Asr-ı saadet’ten Geleceğin Dünyasına KamplarFethullah Gülen Hocaefen'nin sosyal medya'da yayınlanan 'Kitap okuma ' programları mesajından sonra Samanyoluhaber.com Yazarı Tarık Burak'ın kaleme aldığı 'Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi' serisinde anlattığı 'ilk kamplar bölümünü bir kere daha hatırlayalım ..
Yeni- Hocaefendi'den kitap okuma mesajı
Fethullah Gülen Hocaefen'nin sosyal medya'da yayınlanan 'Kitap okuma ' programları mesajında ilk 'kitap okuma kamplarından bahsetmişti Samanyoluhaber.com Yazarı Tarık Burak'ın kaleme aldığı 'Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi' serisinin en ilgi çeken bölümlerinden biri de işte bu kamplardı
Asr-ı saadet’ten Geleceğin Dünyasına Kamplar
Tarık Burak
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Kestanepazarı yıllarına ait unutulmaz ve en bereketli faaliyetlerden birisi de kamplardı. Üst üste üç sene, yaz aylarında gerçekleştirilen bu kamplar, yer olarak Buca ile Kaynaklar Köyü ortasında etrafı tarlalarla çevrili küçük bir çamlıkta kurulmuştu. Kampın bulunduğu yerde, suyu daha sonraki yıllar kifayet etmemeye başlayan bir kuyu ve küçük bir de peynir imalathanesi vardı. Etrafta, kendi tarlalarındaki tütünleri işleyen köylülerin kaldıkları minik çardaklardan başka da meskun saha yoktu. Sessiz, havadar ve o günkü imkanlar içinde güzel bir yerdi. Kamplarla, talebenin yaz günlerini değerlendirilmesi hedeflenmişti. Yani öğrenciler, köyüne, kentine gidip dağılmasın, derslerinden uzaklaşmasın; aklı, kalbi, ruhu disipline edilsin ve bu arada dini duygu, dini düşünce adına da derinleşsin istenmişti.
İlk Kamp
Hocaefendi, Kestanepazarı'ndaki ikinci yılında öğrencilerle kamp yapmaya karar vermişti. İsmail Büyükçelebi’yi de o zamanlarda tanıdı. Çok ciddi ve gayretli görmüştü onu. Hatta, Hocaefendi onun şu sözlerini hiç unutamayacaktı: "Abdullah Ağabey, bu meseleleri biliyormuş da bana hiç söylememiş."
Kamp meselesi Hocaefendi’yi iyiden iyiye düşündürüyordu. Finansman meselesi çok önemliydi. İhtiyaçları nasıl karşılayacaktı? Sonra çadır almak icap ediyordu. O günlerde bu kadarcık imkanı bile bir araya getirmek çok zordu. Meblağ küçüktü ama, altın bir nesil için himmette bulunacak insanlar yoktu henüz.
Hocaefendi bu sıkıntıları nasıl aştıklarını kendisi anlatıyor:
“Ankara'ya gittim. Orada tanıdığım insanlar vardı. Aklıma bir çare gelmişti. 27 Mayıs ihtilalinden sonra, askeriye milletten para toplamış, karşılığında da bono dağıtmıştı. Bu bonolar istendiği zaman paraya çevrilebilecekti. Gittim ve 3000 lira tutarında bono topladım. Bunları Kestanepazarına verdim. Onlar da bonoları paraya çevirdiler.
Böylece çadırların yapımına hızla başladık. İlk sene kampa yetmiş kişi kadar gitmiştik...
İlk kampta iki büyük çadır bir de benim küçük çadırım vardı. Ayrıca mevcut bir binayı da mutfak olarak kullanıyorduk. Vasıtamız yoktu. Rahmetli Ali, motoguzisiyle gelir gider ve bazı işlerimizi görürdü. Şaban Hoca da Arapça okutmaya gelip-gidiyordu.
O sene imkanlar dardı. Bazı geceler fırtına çıkardı. Hasırları, gemici feneri gibi diker ve içinde kitap okumaya devam ederdik. Kitaplar guruplar halinde okunurdu. İlk kamp, tam gönlüme göre bir şey oldu. Herkes tesbihatı gürül gürül ezberledi. Talebenin bu halini gördükçe, kamplara olan ihtiyacı daha iyi hissettim; kamp düşüncemizin isabetine bir kat daha inandım.
Tesbihatın açıktan ve koro halinde yapılması o günlerden kalma bir adettir. Tabiatın bağrında ve tabiata karşı tesbihat cehri, kalb ve gönle karşı da hafi ve gizli olmalıdır, diye istidlal ediyordum.
İlk kamp öylece fakirane ve gayet sade olarak ihya edildi. Gelenler de hep beğendiler. Ali Rıza Güven geldi. Kendi yanında çalışan adamları da hep gönderdi. Harem-i Şerif'in Emiri, Mahmud Mahdum da geldi. Çok beğendi. Ertesi sene yine geldi. Fakat biz kendine has urbası dikkat çeker düşüncesiyle geri çevirdik. Hacı Kemal, darıltıp gücendirmeden, münasip bir dille durumun nezaketini anlatmış, o da bize hak vererek geri dönmüştü. Hacı Ahmed Tatari de gelip de kampı sevenlerdendi.
Üç ay kadar orada kaldık. Bir gün de Mustafa Birlik'in çocukları ile Münteha Bacı geldiler. Onlara dışarıda bir çardak kurduk. Bize yemek yaptılar. Hulusi Ağabey ile Sungur Ağabey de kampa gelenlerdendi.
Kamptaki bütün işler bana bakıyordu. Ders okuturdum. Sonra da kalkar yemeklere bakardım. Bazen sütlaç da yapıyordum. Dağıtımını da yine kendim yapıyordum. Onun bile kendine göre bir zevki vardı. Sandalyeye oturur, kepçeyi elime alır, herkes elindeki tasıyla gelir, sıraya geçer, ben de "Bir kepçe halib, salli alel Habib" derdim. Sütlacını alan giderdi.”
Sağlam Beden Sağlam Düşünce
Kamplarda, ruh ve düşünce cimnastiğinin yanında, gece gündüz, müsait olduğu ölçüde kültür-fizik hareketleri yapılırdı. Bazen de derste onları "U" şekline sokar ve anlatılacakları anlatırdım. İdeal bir nesil, hem fizik hem de kültür yönünden mükemmel olmalıdır, düşüncesiyle böyle yapıyordum.Tabiiki, o zamanlar, yapacağımız şeylerde bu bugün ki kadar hür değildik. Bir şey yapılacaksa, en yakınımdakiler bile "Abiler bu işe ne der?" diye soruyorlardı. Bunlar da bende ciddi sarsıntı meydana getiriyordu. Ciddi bir "Abi" baskısı altındaydık. Ve atacağımız her adımda, yüzde yüz isabetine kanaat getirsek bile "Acaba abiler ne der." endişesini üzerimizden atamıyorduk. En azından bu mevzuda mülahaza dairesini açık tutmamız gerekiyordu.
İlk kamp benim için biraz sıkıntılı oldu. Çünkü hemen her şey üzerimdeydi. Çadır kurmadan yemek yapmaya, ondan bir şey bozulursa onu tamir etmeye kadar. Kuyunun pompası çok bozulurdu. Onu hep kendim tamir ederdim. O sene elektrik yoktu. Ertesi sene 3 kw'lık küçük bir jenaratör bulduk. O da sık sık arıza yapardı. Tabii ki tamir işi yine bana bakıyordu.
Daha sonraları da çok kamp yaptık. Fakat bu ilk kamplar, ruhani zevk duyduğum ve derinlemesine bu hazzı yaşadığım en bereketli kamplar oldu. O kampları hiç unutamayacağım.
Belki, sır ve hafa planında, bu kamplarda nefsanilik de olmuş olabilir, bilemeyeceğim. Yani, sır ve hafa planında içimde dolaşan düşünceleri her zaman kontrol altında tutamamış olabilirim ve belki o yönüyle rahat ve rehavet için oraları sevmiş bulunabilirim; ancak, hayalimden asla ayrılmayan düşüncem şu idi: Yetiştireceğimiz nesil, bir asker gibi disiplinli olmalıdır. Fakat ruhani zevklere açık yönleri tıkanmamalıdır.
Tesbihat, Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye'nin cehri olarak okunması ayrı bir güzellik buudu teşkil ediyordu. Ancak, kalbin yanında kafanın da işlettirilmesi gerekiyordu ki, kamplarda okunan kitaplar ve Arapça tedrisat, orayı adeta bir medreseye çeviriyordu. Durum böyle olunca, kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor ve hayallerimizde renk ve çizgileri bütün güzellik ve netliği ile mevcut olan dünyaya ilk adım atılmış oluyordu.
İşin doğrusu, mecbur kalmadan kamptan ayrılıp şehre gelmeyi hiç düşünmüyordum. Sadece cuma günleri vaaz için İzmir'e geliyordum. Ertesi sene izin aldım ve kamptan hiç ayrılmadım. Üçüncü sene ise, yine vaaz için cuma günleri gelip gittim.
Geceleri kalkıp ibadet etme, o kısa gecelerde erkenden kalkıp sabah namazına hazırlanma, geceleri geç vakte kadar kitap okuma, hakikaten yeryüzünde olmayan bir hayat buuduydu. Ben, kamplardaki, bilhassa bu kamplardaki hissimi, bir manzumede çok seviyeli olmasa da yine de dile getirmeye çalışmıştım. Hislerimi olduğu gibi ifade ettim diyemem; fakat duyduğum ledünnî haz ve zevki anlatmaya gayret etmiştim.
Bir inayet ve bir koruma altında olduğumuz apaçıktı. Umumi teveccüh ekseriyetteydi. Davanın içinde ayrılık gayrılık düşüncesi yoktu. Arkadaşlarımız, Türkiye'nin her tarafından istedikleri talebeleri gönderiyorlardı. Urfa'dan, Diyarbakır'dan bile talebe geliyordu. Komünizmin gemi azıya aldığı bir dönemde ona karşı, hem de böyle nizamî bir mücadele, geleceğin milliyetçi ve maneviyatçı tarihçilerini derin derin düşündürecektir...
İkinci ve üçüncü kamplara, gücümüz yettiği ölçüde müracaat eden her talebeyi almaya çalıştık. Bu arada, ziyaret maksadıyla bir iki gün kalanlar da eksik olmuyordu.
Şuur ve irademiz, tam taalluk etmese bile, zannediyorum cebren bir işin içine itilmiştik ve içine itildiğimiz bu iş, milletimizin uyanışı ve kültürü adına büyük hizmetler vaad ediyordu.
Evet, iman hizmetleri adına, bütün Türkiye'deki hizmete denk hizmet edildiği söylenebilir bu kamplarda. O gün, herkes her yerde bu kampları solukluyordu. Kamplar adeta dillere destan olmuştu.
Bazen Kaynaklar Köyü'ne, hatta daha ilerlere gittiğimiz oluyordu. Bir iki defa da suyun başına çıktık. Köylü bizi cidden seviyor ve ellerindeki imkânlarla destekliyordu. Gidişattan Kestanepazarı idarecileri de memnundu. Herhangi bir rahatsızlık izhar etmiyorlardı. İkinci sene talebe sayısı iki yüze yükseldi. Üçüncü sene ise üç yüze çıktı. Tabii ki, bu her gün orada bulunanların mevcudu. Bazıları beş-on gün kalıp gidiyor, yerine başkaları geliyordu. Kamp bir sevkiyat ocağı gibi çalışıyordu.
Sayı arttıkça zorluklar da artıyordu. Bilhassa üçüncü sene ciddi su sıkıntısı çektik. Uzak mesafelerdeki civar kuyulardan araba ile su taşıyordum. Hem araba kullan, hem su taşı, hem de ders ver; bütününe güç yetirmek hakikaten beni zorluyordu. Ama yetişmeye çalışıyordum.”
Kamplar devam ederken bu arada siyasilerden de görüşme talebi geliyordu. İlk görüşme teklifi, 69'lı yıllarda yeni kurulmuş Milli Nizam Partisi’nin lideri Necmettin Erbakan’dan geldi. Hatta buna teklif demek de uygun olmaz, çünkü Erbakan bizzat kampa geldi.
Hocaefendi bu ziyareti şöyle anlatıyor: “Orada kendisiyle uzun uzun sohbet edildi. Daha doğrusu o bir şeyler anlattı, biz de dinledik. İlk görüşmemizde, yanında Süleyman Karagülle Bey de vardı. Erbakan Hoca'nın bazı sorularına, bizim namımıza o cevap vermişti. Bizim yaptığımız işin, bir kültür hizmeti olduğunu ve bu memleketin yetişmiş insanlara ihtiyacı bulunduğunu anlatmıştı. Anlatmıştı diyorum; zira Süleyman Karagülle Bey de o gün bu anlayışa arka çıkmış ve destek olmuştu.
Erbakan Hoca Milli Nizam Partisi'ni kurmuştu. Taraftarlarda da aynı mülahaza söz konusuydu; zira artık o, kavgasını, siyonizme, masonluğa ve farmasonluğa karşı verdiği inancıyla dopdoluydu. Bu açıdan da ona göre inanan herkes, onun arkasında yer almalıydı. Tabii böyle bir talepte ne kadar haklıydı; onu ileride tarih söyleyecek.
Daha sonra bir kere de o zat, ben hasta iken geldi. Zaten o esnada yataktan kalkamıyordum. Sabah namazı vakti gelip ziyaret etti ve ayrıldı. Bu sadece bir hasta ziyaretiydi. Ancak onun ve diğer siyasilerin bizimle görüşme talepleri, elbette sadece benim şahsımdan kaynaklanmıyordu. Onlar, bizim arkadaşlarımızda gördükleri veya zannettikleri potansiyel gücü, 'rey'e çevirebilmek cehdi ve gayreti içindeydiler. Aslında bir siyasi lider için böyle bir davranış gayet normal ve tabiidir, ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar. Yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz, ancak, tavrımızın siyaset üstü olduğunda şüphe edilmemelidir.”
Kamptaki gençleri ve o meşakkatli hayatı gören Erbakan, Hocaefendi’ye:
- Bu çocuklarla uğraşmayı bırakın. Ülkeye hizmetin en etkili yolu siyasettir, diyordu. Hocaefendi’nin yaptığı bu hizmetler, iğneyle kuyu kazmak olarak algılanıyordu.
Ama, Hocaefendi’yi ikna etmesi mümkün değildi. O kararını vermişti, siyaset ona göre değildi. Çünkü, Türkiye’nin bulunduğu durumdan kurtuluşu ancak siyaset üstü bir yaklaşımla toplumun bütün fertlerini kucaklamakla mümkün olabilirdi. Daha sonra, aynı teklif Adalet Partisi’nden ve Milliyetçi Hareket Partisi’nden gelecek, fakat onlara da Hocaefendi’nin cevabı aynı olacaktı.
O, Efendisi Aleyhissalatü vesselam gibi iğneyle kuyu kazacaktı.
Günlük politika oyunlarını, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayrımeşrûların meşrû gösterilmesini siyaset telâkki edemezdi. Bu yüzden, kalbî hayatı, düşünce istikameti ve Hakk'la münasebetleri adına her siyâsî hareketten uzak kalmayı zarûri görüyordu. Onun lezzet aldığı şeyler farklıydı.
Bediüzzaman Said Nursi de bu konuda şöyle diyordu: 'Sevdiğinizi Allah için sevme, sevmediğinizi de Allah için sevmeme yerine, siyaset için sevme, siyaset için buğzetme şeklinde siyasi bir düstur size hakim olmasın. Evet, siyaset, kalpleri bozar, asabi ruhları azap içinde bırakır. Kalp selameti ve ruh istirahatı isteyen adam siyasetle uğraşmamalı.' (Kastamonu Lahikası)....'Siyaset, nefse çekici gelmesi sebebiyle, meraklıları kendisiyle meşgul eder, hakiki ve büyük vazifeleri (İman ve Kuran'a hizmet) unutturur veya noksan bıraktırır. Her halükarda bir tarafgirlik meyili verir ve bu meyille tuttuğu tarafın zulümlerinin hoş görülmesine yol açar.' (Emirdağ Lahikası)
En Lezzetli Anlar
Hocaefendi, çok meşakkatli de olsa altın bir nesil yetiştirmek için iğneyle kuyu kazmaya devam edecekti:
“Jenaratör çok eskiydi. Her gün söküp tamir etmek zorunda kalıyordum. Adeta bir jenaratör ustası olmuştum. Bir ara kuyuyu da biraz eşmemiz gerekti. Kazma-kürek aldık, arkadaşlarla beraber onu da hallettik. Tuvalet ve banyo binalarımızı da kendimiz yaptık. Hela çukurlarını da kendimiz kazdık.
Sakın bunları mesele edindiğimden anlattığım sanılmasın. Sadece hayatımın en lezzetli anları olduğu için anlatıyorum. Hatta, arkadaşlardan biri daha sonraları bana şöyle bir hatıra anlatmış ve o gün için böyle bir davranışı çok garip karşıladığını söylemişti. Hadise şuydu: Ben elimde kazma hela çukuru kazıyorum. Talebelerden biri de "Hocam iki kazma da şuraya vur" diyerek bana bazı yerler gösteriyor...
Hadiseyi bana anlatan arkadaşa bu durum çok garip gelmiş; halbuki ben o gün yaptıklarımı bir vazife olarak yapmıştım. Davranışlarım başkalarına örnek olsun diye bir düşünce de taşımıyordum... Yaptığım her işi zevk alarak yapıyordum. Tabii bu sıkıntı yoktu manasına gelmez. Elbette çok sıkıntılı günlerimiz oluyordu.
Mahmud Mahdum Hocaefendi'nin dediklerini hâlâ unutamıyorum. Şöyle demişti: "Şu anda, Kâbe de dahil, yeryüzünde bu kadar ruhaniyatın hâkim olduğu bir yer yoktur. Böyle bir hayat, bir kere Asr-ı saadette yaşanmıştır, bir de şimdi burada sizler tarafından yaşanmaktadır..."
Aradan seneler geçecek ve ben Ravza-i Tahire'de birkaç kişinin, hiç istemediğim halde bana karşı hürmetkâr davranışlarından ötürü gidip karakolda hesabını verecektim. Ve o zaman daha iyi anlayacaktım ki, serbestlik adına, bizim kamplarda yaşadığımız hayatı oralarda dahi yaşamak mümkün değildir. Ve Mahmud Mahdum Hocaefendi'ye daha çok hak verecektim...
Disiplinli ama ruhaniyatlı insanlar yetiştirme tek gaye ve hedefimizdi. Bunun için kitapların okunması, tesbihatın gürül gürül icrası, Sünnet-i Seniyye'nin yaşanması, namazların tâdil-i erkanla kılınması gibi hususlara dikkat ediyor; aynı zamanda onları disipline alıştırıcı bazı temrinatta bulunuyordum. Gece yürüyüşleri, gündüzleri koşular, yat-kalklar hep bu hedefe yönelikti. Bütün davranışlarda kalbî ve ruhî hayat aranıyor, ona ulaşmanın yolları araştırılıyor ve bütün bu işler bir disiplin içinde yapılıyordu.
Son kamp benim için çok zor olmuştu. Çünkü ikinci kampta arkadaşların tedbirsiz hareketleri, her gün akın akın insanların toplu halde kampa geliş-gidişleri çevreyi rahatsız etmeye başlamıştı. Kestanepazarı kampa soğuk bakmaya başladı. Yerin sahipleri de orada kamp yapmamızı istemediler. Bir-kaç kişi bizi ellerinde nacaklarla karşıladı ve gözdağı vermeye çalıştılar. Bir kötülük yapabilirler diye ben de kampın başka yerde olmasını istiyordum. Çatalkaya’da, Nif Dağlarında tam bir ay dolaştım ve bir kamp yeri aradım. O dağları avucumun içi gibi bilirim. Fakat uygun bir yer bulamadım. Üçüncü sene yine aynı yerde kamp yapmamız tamamen başka yer bulamayışımızdan oldu. Yoksa orayı düşünmüyordum.
Her şeyi göze aldık ve üçüncü sene de kampı aynı yere kurduk. Fakat Kestanepazarı bütün desteğini çekti. Arkadaşlarımız da müzahir olmasa idi, durumumuz çok müşkülleşecekti.
Kamplarda şoför olmadığı için arabaları ben kullanıyordum. Müftülüğün minibüsünü emanet olarak almıştık. Buca'dan talebeleri alıp, kampa getiriyordum. Arabayı devirdim. Nasıl dışarıya çıktım, farkında değilim. Koca Yusuf ayaklarımın altında yatıyordu. Müftülükte kâtiplik yapan Mevlüd Bey'in oğlu Sacid'in başı yarılmıştı. Üç-dört bin liralık masraf açılmıştı. Durumu Mevlüd Bey'e telefonla bildirdim. Oğlunun yaralandığını söylediğimde hiç unutamayacağım şu cevapla karşılaştım: "Hocam, dedi, benim oğlum gibi yüzlercesi sana feda olsun. Sana bir şey olmadı ya..."
Üçüncü sene arkadaşlar bir Skoda almışlardı. Onu da yine ben kullanıyordum. Zaten başka bilen de yoktu. Sadece Hacı Muammer yeni yeni araba kullanmasını öğreniyordu. Yanımda İsa Bey oturuyordu. Bucâ’ya gidip üniversite talebelerini kampa getirecektik. Teybe bir Kur'an bantı koydum. Onunla uğraşırken araba yuvarlandı. Yine bir sürü masraf açıldı.
Son kampa Mustafa Polat da gelmişti. Zaten beş-altı ay sonra da vefat etti. O tam bir dava adamıydı. Vefatı, bütün dostlarını olduğu gibi beni de çok üzmüştü.
Buca kampları, ilk olması ve orijinalliği ile vicdanlarda tesir uyarması bakımından elbette diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek bir önceliğe sahipti. Ancak, verim alma açısından Edremit kampları diğerlerinden hep birkaç adım önde olmuştur.
Diğer taraftan, Buca kamplarını finanse etmede ben hep yalnız kalmıştım ve yalvar yakar başkalarına iş yaptırtabiliyorduk. Halbuki Edremit kamplarında halk işe sahip çıkmıştı. Bilhassa Arif Çağan Bey ile yeğeni Abdullah Bey masrafların büyük bir kısmını temin ediyorlardı. Ayrıca köylerden de yağ, yumurta, peynir ve yoğurt gibi malzemeler geliyor ve o fakir, fukara talebenin bakımı-görümü sağlanıyordu.
Kamplarda bütünüyle bir ruhanilik hakimdi. Hele Buca kampları, hele Buca kampları!.. O günlerde okunan tesbihatı bantlardan dinlerken dahi hâlâ duygulanır ve ruhumu ayrı bir hava ve iklimin sardığını hissederim.’
Edremit kampı fizikî yapı itibariyle pek de kamp yapmaya elverişli bir yer değildi. Kızılkeçili'de çayırın başında bir yerdi. Gölgelik edecek ağaçtan mahrum olduğu gibi, kampın bulunduğu yere kadar vasıta da gitmiyordu. En az iki-üç kilometre kadar yürümek icap ediyordu. Tabii ki kampa ait malzemelerin de hep sırtta taşınması gerekiyordu. Diğer taraftan çukurca bir yerdi ve daima güneşe maruzdu.
Fakat yine de üç-dört sene burada kamp yapıldı. İkinci ve üçüncü senelerde ise hem Avcılar'da hem de Kızılkeçili'nin alt tarafında kamp kuruldu.
Ben, kaldığımda Avcılar'da kalıyordum. İlk sene kapasitemiz azdı. Avcılar'da 50-60 kişi vardı. Diğer iki kampta ise 70-80 kişi bulunuyordu. İkinci ve üçüncü senelerde Avcılar'ın kapasitesi daha da artırıldı ve ortalama bu kampta 80-100 arasında insan kalabiliyordu.
Bedir Ashabı
“İkinci seneydi zannediyorum. O zamanlar, bir hayli dedikodu vardı…muhtıra yıllarıydı.. gelirler basarlar diye telaş doruktaydı. Biz de işte böyle, dedikodular üzerine bir gün öğlen yemeğinden sonra Ashab-ı Bedir'i okumuştuk ve ben mahruti çadırın direğine dayanmış dinleniyordum ki; o esnada biraz içim geçmiş. Eskilerin 'Beynennevm ve'l-yakaza' dedikleri hal ve.. misali levhalar... Baktım tuğlu ve ellerinde mızrakları, sancakları ile gürül gürül bir ordu. Kampta tarlaların olduğu tarafta pür heybet duruyorlar. Birisi mi söyledi, yoksa öyle mi anladım veya 'Biz Ashab-ı Bedir'iz.' mi dediler, bilemiyorum ama benliğimi Ashab-ı Bedir'in geldiği şeklinde bir his kapladı. Ben hayran hayran onları seyrediyordum ki sanki, bulunduğum yer itibariyle, birdenbire kale kapısı gibi ve söveleri oldukça kalın keresteden bir kapının verasında durmuş, onlara bakıyorum. Biri güç gösterme manasına elindeki demir kalemi (Kalem mızraktan daha küçük elle atılan bir harp aletidir.) öyle bir salladı ki, o kalın tahta kapıyı deldi geçti. Ben de o heyecanla uyandım.”
