*“Bizim mutlaka gece ibadeti ile beslenmemiz gerekir. Çünkü geceden ibadet, dua, evrad ve ezkâr ile beslenmeyen gündüz kimseyi besleyemez.”
*Ayna programı münasebetiyle Saim Orhan Burkine Faso’ya gider. Orada bazıları Çanakkale Seramik ürünlerini duyunca, onları temin etmek isterler. Saim Orhan da oradan telefon eder:
-Nereden arıyorsunuz?
-Burkine Faso’dan…
-(Telefondaki kişi yanındakilere şöyle der:) Ya birisi fasa, fiso… diyor. (Sonra Saim’e döner) Peki söyle bakalım, bu ülkenin hangi şehrinden arıyorsunuz?
Vaga-Vuga’dan
-Ne?.. Laga Lugo mu? Öyle bir yer olur mu kardeşim?
(Bu konuşmadan sonra telefonu Saim Orhan’ın yüzüne kapatıyor.)
*Şirret bir şirzime-i kalîl
Kara kalbli, kara yüzlü bir avuç zelil
Rezil mi rezil
Devlet gücüyle, kendi milletine hem de nefretle:
“Ağzımızda düdük, dediğimiz dedik”
“Ulan hödük” diye hakaret edenler
Bilsinler ki, yolları güdük
Davalar da ebter
Çekecekleri ise, yaptıklarından bin beter…
*Başı sonu “La ilahe illallah” olan Cennete gider. Onun için çocuğa ilk önce “Lâ ilâhe illallah” öğretmek lâzım. Sonunda da hüsn-i hâtime olarak “Lâ ilâhe illallah” diyen Cennet’e girer.
*Birinci Dünya Savaşında, esir olan bazı Müslümanları, yüksek duvarlarla çevrili bir kampa kapatmışlar. Bir gün kamp komutanı yukarıdan bakıyormuş: Müslümanlar ellerini, kollarını, yüzlerini ve ayaklarını yıkıyorlar. Sonra kapıya kadar gidiyor, ellerini kapıya dokunduruyor ve geri dönüyorlar… Merak edip soruyor: “Siz ne yapıyorsunuz?” Diyorlar ki: “Bugün Cuma… Camiye namaza gitmemiz lâzım. Ama her taraf çevrili ve kapı kapalı. Namaz vakti geldiği için abdestimizi alıp kapıyı çalıyoruz. Sonra da: “’Ya Rabbi cumaya gitmek istiyoruz ama ancak bu kadar gücümüz yetiyor. Kapıyı ancak Sen açtırabilirsin’ deyip dua ederek dönüyoruz. Bunun üzerine komutan insafa gelip bunların cumaya gitmelerine izin veriyor. Demek ki, herkesten gücünün yettiği isteniyor…
*Hizmet insanın emeklisi olmaz ancak rahmetlisi olur.
*Değirmen iki taştan muhabbet iki baştan.
*ŞOFÖR: a)Bütün trafik kaidelerini bilecek. b)Kaideleri uygulayacak. c)Araba ile bütünleşecek. Ama TAM ŞOFÖR bütün bunların yanında karşıdan gelenleri de hesaba katacak. Yarım hoca dinden, yarım hekimle yarım şoför candan edebilir.
*Bir cemaatten olan bir kişinin kusuru bütün hepsinden bilindiği için, şoför sorumluluğundan daha fazla bir sorumluluk gerekiyor. Amme (kamu) hakkının altından kalkılamaz.
*Türkmenistan’daki eğitim gönüllülerinden birisi, bir gece geç vakit yolda kalıyor. Hava çok soğuk… Gelen giden yok… “Ya Rabbi Hızırı gönder!” diye yalvarıyor. Hiç beklenmedik şekilde aniden bir araba bitiveriyor. Durup, kapıyı açan şoför onu davet ediyor. “Gel bu saatte seni alan olmaz. Seni istediğin yere götüreyim!” diyor. Arabaya binince bizimki ona ismini soruyor, o da “Hızır!” deyince, “Tamam” diyor. “Ben zaten Allah’tan Hz. Hızır’ı göndermesini istemiştim. Demek ki, sen Hızır Aleyhisselamsın.” Ama Hızır Bey, bir türlü kendisinin Hz. Hızır Aleyhisselam olmadığını anlatamıyor.
*Doksan dakikalık bir maçta bile, top direkten dönünce, atamadık diye göğüslerini ve kafalarını dövüyorlar!.. Ama çağın büyük meselesi karşısında, nasıl olunması lâzım gelir, düşünelim. Eğer bu sıkıntıların çözümü gözü yaşlı niyazlara bağlanmışsa, mutlaka bunun yapılması gerekir.”
*Tarih boyunca insanlık için güzel işler yapanları, başta peygamberler ve mücedditleri hiç rahat bırakmamışlar. Bu yolun kaderi bu… Yani bundan sonra da bırakacak değiller. Haset, fesat… Garaz, maraz… Ama esas belâ ve musibet bunlar değil; çilesizlik ve ızdırapsızlıktır… Asıl dertsizlikten korkalım… İnlemeleri, dertlenmeleri Cenab-ı Hak boşa çıkarmaz.”
*Tesbihleri ve tesbihatı, uyanık kalb ile, gönülden duyarak bütün vicdanımızda söylememiz lâzım.”
*“Sadaka, sadakat nişanesidir; amelleri Allah’a yükseltir. Orucu da sadaka-i fıtır ile Allah’a yükseltir. Bir iş yapmadan önce sadaka takdim etmek, bir hata işleyince de sadaka verip istiğfar etmek, çok isabetlidir.”
*“Tarih karşısında ileride mahcup olmak istemeyenler, hep kendi yağları ile kavrulmaya bakmalıdırlar.”
*Dua çok mühim. En büyük acziyet, el açıp dua etmemektir. Kim dua edip Allah’tan istemez, müstağni davranırsa, Allah ona gazap eder. Bir de hadis-i şerifte geldiği üzere: “Allah, gâfil ve başka şeyle meşgul bir kalbin duasını kabul buyurmaz.” Çok dikkatli olamlıyız.
Kırk Ambar’dan şu derlemeler üzerine de biraz zihin yoralım.
[Safvet Senih] 9.5.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Kırk Ambar 9 [Safvet Senih]
‘Cezaevlerinde 20 binden fazla mahkûm nöbetleşe uyuyor’
CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dair bir rapor hazırladı. Rapora göre, AKP döneminde cezaevlerindeki nüfusun yüzde 285 arttı. OHAL ile cezaevlerinde yaşanan mağduriyetlerin arttığının vurgulandığı raporda, cezaevlerinde 20 binden fazla mahkûmun yatakları dahi nöbetleşe kullandığının altı çizildi. Raporda Aralık 2017 tarihiyle, 100 kadarı hamile veya yeni doğum yapmış olan yaklaşık 600 kadın küçük çocuklarıyla gözaltında tutulduğu aktarıldı.
Birgün’ün haberine göre, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, 140 bin 248’i hükümlü, 88 bin 745’i ise tutuklu olmak üzere, Türkiye’de toplamda 228 bin 993 kişi cezaevlerinde bulunuyor. CHP’den Bingöl’ün raporunda öne çıkan başlıklar şöyle:
Cezaevlerinde ölen ya da yaralananlar
Cezaevlerinde yeterli sayıda doktor ve tıbbi yardım ekibi olmaması ve mahkûmların elleri kelepçeli muayeneye zorlanması gibi sebepler ciddi sağlık problemleri yaşayan veya yaralanan mahkûmların tedavisini güçleştirmektedir. Son 16 yılda, yaklaşık 3 bin 432 tutuklu ve hükümlünün hayatını kaybettiği cezaevleri AKP döneminde adeta ölüm evlerine dönüşmüştür. Sadece 2015 yılında hapiste ölen kişi sayısı 426’dır ve bunların 54’ü gözaltında ölmüştür, 43’ü ise intihardır.
Sağlık hizmetlerine erişim
Cezaevlerinde toplam bin 154 hasta tutuklu var ve bunların 357’sinin derhal serbest bırakılması gerekmektedir. Adalet Bakanlığı’nın açıklamış olduğu verilere göre son 2 yılda cezaevinde 2 bin 300 hasta tutuklu hayatını kaybetmiştir.
İşkence ve kötü muamele
OHAL rejiminde; dayak, cinsel istismar tehdidi ve cinsel istismar uygulaması, elektrik şoku ve tazyikli su kullanımı da dâhil olmak üzere gözaltında işkence ve kötü muamelenin farklı biçimlerinin kullanıldığını pek çok farklı kaynak tarafından kanıtlanmıştır. İHD Diyarbakır Şubesi’nin hazırladığı 2017 hak ihlalleri raporuna göre, sadece Bölge’de 1 yıl içerisinde cezaevlerinde 433 mahpus işkence ve kötü muameleye maruz kalmış durumdadır. Yine aynı rapora göre cezaevlerinde 3 çocuk yanarak, 8 mahpus intihar iddiasıyla, 6 mahpus hastalık nedeniyle, 2 mahpus ise diğer mahpuslar tarafından öldürülmüştür.
İletişim hakkı
Mahkûmların özellikle uluslararası kurum ve kuruluşlara yazdığı dilekçelere hapishane yönetimlerince el konulduğuna yönelik duyumlar alınmaktadır. Ayrıca yazılan mektupların örgüt propagandası yaptığı öne sürülerek mahkûmlara disiplin cezaları verildiği ve Kürtçe yazılan mektuplara da keyfi olarak izin verilmediği gözlemlenmiştir.
Cezaevinde ebeveynleriyle kalan çocuklara ilişkin ihlaller
Aralık 2017 tarihiyle, 100 kadarı hamile veya yeni doğum yapmış olan yaklaşık 600 kadın küçük çocuklarıyla gözaltında tutulmaktadır.
Kadın cezaevlerinde durum
2017 verilerine göre ceza infaz kurumlarında bulunan kadın sayısı 9 bin 985’tir. En az 50 kadın gözaltına alınmadan veya tutuklanmadan hemen önce veya sonra doğum yapmıştır. Pek çok kadın mahpusun, cezaevlerinin kantinlerinde para ile satılan kişisel hijyen açısından oldukça önemli olan ürünlere erişiminde sıkıntılar mevcuttur.
Çocuk cezaevleri ve eğitimevlerinde durum
Türkiye’de çocuklar hâlâ yetişkinlerin kapatıldığı kurumlardaki koğuşlarda tutulmakta ve uzun tutukluluk süreleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar. 12-18 yaş aralığında bin 715’i oğlan, 63’ü kız olmak üzere bin 778 tutuklu, 994’ü oğlan, 28’i kız olmak üzere bin 22 hükümlü, toplam 2 bin 800 çocuk mahpus bulunmaktadır.
Özel ihtiyaçlara sahip mahkûmların durumu
Cezaevlerinde özel ihtiyaca sahip mahkûmlar gerekli ihtiyaçlarını karşılayamamaktadırlar. Engelli mahpuslar, yabancı uyruklu mahpuslar gibi özel ihtiyaca sahip olan kesimler için cezaevi koşulları her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.
“Gerçekler için cezaevine baksınlar”
Hazırladığı rapora ilişkin yazılı bir açıklama yayımlayan CHP’li Tekin Bingöl, şunları ifade etti:
“AKP manifestosu gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü bu manifestoda Türkiye’nin gerçekleri bulunmuyor. Bu ülkenin gerçeklerini görmek isteyenler ülkenin cezaevlerine baksınlar. İşte AKP’nin gerçek manifestosu budur: ‘Daha fazla cezaevi, daha fazla ölüm, daha fazla işkence.’”
[TR724] 9.5.2018
Birgün’ün haberine göre, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, 140 bin 248’i hükümlü, 88 bin 745’i ise tutuklu olmak üzere, Türkiye’de toplamda 228 bin 993 kişi cezaevlerinde bulunuyor. CHP’den Bingöl’ün raporunda öne çıkan başlıklar şöyle:
Cezaevlerinde ölen ya da yaralananlar
Cezaevlerinde yeterli sayıda doktor ve tıbbi yardım ekibi olmaması ve mahkûmların elleri kelepçeli muayeneye zorlanması gibi sebepler ciddi sağlık problemleri yaşayan veya yaralanan mahkûmların tedavisini güçleştirmektedir. Son 16 yılda, yaklaşık 3 bin 432 tutuklu ve hükümlünün hayatını kaybettiği cezaevleri AKP döneminde adeta ölüm evlerine dönüşmüştür. Sadece 2015 yılında hapiste ölen kişi sayısı 426’dır ve bunların 54’ü gözaltında ölmüştür, 43’ü ise intihardır.
Sağlık hizmetlerine erişim
Cezaevlerinde toplam bin 154 hasta tutuklu var ve bunların 357’sinin derhal serbest bırakılması gerekmektedir. Adalet Bakanlığı’nın açıklamış olduğu verilere göre son 2 yılda cezaevinde 2 bin 300 hasta tutuklu hayatını kaybetmiştir.
İşkence ve kötü muamele
OHAL rejiminde; dayak, cinsel istismar tehdidi ve cinsel istismar uygulaması, elektrik şoku ve tazyikli su kullanımı da dâhil olmak üzere gözaltında işkence ve kötü muamelenin farklı biçimlerinin kullanıldığını pek çok farklı kaynak tarafından kanıtlanmıştır. İHD Diyarbakır Şubesi’nin hazırladığı 2017 hak ihlalleri raporuna göre, sadece Bölge’de 1 yıl içerisinde cezaevlerinde 433 mahpus işkence ve kötü muameleye maruz kalmış durumdadır. Yine aynı rapora göre cezaevlerinde 3 çocuk yanarak, 8 mahpus intihar iddiasıyla, 6 mahpus hastalık nedeniyle, 2 mahpus ise diğer mahpuslar tarafından öldürülmüştür.
İletişim hakkı
Mahkûmların özellikle uluslararası kurum ve kuruluşlara yazdığı dilekçelere hapishane yönetimlerince el konulduğuna yönelik duyumlar alınmaktadır. Ayrıca yazılan mektupların örgüt propagandası yaptığı öne sürülerek mahkûmlara disiplin cezaları verildiği ve Kürtçe yazılan mektuplara da keyfi olarak izin verilmediği gözlemlenmiştir.
Cezaevinde ebeveynleriyle kalan çocuklara ilişkin ihlaller
Aralık 2017 tarihiyle, 100 kadarı hamile veya yeni doğum yapmış olan yaklaşık 600 kadın küçük çocuklarıyla gözaltında tutulmaktadır.
Kadın cezaevlerinde durum
2017 verilerine göre ceza infaz kurumlarında bulunan kadın sayısı 9 bin 985’tir. En az 50 kadın gözaltına alınmadan veya tutuklanmadan hemen önce veya sonra doğum yapmıştır. Pek çok kadın mahpusun, cezaevlerinin kantinlerinde para ile satılan kişisel hijyen açısından oldukça önemli olan ürünlere erişiminde sıkıntılar mevcuttur.
Çocuk cezaevleri ve eğitimevlerinde durum
Türkiye’de çocuklar hâlâ yetişkinlerin kapatıldığı kurumlardaki koğuşlarda tutulmakta ve uzun tutukluluk süreleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar. 12-18 yaş aralığında bin 715’i oğlan, 63’ü kız olmak üzere bin 778 tutuklu, 994’ü oğlan, 28’i kız olmak üzere bin 22 hükümlü, toplam 2 bin 800 çocuk mahpus bulunmaktadır.
Özel ihtiyaçlara sahip mahkûmların durumu
Cezaevlerinde özel ihtiyaca sahip mahkûmlar gerekli ihtiyaçlarını karşılayamamaktadırlar. Engelli mahpuslar, yabancı uyruklu mahpuslar gibi özel ihtiyaca sahip olan kesimler için cezaevi koşulları her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.
“Gerçekler için cezaevine baksınlar”
Hazırladığı rapora ilişkin yazılı bir açıklama yayımlayan CHP’li Tekin Bingöl, şunları ifade etti:
“AKP manifestosu gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü bu manifestoda Türkiye’nin gerçekleri bulunmuyor. Bu ülkenin gerçeklerini görmek isteyenler ülkenin cezaevlerine baksınlar. İşte AKP’nin gerçek manifestosu budur: ‘Daha fazla cezaevi, daha fazla ölüm, daha fazla işkence.’”
[TR724] 9.5.2018
Eski başsavcı: “Türkiye’de yargıçlar Hitler dönemi Alman yargıçlarına benziyor”
Görevinden istifa ederek CHP’den istifa eden milletvekili aday adayı olan eski Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Bülent Yücetürk, “Çürümüş yargı sisteminin bir parçası olarak kalmak, bozulan yargı sistemini düzeltmek artık imkansız hale geldi. Türkiye’de şu an yargıçlar Hitler dönemi Alman yargıçlarına benziyor” dedi.
RS FM’den Yavuz Oğhan’ın programına konuk olan Bülent Yücetürk, Türkiye’de hukukun, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hukuk krizine girdiğini belirterek istifa kararını anlattı. Yücetürk şöyle dedi:
“Mahkeme kararlarının bizzat mahkemeler tarafından uygulanmadığı bir süreci yaşamaktayız. Yargı ise vicdanını kaybetmiş tüm iradesini bir güce teslim etmiş durumdadır. Türkiye’de yeniden bir hukuk devleti kurmak, yargı bağımsızlığını tesis ederek yeni bir hukuk sistemi inşa etmek için siyasete girmeye karar verdim. Çürümüş bu yargı sisteminin bir parçası olarak kalmak, bozulan yargı sistemini düzeltmek artık imkansız hale gelmiştir.”
‘TÜRKİYE’DEKİ ŞU AN YARGIÇLAR HİTLER DÖNEMİ ALMAN YARGIÇLARINA BENZİYOR’
Eski cumhuriyet başsavcısı şunları söyledi:
“Türkiye’de yargının, personel yetersizliği, özlük hakları gibi kronik sorunları var. CHP iktidara geldiğinde de devam edebilecek sorunlar bunlar. Ama benim bahsettiğim, AKP iktidarının yargıda yaratmış olduğu erozyon. Türkiye’de yargıçlar çok silikleşti. Kendi kişiliklerini ortaya koymaktan uzak bir noktaya geldiler. İradesini kullanamayan bir yapı ortaya çıktı. Bu tehlikeli bir şey. Hitler, Alman yargıçlarına, ‘Karar verirken benim yerime Führer olsaydı hangi kararı verirdi diye düşüneceksiniz ve ona göre karar vereceksiniz’ derdi. Türkiye’de yargıçlar biraz bu mantıkla hareket ediyor. Bizim yerimizde mevcut siyasi iktidar ya da Adalet Bakanlığı olsaydı hangi kararı verecekse, biz de o kararı verelim diyorlar.”
[TR724] 9.5.2018
RS FM’den Yavuz Oğhan’ın programına konuk olan Bülent Yücetürk, Türkiye’de hukukun, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hukuk krizine girdiğini belirterek istifa kararını anlattı. Yücetürk şöyle dedi:
“Mahkeme kararlarının bizzat mahkemeler tarafından uygulanmadığı bir süreci yaşamaktayız. Yargı ise vicdanını kaybetmiş tüm iradesini bir güce teslim etmiş durumdadır. Türkiye’de yeniden bir hukuk devleti kurmak, yargı bağımsızlığını tesis ederek yeni bir hukuk sistemi inşa etmek için siyasete girmeye karar verdim. Çürümüş bu yargı sisteminin bir parçası olarak kalmak, bozulan yargı sistemini düzeltmek artık imkansız hale gelmiştir.”
