Sekiz Kritik Söz [Gültekin Bibar]

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı…

Evet öyle sözler vardır ki, tarihin akışını değiştirir. Bazı sözler hayatları kurtarır, bazı sözler devletleri batırır. Öyle söz de vardır ki, düşmanın bütün oyunlarını boşa çıkarır.

Bazı sözler sehl-i mümtenidir, yani basit kelimelerden oluştuğu halde daha iyisini bulamazsınız.
Bu yazıda Hocaefendi’nin bana göre hizmet tarihinin önemli dönemeçlerinde söylediği basit görünümlü ama çok etkili olmuş birkaç sözünü ve bilebildiğim kadarıyla perde arkasını yazacağım.
Bunlardan birincisi, “Demokrasiden geriye dönüş yoktur“ cümlesi. Bu cümle, 1994 yılında kameraların önünde yapılan bir konuşmadaki bir kesitten ibarettir.

O yıllarda Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber İslam ve Demokrasi/Laiklik bağdaşır mı tartışması çok güçlü şekilde gündemdeydi. Öte yandan Hizmet’in eğitim alanındaki faaliyetlerinin yaygınlaşması ile birlikte Hizmet hakkında çok yanlış anlaşılabilecek propagandalar o dönemin -avamca bir tabirle- gazeteci müsveddeleri tarafından sürekli pişirilip milletin önüne koyuluyordu. Özellikle Refah Partisini destekleyen cemaat ve tarikatların varlığının laikliğe en büyük bir engel teşkil ettiği/edeceği vurgulanarak topyekün bir yıpratma kampanyası başlatılmış durumdaydı. Bu kampanya hepinizin bildiği gibi 28 Şubat MGK’sı ile ete kemiğe büründü. Böyle bir ortamda “demokrasiden geriye dönüş yoktur” cümlesi gerçekten Hizmet Hareket’ini bilmeyen, tanımayan insanların zihninde oluşmuş birçok önyargının kırılmasına vesile oldu. Öyle bir cümle ki, ne sağ ne de sol kesim, hiçbirisi itiraz edemedi.

İkinci cümle de yine 28 Şubat sürecinde ortaya çıktı. 28 Şubatın kudretli generalleri Hizmet Hareketi’ni bitirebilmek için medya üzerinden okulların ve dersanelerin irtica yuvası olduğu yalanını yayıyorlar ve özellikle okulları kapatabilmenin yolunu arıyorlardı. Hizmet ise, okulların devlete ve millete yararlı nesiller yetiştirdiği söylemi üzerinde yoğunlaşarak okulların teftişinde laiklik karşıtı bir durumla karşılaşılmadığını vurguluyordu. Karşı taraf “madem devlet millet için bu okullar, devlete devredin” söylemini piyasaya sürmeye hazırlanırken Hocaefendi “okulları devlet isterse devredebiliriz” açıklamasını yaptı. Aslında karşı tarafın isteği bu idi ancak ilk hamleyi Hocaefendi yapınca bu görüşe karşı kamuoyu oluştu. Özellikle de o günlerde hükümette olan bazı siyasiler “devlet zaten kendi okullarını adamakıllı yönetemiyor, üstüne bir de Orta Asya’da açılan 100 küsur okulu hiç idare edemez, zaten yurt dışına gönderecek öğretmen bulmak da zor ve masraflı “ dediler. Böylece 28 şubatçıların hevesleri kursaklarında kalmış oldu.