…bu sefer öyle tefrik ve temyiz yapamadım ama, tabii Hz. Hamza'yı çok sevmiştim. Belki de mızrağı atan oydu, öyle oldu zannediyorum. Daha sonra meydana çıktı ki o sıralarda art niyetle bir araba kampa kötülük yapmaya geliyormuş. Tam yol ayrımına gelince trafik kazası olmuş ve araba cayır cayır yanmış. Daha sonra bu arabayı biz de gördük. Zaten yolumuzun üstündeydi. İhtimal o demir kalemin misal aleminden atılması o neticeye işaretti. Kapının görünmesi ise inayet altında olunduğunun emaresiydi.
Diğer bir mevzu da şudur: 'Siz inayet ve koruma altındasınız. Dava düşüncesi, duygusu bir olunca ve aynı Nebi'nin arkasında bulununca, zaman ve asırlar bizi sizden ayıramaz. Birimiz dünyada, birimiz ukbada, birimiz şarkta, birimiz garbda da olsak yan yanayız.' gibi bir mesaj veriliyordu. Her zaman da verilebilir. Elverir ki çizgi korunsun, aynı frekansta bulunulsun. Aksi halde sesimizi onlara duyuramaz ve onların sesini de alamayız.
Eğer ötelere seyahatimizde, herkese birer hatıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyalı mavi hatıralarını alır götürürdüm.
O günleri bizimle beraber yaşamayanlara, kampların hülyalı iklimini anlatmanın çok zor olduğunu bildiğim halde, yine de anlatmak istedim.. Kimbilir, belki de bendeki bu anlatma hissi, anlatma kabiliyetimin yetersizliğini görüp de, o günleri gerçek buudlarıyla dile getirebilecek istidatları, kampları araştırmaya sevketmek için olmuştur. O kadarcık olsun, yararlı olduysam kendimi bahtiyar sayarım.
Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca "Demek ki Allah (c.c) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor" diye düşündüm. Meseleye bu açıdan bakılırsa, bu devrede büyük işler yapılmış sayılmaz. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.”
[Tarık Burak] 25.12.2019 [Samanyolu Haber]
Asr-ı saadet’ten Geleceğin Dünyasına Kamplar [Tarık Burak]
Cezaevindeki kanser hastası Ayşe Özdoğan’ın ablası: “Sağlık durumuyla ilgili kimseden bilgi alamıyor; çok endişeliyiz”
Antalya’da yaşayan ve ağır kanser ameliyatı olan Ayşe Özdoğan geçtiğimiz günlerde hakim kararıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Özdağan’ın eşi de 8 aydır tutuklu. Çiftin 6 yaşındaki çocukları ise şimdi hem annesiz hem de babasız kaldı.
Ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları bitmeyen Özdağan’ın kanser hastalığı kemiğine de sıçradığı için önümüzdeki günlerde 2. ameliyatını olacak.
Kardeşinin durumundan endişe eden ablası Emine Erdem ise yaşananları duyurmak için sosyal medyada bir video paylaştı.
‘Kardeşimle ilgili çok endişeliyiz’
Erdem, “Kardeşim için Bugün açık görüşe gittik bana şöyle bir ifade de bulundu. “Hastaneye götürüldüğüm zaman bana hiçbir şekilde açıklama yapılmıyor. Hastalığımla ilgili bana direk hiçbir soru sorulmuyor. Benim hastalık durumumu, ameliyat durumumu benim yerime gardiyanlar anlatıyor ve benimle ilgili Ocak ayında bir ameliyat kararı verilmiş. Ben bunu bir yetkiliden ya da bir doktordan değil; gardiyanlar birbiriyle konuşurken öğreniyorum.’ Bu bizi çok endişelendirdi. Biz yetkililerden nasıl bir süreç yaşayacağımızı duymak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
Ayşe Özdoğan’ın 6 yaşındaki oğlu hem annesiz hem de babasız kaldı
[TR724] 25.12.2019
Ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları bitmeyen Özdağan’ın kanser hastalığı kemiğine de sıçradığı için önümüzdeki günlerde 2. ameliyatını olacak.
Kardeşinin durumundan endişe eden ablası Emine Erdem ise yaşananları duyurmak için sosyal medyada bir video paylaştı.
‘Kardeşimle ilgili çok endişeliyiz’
Erdem, “Kardeşim için Bugün açık görüşe gittik bana şöyle bir ifade de bulundu. “Hastaneye götürüldüğüm zaman bana hiçbir şekilde açıklama yapılmıyor. Hastalığımla ilgili bana direk hiçbir soru sorulmuyor. Benim hastalık durumumu, ameliyat durumumu benim yerime gardiyanlar anlatıyor ve benimle ilgili Ocak ayında bir ameliyat kararı verilmiş. Ben bunu bir yetkiliden ya da bir doktordan değil; gardiyanlar birbiriyle konuşurken öğreniyorum.’ Bu bizi çok endişelendirdi. Biz yetkililerden nasıl bir süreç yaşayacağımızı duymak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
Ayşe Özdoğan’ın 6 yaşındaki oğlu hem annesiz hem de babasız kaldı
[TR724] 25.12.2019
'Cihad'tan anlaşılan mana [Mehmet Ali Şengül]
Cihad, Allah ile kul arasındaki engelleri kaldırma mevzûnda gösterilen gayret ve bu hususta her türlü meşakkat ve zorluğa göğüs germektir. Bu mevzuda mü’minin vazifesi, Allah tarafından kendisine emanet edilen maddi -manevi bütün imkânlarını sarf ederek,din-i mübin-i İslam’ı kavl-i leyyinle (tatlı dil ve güleryüzle) muhtaç olanlara duyurmak, sevdirmektir.
İslam dininde, savaştan daha ziyade barış esas alınmıştır. Cihad, bir saldırı değil, herhangi bir saldırıya karşı savunmadır. İnsanları mutluluğa götüren yollardaki engelleri kaldırmaktır. Allah’ın yüce adının bayraklaşması (i’lâ-yıKelimetullah) uğrunda gösterilen cehd, sergilenen sa’y, gayret veözveridir. Müslüman olan kadın- erkek, yaşlı- genç herkes, bu manadaki cihad vazifesiyle mükelleftir.
Peygamber Efendimiz (sav) “Allah yolunda cihad, amellerin en faziletlisidir.” (Müslim,Tirmiz’i)
Ve yine Efendimiz (sav), “ Gerçek mücahid, nefsiyle cihad eden kimsedir.”(Tirmizi) buyurmuşlardır.
Allah Resulü (sav) , Tebük seferi dönüşünde ashabına, “ Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurdular. Ya Rasûlallah, ‘Büyük cihad nedir? Bize daha büyük bir düşman mı saldırıyor? Dediler. ‘Hayır, Büyük cihad, Nefisle mücadeledir.’ buyurdular. (Keşf’ül Hafa)
Efendimiz’in(sav) ifadesiyle cihadın iki yönü vardır: Cihad-ı Ekber, Cihad-ı Asgar. Bu, bir hakikatin iki yüzünden ibarettir. Birincisi, hayat boyu devam etmesine karşılık; ikincisi, belirli zamanlarda, şartlar tahhakkuk edince başvurulan bir yoldur. Başka bir ifadeyle, küçük cihadın etrafta makes bulabilmesinin şartı, onu gerçekleştirecek insanların büyük cihad meselesinde kararlı ve şuurlu olmalarıyla yakından alakalıdır.
Cihad-ı Ekber; bir kimsenin haramları terk edip, farzları işlemek, İslam’ın çirkin gördüğü büyük- küçük her türlü kötülüğü terk edip, Sünnet-i Seniyye’ye uygun hareket ederekbaşkalarına örnek olmaya, engellere takılmadan, ye’se düşmeden, sarsılmadan Allah yolunda sebat etmeye denir.
Cihad-ı asğar ise;İslam’ın yüceltilmesi ve Allah’ı kullarına sevdirme gayreti içinde bulunanlaraengel olup saldıran Allah ve din düşmanlarına mukabil meşrû dairede savaşılmasına, mücadele edilmesine denir.
Mü’min, birincisi olan Cihad-ı Ekber ile, kalbi ile Allah arasındaki engelleri kaldırmayı, rûhî ve kalbî hayatı itibariyle yükselmeyi,insan-ı kâmil olmayı esas maksat yapmalıdır. İkincisi olan Cihad-ı Asğar ile de; Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırırken, engel olmaya ve zarar vermeye çalışanlara karşı da, malı ve canı ile mücadele etmesini bilmeli, mukaddeslerini korumayı hedeflemelidir.
Gerçek mücahitler, önce kendi nefisleri ile olan cihadı tamamlamalı, sonra da İslam’ın gerçeklerini ve güzelliklerini, model ve örnek bir insan olarak etrafa duyurma ve sevdirmeye gayret göstermelidirler.
İslam’ı temsil edenlerin; kalb istikametini korumaları, tavır ve davranışlarını Kur’an ve Sünnet’e göre ayarlamaları, hiçbir beklentiye girmeden Hakkı tutup kaldırmaya çalışmalı, tenkitten kaçınmalıdırlar ki, bu büyük cihaddır.
Onlar, neslin seviyesini yükseltmeye çalışmalı, yol emniyetini sağlamalı,yolunuzu kesenlere fırsat vermemeli, muhtaç insanlığın ihtiyacı için sürekli plan, proje üretmelidirler ki, bu da küçük cihad olarak yorumlanabilir.
Cihadın en büyüğü, en büyük düşmana karşı yapılır.Nebiler Sultanı Efendimiz (sav), “Senin en güçlü,en zararlı düşmanın nefsindir.”(Acluni, Keşf’ül Hafa)
Ve yine “ Allah’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar olsun Beni nefsimle başbaşa bırakma” buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir. (Hakim,Müstedrek)
En’am Suresi 12.ayette Cenab-ı Hak, (Habibim) “Deki, Şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım ve ölümüm de Alemlerin Rabbi Allah içindir.” buyuruyor.
İnsan, etrafına anlattığı ve her platformda mücadelesini yaptığı hakikatleri, nefsinde yaşamıyorsa, böyle bir şahsın başarlı olması düşünülemez.Toplum fertlerden oluştuğuna göre, her fert, cihad farîzasında kendi nefsini hedef almalıdır. Böyle fertlerden oluşan bir toplumun değişik arızalara kapalı olduğu ve olacağı kesindir.
Tarihte ve günümüzde bazen kavramlar yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulamalara sebebiyet vermiştir. Cihadı bütünüyle nefsi ile mücadele olarak anlayan bir kesim, inandığı dinini, etrafında ve dış dünyada temsilini bir kenara bırakmış, bir kenara çekilmiş ve sadece ibadet Allah’ı zikir ile meşgul olmuştur.
Buna karşılık diğer bir kesim de, cihadı düşmanlarla mücadele etme olarak anlamış,vatan kavramını öne çıkararak bunun ötesinde hiçbir şeyi görmemiş, hatta her mü’mine farz olan ibadetleri dahi ihmal edebilmiştir.
Ebu Hüreyre (r.a), “ Tatlı suları bulunan bir dağdan geçerken orası çok hoşuna gittiği için, ‘keşke insanlardan ayrılıp şu dağda otursam, gece gündüz ibadetle meşgul olsam’ diye içinden geçirdi ve Efendimiz’e (sav) sordu. Peygamber Efendimiz (sav), “ Sakın böyle bir şey yapma. Sizden birinizin Allah yolunda cihad etmesi, bu yolda gayret sarfetmesi, evinde oturup yetmiş sene (nafile) namaz kılmasından daha hayırlıdır......” (Tirmizi) buyurdular.
Cihad, müslümanları her zaman canlı tutan bir hayat kaynağıdır. Aynı zamanda mü’min içincihad, iç ve dış fetih dengesidir. Dünyada hak, hürriyet ve adaletin sağlanması, maddî-manevî değerlerin korunması cihad sayesinde mümkün olacaktır.
Hz.Üstad’ın, ‘Medenilere galebe ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir’ (Hutbe-i Şamiye) tesbiti, cihad kavramına ayrı bir buud kazandırmıştır.
Dalâlet vadilerinde dolaşan, kurtuluş yolları arayan, hayatlarını bir hiç uğruna zayi eden insanlara karşı mü’minler; bir taraftan insan olmanın hakkını verme, diğer taraftan Allah’ın Müslümana yüklediği sorumluluk adına, bulunduğu yer ve konum, sahip olduğu imkân ve şartlar çerçevesinde, bu vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.
Nisa sûresi95ve 96.ayetlerde Cenab-ı Hak;
“Özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalan mü’minlerle, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden mü’minler elbette bir olmaz. Allah, malları ve canları ile mücahede edenleri, derece bakımından, cihada gitmeyenlerden üstün kılmıştır.”
“Gerçi Allah hepsine de en güzel yurt olan cenneti vâd etmiştir. Ama mücahede edenleri, cihada katılmayanlardan çok daha büyük mükâfatlarla, tarafından derece derece rütbeler, hususi bir mağfiret ve rahmetle mümtaz kılmıştır. Değil mi ki Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)” buyurmaktadır.
Mü’min, Cenab-ı Hakk’ı hoşnut edecek bir cihad yapmalıdır, ona yakışan budur. Hak ve hakikati anlatıp neşretmenin yanında, arzularını da kontrol altına almalı, ciddi bir murakabe ve muhasebe şuuruyla hareket etmelidir.
Kendini cihada adamış mü’min, Allah’ı herşeye tercih edecek şekilde, Kalbini Allah’ın rızasına kilitlemeli, yaptığı ve yapacağı her ameli; ihlasla, samimiyetle, içten ve gönül insanı olarak yapmalıdır ki, yaratılış gayesine uygun hareket etmiş olsun.
İç ve dış fetih, ancak cihad ruhuyla elde edilir. Cihad ruhunu temsil eden mü’min, kalbini imanla tenvir ederken, kafasını ilimle aydınlatmalıdır. Böylece ruh ve beden, dünya ve ahiret muvazenesini kurabilsin. Kalbiyle Allah’a yaklaşırken, akıl ve ilmiyle de insanlığın muhtaç olduğu hakikatleri temsil yoluyla, güven telkin ederek sunabilsin.
Peygamberlik mesleğinde mü’mine terettüp eden sorumluluk, herşeyden evvel Allah’ın kullarına tanıtılması ve sevdirilmesi, Efendimiz’in (sav) rehberliğinde muhtaç olan insanlara sırat-ı müstakimi hedef olarak gösterip mes’uliyetinin hakkını vermesidir.
İnsan vardır; dünya zevk ve nimetleri için ahiretini feda eder. İnsan da vardır; dünyasını hep ahireti için kullanır. İşte mü’min, bu ikinci tip insandır. O dünyada, kensine verilen herşeyi ahiret binasını kurma yolunda kullanır. Aziz olarak yaşamanın yolu, yerinde ölmesini bilmektir. Böylesine kendini davasına adayan bir mü’minin, aşamayacağı hiçbir şey yoktur. –Biiznillah-
[Mehmet Ali Şengül] 25.12.2019 [Samanyolu Haber]
İslam dininde, savaştan daha ziyade barış esas alınmıştır. Cihad, bir saldırı değil, herhangi bir saldırıya karşı savunmadır. İnsanları mutluluğa götüren yollardaki engelleri kaldırmaktır. Allah’ın yüce adının bayraklaşması (i’lâ-yıKelimetullah) uğrunda gösterilen cehd, sergilenen sa’y, gayret veözveridir. Müslüman olan kadın- erkek, yaşlı- genç herkes, bu manadaki cihad vazifesiyle mükelleftir.
Peygamber Efendimiz (sav) “Allah yolunda cihad, amellerin en faziletlisidir.” (Müslim,Tirmiz’i)
Ve yine Efendimiz (sav), “ Gerçek mücahid, nefsiyle cihad eden kimsedir.”(Tirmizi) buyurmuşlardır.
Allah Resulü (sav) , Tebük seferi dönüşünde ashabına, “ Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurdular. Ya Rasûlallah, ‘Büyük cihad nedir? Bize daha büyük bir düşman mı saldırıyor? Dediler. ‘Hayır, Büyük cihad, Nefisle mücadeledir.’ buyurdular. (Keşf’ül Hafa)
Efendimiz’in(sav) ifadesiyle cihadın iki yönü vardır: Cihad-ı Ekber, Cihad-ı Asgar. Bu, bir hakikatin iki yüzünden ibarettir. Birincisi, hayat boyu devam etmesine karşılık; ikincisi, belirli zamanlarda, şartlar tahhakkuk edince başvurulan bir yoldur. Başka bir ifadeyle, küçük cihadın etrafta makes bulabilmesinin şartı, onu gerçekleştirecek insanların büyük cihad meselesinde kararlı ve şuurlu olmalarıyla yakından alakalıdır.
Cihad-ı Ekber; bir kimsenin haramları terk edip, farzları işlemek, İslam’ın çirkin gördüğü büyük- küçük her türlü kötülüğü terk edip, Sünnet-i Seniyye’ye uygun hareket ederekbaşkalarına örnek olmaya, engellere takılmadan, ye’se düşmeden, sarsılmadan Allah yolunda sebat etmeye denir.
Cihad-ı asğar ise;İslam’ın yüceltilmesi ve Allah’ı kullarına sevdirme gayreti içinde bulunanlaraengel olup saldıran Allah ve din düşmanlarına mukabil meşrû dairede savaşılmasına, mücadele edilmesine denir.
Mü’min, birincisi olan Cihad-ı Ekber ile, kalbi ile Allah arasındaki engelleri kaldırmayı, rûhî ve kalbî hayatı itibariyle yükselmeyi,insan-ı kâmil olmayı esas maksat yapmalıdır. İkincisi olan Cihad-ı Asğar ile de; Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırırken, engel olmaya ve zarar vermeye çalışanlara karşı da, malı ve canı ile mücadele etmesini bilmeli, mukaddeslerini korumayı hedeflemelidir.
Gerçek mücahitler, önce kendi nefisleri ile olan cihadı tamamlamalı, sonra da İslam’ın gerçeklerini ve güzelliklerini, model ve örnek bir insan olarak etrafa duyurma ve sevdirmeye gayret göstermelidirler.
İslam’ı temsil edenlerin; kalb istikametini korumaları, tavır ve davranışlarını Kur’an ve Sünnet’e göre ayarlamaları, hiçbir beklentiye girmeden Hakkı tutup kaldırmaya çalışmalı, tenkitten kaçınmalıdırlar ki, bu büyük cihaddır.
Onlar, neslin seviyesini yükseltmeye çalışmalı, yol emniyetini sağlamalı,yolunuzu kesenlere fırsat vermemeli, muhtaç insanlığın ihtiyacı için sürekli plan, proje üretmelidirler ki, bu da küçük cihad olarak yorumlanabilir.
Cihadın en büyüğü, en büyük düşmana karşı yapılır.Nebiler Sultanı Efendimiz (sav), “Senin en güçlü,en zararlı düşmanın nefsindir.”(Acluni, Keşf’ül Hafa)
Ve yine “ Allah’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar olsun Beni nefsimle başbaşa bırakma” buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir. (Hakim,Müstedrek)
En’am Suresi 12.ayette Cenab-ı Hak, (Habibim) “Deki, Şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım ve ölümüm de Alemlerin Rabbi Allah içindir.” buyuruyor.
İnsan, etrafına anlattığı ve her platformda mücadelesini yaptığı hakikatleri, nefsinde yaşamıyorsa, böyle bir şahsın başarlı olması düşünülemez.Toplum fertlerden oluştuğuna göre, her fert, cihad farîzasında kendi nefsini hedef almalıdır. Böyle fertlerden oluşan bir toplumun değişik arızalara kapalı olduğu ve olacağı kesindir.
Tarihte ve günümüzde bazen kavramlar yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulamalara sebebiyet vermiştir. Cihadı bütünüyle nefsi ile mücadele olarak anlayan bir kesim, inandığı dinini, etrafında ve dış dünyada temsilini bir kenara bırakmış, bir kenara çekilmiş ve sadece ibadet Allah’ı zikir ile meşgul olmuştur.
Buna karşılık diğer bir kesim de, cihadı düşmanlarla mücadele etme olarak anlamış,vatan kavramını öne çıkararak bunun ötesinde hiçbir şeyi görmemiş, hatta her mü’mine farz olan ibadetleri dahi ihmal edebilmiştir.
Ebu Hüreyre (r.a), “ Tatlı suları bulunan bir dağdan geçerken orası çok hoşuna gittiği için, ‘keşke insanlardan ayrılıp şu dağda otursam, gece gündüz ibadetle meşgul olsam’ diye içinden geçirdi ve Efendimiz’e (sav) sordu. Peygamber Efendimiz (sav), “ Sakın böyle bir şey yapma. Sizden birinizin Allah yolunda cihad etmesi, bu yolda gayret sarfetmesi, evinde oturup yetmiş sene (nafile) namaz kılmasından daha hayırlıdır......” (Tirmizi) buyurdular.
Cihad, müslümanları her zaman canlı tutan bir hayat kaynağıdır. Aynı zamanda mü’min içincihad, iç ve dış fetih dengesidir. Dünyada hak, hürriyet ve adaletin sağlanması, maddî-manevî değerlerin korunması cihad sayesinde mümkün olacaktır.
Hz.Üstad’ın, ‘Medenilere galebe ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir’ (Hutbe-i Şamiye) tesbiti, cihad kavramına ayrı bir buud kazandırmıştır.
Dalâlet vadilerinde dolaşan, kurtuluş yolları arayan, hayatlarını bir hiç uğruna zayi eden insanlara karşı mü’minler; bir taraftan insan olmanın hakkını verme, diğer taraftan Allah’ın Müslümana yüklediği sorumluluk adına, bulunduğu yer ve konum, sahip olduğu imkân ve şartlar çerçevesinde, bu vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.
Nisa sûresi95ve 96.ayetlerde Cenab-ı Hak;
“Özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalan mü’minlerle, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden mü’minler elbette bir olmaz. Allah, malları ve canları ile mücahede edenleri, derece bakımından, cihada gitmeyenlerden üstün kılmıştır.”
“Gerçi Allah hepsine de en güzel yurt olan cenneti vâd etmiştir. Ama mücahede edenleri, cihada katılmayanlardan çok daha büyük mükâfatlarla, tarafından derece derece rütbeler, hususi bir mağfiret ve rahmetle mümtaz kılmıştır. Değil mi ki Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)” buyurmaktadır.
Mü’min, Cenab-ı Hakk’ı hoşnut edecek bir cihad yapmalıdır, ona yakışan budur. Hak ve hakikati anlatıp neşretmenin yanında, arzularını da kontrol altına almalı, ciddi bir murakabe ve muhasebe şuuruyla hareket etmelidir.
Kendini cihada adamış mü’min, Allah’ı herşeye tercih edecek şekilde, Kalbini Allah’ın rızasına kilitlemeli, yaptığı ve yapacağı her ameli; ihlasla, samimiyetle, içten ve gönül insanı olarak yapmalıdır ki, yaratılış gayesine uygun hareket etmiş olsun.
İç ve dış fetih, ancak cihad ruhuyla elde edilir. Cihad ruhunu temsil eden mü’min, kalbini imanla tenvir ederken, kafasını ilimle aydınlatmalıdır. Böylece ruh ve beden, dünya ve ahiret muvazenesini kurabilsin. Kalbiyle Allah’a yaklaşırken, akıl ve ilmiyle de insanlığın muhtaç olduğu hakikatleri temsil yoluyla, güven telkin ederek sunabilsin.
Peygamberlik mesleğinde mü’mine terettüp eden sorumluluk, herşeyden evvel Allah’ın kullarına tanıtılması ve sevdirilmesi, Efendimiz’in (sav) rehberliğinde muhtaç olan insanlara sırat-ı müstakimi hedef olarak gösterip mes’uliyetinin hakkını vermesidir.
İnsan vardır; dünya zevk ve nimetleri için ahiretini feda eder. İnsan da vardır; dünyasını hep ahireti için kullanır. İşte mü’min, bu ikinci tip insandır. O dünyada, kensine verilen herşeyi ahiret binasını kurma yolunda kullanır. Aziz olarak yaşamanın yolu, yerinde ölmesini bilmektir. Böylesine kendini davasına adayan bir mü’minin, aşamayacağı hiçbir şey yoktur. –Biiznillah-
[Mehmet Ali Şengül] 25.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Bundesliga’nın Türklerinden harika performans [Hasan Cücük]
Türkiye dışında en fazla Türk’ün yaşadığı ülke olan Almanya’da bir zamanlar ‘en alttakiler’ olarak tanımlanan eskinin gurbetçileri yeninin Euro Türkler’inin çocukları spor tercihinde futbolu seçiyor. Meşin yuvarlağın cazibesine küçük yaşta kapılan Türk gençlerin avantajı Almanya gibi bir futbol ülkesinde doğmaktı. Ancak ‘Türk gibi başlayan’ gençler maalesef ‘Alman gibi bitirme’ sorunu yaşadı. Kısa yoldan şöhret sevdasına, disiplinsizlik eklenince nice yetenekler heba olup gitti. Hatalardan ders alanlar, önlerinde başarılı olanları rol model alınca ise başarı gelmeye başladı. Bu sezon Bundesliga takımlarında yer bulan 10 Türk futbolcu başarılı bir performans ortaya koydu.
