Nelerden sorumluyuz? [Safvet Senih]

“Peygamber Efendimiz (S.A.S.) “Her biriniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz.” (Buharî, Cuma 11.)

Bu Hadis-i Şerifin izahında M. Fethullah Gülen Hocaefendi “İslâm bildiğimiz bütün sistemler ve dinler içinde, devlet reisinden, evlerimizde çalışan hizmetçilere kadar hem de, henüz demokrasi rüyalarının görülmediği bir dönemde, herkesin sorumluluğunu en ince teferruatına kadar belirleyip ilan eden biricik hayat nizamıdır ve bu mevzuda ona rakib bir başka sistem göstermek mümkün değildir.” (Sonsuz Nur, 1/287)

“Sorumluluk Şuuru” başlıklı yazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Var olmanın en önemli derinliği hareket ve hamledir. Hareketsizlik bir çözülme ve ölümün bir başka adıdır. Hareketin sorumlulukla irtibatlandırılması ise onun en birinci insanî buudunu teşkil eder. Sorumlulukla disipline edilememiş bir hamle ve hareketin tamam olduğu söylenemez.

“Bir zamanlar bizim düşmanlarımız CEHÂLET, FAKİRLİK,  TEFRİKA  ve TAASSUB gibi şeylerdi. Şimdilerde bunlara hilebazlık, zorbalık, sefâhet, müstehcenlik, vurdumduymazlık ve kozmopolitlik  de ilave oldu. Dînî nezâhet, fikrî safveti ve millî heyecanı koruyanlar, bugün olsun böyle bir endişe taşıyanlar beni mazur görsünler, bir hayli zamandan beri genç nesiller ve  safderun bir kısım kartlar, çok masum heyecanlarla saptırılmakta, aldatmama ve aldanır olma  karakterinin gadr u efgânını yaşamakta ve bütün kerameti süslü-püslü anlatılmasında bir kısım çarpık ideolojilerle baştan çıkarılmakta. Bazı kesimleriyle dahi olsa, milletçe böyle bir düşünce inhirafı ve şahsiyet kayması ise, bu mübarek ülkenin yeni baştan işgali demektir. İşte asıl bu işgalde, Fatih zehirlenmiş, Hüdavendigar bağrından hançer yemiş, Yıldırım kederinden ölmüş ve Yavuz da şirpençeye yenik düşmüş olacaktır. Bu ise apaçık, İstiklâl  Mücadelesinden muzaffer olarak çıkan millet ruhunun, çağın mesâvisi (kötülükleri), aydınların gafleti ve kitlelerin vurdumduymazlığı yüzünden katledilmesinden başka bir şey değildir.

“Bizler dünyamıza bir ruh kazandırma ve bu esaslar üzerinde neşv ü nemâ bulmuş, gelişmiş mübarek bir ağacın mânâ köklerinin safveti ölçüsünde  ve o köklerle irtibatlı olarak yeni sürgünlere zemin hazırlama mesuliyeti altındayız. Şüphesiz böyle bir sorumluluğun yerine getirilmesi de ancak ülkenin mukadderatına, insanımızın, tarih, din, örf, âdet ve bütün mukaddesatına sahip çıkacak kahramanların mevcudiyetine vabestedir… İlim aşkıyla dopdolu, imar ve inşa düşüncesiyle gerilim içinde, samimilerden daha samimi dindar, milliyetperver ve sorumluluk duygusuyla her zaman vazife başında kahramanların mevcudiyetine. Onlar ve onların gayretleri sayesinde milletçe hayatımıza, bizim anlayışımız, bizim düşüncelerimiz ve bu anlayış ve düşüncelerin muhassalası hâkim olacak. Herkeste, nefsini toplumun hizmetine adama duygusu öne çıkacak… Vazife taksimi ve karşılıklı yardımlaşma düşüncesi yeniden canlanacak… İşveren-işçi, ağa-köylü, memur-sokaktaki insan, ev sahibi-kiracı, sanatkâr-sanatsever, müvekkil-vekil, muallim-talebe bir vahidin değişik yüzleri olma hususiyetiyle bir kere daha ortaya çıkacak ve birkaç asırlık beklentilerimiz bir bir gerçekleşecektir.

“Evet, bizim birkaç asırlık rüya ve hülyalarımızın esası budur; bu rüya ve hülyaları gerçekleştirmenin en birinci yolu da MESULİYET  ŞUURU ve  MESULİYET  AHLÂKIDIR. Tamamen hareketsizlik bir ölüm bir çözülme, hareketteki sorumsuzluk ise bir kargaşa olduğuna göre bize, davranışlarımızı MESULİYETLE DİSİPLİNE ETMEK’ten başka seçenek kalmıyor… “Evet, bizim her teşebbüsümüz mesuliyet endeksli olmalıdır. Yolumuz, hak yolu, dâvâmız ‘hakkı tutup kaldırmak’ hedefimiz de, gözlerimizi açıp-kapayıp Allah’ın rızasını araştırmaktır. Aslında bunun böyle olması, bizim insan olmamızın sadakası ve iradelerimizin de hikmet-i  vücududur. Hayatımızda, hayatın gayesini aramaya, ruhumuzda aşka ulaşmaya, vicdanımızda mesuliyet şuurunun kavramaya ve esası, temeli, ışığı, güç kaynağı iman ve aşk olan bir sistemin kaynağına uyananlara, ilim, sanat, ahlâk ve hikmet yollarını göstermeye kendimizi mecbur biliyor ve bu misyonun azat kabul etmez köleleri sayıyoruz. Tarihimizin bidayetinden günümüze kadar gelen evliya, asfiyâ, ebrâr  ve mukarrabîn çizgisi ve ruhânîyetleri üzerinde serpilip gelişeceğini ümit ettiğimiz gayretlerimiz, ikinci bir RÖNESANS  HAREKETİNİN  BAŞLANGICI  OLACAKTIR.”

Evet, gençliğe aşılayacağımız ilmî-fikrî  gayretlerle mutlaka kendi yenilenmemizi, Rönesansımızı  gerçekleştirmeliyiz…

Bu işin temeline gelince, N. Akman’ın anneannesi şâir Şâhide ablamızın tesbit ve nakillerine göre: Afyon Mahkemesinde, hâkim isim ve adres tesbiti yaparken Üstad Bediüzzaman Hazretlerine “Mesleğiniz nedir?” diye sorunca, “Mesleğimiz, hizmet-i imâniye ve Kur’aniye!” diye kükremiş bir sesle cevap veriyor…

Ayrıca Üstad Hazretleri Lâhikalarda, “Her bir Risale-i Nur talebesinin vazifesi, bir çocuğa Kur’an öğretmektir.” diyor. Kur’an öğretebilmemiz için, önce kendimizin, tecvid üzere Kur’an tilavetini bilmemiz gerekir…

Allah yardımcımız olsun…

[Safvet Senih] 16.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Cari açığı kapattığı kuyruklu yalan… Zarrab’ın Türkiye’ye faturası en az 15 milyar lira [Semih Ardıç]

Reza Zarrab’ın kurduğu rüşvet çarkıyla ABD’nin İran’a karşı tatbik ettiği malî müeyyidelerin (ambargo) nasıl delindiği New York Eyalet Mahkemesi’nde 27 Kasım’da başlayacak dava esnasında teferruatıyla ortaya çıkacaktır.

Zarrab’ın Türkiye’de bizzat devrin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensibiyle yürüttüğü fiktif (sanal) işlemlerin hesabı kendi mahkemelerimizde sorulamadı. Zira adalet mekanizması tarumar edildi, operasyonu yapan polis şefleri hapse atıldı ve adliyeler iktidarın arka bahçesi haline geldi.