‘TÜRKİYE’DEKİ ŞU AN YARGIÇLAR HİTLER DÖNEMİ ALMAN YARGIÇLARINA BENZİYOR’
Eski cumhuriyet başsavcısı şunları söyledi:
“Türkiye’de yargının, personel yetersizliği, özlük hakları gibi kronik sorunları var. CHP iktidara geldiğinde de devam edebilecek sorunlar bunlar. Ama benim bahsettiğim, AKP iktidarının yargıda yaratmış olduğu erozyon. Türkiye’de yargıçlar çok silikleşti. Kendi kişiliklerini ortaya koymaktan uzak bir noktaya geldiler. İradesini kullanamayan bir yapı ortaya çıktı. Bu tehlikeli bir şey. Hitler, Alman yargıçlarına, ‘Karar verirken benim yerime Führer olsaydı hangi kararı verirdi diye düşüneceksiniz ve ona göre karar vereceksiniz’ derdi. Türkiye’de yargıçlar biraz bu mantıkla hareket ediyor. Bizim yerimizde mevcut siyasi iktidar ya da Adalet Bakanlığı olsaydı hangi kararı verecekse, biz de o kararı verelim diyorlar.”
[TR724] 9.5.2018
Bir hikayesi kalmamış [Ahmet Dönmez]
AKP-MHP ittifakının cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim bildirgesinin özeti bu: Artık bir hikayesi kalmamış. Anlatacak yeni bir şeyi yok. Hikayesi bitmiş.
“Manifesto” diye diye bize ‘ah ahısı gitmiş, of ofusu kalmış’ bir demode şarkı nakaratını dinletip durdu.
“Erdoğan’ın seçim bildirgesi, tam anlamıyla yapamadıklarının listesine dönüşmüş” diyen Bülent Korucu’nun tespiti yerinde.
Bir de “Ahdim olsun ki…” diye başlıyor. Sanki ahdinin bir anlamı, bir ağırlığı varmış gibi… Sanki 16 yıldır aynı lafı tekrarlamıyor, peynir ekmek gibi yalan söylemiyor, dönüp dönüp tükürdüklerini yalamıyormuş gibi…
***
“Küresel güç olacağız” diyor evvela. Hoppala Paşam Malkara Keşan!
Zaten öyle değil miydik? E o zaman millet niye senelerdir ‘küresel güç’ olduk diye şişine şişine oy veriyor ki AKP’ye? Meğer daha yeni yeni olacakmışız süper güç. Tüh! Neyse, şunun şurasında 2 ay kaldı. Seçimlerin erkene alındığı da iyi oldu, balkondan sonra bi koşu süper güç olup geliriz artık.
***
“Önümüzdeki 24 Haziran seçimleri bir milat olacak” diyor sonra.
Sosyal medyada bolca paylaşıldı. Şimdiye kadar Erdoğan’ın ‘milat’ demediği bir seçim yok. Diyorum ya, hikayesi bitti. Aylaklıktan kendi küf bağlamış vaatlerini tartıp duruyor.
Yeni söyleyecek bir şeyi yok. O yüzden çıkıp “Daha adil, daha özgürlükçü, daha demokratik bir Türkiye” vaat ediyor. “Daha” ifadesindeki illüzyona aldanmamak lazım. Hiç, olmayanın ‘dahası’ mı olur? Açık cezaevine döndürdüğü, adaletini öldürüp çay bahçesine gömdüğü, özgürlüğü bir kifayetsizin ihbarına bıraktığı ülkeye ‘daha çok adalet, daha çok özgürlük, daha çok demokrasi’ getirecekmiş.
Karşısına aday olarak çıkanı ‘hain tuzağın taşeronları’ olarak niteleyen adam hem de!
Yalancıyı öpen bir kurum yok nasıl olsa…
***
Seçimler 2019 Kasım’da olacakken erkene alan kendisi.
İttifak yasasını getiren kendisi.
İttifakın adayı olan kendisi.
Diğerlerine kumpas kurup adaylıklarını engellemeye çalışan kendisi.
Buna karşılık kendisinin dalaverelerini aşmak, oyununu bozmak için partiler birbirine demokratik destek verirse beyefendiye karşı ‘hain tuzak’ kurmuş oluyorlar…
Ve bu beyefendi Türkiye’ye daha fazla adalet, daha fazla demokrasi getirecekmiş!..
Anlat anlat, heyecanlı oluyor…
***
“Vesayet düzeni ve bürokratik oligarşi son bulacak.”
Bunu da diyor.
Biri haşmetlû beyimize hatırlatsın; kendinden başka vesayet, dar halkasından maada oligarşi kalmadı memlekette. Hepsini yıkıp yerine en kudretli, en görkemli, en mutantan olanını kendisi dikti.
Şimdi haddizatında rakiplerinin en büyük vaadi, zât-ı âlîlerinin kurduğu bu müdebdeb vesayeti, bu yağma oligarşisini yıkabilmektir.
İroniye bak, sarkazma gel…
***
“Yürütme ve yasamayı daha güçlü, yargıyı daha bağımsız hale getireceğiz” diyor. Yine bir, ‘daha’ madrabazlığı. Kastettiği şey, yargıyı adaletten bağımsız hale getirmekse, evet, doğru bir çıkış. Belki de en kolay yerine getireceği vaat bu. Halihazırda zaten işler o rotaya girmiş, kendiliğinden her geçen gün ‘daha da bağımsız’ hale gelmekte.
Mahkeme heyetlerinin önlerine açılan ‘UYAP ekranında’ kimlere ne kadar ceza verileceğinin yazdığı, hakimlerin sadece ‘tebligat’ görevini yerine getirdiği bir ‘sözde yargı’ mekanizması var. Bunu daha da ‘adaletten bağımsız’ hale getirmek mümkün mü, söz konusu Erdoğan’sa mümkün. Bu alanda kırılmadık rekor bırakmayan biri olarak tek rakibi yine kendisi.
“Tek bir vatandaşımızın bile adalet sisteminin dışında kalmaması için gayret göstereceğiz” vaadini de yukarıdaki paragraf bağlamında ele almak gerekir. Üzümlü kek sattığı için silahlı terör örgütü üyeliğinden hapse atılan, içeride tedavisine izin verilmeyince hayatını kaybeden gencecik kızların ülkesi burası… Reis daha da fazlasını düşlüyor sizler için. İstiyor ki, bu insan öğütme değirmeninin dışında tek bir kişi bile kalmasın.
Yoksa bundan gayrı gerçek bir ‘adalet sistemi’ kalmadığına göre, cenapları başka neyi kastediyor olabilir ki?
***
Irkçı, bölücü, cinsiyetçi olmayan tüm fikirlerin yayılması, örgütlenmesi de şevketlû mehabetlû veli nimetimiz efendimize emanetmiş. Manifestosunda öyle diyor. Yakası açılmadık nefret söylemlerinin dilbaz tedarikçisi, her türlü ayrımcılığın biricik nigehbânı, kendisininkinden başka her fikri ihanet sayan, her örgütlenmeyi terörizmle yaftalayan adamcağız, tüm fikirlerin özgürlüğünün teminatı olarak kendini gösteriyor. Ciğerlerin bekçisi usta kedi Şerafettin!..
Canına susayan güvensin tabii…
***
Başka ne var bildirgede: İstihdam artacak, faiz düşecek, enflasyon inecek, dev projeler hayata geçecek.
Eşek ölecek de ters dönecek de falan da filan…
En güzelini, “Çıkar bir KHK, olsun bitsin hepsi” diyenler söyledi. Zaten hepsi kağıt üstünde kandırmaca oyunu değil mi?
İnanmayacaklar diye mi korkuyorsun?
Neyine inanmadılar ki buna da inanmasınlar.
Sen daha yalanını söylemeden onlar inanıyorlar. “Gurbetçiler anavatanda ucuza tatil yapabilsinler diye Reis dövizi bilerek yükseltiyor” dendikten sonra, neyden kaygı duyacaksın ki?..
İstihdam artacak – art!
Faiz düşecek – düş!
Enflasyon inecek – in!
İşte bu kadar!..
***
Bunların hepsi ve daha fazlası Erdoğan’ın bütün seçim beyannamelerinde var. 25 yıldır İstanbul’u yönetip hala ‘betonlaşmadan’, ‘dikey yapılaşmadan’ şikayet etmesi gibi hala demokratikleşme, özgürlük, adalet, istihdam, enflasyon ninnileri söylemesi enteresan değil. Çünkü hikayesi bitti.
“Aman benim emektar eşeklerim, sakın açlıktan ölmeyin. On dönüm yonca ektirdim. Hele bir kış bitsin, bahar gelsin, yağmurlar yağsın, yoncalar yeşersin, hepsi de sizin olacak, bol bol yonca yiyeceksiniz,” lakırdısından başka sermayesi kalmadı.
***
A köse, sayılmadık kaç tel sakalın var?
Türkiye 25 yıldır senden dinliyor. Elinde her türlü yetki, her türlü güç var. Yargı senin. Yürütme senin. Medya senin. Askerler özel ulağın; sanatçılarsa askerin. Herkes, her şey emrinde. Senden daha güçlü bir Allah var, başka da kimse kalmadı. Bir KHK ile seçimlerde sana karşı aday olmayı yasaklasan, engel olacak kimse yok. Yapmıyorsan utandığından değil, işine gelmediğinden.
Hal böyle iken ne diye insanlara posteki saydırıyorsun ki!
Hadımdan oğul uşak sorulur mu?
Sorulmaz.
Zaten seçim de seçim mi ki!
Numan Kurtulmuş da “Sonuçları şimdiden kabullenin” dediğine göre…
***
Bu kadar yalanı, bu kadar boş vaadi ‘Tosuncuk’ söyleyince adı ‘Çiftlik Bank vurgunu’ oluyor ama bizim Kasımpaşalı Zübük yapınca ümmetin lideri…
“Bana bir yalancı göster, sana bir hırsız göstereyim” demişler ama bizde bir karşılığı yok. ‘Babasının çiftliğinde’ aynı vurgunu her seçim yapıyor, kimse de necisin demiyor.
Yandaş yazarlara bakıyorum, 2 gündür “Erdoğan’ın manifestosunun kodları”nı yazıp duruyorlar. Yahu ne manifestosu, ne kodu?
İkiyüzlülüğün, yalanın, riyanın, sahtekarlığın, istismarın, yüzsüzlüğün, insanlarla alay etmenin manifestosunu yazmış, bir de millete kod uyduruyorlar!
Her cümlesinden ben bir anti-manifesto yazabilirim kendisine.
Kodmuş. Ne kodu?
Keçinin boğazından sarkan yalancı meme…
Millet oğlak tabii; bu gözü açık yandaşlar da meme diye bu gıdığı veriyor ağızlarına. Reisleri gıdığıyla vatandaşları üterken memesiyle de kendilerini besleyebilsin diye. Oyalanıp oyalanıp da hiçbir hayrını görmediklerinde anlayacak oğlaklar, ağızlarındakinin ne olduğunu.
Veya açlıktan ölürken, bir türlü yaz gelmediğinde…
[Ahmet Dönmez] 9.5.2018 [TR724]
“Manifesto” diye diye bize ‘ah ahısı gitmiş, of ofusu kalmış’ bir demode şarkı nakaratını dinletip durdu.
“Erdoğan’ın seçim bildirgesi, tam anlamıyla yapamadıklarının listesine dönüşmüş” diyen Bülent Korucu’nun tespiti yerinde.
Bir de “Ahdim olsun ki…” diye başlıyor. Sanki ahdinin bir anlamı, bir ağırlığı varmış gibi… Sanki 16 yıldır aynı lafı tekrarlamıyor, peynir ekmek gibi yalan söylemiyor, dönüp dönüp tükürdüklerini yalamıyormuş gibi…
***
“Küresel güç olacağız” diyor evvela. Hoppala Paşam Malkara Keşan!
Zaten öyle değil miydik? E o zaman millet niye senelerdir ‘küresel güç’ olduk diye şişine şişine oy veriyor ki AKP’ye? Meğer daha yeni yeni olacakmışız süper güç. Tüh! Neyse, şunun şurasında 2 ay kaldı. Seçimlerin erkene alındığı da iyi oldu, balkondan sonra bi koşu süper güç olup geliriz artık.
***
“Önümüzdeki 24 Haziran seçimleri bir milat olacak” diyor sonra.
Sosyal medyada bolca paylaşıldı. Şimdiye kadar Erdoğan’ın ‘milat’ demediği bir seçim yok. Diyorum ya, hikayesi bitti. Aylaklıktan kendi küf bağlamış vaatlerini tartıp duruyor.
Yeni söyleyecek bir şeyi yok. O yüzden çıkıp “Daha adil, daha özgürlükçü, daha demokratik bir Türkiye” vaat ediyor. “Daha” ifadesindeki illüzyona aldanmamak lazım. Hiç, olmayanın ‘dahası’ mı olur? Açık cezaevine döndürdüğü, adaletini öldürüp çay bahçesine gömdüğü, özgürlüğü bir kifayetsizin ihbarına bıraktığı ülkeye ‘daha çok adalet, daha çok özgürlük, daha çok demokrasi’ getirecekmiş.
Karşısına aday olarak çıkanı ‘hain tuzağın taşeronları’ olarak niteleyen adam hem de!
Yalancıyı öpen bir kurum yok nasıl olsa…
***
Seçimler 2019 Kasım’da olacakken erkene alan kendisi.
İttifak yasasını getiren kendisi.
İttifakın adayı olan kendisi.
Diğerlerine kumpas kurup adaylıklarını engellemeye çalışan kendisi.
Buna karşılık kendisinin dalaverelerini aşmak, oyununu bozmak için partiler birbirine demokratik destek verirse beyefendiye karşı ‘hain tuzak’ kurmuş oluyorlar…
Ve bu beyefendi Türkiye’ye daha fazla adalet, daha fazla demokrasi getirecekmiş!..
Anlat anlat, heyecanlı oluyor…
***
“Vesayet düzeni ve bürokratik oligarşi son bulacak.”
Bunu da diyor.
Biri haşmetlû beyimize hatırlatsın; kendinden başka vesayet, dar halkasından maada oligarşi kalmadı memlekette. Hepsini yıkıp yerine en kudretli, en görkemli, en mutantan olanını kendisi dikti.
Şimdi haddizatında rakiplerinin en büyük vaadi, zât-ı âlîlerinin kurduğu bu müdebdeb vesayeti, bu yağma oligarşisini yıkabilmektir.
İroniye bak, sarkazma gel…
***
“Yürütme ve yasamayı daha güçlü, yargıyı daha bağımsız hale getireceğiz” diyor. Yine bir, ‘daha’ madrabazlığı. Kastettiği şey, yargıyı adaletten bağımsız hale getirmekse, evet, doğru bir çıkış. Belki de en kolay yerine getireceği vaat bu. Halihazırda zaten işler o rotaya girmiş, kendiliğinden her geçen gün ‘daha da bağımsız’ hale gelmekte.
Mahkeme heyetlerinin önlerine açılan ‘UYAP ekranında’ kimlere ne kadar ceza verileceğinin yazdığı, hakimlerin sadece ‘tebligat’ görevini yerine getirdiği bir ‘sözde yargı’ mekanizması var. Bunu daha da ‘adaletten bağımsız’ hale getirmek mümkün mü, söz konusu Erdoğan’sa mümkün. Bu alanda kırılmadık rekor bırakmayan biri olarak tek rakibi yine kendisi.
“Tek bir vatandaşımızın bile adalet sisteminin dışında kalmaması için gayret göstereceğiz” vaadini de yukarıdaki paragraf bağlamında ele almak gerekir. Üzümlü kek sattığı için silahlı terör örgütü üyeliğinden hapse atılan, içeride tedavisine izin verilmeyince hayatını kaybeden gencecik kızların ülkesi burası… Reis daha da fazlasını düşlüyor sizler için. İstiyor ki, bu insan öğütme değirmeninin dışında tek bir kişi bile kalmasın.
Yoksa bundan gayrı gerçek bir ‘adalet sistemi’ kalmadığına göre, cenapları başka neyi kastediyor olabilir ki?
***
Irkçı, bölücü, cinsiyetçi olmayan tüm fikirlerin yayılması, örgütlenmesi de şevketlû mehabetlû veli nimetimiz efendimize emanetmiş. Manifestosunda öyle diyor. Yakası açılmadık nefret söylemlerinin dilbaz tedarikçisi, her türlü ayrımcılığın biricik nigehbânı, kendisininkinden başka her fikri ihanet sayan, her örgütlenmeyi terörizmle yaftalayan adamcağız, tüm fikirlerin özgürlüğünün teminatı olarak kendini gösteriyor. Ciğerlerin bekçisi usta kedi Şerafettin!..
Canına susayan güvensin tabii…
***
Başka ne var bildirgede: İstihdam artacak, faiz düşecek, enflasyon inecek, dev projeler hayata geçecek.
Eşek ölecek de ters dönecek de falan da filan…
En güzelini, “Çıkar bir KHK, olsun bitsin hepsi” diyenler söyledi. Zaten hepsi kağıt üstünde kandırmaca oyunu değil mi?
İnanmayacaklar diye mi korkuyorsun?
Neyine inanmadılar ki buna da inanmasınlar.
Sen daha yalanını söylemeden onlar inanıyorlar. “Gurbetçiler anavatanda ucuza tatil yapabilsinler diye Reis dövizi bilerek yükseltiyor” dendikten sonra, neyden kaygı duyacaksın ki?..
İstihdam artacak – art!
Faiz düşecek – düş!
Enflasyon inecek – in!
İşte bu kadar!..
***
Bunların hepsi ve daha fazlası Erdoğan’ın bütün seçim beyannamelerinde var. 25 yıldır İstanbul’u yönetip hala ‘betonlaşmadan’, ‘dikey yapılaşmadan’ şikayet etmesi gibi hala demokratikleşme, özgürlük, adalet, istihdam, enflasyon ninnileri söylemesi enteresan değil. Çünkü hikayesi bitti.
“Aman benim emektar eşeklerim, sakın açlıktan ölmeyin. On dönüm yonca ektirdim. Hele bir kış bitsin, bahar gelsin, yağmurlar yağsın, yoncalar yeşersin, hepsi de sizin olacak, bol bol yonca yiyeceksiniz,” lakırdısından başka sermayesi kalmadı.
***
A köse, sayılmadık kaç tel sakalın var?
Türkiye 25 yıldır senden dinliyor. Elinde her türlü yetki, her türlü güç var. Yargı senin. Yürütme senin. Medya senin. Askerler özel ulağın; sanatçılarsa askerin. Herkes, her şey emrinde. Senden daha güçlü bir Allah var, başka da kimse kalmadı. Bir KHK ile seçimlerde sana karşı aday olmayı yasaklasan, engel olacak kimse yok. Yapmıyorsan utandığından değil, işine gelmediğinden.
Hal böyle iken ne diye insanlara posteki saydırıyorsun ki!
Hadımdan oğul uşak sorulur mu?
Sorulmaz.
Zaten seçim de seçim mi ki!
Numan Kurtulmuş da “Sonuçları şimdiden kabullenin” dediğine göre…
***
Bu kadar yalanı, bu kadar boş vaadi ‘Tosuncuk’ söyleyince adı ‘Çiftlik Bank vurgunu’ oluyor ama bizim Kasımpaşalı Zübük yapınca ümmetin lideri…
“Bana bir yalancı göster, sana bir hırsız göstereyim” demişler ama bizde bir karşılığı yok. ‘Babasının çiftliğinde’ aynı vurgunu her seçim yapıyor, kimse de necisin demiyor.
