İman , Niyet ve Sünnet... İşte insanın kurtuluşunun yolları ... [Safvet Senih]

Mesnevi-i Nuriye’de şöyle deniliyor:

“İman herşey arasında bir KARDEŞLİK  tesis eder. Onun için HIRS, DÜŞMANLIK,  NEFRET, KİN ve VAHŞET, müminin ruhunda kuvvet bulmaz. Zira mümin, en yaman bir düşmanının  bile bir nevi kardeşi olduğunu biraz dikkatle görebilir.

“Küfür ve inkâr ise, bütün eşya arasında, birleştirmek şöyle dursun, AYRILIK  ve YABANCILIK  tesis eder. Onun için, kâfirin hırsı, düşmanlığı, nefsine tarafdarlığı ve itimadı şiddetli olur. Kâfirlerin dünya hayatındaki galebeleri işte bu sırdandır.

“Hem bu dünyada kâfir iyiliklerinin mükafaatını tamamen gördüğü, mümin de bir kısım günahlarının cezasını gördüğü içindir ki, ‘Dünya müminin ZİNDANI, kâfirin CENNETİ’ olmuştur.

“Şunu da bil ki, iman İKSİRİ  kalbe girdiği zaman, insanı ebediyete ve Cennete lâyık bir CEVHER  hâline getirir. Küfür ile de insan boş ve fâni bir ÇÖMLEĞE  döner. Zira iman fâni kabuğun altında hoş ve sağlam bir ÖZ bulur, sönüp giderek kabarcıkların yerinde parlak ELMASLAR görür. Küfür ise kabuğu öz olarak görür ve ona saplanıp kalır. Böylece insanın derecesi ELMAS’tan âdi bir cam parçasına, hatta cansız şeylere, hatta su kabarcıklarına iner. Ben bunu böyle gördüm.”

“Niyet, kırk senelik ömrümün mahsulü olarak dört kelimeden biridir: Evet niyet, toprak gibi kıymetsiz âdetler ve kum gibi ehemmiyetsiz hareketleri İBADET  CEVHERİNE  ÇEVİRME  HÂSİYETİNE  mâlik acib bir iksirdir. O aynı zamanda nüfuz edici bir ruhtur ki, onunla ölü haller can bulur ve hayatdar ibadetlere döner. Hem de niyette, seyyiâtı, hasenâta çeviren bir özellik vardır.
“Demek niyet bir ruhtur. Onun ruhu da ihlastır; ihlâssız halâs olmaz. (Onun için hadis-i şerifte: ‘Ameller niyetlere göredir…’  ve “Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır’ buyurulmuştur.)
“İşte bu hâsiyeti sebebiyle, niyet ile az zamanda çok amel husûle gelir ve şu kısa ömürde işlenen amel ile Cenneti satın almak mümkün olur.

“Karanlıklar içindeki seyahatimde, Peygamberimizin (S.A.S.) sünnetleri yıldızlar ve lâmbalar şeklinde gördüm. Her bir sünnet ve İslamiyetin her bir hükmü, zulmetli ve dalâleti hadsiz yollar arasında parıl parıl parlıyordu. Sünnetten sapmak ise, insanı şeytanların oyuncağı, vehimlerin bineği, korkuların meydanı, dağ gibi yüklerin hamalı yapıyordu. Halbuki Sünnete tâbî olsa, bütün bu yükleri ona devredecekti.

“Hem sünnetleri semâdan sarkan ipler şeklinde gördüm. Onlardan bir parçasına olsun tutunan yükselir ve saadeti bulur. Yine gördüm ki, Sünnete muhalefeti edip de insanlar arasında geçerli olan akla itimad eden kimse, semâvî sebeplere arzî vesilelerle ulaşmaya çalışan kimseye benzer ki, ‘Ey Hâmân, bana bir kule yap’ ki yol bulayım; göklere giden yollara çıkayım da Musa’nın ilâhına ulaşayım.’ (Mümin Suresi 40: 36-37) diyen Firavun gibi ahmaklaşmıştır.

“Eşya, dayandıkları şeye göre farklılık gösterir. Meselâ, büyük bir Sultana istinad eden bir nefer, büyük bir şahın yapamadığını yapar; zira o nefer, büyük bir şahın yapamadığını yapar; zira o nefer, kendisinden yetmiş derece üstün olan kimseden yedi misli üstün durumdadır.
“Bunun gibi, kudret-i Ezeliye tarafından memur edilen sivrisinek de mütemerrid nemrutların en nemruduna galebe eder. Tohum ve çekirdekleri çatlatan Zâttan  izin almış bir çekirdek ise, koca hurma ağacının muhtaç olduğu herşeyi içinde barındırır ki, bunlar bir kasaba genişliğindeki fabrikalara sığmayacak şeylerdir.

“Kâfir gerçekte sevdiği şeyi kardeş sevgisiyle sevmez; onun tek sevdiği şey kendi nefsidir. Kâfirlerin medeniyetinde insanlık adına bir takım iyilikler ve mânevî yüksek hasletler görülüyorsa, o da İslam medeniyetinin sızıntılarından, Kur’an’ın irşad ve sayhalarının yansımasından ve semâvî dinlere ait parıltıların kalıntılarındandır. İstersen hayâlen NURŞİN beldesindeki Seyda’nın (k.s.) meclisine git, onun kudsî sohbetinde tezahür eden İslam medeniyetine bak. Orada, fukara kılığında melikler, insan suretinde melekler göreceksin. Sonra Paris’e git, onların büyüklerinin meclisine gir. Orada da insan kılığına bürünmüş akrepler, insan suretine girmiş ifritler göreceksin.”