DOSYA BU SEFER KAPATILAMADI

Türkiye’de 17/25 Aralık 2013 soruşturmalarını kapatan iktidar için okyanus ötesindeki davadan kaçma imkânı kalmadı. Muhataplarını Zarrab’ın iadesine ikna etmek için ‘dileyin bizden ne dilerseniz!’ imasında bile bulundular. Erdoğan’a yakın isimlerin dağıttığı iddia edilen rüşvetler ABD gazete ve televizyonlarında geniş yer buluyor.

Korkunun ecele faydası yok. Dava başlayacak. Müstafi dört bakandan (diğerleri Muammer

Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) biri olan Zafer Çağlayan, evinde ayakkabı kutularından 4,5 milyon dolar çıkan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Arslan ve yardımcısı Levent Balkan gıyaben, Zarrab ve Atilla bizzat büyük jürinin önüne çıkarılacak.

‘PARALARI FBI KOYDU’ DİYEBİLİRLER

Savcılık heybede muhafaza ettiği turpun büyüğünü mahkemeye takdim edecek. Zarrab ve Atilla da iddialara cevap verecek. Şahit ya da zanlı sıfatıyla başka isimlerin de davaya dahil edilmemesi sürpriz olur.

27 Kasım tarihi yaklaştıkça 17/25 Aralık’ı unutturma, hatta yolsuzluk dosyasından yerli ve millî bir netice çıkarma taktikleri yeniden tedavüle girecektir. Zarrab’ın cari açığın yüzde 15’ini kapattığı, davanın Türkiye ile İran arasındaki ticareti çekemeyenlerin bir tuzağı olduğu minvalindeki basma kalıp sözler gün aşırı dillendirilecek. Hatta ayakkabı kutularından çıkan paraları FBI’ın koyduğunu bile söyleyebilirler.

ZARRAB CARİ AÇIĞI KAPATTI MI?

Zarrab davası ne vakit gündeme gelse iktidar cenahı, cari açığı kapatmaktan dem vuruyor. Hakikaten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iddia ettiği gibi Zarrab cari açığı kapattı mı? Türkiye’ye 200 ton altın ihracatı mukabili 25 milyar lira kazandırdı mı? Elcevap: Hayır.

Organize hırsızlık yaparken suç üstü yakalananlar kendilerini kurtarmak için cari açık hikâyesini uydurdu. Esasında ABD’nin doğalgaz ve petrol mukabili dolar ödemek yerine ilaç, gıda ve tekstil gibi müşahhas mal ihraç edilmesi için sunduğu fırsat rüşvet çarkıyla heba edilmeseydi Türkiye ambargodan kârlı çıkabilirdi.

ÜÇ BAKANA 137 MİLYON LİRA RÜŞVET

Türkiye ABD ambargosu sayesinde İran’a ihracatını katlamak dururken Zarrab’ın bahşişini peşin ödediği bakan ve bürokratlar yüzünden kırıntılara razı edildi.

Milyarlarca dolar Zarrab, bakanlar, bürokratlar ve Erdoğan’ın ailesi arasında paylaşıldı. Sadece üç bakana verilen ve Zarrab’n patronu Babek Zencani’nin İran mahkemesinde itiraf ettiği rüşvetin tutarı 137 milyon lira.

PETROL PARASI KALSIN, DOMATES VERELİM

Şimdi başa dönelim ve rüşvet çarkının nasıl döndüğünü hatırlayalım…

Zarrab’ın deldiği ABD ve Birleşmiş Milletler’in müeyyide kararlarını şöyle hülasa edebiliriz: “İran’dan doğalgaz ve petrol alan ya da almak isteyen devletler emtianın bedelini Tahran’a göndermeyecek. İran adına kendi bankalarından birinde bir hesap açılacak. İran’dan ithal edilen petrol ve doğalgaz parası bu hesaba yatırılacak. Paralar ‘nakit’ olarak İran’a transfer edilmeyecek. Böylece İran’ın nükleer silahlanma projelerine mâni olunacak. İran hesapta biriken parayla yiyecek, ilaç, tıbbî malzeme ve ziraî ürünler gibi temel ihtiyaçları alabilecek. Satın alınan temel ihtiyaç malzemelerinin parası o bankada biriken hesaptan İran adına ödenecek.”

BAŞKALARI İHRACAT FIRSATINI KAÇIRMADI

İran ile alışverişi olan devletler ABD ve BM kararlarına riayet etti, petrol ve doğalgaz ücretini tespit ettikleri bankada açılan hesaba aktardı. İran’ın o bankalarda biriken parasından, kendi ülkelerinde yetişen sebzeleri, meyveleri, ilaçları ve bilumum temel ihtiyaç maddelerini Tahran’a ihraç ettiler.

Burası çok mühim. İran’ın malların alışında, paranın tahsilatında hiçbir pazarlık hakkı yok. Yüksek kârlı ticareti tabiî mecraında devam ettiren devletler o hesaplardaki paraları çekip kendi firmalarına ödedi. Hem onlar kazandı hem de İran halkı tecride rağmen hayatî ihtiyaçlarını giderdi. Türkiye haricindeki devletlerin markaları İran pazarını ele geçirdi.

Tecrit kalktığı halde İran aynı markaları ithal etmeye devam ediyor. Zira vatandaş o mallara alıştı. Başta konulan hudutlara riayet eden devletler doğrudan ihracat gelirine ilaveten hesapta biriken milyarlarca dolar doğalgaz ve petrol parasını kendi malî sistemlerinde nakit olarak değerlendirdiler. Kaymaklı ekmek kadayıfı…

İRAN, TÜRKİYE SAYESİNDE ALTIN BULDU!

Türkiye de Halkbank’ta hesap açtı. İşleyiş ise tamamen farklı oldu. Esnaf, çiftçi ve sanayici için yeni gelir kapısı olabilecek ambargo ile gelen fırsat dar bir zümrenin ihtiraslarına feda edildi.

Gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaç malzemeleri satıp, doğalgaz ve petrol parasından anında tahsilat yapma yerine altın ticaretine soyundu. Buraya dikkat! Altın ihracatı Katma Değer Vergisi’ne tabi değil. Külçe altını alıp satmakla Türkiye’nin zararı ilk dakikada başladı. Yüzde 18 KDV kaybının yanı sıra ihracat gelirinden de mahrum kaldık. Gıda ihracatçısı ortalama yüzde 50 kâr elde eder. Bazı kalemlerde sektörüne, mamulün niteliğine göre kârlılık daha da yükseliyor. Altın ihracatında böyle bir imkân var mı? Altın, döviz gibi değiş-tokuş (excange) metaıdır, dünyanın hemen hemen her yerinde fiyatlar dolar nevinden standarttır. Külçeyi 100’e alıp 150’ye satamazsınız.

Türkiye net altın ihracatçısı da değil bu arada. Senelik imalat 30 ton civarında. İthalat ise 200 ton civarında. Dışarıdan getirilen ve fiyat esnekliği olmayan külçe altından katma değer elde edilemez.

ALTINDA KÂR MARJI YÜZDE 0,3

Türkiye’de altın tedarikçisi firmaların kârlığı sadece yüzde 0,3’tür. İşte Zarrab’ın tavassut ettiği altın ticaretinden Türkiye’ye kalan para da o kadar. Oysa gıda ve ilaç gibi mallar satılsaydı ihracatçıdan imalatçıya kadar zincirin bütün halkaları yüksek kârlar elde edecekti. Maliye de yüzde 18 KDV tahsilatı yapacaktı. Hiçbiri olmadı. Zarrab ve onun bahşişe bağladığı isimlerin cebine gitti milyarlarca dolar.

Altın ticareti şöyle işledi: İran Merkez Bankası’nın Halkbank’taki hesabında bulunan TL veya Euro nevinden tutar, başka İran bankalarının yine Halkbank’taki hesabına geçirildi. Buna mukabil bahse konu İran Bankası, İran Merkez Bankası’na TL veya Euro mukabili Tümen sattı.

