Vatandaşa hizmet ya da millete ait ortak çıkarları kollayıp, gözetmek olan devlet işleyişi, iktidarı ve kudreti elinde bulunduranları kutsamaya dönüşünce, en sıradan insani haklar mevzusu tarih öncesi çağlara geriliyor. Eskiden “Devlet söz konusu ise, gerisi teferruat!” şeklindeki müstebit, retorik ezber, şimdi “Saray ve Eşrafı söz konusu ise gerisi detay!” savrulmuşluğuna yaslandı. Artık, sadece askerliğini yapmak ve vergi vermek yetmiyor. İlle de ölmeniz gerek.
Koskoca bir milletin, ne istediğini bilmeyen muhteris idareciler elinde her gün yeni bir felakete uyanması sürpriz değil. Hipodromları dolduran seyircilerin köpüren heyecanlarını zirvede tutmak için, her gösterinin bir öncekinden daha heyecanlı olması şart. Çöken ekonominin teşhis ve tedavisi, daha büyük ve kullanışsız dev yapılar yapmaktan ziyade, ihtiyacı gidermeye hedefli olmalı. Yeni açılan hava limanının 49 ilçeden büyük olması, abes bir avuntu. Daha asfaltları bile kurumamış olan Yeni Havalimanı'na, İstanbul içi ulaşımın Ankara'ya gitmekten daha zor olduğu konuşuluyor.
Saray'ın icraatlarında-gerçi artık her şey payitaht merkezli oldu ya!-milletin ve vatandaşın çıkarlarının takip edilmesi, uzun ve kısa vadede, herkesin hayat standardını yükseltecek kazanımlardan çok, “İyi saatte olsunlar”ın memnuniyet ve ego tatmini ön planda. Vatandaş vergileriyle maaşını alıp, devlet ve hükümet edenler, yapması gereken hizmetleri, devlet-i aliye zamanından kalma ulufe, bağış ve lutf-u kerem sanıyorlar. 29 Ekim'de açılan havalimanı ve öncesindeki köprü projeleri, devlet malıyla yapılmalı mı? Öyleyse, ne diye kurum kurum geziyorsunuz ki? Biz, Sayın Başkan'ın maaş miktarını da bilmiyor ve merak etmiyorduk ama, eğer medyaya yansıyan rakam doğru ise, hiç de öyle “Fani dünya geçimliği!” falan değil. Saray'ın masrafları da devlet bütçesinden, ona göre.
Sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi, son on beş gündür, Yeni Havalimanı ve yeni köprü için isim tartışmaları ile yatıp kalkıyoruz. İstanbul'da açılışı yapılan bütün büyük yatırımların ismi üzerinden koparılan fırtına evlere şenlik. Kimse, Metropolitan olması ile övündüğümüz İstanbul'un artık, yaşanmaz bir şehir haline geldiğinden bahsetme cesareti gösteremiyor. İstanbul, Saray Reklamları için seçilmiş ve her gün değerinden kaybeden bir şehre dönüştü.
Tarihi malzemeyi kullanarak, küllenmiş kavgaları gündeme taşımaktan ayrı bir zevk alan alil ve hastalıklı devletliler, hükümet etmeyi normal şartlarda sürdüremiyorlar. Açılışı yapılacak bina ve yapıların ismini, güya son ana kadar saklayarak işe gizem kattıklarını zannediyorlar. Çok da önemliydi. Şimdiye kadar, köprülere verilen isimlerden dolayı, ne Ortadoğu'da ne de Balkanlar'da kıyametler koptu. Şunun şurasında yaptığınız iş, şehrin ulaşım ve yerleşimindeki yığılmaları dağıtmaya çalışmak. Osmanlı'nın büyük hükümdarlarının isimlerini verdiniz de ne oldu? İstanbul trafiği gün ortasında sıkışıp kaldığında ne Cihan Fatihi, Sultan Mehmet, ne de Yavuz Sultan Selim trafik problemini halledemiyor.
İnşaat şantiyesinde işçi ölümleri açısından rahatsız edici haberlerin eksik olmadığı yeni havalimanı, güç-bela, eksik-tamam 29 Ekim'e yetiştirildi. Neyin, ne kadar tamam olduğu konusundaki bilirkişi raporlarını hukuk önüne çıkaracak bir kudret yok. Trafik kazalarında kayıp verme açısından Avrupa'daki birinciliğimize, işçi ölümlerini de ilave ederek ikinci bir rekorun daha sahibi olduk. Farkında iseniz, rekorlarımız insan hayatının ucuzluğu noktasında. Hem vergi veriyoruz hem de ölüyoruz!
Her işte olduğu gibi, aceleye getirip, kısa yoldan iş bitirmeyi hüner zannedenler eksik olmuyor. Müslümana gavur işkencesini reva gören, inşaat sektörü yeni havalimanında ayyuka çıkan işçi ölümlerini medyadan gizlemek için olmadık numaralara yatırım yaptı. Saray'ın gazabını üzerine çekmekten endişeli maaşlı yazarlar, “Tamam ölümler var, çalışma şartları kötü ama, abarttığınız kadar değil!” diyerek top sektiriyorlar. Rakam şaibeli de, ölen işçilerin olduğu noktasında herkes müttefik. Sendikal hakları çerçevesinde işi durdurma, yavaşlatma ya da grev eyleminde bulunma gafletine düşen gariban işçilerin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Garibanlar, çok iyi hırpalanmış olmalılar ki, ölen arkadaşları için “Bir gün önceden, firmanın ısmarladığı lahmacunlardan fazla yedikleri için öldüler!” şahitliğinde bulunmuşlar.