“Ey aklı nakle (Kitap ve Sünnete) tercih eden ve felsefeyle meşguliyet ve gurur yüzünden tefessüh etmiş, aklı olmadığı için nakli tevil etmiş hatta tahrif etmiş,felsefeye bulaşmış kişi! Bir zamanlar ben de senin gibiydim. Sonra pek yüksek ve muhteşem bir saray gördüm ki, damı semânın tavanına bitişik; yüksek pençelerinden aşağıya zembiller iniyor; ipleri bir uçtan bir uca uzanıyor. O zembillerden bir kısmı yere yakın, bazı insanlar kendisini o zenbile atmayı başarıyor ve onunla en yüksek menzillere çıkıyor. Bir kısım zenbiller de iplerin ya en aşağı  veya en yukarı ucunda ve bunun gibi böyle şeyler…

“Daha sonra o zembillere önem vermeyen, gurura kapılıp hüsrana düşmüş bazı insanlar gördüm ki, taşları ve çeşitli eşyaları toplayıp ayaklarının altına yığıyor ve onlara basarak yükselmeye çalışıyorlar. Fakat yükseklere çıkmak ne mümkün! Biraz yükselir yükselmez düşüveriyorlar.

“Bir de kendi nefislerine itimad eden firavunlaşmış kimseler gördüm ki, ayaklarını basıp yükselmek için sarayın duvarında gedik araştırıyorlar, ama düşüp boyunlarını kırıyorlar.

“Şunu da gördüm ki, onlara teçhizat olarak verilen müktesebat (birikim) ve âletler ellerinden geldiği ve güçlerinin yettiği kadarıyla zembillere kadar çıkabilmek içinmiş, yoksa zembillerle çıkılacak menzillere yükselmek için değil. Onun için akıl seni zembile bağlasın, nakil de bineğin olsun. Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir.”

Evet orada, aşağıya sarkan zembiller ise, Sırat-ı Müstakîm olan Kur’an  hakikatlerine işarettir…

[Safvet  Senih] 14.11.2018 [Samanyolu Haber]

Reşit Haylamaz Hz. Peygamber (sas) dönemindeki boykotu anlattı: “Kadın, çocuk demeden nasıl ölüme terk edilmişlerdi?”

Erkam Tufan Aytav’ın YouTube kanalındaki ’30 Dakika’ programının konuğu ilahiyatçı-yazar Reşit Haylamaz oldu. Hz. Muhammed (sas) döneminde yaşanan ve 3 yıl süren boykot ve sürgün hadiselerini gündeme getiren Haylamaz, “Boykot, Sürgün ve Cadı Avı Boykot esnasında neler yaşanmıştı?”, “Size su bile yok’ denmiş miydi?” “Kadın, çocuk demeden nasıl ölüme terk edilmişlerdi?”, “Boykot’u bitiren 5 vicdanlı müşrik kimlerdi?” sorularının cevabını verdi.

Haylamaz’ın katıldığı programın tamamı buradan izleyebilirsiniz.


[TR724] 14.11.2018

‘Teşvik’ oyunu 4 yıl sürdü [İlker Doğan]

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, özel okul teşviklerinin kademeli olarak kaldırılacağını açıkladı. Teşvik sistemi yaklaşık 4 yıl önce uygulamaya konulmuştu. Dershanelerin kapatılması tartışmalarının yoğun olarak yaşandığı 2013 yılının son aylarında, iktidar söz konusu sistemi ‘dev’ bir proje olarak sundu kamuoyuna. ‘Dev’ projenin ömrü, sadece 4 yıl sürdü.

İktidar temsilcilerinin ilk dönemlerdeki söylemlerinin aksine, dershanelerin kapatılması kararında amaç hiç bir zaman ‘daha kaliteli bir eğitim’ olmadı. Hedefin daha kaliteli ve eşit eğitim olduğuna dair dönemin en üst makamlarının söylemleri de kandırmacadan ibaretti. Kapatma kararının ‘daha kaliteli eğitim’ amacıyla alınmadığını da bizzat Erdoğan, 2 Aralık 2014’teki konuşmasında itiraf etti:  “Oralardan ihanet şebekelerine adam devşiriyorlardı, para devşiriyorlardı.”

İktidarın dershaneleri kapatma kararının altında yatan iki temel neden vardı. Birincisi dershaneler Hizmet Hareketi’nin ‘insan kaynağı’ olarak görülüyordu. İkinci neden ise bu kurumların Cemaat’in para kaynağı olarak kabul edilmesi. Kaldı ki, bu iktidar sağlıkta da reform yapmış ama özel hastaneleri kapatmamıştı!

DEV PROJE: ÖZEL OKULA TEŞVİK

Dershane tartışmalarının başladığı dönemde ‘özel okula teşvik’ projesi ortaya atıldı. İktidar, kamuoyunun tepkisini azaltarak, dershaneleri kapatma kararındaki haklılığını biraz da insanların algısını başka yönlere çekmek için ‘dev proje’ olarak sundu bunu. ‘Eğitime dev teşvik’ manşetleri atıldı. Buna göre devlet, dershaneden özel okula dönüşen kurumlara öğrenci başına teşvik verecekti. Madem devletin bu iş için ayırabileceği bütçesi vardı, neden hali hazırdaki özel okullara teşvik vermiyordu sorusuna hiç bir zaman cevap verilmedi.

UYGULAMA 2014’DE BAŞLADI

Ve uygulama 2014-2015 eğitim öğretim sezonunda başladı. Tabi Camia’ya ait neredeyse hiç bir kurumda öğrencilere teşvik verilmedi! 2014’de 180 bin öğrenciye teşvik verildi. 2015’de teşvik almak için 600 bin öğrenci müracaat etti ancak sadece 230 bin öğrenci almaya hak kazandı. Yarısı bile değil. Bir sonraki eğitim öğretim döneminde ise rakam MEB’in açıklamasına göre 300 bini geçmişti. Geçtiğimiz yıl da benzer sayıda öğrenciye teşvik verildi.

VE BEKLENEN SON: KALDIRILIYOR

Verilen teşvik miktarı da yıllara göre değişiyordu. Örneğin 2015 yılında 3 bin 750 lira olan lise öğrencisi için verilen teşvik miktarı, bu yıl için 4 bin 610 lira olarak açıklandı. Ancak, sırf dershaneleri kapatarak Hizmet Hareketi’ni bitirmek için ‘dev proje’ olarak sunulan teşvik uygulaması, sürekli skandallarla gündeme geldi. Özel okul teşvikinde, bordrosunu gizleme imkanı olmayan memur ve işçi çocukları teşvikten yararlanamazken, gelirini gizleme imkanı olan tacirler, işadamları teşvike hak kazandı. Ve nihayet beklenen son geldi. Eğitim sistemini 12 yılda 8 defa değiştiren AKP iktidarı, daha 4 yıl önce ‘dev’ proje olarak sunduğu uygulamayı kaldırma kararı aldı. Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, özel okul teşviklerinin kademeli olarak kaldırılacağını söyledi.