Parayı hesabına geçiren İran Bankası’na bağlı bir döviz kuruluşu, Zarrab’ın Halkbank’ta hesabı bulunan Royal Dövizcilik veya Safir Altın isimli firmalarından altın ihracatı yapılacak şekilde swift (hızlı emir) gönderdi. Piyasada bilinen altın firmalarından külçe altınlar satın alındı ve Atatürk Havalimanı’ndan ya direkt İran’a ya da Dubai üzerinden İran’a gönderildi.

MEMUR TEOMAN FARKETTİ: UÇAKTAKİLER TAŞ DEĞİL, ALTIN

Türkiye, Dubai ve İran üçgenindeki altın trafiği 4 Ocak 2013’te deşifre oldu. Atatürk Havalimanında ULS Cargo’nun uçağının 1,5 ton altın taşıdığı gümrük memuru Teoman Coşkun Dudak’ın dikkati sayesinde fark edilmişti.

Yük, gümrüğe Gana’dan alınan ‘doğaltaş’ şeklinde beyan edilse de uçağın içi altın doluydu. Skandalın üstü kapatıldı ve memur Teoman vazifesini yapmanın mükâfatı(!) olarak Gaziantep’e sürgün edildi. Zafer Çağlayan’ın insan üstü gayreti neticesinde altınlar Dubai’ye uçuruldu.

ZARRAB, DUBAİ’DEN İRAN’A GIDA SATTI!

ABD’nin İran’a giden altınları fark etmesi üzerine Türkiye, Zarrab’ın şirketleri üzerinden transit ticaret hilesi için kullanıldı. Altın trafiğinin fark edilmesinin şebekeyi nasıl telaşlandırdığı 17/25 Aralık tapelerine aksetmişti.

Süleyman Aslan’ın mimarı olduğu yeni sisteme göre Dubai’den İran’a gıda mamulü ihracatı yapılmış ve bu satış işleminde transit tacirliği Zarrab’ın Türkiye’de faaliyet gösteren Volgam ya da Deniz firmaları gerçekleştirmiş gibi gösterildi.

Firmaların Halkbank’ta hesabı vardı ve Dubai gümrüğü için hazırlanan sahte gümrük beyannameleri ve sahte gemi konşimentosu Halkbank’a ibraz edildi. Belgelerin sahte olduğu açık olduğu halde, gelip giden gıda mamulü olmadığı halde Halkbank bu işlemlere göz yumdu.

SIFIR VERGİ ÖDEYEREK TÜRKİYE’Yİ KULLANDI

Transit ticareti yapan Zarrab’ın mukim olduğu Türkiye açısından ithalat ve ihracat rejimi hükümleri yani ithalat-ihracat mevzuatı uygulanmadığı için vergi ve harç alınmadı. Zarrab, aynen altın ihracatında olduğu gibi Maliye’ye tek kuruş vergi ödemedi. Türkiye de transit olduğu için Türk Gümrük makamlarınca hazırlanmış Gümrük Beyannamesi’ne ihtiyaç duymadı.

Hasıl-ı kelam Halkbank’taki petrol parası bu sefer de Zarrab’ın İstanbul Nuruosmaniye’deki ofisinde hazırlanan sahte evrakla Dubai’den İran’a transit gıda ticaretinin ödemesiymiş gibi evvela Dubai’ye, oradan da İran’a aktarıldı. İhracat hayalî olduğu için kirli ticaretten sadece İran, Zarrab ve onun rüşvet dağıttığı bakanlar ile bürokratlar kazançlı çıktı.

PİŞKİNLİK ÖTESİ: ZARRAB’A İHRACAT ÖDÜLÜ VERİLDİ

Ahval böyle iken Zarrab’a ihracat ödülü veren zevata bilvesile suâl edelim: “Dubai’de ne vakitten beri ziraat yapılıyor? Bu devlet ne zaman gıda ihracatçısı oldu? Zarrab gıdayı Türkiye’den değil de niçin Dubai’den İran’a ihraç etmiştir. Türkiye sözde transit ticarete niye alet edilmiştir?”

ABD’nin altın tepside takdim ettiği imtiyaz birilerinin servetine servet katması için kullanılmıştır. İran ise tesis ettiği rüşvet mekanizması sayesinde iki sene müddetince Türkiye üzerinden tonlarca altın stoku elde etmiştir. Bunlar Türkiye’nin menfaatine olmamıştır. İran’a enerji mukabili mal satılmasına, Halkbank’ın bu ticarete tavassut etmesine kimsenin itiraz ettiği yok.

HALKBANK’A BAŞKA BANKALAR DA EŞLİK ETTİ

Zarrab ne işadamı ne de ihracatçıydı. Sadece bir komisyoncuydu. Yukarıda anlattığım ve tamamen İran’ın lehine olan işlemler karşılığında komisyonunu alıyordu.

Halkbank’ın aldığı resmî komisyon ise başlangıçta yüzde 1 idi. Bazı bakanların devreye girmesi ve sistemin diğer ayaklarına Aktifbank, Garanti, Kuveytürk ve Denizbank gibi bankaların da dahil edilmesiyle oran binde 8’e düşürüldü. Zarrab sistemi ayakta tutmak için bakanlara, Halkbank idarecilerine çikolata veya ayakkabı kutularında rüşvet dağıtıyordu.

YUNANİSTAN OYUNU GÖRDÜ

17/25 Aralık tapelerinde geçen bir konuşmayı hatırladım…

Ne kadar ibretlik bir vakadır: Komşumuz Yunanistan, bankada biriken 7 milyar dolar petrol parasını nakit olarak isteyen Seyad Ali Ekber Mir Vekili’ye (MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Dolmabahçe’de Başbakanlık ofisinde Erdoğan ile görüştürdüğü şahıs), “Mal ithal edin, aksi takdirde para burada kalacak.” cevabını vermişti.

Yunanistan hükûmeti tabi olduğu beyne’l-milel hukuka riayet ederek doğru olanı yaptı. Bu şekilde halkının menfaatini de muhafaza etti.

VERGİ REKORTMENLERİ LİSTESİNE ESAMÎSİ YOK

Zarrab’ın yürüttüğü işlerin ne kadar sanal ve gayr-i kanunî olduğunu anlamak için vergi ve sigorta primlerine de bakılabilir. Sabah ve ATV’de Türk bayrağı önünde poz vererek cari açığın yüzde 15’ini (8 milyar dolar) tek başına kapattığını iddia eden Reza Zarrab’ın şirketlerinin de kendisinin de ismi vergi rekortmenleri listesinde geçmiyor.

Madem bu kadar çalışkan ve başarılı bir işadamıysa niye vergi ödemiyor? Böylesine devasa bir ticarete imza atan bir grubun SGK’ya yüz milyonlarca liralık sigorta primi ödemiş olması icap etmez mi? Mahalle bakkalı bile devlete senede birkaç bin liralık SGK primi ödüyor.

Ortada hakikî mânâda ihracat olmadığı için vergi de SGK primi de tahakkuk ettirilemiyor haliyle.

AYNI TİCARETİ KOÇ YA DA SABANCI YAPSAYDI

Bir an için Koç Holding’in tek başına İran’dan 8 milyar dolar ihracat geliri elde ettiğini düşünelim. Şirketlerinin ödeyeceği vergi tutarının yanında ortakların beyan edeceği gelir vergisi milyarlarca lira olacaktır. Koç siparişleri yetiştirmek için yüzlerce kişiyi de İran masasında istihdam edecektir.

“Cari açığı kapattım.” diyen Zarrab söylediğinin aksine Türkiye’yi vergi ve prim gelirinden mahrum etmiştir.

Hayırseverliğine gelince… O hususta kendisine Erdoğan ve etrafındakilerin haricinde şahitlik edecek kimse yok.

