24 Kasım ve Gökhan Öğretmenler… [Sıtkı Özcan]

Bugün 24 Kasım. Öğretmenler Günü…

Farklı dönemlerde farklı şeyler ifade etmiş olsa da bugünün artık tek bir anlamı var benim için: Gökhan öğretmen. Gökhan öğretmenler…

Ümraniye Endüstri Meslek Lisesi’nde görevliydi Gökhan Açıkkol Hoca. Tarih öğretmeniydi. 42 yaşındaydı. Evli ve iki çocuk babasıydı.

15 Temmuz gecesi herkes gibi evindeydi o da. 15 Temmuz gecesi sizin gibi o da ailesiyleydi. 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimini herkes gibi o da televizyondan öğrendi. Olanları sizin gibi o da haberlerden izledi.

Sonrası farklı oldu ama..

Yüzbinlerce insan gibi, Gökhan hoca da, belki tanıdığı, belki tanımadığı biri tarafından ihbar edildi. 23 Temmuz akşamı evinde gözaltına alındı. Hangi iddiaya binaen gerçekleşti bu gözaltı bilmiyoruz. Evet, ‘hala’ bilmiyoruz. Hakkındaki suçlama ne kendisine ne de avukatına hiçbir zaman açıklanmadı. İddiaların, sorgu esnasında yüzüne karşı okunacağı söylendi. Ona da Gökhan hocanın ömrü vefa etmedi.

23 Temmuz gecesi karga tulumba İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürüldü Gökhan öğretmen. Sonrası karanlık… Sonrası 13 gün süren bir karanlık.

Günlerce ne ailesi, ne de avukatı ulaşabildi kendisine.

İleri derecede şeker hastasıydı. Her gün mutlaka kullanması gereken ilaçları vardı. Bu ilaçlar 6 gün boyunca verilmedi Gökhan hocaya.

Gördüğü yoğun baskı, kötü muamele ve işkencenin de etkisiyle kriz geçirdi. Apar topar hastaneye kaldırdılar. Doktorlar ciddi bir şeyi olmadığını söyleyip geri gönderdi. Doktorlar, işkence nedeniyle vücudunda yaralar oluşmuş şeker hastası bir öğretmeni, o karanlık hücreye, işkenceye geri yolladı.

Gökhan Açıkkollu, Gökhan hoca, Gökhan öğretmen, bu yaşadıklarına ancak 13 gün dayanabildi. 5 Ağustos sabahı yine apar topar hastaneye kaldırıldı. Fakat artık çok geçti. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bu hayata gözlerini yumdu genç öğretmen.

Gökhan hoca yalnız değildi bu yaşadıklarında…

Recep Demirtaş, İstanbul’da bir devlet okulunda öğretmendi. 9 Ağustos sabahı erken saatlerde, polis olduklarını iddia eden 5 kişilik bir ekip tarafından evinde göz altına alındı. İki gün sonra aynı eve ‘gerçek polisler’ baskın yaptı. Aileye Recep öğretmenin nerede olduğunu sordular. Aile şaşkındı. Öğretmenin iki gün önce gelen başka bir ekip tarafından ‘gözaltına’ alındığını söylediler. Ama ne polislerin, ne de daha sonra başvurdukları altı farklı emniyet müdürlüğününün Recep öğretmeni evinden alıp götüren ekiple ilgili bir bilgisi yoktu.

‘Allah vergisi’ 15 Temmuz darbesi sonrası gemi azıya alan ‘cadı avı’nda, Türkiye’de onbinlerce öğretmen gözaltına alındı. Binlercesi hapsedildi. Bu öğretmenlerin pek çoğu halen neyle suçlandığını bilmiyor. Aradan dört ay geçmesine rağmen hemen hiç birine haklarındaki iddia açıklanmadı. Avukatlarıyla görüşme imkanları bulunmuyor. Ötesi, bu öğretmenlerin pek çoğunun bir avukat edinme hakkı da bulunmuyor. Cadı avının ilk günlerinde öğretmenlerin savunmasını üstlenen avukatların neredeyse tamamı sonradan gözaltına alındı. Geride kalan avukatlar, müvekkillerini savunmayı bırakması için yoğun baskı ve tehdite maruz bırakıldı. Kimisi bu baskılar sonucu davaları terk etti, kimisi de savunmaya devam etmek için, ay sonunu zor bulan bir öğretmen maaşından başka bir birikimi olmayan bu insanlardan normalin 10-15 katı ücret talep etti.

Bu öğretmenlerin pek çoğu aileleri kendilerini ziyaret edemesin diye memleketlerine en uzak cezaevlerinde tutuluyor şu an. 10 kişilik koğuşlarda 40 kişi kalıyorlar. Gözaltına alınmasının üstünden çok uzun bir süre geçmesine rağmen hala kendisinden haber alınamayan öğretmenler var. Yine pek çok öğretmenin maruz kaldığı işkenceler, belgeleriyle uluslararası insan hakları raporlarına girdi.

Böyle bir öğretmenler günü işte bu…

Binlerce öğretmeni hapis, dışarıdaki yüzbinlerce öğretmeni işsiz bırakan böyle bir dönem bu…

Yıllarını eğitime vermiş onbinlerce öğretmenin inşaatlarda işçilik, pazarlarda tezgahtarlık, evlerde temizlikçilik yaptığı böyle bir süreç.

Darbe girişimi sonrası okulu kapanınca çalışmaya başladığı inşaatın 7. katından düşüp komaya giren bir din kültürü öğretmeni yoğun bakımdan yeni çıktı.

İşinden atılan, diplaması iptal edilen, herhangi bir işte resmi olarak çalışmasına izin verilmeyen bu öğretmenlere bir şekilde kapısını açan tüm iş yeri sahipleri yoğun baskı ve tehditlere maruz kaldığı günler.

Aileleriyle birlikte açlığa, yokluğa mahkum ediliyor insanlar. Onbinlerce öğretmen ailesiyle birlikte intiharın sınırına itiliyor.

Seni eğiten, beni eğiten, bizi eğiten, daha iyi bir Türkiye için tüm hayatını çocuklarımıza adayan öğretmenler bunları yaşarken kutladığın bu Öğretmenler Günü sana, bana, bize armağan olsun.
Kapısına kilit vurulan binlerce öğrenci yurdu ve okulun, ismi pedofili ve çocuk tecavüzüyle özdeşleşmiş vakıflara teslim edildiği şu karanlık günlerde, Öğretmenler Günü, gününüzü ne kadar aydınlatabiliyorsa, o kadar kutlu olsun…

Sıtkı Özcan, 24.11.2016

13 maddede OHAL ve KHK’ların Anayasa’ya uygunluğu [Konuk Yazar: Göksel İlhan]

15 Temmuz darbe girişimi ve Olağanüstü Hal (OHAL) ilanı sonrasında kamuoyu FETÖ tutuklamalarının kaç bine ulaştığı, haksızlığa uğrayan mağdurların ne tür başvuru yollarının olduğu gibi konulara odaklanmış durumda. Bu bilgi kirliliğinde, ‘OHAL’ ilanının meşruiyeti’ meselesi kendine gündemde yer dahi bulamadı. Darbe teşebbüsü sonrasında FETÖ’yle mücadelede konjonktürel olarak en üst düzey kamuoyu desteği yakalayan ve özgüven tazeleyen iktidarın, OHAL’in meşruiyetini sorgulatmama konusunda taktiksel olarak başarılı olduğu kuşkusuz. Ancak, Anayasada çerçevesi net biçimde çizilmiş olan OHAL’in varlık koşulları gerçekten mevcut mu? OHAL’le ilgili hükümler 15 Temmuz darbe girişimiyle alakasız şekilde bütün ‘milli güvenlik’ meselelerine teşmil edilebilir mi?

1) Bakanlar Kurulu 20/07/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı kararıyla, Anayasa’nın 120. maddesi ile 2935 sayılı kanunun 3. maddesine dayanarak OHAL ilan etmiştir. Burada haklıdır ancak dikkatlerden kaçan çelişkiler ağı da tam burada başlamaktadır. Darbe girişimi saatler içerisinde püskürtülmüş, darbeye kalkışan kişiler kolluk kuvvetlerince yakalanmıştır. Anayasal düzenin yeniden tesis edildiği, hükümetin yönetimdeki kontrolü tamamıyla sağladığı aynı gün resmi olarak açıklanmıştır. Diğer bir ifadesiyle OHAL, olağanüstü hali gerekli kılan somut olgu ve maddi gerçeklerin ortadan kalkmasından ve kamu düzeninin bütünüyle tesis edilmesinden altı gün sonra ilan edilmiştir.

2) Hâlbuki Anayasa’nın 120. maddesi ile 2935 sayılı Kanunun ilgili maddelerinde, OHAL’in ancak ve ancak ‘doğal afet’, ‘tehlikeli salgın hastalık’, ‘ağır ekonomik bunalım’ veya ‘yaygın şiddet hareketlerinin’ varlığı durumlarında ilan edileceği kaydedilmiş. Sözkonusu mevzuata açıklık getiren Anayasa Mahkemesinin 05.03.1992-21162 sayılı kararında ise “olağanüstü yönetim usullerine, iç karışıklık, ayaklanma, savaş tehlikesinin baş göstermesi, savaş hali, doğal afet, ağır ekonomik bunalım ve bunlara benzer nedenlerle devletin ve toplumun güvenliğini büyük ölçüde sarsan durumlarla karşılaşıldığında başvurulur” ifadesine yer verilmiştir.

3) Bununla birlikte, Anayasa’nın ilgili maddelerinin gerekçeleri ile Danışma Meclisi görüşmesi tutanaklarında, OHAL rejiminin amacının devam eden şiddet olaylarını bastırmak veya yayılmasını önlemek üzere olağanüstü tedbirler alınması olduğu mükerreren ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde kaydedilmiştir. Diğer bir ifadesiyle, yaygın şiddet olaylarının son bulduğu ve kamu düzenini ciddi şekilde bozabilecek şiddet olaylarına ilişkin ciddi belirtilerin de mevcut olmadığı bir durumda OHAL’in ilan edilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Anayasa’yla çizilmiş OHAL çerçevesi dışında kalan olgu ve olaylarla mücadele ne kadar ciddi boyutta olursa olsun ve milli güvenlik bakımından ne derece büyük tehdit arz ederse etsin, yaygın şiddet olaylarına mevcudiyet vermediği takdirde olağanüstü hal sebebi sayılamayacaktır.