‘SKANDALLAR’ KILIF, ALGI OPERASYONU TAMAMLANDI

Yandaş bir gazetenin Ankara Temsilcisi, teşvikin kalkmasında yaşanan ‘haksızlıkların, skandalların’ etkiliği olduğunu yazdı. Ancak durum o kadar basit değil. Teşvik uygulaması bir inat uğruna getirildi. Önü arkası hesaplanmadı. ‘Yeterki dershaneler kapansın, Camia’nın insan ve para kaynağı kurutulsun, gerekirse birkaç yıl milletin gözünü boyamak için teşvik veririz’ düşüncesiyle ‘dev proje’ olarak sunuldu kamuoyuna. Algı operasyonu tamamlandı. Zaten kasada teşviki karşılayacak para da kalmadı! Uygulama sırasında yaşanan skandallar da işin içinden sıyrılmanın kılıfı oldu.

[İlker Doğan] 14.11.2018 [TR724]

İhraç edilen akademisyenlerin sesi neden çıkmıyor? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Geçen hafta 12 Eylül cuntacılarının eseri olan YÖK’ün kuruluş yıldönümüydü. Ama geçmiş yılların aksine 15 Temmuz’a kadar şahit olduğumuz protestolar olmadığı gibi YÖK gündem bile olmadı.

Binlerce akademisyeni ihraç eden bu kurumun en azından kuruluş yıldönümünde sorgulanması gerekiyordu. Ancak halen üniversitelerde çalışan akademisyenlerden elbette bir tepki beklemek komik olurdu. Diğer taraftan ihraç edilen akademisyenlerin de bir etkinliğine veya protestosuna şahit olmadık.

Bu nedenle bu haftaki yazımızda ihraç edilen akademisyenlerin neden tepki göstermediklerini ve seslerini neden duyuramadıklarını sorgulamaya çalıştık.

ŞİMDİ NE YAPIYORLAR?

15 Temmuz sonrasında çıkarılan KHK’larla birçok meslek grubundan binlerce insan kamudan ihraç edilerek açlığa mahkûm edildi. Meş’um darbe teşebbüsünün üzerinden iki yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen AKP’nin intikam duygusu bir türlü hafiflemedi.

En son geçtiğimiz hafta KHK’lı hekimlerin özel sektörde çalışmaları ancak SGK anlaşması olmayan hastanelerde görev yapmaları ya da kendi muayenehanelerini açmaları şartına bağlandı.

Şu an sayıları 7.000’i geçen akademisyenlerin ise kamuda veya özel sektörde “akademik” olarak görev yapma imkânları bulunmuyor. Bu kişiler geçimlerini iki yıldan bu yana ya birikimlerini kullanarak ya da emekli maaşlarıyla sağlıyorlar veya bilimsel kimlik ve yeterliliklerini bir kenara bırakarak “esnaf veya işçi” olarak çalışıyorlar.

NİYE SESLERİ ÇIKMIYOR?

15 Temmuz’un ayak sesleri aslında 17 Aralık süreci ile başlamıştı. Daha o günlerde dönemin başbakanı “Onlara su bile yok” demiş, Türkiye’nin her yerinden açılacak binlerce davadan bahsetmişti.

15 Temmuz süreci AKP’ye bu imkânı verdi ve daha ilk KHK’da “iltisak” gibi her türlü yoruma açık bir ifade ile yüzbinlerce kişi hedef alındı. Bunlar içinde önemli bir kitleyi de akademisyenler oluşturdu.

27 Mayıs ve 12 Eylül’de de akademik tasfiye yapılmıştı. Ancak 15 Temmuz bir tasfiyenin çok ötesine geçerek “akademik kıyım” şeklini aldı. Örneğin 27 Mayıs cuntacıları 147’likler listesi ile üniversiteden çıkardıkları akademisyenleri başka kurumlarda görevlendirmişlerdi. Hâlbuki 15 Temmuz sürecindeki tasfiyeler, hocaları üniversiteden ihraç etmekle kalmayıp bir başka vakıf üniversitesinde veya başka bir kurumda çalışmalarını da engelledi.

İhraç listesinde yer alan kişiler “iltisaklı” kabul edilip tamamına yakını gözaltına alındı. Bu kişiler 15 Temmuz’la hiçbir ilgileri olmamasına rağmen yargı önüne çıktılar ve birçoğu örgüt üyeliğinden ceza aldılar.

15 Temmuz sürecinde yaşanan işkenceler, hapishanelerde verilen hücre cezaları, mahkemelerde yapılan baskılar akademisyenleri iyice bunalttı. Bütün bu hukuksuzluklara; içeride AYM’nin, dışarıda AİHM’in seyirci kalması eklenince akademisyenlerin seslerini duyurma imkânları olmadı.

Bütün bu yaşananlar mağdur akademisyenlerin tamamen içlerine kapanmalarına yol açtı. Sadece “Cemaat iltisakı suçlaması” ile ihraç edilenler değil, bir gazete ilanı nedeniyle ihraç edilen Barış Akademisyenleri de tepkilerini çok fazla duyurma imkânı bulamadılar.

TÜRKİYE’DE YAŞAYANLAR

Yüz binden fazla insan bu süreçte hayatında ilk defa hapishane ile tanıştı. Bazı akademisyenler yurt dışı yasağı, pasaport alamama veya adli kontrol gibi nedenlerle yurt dışına çıkamadılar. Bu kişiler muhtemelen başlangıçta kısa zamanda üniversitelerine döneceklerini düşündüler.

Bu akademisyenlerin birçoğu yaptıkları doktora çalışmalarıyla alanlarında önemli boşluklar doldurarak bilime büyük katkılar yapmışlardı. Ancak intikamcı zihniyet için bunların hiçbir önemi yoktu ve darbeden sonraki iki yıl içinde geri dönme konusu gündeme bile gelmedi.

