-i Rahimimiz nefislerimizi ve neslimizi sünnet-i seniyye kalesine sığınmakla muhafaza buyursun.

Amin.

(Bu parantezi şimdilik kapatıyoruz. Lakin yazı dizimizin devamında bu metafizik cephe ve onunla bugünkü ve yarınki mücadeleye tekrar gelmek niyetindeyiz.)

[Seyid Nurfethi Erkal] 24.10.2019 [TR724]

Vefat eden KHK’lı Emine öğretmenin son mektubu: ‘Topluma hakkımı helal etmiyorum’

KHK ile ihraç edilen ve mücadele ettiği kansere yenik düşen Emine Yürükçü, yazdığı son mektubunda hüzün dolu öyküsünü anlattı.

Emine Yürükçü kanser tedavisi gördüğü dönemde yazdığı sitem dolu mektubunda, “Bu zulmü yapanlara ve ses çıkarmayanlara hakkımı helal etmiyorum.” diyor.

Eşi gibi 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Din Kültürü Öğretmeni Musa Yürükçü, eşinin yaşadıklarına dayanamadığını belirterek, hastalığın nüksettiğini söylüyor: “Kanser tedavisi güzel gidiyordu. Taki ikimizde ihraç edilene kadar. Eşim yaşadıklarına dayanamayarak vefat etti. İhraç ile hayatımız alt üst oldu. Ben ve 3 çocuğum psikolojik tedavi görüyor. Bize sahip çıkmadılar. ”

İhraç öğretmen Musa Yürükçü, “Biz yaşadıklarımızı Allah’a anlatıyoruz. Kulundan bir şey beklemiyoruz.” ifadelerini kullanıyor.

Musa Yürükçü eşi Emine Yürükçü’nün vefat etmeden bir mektup yazdığını ve halini bu mektupta anlattığını belirtiyor.


[TR724] 24.10.2019

Erdoğan’ın kütüğünü inceleyen 5 memura hapis cezası!

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın SGK kayıt verilerini inceleyen 5 memur, 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların cezaları ertelenmedi.

Trabzon SGK İl Müdürlüğü’nde Veri Hazırlama Kontrol İşletmeni olarak görev yapan Ş.Y., M.T., E.B., A.Y. ve H.T. adlı 5 personelin kendilerine ait kullanıcı adlarıyla Tayyip Erdoğan’ın aile kayıt bilgilerini sorguladığı tespit edildi. Haber Türk’ten Enis Yıldırım’ın haberine göre, müfettişler tarafından yapılan tespitin ardından 5 memur hakkında Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Soruşturmanın sonunda 5 SGK memuru hakkında ‘kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirdikleri’ gerekçesiyle dava açıldı.

2 YIL 6 AY HAPİS CEZASI, ERTELEME YOK

Trabzon 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan memurlar, meraklarından dolayı bu sorgulamayı yaptıklarını belirtti. Suç olduğunu bilmediklerini söyledi. Sanıklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’a büyük sevgi duyduklarını, yaşını ve aile üyelerini merak ettiklerini belirterek beraatlarını istedi. Hakim, 3’ü kadın 5 veri memurunun her birini önce 3 yıl hapis cezası ile cezalandırdı. Sanıkların iyi halinden ötürü cezalarını 2.5 yıla indiren hakim, ertelemeye yer olmadığına hükmetti.

KİMDİR BU BAGRATUNİLER?

Erdoğan’ın kökeni ile ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. “Türkiye’de Kim Kimdir” ismi ile yazar Oğuz Hakan Göktürk tarafından kaleme alan kitapta Erdoğan’ın kökeni ile ilgili önemli iddialar ortaya atılmıştı. e-kitap olarak satışa sunulan kitapta, Erdoğan ailesinin kökeni olan ‘Bakatoğlulları’ ile ilgili şu ifadelere yer veriliyordu: “(…)Gürcü Bagratuniler, Osmanlı Devleti’ne en fazla direnen unsurlardan biriydi. Safevilerin ve Osmanlıların Kafkasya’daki çekişmeleri, Gürcü Bagratunilerin varlıklarını devam ettirmelerindeki en önemli faktördü. Osmanlı devletinin Gürcü Bagratuni kralları üzerine düzenlediği seferlerin bir sonucu da bunların asilzadelerinin farklı bölgelere sürgün edilmesiydi. Bir kısım Bagratuni aileleri, İstanbul’da esaret altında tutulurken, bir kısmı da Trabzon, Potamya (Rize) taraflarına zorunlu iskân edilmişlerdi.(…) Doğu Karadeniz’e doğru yayılmış olan Gürcü Bagratuni ailesi olan Bakatoğulları da bu sınıfa dâhildi. Gürcü Bagratuni ailesi olan Bakatoğulları diğer ayanlardan farklı olarak Osmanlı Devleti’ne hiçbir zaman itaat etmemişti.”

[TR724] 24.10.2019

DİKKAT! 15 günlük temyiz süresi başladı

Yargı reformu birinci paketi Resmi Gazete’de yayımlandı. Hükmü kesinleşip infazı başlayanlar için 15 günlük temyiz süresi de başlamış oldu. Kararı veren yerel mahkemelere gerekçeli temyiz, infazın durdurulması ve tahliye dilekçesi verilmesi gerekiyor. İtiraz için 8 Kasım 2019 son tarih. Peki ne yapılmalı?

Ayrıntılar ve örnek dilekçeler için aşağıdaki linke tıklayın…


[TR724] 24.10.2019

Gayrimüslimlerle dostluk [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Gayrimüslimlerle nasıl ilişki kurulacağı ve onlarla dostluk yapılıp yapılamayacağı farklı zamanlarda farklı münasebetlerle sık sık dile getirilen bir konudur. Genellikle bu meseleyi dile getirenler, farklı din mensuplarıyla hoşgörü ve diyaloga dayalı bir ilişki içerisinde olmaya karşı çıkanlardır. Onlar, belirli ayetlerden hareketle Kur’ân’ın gayrimüslimleri “dost” edinmeyi yasakladığını iddia ederler. Çoğu zaman farklı din mensuplarına bakış sadece “dost edinmeme” sınırlarında kalmaz, onlara düşmanlık etmeye, nefretle bakmaya, mallarını boykot etmeye ve hatta terör faaliyetlerini tecviz etmeye kadar gider.

Kur’ân’a sathî ve lafızcı yaklaşımın, taassup ve bağnazlığın birer neticesi olan bu tür aşırı ve radikal fikirlerin daha başka aşırılıklara sebep olmaması düşünülemez. Genellikle bu tür ifratlar, tefritleri doğurur. Bu tür tartışmaların gündemde olduğu zamanlarda hemen tarihselci ve modernist yaklaşımlar da kendini gösterir. Bu tür kişiler, konuyla ilgili hükümlerin Kur’ânî temellerini araştırmaya ve anlamaya ihtiyaç duymaksızın hemen bu tür hükümleri tarihselci bakış açısıyla değerlendirir ve reddederler.

Aslında “kimlerle”, “hangi münasebetlerin”, “niçin” yasaklandığı doğru anlaşılabilse pek çok itiraza mahal kalmadığı da görülmüş olacaktır.

Âyetlerin Yorum ve Tefsir Metodu

Kur’ân, manası anlaşılsın ve gereğiyle amel edilsin diye bütün insanlığa gönderilen ve hükümleri de kıyamete kadar baki kalacak olan evrensel bir kitaptır. Fakat onun doğru anlaşılabilmesi için bir kısım hususlara dikkat edilmesi gerekir. Kur’ân, beşer sözü değildir; ilâhî bir kelâmdır. Bu ilahî kelamın kendine has bir üslubu, tabiatı ve meseleleri ele alış tarzı vardır.