4) OHAL’in sebep unsurunun sakatlığının diğer bir göstergesi, Hükümetin OHAL’in ilanından sonra halkı sokaklara inmeye teşvik etmeye devam etmesidir. Bu çağrı, olağanüstü halin bulunmadığının dolaylı olarak ilanıdır. Hâlbuki yaygın şiddet olayları sebebiyle alınacak tedbirlere ilişkin OHAL Kanunun 11. maddesinde ilk iki bendinde “sokağa çıkmayı sınırlamak veya yasaklamak” ve “belli yerlerde veya belli saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini yasaklamak” ifadeleri yer almaktadır. Demek ki sözkonusu OHAL gerçekte devam eden yaygın bir şiddet hareketliliği bulunmadan ilan edilmiştir.

5) OHAL’i tavsiye eden 498 sayılı MGK tavsiye kararına ilişkin yapılan açıklamada ‘darbe girişiminde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilebilmesi’ amacına dikkat çekilmiştir. Esasında bu açıklamada, darbe girişiminin bastırıldığı, yaygın şiddet olaylarının bertaraf edildiği ve anayasal demokratik düzenin yeniden tesis edildiği dolaylı olarak ifade edilerek, OHAL’in esas amacının faillerin cezalandırılması olduğu dile getirilmektedir. Hâlbuki terörle mücadele – kamu düzenini bozan yaygın şiddet olayları son bulduğu takdirde – olağan dönem kanunlarının ve terörle mücadele yasalarının konusudur.

6) Sebep unsurunun yanı sıra, amaç ve kapsam öğeleri bakımından da mevcut OHAL’in Anayasal sınırların tamamıyla dışına çıktığı görülmektedir. İlgili OHAL KHK’ların metinleri sırasıyla incelendiğinde, söze ‘darbe teşebbüsüyle mücadele’ ibaresiyle başlandığı görülmekte, ardından ‘terörle mücadele’, ‘milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen FETÖ/PDY’yle mücadele’ gibi genel ifadelere yer verilmekte ve nihayetinde ‘milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplar’ ibaresine yer verilmek suretiyle somut gerçekten ve maddi olgudan bütünüyle sapılmaktadır. Sanki “ülkenin yarısı 15 Temmuz’da darbe planladı” gibi bir hava oluşturulmakta ve bu bahaneyle ‘göze kestirilen’ herkes tasfiye edilmektedir.

7) Tamamen istisnai bir rejim olan OHAL sürecinde tümüyle belirsiz, sübjektif ve hukuksal çerçevesi de muğlâk ‘milli güvenliğe aykırı oluşumlar’ kavramı üzerinden de jure kapsamınının genişletilmesi anılan KHK’ları bütünüyle hukuksuz kılmaktadır. AYM’nin mezkûr kararında, “olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır. İlân edilmiş olan olağanüstü halin nedeni, şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin bozulmasıdır. Olağanüstü halin amacı, neden öğesiyle kaynaşmış bir durumdadır. Bu tür KHK’lerle yalnızca olağanüstü hal ilânını gerektiren nedenler gözetilerek bu nedenlerin ortadan kaldırılması için o duruma özgü kimi önlemler alınabilir” ifadesine yer verilmiştir. Keza Anayasanın 120. maddesi, tasarının Danışma Meclisi Genel Kurulundaki görüşmesinde çıkarılacak KHK’lerin, OHAL ilanını gerektiren nedenler dikkate alınarak onların ortadan kaldırılmasına yönelik olacakları ve olayla sınırlı oldukları konusunda görüş birliği dikkat çekmektedir.

8) Bununla birlikte, anılan KHK’lar ‘milli güvenliğe tehdit’ koşuluyla de yetinmemiştir. Milli güvenliği tehdit ettiğine karar verilen grup, oluşum veya yapılara üyeliği, mesubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen kişi ve kurumları hedef alacak şekilde konusu genişletilmiştir. Bu ibarenin olağan dönem ceza yasalarının kapsam ve konusunu aşar nitelikte olduğunu ifade etmek gerekir. Son derece sübjektif, niyet okumaya varan, muğlâk ve yorum açık ifadeler barındıran sözkonusu ibare, idareye Türkiye nüfusunun yarıdan fazlasını keyfi bir değerlendirmeyle ‘milli güvenlik tehdidi’ ilan etme yetkisi vermektedir. Cemaat okullarında eğitim görmüş, sivil kurumlarında herhangi bir etkinlikliğe katılmış, evlerinde ya da yurtlarında kalmış, burs, kurban veya deri bağışında bulunmuş milyonlarca kişi ve bunların aile bireyleri, yakınları ve arkadaşları da bir şekilde bu yapıyla irtibatlı kabul edilebilir.

9) Diğer taraftan, sözkonusu KHK’larının yazım biçimi on milyonlarca insanı kapsamına alabilecek bir teknikle kaleme alınmışken, sözkonusu hükümlerin yalnızca belirli kişiler hakkında işletilmesi ve kalan büyük gruba dokunulmaması daha büyük soru işaretlerini akla getirmektedir. Öyleyse bu KHK’lar suçtan suçluyu bulmayı değil, suçlu ilan edileceğine karar verilmiş kişiler için geniş bir suç tanımı oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu durum, Orta Çağ hukuk anlayışının da gerisine gidildiğinin açık bir göstergesidir.

10) Bir an, Anayasanın yaygın şiddet olaylarına sebebiyet veren kişi ve kurumlarla mücadeleyi OHAL ilan etme gerekçesi kabul ettiğini varsayalım. Bununla birlikte, darbe teşebbüsüne katılmış olup, yakalananların dışında TSK içerisinde mevcudiyetini sürdüren ‘FETÖ’ mensuplarının yeni bir darbe girişiminde bulunabileceği yönünde şüphe bulunduğunu gerçek ve maddi bir vakıa kabul edelim. Bu ihtimalde dahi güvenlik güçleri dışındaki öğretmenlerin, akademisyenlerin, iş adamlarının ve sporcuların OHAL kapsamında görevden ihraçları, soruşturulmaları ve kovuşturulmalarının hukuki izahatı bulunmamaktadır. Kaldı ki bu tedbirler, darbenin sivil ayağına ilişkin somut delillere ulaşılamadığının Başbakan tarafından bizzat itiraf edildiği dönemde uygulanmaktadır.

11) OHAL’e ilişkin Anayasa hükmüyle ilgili Danışma Meclisi tutanakları incelendiğinde, OHAL’in ‘geçiciliği’ hususunun tüm taraflarca fikir birliği ile vurgulandığı görülmektedir. Ancak mevcut KHK’lar, bunun aksine, konjonktürü fırsat bilerek oldu bittilerle mutlak sonuç almaya yöneliktir. Hiçbir hukuki güvence ve adil süreç işletilmeden yüzbine yakın memurun KHK’yla görevinden ihraç edilmesi ve tekrar kamu görevine girmelerinin yasaklanması en iyimser tabirle yangından mal kaçırma, daha gerçekçi ifadesiyle öç alma saikiyle kaleme alınmıştır.

12) OHAL’in süresinin 90 gün daha uzatılması Anayasa’daki güçler ayrılığı ilkesinin rafa kalktığının ve olağanüstü Anayasal düzenin ‘olağanlaştığının’ açıktan ilanıdır. Şartları oluşmadan ilan edilen bir OHAL süreci fiili yasama gaspını sonuç vermektedir.

13) Diğer yandan, bağımsız yargının ve ceza hukukun temel işlevi suçlu ve suçsuzu ayırt etmektir. Yürütme organını mevcut KHK’larla bu görevi de üstlenmiş, dilediği yapıyı terör örgütü ilan etme, arzuladığı kişiyi de bu grupla irtibatlandırma yetkisini kendinde toplamıştır. Kaldı ki, aldığı kararları da yargı denetiminden kaçırmak suretiyle mutlak yasama ve yargı gaspını gerçekleştirmiştir.

Göksel İlhan, 25.11.2016 /TR724

Silivri’de gardiyanlar değişti, gazeteciler huzursuz [Kulis Haber – Ali Adil Çakar]

Cezaevlerinde isyan çıkarılacağı ve bu bahaneyle katliam yapılacağı iddialarını doğrular nitelikte adımlar atılıyor. Silivri Cezaevi’nde gardiyanların değiştirilmesi, özel timlerin görevi devralması ve cezaevi yerleşkesine keskin nişancıların yerleştirilmesi endişeleri artırıyor.

15 Temmuz’un ardından tutuklanan onlarca gazeteci de yaşananlar karşısında huzursuz. Alınan bilgilere göre, sadece cezaevindeki gardiyanlar değişmedi aynı zamanda hava da bütünüyle değişti. Daha önce de baskı vardı ama yeni gelen gardiyanların gazetecilere tamamen eziyet etmek üzere programlı olduğu ve kötü muamelede bulunduğu öğrenildi.

Savunma hakları ellerinden alınmış

Haklarında doğru düzgün bir suçlama olmayan, genellikle sosyal medya paylaşımları üzerinden tutuklanan gazeteciler, bir an önce iddianamelerinin hazırlanmasını bekliyor. Bu sayede mahkemeye çıkarak ilk duruşmalarda salıverileceklerine inanıyor. Ancak gazetecilerle ilgili ‘delil’ yerine afakî iddialardan başka bir şey olmadığı için iddianameler de geciktiriliyor.

Adeta içeride rehin gibi tutulan basın mensupları, avukat ve savunma yazma imkânından da mahrum. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) gereği Baro tarafından atanan avukatların bir kere bile müvekkillerini görmeye gelmediği bildiriliyor. Kendileri avukat tutmak isteseler de tutamıyorlar. Çünkü avukatlar ya korkudan dolayı davayı üstlenmek istemiyor ya da çok yüksek meblağlar talep ediyor.

Gözaltı gerekçesi başka, atfedilen suçlar başka

Bir şekilde tutukluluğun devamı için, gazetecilerin hiç ilgilerinin olmadığı bir takım haber ya da olaylarla ilişkilendirilerek suçlanmaya çalışıldığı da gelen bilgilen arasında. Birçok gazeteci, ilk gözaltına alındığında kendisine yöneltilmeyen bir takım suçlamalarla daha sonrasında karşılaşmaya başladı. Her defasında üzerine yeni bir suç atıldığını öğrenen basın emekçileri, konuyla ilgisi olmadığını, hiç bu yönde haberler yazmadığını ispat etmek durumunda bırakılıyor.

Tek işi yazmak ve okumak olan gazetecilere kitap, kâğıt kalem yasağı da sürüyor. Mektup göndermelerine dahi izin verilmiyor. Fizikî işkence görmese de gözaltı sürecinden beri hakarete maruz kalan yılların köşe yazarları da aynı muameleden muzdarip. Rahatsızlanan gazeteci ve yazarların hastaneye kelepçelenerek götürülmesi, bu şekilde aşağılanması nedeniyle hastalanan kimseler revire bile çıkmak istemiyor.