Hapishane sürecini yaşayanların bir kısmı ise yılların emeğinin bir anda yok edilmesiyle büyük bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldı. Yaptıkları çalışmaların, verdikleri emeklerin, yıllarca oluşturmaya çalıştıkları kütüphanelerinin artık bir kıymeti olmadığını düşünerek bilim hayatlarını ikinci, hatta üçüncü plana attılar.

Bir kısmı da başka alanlara yönelerek bilimsel faaliyetlerden tamamen uzaklaştılar. Çünkü geçim derdi her şeyden önemliydi ve işyeri açarak veya baba mesleği işlere girerek hayata tutunmaya çalıştılar.

Bütün bunlar ve elbette Türkiye’de söz ve düşünce hürriyetinin tamamen yok edilmesi, çok “gülünç” gerekçelerle insanların gözaltına alınarak aylarca hapiste kalmaları, akademisyenlerin sessizliğinde önemli bir etken oldu.

Gerek KHK ile ihraç edilenler, gerekse vakıf üniversitelerinin kapatılmasıyla işsiz kalan akademisyenler için hala sıkıntılar geçmiş değil. Her an yeni bir iddia veya ihbar ile hapishaneye gitmeleri sıradan bir vaka haline gelmiş bulunuyor. Bunun için CİMER’e yazılan isimsiz bir ihbar bile yeterli oluyor ve evrensel hukuk ilkeleri hiçe sayılarak korkunç bir süreç başlıyor.

YURTDIŞINA GİDENLER

İhraç edilen veya üniversitelerinin kapanmasıyla sokağa atılan ve gözaltına alınmak için sırasını bekleyen akademisyenlerin bir kısmı ise çeşitli yollarla yurt dışına gitmek zorunda kaldılar. Bazı kişiler de ihraç kervanına dâhil edilmemek için 12 Eylül’de İlber Ortaylı’nın yaptığı gibi istifa ederek yurt dışına gittiler. Halen Türkiye’nin normalleşmemesi nedeniyle hemen her gün sosyal medyada yurt dışına çıkacağını veya çıktığını açıklayan akademisyenlerle karşılaşıyoruz.

Yurtdışına gidenler ise çok farklı ülkelere dağıldılar ve bu ülkelerde yeni bir hayata başladılar. Bunların çok az bir kısmı üniversitelerde çalışma imkânı elde ettiler. Bu kişiler genellikle daha önce doktora yaptıkları ülkeler ve üniversitelere gitme imkânı bulanlardı.

Geri kalanlarsa öncelikle diploma süreçlerinden başladı. Türkiye’nin “çağ atlamış olsa da, bütün dünya Türkiye’yi kıskansa da aslında Suriye veya Afganistan’dan farklı olmadığını” yaşayarak öğrendiler. Çünkü ellerindeki diplomaların karşılığı yoktu ve önce “denklik meselesi” çözülmeliydi. Bu da aylarca devam eden bir süreç demekti. Nitekim bazı genç akademisyenler bu süreçte yeniden doktoraya başlamak zorunda kaldılar. Ancak geçimlerini sağlamak yine ilk plandaydı ve akademik hayat sadece günlük birkaç saatten ibaret kaldı.

Önemli bir kısmı ise gittikleri ülkenin dilini öğrenme derdine düştüler. Örneğin Avrupa ülkelerine gidenler çok iyi İngilizce bilseler de o ülkenin dilini öğrenmeden hayatlarını devam ettirmenin mümkün olmadığını gördüler. Böylece kırklı ellili yaşlardaki birçok akademisyen bilimsel çalışmalarının en verimli döneminde yeniden öğrenci oldular.

Bütün bunlar yurt dışına çıkma imkânı bulabilmiş akademisyenlerin de mağduriyetleri anlatmalarına ve Türkiye’de akademik hayatın durumunu dünyaya aktaracak faaliyetlerde bulunmalarına engel oldu.

ELMAS YERE DÜŞSE DE

Yıllarını bilime adamış, hayatlarının en verimli dönemini kütüphanelerde, laboratuvarlarda, arşivlerde geçirmiş insanların 15 Temmuz sonrasında kitlesel kıyıma maruz kalan bütün kişiler gibi büyük bir travma yaşadıkları bir gerçek.

Unutmayalım ki bu kişilerin içinde aslı astarı olmayan fişleme ve iddialarla gazetelerde haber olan, fotoğrafları yayınlanan ve hapishanelerde hayatlarını kaybedenler oldu.

Bunlar birçok akademisyenin kendi kabuğuna çekilmesine ve yaşadığı mağduriyetleri ortaya koyamamasına yol açtı. Hele bugünün Türkiye’sinde bu kişilerin bir dernek veya platform çatısı altında örgütlenmeleri, öncelikle gözaltına alınmayı, işkenceyi ve devamında en az birkaç ay hapis yatmayı göze almaları demekti.

Bütün bu acılara ve travmalara rağmen kıyıma uğramış bilim adamlarının, ne kadar zor şartlar altında olurlarsa olsunlar hayata küsmeden bilimsel çalışmalara devam etmelerinde fayda var.

Unutmayalım ki üniversite ortamında olmasalar da yayınlarının dünyada bir karşılığı var ve hala yararlanılmaya, atıf yapılmaya devam ediliyor. Özellikle Türkiye’deki bilim adamları korku veya nefretten bu çalışmaları dipnotlarında bile gösteremeseler de kaliteli yayınların her zaman karşılığı oluyor.

Bu durum bize “Elmas yere düşse de değerinden bir şey kaybetmez” sözünü bir kez daha hatırlatıyor ve gerek yurtiçinde gerekse yurtdışındaki mağdur akademisyenlerin akademik yönlerini bir şekilde devam ettirmeleri gerçeğini ortaya koyuyor.

Not: Yazımızda Türkiye’deki özgürlüklerin durumu açıkça görülebilir. Nitekim ihraç edilen akademisyenlerden bir kişinin bile ismine yer vermemeyi tercih ettik. Çünkü şaka gibi görünse de burada ismi geçecek bir kişinin ertesi gün “iltisak” bahanesiyle gözaltına alınma ihtimali yok mu?