Bundesliga’nın Türklerinin tarihi yazılırken ilk sırada 1980’li yıllara damga vuran Erdal Keser ve İlyas Tüfekçi adları yer alır. Tüfekçi, Stuttgart; Keser, Borussia Dortmund takımlarında futbol yaşamlarına merhaba derken, ilk kez işçi çocuklarının yeşil sahalarda başarılarına şahit oluyorduk. Ancak bu isimlerin kendilerini ispat ettikten sonra rotalarını Türkiye’ye çevirmeleri, uzun yıllar sürecek “Avrupa’da yetiş, Türkiye’de top koştur” mantalitesine de kapı açıyordu. Keser ve Tüfekçi sonrası uzun süre Bundesliga’da Türk oyuncu görmek pek mümkün olmadı.
2000’li yıllarda sahneye Yıldıray Baştürk çıktı. Bundesliga’nın en iyi orta sahalarından biri olan Yıldıray Baştürk’ün açtığı yoldan Altıntop kardeşler Halil ve Hamit ile Nuri Şahin yürüdü. Altıntop kardeşler Shalke 04, Nuri Şahin ise Dortmund’da yıldızını parlattı. 2010’lu yıllara gelindiğinde Bundesliga’da top koşturan Türk oyuncu sayısı belirgin hale gelmeye başladı. Mesut Özil, İlkay Gündoğan ve Serdar Taşçı bayrağı devralan isimler oldu. Özil ve Gündoğan milli takım tercihlerini Almanya’dan yana kullandı. Başarıları Bundesliga ile sınırlı kalmadı. Özil önce La Liga’ya sonra Premier Lig’e, Gündoğan ise doğrudan Premier Lig’e kanat çırptı.
Gelelim 2019-20 sezonunun Bundesliga’da ter döken Türk kökenli oyuncularına. Ancak araya kısa bir not düşelim. Genelde Almanya’da futbol oynayan Türk oyuncular Süper Lig’e transfer olurken, Süper Lig’den Bundesliga’ya gönderdiğimiz Türk oyuncu sayısı bir elin parmaklarına ulaşmadı. En bilinen isim Schalke 04’de fazla uzun olmayan bir süre geçiren Hami Mandıralı oldu. Şimdilerde ise Ozan Kabak, Süper Lig’den Bundesliga’ya giden tek isim olarak ter döküyor. Bu sezon Bundesliga’da 10 Türk kökenli oyuncu forma giydi. Yine araya bir not daha düşelim; özellikle Almanya’da doğan oyuncuların çoğu Alman vatandaşı olduğundan ‘Türk kökenli’ tabirini kullanıyorum. Geride kalan yarım sezon sonunda 10 isimden en fazla forma giyen isim Fortuna Düsseldorf’tan Kaay Ayhan, en golcü ise Schalke 04’ten Suat Serdar oldu. Kadrosunda en fazla Türk asıllı oyuncu bulunduran takım ise Schalke 04 oldu. Türk kökenli oyuncular 5 farklı takım için ter döktü.
Türk kökenli oyunculardan 4’ü bu sezon Schalke 04 için ter döktü. Suat Serdar, Ozan Kabak, Ahmet Kutucu ve Levent Mercan performanslarıyla göz doldurdu. Mavi-beyazlıların kaydettiği 29 golün 14’üne Türk kökenli oyuncular direk katkı yaptı. Suat Serdar attığı 6 golle dikkatleri üzerine çekti. Galatasaray’dan önce Stuttgart’a ardından ise Schalke 04’e transfer olan milli oyuncumuz Ozan Kabak ise sadece rakip forvetleri durdurmakla kalmadı ilk devreyi 3 gol ve bir asistle kapattı. Ahmet Kutucu ise ilk devreyi ikişer gol ve asistle tamamladı. Attığı golleriyle dikkatleri üzerine çeken Suat Serdar, 13’ü ilk 11 olmak üzere 14 maçta sahaya çıkıp, Schalke 04’de en fazla maç oynayan Türk asıllı oldu. Sezon başında yaşadığı sakatlıktan dolayı formasından uzak kalan Ozan Kabak, iyileştikten sonra kaptığı formasını bir daha bırakmadı. Kabak, 12 maçta forma giyerken performansıyla Bundesliga’nın en başarılı genç oyuncuları listesine üst sıradan adını yazdırdı. Ahmet Kutucu da 10 kez forma buldu. Ahmet tüm maçlarda sonradan oyuna girdi. Genç futbolcu Levent Mercan ise bir çok maçta kadroda olmasına rağmen sadece iki kez forma şansı yakaladı.
Fransa ile oynadığımız Euro 2020 eleme grubu maçlarında iki gole imza atıp, şampiyona biletini almamıza büyük katkı sağlayan defans oyuncumuz Kaan Ayhan, Fortuna Düsseldorf’un değişmezi oldu. Sarı kart cezasından dolayı bir maçta takımını yalnız bırakan Kaan Ayhan, geriye kalan 16 maçın tamamında sahaya ilk 11’de çıktı. Skora katkısı ise bir gol ve 2 asist oldu. Hastalığı nedeniyle devrenin sonlarına doğru formasından uzak kalan Kenan Karaman ise 8 maçta forma şansı bulup, bir gol attı. Leverkusen’in sezon başında 32 milyon Euro bedelle Hoffenheim’dan kadrosuna kattığı Kerem Demirbay ise 12 maçta forma giyip, iki asist yaptı. Demirbay, Şampiyonlar Ligi’nde 5 maçta sahaya çıkarken, Almanya Kupası’nda ise iki maçta oynadı.
Werder Bremen formasını giyen Nuri Şahin, tecrübesini konuşturduğu bir devreyi geride bıraktı. Forma bulduğu 13 maçın tamamında sahaya ilk 11’de çıkan Nuri Şahin, devreyi 3 asistle tamamladı. Borussia Dortmund’dan büyük umutlarla Werder Bremen kadrosuna katılan Ömer Toprak ise hayal kırıklığı yaşattı. Uzun sakatlık dönemi sonrası kadroda yer bulmakta zorlanan Toprak sadece 4 maçta forma şansı buldu. Mainz’de ise Levin Öztunalı forma şansı bulduğu 12 maçta üçer gol ve asistle takımın başarısına katkı sağladı. Wolfsburg formasını giyen milli futbolcu Yunus Mallı ise bu sezon hayal kırıklığı yaşadı. Tecrübeli futbolcu maç kadrosunda yer almasına karşı sahaya hiç çıkmadan sezonun ilk devresini tamamladı. Yunus Mallı, UEFA Avrupa Ligi’nde iki maçta forma şansı bulurken, sahada toplam 50 dakika kaldı.
[Hasan Cücük] 25.12.2019 [TR724]
Bundesliga’nın Türklerinin tarihi yazılırken ilk sırada 1980’li yıllara damga vuran Erdal Keser ve İlyas Tüfekçi adları yer alır. Tüfekçi, Stuttgart; Keser, Borussia Dortmund takımlarında futbol yaşamlarına merhaba derken, ilk kez işçi çocuklarının yeşil sahalarda başarılarına şahit oluyorduk. Ancak bu isimlerin kendilerini ispat ettikten sonra rotalarını Türkiye’ye çevirmeleri, uzun yıllar sürecek “Avrupa’da yetiş, Türkiye’de top koştur” mantalitesine de kapı açıyordu. Keser ve Tüfekçi sonrası uzun süre Bundesliga’da Türk oyuncu görmek pek mümkün olmadı.
2000’li yıllarda sahneye Yıldıray Baştürk çıktı. Bundesliga’nın en iyi orta sahalarından biri olan Yıldıray Baştürk’ün açtığı yoldan Altıntop kardeşler Halil ve Hamit ile Nuri Şahin yürüdü. Altıntop kardeşler Shalke 04, Nuri Şahin ise Dortmund’da yıldızını parlattı. 2010’lu yıllara gelindiğinde Bundesliga’da top koşturan Türk oyuncu sayısı belirgin hale gelmeye başladı. Mesut Özil, İlkay Gündoğan ve Serdar Taşçı bayrağı devralan isimler oldu. Özil ve Gündoğan milli takım tercihlerini Almanya’dan yana kullandı. Başarıları Bundesliga ile sınırlı kalmadı. Özil önce La Liga’ya sonra Premier Lig’e, Gündoğan ise doğrudan Premier Lig’e kanat çırptı.
Gelelim 2019-20 sezonunun Bundesliga’da ter döken Türk kökenli oyuncularına. Ancak araya kısa bir not düşelim. Genelde Almanya’da futbol oynayan Türk oyuncular Süper Lig’e transfer olurken, Süper Lig’den Bundesliga’ya gönderdiğimiz Türk oyuncu sayısı bir elin parmaklarına ulaşmadı. En bilinen isim Schalke 04’de fazla uzun olmayan bir süre geçiren Hami Mandıralı oldu. Şimdilerde ise Ozan Kabak, Süper Lig’den Bundesliga’ya giden tek isim olarak ter döküyor. Bu sezon Bundesliga’da 10 Türk kökenli oyuncu forma giydi. Yine araya bir not daha düşelim; özellikle Almanya’da doğan oyuncuların çoğu Alman vatandaşı olduğundan ‘Türk kökenli’ tabirini kullanıyorum. Geride kalan yarım sezon sonunda 10 isimden en fazla forma giyen isim Fortuna Düsseldorf’tan Kaay Ayhan, en golcü ise Schalke 04’ten Suat Serdar oldu. Kadrosunda en fazla Türk asıllı oyuncu bulunduran takım ise Schalke 04 oldu. Türk kökenli oyuncular 5 farklı takım için ter döktü.
Türk kökenli oyunculardan 4’ü bu sezon Schalke 04 için ter döktü. Suat Serdar, Ozan Kabak, Ahmet Kutucu ve Levent Mercan performanslarıyla göz doldurdu. Mavi-beyazlıların kaydettiği 29 golün 14’üne Türk kökenli oyuncular direk katkı yaptı. Suat Serdar attığı 6 golle dikkatleri üzerine çekti. Galatasaray’dan önce Stuttgart’a ardından ise Schalke 04’e transfer olan milli oyuncumuz Ozan Kabak ise sadece rakip forvetleri durdurmakla kalmadı ilk devreyi 3 gol ve bir asistle kapattı. Ahmet Kutucu ise ilk devreyi ikişer gol ve asistle tamamladı. Attığı golleriyle dikkatleri üzerine çeken Suat Serdar, 13’ü ilk 11 olmak üzere 14 maçta sahaya çıkıp, Schalke 04’de en fazla maç oynayan Türk asıllı oldu. Sezon başında yaşadığı sakatlıktan dolayı formasından uzak kalan Ozan Kabak, iyileştikten sonra kaptığı formasını bir daha bırakmadı. Kabak, 12 maçta forma giyerken performansıyla Bundesliga’nın en başarılı genç oyuncuları listesine üst sıradan adını yazdırdı. Ahmet Kutucu da 10 kez forma buldu. Ahmet tüm maçlarda sonradan oyuna girdi. Genç futbolcu Levent Mercan ise bir çok maçta kadroda olmasına rağmen sadece iki kez forma şansı yakaladı.
Fransa ile oynadığımız Euro 2020 eleme grubu maçlarında iki gole imza atıp, şampiyona biletini almamıza büyük katkı sağlayan defans oyuncumuz Kaan Ayhan, Fortuna Düsseldorf’un değişmezi oldu. Sarı kart cezasından dolayı bir maçta takımını yalnız bırakan Kaan Ayhan, geriye kalan 16 maçın tamamında sahaya ilk 11’de çıktı. Skora katkısı ise bir gol ve 2 asist oldu. Hastalığı nedeniyle devrenin sonlarına doğru formasından uzak kalan Kenan Karaman ise 8 maçta forma şansı bulup, bir gol attı. Leverkusen’in sezon başında 32 milyon Euro bedelle Hoffenheim’dan kadrosuna kattığı Kerem Demirbay ise 12 maçta forma giyip, iki asist yaptı. Demirbay, Şampiyonlar Ligi’nde 5 maçta sahaya çıkarken, Almanya Kupası’nda ise iki maçta oynadı.
Werder Bremen formasını giyen Nuri Şahin, tecrübesini konuşturduğu bir devreyi geride bıraktı. Forma bulduğu 13 maçın tamamında sahaya ilk 11’de çıkan Nuri Şahin, devreyi 3 asistle tamamladı. Borussia Dortmund’dan büyük umutlarla Werder Bremen kadrosuna katılan Ömer Toprak ise hayal kırıklığı yaşattı. Uzun sakatlık dönemi sonrası kadroda yer bulmakta zorlanan Toprak sadece 4 maçta forma şansı buldu. Mainz’de ise Levin Öztunalı forma şansı bulduğu 12 maçta üçer gol ve asistle takımın başarısına katkı sağladı. Wolfsburg formasını giyen milli futbolcu Yunus Mallı ise bu sezon hayal kırıklığı yaşadı. Tecrübeli futbolcu maç kadrosunda yer almasına karşı sahaya hiç çıkmadan sezonun ilk devresini tamamladı. Yunus Mallı, UEFA Avrupa Ligi’nde iki maçta forma şansı bulurken, sahada toplam 50 dakika kaldı.
[Hasan Cücük] 25.12.2019 [TR724]
Bu ismi not edin: Baba Vanga [M.Nedim Hazar]
Bu “Baba” bildiklerimizden değil Bulgarcada “Ana” anlamında o yüzden aslında “Ana Vanga” ya da Vanga Ana demek daha doğru sanırım.
Çok enteresan bir kişilikmiş.
“Miş” diyorum zira yaklaşık çeyrek yüzyıl önce ölüp gitmiş.
Ancak o kadar etkileyici bir karakter ki, özellikle kapısında olduğumuz 2020 yılı için söyledikleri onu çok önemli kılmış.
Ben dahil olmak üzere pek çok kişi için söylediklerinin çok bir kıymet-i harbiyesi yok gibi gelebilir ama dünyada siyasetçiler dahil pek çok kişi ve kesim bizim gibi düşünmüyor onun öngörülerini önemsiyor.
Aslında gerekçeleri de var; daha önce söylediklerinin neredeyse tamamının sonradan gerçekleşmiş olması görme engelli bu kadını önemli kılmış.
İsterseniz ansiklopedik bir giriş yapalım:
Baba Vanga, doğum ismiyle Vangelia Pandeva Dimitrova, kör bir Bulgar mistik, Durugörüdür. Yani kâhin… Bulgaristan’da, Kozhuh dağlarında, Yer Rupite bölgesinde hayatının çoğunu geçiren bir Herbalist aynı zamanda. Evlendikten sonra Vangelia Gushterova ismiyle ün salıyor. Vanga da Vangelina’nın kısaltması. Günümüz dünyasında milyonlarca insan, paranormal yeteneklerine sahip olduğuna ikna olmuş durumda.
Çok enteresan bir hayat öyküsü de var.
Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı daha sonra, Ustrumca’da (bugünkü Makedonya Cumhuriyet’inde) sağlık komplikasyonlarından muzdarip olarak bir prematüre bebek olarak dünyaya geliyor. Tarih 31 Ocak 1911… Hayatta kalıp kalmayacağı belli olmadığı için bir süre isimsiz yaşıyor. Nefes dahi alıp almadığı belli olmayarak bir süre yaşıyor. Ne zaman ki ilk çığlığı basıyor, hemen ismini koyuyorlar: Vangelia… Çocukluk yıllarında, mavi gözleri ve sarı saçları ile sıradan bir kız. Babası I. Dünya Savaşı sırasında Bulgar Ordusunda, bir İç Makedon Devrimci Örgütü (İMDÖ) aktivist. Sonra annesini de kaybedince küçük Vangelina’ya komşuları bakıyor.
Plörezi denilen ağır hastalığa yakalanıyor gençken. Anadolu’da halk arasında Zatülcenp deniyor lakin vereme çok yakın bir hastalık. Hatta verem-kanser karışımı gibi bir ağır illet bu. Doktorlar ondan umudu kesiyorlar, kısa bir süre ömür biçiyorlar ama öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Çok hızla iyileşiyor hayatını değiştiren olay ise 1920’lerde oluyor. Korkunç bir fırtına yakalıyor yaşadığı köyü. Kasırga o kadar şiddetli ki, genç Vangelina’yı 2 km uzağa fırlatıyor.
Vanga sonradan çok korkmuş bir şekilde bulunuyor, gözleri kum ve toz ile kaplı şekilde. Bu yüzden şiddetli ağrıları nedeniyle gözleri açılamıyor. Hiçbir iyileştirme çabaları sonuç vermiyor ve parasızlıktan dolayı kısmi operasyon yapılmasına rağmen artık tekrar göremiyor.
Kaderi ikinci dünya savaşında tamamen değişiyor. Yüzlerce ziyaretçisi oluyor bu tuhaf kadının. Nisan 1942 tarihinde Bulgaristan Çar’ı III. Boris kendisini ziyaret ediyor.
Gelelim kehanetlerine. Vurguladığım gibi; çoğumuz için anlamı olmayabilir ama, büyük depremlerin neredeyse tamamını önceden tahmin ediyor Vanga Ana. Rusya’nın Afganistan’ı işgalinden İkiz Kuleler’e saldırıya, deprem sonrası tsunamiden Arap Baharı’na kadar akıl almaz uzunlukta bir liste var kehanet portföyünde. 1996 yılında meme kanserinden öldükten sonra bile kehanetleri dilden dile dolaşıyor. Gandi’den Obama’nın başkan olacağına kadar çok ilginç tahminleri var Vanga’nın.
Gelelim şimdiki zamana. Birilerinin not tutmasıyla günümüze gelen kehanetlerinde 2019 ve 2020 çok özel yer tutuyor. IŞİD’den Trump’ın başkanlığına kadar pek çok alanda öngörüde bulunan bu tuhaf kadın, 2020’de Avrupa’nın ekonomik açıdan çöküş sürecinin başlayacağını, Asya’nın haritadan silinme noktasına geleceğini, ABD ve Rusya başkanlarının kötü kader ile karşılaşacaklarını söylüyor.
Rusya otoriter başkanının bir suikast ile öldürüleceğini not etmiş talebeleri. Trump’ın ise çok ağır bir hastalığa yakalanacağını bildirmiş. Organ naklinde ve yapay organda dünyada inanılmaz gelişmelerin 2020’de başlayacağını öngörüyor Vanga Ana, Avrupa’nın ekonomik çöküş ile beraber Müslümanların etkisi altına gireceğini de vurguluyor. 2033 yılında buzulların artık dünyayı tam anlamıyla tehdit edecek konuma geleceğini söylemekle beraber, büyük yer sarsıntıları için işaret ettiği yıl ise 2020…
Bu kehanetlerin ne kadarını inanırsınız ya da ne kadarı gerçek çıkar bilemiyorum. Ama yaşanan olaylar ve geçmişte yaşananları birleştirirsek bazı şeyleri söylemek de eşyanın tabiatına ve insanoğlunun fıtratına uygun.
Dünya sanırım tarihin çok az döneminde bu kadar zalim, insanlık dışı, vicdansız bir yönetici takımıyla yönetilmiştir. Tıpkı evrendeki yıldızların bir hizaya dizilmesi gibi bir şey Trump’tan Putin’e, bizimkinden Maduro’ya onlardan Kore’deki manyağa kadar uzanan renkli, çılgın ve karanlık güruh tarafından yönetiliyor. Ve acı olan bunların çoğunu kendi halkları destekliyor ya da o hale getiriliyor.
Şüphesiz yaşanan zulümlerin, haksızlıkların, vicdansızlıkların bir bedelini ödeyecek yine dünya. Vanga Ana bunları hissikablelvuku ile mi söylüyor bilemeyiz ama bildiğimiz şu, o dediği için değil, tablo böyle olduğu için olacak bazı şeyler.
Allah mazlumları, masumları muhafaza buyursun!
[M.Nedim Hazar] 25.12.2019 [TR724]
Çok enteresan bir kişilikmiş.
“Miş” diyorum zira yaklaşık çeyrek yüzyıl önce ölüp gitmiş.
Ancak o kadar etkileyici bir karakter ki, özellikle kapısında olduğumuz 2020 yılı için söyledikleri onu çok önemli kılmış.
Ben dahil olmak üzere pek çok kişi için söylediklerinin çok bir kıymet-i harbiyesi yok gibi gelebilir ama dünyada siyasetçiler dahil pek çok kişi ve kesim bizim gibi düşünmüyor onun öngörülerini önemsiyor.
Aslında gerekçeleri de var; daha önce söylediklerinin neredeyse tamamının sonradan gerçekleşmiş olması görme engelli bu kadını önemli kılmış.
İsterseniz ansiklopedik bir giriş yapalım:
Baba Vanga, doğum ismiyle Vangelia Pandeva Dimitrova, kör bir Bulgar mistik, Durugörüdür. Yani kâhin… Bulgaristan’da, Kozhuh dağlarında, Yer Rupite bölgesinde hayatının çoğunu geçiren bir Herbalist aynı zamanda. Evlendikten sonra Vangelia Gushterova ismiyle ün salıyor. Vanga da Vangelina’nın kısaltması. Günümüz dünyasında milyonlarca insan, paranormal yeteneklerine sahip olduğuna ikna olmuş durumda.
Çok enteresan bir hayat öyküsü de var.
Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı daha sonra, Ustrumca’da (bugünkü Makedonya Cumhuriyet’inde) sağlık komplikasyonlarından muzdarip olarak bir prematüre bebek olarak dünyaya geliyor. Tarih 31 Ocak 1911… Hayatta kalıp kalmayacağı belli olmadığı için bir süre isimsiz yaşıyor. Nefes dahi alıp almadığı belli olmayarak bir süre yaşıyor. Ne zaman ki ilk çığlığı basıyor, hemen ismini koyuyorlar: Vangelia… Çocukluk yıllarında, mavi gözleri ve sarı saçları ile sıradan bir kız. Babası I. Dünya Savaşı sırasında Bulgar Ordusunda, bir İç Makedon Devrimci Örgütü (İMDÖ) aktivist. Sonra annesini de kaybedince küçük Vangelina’ya komşuları bakıyor.
Plörezi denilen ağır hastalığa yakalanıyor gençken. Anadolu’da halk arasında Zatülcenp deniyor lakin vereme çok yakın bir hastalık. Hatta verem-kanser karışımı gibi bir ağır illet bu. Doktorlar ondan umudu kesiyorlar, kısa bir süre ömür biçiyorlar ama öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Çok hızla iyileşiyor hayatını değiştiren olay ise 1920’lerde oluyor. Korkunç bir fırtına yakalıyor yaşadığı köyü. Kasırga o kadar şiddetli ki, genç Vangelina’yı 2 km uzağa fırlatıyor.
Vanga sonradan çok korkmuş bir şekilde bulunuyor, gözleri kum ve toz ile kaplı şekilde. Bu yüzden şiddetli ağrıları nedeniyle gözleri açılamıyor. Hiçbir iyileştirme çabaları sonuç vermiyor ve parasızlıktan dolayı kısmi operasyon yapılmasına rağmen artık tekrar göremiyor.
Kaderi ikinci dünya savaşında tamamen değişiyor. Yüzlerce ziyaretçisi oluyor bu tuhaf kadının. Nisan 1942 tarihinde Bulgaristan Çar’ı III. Boris kendisini ziyaret ediyor.
Gelelim kehanetlerine. Vurguladığım gibi; çoğumuz için anlamı olmayabilir ama, büyük depremlerin neredeyse tamamını önceden tahmin ediyor Vanga Ana. Rusya’nın Afganistan’ı işgalinden İkiz Kuleler’e saldırıya, deprem sonrası tsunamiden Arap Baharı’na kadar akıl almaz uzunlukta bir liste var kehanet portföyünde. 1996 yılında meme kanserinden öldükten sonra bile kehanetleri dilden dile dolaşıyor. Gandi’den Obama’nın başkan olacağına kadar çok ilginç tahminleri var Vanga’nın.
Gelelim şimdiki zamana. Birilerinin not tutmasıyla günümüze gelen kehanetlerinde 2019 ve 2020 çok özel yer tutuyor. IŞİD’den Trump’ın başkanlığına kadar pek çok alanda öngörüde bulunan bu tuhaf kadın, 2020’de Avrupa’nın ekonomik açıdan çöküş sürecinin başlayacağını, Asya’nın haritadan silinme noktasına geleceğini, ABD ve Rusya başkanlarının kötü kader ile karşılaşacaklarını söylüyor.