Garabetin derinliğine bakın! İkinci Milenyum'un yıllarını tüketiyoruz. Beşbin yıl öncenin Firavun Tapınaklarındaki trajediyi yaşıyoruz. Aynı hasta sayıklamalarını, Soma'da ölen 301 maden işçisinin ölümünden sonra, olay mahallinde bir bakanın ağzından “Neticeyi 300'e bağlarız!” şeklindeydi duymuştuk.
“İlle de 29 Ekim'e yetişsin!” inadıyla dayatılan Yeni Havalimanı projesinin, işçi ölümleri unutturulmaya çalışırken, kışın ilk günlerinde operasyonlara giden askeri timlerin birisinde iki er donarak vefat etti. Sebep aynı. İhmal. İşçi ölümlerindeki boşvermişlik, keyfilik ve laubalilik ne ise, gençliğinin baharında zayi edilen askercikler de aynı ihmalin kurbanı. Sebebini kimsenin bir türlü çözemediği askeri operasyonlarda da her gün verdiğimiz şehit sayısı beş'in altına düşmüyor. Bunda da mutlaka rakamlar şaibelidir de, ölenlerin olduğu muhakkak. Donarak vefat edenleri gizleyemedikleri için haberdar olduk.
Hasılı, Saray'ı memnun etmek için, büyük inşaat şantiyelerinde asgari ücretle, kötü ve elverişsiz şartlar altında çalışan işçileri feda ederek, askeri operasyonlarda da çiçeği burnunda delikanlıları harcayarak yol alıyoruz. Eğer, en son açılan köprünün ve havalimanının ismi resmileşmedi ise bizim de iki isim teklifimiz var; İki Şehit Köprüsü. Ölüler Şantiyesi Havalimanı.
Ürperip, içiniz bir garip mi oldu? Kendinizi, Saray'ı memnun etmek için sürekli bedel ödeyen, aile ve yakınların yerine koymayı deneyin. Türkiye'de vergi vererek vatandaşlık görevi yerine getirilmiş olmuyor. Bir de Saray'ın ihtirasları için ölmeniz gerek!
[Kadir Gürcan] 4.11.2018 [Samanyolu Haber]
Seküler ahlak oluşturmalıyız [Ahmet Kurucan]
Bir okuyucumuz böyle diyor: “Seküler bir ahlak anlayışı oluşturmalıyız.”
Hay hay, canı gönülden, nasıl oluşturulacaksa yollarını da gösterin hemen oluşturalım. Şaka veya ironi yaptığımı düşünmeyin; ciddiyim ve samimiyim. Eğer böyle bir şey mümkünse hemen yapalım.
Niçin böyle düşünüyorum? Her şeyden önce seküler ahlak anlayışının ne olduğu üzerinde anlaşmamız lazım. ‘Seküler’ kavramının Batı ile bizim dünyada farklı şekillerde anlaşıldığı ve kullanıldığının bilinci içindeyim. Bu bir tarafa, bizde din karşıtlığı şeklinde özetlenebilecek algıyı esas alarak seküler ahlak adına şöyle bir tarif denemesi yapabilirim: Seküler ahlak, herhangi bir dinî öğretiden bağımsız ama son tahlilde dini değerler sistemi içinde kendine yer bulan öğretiler demek.
Bu tarifi bana yaptıran, geçen aylarda yapmış olduğum Japonya seyahatinde gördüklerim oldu. Japonya her ne kadar Şintoizm’in merkezi ve dolayısıyla Japon halkı Şintoist olarak bilinse de, hakikat böyle değil. Şintoizm’in merkezi olmasında bir problem yok. Çok Şintoist mabedleri var hemen her yerde. Ama halk gerek Şintoizm’e gerekse İlahi ve gayri İlahi dinlere inanç noktasında oldukça mesafeli. Bunu ifade etmekten de katiyyen çekinmiyorlar. Herhangi bir kutsalım yok diyorlar.
Bununla beraber İslam ahlakının ortaya koymuş olduğu değerlere büyük oranda bağlılar. Temizlikten tüketim de israfa, çalışma disiplinlerinden büyüklere saygıya kadar hayatın her alanında İslam ahlak anlayışının, adına İslam ahlakı demeden hayat bulduğunu görüyorsunuz. İşte bu sebeple diyorum ki dinî öğretilerden bağımsız öğretilere seküler ahlak deniyorsa, bunu kabullenmekte ne mahzur var ki?
Yeri gelmişken ifade edeyim: M. Akif yıllar önce aynı durumu şu dizeleri ile anlatıyor. Rahmete vesile olsun düşüncesiyle aktarayım:
“Siz gidin, saffet-i İslam’ı Japonlar’da görün!
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkanı sıyanette ferîd,
Müslüman denmek için, eksiği ancak Tevhid.
Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını i’lâya samimi gayret”
Fakat; dini değerlerden bağımsız seküler ahlak mümkün mü? Mümkün diyelim; böylesi bir ahlakın hayata tatbikinde süreklilik sağlanabilir mi? Ferdi inanç seviyesinde kalıp hayat tarzına ve dünya görüşüne intikal etmeyen, etse bile toplumun büyük çoğunluğuna mal olmayan bir anlayış, insanı da toplumu da yolda bırakmaz mı? Yol esnasında görülecek ferdi veya milli maddi menfaatler, inançtan gücünü almayınca yol ve yön değiştirmez mi? Bence esas cevaplandırılması ve seküler ahlak teklifi yapılırken üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gerekli olan hususlar bunlar.
Şunu diyorsanız kabulleniyorum; ahlakın tek kaynağı din değildir. El-cevap; evet; doğrudur. Ama din ahlakın en önemli kaynağıdır. Hatta benim ahlaka bakış açıma göre din ahlakın olmazsa olmazıdır. İslam harici dinler adına bu ölçüde net ve kesin konuşamam; fakat İslam ve Müslümanlık adına böyle olduğuna eminim. Efendimiz’in (sas) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” hadisi tek başına din-ahlak ilişkisini açıklayan ve her ikisine ait temelleri yerli yerine oturtan bir beyandır. Hz. Aişe Validemizin Efendimiz’in ahlakını kendisine soran sahabiye verdiği cevap tam da bunu ifade etmektedir: “Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an’dı.”
İçinde dindarı ile dinsizi ile birlikte yaşadığımız ve yaşamak zorunda olduğumuz bir dünya var. Ahlakın kaynağı sadece dindir deme, hem hakikate karşı saygısızlık hem de tasvirine çalıştığımız dünya içinde dışlayıcı bir dil manasını taşır. Halbuki Hocaefendi’nin tabirleri ile “herkesi kendi konumunda kabul” temel bir ölçüdür.
Seküler ahlak oluşturmalıyız deniliyordu. Keşke!
[Ahmet Kurucan] 3.11.2018 [Thecrc.ca]
Hay hay, canı gönülden, nasıl oluşturulacaksa yollarını da gösterin hemen oluşturalım. Şaka veya ironi yaptığımı düşünmeyin; ciddiyim ve samimiyim. Eğer böyle bir şey mümkünse hemen yapalım.
Niçin böyle düşünüyorum? Her şeyden önce seküler ahlak anlayışının ne olduğu üzerinde anlaşmamız lazım. ‘Seküler’ kavramının Batı ile bizim dünyada farklı şekillerde anlaşıldığı ve kullanıldığının bilinci içindeyim. Bu bir tarafa, bizde din karşıtlığı şeklinde özetlenebilecek algıyı esas alarak seküler ahlak adına şöyle bir tarif denemesi yapabilirim: Seküler ahlak, herhangi bir dinî öğretiden bağımsız ama son tahlilde dini değerler sistemi içinde kendine yer bulan öğretiler demek.
Bu tarifi bana yaptıran, geçen aylarda yapmış olduğum Japonya seyahatinde gördüklerim oldu. Japonya her ne kadar Şintoizm’in merkezi ve dolayısıyla Japon halkı Şintoist olarak bilinse de, hakikat böyle değil. Şintoizm’in merkezi olmasında bir problem yok. Çok Şintoist mabedleri var hemen her yerde. Ama halk gerek Şintoizm’e gerekse İlahi ve gayri İlahi dinlere inanç noktasında oldukça mesafeli. Bunu ifade etmekten de katiyyen çekinmiyorlar. Herhangi bir kutsalım yok diyorlar.
Bununla beraber İslam ahlakının ortaya koymuş olduğu değerlere büyük oranda bağlılar. Temizlikten tüketim de israfa, çalışma disiplinlerinden büyüklere saygıya kadar hayatın her alanında İslam ahlak anlayışının, adına İslam ahlakı demeden hayat bulduğunu görüyorsunuz. İşte bu sebeple diyorum ki dinî öğretilerden bağımsız öğretilere seküler ahlak deniyorsa, bunu kabullenmekte ne mahzur var ki?
Yeri gelmişken ifade edeyim: M. Akif yıllar önce aynı durumu şu dizeleri ile anlatıyor. Rahmete vesile olsun düşüncesiyle aktarayım:
“Siz gidin, saffet-i İslam’ı Japonlar’da görün!
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkanı sıyanette ferîd,
Müslüman denmek için, eksiği ancak Tevhid.
Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını i’lâya samimi gayret”
Fakat; dini değerlerden bağımsız seküler ahlak mümkün mü? Mümkün diyelim; böylesi bir ahlakın hayata tatbikinde süreklilik sağlanabilir mi? Ferdi inanç seviyesinde kalıp hayat tarzına ve dünya görüşüne intikal etmeyen, etse bile toplumun büyük çoğunluğuna mal olmayan bir anlayış, insanı da toplumu da yolda bırakmaz mı? Yol esnasında görülecek ferdi veya milli maddi menfaatler, inançtan gücünü almayınca yol ve yön değiştirmez mi? Bence esas cevaplandırılması ve seküler ahlak teklifi yapılırken üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gerekli olan hususlar bunlar.