[Dr. Serdar Efeoğlu] 14.11.2018 [TR724]

Ne bitmez paraymış be kardeşim! [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) verilerinde “net hata/noksan” kalemi var. Net hata, kaynağı belirsiz para girişini; net noksan ise kaynağı belirsiz para çıkışını ifade ediyor.

O kalem Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) evvel ismi üzerinde hata ve noksan olarak nitelendirilebilecek cüzi tutarlar için kullanılıyordu. Rakamlar da o çerçevede tahakkuk ediyordu.

100 MİLYON DOLARI GEÇSE HERKES ŞAŞIRIYORDU

Kaynağı belirsiz para tutarı 100 milyon dolar geçtiğinde bile hâdise çıkıyordu.

Mevzu iktisat mahfillerinde günlerce müzakere ediliyordu: “Nasıl olur da bu kadar fazla para munzam cetvellerde gösterilmez? Merkez Bankası hesap yapmayı bilmiyor mu?”

Bugün “net hata/noksan”, yekûnu değiştirmeyecek bir kalem olmaktan çıktı. Zira AKP iktidarı Türkiye’nin döviz açığını finanse etmek için bavullarla getirdiği milyarlarca doları bu kalem üzerinden piyasaya sürüyor.

2018 SENESİNDE 17,3 MİLYAR DOLARIN KAYNAĞI MEÇHUL

2018 senesinin ilk 9 ayında döviz gelirleri ile giderleri arasındaki fark -30,3 milyar dolar.

İhracat, turizm ve yurt dışı müteahhitlik gelirlerinden Türkiye’ye doğrudan yatırım için gelen sermayeye kadar bütün gelir kalemleri alt alta toplandığı halde ithalat başta olmak üzere döviz mükellefiyetini karşılamaya kâfi gelmemiş.

Hesap 30,3 milyar dolar açık vermiş.

Aynı dönemde 17,3 milyar dolar kaynağı meçhul para girişi oldu. Bazı aylarda Türkiye’ye bir senede gelen doğrudan yatırım tutarından fazlası bavulla geldi.

Martta 2,7 milyar dolar, mayısta 4,3 milyar dolar ve temmuzda 3,4 milyar dolar esrarengiz para girişi var.

9 ayda 20 milyar dolar tutarında bir sermayenin karşılığı yok. Herhalde birileri Türkiye’ye hibe etmedi. Böylesine cömert bir hibeyi kim mahfuz tutar ki!

2002-2017 ARASINDA 40,9 MİLYAR DOLAR ESRARENGİZ PARA

Cari açığın neredeyse yarısından fazlasını kapatan yeşil dolarların nereden ve kimden geldiğini bilinmiyor. Artık kimse oralı olmasa da AKP bunu hep yapıyor.

Yurt dışında zulalarda saklanan paralar peyder pey Türkiye’ye getiriliyor. Bu şekilde 2002 ila 2017 yılları arasında toplam 40,9 milyar dolar geldi.

Eylül sonu itibarıyla devr-i AKP’de net hata noksan kalemi 58,3 milyar doları aştı.

Dile kolay! Başta da ifade ettiğim gibi AKP bu kadar afakî bir rakamla kurduğu rant ekonomisini ayakta tutmaya çalışıyor.

Man Adası, Katar, Lüksemburg, Singapur, Hindistan, Malezya, Birleşik Arap Emirlikleri para trafiğinin diğer tarafında yer alan adresler olarak öne çıkıyor.

ÜZERİNE GİDECEK CESUR KİMSE KALMADI

17/25 Aralık 2013 tarihinde ortalığa saçılan kirli münasebetler, rüşvet ağı ile cari açığın payandasına dönüşen bahse konu paralar arasındaki irtibatı ispat edecek ne bir polis amiri ne de bir savcı kaldı.

Böyle bir teşebbüste bulunanlar 4,5 senedir İstanbul Silivri Cezaevi’nde esir tutuluyor. Haklarında ne bir iddianame yazıldı ne bir cezaya hükmedildi.

Yakup Saygılı, Yurt Atayün, Ömer Köse ve Mehmet Akif Üner gibi şube müdürleri ve diğer polis memurları bütün dünyanın gözü önünde cebren ve hile ile demir parmarlıkların ardında hürriyetten men ediliyorlar.

TÜRKİYE CARİ AÇIĞIN AZALDIĞINA SEVİNEMİYOR

Finansmanında kocaman bir soru işareti olan cari açığın 2018 yılında 57 milyar dolardan 46 milyar dolara kadar gerilemiş olmasında keşke sevinilecek bir emareye rastlansaydı.

Türkiye ithalata bağımlı bir ihracat çemberinden çıkamadığı için kur artınca ithalat azalıyor. İthalat geriledikçe cari açık rakamı da küçülüyor.

Bir başka ifade ile ekonomi büyürken açık veriyoruz. Durgunluk yahut kriz devrinde ise cari açığın milli gelire oranı nispeten küçülüyor.

Cari açıktaki mevcut gerileme, Türkiye’nin 2018’in 3’üncü çeyreğinden itibaren eksi büyüme safhasına geçtiğinin işaretidir.

SERT DARALMA

Muhtemelen son çeyrekte daralma daha bariz bir hal alacak. Aynı temayül 2019 senesinin ilk 3 ayında devam edecek. Yatırımcıların akıl hocası Moody’s’in geçen haftaki ”Türkiye’de ekonomi sert daralacak” ikazının bir meali de budur.

Başkan Recep Tayyip Erdoğan net hata/noksan kaleminde herkesin gözünün içine baka baka Merkez Bankası teamüllerini altüst ediyor.

Şimdiye kadar 60 milyar dolara yakın para getirdi. Kayıtlara giren tutar bu kadar. Hiç kayda girmeyen ne kadar acaba?

“Ne bitmez paraymış be kardeşim!” diyenler haksız mı?