Ali Adil Çakar, 25.11.2016 /TR724

AKP, komisyondan kaça kaça 15 Temmuz’u aydınlatıyor! [Ali Adil Çakar]

TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, ‘darbe girişimini aydınlatmama komisyonu’na dönüştü. Muhalefet partili üyelerin ısrarına rağmen Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı dinlemeyen komisyon, bir skandal karara daha imza attı. Önceki gün CHP’li üyeler, darbenin liderleri arasında olduğu iddia edilen eski Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç, eski Genelkurmay Stratejik Dönüşüm Dairesi Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli ve Meclis’i bombalayan pilotların dinlenmesini talep etti. Ancak ilginç bir şekilde önerge, AKP’li üyelerin oylarıyla reddedildi. İktidara mensup milletvekillerinin tamamı bu yönde tavır alıyorsa bunun bir parti kararı olduğu ve emrin Beyefendi’den geldiğini anlamak için kahin olmaya gerek yok.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli ile ilgili ‘içerden’ bugüne kadar hiç bir fotoğraf ve bilginin sızmaması hep şüphe ile karşılanıyordu. Bu kararla birlikte soru işaretleri daha da artacağa benziyor. Dişli, darbe girişimini AKP lehine organize etmekle itham ediliyor.

15 TEMMUZ İÇİN KİMLERİN DİNLENMESİ GEREKİRSE ONLAR DİNLENMİYOR

“15 Temmuz gecesinin aydınlatılması için kimlerin dinlenmesi gerekir?” diye herhangi birine sorulsa Hakan Fidan, Hulusi Akar, kuvvet komutanları, darbeyi MİT’e ihbar eden Binbaşı H.A., Tümgeneral Mehmet Dişli, Mehmet Partigöç ve Meclis’i bombalayan pilotların adını verir. Fakat 1.5 aydır çalışma yürüten komisyon, bu isimlerden hiç birini dinleme gereği duymadı. Onun yerine darbe gecesiyle ilgisi olmayan, bir takım değerlendirme ve yorumlardan öte bir şey söylemeyen kişilerle kamuoyunu oyaladı.

“BU KORKU NEDEN?”

Komisyonun CHP’li üyesi Aytun Çıray, oylamanın ardından şahsi twitter hesabından, “Bu korku neden?” diye sordu. Bir başka komisyon üyesi CHP’li Sezgin Tanrıkulu, “AKP darbe gerçeklerinin açığa çıkmasını istemiyor;

Darbeci tutuklu askerlerle (Mehmet Dişli vd.) görüşülmesi önergemiz AKP tarafından red edildi. Tuhaf ama gerçek; Darbe Araştırma Komisyonu ilgisiz bir çok kişiyi dinledi, ama darbe yapanlara soru sorup TBMM adına kanaat oluşturamayacak.” diye yazdı. Bir başka CHP’li

Mehmet Bekaroğlu Bekaroğlu da “TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’nda darbeci generallerin dinlenmesi AKP’li vekillerin oyları ile reddedildi. Ne tuhaf değil mi?” sorusunu yöneltti.

Aytun Çıray, önceki gün Komisyon’un dinlediği Jandarma Eski İstihbarat Başkanı Emekli Tümgeneral İbrahim Aydın’a, “15 Temmuz gecesi aydınlansın diye ‘yüzde yüz burada gelip konuşmaları lazım’ diyebileceğiniz üç isim söyleyebilir misiniz?” diye sormuştu. Önce derin bir sessizlik olmuş, sonra İbrahim Aydın, “Biraz önce saydığınız kişileri (Hulusi Akar, Hakan Fidan) dinlemek gerekir. Bir itham var. Kendileri cevap vermeleri lazım.” diye yanıtlamıştı.

ERDOĞDU, “BİR GİZLİ EL ENGELLİYOR” DEMİŞTİ

Komisyonun CHP’li üyelerinden Aykut Erdoğdu, 24 Ekim’de Birgün’e verdiği röportajda, “Sanki gizli bir el komisyonun çalışmasını engelliyor gibi hissediyorum” demişti. O gizli elin kim olduğunu kimse merak etmemişti, çünkü herkes biliyordu. Erdoğdu aynı röportajda, darbede AKP’nin parmağı olduğunu ima eden çarpıcı açıklamalar yapmıştı: “AKP’nin darbe gerçekleriyle ilgili korkuları ve açığa çıkmasından çok korktukları gerçekler var. O geceyi açıklayamıyorlar. MİT Müsteşarını, Genelkurmay Başkanını, Adil Öksüz’ü, enişteyi açıklayamıyorlar. Bu karanlık darbe girişimi daha karanlık bir karşı darbe yarattı. Eğitim politikasından dış politikaya kadar temel politikalar darbe bahanesiyle dönüştürülüyor. Bu sebeple ilk ve öncelikli görevimiz darbe girişimiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak. CHP olarak çağrılacak isimleri bu gerekçeyle seçtik. ‘O gece neler yaşandı? Bir pazarlık oldu mu? Darbe önceden biliniyor muydu?’ gibi birçok makul soru hala cevapsız.”

“GERÇEKLER ORTAYA ÇIKMASIN DİYE BÜYÜK BİR MÜCADELE VAR”

Aykut Erdoğdu 21 Kasım’da Cumhuriyet’e verdiği röportajda da benzer görüşler dile getirerek, “15 Temmuz karanlık bir darbe girişimidir. Cumhurbaşkanı’nın o gece panikle yaptığı açıklamalarla bu karanlık yön açığa çıktı. (…) İlerleyen saatlerde bilgisayar oyunu gibi, darbecilerin bir anda açığa çıktığı ve 3 saat içinde bastırıldığını görüyoruz. Ve OHAL’le on binlerce insanın tutuklandığını biliyoruz. Bunu açığa çıkaracak birinci derecede Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıdır. İkincisi MİT Müsteşarı ve yöneticileridir. Üçüncüsü tutuklu darbeci generallerdir. Bütün bunların darbe komisyonuna çağrılıp gerçekleri söylemeleri sağlanmadığı sürece, bu darbe girişimi karanlık bir darbe girişimi olarak kalacaktır. Darbeden sonra yapılan karşı darbeye bakıldığında da iktidar için bu darbeyi çağırdığı veya bildiği hatta engellemediği konusunda şüpheler artarak devam edecektir. Şu anda AKP yönetimi komisyon aracılığıyla bu gerçekleri saklamaktadır. Gerçekler de şu anda çıkmasın diye büyük bir mücadele var.”

“DEVLET İÇİNDEKİ İSTİHBARATÇILAR VE ASKERLER KULLANILDI”

Ülkücü camianın önemli kalemlerinden Yeniçağ yazarı Arslan Bulut da 22 Kasım’da diken.com.tr ye verdiği röportajda, “AKP darbe girişiminden haberdardı” iddiasına şöyle açıklık getiriyordu: “Bunu ben söylemiyorum, veriler ortaya koyuyor. Şu an OHAL ve KHK’ların getirdiği siyasi hakimiyeti sağlayabilmek ve başkanlık sistemine geçebilmek için. Bu yolda da devlet mekanizması içindeki tüm asker ve istihbaratçıları kullandılar. 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin dönüşümü için bir başlangıç noktası oldu. Rejim değişikliğini hayata geçirmek gayesinde olanlar, değil 240, 240 bin kişinin ölmesini bile umursamazdı.”

AMAÇ GERÇEĞE ULAŞMAK DEĞİL, ALGI ÜRETMEK

Aslında sorular çok basit. Kendisine darbe yapılan hangi siyasi iktidar, gerçekleri ortaya çıkarmak için canhıraş mücadele etmez? Kimsenin gözünün yaşına bakmadan, darbede rolü olduğundan şüphelenilen herkesi bir bir dinlemez mi? Oysa AKP’nin komisyon taktiği gerçeklerin ortaya çıkarılması üzerine değil, algıların pekişmesi üzerine. O geceyi aydınlatacak yetkililer yerine, cemaatin 40 yıldır devlete sızdığını anlatacak, böylece AKP’nin sorumluluğunu hafifletecek isimler çağrılıyor. Komisyon’un AKP’li üyelerinden Belma Satır, önceki gün AA’ya verdiği mülakatta, Fidan ve Akar’ı neden davet etmediklerine ilişkin skandal bir gerekçe üretti. “Bu iki insan da şu anda ciddi bir mücadele içinde; hem terörle mücadele hem de Suriye’deki savaşla ilgili. Kendilerini kamuoyuna siyasi malzeme yapmanın bir anlamı yok.” dedi. Bizzat komisyon üyesi, 15 Temmuz’u aslında çok da önemli görmediklerini ima etti. Oysa bunun sadece bir darbe girişimi değil, aynı zamanda bir işgal harekatı ve Türkiye’ye diz çöktürme operasyonu olduğunu söylüyorlardı. Öyleyse MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı’nın bundan daha önemli bir işi olabilir mi? Kaldı ki gelip bir kaç saat komisyona bilgi vermeleri halinde Türkiye terörle mücadelesini ya da Suriye’deki savaşı mı kaybedecek? Ayrıca Belma Satır, her iki ismin, asıl komisyona gitmedikleri her bir gün siyasi malzeme konusu olduğunun da mı farkında değil?

AKP bu gidişle, arzusunun hilafına 15 Temmuz’u gerçekten aydınlatacak. Komisyon, AKP-15 Temmuz ilişkisini belgeleyecek bir noktaya doğru ilerliyor.

Ali Adil Çakar, 25.11.2016 /TR724

Asıl amacı o sözleşmeyi yırtıp atmak [Orhan Gür]

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile 10 yılı aşkın süredir devam eden müzakere sürecini durdurmaya yönelik tavsiye kararı aldı. Avrupalı liderler de bu tavsiye kararına uyarak süreci buzdolabına kaldıracaklar. 

Cumhuriyet'in hedef seviye olarak koyduğu, belki de 2. Mahmut dönemine kadar uzanan yüzlerce yıllık Avrupa medeniyetine ulaşma macerası kritik ve travmatik bir döneme daha giriyor. AB ülkeleriyle 60 yıldır sürdürülen üyelik macerası ise daha önce Avrupa'yla yaşanan krizlere, savaşlara ek olarak şimdiye kadar yaşanmayan bir faktör devrede: Erdoğan'ın hakaretleri.

