Adana’da, Gülen cemaati soruşturmaları kapsamında tutuklu kişilerin ailelerine para yardımı ulaştırdıkları öne sürülen kişilere yönelik düzenlenen ikinci dalga operasyonda gözaltına alınan 2 şüpheli tutuklandı. Böylelikle iki operasyonda gözaltına alınıp, tutuklanan sayısı 11 oldu.
Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, polis ekiplerinin, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Gülen cemaati üyelerinin yeniden bir yapılanma kurduğu iddiasıyla teknik ve fiziki takip başlatttı. Bu kapsamda cemaat operasyonunda yakalanıp, tutuklanan sanıkların ailelerine para yardımı yapıldığı öne sürdüğü. Ekipler, cemaatin ABD’den Türkiye’de ve yurt dışında iş adamlarından miktarda para topladığını iddia etti.
Paraların, A.K. tarafından yönetildiği ve tutuklu kişilerin ailelerine ulaştırıldığı iddiasıyla 14 Ekim’de polis, A.K. ve ona yardım ettiği öne sürülen A.O.Ö., N.K., M.Y. ve Ş.K.’yi gözaltına aldı. Şüphelilerin sorgusunda elde edilen bilgilerle polis, ikinci operasyonu 24 Ekim’de gerçekleştirdi. 33 kişi daha gözaltına alındı.
Şüphelilerden N.G.’nin evinde yapılan aramalarda, Fethullah Gülen’in 1965 yılında Kırıklareli’de bir camide vaiz olarak görev yaparken Türkiye Ermenileri Patriği Şinork Kalustyan’a yazdığı, 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen mektubunun bulunduğu öne sürüldü. Gözaltındakilerden Tekirdağ MÜSİAD üyesi F.S.K. ve iş insanı A.Ç. ile emlakçı A.Y.’nin 10’ar bin dolar yardım yaptığı tespit edildi. Zaman Gazetesi’nin eski muhabirlerinden A.Ö.’ye 3 milyon lira para verildiği, A.Ö.’nün de parayı, diğer kişilere dağıttığı iddia edildi. Adliyeye sevk edilen şüphelilerden 9’u tutuklandı, 2’si ev hapsine çarptırıldı. Diğerleri ise serbest bırakıldı.
Adana Polisi, 4 Kasım günü Adana merkezli 28 ilde ikinci dalga operasyon gerçekleştirdi. 7 şüpheli gözaltına alındı. Şüphelilerden Melek Ö.’nün kuryelik yaptığı, parayı Samsun’dan kitap arasına koyup cemaat bağlantılı bir kadına kargoyla gönderdiği savunuldu. Emniyetteki işlemleri tamamlanan şüpheliler, Adana Adli Tıp Birimindeki sağlık kontrolünün ardından adliyeye sevk edildi. Şüphelilerden 2’si tutuklanırken Melek Ö.’nün de aralarında bulunduğu 5 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Böylece 2 operasyondaki tutuklu sayısı 11’e yükseldi.
Operasyon kapsamında haklarında yakalama kararı bulunan 8 şüpheli ise aranıyor.
[Kronos.News] 17.11.2019
Siyah arabayla kaçırıp 2 milyon dolar istediler
İzmir’de bir kişi siyah bir arabayla kaçırıldı. Esnaf A.Ö.’yü evinin önünden kaçıranlar yarım saat sonra ailesini arayıp para istedi.
BOLD ÖZEL- Dün gece saat 22.30 sıralarında İzmir Yeşilova esnaflarından A.Ö., Aliağa Yeni Şakran’daki evinin önünden kaçırıldı. A. Ö.’nün avukatı Abdi Yaşar, kaçırılma vakasını sosyal medya hesabından böyle duyurdu.
İZMİR’DEKİ 4. VAKA
BOLD Medya’ya konuşan Abdi Yaşar, “Müvekkilim dün gece siyah bir arabayla kaçırıldı. Hakkında soruşturma var. Ondan dolayı kaçırıldığını düşünüyoruz. Ne olduğunu tam bilmiyoruz ama bir çete de kaçırmış olabilir. İzmir’de bir çete var. Hakkında Cemaat soruşturması bulunanları kaçırıp para istiyorlar. Bugüne kadar böyle 4 vaka oldu. Böyle bir ihtimal de bulunuyor.” dedi.
PARA İSTEDİLER
A.Ö’nün bir aile yakını ise şu bilgileri verdi: “Evin önünde kendi arabasının kapısı açık, anahtarı çalışır vaziyetteydi. Kaçıran kişiler saat 23.00 gibi sonra arayıp 2 milyon dolar istedi. Bizim sülalemizi satsanız o kadar para çıkmaz deyince bir iki saat sonra tekrar aradılar ve bu kez 500 bin TL dediler. Bizde para yok deyince, altın maltın ne varsa getirin demişler. Parayı getirin aksi halde ya öldürürüz ya da emniyete teslim ederiz diyorlar. Siyah bir araba görülmüş evin önünde. Transporter mı tam emin değiliz. Mercedes’e de benziyordu. Aile Jandarma’ya gitti, ifade veriyorlar.”
[BoldMedya] 17.11.2019
BOLD ÖZEL- Dün gece saat 22.30 sıralarında İzmir Yeşilova esnaflarından A.Ö., Aliağa Yeni Şakran’daki evinin önünden kaçırıldı. A. Ö.’nün avukatı Abdi Yaşar, kaçırılma vakasını sosyal medya hesabından böyle duyurdu.