Şunu diyorsanız kabulleniyorum; ahlakın tek kaynağı din değildir. El-cevap; evet; doğrudur. Ama din ahlakın en önemli kaynağıdır. Hatta benim ahlaka bakış açıma göre din ahlakın olmazsa olmazıdır. İslam harici dinler adına bu ölçüde net ve kesin konuşamam; fakat İslam ve Müslümanlık adına böyle olduğuna eminim. Efendimiz’in (sas) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” hadisi tek başına din-ahlak ilişkisini açıklayan ve her ikisine ait temelleri yerli yerine oturtan bir beyandır. Hz. Aişe Validemizin Efendimiz’in ahlakını kendisine soran sahabiye verdiği cevap tam da bunu ifade etmektedir: “Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an’dı.”
İçinde dindarı ile dinsizi ile birlikte yaşadığımız ve yaşamak zorunda olduğumuz bir dünya var. Ahlakın kaynağı sadece dindir deme, hem hakikate karşı saygısızlık hem de tasvirine çalıştığımız dünya içinde dışlayıcı bir dil manasını taşır. Halbuki Hocaefendi’nin tabirleri ile “herkesi kendi konumunda kabul” temel bir ölçüdür.
Seküler ahlak oluşturmalıyız deniliyordu. Keşke!
[Ahmet Kurucan] 3.11.2018 [Thecrc.ca]
Sekiz Kritik Söz [Gültekin Bibar]
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı…
Evet öyle sözler vardır ki, tarihin akışını değiştirir. Bazı sözler hayatları kurtarır, bazı sözler devletleri batırır. Öyle söz de vardır ki, düşmanın bütün oyunlarını boşa çıkarır.
Bazı sözler sehl-i mümtenidir, yani basit kelimelerden oluştuğu halde daha iyisini bulamazsınız.
Bu yazıda Hocaefendi’nin bana göre hizmet tarihinin önemli dönemeçlerinde söylediği basit görünümlü ama çok etkili olmuş birkaç sözünü ve bilebildiğim kadarıyla perde arkasını yazacağım.
Bunlardan birincisi, “Demokrasiden geriye dönüş yoktur“ cümlesi. Bu cümle, 1994 yılında kameraların önünde yapılan bir konuşmadaki bir kesitten ibarettir.
O yıllarda Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber İslam ve Demokrasi/Laiklik bağdaşır mı tartışması çok güçlü şekilde gündemdeydi. Öte yandan Hizmet’in eğitim alanındaki faaliyetlerinin yaygınlaşması ile birlikte Hizmet hakkında çok yanlış anlaşılabilecek propagandalar o dönemin -avamca bir tabirle- gazeteci müsveddeleri tarafından sürekli pişirilip milletin önüne koyuluyordu. Özellikle Refah Partisini destekleyen cemaat ve tarikatların varlığının laikliğe en büyük bir engel teşkil ettiği/edeceği vurgulanarak topyekün bir yıpratma kampanyası başlatılmış durumdaydı. Bu kampanya hepinizin bildiği gibi 28 Şubat MGK’sı ile ete kemiğe büründü. Böyle bir ortamda “demokrasiden geriye dönüş yoktur” cümlesi gerçekten Hizmet Hareket’ini bilmeyen, tanımayan insanların zihninde oluşmuş birçok önyargının kırılmasına vesile oldu. Öyle bir cümle ki, ne sağ ne de sol kesim, hiçbirisi itiraz edemedi.
İkinci cümle de yine 28 Şubat sürecinde ortaya çıktı. 28 Şubatın kudretli generalleri Hizmet Hareketi’ni bitirebilmek için medya üzerinden okulların ve dersanelerin irtica yuvası olduğu yalanını yayıyorlar ve özellikle okulları kapatabilmenin yolunu arıyorlardı. Hizmet ise, okulların devlete ve millete yararlı nesiller yetiştirdiği söylemi üzerinde yoğunlaşarak okulların teftişinde laiklik karşıtı bir durumla karşılaşılmadığını vurguluyordu. Karşı taraf “madem devlet millet için bu okullar, devlete devredin” söylemini piyasaya sürmeye hazırlanırken Hocaefendi “okulları devlet isterse devredebiliriz” açıklamasını yaptı. Aslında karşı tarafın isteği bu idi ancak ilk hamleyi Hocaefendi yapınca bu görüşe karşı kamuoyu oluştu. Özellikle de o günlerde hükümette olan bazı siyasiler “devlet zaten kendi okullarını adamakıllı yönetemiyor, üstüne bir de Orta Asya’da açılan 100 küsur okulu hiç idare edemez, zaten yurt dışına gönderecek öğretmen bulmak da zor ve masraflı “ dediler. Böylece 28 şubatçıların hevesleri kursaklarında kalmış oldu.