Sürekli mitinglerde halka ya da AKP tarafından organize edilmiş kalabalıklara konuşan ve bunları televizyonlarda canlı yayınlatan Erdoğan, hedefe koyduğu kişiyi, kurumu, ülkeyi, hatta kıtayı diplomatik ve asgari nezaket kurallarından uzak ifadelerle hakarete boğuyor. Söz konusu hedefe hiçbir medeni iletişim kurma metoduna gerek duymadan ağır tehditler, hatta kendi uydurduğu lakaplarla itham ediyor. 

Ahlaki kriterleri yok sayan Erdoğan'ın bu tarzı Avrupa ile ilişkilerinde de geçerli.

Erdoğan'ın sadece Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz başta olmak üzere Avrupalı siyasetçilere yönelik son günlerde ettiği hakaretlerinden bazıları:

-Ey Başkan sen Türk milletini tanımadın daha. Bu millet oradan gelecek vizeymiş, geri kabulmüş bunların peşinde değil. (AP Başkanı'na)

-Şu terbiyesize bak ya 'Yaptırım uygularız' diyor. Senin her yerin yaptırım olsa ne yazar ya? Geç kalıyorsun geç (AP Başkanı'na)

-Toplanmışlar bir kısmı hayır diyor, bir kısmı evet diyorlar. Topunuz dese ne yazar! Kapıkule'ye 50 bin mülteci dayanınca feryat ettiniz. Çok ileri giderseniz o sınır kapısı da açılır, bunu bilesiniz. (AP üyelerine)

Sizce bu ilişki devam ettirilebilir mi?

Bir komşunuz var ve sürekli sizi tehdit ediyor, elindeki şantaj malzemelerini hatırlatıyor, sinirlenince de hakaret ediyor... Nasıl davranırsınız? 

Bu siyasetçiler kendi halkları tarafından seçildi. Yani kendi milli iradelerini temsil ediyorlar. Kendi seçmenine ne demesini bekliyorsunuz bu insanların? Hiç milli gururları yok mu dersiniz? Sürekli tehditlere rağmen karşı tarafı alttan almaları, ilkelerinden taviz vermeleri rasyonel mi?

Erdoğan'ın AB ile iyi geçindiği dönemde meşhur bir sözü vardı: 'Biz Avrupa'ya yük olmaya değil, yük almaya gitmek istiyoruz' 

Evet siz, Sayın Cumhurbaşkanı zaten baştan bu üyelik sürecinin adını koymuşsunuz, sonra da niye bize bu şekilde yaklaşıyorlar diyorsunuz. Neden işçiliğe talip oldunuz ki en başta? Avrupa gerekli işçi ihtiyacını üyeliğe yeni kabul ettiği Bulgaristan'dan, Romanya'dan, Polonya'dan hatta Yunanistan'dan zaten karşılıyor. Bu anlamda gerçekten Türkiye'den gelecek işçilere de ihtiyacı yok. Hatta sadece Almanya'ya geçtiğimiz yıl iltica eden 500 bin Suriyeliyi düşündüğünüzde Türkiye'nin elindeki en önemli koz olan iş gücü kartı boşa çıkıyor. Neden ürettiğimiz değerlerle, ekonomiyle, bilimle, sanatla Avrupalının karşısına eşit şartlarda çıkmadığımızı sorgulamıyoruz, neden kendimizi 'biz sizin işçiniz olacaktık ama istemediniz' triplerine sokuyoruz ki?

Güç bela imkanlarla yetiştirdiği doktoru, öğretmeni, akademisyeni, gazeteciyi, aklınıza gelebilecek her türlü meslek erbabını açtığı sözde terör örgütü torbasına koyup hapishanelere dolduran, birkaç ayda bin okul, 15 Üniversite, yüzlerce yurt ve hastane kapattıran, yetinmeyip binlerce kilometre uzaktaki okulu bile rüşvetle kapattırmaya çalışan bir tiran bozuntusunun ülkeyi sürüklediği yer çok açık değil mi? 

Avrupalı'ya 'bizi Avrupa'ya neden almadın' diye kızmaya hakkımız bu tabloda mümkün değil. Bu nişan yüzüğü artık birbirine güveni kalmamış çiftin parmaklarında da fazla. Türkiye şu aşamada maalesef kendisini yönetenleriyle medeni şartlarda masaya oturulacak bir partner ülke değil.

Çok değil, daha Temmuz başında 'İnşallah Suriyeli kardeşlerimize Türkiye'de vatandaşlık hakkı vereceğiz' cümlelerini sıkılmadan sarf eden kişi, şimdilerde binlerce zavallı mülteciyi Avrupa kapılarına yığmakla tehdit ediyor. Bir kişiye 'kardeşim' dedikten sadece 5 ay sonra sizi 'kapı önünde canlı kalkan yapacağım, sizi şantaj malzemesi haline getireceğim' demeye eşdeğer cümleler kurması karakteri hakkında yeterince fikir veriyor mu? Bu kişiyle çalışmak istemeyen Avrupalı mı suçlu şimdi?

Toparlarsak Erdoğan çok açık ki aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) getirdiği ağır yükümlülüklerden korkuyor. AİHM'de açılacak binlerce davanın aldığı keyfi kararları yüz geri edeceğini, ağır tazminatlara mahkum olup bunları halka anlatamayacağını çok iyi hesaplıyor. 1990'da imzalanan AİHM'nin zorunlu yargı yetkisine imkan tanıyan anlaşmayı yırtmanın bir yolunu arıyor. Şangay saçmalamaları, biz bize yeteriz söylemleri, bunlar teröre destek veriyor bağırmaları hep bundan. Her zamanki gibi ilk yumruğu atıp ön alma derdinde.

Bundan sonra ne mi olur?

Elbette ki Batı'nın silahını, teknolojisini, ticaret imkanlarını kullanıp Doğu'yla flört etmek eşyanın tabiatına aykırı olacaktır. Eski nişanlının kredi kartını cebine koyup yeni biriyle evlilik hayalleri kurmanın mümkün olmayacağı gibi. 

Bilmem anlatabildim mi?

[Orhan Gür] 25.11.2016 / Samanyolu Haber

Niye susuyorsun başkomutan? [Ertuğrul Cihan]

Türkiye 24 Kasım sabahına Suriye'den gelen acı haberle uyandı.

4 şehidimiz vardı.

Esad rejimine ait 2 uçak Türkiye'ye ait üs bölgesi üzerinde önce keşif yaptı.

Birliklerimiz uzaklaşmalarını beklerken onlar kalleşçe saldırıya geçti.

Bombardımanda 4 asker şehit oldu, biri ağır 10 asker yaralandı.

4 bordo bereli şehit...

***
Saldırının zamanlaması çok ama çok önemliydi.

Bundan tam bir yıl önce 24 Kasım 2015'te Türk jetleri sınır ihlai yapan bir Rus uçağını vurmuştu.

Herkesin aklına aynı şey geldi.

Rusya misilleme yapmıştı.

***

Ama gerçek bilgi için gözler devletin zirvesine çevrildi.

İlk açıklama TSK'dan geldi:

"Fırat Kalkanı Harekâtında yürütülen operasyonlar kapsamında, 24 Kasım 2016 saat 03:30 sularında, Suriye rejim güçlerince gerçekleştirildiği değerlendirilen hava saldırısında..."

Açıklamanın devamında ise şöyle deniyordu:

"Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu saldırıda hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, şehitlerimizin değerli ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk Milletine başsağlığı ve sabır; yaralanan kahraman silah arkadaşlarımıza acil şifalar dileriz. Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

Hepsi bu o kadar.

Ne saldırıyı gerçekleştiren jetlere karşılık verildiği ne de verileceğine dair en küçük bir ifade yoktu.

TSK, bir haber ajansı gibi sadece Suriye'nin yani Rusya'nın 4 Türk askerini şehit ettiğini 10'unu da yaraladığını kamuoyuna duyurmakla yetinmişti.

***

Ama asıl saldırının olduğu saatlerde sarayda topladığı öğretmenlere konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ne söyleyeceği merak ediliyordu.

Çünkü bir yıl önce Rus jetinin vurulmasını büyük bir gururla ( sonra Türk pilotu FETÖ'cü ilan etti) dünyaya duyuran Erdoğan'dı.

Erdoğan ne normal şartlarda savaş sebebi olan El Bab'taki saldırıdan hiç söz etmedi.

Şehitlere rahmet bile dilemedi.

Hiç Suriye'den bahsetmedi.

"Eyyy Esed", "katil Esed" diye bağırmadı.

Rusya'nın adını ağzına almadı.

Putin'i bırakın tehdit etmeyi "Sevgili dostum "Putin'le bu meseleyi konuşacağım" deme cesaretini bile gösteremedi.

"FETÖ" aşağı "FETÖ" yukarı masal anlattı.

http://aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/cumhurbaskani-erdogan-feto-baskici-bir-egitim-politikasinin-urunudur/692132

***

Suriye ve rejimi ve Rusya'nın ortaklaşa yaptığı anlaşılan saldırıda şehit olan askerlerin toprağa verildiği saatlerde Erdoğan bir kez daha kameralar önündeydi.

Acaba bu defa El Bab'taki saldırıdan söz edecek mi diye merakla bekledim.

Dinlerken kaçırmış olabilirim diye AA'nın geçtiği haber metnine baktım.

Yoktu.

Erdoğan yine El Bab'daki saldırıyı görmezden gelmeyi seçmişti.

Rusya destekli Suriye'nin TSK'yı hedef almasını görmezden geldi.

Sadece bir defa Suriye'nin adını ağzına aldı o da mülteciler konusunda.

Uzun konuşmada bir kez de BM'nin daimi üyelerinden söz ederken Rusya'nın ismi geçti o kadar.

Başkomutan 4 askerini şehit eden Esad rejimi ve destekçisi Rusya yerine "Hukuka demokrasiye dön" çağrısı yapan Avrupa Birliği'ni hedef aldı.

"Muhacir" dediği Suriyeli mülteciler üzerinden şantaj yaptı:

"Eğer daha ileri giderseniz bu sınır kapıları da açılır bunu da bilesiniz. Öyle kurusıkı tehditlerden ne ben anlarım ne bu millet anlar, bunu da bilesiniz."

http://aa.com.tr/tr/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-daha-ileri-giderseniz-sinir-kapisi-acilir/692891

Başbakan Binali Yıldırım ne yaptı, ne söyledi dersiniz?

"Düşük profil" yakıştırmasının hakkını verdi.

Suriye ve Rusya'dan 4 askerimizin hesabını sorması gerekirken Rusya'nın haber ajansı Sputnik'e sahip çıkıp AP'yi "demokrasi fakiri" olmakla suçladı.