İZMİR’DEKİ 4. VAKA
BOLD Medya’ya konuşan Abdi Yaşar, “Müvekkilim dün gece siyah bir arabayla kaçırıldı. Hakkında soruşturma var. Ondan dolayı kaçırıldığını düşünüyoruz. Ne olduğunu tam bilmiyoruz ama bir çete de kaçırmış olabilir. İzmir’de bir çete var. Hakkında Cemaat soruşturması bulunanları kaçırıp para istiyorlar. Bugüne kadar böyle 4 vaka oldu. Böyle bir ihtimal de bulunuyor.” dedi.
PARA İSTEDİLER
A.Ö’nün bir aile yakını ise şu bilgileri verdi: “Evin önünde kendi arabasının kapısı açık, anahtarı çalışır vaziyetteydi. Kaçıran kişiler saat 23.00 gibi sonra arayıp 2 milyon dolar istedi. Bizim sülalemizi satsanız o kadar para çıkmaz deyince bir iki saat sonra tekrar aradılar ve bu kez 500 bin TL dediler. Bizde para yok deyince, altın maltın ne varsa getirin demişler. Parayı getirin aksi halde ya öldürürüz ya da emniyete teslim ederiz diyorlar. Siyah bir araba görülmüş evin önünde. Transporter mı tam emin değiliz. Mercedes’e de benziyordu. Aile Jandarma’ya gitti, ifade veriyorlar.”
[BoldMedya] 17.11.2019
Almanya’da Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan 864 bebek için pedal çevirdiler
Almanya’nın Kassel şehrinde Türkiye’de anneleri ile birlikte cezaevinde bulunan 864 tutsak bebek için bisikletli eylem yapıldı. “Bebeklere özgürlük” pankartı taşıyan ‘Vera Kassel e.V.r.’ derneği gönüllüleri, pedal çevirerek eylem yaptı.
BOLD-15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi’ne yönelik yürütülen tenkil sürecinde binlerce masum insan cezaevlerine konuldu. Farkı meslek gruplarında çalışmış veya ev hanımı olan binlerce kadın yeni doğmuş bebekleri ve küçük yaştaki çocuklarıyla cezaevlerine girmek zorunda kaldı. Bebeklere, çocuklara ve kadınlara adalet kurumları eliyle yapılan sistematik işkenceye Almanya’nın Kassel şehrinde yapılan eylem ile tepki gösterildi.
Kassel şehrinde yaşayan ‘Vera Kassel e.V.r.’ derneği gönüllüleri, 864 bebek ve anneleri için bisikletli eylem yaptı. Bebekler için özgürlük dövizleri taşıyan grup, pedal çevirerek ve yürüyüş yaparak “Özgürce bisiklet sürmesi gereken çocuklar hapiste” temalı barışçıl protestota Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekti.
[BoldMedya] 17.11.2019
BOLD-15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi’ne yönelik yürütülen tenkil sürecinde binlerce masum insan cezaevlerine konuldu. Farkı meslek gruplarında çalışmış veya ev hanımı olan binlerce kadın yeni doğmuş bebekleri ve küçük yaştaki çocuklarıyla cezaevlerine girmek zorunda kaldı. Bebeklere, çocuklara ve kadınlara adalet kurumları eliyle yapılan sistematik işkenceye Almanya’nın Kassel şehrinde yapılan eylem ile tepki gösterildi.
Kassel şehrinde yaşayan ‘Vera Kassel e.V.r.’ derneği gönüllüleri, 864 bebek ve anneleri için bisikletli eylem yaptı. Bebekler için özgürlük dövizleri taşıyan grup, pedal çevirerek ve yürüyüş yaparak “Özgürce bisiklet sürmesi gereken çocuklar hapiste” temalı barışçıl protestota Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekti.
[BoldMedya] 17.11.2019
Midilli'deki mülteci kampında yine bebek ölümü
Sınır Tanımayan Doktorlar'ın (MSF) sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamaya göre, Midilli'deki Moria kampında 9 aylık bir bebek sıvı kaybından öldü.
'İnsanların ruhsal ve fiziksel sağlıkları sürekli risk altında'
Bebeğin birkaç gün önce öldüğü belirtilen açıklamada, ''Moria kampında kalan insanların ruhsal ve fiziksel sağlıkları sürekli risk altında. Yunanistan ve Avrupa Birliği hemen harekete geçmeli'' ifadeleri yer aldı.
Sürekli kötü şartlarıyla gündeme gelen 3 bin kişi kapasiteli Moria kampında yaklaşık 15 bin kişi, zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve yardım örgütleri çalışanları, göçmenlerin yaşadığı şartlara ilişkin sık sık uyarılarda bulunuyor.
Yunanistan hükümeti, yeni göçmen kanunu kapsamında, adalardaki yoğunluğu azaltmak üzere kasım sonuna kadar 4 bin düzensiz göçmeni ana karaya taşımayı planlıyor.
[Samanyolu Haber] 17.11.2019
'İnsanların ruhsal ve fiziksel sağlıkları sürekli risk altında'
Bebeğin birkaç gün önce öldüğü belirtilen açıklamada, ''Moria kampında kalan insanların ruhsal ve fiziksel sağlıkları sürekli risk altında. Yunanistan ve Avrupa Birliği hemen harekete geçmeli'' ifadeleri yer aldı.
Sürekli kötü şartlarıyla gündeme gelen 3 bin kişi kapasiteli Moria kampında yaklaşık 15 bin kişi, zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve yardım örgütleri çalışanları, göçmenlerin yaşadığı şartlara ilişkin sık sık uyarılarda bulunuyor.