Yandaş yazarlara bakıyorum, 2 gündür “Erdoğan’ın manifestosunun kodları”nı yazıp duruyorlar. Yahu ne manifestosu, ne kodu?
İkiyüzlülüğün, yalanın, riyanın, sahtekarlığın, istismarın, yüzsüzlüğün, insanlarla alay etmenin manifestosunu yazmış, bir de millete kod uyduruyorlar!
Her cümlesinden ben bir anti-manifesto yazabilirim kendisine.
Kodmuş. Ne kodu?
Keçinin boğazından sarkan yalancı meme…
Millet oğlak tabii; bu gözü açık yandaşlar da meme diye bu gıdığı veriyor ağızlarına. Reisleri gıdığıyla vatandaşları üterken memesiyle de kendilerini besleyebilsin diye. Oyalanıp oyalanıp da hiçbir hayrını görmediklerinde anlayacak oğlaklar, ağızlarındakinin ne olduğunu.
Veya açlıktan ölürken, bir türlü yaz gelmediğinde…
[Ahmet Dönmez] 9.5.2018 [TR724]
Bu sefer farklı mı? [Levent Kenez]
Aslında neyin seçimini yapıyoruz? “Hayır” oyu kazanmış ama “Evet” olarak ilan edilmiş bir referandumun devamında başkanlık seçimini.
Yahu bu artık gerilerde kaldı, atı alan Üsküdar’ı geçti. Evet öyle oldu. Ama atın sahibi aynı yöntemlerle bir kere daha bu kez Üsküdar’dan değil bütün ülkenin üzerinden geçmeyi planlıyor. Bunu tahmin etmeyen olmadığı gibi, her türlü yolu deneyeceklerinden de kimsenin şüphesi yok. Kendilerinin bile.
Muhalefet ne kadar rüzgar yaparsa yapsın, sonuçların Erdoğan lehine çıkacağı, bir şekilde her şeyin ayarlandığına dair bir inanç var. Peki bu endişeye yönelik bir şeyler yapıldığına dair bir çaba var mı? Gönüllü kuruluşların etkisi bir yere kadar. Çoğunlukla şehirlerde ve eğitim seviyesi yüksek yerlerde örgütlü. Kaldı ki yeni yasa ile idari amirler ve kolluk kuvvetleri büyük yetkilerle donatıldı. Esas iş partilere düşüyor. Şu an ki tablo sandığa gelene kadar yapılacak hilelerle ilgili pek bir şey yapılamayacağını gösteriyor. O vakit en azından sandığa atılan oyların sayılması ve sisteme yüklenmesinde uyanık olmak gerekiyor. Hile ile kapatılamayacak bir fark ki hava bunu gösteriyor, sahada kazanıp tekrar masada kaybedecek mi muhalefet? Ve en önemlisi seçim akşamı muhalefetin tavrı ne olacak? Referandumdaki gibi usulsüzlüklerin ayyuka çıkması gibi bir durum yaşanırsa verilen oyların hakkını savunmak için ne yapacaklar bilmek hakkımız.
Muhalefetin 5 tane adayı var. Erdoğan ile birlikte 6 adayın yarıştığı Cumhurbaşkanlığı seçiminde, yazılımın iki adaylı yarışmaya göre daha zor maniple edildiğini söylüyor uzmanlar. O zaman ikinci turun çok daha önemli olduğu ve referandumdaki gibi bir sonuç için her türlü sahtekarlığın yapılacağını unutmamak lazım. Cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci tura bırakmış olmanın zafer sarhoşluğu ile muhalefet gafil avlanabilir. Neticede eğer gerçekleşirse ikinci tura tek bir partinin adayı kalacağı için diğer partililerin aynı motivasyonda olup olmayacağını bilemiyoruz. Özellikle Güneydoğu’da HDP’lilere ikinci tura kalındığı zaman çok iş düşüyor. Ve yine İnce kaldığı takdirde Saadet tabanının “ne yani namaz kılan Erdoğan varken dinsiz CHP’nin adayı solcu İnce’ye mi oy vereceğiz” türü kronik mide bulandırıcı dinci söyleme karşı “namaz kılan bir hırsız yerine içki içen bir solcuya” oy vermeye ikna olup olmayacakları da önem kazanacak. İnce’nin HDP tabanı gibi Saadet tabanına da güven veren mesajlara yoğunlaşması gerekiyor.
Bu sefer farklı mı sorusuna gelince… Evet bu sefer farklı. Bunun muhalefetten ve iktidardan kaynaklanan iki sebebi var. Birincisi muhalefet çok çeşitli ve toplumun hemen hemen bütün kesimlerine hitap eden bir yelpazede. CHP, laik ve Kemalistlere; Saadet, İslami hassasiyeti olanlara, İYİ parti milliyetçi ve sağcılara, HDP de Kürtlere hitap ediyor. Her bir damarı temsil eden bir partinin olması doğal bir hareketlilik getiriyor. Cumhur ittifakının diğer partisi MHP’nin durağan ve atıl görüntüsü ile birlikte mücadele AKP ile 4 parti arasında geçiyor.
İktidardan kaynaklanan farkın sebebi de bizzat hükümet tarafından getirilen sistemle ilgili. Eski sistem olsaydı bugün birinci parti olarak çıkması neredeyse kesin olarak görülen AKP mecliste birinci parti olacaktı. Merak konusu olan tek başına iktidar olup olamayacağı olacaktı. Olmadığı takdirde, MHP’nin zaten AKP’ye yazıldığını düşündüğümüzde MHP’nin barajı geçtiği takdirde koalisyon kuracakları tahmin edilecekti. Eski sistem olsa MHP parti olarak kendi propaganda çalışmasını yürüteceğinden hareketle az farkla da olsa barajı geçeceği tahmin edilecekti. 7 Haziran’da Akp 258 MHP de 80 vekil kazanmıştı. Eski sistemle aynı sonuç oluşmuş olsaydı 338 vekil ile hükümet kurabilirlerdi. Şimdi ise ittifaklarla baraj sorunu olmadığı için barajı geçemeseler bile Saadet ve İYİ Parti parlamentoya etki edebilecek bir pozisyonda. Yeni sistemin simülasyonunda Cumhur ittifakı muhalefetin tek tek seçime girdiği duruma göre 8 milletvekili daha fazla çıkarıyor. Ancak muhalefetin de ittifak yaptığını düşündüğümüzde işler değişiyor.
Seçim sistemine neden güvenilmemesi gerektiğini Erdoğan dün grupta itiraf etti. Sosyal medyada T A M A M kampanyasına dönüşen Erdoğan’ın grup konuşmasında dikkat çeken bir ayrıntı var. Erdoğan diyor ki: “Bir gün milletimiz tamam derse, işte o zaman biz kenara çekiliriz.” Erdoğan ‘bir gün’ diyor. Yakın bir zaman diliminden ya da bir ay sonraki seçimleri falan kastetmiyor. Sanki seçimi kaybedince gitmesi gerekmiyormuş gibi. Sanki bir lütufta bulunuyor gibi. Sandıkları ayarlayıp, milyonlarca boş pusulayı teşkilata dağıtıp, YSK’yı ele geçirdikten sonra “Seçimle geldim seçimle giderim” demek kolay.
Erdoğan, şunu başarıyla yaptı: İşadamından belediye garsonuna, okul müdüründen savcıya, gazetecisinden esnafına önemli sayıda kişinin kaderini kendisi ile özdeşleştirdi. “Ben gidersem işsizsin, ben gidersem hapistesin, ben gidersem iflassın, ben gidersem kovuldun”. Geriye kalan yığınları da da yevmiye, rüşvet, ve hamaset vererek besliyor. Buna teşne milyonlar var. Yandaşlarını yeri geldiği zaman sokağa inip asıp kesmeleri için de epeydir motive ediyor. Dünyada bir genel başkanın partililerine “ölmeye hazır mısınız? diye sorduğu medeni bir ülke yok.
Hakketmedikleri kazanımların sahiplerinin ve milislerinin seçim akşamı ülkeyi karıştırmayacaklarının garantisi de yok. Muhalefet partilerinin ve ülkenin her şeye hazırlıklı olması gerekiyor ve elbette mutlaka sandıklara sahip çıkmaları, verilen oylarla sisteme girilenleri takip etmeleri.
[Levent Kenez] 9.5.2018 [TR724]
Yahu bu artık gerilerde kaldı, atı alan Üsküdar’ı geçti. Evet öyle oldu. Ama atın sahibi aynı yöntemlerle bir kere daha bu kez Üsküdar’dan değil bütün ülkenin üzerinden geçmeyi planlıyor. Bunu tahmin etmeyen olmadığı gibi, her türlü yolu deneyeceklerinden de kimsenin şüphesi yok. Kendilerinin bile.
Muhalefet ne kadar rüzgar yaparsa yapsın, sonuçların Erdoğan lehine çıkacağı, bir şekilde her şeyin ayarlandığına dair bir inanç var. Peki bu endişeye yönelik bir şeyler yapıldığına dair bir çaba var mı? Gönüllü kuruluşların etkisi bir yere kadar. Çoğunlukla şehirlerde ve eğitim seviyesi yüksek yerlerde örgütlü. Kaldı ki yeni yasa ile idari amirler ve kolluk kuvvetleri büyük yetkilerle donatıldı. Esas iş partilere düşüyor. Şu an ki tablo sandığa gelene kadar yapılacak hilelerle ilgili pek bir şey yapılamayacağını gösteriyor. O vakit en azından sandığa atılan oyların sayılması ve sisteme yüklenmesinde uyanık olmak gerekiyor. Hile ile kapatılamayacak bir fark ki hava bunu gösteriyor, sahada kazanıp tekrar masada kaybedecek mi muhalefet? Ve en önemlisi seçim akşamı muhalefetin tavrı ne olacak? Referandumdaki gibi usulsüzlüklerin ayyuka çıkması gibi bir durum yaşanırsa verilen oyların hakkını savunmak için ne yapacaklar bilmek hakkımız.
Muhalefetin 5 tane adayı var. Erdoğan ile birlikte 6 adayın yarıştığı Cumhurbaşkanlığı seçiminde, yazılımın iki adaylı yarışmaya göre daha zor maniple edildiğini söylüyor uzmanlar. O zaman ikinci turun çok daha önemli olduğu ve referandumdaki gibi bir sonuç için her türlü sahtekarlığın yapılacağını unutmamak lazım. Cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci tura bırakmış olmanın zafer sarhoşluğu ile muhalefet gafil avlanabilir. Neticede eğer gerçekleşirse ikinci tura tek bir partinin adayı kalacağı için diğer partililerin aynı motivasyonda olup olmayacağını bilemiyoruz. Özellikle Güneydoğu’da HDP’lilere ikinci tura kalındığı zaman çok iş düşüyor. Ve yine İnce kaldığı takdirde Saadet tabanının “ne yani namaz kılan Erdoğan varken dinsiz CHP’nin adayı solcu İnce’ye mi oy vereceğiz” türü kronik mide bulandırıcı dinci söyleme karşı “namaz kılan bir hırsız yerine içki içen bir solcuya” oy vermeye ikna olup olmayacakları da önem kazanacak. İnce’nin HDP tabanı gibi Saadet tabanına da güven veren mesajlara yoğunlaşması gerekiyor.
Bu sefer farklı mı sorusuna gelince… Evet bu sefer farklı. Bunun muhalefetten ve iktidardan kaynaklanan iki sebebi var. Birincisi muhalefet çok çeşitli ve toplumun hemen hemen bütün kesimlerine hitap eden bir yelpazede. CHP, laik ve Kemalistlere; Saadet, İslami hassasiyeti olanlara, İYİ parti milliyetçi ve sağcılara, HDP de Kürtlere hitap ediyor. Her bir damarı temsil eden bir partinin olması doğal bir hareketlilik getiriyor. Cumhur ittifakının diğer partisi MHP’nin durağan ve atıl görüntüsü ile birlikte mücadele AKP ile 4 parti arasında geçiyor.
İktidardan kaynaklanan farkın sebebi de bizzat hükümet tarafından getirilen sistemle ilgili. Eski sistem olsaydı bugün birinci parti olarak çıkması neredeyse kesin olarak görülen AKP mecliste birinci parti olacaktı. Merak konusu olan tek başına iktidar olup olamayacağı olacaktı. Olmadığı takdirde, MHP’nin zaten AKP’ye yazıldığını düşündüğümüzde MHP’nin barajı geçtiği takdirde koalisyon kuracakları tahmin edilecekti. Eski sistem olsa MHP parti olarak kendi propaganda çalışmasını yürüteceğinden hareketle az farkla da olsa barajı geçeceği tahmin edilecekti. 7 Haziran’da Akp 258 MHP de 80 vekil kazanmıştı. Eski sistemle aynı sonuç oluşmuş olsaydı 338 vekil ile hükümet kurabilirlerdi. Şimdi ise ittifaklarla baraj sorunu olmadığı için barajı geçemeseler bile Saadet ve İYİ Parti parlamentoya etki edebilecek bir pozisyonda. Yeni sistemin simülasyonunda Cumhur ittifakı muhalefetin tek tek seçime girdiği duruma göre 8 milletvekili daha fazla çıkarıyor. Ancak muhalefetin de ittifak yaptığını düşündüğümüzde işler değişiyor.
Seçim sistemine neden güvenilmemesi gerektiğini Erdoğan dün grupta itiraf etti. Sosyal medyada T A M A M kampanyasına dönüşen Erdoğan’ın grup konuşmasında dikkat çeken bir ayrıntı var. Erdoğan diyor ki: “Bir gün milletimiz tamam derse, işte o zaman biz kenara çekiliriz.” Erdoğan ‘bir gün’ diyor. Yakın bir zaman diliminden ya da bir ay sonraki seçimleri falan kastetmiyor. Sanki seçimi kaybedince gitmesi gerekmiyormuş gibi. Sanki bir lütufta bulunuyor gibi. Sandıkları ayarlayıp, milyonlarca boş pusulayı teşkilata dağıtıp, YSK’yı ele geçirdikten sonra “Seçimle geldim seçimle giderim” demek kolay.
Erdoğan, şunu başarıyla yaptı: İşadamından belediye garsonuna, okul müdüründen savcıya, gazetecisinden esnafına önemli sayıda kişinin kaderini kendisi ile özdeşleştirdi. “Ben gidersem işsizsin, ben gidersem hapistesin, ben gidersem iflassın, ben gidersem kovuldun”. Geriye kalan yığınları da da yevmiye, rüşvet, ve hamaset vererek besliyor. Buna teşne milyonlar var. Yandaşlarını yeri geldiği zaman sokağa inip asıp kesmeleri için de epeydir motive ediyor. Dünyada bir genel başkanın partililerine “ölmeye hazır mısınız? diye sorduğu medeni bir ülke yok.
Hakketmedikleri kazanımların sahiplerinin ve milislerinin seçim akşamı ülkeyi karıştırmayacaklarının garantisi de yok. Muhalefet partilerinin ve ülkenin her şeye hazırlıklı olması gerekiyor ve elbette mutlaka sandıklara sahip çıkmaları, verilen oylarla sisteme girilenleri takip etmeleri.
[Levent Kenez] 9.5.2018 [TR724]
Bir Türkiye klasiği: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde asker gölgesi [Dr. Serdar Efeoğlu]
Türk tarihi boyunca ordunun devlet yönetiminde aktif rol oynadığı bir gerçektir. Yeniçeri ve Sipahiler de Osmanlı padişahlarının tahta çıkışında veya indirilmesinde hep ön plana çıkarak hükümdarların belirlenmesinde etkili oldular.
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra ordu, bu kez “mektepli subaylar” eliyle yönetimdeki etkisini devam ettirdi. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanında da İttihat ve Terakki içindeki “genç subaylar” önemli bir rol üstlendiler.
Cumhuriyetin kurucuları ise “askerler” arasından çıktığı gibi Cumhuriyet devrinde de ordu, her zaman etkili oldu.
ORDUNUN İLK MÜDAHALESİ
Türkiye’de ilk cumhurbaşkanlığı seçimi, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilanıyla yapıldı. Ancak bu süreç Kazım Karabekir, Rauf Bey (Orbay) gibi kişilerin İstanbul’da oldukları bir zamanda gerçekleştiğinden muhalif grubun tepkisine yol açtı.
Cumhuriyetin ilanından önce “İlk Meclis” feshedilmiş ve seçimler sonucunda İkinci Mecliste muhaliflerin tasfiyesiyle büyük çoğunluğu M. Kemal taraftarları oluşturmuştu. Buna rağmen M. Kemal’in “Cumhurbaşkanı” seçildiği oturuma 287 milletvekilinden sadece 158’i katıldı.
Atatürk devrinde “partili Cumhurbaşkanlığı” sistemi uygulandı ve Atatürk 1927, 1931 ve 1935’de karşısında bir aday olmadan Cumhurbaşkanı seçildi. Ancak bu seçimlerde de milletvekillerinin tamamının Mecliste olmadığı görülmektedir.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk kriz, 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölümüyle yaşandı. Bu seçimde “ordu” ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak kilit bir rol oynadı.
Seçimde aday olarak 1937’de Atatürk tarafından Başbakanlıktan uzaklaştırılan İsmet Paşa’nın ismi öne çıktı. Fevzi Paşa ve ordu komutanları, seçim günü TBMM’ye gelerek İnönü’nün seçilmesini sağladılar. Böylece Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ordu ilk defa etkili oldu.
İkinci Cumhurbaşkanı “Milli Şef” İnönü, CHP’nin genel başkanı olarak iki defa daha Cumhurbaşkanı seçilerek “partili cumhurbaşkanlığı” modelini devam ettirdi.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde çok partili hayata geçilmesiyle rekabet yaşansa da 1946’da Demokrat Parti’nin adayı “asker Fevzi Çakmak”, “siyasetçi İnönü” karşısında yenilgiye uğradı.
ALİ FUAT BAŞGİL OLAYI
1950 seçimleriyle Cumhurbaşkanlığı, Mecliste üç dönem büyük bir çoğunluğu elinde tutacak olan Demokrat Parti’ye geçti. DP’nin genel başkanı Celal Bayar, 1950-1960 arasında cumhurbaşkanlığı yaptı. Ancak Atatürk ve İnönü’nün aksine parti genel başkanlığından ayrılmayı tercih etti.
Cumhuriyet dönemi boyunca Cumhurbaşkanlığı makamı önemli bir sembol olarak görüldü. Cumhurbaşkanlığı yapan Atatürk, İnönü ve Bayar’ın Milli Mücadele’de rol alan kişiler olmaları, ayrıca İnönü ve Bayar’ın “Atatürk’ün Başbakanı” olarak görev yapmaları dikkat çekmektedir.
Diğer yandan ilk iki cumhurbaşkanının “asker” kökenli olması ve ilk sivil cumhurbaşkanının yirmi yedi yıl sonra seçilebilmesi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “asker” etkisini açıkça göstermektedir.
DP iktidarının 27 Mayıs 1960’da askeri darbe ile devrilmesinden sonra yeni dönem “Cumhurbaşkanlığı krizi” ile başladı. 1961’de yapılan seçimlerde hiçbir parti üstünlük kuramasa da DP’nin varisi “Adalet Partisi”, az bir destekle Cumhurbaşkanını seçebilecek sayıya ulaşmıştı.