Rusya otoriter başkanının bir suikast ile öldürüleceğini not etmiş talebeleri. Trump’ın ise çok ağır bir hastalığa yakalanacağını bildirmiş. Organ naklinde ve yapay organda dünyada inanılmaz gelişmelerin 2020’de başlayacağını öngörüyor Vanga Ana, Avrupa’nın ekonomik çöküş ile beraber Müslümanların etkisi altına gireceğini de vurguluyor. 2033 yılında buzulların artık dünyayı tam anlamıyla tehdit edecek konuma geleceğini söylemekle beraber, büyük yer sarsıntıları için işaret ettiği yıl ise 2020…
Bu kehanetlerin ne kadarını inanırsınız ya da ne kadarı gerçek çıkar bilemiyorum. Ama yaşanan olaylar ve geçmişte yaşananları birleştirirsek bazı şeyleri söylemek de eşyanın tabiatına ve insanoğlunun fıtratına uygun.
Dünya sanırım tarihin çok az döneminde bu kadar zalim, insanlık dışı, vicdansız bir yönetici takımıyla yönetilmiştir. Tıpkı evrendeki yıldızların bir hizaya dizilmesi gibi bir şey Trump’tan Putin’e, bizimkinden Maduro’ya onlardan Kore’deki manyağa kadar uzanan renkli, çılgın ve karanlık güruh tarafından yönetiliyor. Ve acı olan bunların çoğunu kendi halkları destekliyor ya da o hale getiriliyor.
Şüphesiz yaşanan zulümlerin, haksızlıkların, vicdansızlıkların bir bedelini ödeyecek yine dünya. Vanga Ana bunları hissikablelvuku ile mi söylüyor bilemeyiz ama bildiğimiz şu, o dediği için değil, tablo böyle olduğu için olacak bazı şeyler.
Allah mazlumları, masumları muhafaza buyursun!
[M.Nedim Hazar] 25.12.2019 [TR724]
Millî Görüş Partileri de Sistem Partileri mi? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Çok partili hayata geçilmesiyle beraber muhafazakâr kesim DP’yi destekledi. Tek Parti döneminde CHP’nin uygulamalarına karşılık DP’nin Arapça ezana izin veren kanuni düzenlemeyi çıkarması ve kullanılan dini söylemler dindar kitlenin desteğinde önemli bir rol oynadı.
Dönemin cemaat ve tarikatları Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı “mason” olarak görerek sevmeseler de Menderes’e her zaman destek verdiler. Bediüzzaman da DP iktidarı tarafından 1955 yılında bile “Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri” olarak fişlense de Menderes’i “İslamiyet’in bir kahramanı” olarak nitelendirmişti.
Risale-i Nur talebeleri başta olmak üzere birçok cemaat ve tarikat, 27 Mayıs darbesinden sonra da AP’yi desteklediler. DP ve AP ise bu kesimleri temsilen çok az kişiyi parti listelerinden aday göstererek “gönüllerini aldı”. 1960’ların sonunda ise Türk siyasetinde doğrudan dini referans alan Millî Görüş (MG) partileri ortaya çıktı.
Millî Görüşün İlk Partisi
“İslamköy’lü” Demirel’le beraber AP’nin seküler yönünün daha belirgin hale gelmesi, dindar kitleyi yeni arayışlara itti ve bu süreç İskenderpaşa Cemaati lideri Mehmet Zahit Kotku’nun desteğini alan Necmettin Erbakan’ın Millî Nizam Partisi’ni (MNP) kurmasıyla sonuçlandı. Böylece Türkiye siyasetinde bugüne kadar varlığını devam ettiren MG partileri geleneği başladı.
Bu geleneğin lideri Erbakan, Süleyman Arif Emre’nin anlatımına göre Kotku tarafından “Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra masonların eline geçen Türkiye’de bir siyasi parti kurmakla” görevlendirmişti.
1968’de TOBB başkanı seçildiği halde Demirel ve iş adamlarının bir kısmının tepkisiyle bu görevden uzaklaştırılan Erbakan, 1969 seçimlerinde AP’den Konya milletvekili olmak istemişse de adaylığı veto edilmiş, sonuçta Konya’dan bağımsız olarak milletvekili seçilerek TBMM’ye girmiştir.
Erbakan ve arkadaşları, 26 Ocak 1970’te MNP’yi kurdular. Parti İskenderpaşa (Nakşibendi) ağırlıklı olmak üzere Kadiri tarikatı ve Risale-i Nur talebelerinin bir kısmının desteğine dayanan “bir cemaatler koalisyonu” gibi gözükmekte, maddi olarak Anadolu sermayesi tarafından finanse edilmekteydi.
MNP ile Türkiye dini sembolleri ve söylemleri çok rahat kullanan bir siyasetle karşılaştıysa da AYM 12 Mart Muhtırasından sekiz gün sonra “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle partiyi kapattı.
MSP ve 12 Eylül
MNP’nin kapatılması sonrasında “sağlık sorunları” gerekçesiyle İsviçre’ye giden Erbakan bir süre yurtdışında kaldı. Yurda döndükten sonra da MG’ün ikinci partisi olan Milli Selamet Partisi’nin (MSP) kuruluşunda aktif bir rol oynadı. Bu süreçle ilgili olarak 12 Mart’ın “kudretli generalleri” Muhsin Batur ve Turgut Sunalp’ın Erbakan’la görüşüp kendisini “hicret ettiği İsviçre’den” davet ettikleri de iddia edilmektedir.
MG partilerinin önündeki en büyük engel, kapatılma tehlikesiydi. Bu endişe bu partileri meşruiyet sorununu çözmeye yönelik arayışlara yöneltmiştir. Bunun ilk adımı da 1973’de MSP’nin Bülent Ecevit başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetinde yer almasıdır.
MSP sol bir partiyle hükümet kurmanın faturasını 1977 seçimlerinde oy kaybı yaşayarak ödese de bundan sonra kurulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinde yer alarak kendisini devlete kabul ettirme fırsatı buldu.
Bu dönemde MSP “Adil Düzen, İslam Ortak Pazarı, Ortak Pazara Hayır, Manevi Kalkınma” gibi “siyasal İslamcı” olarak nitelendirilen söylemleri dışında “projelendirilmemiş ve finansmanı çözülmemiş olsa da” ağır sanayi hamlesi gibi sloganlarla geniş halk kitlelerine ulaşmaya yönelik söylemler de geliştirmiştir.
12 Eylül 1980’e kadar MSP’yi başta İskenderpaşa olmak üzere Erenköy, Menzil, İsmail Ağa cemaatlerinin ve Risale-i Nur talebelerinin bir kısmının desteklemesine karşılık diğer cemaatler AP’ye destek verdiler.
Özellikle Süleyman Efendi Cemaati ve Risale-i Nur talebelerinin büyük çoğunluğu, dinin siyasete alet edilmesinden rahatsız olarak MG partilerine karşı mesafeli durmuşlar, MSP’ye ilk dönem destek veren Risale-i Nur talebeleri de bir süre sonra partiden ayrılmışlardır.
12 Eylül sonrasında MSP de diğer partiler gibi kapatıldı ve partinin lideri Erbakan MSP’yi “illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak” suçlamasıyla tutuklandı. Hatta 12 Eylül darbesinin en önemli nedenlerinden birisi olarak MSP’nin 6 Eylül 1980’de Konya’da gerçekleştirdiği “Kudüs Mitingi” gösterildi.
12 Eylül’den 28 Şubat’a
Erbakan, 12 Eylül’ün siyasi yasakları nedeniyle bu dönemde kurulan MG partisi Refah’ın başına ancak 1987’de geçebildi. Refah Partisi (RP) de %10 seçim barajı nedeniyle TBMM’ye 1991’de Türkeş’in MÇP’si ve Edibali’nin IDP’siyle ittifak yaparak girebildi. Böylece RP, MHP’yi meclise taşıyan parti olmakla kalmıyor, devlet nezdinde “meşruiyet” yolunda önemli bir adım daha atıyordu.
1990’larda bir taraftan sağ partilerin kısır çekişmeleri diğer taraftan ekonomik krizler ve ortaya çıkan yolsuzluklar, siyasal İslamcı RP’nin yükselişine zemin hazırladı.
1994 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarının kazanılması sonrasında RP, 1995 seçimlerinde birinci parti oldu. Bu RP’nin sisteme eklemlenmesi için büyük bir fırsattı. RP, DYP’nin ortağı olarak hükümeti kurdu ve 1973’ten beri her seçim öncesi iktidar olacağını iddia eden Erbakan, 1996’da başbakanlık koltuğuna kavuştu.
Erbakan başbakanlığı sırasında bir taraftan MG çerçevesinde icraatlarını yaparken diğer taraftan dönemin en güçlü aktörü olan TSK’ya olumlu mesajlar vermeye çalıştı. “Devlete toz kondurmamak” gerekçesiyle Susurluk olayının üzerine gitmediği gibi “Atatürk’ün de Refahlı olduğunu söyleyerek” sisteme adapte olmak istediğini ortaya koydu. Hatta YAŞ’ta “irtica” gerekçesiyle ordudan atılma işlemlerini onayladı.
TSK yine de RP’yi büyük bir tehlike olarak görerek 28 Şubat sürecini başlattı. Bir diğer ilginç nokta 12 Eylül’de nasıl “Kudüs Günü” bardağı taşıran son damla olduysa 28 Şubat’ta da Sincan’da düzenlenen “Kudüs Gecesi” süreci tetikledi.
28 Şubat Erbakan’ın iktidardan düşmesi, AYM’nin RP’yi kapatması ve Hoca’nın siyasi yasaklı olmasıyla sonuçlandı. RP’nin yerine kurulan Fazilet Partisi de aynı akıbetten kurtulamadı ve 2001’de kapatıldı.
Sevenleri tarafından “başkomutan, aziz insan, mücahit, kahraman, ender ve önder şahsiyet, kutlu komutan” olarak takdim edilen hatta “Halife” olarak nitelendirilen Erbakan FP’nin yerine kurulan SP’ye genel başkan olsa da “Kayıp Trilyon Davası” ile siyasi hayatını noktaladı.
Bir zamanlar “rüşvet ve yolsuzluk karşıtı” olarak halk nezdinde popüler olan MG partilerinden RP’nin “Süleyman Mercümek Davası”, FP’nin de “Kayıp Trilyon Davası” ile yolsuzlukla suçlanması gelinen noktayı göstermesi yönüyle ilginç örneklerdir.
AKP Bir Sistem Partisi mi?
Millî Görüş’ün önde gelen birçok kişisi “partinin, hedefe ulaşmak için bir araç” olduğunu ifade ediyordu. Bu araçtan vazgeçilmediğinden FP’nin ardından iki ayrı parti kurularak MG geleneği devam ettirildi. Erbakan’ın işaret ettiği grup Saadet Partisi’ni kurarken Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın başını çektiği “yenilikçiler” Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu.
Bir 28 Şubat partisi olan AKP ilk günden itibaren “Millî Görüş gömleğini çıkardığını” söyledi. Erdoğan partide değişik kesimlere yer vererek ve “Avrupa Birliği, evrensel hukuk, demokratik değerler” vurgusu yaparak farklı bir üslup sergiledi. Bu söylemleriyle sağ partilerin silindiği Türk siyasetinde büyük başarılara imza attı.
Önceki Millî Görüş partilerinin aksine AKP özellikle 27 Nisan muhtırası sonrasında Gülen cemaatinin de tam desteğini almayı başardı. Buna rağmen AKP’de Gülen hareketine yakın vekillerin sayısı hiçbir zaman birkaç kişiyi geçmedi.
AKP’nin önündeki en büyük problem, önceki Millî Görüş partilerinin başına gelenleri yaşamamak için sisteme kendini kabul ettirmesiydi. Aksi durumda parti kapanacak ve lider kadro siyasetten uzaklaştırılacaktı. Bu nedenle askerle uzlaşmacı bir siyaset izlendi.
İlk AKP’li Başbakan Gül “şerh koysa da” subayların “irtica” nedeniyle ordudan atılmalarını onaylayan YAŞ kararlarını imzaladı. Yıllar sonra da Erdoğan Hükümetinin daha 2004 MGK’sında Gülen Hareketi’ni bitirme planına onay verdiği ortaya çıktı.
AKP bu adımlarla bir sistem partisi olmayı arzuladığını ortaya koyuyordu. 27 Nisan Muhtırası sonrasında Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleşen Erdoğan-Büyükanıt görüşmesiyle de bu sürecin tamamlandığı anlaşılıyor.
Bugün AKP, bir taraftan Millî Görüş’ten devraldığı “yerli, milli, Filistin davası” gibi söylemleri kullanırken diğer taraftan tam bir devlet partisi olarak hareket ediyor. 28 Şubatçıların planlayıp da gerçekleştiremediği her adımı dini söylemler eşliğinde “büyük bir aşkla ve şevkle” yerine getirerek bir sistem partisi olduğunu açıkça gösteriyor.
Makbul Kürtlerden Kürt Siyasi Partilerine
Cumhuriyet yönetimi bir ulus devlet olarak Kürtleri öne çıkaran bir siyaset anlayışını tasvip etmedi. Bunun sonucu olarak da “makbul Kürtler” sadece CHP’de siyaset yapması uygun görülen Kürtler oldu.
Benzer yaklaşım çok partili dönemde de devam etti. Kürt kökenli siyasetçiler 1950’lerde çoğu DP’de olmak üzere politika yaptılar. Sonraki dönemlerde de yine CHP ve AP saflarında siyasete devam ederek bakan bile oldular.
1990’lara gelindiğinde ilk defa kendi partilerini kurdular ve seçimlere katılma imkânı elde ettiler. Ülke genelinde uygulanan %10 barajı TBMM’ye seçilme için engel teşkil ettiğinden 1991 seçimlerinde SHP listelerinden 22 milletvekili meclise girdiyse de TBMM’de yaşanan “yemin krizi” sonucunda birçok Kürt siyasetçi yargılanarak hapse mahkûm edildi.
Dönemin ilk Kürt partisi olan DEP, AYM tarafından kapatıldı. Bundan sonra Kürt siyaseti yeni partiler kursa da hepsi AYM kararlarıyla sona erdirildi. Kürt partileri bir taraftan PKK ve Öcalan’ı memnun etmek diğer taraftan devlete kendisini kabul ettirmek zorundaydı. Bu dilemma bundan sonra da Kürt siyasetinin en büyük handikabı oldu.
Bu partiler PKK’ya mesafe koymamakla suçlandılar. Kürt partileri Türkiye geneline hitap etmeyi de başaramadılar. Devlet ise Kürtlerin legal siyasetine izin vermek yerine ilk fırsatta cezalandırmayı tercih edince bu kısır döngü bugüne kadar devam etti.
HDP Sistem Partisi mi?
Kürt siyaseti AKP iktidarında başlatılan “çözüm süreciyle” farklı bir sürece evrildi ve dönemin Kürt partisi HDP Selahattin Demirtaş’ın liderliğinde bir Türkiye partisi olma fırsatını yakaladı. Ancak Erdoğan’ın diğer icraatları gibi bu açılımının da bir prensip dahilinde gerçekleşmediği aksine “tek adam-tek parti” rejiminin kurulmasında Kürtleri bir basamak olarak kullanmak istediği ortaya çıktı.
Bu durum giderek totaliter rejim heveslisi haline gelen Erdoğan’ın “yeni ortaklarının ilkelerine uygun olarak” Demirtaş ve önde gelen Kürt siyasetçileri hapisle cezalandırmasıyla sonuçlandı.
HDP son üç seçimde barajı aşmasına ve lideri Demirtaş son iki cumhurbaşkanı seçiminde ciddi oranda oy almasına rağmen hala devlet nazarında “meşruiyet sorunu” yaşamaya devam ediyor. 7 Haziran seçimlerinden sonra diğer partilerin HDP ile koalisyona yanaşmamaları, çeşitli gerekçelerle Kürt siyasetçilerin yargı önüne çıkarılması ve artık sıradan hale gelen belediyelere “kayyum atanma” işlemleri, rejimin HDP’yi dolayısıyla Kürt partilerini “sistem dışı” olarak değerlendirmeye devam ettiğini gösteriyor.
Seçilmiş Kaynakça: T. Bora, M. Gültekingil (Ed), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce (İslamcılık), İletişim, İstanbul, 2005, C.6; T. Bora, Türk Sağının Üç Hali, Birikim, İstanbul, 2003; Ö. Baykal, Ö. Çaha, “Politik Aktör Olarak Necmettin Erbakan’ın Türk Siyasetindeki Yeri”, Akademik Hassasiyetler, S. 8; 2017; K. Eren, MSP ve 14 Ekim 1973 Seçimleri, YYÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, Van, 2016; R. Türk, “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Örgütlenme Faaliyetleri”, Akademik Hassasiyetler S. 3, 2015; K. Okudan Dernek, 1990-2014 Dönemi Kürt Siyasal Hareketinin Söyleminin Dönüşümü, AÜ SBE Doktora Tezi, Antalya, 2014; A. Özcan, U. Aküzüm, Düşünmek ve Düşlemek Arasında Kürt Meselesi, Arı Hareketi, 2012.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 25.12.2019 [TR724]
Dönemin cemaat ve tarikatları Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı “mason” olarak görerek sevmeseler de Menderes’e her zaman destek verdiler. Bediüzzaman da DP iktidarı tarafından 1955 yılında bile “Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri” olarak fişlense de Menderes’i “İslamiyet’in bir kahramanı” olarak nitelendirmişti.
Risale-i Nur talebeleri başta olmak üzere birçok cemaat ve tarikat, 27 Mayıs darbesinden sonra da AP’yi desteklediler. DP ve AP ise bu kesimleri temsilen çok az kişiyi parti listelerinden aday göstererek “gönüllerini aldı”. 1960’ların sonunda ise Türk siyasetinde doğrudan dini referans alan Millî Görüş (MG) partileri ortaya çıktı.
Millî Görüşün İlk Partisi
“İslamköy’lü” Demirel’le beraber AP’nin seküler yönünün daha belirgin hale gelmesi, dindar kitleyi yeni arayışlara itti ve bu süreç İskenderpaşa Cemaati lideri Mehmet Zahit Kotku’nun desteğini alan Necmettin Erbakan’ın Millî Nizam Partisi’ni (MNP) kurmasıyla sonuçlandı. Böylece Türkiye siyasetinde bugüne kadar varlığını devam ettiren MG partileri geleneği başladı.
Bu geleneğin lideri Erbakan, Süleyman Arif Emre’nin anlatımına göre Kotku tarafından “Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra masonların eline geçen Türkiye’de bir siyasi parti kurmakla” görevlendirmişti.
1968’de TOBB başkanı seçildiği halde Demirel ve iş adamlarının bir kısmının tepkisiyle bu görevden uzaklaştırılan Erbakan, 1969 seçimlerinde AP’den Konya milletvekili olmak istemişse de adaylığı veto edilmiş, sonuçta Konya’dan bağımsız olarak milletvekili seçilerek TBMM’ye girmiştir.
Erbakan ve arkadaşları, 26 Ocak 1970’te MNP’yi kurdular. Parti İskenderpaşa (Nakşibendi) ağırlıklı olmak üzere Kadiri tarikatı ve Risale-i Nur talebelerinin bir kısmının desteğine dayanan “bir cemaatler koalisyonu” gibi gözükmekte, maddi olarak Anadolu sermayesi tarafından finanse edilmekteydi.
MNP ile Türkiye dini sembolleri ve söylemleri çok rahat kullanan bir siyasetle karşılaştıysa da AYM 12 Mart Muhtırasından sekiz gün sonra “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle partiyi kapattı.
MSP ve 12 Eylül
MNP’nin kapatılması sonrasında “sağlık sorunları” gerekçesiyle İsviçre’ye giden Erbakan bir süre yurtdışında kaldı. Yurda döndükten sonra da MG’ün ikinci partisi olan Milli Selamet Partisi’nin (MSP) kuruluşunda aktif bir rol oynadı. Bu süreçle ilgili olarak 12 Mart’ın “kudretli generalleri” Muhsin Batur ve Turgut Sunalp’ın Erbakan’la görüşüp kendisini “hicret ettiği İsviçre’den” davet ettikleri de iddia edilmektedir.
MG partilerinin önündeki en büyük engel, kapatılma tehlikesiydi. Bu endişe bu partileri meşruiyet sorununu çözmeye yönelik arayışlara yöneltmiştir. Bunun ilk adımı da 1973’de MSP’nin Bülent Ecevit başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetinde yer almasıdır.
MSP sol bir partiyle hükümet kurmanın faturasını 1977 seçimlerinde oy kaybı yaşayarak ödese de bundan sonra kurulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinde yer alarak kendisini devlete kabul ettirme fırsatı buldu.
Bu dönemde MSP “Adil Düzen, İslam Ortak Pazarı, Ortak Pazara Hayır, Manevi Kalkınma” gibi “siyasal İslamcı” olarak nitelendirilen söylemleri dışında “projelendirilmemiş ve finansmanı çözülmemiş olsa da” ağır sanayi hamlesi gibi sloganlarla geniş halk kitlelerine ulaşmaya yönelik söylemler de geliştirmiştir.
12 Eylül 1980’e kadar MSP’yi başta İskenderpaşa olmak üzere Erenköy, Menzil, İsmail Ağa cemaatlerinin ve Risale-i Nur talebelerinin bir kısmının desteklemesine karşılık diğer cemaatler AP’ye destek verdiler.
Özellikle Süleyman Efendi Cemaati ve Risale-i Nur talebelerinin büyük çoğunluğu, dinin siyasete alet edilmesinden rahatsız olarak MG partilerine karşı mesafeli durmuşlar, MSP’ye ilk dönem destek veren Risale-i Nur talebeleri de bir süre sonra partiden ayrılmışlardır.
12 Eylül sonrasında MSP de diğer partiler gibi kapatıldı ve partinin lideri Erbakan MSP’yi “illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak” suçlamasıyla tutuklandı. Hatta 12 Eylül darbesinin en önemli nedenlerinden birisi olarak MSP’nin 6 Eylül 1980’de Konya’da gerçekleştirdiği “Kudüs Mitingi” gösterildi.
12 Eylül’den 28 Şubat’a
Erbakan, 12 Eylül’ün siyasi yasakları nedeniyle bu dönemde kurulan MG partisi Refah’ın başına ancak 1987’de geçebildi. Refah Partisi (RP) de %10 seçim barajı nedeniyle TBMM’ye 1991’de Türkeş’in MÇP’si ve Edibali’nin IDP’siyle ittifak yaparak girebildi. Böylece RP, MHP’yi meclise taşıyan parti olmakla kalmıyor, devlet nezdinde “meşruiyet” yolunda önemli bir adım daha atıyordu.
1990’larda bir taraftan sağ partilerin kısır çekişmeleri diğer taraftan ekonomik krizler ve ortaya çıkan yolsuzluklar, siyasal İslamcı RP’nin yükselişine zemin hazırladı.
1994 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarının kazanılması sonrasında RP, 1995 seçimlerinde birinci parti oldu. Bu RP’nin sisteme eklemlenmesi için büyük bir fırsattı. RP, DYP’nin ortağı olarak hükümeti kurdu ve 1973’ten beri her seçim öncesi iktidar olacağını iddia eden Erbakan, 1996’da başbakanlık koltuğuna kavuştu.
Erbakan başbakanlığı sırasında bir taraftan MG çerçevesinde icraatlarını yaparken diğer taraftan dönemin en güçlü aktörü olan TSK’ya olumlu mesajlar vermeye çalıştı. “Devlete toz kondurmamak” gerekçesiyle Susurluk olayının üzerine gitmediği gibi “Atatürk’ün de Refahlı olduğunu söyleyerek” sisteme adapte olmak istediğini ortaya koydu. Hatta YAŞ’ta “irtica” gerekçesiyle ordudan atılma işlemlerini onayladı.
TSK yine de RP’yi büyük bir tehlike olarak görerek 28 Şubat sürecini başlattı. Bir diğer ilginç nokta 12 Eylül’de nasıl “Kudüs Günü” bardağı taşıran son damla olduysa 28 Şubat’ta da Sincan’da düzenlenen “Kudüs Gecesi” süreci tetikledi.
28 Şubat Erbakan’ın iktidardan düşmesi, AYM’nin RP’yi kapatması ve Hoca’nın siyasi yasaklı olmasıyla sonuçlandı. RP’nin yerine kurulan Fazilet Partisi de aynı akıbetten kurtulamadı ve 2001’de kapatıldı.
Sevenleri tarafından “başkomutan, aziz insan, mücahit, kahraman, ender ve önder şahsiyet, kutlu komutan” olarak takdim edilen hatta “Halife” olarak nitelendirilen Erbakan FP’nin yerine kurulan SP’ye genel başkan olsa da “Kayıp Trilyon Davası” ile siyasi hayatını noktaladı.
Bir zamanlar “rüşvet ve yolsuzluk karşıtı” olarak halk nezdinde popüler olan MG partilerinden RP’nin “Süleyman Mercümek Davası”, FP’nin de “Kayıp Trilyon Davası” ile yolsuzlukla suçlanması gelinen noktayı göstermesi yönüyle ilginç örneklerdir.
AKP Bir Sistem Partisi mi?