Yunanistan hükümeti, yeni göçmen kanunu kapsamında, adalardaki yoğunluğu azaltmak üzere kasım sonuna kadar 4 bin düzensiz göçmeni ana karaya taşımayı planlıyor.
[Samanyolu Haber] 17.11.2019
Merhametsiz Yürekler ve İstikamet Kahramanları! [Fikret Kaplan]
Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;
Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.
M. Akif
Yaşanan onca ağır imtihana, zulme, işkenceye…eşi görülmemiş soykırıma rağmen hala süreci okumakta körlük çeken insanlar var. Körlüğü bilerek tercih ettiği için basiretini, ferasetini kaybetmiş talihsizlerle dolu, Kabe’ye yönelmiş mümin safları. Okudukları, nasihat ettikleri onca bilgiler gırtlaklarından aşağıya inmemiş. Zerre bir nasipleri olmamış onlardan Hak ve Hakikat adına… Ellerinde kin ve haset taşları indiriyorlar masum Habiller’in alnına… Nuh’un (as) selametli gemisinin duvarlarına vuruyorlar nefretlerini. Kardeşlerinden daha büyük bir hınçla dipsiz, derin, karanlık bir kuyuya atıyorlar Yusufları. Abdullah ibni Selül gibi iftirayla yıkmaya çalışıyorlar masumları…
‘De ki: ‘Herkes beklemede! Siz de gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanların, hidâyete erenlerin (Sıratı Mustakîm ehlinin) kim olduğunu yakında anlayacaksınız!’ (Taha Suresi,135)
Ey ülkenin ve sözde İslam coğrafyasının bahtsız alimleri, bilginleri! İnsanlığın hiçbir devrinde bugünkü gibi kendinize, kendi mukaddes değerlerinize bu kadar yabancı, bu kadar düşman olmadınız. İlmihalde aradığınız, Kur’an’da okuduğunuz, hadiste içine indiğiniz, sırrını deştiğiniz hakikatler arasında yalnız ruhunuz yok. Çünkü, kin ve haset, insani melekelerinizi de söküp atmış. Burada görmek istemediğiniz gibi orada da göremeyeceksiniz hakikatleri: ‘…Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.’ (Taha, 124)
Bir mümin gruba karşı kin ve hasetle başlayan müthiş gafletiniz, onların kan ve gözyaşı çağlayanlarında ‘intikam arzusu’na dönüşmüş. Gözlerinize körlük perdesi indirmiş bu hırsınız.
Onca insanın hayatının son bulması, bebeklerin zindanlarda tutulması, masum annelerin feryatları açmıyor bir türlü gözlerinizi… Rikkate getirmiyor kalplerinizi… Hissiz, hareketsiz, granitten bir duvar kesilmişsiniz. ‘Dilsiz Şeytan!’ tabirini hiç mi duymadınız? Süreci, menfaat kavgası gibi takdim ederek çok basit şeytani oyunlara başvuruyorsunuz.
Neden bunları yazma gereği duydum… Sizden bir şey mi bekliyoruz? Hayır, çünkü bugüne kadar onca mağduriyeti gördüğünüz halde sesinizi çıkarmak yerine zulmü alkışladınız. En azından, insan olmanın gereği Ahmet Altan gibi haksızlık karşısında dik durmanızı bekledi herkes. Ama bir menfaate, cemaatin bir yurduna, okuluna…içinizi yakan nefret ve hasetin ortaya dökülmesine feda ettiniz dini de, Kur’an’ı da, peygamberi de, hadisi de…camiiyi de, minberi de, mümin olmanın karakterli ve izzetli duruşunu da… Hani, Bediüzzaman, “Asıl ve muzır musibet, dine gelen musibettir.’ diyor ya… işte siz bu süreçte asıl dine büyük zarar verdiniz…Dini değerleri, kaideleri menfaatinize kurban ettiniz. Masum bebekleri ve annelerini zindanlara, hücrelere koyarken kalktınız bu zulmü yapanları Bedir Ashabı’nın içine soktunuz. Bir umre sevabıyla tarttınız verilen keyfi kararları… Bu nasıl bir cüret, nasıl Allah’tan korkmama ve peygamberinden utanmamadır…
Evet, sizden kimse bir şey beklemiyor. Beklememelidir de… “Hasbünallahu ve ni’mel vekil, ni’mel mevlâ ve ni’mennasîr, ğufrâneke Rabbena ve ileyke’l masîr.” “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, ne güzel yardımcı ve ne güzel dosttur. Bizi bağışlamanı diliyoruz, Ey Rabb’imiz! Dönüş yalnız Sana’dır.” ( l-i İmrân, 3/173)
Yapılan zulümlere ses çıkarmayarak o kadar büyük veballerin altına girdiniz ki artık o Büyük Mahkeme’ye…Mahkeme-i Kübra’ya kaldı son duruşmanız… Çünkü, Zindanlarda, Meriç’te, Ege’de, hicret yolunda göçüp gitti ötelere terörist dediğiniz yüzlerce suçsuz insan… Niye yazdım bunları! Tarihe şahit olsun diye…
Bediüzzaman’ın: ‘Ey bu Nota'ları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, adetim olmadığı halde, Rabbime karşı, kalbimin gizlenmesi gereken duasını, niyaz ve yakarışını bazen yazmamın sebebi; ölüm dilimi susturduğu zaman onun yerine kitabımın konuşmasının kabulünü Allah'ın rahmetinden dilemektir. Evet, kısa bir ömürde hadsiz günahlarıma kefaret olarak ölümlü dilimin tevbesi ve pişmanlıkları yetmiyor. Sabit ve bir dereceye kadar daimi olan kitabın lisanı o işi daha iyi yapar.’ dediği gibi belki bu notlar da o masumlar adına bir iş yapar…
Ama yine de, daha fırsat varken gelin yanlışlıklardan dönün… daha fazla yüklenmeyin masumların, mağdurların günahını, diyorum. Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten vazgeçin! Dünya menfaatinin basit ve dar sınırlarını daha fazla darlaştıran hasedin kapalı, yakıcı kapanları içinde kalmayın. Hizmet gönüllüleri, öfkeyle oturup nefretle kalkan insanlar değil. Onlar hep müspetin peşinde olan sevgi ve hoşgörü sevdalıları.