Darbeci subaylar ise bu makamı askerlere ve dönemin asker “Devlet Başkanı” Cemal Gürsel’e layık görüyorlardı. Buna karşılık sağ kesimin adayı, Hukuk Profesörü Ali Fuat Başgil’di ve özellikle milliyetçi kesimde Başgil ismi etrafında bir konsensüs oluşmuştu.
Başgil’in aday olma ihtimaline karşı askerler devreye girdiler. MBK üyelerinden Sıtkı Ulay ve Fahri Özdilek, Başgil’i “ölümle” tehdit ederek “belki Etlik’te mezarının bile hazır olduğunu” söylediler. Tehditler üzerine Başgil, adaylıktan vazgeçerek İsviçre’ye gitmek zorunda kaldı. Bu olayla Cumhurbaşkanlığı seçimlerine “asker gölgesi” düşmüş, siyasiler ve kamuoyu bundan sonraki her seçimde askerin yaklaşımını merak etmeye başlamıştır.
Yapılan seçimler sonunda Gürsel, dördüncü cumhurbaşkanı seçildi ve Türkiye’de “asker cumhurbaşkanı” modeli devreye girdi. Artık askeri lisenin birinci sınıfına başlayan bir öğrencinin en büyük ideali “Cumhurbaşkanı olmaktı”.
DEMİREL’İN ASKERLERE OYUNU
Gürsel, sağlık nedenlerinden dolayı cumhurbaşkanlığı görevini devam ettiremeyince 1966’da bu göreve “Genelkurmay Başkanı” Cevdet Sunay seçildi. Bu seçimde 1965 seçiminde büyük bir zafer elde eden AP’nin genel başkanı Demirel’in kendisi veya partisinden bir kişi yerine yine bir askeri tercih etmesi, ordu ile iyi geçinme stratejisinden kaynaklanıyordu.
1973 yılına gelindiğinde yine “Cumhurbaşkanlığı” krizi patlak verdi. Sunay’ın yerine “ordunun adayı” olan Faruk Gürler’in seçilmesi kesin gibi gözüküyordu. Gürler on beş günlük Genelkurmay Başkanlığı görevinden sonra “Senatör” seçilerek Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engel de aşıldı. Artık kilit isim AP ve onun genel başkanı Demirel’di.
Demirel bu seçimde siyasi zekâsının bütün hünerlerini ortaya koyarak 12 Mart’la kendisini iktidardan uzaklaştıran askerlerden intikam aldı. Gürsel’in seçilmesi için yeni Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, kuvvet komutanları ve diğer üst rütbeli subaylar, Meclis locasına gelerek baskı yaptılarsa da başarılı olamadılar. Böylece askerler, siyasiler karşısında bir kez daha mağlup oldu.
Demirel ise CHP ile anlaşarak Büyükelçi ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Fahri Korutürk’ü cumhurbaşkanı seçtirdi. Böylece “asker cumhurbaşkanı geleneği” devam etse de en azından askerin dayattığı isim yerine başka bir asker cumhurbaşkanı oldu.
367 KRİZİ
Korutürk’ün yedi yıllık görev süresinin bitimiyle Türkiye yine Cumhurbaşkanlığı krizi yaşadı. AP ile CHP anlaşamayınca yapılan oylamalardan bir sonuç çıkmadı. Nitekim 12 Eylül darbesinin en önemli gerekçelerinden birisi bu durum oldu.
12 Eylül sonrasında darbenin lideri Kenan Evren, 1982 Anayasası’nın halk tarafından kabulüyle Cumhurbaşkanı seçilerek “asker cumhurbaşkanı” sisteminin son ismi oldu.
1989’da Evren’in görev süresinin bitmesiyle Turgut Özal kendi partisinin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildi ve bu makamın yeniden sivillere geçmesini sağladı. Onun vefatı sonrasında da Demirel, 1993-2000 arasında Cumhurbaşkanlığı yaptı.
Kendisini “Türk siyasetinin vazgeçilmezi” gören Demirel, görev süresinin sonunda 5+5 modeliyle ikinci defa seçilmeye çalışsa da parti liderlerinin anlaşmasına rağmen Meclisteki milletvekillerinin iradesi karşısında hedefine ulaşamadı. Bunun üzerine liderler, Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer isminde uzlaşarak Sezer’i cumhurbaşkanı seçtiler.
Aynı yıllarda 28 Şubat’la çok güçlenen darbeci askerler, “cumhurbaşkanlığı” rüyası görmeye başlayarak bu makamı geri alma hevesine kapıldılar. Özellikle dönemin flaş ismi Çevik Bir’in adı öne çıktı. Ancak Bir, “kurt politikacılar” karşısında hiçbir adım atamadı ve unutulup gitti.
2007’de Sezer’in görev süresinin bitimiyle cumhurbaşkanlığı seçimi; askerin sürece müdahalesi ve anayasa hukukçularının yorumlarıyla yeniden bir krize neden oldu. Askerler, 27 Nisan e-muhtırası ile “Sözde değil, özde Atatürkçü” bir cumhurbaşkanı isteyerek, hukukçular da “seçimin yapılabilmesi için 367 şartı” yorumu yaparak ülkeye gergin günler yaşattılar.
“367 Krizi”; hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları, hak ve özgürlüklerden yana olan sivil toplumun ve kamuoyunun tepkisiyle askeri vesayete büyük bir darbe vurularak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle aşıldı.
Aynı yıl yapılan anayasa değişikliyle Cumhurbaşkanlığı seçimi için halkoylaması uygulaması getirildi. 2014’de de Erdoğan, halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı oldu.
ASKER YENİDEN SAHNEDE
Türkiye yine bir cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine girdi. 16 Nisan Referandumuyla kabul edilen “partili cumhurbaşkanlığı” modeli, bu seçimleri daha da önemli hale getirdi.
Erdoğan’a rakip olabilecek adayların belirlenme aşaması ise ilginç bir gelişmeye sahne oldu. Her yönden siyasete bulaşmış Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın eski Cumhurbaşkanı Gül’ün adaylığına doğrudan müdahale etmesiyle Türk siyasetinde on yıllardır yaşanan “asker gölgesi” bir kez daha ortaya çıktı.
Akar’ın Gül’ü neyle tehdit ettiğini bilmiyoruz. Ancak OHAL ortamında yapılacak bir seçimin demokrasi ile bağdaşmayacağı ortada iken ordunun bir numaralı isminin müdahalesiyle, 2018 seçimleri şimdiden tartışmalı hale geldi.
Akar’ın bu aşamada Erdoğan’ın önünü açmak için girişimde bulunması, belki de kendisine teklif edilen “Cumhurbaşkanı yardımcılığı” ile ilgili olabilir. Ancak geçmişteki örnekler, siyasetçilerin “büyük oyuncu” olduklarını ve askerleri rahatlıkla tasfiye ettiklerini göstermektedir.
Garip olansa askeri vesayete tepki göstererek güçlenen AKP’nin “milli irade” yerine vesayet yöntemleriyle rakiplerini saf dışı etmeyi tercih etmesidir. Bu durum artık vesayetin kendisini AKP üzerinden ifade ettiğini göstermesi yönüyle ilginç bir tablo ortaya koymaktadır.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 9.5.2018 [TR724]
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra ordu, bu kez “mektepli subaylar” eliyle yönetimdeki etkisini devam ettirdi. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanında da İttihat ve Terakki içindeki “genç subaylar” önemli bir rol üstlendiler.
Cumhuriyetin kurucuları ise “askerler” arasından çıktığı gibi Cumhuriyet devrinde de ordu, her zaman etkili oldu.
ORDUNUN İLK MÜDAHALESİ
Türkiye’de ilk cumhurbaşkanlığı seçimi, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilanıyla yapıldı. Ancak bu süreç Kazım Karabekir, Rauf Bey (Orbay) gibi kişilerin İstanbul’da oldukları bir zamanda gerçekleştiğinden muhalif grubun tepkisine yol açtı.
Cumhuriyetin ilanından önce “İlk Meclis” feshedilmiş ve seçimler sonucunda İkinci Mecliste muhaliflerin tasfiyesiyle büyük çoğunluğu M. Kemal taraftarları oluşturmuştu. Buna rağmen M. Kemal’in “Cumhurbaşkanı” seçildiği oturuma 287 milletvekilinden sadece 158’i katıldı.
Atatürk devrinde “partili Cumhurbaşkanlığı” sistemi uygulandı ve Atatürk 1927, 1931 ve 1935’de karşısında bir aday olmadan Cumhurbaşkanı seçildi. Ancak bu seçimlerde de milletvekillerinin tamamının Mecliste olmadığı görülmektedir.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk kriz, 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölümüyle yaşandı. Bu seçimde “ordu” ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak kilit bir rol oynadı.
Seçimde aday olarak 1937’de Atatürk tarafından Başbakanlıktan uzaklaştırılan İsmet Paşa’nın ismi öne çıktı. Fevzi Paşa ve ordu komutanları, seçim günü TBMM’ye gelerek İnönü’nün seçilmesini sağladılar. Böylece Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ordu ilk defa etkili oldu.
İkinci Cumhurbaşkanı “Milli Şef” İnönü, CHP’nin genel başkanı olarak iki defa daha Cumhurbaşkanı seçilerek “partili cumhurbaşkanlığı” modelini devam ettirdi.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde çok partili hayata geçilmesiyle rekabet yaşansa da 1946’da Demokrat Parti’nin adayı “asker Fevzi Çakmak”, “siyasetçi İnönü” karşısında yenilgiye uğradı.
ALİ FUAT BAŞGİL OLAYI
1950 seçimleriyle Cumhurbaşkanlığı, Mecliste üç dönem büyük bir çoğunluğu elinde tutacak olan Demokrat Parti’ye geçti. DP’nin genel başkanı Celal Bayar, 1950-1960 arasında cumhurbaşkanlığı yaptı. Ancak Atatürk ve İnönü’nün aksine parti genel başkanlığından ayrılmayı tercih etti.
Cumhuriyet dönemi boyunca Cumhurbaşkanlığı makamı önemli bir sembol olarak görüldü. Cumhurbaşkanlığı yapan Atatürk, İnönü ve Bayar’ın Milli Mücadele’de rol alan kişiler olmaları, ayrıca İnönü ve Bayar’ın “Atatürk’ün Başbakanı” olarak görev yapmaları dikkat çekmektedir.
Diğer yandan ilk iki cumhurbaşkanının “asker” kökenli olması ve ilk sivil cumhurbaşkanının yirmi yedi yıl sonra seçilebilmesi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “asker” etkisini açıkça göstermektedir.
DP iktidarının 27 Mayıs 1960’da askeri darbe ile devrilmesinden sonra yeni dönem “Cumhurbaşkanlığı krizi” ile başladı. 1961’de yapılan seçimlerde hiçbir parti üstünlük kuramasa da DP’nin varisi “Adalet Partisi”, az bir destekle Cumhurbaşkanını seçebilecek sayıya ulaşmıştı.
Darbeci subaylar ise bu makamı askerlere ve dönemin asker “Devlet Başkanı” Cemal Gürsel’e layık görüyorlardı. Buna karşılık sağ kesimin adayı, Hukuk Profesörü Ali Fuat Başgil’di ve özellikle milliyetçi kesimde Başgil ismi etrafında bir konsensüs oluşmuştu.
Başgil’in aday olma ihtimaline karşı askerler devreye girdiler. MBK üyelerinden Sıtkı Ulay ve Fahri Özdilek, Başgil’i “ölümle” tehdit ederek “belki Etlik’te mezarının bile hazır olduğunu” söylediler. Tehditler üzerine Başgil, adaylıktan vazgeçerek İsviçre’ye gitmek zorunda kaldı. Bu olayla Cumhurbaşkanlığı seçimlerine “asker gölgesi” düşmüş, siyasiler ve kamuoyu bundan sonraki her seçimde askerin yaklaşımını merak etmeye başlamıştır.
Yapılan seçimler sonunda Gürsel, dördüncü cumhurbaşkanı seçildi ve Türkiye’de “asker cumhurbaşkanı” modeli devreye girdi. Artık askeri lisenin birinci sınıfına başlayan bir öğrencinin en büyük ideali “Cumhurbaşkanı olmaktı”.
DEMİREL’İN ASKERLERE OYUNU
Gürsel, sağlık nedenlerinden dolayı cumhurbaşkanlığı görevini devam ettiremeyince 1966’da bu göreve “Genelkurmay Başkanı” Cevdet Sunay seçildi. Bu seçimde 1965 seçiminde büyük bir zafer elde eden AP’nin genel başkanı Demirel’in kendisi veya partisinden bir kişi yerine yine bir askeri tercih etmesi, ordu ile iyi geçinme stratejisinden kaynaklanıyordu.
1973 yılına gelindiğinde yine “Cumhurbaşkanlığı” krizi patlak verdi. Sunay’ın yerine “ordunun adayı” olan Faruk Gürler’in seçilmesi kesin gibi gözüküyordu. Gürler on beş günlük Genelkurmay Başkanlığı görevinden sonra “Senatör” seçilerek Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engel de aşıldı. Artık kilit isim AP ve onun genel başkanı Demirel’di.
Demirel bu seçimde siyasi zekâsının bütün hünerlerini ortaya koyarak 12 Mart’la kendisini iktidardan uzaklaştıran askerlerden intikam aldı. Gürsel’in seçilmesi için yeni Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, kuvvet komutanları ve diğer üst rütbeli subaylar, Meclis locasına gelerek baskı yaptılarsa da başarılı olamadılar. Böylece askerler, siyasiler karşısında bir kez daha mağlup oldu.
Demirel ise CHP ile anlaşarak Büyükelçi ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Fahri Korutürk’ü cumhurbaşkanı seçtirdi. Böylece “asker cumhurbaşkanı geleneği” devam etse de en azından askerin dayattığı isim yerine başka bir asker cumhurbaşkanı oldu.
367 KRİZİ
Korutürk’ün yedi yıllık görev süresinin bitimiyle Türkiye yine Cumhurbaşkanlığı krizi yaşadı. AP ile CHP anlaşamayınca yapılan oylamalardan bir sonuç çıkmadı. Nitekim 12 Eylül darbesinin en önemli gerekçelerinden birisi bu durum oldu.
12 Eylül sonrasında darbenin lideri Kenan Evren, 1982 Anayasası’nın halk tarafından kabulüyle Cumhurbaşkanı seçilerek “asker cumhurbaşkanı” sisteminin son ismi oldu.
1989’da Evren’in görev süresinin bitmesiyle Turgut Özal kendi partisinin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildi ve bu makamın yeniden sivillere geçmesini sağladı. Onun vefatı sonrasında da Demirel, 1993-2000 arasında Cumhurbaşkanlığı yaptı.
Kendisini “Türk siyasetinin vazgeçilmezi” gören Demirel, görev süresinin sonunda 5+5 modeliyle ikinci defa seçilmeye çalışsa da parti liderlerinin anlaşmasına rağmen Meclisteki milletvekillerinin iradesi karşısında hedefine ulaşamadı. Bunun üzerine liderler, Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer isminde uzlaşarak Sezer’i cumhurbaşkanı seçtiler.
Aynı yıllarda 28 Şubat’la çok güçlenen darbeci askerler, “cumhurbaşkanlığı” rüyası görmeye başlayarak bu makamı geri alma hevesine kapıldılar. Özellikle dönemin flaş ismi Çevik Bir’in adı öne çıktı. Ancak Bir, “kurt politikacılar” karşısında hiçbir adım atamadı ve unutulup gitti.
2007’de Sezer’in görev süresinin bitimiyle cumhurbaşkanlığı seçimi; askerin sürece müdahalesi ve anayasa hukukçularının yorumlarıyla yeniden bir krize neden oldu. Askerler, 27 Nisan e-muhtırası ile “Sözde değil, özde Atatürkçü” bir cumhurbaşkanı isteyerek, hukukçular da “seçimin yapılabilmesi için 367 şartı” yorumu yaparak ülkeye gergin günler yaşattılar.
“367 Krizi”; hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları, hak ve özgürlüklerden yana olan sivil toplumun ve kamuoyunun tepkisiyle askeri vesayete büyük bir darbe vurularak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle aşıldı.
Aynı yıl yapılan anayasa değişikliyle Cumhurbaşkanlığı seçimi için halkoylaması uygulaması getirildi. 2014’de de Erdoğan, halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı oldu.
ASKER YENİDEN SAHNEDE
Türkiye yine bir cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine girdi. 16 Nisan Referandumuyla kabul edilen “partili cumhurbaşkanlığı” modeli, bu seçimleri daha da önemli hale getirdi.
Erdoğan’a rakip olabilecek adayların belirlenme aşaması ise ilginç bir gelişmeye sahne oldu. Her yönden siyasete bulaşmış Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın eski Cumhurbaşkanı Gül’ün adaylığına doğrudan müdahale etmesiyle Türk siyasetinde on yıllardır yaşanan “asker gölgesi” bir kez daha ortaya çıktı.
Akar’ın Gül’ü neyle tehdit ettiğini bilmiyoruz. Ancak OHAL ortamında yapılacak bir seçimin demokrasi ile bağdaşmayacağı ortada iken ordunun bir numaralı isminin müdahalesiyle, 2018 seçimleri şimdiden tartışmalı hale geldi.
Akar’ın bu aşamada Erdoğan’ın önünü açmak için girişimde bulunması, belki de kendisine teklif edilen “Cumhurbaşkanı yardımcılığı” ile ilgili olabilir. Ancak geçmişteki örnekler, siyasetçilerin “büyük oyuncu” olduklarını ve askerleri rahatlıkla tasfiye ettiklerini göstermektedir.
Garip olansa askeri vesayete tepki göstererek güçlenen AKP’nin “milli irade” yerine vesayet yöntemleriyle rakiplerini saf dışı etmeyi tercih etmesidir. Bu durum artık vesayetin kendisini AKP üzerinden ifade ettiğini göstermesi yönüyle ilginç bir tablo ortaya koymaktadır.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 9.5.2018 [TR724]
Aziz kim, zelil kim? [Süleyman Sargın]
Benî Mustalık seferinden dönerken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Müreysi kuyusunun başında konakladı. İnsanlar gruplar halinde suyun başına doğru koştular. O sırada Muhacirlerden genç bir delikanlı ile yine Ensar’dan bir genç kendi aralarında tartışmaya başladılar. Tartışma kavgaya dönüşünce Ensar’dan olan genç “Ey Ensar topluluğu!” diye seslendi. Muhacir genç de “Ey Muhacirler!” diye bağırdı. Münafıkların reisi olarak bilinen Abdullah b. Ubey b. Selûl de sefere katılmıştı. Olan biteni duyunca öfkelendi. O sırada etrafında akrabalarından bir grup vardı. Abdullah b. Ubey öfkeli ve nefret saçan bir ses tonuyla Muhacirler aleyhine konuşmaya başladı: “ Gerçekten böyle yaptılar mı? Bize karşı soylarıyla övünmeye başladılar mı? Muhacirler şimdi üzerimize çocuklarını sürüp bize düşmanlık mı yapıyorlar? Vallahi bu Mekke sürgünlerinin hali bana dedelerimizin şu sözünü hatırlatıyor: ‘Besle köpeği yesin seni!’. Ahdim olsun ki Medine’ye döndüğümüzde aziz olanlar zelil olanları oradan çıkaracaktır.” Sonra yanında bulunan akrabalarına döndü ve konuşmaya devam etti: “Bu durumu siz kendi ellerinizle hazırladınız. Yurdunuzu onlara açtınız, mallarınızı onlarla bölüştünüz. Fakat eğer siz onlara şimdi müdahale etmezseniz günün birinde bunlar sizi evlerinizden atacaklardır.” Maksadı bu küçük tartışmayı büyük bir fitne ateşine dönüştürecek ilk kıvılcımı yakmaktı.