[Semih Ardıç] 14.11.2018 [TR724]

Hizmet insanları ne istiyor? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Dünyanın her yerinden, her dilden, kültürden, ırktan hatta dinden insanlar Hizmet Hareketine gönül verdi. Okullarından, öğretmenlerinden, sohbetlerinden yararlandı. “Yaşatmak için yaşayan” fedakar eğitimcilere, rehberlere hep minnet, şükran duydular. Çünkü Hizmet çağın gereklerine uygun yöntemleri kullanarak insanlara insani özelliklerini keşfetme, Hakkı tanıma yollarını açıyordu. Ne bilimle çatışıyor ne de dine savaş ilan ediyordu. Ulumu diniye ile ulumu fenniyeyi mezcedip insanları hakikatla buluşturuyor, hakiki medeniyete ulaştırmaya çalışıyordu. Pozitivizmin kaba mantığından, radikalizmin şiddetinden, ham yobazların taassubundan uzak şekilde insanlara Yaratıcıyı sevdirmeyi gaye ediniyordu. Türkçeyi bir sevgi dili haline getiren Yunus’un duru ifadesiyle “Yaratılanı severiz yaradandan ötürü” diyordu. Kuşatıcılık, kucaklayıcılık açısından gönüllülerine birer Mevlana olmayı öğütlüyor; “kim olursan ol gel” düsturunu esas alıyordu. “Aç sineni açabildiğin kadar ummanlar gibi olsun, kalmasın el uzatmadığın bir mahzun gönül” diyordu.

Hizmet, ilkelerini, hedeflerini satırlara yazmakla kalmamış, sadırlara da işlemiş, “örnekleri kendinden bir Hareket” olmayı başarmıştı. Birbiriyle kanlı-bıçaklı milletlerin çocuklarını aynı okulda, aynı sırada eğitip arkadaş yapıyordu. Savaşların olduğu ülkelerden insanlar akın akın kaçarken eğitim gönüllüleri bu ülkelere doğru gidiyor, zor zamanda o ülkeleri terk etmiyordu. Türkiye gibi katı laikliğin uygulandığı bir ülkede dindar olmakla bilimin, fennin çelişmeyeceğini net şekilde ortaya koymuştu. AKP zulmüyle kapatılan binden fazla okulun çok da uzun olmayan geçmişi ulusal ve  UA bilim ödülleriyle, madalyalarla doluydu. Taassuba, cehalete, iftiraka saplanmış (bazı) dindarlara ve cemaatlere yeni ufuklar açmış, Anadolunun imkansız, eğitimsiz nesillerini hayatın merkezine taşımıştı. Dünyada İslam’ın şiddetle, silahla anıldığı, Müslümanların kolayca provokasyonlara malzeme olduğu bir çağda taş atma ölçüsünde dahi şiddete bulaşmamıştı. Son dönem yaşadığı en ağır işkenceler, zulümler dahi şiddetten uzak durma, gönül kırmama ilkesinde en küçük gedik açtıramadı bu güzel insanlara.

Hizmetin bir sertifikası, giriş sınavı, mensubiyet belgesi yoktu. Vermeye, koşturmaya, fedakarlığa, hasbiliğe dayalı bir hareketti. Makuliyeti, insanlık için vadettikleri, İslam’ın esaslarına sadakati, Türk toplumuna verdikleri, Anadolu insanına kazandırdıkları nedeniyle pek çok insan kendini buraya ait hissetti. Bu kervana gönüllü olarak katıldı. Bütün baskılara, zulümlere, hapislere doldurulmalara, mala çökmelere, yurdundan yuvasından, eşinden çocuğundan edilmelere rağmen hala insanların çok büyük bir kısmı Harekete inanıyor, güveniyor. Hareketin geleceğiyle ilgili umudunu koruyor. Ancak 15 Temmuz’a ve sonrasına dair insanların izah edemediği, tam anlayamadığı noktalar var. “Demokrasiden dönüş yok”, “en kötü sivil yönetim en iyi askeri idareden iyidir” diyen bir Hareketin 15 Temmuz’da yer almış olacağına ihtimal vermiyor kimse.  Bunun bir kurgu olduğu, birilerinin otoriterleşmesi için “Allah’ın lütfu” olarak görüldüğü çok açık. İktidarın izah etmesi gereken, örtbas ettiği pek çok karanlık nokta var. Erdoğan ve çevresi iyi bir medya çalışmasıyla ve devletin imkanlarını kullanarak şimdilik kamuoyunu yanıltmayı başardı. Fakat Hareketin tabanında da 15 Temmuz ile ilgili puslu noktaların, karanlık kişilerin/ilişkilerin neden aydınlatılmadığı konusunda bir miktar rahatsızlık var. Taşlar tam yerine oturmuyor. İnsanlar ikna edici cevaplar alamıyor. Sorular, meraka mucip konular geçiştiriliyor.

Belli ki bizim içimizden birileri de devşirilmiş. Devlet, pek çok cemaate tarikata olduğu gibi az da bu Cemaatin içine de sızmış. Bu unsurları 15 Temmuz’da Hareket’i meşum darbe karesine sokmak için çok iyi kullanmışlar. İnsanların buna da itirazı yok. Bunu da bir nebze anlayışla karşılıyorlar. İçimizden çürük elmaların, devşirilmiş bir kısım adamların çıkabileceğini kabulleniyorlar. Peygamberlerin en dibinde bir sürü şer adam, ihanet eden, münafıklık yapan çıkmış ve peygamberler bunların zararını bütünüyle bertaraf edememişler. Hizmet gibi gönüllülüğe dayalı, gevşek bir yapılanmaya sahip, herkesin kolayca girebildiği bir Harekette art niyetlilerin olmaması düşünülemez.

İnsanları asıl üzen, umutsuzluğa sevleden şey bu tür olayların üzerine gidilmemesi. Yüzbinlerin hapislere doldurulmasına, milyonların hukukuna tecavüz edilmesine sebep olan bu tür kişilerin ve oluşumların yeterince tetkik edilmemesi, insanların iknası, mutmain olması için çaba gösterilmemesi. 15 Temmuz üzerinden 2.5 yıl geçti ve hala pek çok şey muğlak. Beylik laflarla, idare-i maslahat kabilinden şeylerle zaman tüketiliyor. İnsanlar yaşananları bir yönüyle “yolun kaderi” görüyor. “Allahtan geldi çekeriz”, “günahlarımıza kefaret” diyorlar. Kadere inanıyor ve tevekkül etmesini biliyorlar. Kaybettiklerine bir teselli yolu buluyorlar. Ama problemleri yok sayma, eylemsizlik, benzeri yeni vakalar için gerekli tedbirleri almama, art niyetli kişilerin operasyonlarına devam edebilmeleri umutları kırabilir. Yaşanan bunca fecaate, felakete rağmen kriz yönetiminin olmaması, her meseleyi zaman bırakma, inisiyatif almama, karanlık ilişkiler ağında olduğunu bilinen ve milyonlarca Hizmet mensubuna zarar verenlerin “korunuyor” olduğu algısının verilmesi insanların güvenini eritebilir.

