Yeni tesbitlere göre, üzülen bazı ağaçlar, ağlayınca gözlerinden aspirinin temel maddesi damlıyormuş… Müminlerin münacatlarındaki göz yaşları da cennet incilerine bedeldir hem de aspirin gibi pek çok derde devadır…
* * *
Başı sonu “Lâ ilahe illallah” olan, Cennete gider. Onun için çocuklara ilk defa “Lâ ilahe illallah” demeyi öğretmek lâzım… İnşaallah sonunda da hüsn-i hâtime olarak “Lâ ilâhe illallah” deyince, Cennete girer.
Denizde boğulma halinde iken Firavun ‘Ben de İsrailoğullarının iman ettiği İlâhtan başka ilâh olmadığına iman ettim. Ben de Müslümanlardan oldum’ dedi. Şimdi mi?” (Yunus Suresi, 90-91 âyetler meâlen) Korku ve ümitsizlik halinde iman makbul değil. Ayrıca Firavun “İsrailoğullarının imanı yerine Hz. Musa ve Hz. Harun’un iman ettiği İlâha iman ettim” deseydi, kurtulabilirdi. Çünkü İsrail oğullarının imanında eksiklik vardı. Hatta olanların bazıları Hz. Musa’dan bir ara putperestlerin ki gibi ilâhın âşikare olmasını isteme cür’etinde bulunmuşlardı; güya görerek ibadet etmek istiyorlardı. Onun için ümitsizliğe dayanan bir iman makbul olmadığı gibi, yanlış bir iman da fayda vermezdi. Halbuki Firavun’un sihirbazları, mucizeyi görünce “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi. Hatta Firavunun asarım-keserim tehditlerine karşı da yiğitçe, “İstediğin hükmü ver!...” diye ölümü göze alarak karşılık verdiler ve felaha erdiler.
* * *
Ali Haydar Hocamız anlattı: “1999 zelzelesinden sonra, Tayvan’daki Zhu Chi Vakfının kurucusu Chen-Yen Fa Shi hanımefendiye teşekkür için ziyarete gitmiştik. Çünkü bu vakıf zelzeleden sonra hemen geldi ve musibetzedelere büyük yardımlarda bulundu ve yardımlarını uzun süre devam ettirdi. Biz ziyaretten önce Budist mabedinin uygun bir köşesinde namazımızı kıldık, sesli olarak tesbihatımızı yaptık. Arkadan ben Fetih ve Kıyamet Surelerini yine sesli ve yavaş yavaş okudum. Meğer onlar başka bir köşede bizi seyredip okuduklarımızı dinliyorlarmış. ‘Ne güzel şeyler okudunuz!..’ dediler. Sonra biz gidip Hanımefendiye bir Esma-i Hüsna Levhası hediye ettik. Mânâlarını merak etti. Yanımızda Tayvanlı Müslüman Faysal var. Kendisi Suudî Arabistan’da dini tahsilini almış. Arapçası çok güzel. O, Cenab-ı Hakkın 99 isminin hepsinin mânalarını anlattı… Çok hayret etti. ‘Bizim ilahlarımızın bütün özelliklerini Allah demek ki, isim isim kendinde toplamış. Bu tabloyu her zaman görebileceğim bir yere asacağım.’ dedi.”
Gerçekten büyük bir vakıf… Beş milyon mensubu var. Her gün herkes çok cüzî de olsa kumbaraya bir şey atıyor. Neticede büyük bir yekun teşkil ediyor… Okulları, hastaneleri ve yardım kuruluşları var…
* * *
Hadis-i Kudsi’de: “Allahü Teaala buyuruyor ki: Ben O Allahım ki, Benden başka ilah yok. Meliklerin Meliki, mâliklerin Mâlikiyim. Meliklerin kalbi elimdedir. Kullarım bana itaat ettiklerinde, meliklerin kalblerini haklarında rahmet ve re’fete çeviririm. Eğer kullarım Bana isyan ederlerse, meliklerin kalblerini öfke ve nikmete çeviririm de onlara çok kötü azap ve işkence ederler. Kendinizi meliklerinize beddua etmekle meşgul etmeyiniz. Lâkin zikir ve tazarru ile meşgul olunuz ki, size bedel Ben meliklerinize yeteyim.” (Ebu Nuaym Hılyesinden)
* * *
Nasıl bir kalbî ve vicdanî yönümüz varsa bizi gazabî v.s. kötü durumlarda uyarıyorsa, cemaatlerin içinde mutlaka gönül ve vicdanî temsil edenler olmalı ve herhangi bir azgınlıkve taşkınlıkta hemen harekete geçmelidir. Mesela gücü temsil eden veya edenler harekete geçip, intikam almaya kalkınca, “Siz de hayvanî ve gazabî duygularla doluyor ve zâlimlerden birisi oluyorsunuz. İntikamı bırakın; şefkatli olun… Hiç olmazsa adâletten ayrılmayın!..” demelidirler.
“Düşünmeden bir adım atacağına, bin defa düşünüp bir defa adım atmak daha hayırlıdır.”
“Umudunu kaybeden, baştan mücadeleyi kaybetmiş demektir.”
“Keyiflerine göre hareket edenler, keyfiyet kazanamaz ve kaliteli işler yapamazlar. Keyfiyet ve kalite kazanabilmemiz için keyfimize göre hareket etmekten uzak durmalıyız. Hem keyif çat, hem keyfiyet kazan, bu mümkün değil.”
“İşletmelerde bütün ünitelere gereken önemi vermek lâzım… Bakıyorsunuz bir üniversitenin rektörü, hekim… Bütün imkanları üniversitenin hastanelerine tıp fakültelerine harcıyor; diğer fakülteleri ihmal ediyor. Böyle bir şey doğru değil… Böylece anomali bir durum meydana geliyor. Üstten iyi bir denetim gerekir.”
* * *
Bir bilge zamanın değerini anlatmak için: Torbasından bir muz çıkarmış; bozulmuş bir halde… “Bu geçmiş zaman, artık yenilmez.” demiş. Sonra torbasından bir muz daha çıkarmış, yeşil ve ham… “Bu daha olmamış, olgunlaşması için beklemek gerekir.” demiş. Sonra bir daha çıkarmış; o olgunmuş. “İşte bunun yenilme zamanı… Ertelememek lâzım!” demiş…
* * *
2014’te Nazlı Ilıcak, şöyle demişti: “Aklanma yerini sandık sananların er-geç acı hakikatla karşı karşıya kalacağı günler gelecektir.
“Sular yükselince, balıklar karıncaları yer; sular çekilince, karıncalar da balıkları…
“Kimse bugünkü gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.”
Elbette kararlar üstünde, âdil kaderin de bir kararı vardır.
Siyaset, havanın devamlı değişmesi gibi değişir durur: Bulutludur, yağmurludur, açıkdır, rüzgarlıdır, güneşlidir… Onun için bilhassa ülkemizin cumhuriyet dönemi, tek adam dönemi, şeflik dönemi, partiler dönemi, bir sürü parti tarihe gömülmüştür… Özal’ın, Demirel’in partileri yok artık. Bu arada isimleri bile unutulan pek çok parti mezarda. Yani yakın tarihimiz bir partiler kabristanına benziyor. Bu bakımdan devam edip gidecek, hiçbiri kalmaz.
* * *
Maalesef modern çağın en büyük problemi, âcil sayılanın ÖNEMLİ OLAN’dan çalınmasıdır. Bu da iyi ve güzel olanı her zaman erteletir. Bizim bu oyuna gelmememiz lâzım… Ne kadar âcil bir görünüm verirse versin, herşeyi bırakıp en önemli Hizmetimize koyulmamız lâzım… İnsanlığın İslamî güzelliklere muhtaç olduğunu ve bunun da pek çok müşterisinin bulunduğunu biliyoruz… Öyleyse hâlâ niçin oyalanıp duruyoruz?!..
[Abdullah Aymaz] 24.7.2018 [Samanyolu Haber]
“Türkiye IMF ile görüşüyor; 50 milyar dolar istiyor”
Yeniçağ yazarı Ahmet Takan, bugünkü köşe yazısında Türkiye’nin IMF ile görüşmelere başladığını öne sürdü. Takan, Saray’daki kaynağının IMF ile el altından görüşülüyor” dediğini belirtti ve Türkiye’nin IMF ‘ten 50 milyar dolar istediği iddiasına yer verdi. Takan, IMF ile faiz artışı konusunda da anlaşıldığını ancak anlaşmanın gizli kapaklı yürütüldüğünü anlattı.
Yazıda öne çıkan kısım şöyle;
“Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak’ın “kavga değil. Kazan kazan” başlığını verdiği (!) G-20 toplantısı için Arjantin’de bulunduğu gün saraydan bir haber kaynağım ile yarı tartışır halde tatlı tatlı sohbet ediyorduk. “Damadın hazinenin başına getirilmesi doğru mu?. Uluslararası piyasalara güven…” vs. gibi konularda…. Mahalli seçimlerin erkene çekilebileceği ihtimali üzerine konuşurken birden laf döndü dolaştı unuttuğumuz (!) IMF ‘ye geldi. Saray kaynağımın ağzından birden ” IMF ile el altından görüşülüyor” lafları dökülmesin mi… Balıklama daldım bomba haberin üzerine… “Kem” dedi, “küm” etti… Devirdiği çamın farkına vardı ki hiç detay vermedi. “Yazma” da diyemedi…Haberin kralını yakalamıştım bir kere… Hemen damat beyin Arjantin’de neler konuştuğuna baktım. Hep bir kalemden çıktığı belli olan haberlerin flaşı şöyleydi;”Bakan Berat Albayrak, ‘yeni ekonomik programın çerçevesi, yeni iletişim stratejisi ve Türkiye ekonomisinin geleceğine’ dair önemli açıklamalarda bulundu. Albayrak zirveyi izleyen gazetecilere, ‘piyasalarla kavga ederek değil, kazan kazan ilişkisine dayalı güçlü bir iletişimle yürüyeceğiz. Piyasa dinamikleri uyumlu, reel iktisadi hayatın gerçekleri ile uyuşan bir şekilde, küresel finansal sistemle koordineli yol alacağız’ dedi.”
Aldığım duyumu ekonomi bürokrasisi içinde bir kaynağıma sordum. Şunları söyledi; “Duydum IMF ile görüşüldüğünü. IMF ‘den istenen 50 milyar dolar. Merkez Bankası toplanacak. Faizi artıracak. Türkiye’deki faizler yükselebilir. Örneğin geçen hafta Türkiye’deki faizler yükseldiği için bankalar yüzde 18’in üzerine çıktılar. Bu da reel olarak adamın eline geçen yüzde 16.5. Geçen hafta 7 milyar dolar para dövizden TL’ye geçti. Biraz daha dikkatli olurlarsa dövizden TL’ye geçen rakam 15-20 milyarı bulur. IMF sadece para vermiyor. ‘Sen şu yasayı da değiştireceksin’ diyor. ‘Bakanlığa şunu getireceksin, ekonomiden şu sorumlu olacak’ diyor. Kemal Derviş örneği malum. Görüşme var, bu şekilde çözmeye çalışacaklar. Merkez Bankası faiz yükselterek bu işi çözecek.”
[TR724] 24.7.2018
Yazıda öne çıkan kısım şöyle;
“Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak’ın “kavga değil. Kazan kazan” başlığını verdiği (!) G-20 toplantısı için Arjantin’de bulunduğu gün saraydan bir haber kaynağım ile yarı tartışır halde tatlı tatlı sohbet ediyorduk. “Damadın hazinenin başına getirilmesi doğru mu?. Uluslararası piyasalara güven…” vs. gibi konularda…. Mahalli seçimlerin erkene çekilebileceği ihtimali üzerine konuşurken birden laf döndü dolaştı unuttuğumuz (!) IMF ‘ye geldi. Saray kaynağımın ağzından birden ” IMF ile el altından görüşülüyor” lafları dökülmesin mi… Balıklama daldım bomba haberin üzerine… “Kem” dedi, “küm” etti… Devirdiği çamın farkına vardı ki hiç detay vermedi. “Yazma” da diyemedi…Haberin kralını yakalamıştım bir kere… Hemen damat beyin Arjantin’de neler konuştuğuna baktım. Hep bir kalemden çıktığı belli olan haberlerin flaşı şöyleydi;”Bakan Berat Albayrak, ‘yeni ekonomik programın çerçevesi, yeni iletişim stratejisi ve Türkiye ekonomisinin geleceğine’ dair önemli açıklamalarda bulundu. Albayrak zirveyi izleyen gazetecilere, ‘piyasalarla kavga ederek değil, kazan kazan ilişkisine dayalı güçlü bir iletişimle yürüyeceğiz. Piyasa dinamikleri uyumlu, reel iktisadi hayatın gerçekleri ile uyuşan bir şekilde, küresel finansal sistemle koordineli yol alacağız’ dedi.”