O sırada onların yanında bulunan Zeyd b. Erkam duydukları karşısında ürperdi. Hemen Allah Resûlü’ne koştu ve İbn Selûl’ün konuştuklarını birer birer anlattı. O sırada orada bulunan Hazreti Ömer “İzin ver hakkından gelelim!” dedi. Efendimiz ise “İnsanların ‘Muhammed ashabını öldürtüyor’ demelerini istemem!” diyerek bu talebe olumsuz cevap verdi. Ardından da hemen yola çıkılması emrini verdi. Normalde Peygamber Efendimiz’in hiç yolculuk yapmadığı bir saatti bu ve üstelik daha yeni konaklamışlardı. Herkes tekrar yola çıktı. Münafıklar reisi sözlerinin Efendimiz’e iletildiğini duyunca hemen Allah Resûlü’nün yanına koştu. Böyle bir söz söylemediğine dair defalarca yemin etti. Ona göre Zeyd b. Erkam fitne çıkarmak için Efendimiz’e yalanlar uydurmuştu, kendisi ise masumdu! Ensardan bazı kimseler bile :”Yâ Resûlallah belki de çocuk yanlış anlamış, adamın dediklerini tam kavrayamamıştır” diyerek İbni Selûl’ü korumaya ve onu savunmaya çalıştılar.
İbn Selûl sıradan biri değildi
İbni Selûl sıradan, alelâde biri değildi; Medine toplumu içinde saygın bir yere sahipti. Kılığı, kıyafeti, hitabeti, oturması, kalkmasıyla insanlar nezdinde bir itibar edinmişti. Uzun boylu, zengin ve etkileyiciydi. Yıllar boyu birbiriyle savaşan Evs ve Hazreç kabileleri Efendimiz gelmeden az önce İbni Selûl’ü Medine’ye kral yapmak için uzlaşmışlardı. Allah Resûlü eşsiz fetanetiyle ondan gelecek zararları etkisiz hale getirecek bir strateji geliştirdi.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yola koyulunca Üseyd b. Hudayr’la karşılaştı. Üseyd, Efendimiz’e neden bu saatte ve böyle acele yola çıktıklarını sordu. Efendimiz Üseyd’e “Yoksa sen arkadaşınızın ne dediğini duymadın mı?” diye cevap verdi. Üseyd’in olanlardan haberi yoktu. Allah Resûlü durumu ona anlatınca Üseyd “Yâ Resûlallah Allah’a and olsun ki eğer sen dilersen onu Medine’den çıkarırsın. Aziz olan sensiz, o ise zelilin önde gidenidir!” dedi ve şunları ekledi: “Yâ Resûlallah, ona yumuşak davran. Çünkü Allah Seni bize gönderdiği zaman kavmi ona krallık tacı giydirmek üzere kıymetli taşlar düzüyorlardı. Bu yüzden o, Senin onun elindeki mülkü aldığını düşünüyor!”
Efendimiz orduyu ertesi gün sabaha kadar yürüttü. Dinlenmek için durduklarında hiç kimsenin tek kelam edecek takati kalmamış herkes bulunduğu yere yığılıp uyuyakalmıştı. Nebiler Serveri bu şekilde insanların daha fazla konuşup fitneyi büyütmelerinin önüne geçmişti.
Münafikûn Sûresi bu hadise üzerine nazil olmuştur. Münafıkları tarif eden “Fiziki görünüşleri caziptir, konuştukları zaman kendilerini dinletirler…” ifadeleri İbn Selûl’e tam uyuyordu. Ayrıca İbni Selûl’ün sarfettiği “Medine’ye döndüğümüzde azizler zelilleri oradan çıkaracak” ifadelerine de Kur’an aynen yer vermişti. İbn Selûl’ün münafıklığı bu sure ile adeta tescillendi. Münafikûn Sûresi indiği zaman Efendimiz kendisine İbn Selûl’ün konuştuklarını ulaştıran genç sahabi Zeyd b. Erkam’ın kulağını tuttu ve tebessümle: “İşte bu delikanlı, kulağı ile Allah’a karşı sorumluluğunu yerine getirmiştir” buyurdu. Zira Zeyd b. Erkam çok zamanında ve yerinde bir hamleyle Nebiler Sultanı’na koşup olan biteni anlatmış ve büyük bir fitnenin önüne geçilmesine vesile olmuştu.
İbni Selûl’ün oğlu Abdullah’ın yiğitçe duruşu
İbni Selûl’ün yiğit oğlu Abdullah da babası ile ilgili meseleyi duymuştu. Hemen Allah Resûlü’nün yanına geldi ve “Yâ Resûlallah, duyduğuma göre konuştuğu şeylerden dolayı babam İbn Selûl’ü öldürtmek istiyormuşsun. Bütün halk şahittir ki Medine’de babasına benim kadar hürmetkâr bir evlat yoktur. Ama sen eğer babamı öldürteceksen emret, onun kafasını koparıp sana kendim getireyim. Şayet onu öldürme işini başkasına verirsen babamın katili olan bir Mü’mine istemeden de olsa düşmanlık besleyebilir hatta nefsime yenik düşüp onu öldürebilirim. Bir kâfire karşı bir Mü’mini öldürüp cehenneme girmekten endişe ederim!” dedi. Efendimiz’in gözleri doldu ve şefkat dolu bir ifadeyle: “Aksine biz ona iyi davranacak ve bizimle beraber olduğu sürece hep iyi arkadaşlık edeceğiz!” buyurdu.
Efendimiz’in bu merhametli tavrı Medine halkı üzerinde çok etkili oldu. Bundan sonra İbni Selûl ne zaman bir aykırılık yapacak olsa ona en büyük tepkiyi en yakınları verdi. Hazreti Ömer, Efendimiz’in bu engin firaseti karşısında “Eğer benim dediğimi yapıp onu öldürseydik, İbn Selûl halkının arasında bir kahraman olarak yâd edilecekti. Şimdi ise onun yanlışlarına en büyük tepkiyi kendi halkı veriyor. Efendimiz’in tercihinin ne kadar isabetli ve bereketli olduğunu bir kere daha anladım!” diyecektir.
Ancak Efendimiz’in bu tavrı İbn Selûl’ün oğlu Abdullah’ın içini soğutmaya yetmedi. Allah Resûlü’ne yaptığı saygısızlığın hesabını babasından mutlaka sormalıydı. Ordudan daha hızlı bir şekilde Medine’ye ulaştı. Kılıcını kınından çıkarmış bir vaziyette şehrin kapısında beklemeye başladı. Babası yaklaşınca karşısına çıktı ve “Sen bu şehre giremezsin!” dedi. Babası, oğlundan ilk defa böyle bir davranış görüyordu. “Ne diyorsun sen oğlum!” dedi. Abdullah babasına “Biraz sonra bütün yeryüzünün en şereflisi (Efendimiz) gelecek. O’na senin gibi bir zelili Medine’ye alıp almayacağımı soracağım. İzin verirse Medine’ye girersin, vermezse seni burada öldüreceğim!” diye çıkıştı. Efendimiz gelince İbni Selûl oğlunu Allah Resûlü’ne şikâyet etti. Efendimiz de onun Medine’ye girmesine izin verdi.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıklara ve onların ürettiği fitnelere karşı stratejisi, Zeyd b. Erkam’ın Allah Resûlü’ne koşarak olan biteni eksiksiz anlatması ve İbni Selûl’ün oğlu sahabi Abdullah’ın duruşu bize çok şey anlatıyor…
[Süleyman Sargın] 9.5.2018 [TR724]
O sırada onların yanında bulunan Zeyd b. Erkam duydukları karşısında ürperdi. Hemen Allah Resûlü’ne koştu ve İbn Selûl’ün konuştuklarını birer birer anlattı. O sırada orada bulunan Hazreti Ömer “İzin ver hakkından gelelim!” dedi. Efendimiz ise “İnsanların ‘Muhammed ashabını öldürtüyor’ demelerini istemem!” diyerek bu talebe olumsuz cevap verdi. Ardından da hemen yola çıkılması emrini verdi. Normalde Peygamber Efendimiz’in hiç yolculuk yapmadığı bir saatti bu ve üstelik daha yeni konaklamışlardı. Herkes tekrar yola çıktı. Münafıklar reisi sözlerinin Efendimiz’e iletildiğini duyunca hemen Allah Resûlü’nün yanına koştu. Böyle bir söz söylemediğine dair defalarca yemin etti. Ona göre Zeyd b. Erkam fitne çıkarmak için Efendimiz’e yalanlar uydurmuştu, kendisi ise masumdu! Ensardan bazı kimseler bile :”Yâ Resûlallah belki de çocuk yanlış anlamış, adamın dediklerini tam kavrayamamıştır” diyerek İbni Selûl’ü korumaya ve onu savunmaya çalıştılar.
İbn Selûl sıradan biri değildi
İbni Selûl sıradan, alelâde biri değildi; Medine toplumu içinde saygın bir yere sahipti. Kılığı, kıyafeti, hitabeti, oturması, kalkmasıyla insanlar nezdinde bir itibar edinmişti. Uzun boylu, zengin ve etkileyiciydi. Yıllar boyu birbiriyle savaşan Evs ve Hazreç kabileleri Efendimiz gelmeden az önce İbni Selûl’ü Medine’ye kral yapmak için uzlaşmışlardı. Allah Resûlü eşsiz fetanetiyle ondan gelecek zararları etkisiz hale getirecek bir strateji geliştirdi.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yola koyulunca Üseyd b. Hudayr’la karşılaştı. Üseyd, Efendimiz’e neden bu saatte ve böyle acele yola çıktıklarını sordu. Efendimiz Üseyd’e “Yoksa sen arkadaşınızın ne dediğini duymadın mı?” diye cevap verdi. Üseyd’in olanlardan haberi yoktu. Allah Resûlü durumu ona anlatınca Üseyd “Yâ Resûlallah Allah’a and olsun ki eğer sen dilersen onu Medine’den çıkarırsın. Aziz olan sensiz, o ise zelilin önde gidenidir!” dedi ve şunları ekledi: “Yâ Resûlallah, ona yumuşak davran. Çünkü Allah Seni bize gönderdiği zaman kavmi ona krallık tacı giydirmek üzere kıymetli taşlar düzüyorlardı. Bu yüzden o, Senin onun elindeki mülkü aldığını düşünüyor!”
Efendimiz orduyu ertesi gün sabaha kadar yürüttü. Dinlenmek için durduklarında hiç kimsenin tek kelam edecek takati kalmamış herkes bulunduğu yere yığılıp uyuyakalmıştı. Nebiler Serveri bu şekilde insanların daha fazla konuşup fitneyi büyütmelerinin önüne geçmişti.
Münafikûn Sûresi bu hadise üzerine nazil olmuştur. Münafıkları tarif eden “Fiziki görünüşleri caziptir, konuştukları zaman kendilerini dinletirler…” ifadeleri İbn Selûl’e tam uyuyordu. Ayrıca İbni Selûl’ün sarfettiği “Medine’ye döndüğümüzde azizler zelilleri oradan çıkaracak” ifadelerine de Kur’an aynen yer vermişti. İbn Selûl’ün münafıklığı bu sure ile adeta tescillendi. Münafikûn Sûresi indiği zaman Efendimiz kendisine İbn Selûl’ün konuştuklarını ulaştıran genç sahabi Zeyd b. Erkam’ın kulağını tuttu ve tebessümle: “İşte bu delikanlı, kulağı ile Allah’a karşı sorumluluğunu yerine getirmiştir” buyurdu. Zira Zeyd b. Erkam çok zamanında ve yerinde bir hamleyle Nebiler Sultanı’na koşup olan biteni anlatmış ve büyük bir fitnenin önüne geçilmesine vesile olmuştu.
İbni Selûl’ün oğlu Abdullah’ın yiğitçe duruşu
İbni Selûl’ün yiğit oğlu Abdullah da babası ile ilgili meseleyi duymuştu. Hemen Allah Resûlü’nün yanına geldi ve “Yâ Resûlallah, duyduğuma göre konuştuğu şeylerden dolayı babam İbn Selûl’ü öldürtmek istiyormuşsun. Bütün halk şahittir ki Medine’de babasına benim kadar hürmetkâr bir evlat yoktur. Ama sen eğer babamı öldürteceksen emret, onun kafasını koparıp sana kendim getireyim. Şayet onu öldürme işini başkasına verirsen babamın katili olan bir Mü’mine istemeden de olsa düşmanlık besleyebilir hatta nefsime yenik düşüp onu öldürebilirim. Bir kâfire karşı bir Mü’mini öldürüp cehenneme girmekten endişe ederim!” dedi. Efendimiz’in gözleri doldu ve şefkat dolu bir ifadeyle: “Aksine biz ona iyi davranacak ve bizimle beraber olduğu sürece hep iyi arkadaşlık edeceğiz!” buyurdu.
Efendimiz’in bu merhametli tavrı Medine halkı üzerinde çok etkili oldu. Bundan sonra İbni Selûl ne zaman bir aykırılık yapacak olsa ona en büyük tepkiyi en yakınları verdi. Hazreti Ömer, Efendimiz’in bu engin firaseti karşısında “Eğer benim dediğimi yapıp onu öldürseydik, İbn Selûl halkının arasında bir kahraman olarak yâd edilecekti. Şimdi ise onun yanlışlarına en büyük tepkiyi kendi halkı veriyor. Efendimiz’in tercihinin ne kadar isabetli ve bereketli olduğunu bir kere daha anladım!” diyecektir.
Ancak Efendimiz’in bu tavrı İbn Selûl’ün oğlu Abdullah’ın içini soğutmaya yetmedi. Allah Resûlü’ne yaptığı saygısızlığın hesabını babasından mutlaka sormalıydı. Ordudan daha hızlı bir şekilde Medine’ye ulaştı. Kılıcını kınından çıkarmış bir vaziyette şehrin kapısında beklemeye başladı. Babası yaklaşınca karşısına çıktı ve “Sen bu şehre giremezsin!” dedi. Babası, oğlundan ilk defa böyle bir davranış görüyordu. “Ne diyorsun sen oğlum!” dedi. Abdullah babasına “Biraz sonra bütün yeryüzünün en şereflisi (Efendimiz) gelecek. O’na senin gibi bir zelili Medine’ye alıp almayacağımı soracağım. İzin verirse Medine’ye girersin, vermezse seni burada öldüreceğim!” diye çıkıştı. Efendimiz gelince İbni Selûl oğlunu Allah Resûlü’ne şikâyet etti. Efendimiz de onun Medine’ye girmesine izin verdi.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıklara ve onların ürettiği fitnelere karşı stratejisi, Zeyd b. Erkam’ın Allah Resûlü’ne koşarak olan biteni eksiksiz anlatması ve İbni Selûl’ün oğlu sahabi Abdullah’ın duruşu bize çok şey anlatıyor…
[Süleyman Sargın] 9.5.2018 [TR724]
‘Dışarıdaki Türkiye’ ve Erdoğan’ın yeni tasfiye planı [Adem Yavuz Arslan]
Elimde iki adet Time Dergisi var.
Birincisi 2011 yılı Kasım ayına ait. ‘Erdoğan’s Way’ (Erdoğan’ın yolu) başlıklı kapak haberinde ‘Erdoğan’ın Türkiye’de yaptığı büyük dönüşümden’ övgüyle bahsediliyor.
İkinci Time Dergisi ise bu haftaya ait.
Derginin 14 Mayıs tarihli kapak haberinde yine Erdoğan var. Fakat bu kez 2011’deki haberin ‘tam tersi’ bir içerikle okurun karşısına çıkıyor dergi.
‘Güçlü adamın yükselişi’ başlıklı haberde Erdoğan’la birlikte Rusya, Filipinler ve Macaristan liderleri var. Daha önce ‘Erdoğan’a övgüler düzen, Arap Baharı’na ilham olduğunu’ söyleyen Time bu kez pek de iyi şeyler söylemiyor.
Peki ama Time aynı Time, Erdoğan aynı Erdoğan. Bu yüz seksen derece ters kapaklar neyin ifadesi?
Öncelikle şunu not etmek lazım: Bu örnek, Erdoğan ve AKP yönetiminin Havuz medyası aracılığı ile pompaladığı ‘Batı bize düşman, şer ittifakı bizi devirmek istiyor’ söylemlerini tekzip ediyor.
Yani demokratikleşme adına iyi şeyler yaptığınız zaman hakkınızı teslim edip sizle ilgili pozitif haberler yapıyorlar, insan haklarını ihlal edip OHAL’le ülke yönetme fırsatçılığına giriştiğinizde de eleştiriyorlar.
Bir başka ifadeyle Türkiye’ye ayna tutuyorlar. Aynada ne yansıyacağı tamamen size bağlı.
DÜNYA HERŞEYİ GÖRÜYOR
Diğer önemli boyut ise şu: Türkiye çok yakın takip ediliyor. İktidarın her icraatı, ister iyi ister kötü, izleniyor ve not ediliyor.
Bu şu açıdan çok önemli: Bilindiği gibi soykırım süreçlerinin son iki aşaması ‘imha’ ve ‘inkar’dır. Yani, hedef olarak seçilen toplumsal gruplar imha edildikten sonra devlet her şeyi inkar eder.
Devlet bürokrasisi, medyası, askeri-polisi tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için tüm delilleri de yok ederler. Nitekim ‘Türk devleti’ bu konuda çok mahir olduğunu icraatları ile tüm dünyaya gösterdi.
O yüzden bu haberler sadece bugüne şahitlik etmiyor, yarınların da referans kaynağı olacaklar.
Öte yandan Time Dergisi’nin haberi aslında Batılı ülkelerdeki havayı yansıtıyor.
Uzunca bir zamandır ‘Türkiye’nin otoriterleşme eğiliminde olduğu, yolsuz ve hukuksuz siyasilerin elinde demokrasiden uzaklaştığı’ yönünde haberler yapılıyor.
Washington’da da benzeri bir hava var.
Türkiye ile ilgili pozitif bir yorum görmek mümkün değil. Hatta ‘Erdoğan yönetiminin demokrasiden uzaklaştığı, diktatörlüğe kaydığı ve bu yüzden NATO’dan ve müttefiklikten çıkarılması gerektiğini’ savunanlar az değil.
Bu arada Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Branson’un Pazartesi günü yapılan duruşmada da tahliye edilmemiş olması, uzunca bir zamandır bekletilen ambargo planını hayata geçirebilir. Çünkü ABD Dışişleri, Türkiye’ye yaptırım isteyen ABD Kongresi’ni ‘temaslarımız var, iyi şeyler olacak’ diye oyalıyordu.
Kongre’nin Erdoğan ve yakın çevresini de içine alması muhtemel bir ambargo kararını alması zaten çok kırılgan olan Türk ekonomisi ve yerlerde sürünen imajına yıkıcı etki yapacaktır.
Zarrab davası nedeniyle Halkbank’a -ve muhtemelen birkaç bankaya daha- gelecek ağır cezalar Erdoğan açısından işleri içinden çıkılmaz hale getirebilir.
Erdoğan’ın seçimi erkene almasında ‘bu faktörlerin’ de etkili olduğu muhakkak.
İNGİLİZLER ŞİMDİDEN ADINI KOYDU: NE ÖZGÜR NE ADİL !