Bu çerçevede AFSV’nin 11 Kasım günü yaptığı açıklama ve bazı ilkelere tekrar vurgu yapması çok önemli. Özellikle herkesin bulunduğu ülkenin hukukuna riayet etmesi, kimden gelirse gelsin hukuk dışı, şiddet içeren ve Hizmetin ilkeleriyle bağdaşmayan tavsiye ve yönlendirmelerin dikkate alınmaması yönündeki uyarılar hayati.

15 Temmuz Hareket için her açıdan bir dönüm noktası. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Eğer yeni şartlar, konjonktör iyi değerlendirilebilirse bu kriz fırsata dönüşebilir. Hizmetin bütünüyle globalleşmesine, yeni ufuklara açılmasına şahit olabiliriz. Ne var ki bunu yapamazsak gelecek çözülüşlere, kopuşlara ve dağılmalara gebe görünüyor. 15 Temmuz insanlardaki eski yerleşik anlayışı da değiştirdi. Sadece zihni berraklarla muhatap olan, pek çok kimseye ulaşma, dinleme imkanı olmayan arkadaşlar bu tür konuların konuşulmasından hazzetmiyorlar. Köklü bir zihniyet değişimi olduğunu, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını görmek istemiyorlar. Artık insanlar yoğurdu üfleyerek yiyorlar. Sorgulayarak, irdeleyerek, test ederek bir işe girişmek ve içinde olmak istiyorlar. Herşeyin açık, şeffaf, net ve belirgin olmasını istiyorlar. “Bilmediğiniz şeyler var” dönemi bitti. Hoca Efendiye atfen esnetilmiş, sündürülmüş bilgilerle insanları motive etmek artık mümkün değil. Bütün bunlara rağmen insanlar Harekete ve ilkelerine güveniyor. Hizmetin daha yapacağı çok şeyin olduğuna inanıyorlar.  Ama eski zihniyetle, eski yöntemlerle değil!

Çok şey değil, insanlar kendilerine karşı açık, dürüst olunsun istiyorlar. Kim olursa olsun amme hukukuna tecavüz edenlere, insanları zora sokanlara, yetkilerini istismar edenlere tolerans gösterilmesin istiyorlar. Kol kırılsa dahi bir defa daha kırılmaması için önlemler alınsın, kırık kol tedavi edilsin istiyorlar.  Dünyada örnekleri olan pek çok STK, NGO gibi açık ve şeffaf bir yapıyla yola devam edilsin, izahı mümkün olmayan işlerden uzak durulsun; herşey yasal, izah edilir şekilde yapılsın istiyorlar. Batıya göçmüş pek çok insan eski anlayış ve yöntemlerle yeni dünyada hayatını zora sokmak istemiyor.

Bunları yapmak zor değil. Hareketin temel ilkeleri, misyonu, vizyonu, yöntemleri, örgütlenme şekilleri çerçevesi belirli şekilde yazılacak ve deklera edilecek. Sonra buna uygun davranmayanlara hesap sorulacak. Açık ve net şekilde karanlık, kirli, şaibeli kişilerle yollar ayrılacak. Böylece 15 Temmuz benzeri yeni provokatif, maniplatif tuzaklara düşmenin yolları tıkanacak.

İnsan nisyan ile malul. Günah, hata, kusur işlemek insan olmanın gereği. Bütün diğer beşeri organizasyonlar gibi Hizmet Hareketi’nin içinde de para ile, makam ile aldatılan, şeytana uyup nefsine mağlup olan, art niyetli insanların çıkmasından daha doğal bir şey yok. İnsanlık tarihi boyunca her türlü dini, sosyal grup içinde böylesi insanlar olmuş. Tebük Seferi’nde Hz. Peygamberin Ordusu’ndaki askerlerin 1/3’ünün havadan-sudan bahanelerle seferi terkettiğini hatırlayınca Hareketin içinden çıkan ve zarar veren insanlar anlayışla karşılanıyor. Ama insanlar bir avuç art niyetli, kirli, kime hizmet ettiği belli olmayan, devşirilmiş kişinin milyonlarca insanın hukuna tecavüz etmesine müsaade edilmesin, fırsat verilmesin istiyor. Bir kaç densiz, dengesiz yüzünden bunca emeğin heder edilip, itibarımızın karalanmasına hayıflanıyor. Çözümler noktasında ağırdan alınması, bazı problemlerin yok sayılması, zararlı kişilerin tecrit edilmemesi insanları yaralıyor.

15 Temmuz mizanseni milyonlarca masum insana çok büyük zararlar verdi. İnsanlar bir şekilde bunu göğüslemeye çalışıyor, tahammül ediyor. Fakat ömürlerini adadıkları, gaye-i hayal haline getirdikleri, insanlık ve İslam için çok şey yapacağına inandıkları bir idealin harcanmasına, karalanmasına, itibarsızlaştırılmasına tahammül edemiyorlar. Bu konuda bir şeyler yapması gerekenlerin duyarsızlığını affetmiyor, daha basiretli sorumlu davranılmasını, kitlelerin beklentilerinin dikkate alınmasını istiyorlar.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 14.11.2018 [TR724]

Solari, Del Bosque olur mu? [Hasan Cücük]

Sezona Julen Lopetegui yönetiminde başlayan Real Madrid, El Clasico’da BarcelonA’ya 5-1 yenilince hocasıyla yollarını ayırmıştı. Büyük umutlarla takımın emanet edildiği tecrübeli hoca kısa sürede fiyasko olunca, takım B takımını çalıştıran Santiago Solari’ye emanet edildi. ‘Emanetçi hocanın’ aldığı sonuçlar, akıllara Vicente Del Bosque’yi getirdi.