Aldığım duyumu ekonomi bürokrasisi içinde bir kaynağıma sordum. Şunları söyledi; “Duydum IMF ile görüşüldüğünü. IMF ‘den istenen 50 milyar dolar. Merkez Bankası toplanacak. Faizi artıracak. Türkiye’deki faizler yükselebilir. Örneğin geçen hafta Türkiye’deki faizler yükseldiği için bankalar yüzde 18’in üzerine çıktılar. Bu da reel olarak adamın eline geçen yüzde 16.5. Geçen hafta 7 milyar dolar para dövizden TL’ye geçti. Biraz daha dikkatli olurlarsa dövizden TL’ye geçen rakam 15-20 milyarı bulur. IMF sadece para vermiyor. ‘Sen şu yasayı da değiştireceksin’ diyor. ‘Bakanlığa şunu getireceksin, ekonomiden şu sorumlu olacak’ diyor. Kemal Derviş örneği malum. Görüşme var, bu şekilde çözmeye çalışacaklar. Merkez Bankası faiz yükselterek bu işi çözecek.”
[TR724] 24.7.2018
Bedelli muhalefet CHP! [Bülent Korucu]
Nedir bedelli askerlik? Parası olanın banka kuyruğunda disiplinli biçimde tek sıra halinde durmayı becererek askerlikten muaf olması. Eskiden para, artı temel askerlik eğitimi şartı vardı. Şimdi tekrar aynı düzene geçmeyi, 28 günlük temel eğitimi geri getirmeyi planlıyorlar. O kısa sürede Rambo gelse askerlik eğitimi veremez/alamaz. Asıl maksat herkesi askeriyenin tornasından şöyle bir geçirmek ve ülkede asıl patronun kim olduğunu göstermekti. Yanaşık düzen eğitimi, yürüme provaları ve yüzlerce defa tekrar edilen ‘emret komutanım’ nidası… Hepsi bu. Burun sürtme operasyonu eksik kalmasın diye zaten yeterince savaş eğitimi olan polisleri bile askere alıyorlardı.
Profesyonel askerliğe geçmek ve askerliği sadece fakirlerin yükümlülüğü olmaktan çıkarmak en iyisi. Ama asıl konumuz bu değil. CHP’nin gittikçe daha fazla bedelli askerlere benzediğini düşünüyorum. Eline silah almadan terhis olan bedelli gibiler. Seçimden seçime hatırlanan muhalefet sorumluluğunu dahi taşımak istemiyorlar. “Bizi bırakın en iyi bildiğimiz işi, parti içi didişmeyi yapalım” havasındalar. Bedelli askerlerin biricik hatırası yemin törenindeki ‘muhteşem’ yürüyüşleri olurdu. CHP’nin de seçim dönemlerinde mangalda kül bırakmayan kahramanlıkları vardı. Artık onu da yapmak zor geliyor. Maaş almak için bankamatik sırasında beklemeyi yeterince fedakarlık olarak görüyorlar diyeceğim; umarım haksızlık yapmış olmam.
Seçim gayrı meşru ise neden Meclis’tesiniz?
Bir ana muhalefet partisi düşünün seçimin gayri meşru olduğunu ilan ediyor ama gereğini yapmıyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu bu defa hızlı davrandı; 16 Nisan referandumundan aylar sonra kurduğu cümleyi, 24 Haziran seçimlerinin kırkı çıkmadan dillendirdi. Gayrı meşru seçimle kurulan parlamentoda neden oturmaya devam ettiklerini izah etme gereği bile duymuyorlar.
Bir siyasi parti düşünün, genel başkan yardımcısı milletvekilinin hakkını savunmaktan aciz. Hem de bu vekil Hürriyet gibi popüler bir gazeteyi yıllarca yöneten tanınmış bir gazeteci. Enis Berberoğlu, partisinden umudu kesmiş olacak, mücadelesini tek başına verme kararı almış. Bir iki nutukta adını geçirerek Berberoğlu’nu savunuyormuş rolü yapan lider ve sözcülerin sokaktaki insanın derdine deva olabilme ihtimali var mı?
Ece Sevim Öztürk büyük hata yapmış
Bir cumhurbaşkanı adayı düşünün; “cumhuriyet elden gidiyor, neredesiniz?” diye soruyor. Aldığı cevap “bıraktığın yerde, 24 Haziranda diktiğin sandıkların başında!” oluyor. Seçim mitinglerinde topladığı milyonları hâlâ yanında sanarak hayalini kurduğu liderlik yarışına yeniden giriyor. Aday olduğunda vaatlerinden biriydi oysa, parti içi muhalefete kalkışmamak. Muharrem İnce, kampanyasının önemli destekçilerinden bir gazetecinin uyduruk suçlamalarla cezaevine konulduğu duymamazlıktan geliyor. Adını anmaktan korkan adama inanarak Ece Sevim Öztürk büyük hata yapmış. Tıpkı sandık başlarındaki onbinler gibi.
MHP, askerliği orduevinde yapan Cem Yılmaz konumunda. Saray’da Erdoğan’ı eğlendirerek şafak dolduruyorlar. HDP eline silah verilmeyen sakıncalı piyade. Çok dik başlıları ‘disko’ya atıyorlar. Zararsızlar parlamentoda geri hizmette. İYİ Parti, ‘Genelkurmay’da dayım var’ havasında bot bağlayıp, soluğu mutfakta patates çuvalının başında alan kof kabadayı. CHP’ye bedelli muhalefet hakkı tanınsın. Zaten işe yaramayan kısa dönem zorunluluğu da kalksın. Nasıl bedelliye güvenerek savaşa girilmeyeceğini herkes biliyor; CHP’ye güvenerek siyasal mücadele yapılmayacağı da kayıt altına alınsın. Birbirlerinin saçını çekerek ağlaşan kreş çocukları kıvamında kendi dünyalarında yaşasınlar.
[Bülent Korucu] 24.7.2018 [TR724]
Profesyonel askerliğe geçmek ve askerliği sadece fakirlerin yükümlülüğü olmaktan çıkarmak en iyisi. Ama asıl konumuz bu değil. CHP’nin gittikçe daha fazla bedelli askerlere benzediğini düşünüyorum. Eline silah almadan terhis olan bedelli gibiler. Seçimden seçime hatırlanan muhalefet sorumluluğunu dahi taşımak istemiyorlar. “Bizi bırakın en iyi bildiğimiz işi, parti içi didişmeyi yapalım” havasındalar. Bedelli askerlerin biricik hatırası yemin törenindeki ‘muhteşem’ yürüyüşleri olurdu. CHP’nin de seçim dönemlerinde mangalda kül bırakmayan kahramanlıkları vardı. Artık onu da yapmak zor geliyor. Maaş almak için bankamatik sırasında beklemeyi yeterince fedakarlık olarak görüyorlar diyeceğim; umarım haksızlık yapmış olmam.
Seçim gayrı meşru ise neden Meclis’tesiniz?
Bir ana muhalefet partisi düşünün seçimin gayri meşru olduğunu ilan ediyor ama gereğini yapmıyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu bu defa hızlı davrandı; 16 Nisan referandumundan aylar sonra kurduğu cümleyi, 24 Haziran seçimlerinin kırkı çıkmadan dillendirdi. Gayrı meşru seçimle kurulan parlamentoda neden oturmaya devam ettiklerini izah etme gereği bile duymuyorlar.
Bir siyasi parti düşünün, genel başkan yardımcısı milletvekilinin hakkını savunmaktan aciz. Hem de bu vekil Hürriyet gibi popüler bir gazeteyi yıllarca yöneten tanınmış bir gazeteci. Enis Berberoğlu, partisinden umudu kesmiş olacak, mücadelesini tek başına verme kararı almış. Bir iki nutukta adını geçirerek Berberoğlu’nu savunuyormuş rolü yapan lider ve sözcülerin sokaktaki insanın derdine deva olabilme ihtimali var mı?
Ece Sevim Öztürk büyük hata yapmış
Bir cumhurbaşkanı adayı düşünün; “cumhuriyet elden gidiyor, neredesiniz?” diye soruyor. Aldığı cevap “bıraktığın yerde, 24 Haziranda diktiğin sandıkların başında!” oluyor. Seçim mitinglerinde topladığı milyonları hâlâ yanında sanarak hayalini kurduğu liderlik yarışına yeniden giriyor. Aday olduğunda vaatlerinden biriydi oysa, parti içi muhalefete kalkışmamak. Muharrem İnce, kampanyasının önemli destekçilerinden bir gazetecinin uyduruk suçlamalarla cezaevine konulduğu duymamazlıktan geliyor. Adını anmaktan korkan adama inanarak Ece Sevim Öztürk büyük hata yapmış. Tıpkı sandık başlarındaki onbinler gibi.
MHP, askerliği orduevinde yapan Cem Yılmaz konumunda. Saray’da Erdoğan’ı eğlendirerek şafak dolduruyorlar. HDP eline silah verilmeyen sakıncalı piyade. Çok dik başlıları ‘disko’ya atıyorlar. Zararsızlar parlamentoda geri hizmette. İYİ Parti, ‘Genelkurmay’da dayım var’ havasında bot bağlayıp, soluğu mutfakta patates çuvalının başında alan kof kabadayı. CHP’ye bedelli muhalefet hakkı tanınsın. Zaten işe yaramayan kısa dönem zorunluluğu da kalksın. Nasıl bedelliye güvenerek savaşa girilmeyeceğini herkes biliyor; CHP’ye güvenerek siyasal mücadele yapılmayacağı da kayıt altına alınsın. Birbirlerinin saçını çekerek ağlaşan kreş çocukları kıvamında kendi dünyalarında yaşasınlar.
[Bülent Korucu] 24.7.2018 [TR724]
Türkiye “solu” ve rejim [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’de son yıllarda sadece bir siyasi sistem değişikliğine şahit olunmadı, aynı zamanda siyasi gelenekten de, ülkenin ana yönünden ve yöneliminden de bir kopuş yaşandı. Türk solu bu gidişte ne sorumluluğa sahip? Evet, iktidarda değil CHP. Ama yaşanan süreçte hiç mi sorumluluğu yok? Neden rejimi benimsedi? Neden rejimle aynı dili kullanıyor? Niçin alternatif olamıyor? Hangi sebeplerden dolayı mağdurları ideolojik olarak tasnif ediyor? Niçin bildiği halde seçimlere katılmayı kabullendi? Neden Yenikapı Ruhu’nu benimsedi ve 15 Temmuz konusunda “kontrollü darbe” pozisyonu ile “15 Temmuz destanı” arasında yalpalıyor? CHP’de neler oluyor, daha da önemlisi olanların nedeni ne? İktidar mücadelesine giren ve hizipler arası mücadelenin kurultaya doğru götürdüğü Türkiye’nin en köklü partisi, bu rejimin neresinde? Bu sorulara yanıt aramalıyız. Bu yazı, belki bir tartışmayı başlatır ve muhalefetle ilgilenmemize, “sol” Türkiye’de neden böyle sorusuna odaklanmamıza yol açar umuduyla yazıyorum bu giriş yazısını.
Solun ilgilendiği konu cumhuriyetle gelen sistemin korunması olduğundan, kendini laikliğin korunmasına ve İslamcı sağın bertaraf edilmesine odakladı ve bunun için anayasa ve yasaları manipüle etmekten kaçınmadı. Gül’ün cumhurbaşkanlığı meselesinde hukukun nasıl siyasi malzeme haline getirildiğini gördük. Yani solun ilerici-özgürleştirici içeriği, Türkiye’deki Kemalist-ulusalcı ve CHP’de başat ideolojik yönelimin gündeminde muhafazakâr, değişimin ve demokratikleşmenin önünde set olmaya çalışan bir siyasi kompozisyona büründü. Devleti demokratikleştirerek dönüştürmenin tehlikeli addedildiği bir ruh hali, CHP ve devletlû kesimlere hâkim oldu. Batı’da sol Marksist kökenlerinden kopmadan liberal demokrasiyi benimserken, Türkiye’de sol Marksizm’le herhangi bir tartışmaya girmeksizin, ekonomi politiği ilgi alanı dışında bırakarak ilkel “devletçilik-piyasa ekonomisi” tartışmasını bile sonuçlandıramadı. Örneğin özelleştirmelere karşı olmayı işçi sınıfı ile ilişkilendirmeden, doğrudan “devletin malını peşkeş çekmemek” türünden “yerli ve milli” bir tutum içinde oldu. Özellikle “yabancıların Türk mallarını ele geçirmesi” şeklinde algılanan uluslararası müteşebbislere açık özelleştirme işlemleri, Türkiye’de CHP ile piyasa ekonomisi arasında daima latent bir kan uyuşmazlığı ola geldi.