Time’ın haberinin bir benzeri de İngiliz The Times Gazetesi’nde çıktı.
Gazete, başyazısında yaklaşan seçimlerle ilgili çok sert eleştiriler yaptıktan sonra ‘Türkiye’deki seçimler ne adil ne de özgür olacak’ dedi.
Şu ifadeler The Times’ın haberinden “Rusya Devlet Başkanı Putin bugün dördüncü dönemi için yemin edecek. Mısır Devlet Başkanı Sisi her türlü muhalefetin yasaklandığı, susturulduğu veya sindirildiği bir seçimle başa geldi. Üst düzey bir Türk generalin eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü aday olmasın diye ikna etmek için ziyaret etmesi de bu kalıba uyuyor. Türkiye’de de benzer bir zırva seçim olacak.”
Örnekleri uzatmak mümkün.
Benzeri çok haber ve yazı var. Hepsi de Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine vurgu yapıyor.
Eğer tüm gün Havuz izleyip Erdoğan’ı dinliyorsanız ‘bütün dünya bize karşı’ der geçersiniz fakat durum hiç de iyi değil. Dünya medyasına insan hakları ihlalleri ve diktatörlük uygulamaları ile konu olan ülkelerin -petrolü de yoksa- ekonomileri ayakta kalamaz.
Erdoğan özgür ve adil olmayan bir seçimle başkan olduğunda ‘bakın benim arkamda milletimin yüzde 50’si var’ deyip ‘meşruiyet’ devşirmeye çalışacaktır ama tüm dünya Türkiye’deki seçimlerin hangi şartlarda yapıldığını görüyor, biliyor ve yakından takip ediyor.
Biraz okuyan, dünyayı analiz eden herkes Türkiye’nin dünya muvazenesindeki yerini ve ‘gelecekteki konumunu’ görebiliyor.
ERDOĞAN DEMOKRASİYE DÖNEMEZ
Peki Erdoğan ve AKP yönetimi Türkiye sınırları dışındaki bu havayı görmüyor mu ?
Gördüklerine emin olabilirsiniz.
Öyle olmasa, lobi şirketlerine, avukatlık bürolarına milyonlarca dolar akıtmazlardı. Bir de ‘görünmeyen çalışmalar’ var ki onlar başka bir yazı konusu.
Fakat ‘eldeki ürün bozuk ve kokuşmuş’ olunca ne kadar güzel pazarlama kampanyası yapsanız da işe yaramıyor.
Türkiye’nin uluslararası arenada itibarının düzelmesi, düzelen itibarın ekonomiye yansıması ise ancak OHAL’in son bulması ve demokrasiye dönüş ile olur.
Ancak Erdoğan rejiminin demokrasiye dönmesini bekleyenler hayal kırıklığı yaşamaya devam edecekler. Çünkü Erdoğan gündeminde böyle bir şey yok.
Olması da mümkün değil.
Hem Erdoğan’ın kişisel olarak demokrasiye inanmaması hem de ‘işlediği suçlar nedeniyle yargılanma korkusu’ bu ihtimali ortadan kaldırıyor.
O yüzden Erdoğan’ın ‘muhalefet partisi lideri’ edasıyla yaptığı ‘ahitleşmelerin’ bir gerçekliği de yok.
Vaat ettiği şeyleri yapmayacak.
Yapacağı şeyleri söyleyeyim: Daha fazla zulüm.
Çünkü 2013’te girdiği yol çıkmaz sokaktı ve sonunu bile bile girdi. ‘Merkezi’nde yer aldığı yolsuzluk operasyonunu bahane edip sisteme radikal müdahaleler yaptı.
‘Devleti yeniden kurmak’ gibi bir hedefi vardı ve bunu yarattığı ‘FETÖ masalı’nın arkasına sığınarak yaptı.
O günlerde “Mesele dershane-Cemaat meselesi değil. Erdoğan rejimi değiştirecek ve Suriye tarzı muhaberat devleti kuracak,” dedik ama dinletemedik.
Cemaat nefretinden gözleri ve basiretleri bağlanan kitleler “Erdoğan Cemaati yok etsin, biz onu sandıkta deviririz” yalanının arkasına sığınıp Türkiye’nin ağır aksak demokrasisinin yok edilişine destek oldular.
Erdoğan sözüm ona aydın bu kitlenin de desteğiyle devleti yeniden dizayn etti ve kendi parti devletini kurdu. Bu aşamadan sonra sandıkta devrilmesi mümkün değil. Erdoğan ülkeyi yakar ama o koltuğu bırakmaz.
TASFİYE SIRASI KİMDE?
Bakmayın Erdoğan’ın ‘bağımsız yargı, daha fazla demokrasi’ vaadiyle oy istemesine. Seçimleri kazandığı anda yeni bir tasfiye dalgası başlayacak.
Daha önce Cemaat ile kol kola yürüyen, Cemaatin insan kaynaklarını, sermayesini, medyasını sömüren Erdoğan, askeri vesayeti bitirdiğine, ‘gerçekten iktidar olduğuna’ inandığı anda Cemaati ‘sattı’.
Takip eden süreçte, ‘barış süreci’, ‘milli birlik ve kardeşlik projesi’ gibi söylemlerle Kürtlerle yürüdü.
Kürtlerle müzakere ederken üst üste üç seçimi atlattı. Cemaatten sonra Kürtleri de yolda bırakıp bu kez mücadele yöntemini seçti.
Kürt siyasileri tutuklatıp, Kürt şehirlerini düz ederek, sınır ötesi operasyonlar yaparak milliyetçi, ulusalcı kesimlerin desteğini aldı.
Özellikle Ergenekoncu kadrolarla kol kola yürüdü.
Hala da yürüyor.
Fakat bu yolculuk uzun sürmeyecek. Erdoğan seçimi kazandığı anda düğmeye basacak, Cemaat ve Kürtler’den sonra Ulusalcı, Ergenekoncu kadroları tasfiye edecek.
Perinçek ve ekibinin Silivri’ye tıkılması bir günlük iş olacak Erdoğan için. TSK içindeki Ergenekoncular ise en büyük korkusu.
Çünkü ‘gerçekten’ bir darbe yapabilirler. Erdoğan onlara karşı da hazırlıklı. Seçimi 24 Haziran’a çekerek hepsini ters köşeye yatırdı. Sandıktan zaferle çıktığı anda YAŞ’a güçlü girecek.
Böylece TSK’da büyük tasfiye ve değişiklikleri kolaylıkla yapabilecek.
Hem ortada nasıl olsa ‘FETÖ’ diye kullanışlı bir bahane de var. ‘Kripto FETÖ’cü’, ‘kriptonun kriptosu FETÖ’cü’ filan deyip TSK içinde Erdoğan’a tehdit oluşturan ulusalcı Ergenekoncu kesimler tasfiye edilecek. Geçtiğimiz günlerde açıkladıkları ‘3000 kişilik tasfiye listesi’ haberlerini bu gözle değerlendirmekte fayda var.
Bu kadar net ifadeler kullanmamın nedeni ise şu: Erdoğan öngörülebilen bir siyasetçi. Bugüne kadar yaptıkları da bundan sonra yapacaklarının delili.
O yüzden daha fazla demokrasi ve bağımsız yargı vaatlerinin bir gerçekliği yok.
Hem içeride hem dışarıda Türkiye’yi çalkantılı ve zor günler bekliyor.
[Adem Yavuz Arslan] 9.5.2018 [TR724]
Birincisi 2011 yılı Kasım ayına ait. ‘Erdoğan’s Way’ (Erdoğan’ın yolu) başlıklı kapak haberinde ‘Erdoğan’ın Türkiye’de yaptığı büyük dönüşümden’ övgüyle bahsediliyor.
İkinci Time Dergisi ise bu haftaya ait.
Derginin 14 Mayıs tarihli kapak haberinde yine Erdoğan var. Fakat bu kez 2011’deki haberin ‘tam tersi’ bir içerikle okurun karşısına çıkıyor dergi.
‘Güçlü adamın yükselişi’ başlıklı haberde Erdoğan’la birlikte Rusya, Filipinler ve Macaristan liderleri var. Daha önce ‘Erdoğan’a övgüler düzen, Arap Baharı’na ilham olduğunu’ söyleyen Time bu kez pek de iyi şeyler söylemiyor.
Peki ama Time aynı Time, Erdoğan aynı Erdoğan. Bu yüz seksen derece ters kapaklar neyin ifadesi?
Öncelikle şunu not etmek lazım: Bu örnek, Erdoğan ve AKP yönetiminin Havuz medyası aracılığı ile pompaladığı ‘Batı bize düşman, şer ittifakı bizi devirmek istiyor’ söylemlerini tekzip ediyor.
Yani demokratikleşme adına iyi şeyler yaptığınız zaman hakkınızı teslim edip sizle ilgili pozitif haberler yapıyorlar, insan haklarını ihlal edip OHAL’le ülke yönetme fırsatçılığına giriştiğinizde de eleştiriyorlar.
Bir başka ifadeyle Türkiye’ye ayna tutuyorlar. Aynada ne yansıyacağı tamamen size bağlı.
DÜNYA HERŞEYİ GÖRÜYOR
Diğer önemli boyut ise şu: Türkiye çok yakın takip ediliyor. İktidarın her icraatı, ister iyi ister kötü, izleniyor ve not ediliyor.
Bu şu açıdan çok önemli: Bilindiği gibi soykırım süreçlerinin son iki aşaması ‘imha’ ve ‘inkar’dır. Yani, hedef olarak seçilen toplumsal gruplar imha edildikten sonra devlet her şeyi inkar eder.
Devlet bürokrasisi, medyası, askeri-polisi tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için tüm delilleri de yok ederler. Nitekim ‘Türk devleti’ bu konuda çok mahir olduğunu icraatları ile tüm dünyaya gösterdi.
O yüzden bu haberler sadece bugüne şahitlik etmiyor, yarınların da referans kaynağı olacaklar.
Öte yandan Time Dergisi’nin haberi aslında Batılı ülkelerdeki havayı yansıtıyor.
Uzunca bir zamandır ‘Türkiye’nin otoriterleşme eğiliminde olduğu, yolsuz ve hukuksuz siyasilerin elinde demokrasiden uzaklaştığı’ yönünde haberler yapılıyor.
Washington’da da benzeri bir hava var.
Türkiye ile ilgili pozitif bir yorum görmek mümkün değil. Hatta ‘Erdoğan yönetiminin demokrasiden uzaklaştığı, diktatörlüğe kaydığı ve bu yüzden NATO’dan ve müttefiklikten çıkarılması gerektiğini’ savunanlar az değil.
Bu arada Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Branson’un Pazartesi günü yapılan duruşmada da tahliye edilmemiş olması, uzunca bir zamandır bekletilen ambargo planını hayata geçirebilir. Çünkü ABD Dışişleri, Türkiye’ye yaptırım isteyen ABD Kongresi’ni ‘temaslarımız var, iyi şeyler olacak’ diye oyalıyordu.
Kongre’nin Erdoğan ve yakın çevresini de içine alması muhtemel bir ambargo kararını alması zaten çok kırılgan olan Türk ekonomisi ve yerlerde sürünen imajına yıkıcı etki yapacaktır.
Zarrab davası nedeniyle Halkbank’a -ve muhtemelen birkaç bankaya daha- gelecek ağır cezalar Erdoğan açısından işleri içinden çıkılmaz hale getirebilir.
Erdoğan’ın seçimi erkene almasında ‘bu faktörlerin’ de etkili olduğu muhakkak.
İNGİLİZLER ŞİMDİDEN ADINI KOYDU: NE ÖZGÜR NE ADİL !
Time’ın haberinin bir benzeri de İngiliz The Times Gazetesi’nde çıktı.
Gazete, başyazısında yaklaşan seçimlerle ilgili çok sert eleştiriler yaptıktan sonra ‘Türkiye’deki seçimler ne adil ne de özgür olacak’ dedi.
Şu ifadeler The Times’ın haberinden “Rusya Devlet Başkanı Putin bugün dördüncü dönemi için yemin edecek. Mısır Devlet Başkanı Sisi her türlü muhalefetin yasaklandığı, susturulduğu veya sindirildiği bir seçimle başa geldi. Üst düzey bir Türk generalin eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü aday olmasın diye ikna etmek için ziyaret etmesi de bu kalıba uyuyor. Türkiye’de de benzer bir zırva seçim olacak.”
Örnekleri uzatmak mümkün.
Benzeri çok haber ve yazı var. Hepsi de Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine vurgu yapıyor.
Eğer tüm gün Havuz izleyip Erdoğan’ı dinliyorsanız ‘bütün dünya bize karşı’ der geçersiniz fakat durum hiç de iyi değil. Dünya medyasına insan hakları ihlalleri ve diktatörlük uygulamaları ile konu olan ülkelerin -petrolü de yoksa- ekonomileri ayakta kalamaz.
Erdoğan özgür ve adil olmayan bir seçimle başkan olduğunda ‘bakın benim arkamda milletimin yüzde 50’si var’ deyip ‘meşruiyet’ devşirmeye çalışacaktır ama tüm dünya Türkiye’deki seçimlerin hangi şartlarda yapıldığını görüyor, biliyor ve yakından takip ediyor.
Biraz okuyan, dünyayı analiz eden herkes Türkiye’nin dünya muvazenesindeki yerini ve ‘gelecekteki konumunu’ görebiliyor.
ERDOĞAN DEMOKRASİYE DÖNEMEZ
Peki Erdoğan ve AKP yönetimi Türkiye sınırları dışındaki bu havayı görmüyor mu ?
Gördüklerine emin olabilirsiniz.
Öyle olmasa, lobi şirketlerine, avukatlık bürolarına milyonlarca dolar akıtmazlardı. Bir de ‘görünmeyen çalışmalar’ var ki onlar başka bir yazı konusu.
Fakat ‘eldeki ürün bozuk ve kokuşmuş’ olunca ne kadar güzel pazarlama kampanyası yapsanız da işe yaramıyor.
Türkiye’nin uluslararası arenada itibarının düzelmesi, düzelen itibarın ekonomiye yansıması ise ancak OHAL’in son bulması ve demokrasiye dönüş ile olur.
Ancak Erdoğan rejiminin demokrasiye dönmesini bekleyenler hayal kırıklığı yaşamaya devam edecekler. Çünkü Erdoğan gündeminde böyle bir şey yok.
Olması da mümkün değil.
Hem Erdoğan’ın kişisel olarak demokrasiye inanmaması hem de ‘işlediği suçlar nedeniyle yargılanma korkusu’ bu ihtimali ortadan kaldırıyor.
O yüzden Erdoğan’ın ‘muhalefet partisi lideri’ edasıyla yaptığı ‘ahitleşmelerin’ bir gerçekliği de yok.
Vaat ettiği şeyleri yapmayacak.
Yapacağı şeyleri söyleyeyim: Daha fazla zulüm.
Çünkü 2013’te girdiği yol çıkmaz sokaktı ve sonunu bile bile girdi. ‘Merkezi’nde yer aldığı yolsuzluk operasyonunu bahane edip sisteme radikal müdahaleler yaptı.
‘Devleti yeniden kurmak’ gibi bir hedefi vardı ve bunu yarattığı ‘FETÖ masalı’nın arkasına sığınarak yaptı.
O günlerde “Mesele dershane-Cemaat meselesi değil. Erdoğan rejimi değiştirecek ve Suriye tarzı muhaberat devleti kuracak,” dedik ama dinletemedik.
Cemaat nefretinden gözleri ve basiretleri bağlanan kitleler “Erdoğan Cemaati yok etsin, biz onu sandıkta deviririz” yalanının arkasına sığınıp Türkiye’nin ağır aksak demokrasisinin yok edilişine destek oldular.
Erdoğan sözüm ona aydın bu kitlenin de desteğiyle devleti yeniden dizayn etti ve kendi parti devletini kurdu. Bu aşamadan sonra sandıkta devrilmesi mümkün değil. Erdoğan ülkeyi yakar ama o koltuğu bırakmaz.
TASFİYE SIRASI KİMDE?
Bakmayın Erdoğan’ın ‘bağımsız yargı, daha fazla demokrasi’ vaadiyle oy istemesine. Seçimleri kazandığı anda yeni bir tasfiye dalgası başlayacak.
Daha önce Cemaat ile kol kola yürüyen, Cemaatin insan kaynaklarını, sermayesini, medyasını sömüren Erdoğan, askeri vesayeti bitirdiğine, ‘gerçekten iktidar olduğuna’ inandığı anda Cemaati ‘sattı’.
Takip eden süreçte, ‘barış süreci’, ‘milli birlik ve kardeşlik projesi’ gibi söylemlerle Kürtlerle yürüdü.
Kürtlerle müzakere ederken üst üste üç seçimi atlattı. Cemaatten sonra Kürtleri de yolda bırakıp bu kez mücadele yöntemini seçti.
Kürt siyasileri tutuklatıp, Kürt şehirlerini düz ederek, sınır ötesi operasyonlar yaparak milliyetçi, ulusalcı kesimlerin desteğini aldı.
Özellikle Ergenekoncu kadrolarla kol kola yürüdü.
Hala da yürüyor.
Fakat bu yolculuk uzun sürmeyecek. Erdoğan seçimi kazandığı anda düğmeye basacak, Cemaat ve Kürtler’den sonra Ulusalcı, Ergenekoncu kadroları tasfiye edecek.
Perinçek ve ekibinin Silivri’ye tıkılması bir günlük iş olacak Erdoğan için. TSK içindeki Ergenekoncular ise en büyük korkusu.
Çünkü ‘gerçekten’ bir darbe yapabilirler. Erdoğan onlara karşı da hazırlıklı. Seçimi 24 Haziran’a çekerek hepsini ters köşeye yatırdı. Sandıktan zaferle çıktığı anda YAŞ’a güçlü girecek.
Böylece TSK’da büyük tasfiye ve değişiklikleri kolaylıkla yapabilecek.
Hem ortada nasıl olsa ‘FETÖ’ diye kullanışlı bir bahane de var. ‘Kripto FETÖ’cü’, ‘kriptonun kriptosu FETÖ’cü’ filan deyip TSK içinde Erdoğan’a tehdit oluşturan ulusalcı Ergenekoncu kesimler tasfiye edilecek. Geçtiğimiz günlerde açıkladıkları ‘3000 kişilik tasfiye listesi’ haberlerini bu gözle değerlendirmekte fayda var.
Bu kadar net ifadeler kullanmamın nedeni ise şu: Erdoğan öngörülebilen bir siyasetçi. Bugüne kadar yaptıkları da bundan sonra yapacaklarının delili.
O yüzden daha fazla demokrasi ve bağımsız yargı vaatlerinin bir gerçekliği yok.
Hem içeride hem dışarıda Türkiye’yi çalkantılı ve zor günler bekliyor.
[Adem Yavuz Arslan] 9.5.2018 [TR724]
Stres ve heyecan kalp ritmini bozuyor!
Aniden içinizin boşaldığını, kalp atımı başta olmak üzere her şeyin hızlandığını ya da ara ara düzensizlik olduğunu hissediyorsanız kalbinizde aritmi olabilir. Stres, kalp kapak problemleri ya da romatizmal kalp hastalıkları, her yaş grubunda aritmiye sebep olabiliyor.
Kalbin belli bir ritimde çalışması gerektiğine işaret eden Kalp ve Damar Uzmanı Doç. Dr. Oğuz Yılmaz, 60 saniye içinde belirli sayıda kalp atımının, düzenli şekilde gerçekleşmesi büyük önem taşıdığını söylüyor. Aksi durumların kalbin performansını olumsuz etkilediğine işaret ediyor.