Üçüncü cümle ise, 11 Eylül 2001 terör saldırısıyla meşhur olmuş ancak daha önceki sohbetlerde de defaatle dile getirilen “Terörist Müslüman, Müslüman da terörist olamaz” ifadesidir. 11 Eylül günü menfur olayın hemen akabinde, daha dünya liderleri bile herhangi bir açıklama yapmış değilken ertesi gün W.Post’da taziye ilanı verildi. Hocaefendi bu hamlesiyle 11 Eylül terör saldırısını ilk kez ve açıktan tel’in eden Müslüman lider oldu. Bu şekilde Hizmet  Hareketi’nin ve hizmet insanlarının her türlü terör faaliyetine karşı net duruşu ve tavrı ortaya kondu. ABD’de 11 Eylül sonrası yaşanan paranoya dikkate alındığında bu cümle sebepler planında birçok yararlı kapının açılmasına vesile olurken, pek çok zararlı kapının açılmasına da engel oldu. Hatırlıyorum da, o günlerde Amerika televizyonlarındaki tartışma programlarında Müslümanlar ile alakalı iki görüş yer alıyor, bir üçüncüsünü kimse dillendirmiyordu. Birinci görüş “Müslümanların kutsal kitapları radikalizmin kaynağıdır, dolayısıyla da hepsi radikaldir ve yok edilmelidir” şeklinde özetlenebilir. İkinci görüş ise “Müslümanların hepsi şu an radikal değil, ılımlılar da var, önce radikaller yok edilmeli, sonra ılımlıları hallederiz” şeklindeydi. Özellikle de Bernard Lewis’in “şiddet Ku’ran’ın tabiatında var” sözünün çok tahribat yaptığını hatırlatmakta yarar var.

Dördüncü ve çok konuşulan ifade ise “siyasi otoriteden izin alınmalıydı” beyanıydı. Mavi Marmara hadisesinden sonra ABD’de kendisini ziyarete gelen gazetecilerin sorusuna cevap olarak söylendi. Sanırım o zamana kadar Hocaefendi’nin dünya çapında bu ölçüde gündem olan ve eleştirilen başka bir cümlesi olmamıştı. Hizmet dairesi içinde bulunan, aralarında gazetecilerin de olduğu pek çok insan o günün siyasi-güncel atmosferinde bu yaklaşımı garipsemiş tam bir anlam verememişti. Bu sözüyle Hocaefendi yapılan zulmü meşrulaştırmamış sadece uluslarası hukukun gereğini hatırlatmıştı.. Bu engin bakış açısı hem hizmet insanlarına hem de müslüman dünyaya, hadiseleri değerlendirirken duygusallıktan uzak, hukuku ve diplomasiyi önceleyen bir anlayış kazandırmaya matuftu.

Üzerinde durmak istediğim beşinci cümle ise, yine eksik anlaşılan ve eleştirilen “Perslik tersliktir“ cümlesidir. Bu sözü salt olarak okursanız Hocaefendi’nin ırkçılık yaptığını düşünebilirsiniz. Ancak sözün “ma sika leh”i yani niçin kullanıldığı tespit edilince bunun hiç de ırkçı bir söylem olmadığı kolayca anlaşılır. Malumunuz Türkiye’deki günümüz siyasal İslamcılarının rol modeli hep İran olmuştur. Özellikle 2011 yılından sonra devlet içindeki bir klik İran sempatizanlığını çok ileri noktalara taşıdı. Öyle ki “Tebriz’in Medine gibi mübarek” olduğunu dillendirenler oluyordu. Dönemin Başbakanı’nın ofisinde çıkan dinleme cihazı olayı patlayınca Başbakanlık’ta çalışan İranlıların varlığı ortaya çıkmıştı. Beşir Atalay, Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu’nun “İrancı” olduğu iddia ediliyordu. Buna bağlı olarak özellikle devletin kılcal damarları denilen noktalarda da ciddi ve etkisini gün geçtikçe artıran bir İran varlığı  gözlemleniyordu.