CHP ideolojisinde kimlik bulan Türk solu
Türkiye’de sol, 1990’lardan itibaren içindeki sınıfsal dinamizmi tümden yitirerek, laiklik ve nasyonalizm arasına sıkıştı. Kemalist ilkelerden laiklik ve milliyetçilik, altı okun CHP’ye en fazla etki eden ideolojik malzemeleri oldular. Böylece 1990’larda Kürt hareketi, CHP’nin modern anlamda bir sosyal demokratik partiye evrilememesi nedeniyle “Türk solundan” koparak, ayrılıkçı mikronasyonalizmle protest Marksizm arasında bir yerlerde demir attı, bir bölümü ise terörizme girerek meşruiyetten ve yasallıktan koptu. Böylece bugün HDP’nin siyasal köklerini oluşturan siyasal yönelim başlamış oldu. 1980 askeri darbesinin yaptığı politik mühendislik sonucunda, Türkiye’de Türk solu ve Kürt solu olarak iki ana damar sol ortaya çıktı. Her ikisi de solun ana ilgi alanı olan sınıfsal ilişkilerden ve sosyo-ekonomik eşitlik idealinden koparak, yerel Türkiye siyasetine uygun mevzilenen siyasi hareketlere evrildi. Kemalizm’in başat olduğu Türk merkez solu “dincilerle mücadele” ve “devletin bölünmesini engelleme” misyonlarıyla derin devletle aynı istikamette bir siyasi anlayış içinde oldu. Türkiye’de “ikinci sınıf Kürtler” söylemi üzerinden “Kürtlerin bağımsızlığı” ile “Kürtlerin azınlık haklarına sahip olması” arasındaki spektruma konsantre olan siyasi Kürt hareketi de Türkiye toplumunun sınıfsal ilişkilerine odaklanmak yerine, ekonomi politiği ikincil bir konuma çekerek etnik ilişkileri merkezi ilgi alanlarına aldılar. Böylece Türkiye’de 1960’larda ve 1970’lerde başlayan merkez sol sosyal demokratik evrim, 1980’de ağır bir “darbeye” maruz kaldı. Merkez soldan umudu kesen daha radikal ve daha solda olan hareketler de vardı, ama onlar çok marjinal kaldılar. Bu tabloda, Türkiye’de solu etnik ayrıma tabi tutmadan tasnif etmeye kalkarsak, devletten yana ve devlete karşı sol olarak da bir tasnifin olanaklı olduğunu görürüz. CHP ideolojisinde kimlik bulan Türk solu (Ecevit’in DSP’sini de buna dâhil ederek söylüyorum, çünkü ideolojik olarak CHP ile aralarında hiçbir fark yoktu.) devletin esas sahibi ve kurucusu olmalarından gelen devletlû aidiyetini her zaman dönüştürücü ve reformcu bir siyasi hareket olmaya tercih etti. Bu bağlamda CHP esasında son derece “muhafazakâr” bir parti oldu. Başka bir ifadeyle, CHP var olan düzenin değişimini değil korunmasını talep eden bir parti olmayı seçti. Ordu ile CHP arasındaki ilişkiyi de bu nokta gözden kaçırırsak anlayamayız. Türkiye devletine yönelik ana tehdit her daim Kürtçülük ve İslamcılık ola geldi. Bu tehdit algısı bakımından değerlendirdiğimizde, CHP ile TSK arasında hiçbir algı farkı olmadı. Dolayısıyla “Türkiye’nin bekası” odaklı devleti kutsayan bakış, CHP’yi daima sol bir parti olmaktan alıkoydu ve dahası HDP ekolü Kürt solunun Türk solundan kopmasını meşrulaştırdı. Bu bağlamda, esasında Türk solunun “devlet fetişizmi” Türkiye’nin bütünlüğüne hizmet etmek bir kenara, sosyolojik bütünlüğün altını oyan önemli bir faktör oldu.
Bu analizler ışığında Türk solunu ele alırken, çok daha temel bir soruyu sormak gerekiyor. Türk solu diye bir şey var mı? Türkiye’de sol, diğer çağcıl sol akımların aksine, birçok ana meseleye hiç odaklanmıyor, dahası, birçok başka ana meselede de evrensel sol ilkelerle taban tabana zıt politikaları savunuyor. Sosyalist Enternasyonal’e üye bir parti olarak CHP aslında bu kurumun ana dünya görüşüne tekabül etmiyor. Tüm Avrupa ülkelerinde sol partiler liberal demokrasiyi benimsemiş durumdalar. Bu siyasal sistemin çekirdeğini oluşturan hukuk devleri, temel evrensel insan hakları ve özgürlükleri, mülkiyet hakkı ve (sınıfsal eşitli için kurallandırılması gereken) piyasa ekonomisi gibi unsurlar konusunda Avrupa solunda hiçbir sorun yok. Dahası, Avrupa solu temel insan hakları mücadelesini gerek kendi bulunduğu ülkelerde yürütmeye devam ederken (mesela aşırı sağ akımlarla mücadele gibi), diğer taraftan uluslararası arenada demokrasinin sorunlu olduğu ülkelerde insan haklarının kök salması için uğraşıyor. Yani sol, sadece sosyo-ekonomik eşitlik mücadelesi vermiyor, aynı zamanda temel insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesi ve yaygınlaşması için de mücadele ediyor. Özgür basın, düşünceyi ifade özgürlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik kıstaslarının yerleşmesi, azınlık hakları gibi alanlarda Avrupa solu tamamen yeknesak ve sağlam bir duruşa sahip. Bu nedenle de örneğin bugün Türkiye’de olan bitenleri büyüteç altına alırken, sorunlara hukuk ve insan hakları odaklı eğiliyor. İdeolojik kategorilere girmeden, insan hakları sorunlarıyla karşılaşan mağdurlara eş kriterler ve ilkelerle yaklaşıyor.
Cemaat’in “inlerine girilmesi” söylemi CHP için geçer akça bir “havuçtu”
Türk solu ise bugün her zamankinden de fazla bir şekilde devletlû reflekslerle hareket ediyor. Devleti korumak güdüsü, insan hakları ve hukuk devletine uygun hareket etme gerekliliğini arka planda bırakıyor. Dahası Türk solunda ulusalcılık (sol eğilimli nasyonalizm) enternasyonalizmin gelişme ve yaygınlaşmasına engel oluyor. Bu durum, Kürtlerin sorunlarının Türk solunca benimsenmesinin ve Kürt haklarına sahip çıkılmasının önüne geçiyor. CHP merkezli Türk solu, Kürtlerin azınlık hakları veya öz yönetim talepleri gibi konularda, sağ uç nasyonalizm ideolojisiyle aynı frekansta hareket ediyor. MHP tarafından temsil edilen, ama Akşener’in İyi Parti’si tarafından da paylaşılan sağ nasyonalizm ideolojisi, Kürtlerin her türlü haklarını reddediyor, dahası Kürtlerin siyasi varlığını Türkiye için bir yaşamsal tehdit olarak görüyor. CHP bu algı perspektifinden bakıldığında MHP-İyi Parti çizgisindeki sağ nasyonalizmden farklı değil. Nasyonalizm (milliyetçilik ve ulusalcılık arasında teknik bakımdan hiçbir fark yok) ister sağ isterse sol kanatta, fark etmez, Kürtler söz konusu olunca tek ve ortak bir çizgiye sahip. Aynı durum dini akımların “devlette yapılanması” söz konusu olduğunda da bariz bir biçimde ortada duruyor. Gülen Cemaati’nin 17 Aralık sonrasında “Paralel Devlet” ilan edilmesi CHP’de derin bir memnuniyetle karşılanmış, CHP tabanı Erdoğan nefretine karşın Erdoğan’ın “darbe teşebbüsü” hipnozuna salt Cemaat nötralize edilecek diye girmeyi kabullenmişti. CHP ve tabanı için Cemaat’in “inlerine girilmesi” radikal söylemi, Erdoğan yönetiminin bulaştığı yolsuzluklardan çok daha geçer akça bir “havuçtu”. Ben bu anti-Kürt ve anti-Cemaat tutumunun, derin devlet nezdinde Erdoğan’ın kredibilitesini ve genel kabul edilebilirlik seviyesini arttırdığını düşünüyorum. Her cephede mücadele etmek yerine, Erdoğan derin devlet ve Türk solundaki bu zafiyeti kendi iktidarı menfaatine çok iyi kullandı kanısındayım. Öyle ki, daha önce hem Kürt sorunu hem de Cemaat konusunda taban tabana zıt pozisyonlarda olmasına karşın, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez misali, seküler güç odaklarını oyalayacak kıtırları atarak, istediği başkanlık sistemini getirdi, Osmanlı sultanlarının sahip olmadığı bir tek adam devleti oluşturmayı başardı.
Türk “solu” islamofaşizmin üzerine gittiği grupları kendine düşman görüyor
Neden muhalefet İslamofaşizme karşı çıkmıyor sorununun altında yatan sosyolojik ve siyasal gerçekler bunlar. Türk “solu” islamofaşizmin üzerine gittiği grupları kendine düşman görüyor. Çünkü kendini devletle özdeşleştiriyor. Devleti ise değişime ve dönüşüme tabi olmayan bir varlık olarak kutsuyor. Bu habis algı, Türkiye’deki demokrasi açmazının ana çekirdeğini oluşturuyor. Bu bakışa göre “FETÖ”, Kürtler, liberal demokrasi talep edenler, Barış Akademisyenleri gibi Kürt haklarını savunan kesimler, Avrupa Birliği yanlıları, insan hakları savunucuları, tüm bu grup ve kesimler devlet düşmanları. CHP, bir “sol” parti olsaydı, devleti kutsamak ve Erdoğan faşizmini bu çerçevede “vaftiz etmek” yerine net bir demokratik duruş sergiler, Türkiye’de yaşanan korkunç insan hakları ve hukuk ihlallerini Sosyalist Enternasyonal platformu başta olmak üzere, uluslararası alanda gündeme getirirdi. CHP ve Türk solunun anayasal liberal demokratik sistemle sorunu olmasaydı eğer, bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olurduk. CHP ve Türk “solu” AB sürecindeki reformlara “verdiğimiz tavizler” olarak bakmasaydı eğer, bugün Kopenhag Kriterleri sadece kâğıt üzerinde kalmaz, hayata da geçerdi.
Oysa CHP tercihini hiçbir zaman demokratik ve çok renkli, açık toplumu olan, özgürlüklerin kök saldığı bir Türkiye’den yana kullanmadı. Aksine devletin “güçlü” olmasını tercih etti. İşin kötüsü, o “güçlü devleti” bir gün islamofaşistler ele geçirirse ne olur diyecek kadar bile analitik düşünemedi. CHP laik ve nasyonalist ceberut devletin yeterli olduğuna kanaat getirmeyip, evrensel ilkeleri savunarak sol bir partiye evrilebilseydi, bu yaşanan acılar yaşanmazdı. Evet, CHP iktidarda değil. Ama yaşananlardaki payı yadsınamaz. Tarihsel sorumluluktan da kaçamaz.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.7.2018 [TR724]
Solun ilgilendiği konu cumhuriyetle gelen sistemin korunması olduğundan, kendini laikliğin korunmasına ve İslamcı sağın bertaraf edilmesine odakladı ve bunun için anayasa ve yasaları manipüle etmekten kaçınmadı. Gül’ün cumhurbaşkanlığı meselesinde hukukun nasıl siyasi malzeme haline getirildiğini gördük. Yani solun ilerici-özgürleştirici içeriği, Türkiye’deki Kemalist-ulusalcı ve CHP’de başat ideolojik yönelimin gündeminde muhafazakâr, değişimin ve demokratikleşmenin önünde set olmaya çalışan bir siyasi kompozisyona büründü. Devleti demokratikleştirerek dönüştürmenin tehlikeli addedildiği bir ruh hali, CHP ve devletlû kesimlere hâkim oldu. Batı’da sol Marksist kökenlerinden kopmadan liberal demokrasiyi benimserken, Türkiye’de sol Marksizm’le herhangi bir tartışmaya girmeksizin, ekonomi politiği ilgi alanı dışında bırakarak ilkel “devletçilik-piyasa ekonomisi” tartışmasını bile sonuçlandıramadı. Örneğin özelleştirmelere karşı olmayı işçi sınıfı ile ilişkilendirmeden, doğrudan “devletin malını peşkeş çekmemek” türünden “yerli ve milli” bir tutum içinde oldu. Özellikle “yabancıların Türk mallarını ele geçirmesi” şeklinde algılanan uluslararası müteşebbislere açık özelleştirme işlemleri, Türkiye’de CHP ile piyasa ekonomisi arasında daima latent bir kan uyuşmazlığı ola geldi.