Sadece Zarrab’ın İran’a taşıdığı paralar Halkbank’ta tutulsaydı ve gıda ve ilaç ihracatı mukabili Türkiye’deki firmalara aktarılsaydı Türkiye en az 15 milyar lira kazançlı çıkacaktı.

O paraların kimlerin cebine gittiği artık sır olmaktan çıktı.

Yolsuzluk ve rüşvete alkış tutan millete de New York Mahkemesi’nin Türk bankalarına keseceği milyarlarca dolar para cezasını ödemek düştü.

[Semih Ardıç] 16.11.2017 [TR724]

Erdoğan’ın koalisyon ortağı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan ile Avrasyacı derin yapının bugünün Türkiye rejiminde iktidarı paylaştıkları artık netlik kazandı. Bu tezi 15 Temmuz 2016 sonrasında ilk kez Twitter hesabımdan ve sonrasında ise bu köşeden defalarca öne sürdüm ve konunun detaylı boyutlarını ele aldım. Kimi zaman Erdoğan açısından, kimi zaman ise Avrasyacı derin yapı açısından konuya yaklaştım. Kimi yazılarda ise Rusya perspektifinden konuyu analiz ettim. Şimdilerde büyük bir memnuniyetle görmekteyim ki Türkiye’de Avrasyacı derin yapının fiili rejimin bir iktidar ortağı olduğu gerçeği birçok akademisyen ve gazeteci tarafından dile getirilmekte.

Ahmet Nesin, Artı Gerçek’te bir köşe yazısında benim de tespitlerime atıfta bulunarak meseleye benim baktığım şekilde yaklaştı. Erhan Başyurt TR724’teki General Michael Flynn ile ilgili yazısında Avrasyacılara değindi ve bu yapının Flynn ile Gülen’in illegal bir operasyonla Türkiye’ye kaçırılması planının oyun kurucusu olduğu tespitini yaptı. İlhan Tanır, yine sıklıkla konuya değinmeye bağladı. Örnekler çoğaltılabilir.

Elbette Türkiye’de havuz medyası ve ondan geri kalmayan sözde merkez medya, Avrasyacı derin yapı ile Erdoğan arasındaki koalisyonu es geçmeye devam ediyor. Ancak örneğin Doğu Perinçek’in katıldığı programlarda gerek SETA’cı kurgulu-akademik taife, gerek Nagehan Alçı gibi sahibinin sesi tipler, gerekse de bilumum üçüncü sınıf “akademisyen”, “gazeteci” ve kenarda kalmış siyaset gayretkeşi, Perinçek karşısında neredeyse el pençe divan duruyor. Herkes Perinçek’in karşısında son derece alttan alan bir tutumda, saygıda kusur etmeksizin, onun fikirlerine büyük önem veriyorlar!

Yine çok enteresan bir gelişme, merkezi iktidar çevrelerinde aniden tezahür eden Atatürk sevgisi. Adeta Avrasyacı ulusalcı kanadın fikirlerinin iktidarda olduğunun sembolik bir ifadesi bu yeniden keşfedilen Atatürk ve Atatürkçülük. Bütün ideolojisi ve dünya görüşü Atatürk karşıtlığı üzerine kurulu bu çevrelerin bir anda CHP’yi bile beğenmeyecek şekilde Atatürkçü kesilmeleri her ne kadar oy depolarını yadırgatmıyor da görünse, sanırım bizim bayram değil, seyran değil, eniştem beni neden öptü diye sormamız garip kaçmaz!

GÜÇ ARTIRIMI STRATEJİSİ

Avrasyacı derin yapı, çok başarılı şekilde satranca devam ediyor ve kesintisiz bir güç artırımı stratejisi ile hedefe doğru emin adımlarla ilerliyor. Kamu diplomasisini çok iyi yürütüyorlar. Hedeflerindeki tüm grupları halk tarafından hala önemli oranda karizmatik bir lider olarak algılanan Erdoğan’a yediriyorlar. Erdoğan ve yakın ekibi de bu rolü benimsemiş görünüyor. Zarrab davası nedeniyle başkaca da şansları yok zaten. Elbette Avrasyacıların bu güç ilişkisini kurmaları kolay olmadı. Gelin bir bakalım, hangi aşamalardan geçilmiş Avrasyacılarla Erdoğan arasındaki hâlihazırdaki koalisyon konsolide olana dek.

2008 yılında başlayan Ergenekon süreci ve bu çerçevede değerlendirilmesi gereken diğer darbe davaları ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile sivil bir grup gözaltına alındı ve tutuklandı. 28 Şubattan beri Ordu içinde etkin olan, Soğuk Savaş sonrası NATO’nun işlevinin sona erdiğine ve ABD’nin Türkiye’nin hasmı haline geldiğine inanan Avrasyacı bir hizipten söz ediyoruz. Bu yapı devlet içerisinde çok güçlüydü. TSK ve devlet bürokrasisi içerisinde NATO/ABD ortaklığı ile Türkiye’nin Avrupa Birliği yönelimini destekleyen Batıcı (Avrasyacıların Atlantikçi olarak adlandırdığı) bir grubu pasifize ve tasfiye etmek istemekteydiler. AKP’nin ABD ve AB desteğini alarak vesayet rejimini ortadan kaldırmasına yönelik politikalarını Avrasyacılar çok ciddi bir tehdit olarak algılıyorlardı. Bu bağlamda TSK içerisindeki bu gruplarca birbiri ile ilintisi netlik kazanmamış birçok askeri müdahale planı yapıldığı ortaya çıktı.

TSK’DAN TASFİYE EDİLMİŞLERDİ

2008-2014 yılları arasında Erdoğan’ın da siyaseten destek olarak, hatta kendisini davaların savcısı ilan edecek kadar ileri giderek destek olduğu bir süreçte, Ergenekoncular olarak adlandırılan Avrasyacılar TSK’dan tasfiye edildi. Bu süreçte Gülen Cemaati’ne yakın isimler de hukuki süreçte çeşitli adli makamlarda bu dava süreci içerisinde yer aldı. Yine bu dönemde AKP’ye ve siyasi programına destek veren Cemaat, Erdoğan tarafından Ergenekon davalarında bir nevi maşa olarak kullanıldı. Liberaller gibi Cemaat de AB süreci ve demokratikleşme çerçevesinde Ordu-Siyaset ilişkilerinin diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi sivil kontrol altında olması gerektiğini düşünmekteydi. Ergenekon ve benzeri davalarda hak ihlalleri ve kurunun yanında yaşların da yanmasına tepki göstermekte çok geç kalınması, hem benim de dâhil olduğum liberallerin, hem de Cemaat’in belki de tek kusuruydu bu süreçte.

17/25 Aralık yolsuzluk skandalı patladıktan sonra, zaten Erdoğan ve AKP’de belirginleşen Cemaat’i bitirme hedefi, Paralel Devlet ile “darbe girişimi” iddialarıyla beraber bir kin ve nefret söylemine dönüştü. Bu süreçte Cemaat günah keçisi ilan edildi. Böylelikle 17 Aralık soruşturmalarının inandırıcılığı ortadan kaldırılmak istendi. Eldeki kanıtların, özellikle de tapelerin düzmece olduğu söylemi halka pompalandı. Hukuk sürecinde defalarca yargıçlar ve savcılar ile polisler görevden alındı, açıkça seri anayasa suçları işlendi. Plan tutmuştu. Medya kontrolü ve yargıya yapılan esaslı sindirme politikasında bu işlerin piri olan derin yapı yardımlarına koştu.