Kur’ân’daki her bir sure ve ayetin öncesi ve sonrasıyla sıkı bir münasebeti vardır. Bu açıdan ayetler, siyak  (konteks, bağlam) bütünlüğü içinde anlaşılmalı ve parçasal yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Kur’ân’ın herhangi bir yerinden cımbızlanarak alınan bir ayetle doğru hükme ve neticeye ulaşmak mümkün değildir.

Kur’ân’ın her bir ayetinin, lafız ve tabirinin delalet ettiği yoğun mana tabakaları vardır. Sathî nazarların veya sadece lafza takılıp kalanların bu manalara açılması mümkün değildir. Yapılması gereken ayetlerin asıl maksatlarına inmeye çalışmaktır. Bunun için de Arapça dil kurallarının, belagat kaidelerinin, edebî sanatların, tefsir metodunun bilinmesi gerekir.

Bunların yanında âyetlerin, dinin genel maksatları ve külli ilkeleri içinde anlaşılması; sebeb-i nüzullerin ve âyetlerin nazil olduğu dönemin sosyopolitik özelliklerinin bilinmesi; Allah Resûlü’nün tatbik ve yorumlarına vâkıf olunması; ulemanın getirmiş olduğu tefsir ve izahların bilinmesi de âyetlerin doğru anlaşılması adına oldukça önemlidir.

Gayrimüslimleri Dost Edinmeyle İlgili Ayetler

Onlarca ayet-i kerimede mü’minlerin kimleri dost edinip edinmeyecekleri; dost edinilmesi yasaklanan kimselerin vasıfları; gayrimüslimlerle kurulacak ilişkilerin niteliği üzerinde durulur. Esasında bütün bu ayetlere toplu olarak bakan kimse hangi gayrimüslimlerle ilgili ne tür davranışların niçin yasaklandığını rahatlıkla anlayabilir.

Âl-i İmran suresinde geçen âyet şu şekildedir: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp, kâfirleri veli edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur.” (Âl-i İmran, 3/28)

Nisa sûresinde benzer yasak tekrarlanır: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Böyle yaparak Allah’a, aleyhinizde kesin bir belge mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 4/144)

Aynı surenin devamında kafirleri veli edinenlerin münafıklar olduğu vurgulanır: “Münafıklar mü’minlerin dışında kâfirleri dost edinirler. İzzet ve desteği onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün izzet ve kuvvet Allah’ındır.” (Nisa, 4/139)

Yukarıdaki iki ayette kafirlerin veli edinilmesi yasaklanırken Mâide suresinde aynı yasak Ehl-i Kitap ile ilgili gelir: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır. Allah böylesi zalimleri doğru yola iletmez.” (Mâide, 5/51)

Maide suresindeki şu ayette ise kafirler ve Ehl-i Kitap birlikte zikredilmiş fakat bunların bir kısım vasıflarına da yer verilmiştir: “Ey iman edenler! Dininizi alay ve eğlence konusu yapan ne Ehl-i Kitabı ne de diğer kâfirleri veli edinmeyin. Mü’min iseniz, Allah’ın bu buyruklarına karşı gelmekten sakının.”  (Maide, 5/57)

Şu âyet-i kerime ise mü’minlerin kendileri gibi küfre düşmesini arzu eden münafıkların veli edinilmesini yasaklamaktadır: “Ne çok isterler ki siz de kendileri gibi küfre düşesiniz de böylece kendileriyle aynı seviyede olasınız. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin!” (Nisa, 4/88)

Tevbe suresindeki şu ayette ise “veli” yerine sırdaş ve gönüldaş kelimeleriyle karşılayabileceğimiz “velîce” kelimesi kullanılır: “Yoksa siz, Allah sizden mücahede edenlerle Allah’tan, Resulünden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri iyice ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı zannettiniz? Halbuki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 9/16)

Tevbe suresindeki diğer bir ayette ise bilinçli bir tercihle küfürde ısrar eden ve ona teşvikte bulunan kafirlerin veli edinilmesi yasaklanır: “Ey iman edenler! Eğer küfrü bilerek ve isteyerek imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile veli edinmeyin. İçinizden onları veli edinenler, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 9/23)

Mücadele suresindeki şu ayette kendilerine karşı sevgi ve muhabbet beslenmesi yasaklanan kimseler olarak Allah ve Resûlü’nün düşmanları gösterilir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allah ve Resulü’nün karşısına çıkan (ve onlara düşmanlık yapan) kimseleri, isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir.” (Mücadele, 58/22)

Mümtehine suresindeki şu ayette de veli edinilmesi yasaklanan kimselerin Allah’a ve mü’minlere düşmanlık yapan kimseler olduğu bildirilir: “Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı veli edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde, siz onlara sevgi sunuyorsunuz (sır veriyorsunuz). Reslüllah’ı ve sizi, sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için, vatanınızdan kovuyorlar.” (Mümtehine, 60/1)

Aynı surenin şu ayetinde ise sırf dinlerinden ötürü mü’minlerle savaşan, onları yurtlarından çıkaran veya buna destek olan kişilerin veli edinilmesi yasaklanır: “Allah sadece, dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri veli edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 60/9)

Yine bu surenin bir başka ayetinde veli edinilmesi yasaklanan kimseler olarak Allah’ın gazap ettiği ve ahiretten ümidini kesen kimseler karşımıza çıkar: “Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir güruhu dost edinmeyin. Onlar ki ölüp kabre giren bir kâfir nasıl ahiret mutluluğundan ümidini kesmişse, kendileri de ahiretten öyle ümitlerini kesmişlerdir.” (Mümtehine, 60/13)

Âl-i İmran suresinde geçen şu ayette “veli” yerine “bitane” kelimesi kullanılır ve samimi dost edinilmemesi gererek kimselerin vasıfları oldukça detaylı zikredilir: “Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Daima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır.” (Al-i İmran, 3/118)

Sonraki iki ayette dost edinilmemesi gereken kimselerin özellikleriyle ilgili biraz daha tafsilata girilir: “İşte siz o kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz. Halbuki siz bütün kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler. Hem huzurunuza geldiler mi ‘Biz de inandık!’ derler. Aralarında baş başa kaldıkları vakit size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle parmaklarını ısırırlar. De ki: “Geberin kininizle!” Allah bütün kalplerin künhünü bilir. Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları üzer. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar…” (Al-i İmran, 3/119-120)

Veli Kelimesinin Manası

Yukarıda da görüldüğü üzere pek çok ayet-i kerimede kâfirlerin, müşriklerin, münafıkların ve Ehl-i Kitab’ın veli edinilmesi yasaklanmıştır. Maalesef çoğu mealde bu kelime “dost” olarak tercüme edildiği için yanlış anlaşılmaktadır. Halbuki “veli” ve “velayet” kelimeleri Arapça dilinde oldukça farklı ve geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Dost edinme bu manalardan sadece birisidir. Elmalılı Hamdi Yazır bu kelimeyi “tefviz-i umurda bulunma” olarak açıklamıştır ki bu oldukça önemlidir. Bunun manası işlerini bir başkasına bırakma, bütünüyle ona güvenme, onu hami, koruyucu ve yönetici edinme demektir.

Dolayısıyla burada yasaklanan husus alışveriş ve ticaret yapma, ziyaret etme, iyilik yapma, birlikte çalışma gibi beşeri münasebetler değildir. Aynı şekilde veli edinme yasağı, arkadaşlık, komşuluk ve akrabalık ilişkilerini devam ettirmeye de mani değildir. Bilakis burada siyasi ve stratejik ilişkiler ele alınmakta ve mü’minlerin sırtlarını başkalarına yaslamaları, iplerini tamamıyla onların ellerine vermeleri, tasarruf yetkilerini onlara devretmeleri yasaklanmakta; mü’minler dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı ihtiyatlı ve tedbirli olmaya çağrılmaktadır.