CHP ideolojisinde kimlik bulan Türk solu
Türkiye’de sol, 1990’lardan itibaren içindeki sınıfsal dinamizmi tümden yitirerek, laiklik ve nasyonalizm arasına sıkıştı. Kemalist ilkelerden laiklik ve milliyetçilik, altı okun CHP’ye en fazla etki eden ideolojik malzemeleri oldular. Böylece 1990’larda Kürt hareketi, CHP’nin modern anlamda bir sosyal demokratik partiye evrilememesi nedeniyle “Türk solundan” koparak, ayrılıkçı mikronasyonalizmle protest Marksizm arasında bir yerlerde demir attı, bir bölümü ise terörizme girerek meşruiyetten ve yasallıktan koptu. Böylece bugün HDP’nin siyasal köklerini oluşturan siyasal yönelim başlamış oldu. 1980 askeri darbesinin yaptığı politik mühendislik sonucunda, Türkiye’de Türk solu ve Kürt solu olarak iki ana damar sol ortaya çıktı. Her ikisi de solun ana ilgi alanı olan sınıfsal ilişkilerden ve sosyo-ekonomik eşitlik idealinden koparak, yerel Türkiye siyasetine uygun mevzilenen siyasi hareketlere evrildi. Kemalizm’in başat olduğu Türk merkez solu “dincilerle mücadele” ve “devletin bölünmesini engelleme” misyonlarıyla derin devletle aynı istikamette bir siyasi anlayış içinde oldu. Türkiye’de “ikinci sınıf Kürtler” söylemi üzerinden “Kürtlerin bağımsızlığı” ile “Kürtlerin azınlık haklarına sahip olması” arasındaki spektruma konsantre olan siyasi Kürt hareketi de Türkiye toplumunun sınıfsal ilişkilerine odaklanmak yerine, ekonomi politiği ikincil bir konuma çekerek etnik ilişkileri merkezi ilgi alanlarına aldılar. Böylece Türkiye’de 1960’larda ve 1970’lerde başlayan merkez sol sosyal demokratik evrim, 1980’de ağır bir “darbeye” maruz kaldı. Merkez soldan umudu kesen daha radikal ve daha solda olan hareketler de vardı, ama onlar çok marjinal kaldılar. Bu tabloda, Türkiye’de solu etnik ayrıma tabi tutmadan tasnif etmeye kalkarsak, devletten yana ve devlete karşı sol olarak da bir tasnifin olanaklı olduğunu görürüz. CHP ideolojisinde kimlik bulan Türk solu (Ecevit’in DSP’sini de buna dâhil ederek söylüyorum, çünkü ideolojik olarak CHP ile aralarında hiçbir fark yoktu.) devletin esas sahibi ve kurucusu olmalarından gelen devletlû aidiyetini her zaman dönüştürücü ve reformcu bir siyasi hareket olmaya tercih etti. Bu bağlamda CHP esasında son derece “muhafazakâr” bir parti oldu. Başka bir ifadeyle, CHP var olan düzenin değişimini değil korunmasını talep eden bir parti olmayı seçti. Ordu ile CHP arasındaki ilişkiyi de bu nokta gözden kaçırırsak anlayamayız. Türkiye devletine yönelik ana tehdit her daim Kürtçülük ve İslamcılık ola geldi. Bu tehdit algısı bakımından değerlendirdiğimizde, CHP ile TSK arasında hiçbir algı farkı olmadı. Dolayısıyla “Türkiye’nin bekası” odaklı devleti kutsayan bakış, CHP’yi daima sol bir parti olmaktan alıkoydu ve dahası HDP ekolü Kürt solunun Türk solundan kopmasını meşrulaştırdı. Bu bağlamda, esasında Türk solunun “devlet fetişizmi” Türkiye’nin bütünlüğüne hizmet etmek bir kenara, sosyolojik bütünlüğün altını oyan önemli bir faktör oldu.
Bu analizler ışığında Türk solunu ele alırken, çok daha temel bir soruyu sormak gerekiyor. Türk solu diye bir şey var mı? Türkiye’de sol, diğer çağcıl sol akımların aksine, birçok ana meseleye hiç odaklanmıyor, dahası, birçok başka ana meselede de evrensel sol ilkelerle taban tabana zıt politikaları savunuyor. Sosyalist Enternasyonal’e üye bir parti olarak CHP aslında bu kurumun ana dünya görüşüne tekabül etmiyor. Tüm Avrupa ülkelerinde sol partiler liberal demokrasiyi benimsemiş durumdalar. Bu siyasal sistemin çekirdeğini oluşturan hukuk devleri, temel evrensel insan hakları ve özgürlükleri, mülkiyet hakkı ve (sınıfsal eşitli için kurallandırılması gereken) piyasa ekonomisi gibi unsurlar konusunda Avrupa solunda hiçbir sorun yok. Dahası, Avrupa solu temel insan hakları mücadelesini gerek kendi bulunduğu ülkelerde yürütmeye devam ederken (mesela aşırı sağ akımlarla mücadele gibi), diğer taraftan uluslararası arenada demokrasinin sorunlu olduğu ülkelerde insan haklarının kök salması için uğraşıyor. Yani sol, sadece sosyo-ekonomik eşitlik mücadelesi vermiyor, aynı zamanda temel insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesi ve yaygınlaşması için de mücadele ediyor. Özgür basın, düşünceyi ifade özgürlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik kıstaslarının yerleşmesi, azınlık hakları gibi alanlarda Avrupa solu tamamen yeknesak ve sağlam bir duruşa sahip. Bu nedenle de örneğin bugün Türkiye’de olan bitenleri büyüteç altına alırken, sorunlara hukuk ve insan hakları odaklı eğiliyor. İdeolojik kategorilere girmeden, insan hakları sorunlarıyla karşılaşan mağdurlara eş kriterler ve ilkelerle yaklaşıyor.
Cemaat’in “inlerine girilmesi” söylemi CHP için geçer akça bir “havuçtu”
Türk solu ise bugün her zamankinden de fazla bir şekilde devletlû reflekslerle hareket ediyor. Devleti korumak güdüsü, insan hakları ve hukuk devletine uygun hareket etme gerekliliğini arka planda bırakıyor. Dahası Türk solunda ulusalcılık (sol eğilimli nasyonalizm) enternasyonalizmin gelişme ve yaygınlaşmasına engel oluyor. Bu durum, Kürtlerin sorunlarının Türk solunca benimsenmesinin ve Kürt haklarına sahip çıkılmasının önüne geçiyor. CHP merkezli Türk solu, Kürtlerin azınlık hakları veya öz yönetim talepleri gibi konularda, sağ uç nasyonalizm ideolojisiyle aynı frekansta hareket ediyor. MHP tarafından temsil edilen, ama Akşener’in İyi Parti’si tarafından da paylaşılan sağ nasyonalizm ideolojisi, Kürtlerin her türlü haklarını reddediyor, dahası Kürtlerin siyasi varlığını Türkiye için bir yaşamsal tehdit olarak görüyor. CHP bu algı perspektifinden bakıldığında MHP-İyi Parti çizgisindeki sağ nasyonalizmden farklı değil. Nasyonalizm (milliyetçilik ve ulusalcılık arasında teknik bakımdan hiçbir fark yok) ister sağ isterse sol kanatta, fark etmez, Kürtler söz konusu olunca tek ve ortak bir çizgiye sahip. Aynı durum dini akımların “devlette yapılanması” söz konusu olduğunda da bariz bir biçimde ortada duruyor. Gülen Cemaati’nin 17 Aralık sonrasında “Paralel Devlet” ilan edilmesi CHP’de derin bir memnuniyetle karşılanmış, CHP tabanı Erdoğan nefretine karşın Erdoğan’ın “darbe teşebbüsü” hipnozuna salt Cemaat nötralize edilecek diye girmeyi kabullenmişti. CHP ve tabanı için Cemaat’in “inlerine girilmesi” radikal söylemi, Erdoğan yönetiminin bulaştığı yolsuzluklardan çok daha geçer akça bir “havuçtu”. Ben bu anti-Kürt ve anti-Cemaat tutumunun, derin devlet nezdinde Erdoğan’ın kredibilitesini ve genel kabul edilebilirlik seviyesini arttırdığını düşünüyorum. Her cephede mücadele etmek yerine, Erdoğan derin devlet ve Türk solundaki bu zafiyeti kendi iktidarı menfaatine çok iyi kullandı kanısındayım. Öyle ki, daha önce hem Kürt sorunu hem de Cemaat konusunda taban tabana zıt pozisyonlarda olmasına karşın, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez misali, seküler güç odaklarını oyalayacak kıtırları atarak, istediği başkanlık sistemini getirdi, Osmanlı sultanlarının sahip olmadığı bir tek adam devleti oluşturmayı başardı.
Türk “solu” islamofaşizmin üzerine gittiği grupları kendine düşman görüyor
Neden muhalefet İslamofaşizme karşı çıkmıyor sorununun altında yatan sosyolojik ve siyasal gerçekler bunlar. Türk “solu” islamofaşizmin üzerine gittiği grupları kendine düşman görüyor. Çünkü kendini devletle özdeşleştiriyor. Devleti ise değişime ve dönüşüme tabi olmayan bir varlık olarak kutsuyor. Bu habis algı, Türkiye’deki demokrasi açmazının ana çekirdeğini oluşturuyor. Bu bakışa göre “FETÖ”, Kürtler, liberal demokrasi talep edenler, Barış Akademisyenleri gibi Kürt haklarını savunan kesimler, Avrupa Birliği yanlıları, insan hakları savunucuları, tüm bu grup ve kesimler devlet düşmanları. CHP, bir “sol” parti olsaydı, devleti kutsamak ve Erdoğan faşizmini bu çerçevede “vaftiz etmek” yerine net bir demokratik duruş sergiler, Türkiye’de yaşanan korkunç insan hakları ve hukuk ihlallerini Sosyalist Enternasyonal platformu başta olmak üzere, uluslararası alanda gündeme getirirdi. CHP ve Türk solunun anayasal liberal demokratik sistemle sorunu olmasaydı eğer, bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olurduk. CHP ve Türk “solu” AB sürecindeki reformlara “verdiğimiz tavizler” olarak bakmasaydı eğer, bugün Kopenhag Kriterleri sadece kâğıt üzerinde kalmaz, hayata da geçerdi.
Oysa CHP tercihini hiçbir zaman demokratik ve çok renkli, açık toplumu olan, özgürlüklerin kök saldığı bir Türkiye’den yana kullanmadı. Aksine devletin “güçlü” olmasını tercih etti. İşin kötüsü, o “güçlü devleti” bir gün islamofaşistler ele geçirirse ne olur diyecek kadar bile analitik düşünemedi. CHP laik ve nasyonalist ceberut devletin yeterli olduğuna kanaat getirmeyip, evrensel ilkeleri savunarak sol bir partiye evrilebilseydi, bu yaşanan acılar yaşanmazdı. Evet, CHP iktidarda değil. Ama yaşananlardaki payı yadsınamaz. Tarihsel sorumluluktan da kaçamaz.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.7.2018 [TR724]
Bu üçlüye dikkat [Semih Ardıç]
Piyasalarda Marc Faber için en fazla kullanılan iki unvan var: “Kriz kâhini” ve “doktor kıyamet”.
1946 İsviçre doğumlu Faber kurucu editörü olduğu Gloom Boom&Doom Report’ta aylık yatırım raporları yayımlıyor.
“Parlama, patlama ve çöküş” anlamına gelen üç kelimeden müteşekkil internet sitesi üzerinden de hizmet veriyor. Dünyada büyük yatırımcıların hemen hepsi raporları için Faber’e yüklü ödemeler yapıyor.
AZ VE ÖZ KONUŞUR
Yatırımcılar nezdinde muazzam bir itibara sahip Marc Faber az ve öz konuşması ile tanınır. Muhtemel siyasî, iktisadî ve malî riskler tahakkuk etmeden hazırladığı raporlarla müşterilerini daha erken haberdar eder.
Bu yüzden abone şirketler ödedikleri paranın karşılığını kat be kat alır.
Kriz kâhini bu defa ticarî savaşlar ve muhtemel neticeleri hakkında konuştu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın fitilini ateşlediği ticarî savaşların dünyada dengeleri değiştirebileceğine dair tespitlere Marc Faber de iştirak ettiğini belirtiyor.
FABER: TİCARÎ SAVAŞLAR ABD’NİN LİDERLİĞİNE SON VEREBİLİR
Faber, İngilizce yayın yapan rt.com (Russia Today) haber sitesine verdiği mülakatta ticarî savaşlardan en fazla ABD’nin zarar göreceğini iddia etti. Amerikan ekonomisini muhafaza etmek adına yola çıkan Trump diğer ekonomilerden niyetinin aksi ile tokat yiyecek.
Trump’ın başlattığı bilek güreşinden Çin ve Rusya’nın kazançlı çıkacağını ifade eden Faber, ABD’nin savaşın kesin kaybedeni olacağından emin.
Kriz kâhini, “mağluplar kulübünde” ABD ile beraber hangi devletlerin yer alacağını da anlatıyor.