SEÇİMDEN ÖNCE YENİ KOALİSYON KURULDU

Bu sürecin tam ortasında, 24 Aralık 2013 tarihinde Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın Cemaatin milli orduya kumpas kurduğunu söylemesi bir rastlantıdan mı ibaretti? Milli ordu derken Akdoğan darbeye teşebbüs eden Ergenekoncu Avrasyacıları kast ediyor, darbe davalarının Cemaat inisiyatifi ile yapıldığını ileri sürerek, ucu Erdoğan ve bakanlarına kadar uzanan yolsuzluk pisliğinin üzerini örtbas etmeye çabalayan politikanın sözcülüğünü üstleniyordu. Böylelikle, “darbe davaları da düzmeceydi, tıpkı bizim hakkımızda olan yolsuzluk soruşturması gibi”, demeye getiriyordu. Bu hukuksuzluk zemini, Ergenekoncularla Erdoğan’ı bir araya getiren en önemli çıkar birlikteliğiydi. Böylece Akdoğan’ın milli orduya kumpas kuruldu sözlerinden sonraki iki buçuk ay içerisinde, 10 Mart 2014 tarihinde Ergenekon ve darbe sanıkları tahliye edildiler. İşte koalisyon artık resmen kurulmuştu!

Bu süreç Erdoğan için çok önemliydi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı. Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yapmayacağız” söylemi ve giderek artan popülizmi, Avrasyacıların Erdoğan’ı neden tercih ettiğini izah ediyor. Dahası, İhsanoğlu’nun CHP ve MHP tarafından cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi, çok büyük bir sürpriz olmuş, Erdoğan’ın şansını inanılmaz oranda arttırmıştı. İhsanoğlu’nun adaylığı sürecinde kimler etkin oldu? Kulaklara bir şeyler fısıldandı mı? Bunların yanıtları ileride ortaya çıkar ve tarihçiler bu soruların cevaplarını ararlar, bundan eminim. Sonuçta avuçlarının içine aldıkları Erdoğan, iktidarını kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırdı. İktidarı kaybetme şansı yoktu çünkü!

DAVUTOĞLU’NA NEDEN TAHAMMÜL EDİLEMEDİ?

Erdoğan “reis” olmuştu ve Davutoğlu’nu yerine başbakan olarak atamıştı. Ancak Davutoğlu Erdoğan’ın istediği biat derecesinde uzaktan kumandalı bir pasif Binali profilinde değildi. Erdoğan’ın fiili rejim kurma hedefinden de Ergenekoncularla işbirliğine gitmesinden de rahatsızdı. 7 Haziran seçimlerinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili adaylığı Davutoğlu’nun Erdoğan karşısında güç kazanma hamlesiydi. Fidan da milletvekili zırhının kendisi için Erdoğan (ve Avrasyacı yapı) karşısında bir güvenlik sigortası olduğunu düşünmüş müydü? Başaramadılar. Yine de Erdoğan için kontrol edilmesi çok zor olan bir siyasi profil çiziyordu Davutoğlu. AB ile ilişkilere önem veriyor, ABD’deki çevrelerle ve NATO ile sürdürülebilir ilişkileri destekliyor, Suriye’de Obama yönetimiyle işbirliği içerisinde hareket ediyordu.

Rus savaş uçağının düşürülmesi olayında işin ana sorumluluğu Davutoğlu’na kesildi. Suriye politikası ve göçmen krizinin faturası da öyle. Son olarak Barış Akademisyenleri meselesinde fikir özgürlüğünün cezalandırılmaması gerektiği yaklaşımı, Erdoğan’ın Davutoğlu konusundaki kararını perçinledi. Ancak tüm bunlardan daha önemlisi Dolmabahçe Mutabakatı’ydı. Davutoğlu ve Akdoğan’ın bu mutabakatın ortaya çıkmasındaki rolleri ve Davutoğlu’nun mutabakatın içeriğini sızdırması Erdoğan’ı – ve muhtemelen Avrasyacı derin müttefiklerini – öfkelendirdi. Erdoğan mutabakattan haberi olmadığını söyleyerek siyasi sorumluluğu Davutoğlu’na attı. Bülent Arınç bu süreçte Davutoğlu’na destek vererek kendi ipini çekmiş oldu. Böylece Avrasyacı derin yapı, AKP içinde ilk ciddi yarığı açmayı başardı. Erdoğan’ı “seni tek adam yapalım” diyerek yalnızlaştırdılar. Böylelikle Pelikan darbesini yaptırdılar. 1 Mayıs 2016 itibarıyla, her şeye rağmen hukuktan, AB’den ve NATO’dan yana olan AKP’li güçlü kanadı tasfiye etmişler, büyük bir zafer kazanmışlardı. AKP’nin bölünerek yeni bir siyasi oluşuma evrilmesi, demokratik AKP’lilerin bayrak yarışını devam ettirme şansı riski böylelikle ortadan kaldırıldı. Şimdi sırada Kürtlerin, Liberallerin ve Gülencilerin tümüyle kazınarak silip atılması kalmıştı. Bunun için 15 Temmuz’u beklemeleri gerekecekti.

15 TEMMUZ VE AVRASYACILAR

15 Temmuz sürecinde Avrasyacıların rolüne değinmiyorum, çünkü çok spekülatif bir alan. Elimizde yeterli kanıt yok. Ancak bu “darbe girişiminin” Erdoğan için olduğu kadar Avrasyacılar için de “Allah’ın bir lütfu” olduğu gerçeği, yadsınamaz. 15 Temmuz sonrasında Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi mahkûmiyetlerden sıyrılmayı başaran Avrasyacılar, TSK içerisindeki Batıcı rakiplerini bu süreçte tasfiye ettiler. Tüm amiral ve general kadrolarının yüzde ellisine varan bir oranda NATO’cu rakiplerini darbecilikten demir parmaklıklar arasına taşıdılar. Binlerce kurmay subay ve subay meslektaşlarını da aynı şekilde harcadılar. Kürtleri Cumhuriyet tarihinin en ağır hak ihlalleriyle yüz yüze bıraktılar. Kürt siyasetinde militarist politikaları yeniden gündeme taşıdılar, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere onlarca Kürt milletvekilini tutuklattılar.

Antrparantez belirtmeliyim: Kürt politikasındaki değişim ve askeri politikalara geri dönüş, Bahçeli ve MHP’nin de bu rejime yamanmalarının temelini oluşturmaktadır. CHP’nin de bu rejimi fiilen kabullenmesinin temelinde bu vardır. Yine onlarca belediyeye kayyım atattılar. Kürtler görülmedik baskılarla dolu bir süreç yaşamaktadır bugünkü faşizan rejim altında. Liberalleri de tasfiye ettiler, Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne ve daha onlarca özgürlükçü kalemi bir buçuk yıldır Silivri’de tutuyorlar. 150 bin insan kamudan tasfiye edildi. 8 bin üniversite hocası – biri de benim – hukuksuzca okullarından atıldı. 70 bin insan hapiste. 700’e yakın bebek anneciği ile demir parmaklıklar ardında.

BÜYÜK İHANET…

Tüm bunları Erdoğan’a yaptırırken, Avrasyacıların sözcüsü konumundaki Perinçek yapılanları İstiklal Mahkemelerinin “icraatlarıyla” bir tutuyor. İşte bu ortamda Rasim Ozan Kütahyalı Atatürk güzellemesi yapıyor, Turgay Güler canlı yayında İzmir Marşı okuyor. Bu iktidar yalakaları, sahibinin sesi olduklarından yazıyorum. Erdoğan ve ekibinin iplerinin kimin elinde olduğunu ortaya koymaları bakımından ilgi çekici detaylardır bunlar. 10 Kasım 2017, Avrasyacı nasyonalist düşünce biçiminin yeni rejimin ideolojik çerçevesi olmaya başladığının göstergesidir. Yeni rejim bir koalisyondur. Ama bu koalisyonun ana ağırlık noktası, askeri gücü elinde bulundurduğu anlaşılan Avrasyacı derin yapıdır.