Dünyevî değil, uhrevî bir karşılık beklemeyi dahi hizmette ihlâsa aykırı bulan, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım”; “Hayatımda iki dakika bile kendim için yaşamadım. Her birinizin bir günlük hidayeti için her gün elli defa ölüp dirilmeye razıyım.” fedakârlığı üzerine oturan bir Hizmet, inancının aksine herhangi bir şeyin mücadelesini vermez. Hiçbir menfaat için eğilip bükülmez, haksızlık karşısında susup kalmaz.
Hani, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmi (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir hizmet üstlenmiş ve bu işi yaparken de düşmanları tarafından keşfedilip, yakalanmıştı. Düşmanları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuş; hattâ çok güvenilir bir kısım siyer ve tarih kitaplarının yazdığına göre, bu mübarek Sahabî'nin başı kaynayan suya sokularak işkence edilmiş ve bu korkunç işkenceler neticesinde bile ona hiçbir şeyi kabul ettirememişlerdi. Bu arada bütün bu olup bitenleri içinde yaşadığı manastırın bir deliğinden seyreden bir rahip, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmi'nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalarak bu şanlı Sahabî'yi karşısına almış ve ona şu teklifte bulunmuştu:
- Oğlum, cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen hem dünyada, hem de âhirette mes'ud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana dini telkin edeceğim ki bundan sonra ölsen de gam yeme; çünkü Hz. Mesih'e kavuşacaksın.
Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmî'nin çehresinde bir tebessüm belirmiş ve aynı zamanda gözleri sevinç içinde dolu dolu rahibe şunları söylemişti:
- Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakikalık fırsatı verdiğinizden dolayı, bilseniz size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde size gönlümdeki güzellikleri anlatabilirsem, artık ölsem de gam yemem...
Evet, onlar, öyle bir sevdaya baş koymuşlar ki bundan başka hiçbir hayalin gözlerine girmesine müsaade etmezler… Giren insanlar da onlardan olamaz zaten. Bu, iç murakabesini tam yapmış olmanın, omuzlarına aldıkları mukaddes emanetlerin değerini bilmenin ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme, diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde olağanüstü bir performans ortaya koymanın adıdır.
Hani, yine Hz. Ömer (r.a) arkadaşlarıyla bir yerden geçiyordu. Orada sakalları uzun, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir insan duruyordu. Onu görünce, Hz. Ömer’in dizlerinin bağı çözülmüş, iki büklüm olmuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Yanındakiler hayret içinde:
'Niye ağlıyorsun ya Emire'l-Mü'minîn?' diye sorduklarında, o mealen:
‘Yaşlanmış, beli bükülmüş; ama hâlâ insanlığı kurtuluş sahiline götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed'in (sav) yaptığı gemiye binememiş.' cevabını vermişti.
Hz. Ömer’in ağladığı o insanlara, bu Kara Sevdalılar da ağlıyorlar. Sahip oldukları değerler manzumesini bütün insanlığı kucaklayacak bir mefkureye dönüştürmüşler. Asırlardır mefkuresizlikten ve ufuksuzluktan bunalmış olan insanlığa cihan değerinde bir sevda sunuyorlar.
Sahabeyi görenler, onları “Ruhbanun filleyl ve fursânun finnehâr” sözüyle anlatıyorlardı. Yani onlar, gecelerini ibadet ü tâatle geçiriyor, gündüzleri ise çarşının yiğitleri olarak önemli performans ortaya koyuyorlardı. Onların baş koydukları davaya gönülden inanmış günümüzün yiğitleri de daima muhasebelerini yapıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar Rabb’lerine…döküyorlar içlerini. Havf ve reca arasında bir hayatı tercih etmişler… Darbeyle, eşkıyalıkla işleri olmaz onların… kulak verin bakın ne diyorlar:
"Ey Rabb-i Rahim’im ve Halık-ı Kerim’im!
Ömrüm ve gençliğimin meyveleri olarak elimde elem veren günahlar, kederler, dalalete götüren vesveseler kaldı. Bu ağır yükümle, hastalıklı kalbimle ve mahcup yüzümle kabre yaklaşıyorum.
"Kabir, ahiret menzillerinin birinci menzilidir. Kişi ondan kurtulabilirse, ondan sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa ondan sonrakiler bundan daha zordur, daha şiddetlidir." (Tirmizi, zühd 5; ibni Mace, zühd 32; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned 1/63).
Ey Rabb-i Rahim’im ve Halık-ı Kerim’im!
Ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda, tabutuma girdim, dostlarıma veda ettim. Kabrime doğru giderken Sen'in rahmet dergahında, cenazemin hal diliyle, ruhumun sözleriyle bağırarak derim ki: El aman el aman! Ya Hannan! Ya Mennan! Beni günahlarımın utancından kurtar!
İşte mezarıma ulaştım, kabrimin başında, uzanmış cismimin üzerinde durdum. Başımı rahmetinin dergahına kaldırıp bütün kuvvetimle feryat ediyorum: El aman el aman! Ya Hannan! Ya Mennan! Beni günahlarımın ağır yükünden kurtar!
İşte kabrime girdim. Cenazemi kabre koyanlar beni bırakıp gitti. Senin affın ve rahmetini bekliyorum. Bizzat görüyorum ki, Sen’den başka sığınılacak kurtarıcı yok. Günahların çirkin yüzünden, isyanımın vahşetinden ve o mekanın darlığından bütün kuvvetimle haykırıyorum: El aman, el aman! Ya Rahman! Ya Hannan! Ya Mennan! Ya Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlığından kurtar, kabirde yerimi genişlet. Allah’ım! Senin rahmetin sığınağımdır, alemlere rahmet olan Habibin, merhametine ulaşmak için vesilemdir. Sen’den şikayetçi değilim, nefsimi ve halimi Sana şikayet ediyorum.
Ey Halık-ı Kerim’im ve Rabb-i Rahim’im!
Senin bu mahlukun, masnuun ve kulun, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem efendisinden kaçmış olduğu halde, pişmanlıkla Senin dergahına dönmek istiyor. Senin rahmetine sığınıyor. Hadsiz günahlarını ve hatalarını itiraf ediyor. Eğer kusursuz rahmetinle onu kabul edersen, affedip merhamet gösterirsen bu zaten Sen’in şanındandır. Eğer kabul etmezsen hangi kapıya gideyim? Senden başka Rab yok ki, dergahına gidilsin. Senden başka hak Mabud yok ki, ona iltica edilsin!.."
Hizmet gönüllüleri, murakabeyle, muhasebeyle iç dünyalarını yoklarken, ümitsizlik ve çaresizliğe düşmüyorlar… ruha felç yaşatmıyorlar… Algı operasyonlarıyla onlarda o duyguyu hâsıl edemediniz, edemeyeceksiniz. Böyle yaparak onları dağıtamazsınız.
İmana, Kur’an’a gönül vermiş samimi Hizmet gönüllüleri, rüzgârın önünde bir o yana bir bu yana savrulan kuru yapraklar, saman çöpleri değil ki hemen bir esintiyle savrulup sağa-sola gitsinler. Kocaman kocaman çınarları deviren rüzgârlar bile -Allah’ın izniyle- onları deviremez.
İnsanların menfaatlerine uygun düşen fikirlere karşı açık olmalarının ve zihinlerini haksızlıklarla doldurmalarının dine gelen musibetlerden olduğunu hatırlatıyor, zaman varken yanlıştan dönülmesi gerektiğini tekrar hatırlatarak sözü bitiriyorum:
“Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle! Bizi istikametten ayırma! Biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..” Amin!
Almanya’dan deport kararı çıkan Rahman Gün: Gönderirlerse tutuklanacağım [Cevheri Güven]
Almanya’ya ailece gelip iltica eden Petkim çalışanı Rahman Gün’e deport kararı çıktı. Polis, Gün ailesinin evini bastı. Eşi hastanelik oldu.
BOLD ÖZEL– Türkiye’nin en büyük petro kimya şirketi PETKİM’de çalışan Rahman Gün ve ailesi Mart 2018’de Almanya’ya gelerek iltica ettiler. Ancak Gün ve ailesinin Türkiye’ye deport kararı çıktı.
Almanya’ya geldiği andan itibaren çalışmaya başlayan ve sosyal devlet imkanlarından yararlanmayan Gün, Türkiye’ye deport olmamak için Afrika’da iş buldu. Ancak Gün’ün pasaportları verilmiyor. Gün, “Deport edilirsem kesin olarak tutuklanacağım” diyor.
Almanya’nın Sachsen Anhalt eyaletindeki Merseburg Polisi, 15 Kasım sabahı Rahman Gün ve ailesinin yaşadığı eve 8 polisle baskın düzenledi. Polis Rahman Gün, eşi Ayşe Hilal Gün ve iki çocuğunu Türkiye’ye deport etmek için gelmişti.
Rahman Gün, Hizmet Hareketiyle bağlantıları nedeniyle Türkiye’de tehlikede olduğu için Almanya’ya gelip iltica etmek zorunda kalan bir elektrik teknisyeni. Ayşe Hilal Gün ise anakoulu öğretmeni ve yine Hizmet Hareketi’ne ait okullarda çalışmış.
Polis baskını sırasında panik atak tedavisi gören Ayşe Hilal Gün krize girdi ve ailenin iddiasına göre polis tarafından darp edildi.
Gün, ambulansla hastaneye götürüldü, doktorlar bir süre hastanede gözetim altında bulunmasına karar verdiler. Halen hastanede tedavi görüyor.
Gün, 10 Aralık’a kadar Almanya’da kalma süreleri olmasına ve iş bulduğu için Afrika’ya gönüllü olarak gideceğini belirtmiş olmasına rağmen evinin polisler tarafından basılıp Türkiye’ye gönderilmek istenmesine anlam veremiyor.