TÜRKİYE, BREZİLYA VE ARJANTİN EKONOMİLERİ ZOR DURUMDA
“Avrupalılar Asya ile Asyalılar da Avrupa ile daha çok ticaret yapacak ve ABD’yi aradan çıkaracaklar.” diyen Marc Faber, ticaret savaşının ABD haricindeki mağlupları şöyle sıraladı: “Ekonomileri çok kötü durumda olan Brezilya, Türkiye ve Arjantin.”
ABD ile birlikte bu üç ekonomi de mağlup olacak. Zira her üçü “en kırılgan üç ekonomi” olarak gösteriliyor.
Faber sözlerini bir adım ileri götürüyor ve şu tespitlerde bulunuyor:
2008’den sonraki yeni küresel kriz de bu ekonomilerden (Brezilya, Türkiye ve Arjantin) patlak verecek.
Ticaret savaşıyla birlikte yaşanacak küresel kriz durgunluğu artıracak.
Küresel büyüme sıfırlanacak.
Türkiye, Brezilya ve Arjantin diğer gelişmekte olan ekonomilere göre daha zor durumda. Üstelik maruz kaldıkları borç krizi bulaşıcı özelliğe sahip.
YÜKSEK BORÇ, CARİ AÇIK VE ERİYEN TL…
Faber; malî sıkıntıları, artan cari açıkları ve büyük miktarlarda dış borçları yetmezmiş gibi mütemadiyen eriyen para birimleri sebebiyle Türkiye, Brezilya ve Arjantin’in küresel bir krizi tetikleyebileceği görüşünde.
Türkiye 460 milyar dolar dış borcu, 57,2 milyar dolar cari açığı ve 7 ayda yüzde 27 eriyen Türk Lirası ile bu tarife birebir uyuyor.
Yeni krizin ne zaman geleceğine dair tarih vermiyor, amma velakin krizin arefesi diye nitelediği şu günlerde en isabetli yatırım formülünü hülâsa ediyor: Yatırım portföyünü nakit döviz, tahvil, değerli madenler ve emlak şeklinde çeşitlendirin.
Yatırımcıların akıl hocası demek istiyor ki borçlanmayın, döviz nevinden nakitte kalın, hisse senedi piyasaları gibi riskli mecralardan uzak durun.
BORSACILAR TİCARET SAVAŞINI HAFİFE ALIYOR
ABD borsalarının dünyada patlak veren ticaret savaşı hakkındaki haberleri göz ardı ettiğini vurgulayan Faber, “Eğer ticaret savaşı varsa, küresel ekonomik büyüme için iyi değildir. Küresel ekonomi zaten yavaşlıyor. Ticarî savaşa devam etmek büyük bir hata olacaktır.” ifadelerini kullanıyor.
Aynı mülakatta sarfettiği şu sözlerden dünyayı zor günlerin beklediği anlaşılıyor:
Geri kalan tüm dünyaya karşı ABD İmparatorluğu, 1950 veya 60’larda zirve yaptı. Ancak o dönemden sonra diğer memleketler de güçlenmeye başladı.
Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti ve şimdi giderek artan hızda Hindistan artık ipleri ele almaya hazırlanıyor.
ABD’nin küresel hegemonyası ve etkisi giderek azalıyor. Bu azalış aslında uzun süredir de devam ediyor.
Bu ticaret savaşı, küresel ekonomik dengelenmede “mutasyon”u hızlandıracak ve ‘diğer’ memleketler daha çok önem kazanacak.
ABD giderek önemsizleşecek.
YOLUN SONUNDA TÜRKİYE’YE KAYYIM TAYİN EDECEKLER
Faber’in tespitlerinden biz kendi payımıza düşeni alalım…
Kredi notlarımızı indiren Fitch, Moody’s ve Standard&Poor’s gibi kuruluşlara kızacağımıza dünyayı yeni bir krize sürükleyecek kadar perişan halde olduğumuzu ne vakit kabul edeceğiz?
Sadece şirketlerimizin 227 milyar dolar borçlu olduğu büyük para baronlarının işaret edeceği adresten başka bir çıkış görünmüyor.
Gemi su alıyor. Ankara’da herkes koltuk derdinde.
Acı reçeteyi Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesine bırakmayabilirler.
Krizin kendi ekonomilerine bulaşmaması için Kemal Derviş benzeri bir komiser tayin edebilirler.
Türkiye ekonomisinin sevk ve idaresi bir nevi kayyıma devredilebilir.
Maalesef yolun sonunda IMF var.
[Semih Ardıç] 24.7.2018 [TR724]
1946 İsviçre doğumlu Faber kurucu editörü olduğu Gloom Boom&Doom Report’ta aylık yatırım raporları yayımlıyor.
“Parlama, patlama ve çöküş” anlamına gelen üç kelimeden müteşekkil internet sitesi üzerinden de hizmet veriyor. Dünyada büyük yatırımcıların hemen hepsi raporları için Faber’e yüklü ödemeler yapıyor.
AZ VE ÖZ KONUŞUR
Yatırımcılar nezdinde muazzam bir itibara sahip Marc Faber az ve öz konuşması ile tanınır. Muhtemel siyasî, iktisadî ve malî riskler tahakkuk etmeden hazırladığı raporlarla müşterilerini daha erken haberdar eder.
Bu yüzden abone şirketler ödedikleri paranın karşılığını kat be kat alır.
Kriz kâhini bu defa ticarî savaşlar ve muhtemel neticeleri hakkında konuştu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın fitilini ateşlediği ticarî savaşların dünyada dengeleri değiştirebileceğine dair tespitlere Marc Faber de iştirak ettiğini belirtiyor.
FABER: TİCARÎ SAVAŞLAR ABD’NİN LİDERLİĞİNE SON VEREBİLİR
Faber, İngilizce yayın yapan rt.com (Russia Today) haber sitesine verdiği mülakatta ticarî savaşlardan en fazla ABD’nin zarar göreceğini iddia etti. Amerikan ekonomisini muhafaza etmek adına yola çıkan Trump diğer ekonomilerden niyetinin aksi ile tokat yiyecek.
Trump’ın başlattığı bilek güreşinden Çin ve Rusya’nın kazançlı çıkacağını ifade eden Faber, ABD’nin savaşın kesin kaybedeni olacağından emin.
Kriz kâhini, “mağluplar kulübünde” ABD ile beraber hangi devletlerin yer alacağını da anlatıyor.
TÜRKİYE, BREZİLYA VE ARJANTİN EKONOMİLERİ ZOR DURUMDA
“Avrupalılar Asya ile Asyalılar da Avrupa ile daha çok ticaret yapacak ve ABD’yi aradan çıkaracaklar.” diyen Marc Faber, ticaret savaşının ABD haricindeki mağlupları şöyle sıraladı: “Ekonomileri çok kötü durumda olan Brezilya, Türkiye ve Arjantin.”
ABD ile birlikte bu üç ekonomi de mağlup olacak. Zira her üçü “en kırılgan üç ekonomi” olarak gösteriliyor.
Faber sözlerini bir adım ileri götürüyor ve şu tespitlerde bulunuyor:
2008’den sonraki yeni küresel kriz de bu ekonomilerden (Brezilya, Türkiye ve Arjantin) patlak verecek.
Ticaret savaşıyla birlikte yaşanacak küresel kriz durgunluğu artıracak.
Küresel büyüme sıfırlanacak.
Türkiye, Brezilya ve Arjantin diğer gelişmekte olan ekonomilere göre daha zor durumda. Üstelik maruz kaldıkları borç krizi bulaşıcı özelliğe sahip.
YÜKSEK BORÇ, CARİ AÇIK VE ERİYEN TL…
Faber; malî sıkıntıları, artan cari açıkları ve büyük miktarlarda dış borçları yetmezmiş gibi mütemadiyen eriyen para birimleri sebebiyle Türkiye, Brezilya ve Arjantin’in küresel bir krizi tetikleyebileceği görüşünde.
Türkiye 460 milyar dolar dış borcu, 57,2 milyar dolar cari açığı ve 7 ayda yüzde 27 eriyen Türk Lirası ile bu tarife birebir uyuyor.
Yeni krizin ne zaman geleceğine dair tarih vermiyor, amma velakin krizin arefesi diye nitelediği şu günlerde en isabetli yatırım formülünü hülâsa ediyor: Yatırım portföyünü nakit döviz, tahvil, değerli madenler ve emlak şeklinde çeşitlendirin.
Yatırımcıların akıl hocası demek istiyor ki borçlanmayın, döviz nevinden nakitte kalın, hisse senedi piyasaları gibi riskli mecralardan uzak durun.
BORSACILAR TİCARET SAVAŞINI HAFİFE ALIYOR
ABD borsalarının dünyada patlak veren ticaret savaşı hakkındaki haberleri göz ardı ettiğini vurgulayan Faber, “Eğer ticaret savaşı varsa, küresel ekonomik büyüme için iyi değildir. Küresel ekonomi zaten yavaşlıyor. Ticarî savaşa devam etmek büyük bir hata olacaktır.” ifadelerini kullanıyor.
Aynı mülakatta sarfettiği şu sözlerden dünyayı zor günlerin beklediği anlaşılıyor:
Geri kalan tüm dünyaya karşı ABD İmparatorluğu, 1950 veya 60’larda zirve yaptı. Ancak o dönemden sonra diğer memleketler de güçlenmeye başladı.
Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti ve şimdi giderek artan hızda Hindistan artık ipleri ele almaya hazırlanıyor.
ABD’nin küresel hegemonyası ve etkisi giderek azalıyor. Bu azalış aslında uzun süredir de devam ediyor.
Bu ticaret savaşı, küresel ekonomik dengelenmede “mutasyon”u hızlandıracak ve ‘diğer’ memleketler daha çok önem kazanacak.
ABD giderek önemsizleşecek.
YOLUN SONUNDA TÜRKİYE’YE KAYYIM TAYİN EDECEKLER
Faber’in tespitlerinden biz kendi payımıza düşeni alalım…
Kredi notlarımızı indiren Fitch, Moody’s ve Standard&Poor’s gibi kuruluşlara kızacağımıza dünyayı yeni bir krize sürükleyecek kadar perişan halde olduğumuzu ne vakit kabul edeceğiz?
Sadece şirketlerimizin 227 milyar dolar borçlu olduğu büyük para baronlarının işaret edeceği adresten başka bir çıkış görünmüyor.
Gemi su alıyor. Ankara’da herkes koltuk derdinde.
Acı reçeteyi Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesine bırakmayabilirler.
Krizin kendi ekonomilerine bulaşmaması için Kemal Derviş benzeri bir komiser tayin edebilirler.
Türkiye ekonomisinin sevk ve idaresi bir nevi kayyıma devredilebilir.
Maalesef yolun sonunda IMF var.
[Semih Ardıç] 24.7.2018 [TR724]
Muhtaca yardımı engellemenin akibeti [Faruk Erguvanlı]
Vicdanı ölmemiş veya ipotek altına alınmamış her insanda muhtaç, mağdur insanlara hatta canlı-cansız varlıklara karşı bile belli ölçüde bir şefkat ve merhamet hissi vardır. Fıtrî olarak bir çekirdek halinde bulunan bu duygu, kişinin imana ait değerlerle bütünleşmesi ölçüsünde inkişaf eder. Değişik sebeplerle vicdan mekanizması tefessüh etmiş veya hipnotize edilmiş kimseler de ise en acı, kalpleri sızlatan mağduriyet ve mazlumiyetler bile duyulup hissedilmez. Dahası onlar doyma bilmeyen bir hırs ile zulümlerini katlayarak devam ettirirler.
İslam Dini, başta insan olmak üzere bütün varlığı şefkat ve merhametle kucaklayan bir inanç ve aksiyon sistemi getirmiştir. Bu çerçevede üzerinde durulan en önemli konulardan biri yiyecek-içecek gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılama imkanı olmayan insanlara yardım etmektir. Aksine açlık ve susuzluk çeken insanlara yardım elini uzatmamanın, el uzatmayı bile teşvik etmemenin kişiyi cehenneme götüren bir helak sebebi Kur’an ve Sünnet’te bildirilmiştir.
Dikkatli Olunması Gereken Münafık Prototipi
Kur’an’da Maûn suresinde, Peygamber Efendimizin şahsında bütün müminlere çok önemli bir mesaj verilerek dikkatli olmaları gereken bir karakterin fotoğrafı sunulmaktadır: “Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana! O dinsiz ve imansız kimse Allah’tan korkmayarak yetimi şiddetle itip kakar, hakarette bulunur. Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez. Vay haline şöyle namaz kılanların: Ki onlar namazlarından gafildirler. İbadetlerini gösteriş için yapar, zekât ve sadaka vermek bir yana en küçük sıradan bir insanî yardımı bile engellerler. (Maûn, 107/1-7)
Ayette fotoğrafı resmedilen bu kimsenin en önemli özellikleri; ahirete, hesap ve cezaya inanmaması ve yalan sayması, yetimin hakkını vermemesi, gasp etmesi ve üstelik onu itip-kakıp tahkir etmesi ve yiyecek ekmeğe bile muhtaç insanları kendisi doyurmadığı gibi yakın-uzak imkanı olan kimselerin bile bakıp-gözetmesini istememesi, teşvik etmemesi dahası yardım etmek isteyenleri engellemesidir.