Üçüncü cümle ise, 11 Eylül 2001 terör saldırısıyla meşhur olmuş ancak daha önceki sohbetlerde de defaatle dile getirilen “Terörist Müslüman, Müslüman da terörist olamaz” ifadesidir. 11 Eylül günü menfur olayın hemen akabinde, daha dünya liderleri bile herhangi bir açıklama yapmış değilken ertesi gün W.Post’da taziye ilanı verildi. Hocaefendi bu hamlesiyle 11 Eylül terör saldırısını ilk kez ve açıktan tel’in eden Müslüman lider oldu. Bu şekilde Hizmet Hareketi’nin ve hizmet insanlarının her türlü terör faaliyetine karşı net duruşu ve tavrı ortaya kondu. ABD’de 11 Eylül sonrası yaşanan paranoya dikkate alındığında bu cümle sebepler planında birçok yararlı kapının açılmasına vesile olurken, pek çok zararlı kapının açılmasına da engel oldu. Hatırlıyorum da, o günlerde Amerika televizyonlarındaki tartışma programlarında Müslümanlar ile alakalı iki görüş yer alıyor, bir üçüncüsünü kimse dillendirmiyordu. Birinci görüş “Müslümanların kutsal kitapları radikalizmin kaynağıdır, dolayısıyla da hepsi radikaldir ve yok edilmelidir” şeklinde özetlenebilir. İkinci görüş ise “Müslümanların hepsi şu an radikal değil, ılımlılar da var, önce radikaller yok edilmeli, sonra ılımlıları hallederiz” şeklindeydi. Özellikle de Bernard Lewis’in “şiddet Ku’ran’ın tabiatında var” sözünün çok tahribat yaptığını hatırlatmakta yarar var.
Dördüncü ve çok konuşulan ifade ise “siyasi otoriteden izin alınmalıydı” beyanıydı. Mavi Marmara hadisesinden sonra ABD’de kendisini ziyarete gelen gazetecilerin sorusuna cevap olarak söylendi. Sanırım o zamana kadar Hocaefendi’nin dünya çapında bu ölçüde gündem olan ve eleştirilen başka bir cümlesi olmamıştı. Hizmet dairesi içinde bulunan, aralarında gazetecilerin de olduğu pek çok insan o günün siyasi-güncel atmosferinde bu yaklaşımı garipsemiş tam bir anlam verememişti. Bu sözüyle Hocaefendi yapılan zulmü meşrulaştırmamış sadece uluslarası hukukun gereğini hatırlatmıştı.. Bu engin bakış açısı hem hizmet insanlarına hem de müslüman dünyaya, hadiseleri değerlendirirken duygusallıktan uzak, hukuku ve diplomasiyi önceleyen bir anlayış kazandırmaya matuftu.
Üzerinde durmak istediğim beşinci cümle ise, yine eksik anlaşılan ve eleştirilen “Perslik tersliktir“ cümlesidir. Bu sözü salt olarak okursanız Hocaefendi’nin ırkçılık yaptığını düşünebilirsiniz. Ancak sözün “ma sika leh”i yani niçin kullanıldığı tespit edilince bunun hiç de ırkçı bir söylem olmadığı kolayca anlaşılır. Malumunuz Türkiye’deki günümüz siyasal İslamcılarının rol modeli hep İran olmuştur. Özellikle 2011 yılından sonra devlet içindeki bir klik İran sempatizanlığını çok ileri noktalara taşıdı. Öyle ki “Tebriz’in Medine gibi mübarek” olduğunu dillendirenler oluyordu. Dönemin Başbakanı’nın ofisinde çıkan dinleme cihazı olayı patlayınca Başbakanlık’ta çalışan İranlıların varlığı ortaya çıkmıştı. Beşir Atalay, Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu’nun “İrancı” olduğu iddia ediliyordu. Buna bağlı olarak özellikle devletin kılcal damarları denilen noktalarda da ciddi ve etkisini gün geçtikçe artıran bir İran varlığı gözlemleniyordu.
Sonradan ortaya çıkan Reza-İran ilişkileri, Selam-Tevhid davası, ikinci evimiz İran güzellemesi, Türkiye’deki Alevi dedelerinin devlet teşvikiyle İran’a götürülüp gezdirilmesi, İran’dan hemşire/doktor alınacak olması vs. olayın sadece birkaç devlet görevlisinin sempatisi olmadığını ortaya koyuyordu. Hocaefendinin İran değil de “pers” tabirini kullanması aslında Pers milliyetçiliğinin Şiiliği kullanarak İslam dünyasındaki fitne çalışmalarını vurgulamaya matuftu. Ayrıca bu cümlede yer alan “ters” kelimesi de İran’ın Sünni dünyaya kadim muhalefetini ve düşmanlıklarını vurgulaması yanında onların herhangi bir faaliyetinden faydalı bir şey beklememin abes olduğunu oldukça veciz bir şekilde ifade ediyordu. Farsçayı ileri derecede bilen, farsça şiirleri eserlerinde ve konuşmalarında sıklıkla kullanmakta beis görmeyen, özellikle Fars edebiyatının söz üstadlarına her fırsatta hayranlığını gizlemeyen bir din âliminin bu cümlesini salt ele alıp onu ırkçı olmakla itham etmek insaflı bir yaklaşım olmasa gerektir.
Altıncı cümle ise,”Sulh hayırdır, hayır sulhtadır“ cümlesidir ki bir ayet-i kerimeden iktibas edilmiştir. Kürtlerle siyasi çözüm masasını devirmek üzere olan RTE’nin bunun sorumlusu olarak Hizmet hareketini göstermeye niyetlendiği bir zaman diliminde zalimin oyununu bozmuştur. RTE ve avanelerinin daha sonra Güneydoğu’da yaptığı mezalimin boyutlarını düşününce o gün söylenen “Sulh hayırdır” cümlesinin ne kadar önemli ve stratejik olduğu daha iyi anlaşılacaktır. (193. Herkülnağme)
Yedinci cümle Mülaane veya mübahale dediğimiz 2013 Aralık ayındaki sohbettir. Malumunuz dersane krizi ile tırmanan gerilim daha sonra 17 Aralık soruşturmasını yapan bürokratlara yapılan engellemeler ile devam etti. RTE’nin planı başka cemaatlere yaptığı gibi Hizmeti ikiye hatta üçe bölmekti. Bunun için Nurettin Veren, Latif Erdoğan ve Kemalettin Özdemir gibi piyonları kullanmak istedi, hatta onlar üzerinden başkalarına ulaşmayı hedefledi.