Vicente Del Bosque’nin hayatında Real Madrid’in çok ayrı bir yeri vardı. 1950 yılında Salamanca’da doğan Del Bosque futbola Castilla takımında başladı. 1973 yılında Real Madrid’e transfer olan Bosque 1984 yılında futbolu bırakana kadar Real Madrid’e top koşturdu. Bu süre içinde 5 kez La Liga, 4 kez de İspanya Kupası şampiyonluğu yaşayıp, 18 kez milli formayı giyen Del Bosque’nin teknik direktör olarak Real Madrid serüveni ise 1994 yılında Benito Floro’nin kovulmasıyla emanetçi olarak takımın başına geçmesiyle başladı. Del Bosque 1994 yılında emaneti Arjantinli Valdano’ya teslim edip, genç takımın yolunu tuttu. 94–99 yılları arasında genç takımı çalıştıran Del Bosque’nin yolu tekrar A takıma düştüğünde takvimler 1999’u göstermektedir. 1999 yılında John Toshack’ın yardımcılığına getirilen Del Bosque alınan kötü sonuçlardan sonra Galli hoca kovulunca, geçici bir süre için tekrar teknik patronluk koltuğuna oturma şansını yakaladı.

Real Madrid’in patronluk koltuğuna 1999 yılında oturan Del Bosque’den beklenen takımı sezon sonuna kadar kazasız belasıy götürmesiydi. Toshack’lı kısa dönemde alınan başarısız sonuçlar Real Madrid’i şampiyonluk potasından uzaklaştırdığı için emanetçi Del Bosque’nin alacağı başarısız sonuçlar fazla tepki çekmeyecekti. Düşünceli tavrını hiç bırakmayan Del Bosque işine ciddi sarılıp, takımı La Liga’da üst sıralara taşırken, Avrupa’nın en prestijli kupası olan Şampiyonlar Ligi kupasını kulübe taşıyarak ‘emanetçi’ konumundan kalıcı pozisyona geçti. Lorenzo Sanz sonrası göreve gelen  Flerentino Perez istikrarı seçip takımı kalıcı olarak Del Bosque’ye emanet etti. 1999 -2003 yılları arasında Real Madrid’i çalıştıran Del Bosque bu kısa döneme 2’şer La Liga ve Şampiyonlar Ligi, 1 Kıtalararası Şampiyonluk ve 1 İspanya Kupası sığdırdı.

2002-03 sezonunda Real Madrid mutlu sona ulaşıp 29. kez şampiyonluğunu ilan ettikten birkaç gün sonra İspanyol basını şok bir haberle okuyucunun karşısına çıktı: “Del Bosque ve kaptan Fernando Hierro’nun Real Madrid’le ilişkileri kesildi”. Daha şampiyonluk sevincini tam yaşamadan gönderilen Del Bosque’ye haksızlık yapıldığı konusunda herkes hem fikirdi. Del Bosque ise görevini en iyi şekilde yapmanın huzurunu yaşıyordu. Emanetçi geldiği Real Madrid’e en başarılı dönemlerinden birini yaşatmıştı.

Real Madrid şimdi yine emanetçi bir teknik adama emanet edildi. Şampiyonlar Ligi ve La Liga’da alınan başarısız sonuçlar Julen Lopetegui’nin biletini kestirirken, Santiago Solari takımın kenar yönetiminde bir numaralı isim oldu. 1976 yılında Arjantin’de doğan Solari futbola ülkenin ünlü takımlarından River Plate’de başladı. 1998’de Avrupa’ya ayak basan Solari’nin takımınmın adı Atletico Madrid oluyordu. İspanyol kulübünde 2 sezon top koşturan Solari, ortaya koyduğu futbolla bir başka Madrid ekibi Real’a transfer oluyordu. 5 sezon Real Madrid formasını giyen Solari, yaşadığı sakatlıklardan dolayı bir türlü istikrarı yakalayamadı. Kadroda yer bulamamasının nedenlerinden biri de Real Madrid’in yıldızlar topluluğu olmasıydı. Raul, Zidane, Ronaldo, Figo, Roberto Carlos, Fernanho Hierro, Guti gibi yıldızlarla rekabette Solari bir adım geride kalıyordu. Real Madrid orta sahasında 5 yıl görev yapan Solari, 2005’te İnter’e transfer oldu. İnter’de geçen 3 yılın ardından San Lorenzo ve Atalanta formalarını giydikten sonra 2011’de futbola veda etti. Kariyeri boyunca 345 maça çıkıp, 36 gole imza attı. Yaşadığı sakatlıklar uzun kariyerinde daha az maça çıkmasını sağladı.

Teknik adamlık dönemine 2015’te Real Madrid’in U18 takımında başlayan Solari, bir yıl sonra U19 takımını çalıştırmaya başladı. 2016’da Real Madrid’in 3. ligdeki B takımı Castilla’yı çalıştırmaya başladı. 2 yıl boyunca stajını Castilla’da yapan Solari, Julen Lopetegui’nin kovulmasıyla A takıma emanetçi olarak geldi. Ancak Solari’nin ortaya koyduğu performans kalıcı olması yönünde güçlü işretler veriyor. Solari yönetiminde 4 maça çıkan Real Madrid tüm maçlarında sahadan galip ayrıldı. İlk sınavını kupada UD Melilla veren Solari’nin yüzü 4-0’lık skorla güldü. Ligde Real Valladolid ve Celta Vigo’yu yenerken, Şampiyonlar Ligi’nde Plezen deplasmanında 5-0’lık galibiyetle evine döndü. Solari ile 4’te 4 yapan Real Madrid, 15 gol atıp, kalesinde 2 gol gördü.

Bakalım Real Madrid için tarih tekerrür edecek mi? Del Bosque’yi kalıcı yapan isim şimdiki başkan Flerentino Perez’di. Aynı Perez bu kez Solari içinde aynı kararı verecek mi? Bunun cevabını kısa sürede alacağız.

[Hasan Cücük] 14.11.2018 [Tr724]