Millî Görüş’ün önde gelen birçok kişisi “partinin, hedefe ulaşmak için bir araç” olduğunu ifade ediyordu. Bu araçtan vazgeçilmediğinden FP’nin ardından iki ayrı parti kurularak MG geleneği devam ettirildi. Erbakan’ın işaret ettiği grup Saadet Partisi’ni kurarken Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın başını çektiği “yenilikçiler” Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu.
Bir 28 Şubat partisi olan AKP ilk günden itibaren “Millî Görüş gömleğini çıkardığını” söyledi. Erdoğan partide değişik kesimlere yer vererek ve “Avrupa Birliği, evrensel hukuk, demokratik değerler” vurgusu yaparak farklı bir üslup sergiledi. Bu söylemleriyle sağ partilerin silindiği Türk siyasetinde büyük başarılara imza attı.
Önceki Millî Görüş partilerinin aksine AKP özellikle 27 Nisan muhtırası sonrasında Gülen cemaatinin de tam desteğini almayı başardı. Buna rağmen AKP’de Gülen hareketine yakın vekillerin sayısı hiçbir zaman birkaç kişiyi geçmedi.
AKP’nin önündeki en büyük problem, önceki Millî Görüş partilerinin başına gelenleri yaşamamak için sisteme kendini kabul ettirmesiydi. Aksi durumda parti kapanacak ve lider kadro siyasetten uzaklaştırılacaktı. Bu nedenle askerle uzlaşmacı bir siyaset izlendi.
İlk AKP’li Başbakan Gül “şerh koysa da” subayların “irtica” nedeniyle ordudan atılmalarını onaylayan YAŞ kararlarını imzaladı. Yıllar sonra da Erdoğan Hükümetinin daha 2004 MGK’sında Gülen Hareketi’ni bitirme planına onay verdiği ortaya çıktı.
AKP bu adımlarla bir sistem partisi olmayı arzuladığını ortaya koyuyordu. 27 Nisan Muhtırası sonrasında Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleşen Erdoğan-Büyükanıt görüşmesiyle de bu sürecin tamamlandığı anlaşılıyor.
Bugün AKP, bir taraftan Millî Görüş’ten devraldığı “yerli, milli, Filistin davası” gibi söylemleri kullanırken diğer taraftan tam bir devlet partisi olarak hareket ediyor. 28 Şubatçıların planlayıp da gerçekleştiremediği her adımı dini söylemler eşliğinde “büyük bir aşkla ve şevkle” yerine getirerek bir sistem partisi olduğunu açıkça gösteriyor.
Makbul Kürtlerden Kürt Siyasi Partilerine
Cumhuriyet yönetimi bir ulus devlet olarak Kürtleri öne çıkaran bir siyaset anlayışını tasvip etmedi. Bunun sonucu olarak da “makbul Kürtler” sadece CHP’de siyaset yapması uygun görülen Kürtler oldu.
Benzer yaklaşım çok partili dönemde de devam etti. Kürt kökenli siyasetçiler 1950’lerde çoğu DP’de olmak üzere politika yaptılar. Sonraki dönemlerde de yine CHP ve AP saflarında siyasete devam ederek bakan bile oldular.
1990’lara gelindiğinde ilk defa kendi partilerini kurdular ve seçimlere katılma imkânı elde ettiler. Ülke genelinde uygulanan %10 barajı TBMM’ye seçilme için engel teşkil ettiğinden 1991 seçimlerinde SHP listelerinden 22 milletvekili meclise girdiyse de TBMM’de yaşanan “yemin krizi” sonucunda birçok Kürt siyasetçi yargılanarak hapse mahkûm edildi.
Dönemin ilk Kürt partisi olan DEP, AYM tarafından kapatıldı. Bundan sonra Kürt siyaseti yeni partiler kursa da hepsi AYM kararlarıyla sona erdirildi. Kürt partileri bir taraftan PKK ve Öcalan’ı memnun etmek diğer taraftan devlete kendisini kabul ettirmek zorundaydı. Bu dilemma bundan sonra da Kürt siyasetinin en büyük handikabı oldu.
Bu partiler PKK’ya mesafe koymamakla suçlandılar. Kürt partileri Türkiye geneline hitap etmeyi de başaramadılar. Devlet ise Kürtlerin legal siyasetine izin vermek yerine ilk fırsatta cezalandırmayı tercih edince bu kısır döngü bugüne kadar devam etti.
HDP Sistem Partisi mi?
Kürt siyaseti AKP iktidarında başlatılan “çözüm süreciyle” farklı bir sürece evrildi ve dönemin Kürt partisi HDP Selahattin Demirtaş’ın liderliğinde bir Türkiye partisi olma fırsatını yakaladı. Ancak Erdoğan’ın diğer icraatları gibi bu açılımının da bir prensip dahilinde gerçekleşmediği aksine “tek adam-tek parti” rejiminin kurulmasında Kürtleri bir basamak olarak kullanmak istediği ortaya çıktı.
Bu durum giderek totaliter rejim heveslisi haline gelen Erdoğan’ın “yeni ortaklarının ilkelerine uygun olarak” Demirtaş ve önde gelen Kürt siyasetçileri hapisle cezalandırmasıyla sonuçlandı.
HDP son üç seçimde barajı aşmasına ve lideri Demirtaş son iki cumhurbaşkanı seçiminde ciddi oranda oy almasına rağmen hala devlet nazarında “meşruiyet sorunu” yaşamaya devam ediyor. 7 Haziran seçimlerinden sonra diğer partilerin HDP ile koalisyona yanaşmamaları, çeşitli gerekçelerle Kürt siyasetçilerin yargı önüne çıkarılması ve artık sıradan hale gelen belediyelere “kayyum atanma” işlemleri, rejimin HDP’yi dolayısıyla Kürt partilerini “sistem dışı” olarak değerlendirmeye devam ettiğini gösteriyor.
Seçilmiş Kaynakça: T. Bora, M. Gültekingil (Ed), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce (İslamcılık), İletişim, İstanbul, 2005, C.6; T. Bora, Türk Sağının Üç Hali, Birikim, İstanbul, 2003; Ö. Baykal, Ö. Çaha, “Politik Aktör Olarak Necmettin Erbakan’ın Türk Siyasetindeki Yeri”, Akademik Hassasiyetler, S. 8; 2017; K. Eren, MSP ve 14 Ekim 1973 Seçimleri, YYÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, Van, 2016; R. Türk, “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Örgütlenme Faaliyetleri”, Akademik Hassasiyetler S. 3, 2015; K. Okudan Dernek, 1990-2014 Dönemi Kürt Siyasal Hareketinin Söyleminin Dönüşümü, AÜ SBE Doktora Tezi, Antalya, 2014; A. Özcan, U. Aküzüm, Düşünmek ve Düşlemek Arasında Kürt Meselesi, Arı Hareketi, 2012.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 25.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Medyada işler-güçler [Hakan Taner]
Medya dünyası son yıllarda büyük bir devinim ve dönüşüm içinde.
Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin çoğunda bu değişim ve dönüşüme uygun stratejik yol haritaları çıkarılarak yoluna devam eden medya sektörü Türkiye gibi ülkelerde başka bir değişim ve dönüşüm yaşıyor.
Ülkenin en güçlü medya oyuncusu Aydın Doğan’ın tüm medya vasıtaları ile birlikte kitap, dijital platform vb. ne varsa el değiştirmesiyle birlikte ülkede tam anlamıyla bir tek seslilik sağlanmış oldu.
Doğan medyasının el değiştirmesi sonrası tüm medyanın yönetim karargâhı da aynı merkeze bağlandı ve medya grubu içerisinde çalışan ve iktidara muhalif olan kim varsa iş akitleri feshedildi.
Artık Hürriyet gazetesi, Sabah, CNN Türk, Ahaber oldu.
Medyanın tek sesliliği medyada hükümete olan eleştirilerin sesini kesse de esas olan medyanın zaten az olan itibarı da tamamen yok oldu.
Eleştirel gazeteciler sağda solda internet siteleri ile sosyal medyada şahsi hesaplarından seslerini duyurmaya çalışsa da bu bir yere kadar.
Sosyal medya sonuç olarak herkesin takip ettiği ve ciddiye aldığı bir mecra değil.
Eleştirel internet portallarının gücü de sınırlı. Gücü olsa bile bu mecralar yine hükümet tarafından zapturapt altına alınmış durumda.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
İTİBARSIZ BİR MEDYA
Son yapılan bir toplumsal araştırmada ülkenin yüzde 74’ü hiç gazete okumadığını söylemiş. Ülkede tv izlenme oranı da yaklaşık 6 saatten yarıya düşmüş.
Gazetelerin şişirilmiş tirajları uzun yıllardır toplam 3-4 milyon olarak gösteriliyor, ancak gerçek hiç de böyle değil.
Şu an ülkenin en çok satılan gazetesi olarak gösterilen Sabah başta Simit Sarayları olmak üzere hastane, postane ve adliyelerde bedava dağıtılıyor.
Ülkede toplam gazete satışı 1 milyonu aşmaz.
Bu satışın önemli bir kısmının resmi daireler tarafından alınanlar olduğunu düşünürsek ülkede en çok satan gazetenin tirajı 30 binler seviyesinde.
Tirajlar yerlerde sürünürken reklam gelirleri de buna paralel bir seyir takip ediyor.
Bedava dağıtılan gazetelerin parası da “reklam” ismi altında belediye ve kamu iktisadi teşebbüslerinden sağlanmakta.
Gazete sayfalarını açtığınızda kamuya ait kurum dışı reklam görmek neredeyse imkânsız.
TV’lerde de durum aynı. Tv kanalları ve yapımcılarını dizi ihracatı ayakta tutuyor. Türk dizileri Amerikan yapımı dizilerden sonra dünyada en çok talep gören yapımlar.
Tüm gazetelerin tirajları 50 bin, 100 bin ve 200 bin barajları çevresinde gösteriliyor. Bu tirajlar Basın İlan Kurumu’ndan (BİK) gerçekte hak ettiğinden daha fazlasını almak için yaptıkları bir kurgu.
Basın İlan Kurumu kıyıda köşede kalmış üç beş eleştirel gazetenin de kaynaklarını kurutarak onları daha çok yokluğa hapsetmek istemekle kalmayıp bunu icra görevi de görüyor.
Son dönemde BİK’in gazabına uğramayan eleştirel gazete yok gibi.
Ülkede her şey olduğu gibi medya da toplumun sırtında bir yük ve külfet.
İktidar yarın bunları kapatsa yokluğunu hiç kimsenin hissetmeyeceği gereksiz bir medya var ülkede.
Bu medyanın yıllardır Erdoğan’a hiçbir katkısı olmadı.
Manşetlerle, vuruşa vuruşa geldik diyenler bugün manşetlere rağmen kitleler söyleyecek söz bulamıyor.
Sonuçta her şey bir gün aslına rücu eder.
[Hakan Taner] 25.12.2019 [TR724]
Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin çoğunda bu değişim ve dönüşüme uygun stratejik yol haritaları çıkarılarak yoluna devam eden medya sektörü Türkiye gibi ülkelerde başka bir değişim ve dönüşüm yaşıyor.
Ülkenin en güçlü medya oyuncusu Aydın Doğan’ın tüm medya vasıtaları ile birlikte kitap, dijital platform vb. ne varsa el değiştirmesiyle birlikte ülkede tam anlamıyla bir tek seslilik sağlanmış oldu.
Doğan medyasının el değiştirmesi sonrası tüm medyanın yönetim karargâhı da aynı merkeze bağlandı ve medya grubu içerisinde çalışan ve iktidara muhalif olan kim varsa iş akitleri feshedildi.
Artık Hürriyet gazetesi, Sabah, CNN Türk, Ahaber oldu.
Medyanın tek sesliliği medyada hükümete olan eleştirilerin sesini kesse de esas olan medyanın zaten az olan itibarı da tamamen yok oldu.
Eleştirel gazeteciler sağda solda internet siteleri ile sosyal medyada şahsi hesaplarından seslerini duyurmaya çalışsa da bu bir yere kadar.
Sosyal medya sonuç olarak herkesin takip ettiği ve ciddiye aldığı bir mecra değil.
Eleştirel internet portallarının gücü de sınırlı. Gücü olsa bile bu mecralar yine hükümet tarafından zapturapt altına alınmış durumda.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
İTİBARSIZ BİR MEDYA
Son yapılan bir toplumsal araştırmada ülkenin yüzde 74’ü hiç gazete okumadığını söylemiş. Ülkede tv izlenme oranı da yaklaşık 6 saatten yarıya düşmüş.
Gazetelerin şişirilmiş tirajları uzun yıllardır toplam 3-4 milyon olarak gösteriliyor, ancak gerçek hiç de böyle değil.
Şu an ülkenin en çok satılan gazetesi olarak gösterilen Sabah başta Simit Sarayları olmak üzere hastane, postane ve adliyelerde bedava dağıtılıyor.
Ülkede toplam gazete satışı 1 milyonu aşmaz.
Bu satışın önemli bir kısmının resmi daireler tarafından alınanlar olduğunu düşünürsek ülkede en çok satan gazetenin tirajı 30 binler seviyesinde.
Tirajlar yerlerde sürünürken reklam gelirleri de buna paralel bir seyir takip ediyor.
Bedava dağıtılan gazetelerin parası da “reklam” ismi altında belediye ve kamu iktisadi teşebbüslerinden sağlanmakta.
Gazete sayfalarını açtığınızda kamuya ait kurum dışı reklam görmek neredeyse imkânsız.
TV’lerde de durum aynı. Tv kanalları ve yapımcılarını dizi ihracatı ayakta tutuyor. Türk dizileri Amerikan yapımı dizilerden sonra dünyada en çok talep gören yapımlar.
Tüm gazetelerin tirajları 50 bin, 100 bin ve 200 bin barajları çevresinde gösteriliyor. Bu tirajlar Basın İlan Kurumu’ndan (BİK) gerçekte hak ettiğinden daha fazlasını almak için yaptıkları bir kurgu.
Basın İlan Kurumu kıyıda köşede kalmış üç beş eleştirel gazetenin de kaynaklarını kurutarak onları daha çok yokluğa hapsetmek istemekle kalmayıp bunu icra görevi de görüyor.
Son dönemde BİK’in gazabına uğramayan eleştirel gazete yok gibi.
Ülkede her şey olduğu gibi medya da toplumun sırtında bir yük ve külfet.
İktidar yarın bunları kapatsa yokluğunu hiç kimsenin hissetmeyeceği gereksiz bir medya var ülkede.
Bu medyanın yıllardır Erdoğan’a hiçbir katkısı olmadı.
Manşetlerle, vuruşa vuruşa geldik diyenler bugün manşetlere rağmen kitleler söyleyecek söz bulamıyor.
Sonuçta her şey bir gün aslına rücu eder.
[Hakan Taner] 25.12.2019 [TR724]
‘Erdoğan’ın dili’nden 25 Aralık [Yazı Dizisi-1] [Adem Yavuz Arslan]
Bugün, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük, en komplike yolsuzluk operasyonlarından biri olan 25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun yıldönümü.
Dönemin Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş 6 yıl önce bugün, aralarında bir çok ünlü işadamı ve bürokratın da olduğu 41 kişi için gözaltı talimatı verdi. Ancak AKP Hükümeti yargıya doğrudan müdahale edip savcının talimatlarını uygulatmadı.
Emniyet, tarihinde ilk kez savcıya direndi. Soruşturmayı yürüten savcı Muammer Akkaş soruşturmadan alındı, emniyet ve yargı bürokrasisi darmadağın edildi.
Emniyete ve yargıya hükümet yandaşı kadrolar atandı ve soruşturma kapatıldı.
Savcı ve polisler önce sürüldü sonra da darbecilik suçlamasıyla tutuklandı. Bir kısmı yaklaşık 6 yıldır eşleri ve çocuklarıyla birlikte cezaevinde.
Bazı polis şefleri ve savcılar ise yurt dışında.
Peki neydi 25 Aralık operasyonu? Neden önemliydi ve Erdoğan rejimi için ne anlam ifade ediyordu? Bir yolsuzluk soruşturması nasıl ‘darbe’ suçlamasına dönüştü ?
Bu yazı dizisinde 25 Aralık operasyonuna farklı bir pencereden bakacağız.
Özellikle de Erdoğan ve çevresinde dönen rüşvet-yolsuzluk çarkına projektör tutacağız. Bunu yaparken de açık kaynaklardan, mahkeme evraklarından ve fezlekeye yansıyan tapelerden yararlanacağız.
Bir bakıma o süreci ‘Beyfendi’nin dilinden takip edeceğiz. Yorumu ve sürecin anlamını ise size bırakacağız.
ÇORAP SÖKÜĞÜ GİBİ
Önce 25 Aralık operasyonunun çerçevesine ana hatlarıyla bakalım.
Zira Türk medyasının neredeyse yüzde yüzüne hakim olan Erdoğan rejimi, söz konusu operasyona dair yoğun bir karartma uyguladı.
Yolsuzluk soruşturmasını haber yapma cesareti gösteren gazeteler kapatıldı, gazeteciler tutuklandı.
Yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde kuruluş hikayesini okuyacağınız Havuz Medyası ise olayı tamamen komplo teorilerine boğup saptırdı.
Bu yüzden belki bir çok bilgiyi, telefon görüşmesini ve rüşvet rakamlarını – aradan geçen 6 yıla rağmen- ilk kez okuyacaksınız.
Aslında 25 Aralık operasyonu sıradan bir yolsuzluk – ihaleye fesat karıştırma iddiasıyla başladı.
Aralarında üst düzey bürokratların da olduğu bir grubun kurdukları paravan şirketler üzerinden kamu arazilerinin satış ihalelerine fesat karıştırdığı soruşturuluyordu.
Ancak soruşturma ilerledikçe her şey çorap söküğü gibi geldi. Sıradan bir yolsuzluk soruşturması diye başlayan soruşturma bir anda Başbakan Erdoğan’a kadar uzanmıştı.
Savcı Akkaş’ın Bugün TV’den Fatih Akalan’a verdiği röportaja göre Erdoğan hiç bir zaman teknik takibe alınmadı ama soruşturmada her yol bir şekilde Erdoğan’a çıkıyordu.
Soruşturmaya ‘1.Grup’ olarak giren ekip Bosphorus 360 isimli bir şirketin etrafında örgütlenmişti. Şirketin resmi ortağı Cengiz Aktürk ve eşi gözükmesine rağmen gizli ortakları içinde adı bir dönem BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütlerinin finansmanı suçlamasıyla gündeme gelen Yasin El Kadı, oğlu Muaz Kadıoğlu, Usame Kutub, Abdülkerim Çay ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın olduğu tespit edildi.
Yasin El Kadı ismi bir anda tüm dikkatleri üzerine çekti.
Çünkü Yasin El Kadı BM Güvenlik Konseyi’nin ‘terör destekçisi’ listesinde ve ABD tarafından Türkiye’ye yollanan ‘terör örgütleriyle bağlantılı 39 kişilik listenin içindeydi.
Dönemin Bakanlar Kurulu da 22 Aralık 2001’de El Kadı’nın mal varlıklarını dondurmuş, yargı süreci tartışmalı bir şekilde devam etmiş , daha sonra Danıştay mal varlıklarını dondurma kararını iptal etmiş ama El Kadı’nın Türkiye’ye girişi bir süre daha yasaklı kalmıştı.
Soruşturma evraklarına göre Yasin El Kadı hakkında giriş yasağı olmasına rağmen ilgili dönemde çok defa Türkiye’ye giriş yaptı.
EL KADI VİP MİSAFİR, KAMERALAR KAPALI
Bu ziyaretler sırasında havalimanının VIP bölümünü kullandı, kameralar kapatıldı, başbakanlık korumaları eşlik etti. Bu işlemler de bizzat Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan tarafından takip edildi. Hatta bu ziyaretlerden birinde Yasin El Kadı’nın içinde bulunduğu araç kazaya karıştı.
Soruşturmayı derinleştiren güvenlik birimleri suç örgütünün farklı gruplardan oluştuğunu ve birbirine paralel olarak çok sayıda ihaleye fesat karıştırdığını tespit etti.
Fezlekeye göre bu gruplar ve çalışma alanları şöyle:
1. Grup: Yasin El Kadı’nın başında olduğu bu grup kamu arazilerinin usulsüz ele geçirilmesi, rüşvet karşılığı maden işletme ruhsatı almak , resmi belgede sahtecilik gibi suçlamalara muhatap.
İddiaya göre Bilal Erdoğan üzerinden nüfuz kullanan örgüt, İstanbul’un en değerli arsalarından olan Etiler Polis Okulu arazisini önce Emniyet Genel Müdürlüğü’nden Maliye’ye oradan da İstanbul Büyükşehir’e, Büyükşehir’den de KİPTAŞ’a devrine çalışıyordu.
Daha sonra ise KİPTAŞ üzerinden ihalesiz olarak Bosphorus 360 şirketine verdirilmesi hedefleniyordu. Grup henüz arsayı almadan üzerine inşaat projeleri yapmış bu kapsamda sunumlar hazırlamış, hazırladıkları maketleri devletin zirvesine göstermişti.
Soruşturma dosyası bu sürecin fotoromanı gibi. Her aşamanın sesli ve görüntülü kaydı alınmış.
1. Grubun diğer faaliyet alanı Bosphorus 360 üzerinden termik santrallerin ihalesini takip etmek. Bu grubun tıpkı Etiler Polis Okulu olayında olduğu gibi kamu gücünü kullanarak şirket çıkarlarına göre düzenlemeler yaptırdığı tespit edildi. Hatta Yasin El Kadı bazı termik santrallerin özelleştirmelerini bile iptal ettirmiş.
2. Grup: Latif Topbaş yönetimindeki yapılanma. İddiaya göre bunlar, kamu ihalelerine fesat karıştırma, rüşvet ve imar usulsüzlükleri yapıyorlardı. Meşhur Urla Villaları olayı bu grubun faaliyetleri içerisinde yer aldı.
3. Grup: Bilal Erdoğan’ın başkanlığındaki yapılanma. Fezlekede TÜRGEV’e arazi ve para toplamasına aracılık etme, kamu ihalelerine fesat karıştırma, rüşvet ve tehdit suçlaması var.
RÜŞVET HAVUZUNDAN HAVUZ MEDYASINA
4. Grup ise dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım yönetimindeki ekip.
İçlerinde AKP döneminin ünlü işadamları Mehmet Cengiz, Celal Koloğlu, İbrahim Çeçen, Adnan Çebi, Nihat Özdemir, Mehmet Nazif Günal, Hayrettin Özaltın gibi isimlerin yanında dönemin TCDD genel müdürü Süleyman Karaman, Karayolları Genel Müdürü Cahit Turan gibi bürokratlar var.
25 Aralık operasyonunun temelini aslında bu 4.grup oluşturuyor.
Çünkü söz konusu yapılanma tekil bir suça işaret etmiyor. Adeta Erdoğan rejiminin para kaynağı ve rüşvet çarkını temsil ediyor.
Soruşturma evraklarına göre Binali Yıldırım ‘yukarıdan’ aldığı talimatlarla işadamlarından para topladığı, karşılığında bu iş adamlarına kamu ihaleleri verdirttiği, toplanan paraları Bilal Erdoğan ve Berat Albayrak’ın takip ettiği, paraları Berat Albayrak’ın Nebi Yanık aracılığı ile Çalık Holding binasına götürdüğü tespit edildi.
Kamu ihalelerine fesat karıştırdığı iddia edilen bu grubun kamu ihalelerinden toplanan rüşvetlerle Sabah Atv grubunun satın alınmasını organize etmesi soruşturmanın en önemli suçlaması.
Ayrıca söz konusu yapılanmanın Ciner Grubu’nda yönetici olan Fatih Saraç aracılığıyla yayınlara müdahale ettiği, bunun karşılığında medya grubunun patronu Turgay Ciner’in Enerji Bakanlığı’ndaki ‘işlerinin kolaylaştırıldığı’ ortaya çıktı.
Kamuoyunda ‘Alo Fatih’ olarak bilinen, Başbakan Erdoğan ile Habertürk yöneticisi Fatih Saraç arasındaki görüşmeler bu kapsamda elde edilmiş.
Dahası Başkanlık Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’ın söz konusu grupla yakın temasta olduğu, gelişmelerden Erdoğan’ı haberdar ettiği ve Erdoğan’dan aldığı talimatları da işadamlarına ulaştırdığı belirlendi.
‘ARKADAŞ’ ‘SAKALLI’ VE ‘BEYFENDİ’
Soruşturma kapsamında yapılan çalışmalarda grubun gizliliğe çok ciddi riayet ettikleri, grup yöneticileri hakkında kod isim kullandıkları tespit edildi.
İddiaya göre Yasin El Kadı için ‘Abi’, Bilal Erdoğan için ‘Arkadaş’, Tayyip Erdoğan için ‘arkadaşın babası’ yada ‘Beyfendi’, dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız için de ‘sakallı’ kodlaması kullanılmış.
Mesela 2 Nisan 2012 günü saat 23.16’da Usame Kutup , Başkana Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’ı arayıp “Abicim, abi Beyfendi’yi görmek istiyor” diyor.