Eğer yapabilseydi yukarıdaki 3 talihsiz gibi 10-15 kişiyi daha basının önüne çıkarıp “Hocaefendi’ye yanlış bilgiler gidiyor, dolayısıyla da Hocaefendi bu bilgiler ışığında AKP’ye tavır alıyor, aslında Hocaefendi’nin AKP ve lideriyle bir problemi yok, bu bilgileri özellikle güvenlik bürokrasisinde görev yapan kişiler ulaştırıyor” dedirtecekti. Bunun sonucunda cemaat tabanı ikiye ayrılacak, bir kesimi bu güvenlikçiler, diğeri de eski abiciler diye karşı karşıya gelecekti. Ama yeterli sayıda kişiye ulaşamadı. Dersane krizi başlayınca havuz medyası “aslında Mossad /CIA’ya vs. çalışan ama cemaatten görünen bürokratlar Cemaat’le AKP’nin arasını bozmak için yalan üretiyor” söylemini devreye soktular. Bu söylemin de amacı Cemaati bölmekti. İşte Hocaefendi’nin yaptığı mülaane bütün bu oyunları ters yüz edip zalimin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. O mülaanenin gerçek hedefi Cemaati bölünmekten korumaktı ve öyle de oldu. Halen muhatapları o mülaaneye amin diyemediler vesselam..
Hocaefendi’nin çok önemli sekizinci sözü ise, 15 Temmuz’un ertesi günü yaptığı “darbeyi uluslarası bir komisyon araştırsın” teklifidir. Bu aynı zamanda tek başına bütün herşeyi deşifre eden bir cümledir. Hemen ertesi gün sabah söylenmesi bende şok etkisi yaptı. Şahsen, Hocaefendi’nin olay netleşinceye kadar birkaç gün bekleyeceğini tahmin ediyordum. Bu teklifi yapınca anladım ki, Hocaefendi’nin zihninde olayla ilgili herşey netti. Mülaaneye âmin diyemeyen zalim bu teklife de evet diyemedi. Diyemezdi, zira kendisinin planladığı bir darbenin uluslarası bir komisyon tarafından incelenmesini nasıl isterdi ki? Bu bile aslında hizmet hareketinin masumiyeti için delil niteliğinde bir karinedir.
Hocaefendi’nin tarihe geçmiş, hizmetin önünü açan, hizmet insanlarına bakış açısı ve ufuk kazandıran bir kaç cümlesini yazmaya çalıştım. Elbette hepsi bunlardan ibaret değil. Duam ve ümidim odur ki, insaflı araştırmacılar ve bilim insanları günün birinde çok daha geniş bir çerçevede ve hak ettiği değerde Hocaefendi’yi ve duruşunu analiz edeceklerdir.
[Gültekin Bibar] 3.11.2018 [Thecrcl.ca]
Evet öyle sözler vardır ki, tarihin akışını değiştirir. Bazı sözler hayatları kurtarır, bazı sözler devletleri batırır. Öyle söz de vardır ki, düşmanın bütün oyunlarını boşa çıkarır.
Bazı sözler sehl-i mümtenidir, yani basit kelimelerden oluştuğu halde daha iyisini bulamazsınız.
Bu yazıda Hocaefendi’nin bana göre hizmet tarihinin önemli dönemeçlerinde söylediği basit görünümlü ama çok etkili olmuş birkaç sözünü ve bilebildiğim kadarıyla perde arkasını yazacağım.
Bunlardan birincisi, “Demokrasiden geriye dönüş yoktur“ cümlesi. Bu cümle, 1994 yılında kameraların önünde yapılan bir konuşmadaki bir kesitten ibarettir.
O yıllarda Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber İslam ve Demokrasi/Laiklik bağdaşır mı tartışması çok güçlü şekilde gündemdeydi. Öte yandan Hizmet’in eğitim alanındaki faaliyetlerinin yaygınlaşması ile birlikte Hizmet hakkında çok yanlış anlaşılabilecek propagandalar o dönemin -avamca bir tabirle- gazeteci müsveddeleri tarafından sürekli pişirilip milletin önüne koyuluyordu. Özellikle Refah Partisini destekleyen cemaat ve tarikatların varlığının laikliğe en büyük bir engel teşkil ettiği/edeceği vurgulanarak topyekün bir yıpratma kampanyası başlatılmış durumdaydı. Bu kampanya hepinizin bildiği gibi 28 Şubat MGK’sı ile ete kemiğe büründü. Böyle bir ortamda “demokrasiden geriye dönüş yoktur” cümlesi gerçekten Hizmet Hareket’ini bilmeyen, tanımayan insanların zihninde oluşmuş birçok önyargının kırılmasına vesile oldu. Öyle bir cümle ki, ne sağ ne de sol kesim, hiçbirisi itiraz edemedi.