Mü’minlerin sırlarını başkalarına faş etme ve onların arkasından entrikalar çeviren düşmanlara destek olma, mü’minlere zarar verecek şekilde onlarla siyasi ve askeri ittifaka girme gibi fiilleri de bu çerçevede düşünebiliriz. Kısaca mü’minler, İslam’a ve İslam toplumuna zarar verecek bir kısım ilişkiler içine girmekten menedilmişlerdir. Yani gayrimüslimlerin veli edinilmesinin yasaklanmasının temel maksadı, Kur’ân ve Sünnet’in korumayı hedeflediği maksatların başında yer alan “dinin korunmasıdır”.

Aynı şekilde diğer ayetlerde kullanılan “bitane” ve “velîce” kelimeleri de sıradan bir arkadaşlıktan çok daha derin bir muhabbeti ve ilişkiyi ifade eden kelimelerdir. Bu kelimeler gönülden bağlılığı, aradan su sızmayacak ölçüde aşırı yakınlığı ifade eder. Dahası bu kelimelerde gönülden bağlanılan kimsenin hayat tarzını benimseme, ona yaranmaya çalışma, onu işlerinin iç yüzüne ve sırlarına muttali kılma ve çıkarların çatışması durumunda onu tercih etme manaları da mevcuttur. Bu tür durumlarda ise başkalarına benzeme, onları örnek alma, asimile olma, kimliği kaybetme, küfre rıza gösterme gibi riskler söz konusudur. Efendimiz’in şu hadisi de bunu hatırlatır: “Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine baksın.” (Ebu Davud, Edeb 19)

Birkaç ayette “mü’minleri bırakıp” kaydının yer alması, “kâfirlerin birbirlerinin velileri olduğunun” ifade edilmesi ve birçok ayette mü’minlerin asıl velilerinin Allah’ın, Resûlü’nün ve mü’minlerin olduğunun vurgulanması da oldukça önemlidir. Efendimiz (s.a.s) mü’minleri binadaki birbirine yaslanmış tuğlalara (Buhâri, Salât 88) veya birbirleri arasında sıkı irtibat bulunan bir vücudun uzuvlarına benzetirken (Buhârî, Edeb 27), Kur’an da bütün mü’minlerin kardeş olduğunu belirtmiştir. (Hucurat, 49/10) Dolayısıyla bu tür ayetlerin iman kardeşliğine ve imanın ehemmiyetine vurgu yaptığı, imanla küfrün arasındaki derin mesafeye dikkat çektiği, Allah için sevme ve Allah için buğzetme prensiplerini akla getirdiği, mü’minleri dine ve imana zarar vermekten menettiği de gözden kaçmamalıdır.

Sevilmesi veya Dost Edinilmesi Yasaklananlar

Öte yandan bazı ayetlerde dost edinilmemesi gereken kimseler olarak mutlak manada Ehl-i Kitap ve kafirler zikredilmiş olsa da bu lafızlar teknik ifadeyle “amm” değil, “mutlaktır”. Dolayısıyla her ne kadar bu ayetlerin sübutu kati olsa da delaleti kati değildir. Yani bütün zamanlarda ve bütün mekanlarda yaşayan gayrimüslimleri içine almaz; bilakis onların içinden belirli vasıflara sahip olan kişilere mahsustur. Bu yüzden bütün gayrimüslimleri aynı kefeye koyup tamamına karşı aynı muameleyi yapmak doğru değildir. “Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.” (Al-i İmran, 3/113) ayeti de onların tamamının aynı olmadığını gösterir.

O halde ayet-i kerimelerde dost edinilmesi ve sevilmesi yasaklanan gayrimüslimler kimlerdir? Esasında yukarıya aldığımız ayetlerin bir kısmında söz konusu kimselerin vasıfları tafsilatlı olarak zikredilmiştir. Bunların bazı ayırıcı vasıfları şunlardır: Allah’a ve Müslümanlara düşmanlık yapmaları, dinlerinden ötürü Müslümanlarla savaşmaları, onları yurtlarından çıkarmaları veya buna yardım etmeleri, ikiyüzlülük yaparak Müslümanları aldatmaları, Müslümanlara zarar vermek için sürekli fırsat kollamaları, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için gayret etmeleri, İslam’ı alay ve eğlence konusu yapmaları.

Nitekim şu âyet-i kerime de bu gibi kötü vasıflara sahip olmayan gayrimüslimlerle iyi geçinilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir: “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (Mümtehine, 60/8)

Âyet-i kerimede Ehl-i Kitabın yiyeceklerinin (boğazladıkları hayvanların) (Al-i İmran, 3/199) ve onların kadınlarıyla evlenmenin mü’minlere helal kılındığının belirtilmesi de (Mâide, 5/5) hem bu yasağın bütün gayrimüslimleri içine almadığını hem de mutlak olmadığını ifade etmektedir. Zira pekala bir insan evlendiği eşini sevecek ve onunla güzel ilişkiler kuracaktır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s) de Necran Hristiyanlarını Mescid-i Nebevi’de misafir etmiş, gayrimüslimlerin hasta ziyaretine gitmiş, bir Yahudi’nin davetine icabet ederek onun ikram ettiği koyundan yemiş, gayrimüslimlerle ticaret ilişkisine girmiştir. Hatta O, vefat ettiğinde bile zırhı, borcuna mukabil bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Efendimiz’in Yahudi ve müşriklerle bir arada yaşama adına imzaladığı Medine Vesikası, Mekke döneminde eziyet gören Müslümanları Hristiyan yönetiminde olan Habeşistan’a göndermesi, müşriklerle yaptığı Hudeybiye sulhu, gayrimüslim kabilelere gönderdiği heyetler ve mektuplar, onlardan gelen hediyeleri kabul etmesi, ihtiyaç duyduklarında onlara malî yardımda bulunması gibi onlarla beşerî ilişkilerde bulunduğuna dair daha pek çok misal zikretmek mümkündür.

Efendimiz (s.a.s) kendisi kafir ve müşriklerle sırf küfür ve şirklerinden ötürü alakasını kesmediği gibi başkalarından da böyle bir talep ve istekte bulunmamıştır. Mesela bir gün Hz. Esma henüz Müslüman olmayan annesi ziyaretine geldiğinde Efendimiz’e onunla görüşüp görüşemeyeceğini sormuş ve şu cevabı almıştır: “Evet, hem de akrabalık ilişkilerini gözet ve ona iyi davran.” (Buhari, Edeb 529)

Yasağın İllet ve Sebebi

Öte yandan, “Hükmün müştaka ta’liki mehazi iştikakın illiyetini iktiza eder (Şayet dinî bir hüküm, türemiş bir kelime üzerine bina edilirse o kelimenin türediği kök, hükmün illetini gösterir).” şeklindeki usul kaidesi gayrimüslimlere dair getirilen yasakların mutlak olmadığını gösterir. Şöyle ki ayetlerde dost edinme yasağını bildiren hükümler “Yahudiler, Hristiyanlar, kafirler, münafıklar” gibi lafızlar üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla buradaki yasağın asıl illeti bu kişilerin zikredilen vasıflarıdır.

Buna göre ayetteki yasak, Yahudi ve Hristiyanları Yahudilik ve Hristiyanlıklarında, kafirleri küfründe, münafıkları da nifaklarında dost edinmeyin demektir. O halde güzel olan başka fiillerinden ötürü bu tür insanlarla münasebete geçmek ve onlarla dostluk kurmak mubah olur. Yani bu kişilerin doktorluk, mühendislik, mucitlik, yöneticilik gibi doğrudan dinlerine ait olmayan vasıfları sevilebilir, bunlardan istifade edilebilir. Zira yukarıdaki usul kuralı gereğince bu gibi nitelikler nehyin dışında kalmış olur.