Bu görüşmenin sonunda Yasin El Kadı ile Erdoğan randevusu ayarlanıyor.
29 Eylül 2012 tarihli bir başka görüşmede ise Usame Kutup Hasan Doğan’a “Abicim, abi hem Beyfendi hem de Hakan Bey’le görüşmek istiyor” diyor. Hasan Doğan da hem Erdoğan’ın hem de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın katılacağı bir görüşme ayarlıyor.
Bu arada soruşturma evraklarına göre Yasin El Kadı görüşmelerinin kaydedilmesinden korktuğu için kriptolu telefon talep ediyor.
Özetle 25 Aralık soruşturmasına konu olan yapılanma ve suçlamalar bu şekilde.
Girişte de kısaca özetlediğim gibi Erdoğan, emniyet ve yargıya müdahale ederek soruşturmaları durdurdu.
Savcı Muammer Akkaş görevden alındı yeni savcılar da soruşturmada takipsizlik kararı verdiler. Aralarında Bilal Erdoğan’ın da bulunduğu 96 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına hükmedildi.
Soruşturmayı yürüten güvenlik bürokratları ise “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmakla” suçlandı.
Dosya kapatıldı ancak deliller hala ortada duruyor.
Üstelik soruşturma konusu olayların seyri, yaşanan gelişmeler soruşturmayı teyit eden türden.
Yazı dizisinde özellikle dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım önderliğinde yürütülen rüşvet toplama ve Havuz medyasının oluşturulması sürecine yakından bakacağız.
Çünkü söz konusu veriler son derece açık, üzerinde yorum yapmaya bile fırsat bırakmayacak kadar net.
Okuyun ve karar verin bu bir darbe girişimi mi yoksa nizami bir yolsuzluk soruşturması mı?
Bu arada hatırlatayım, tüm konuşmalar, telefon kayıtları soruşturma dosyalarında, açık kaynaklarda ve fezlekede mevcut.
BİR GARİP MEDYA OPERASYONU
Önce skandalın merkezindeki Sabah-ATV grubunun hikayesine bakalım.
Bilindiği gibi Çalık Holding 5 Aralık 2007’de TMSF üzerinden Ciner Holding’e bağlı Merkez Medya Grubu’nu 1.1 milyar dolara satın aldı. Satın alma işlemi için kamu bankalarından 750 milyon dolarlık kredi kullanıldı.
Söz konusu grubun Çalık Holding’e devri 2008’de tamamlandı ve grup bütünüyle Turkuvaz Medya’nın oldu.
Temmuz 2008’de ise Turkuvaz Medya’nın yüzde 25 hissesi Katar Yatırım İdaresi’nin iştiraki olan Lusail International Media’ya devredildi.
Medya grubu görünüşte Ahmet Çalık’ın olsa da yönetimi Erdoğan ailesinin elindeydi. Medya Grubunun başında Serhat Albayrak vardı. Ancak bu durum Erdoğan ailesi için yeterli görülmüyordu.
2012’ye gelindiğinde Turkuvaz Medya’nın satışı gündeme geldi.
Rekabet Kurumu’nun 19 Aralık 2013 tarihli onayı ile Çalık Holding bünyesindeki Turkuvaz Medya’nın yüzde 75’lik hissesi Ömer Faruk Kalyoncu’nun yönetim kurulu başkanı olduğu Zirve Holding’e devredildi.
Sıradan bir ticari faaliyet-devir gözüken bu hadise aslında dev bir skandaldı. Çünkü yüzde 75’lik hisse resmiyette 300 milyon dolara devredilmişti ama gayri resmi rakam 700 milyon dolardı.
Lusail International Media 12 Eylül 2014’te Rekabet Kurumu’na başvurarak Sabah ve ATV’deki hisselerinin tamamını Zirve Holding’e devretti. Böylece Turkuvaz Medya’nın tamamı Zirve Holding’in olmuştu.
Bu devir esnasında Sabah – ATV grubu ile ilgilenen sadece Kalyoncular değildi.
ABD’li medya devi Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu News Corporation Sabah Grubu için 1 milyar dolarlık teklif hazırladı. Buna dair bilgiler grubunu gazetesi Wall Street Journal’de yayınlandı.
Hatta ABD medya devi satış işlemi için Goldman Sachs şirketini yetkilendirdi.
Ancak Sabah Atv grubu 1 milyar dolarlık teklife rağmen Aralık 2013’te şirket sermayesi 190 milyon dolar gözüken Zirve Holding’e –resmi kayıtlara göre- 300 milyon dolara devredildi.
Yazının ilerleyen bölümlerinde detaylarıyla anlatacağım ama bu noktada kısa bir parantez açalım. Çünkü söz konusu 300 milyon dolar rüşvet olarak işadamlarından toplanan para. 100 milyon dolar 29 Mayıs 2012’de ihalesi yapılan, 26 Ağustos 2016’da hizmete giren 3. Boğaz Köprüsü ihalesini alan İÇtaş-Astaldi grubundan temin edildi. Şirketin sahibi İbrahim Çeçen bu projeyi alma karşılığında rüşvet havuzuna 100 milyon dolar yatırdı.
Rüşvet havuzuna akıtılan paraların bir diğer kaynağı ise İstanbul üçüncü havalimanıydı.
3 Mayıs 2013’te ihalesi yapılan projeyi Cengiz-Limak-Kolin-Kalyon-Mapa konsorsiyumu kazandı. Toplam rakam 26 Milyar 142 milyon Euro olarak belirlendi. İhaleyi alan iş adamları rüşvet havuzuna 100’er milyon dolar gönderdi.
İLK TOPLANTI İLK TALİMAT
Sabah-ATV grubunun Çalık Holding’ten Zirve Holding’e satış-devir hikayesi ana hatlarıyla böyle.
Ancak bu görünüşte böyle. Realite çok farklı ve perde gerisinde yaşananlar soruşturma esnasında ortaya çıktı.
Bu aşamada soruşturma evraklarına bakalım ve gün gün, saat saat bakalım neler olmuş. Erdoğan’ın bu süreçteki konumu neymiş, ‘gerçek patron’ kimmiş?
Tarih 21 Temmuz 2013.
Erdoğan Turkuaz Medya’ya el koyma ve bu iş için ‘naylon patron’ olarak Ömer Faruk Kalyoncu’yu görevlendirmek için görüşmelere başlıyor.
Öğleden sonra saat 15:51’de Erdoğan ile Orhan Cemal Kalyoncu telefonda.
Erdoğan “neredesin Orhan, Faruk nerede, iftardan sonra bir iki görüşme yapacağım” dedikten sonra “Bizim evde bir görüşme yapalım sen Faruk’a da söyle” demiştir.
Orhan Cemal Kalyoncu da “Tamam Faruk’u da alır gelirim efendim” demiştir. (Faruk ilerleyen bölümlerde ‘genç arkadaş’ olarak tapelere konu olacak , 1977 doğumlu genç bir işadamıdır)
Aynı gün. Saat 16:01
Orhan Cemal Kalyoncu ile Berat Albayrak telefon görüşmesindedir.
Berat Albayrak “Akşam görüşüyoruz abi tamam mı ?” diyerek toplantıya katılacağını Kalyoncu’ya söylüyor.
İlerleyen telefon trafiklerinde göreceğiniz gibi Berat Albayrak Turkuvaz Medya’nın Erdoğan ailesine geçiş sürecinin önemli aktörlerinden.
Gün içerisinde yapılan bu görüşmelerden sonra Erdoğan Kısıklı’daki evine geçmiş ve Kalyoncu’larla bahsettiği toplantıyı yapmıştır.
Bu toplantının üç gün sonrası.
24 Temmuz 2013. Saat 19:53.
Berat Albayrak ile Orhan Cemal Kalyoncu görüşmektedir.
Kalyoncu kendisine önerilen projeye dair netleştirme yapmak istemektedir. Albayrak’a “Dün toplantılarımız vardı bu şeyle ilgili. Faruk’un sana uğramasına gerek var mı bu ara” diye sorar.
Albayrak ise “Yani gerekiyorsa, kafasında soru işareti varsa uğrasın” diye cevap verir. Tapelere yansıyan görüşmelere göre devir işlemi için yapılacak naylon yapının koordinatörlüğünü de Berat Albayrak yürütmektedir.
Çünkü bir sonraki tape (Eylül 2013)ye göre Erdoğan ile Berat Albayrak devre dair detayları tartışıyorlar.
Berat Albayrak “O zaman yüzde 75’lik kısmı arkadaş için başlatıyorum” dedikten sonra şöyle devam ediyor “ Ben o zaman o arkadaşlar kanalıyla süreci başlatıyorum o zaman, protokol sürecini, de mi, o isimde mutabıksak”
Erdoğan ise ‘Hangi isimde?’ diye cevaplıyor.
Berat Albayrak cevaben “Malum arkadaş var ya. Genç arkadaş. Genç arkadaş üzerinden protokolü başlatıyorum”
Burada bahsi geçen ‘genç arkadaş’ 1977 doğumlu Ömer Faruk Kalyoncu.
Erdoğan ise daha önce konuşulan naylon patron olayını bildiği için telefonda şöyle devam ediyor :
“Tabi tabi, hem o hem o, ona öbürünü de katalım. Yani onun üzerinden başlatalım”
Berat Albayrak cevaben “Tamam, sadece onun üzerinden, okey” diyerek konuşmayı sonlandırıyor.
Delil klasörleri arasında yer alan bu görüşmedeki ‘malum arkadaş’ Cemal Kalyoncu, ‘genç arkadaş’ ise Faruk Kalyoncu’ya işaret ediyor.
Telefon tapelerine yansıyan diyaloglar, mutabık kalınan süreçler gerçek patronun Erdoğan ailesi olduğunu net olarak gösteriyor.
Tam da planlandığı gibi ‘genç arkadaş’ üzerinden devir işlemi gerçekleştirilir ve 20 Aralık 2013 itibariyle Turkuaz Medya’nın yüzde 75’lik hissesi Ömer Faruk Kalyoncu’nun yönetim kurulu başkanı göründüğü Zirve Holding’e satılıyor.
Peki bu devirdeki para trafikleri nasıl döndü. Perde gerisinde neler yaşandı ? Yine dönüp soruşturma evraklarına bakalım.
BAKAN İHALEYİ İŞADAMLARI İLE İHALEDEN ÖNCE İSTİŞARE EDİYOR
13 Ağustos 2013. Saat 14:33
AKP döneminin en meşhur işadamlarından, bu soruşturma kapsamındaki bir telefon tapesindeki ‘milletin a… koyacağız’ sözüyle hafızalara kazınan Mehmet Cengiz AKP döneminin bir diğer yıldız işadamı Celal Koloğlu ile telefonda görüşmektedir.
Mehmet Cengiz bir gün önce dönemin Karayolları Genel Müdürü (Bugünün Ulaştırma Bakanı) Orhan Turan ile görüşmüştür.
Görüşmeden elde ettiği bilgileri Koloğlu’na aktarır: “ Bu yap işlet devret işi, normal bir iş değil. Birisi bir milyar dört yüz elli milyon dolarlık iş. Bu şey tarafı. Anadolu Tarafı, bir de bir milyar yüz milyon dolarlık iş”
Koloğlu ise Cengiz’e “Beyfendi’ye ne diyeyim?. Cumartesi bir daha görüşeceğim, bir şey diyeyim mu bu konuda” diye soruyor.
Telefon görüşmesine konu olan proje o dönemde henüz ihalesi olmamış 2,5 milyar dolarlık Kuzey Marmara Otoyol İhaleleridir. Henüz kamuoyuna açık olamayan bilgiler yandaş işadamları ile ‘istişare’ edilmektedir.
İstişare görüşmeleri sadece işadamları arasında değildir.
Söz konusu görüşmeden bir hafta sonrası.
20 ve 21 Ağustos 2013
Bu kez AKP döneminin gözde işadamları Celal Koloğlu, Mehmet Cengiz ve İbrahim Çeçen dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ile buluşurlar.
Toplantı rüşvet havuzunun şekillenmesindeki kilometre taşlarından birisidir.
Bu buluşma öncesi Ulaştırma Bakanlığı özel kalem müdürü Ahmet Ataşçı işadamlarını tek tek arayıp toplantının önemli olduğunu, mutlaka katılmaları gerektiğini tebliğ eder.
Toplantıdan bir hafta sonrası.
20 Ağustos 2013. Saat 17.19
Mehmet Cengiz ile Celal Koloğlu telefondadır. Halen internette de bulunabilen bu görüşmeye göre Koloğlu kendisine yüklenen ‘misyon’dan çok mutlu değildir. “Görüştüm abi görüştüm de kafam karma karışık oldu ya abi ya” dedikten sonra bakanla yaptığı görüşmeden aktarmaya devam ediyor.
Bakanın ‘Beyfendi’yle görüşeceğini, görüşmeden sonra planın netleşeceğini, Bakanın bu olayı kendisine verilmiş bir görev olarak tanımladığını söyledikten sonra “ bana görev verdi ben halledecem diyo” “kırk yılda böyle bir görev verilir güya sizlere de yani bunu yapmanız lazım diyor bunun şeyi yok diyor kaçar tarafı yok diyo ben de dedim ne emir verirseniz biz de elimizden geleni yaparız dedim ne deyim abi ben bunu söyledim başka ne deyim abi söyle” “iki iki iki kısım diyor iki ye ayrılmış diyo” “bir diyor ıı işte bi tarafta ATV var bir takım şeyler var öbürüne de diyor gazete ve A Haber var diyor” “he yani ikiye ayrılmış bunu diyor büyük bir … öyle de böyle halledeceğiz başka bunu diyo sıkıntıdayız diyo hallolacak diyo bu iş ne deyim abi yani diyecek birşey bırakmadı ki” diyor.
Koloğlu’nun anlattıklarının tercümesini yapalım. ‘Beyfendi’ malum olduğu üzere Erdoğan.
‘Görev verilen’ kişi Binali Yıldırım.
‘Görev’ ise ATV Sabah grubunun yüzde 75 hissesinin Çalık Holding’ten alınarak Kuzey Marmara Otoyolu ihalelerine katılan işadamlarından toplanacak rüşvetle alınması planı.
Soruşturma evraklarında yer alan bir başka Erdoğan – Berat Albayrak görüşmesi ise işadamı Koloğlu’nun anlatımlarını teyit ediyor.
Berat Albayrak Sabah-ATV’nin satın alınmasına dair Erdoğan’ı bilgilendirmek için arıyor.
Albayrak özetle şunları söylüyor: “Binali Bey tarafıyla ilgili, Ahmet Bey ile görüştüler Cumartesi günü. Rakamsal olarak tedarik noktasında kendi yükümlülük tarafını karşılıyor. Çoğunluğu önümüzdeki haftaya kadar halledecek. Geri kalan yüzdelik kısmın 4’te 1’ini ise ay başı gibi hallediyor”
Erdoğan ise konuya oldukça hakim.
Berat Albayrak’ın özetine “O aşamaları Binaliyle konuştuk. Onları da gelince konuşuruz” diye cevap veriyor.
Tapelerden devam edelim.
20 Ağustos 2013. Saat 22:42
Mehmet Cengiz ile Cemil Kazancı görüşmesi.
Cengiz Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı işaret ederek “ Beni gene yarın Ankara’ya çağırdı. Yarın Ankara’ya gidiyorum ben öğleden sonra, Sabah konusunda” diyor.
Bir gün sonra:
21 Ağustos 2013 saat 11:40
Mehmet Cengiz dönemin Ulaştırma Bakanlığı Özel Kalem müdürü Ahmet Ataşçı’yı arayıp “Ahmetçiğim geliyorum toplantı var bugün” diyerek önemli bir toplantı için Ankara’da olacağını haber veriyor.
Ahmet Ataşçı ise cevaben “Süleyman Beyin orada saat 17’de başlayacak” diyerek toplantıya dair yönlendirmeleri yaptığı görülüyor.
Telefon trafikleri toplantıdan sonra da devam ediyor.
Aynı gün , saat 18:45
Mehmet Cengiz MNG Holding’in patronu Mehmet Nazif Günal ile görüşüyor ve bakanla toplantı halinde olduğunu, çıkınca ona gideceğini söylüyor .
22 Ağustos 2013 – Rize
Erdoğan bir dizi program için Karadeniz turundadır.
Aynı günlerde AKP’nin yıldız iş adamları kendi aralarında istişarelerini sürdürüyorlar.
22 Ağustos 2013. Saat 13:55
Mehmet Cengiz İbrahim Çeçen’i arayıp ertesi Erdoğan Rize’de olduğu için Rize’ye gideceğini haber veriyor.
Çeçen de konuyu iyi bildiği için “işte gider bu basın masın işlerini halledersin olum sen de” cevabını veriyor.
Konuşmanın bundan sonrası hayli ilginçleşiyor. Çünkü Erdoğan ile işadamları arasındaki kurulu rüşvet düzeni herkesin bilgisi dahilinde.
Çeçen , Cengiz’in “sana girecek oradan fatura da o zaman sen diyeceksin yani” demesi üzerine, “Ha ha sanki niye bana benim havalanım yok… bana fatura versin ya… (gülüyor) Celal’le yolda konuştuk, dedim bana ne vermiş oğlum size vermiş ben bana ne verecek yani bana bir şey verdiyse tamam hay hay başımın üstüne” diyor.
İnternete düşen ses kayıtlarına da yansıdığı gibi, büyük ihaleleri alan işadamları ihale karşılığı milyonlarca doları rüşvet olarak vermeyi işin raconu olarak kabul ediyor.
İbrahim Çeçen aynı dönemde 3.köprü ihalesini kazanmıştı. Söz konusu telefon görüşmelerine göre Çeçen kendisinden istenen 100 milyon dolar rüşvetten rahatsızlık duymuyor. Hatta kendisini yeni havalimanı projesine katmaları durumunda vereceği rüşveti 150 milyon dolara çıkarabileceğini söylüyor.
Ayrıca Çeçen’in “sanki niye bana, benim havalimanım yok” demesi medyanın devri konusunda işadamlarından toplanacak paraya işaret ediyor.
Nitekim 3.Havalimanı projesini Cengiz-Limak-Kolin ortaklığı kazandı. Söz konusu medya grubunun alınması için de bu üç işadamından 100’er milyon dolar rüşvet toplandı. Telefon kayıtları bu trafiği açıkça gösteriyor.
Medya grubunun rüşvet havuzunda toplanan paralarla satın alındığını, gerçek patronun Erdoğan ailesi olduğunu teyit eden bir başka telefon tapesi.
İHALE BÜYÜKSE RÜŞVET DE BÜYÜK
20 Eylül 2013. Saat 20:34
İşadamları Nuri Özaltın ile Hayrettin Özaltın görüşüyor.
Kendi aralarında kendilerinden 20 milyon dolar istendiğini, diğer işadamlarından istenen paraların daha büyük olduğunu konuşuyorlar.
Hayrettin Özaltın “O kadar istiyor olmalarının sebebi de şey, “Şey var nedir, önlerinde iş var da” deyince Nuri Özaltın devreye girip “…neyse telefonda olmaz” diyerek konuyu kapatıyor.
Bu telefonda geçen “önlerinde iş var” ifadesi üçüncü havalimanı ve üçüncü köprü inşaatını işaret ediyor. Yani büyük ihalelere girenler büyük rüşvetler veriyor.
Erdoğan 25 Ağustos 2013’te Çaykur Rizespor Mehmet Cengiz Tesislerini ziyaret eder. Mehmet Cengiz’le görüşür.
Söz konusu görüşmenin akabinde Mehmet Cengiz ve Hayrettin Özaltın telefonla görüşüyor:
27 Ağustos 2013 – Saat 12:22
Cengiz “Kaçtınız ama hiçbir şey fark etmedi. 500 bin Euro, Limak, Kolin, sen Adnan. Ama bu Rizespor’a tabi. Asıl şey duruyor, bomba” Cengiz bu bölümde oldukça keyiflidir ve gülerek devam eder.
Özaltın ise “abi bizim olmadığımız yerde bize niye ceza kesiyorlar abi ya biz yokuz ki bizde davet de yoktu orda” dese de Cengiz “konuşursun, Adnan bey size tebliğ edecek, Adnana görev verildi” diye cevap verir..
Erdoğan Rizespor ziyareti sırasında işadamları Nihat Özdemik, Celal Kuloğlu, Hayrettin Özaltın ve Adnan Çebi’den 500’er bin Euro para toplanması talimatı vermiştir.
NAYLON PATRON İÇİN NAYLON ŞİRKET KURULUYOR
SABAH-ATV’nin kurulması için lazım olan rüşvetler dağıtıldıktan sonra iş medya grubunu Erdoğan ailesi adına alacak gruba geliyor.
20 Ağustos 2013 – Saat 20:37
Cemal Kalyoncu ile Berat Albayrak telefonla görüşmektedir.
Albayrak “görüş bu hafta bazı şeyler olacak ona göre tekrar haberleşiriz. Siz de iyi keyifler iyi bir sıkıntı yok inşallah” derken Kalyoncu “bir konuda istişare etmek isterdim seninle ya” dediği, Albayrak’ın “tamam abi bir akşam gibi şey yapalım mı görüşelim” diye cevapladığı görülüyor.
Albayrak’ın ‘bu hafta bazı şeyler olacak’ dediği cümledeki önemli şeylerin ne olduğu üç gün sonra anlaşıldı. Turkuvaz Medya’nın devredileceği Zirve Holding 23 Ağustos 2013 günü kuruldu.
RÜŞVETLER MİKTARLARI TEBLİĞ EDİLİYOR
Sürecin en önemli toplantılarından birisi 3 Eylül 2013’te Ankara’da yapıldı.
PTT Ahlatlıbel Sosyal Tesisleri’nde Binali Yıldırım ile bir araya gelen malum işadamları medya grubunun satın alınması için gerekli olan paranın –rüşvetin dağıtılması için son rötuşları yapacaklardır.
İşadamları ile bakanlık bürokratları arasında gün boyu telefon trafiği döner ve o akşam toplantı PTT Ahlatlıbel Şark Köşesi’nde gerçekleştirilir.
Toplantıya Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir, Hayrettin Özaltın, Adnan Çebi ve İbrahim Çeçen katılmıştır.
Toplantının içeriği ise işadamlarının kendi aralarında yaptıkları telefon görüşmelerinde ne olarak gözüküyor.
4 Eylül 2013 Saat 10:07
Mehmet Cengiz – Hayrettin Özaltın görüşmesi.
Özaltın Cengiz’e “dünden bu yana kendini nasıl hissediyorsun” diye sorar.
Cengiz “ben ee o Nihat’ı gördükten sonra rahatladım he hee” diye cevap veriyor.
Diyaloglar uzun ve ilginç.
Söz konusu tape halen internette bulunabiliyor.
İlgili tapenin şu bölümünü buraya almakta fayda görüyorum:
Cengiz: “30 30 30 … Adnan da mahvoldu Adnan’ı göremedin mi akşam simsiyah olmuştu”
“Hayrettin aman ha bunu hiç kimseyle paylaşmaman lazım ya”
Özaltın: “ yok yok hiç merak etme ya” “ya ben daha da şey yapsaydım düşük ver söyleseydim yok demezdi herhalde değil mi”
Cengiz “almazlar” “bu da hey 100 verdiği yere sen yani sen neyi konuşuyorsun kardeşim ya sen 20 vereceksin da Allah için Adnan’a fazla oldu tek mağdur olan Adnan oldu sen 30 vermen lazım Adnan’a 20 vermesi lazım doğru mu”
Özaltın: “90 altı yani düşük rakam verseydim almazdı öyle mi”
Cengiz : “Adnan işi Allah için konuştuktan sonra senin 30 vermen lazım” “kardeşim senin şimdi yani ne alakası var Hayrettin ya bu demiryolunun yapılmasıyla o para bizden çıkmayacak mı” “he Adnan öyle bir işi mi var” “abi sen sen için birşey değil ki Hayrettin gözünü seveyim ya”
Cengiz: “yav sen ben sana birşey bir diyeyim en en az sen geçtin de niye öyle konuşuyorsun Hayrettin ya… ya bu para bizden çıkacak da Hayrettin ya” “eee biz alıştık da bi bi bir hafta sonra gayet normal karşılarsın sen hee hee”
Görüşmenin meali şu: Binali Yıldırım toplantıda medya grubunun devri için oluşturulacak rüşvet havuzuna Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir ve Celal Koloğlu’nun her birinden 100’er milyon dolar, Adnan Çebi’den 30 milyon dolar ve Hayrettin Özaltın’dan 20 milyon dolar toplanacağı, tüm işadamlarından 700 milyon dolar toplanacağı tebliğ edilmiş.
Cengiz’in Özaltın’a bahsettiği demiryolu projesi ise Palu-Genç-Muş arasında yapılacak olan 114 kilometrelik Demiryolu Deplase Yapım İkmal ihalesidir.
İşadamı Celal Koloğlu ise toplantının yapıldığı tarihte ABD’de olduğu için katılamamıştır. Dönüşte bilgilendirilir.