Ertuğrul Cihan, 25.11.2016 /Samanyolu Haber

AP’den ‘Uyan Çağrısı’ [Mehmet Dinç]

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak dondurulması yönündeki tavsiye kararını içeren metni, 37’ye karşı 479 oyla kabul etti. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan ve AKP iktidarının antidemokratik tutumları, hükümetin OHAL uygulaması, KHK’larla yüzbinlerin hayatlarının karartılması ve yargı sisteminin vatandaş haklarını korumuyor olması AP tarafından açıkça kınandı.

AP’nin bu tavsiye kararı 15-16 Aralık’ta yapılacak AB Liderler Zirvesi’nde ele alınacak. Eğer buradan müzakerelerin dondurulması yönünde nihaî bir karar çıkarsa, görüşmelerin tekrar başlaması için Türkiye’nin temel insan hakları, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü gibi konularda AB’nin belirlediği çıtaya yeniden yükselmesi gerekecek.

2005’te Türkiye’nin müzakerelere başlaması için ‘Evet’ oyu veren Sosyal Demokratlar ve Liberaller, bu kez müzakere sürecinin dondurulması için teklifi AP’ye getirdi. Yeşiller ve Hıristiyan Demokratların katkısıyla bu, ortak bir metne dönüştü. 15 Temmuz darbe girişiminin kınanmasıyla başlayan metinde, müzakerelerin dondurulması teklifinin yanı sıra, OHAL’in kapsamının fazlaca genişletildiği, idam cezasının getirilmesi durumunda müzakerelerin askıya alınacağı, vize muafiyeti için gerekli 72 şarttan 7’sinin hâlen sağlanmadığı, Türkiye’nin Avrupa’dan giderek uzaklaştığı hatırlatılıyor.

AP’de hazırlanan metin ayrıca Türkiye’de sivil toplumun güçlendirilmesi ve adlî anlamda Türk yargısına ‘bağımsızlık’ ve ‘adil yargılama’ konularında destek olunması gibi çağrılar da içeriyor. Bu yönüyle karar, 11 yılda elde edilen kazanımların tamamen kaybolmaması için bir siyasî mesaj olarak değerlendirilebilir. Zira ilk etapta OHAL’in kaldırılması ve ‘normal hukuka’ dönme, en önemli beklenti olarak göze çarpıyor.

İdam cezasıyla ilgili ilk ikaz, Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu ve 1949’dan bu yana içinde bulunduğu Avrupa Konseyi’nden gelmişti.

OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ların ‘darbe soruşturması’ kapsamının çok üzerinde olması ve darbe girişimi sonrasında başlatılan ‘süpürme’ operasyonlarının ülkedeki bütün muhalefete yönelmesi raporda özellikle not ediliyor. HDP’li milletvekillerinin tutuklanması, 150’den fazla gazetecinin tutuklanması, 3 bine yakın hâkim ve savcının tutuklanıp mal varlıklarına el konulması, 40 bine yakın kişinin sadece Cemaat soruşturmalarında tutuklanması ve 111 binden fazla memurun görevden alınması ‘OHAL şartları’ olarak tanımlanıyor ve normalleşme çağrısı yapılıyor.

Vize muafiyeti için gerekli 72 şartın 7’sinin henüz yerine getirilmediğinin vurgulandığı kısımda, özellikle yolsuzlukla mücadele ve terör yasasının değiştirilmesi maddelerinde Türkiye’nin uzlaşmaz tavrı dikkat çekiyor. Mevcut terör yasasıyla (TMK) gazeteciler, aydınlar ve terörle alakasız çok sayıda kişi de ‘terör torbası’ içine dâhil edilip tutuklanabiliyor. Bu da TMK’nın muhalefete yönelik ‘baskı unsuru’ olduğu gerçeğini gösteriyor.

Parlamentoda normalleşmeyle ilgili bölümlerde ifade özgürlüğünün yeniden ikâme edilmesi ve yargı bağımsızlığının sağlanması gerektiği vurgulanıyor. AB komisyonu, Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu’na çağrıda bulunarak Türkiye’deki yargı ve adli makamların güçlendirilmesi hususunda yardım talep ediyor.

Türkiye’den ise AP’nin bu kararına tepkiler gecikmedi

Cumhurbaşkanı Erdoğan daha tartışmaların başladığı gün şu sözleri kullanmıştı:

“Sonuç ne çıkarsa çıksın bizim için bir kıymeti harbiyesi yoktur. Avrupa Parlamentosu’nun böyle bir oylamaya gitmeye tevessül etmesi dahi terör örgütlerine kol kanat gerdiğinin, onların yanında saf tuttuğunun ifadesidir. Bu oylamanın siyasi bir bağlayıcılığı olmasa da açıkçası verilmek istenen mesajı benim hazmetmem mümkün değildir.”

AP’nin tavsiye niteliğindeki kararına AKP hükümetinden ilk tepki AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik’ten geldi. Çelik, “Türkiye’yle dayanışma içerisinde olmak söz konusuyken Avrupa’da maalesef basiretsiz, vizyonsuz tartışmalar dönüyor” ifadelerini kullandı. Çelik de yine kararın bir geçerliliği olmadığını vurguladı.

Muhalefet partisi CHP’de ise genel başkan yardımcısı Öztürk Yılmaz, “Bu kararı yanlış buluyoruz. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu ortamda, Türkiye’deki demokrasi mücadelesine yardımcı olmak için alınmış bir karar değil” şeklinde tepki gösterdi. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye beklenmedik desteğiyle gündeme gelen Eski İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt de, Twitter hesabından Parlamento’yu ‘uzun vadeli stratejik işbirliği’ yerine ‘kısa vadeli popülist’ kararlar almakla suçladı.

Bunun yanı sıra uzmanlar, Avrupa’dan gelen bu sert uyarının özellikle ekonomik sonuçları olacağını öngörüyor. Türkiye’nin en çok dış ticaret yaptığı ülkeler, Avrupa ülkeleri. Ayrıca Türkiye’ye gelen doğrudan yatırımın da önemli bir kısmı Avrupa’dan. Ortadoğu’daki karışıklıktan sonra Ortadoğu’daki pazarlarını kaybeden Türkiye’nin Avrupa’yla ticaret ilişkilerinde aksaklık yaşaması, Türk ekonomisi için engel olunamaz bir krize yol açabilir.

Türkiye’nin bu kararın ardından Suriyeli mültecileri Avrupa’ya göndermekle tehdit edeceği beklenirken, Avrupalı siyasetçilerin artık mülteci kartının oynanmasından rahatsız olduğu da görülüyor.

Mehmet Dinç, 25.11.2016 /TR724

O ateş mutlaka size de dokunur! [Erhan Başyurt]

Halkın çoğunluğunda, inanılmaz bir vurdumduymazlık ve aymazlık söz konusu. Çoğu insan ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ tavrı sergiliyor. Ateş kendi evine sıçramadıkça, mahalledeki yangını söndürmek için bir kova su dökmeye yeltenmiyorlar.

UMURSAYAN YOK

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin dondurulmasını istiyor umursayan yok.  110 bin kamu görevlisi delilsiz ihraç ediliyor, ekmekleriyle oynanıyor umursayan yok. Büyük çoğunluğu masum 40 bin kişi hapse konuluyor, özgürlükleri talimatla gasp ediliyor umursayan yok.

250 büyük şirket gasp ediliyor, 5 bin özel mülke el konuluyor, hür teşebbüs ve özel mülkiyet hakkı ayaklar altında çiğneniyor umursayan yok.  Tekin İpek, Hacı ve Memduh Boydak, Halit Dumankaya, Hazım Sesli gibi yüzlerce büyük işadamı masum yere hapis yatırılıyor, umursayan yok. Sermaye kaçıyor, beyin göçüyor umursayan yok.

Dolar rekor üstüne rekor kırıyor, büyük bir ekonomik krizin eşiğindeyiz umursayan yok. 6 bin 500 akademisyen üniversiteden atılıyor, akademik özgürlük yok ediliyor umursayan yok. 2 bin eğitim kurumu kapatılıyor, umursayan yok.

Onbinlerce öğretmen sebepsiz yere açığa alınıyor, yüzbinlerce öğrenci mağdur ediliyor, eğitim özgürlüğü yok ediliyor, umursayan yok. Yüzbinlerce insan açlığa mahkum ediliyor, suçsuz oldukları halde iş bulmaları bile engelleniyor, çalışma hürriyeti ellerinden alınıyor, umursayan yok. Kumpaslarla delilsiz suçlanan ve bunaltılan insanlar Suriyeli mülteciler gibi botlarla denizi aşıp, mayınlı arazilerden sınırı geçip özgürlük arıyor, iltica patlaması yaşanıyor, umursayan yok.

195 özgür medya kuruluşu kapatılıyor, haber alma ve haber verme hakkı yok ediliyor, umursayan yok. Ahmet Altan, Aslı Erdoğan gibi Türkiye’nin en iyi yazarları, Mümtaz’er Türköne, Sedat Laçiner gibi Türkiye’nin en iyi akademisyenleri, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç gibi Türkiye’nin en iyi köşe yazarları toplamda 171 gazeteci hapse konuyor, umursayan yok.

Sistematik işkenceye geri dönüldü, temel insan hakları bir bir katlediliyor, umursayan yok.

Hırsızlık meşru, rüşvet helal kılınıyor, umursayan yok.

Zekât ve sadaka verdiği, kurban bağışladığı, fakir öğrencilere burs verdiği, evinde dini kitap bulunduğu için insanlar tutuklanıyor, inanç özgürlüğüne kelepçe vuruluyor, umursayan yok. Kur’an kursları kapatılıyor, cami yaptırma derneklerine bile ‘terörist, darbeci’ muamelesi yapılıyor, umursayan yok. Yalan, iftira, kumpas almış başını gidiyor, umursayan yok.

Adalet ve yargı bağımsızlığı yok edildi, adil yargılama yapılmıyor, insanların avukat tutması bile engelleniyor, umursayan yok. İnsanların pasaportlarına keyfi el konuyor, seyahat özgürlüğü kısıtlanıyor, ‘şüpheli’ ilan edilen bulunamayınca ‘kardeşi, annesi, babası, eşi…’ rehin alınıyor apaçık şantaj yapılıyor, umursayan yok.

Seçilmiş milletvekilleri, parti başkanları, belediye başkanları tutuklanıyor, umursayan yok. Şehirler bombalanıyor, 20 bin kişinin evi yıkılıyor, 300 bin insan göçe zorlanıyor, umursayan yok. PKK ile masaya oturup şehirleri teslim edenler yüzünden her gün şehit cenazeleri geliyor, umursayan yok.