Bu durumda böyle bir yasak “din temelli bir dostluğa” münhasır kalır. Onlar dinî inanç ve düşünceyi düşmanlık sebebi haline getirdikleri için Kur’an da bu konuda inananları uyarmıştır. Yani Kur’an’ın asıl tavrı şahıslara değil onların sahip oldukları vasıflara yöneliktir. Nitekim Müslümanlar da pek çok ayet-i kerimede bir kısım kötü sıfatlarından ötürü şiddetle ikaz edilmiş ve kınanmışlardır. Dolayısıyla güzel vasıflara ve insanî ilişkilere dayalı ilişkiler kurmakta bir engel yoktur.

Zamanın Tefsiri

Bediüzzaman Hazretleri şu izahlarıyla meselenin farklı bir boyutuna dikkat çeker: “Asr-ı Saadet’te, İslâmiyet, din ve inanç sahasında muazzam ve muhteşem bir inkılap meydana getirmiş, bütün zihinleri din noktasına çevirmişti. Dostluklar ve düşmanlıklar bu daire içinde gerçekleşiyordu. Onun için Yahudi ve Hıristiyanlara o zaman birisinin dostluğu, inanç olarak değerlendirildiği için, münafıklık manasını akla getiriyordu. Ama artık şu asırda, dünya büyük bir değişiklik geçirmiş, akıl ve zihinler din ve inançtan ziyade medeniyete, ilerlemeye, ticarete ve dünya işlerine odaklanmıştır. Zaten onların büyük çoğunluğu da dinlerine bağlı değillerdir. Onun için medeniyet, fen, teknik, ticaret ve sanat alanlarında irtibata geçmek için dostluk ve diyaloglar kurmamızın bir sakıncası yoktur.”

Günümüzde yaşanan değişimi ve bunun hükümlere olan etkisini anlama adına Bediüzzaman’ın bu izahları oldukça önemlidir. Zira yine onun tabiriyle en büyük müfessir olan zamanın ayetlerin yorumlanmasında çok önemli bir payı vardır. Ayetleri indiği zamanın sosyopolitik şartlarına göre anlamaya ve günümüzün sosyal gerçekliğine göre yorumlamaya çalışmanın doğrudan tarihselcilikle bir ilgisi olmadığını da burada belirtmekte fayda var.

Gayrimüslimlerle ilişkileri düzenleyen ayetlerin asıl maksadının dinin korunması olduğunu ifade etmiştik. Elbette Müslümanlar, İslam’ı boğmak için fırsat bekleyen düşmanlara yardım etmemeli, destek olmamalı ve onlarla samimi dostluk ilişkilerine girmemelidirler. Fakat bu tür ayetlerden hareketle bütün gayrimüslimleri “düşman” ilan etmek, onlarla kurulmaya çalışılan diyalog ve hoşgörü çalışmalarının karşısında durmak tek kelimeyle Müslümanların kendi idam fermanlarına imza atmaları demektir.

Her geçen gün küreselleşen, toplumun her alanında çoğulculuğun hâkim olduğu, İslam’ın şiddet ve terörle özdeşleştirildiği, İslamifobia’nın sürekli tırmandığı/tırmandırıldığı bir dünyada bu tür katı ve radikal tavırlar, İslam’a ve Müslümanlara çok ciddi zarar verecektir. Özü sevgi, barış ve hoşgörü olan İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebep verecektir. Müslümanlarla ilgili yanlış algıları daha da pekiştirecek, İslam aleyhine propaganda yürüten bir kısım odaklara da malzeme sağlayacaktır.

Geçmiş asırlarda devletler arası ilişkiler savaş kurallarına göre belirleniyordu. Savaşların arkasındaki en büyük motivasyon kaynağını da din oluşturuyordu. Bütün dünya darulharp ve darulislam şeklinde ikiye ayrılmıştı. Din, devlet ve siyasetle iç içeydi. Hayata anlam veren, davranışları yönlendiren neredeyse tek değer dindi. Farklı devlet ve milletlerin arasındaki sınırlar oldukça belirgindi. Müslümanların bağımsızlığının korunması, gayrimüslimlerden gelebilecek muhtemel bir kısım tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesi adına, onlarla kurulacak ilişkiler oldukça önemliydi.

Günümüzde insanlık bilim ve teknikteki gelişmeler sayesinde önü alınamaz, değiştirilemez ve durdurulamaz bir değişim sürecine girmiştir. Artık insanların “dünya vatandaşı” olacağı bir döneme doğru gidilmektedir. İnsanlığın bu kadar iç içe girdiği, evrensel bir kısım değerlerin ortaya çıkmaya başladığı ve hümanist felsefenin önem kazandığı bir dünyada Müslümanların düşüncelerini ve hareket tarzlarını bir kere daha gözden geçirmelerine; Kur’ân’ı yaşadıkları çağın ruhuna uygun olarak anlayıp tatbik etmelerine şiddetle ihtiyaç vardır.

Elbette yukarıda zikredilen bu Kur’ânî düsturlar, İslam aleyhine entrikalar çeviren, Müslümanlara düşmanlık yapan kötü niyetli kimselere karşı her zaman geçerlidir. Fakat  Müslümanların içine kapanması ve gayrimüslim dünyadan soyutlanması da hiçbir şekilde İslam’ın bir emri olamaz. Bilakis bu tarz yaklaşımlar İslam’ın ve zamanın ruhundan uzak kalmanın birer neticesidir.

Farklı din ve kültürlerden insanlarla iç içe yaşamak durumunda kalan günümüz Müslümanları, mutlaka İslam’ın şefkat, adalet, cömertlik, güvenilirlik, dürüstlük gibi değerlerini temsil etmeli, dünyanın daha huzurlu ve yaşanılabilir bir yer haline gelmesi ve insanlığın ortak problemlerinin halledilebilmesi adına farklı din mensuplarıyla diyalog faaliyetleri yürütmeye, işbirliği yapmaya ve ortak projeler geliştirmeye hazır olmalıdırlar.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 24.10.2019 [TR724]

Şehit oldu; artık ‘terörist’ değil! [İlker Doğan]

AKP rejiminin ‘terörist’ yaftasıyla ihraç edip 16 ay cezaevinde tuttuğu polis memuru Zekeriya Altunok (32), vatani görevini yapmak için gittiği Doğubeyazıt’ta ‘askeri üniformayla’ şehit düştü. 701 sayılı KHK’yla polislikten atılan Altunok, yargılandığı davada beraat etmişti. Ancak tıpkı diğer KHK’lılar gibi o da mesleğine dönemedi. Zira mahkeme kararına rağmen devlet(!), KHK’lılara ‘şüphe’ ile bakıyordu…

Mesleğinde 10 yılı doldurmadığı için cezaevinden tahliye olduktan hemen sonra askere gitti. Ve askerlik vazifesini yaparken terörist bir saldırıda şehit düşerek, (kimilerine göre) ‘vatan haini ya da terörist’ olmadığını ispat etti! Altunok yalnız değil! Onun gibi on binlerce KHK’lı yargılandıkları davalarda beraat etmelerine rağmen işlerine iade edilmiyor. AKP rejimi, mahkeme kararlarını bile ‘yok’ hükmünde sayıyor. Mahkeme kararları bile dikkate alınmayacaksa, bu insanlar masumiyetlerini ya da ‘terörist, vatan haini’ olmadıklarını nasıl ispat edecek? ‘Terörist’ olmadıklarını ispat etmeleri için on binlerce KHK’lının da tıpkı Zekeriya Altunok gibi şehit düşmesi mi gerekiyor?!

Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde teröristlerin saldırısında şehit olan er Zekeriya Altunok (32), memleketi Kayseri’de toprağa verildi. Şehidin eşi Vildan Altunok, eşini son yolculuğuna ‘gasp’ edilen polis üniforması uğurladı. Cenazede ‘devlet’ arkanı da hazır bulundu. Altunok, geride gözü yaşlı bir eş ve iki yetim bıraktı…

ÖNCE İHRAÇ, SONRA CEZAEVİ

Zekeriya Altunok’un şehadeti sosyal medyada gündem oldu. Zira Altunok, AKP rejimi tarafından 15 Temmuz sonrası ihraç edilen (OHAL raporuna göre) yaklaşık 126 bin kişiden biriydi. 701 sayılı KHK ile hiçbir delil gösterilmeksizin ‘terörist, vatan haini’ olduğu gerekçesiyle polislikten ihraç edildi. Yıllardır giydiği üniforma elinden alındı. Yetmedi, hakkında dava açıldı ve tutuklandı. Tam 16 ay cezaevinde kaldı.

BERAAT BİLE YETMİYOR!

Yerel mahkemenin mahkumiyet kararı Yargıtay tarafından ‘yeterli delil olmadığı’ gerekçesiyle bozuldu. Yeniden yapılan yargılamada beraat etti. 16 ayın sonunda cezaevinden tahliye edildi. Görevine dönmek için OHAL komisyonuna başvurdu. AK Parti Grup Başkanvekili Naci Bostancı, 1 Ekim 2019’daki açıklamasında, “Kimisine ilişkin delil bulunamamış beraat etmiş ama devlet aklında bir şüphe kalmış, onunla çalışmak istemiyor mesela.” demişti. İşte bu nedenle, görevine iade edilmedi. Tıpkı diğer KHK’lılar gibi…

OĞLUMA ŞEHİTLİK ÇOK YAKIŞTI!

Şehit Zekeriya Altunok, AKP rejiminin zulmünü iliklerine kadar yaşamış onbinlerce insandan biriydi. Polislik mesleğinde 10 yılı doldurmadığı için cezaevi sonrası askere gitti. Uzun dönem askerlik yapacaktı ama olmadı. Vatani görevini yaparken şehit düştü. Geride gözü yaşlı bir eş, 3 ve 5 yaşlarında iki yetim bıraktı. Daha dün onun ‘terörist, vatan haini’ olduğunu söyleyerek, polislikten atanlar ise Altunok’u son yolculuğuna uğurlamak için cenaze töreninde en ön safta yerini aldı! Cenaze töreninde güçlükle ayakta duran anne Nurgül Altunok, “Şehitlik oğluma çok yakıştı.” diyerek gözyaşı döktü.

126 bin KHK’lı şehit mi düşmeli?!

OHAL Komisyonu’nun rakamlarına göre, 15 Temmuz sonrası hukuksuz KHK’larla 126 bine yakın kamu çalışanı görevlerinden ihraç edildi. Bir çoğu tutuklandı. İhraçların 41 binden fazlası İçişleri Bakanlığı’nda yapıldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Emniyet teşkilatından 17-25 Aralık ve 15 Temmuz sonrasında sadece KHK yoluyla ihraç edilenlerin sayısının 33 bin olduğunu açıklamıştı geçtiğimiz aylarda. KHK’yla ihraçlarda ikinci sırada Milli Eğitim Bakanlığı vardı. MEB’den ihraç edilenlerin sayısı 34 bine yakın. KHK’lılardan onbinlercesi yargıya gitti, beraat etti. Ancak mahkeme kararına rağmen devlet ‘şüphe’ ile baktığı için görevlerine dönemiyorlar. Zekeriya Altunok’un ‘terörist’ olmadığını şehit düşerek ispatladığını söyleyenlere sormak lazım; on binlerce KHK’lının ‘terörist’ olmadığını ispatlaması için ‘şehit’ düşmesi mi gerekiyor?

[İlker Doğan] 24.10.2019 [TR724]

Eichmann Davası ve Erdoğan’ın memurları [Mehmet Ali Özcan]

“Gözlerimi kaldırıp ufka bakıyorum, ateşi ve alevleri görüyorum. Canavarlar tarafından harap edilmiş tarlalarla talan edilmiş şehirleri görüyorum. Dehşet verici bir gürültü var; nasıl bir kargaşa bu! Ne çok haykırış var! Yaklaşıyorum; bir katliam sahnesiyle karşılaşıyorum: Katledilmiş on binler, üst üste yığılmış cesetler; atların nalları altında can çekişenler ölümün imgesini ve ızdırabını çağrıştırıyor. İşte barışçıl olduğunu iddia ettiğiniz kurumlarınızın meyveleri! Yüreğimin derinliklerinden hem merhamet hem de hiddet birlikte yükseliyor.”

Jean-Jacques Rousseau’nun yukarıdaki satırlarını okurken Türkiye’nin son birkaç yılı gözlerimin önünden geçti. Ne kadar da birbirine yakın durumlar… Harap olmuş bir ekonomi, talan edilmiş eğitim yuvaları, dehşet verici bir bağnazlık, mağduriyetler, hakkını arayamama… Ne çok haykırış var; Ege’den, Meriç’ten, hapishanelerden, mahkeme salonlarından… OHAL diyerek, KHK diyerek hayatı cehenneme çevrilenlerin sayısı milyonlara ulaşmış durumda…

Bütün bunları tek kişinin yapması mümkün değil elbette; bir ekip işi bu… Yalakalar, menfaatçiler, hırsızlar, gözü doymayanlar, kurnazlar hep bir lider bozuntusunun arkasına sığınarak bütün bunlara sebep olmaktadırlar. Aslında çok daha ağır ifadeleri hak eden bu tipleri o şekilde tarif etmek mümkün; lakin içimdeki bekçi “nezaketi elden bırakma” diyor.

Biliyorsunuz, geçenlerde kendisini dünya lideri sanan Erdoğan, “Kimsenin üstlendiği sorumluluğu şahsıma havale etme hakkı yoktur.” dedi. Bu sözleriyle her zaman ve her konuda yaptığı gibi kendisini temize çıkarmaya ve masum olduğunu ifade etmeye çalıştı. Şu an Türkiye’de yaşananların faturasını da başta hâkim, savcı ve emniyet mensupları olmak üzere kamu görevlilerine havale etti. Münafıklık böyle bir şeydir işte; dün tehdit ettiği devlet memurlarına yarın “Karar verirken bana mı sordunuz? O kararlarda sizin imzanız var…” diyeceğinden emin olabilirsiniz. Zira başta Mavi Marmara olmak üzere birçok olayda bunu gördük, yaşadık…

Nasıl ki İkinci Savaşından sonra Almanya’da Yahudilere yönelik soykırımda görev alan herkes bir şekilde cezalandırıldıysa Türkiye’de şu anda yaşanan hukuksuzluklara sebep olanlar da zamanı gelince sanık sandalyelerine oturacak ve hesap verecekler. Erdoğan şimdi yaptığı gibi o zaman da “Ben emir vermedim” diyecek ama yargılanmaktan kurtulamayacak; tıpkı ahirette şeytanın kendisini savunacağı gibi…

İsrail, 1960’da Arjantin’de yaşamakta olan Nazi Almanyası’nın Yahudiler konusundaki politikasının belirlenmesinde önemli katkıları olan ve bu konudaki uygulamalarda etkin bir subay olan Adolf Eichmann’ı kaçırarak Kudüs’te yargılamış ve ölüme mahkûm etmiştir.

Mahkeme sırasında Eichmann’ın avukatı suçlamaları reddetmiş ve yapılanların Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey olmadığını ve müvekkilinin itaat etmekle yükümlü olunan emirleri gerçekleştirdiğini söylemiştir.