60 yaş üzeri her 10 kişiden birinde var
Kalp ritminde bozulma, her bireyin başına gelebilecek bir rahatsızlıktır. Farklı türlerde ortaya çıkan aritmiler içinde en sık atriyal fibrilasyona rastlanır. Toplumun yüzde 0,5-2’sinde görülmektedir. Yaş ilerlediğinde bu oran yükselir. 60 yaş üzeri popülasyonda yüzde 10’dan fazla oranda atriyal fibrilasyona rastlanmakla birlikte özellikle ileri yaştaki hasta grubunda bu rahatsızlık başka problemlere de yol açabilmektedir.
İlk ve en temel belirti çarpıntı
Aritmi, en sık çarpıntıyla belirti verir. Çünkü insanlar normal hızda kalp atışlarını fark etmez ama aksi bir durumda hissedilebilir. Aşırı heyecanlı veya stresli durumlarda kalp atışının son derece hızlı olduğu fark edilir. Hastaların birçoğu birkaç dakika boyunca koşuyormuş gibi atımının hızlandığını, buna bağlı olarak bir anda kalp kasılma performansı da azaldığından tansiyon düşüklüğüyle birlikte çarpıntı ve baş dönmesi hissedebilir. Böyle bir durumda özellikle araç kullanan kişiler baş dönmesi, kontrol kaybı nedeniyle kaza yapabilir.
Aritminin altında farklı sorunlar yatabilir. Bazen stres, bazen de organik rahatsızlıklar yani ciddi kalp kapak problemleri hatta romatizmal kalp hastalığı bu soruna yol açabilir. Dolayısıyla kişinin karşısına ne zaman ve ne türde bir sorun çıkaracağı bilinmeyen aritminin önemsenmesi gerekir. Normalde kalp hızının dakikada 60-90 atım civarında olması gerekir. Ancak kişi durup dururken içinin boşaldığını, kalp atımı başta olmak üzere her şeyin hızlandığını ya da ara ara düzensizlik hissederse bunların önemli işaretler olduğunu bilerek, bir hekimle görüşmelidir.
Aritmi tedavisinde farklı yöntemler uygulanıyor. İlk sırada medikal tedavi geliyor. Bazı hastalarda cerrahiye de ihtiyaç duyulabilir. Bu grubu daha çok kalp kapağı veya kalp damarlarındaki darlık nedeniyle by-pass yapılacak olan hastalar oluşturur. Eğer bu rahatsızlıklara ritim bozukluğu da eşlik ediyorsa ablasyon tedavisi uygulanıyor. Aritmiye neden olan rahatsızlık bir elektrolit bozukluğuysa onu düzeltmek, sadece elektrik sisteminin bir bozukluğuysa buna yönelik ilaç tedavisi sonuç veriyor. Eğer bu yöntemlerle de yanıt alınamazsa kateter yöntemiyle, aynı anjiyografi gibi kasıktan girerek kalbe ulaşılıyor. Organdaki belli yerlerin yakılması yani ablasyon yöntemi uygulanıyor.
[TR724] 9.5.2018
Kalbin belli bir ritimde çalışması gerektiğine işaret eden Kalp ve Damar Uzmanı Doç. Dr. Oğuz Yılmaz, 60 saniye içinde belirli sayıda kalp atımının, düzenli şekilde gerçekleşmesi büyük önem taşıdığını söylüyor. Aksi durumların kalbin performansını olumsuz etkilediğine işaret ediyor.
60 yaş üzeri her 10 kişiden birinde var
Kalp ritminde bozulma, her bireyin başına gelebilecek bir rahatsızlıktır. Farklı türlerde ortaya çıkan aritmiler içinde en sık atriyal fibrilasyona rastlanır. Toplumun yüzde 0,5-2’sinde görülmektedir. Yaş ilerlediğinde bu oran yükselir. 60 yaş üzeri popülasyonda yüzde 10’dan fazla oranda atriyal fibrilasyona rastlanmakla birlikte özellikle ileri yaştaki hasta grubunda bu rahatsızlık başka problemlere de yol açabilmektedir.
İlk ve en temel belirti çarpıntı
Aritmi, en sık çarpıntıyla belirti verir. Çünkü insanlar normal hızda kalp atışlarını fark etmez ama aksi bir durumda hissedilebilir. Aşırı heyecanlı veya stresli durumlarda kalp atışının son derece hızlı olduğu fark edilir. Hastaların birçoğu birkaç dakika boyunca koşuyormuş gibi atımının hızlandığını, buna bağlı olarak bir anda kalp kasılma performansı da azaldığından tansiyon düşüklüğüyle birlikte çarpıntı ve baş dönmesi hissedebilir. Böyle bir durumda özellikle araç kullanan kişiler baş dönmesi, kontrol kaybı nedeniyle kaza yapabilir.
Aritminin altında farklı sorunlar yatabilir. Bazen stres, bazen de organik rahatsızlıklar yani ciddi kalp kapak problemleri hatta romatizmal kalp hastalığı bu soruna yol açabilir. Dolayısıyla kişinin karşısına ne zaman ve ne türde bir sorun çıkaracağı bilinmeyen aritminin önemsenmesi gerekir. Normalde kalp hızının dakikada 60-90 atım civarında olması gerekir. Ancak kişi durup dururken içinin boşaldığını, kalp atımı başta olmak üzere her şeyin hızlandığını ya da ara ara düzensizlik hissederse bunların önemli işaretler olduğunu bilerek, bir hekimle görüşmelidir.
Aritmi tedavisinde farklı yöntemler uygulanıyor. İlk sırada medikal tedavi geliyor. Bazı hastalarda cerrahiye de ihtiyaç duyulabilir. Bu grubu daha çok kalp kapağı veya kalp damarlarındaki darlık nedeniyle by-pass yapılacak olan hastalar oluşturur. Eğer bu rahatsızlıklara ritim bozukluğu da eşlik ediyorsa ablasyon tedavisi uygulanıyor. Aritmiye neden olan rahatsızlık bir elektrolit bozukluğuysa onu düzeltmek, sadece elektrik sisteminin bir bozukluğuysa buna yönelik ilaç tedavisi sonuç veriyor. Eğer bu yöntemlerle de yanıt alınamazsa kateter yöntemiyle, aynı anjiyografi gibi kasıktan girerek kalbe ulaşılıyor. Organdaki belli yerlerin yakılması yani ablasyon yöntemi uygulanıyor.
[TR724] 9.5.2018
Yılların hasreti bu sezon dindi… [Hasan Cücük]
Almanya’da Bayern Münih üst üste 6, İspanya’da Barcelona ve Fransa’da PSG bir yıl aradan sonra yeniden şampiyon oldu. İngiltere’de Manchester City, 4 yıl aradan sonra ligi zirvede bitirdi. 5 büyük lig içinde şampiyonun resmen belli olmadığı tek yer İtalya Serie A. Son iki haftaya 6 puan önde giren Juventus, yüzde 99,9 oranla üst üste 7. şampiyonluk sevincini yaşayacak. Juventus’un takipçisi Napoli son 2 haftada 5 puan kaybedince Torino ekibi farkı açtı. Bu takımlar için şampiyonluk normal bir durum. Bir de yılların hasretini dindiren kulüpler var.
OLAYLI YUNAN LİGİ’NDE ŞAMPİYON BAŞKENTTEN
Komşu Yunanistan liginin kralı Olimpiyakos’tur. Tarihinde 44 şampiyonluk sevinci yaşayan Olimpiyakos, son 7 yılda şampiyonluğu kimseye kaptırmamıştı. Zirve mücadelesi daha çok Olimpiyakos’la Panathinaikos arasında geçiyordu. Ligin bir başka dev ekibi olan Panathinaikos 20 kez şampiyon olmuştu. Son şampiyonluğunu 2009-10 sezonunda yaşayan Panathinaikos, Olimpiyakos’un hegemonyasını son 7 yılda kabul etmek durumunda kalmıştı.
Bu sezon şampiyonluk yarışında Olimpiyakos’un yanı sıra AEK Atina ve PAOK takımları öne çıktı. Şampiyonluk yarışı kadar çıkan olaylar da sezona damgasını vurdu. Olimpiyakos, AEK ile oynadığı maçı kaybedince saha karışmıştı. Olayın faturası ise 3 puan silme ve 2 maç saha kapatma cezası olmuştu. Bu cezadan dolayı Olimpiyakos yarışta yara almıştı. Zirvenin iki takımı PAOK ile AEK arasında oynanan karşılaşma sırasında ofsayt kararına sinirlenen PAOK Başkanı Ivan Savvidis, korumaları eşliğinde belindeki silahıyla sahaya girerek hakem Yorgos Kominis’i tehdit etmişti. Olayın ardından hükümet tarafından alınan kararla Yunanistan Süper Ligi 12 Mart’ta süresiz askıya aldı. Federasyon ise PAOK’ın 3 puanını silerken, 2 maç saha kapatma cezası verdi. Bununla yetinmeyen federasyon, PAOK başkanı Savvidis’e 3 yıl men ve 100 bin Euro para cezası uygun gördü.
Şampiyonluk adaylarının aldığı cezaları iyi değerlendiren AEK Atina, en yakın rakibi PAOK’un 6 puan önünde sezonu 70 puanla tamamlayıp 24 yıllık hasrete son verecekti. Tarihinde 12. kez şampiyonluk sevinci yaşayan AEK Atina, son şampiyonluğunu 1994’te yaşadı. En başarılı dönemini ise 4 kez şampiyonluk yaşadığı 1989-94 arasında geçirdi.
MOSKOVA’NIN SUSKUN TAKIMI
Rusya Ligi’nde de uzun bir aradan sonra şampiyonun adı değişti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra start alan Rusya Premier Lig’de Moskova takımlarının üstünlüğü vardı. Spartak Moskova’nın 10, CSKA Moskova’nın 6 şampiyonluk gördüğü Rusya Premier Ligi’nde Moskova’nın diğer takımı Lokomotif 2 kez mutlu sona ulaşmıştı. Şampiyonluk Moskova dışına ilk kez 1995’te Spartak Vladikavkaz ile çıktı. Bu istisnadan sonra tekrar Moskova’ya dönerken 2007’de Zenit, 2008’de Rubin Kazan başkent takımlarının elinden şampiyonluğu alabildi.
CSKA ve Spartak gölgesinde kalan Lokomotif Moskova 2002 ve 2004’te mutlu sona ulaşırken, sonrasında uzun bir sessizliğe büründü. Son 4 hafta 7 puan kaybeden Lokomotif Moskova, ligin 29. Haftasında Zenit’i 1-0 yenerek en yakın rakibi Spartak’a 4 puan fark atıp bitime 1 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Lokomotif Moskova 14 yıllık şampiyonluk hasretine son verirken, tarihinde 3. şampiyonluğuna ulaştı.
PORTO’DA SEVİNÇ
Portekiz liginde şampiyonluğun adresi Benfica, FC Porto ve Sporting oldu. Bu 3 takım dışında birer kez Belenenses ve Boavista şampiyon oldu. Sporting Lizbon son şampiyonluğunu 2002’de yaşarken yarış artık Benfica ile FC Porto arasında geçmeye başlamıştı. Ligde 36 kez mutlu sona ulaşarak en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Benfica, 2014-17 arasında 4 yıl üst üste şampiyonluğu kimseye kaptırmamıştı. Zirvenin diğer takımları Benfica ile Sporting’in 0-0 berabere kalmasıyla bitime 2 hafta kala FC Porto 28. şampiyonluğunu ilan etti. Son şampiyonluğunu 2013’te bir dönem Fenerbahçe’yi çalıştıran Vitor Pereira ile yaşayan FC Porto 5 yıl sonra yeniden sezonu zirvede tamamladı.
İsviçre liginde şampiyonun adı son 8 yıl hep Basel’di. Ülkenin en başarılı takımı Grasshoppers, son şampiyonluğunu yaşadığı 2003’ten sonra uzun süre başarılı olamadı. Ligde daha önce 11 kez mutlu sona ulaşan Young Boys son sevincini 1985-86 sezonunda yaşamıştı. 12. şampiyonluğu için 32 yıl bekleyen Young Boys, en yakın rakibi Basel’e 13 puan fark attı.
[Hasan Cücük] 9.5.2018 [TR724]
OLAYLI YUNAN LİGİ’NDE ŞAMPİYON BAŞKENTTEN
Komşu Yunanistan liginin kralı Olimpiyakos’tur. Tarihinde 44 şampiyonluk sevinci yaşayan Olimpiyakos, son 7 yılda şampiyonluğu kimseye kaptırmamıştı. Zirve mücadelesi daha çok Olimpiyakos’la Panathinaikos arasında geçiyordu. Ligin bir başka dev ekibi olan Panathinaikos 20 kez şampiyon olmuştu. Son şampiyonluğunu 2009-10 sezonunda yaşayan Panathinaikos, Olimpiyakos’un hegemonyasını son 7 yılda kabul etmek durumunda kalmıştı.
Bu sezon şampiyonluk yarışında Olimpiyakos’un yanı sıra AEK Atina ve PAOK takımları öne çıktı. Şampiyonluk yarışı kadar çıkan olaylar da sezona damgasını vurdu. Olimpiyakos, AEK ile oynadığı maçı kaybedince saha karışmıştı. Olayın faturası ise 3 puan silme ve 2 maç saha kapatma cezası olmuştu. Bu cezadan dolayı Olimpiyakos yarışta yara almıştı. Zirvenin iki takımı PAOK ile AEK arasında oynanan karşılaşma sırasında ofsayt kararına sinirlenen PAOK Başkanı Ivan Savvidis, korumaları eşliğinde belindeki silahıyla sahaya girerek hakem Yorgos Kominis’i tehdit etmişti. Olayın ardından hükümet tarafından alınan kararla Yunanistan Süper Ligi 12 Mart’ta süresiz askıya aldı. Federasyon ise PAOK’ın 3 puanını silerken, 2 maç saha kapatma cezası verdi. Bununla yetinmeyen federasyon, PAOK başkanı Savvidis’e 3 yıl men ve 100 bin Euro para cezası uygun gördü.
Şampiyonluk adaylarının aldığı cezaları iyi değerlendiren AEK Atina, en yakın rakibi PAOK’un 6 puan önünde sezonu 70 puanla tamamlayıp 24 yıllık hasrete son verecekti. Tarihinde 12. kez şampiyonluk sevinci yaşayan AEK Atina, son şampiyonluğunu 1994’te yaşadı. En başarılı dönemini ise 4 kez şampiyonluk yaşadığı 1989-94 arasında geçirdi.
MOSKOVA’NIN SUSKUN TAKIMI
Rusya Ligi’nde de uzun bir aradan sonra şampiyonun adı değişti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra start alan Rusya Premier Lig’de Moskova takımlarının üstünlüğü vardı. Spartak Moskova’nın 10, CSKA Moskova’nın 6 şampiyonluk gördüğü Rusya Premier Ligi’nde Moskova’nın diğer takımı Lokomotif 2 kez mutlu sona ulaşmıştı. Şampiyonluk Moskova dışına ilk kez 1995’te Spartak Vladikavkaz ile çıktı. Bu istisnadan sonra tekrar Moskova’ya dönerken 2007’de Zenit, 2008’de Rubin Kazan başkent takımlarının elinden şampiyonluğu alabildi.
CSKA ve Spartak gölgesinde kalan Lokomotif Moskova 2002 ve 2004’te mutlu sona ulaşırken, sonrasında uzun bir sessizliğe büründü. Son 4 hafta 7 puan kaybeden Lokomotif Moskova, ligin 29. Haftasında Zenit’i 1-0 yenerek en yakın rakibi Spartak’a 4 puan fark atıp bitime 1 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Lokomotif Moskova 14 yıllık şampiyonluk hasretine son verirken, tarihinde 3. şampiyonluğuna ulaştı.
PORTO’DA SEVİNÇ
Portekiz liginde şampiyonluğun adresi Benfica, FC Porto ve Sporting oldu. Bu 3 takım dışında birer kez Belenenses ve Boavista şampiyon oldu. Sporting Lizbon son şampiyonluğunu 2002’de yaşarken yarış artık Benfica ile FC Porto arasında geçmeye başlamıştı. Ligde 36 kez mutlu sona ulaşarak en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Benfica, 2014-17 arasında 4 yıl üst üste şampiyonluğu kimseye kaptırmamıştı. Zirvenin diğer takımları Benfica ile Sporting’in 0-0 berabere kalmasıyla bitime 2 hafta kala FC Porto 28. şampiyonluğunu ilan etti. Son şampiyonluğunu 2013’te bir dönem Fenerbahçe’yi çalıştıran Vitor Pereira ile yaşayan FC Porto 5 yıl sonra yeniden sezonu zirvede tamamladı.
İsviçre liginde şampiyonun adı son 8 yıl hep Basel’di. Ülkenin en başarılı takımı Grasshoppers, son şampiyonluğunu yaşadığı 2003’ten sonra uzun süre başarılı olamadı. Ligde daha önce 11 kez mutlu sona ulaşan Young Boys son sevincini 1985-86 sezonunda yaşamıştı. 12. şampiyonluğu için 32 yıl bekleyen Young Boys, en yakın rakibi Basel’e 13 puan fark attı.
[Hasan Cücük] 9.5.2018 [TR724]
Bir nükleer krizimiz eksikti [Semih Ardıç]
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekileceklerini açıklaması bölgede siyasi dengeleri yeniden şekillendirecek. İran ve Rusya’nın Suriye eksenli Doğu Akdeniz ve Ortadoğu siyaseti, ABD’nin bölgedeki menfaatleri ile örtüşmüyordu.
Trump karşı hamle için uzun soluklu bir yola çıkmak yerine en kestirme olanını tercih etti.
Selefi Barack Obama döneminde imzalanan anlaşmadan çekilecek ve ‘iki yüzlü davrandığı’ gerekçesi ile Tahran’a yeni müeyyideler tatbik edecek.
BU KRİZ DE TÜRK LİRASI’NI VURACAK
Böyle bir gerilimden Türkiye de nasibini alabilir. Bloomberg’de iki gün evvel, “ABD ile İran arasında nükleer anlaşmasının iptal edilmesinden en fazla zarar görecek para birimlerini başında TL geliyor” tespiti yer almıştı.
Niçin TL? İran ile ABD birbirine misilleme de bulunurken Türkiye bundan niye zarar görsün?
Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan piyasalarda giderek artan siyasî ve iktisadî riskler her gün fiyatlara aksediyor. Büyük yatırımcılar düne kadar yüksek büyüme ve hukuk reformları ile yıldızı parlayan ekonomilerin kalıcı yatırım ve istikrarlı kalkınma fırsatını kaçırdığını fark etti.
SÖZDE DEMOKRAT LİDERLER TRAMVAYDAN İNDİ
Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde yolsuzluk, hukuksuzluk ve baskı artık teamüle dönüştü. Malezya’dan Güney Afrika’ya, Türkiye’den Brezilya’ya gelişmekte olan piyasalar için gün batımına az kaldı.
Sözde demokrat liderler demokrasi tramvayından indi, kendi ikballeri uğruna sistemi anti demokratik hale getirme yolunu girdi. Bir nevi özüne döndüler.
Gelen sermayeyi inşaat, emlak ve tüketim kanallarında heder eden Türkiye ve Arjantin gibi ekonomiler, cari açık ve bütçe açığı gibi kronik hastalıkların pençesinde kıvranıp dururken paranın baronlarının bu pazarlarda kalmaları şaşırtıcı olurdu.