Ülke sessiz sedasız bir bölge savaşına sokuluyor, Mehmetçiğin üzerine Esed’in uçakları bomba yağdırıyor, iktidar halen hamaset peşinde ülke batağa sürükleniyor, umursayan yok.

Yurt dışında dalgalandıran okullar, hedef göstermesi ve lobisiyle kapatılıyor, Türkçe’nin öğretilmesi engelleniyor, Türk bayrağı iktidar eliyle indirtiliyor, umursayan yok…

ÖLÜ TOPRAĞI

Sanki halkın üzerine ölü toprağı serpilmiş, ruhları ölmüş, vicdanları ölmüş, topluca efsunlanmış gibi… Haksızlıkları, mağduriyetleri dile getiren, hak ve hakikati seslendiren cesur insanların sayısı parmakla sayılacak kadar az.

Ekseriyet, tüm bunlar yokmuş gibi davranıyor. Ya korkuyorlar ya sevgi veya nefretleri gözlerini kör etmiş…

Suriye gibi olduk. Halep’te şehrin bir yarısı bombalanırken, diğer yarısında havuz sefası yapanlar gibiyiz… Alt katta yangın varken, üst kattakiler mangal sefası yapıyor.

Oysa zulme destek değil zulme meyil bile zulümdür. ‘Ateş’ mutlaka zulme meyil edenlere de dokunur. O ‘yılan’ gün gelir bugün alkışlayanları da sokar!

Güzelim ülkeye yazık ediliyor, zulmü görmezden gelen ve hukuksuzlukları umursamayan kitle de, mağdurların mallarını yağmalamak için ağızlarının suyu akanlar da, boşaltılan bir koltuğu da ben kapayım derdine düşünler de kendilerine yazık ediyor…

Erhan Başyurt, 25.11.2016 /TR724

Çatı İddianame: Bir çelişkiler ve absürtlükler yumağı [Sefer Can]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın en fazla umut bağladığı, defalarca atıf yaptığı ‘çatı davası’ başladı. Ama Hizmet Hareketi’ni bir terör örgütü olarak gösterebilmek için yaklaşık üç yıldır çalışan Ankara Başsavcılığı’nın yargılamaya temel teşkil eden iddianamesi bir absürtlükler ve çelişkiler yumağı. Orta düzeyde yandaş gazetecinin birkaç saatte kaleme alacağı cinsten bir metin.

Bazı bölümlerde ise savcı Serdar Coşkun asgari hukuk bilgisinin gerektirdiği sınırları çizmek zorunda kalmış. O bölümler, bu soruşturmalarda iddianame yazmanın neden zor olduğunu ve binlerce insanın niye aylarca mahkemeye çıkarılmadan esir tutulduğunu açıklıyor. Savcının hukuken söylemek zorunda kaldığı bölümleri hiçbir gazete basamaz; ertesi gün soluğu cezaevinde alır.

OKULDA ÖĞRETMEN YA DA ÖĞRENCİ OLMAK SUÇ DEĞİLDİR

Savcı, bir okulda öğretmen ya da öğrenci olmanın, bir şirkette çalışmanın ve vakfa üye olmanın soruşturma konusu yapılamayacağını itiraf etmiş. İddianame mahkemede kabul edilmiş bir metin, kermes yaptığı diye tutuklanan ev kadınları, öğretmenler, gazeteciler herkes savunmasına bu bölümleri ekleyebilir. Savcı aynen şunları söylüyor: “Soruşturmanın amacı örgütün siyasi bir faaliyetini ve amacının olup olmadığı, devlete ve hükümete yönelik ele geçirme amaçlı bir örgütlenme olup olmadığı, örgütün işlediği suç varsa kimlerin karıştığı, suç yok ise bu örgütlenmenin neden suçlandığını ortaya koymaktır.

Bu örgütün evinde kalan, yurtlarında barınan veya okul ya da dershanelerinde öğrenim gören gençler, dershane, özel okul ve yurtlarda faaliyet yürüten öğretmenler ve yöneticiler, aynı şekilde örgütün emrinde faaliyet yürüten dernek, vakıf, banka veya ticari şirket çalışanları, bu örgütün elindeki işyerlerinde ücretli çalışan emeği ile geçinen kimseler, açıkça bir suça karışmadıkları sürece sırf bu irtibatları ceza sorumluluğu doğurmadığından özellikle soruşturma dışında tutulmuştur.”

Savcı Coşkun daha ileri giderek “Sırf bu harekete mensup olmak cezalandırma için yeterli değildir. Bu harekete destek vermek veya sempati beslemek ya da şirket, okul veya dershanede çalışmak, buralarda bir süre ikamet etmek ceza sorumluluğu doğuran, suç teşkil eden davranış değildir.” diyor. Söz konusu cümleler 40 bine yakın tutuklunun bulunduğu soruşturmaların hukuksuzluğunu gözler önüne seriyor.

Savcı Coşkun, belki de iddianamenin suçlama ve talep bölümlerindeki hukuk dışı absürtlükler ve çelişkileri örtbas edip, kendini bir nebze temize çıkarmak adına o cümleleri yazdı. Giriş bölümünü yazanla diğer sayfaları kaleme alanın aynı kişi olduğuna inanmak hayli zor. Coşkun o sayfalardan sonra cüppesini çıkarıp o cüppeyle duvardaki hukuk diplomasını kapatıp işine devam etmiş gibi.

Ceza kanunlarında karşılığı olmayan, akademik metinlerde bile seviyesiz bulunup kapsam dışında bırakılacak subjektif değerlendirmeler dolu. Soyut analizlerle suç üretme çabası tezatları beraberinde getiriyor. Mesela “Terör örgütü mensupları ve örgüt sempatizanları, kendilerini belirsiz şekilde ‘hizmet hareketi’, ‘camia’ ve nadiren ise ‘cemaat’ olarak isimlendirmektedir” cümlesinden biraz sonra “Fetullah Gülen ve cemaatinin bir isim kullanmamasının nedeni, bu örgütlenmenin hata yapmama, son ilahi ordu olma, ahir zamanda ortaya çıkma ve seçilmiş olma gibi öğretilerinden kaynaklanan olağanüstü bir kibir ve gururun sonucudur. Ülkeler, milletler, devletler hep kendilerine bir isim seçerek birbirlerini tanımışlardır…” İsmi var mı yok mu? Savcı henüz ona bile karar verememiş.

Teoloji ve sosyoloji başta olmak üzere bütün sosyal bilimcileri kıskandıracak yorumlar yapan savcı, pedagojiyi de boş geçmemiş: “Takiyye-tedbir; yalan söylemek, muhatabı aldatmaktır. Yalan münafıklığın sebebidir. Küçük yaştaki çocukları, tedbir adıyla yalan söylemeye alıştırmak onların gelişimine ve pedagojik açıdan zararlıdır.”

GÖZLER LATİF ERDOĞAN VE KEMALETTİN ÖZDEMİR’İ ARIYOR

Savcı, hemen bütün dini akımlarda olan ve Risale-i Nur camiasında öne çıkan ‘şefkat tokadı’nı iddianameye almış, ne alaka ise… “14-) Şefkat Tokadı; Örgüte göre, kötü iş yapan (genellikle abi veya ablanın talimatına uymakta ihmal gösteren) kişinin tanrı tarafından bir kötülükle ikaz edilmesidir.” Bu suç ise literatürü oluşturan Bediüzzaman’dan işe başlamak lazım. Kemalettin Özdemir ve Latif Erdoğan’a sorsalar Onuncu Lema’dan kendisine ders yaparlardı. Sahi bu isimler neden sanıklar arasında yok? “Örgütü birlikte kurduk yönettik” demiyorlar mı? Kermes yapan kadınlar içeride onlar dışarıda; adalet bu mu? Kimse etkin pişmanlık demesin, Yargıtay içtihatları aksini söylüyor. Kaldı ki Erdoğan ve Özdemir tard edilmek ve Cemaat’te hak ettikleri makamları alamamaktan şikayetçiler!

KAFALAMA SUÇU!

İddianamenin en absürt bölümü ‘kafalama’ başlığı. Bir hukuk metninde böyle bir bölüm ve suçlama olabilir mi?

“Kafalama; Örgütle organik bağı olmayan bir kişinin, şirin gözükerek kendine bağlaması, sempatizan hale getirmesi veya himmet vermeye razı hale getirilmesidir. İşadamı kafalanırsa örgüte para veya mal varlığı vererek himmet öder, öğrenci kafalanırsa örgüte ilerde kazandırılacak üye yetiştirilir.”

Savcı Coşkun, Cemaatin bir adının da ‘altın nesil’ (hani yoktu ismi) olduğunu ileri sürüyor. Tanım ise tek kelimeyle muhteşem (!) “F. Gülen bir elinde bilgisayar bir elinde Kur’an olan nesil şeklinde ifade etmektedir.” Savcı üşenmemiş ilgili konuşmayı delil klasörüne de koymuş. Gülen, bir elinde Kuran bir elinde bilgisayar olan nesiller istiyormuş; ne kadar büyük bir cürüm!

Türkiye medyasından kes yapıştır ile yargılama yapıldığını çok gördük, savcı bütün rekorları kırmak istercesine uluslararası basında aleyhte çıkan haberleri de almış. Herhalde 1453 sayfalık İstanbul iddianamesinden geride kalmak istememiş.

Hayal gücü İsmail Uçar kadar geniş olmadığından Habil ve Kabil’e girmemiş. Onun yerine Usa Today’de yayınlanan “Türk İnanç hareketi kongre üyeleri ve çalışanlarının 200 seyahatini gizlice finanse etti” başlıklı yazı ve benzerlerini almış. Delil torbasını doldurmakta zorlandığı anlaşılan savcı, yandaş medyadan kes-yapıştır metoduyla üretilen şikayet dilekçelerini de delil diye eklemiş. Hukuk tekniği açışından şikayete bağlı olmayan suçlamalar için; kasaba arzuhalcisinde yazdırılan “Devleti ele geçirdiler” türü somut suçlama içermeyen metinlere dayanılmaz. Ama çaresizlik insana her şey yaptırıyor.

SAVCIDAN BİLE GİZLİ TANIK

Gazetelerde yazılan şeyleri anlattığı halde, dosyaya esrarengiz bir hava vermek üzere gizli tanık ifadeleri konmuş. Daha komiği isimsiz ihbar mektupları dahi delil kabul edilmiş. Hele ‘bir acılı baba’ mektubu var, evlere şenlik! “şikayet dilekçesinde geçen olayla ilgili somut bir bilgi temin edilemediği, polis memurunun kim olduğunun tespit edilemediği” diye başlayan cümle sıkı durun şöyle bitiyor: “Dilekçenin içerisinde anlatılan olayların örgütlü bir yapıyı gösterdiği anlaşılmıştır.”