İkinci cümle de yine 28 Şubat sürecinde ortaya çıktı. 28 Şubatın kudretli generalleri Hizmet Hareketi’ni bitirebilmek için medya üzerinden okulların ve dersanelerin irtica yuvası olduğu yalanını yayıyorlar ve özellikle okulları kapatabilmenin yolunu arıyorlardı. Hizmet ise, okulların devlete ve millete yararlı nesiller yetiştirdiği söylemi üzerinde yoğunlaşarak okulların teftişinde laiklik karşıtı bir durumla karşılaşılmadığını vurguluyordu. Karşı taraf “madem devlet millet için bu okullar, devlete devredin” söylemini piyasaya sürmeye hazırlanırken Hocaefendi “okulları devlet isterse devredebiliriz” açıklamasını yaptı. Aslında karşı tarafın isteği bu idi ancak ilk hamleyi Hocaefendi yapınca bu görüşe karşı kamuoyu oluştu. Özellikle de o günlerde hükümette olan bazı siyasiler “devlet zaten kendi okullarını adamakıllı yönetemiyor, üstüne bir de Orta Asya’da açılan 100 küsur okulu hiç idare edemez, zaten yurt dışına gönderecek öğretmen bulmak da zor ve masraflı “ dediler. Böylece 28 şubatçıların hevesleri kursaklarında kalmış oldu.
Üçüncü cümle ise, 11 Eylül 2001 terör saldırısıyla meşhur olmuş ancak daha önceki sohbetlerde de defaatle dile getirilen “Terörist Müslüman, Müslüman da terörist olamaz” ifadesidir. 11 Eylül günü menfur olayın hemen akabinde, daha dünya liderleri bile herhangi bir açıklama yapmış değilken ertesi gün W.Post’da taziye ilanı verildi. Hocaefendi bu hamlesiyle 11 Eylül terör saldırısını ilk kez ve açıktan tel’in eden Müslüman lider oldu. Bu şekilde Hizmet Hareketi’nin ve hizmet insanlarının her türlü terör faaliyetine karşı net duruşu ve tavrı ortaya kondu. ABD’de 11 Eylül sonrası yaşanan paranoya dikkate alındığında bu cümle sebepler planında birçok yararlı kapının açılmasına vesile olurken, pek çok zararlı kapının açılmasına da engel oldu. Hatırlıyorum da, o günlerde Amerika televizyonlarındaki tartışma programlarında Müslümanlar ile alakalı iki görüş yer alıyor, bir üçüncüsünü kimse dillendirmiyordu. Birinci görüş “Müslümanların kutsal kitapları radikalizmin kaynağıdır, dolayısıyla da hepsi radikaldir ve yok edilmelidir” şeklinde özetlenebilir. İkinci görüş ise “Müslümanların hepsi şu an radikal değil, ılımlılar da var, önce radikaller yok edilmeli, sonra ılımlıları hallederiz” şeklindeydi. Özellikle de Bernard Lewis’in “şiddet Ku’ran’ın tabiatında var” sözünün çok tahribat yaptığını hatırlatmakta yarar var.
Dördüncü ve çok konuşulan ifade ise “siyasi otoriteden izin alınmalıydı” beyanıydı. Mavi Marmara hadisesinden sonra ABD’de kendisini ziyarete gelen gazetecilerin sorusuna cevap olarak söylendi. Sanırım o zamana kadar Hocaefendi’nin dünya çapında bu ölçüde gündem olan ve eleştirilen başka bir cümlesi olmamıştı. Hizmet dairesi içinde bulunan, aralarında gazetecilerin de olduğu pek çok insan o günün siyasi-güncel atmosferinde bu yaklaşımı garipsemiş tam bir anlam verememişti. Bu sözüyle Hocaefendi yapılan zulmü meşrulaştırmamış sadece uluslarası hukukun gereğini hatırlatmıştı.. Bu engin bakış açısı hem hizmet insanlarına hem de müslüman dünyaya, hadiseleri değerlendirirken duygusallıktan uzak, hukuku ve diplomasiyi önceleyen bir anlayış kazandırmaya matuftu.
Üzerinde durmak istediğim beşinci cümle ise, yine eksik anlaşılan ve eleştirilen “Perslik tersliktir“ cümlesidir. Bu sözü salt olarak okursanız Hocaefendi’nin ırkçılık yaptığını düşünebilirsiniz. Ancak sözün “ma sika leh”i yani niçin kullanıldığı tespit edilince bunun hiç de ırkçı bir söylem olmadığı kolayca anlaşılır. Malumunuz Türkiye’deki günümüz siyasal İslamcılarının rol modeli hep İran olmuştur. Özellikle 2011 yılından sonra devlet içindeki bir klik İran sempatizanlığını çok ileri noktalara taşıdı. Öyle ki “Tebriz’in Medine gibi mübarek” olduğunu dillendirenler oluyordu. Dönemin Başbakanı’nın ofisinde çıkan dinleme cihazı olayı patlayınca Başbakanlık’ta çalışan İranlıların varlığı ortaya çıkmıştı. Beşir Atalay, Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu’nun “İrancı” olduğu iddia ediliyordu. Buna bağlı olarak özellikle devletin kılcal damarları denilen noktalarda da ciddi ve etkisini gün geçtikçe artıran bir İran varlığı gözlemleniyordu.