Türkiye’nin yaşadığı büyük bir ihanettir. Hukuksuzluğa batmış patolojik iki yapı ittifak halinde anayasaya tecavüz etmişler, anayasal düzeni fiilen ortandan kaldırmış, ihlal üstüne ihlalle hukuku katletmişlerdir. Anayasanın öngördüğü güçler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü, masumiyet karinesini, basın özgürlüğünü, düşünceyi ifade hürriyetini, hatta mülkiyet hakkı gibi en basit devlet yapılarının bile temeli olan bir hukuk ilkesini ayaklar altına almışlardır. Türkiye’nin âli dış politika menfaatlerini ve savunma politikalarının temelini tersyüz ederek, kendi beklentileri ve bekaları için ülkeyi Rusya’nın yayılmacı emellerine teslim etmişlerdir. Bunlardan kurtulmak, asıl ikinci kurtuluş savaşıdır!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.11.2017 [TR724]

Margot ile Cemile’nin dramı [Vehbi Şahin]

İsmi Margot…

Kendisi bir Fransız…

Genç kadın, Hıristiyan bir ailede doğdu.

Hayatı ise dört yıl önce değişti.

Suriye’de iç savaş başlayınca İslâm coğrafyasındaki gelişmeleri takip etmeye başladı.

Sonra Müslüman oldu.

Bu sırada El Nusra üyeleriyle tanıştı.

Bağlantı kurup o zaman henüz bir yaşında olan kızı Jasmin ile birlikte Suriye’ye geçti.

IŞİD, Rakka’da hilafeti ilân edince bu örgüte katıldı.

Rakka’da geçirdiği üç yılda altı kez evlendi.

İki erkek çocuk dünyaya getirdi.

Şimdi üç çocuğuyla YPG’nin kontrolündeki bir kampta yaşıyor.

Amacı, ülkesine dönüp hayata yeniden başlamak…

İSLÂM’I DAHA İYİ YAŞAMAK

Gazeteci Gamze Kapar’a konuşan Margot’un hayat hikâyesi kısaca böyle…

Peki neden Suriye’ye gidiyor Fransız kadın?

-İslâm’ı daha iyi yaşamak için…

Margot’a göre Fransa’da İslâm’ı yaşamak çok zordu.

Kendini, vatan topraklarında özgür hissetmiyordu.

Suriye’de çarşaf giyebiliyor, kimse de kendisine “garip insanlar” gibi bakmıyordu.

Margot, “IŞİD’in İslâm’ın kurallarını uyguladığını düşünüyorduk. Kendimize hiç sormadık. Sadece onları takip ettik” diyor.

Cemile Aslan da tıpkı Margot gibi İslâm’ı daha iyi yaşayabilmek için 2014 yılında IŞİD’e katılmış.
35 yaşında ve Adana’lı…

Eşiyle birlikte Suriye’ye giden Cemile şimdi çok pişman…

Türkiye’ye geri dönmek istiyor, ancak tutuklanmaktan korkuyor.

Tek bir hayali var…

-Bir kedi alıp, ailemle birlikte mutlu bir hayat yaşamak istiyorum.

YALNIZ DEĞİLLER

Margot ile Cemile iki prototip aslında…

Ortak noktaları, dinlerini daha “özgür” bir ortamda yaşamak için IŞİD’e katılmış olmaları…

Kendileri yalnız değil aslında…

Onlar gibi düşünen binlerce kadın ve erkek IŞİD’e katıldı.

Daha önce de El Kaide ve Taliban saflarında yer aldı.

Afganistan, Çeçenistan ve Bosna’da savaştı.

1979’daki devrimden sonra İran’da kurulan rejime inandı.

Şeriatı yaşamak için bu ülkeye gitti.

Ayetullah’ların cübbe ve sarıklarına meftun oldu.

Ülkeyi yöneten mollaların sakal bırakmalarına, yakasız gömlek giymelerine, kravat takmamalarına özendi.

Zannetti ki…

İslâm’a düşman Batı medeniyetine karşı mücadele etmenin en iyi yolu bu…

Yani…

İran’daki mollalar gibi yaşamak…

Afganistan ve Pakistan’daki Taliban gibi hayatını idâme ettirmek…

Suriye ve Irak’ta “şeriat” ilân eden IŞİD militanları gibi sakal bırakmak vs…

ŞEKLE TAKILAN MÜSLÜMAN

Yaklaşık 40 yıldır neredeyse hemen hiç değişmeyen bir zihniyet var karşımızda…

Taklitten tahkiki imana geçemeyen, şekle ve dış görünüşe takılıp kalan bir Müslüman tipolojisi…

Suçu kendi nefsinde değil başkasında arıyor sürekli…

Batının hegemonik, emperyal emellerinden bahsediyor ama kapitalist nimetlerle azıcık tanışınca İslamî, şer’i hiçbir hükmü tanımıyor.

Mesela…

Sakal bırakıyor ama devlet arazisine gecekondu yapmayı bir “hak” olarak görüyor.

Kul hakkına girer miyim endişesi taşımıyor.

Sağ parmağına gümüş yüzük takıyor ama herhangi bir devlet kurumundaki işini halletmek için “rüşvet” vermeyi “caiz” görüyor.

Evini, arabasını değiştirmek ya da işini büyütmek için bankadan kredi çekmek adiyattan bir işlem artık onun için…

Faizin haram olduğunu aklına bile getirmiyor.

Yolsuzluk yapmak, rüşvet almak, kamu malını gasp etmek, bu tip Müslümanlara göre “dine hizmet adına kurulan havuzda toplanması gereken para için” sadece bir vesile artık…

“Haram” değil yani…

Yalan söylemek, emanete hıyanet etmek, söz verdiği zaman yerine getirmemek gibi “münafık” alâmeti sayılan vasıfları hayatının bir parçası haline getirmek ise “uyanıklık ve iş bitiricilik” olarak takdir görüyor.

Aldatmak maharet sayılıyor.

Sözün özü…

Bugün acı bir dram yaşanıyor İslâm dünyasında…

Margot ve Cemile bu dramın sadece iki örneği…

Ama son olmayacakları muhakkak…

Bu gerçeği görünce Cemaat’in değeri daha iyi anlaşılıyor şimdi…

Tabii hikmet gözüyle bakabilenler için…

[Vehbi Şahin] 16.11.2017 [TR724]

Keşke hayatı da gözleri kadar güzel olsaydı! [TR724]

Dünya onu okyanus gözlü çocuk haberleri ile tanıdı. Henüz 8 yaşında. Etiyopya’nın güneyi Jinka’da yaşıyor. İsmi Abushe… Çok nadir görülen ‘Waardenburg Sendromu’ isminde genetik bozukluğu rahatsızlığı var. Bu durum siyahi kişilerin renkli göze sahip olması olarak tanımlanıyor. Waardenburg Sendromu’nun en belirgin özelliği pigmenterdeki anormallik ve sinirsel dokularda meydana gelen bozukluklar. Rahatsızlığın genellikle ebeveynlerden kalıtsal yolla geçtiği belirlenmiş. Ailesi gözlerini ilk gördüğünde büyük şok yaşamış ve kör olduğunu düşünmüş. Bunun kendi tabiriyle ‘Tanrı’nın laneti’ olabilme ihtimaline bile yormuşlar. Çok yoksul oldukları için doktora gidemediklerinden Abushe’un görebildiğini anlayabilmeleri uzunca bir süre almış. Arkadaşlarının zaman zaman kendisiyle ‘plastik göz’ diye dalga geçtiğini anlatıyor. Buna üzüldüğünü belirtiyor.



Okyanus gözlü Abushe’un tanınması bir yangın ile oldu. İlginç hastalığı ve hayat hikayesi bu yangından sonra insanların dikkatini çekti. Kendisine mikrofon tutanlara anlattıkları küçücük hayatında fırtınalı bir hayatı resmediyordu.