ARJANTİN 30 MİLYAR DOLAR KREDİ İÇİN IMF’NİN KAPISINI ÇALDI
Türkiye gibi cari açıktan muzdarip Arjantin bugün IMF’nin kapısını çaldı. Şaka değil. Eylül 2002’de IMF kredisi kullanan Arjantin 16 sene sonra yeniden IMF’ye el açtı.
30 milyar dolar kredi talep eden Arjantin’de Merkez Bankası geçen hafta yerel para birimi pezodaki düşüşü durdurmak amacıyla bir hafta içinde üçüncü defa faiz artırmıştı.
Politika faizi yüzde 33,25’ten yüzde 40’a çıkarıldı. Buna rağmen pezodaki düşüş durmadı. 2018 başından beri ABD Doları’na mukabil pezo yüzde 20’den fazla eridi.
Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri önceki gün televizyonda şunu beyan etti: “IMF kredisi yeni küresel senaryoyla yüzleşme ve tarihimizde daha önce yüzleştiğimiz krizlerden kaçınmamızı sağlayacak.”
ARJANTİN’İN CARİ AÇIĞI TÜRKİYE’DEN AZ
Arjantin’in cari açığı 27 milyar dolar ve açığın milli gelirine (GSYH) oranı yüzde 4,4. Türkiye’nin 2018 yılı Mart ayı itibarıyla cari açığı 53 milyar dolar. Milli gelire oranı yüzde 6’ya yaklaşıyor.
Türkiye’de özel sektörün net döviz borcu 222 milyar dolar. Doların 3.75’ten 4.30 TL’ye gelmesi sebebiyle sadece 4 ayda döviz borçlarının TL tutarı 120 milyar TL arttı.
İşsizlik, bütçe açığı ve enflasyon gibi temel ekonomik göstergelerde Türkiye, Arjantin’den daha kötü vaziyette.
Arjantin faizleri yüzde 40’a çıkardı, yine sıcak parayı tutamadı, IMF’den yardım istedi. Zira sermaye çıkışına mukavemet edecek takati kalmadı.
ARJANTİN’İ HANGİ ÜLKE TAKİP EDECEK?
Arjantin lideri Macri, ‘yeni küresel senaryoyla yüzleşmekten’ bahsederken 1990’ların sonunda gelişmekte olan ekonomilerin IMF’nin önüne yatak yorgan sermesine sebebiyet veren o krizlerin geri geldiğini mi haber verdi?
Şayet ufuktaki seri ülke iflaslarını kastetmişse Macri, ‘erken kalkan yol alır’ düsturu ile hareket etmiş ve IMF’den en fazla krediyi almanın hesaplarını yapmış olabilir.
Türkiye’yi idare edenler içi boş sözlerle ‘kur üzerinden saldırıları bertaraf edecek stratejilerimiz’ var derken Arjantin gemiyi tamamen batırmadan IMF limanına yanaştırdı.
Madem stratejiniz var neyi bekliyorsunuz? Ne strateji ne de bir çıkış yolu var. Türkiye karanlık tünelde sıkışıp kaldı.
TÜRKİYE AĞIR BİR KRİZİN ORTASINDA
İsmini koyalım: Türkiye artık iktisadi bir buhranın, moda tabirle ekonomik krizin ortasındadır.
Teselli bulacaksak gelişmeler sadece Türkiye ile alakalı değil. İyi haber bu. Kötü haber ise rüzgârın tersten estiği şu günlerde en hazırlıksız haldeyiz.
Para tekrar okyanus ötesine, ABD’ye dönüyor. Orada faizler yükselirken hukuktan uzaklaşmış, bir adamın iki dudağı arasında idare edilen Türkiye’de kalmalarını bekleyenler daha çok bekler!
Hal-i hazırdaki kriz, 2001 krizi gibi bir günde patlak vermiyor. Kademeli bir çöküş yaşanıyor piyasalarda.
Bu yönü ile 2018 krizi nevi şahsına münhasır.
2013’TEN İTİBAREN GERİLEME DÖNEMİ
2013’e kadar Kemal Derviş’in tatbik ettiği acı IMF reçetesi Türkiye’ye gelen sermaye için en mühim sigorta idi. İyi kötü işleyen bir hukuk sistemi cari idi. Türkiye AB reformları ile gelecek vaat ediyordu.
Bankalara ilişilmemiş, Mehmet Cengiz gibi 15-20 işadamına Hazine garantili ballı ihaleler verilmemişti.
Ayakkabı kutularından milyon dolarlar çıkmamıştı. Ahbap çavuş kapitalizmi bu denli hortlamamıştı.
Türkiye senede 22 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye çekiyordu. Halka arz edilen şirketlerin hisseleri yabancılara yetmiyordu.
Bank Asya halka arz edildiğinde hisseler 7.5 milyar dolar piyasa değeri üzerinden satılmıştı. Aynı Bank Asya 20 Temmuz 2016’da keyfi bir kararla kapatıldı. Bugün insanların hapse atılması için Bank Asya’da hesabı olması kâfi sayılıyor.
Geçen hafta Beymen ve DeFacto gibi Bank Asya’nın yanında çerez sayılacak iki şirketin hisselerine talep gelmedi ve halka arz iptal edildi.
TÜRKİYE’NİN PARA BULMASI İMKÂNSIZ
2008 krizini müteakip 2009 senesinden yüzde 5 küçülerek çıkan Türkiye mevcut kredi notu, zirveye çıkan sermaye ihtiyacı ile kolay para bulamayacak.
Standard&Poor’s’un son not indirimi yatırımcıya, ‘Türkiye’den uzak durun’ mesajı verdi.
Ekonomi çift haneli küçülmeleri bile görebilir. Bunu bugün ya da yarın müşahede etmeyeceğiz. Dolar ve faizdeki artışın faturası 6-12 aylık dönemde ete kemiğe bürünüyor ki bir haftadır akaryakıt zammının (20-25 kuruş) Ankara’nın talimatı ile tehir ettirildiği konuşuluyor.
Birkaç gün içinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) ‘tavan fiyat’ denilen ve şirketlerin kârından almaya eş değer sisteme geçeceği belirtiliyor. EPDK iktidara destek vermek için her seçimden evvel yaptı bu işlemi.
TÜRKİYE BU SEFER KEMAL DERVİŞ’İ BULAMAYABİLİR
Nükleer krizin tırmanması küresel sermayenin emniyetli liman arayışını hızlandıracak. Hal-i hazırda ABD en çok tercih edilen liman.
Türkiye’nin siyasî ve iktisadî münasebetlerinin hiç de iyi olmadığı ABD’nin bugün Ankara’nın telefonlara hemen çıkmayacağı sır değil.
2001 krizinden sonra IMF kaynaklarını Türkiye için sonuna kadar açan ve Kemal Derviş’i de yoğun bakım mütehassısı olarak gönderen ABD muhtemel bir krizde yine o müşfik ve cömert tavrı göstermeyebilir.
Piyasa kontrolden çıktı. Merkez Bankası artık söz geçiremiyor. Şu saatten sonra döviz satsa da faizi artırsa da kâr etmez. Arjantin vakası ortada.
HÜKÛMET KRİZ ESNASINDA BATIDA KİMİN KAPISINI ÇALACAK?
2013’te ilk işareti verilen yeni iktisadî nizama gözlerimizi kapatıp Rusya ve İran ekseninde hayaller kurmasaydık kriz esnasında batıda kapısını çalabileceğimiz sağlam dostlarımız olurdu.
Kaç vakittir keman çalan Türkiye karıncanın sokağını arşınlamaya başladı başlamasına da yüzüne bakan yok.
Türkiye ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçiminin yapılacağı 24 Haziran 2018 Pazar gününe kadar hiç tahmin edilmemiş mevzuları konuşabilir.
TRUMP KONUŞTU, DOLAR 4.35 TL’Yİ GÖRDÜ…
Makaleyi Yazı İşleri’ne göndereceğim esnada ABD Başkanı Trump, İran ile imzalanan nükleer anlaşmasından çekildiğini resmen ilan etti.
O dakikada Dolar 4,35 TL’ye, Euro 5,14 TL’ye fırladı ki piyasaların kapalı olduğu vakitte verilen bu tepki yarın ve akabinde gelen günlerin hiç de kolay geçmeyeceğinin ilk işaretidir.
Ne desek boş. Türkiye krize girdiğinde dünyada şartlar lehineydi. Bugün hariçte de şartlar aleyhimize.
Türkiye’de hakikatle bağını kaybetmiş bir lider var ve o lider akıntıya karşı kürek çekeceğine inanıyor.
Daha evvel de ifade etmiştim yakınınızda bulunan can yeleği, cam simidi, yoksa şambrel (iç lastik) ne varsa alın.
Akıntı hızlandı, kürekçiye bu sefer kıyıdan destek yok.
[Semih Ardıç] 9.5.2018 [TR724]
Trump karşı hamle için uzun soluklu bir yola çıkmak yerine en kestirme olanını tercih etti.
Selefi Barack Obama döneminde imzalanan anlaşmadan çekilecek ve ‘iki yüzlü davrandığı’ gerekçesi ile Tahran’a yeni müeyyideler tatbik edecek.
BU KRİZ DE TÜRK LİRASI’NI VURACAK
Böyle bir gerilimden Türkiye de nasibini alabilir. Bloomberg’de iki gün evvel, “ABD ile İran arasında nükleer anlaşmasının iptal edilmesinden en fazla zarar görecek para birimlerini başında TL geliyor” tespiti yer almıştı.
Niçin TL? İran ile ABD birbirine misilleme de bulunurken Türkiye bundan niye zarar görsün?
Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan piyasalarda giderek artan siyasî ve iktisadî riskler her gün fiyatlara aksediyor. Büyük yatırımcılar düne kadar yüksek büyüme ve hukuk reformları ile yıldızı parlayan ekonomilerin kalıcı yatırım ve istikrarlı kalkınma fırsatını kaçırdığını fark etti.
SÖZDE DEMOKRAT LİDERLER TRAMVAYDAN İNDİ
Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde yolsuzluk, hukuksuzluk ve baskı artık teamüle dönüştü. Malezya’dan Güney Afrika’ya, Türkiye’den Brezilya’ya gelişmekte olan piyasalar için gün batımına az kaldı.
Sözde demokrat liderler demokrasi tramvayından indi, kendi ikballeri uğruna sistemi anti demokratik hale getirme yolunu girdi. Bir nevi özüne döndüler.
Gelen sermayeyi inşaat, emlak ve tüketim kanallarında heder eden Türkiye ve Arjantin gibi ekonomiler, cari açık ve bütçe açığı gibi kronik hastalıkların pençesinde kıvranıp dururken paranın baronlarının bu pazarlarda kalmaları şaşırtıcı olurdu.
ARJANTİN 30 MİLYAR DOLAR KREDİ İÇİN IMF’NİN KAPISINI ÇALDI
Türkiye gibi cari açıktan muzdarip Arjantin bugün IMF’nin kapısını çaldı. Şaka değil. Eylül 2002’de IMF kredisi kullanan Arjantin 16 sene sonra yeniden IMF’ye el açtı.
30 milyar dolar kredi talep eden Arjantin’de Merkez Bankası geçen hafta yerel para birimi pezodaki düşüşü durdurmak amacıyla bir hafta içinde üçüncü defa faiz artırmıştı.
Politika faizi yüzde 33,25’ten yüzde 40’a çıkarıldı. Buna rağmen pezodaki düşüş durmadı. 2018 başından beri ABD Doları’na mukabil pezo yüzde 20’den fazla eridi.
Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri önceki gün televizyonda şunu beyan etti: “IMF kredisi yeni küresel senaryoyla yüzleşme ve tarihimizde daha önce yüzleştiğimiz krizlerden kaçınmamızı sağlayacak.”
ARJANTİN’İN CARİ AÇIĞI TÜRKİYE’DEN AZ
Arjantin’in cari açığı 27 milyar dolar ve açığın milli gelirine (GSYH) oranı yüzde 4,4. Türkiye’nin 2018 yılı Mart ayı itibarıyla cari açığı 53 milyar dolar. Milli gelire oranı yüzde 6’ya yaklaşıyor.
Türkiye’de özel sektörün net döviz borcu 222 milyar dolar. Doların 3.75’ten 4.30 TL’ye gelmesi sebebiyle sadece 4 ayda döviz borçlarının TL tutarı 120 milyar TL arttı.
İşsizlik, bütçe açığı ve enflasyon gibi temel ekonomik göstergelerde Türkiye, Arjantin’den daha kötü vaziyette.
Arjantin faizleri yüzde 40’a çıkardı, yine sıcak parayı tutamadı, IMF’den yardım istedi. Zira sermaye çıkışına mukavemet edecek takati kalmadı.
ARJANTİN’İ HANGİ ÜLKE TAKİP EDECEK?
Arjantin lideri Macri, ‘yeni küresel senaryoyla yüzleşmekten’ bahsederken 1990’ların sonunda gelişmekte olan ekonomilerin IMF’nin önüne yatak yorgan sermesine sebebiyet veren o krizlerin geri geldiğini mi haber verdi?
Şayet ufuktaki seri ülke iflaslarını kastetmişse Macri, ‘erken kalkan yol alır’ düsturu ile hareket etmiş ve IMF’den en fazla krediyi almanın hesaplarını yapmış olabilir.
Türkiye’yi idare edenler içi boş sözlerle ‘kur üzerinden saldırıları bertaraf edecek stratejilerimiz’ var derken Arjantin gemiyi tamamen batırmadan IMF limanına yanaştırdı.
Madem stratejiniz var neyi bekliyorsunuz? Ne strateji ne de bir çıkış yolu var. Türkiye karanlık tünelde sıkışıp kaldı.
TÜRKİYE AĞIR BİR KRİZİN ORTASINDA
İsmini koyalım: Türkiye artık iktisadi bir buhranın, moda tabirle ekonomik krizin ortasındadır.
Teselli bulacaksak gelişmeler sadece Türkiye ile alakalı değil. İyi haber bu. Kötü haber ise rüzgârın tersten estiği şu günlerde en hazırlıksız haldeyiz.
Para tekrar okyanus ötesine, ABD’ye dönüyor. Orada faizler yükselirken hukuktan uzaklaşmış, bir adamın iki dudağı arasında idare edilen Türkiye’de kalmalarını bekleyenler daha çok bekler!
Hal-i hazırdaki kriz, 2001 krizi gibi bir günde patlak vermiyor. Kademeli bir çöküş yaşanıyor piyasalarda.
Bu yönü ile 2018 krizi nevi şahsına münhasır.
2013’TEN İTİBAREN GERİLEME DÖNEMİ
2013’e kadar Kemal Derviş’in tatbik ettiği acı IMF reçetesi Türkiye’ye gelen sermaye için en mühim sigorta idi. İyi kötü işleyen bir hukuk sistemi cari idi. Türkiye AB reformları ile gelecek vaat ediyordu.
Bankalara ilişilmemiş, Mehmet Cengiz gibi 15-20 işadamına Hazine garantili ballı ihaleler verilmemişti.
Ayakkabı kutularından milyon dolarlar çıkmamıştı. Ahbap çavuş kapitalizmi bu denli hortlamamıştı.
Türkiye senede 22 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye çekiyordu. Halka arz edilen şirketlerin hisseleri yabancılara yetmiyordu.
Bank Asya halka arz edildiğinde hisseler 7.5 milyar dolar piyasa değeri üzerinden satılmıştı. Aynı Bank Asya 20 Temmuz 2016’da keyfi bir kararla kapatıldı. Bugün insanların hapse atılması için Bank Asya’da hesabı olması kâfi sayılıyor.
Geçen hafta Beymen ve DeFacto gibi Bank Asya’nın yanında çerez sayılacak iki şirketin hisselerine talep gelmedi ve halka arz iptal edildi.
TÜRKİYE’NİN PARA BULMASI İMKÂNSIZ
2008 krizini müteakip 2009 senesinden yüzde 5 küçülerek çıkan Türkiye mevcut kredi notu, zirveye çıkan sermaye ihtiyacı ile kolay para bulamayacak.
Standard&Poor’s’un son not indirimi yatırımcıya, ‘Türkiye’den uzak durun’ mesajı verdi.
Ekonomi çift haneli küçülmeleri bile görebilir. Bunu bugün ya da yarın müşahede etmeyeceğiz. Dolar ve faizdeki artışın faturası 6-12 aylık dönemde ete kemiğe bürünüyor ki bir haftadır akaryakıt zammının (20-25 kuruş) Ankara’nın talimatı ile tehir ettirildiği konuşuluyor.
Birkaç gün içinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) ‘tavan fiyat’ denilen ve şirketlerin kârından almaya eş değer sisteme geçeceği belirtiliyor. EPDK iktidara destek vermek için her seçimden evvel yaptı bu işlemi.
TÜRKİYE BU SEFER KEMAL DERVİŞ’İ BULAMAYABİLİR
Nükleer krizin tırmanması küresel sermayenin emniyetli liman arayışını hızlandıracak. Hal-i hazırda ABD en çok tercih edilen liman.
Türkiye’nin siyasî ve iktisadî münasebetlerinin hiç de iyi olmadığı ABD’nin bugün Ankara’nın telefonlara hemen çıkmayacağı sır değil.
2001 krizinden sonra IMF kaynaklarını Türkiye için sonuna kadar açan ve Kemal Derviş’i de yoğun bakım mütehassısı olarak gönderen ABD muhtemel bir krizde yine o müşfik ve cömert tavrı göstermeyebilir.
Piyasa kontrolden çıktı. Merkez Bankası artık söz geçiremiyor. Şu saatten sonra döviz satsa da faizi artırsa da kâr etmez. Arjantin vakası ortada.
HÜKÛMET KRİZ ESNASINDA BATIDA KİMİN KAPISINI ÇALACAK?
2013’te ilk işareti verilen yeni iktisadî nizama gözlerimizi kapatıp Rusya ve İran ekseninde hayaller kurmasaydık kriz esnasında batıda kapısını çalabileceğimiz sağlam dostlarımız olurdu.
Kaç vakittir keman çalan Türkiye karıncanın sokağını arşınlamaya başladı başlamasına da yüzüne bakan yok.
Türkiye ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçiminin yapılacağı 24 Haziran 2018 Pazar gününe kadar hiç tahmin edilmemiş mevzuları konuşabilir.
TRUMP KONUŞTU, DOLAR 4.35 TL’Yİ GÖRDÜ…
Makaleyi Yazı İşleri’ne göndereceğim esnada ABD Başkanı Trump, İran ile imzalanan nükleer anlaşmasından çekildiğini resmen ilan etti.
O dakikada Dolar 4,35 TL’ye, Euro 5,14 TL’ye fırladı ki piyasaların kapalı olduğu vakitte verilen bu tepki yarın ve akabinde gelen günlerin hiç de kolay geçmeyeceğinin ilk işaretidir.
Ne desek boş. Türkiye krize girdiğinde dünyada şartlar lehineydi. Bugün hariçte de şartlar aleyhimize.
Türkiye’de hakikatle bağını kaybetmiş bir lider var ve o lider akıntıya karşı kürek çekeceğine inanıyor.
Daha evvel de ifade etmiştim yakınınızda bulunan can yeleği, cam simidi, yoksa şambrel (iç lastik) ne varsa alın.
Akıntı hızlandı, kürekçiye bu sefer kıyıdan destek yok.
[Semih Ardıç] 9.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)