Bu fotoğrafın tamamı kâfirin veya inanmadığı halde inanmış gözüken münafığın resmidir. İnandığı halde bu özelliklerden birine sahip olanda ise nifak sıfatı var demektir.
Kafir veya münafık karakterinin sunulduğu bu ayetlerin fiili muzari kipiyle gelmesi de bu tipteki bir kimsenin ahireti söz veya tavırlarıyla yalanlamasının, insanları aldatmak için namaz kılıyor görünmesinin ve gaddarlık ve merhametsizliğininin sürekli olduğunu göstermektedir. Bu itibarla o, sürekli yeni söylem ve argümanlarla bîçarelere yardım elinin uzatılmaması için her türlü yola başvurarak engellemeden engellemeye koşar. Koşar ki aç ve bîilaç insanlar hayata tutunamayıp ölsünler.
Ayette işaret edildiği üzere en garibi ve şaşılacak olanı ve en tehlikelisi de namaz kılıyor görüntüsü verilerek şefkat ve merhamet düşmanlığının yapılmasıdır. Zira ayette yazıklar olsun cehennemin “veyl” denilen kan ve irin akan deresini boylacak olan namaz kılan mümin görüntüsü veren münafıklara denilmektedir. Çünkü bunlar Allah rızası için değil dünyevi maksad ve menfaatler elde etmek, toplumu manipüle ve hipnotize etmek için namaz kılıyor görüntüsü vermektedirler. Onlar, dinin en önemli en hayati değerlerini halkı kandırmak için bir argüman olarak kullanırlar. Bunun en başında geleni de halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde namaz kılmalarıdır. Diğer taraftan bu insanlar bırakın zekat, sadaka vermeyi sıradan bir insanın bile yaptığı insanî yardımı yapmaz, yapılmasını teşvik etmez dahası yapmak isteyenleri engellerler.
Tefsir ilminin otoritelerinden Fahreddin er-Razi ve allame Hamdi Yazır’ın ifade ettiği üzere: “Dînin ruhu, Allahın emrine ıhlâs ile ta’zîm ve havl-ü kuvveti ve ceza ve mükâfatı O’ndan bilerek O’nun namına halkına şefkat esasında toplanır.” (Elmalılı, Hak Din Kur’an Dili, 9/6169; Mefatihu’l-gayb, 31/171) Bu itibarla dinin üzerine temellendiği bu iki temel esasın canına okuyanlar her ne kadar müslüman olduklarını hatta dini temsil ettiklerini iddia etseler bile dinin ruhunu öldüren münafıklardır.
Kur’an’a ve Sünnet’e inanan bir mümin, yardıma muhtaç bir insana karşı ilgisiz kalamaz. Zira Allah Resulü; “Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.”( Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/154.), “Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356.) buyurmaktadır. Dolayısıyla Zuhaylî’nin tespiti ile Maun suresinde portresi çizilen bu böyle birisi şekavette zirve yapmıştır. (Zuhaylî, et-Tefsiru’l-münîr, 30/426)
Muhtaca Yardımı Teşvik Etmemek Bile Cehennemi Boylama Sebebi
Diğer taraftan Kur’an değil zaruri, hayatî ihtiyaçlarını karşılama imkanlarından yoksun insanlara yardım etmeyi engellemek bir tarafa, teşvik etmemeyi bile kişiyi helaka, cehenneme götüren bir küfür sıfatı olarak zikretmektedir.
Müddessir suresi 41-45. ayetlerde cehenneme giden bir grup mücrimlere: “Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?” diye sorulur. Cehennemi boylayan bu günahkarlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik. Hiçbir şeyi olmayan ekmeğe bile muhtaç olan kimseye yemek vermez, karnını doyurmak için bir çare aramaz, Allah’ın emrini tanımaz ve kullarına acımazdık. Heva ve heves peşinde bâtıl şeylere dalan gafillerle beraber kendimizden geçer ve dalar giderdik. Ceza ve hesap gününü de yalan sayardık”
Ayette bildirildiği üzere cehenneme götüren sebeplerden biri yardıma muhtaç insanlara el uzatmamaktır. Bu sayılan negatif özelliklerin asıl sebebi de son ayette ifade edildiği ve Elmalılı’nın da tefsirinde dikkat çektiği üzere imansızlık ve küfürdür.
Yine aynı konu ile ilgili olarak Hakka suresinde cehennemin en korkunç en dip yerine sallanan birisinden bahsedilirken; “Çünkü o, büyükler büyüğü Allah’a inanmazdı, en hayatî ve zaruri ihtiyaçlarından bile yoksun kimseyi doyurmayı da teşvik etmezdi. ” (el-Hakka, 69/33-34) buyrularak böylesine bir merhametsizliğin ve acıma duygusundan mahrumiyetin kişiyi helaka götürdüğü haber verilmektedir.
Beled suresinde de, yetime, miskine, yiyecek ekmeğe muhtaç olana yardım elini uzatmayan ve iman edip de biribirlerine sabır ve merhamet tavsiye eden sabırlı, merhametli mü’minlerden de olamayan kuvvetine, malına güvenen bu insan tipinin akabeyi, cehennem yokuşunu aşamadığı ve kurtulamadığı bildirilmektedir. (Beled, 90/11-17)
Diğer taraftan dinimiz sadece insanlara değil bütün varlığı şefkat ve merhametle kucaklama esası üzerine kurulmuştur.
Dinin Ruhunun Öldürülmesi
Daha önce de geçtiği üzere dinin ruhu ihlas ile Allah’a kulluk ve varlığa şefkatte toplanmaktadır. Varlığa şefkat veya şekavetle muamelede bulunmanın insana neler kazandırıp neler kaybettirdiği konusunda en doğru insan Peygamberimiz en sağlam kaynaklarda yer aldığı üzere çok çarpıcı mesajlar vermektedir. Allah Resulü (s.a.s.), biraz zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin susuzluğunu gideren ahlâksız bir kadının Cennet’e (Buhârî, bed’ü’l-halk 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/510.); tersine, evindeki kediyi aç, susuz bırakıp hatta onun haşeratı yemesine bile fırsat vermeyerek ölümüne sebebiyet veren bir tâli’sizin de Cehennem’e gittiğini haber vermektedir. (Buhârî, enbiyâ 54; Müslim selâm 151.)
Peygamber Efendimiz, bu zikrettiğimiz hadislerde bir hayvana karşı bile gösterilen merhametin veya merhametsizliğin akibetini haber vererek insana ve insanlara yapılacak böyle bir vicdansızlığın nasıl bir mana ifade ettiğini ölmemiş vicdanlara, iğfam edilmemiş akıllara havale etmektedir. Bir kedinin bile açlıktan ölümüne sebebiyet vermek cehenneme atılmayla cezalandırılıyorsa pek çok insanın yaşlı, genç, çocuk, bebek açlıktan ölmesi için elinden gelen her şeyi yapanlara Allah’ın nasıl muamele edeceğini ise zikredilen semavi referanslar perspektifinden ürpererek düşünmek gerekir.
Bu itibarla kendi düşünce çizgisinde olmayan veya birilerinin değişik sebeplerle gammazladığı masum mümin baba ve anneleri hapsederek, onların hayatlarını idame ettirecek imkanlarını da ellerinden alarak çocuklarını, perişan bir vaziyette analı-babalı yetim ve öksüz haline getirenlere ve üstelik bu mağdur ve mazlum insanlara yardım etmek isteyenleri de en büyük cürmü işlemiş gibi yakalayıp zindanlara tıkarak hayatlarını karartanlara ahirette ayet ve hadislerde bildirilen azabın yanında nasıl bir ceza verileceğini ise ahkamü’l -hakimin bilir.
[Faruk Erguvanlı] 24.7.2018 [TR724]
İslam Dini, başta insan olmak üzere bütün varlığı şefkat ve merhametle kucaklayan bir inanç ve aksiyon sistemi getirmiştir. Bu çerçevede üzerinde durulan en önemli konulardan biri yiyecek-içecek gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılama imkanı olmayan insanlara yardım etmektir. Aksine açlık ve susuzluk çeken insanlara yardım elini uzatmamanın, el uzatmayı bile teşvik etmemenin kişiyi cehenneme götüren bir helak sebebi Kur’an ve Sünnet’te bildirilmiştir.
Dikkatli Olunması Gereken Münafık Prototipi
Kur’an’da Maûn suresinde, Peygamber Efendimizin şahsında bütün müminlere çok önemli bir mesaj verilerek dikkatli olmaları gereken bir karakterin fotoğrafı sunulmaktadır: “Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana! O dinsiz ve imansız kimse Allah’tan korkmayarak yetimi şiddetle itip kakar, hakarette bulunur. Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez. Vay haline şöyle namaz kılanların: Ki onlar namazlarından gafildirler. İbadetlerini gösteriş için yapar, zekât ve sadaka vermek bir yana en küçük sıradan bir insanî yardımı bile engellerler. (Maûn, 107/1-7)
Ayette fotoğrafı resmedilen bu kimsenin en önemli özellikleri; ahirete, hesap ve cezaya inanmaması ve yalan sayması, yetimin hakkını vermemesi, gasp etmesi ve üstelik onu itip-kakıp tahkir etmesi ve yiyecek ekmeğe bile muhtaç insanları kendisi doyurmadığı gibi yakın-uzak imkanı olan kimselerin bile bakıp-gözetmesini istememesi, teşvik etmemesi dahası yardım etmek isteyenleri engellemesidir.
Bu fotoğrafın tamamı kâfirin veya inanmadığı halde inanmış gözüken münafığın resmidir. İnandığı halde bu özelliklerden birine sahip olanda ise nifak sıfatı var demektir.
Kafir veya münafık karakterinin sunulduğu bu ayetlerin fiili muzari kipiyle gelmesi de bu tipteki bir kimsenin ahireti söz veya tavırlarıyla yalanlamasının, insanları aldatmak için namaz kılıyor görünmesinin ve gaddarlık ve merhametsizliğininin sürekli olduğunu göstermektedir. Bu itibarla o, sürekli yeni söylem ve argümanlarla bîçarelere yardım elinin uzatılmaması için her türlü yola başvurarak engellemeden engellemeye koşar. Koşar ki aç ve bîilaç insanlar hayata tutunamayıp ölsünler.
Ayette işaret edildiği üzere en garibi ve şaşılacak olanı ve en tehlikelisi de namaz kılıyor görüntüsü verilerek şefkat ve merhamet düşmanlığının yapılmasıdır. Zira ayette yazıklar olsun cehennemin “veyl” denilen kan ve irin akan deresini boylacak olan namaz kılan mümin görüntüsü veren münafıklara denilmektedir. Çünkü bunlar Allah rızası için değil dünyevi maksad ve menfaatler elde etmek, toplumu manipüle ve hipnotize etmek için namaz kılıyor görüntüsü vermektedirler. Onlar, dinin en önemli en hayati değerlerini halkı kandırmak için bir argüman olarak kullanırlar. Bunun en başında geleni de halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde namaz kılmalarıdır. Diğer taraftan bu insanlar bırakın zekat, sadaka vermeyi sıradan bir insanın bile yaptığı insanî yardımı yapmaz, yapılmasını teşvik etmez dahası yapmak isteyenleri engellerler.
Tefsir ilminin otoritelerinden Fahreddin er-Razi ve allame Hamdi Yazır’ın ifade ettiği üzere: “Dînin ruhu, Allahın emrine ıhlâs ile ta’zîm ve havl-ü kuvveti ve ceza ve mükâfatı O’ndan bilerek O’nun namına halkına şefkat esasında toplanır.” (Elmalılı, Hak Din Kur’an Dili, 9/6169; Mefatihu’l-gayb, 31/171) Bu itibarla dinin üzerine temellendiği bu iki temel esasın canına okuyanlar her ne kadar müslüman olduklarını hatta dini temsil ettiklerini iddia etseler bile dinin ruhunu öldüren münafıklardır.
Kur’an’a ve Sünnet’e inanan bir mümin, yardıma muhtaç bir insana karşı ilgisiz kalamaz. Zira Allah Resulü; “Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.”( Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/154.), “Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356.) buyurmaktadır. Dolayısıyla Zuhaylî’nin tespiti ile Maun suresinde portresi çizilen bu böyle birisi şekavette zirve yapmıştır. (Zuhaylî, et-Tefsiru’l-münîr, 30/426)
Muhtaca Yardımı Teşvik Etmemek Bile Cehennemi Boylama Sebebi
Diğer taraftan Kur’an değil zaruri, hayatî ihtiyaçlarını karşılama imkanlarından yoksun insanlara yardım etmeyi engellemek bir tarafa, teşvik etmemeyi bile kişiyi helaka, cehenneme götüren bir küfür sıfatı olarak zikretmektedir.