Eichmann ise cinayet suçlamalarının asılsız olduğunu ve Yahudilerin öldürülmesiyle hiçbir ilgisinin olmadığı söylemiştir. Ona göre, kendisi hayatı boyunca kimseyi öldürmemiş, bir Yahudinin ya da Yahudi olmayan birinin öldürülme emrini vermemiştir. Kendisinin ancak, insanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olarak gördüğü Yahudi katliamında yardım ve yataklıkla suçlanabileceğini söylemiştir.

Yalnızca yasaların gereğini yerine getirdiğini, kendisi yapmasa, başkalarının yapacağını söyleyerek kendisini savunmuştur. İddia edilen suçları kendisinin değil, içinde yer aldığı düzen ve koşulların gerçekleştirdiğini vurgulamıştır. Yani suça ortak olurken eylemlerinin üzerinde düşünüp karar vermemiş, kamu görevlisi olduğundan dolayı da yüce makamların verdiği emirlerin yasal ve hukuka uygun olduğunu peşinen kabul etmiştir. Zira bu emirler sorgulanamaz ve yargılanamaz cinstendir, çünkü ortada kutsal bir ideal ve ülke menfaatleri söz konusudur.

Eichmann bu düşüncesinde yalnız değildir. Savaştan sonra kurulan mahkemelerde yargılananların hemen hepsi işlenen suçlardan dolayı sorumluluk kabul etmemiş yaptıkları şeyi görev ve itaat kavramı ile izah etmeye çalışmışlardır. Ne var ki, itaat aynı zamanda destek anlamına gelir. Çünkü onlar itaat etmemiş olsalardı, emir aldıkları lider hiçbir iş yapamayacak ve kurduğu sistem varlığını devam ettiremeyecekti. Dolayısıyla emir veren kadar emiri uygulayan da suçludur. Emri uygulamamak, suç işleyen hiyerarşik yapıda çatlaklıklar meydana getirebilir ve kötülüklerin ortadan kalkmasını sağlayabilir.

Hitler, Yahudilerin fiziksel olarak imha edilmesini emrettiğinde Eichmann’ın vicdanını yatıştırmasında en çok işe yarayan nedenler, buna karşı çıkan tek bir sesin bile olmayışı ve fiilleriyle hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmasıdır. Hâlbuki insan, emirlere itaat etmekten ve kanunlara uymaktan daha fazlasını yapabilir. Kendi hür iradesini, aklını ve vicdanını devreye sokarak hukukun ortaya koyduğu gerçekle bağdaştırabilir. Bunun yerine başkalarının iradesi ile hareket etmek bir nevi kölelik veya gassalın elindeki meyyit gibi olmaktır.

Duruşmaları takip eden ve bu konuda bir kitap yazan Hannah Arendth, Eichmann’ın Yahudilerden hastalık derecesinde nefret etmediğini, fanatik bir antisemit olmadığını, birilerinin bu konuda onun beynini yıkamadığını belirtmektedir. Sanığın Yahudilerden nefret etmemesinin özel nedenlerinden birisi de kendi ailesindeki Yahudilerdir. Eichmann ve Yahudiler elbirliğiyle çalışmakta, ne zaman bir sorun çıksa Yahudi yetkililer yardım istemek için Eichmann’a koşmaktadırlar. Çünkü Naziler Yahudilerle ilgili işlemler için yine onların içinden birilerine görev vermiştir.

Dava ile ilgilenen birçok kişinin ortak kanaati, Eichmann’ın bir canavar değil sadece ne yaptığını hiç fark etmemiş birisi olmasıydı. Ne var ki, bu durum onun masum olduğunu göstermez. Gerçeklikten uzak olmak, kavrayış noksanlığı ve fikirsiz olmak gibi şeyler insanın sebep olabileceği kötülüklerden dolayı suçlanması için yeterli sebeplerdir.

Bununla birlikte körü körüne herhangi bir inanç veya düşünceye bağlılık, gerçeği görme ve adaleti uygulamaya engel olabilir. Adalet, insan onurunu korumak için vardır; bu da uygulayıcıların özgür, eğitimli, vicdanlı ve hesap vereceğinin şuurunda olmaları ile ilgilidir.

Erdoğan’ın konuşmasından hareketle kaleme alınan bu yazı, takdir edersiniz ki sadece o ve ona itaat eden kişilerle sınırlı değildir. Toplumsal hayatın parçaları olan aile, okul, dernek, cemaat, parti, ülke gibi hiyerarşik yapının olduğu her ortamda “görev ve itaat” önemli kavramlardır. Tarihte ve günümüzde çokça örneğine şahit olduğumuz gibi üzerinde düşünülmeden hayata geçirilen emir ve görevler büyük felaketlere sebep olmuştur/olmaktadır.

[Mehmet Ali Özcan] 24.10.2019 [TR724]

Ballon d’or’un bildik adayları ve Türkler [Hasan Cücük]

Yılın sonuna adım adım yaklaşırken futbolda heyecanın adı FIFA ve Avrupa Yılın Futbolcusu ödülleri oldu. FIFA Yılın Futbolcusu ödülünün sahibi geçtiğimiz ay belli olmuştu. Ödülün sahibi Arjantin’li Lionel Messi olmuştu. Barcelona’nın süperstarı yarışta Juventuslu Cristiano Ronaldo ve Liverpool’un Hollandalı yıldızı Virgil Van Dijk’i finalde geride bırakıp, 6. kez dünyanın en iyisi oldu. Şimdi gözler Avrupa Yılın Futbolcusu ödülünde. Adaylar ise yine bildik isimler.

Fransız futbol dergisi France Football’ın 1956’da hayata geçirdiği Avrupa Yılın Futbolcusu ödülü olarak bilinen Ballon d’Or’da (Altın Top) son 30 adayın ismi kamuoyuna açıklandı. Listenin tamamına yakını bildik isimlerden oluşuyor. Listenin olmazsa almazları Lionel Messi, Cristiano Ronaldo, Antoine Griezmann gibi yıldızların arasında geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde müthiş bir başarıya imza atan Ajax’tan isimler bulunuyor. Ajax’ın başarısı için ter döken 4 isimden ikisi bu sezon Barcelona ve Juventus formalarını giyiyor. Listede 6 farklı ligin 12 takımında forma giyen oyuncular yer alıyor.

Futbol dünyası geçen yıl uzun bir aradan sonra yılın futbolcusu ödülünün Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’dan farklı bir isime gitmesine şahit olmuştu. Hırvatistan’ı 2018 Dünya Kupası’nda finale kadar taşıyan isim olan Real Madrid’li Luka Modric, hem FIFA hem de Avrupa’da ödülün sahibi olmuştu. 2008’den itibaren Ronaldo – Messi arasında gidip gelen birincilik kürsüsüne ilk kez farklı bir isim çıkarken, akıllara Ronaldo – Messi dönemi sona mı erdi sorusunu getirmişti. Ancak her iki futbolcuda henüz devirlerinin geçmediğini 2019 FIFA Yılın Futbolcusu ödülü için finale kalarak gösterdi. Son 3 yıldır birincilik kürsüsüne hasret kalan Lionel Messi, geçen sezon imza attığı 51 gol ve 22 asistlik performansıyla ödülün sahibi oldu. Messi, en son 2015’te FIFA Yılın Futbolcusu ödülünü almıştı.

Messi ve Ronaldo’nun bitmedik dediği bu yılda Avrupa Yılın Futbolcusu (Ballon d’Or) ödülü için en güçlü aday olmaya devam ediyorlar. Geçen yıla damga vuran isim olan Hırvat Luka Modric ise açıklanan son 30 aday arasında yer bulmuyor. Dünya Kupası yoğunluğuna Real Madrid’in formsuzluğu eklenmiş, üstüne bir de sakatlık problemleri gelince Modric için sezon oldukça sıkıntılı geçmişti. 34 yaşındaki Hırvat oyuncusunun düşüş yaşaması normal karşılanmıştı.