Tane tane bir daha söyleyeyim: olay bulunamamış, kişi tespit edilememiş ama anlatılanlar ‘gizli yapıyı’ göstermiş.

Bu arada sanık avukatlarının hukuktan kaynaklanan suç duyurusu ve HSYK’ya şikayet dilekçeleri dahi suçlama konusu yapılmış. Mahkemelere değil de mafyaya mı gitseydi avukatlar!

TECAVÜZCÜ BİLE DİLEKÇE GÖNDERMİŞ

Aynen alıyorum, yoruma gerek yok:

“Soruşturmayı zorlaştıran bir diğer sorun ise kişilerin her şeyi paralel yapıya havale ederek bundan ‘yarar sağlama beklentileri’ olmuştur. Alakası olsun olmasın her olayı paralel yapının işlediği iddia edilerek başvurular yapılmış ve sonuçta soruşturmada gerçekten paralel yapının faaliyeti ile ona atfedilen olayları ayırmak için uzun süren çaba gerektirmiştir. İşlediği suçun sorumluluğundan kurtulmak isteyen cezaevindeki hükümlü ve tutuklulardan birçok gereksiz dilekçe gelmiştir. Mesela 2001 yılında ırza geçmeye teşebbüsten mahkum olan bile bunu paralel yaptırdı diyerek dilekçe göndermiştir.”

Tabi Savcı Bey, bu satırlarla günah çıkartıp “Bakın biz aslında çok titiz soruşturma yapıyoruz” demeye getiriyor bir yandan da.

DELİL YOK AMA HELE BİR SORUN NİYE?

İddianamenin tarihi itirafını savcı şöyle kayıtlara geçirmiş:

“Örgüte karşı yürütülecek soruşturmayı engellemek için FETÖ, bir yandan da kripto elemanlarına hükümet eliyle mevzuat değişikliği yaptırılması için görev vermiş, soruşturmayı güçleştiren her türlü hukuki tedbir el altından alınmıştır. Dosyaların her avukat tarafından görülebilmesi, suret alınması, tutuklama, el koyma ve dinleme gibi delil elde etme yöntemlerinin hiç yapılamaz şekilde zorlaştırılması gibi birçok mevzuat değişikliği yaptırılmıştır. Bu kanuni engeller soruşturmanın seyrini etkilemiş ve delil elde etmek imkânsız hale getirilmiştir.”

“Delil yok diye beni suçlamayın, elimi kolumu siz bağladınız” diyor kısaca. Daha önemlisi AKP içinde yasama faaliyetlerinden sorumlu Adalet Bakanı, Komisyon Başkanı ve grup başkanvekillerini ‘kripto FETÖ’cü’ olmakla suçluyor. Şikayet ettiği şeyler ise asgari hukuk standartları ve hükümet bunları demokrasi paketi olarak sunmuştu.

KİM ÖRGÜTSE ALLAH BELASINI VERSİN!

“Beddua, hiçbir din adamının ağzına yakışmaz. Müslüman bir adamının beddua etmesi rencide edicidir” şeklinde teolojik saptamalar yapan savcı Gülen’e ait şu sözleri aynen almış:

“Kim paralelse Allah onun belasını versin, Allah yedi sülalesini yerin dibine batırsın, kim sülükse Allah onun bin belasını versin, sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın, bizsek yani kim çete ise şayet o çetelerin evlerine Allah ateş salsın, ellerini dizlerine vurdursun, hicran gözyaşı dökmeye sevk etsin, kim örgütse Allah onun belasını versin, kim milletine kötülük yapıyorsa Allah onun belasını versin, kim millet hukuk olarak arpa kadar bir haram yemişse Allah onun yedi sülalesinin belasını versin…”

Savcı Coşkun ‘amin’ demenin suç olup olmadığını yazmamış ama ne olur ne olmaz siz içinizden amin deyin.

Sefer Can, 25.11.2016 /TR724

Merkez Bankası’ndan Saray’a rest [Analiz: Semih Ardıç]

Saray’ın faiz indirmesi için alenen talimat verdiği Merkez Bankası (TCMB), doların TL karşısında yükselişini durdurmak için ilk adımı attı. Dün toplanan Para Politikası Kurulu, Saray’ın faiz indirimi beklentisini aksine politika faizini 50 baz puan, üst bandı 25 baz puan yükseltti. Piyasa buna çok ihtimal vermiyordu. Saray’a yakınlığı ile bilinen Başkan Murat Çetinkaya’nın Reis-i Cumhur Tayyip Erdoğan’ın iki gün evvel yaptığı tehditkâr konuşmanın tesirinde kalabileceği konuşuluyordu.

Merkez Bankası, kanunun verdiği politika bağımsızlığı yetkisini kullandı. Marjinal fonlama oranı yüzde 8,25’ten yüzde 8,5’e yükseltilirken, Merkez Bankası borçlanma faiz oranı yüzde 7,25 düzeyinde sabit tutuldu. Bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı yüzde 7,5’ten yüzde 8’e yükseltildi. Yabancı para zorunlu karşılık oranları da 50 baz puan indirildi.

Bankalararası Para Piyasası’nda saat 16.00–17.00 arası gecelik vadede uygulanan Merkez Bankası borçlanma faiz oranı yüzde 0 düzeyinde sabit tutulurken, borç verme faiz oranı yüzde 9,75’ten yüzde 10’a yükseltildi.

Merkez Bankası’nın toplantıya dâir açıklaması ekonominin krize sürüklendiğini ilan ediyor: “Son dönemde açıklanan veriler yılın üçüncü çeyreğinde iktisadi faaliyette ivme kaybına işaret etmektedir.” Bu cümle bile ekonomi yönetiminin mes’elenin ciddiyetini kavramaktan ne kadar uzak olduğunu ispat etmeye yeter de artar.

Merkez Bankası popülist söylemlere itibar etmedi ve doğru bir karar verdi. Hükümet medyasının ‘Faiz çetesi işbaşında’ hezeyanlarının tesirinde kalsaydı, birşey olmamış gibi davransaydı piyasa üzerindeki ağırlığını tamamen kaydedebilirdi. Faiz artışı dolardaki tansiyonu şimdilik bir nebze durduracaktır. Bu karar verilmeseydi gün sonu gelmeden 3,47’leri zorlayan kur artışı ile karşılaşmamız sürpriz olmazdı.

DOLARIN YÖNÜ YUKARI, DÜŞÜŞ SINIRLI OLUR

Karar sonrası dolar 3,41’den 3,38’e geriledi. Bir süre 3,37–3,41 civarında yeni denge noktası arayışı olacak. Çok geriye gidiş beklenmemeli kurda. Reis–i cumhur Tayyip Erdoğan’ın Merkez Bankası’nı hedef alan ‘cefasını ben çekeceğim, sefasını Merkez Bankası sürecek. Yok öyle yağma’ sözleri ile o tren kaçtı. Kurun akşam saatlerinde yeniden 3,43 TL’nin üzerine tırmanması 50 baz puanlık artışın piyasayı ikna etmediğini gösteriyor. Her açıdan zor günlere girdik.

Dünyada, hasseten ABD ekonomisinde gelişmelerin seyrine bağlı olarak kademeli yükselişler olacağının altını çizelim. Kasanızda 70–80 milyar dolar net rezerviniz varsa, ekonomi yüzde 5 büyüyorsa, dış borcunuz 100 milyar doların altına inmişse, demokrasi ve basın hürriyeti, rekabetçilik ve yatırım endekslerinde ilk 20’de iseniz yüksek perdeden konuşabilirsiniz. Öyle değilse fevri çıkışlarınızla sadece kendinizi komik vaziyete düşürmekle kalmazsınız memleketin itibarını da yerle bir edersiniz.

TL’Yİ CAZİP KILMAKTAN BAŞKA ÇARE YOK

Net döviz rezervleri 35 milyar dolara gerilemişken piyasanın talebine dolar satışı ile müdahale etmek kurun ateşini daha da yükseltmekten başka bir netice vermezdi. TCMB bunun farkında. IMF’ye göre gelişmekte olan piyasalar içinde Türkiye, Malezya’yı müteakip para birimleri en zayıf iki ülkeden biri. Bu ikiliyi Güney Afrika takip ediyor.

Dolar endeksi yükseldikçe TL’deki kayıplar artacak. Merkez’in tek kozu TL’yi tercih eden ya da edecek yatırımcıya daha fazla getiri vaat etmek. Acı bir reçete, amma velakin başka çıkış yolu görünmüyor.

İnşaat lobisini kurtaralım diye başlattıkları faiz indiriminin makul tek bir izahı yoktu. Güya faiz düşecek, krediler ucuzlayacak ve piyasada gayrimenkul satışları hızlanacaktı. 2003 sonrası bu senaryo tuttu ise kur düşük kaldığı için tuttu. Hal-i hazırda Türkiye’ye sermaye gelmediği gibi daha evvel gelmiş yatırımcı da bavulunu toplayıp gidiyor.

ARALIK’TA DA ARTIŞ OLABİLİR

TCMB dün daha radikal bir karar alarak faizi 100 baz puan ve üzeri artırabilirdi. Böyle yapmadı, zira kur şoku bitmedi. FED’in aralık kararını görmeden elindeki imkânları tek seferde kullanmak istemediğinden 50 baz puanla iktifa ettiği anlaşılıyor. Vurgulamakta fayda var: Kerameti kendinden menkul müşavirlerin söylediği gibi geçici bir yükseliş değil dolar/TL kurunda yaşananlar.

Türkiye iktisadî faaliyetin durma noktasına geldiği son çeyrekte kur şokunu atlatamazsa 2017’nin ilk iki çeyreğinde eksi büyüme ile yüzleşebilir. Reel sektörün döviz açığı 200 milyar dolar olmuşsa kurda değil 40 kuruş 4 kuruşluk artış bile uykularımızı kaçırmalı. FED’in önümüzdeki ay faiz artırması değil artırmamalı sürpriz olur. Dolayısıyla TL’nin aleyhine gelişmeler bitmedi. TCMB’nin Aralık’ta da faiz artırmak mecburiyetinde kalabilir.