Gün başından geçenleri şöyle anlatıyor:
“Türkiye’de PETKİM’de çalışıyordum. Hizmet Hareketi’yle ilgili 15’e yakın çalışma arkadaşım tutuklandı. İşyerinde benim Hizmet Hareketi’yle ilişkim biliniyordu ve yoğun baskı altındaydım. Kimseyle konuşamadığım için öfke nöbetleri geçiriyordum.
Gece vardiyalı çalıştığım için eşim evde yalnız kalıyordu. Polisler hep gece geldikleri için eşim, sürekli endişe içinde beklemekten panik atak hastası oldu. Tedavi görmeye ve düzenli ilaç almaya başladı.
Tutuklanan arkadaşlarımın Ocak 2018’de ilk mahkemleri oldu. Duruşmada benimle ilgili de sorular sorulduğunu öğrenince, sıranın bana geleceğini anladım. Eşimi ve çocuklarımı alıp hızla yurt dışına çıktım ve Almanya’ya geldim. Normalde mesleğimde kolay iş bulabileceğim için Kanada’ya gidecektim ama her an gözaltına alınabileceğim için vize beklemeye zamanım yoktu.
Mart 2018’de Almanya’ya geldikten sonra iş buldum ve kendi geçimimizi sağlamaya başladık.
Ağustos ayında BAMF’tan red kararı geldi. İtiraz ettim ve mahkeme bir hafta sonra itirazı reddetti. Temyize gittik. 17 Ekim’de temyizden de red kararı geldi. Yani Türkiye’ye deport kararım kesinleşti.
Çözüm için bana Ausbildung (mesleki eğitim kursu) bulmam gerektiği söylendi ama dilim henüz yetersiz olduğu için hiçbir kurstan kabul alamadım. Bize son olarak 10 Aralık’a kadar Almanya’da kalma süresi verdiler.
Ama sürem olduğu halde 8 polisle aniden gelip, “Sizi Türkiye’ye göndereceğiz.” dediler.
EŞİMİN BAŞINI YERE ÇARPTILAR
Polisler geldiğinde karım fenalaştı, zaten panik atak hastası. Polisler bizi birbirimizden ayırdılar. Eşim yere yığıldı. Çocukların yanına gitmeye çalışıyordu ama polisler izin vermiyordu. Bu sırada aniden bağırınca yanlarına gittim. Polisler yerdeyken darp etmişler. Başı yere çarpmış.
Sonra ambulans çağırdım. Rehabilitasyon merkezine götürüldü. Orada doktorlar hastanede yatması gerektiğine karar verdiler. Halen hastanede.
TÜRKİYE’YE GİDERSEM TUTUKLANIRIM
Türkiye’ye beni geri gönderirlerse tutuklanırım. Dosyamda benim telefon görüşme kayıtlarımın yeni çıkartıldığı görülüyor. Türkiye’ye dönüp tutuklanmamak için Afrika’da iş buldum. Ama pasaportum ve tüm evraklarım Alman makamlarında. Oraya da gidemiyorum.
Afrika’da iş bulduğuma dair evraklar, iş sözleşmem dahil her şeyi sundum. 10 Aralık’a kadar da Almanya’da kalma sürem var. Bana en azından iş bulduğum ülkeye gitme hakkı verebilirlerdi. Tutuklanacağım kesin olduğu halde beni deport etmelerini anlayamıyorum.”
[Cevheri Güven] 17.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL– Türkiye’nin en büyük petro kimya şirketi PETKİM’de çalışan Rahman Gün ve ailesi Mart 2018’de Almanya’ya gelerek iltica ettiler. Ancak Gün ve ailesinin Türkiye’ye deport kararı çıktı.
Almanya’ya geldiği andan itibaren çalışmaya başlayan ve sosyal devlet imkanlarından yararlanmayan Gün, Türkiye’ye deport olmamak için Afrika’da iş buldu. Ancak Gün’ün pasaportları verilmiyor. Gün, “Deport edilirsem kesin olarak tutuklanacağım” diyor.
Almanya’nın Sachsen Anhalt eyaletindeki Merseburg Polisi, 15 Kasım sabahı Rahman Gün ve ailesinin yaşadığı eve 8 polisle baskın düzenledi. Polis Rahman Gün, eşi Ayşe Hilal Gün ve iki çocuğunu Türkiye’ye deport etmek için gelmişti.
Rahman Gün, Hizmet Hareketiyle bağlantıları nedeniyle Türkiye’de tehlikede olduğu için Almanya’ya gelip iltica etmek zorunda kalan bir elektrik teknisyeni. Ayşe Hilal Gün ise anakoulu öğretmeni ve yine Hizmet Hareketi’ne ait okullarda çalışmış.
Polis baskını sırasında panik atak tedavisi gören Ayşe Hilal Gün krize girdi ve ailenin iddiasına göre polis tarafından darp edildi.
Gün, ambulansla hastaneye götürüldü, doktorlar bir süre hastanede gözetim altında bulunmasına karar verdiler. Halen hastanede tedavi görüyor.
Gün, 10 Aralık’a kadar Almanya’da kalma süreleri olmasına ve iş bulduğu için Afrika’ya gönüllü olarak gideceğini belirtmiş olmasına rağmen evinin polisler tarafından basılıp Türkiye’ye gönderilmek istenmesine anlam veremiyor.
Gün başından geçenleri şöyle anlatıyor:
“Türkiye’de PETKİM’de çalışıyordum. Hizmet Hareketi’yle ilgili 15’e yakın çalışma arkadaşım tutuklandı. İşyerinde benim Hizmet Hareketi’yle ilişkim biliniyordu ve yoğun baskı altındaydım. Kimseyle konuşamadığım için öfke nöbetleri geçiriyordum.