Sonradan ortaya çıkan Reza-İran ilişkileri, Selam-Tevhid davası, ikinci evimiz İran güzellemesi, Türkiye’deki Alevi dedelerinin devlet teşvikiyle İran’a götürülüp gezdirilmesi, İran’dan hemşire/doktor alınacak olması vs. olayın sadece birkaç devlet görevlisinin sempatisi olmadığını ortaya koyuyordu. Hocaefendinin İran değil de “pers” tabirini kullanması aslında Pers milliyetçiliğinin Şiiliği kullanarak İslam dünyasındaki fitne çalışmalarını vurgulamaya matuftu. Ayrıca bu cümlede yer alan “ters” kelimesi de İran’ın Sünni dünyaya kadim muhalefetini ve düşmanlıklarını vurgulaması yanında onların herhangi bir faaliyetinden faydalı bir şey beklememin abes olduğunu oldukça veciz bir şekilde ifade ediyordu. Farsçayı ileri derecede bilen, farsça şiirleri eserlerinde ve konuşmalarında sıklıkla kullanmakta beis görmeyen, özellikle Fars edebiyatının söz üstadlarına her fırsatta hayranlığını gizlemeyen bir din âliminin bu cümlesini salt ele alıp onu ırkçı olmakla itham etmek insaflı bir yaklaşım olmasa gerektir.
Altıncı cümle ise,”Sulh hayırdır, hayır sulhtadır“ cümlesidir ki bir ayet-i kerimeden iktibas edilmiştir. Kürtlerle siyasi çözüm masasını devirmek üzere olan RTE’nin bunun sorumlusu olarak Hizmet hareketini göstermeye niyetlendiği bir zaman diliminde zalimin oyununu bozmuştur. RTE ve avanelerinin daha sonra Güneydoğu’da yaptığı mezalimin boyutlarını düşününce o gün söylenen “Sulh hayırdır” cümlesinin ne kadar önemli ve stratejik olduğu daha iyi anlaşılacaktır. (193. Herkülnağme)
Yedinci cümle Mülaane veya mübahale dediğimiz 2013 Aralık ayındaki sohbettir. Malumunuz dersane krizi ile tırmanan gerilim daha sonra 17 Aralık soruşturmasını yapan bürokratlara yapılan engellemeler ile devam etti. RTE’nin planı başka cemaatlere yaptığı gibi Hizmeti ikiye hatta üçe bölmekti. Bunun için Nurettin Veren, Latif Erdoğan ve Kemalettin Özdemir gibi piyonları kullanmak istedi, hatta onlar üzerinden başkalarına ulaşmayı hedefledi.
Eğer yapabilseydi yukarıdaki 3 talihsiz gibi 10-15 kişiyi daha basının önüne çıkarıp “Hocaefendi’ye yanlış bilgiler gidiyor, dolayısıyla da Hocaefendi bu bilgiler ışığında AKP’ye tavır alıyor, aslında Hocaefendi’nin AKP ve lideriyle bir problemi yok, bu bilgileri özellikle güvenlik bürokrasisinde görev yapan kişiler ulaştırıyor” dedirtecekti. Bunun sonucunda cemaat tabanı ikiye ayrılacak, bir kesimi bu güvenlikçiler, diğeri de eski abiciler diye karşı karşıya gelecekti. Ama yeterli sayıda kişiye ulaşamadı. Dersane krizi başlayınca havuz medyası “aslında Mossad /CIA’ya vs. çalışan ama cemaatten görünen bürokratlar Cemaat’le AKP’nin arasını bozmak için yalan üretiyor” söylemini devreye soktular. Bu söylemin de amacı Cemaati bölmekti. İşte Hocaefendi’nin yaptığı mülaane bütün bu oyunları ters yüz edip zalimin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. O mülaanenin gerçek hedefi Cemaati bölünmekten korumaktı ve öyle de oldu. Halen muhatapları o mülaaneye amin diyemediler vesselam..
Hocaefendi’nin çok önemli sekizinci sözü ise, 15 Temmuz’un ertesi günü yaptığı “darbeyi uluslarası bir komisyon araştırsın” teklifidir. Bu aynı zamanda tek başına bütün herşeyi deşifre eden bir cümledir. Hemen ertesi gün sabah söylenmesi bende şok etkisi yaptı. Şahsen, Hocaefendi’nin olay netleşinceye kadar birkaç gün bekleyeceğini tahmin ediyordum. Bu teklifi yapınca anladım ki, Hocaefendi’nin zihninde olayla ilgili herşey netti. Mülaaneye âmin diyemeyen zalim bu teklife de evet diyemedi. Diyemezdi, zira kendisinin planladığı bir darbenin uluslarası bir komisyon tarafından incelenmesini nasıl isterdi ki? Bu bile aslında hizmet hareketinin masumiyeti için delil niteliğinde bir karinedir.
Hocaefendi’nin tarihe geçmiş, hizmetin önünü açan, hizmet insanlarına bakış açısı ve ufuk kazandıran bir kaç cümlesini yazmaya çalıştım. Elbette hepsi bunlardan ibaret değil. Duam ve ümidim odur ki, insaflı araştırmacılar ve bilim insanları günün birinde çok daha geniş bir çerçevede ve hak ettiği değerde Hocaefendi’yi ve duruşunu analiz edeceklerdir.
[Gültekin Bibar] 3.11.2018 [Thecrcl.ca]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)