Merkez, bu saatten sonra Saray ve hükümet cenahından gelecek ağır tenkitlere kulağını kapatsın. Makro veriler ile gönülden geçenler örtüşmediğine göre top yekûn ekonomiyi ateşe atacak irrasyonel karar ve beyanlardan uzak durulmalı. Hükümet kendinden eminse çok sevdiği gece yarısı KHK’larından biriyle TCMB’ye kayyım atasın. Hatta TMSF’ye devretsinler Merkez Bankası’nı. O vakit görelim dolar 4 TL mi, 5 TL mi oluyor?

DEMOKRASİ İKLİMİNE DÖNÜLMEDEN OLMAZ

Merkez Bankası, herşeye rağmen icap ettiğinde faiz silahını kullanacağını kuvvetli biçimde hissettirdi. Şimdi esas vazife AKP Hükümeti’ne düşüyor. Hükümet bir an evvel OHAL’e son verip AB ile didişmekten vazgeçerse toparlanma geçici olmaktan çıkar, hep beraber tünelden çıkarız.

Demokrasi ve hukuk iklimine dönülmeden yaşanan güven bunalımına son vermek mümkün değil. “Bu gidiş hayra alamet değil.” diyenleri yaftalamak için harcadıkları enerjinin onda birini dinleyip anlamaya sarfetseler keşke.

YES’TEN NO’YA NASIL GELDİK

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) ‘AB’nin Türkiye ile üyelik müzakerelerini geçici olarak askıya alınması’na matuf teklifi kabul ettiği bir günde Merkez Bankası’nın ekonomiyi dar boğazdan tek başına çıkarması beklenemez. Aynı parlamento, bundan sadece 12 yıl önce pek çok ülkeden milletvekilinin, ellerinde pek çok dilde ‘evet’ yazılı pankartları kaldırarak, Türkiye’nin üyeliğine yeşil ışık yakan o tarihî toplantıyı da gerçekleştirmişti. AP’ye sitem etmeden evvel AB yolunda bir uçtan öbürüne nasıl savrulduğumuzun muhasebesini yapalım.

Türkiye’de temel hak ve hürriyetleri giderek daraltan uygulamalar yüzünden AP kendi değerleri ile tenakuza düşmemek için ‘no’ çıkışını yaptı. Kararın hukukî bir veçhesi yok deyip geçilmesin. AB çıpası bizim için işleri öylesine kolaylaştırıyordu ki. ‘Müzakereler durdurulsun’ kararının şüyuu vukuunda beter olacak. AB haricindeki ülkelerin yatırımcıları nezdinde bile nasıl caydırıcı bir mesaj ihtiva ettiğini önümüzdeki günlerde hep beraber tecrübe edeceğiz.

Saray ve ananesinin, hukukî, siyasî, iktisadî ve içtimaî açıdan müflis vaziyete düşürdükleri devleti diri diri Şangay mezarlığına kaldırıp ahaliyi hayattan koparmak istediklerini ne vakit idrak edeceğiz? Türkiye’nin demokrasi tecrübesine itimat edip gelen yatırımcılar, Şangay’ı ‘kurtuluş reçetesi’ kılıfıyla takdimde ısrar edenlerin mevcudiyeti karşısında şaşkınlıklarını gizlemiyor.

Tehlike zannettiğimizden de ötesinde. Merkez’in elindeki faiz ve döviz mühimmatı da bir yere kadar.

Semih Ardıç, 25.11.2016 /TR724

Kara liste! [Nazif Apak]

Söz; Allah izin verirse bir gün gerçek isimler, mekanlar ve tarihler vererek anlatırım biraz sonra okuyacaklarınızı. Olayın göbeğindeki kişinin hukuki mücadelesini riske etmemek için özetin özetini sunuyorum önce: Sadece Türkiye’de değil; bütün dünyada tanınan bir kişi, akla ziyan/hukuksuz bir muameleye maruz kaldı geçenlerde. Cemaate yakın bir gazetede yazıları yayınlanmış diye çok önemli bir entelektüele resmen zulmedildi. Malum medyamızın teslim olmuş ve köleleşmiş halinden dolayı konu Türkiye’de çok konuşulmadı; ama yurt dışında yankısı derindi.

Sarsıntı o kadar etkiliydi ki Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu,  bir Avrupalı mevkidaşına “Endişeye gerek yok; bir yanlışlık olmuş, bir haftaya kalmaz düzeltiriz” deyip sözler vermek zorunda kaldı. Sanıyordu ki koskoca dışişleri bakanı olarak kendisi devreye girecek; tereyağından kıl çekercesine sorunu çözecek. Tereyağından kıl çıkmadı ama başka bir şey karşısına dikiliverdi…

Aradan haftalar geçtikçe, Çavuşoğlu verdiği sözün buharlaştığını gördü (pek çok bakan gibi o da) bir kere daha yutkundu, sustu, pustu. Neden mi? sebebi malum. Ortada bir suç yoktu ama emir büyük yerden geliyordu. Oradan bir emir geldi mi, akan sular duruyor, malum. Bakanmışsın, başbakanmışsın vs. hiçbir önemi yok. Hele savcılar, hakimler, HSYK üyeleri! ‘Beyefendi’den’, ‘Reisten’, ‘Patrondan’ dendi mi, artık adamların beti benzi atıyor, rengi soluyor yargıçların.

Neyse biz olayımıza dönelim: Avrupa’da uzun yıllar önemli görevlerde bulunmuş, Türkiye’ye büyük hizmetler yapmış bir kişiye reva görülen özgürlük kısıtlaması, Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. 170’in üzerine çıkan tutuklu gazeteciler, medya kuruluşlarına yapılan baskınlar, gazete/tv kapatma kararları vs. durumun ne kadar vahim olduğunu yeterince kanıtlıyordu aslında; ancak insanlar hemen herkesin bildiği bir entelektüele yapılanları yine de yadırgadı. 15 Temmuz sonrası yapılan saçma gözaltı kararları, pasaport iptalleri, tutuklamalar zaten korkunç bir kıyım yapıldığını yeterince anlatıyordu ama hemen herkesin bildiği insanlara bile ‘Cemaat’ suçlaması yapıp hukuksuz işlem yapılması olayın ne kadar irrasyonel bir savrulmaya doğru gittiğinin göstergesiydi.

İktidar, “Yargı bağımsız biz ne yapabiliriz” gibi bir yalana başvurarak kargaların bile güleceği bu teze Batılıların inanacağını sanıyor. Kimse kanmıyor bu çiğ yalana ve herkes biliyor ki hemen her bireyin akıbetini bir kişi ve etrafındaki şakşakçı takımı ayarlıyor.

Bu acı gerçeğe hala inan(a)mayan saf yazar çizer takımı da var. İşte onlardan biri, yazının başından beri koordinatlarını verdiğim olayı çözmek için kollarını sıvadı. Kadim dostu olarak nitelediği mağdur yazara sahip çıkmak için devreye girdi. Ne de olsa kendisi de ‘yandaş yazar’ kontenjanından arzı endam ediyordu ekranlarda. Bir ara akil adam kontenjanından epey bir takdir de toplamıştı iktidar çevrelerinden. Sandı ki arkadaşına yapılan haksızlığı bir çift kelam ile çözer ve mesele hemen tatlıya bağlanır.

Ne oldu? Biraz da eşinin teşvikiyle cesaretini toplayıp girdiği arabuluculuk görevi tam bir fiyaskoya dönüştü. Bir iki resmi temas kurdu, ümitlendi önce; ancak bir noktaya geldiğinde kulağını iktidarın elinde buldu. Ve ona dendi ki: “Aklını başına al. Arkadaşına yapılan işlem bizzat patronun emridir.” Adam dondu kaldı. Gözlerinin ferinde ne solculuk yıllarından kalan cesaret kırıntısı kaldı;  ne akil adam döneminde ortaya koymak için çırpındığı bilge pozlarına devam edebildi.

Tam bir şok! “Bütün bunlar oluyor ama eminim onun haberi yoktur” tarzında kendi kendine ve etrafındaki kadim akil adamlarla yaptığı terapi eriyivermişti çünkü. Şimdi en yakın meslektaşlarına dert yanıyor ve “Beni  bu işe niye karıştırdınız, ya beni de listeye dahil ederse?” deyip duruyormuş. Ankara gazetecileri bu fısıltıyı duyar da Saray ahalisi duymaz mı? Kimisi acıyor kırk yıllık gazeteciye kimi de kıs kıs gülüyor. Adamın listelerden habersiz olmasına gülüyorlar…

Liste?! Evet bir liste var ortada.

Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, işadamları, siyasetçiler… En uzaktan en yakınına kadar hemen her kesimden insanların isminin yazılı olduğu bir kara liste var ve o meşum sayfalar genişledikçe genişliyor. Her gün yapılan eklemelerin ön çalışmasını yıllar önce MİT başlatmıştı. Bürokrasiden başlayan o çalışma neredeyse bütün Türkiye’yi üç renge bölmüş, o renkler üzerinden herkes fişlenmişti. Cemaatler, Aleviler, Kürtler, solcular, sağcılar, liberaller…

Fişlemeler ilk başladığında Türkiye’nin hala AB yolunda yürüdüğünü sanan partinin etkili öncüleri soluğu liste emrini veren şahsın yanında almıştı. Ona, “Bir liste hazırlanıyormuş, Efgan da başı çekiyormuş, bürokraside bu konu ayağa düşmüş” gibi laflar sarf edildiğinde şu yalan cümle ile hepsi geri gönderilmişti: “Benim haberim yok. Bir bakayım; şayet doğruysa gereğini yaparım.”

O etkin kişiler de bu lafa inanmış, herkese “Yok böyle bir şey, kim uyduruyor bu yalanları?” demişti. Şimdi onlar da bu listede. Daha ötesi onlar hakkında da “Bunları kelepçeli görmek istiyorum!” diye emir verdiği daha yeni yazıldı/söylendi. Kaç zamandır bekliyorum en küçük yalanlama yapılmadı. Sebebi gayet açık: O kara listenin asıl sahibi olan kişi, bizzat eklemeler çıkarmalar yapıyor ve aile şirketi gibi çalıştırdığı devletin ajanlarını bu işe yönlendiriyor.

“Onca işin gücün arasında adam kalkıp bu ıvır zıvır liste ile mi ilgilenecek?” diyenlere bir belgesel öneririm: Üç Diktatörün Bir Günü. Yerim kalsaydı o enteresan belgeselden bahsetmek isterdim. Belki bir sonraki yazıya oradan başlarız ve görürüz ki belli bir tipin en zevk aldığı işlerden biri, her gün tek tek listelere göz atmak, bazı kişilerin kaderi hakkında karar vermek…

Tarih tekerrürden ibaret denmemiş miydi?

Nazif Apak, 25.11.2016 /TR724