Ballon d’Or’un kazanmaya en güçlü aday elbette Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo. Ancak bu ikilinin arasına girmeyi başaran Virgil van Dijk için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 2006’da İtalyan defans oyuncusu Fabio Cannavaro, FIFA ödülünün sahibi olmuştu. Uzun yıllar sonra bir defans oyuncusunun ödüle uzanması sürpriz olmuştu. 2006’dan sonra ödülün sahipleri forvet ve orta saha oyuncuları olurken, uzun bir aradan sonra bir defans oyuncusu adını son 3 arasına yazdırmıştı. 2019 FIFA Yılın Futbolcusu oylamasında ilk sırayı Messi alırken, doğal rakibi Cristiano Ronaldo’yu geride bırakıp ikinci olan Virgil van Dijk olmuştu. Van Dijk’in performansı yeniden gözlerin defans oyuncularına çevrilmesine yol açtı. Tıpkı FIFA’da olduğu gibi Ballon d’Or’da da finale kalan 3 isim arasında Virgil van Dijk’i görmek sürpriz olmayacak.

6 farklı ülkenin 12 takımında ter döken 30 futbolcudan biri Altın Top’un sahibi olacak. Avrupa’nın 5 büyük ligi kabul edilen İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa liglerinin arasında girmeyi başaran 6. ülke Hollanda oldu. Ajax ile Şampiyonlar Ligi’nde flaş skorların mimarı olan 4 oyuncu Matthijs de Ligt (Juventus), Frenkie de Jong (Barcelona), Dusan Tadic ve Donny van de Beek de yer alıyor. Geçen sene sürpriz bir şekilde ödülü kazanan Luka Modric (Real Madrid) ise bu yıl son 30’da yer almıyor.

Listenin demirbaş isimlerinin yanı sıra futbolda söz sahibi olmayan ülkelerin yetiştirip Avrupa’nın 5 büyük liginde top koşturan isimleri var. Muhammed Salah (Mısır), Riyad Mahrez (Cezayir), Heung-Min Son (Güney Kore), Kalidou Koulibaly (Senegal) ve yine Sadio Mane (Senegal) gibi futbolun sıradan ülkelerinin yetiştirdiği yıldızlar 30 aday arasında yer alıyor. Ne Avrupa’nın en kaliteli 6. ligi kabul edilen Süper Lig’den ne de Avrupa’da top koşturan Türk oyunculardan listeye giren isim bulunmuyor. Eskiden bu listede Mesut Özil yer bulurdu. 2018 Dünya Kupası sonrası kayıplara karışan Mesut, şimdilerde Arsenal’de yedek kulübesinde oturmaya devam ediyor.

Bu durum Türk futbolunun bulunduğu konumun fotoğrafını net bir şekilde ortaya koyuyor. Ne bireysel ne de takım bazında Avrupa’da esamemiz okunmuyor. Son iki yılın şampiyonu Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi karnesi ortada. Geçen yıl göreceli kolay gruptan çıkamayan sarı-kırmızılı ekip, bu yıl 3 maçın sonunda henüz gol atmayı başaramadı. Kolay bahanelerin ardına saklanmak yerine gerçekle yüzleşmediğimiz için bir arpa boyu yol alamıyoruz.

[Hasan Cücük] 24.10.2019 [TR724]

Harekat fiyaskosu, Esed’e iade-i itibar ve en büyük risk! [Erhan Başyurt]

Türkiye, Ankara’da ABD ile 13 maddelik Soçi’de Rusya ile 10 maddelik ‘Barış Pınarı Harekatı’ ve Suriye konusunda mutabakat imzaladı.

Suriye’de taşlar yerinden oynadı.

9 Ekim’de başlayan operasyon, iki hafta içinde bölgedeki aktörleri değiştirdi. Kontrol bölgeleri tamamen el değiştirdi.

Peki ne oldu? Türkiye zafer elde etti mi? Bittiği açıklanan operasyon hedeflerine ulaştı mı?

İşte bölgede değişen dengeler ve Türkiye’nin kar/zarar tablosu…

KONYA’NIN 10’DA BİRİNDEN BİLE KÜÇÜK

Türkiye, ‘Barış Pınarı Harekatı’nı iki temel gerekçe ile başlattı:

Birincisi, terör örgütü YPG’yi kontrol altında tuttuğu 440 kilometrelik sınırımızdan temizlemek.

İkincisi, Suriyeli mültecilere geri dönmeleri için bu sınır boyunca 32 kilometre derinliğinde güvenli bölge tesis etmek.

Bunlar oldu mu?

Hem ABD hem de Rusya ile mutabakata göre, Türkiye 440 kilometrelik sınırın sadece dörtte birinde, Tel Abyad Rasul Ayn arasındaki 105 (bazı kaynaklara göre 120) kilometrelik bölümde operasyon yapabildi.

Operasyon bölgesi, Türkiye’de Urfa’nın Ceylanpınar-Akçakale ilçeleri arasına denk geliyor.

Türkiye, bu hattı 30 kilometre derinliğinde, M4 otoyoluna kadar olan alanı kontrol altına aldı.

Kaba hesapla, 3 bin (120 km ise 3 bin 600) kilometrekare ediyor. Daha iyi anlaşılması için söyleyeyim. Konya ilimizin 10’da birinden çok daha az bir bölge…

Türkiye burada, yerel milisleri öncü birlik olarak kullandı.

20 bin veya daha fazla YPG gücüne karşı operasyon yaptı.

Tek taraflı hava gücü üstünlüğü ve dünyanın en büyük üçüncü ordusu için, elde edilen bir başarı değildir.

YPG’nin düzenli orduya kara savaşı vermesi ihtimal dahilinde değildi, zaten çekilmeyi tercih etti.

Yapabileceği sadece ‘gerilla savaşı’ veya ‘şehir savaşı’ olabilirdi, o da geri kalan bölgelerde asıl Kürt yerleşim bölgeleri Kobani, Kamışlı ve Haseke’de kendisini zora sokardı.

Gelelim ikinci gerekçeye, Türkiye’nin 3 milyon değil 1 milyon Suriyeli mülteciyi bile Tel Abyad-Rasul Ayn arasındaki ‘güvenli bölgeye’ yerleştirmesi mümkün gözükmüyor.

Yani birinci gerekçe, kısmen başarıldı. İkinci gerekçe ise, tamamen çökmüş durumda…

TÜRKİYE SINIRI YENİDEN ESED’E EMANET!

Peki sınırımızdaki aktörler nasıl değişti? Harekat bu yönüyle, Türkiye’ye fayda mı zarar mı verdi?

ABD ile yapılan mutabakat gereği, ABD Türkiye sınırından 30 km çekildi.

YPG ve SDG’de Rusya’nın arabuluculuğunda Esed ile anlaşıp rejim güçlerini yeniden bölgeye davet etti.

Soçi Mutabakatı, YPG/SDG ile Esed’in vardığı anlaşmayı teyit ediyor, tanıyor.

Rusya ve Esed artık sınır komşumuz.

Fırat’ın doğusunda Tel Abyad’a kadar, Rasul Ayn’nın doğusundan Irak’a kadar ki bölge artık Rusya ve Esed’in kontrolünde.

Kamışlı hariç, tüm sınır boyunca 10 km derinliğinde Rusya ile Türkiye ortak devreye yapacak.

Putin, Suriye Ordusu’nun sınırımız boyunca 15 tane kontrol noktası oluşturacağını açıkladı.

Daha önce bu bölgede ABD ve SDG/YPG güçleri hakimdi.

Türkiye, Tel Abyad ve Rasul Ayn arasında ABD ile 12 km derinliğinde zaten müşterek operasyon yapıyordu.

YPG/SDG zaten bu 12 kilometreden çekilmişti. Şimdi bu alan 20 kilometre daha derinlik kazandı.