Müddessir suresi 41-45. ayetlerde cehenneme giden bir grup mücrimlere: “Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?” diye sorulur. Cehennemi boylayan bu günahkarlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik. Hiçbir şeyi olmayan ekmeğe bile muhtaç olan kimseye yemek vermez, karnını doyurmak için bir çare aramaz, Allah’ın emrini tanımaz ve kullarına acımazdık. Heva ve heves peşinde bâtıl şeylere dalan gafillerle beraber kendimizden geçer ve dalar giderdik. Ceza ve hesap gününü de yalan sayardık”
Ayette bildirildiği üzere cehenneme götüren sebeplerden biri yardıma muhtaç insanlara el uzatmamaktır. Bu sayılan negatif özelliklerin asıl sebebi de son ayette ifade edildiği ve Elmalılı’nın da tefsirinde dikkat çektiği üzere imansızlık ve küfürdür.
Yine aynı konu ile ilgili olarak Hakka suresinde cehennemin en korkunç en dip yerine sallanan birisinden bahsedilirken; “Çünkü o, büyükler büyüğü Allah’a inanmazdı, en hayatî ve zaruri ihtiyaçlarından bile yoksun kimseyi doyurmayı da teşvik etmezdi. ” (el-Hakka, 69/33-34) buyrularak böylesine bir merhametsizliğin ve acıma duygusundan mahrumiyetin kişiyi helaka götürdüğü haber verilmektedir.
Beled suresinde de, yetime, miskine, yiyecek ekmeğe muhtaç olana yardım elini uzatmayan ve iman edip de biribirlerine sabır ve merhamet tavsiye eden sabırlı, merhametli mü’minlerden de olamayan kuvvetine, malına güvenen bu insan tipinin akabeyi, cehennem yokuşunu aşamadığı ve kurtulamadığı bildirilmektedir. (Beled, 90/11-17)
Diğer taraftan dinimiz sadece insanlara değil bütün varlığı şefkat ve merhametle kucaklama esası üzerine kurulmuştur.
Dinin Ruhunun Öldürülmesi
Daha önce de geçtiği üzere dinin ruhu ihlas ile Allah’a kulluk ve varlığa şefkatte toplanmaktadır. Varlığa şefkat veya şekavetle muamelede bulunmanın insana neler kazandırıp neler kaybettirdiği konusunda en doğru insan Peygamberimiz en sağlam kaynaklarda yer aldığı üzere çok çarpıcı mesajlar vermektedir. Allah Resulü (s.a.s.), biraz zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin susuzluğunu gideren ahlâksız bir kadının Cennet’e (Buhârî, bed’ü’l-halk 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/510.); tersine, evindeki kediyi aç, susuz bırakıp hatta onun haşeratı yemesine bile fırsat vermeyerek ölümüne sebebiyet veren bir tâli’sizin de Cehennem’e gittiğini haber vermektedir. (Buhârî, enbiyâ 54; Müslim selâm 151.)
Peygamber Efendimiz, bu zikrettiğimiz hadislerde bir hayvana karşı bile gösterilen merhametin veya merhametsizliğin akibetini haber vererek insana ve insanlara yapılacak böyle bir vicdansızlığın nasıl bir mana ifade ettiğini ölmemiş vicdanlara, iğfam edilmemiş akıllara havale etmektedir. Bir kedinin bile açlıktan ölümüne sebebiyet vermek cehenneme atılmayla cezalandırılıyorsa pek çok insanın yaşlı, genç, çocuk, bebek açlıktan ölmesi için elinden gelen her şeyi yapanlara Allah’ın nasıl muamele edeceğini ise zikredilen semavi referanslar perspektifinden ürpererek düşünmek gerekir.
Bu itibarla kendi düşünce çizgisinde olmayan veya birilerinin değişik sebeplerle gammazladığı masum mümin baba ve anneleri hapsederek, onların hayatlarını idame ettirecek imkanlarını da ellerinden alarak çocuklarını, perişan bir vaziyette analı-babalı yetim ve öksüz haline getirenlere ve üstelik bu mağdur ve mazlum insanlara yardım etmek isteyenleri de en büyük cürmü işlemiş gibi yakalayıp zindanlara tıkarak hayatlarını karartanlara ahirette ayet ve hadislerde bildirilen azabın yanında nasıl bir ceza verileceğini ise ahkamü’l -hakimin bilir.
[Faruk Erguvanlı] 24.7.2018 [TR724]
Kaybeden Mesut Özil değil, Avrupalı Türkler oldu! [Hasan Cücük]
Tartışmaların odağındaki isim Mesut Özil, kararını verip Almanya milli takımını bıraktı. Dünya Kupası öncesinde AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Londra’ya yaptığı ziyaret sırasında Everton’da top koşturan Cenk Tosun ve Manchester City’li İlkay Gündoğan ile birlikte Erdoğan’la buluşan Mesut Özil’in verdiği fotoğraf tartışmalara yol açmıştı. Erdoğan’ın, demokrasi ve insan haklarını katleden otoriter bir lider olarak görüldüğü bir ortamda Mesut Özil’in verdiği fotoğrafın tartışılmaması imkansızdı. Erdoğan, kendi propagandası için Mesut Özil’i kullanırken, kaybeden maalesef yine Avrupalı Türkler oldu.
Mesut Özil, Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk için bir başarı hikayesi ve rol modeldi. Zonguldaklı bir işçi ailenin çocuğu olarak futbolda basamakları birer birer tırmanmıştı. Werder Bremen, Real Madrid ve Arsenal’de ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi oyun kurucularından biri olmuştu. Tercihini Alman milli takımından yana kullanan Mesut Özil, 10 numaralı formayla Panzerlerin başarısında önemli pay sahibi olmuştu.
Almanlar’ın Özil’e tepkisi neden çok sert oldu?
Recep Tayyip Erdoğan, 3 Kasım 2002’den itibaren Türkiye’nin dümeninde bulunan bir isim. Cumhuriyet tarihinin en uzun süre başbakanlık koltuğunda oturduktan sonra ağustos 2014’ten itibaren cumhurbaşkanlığı görevini sürdürüyor. Göreve gelirken ‘Milli Görüş gömleğini çıkardım’ diyen Erdoğan, ilk yıllarında Avrupa Birliği (AB) üyeliği yolunda demokratik reformlara imza attı. İslam ile demokrasinin bir arada olacağını gösteren lider olarak tüm dünyada dikkatleri üzerine çekti. AB ülkeleri Erdoğan’a geniş bir kredi açtı. Askeri ve sivil vesayeti bitiren Erdoğan gücü eline alında 2002’de çıktığı yoldan hızlı bir dönüş yaptı. Demokrasiyi ile gelip demokrasiyi katleden liderler pozisyona ilerleyen Erdoğan, batılı değerlere savaş açtı. Avrupa’da artık istenmeyen adam ilan edilen Erdoğan’ın özellikle seçim döneminde Türklerle bir araya gelmesine yasak getirildi.
İşte böyle bir liderle buluşuyordu Mesut Özil. Formasını giydiği Almanya’yı ‘Nazilik, soykırımcı ve barbarlar’ olarak tanımlayan bir liderle buluşmasının tepki çekeceğini Mesut Özil’in bilmesi gerekiyordu. Nitekim aynı şekilde poz vermesi için davet edilen Emre Can, Erdoğan’ın teklifine evet demiyordu.
Hezimetin sorumlusu Mesut Özil mi?
Erdoğan’la fotoğrağ tartışması Dünya Kupası öncesi tatlıya bağlanıyordu. Ancak Almanya’nın ilk kez gruplardan çıkamayıp evine geri dönmesiyle olay yeniden ısıtıldı. Bu bir anlamda Dünya Kupası başarısızlığına bir kılıf bulmanın metoduydu. Hezimetin sorumlusu olarak Mesut Özil gösterildi. Futbol olarak sınıfta kalan sadece Mesut olsa haklılık payları belki olabilirdi. Ama Thomas Müller’den, kaleci Manuel Neuer’e sınıfı geçen Almanya futbolcu yoktu.
Mesut Özil’in milli takımı bırakma kararından sonra Bayern Münih Başkanı Uli Hoeness’in açıklamaları iğrençti. Uli Hoeness’in, ”Bu hayaletin kararına sevindim. Yıllardır b*k gibi oynuyordu. Şimdi de b*ktan performansından sonra bir fotoğrafın arkasına saklanıyor” cümleleri bir spor adamından ziyade bir holigana yakışıyordu. Aslında bu sözler Mesut’un günah keçisi seçildiğinin bir göstergesiydi. Mesut’tan daha kötü performans gösteren Bayern Münihli oyuncuları koruma adına Hoeness, saygı sınırlarını çoktan aşan bir demeç veriyordu. Yine eleştiri oklarının hedefindeki Alman Futbol Federasyonu Başkanı Reinhard Grindel, baskıyı üzerinden atma adına Mesut Özil’i basının ve kamuoyunun önüne atmaktan çekinmiyordu.
Mercekler Mesut’un üzerine odaklanıyordu ama o fotoğraf karesinde olan İlkay Gündoğan pek gündem olmuyordu. İlkay Gündoğan, Erdoğan için formayı imzalarken ‘Sayın Cumhurbaşkanım’ diye yazıyordu. Ancak İlkay, Mesut kadar popüler olmadığı için fazla üzerine gidilmiyordu. Almanya Futbol Federasyonu, Dünya Kupası hezimetini Mesut’u basının ve kamuoyunun önüne atarak unutturma yoluna gitti.
Mesut ısrarlı: ‘Yine fotoğraf çektiririm’
Bu madalyonun bir yüzü. Bir de çevirip diğer yüzüne bakmak gerekir. Mesut Özil’in, ‘Cumhurbaşkanı ile buluşmamanın, kökenime saygısızlık anlamına geleceğiydi. Benim için kimin Cumhurbaşkanı olduğu değil, oradaki kişinin Cumhurbaşkanı olması önemliydi.’ açıklaması hala yaşadıklarından ders almadığını gösteriyor. Londra’da buluştuğu Erdoğan’ın, 2010’da Berlin’de oynanan Almanya – Türkiye milli maçından sonra görüştüğü Erdoğan’la aynı olduğunu sanıyor. Karşısında batılı değerlere savaş açmış, antidemokratik bir yol seçmiş bir isim olduğunu unutuyor. Dahası Erdoğan’ın tarafsız bir cumhurbaşkanı olduğunu sanıyor. Kimse burada Mesut’un Türkiye’ye olan saygı ve bağlılığını tartışmıyor. Demokrasiyi katleden bir isme hiç eleştiri getirmeden ‘yine fotoğraf çektiririm’ sözleri Mesut’u haklı pozisyondan haksız konuma getiriyor.
Mesut kaliteli bir futbolcu. Alman milli takımına katkısı tartışmak abesle iştigaldir. Diğer taraftan Almanlarında Mesut’a katkısını unutmamak gerekir. Mesut’un kalitesini ortaya çıkarıp, gelişmesini sağlayan da Alman futbol sistemidir. Sonuçta, Avrupalı Türkler önemli bir rol modeli kaybetti. Mesut kendi hatasının bedelini yanlış strateji ile ağır ödedi. Alman Futbol Federasyonu bir günah keçisi bularak, Dünya Kupası hezimetini unutturdu. Irkçılara gün doğdu. Kaybeden yine Avrupalı Türkler oldu. Mesut Özil’in Alman milli takımını bırakmasıyla ilgili AKPli siyasetçi ve bakanlardan gelen açıklamalar ise tek kelimeyle iğrenç. Faşizmin zirvesinde doşanan bir partinin, Almanları ‘ırkçılık ve faşizmle’ suçlaması ancak AKP utanmazlığı ile izah ezilir.
NOT: Erdoğan, kendi çıkarı için Avrupalı Türklere ateşe atmaya devam ediyor. Acı olan Avrupa’da doğup büyüyenler bilerek ve isteyerek Erdoğan’ın emeline alet oluyor. 23 Mart 2017’de bu konuyu yazmıştım. Mesut Özil olayının başlangıcı bir fotoğraf karesiyle başlamadı.
http://www.tr724.com/erdogan-avrupadaki-turkleri-atese-atti-haber-analiz-hasan-cucuk/
[Hasan Cücük] 24.7.2018 [TR724]
Mesut Özil, Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk için bir başarı hikayesi ve rol modeldi. Zonguldaklı bir işçi ailenin çocuğu olarak futbolda basamakları birer birer tırmanmıştı. Werder Bremen, Real Madrid ve Arsenal’de ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi oyun kurucularından biri olmuştu. Tercihini Alman milli takımından yana kullanan Mesut Özil, 10 numaralı formayla Panzerlerin başarısında önemli pay sahibi olmuştu.