Gece vardiyalı çalıştığım için eşim evde yalnız kalıyordu. Polisler hep gece geldikleri için eşim, sürekli endişe içinde beklemekten panik atak hastası oldu. Tedavi görmeye ve düzenli ilaç almaya başladı.
Tutuklanan arkadaşlarımın Ocak 2018’de ilk mahkemleri oldu. Duruşmada benimle ilgili de sorular sorulduğunu öğrenince, sıranın bana geleceğini anladım. Eşimi ve çocuklarımı alıp hızla yurt dışına çıktım ve Almanya’ya geldim. Normalde mesleğimde kolay iş bulabileceğim için Kanada’ya gidecektim ama her an gözaltına alınabileceğim için vize beklemeye zamanım yoktu.
Mart 2018’de Almanya’ya geldikten sonra iş buldum ve kendi geçimimizi sağlamaya başladık.
Ağustos ayında BAMF’tan red kararı geldi. İtiraz ettim ve mahkeme bir hafta sonra itirazı reddetti. Temyize gittik. 17 Ekim’de temyizden de red kararı geldi. Yani Türkiye’ye deport kararım kesinleşti.
Çözüm için bana Ausbildung (mesleki eğitim kursu) bulmam gerektiği söylendi ama dilim henüz yetersiz olduğu için hiçbir kurstan kabul alamadım. Bize son olarak 10 Aralık’a kadar Almanya’da kalma süresi verdiler.
Ama sürem olduğu halde 8 polisle aniden gelip, “Sizi Türkiye’ye göndereceğiz.” dediler.
EŞİMİN BAŞINI YERE ÇARPTILAR
Polisler geldiğinde karım fenalaştı, zaten panik atak hastası. Polisler bizi birbirimizden ayırdılar. Eşim yere yığıldı. Çocukların yanına gitmeye çalışıyordu ama polisler izin vermiyordu. Bu sırada aniden bağırınca yanlarına gittim. Polisler yerdeyken darp etmişler. Başı yere çarpmış.
Sonra ambulans çağırdım. Rehabilitasyon merkezine götürüldü. Orada doktorlar hastanede yatması gerektiğine karar verdiler. Halen hastanede.
TÜRKİYE’YE GİDERSEM TUTUKLANIRIM
Türkiye’ye beni geri gönderirlerse tutuklanırım. Dosyamda benim telefon görüşme kayıtlarımın yeni çıkartıldığı görülüyor. Türkiye’ye dönüp tutuklanmamak için Afrika’da iş buldum. Ama pasaportum ve tüm evraklarım Alman makamlarında. Oraya da gidemiyorum.
Afrika’da iş bulduğuma dair evraklar, iş sözleşmem dahil her şeyi sundum. 10 Aralık’a kadar da Almanya’da kalma sürem var. Bana en azından iş bulduğum ülkeye gitme hakkı verebilirlerdi. Tutuklanacağım kesin olduğu halde beni deport etmelerini anlayamıyorum.”
[Cevheri Güven] 17.11.2019 [BoldMedya]
Özkök: MİT, Öcalan asılmasın diye bizden yardım istedi
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni olduğu 20 yıllık sürede 3 kere MİT’le görüştüğünü, 1999 yılında Abdullah Öcalan idam edilmesin diye kendilerinden yardım istendiğini söyledi.
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, eski Anadolu Ajansı (AA) Genel Müdürü, gazeteci-yazar Kemal Öztürk’ün YouTube kanalına konuk oldu.
Özkök şu ifadeleri kullandı:
“Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni olmadan önce şöyle zannederdim; Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni dünyanın en kudretli adamlarından biridir, devletin içinde adamları vardır ve istediği her güzel kadınla ilişki kurabilir. Bunların ikisinin büyük bir yalan olduğunu işe başladığımın üçüncü ayında fark ettim.
‘MİT İLE 3 KEZ GÖRÜŞTÜM’
En büyük komplekslerimden biri şuydu; işe başlayalı 1,5 yıl oldu, MİT’ten kimse gelip görüşme talebinde bulunmadı. ‘Beni önemsemiyor mu acaba bu adamlar’ dedim. Kimse gelmedi. Hayatım boyunca MİT’le 3 kere ilişkim oldu. Biri 17 Ağustos depreminin olduğu geceydi. Oraya gittik, bizden Abdullah Öcalan’ın asılmaması için yardımcı olmamız istendi. Kampanya vardı çünkü ‘Asın adamı’ diye. Ben de asılmaması gerektiğini düşünüyordum. Ben daha ilk günden asılmaması gerektiği konusunda yaptım gazeteyi.
Bir sonrakinde, ‘Magazin programlarına çekidüzen verin’ dendi. Biz de ‘Karışmayın, diğeri devlet meselesiydi ama bu değil’ dedik.
Bir kere de İstanbul’daki MİT temsilcisi bana geldi. Bir yerde PKK’nın hücre evine girmişler. Evde buldukları listede evimin adresini bulmuşlar. Ahmet Hakan’a da ayın şeyi söylemişler. Sonradan anladım ki galiba bu yanımıza birini vermek için… 20 yıl devletin bana verdiği polisle gezdim. Polis memuru sabah beni evden alır akşam eve bırakırdı. Onun görevi aynı zamanda benim nereye gittiğimi oraya bildirmekti.”