Abushe geleneksel görünümlü ahşap ve kerpiçten yapılmış bir evde yaşıyordu. Bir gece ninesiyle uyudukları sırada odada yangın çıkar. Yangından kurtulmayı başarırlar. Ancak Abushe’un alnında o günden bir yara kalır. Pek çok eşyası ve okul kitapları yangında kül olur. En değerli eşyam dediği kırmızı topunu kurtarmayı başarır! Diğer çocukların topunu kıskandığını belirten Abushe’ye göre topunu kurtarmak onun için büyük bir mutluluk sebebi olur. Futbol maçlarının gösterildiği barlarda zaman zaman Barcelona maçlarını izliyor. En çok Messi’yi seviyor. Messi için “Benim gibi, diğerleri gibi değil!” diyor.

Abushe ninesinin bulunduğu köyden okuluna gitmesi için gereken otobüs bileti parasını ödeyemediğinden okulun hemen yanında derme çatma bir yerde kalıyor. Kartonun üzerinde yatıyor ve fotoğrafını çekenleri, kartonu göstereken “Kirli biraz” diye uyarıyor. Yiyecek ihtiyacını genellikle kaldığı yerin hemen karşısındaki restorandan karşılıyor. Abushe kendisini esas zorlayan şeyin okuyabilmek veya yemek bulmak için verdiği yaşam savaşı değil ona ‘Canavar’ diye hakaret edip bazen de zevk için döven gençler olduğunu söylüyor.

[TR724] 16.11.2017

Boşa giden milyonlar [Efe Yiğit]

Türkiye’de transferde son sözü kulüp başkanları söyler. Teknik direktör listesini verir. Yönetim toplanır. Listedeki isimlerden bütçeye uygun olanlar kadroya katılır. Çoğu zaman teknik direktörün öncelikli istediği isimleri maliyetinden dolayı transfer edilmez. Listesinde olmayan oyuncuları kadroda gören teknik adamlar, yönetime olan tepkisini bu oyuncuları oynatmayarak gösterir. Teknik adamlar egosuna yenilip, ‘transfer etmediğim oyuncuyu oynatmam’ triplerini sık sık yapar. Olan burada kulüplere olur. Oyuncu yattığı yerden parasını tıkır tıkır alır.

TUDOR’UN HİÇ ŞANS VERMEDİĞİ 8 MİLYON EURO

Galatasaray bu sezon ligde fırtına gibi esiyor. Kadronun tamamına yakını sezon öncesi transfer edilen oyunculardan oluşuyor. Geçen sezonlarda takımın değişmezleri olan isimler ya yedek kulübesine mahkûm ya da ilk 18’de bile yer bulmadan tribünde maçları takip ediyor. Bir de kulübün istenmeyen oyuncuya ‘kulüp bul’ dediği isimler var. Bu oyuncular kulüp bulamayınca sözleşmesinden dolayı parasını almaya devam ediyor.

Galatasaray şu ana kadar bir dakika bile oynamamış oyunculara para ödemeye devam ediyor. Bu isimlerin kulübe yıllık maliyeti tam 8 milyon Euro. Buna vergiler ve primler dahil değil. Teknik direktör Igor Tudor bu sezon Eray İşcan, Cedric Carrasso, Ryan Donk, Tarık Çamdal, Emrah Başcan, Hakan Balta ve Nigel de Jong’a hiç forma şansı vermedi. Bu isimler çoğu maçları tribünden seyredip, ceplerine milyonları koymaya devam ettiler.

FENERBAHÇE’NİN ZENGİN KULÜBESİ

Fenerbahçe bu sezon kadro istikrarsızlığı yaşıyor. Her maça farklı 11’le çıkıyor. Takımın iskeletini oluşturan oyuncuların sayısı bir elin parmaklarını aşmıyor. Fenerbahçe kadrosundan sadece iki oyuncu Aykut Kocaman tarafından 15 maçta sahaya sürülmüş. Yıllık 3,5 milyon Euro net ücret alan Roberto Soldado şu ana kadar sadece 383 dakika sahada kaldı. Ligin en pahalı oyuncularından biri olmasına karşılık henüz gol atamadı.

Yıllık 4,5 milyon Euro net ücretiyle ligimizin en çok kazanan ismi Robin van Persie ise tam bir facia. Sakatlıktan bir türlü kurtulamayan ama nedense sakat olduğu dönemde bile Hollanda milli takımına çağrılan Robin van Persie, toplam 200 dakika oynadı. Gol atamayan van Persie futbol hayatında en kolay para kazandığı dönemi Fenerbahçe’de geçiriyor. Yine gol kralı ünvanlı Fernandao ve Aatif Chahechouhe yattığı yerden veya çok az süre olarak milyonlar kazanıyor.

ŞENOL GÜNEŞ’Lİ BEŞİKTAŞ DAHA İYİ DURUMDA

Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş’ta Şenol Güneş’in kadro istikrarı dikkat çekiyor. Güneş, transferde ince eleyip sık dokurken, takıma faydası olmayacak isimleri kadroya katmamaya dikkat ediyor. Ancak Güneş’in ümit bağladığı halde fiyasko olan isimler de yok değil. Bunların başında Alvaro Negredo geliyor. Cenk Tosun’un kulübeye mahkûm ettiği Negredo 342 dakika sahada kalırken, 1 gol attı. Yıllık net 4,3 milyon Euro ücret alan bir oyuncu için oynadığı süre ve attığı gol aldığı ücretin hakkını vermiyor demektir.

Beşiktaş’ın bu sezon hayal kırıklığı yaşadığı isimler kaleci Boyko, müzmin sakat Mustafa Pektemek, Aras Özbiriz ve Mitroviç oldu. Aras ve Boyko A takım kadrosunda yer bulamadığı için 21 yaş altı takımıyla antrenmanlara çıkıyor. Tabi ücretlerini almaya devam ederek. İki oyuncunun Beşiktaş’a yıllık maliyeti ise 2,2 milyon Euro. Yine yılların müzmin sakatı Mustafa Pektemek bu sezon sadece 2 dakika oynadı. Hırvat oyuncu Mitroviç ise 2 maçta sahaya çıkıp 36 dakika süreyle takıma katkı yaptı. Beşiktaş’ta bu sezon ayrıca Necip Uysal ve Lens de beklenen katkıyı yapamadı. Necip 276, Lens ise 295 dakika oynadılar. Aldıkları ücret ve kalitelerini dikkate aldığımızda bu isimler de yedek kulübesinde oturup para kazananlar listesinde yer aldı.

SPORTİF DİREKTÖR SİSTEMİ GEREKLİ

Sadece İstanbul’un üç büyükleri değil hemen hemen tüm kulüplerimiz yedek kulübesinde oturan oyunculara milyonlar ödüyor. Sezon başında hesapsız yapılan transferlerin ceremesini sezon boyunca ödüyorlar. Gelir gider dengesi bozulunca UEFA’nın Finansal Fair Play kuralı devreye girip, kulüpler zor durumda kalıyor.

Oysa Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Kulüpler transfer politikasını yönlendirecek profesyonel sportif direktörleri göreve getirmediği sürece milyonlar boşa gitmeye devam edecek. Geçmişte Beşiktaş ve Fenerbahçe sportif direktör istihdam etmiş ancak bunlar kısa süreli olmuştu. Çünkü kulüp başkanları her şeyde olduğu gibi bu konuda da son sözü söyleyen olmak istiyor.

[Efe Yiğit] 16.11.2017 [TR724]

Şeytanlar ve melekler panayırı [Veysel Ayhan]

Önce bir Twitter abartı ve yalanı sandım. Ama doğruymuş. Yıl 1979. Marina Abramovic bir performans sanatçısı olarak henüz meşhur değil. “Rhythm” adını verdiği bir gösteri yapar.