Tarih 11 Eylül 2013 – Saat 10:18
Mehmet Cengiz – Hayrettin Özaltın görüşmesi
Cengiz “dün haberi aldı yatıyor”
Aynı gün öğleden sonra 16:32
Mehmet Cengiz – Hayrettin Özaltın görüşmesi.
Cengiz “Adnan için de fazla oldu yani” “burnundan soluyor neyse bi kadeh rakı içirdim ona”
Özaltın “ya bana da fazla oldu”
Cengiz “sana ne fazla oldu ib..lik g..lük yapma s..erim belanı ha” “aslında Adnan’ın ki 20 senin ki 30 olması lazım doğrusu o ben adalet Allah için konuşuyorum Allah için doğru mu“
Özaltın “Adnan’la beraberdik cumartesi pazar aklına geldiyse üfffff üffff diye derin diyor nefesi derinden alıyor”
BİNALİ YILDIRIM TELEFONLARI SÖKTÜRÜYOR
17 Eylül 2013 – Saat 19:42
Mehmet Cengiz ile Hayrettin Özaltın görüşüyor .
Konuşma hayli ağır küfürler, argo ifadeler içerdiği için buraya almadım. Ancak Mehmet Cengiz’in ifadelerinden neler demiş olabileceğini tahmin edebilirsiniz.
Görüşmelerden anlaşılan şu: Binali Yıldırım tarafından medya grubu devri için kendilerinden rüşvet istenen Mehmet Cengiz, Hayrettin Özaltın, Adnan Çebi, İbrahim Çeçen ve Celal Koloğlu para miktarlarının yüksek olması nedeniyle ağır strese girmiş.
Bu arada telefon trafiklerinden anlaşıldığı kadarıyla toplantının gizliliğine çok dikkat edilmiş ve teknik takip ihtimaline karşı bizzat Binali Yıldırım tarafından telefonlar sökülmüş.
Sonuç olarak 3 Eylül 2013’te Ankara’da yapılan toplantıdan çıkan rüşvet dağılımı şu şekilde olmuş:
Mehmet Cengiz 100 milyon, Nihat Özdemir 100 milyon, Celal Koloğlu 100 Milyon, İbrahim Çeçen 100 milyon, Adnan Çebi 30 milyon ve Hayrettin Özaltın 20 Milyon dolar.
Sabah ATV’nin alınması için naylon şirket kurulmuş, devir için gerekli olan para işadamlarından rüşvet olarak toparlanmış ve şimdi durumun Ahmet Çalık’a tebliğ edilmesi aşamasına gelinmiştir.
9 Eylül 2013
Erdoğan ile Berat Albayrak görüşüyor.
Berat Albayrak , Erdoğan’a “Bu Katar olayını soracaktım, dün konuştuk, siz bahsettiniz ya İstanbul’a gelince konuşalım diye. Şimdi nasıl bir yol şey yapalım orada ? Şimdi gerekirse Katar’a ben de gideceğim, olmadı o seyahatte şey yapalım dediniz nasıl bir yol izleyelim orada? Şöyle bir durum var, Katar’ın yüzde 25 dahi olsa en ufak bir hususta onayı olmadan hukuken sözleşme yapamıyoruz hiçbir konuda. Şöyle ki onlardan hem yazılı onay almamız lazım hem de resmi satış rakamını onaylamaları lazım. Şöyle ki onların kendi satın alma opsiyonu bile var. Gerekirse hani, bu fiyata mı satıyorsunuz ben alırım deme hakları bile var. Dolayısıyla burada biz öncelikli burayı bitirmemiz, hukuki açıdan yarın bir gün sıkıntıya düşmemek açısından da önemli” diye yol haritasını soruyor.
‘BEYFENDİ’ SABAH İÇİN KATAR YOLUNDA
Erdoğan ise konuya hakim olduğunu gösterir bir şekilde “Şöyle bir şey var, yani bu kalabiliriz diyor. Hatta onlar burada spor kanalı da açmayı arzu ediyorlar” diyor.
Berat Albayrak devamında “Tabi onlar el-Cezire Türkiye’de başarısız oldular. Bir de yeni medya girişimleriyle ilgili ayrı planları var zannediyorum. Tabi mevcut yapıdan ayrı farklı şeyler yapmaları…” şeklinde konuşuyor.
Erdoğan ise “Oraya gitmekte zannediyorum bir fayda olacak. Ben ona bazı incelikleri anlattım, anlattıktan sonra tamam haklısın dedi. Yani onu konuşacağız.” diye konuşuyor.
Berat Albayrak ise devamında “şöyle ki her halükarda zaten oraya gitmek gerekecek de, oradaki husus şöyle; yani, biz bu adamlarla mevcut ortaklık sözleşmesi çok ağır bir sözleşme, bunun sadece satış değil sonrası için de kim olursa olsun çok zor bir süreç. Yani %25’le %51’lik hakları var birçok konuda gerekirse yani. Karar alma, onay alma, izinler, çoğunluk sağlanması gibi falan. Yani, bundan sonrası artık bunu yenilemek lazım artık bu %25’i.” Diyor.
Erdoğan ise “Konuşuruz onların hepsini işte” diyerek konuşmayı bitiriyor.
Bu aşamada durup bu konuşmaların ne anlama geldiğine bir daha bakalım.
Erdoğan başbakan ve hisse devrini konuştukları firmayla resmi hiçbir ilişkisi yok. Her ne kadar damadı Albayrak Çalık Holding’in o dönemdeki CEO’su olsa da konuşmaya konu olan konu ticari bir faaliyet.
Dahası Albayrak’ın danışıp talimat aldığı hususlar satıştan sonraki dönemi kapsıyor. Yani hadise Çalık Holding’ten çıkmış ve yeni sahibi Zirve Holding’i ilgilendiren konular.
Berat Albayrak ile Erdoğan arasındaki görüşmelerin devamında Katarlılara ait yüzde 25’lik hissenin bir şekilde satın alınması ve geri kalan yüzde 75 lik bölümün rüşvet havuzunda toplanan para ile alınması konusunun detayları görüşülüyor.
Berat Albayrak “ Bilal şey demişti, olmadı bu %25’i Ethem Bey’ler üzerinden yaparız, direkt onları onla ilişkilendiririz, o onu çözer artık; vadesi, yapısı… gibi bir formül üretmişti, aslında o da çok mantıklı bir formül. Hem hani vadesiydi, ödemesiydi hem de onun karşılığı durumu noktasına getirilebilir demişti. O iradeyi aldıktan sonra gerek Ahmet Bey olur gerek Ethem Bey olur, kimse, onun adını koyulabilir diye baktık” diye üretilecek formüle dair önerileri sıralıyor.
Erdoğan ise “Onlar tamam, o aşamaları Binaliyle konuştuk” diye cevap veriyor.
Berat Albayrak “Binali Bey tarafıyla ilgili, Ahmet Bey ile görüştüler Cumartesi günü. Rakamsal olarak tedarik noktasında kendi o yükümlülük tarafını karşılıyor. Ahmet Bey’le ben Perşembe görüşmüştüm, Cumartesi de Ahmet Bey’le başbaşa kendisi görüşüp mutabık kaldılar. Çoğunluğunu önümüzdeki haftaya kadar halledecek” diyor.
Erdoğan ise ‘Onları da gelince konuşuruz” diyerek konuşmayı bitiriyor.
15 Eylül 2013 günü Erdoğan İstanbul’da Ahmet Çalık ile görüşerek bir sonraki aşamaya geçmiştir.
YARIN: ‘BU İŞİ HALLEDECEKSİNİZ KARDEŞİM’
[Adem Yavuz Arslan] 25.12.2019 [TR724]
Dönemin Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş 6 yıl önce bugün, aralarında bir çok ünlü işadamı ve bürokratın da olduğu 41 kişi için gözaltı talimatı verdi. Ancak AKP Hükümeti yargıya doğrudan müdahale edip savcının talimatlarını uygulatmadı.
Emniyet, tarihinde ilk kez savcıya direndi. Soruşturmayı yürüten savcı Muammer Akkaş soruşturmadan alındı, emniyet ve yargı bürokrasisi darmadağın edildi.
Emniyete ve yargıya hükümet yandaşı kadrolar atandı ve soruşturma kapatıldı.
Savcı ve polisler önce sürüldü sonra da darbecilik suçlamasıyla tutuklandı. Bir kısmı yaklaşık 6 yıldır eşleri ve çocuklarıyla birlikte cezaevinde.
Bazı polis şefleri ve savcılar ise yurt dışında.
Peki neydi 25 Aralık operasyonu? Neden önemliydi ve Erdoğan rejimi için ne anlam ifade ediyordu? Bir yolsuzluk soruşturması nasıl ‘darbe’ suçlamasına dönüştü ?
Bu yazı dizisinde 25 Aralık operasyonuna farklı bir pencereden bakacağız.
Özellikle de Erdoğan ve çevresinde dönen rüşvet-yolsuzluk çarkına projektör tutacağız. Bunu yaparken de açık kaynaklardan, mahkeme evraklarından ve fezlekeye yansıyan tapelerden yararlanacağız.
Bir bakıma o süreci ‘Beyfendi’nin dilinden takip edeceğiz. Yorumu ve sürecin anlamını ise size bırakacağız.
ÇORAP SÖKÜĞÜ GİBİ
Önce 25 Aralık operasyonunun çerçevesine ana hatlarıyla bakalım.
Zira Türk medyasının neredeyse yüzde yüzüne hakim olan Erdoğan rejimi, söz konusu operasyona dair yoğun bir karartma uyguladı.
Yolsuzluk soruşturmasını haber yapma cesareti gösteren gazeteler kapatıldı, gazeteciler tutuklandı.
Yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde kuruluş hikayesini okuyacağınız Havuz Medyası ise olayı tamamen komplo teorilerine boğup saptırdı.
Bu yüzden belki bir çok bilgiyi, telefon görüşmesini ve rüşvet rakamlarını – aradan geçen 6 yıla rağmen- ilk kez okuyacaksınız.
Aslında 25 Aralık operasyonu sıradan bir yolsuzluk – ihaleye fesat karıştırma iddiasıyla başladı.
Aralarında üst düzey bürokratların da olduğu bir grubun kurdukları paravan şirketler üzerinden kamu arazilerinin satış ihalelerine fesat karıştırdığı soruşturuluyordu.
Ancak soruşturma ilerledikçe her şey çorap söküğü gibi geldi. Sıradan bir yolsuzluk soruşturması diye başlayan soruşturma bir anda Başbakan Erdoğan’a kadar uzanmıştı.
Savcı Akkaş’ın Bugün TV’den Fatih Akalan’a verdiği röportaja göre Erdoğan hiç bir zaman teknik takibe alınmadı ama soruşturmada her yol bir şekilde Erdoğan’a çıkıyordu.
Soruşturmaya ‘1.Grup’ olarak giren ekip Bosphorus 360 isimli bir şirketin etrafında örgütlenmişti. Şirketin resmi ortağı Cengiz Aktürk ve eşi gözükmesine rağmen gizli ortakları içinde adı bir dönem BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütlerinin finansmanı suçlamasıyla gündeme gelen Yasin El Kadı, oğlu Muaz Kadıoğlu, Usame Kutub, Abdülkerim Çay ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın olduğu tespit edildi.
Yasin El Kadı ismi bir anda tüm dikkatleri üzerine çekti.
Çünkü Yasin El Kadı BM Güvenlik Konseyi’nin ‘terör destekçisi’ listesinde ve ABD tarafından Türkiye’ye yollanan ‘terör örgütleriyle bağlantılı 39 kişilik listenin içindeydi.
Dönemin Bakanlar Kurulu da 22 Aralık 2001’de El Kadı’nın mal varlıklarını dondurmuş, yargı süreci tartışmalı bir şekilde devam etmiş , daha sonra Danıştay mal varlıklarını dondurma kararını iptal etmiş ama El Kadı’nın Türkiye’ye girişi bir süre daha yasaklı kalmıştı.
Soruşturma evraklarına göre Yasin El Kadı hakkında giriş yasağı olmasına rağmen ilgili dönemde çok defa Türkiye’ye giriş yaptı.
EL KADI VİP MİSAFİR, KAMERALAR KAPALI
Bu ziyaretler sırasında havalimanının VIP bölümünü kullandı, kameralar kapatıldı, başbakanlık korumaları eşlik etti. Bu işlemler de bizzat Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan tarafından takip edildi. Hatta bu ziyaretlerden birinde Yasin El Kadı’nın içinde bulunduğu araç kazaya karıştı.
Soruşturmayı derinleştiren güvenlik birimleri suç örgütünün farklı gruplardan oluştuğunu ve birbirine paralel olarak çok sayıda ihaleye fesat karıştırdığını tespit etti.
Fezlekeye göre bu gruplar ve çalışma alanları şöyle:
1. Grup: Yasin El Kadı’nın başında olduğu bu grup kamu arazilerinin usulsüz ele geçirilmesi, rüşvet karşılığı maden işletme ruhsatı almak , resmi belgede sahtecilik gibi suçlamalara muhatap.
İddiaya göre Bilal Erdoğan üzerinden nüfuz kullanan örgüt, İstanbul’un en değerli arsalarından olan Etiler Polis Okulu arazisini önce Emniyet Genel Müdürlüğü’nden Maliye’ye oradan da İstanbul Büyükşehir’e, Büyükşehir’den de KİPTAŞ’a devrine çalışıyordu.
Daha sonra ise KİPTAŞ üzerinden ihalesiz olarak Bosphorus 360 şirketine verdirilmesi hedefleniyordu. Grup henüz arsayı almadan üzerine inşaat projeleri yapmış bu kapsamda sunumlar hazırlamış, hazırladıkları maketleri devletin zirvesine göstermişti.
Soruşturma dosyası bu sürecin fotoromanı gibi. Her aşamanın sesli ve görüntülü kaydı alınmış.
1. Grubun diğer faaliyet alanı Bosphorus 360 üzerinden termik santrallerin ihalesini takip etmek. Bu grubun tıpkı Etiler Polis Okulu olayında olduğu gibi kamu gücünü kullanarak şirket çıkarlarına göre düzenlemeler yaptırdığı tespit edildi. Hatta Yasin El Kadı bazı termik santrallerin özelleştirmelerini bile iptal ettirmiş.
2. Grup: Latif Topbaş yönetimindeki yapılanma. İddiaya göre bunlar, kamu ihalelerine fesat karıştırma, rüşvet ve imar usulsüzlükleri yapıyorlardı. Meşhur Urla Villaları olayı bu grubun faaliyetleri içerisinde yer aldı.
3. Grup: Bilal Erdoğan’ın başkanlığındaki yapılanma. Fezlekede TÜRGEV’e arazi ve para toplamasına aracılık etme, kamu ihalelerine fesat karıştırma, rüşvet ve tehdit suçlaması var.
RÜŞVET HAVUZUNDAN HAVUZ MEDYASINA
4. Grup ise dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım yönetimindeki ekip.
İçlerinde AKP döneminin ünlü işadamları Mehmet Cengiz, Celal Koloğlu, İbrahim Çeçen, Adnan Çebi, Nihat Özdemir, Mehmet Nazif Günal, Hayrettin Özaltın gibi isimlerin yanında dönemin TCDD genel müdürü Süleyman Karaman, Karayolları Genel Müdürü Cahit Turan gibi bürokratlar var.
25 Aralık operasyonunun temelini aslında bu 4.grup oluşturuyor.
Çünkü söz konusu yapılanma tekil bir suça işaret etmiyor. Adeta Erdoğan rejiminin para kaynağı ve rüşvet çarkını temsil ediyor.
Soruşturma evraklarına göre Binali Yıldırım ‘yukarıdan’ aldığı talimatlarla işadamlarından para topladığı, karşılığında bu iş adamlarına kamu ihaleleri verdirttiği, toplanan paraları Bilal Erdoğan ve Berat Albayrak’ın takip ettiği, paraları Berat Albayrak’ın Nebi Yanık aracılığı ile Çalık Holding binasına götürdüğü tespit edildi.
Kamu ihalelerine fesat karıştırdığı iddia edilen bu grubun kamu ihalelerinden toplanan rüşvetlerle Sabah Atv grubunun satın alınmasını organize etmesi soruşturmanın en önemli suçlaması.
Ayrıca söz konusu yapılanmanın Ciner Grubu’nda yönetici olan Fatih Saraç aracılığıyla yayınlara müdahale ettiği, bunun karşılığında medya grubunun patronu Turgay Ciner’in Enerji Bakanlığı’ndaki ‘işlerinin kolaylaştırıldığı’ ortaya çıktı.
Kamuoyunda ‘Alo Fatih’ olarak bilinen, Başbakan Erdoğan ile Habertürk yöneticisi Fatih Saraç arasındaki görüşmeler bu kapsamda elde edilmiş.
Dahası Başkanlık Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’ın söz konusu grupla yakın temasta olduğu, gelişmelerden Erdoğan’ı haberdar ettiği ve Erdoğan’dan aldığı talimatları da işadamlarına ulaştırdığı belirlendi.
‘ARKADAŞ’ ‘SAKALLI’ VE ‘BEYFENDİ’
Soruşturma kapsamında yapılan çalışmalarda grubun gizliliğe çok ciddi riayet ettikleri, grup yöneticileri hakkında kod isim kullandıkları tespit edildi.
İddiaya göre Yasin El Kadı için ‘Abi’, Bilal Erdoğan için ‘Arkadaş’, Tayyip Erdoğan için ‘arkadaşın babası’ yada ‘Beyfendi’, dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız için de ‘sakallı’ kodlaması kullanılmış.
Mesela 2 Nisan 2012 günü saat 23.16’da Usame Kutup , Başkana Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’ı arayıp “Abicim, abi Beyfendi’yi görmek istiyor” diyor.
Bu görüşmenin sonunda Yasin El Kadı ile Erdoğan randevusu ayarlanıyor.
29 Eylül 2012 tarihli bir başka görüşmede ise Usame Kutup Hasan Doğan’a “Abicim, abi hem Beyfendi hem de Hakan Bey’le görüşmek istiyor” diyor. Hasan Doğan da hem Erdoğan’ın hem de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın katılacağı bir görüşme ayarlıyor.
Bu arada soruşturma evraklarına göre Yasin El Kadı görüşmelerinin kaydedilmesinden korktuğu için kriptolu telefon talep ediyor.
Özetle 25 Aralık soruşturmasına konu olan yapılanma ve suçlamalar bu şekilde.
Girişte de kısaca özetlediğim gibi Erdoğan, emniyet ve yargıya müdahale ederek soruşturmaları durdurdu.
Savcı Muammer Akkaş görevden alındı yeni savcılar da soruşturmada takipsizlik kararı verdiler. Aralarında Bilal Erdoğan’ın da bulunduğu 96 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına hükmedildi.
Soruşturmayı yürüten güvenlik bürokratları ise “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmakla” suçlandı.
Dosya kapatıldı ancak deliller hala ortada duruyor.
Üstelik soruşturma konusu olayların seyri, yaşanan gelişmeler soruşturmayı teyit eden türden.
Yazı dizisinde özellikle dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım önderliğinde yürütülen rüşvet toplama ve Havuz medyasının oluşturulması sürecine yakından bakacağız.
Çünkü söz konusu veriler son derece açık, üzerinde yorum yapmaya bile fırsat bırakmayacak kadar net.
Okuyun ve karar verin bu bir darbe girişimi mi yoksa nizami bir yolsuzluk soruşturması mı?
Bu arada hatırlatayım, tüm konuşmalar, telefon kayıtları soruşturma dosyalarında, açık kaynaklarda ve fezlekede mevcut.
BİR GARİP MEDYA OPERASYONU
Önce skandalın merkezindeki Sabah-ATV grubunun hikayesine bakalım.
Bilindiği gibi Çalık Holding 5 Aralık 2007’de TMSF üzerinden Ciner Holding’e bağlı Merkez Medya Grubu’nu 1.1 milyar dolara satın aldı. Satın alma işlemi için kamu bankalarından 750 milyon dolarlık kredi kullanıldı.
Söz konusu grubun Çalık Holding’e devri 2008’de tamamlandı ve grup bütünüyle Turkuvaz Medya’nın oldu.
Temmuz 2008’de ise Turkuvaz Medya’nın yüzde 25 hissesi Katar Yatırım İdaresi’nin iştiraki olan Lusail International Media’ya devredildi.
Medya grubu görünüşte Ahmet Çalık’ın olsa da yönetimi Erdoğan ailesinin elindeydi. Medya Grubunun başında Serhat Albayrak vardı. Ancak bu durum Erdoğan ailesi için yeterli görülmüyordu.
2012’ye gelindiğinde Turkuvaz Medya’nın satışı gündeme geldi.
Rekabet Kurumu’nun 19 Aralık 2013 tarihli onayı ile Çalık Holding bünyesindeki Turkuvaz Medya’nın yüzde 75’lik hissesi Ömer Faruk Kalyoncu’nun yönetim kurulu başkanı olduğu Zirve Holding’e devredildi.
Sıradan bir ticari faaliyet-devir gözüken bu hadise aslında dev bir skandaldı. Çünkü yüzde 75’lik hisse resmiyette 300 milyon dolara devredilmişti ama gayri resmi rakam 700 milyon dolardı.
Lusail International Media 12 Eylül 2014’te Rekabet Kurumu’na başvurarak Sabah ve ATV’deki hisselerinin tamamını Zirve Holding’e devretti. Böylece Turkuvaz Medya’nın tamamı Zirve Holding’in olmuştu.
Bu devir esnasında Sabah – ATV grubu ile ilgilenen sadece Kalyoncular değildi.
ABD’li medya devi Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu News Corporation Sabah Grubu için 1 milyar dolarlık teklif hazırladı. Buna dair bilgiler grubunu gazetesi Wall Street Journal’de yayınlandı.
Hatta ABD medya devi satış işlemi için Goldman Sachs şirketini yetkilendirdi.
Ancak Sabah Atv grubu 1 milyar dolarlık teklife rağmen Aralık 2013’te şirket sermayesi 190 milyon dolar gözüken Zirve Holding’e –resmi kayıtlara göre- 300 milyon dolara devredildi.
Yazının ilerleyen bölümlerinde detaylarıyla anlatacağım ama bu noktada kısa bir parantez açalım. Çünkü söz konusu 300 milyon dolar rüşvet olarak işadamlarından toplanan para. 100 milyon dolar 29 Mayıs 2012’de ihalesi yapılan, 26 Ağustos 2016’da hizmete giren 3. Boğaz Köprüsü ihalesini alan İÇtaş-Astaldi grubundan temin edildi. Şirketin sahibi İbrahim Çeçen bu projeyi alma karşılığında rüşvet havuzuna 100 milyon dolar yatırdı.
Rüşvet havuzuna akıtılan paraların bir diğer kaynağı ise İstanbul üçüncü havalimanıydı.
3 Mayıs 2013’te ihalesi yapılan projeyi Cengiz-Limak-Kolin-Kalyon-Mapa konsorsiyumu kazandı. Toplam rakam 26 Milyar 142 milyon Euro olarak belirlendi. İhaleyi alan iş adamları rüşvet havuzuna 100’er milyon dolar gönderdi.
İLK TOPLANTI İLK TALİMAT
Sabah-ATV grubunun Çalık Holding’ten Zirve Holding’e satış-devir hikayesi ana hatlarıyla böyle.
Ancak bu görünüşte böyle. Realite çok farklı ve perde gerisinde yaşananlar soruşturma esnasında ortaya çıktı.
Bu aşamada soruşturma evraklarına bakalım ve gün gün, saat saat bakalım neler olmuş. Erdoğan’ın bu süreçteki konumu neymiş, ‘gerçek patron’ kimmiş?
Tarih 21 Temmuz 2013.
Erdoğan Turkuaz Medya’ya el koyma ve bu iş için ‘naylon patron’ olarak Ömer Faruk Kalyoncu’yu görevlendirmek için görüşmelere başlıyor.
Öğleden sonra saat 15:51’de Erdoğan ile Orhan Cemal Kalyoncu telefonda.
Erdoğan “neredesin Orhan, Faruk nerede, iftardan sonra bir iki görüşme yapacağım” dedikten sonra “Bizim evde bir görüşme yapalım sen Faruk’a da söyle” demiştir.
Orhan Cemal Kalyoncu da “Tamam Faruk’u da alır gelirim efendim” demiştir. (Faruk ilerleyen bölümlerde ‘genç arkadaş’ olarak tapelere konu olacak , 1977 doğumlu genç bir işadamıdır)
Aynı gün. Saat 16:01
Orhan Cemal Kalyoncu ile Berat Albayrak telefon görüşmesindedir.
Berat Albayrak “Akşam görüşüyoruz abi tamam mı ?” diyerek toplantıya katılacağını Kalyoncu’ya söylüyor.
İlerleyen telefon trafiklerinde göreceğiniz gibi Berat Albayrak Turkuvaz Medya’nın Erdoğan ailesine geçiş sürecinin önemli aktörlerinden.
Gün içerisinde yapılan bu görüşmelerden sonra Erdoğan Kısıklı’daki evine geçmiş ve Kalyoncu’larla bahsettiği toplantıyı yapmıştır.