‘GAZETECİLİK MASUMİYETİNİ 2010’DAN SONRA KAYBETTİ’
Özkök, gazetecilik mesleğinin masumiyetini 2010’dan sonra kaybettiğini ve en büyük günahlarını bu dönemden sonra işlediğini söyledi. Özkök, gazeteci Kemal Öztürk’ün “Neden?” sorusu üzerine ise “Bunun bugün sana cevabını tam sana veremem” ifadesini kullandı.
Özkök, Öztürk’ün “Bizden sonraki kuşakların, gazeteci olmak isteyen gençlerin bu röportajı dinlemesini çok istiyorum. Ben de çok hatalar yapmışımdır mesleğimde. Bu hataları yapmasınlar. Ekmeğimizi buradan kazanalım istiyoruz” ifadesi üzerine şunları söyledi:
“Benim 20 yıl Amiral Gemisi denen şeyin (Hürriyet gazetesi) amiral katında oturduğum zaman, yukarıdan bakınca herkesi görüyorsun, meslekte. Eğer bugün benim kuşağımdan bir tane gazeteci çıkıp bana derse ki ‘Ben bu hataların hiçbirini yapmadım. Ben tertemiz bir gazeteciydim, ben dürüstüm.’ Hele hele o ‘Ben dürüstüm’ diyenler… Tamam mı? Çok fazla dürüstüm diye böbürlenenler… Bana kimse maval okumasın. Sezen’in şarkısı gibi bu gazete de. Hiçbirimiz masum değiliz. Ama bir şey söyleyeyim, bu meslek en büyük masumiyetini 2010’dan sonra kaybetti. Bu lafımı da lütfen yayınla. Bu meslek en büyük günahlarını 2010’dan sonra işledi.”
[Kronos.News] 17.11.2019
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, eski Anadolu Ajansı (AA) Genel Müdürü, gazeteci-yazar Kemal Öztürk’ün YouTube kanalına konuk oldu.
Özkök şu ifadeleri kullandı:
“Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni olmadan önce şöyle zannederdim; Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni dünyanın en kudretli adamlarından biridir, devletin içinde adamları vardır ve istediği her güzel kadınla ilişki kurabilir. Bunların ikisinin büyük bir yalan olduğunu işe başladığımın üçüncü ayında fark ettim.
‘MİT İLE 3 KEZ GÖRÜŞTÜM’
En büyük komplekslerimden biri şuydu; işe başlayalı 1,5 yıl oldu, MİT’ten kimse gelip görüşme talebinde bulunmadı. ‘Beni önemsemiyor mu acaba bu adamlar’ dedim. Kimse gelmedi. Hayatım boyunca MİT’le 3 kere ilişkim oldu. Biri 17 Ağustos depreminin olduğu geceydi. Oraya gittik, bizden Abdullah Öcalan’ın asılmaması için yardımcı olmamız istendi. Kampanya vardı çünkü ‘Asın adamı’ diye. Ben de asılmaması gerektiğini düşünüyordum. Ben daha ilk günden asılmaması gerektiği konusunda yaptım gazeteyi.
Bir sonrakinde, ‘Magazin programlarına çekidüzen verin’ dendi. Biz de ‘Karışmayın, diğeri devlet meselesiydi ama bu değil’ dedik.
Bir kere de İstanbul’daki MİT temsilcisi bana geldi. Bir yerde PKK’nın hücre evine girmişler. Evde buldukları listede evimin adresini bulmuşlar. Ahmet Hakan’a da ayın şeyi söylemişler. Sonradan anladım ki galiba bu yanımıza birini vermek için… 20 yıl devletin bana verdiği polisle gezdim. Polis memuru sabah beni evden alır akşam eve bırakırdı. Onun görevi aynı zamanda benim nereye gittiğimi oraya bildirmekti.”
‘GAZETECİLİK MASUMİYETİNİ 2010’DAN SONRA KAYBETTİ’
Özkök, gazetecilik mesleğinin masumiyetini 2010’dan sonra kaybettiğini ve en büyük günahlarını bu dönemden sonra işlediğini söyledi. Özkök, gazeteci Kemal Öztürk’ün “Neden?” sorusu üzerine ise “Bunun bugün sana cevabını tam sana veremem” ifadesini kullandı.
Özkök, Öztürk’ün “Bizden sonraki kuşakların, gazeteci olmak isteyen gençlerin bu röportajı dinlemesini çok istiyorum. Ben de çok hatalar yapmışımdır mesleğimde. Bu hataları yapmasınlar. Ekmeğimizi buradan kazanalım istiyoruz” ifadesi üzerine şunları söyledi:
“Benim 20 yıl Amiral Gemisi denen şeyin (Hürriyet gazetesi) amiral katında oturduğum zaman, yukarıdan bakınca herkesi görüyorsun, meslekte. Eğer bugün benim kuşağımdan bir tane gazeteci çıkıp bana derse ki ‘Ben bu hataların hiçbirini yapmadım. Ben tertemiz bir gazeteciydim, ben dürüstüm.’ Hele hele o ‘Ben dürüstüm’ diyenler… Tamam mı? Çok fazla dürüstüm diye böbürlenenler… Bana kimse maval okumasın. Sezen’in şarkısı gibi bu gazete de. Hiçbirimiz masum değiliz. Ama bir şey söyleyeyim, bu meslek en büyük masumiyetini 2010’dan sonra kaybetti. Bu lafımı da lütfen yayınla. Bu meslek en büyük günahlarını 2010’dan sonra işledi.”
[Kronos.News] 17.11.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)