Almanlar’ın Özil’e tepkisi neden çok sert oldu?
Recep Tayyip Erdoğan, 3 Kasım 2002’den itibaren Türkiye’nin dümeninde bulunan bir isim. Cumhuriyet tarihinin en uzun süre başbakanlık koltuğunda oturduktan sonra ağustos 2014’ten itibaren cumhurbaşkanlığı görevini sürdürüyor. Göreve gelirken ‘Milli Görüş gömleğini çıkardım’ diyen Erdoğan, ilk yıllarında Avrupa Birliği (AB) üyeliği yolunda demokratik reformlara imza attı. İslam ile demokrasinin bir arada olacağını gösteren lider olarak tüm dünyada dikkatleri üzerine çekti. AB ülkeleri Erdoğan’a geniş bir kredi açtı. Askeri ve sivil vesayeti bitiren Erdoğan gücü eline alında 2002’de çıktığı yoldan hızlı bir dönüş yaptı. Demokrasiyi ile gelip demokrasiyi katleden liderler pozisyona ilerleyen Erdoğan, batılı değerlere savaş açtı. Avrupa’da artık istenmeyen adam ilan edilen Erdoğan’ın özellikle seçim döneminde Türklerle bir araya gelmesine yasak getirildi.
İşte böyle bir liderle buluşuyordu Mesut Özil. Formasını giydiği Almanya’yı ‘Nazilik, soykırımcı ve barbarlar’ olarak tanımlayan bir liderle buluşmasının tepki çekeceğini Mesut Özil’in bilmesi gerekiyordu. Nitekim aynı şekilde poz vermesi için davet edilen Emre Can, Erdoğan’ın teklifine evet demiyordu.
Hezimetin sorumlusu Mesut Özil mi?
Erdoğan’la fotoğrağ tartışması Dünya Kupası öncesi tatlıya bağlanıyordu. Ancak Almanya’nın ilk kez gruplardan çıkamayıp evine geri dönmesiyle olay yeniden ısıtıldı. Bu bir anlamda Dünya Kupası başarısızlığına bir kılıf bulmanın metoduydu. Hezimetin sorumlusu olarak Mesut Özil gösterildi. Futbol olarak sınıfta kalan sadece Mesut olsa haklılık payları belki olabilirdi. Ama Thomas Müller’den, kaleci Manuel Neuer’e sınıfı geçen Almanya futbolcu yoktu.
Mesut Özil’in milli takımı bırakma kararından sonra Bayern Münih Başkanı Uli Hoeness’in açıklamaları iğrençti. Uli Hoeness’in, ”Bu hayaletin kararına sevindim. Yıllardır b*k gibi oynuyordu. Şimdi de b*ktan performansından sonra bir fotoğrafın arkasına saklanıyor” cümleleri bir spor adamından ziyade bir holigana yakışıyordu. Aslında bu sözler Mesut’un günah keçisi seçildiğinin bir göstergesiydi. Mesut’tan daha kötü performans gösteren Bayern Münihli oyuncuları koruma adına Hoeness, saygı sınırlarını çoktan aşan bir demeç veriyordu. Yine eleştiri oklarının hedefindeki Alman Futbol Federasyonu Başkanı Reinhard Grindel, baskıyı üzerinden atma adına Mesut Özil’i basının ve kamuoyunun önüne atmaktan çekinmiyordu.
Mercekler Mesut’un üzerine odaklanıyordu ama o fotoğraf karesinde olan İlkay Gündoğan pek gündem olmuyordu. İlkay Gündoğan, Erdoğan için formayı imzalarken ‘Sayın Cumhurbaşkanım’ diye yazıyordu. Ancak İlkay, Mesut kadar popüler olmadığı için fazla üzerine gidilmiyordu. Almanya Futbol Federasyonu, Dünya Kupası hezimetini Mesut’u basının ve kamuoyunun önüne atarak unutturma yoluna gitti.
Mesut ısrarlı: ‘Yine fotoğraf çektiririm’
Bu madalyonun bir yüzü. Bir de çevirip diğer yüzüne bakmak gerekir. Mesut Özil’in, ‘Cumhurbaşkanı ile buluşmamanın, kökenime saygısızlık anlamına geleceğiydi. Benim için kimin Cumhurbaşkanı olduğu değil, oradaki kişinin Cumhurbaşkanı olması önemliydi.’ açıklaması hala yaşadıklarından ders almadığını gösteriyor. Londra’da buluştuğu Erdoğan’ın, 2010’da Berlin’de oynanan Almanya – Türkiye milli maçından sonra görüştüğü Erdoğan’la aynı olduğunu sanıyor. Karşısında batılı değerlere savaş açmış, antidemokratik bir yol seçmiş bir isim olduğunu unutuyor. Dahası Erdoğan’ın tarafsız bir cumhurbaşkanı olduğunu sanıyor. Kimse burada Mesut’un Türkiye’ye olan saygı ve bağlılığını tartışmıyor. Demokrasiyi katleden bir isme hiç eleştiri getirmeden ‘yine fotoğraf çektiririm’ sözleri Mesut’u haklı pozisyondan haksız konuma getiriyor.
Mesut kaliteli bir futbolcu. Alman milli takımına katkısı tartışmak abesle iştigaldir. Diğer taraftan Almanlarında Mesut’a katkısını unutmamak gerekir. Mesut’un kalitesini ortaya çıkarıp, gelişmesini sağlayan da Alman futbol sistemidir. Sonuçta, Avrupalı Türkler önemli bir rol modeli kaybetti. Mesut kendi hatasının bedelini yanlış strateji ile ağır ödedi. Alman Futbol Federasyonu bir günah keçisi bularak, Dünya Kupası hezimetini unutturdu. Irkçılara gün doğdu. Kaybeden yine Avrupalı Türkler oldu. Mesut Özil’in Alman milli takımını bırakmasıyla ilgili AKPli siyasetçi ve bakanlardan gelen açıklamalar ise tek kelimeyle iğrenç. Faşizmin zirvesinde doşanan bir partinin, Almanları ‘ırkçılık ve faşizmle’ suçlaması ancak AKP utanmazlığı ile izah ezilir.
NOT: Erdoğan, kendi çıkarı için Avrupalı Türklere ateşe atmaya devam ediyor. Acı olan Avrupa’da doğup büyüyenler bilerek ve isteyerek Erdoğan’ın emeline alet oluyor. 23 Mart 2017’de bu konuyu yazmıştım. Mesut Özil olayının başlangıcı bir fotoğraf karesiyle başlamadı.
http://www.tr724.com/erdogan-avrupadaki-turkleri-atese-atti-haber-analiz-hasan-cucuk/
[Hasan Cücük] 24.7.2018 [TR724]
Suda boğulmaya karşı hayat kurtaran öneriler
Yaz geldi, bunaltıcı havadan kurtulmak için kaçılan deniz ve nehirlerden gelen acı haberler arttı. Özellikle çocukların ve yüzme bilmeyenlerin önlem almadan suya girmesi vakaları artırıyor.
Acil Müdahale Uzmanı Doç. Dr. Fatih Büyükcam, boğulma vakalarında uygulanabilecek ilk yardım bilgileri hayat kurtarıcı olduğunu vurguluyor. Büyükcam, suda boğulma olaylarında yapılması gereken ilk yardım müdahaleleri hakkında şu kritik bilgileri veriyor: Suda boğulmalarda, nefes borusunun kasılmasıyla akciğerlere su girmektedir. Boğulan kişiye ilk müdahale olarak suni solunum ve kalp masajı yapılmalıdır. Saniyelerin bile önemli olduğu bu anlarda suni solunum su içinde de yapılabilmektedir. Ancak derin, boyu geçen sularda bu müdahale pek mümkün olmayacağı için boğulan kişi en hızlı şekilde kıyıya çekilmelidir. Boğulma belirtileri nelerdir? Nefes almada güçlük, gürültülü, hızlı ve derin solunum, ağızda balgam toplanması ve köpüklenme, yüzde, dudaklarda ve tırnaklarda morarma, genel sıkıntı hâli, cevaplarda isabetsizlik ve kararsızlık, bayılma.
Çocuğunuzu gözünüzün önünden ayırmayın
Özellikle küçük çocuklar yüzme de bilseler, simidi ya da kollukları da olsa suyun içinde zaman geçirdikleri süre boyunca ebeveynlerinin gözetiminde olmalıdır. Aksi takdirde profesyonel eğitim alarak yüzme öğrenmiş çocuklar dahi suyun içinde karşılaştıkları bir problem karşısında panik yapabilmekte ve yüzmeyi denemeden çırpınarak kendini tehlikeye atabilmektedir.
Hayat kurtaran kritik öneriler
Suda boğulan birine karşı uygulanabilecek ilk yardım müdahaleleri şöyle sıralanabilir;
[TR724] 24.7.2018
Acil Müdahale Uzmanı Doç. Dr. Fatih Büyükcam, boğulma vakalarında uygulanabilecek ilk yardım bilgileri hayat kurtarıcı olduğunu vurguluyor. Büyükcam, suda boğulma olaylarında yapılması gereken ilk yardım müdahaleleri hakkında şu kritik bilgileri veriyor: Suda boğulmalarda, nefes borusunun kasılmasıyla akciğerlere su girmektedir. Boğulan kişiye ilk müdahale olarak suni solunum ve kalp masajı yapılmalıdır. Saniyelerin bile önemli olduğu bu anlarda suni solunum su içinde de yapılabilmektedir. Ancak derin, boyu geçen sularda bu müdahale pek mümkün olmayacağı için boğulan kişi en hızlı şekilde kıyıya çekilmelidir. Boğulma belirtileri nelerdir? Nefes almada güçlük, gürültülü, hızlı ve derin solunum, ağızda balgam toplanması ve köpüklenme, yüzde, dudaklarda ve tırnaklarda morarma, genel sıkıntı hâli, cevaplarda isabetsizlik ve kararsızlık, bayılma.
Çocuğunuzu gözünüzün önünden ayırmayın
Özellikle küçük çocuklar yüzme de bilseler, simidi ya da kollukları da olsa suyun içinde zaman geçirdikleri süre boyunca ebeveynlerinin gözetiminde olmalıdır. Aksi takdirde profesyonel eğitim alarak yüzme öğrenmiş çocuklar dahi suyun içinde karşılaştıkları bir problem karşısında panik yapabilmekte ve yüzmeyi denemeden çırpınarak kendini tehlikeye atabilmektedir.
Hayat kurtaran kritik öneriler
Suda boğulan birine karşı uygulanabilecek ilk yardım müdahaleleri şöyle sıralanabilir;
- İlk etapta boğulma tehlikesi yaşayan kişiye can yeleği, can simidi gibi batmaz cisimler atın. Bu materyaller yoksa uzun sopa ve ip gibi araçlara tutunmasını sağlayarak kişiyi çekin.
- Suda boğulan kişi karaya çıkarıldıktan sonra ilk yapılacak iş her zaman 112 yardım çağrısını yapmaktır. Diğer tüm kurtarıcı müdahaleler bu çağrı yapıldıktan sonra yapılmalıdır.
- Suda boğulma tehlikesi geçiren kişiyi karaya çıkarıp, sırt üstü yatırın. Soluk alıp verdiğini nabzını kontrol edin, nabız ve solunum var ise hastaya kurtarma pozisyonuna alıp sağlık ekiplerinin gelmesini bekleyin.
- Kişi giyinik ise yakası ve kemerini gevşetin, takma dişi varsa çıkarın. Islak giysilerini çıkarıp battaniyeye sarın.
- Eğer kurtarılan kişi soluk alıp vermiyor ve nabzı var ise hızla yardım çağrısı yaptıktan sonra sonra ağızdan ağıza yapay solunum yapın, soluk verdiği zaman kişinin başını yana çevirin ve bu hareketi 5-6 kez tekrarlayın. Sonrasında kurtarma pozisyonu verin.
- Yutulan suyun çıkarılması için iki eliyle hastanın karnının altından tutarak yukarı kaldırın. Bu şekilde hava yolundaki suların boşalmasına yardım edin.
- Kurtarılan kişinin bilinci kapalı, soluk alıp vermiyor ve nabzı da yok ise sağlık ekiplerinin gelmesi beklenirken kişiye sırtüstü yatar pozisyonda kalp masajı uygulanmalıdır. Kalp masajı dakikada en az 100 defa yapılmalıdır. Yanınızda yardımcı yok ise her 30 kalp masajı sonrasında 2 defa ağızdan soluk verilmelidir. Kalp masajı sağlık ekipleri olay yerine gelene kadar devam ettirilmelidir.
[TR724] 24.7.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)