Yapacağı şey basittir. Olduğu yerde sabit durmak. Kenarda çiçekten çikolatalı keke, zincirden bıçağa kadar her türlü eşya var. Masada mermi ve silah da var. Ziyaretçiler iyiyle kötü arasında seçim yapma şansını kullanacak, “sorumlu” olmadan diledikleri şeyi Marina’ya yapacaktı.

Performans 6 saat sürecek Marina cansız bir obje gibi pasif kalacaktı.

İlk başlarda izleyiciler çiçek verdiler, kek yedirdiler. Bazıları tokalaşıyor bazıları saçlarını okşuyordu. Ama zaman ilerledikçe izleyiciler “sorumsuzluk” rahatlığını hissettikçe işin rengi değişmeye başlar. Az önce elini sıkan, ona gül uzatan insanlar karşılarında gerçekten savunmasız biri olduğunu anladıklarında şiddet eğilimi göstermeye başlarlar.

İlk olarak izleyicilerden biri hafif bir tokat atar. Marina reaksiyon vermez. Topluluktan bazıları daha sert bir biçimde vurmaya başar. Bazıları kalemlerle kadının alnına boynuna yazılar yazar. Bunların ardından cinsel tacizler… Sonunda kalabalık, kadının üzerindeki eşyaları makaslarla parçalar.

Biri kadının karnını bıçakla çizer ve diğerleri de bundan cesaret alarak kadının her tarafını bıçaklarla çizmeye ve kadını belli belirsiz bıçaklamaya başlar. Marina’yı sağa sola cansız manken gibi taşırlar. Defalarca taciz ederler.

Marina’nın gözlerinden sicim gibi yaş akar. Ama performansını kesmemeye kararlıdır.

Vahşileşen çoğunluğa rağmen kalabalık içinde bulunan bir grup insan bu durumdan rahatsızlık duymaya başlar. Ancak cesaret edip korumaya alamazlar. Ta ki kalabalıktan bir kadın, Marina’nın göz yaşlarını silip ona sarılana kadar. Sanatçıya yapılanlardan rahatsız olan azınlık grup, onu adeta bir koruma çemberine alır, kıyafetlerini geri giydirir, boynundaki yarayı kapatır, vücudundaki diğer kanayan kısımlarına pansuman yapar.

KÖTÜLÜKTE DAYANIŞMA

Bu olay performans sanatından daha çok toplumsal bir deneye dönüşmüş olur. Çoğunluk kötülükte dayanışmış ve şiddete ‘meşru’iyet kazandırmış olur. Buna karşı şiddetten rahatsız olanlar aynı dayanışmayı gösteremez.

6 saatlik performans bittiğinde Marina, tekrar hareket etmeye başlar. Bunun üzerine kalabalık korkunç biriyle yüzleşmişçesine oradan kaçışmaya başlar.

Marina’nın performansı o korkunç Milgram Deneyi benzeri bir sonuç verir.

Marina’nın hikayesi toplumsal linçin psikolojik temelini anlatıyor.

Dünyadaki tüm kitlesel linç, soykırımı ve zulümlerin bilinçaltına ışık tutuyor.

KİTLESEL VAMPİRLEŞME

Eğer birilerinin kendilerini savunacak güçleri yoksa ve psikolojik atmosfer aleyhlerindeyse karaktersiz ve sütü bozuk insanlar bir anda canavarlaşıyor. Linçe başlıyor veya linçe destek veriyor.

Bu deney bize şunu da diyor:

Birileri “korumasız” anne ve bebeklere saldırıyorsa şaşırmayacaksınız. ‘Onların ruhlarındaki sırtlanlığı niçin bugüne kadar göremedim’ diyeceksiniz.

Birileri hapishanede “korumasız” mahkumlara işkence yapıyorsa şaşırmayacaksınız. ‘Onların ruhlarındaki vampirliği neden fark edemedim’ diye, ona yanacaksınız.

Birileri 3-5 yaşındaki çocuklarının arşa çıkan feryatları eşliğinde onların annelerini kelepçeleyip zindana atıyorsa ‘bunların şeytanlığını anlamakta niye geciktim’ diye üzüleceksiniz.

Bir şeytanla toplum şeytanlaşmaz. Şeytan’ın başarısı yüz binlerdeki şeytanlığı açığa çıkarmaktan ibarettir.

Siz bir yandan bunları diyeceksiniz ve kader de diğer yandan her hadiseyle turnusol kağıdı gibi şeytanları ve melekleri bir bir ayıracak. Herkes akıbetine yol alacak.

[Veysel Ayhan] 16.11.2017 [TR724]

Altı saat süren dehşet! [Turan Görüryılmaz]

Bir odadasınız…

Sizinle birlikte birkaç kişi de var.

Odanın bir köşesinde ise tanımadığınız biri, öylece duruyor.

Silahsız. Zararsız.

Ve bir süre sonra kendinizi, diğerleriyle birlikte, o insana akıl almaz işkenceler ederken buluyorsunuz.

Anlamsız mı?

Bir daha düşünün…

Bir makalede okudum.

Yıl 1979. Performans sanatçısı Marina Abramovic, yaşayacaklarından habersiz, görünürde basit duran bir gösteriye soyundu.

Kadın sanatçı, altı saat boyunca olduğu yerde sabit duracaktı, gerisi ise gösteriyi seyretmeye gelenlerin insafına bırakılmıştı. Aslında yapılmak istenen tam da buydu…

Bir masa üzerine birçok farklı eşya ve materyal yerleştirildi. Çiçekten çikolatalı keke, zincirden bıçağa kadar her türlü eşya bulunuyordu. Bir mermi ve silah bile vardı. Yani, ziyaretçilere iyiyle kötü arasında seçim yapma şansı verildi…

Ne mi oldu?

Önce güzel başladı her şey.

Kadının saçını okşayanlar, ona kek ikram edenler, çiçek verenler…

Sonra, her şey değişti.

Altı saat, sanatçı için kabusa döndü.

İlk olarak izleyicilerden biri kadına hafif bir tokat attı. Abramovic’in karşılık vermediğini görenler, kadına daha sert vurmaya başladı.

Sonrası işkence…

Taciz, darp, bıçakla kesikler, kadının kıyafetlerinin parçalanıp çırılçıplak bırakılması ve tecavüz girişimi!

Dehşet değil mi?

Sanatçı hareketsiz sadece ağlıyordu…

Altı saat süren dehşet anları, vahşileşen çoğunluk içinden çıkan bir kadının, Abramovic’in gözyaşlarını silip ona sarılmasıyla son bulmuş.

Önce dehşete düşüyor insan…

Masum bir insana, gözleri önünde zulmedilirken sessiz kalan ve bu zulme ortak olan “insanlar”!

İnsan bedenlerini terk edip, birer vahşiye dönüşen canlılar…

Tıpkı, acı bir tecrübeyle sonuçlanan bu sanatsal deneyde olduğu gibi, sana çiçek veren el, bir anda seni tokatlamaya başlıyor. Dün saçını okşayan, bugün saçını yoluyor.

“Obje” olarak görülenin insanlığı, bir yerden sonra unutuluyor. Ses çıkmadıkça, şiddet artıyor. Vahşileşen güruh, zulmedilen objeyi artık insan olarak görmüyor!

Bir anne, yaşlı bir insan, hasta veya engelli ya da bir bebek… İnsan formunu üzerlerinden çıkaran vahşiler için zulmedilenlerin kimlikleri yok!



Kaynak: http://filoji.com/insanligin-karanlik-yuzu-6-saat-boyunca-kipirdamadan-duran-kadina-yapilanlar-kaninizi-donduracak/

[Turan Görüryılmaz] 14.11.2017 [Kronos.news]