9 Ekim’de Trump’un Erdoğan’a gönderdiği ‘aptal olma’ ve ‘Türk ekonomisini çökertiriz’ mektubunda, YPG/SDG’nin bu bölgeden 32 km derinliğe çekilmeye hazır olduğu ‘daha önce verilmemiş taviz’ denilerek zaten yer alıyordu.

Türkiye, hiç operasyon yapmadan elde edebileceği bir hakimiyeti, operasyon yaparak ABD’yi bölgeden çıkarıp, Rusya ve Esed’i sınırımıza getirerek elde etti.

Başarı mı? Rusya ve Esed’i mi ABD’yi mi bölgede güvenilir bulduğunuza göre bu değişir…

Erdoğan dün, ‘’Tel Abyad ve Rasul Ayn arasında Türkiye’nin kalıcı olmayacağını’’ ilan etti.

Yani, Rusya ve Esed’in bir süre sonra Türkiye’yi tamamen çekilmeye zorlaması, sadece terör saldırısı halinde, 1999 tarihli Adana Mutabakatı’nda olduğu gibi 5-10 kilometre derinlikte sıcak takip ve sınırlı askeri operasyon durumuna geri dönülecek.

TÜRKİYE KAYBETTİ, ESED KAZANDI

Sürecin en büyük kaybedeni, şimdilik YPG/SDG gözüküyor.

Rakka ve Deyrizor hattında ABD ile, Membiç-Kobani, Haseke ve Kamışlı’da Rusya ve Esed ile ortak faaliyet yürütecekler.

Türkiye sınırında ise, Esed Ordusu’na katılmadıkları sürece olmayacaklar. Ancak, YPG/SDG ile Esed arasında varılan anlaşmaya göre, YPG kalıcı olacaktı.

Yani Suriye Ordusu’na katılmaları ve Suriye üniforması ile sınırımızda devriye gezmeleri söz konusu olabilir. Türkiye’nin bunu ayıklaması mümkün değil…

Bu ihtimal gerçekleşirse, YPG/SDG hiçbir şey kaybetmemiş olacak. Aksine, Türkiye karşısında kendisini Rusya destekli Esed kalkanı sağlayacak…

Sürecin ikinci kaybedeni Türkiye, savaşmadan elde edeceğini gereksiz yere savaşarak, tüm dünyayı karşısına alarak, artık Rusya ve düne kadar ‘düşman’ gördüğü Esed’e operasyon için muhtaç hale geldi…

Soçi mutabakatına göre Suriye’nin toprak bütünlüğünün garantörü artık Türkiye…

Yani bölgede kalıcı olmayacağını, zaman içerisinde Afrin ve İdlib’ten de çekileceğini bir anlaşma ile zapt altına aldı.

Üstelik Türkiye’ye Batı’dan ağır silah ambargoları ve ekonomik yaptırımlar geldi. Halkbank dosyası açıldı, milyarca dolarlık ceza kesilmesi söz konusu olan dava süreci başladı. Türkiye, desteğindeki yerel radikal unsurların sivil katliamları nedeniyle uluslararası savaş suçu ile suçlanma riskiyle de karşı karşıya…

Türkiye’nin bir diğer kaybı, içte ve dıştaki Kürtler… ‘Barış Pınarı’ öncesi başlayan psikolojik harekat, artık seçilmişlerin tutuklanmaları ile devam ediyor. Türkiye’nin Kürt Sorunu’na bakışı 1990’lara dönmüş durumda…

Türkiye’yi bekleyen en büyük tehlike ise, Suriye’deki planları bozulan PKK’nın terör saldırılarının yeninden ülke içine taşıması riski…

Türkiye’nin ABD ile mutabakatı, IŞİD tutuklularının ve ailelerinin sorumluluğunu da içeriyordu. Bu da gerçekleşirse, Türkiye’ye çok ciddi baş ağrıtacak bir sorunu da durduk yere ithal etmiş olacak…

Kim ne derse desin, sürecin bir diğer en büyük kaybedeni Trump ve ABD… Artık müttefiklerine karşı da ciddi güven kaybettiler…

Sürecin en büyük kazananı, tek kurşun atmadan Suriye’nin kuzeyini tamamen kontrol altına alan Esed…

Yıllardır muhaliflerini destekleyen Türkiye’yi kendisine mahkum eden Esed…

YPG/SDG güçlerini denetimine alan Esed…

Tabii ki, aynı kazanımlar arkasındaki güç olarak Rusya ve İran için de geçerli…

Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde ‘Barış Pınarı Harekatı’ nedeniyle Türkiye aleyhine karar alınmasını engelleyip, operasyonun devamını sağladı. Batılı müttefikleri ile tamamen ters düşen Ankara’yı iyice yalnızlaştırıp tamamen Moskova’ya mecbur etti.

ABD’nin bölgeden çekilmesi gerçekleşti ve Esed ile birlikte kendileri sınır bölgelerine yerleşti.

Rusya destekli Esed güçlerinin İdlib’i de almasına yüksek ihtimal olarak görülüyor.

Bu durumda, Suriye genelinde denetimi ABD kontrolündeki petrol bölgesi ve Irak sınırı hariç büyük oranda tesis edecekler. Ki, ABD’nin artık Suriye’de tutunması ve uzun vadeli kalması neredeyse imkansız…

Sonuçta ‘Barış Pınarı’, sınırımızda bir Kürt koridoru ve özerk bölgeyi önledi gözüküyor.

Ancak, Esed yönetimin YPG/SDG anlaşması, sızan bilgiler doğruysa böyle bir özerkliği öngörüyor.

Türkiye, Şam tarafından Irak Kürdistan’ı gibi Suriye Kürdistanı kurulmasına izin verilirse, hiçbir şey yapamaz.

Şu an görünen tek kazancını da kendi elinin ürünü bir anlaşma ile kaybetmiş olur. Dahası kendisini de bağladı…

YÖRÜNGE DEĞİŞİKLİĞİ FELAKET OLUR…

Sürecin getirdiği en büyük risk ise, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları kulübünden uzaklaşıp, Rusya ve ‘otoriter ülkeler kulübü’ne daha da çok yakınlaşması.

Nitekim 6 saat süren Soçi görüşmesinde, Türkiye’nin bankacılık konusunda Rusya sistemi ile entegre etmeyi de görüştüğünü Putin açıkladı.

Parasını ödediği yeni nesil F-35 uçaklarını alamayan Ankara’nın Rusya’dan SU 35 savaş uçaklarını talep ettiği yönünde de haberler sızdı.

Doğruysa, Türkiye ‘Barış Pınarı Harekatı’ nedeniyle, yörünge değişikliğine gidiyor demektir.

Ankara ve Erdoğan, yaklaşmakta olan Halkbank ve uluslararası yaptırımlardan, Batılı ülkelerin silah ambargolarından bu şekilde kurtulmayı planlıyor olabilir.

Ekonomisi kriz yaşayan Türkiye’nin silah envanterini yenilemek amacıyla yapacağı yüklü alımlar, milyarlarca dolarlık yeni bir yük getirecektir.

ABD’nin, İncirlik’ten çekilme ve oradaki nükleer başlıklı füzeleri taşıma amacıyla çalışma yaptığı da düşünülürse, bu ihtimal ciddi olarak öne çıkıyor.

Yörünge değişikliği, özgürlükler ve demokrasi adına zaten ciddi oranda gerileyen ülke için daha da otoriterleşme riski ve halkın refah düzeyini daha da düşüren yük olacaktır. 

Bu son ihtimal, Türkiye ve Türk halkı için Suriye’de kaybedilen veya kaçırılan fırsatlardan çok daha büyük bir felaket olacaktır…

[Erhan Başyurt] 24.10.2019 [TR724]