Bu toplantının üç gün sonrası.
24 Temmuz 2013. Saat 19:53.
Berat Albayrak ile Orhan Cemal Kalyoncu görüşmektedir.
Kalyoncu kendisine önerilen projeye dair netleştirme yapmak istemektedir. Albayrak’a “Dün toplantılarımız vardı bu şeyle ilgili. Faruk’un sana uğramasına gerek var mı bu ara” diye sorar.
Albayrak ise “Yani gerekiyorsa, kafasında soru işareti varsa uğrasın” diye cevap verir. Tapelere yansıyan görüşmelere göre devir işlemi için yapılacak naylon yapının koordinatörlüğünü de Berat Albayrak yürütmektedir.
Çünkü bir sonraki tape (Eylül 2013)ye göre Erdoğan ile Berat Albayrak devre dair detayları tartışıyorlar.
Berat Albayrak “O zaman yüzde 75’lik kısmı arkadaş için başlatıyorum” dedikten sonra şöyle devam ediyor “ Ben o zaman o arkadaşlar kanalıyla süreci başlatıyorum o zaman, protokol sürecini, de mi, o isimde mutabıksak”
Erdoğan ise ‘Hangi isimde?’ diye cevaplıyor.
Berat Albayrak cevaben “Malum arkadaş var ya. Genç arkadaş. Genç arkadaş üzerinden protokolü başlatıyorum”
Burada bahsi geçen ‘genç arkadaş’ 1977 doğumlu Ömer Faruk Kalyoncu.
Erdoğan ise daha önce konuşulan naylon patron olayını bildiği için telefonda şöyle devam ediyor :
“Tabi tabi, hem o hem o, ona öbürünü de katalım. Yani onun üzerinden başlatalım”
Berat Albayrak cevaben “Tamam, sadece onun üzerinden, okey” diyerek konuşmayı sonlandırıyor.
Delil klasörleri arasında yer alan bu görüşmedeki ‘malum arkadaş’ Cemal Kalyoncu, ‘genç arkadaş’ ise Faruk Kalyoncu’ya işaret ediyor.
Telefon tapelerine yansıyan diyaloglar, mutabık kalınan süreçler gerçek patronun Erdoğan ailesi olduğunu net olarak gösteriyor.
Tam da planlandığı gibi ‘genç arkadaş’ üzerinden devir işlemi gerçekleştirilir ve 20 Aralık 2013 itibariyle Turkuaz Medya’nın yüzde 75’lik hissesi Ömer Faruk Kalyoncu’nun yönetim kurulu başkanı göründüğü Zirve Holding’e satılıyor.
Peki bu devirdeki para trafikleri nasıl döndü. Perde gerisinde neler yaşandı ? Yine dönüp soruşturma evraklarına bakalım.
BAKAN İHALEYİ İŞADAMLARI İLE İHALEDEN ÖNCE İSTİŞARE EDİYOR
13 Ağustos 2013. Saat 14:33
AKP döneminin en meşhur işadamlarından, bu soruşturma kapsamındaki bir telefon tapesindeki ‘milletin a… koyacağız’ sözüyle hafızalara kazınan Mehmet Cengiz AKP döneminin bir diğer yıldız işadamı Celal Koloğlu ile telefonda görüşmektedir.
Mehmet Cengiz bir gün önce dönemin Karayolları Genel Müdürü (Bugünün Ulaştırma Bakanı) Orhan Turan ile görüşmüştür.
Görüşmeden elde ettiği bilgileri Koloğlu’na aktarır: “ Bu yap işlet devret işi, normal bir iş değil. Birisi bir milyar dört yüz elli milyon dolarlık iş. Bu şey tarafı. Anadolu Tarafı, bir de bir milyar yüz milyon dolarlık iş”
Koloğlu ise Cengiz’e “Beyfendi’ye ne diyeyim?. Cumartesi bir daha görüşeceğim, bir şey diyeyim mu bu konuda” diye soruyor.
Telefon görüşmesine konu olan proje o dönemde henüz ihalesi olmamış 2,5 milyar dolarlık Kuzey Marmara Otoyol İhaleleridir. Henüz kamuoyuna açık olamayan bilgiler yandaş işadamları ile ‘istişare’ edilmektedir.
İstişare görüşmeleri sadece işadamları arasında değildir.
Söz konusu görüşmeden bir hafta sonrası.
20 ve 21 Ağustos 2013
Bu kez AKP döneminin gözde işadamları Celal Koloğlu, Mehmet Cengiz ve İbrahim Çeçen dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ile buluşurlar.
Toplantı rüşvet havuzunun şekillenmesindeki kilometre taşlarından birisidir.
Bu buluşma öncesi Ulaştırma Bakanlığı özel kalem müdürü Ahmet Ataşçı işadamlarını tek tek arayıp toplantının önemli olduğunu, mutlaka katılmaları gerektiğini tebliğ eder.
Toplantıdan bir hafta sonrası.
20 Ağustos 2013. Saat 17.19
Mehmet Cengiz ile Celal Koloğlu telefondadır. Halen internette de bulunabilen bu görüşmeye göre Koloğlu kendisine yüklenen ‘misyon’dan çok mutlu değildir. “Görüştüm abi görüştüm de kafam karma karışık oldu ya abi ya” dedikten sonra bakanla yaptığı görüşmeden aktarmaya devam ediyor.
Bakanın ‘Beyfendi’yle görüşeceğini, görüşmeden sonra planın netleşeceğini, Bakanın bu olayı kendisine verilmiş bir görev olarak tanımladığını söyledikten sonra “ bana görev verdi ben halledecem diyo” “kırk yılda böyle bir görev verilir güya sizlere de yani bunu yapmanız lazım diyor bunun şeyi yok diyor kaçar tarafı yok diyo ben de dedim ne emir verirseniz biz de elimizden geleni yaparız dedim ne deyim abi ben bunu söyledim başka ne deyim abi söyle” “iki iki iki kısım diyor iki ye ayrılmış diyo” “bir diyor ıı işte bi tarafta ATV var bir takım şeyler var öbürüne de diyor gazete ve A Haber var diyor” “he yani ikiye ayrılmış bunu diyor büyük bir … öyle de böyle halledeceğiz başka bunu diyo sıkıntıdayız diyo hallolacak diyo bu iş ne deyim abi yani diyecek birşey bırakmadı ki” diyor.
Koloğlu’nun anlattıklarının tercümesini yapalım. ‘Beyfendi’ malum olduğu üzere Erdoğan.
‘Görev verilen’ kişi Binali Yıldırım.
‘Görev’ ise ATV Sabah grubunun yüzde 75 hissesinin Çalık Holding’ten alınarak Kuzey Marmara Otoyolu ihalelerine katılan işadamlarından toplanacak rüşvetle alınması planı.
Soruşturma evraklarında yer alan bir başka Erdoğan – Berat Albayrak görüşmesi ise işadamı Koloğlu’nun anlatımlarını teyit ediyor.
Berat Albayrak Sabah-ATV’nin satın alınmasına dair Erdoğan’ı bilgilendirmek için arıyor.
Albayrak özetle şunları söylüyor: “Binali Bey tarafıyla ilgili, Ahmet Bey ile görüştüler Cumartesi günü. Rakamsal olarak tedarik noktasında kendi yükümlülük tarafını karşılıyor. Çoğunluğu önümüzdeki haftaya kadar halledecek. Geri kalan yüzdelik kısmın 4’te 1’ini ise ay başı gibi hallediyor”
Erdoğan ise konuya oldukça hakim.
Berat Albayrak’ın özetine “O aşamaları Binaliyle konuştuk. Onları da gelince konuşuruz” diye cevap veriyor.
Tapelerden devam edelim.
20 Ağustos 2013. Saat 22:42
Mehmet Cengiz ile Cemil Kazancı görüşmesi.
Cengiz Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı işaret ederek “ Beni gene yarın Ankara’ya çağırdı. Yarın Ankara’ya gidiyorum ben öğleden sonra, Sabah konusunda” diyor.
Bir gün sonra:
21 Ağustos 2013 saat 11:40
Mehmet Cengiz dönemin Ulaştırma Bakanlığı Özel Kalem müdürü Ahmet Ataşçı’yı arayıp “Ahmetçiğim geliyorum toplantı var bugün” diyerek önemli bir toplantı için Ankara’da olacağını haber veriyor.
Ahmet Ataşçı ise cevaben “Süleyman Beyin orada saat 17’de başlayacak” diyerek toplantıya dair yönlendirmeleri yaptığı görülüyor.
Telefon trafikleri toplantıdan sonra da devam ediyor.
Aynı gün , saat 18:45
Mehmet Cengiz MNG Holding’in patronu Mehmet Nazif Günal ile görüşüyor ve bakanla toplantı halinde olduğunu, çıkınca ona gideceğini söylüyor .
22 Ağustos 2013 – Rize
Erdoğan bir dizi program için Karadeniz turundadır.
Aynı günlerde AKP’nin yıldız iş adamları kendi aralarında istişarelerini sürdürüyorlar.
22 Ağustos 2013. Saat 13:55
Mehmet Cengiz İbrahim Çeçen’i arayıp ertesi Erdoğan Rize’de olduğu için Rize’ye gideceğini haber veriyor.
Çeçen de konuyu iyi bildiği için “işte gider bu basın masın işlerini halledersin olum sen de” cevabını veriyor.
Konuşmanın bundan sonrası hayli ilginçleşiyor. Çünkü Erdoğan ile işadamları arasındaki kurulu rüşvet düzeni herkesin bilgisi dahilinde.
Çeçen , Cengiz’in “sana girecek oradan fatura da o zaman sen diyeceksin yani” demesi üzerine, “Ha ha sanki niye bana benim havalanım yok… bana fatura versin ya… (gülüyor) Celal’le yolda konuştuk, dedim bana ne vermiş oğlum size vermiş ben bana ne verecek yani bana bir şey verdiyse tamam hay hay başımın üstüne” diyor.
İnternete düşen ses kayıtlarına da yansıdığı gibi, büyük ihaleleri alan işadamları ihale karşılığı milyonlarca doları rüşvet olarak vermeyi işin raconu olarak kabul ediyor.
İbrahim Çeçen aynı dönemde 3.köprü ihalesini kazanmıştı. Söz konusu telefon görüşmelerine göre Çeçen kendisinden istenen 100 milyon dolar rüşvetten rahatsızlık duymuyor. Hatta kendisini yeni havalimanı projesine katmaları durumunda vereceği rüşveti 150 milyon dolara çıkarabileceğini söylüyor.
Ayrıca Çeçen’in “sanki niye bana, benim havalimanım yok” demesi medyanın devri konusunda işadamlarından toplanacak paraya işaret ediyor.
Nitekim 3.Havalimanı projesini Cengiz-Limak-Kolin ortaklığı kazandı. Söz konusu medya grubunun alınması için de bu üç işadamından 100’er milyon dolar rüşvet toplandı. Telefon kayıtları bu trafiği açıkça gösteriyor.
Medya grubunun rüşvet havuzunda toplanan paralarla satın alındığını, gerçek patronun Erdoğan ailesi olduğunu teyit eden bir başka telefon tapesi.
İHALE BÜYÜKSE RÜŞVET DE BÜYÜK
20 Eylül 2013. Saat 20:34
İşadamları Nuri Özaltın ile Hayrettin Özaltın görüşüyor.
Kendi aralarında kendilerinden 20 milyon dolar istendiğini, diğer işadamlarından istenen paraların daha büyük olduğunu konuşuyorlar.
Hayrettin Özaltın “O kadar istiyor olmalarının sebebi de şey, “Şey var nedir, önlerinde iş var da” deyince Nuri Özaltın devreye girip “…neyse telefonda olmaz” diyerek konuyu kapatıyor.
Bu telefonda geçen “önlerinde iş var” ifadesi üçüncü havalimanı ve üçüncü köprü inşaatını işaret ediyor. Yani büyük ihalelere girenler büyük rüşvetler veriyor.
Erdoğan 25 Ağustos 2013’te Çaykur Rizespor Mehmet Cengiz Tesislerini ziyaret eder. Mehmet Cengiz’le görüşür.
Söz konusu görüşmenin akabinde Mehmet Cengiz ve Hayrettin Özaltın telefonla görüşüyor:
27 Ağustos 2013 – Saat 12:22
Cengiz “Kaçtınız ama hiçbir şey fark etmedi. 500 bin Euro, Limak, Kolin, sen Adnan. Ama bu Rizespor’a tabi. Asıl şey duruyor, bomba” Cengiz bu bölümde oldukça keyiflidir ve gülerek devam eder.
Özaltın ise “abi bizim olmadığımız yerde bize niye ceza kesiyorlar abi ya biz yokuz ki bizde davet de yoktu orda” dese de Cengiz “konuşursun, Adnan bey size tebliğ edecek, Adnana görev verildi” diye cevap verir..
Erdoğan Rizespor ziyareti sırasında işadamları Nihat Özdemik, Celal Kuloğlu, Hayrettin Özaltın ve Adnan Çebi’den 500’er bin Euro para toplanması talimatı vermiştir.
NAYLON PATRON İÇİN NAYLON ŞİRKET KURULUYOR
SABAH-ATV’nin kurulması için lazım olan rüşvetler dağıtıldıktan sonra iş medya grubunu Erdoğan ailesi adına alacak gruba geliyor.
20 Ağustos 2013 – Saat 20:37
Cemal Kalyoncu ile Berat Albayrak telefonla görüşmektedir.
Albayrak “görüş bu hafta bazı şeyler olacak ona göre tekrar haberleşiriz. Siz de iyi keyifler iyi bir sıkıntı yok inşallah” derken Kalyoncu “bir konuda istişare etmek isterdim seninle ya” dediği, Albayrak’ın “tamam abi bir akşam gibi şey yapalım mı görüşelim” diye cevapladığı görülüyor.
Albayrak’ın ‘bu hafta bazı şeyler olacak’ dediği cümledeki önemli şeylerin ne olduğu üç gün sonra anlaşıldı. Turkuvaz Medya’nın devredileceği Zirve Holding 23 Ağustos 2013 günü kuruldu.
RÜŞVETLER MİKTARLARI TEBLİĞ EDİLİYOR
Sürecin en önemli toplantılarından birisi 3 Eylül 2013’te Ankara’da yapıldı.
PTT Ahlatlıbel Sosyal Tesisleri’nde Binali Yıldırım ile bir araya gelen malum işadamları medya grubunun satın alınması için gerekli olan paranın –rüşvetin dağıtılması için son rötuşları yapacaklardır.
İşadamları ile bakanlık bürokratları arasında gün boyu telefon trafiği döner ve o akşam toplantı PTT Ahlatlıbel Şark Köşesi’nde gerçekleştirilir.
Toplantıya Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir, Hayrettin Özaltın, Adnan Çebi ve İbrahim Çeçen katılmıştır.
Toplantının içeriği ise işadamlarının kendi aralarında yaptıkları telefon görüşmelerinde ne olarak gözüküyor.
4 Eylül 2013 Saat 10:07
Mehmet Cengiz – Hayrettin Özaltın görüşmesi.
Özaltın Cengiz’e “dünden bu yana kendini nasıl hissediyorsun” diye sorar.
Cengiz “ben ee o Nihat’ı gördükten sonra rahatladım he hee” diye cevap veriyor.
Diyaloglar uzun ve ilginç.
Söz konusu tape halen internette bulunabiliyor.
İlgili tapenin şu bölümünü buraya almakta fayda görüyorum:
Cengiz: “30 30 30 … Adnan da mahvoldu Adnan’ı göremedin mi akşam simsiyah olmuştu”
“Hayrettin aman ha bunu hiç kimseyle paylaşmaman lazım ya”
Özaltın: “ yok yok hiç merak etme ya” “ya ben daha da şey yapsaydım düşük ver söyleseydim yok demezdi herhalde değil mi”
Cengiz “almazlar” “bu da hey 100 verdiği yere sen yani sen neyi konuşuyorsun kardeşim ya sen 20 vereceksin da Allah için Adnan’a fazla oldu tek mağdur olan Adnan oldu sen 30 vermen lazım Adnan’a 20 vermesi lazım doğru mu”
Özaltın: “90 altı yani düşük rakam verseydim almazdı öyle mi”
Cengiz : “Adnan işi Allah için konuştuktan sonra senin 30 vermen lazım” “kardeşim senin şimdi yani ne alakası var Hayrettin ya bu demiryolunun yapılmasıyla o para bizden çıkmayacak mı” “he Adnan öyle bir işi mi var” “abi sen sen için birşey değil ki Hayrettin gözünü seveyim ya”
Cengiz: “yav sen ben sana birşey bir diyeyim en en az sen geçtin de niye öyle konuşuyorsun Hayrettin ya… ya bu para bizden çıkacak da Hayrettin ya” “eee biz alıştık da bi bi bir hafta sonra gayet normal karşılarsın sen hee hee”
Görüşmenin meali şu: Binali Yıldırım toplantıda medya grubunun devri için oluşturulacak rüşvet havuzuna Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir ve Celal Koloğlu’nun her birinden 100’er milyon dolar, Adnan Çebi’den 30 milyon dolar ve Hayrettin Özaltın’dan 20 milyon dolar toplanacağı, tüm işadamlarından 700 milyon dolar toplanacağı tebliğ edilmiş.
Cengiz’in Özaltın’a bahsettiği demiryolu projesi ise Palu-Genç-Muş arasında yapılacak olan 114 kilometrelik Demiryolu Deplase Yapım İkmal ihalesidir.
İşadamı Celal Koloğlu ise toplantının yapıldığı tarihte ABD’de olduğu için katılamamıştır. Dönüşte bilgilendirilir.
Tarih 11 Eylül 2013 – Saat 10:18
Mehmet Cengiz – Hayrettin Özaltın görüşmesi
Cengiz “dün haberi aldı yatıyor”
Aynı gün öğleden sonra 16:32
Mehmet Cengiz – Hayrettin Özaltın görüşmesi.
Cengiz “Adnan için de fazla oldu yani” “burnundan soluyor neyse bi kadeh rakı içirdim ona”
Özaltın “ya bana da fazla oldu”
Cengiz “sana ne fazla oldu ib..lik g..lük yapma s..erim belanı ha” “aslında Adnan’ın ki 20 senin ki 30 olması lazım doğrusu o ben adalet Allah için konuşuyorum Allah için doğru mu“
Özaltın “Adnan’la beraberdik cumartesi pazar aklına geldiyse üfffff üffff diye derin diyor nefesi derinden alıyor”
BİNALİ YILDIRIM TELEFONLARI SÖKTÜRÜYOR
17 Eylül 2013 – Saat 19:42
Mehmet Cengiz ile Hayrettin Özaltın görüşüyor .
Konuşma hayli ağır küfürler, argo ifadeler içerdiği için buraya almadım. Ancak Mehmet Cengiz’in ifadelerinden neler demiş olabileceğini tahmin edebilirsiniz.
Görüşmelerden anlaşılan şu: Binali Yıldırım tarafından medya grubu devri için kendilerinden rüşvet istenen Mehmet Cengiz, Hayrettin Özaltın, Adnan Çebi, İbrahim Çeçen ve Celal Koloğlu para miktarlarının yüksek olması nedeniyle ağır strese girmiş.
Bu arada telefon trafiklerinden anlaşıldığı kadarıyla toplantının gizliliğine çok dikkat edilmiş ve teknik takip ihtimaline karşı bizzat Binali Yıldırım tarafından telefonlar sökülmüş.
Sonuç olarak 3 Eylül 2013’te Ankara’da yapılan toplantıdan çıkan rüşvet dağılımı şu şekilde olmuş:
Mehmet Cengiz 100 milyon, Nihat Özdemir 100 milyon, Celal Koloğlu 100 Milyon, İbrahim Çeçen 100 milyon, Adnan Çebi 30 milyon ve Hayrettin Özaltın 20 Milyon dolar.
Sabah ATV’nin alınması için naylon şirket kurulmuş, devir için gerekli olan para işadamlarından rüşvet olarak toparlanmış ve şimdi durumun Ahmet Çalık’a tebliğ edilmesi aşamasına gelinmiştir.
9 Eylül 2013
Erdoğan ile Berat Albayrak görüşüyor.
Berat Albayrak , Erdoğan’a “Bu Katar olayını soracaktım, dün konuştuk, siz bahsettiniz ya İstanbul’a gelince konuşalım diye. Şimdi nasıl bir yol şey yapalım orada ? Şimdi gerekirse Katar’a ben de gideceğim, olmadı o seyahatte şey yapalım dediniz nasıl bir yol izleyelim orada? Şöyle bir durum var, Katar’ın yüzde 25 dahi olsa en ufak bir hususta onayı olmadan hukuken sözleşme yapamıyoruz hiçbir konuda. Şöyle ki onlardan hem yazılı onay almamız lazım hem de resmi satış rakamını onaylamaları lazım. Şöyle ki onların kendi satın alma opsiyonu bile var. Gerekirse hani, bu fiyata mı satıyorsunuz ben alırım deme hakları bile var. Dolayısıyla burada biz öncelikli burayı bitirmemiz, hukuki açıdan yarın bir gün sıkıntıya düşmemek açısından da önemli” diye yol haritasını soruyor.
‘BEYFENDİ’ SABAH İÇİN KATAR YOLUNDA
Erdoğan ise konuya hakim olduğunu gösterir bir şekilde “Şöyle bir şey var, yani bu kalabiliriz diyor. Hatta onlar burada spor kanalı da açmayı arzu ediyorlar” diyor.
Berat Albayrak devamında “Tabi onlar el-Cezire Türkiye’de başarısız oldular. Bir de yeni medya girişimleriyle ilgili ayrı planları var zannediyorum. Tabi mevcut yapıdan ayrı farklı şeyler yapmaları…” şeklinde konuşuyor.
Erdoğan ise “Oraya gitmekte zannediyorum bir fayda olacak. Ben ona bazı incelikleri anlattım, anlattıktan sonra tamam haklısın dedi. Yani onu konuşacağız.” diye konuşuyor.
Berat Albayrak ise devamında “şöyle ki her halükarda zaten oraya gitmek gerekecek de, oradaki husus şöyle; yani, biz bu adamlarla mevcut ortaklık sözleşmesi çok ağır bir sözleşme, bunun sadece satış değil sonrası için de kim olursa olsun çok zor bir süreç. Yani %25’le %51’lik hakları var birçok konuda gerekirse yani. Karar alma, onay alma, izinler, çoğunluk sağlanması gibi falan. Yani, bundan sonrası artık bunu yenilemek lazım artık bu %25’i.” Diyor.
Erdoğan ise “Konuşuruz onların hepsini işte” diyerek konuşmayı bitiriyor.
Bu aşamada durup bu konuşmaların ne anlama geldiğine bir daha bakalım.
Erdoğan başbakan ve hisse devrini konuştukları firmayla resmi hiçbir ilişkisi yok. Her ne kadar damadı Albayrak Çalık Holding’in o dönemdeki CEO’su olsa da konuşmaya konu olan konu ticari bir faaliyet.
Dahası Albayrak’ın danışıp talimat aldığı hususlar satıştan sonraki dönemi kapsıyor. Yani hadise Çalık Holding’ten çıkmış ve yeni sahibi Zirve Holding’i ilgilendiren konular.
Berat Albayrak ile Erdoğan arasındaki görüşmelerin devamında Katarlılara ait yüzde 25’lik hissenin bir şekilde satın alınması ve geri kalan yüzde 75 lik bölümün rüşvet havuzunda toplanan para ile alınması konusunun detayları görüşülüyor.
Berat Albayrak “ Bilal şey demişti, olmadı bu %25’i Ethem Bey’ler üzerinden yaparız, direkt onları onla ilişkilendiririz, o onu çözer artık; vadesi, yapısı… gibi bir formül üretmişti, aslında o da çok mantıklı bir formül. Hem hani vadesiydi, ödemesiydi hem de onun karşılığı durumu noktasına getirilebilir demişti. O iradeyi aldıktan sonra gerek Ahmet Bey olur gerek Ethem Bey olur, kimse, onun adını koyulabilir diye baktık” diye üretilecek formüle dair önerileri sıralıyor.
Erdoğan ise “Onlar tamam, o aşamaları Binaliyle konuştuk” diye cevap veriyor.
Berat Albayrak “Binali Bey tarafıyla ilgili, Ahmet Bey ile görüştüler Cumartesi günü. Rakamsal olarak tedarik noktasında kendi o yükümlülük tarafını karşılıyor. Ahmet Bey’le ben Perşembe görüşmüştüm, Cumartesi de Ahmet Bey’le başbaşa kendisi görüşüp mutabık kaldılar. Çoğunluğunu önümüzdeki haftaya kadar halledecek” diyor.
Erdoğan ise ‘Onları da gelince konuşuruz” diyerek konuşmayı bitiriyor.
15 Eylül 2013 günü Erdoğan İstanbul’da Ahmet Çalık ile görüşerek bir sonraki aşamaya geçmiştir.
YARIN: ‘BU İŞİ HALLEDECEKSİNİZ KARDEŞİM’
[Adem Yavuz Arslan] 25.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