Sonradan ortaya çıkan Reza-İran ilişkileri, Selam-Tevhid davası, ikinci evimiz İran güzellemesi, Türkiye’deki Alevi dedelerinin devlet teşvikiyle İran’a götürülüp gezdirilmesi, İran’dan hemşire/doktor alınacak olması vs. olayın sadece birkaç devlet görevlisinin sempatisi olmadığını ortaya koyuyordu. Hocaefendinin İran değil de “pers” tabirini kullanması aslında Pers milliyetçiliğinin Şiiliği kullanarak İslam dünyasındaki fitne çalışmalarını  vurgulamaya matuftu. Ayrıca bu cümlede yer alan “ters” kelimesi de İran’ın Sünni dünyaya kadim muhalefetini ve düşmanlıklarını vurgulaması yanında onların herhangi bir faaliyetinden faydalı bir şey beklememin abes olduğunu oldukça veciz bir şekilde ifade ediyordu. Farsçayı ileri derecede bilen, farsça şiirleri eserlerinde ve konuşmalarında sıklıkla kullanmakta beis görmeyen, özellikle Fars edebiyatının söz üstadlarına her fırsatta hayranlığını gizlemeyen bir din âliminin bu cümlesini salt ele alıp onu ırkçı olmakla itham etmek insaflı bir yaklaşım olmasa gerektir.

Altıncı cümle ise,”Sulh hayırdır, hayır sulhtadır“ cümlesidir ki bir ayet-i kerimeden iktibas edilmiştir. Kürtlerle siyasi çözüm masasını devirmek üzere olan RTE’nin bunun sorumlusu olarak Hizmet hareketini göstermeye niyetlendiği bir zaman diliminde zalimin oyununu bozmuştur. RTE ve avanelerinin daha sonra Güneydoğu’da yaptığı mezalimin boyutlarını düşününce o gün söylenen “Sulh hayırdır” cümlesinin ne kadar önemli ve stratejik olduğu daha iyi anlaşılacaktır. (193. Herkülnağme)

Yedinci cümle Mülaane veya mübahale dediğimiz 2013 Aralık ayındaki sohbettir. Malumunuz dersane krizi ile tırmanan gerilim daha sonra 17 Aralık soruşturmasını yapan bürokratlara yapılan engellemeler ile devam etti. RTE’nin planı başka cemaatlere yaptığı gibi Hizmeti ikiye hatta üçe bölmekti. Bunun için Nurettin Veren, Latif Erdoğan ve Kemalettin Özdemir gibi piyonları kullanmak istedi, hatta onlar üzerinden başkalarına ulaşmayı hedefledi.

Eğer yapabilseydi yukarıdaki 3 talihsiz gibi 10-15 kişiyi daha basının önüne çıkarıp “Hocaefendi’ye yanlış bilgiler gidiyor, dolayısıyla da Hocaefendi bu bilgiler ışığında AKP’ye tavır alıyor, aslında Hocaefendi’nin AKP ve lideriyle bir problemi yok, bu bilgileri özellikle güvenlik bürokrasisinde görev yapan kişiler ulaştırıyor”  dedirtecekti. Bunun sonucunda cemaat tabanı ikiye ayrılacak, bir kesimi bu güvenlikçiler, diğeri de eski abiciler diye karşı karşıya gelecekti. Ama yeterli sayıda kişiye ulaşamadı. Dersane krizi başlayınca havuz medyası “aslında Mossad /CIA’ya vs. çalışan ama cemaatten görünen bürokratlar Cemaat’le AKP’nin arasını bozmak için yalan üretiyor” söylemini devreye soktular. Bu söylemin de amacı   Cemaati bölmekti. İşte Hocaefendi’nin yaptığı mülaane bütün bu oyunları ters yüz edip zalimin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. O mülaanenin gerçek hedefi Cemaati bölünmekten korumaktı ve öyle de oldu. Halen muhatapları o mülaaneye amin diyemediler vesselam..

Hocaefendi’nin çok önemli sekizinci sözü ise, 15 Temmuz’un ertesi günü yaptığı “darbeyi uluslarası bir komisyon araştırsın” teklifidir. Bu aynı zamanda tek başına bütün herşeyi deşifre eden bir cümledir. Hemen ertesi gün sabah söylenmesi bende şok etkisi yaptı. Şahsen, Hocaefendi’nin olay netleşinceye kadar birkaç gün bekleyeceğini tahmin ediyordum. Bu teklifi yapınca anladım ki, Hocaefendi’nin zihninde olayla ilgili herşey netti. Mülaaneye âmin diyemeyen zalim bu teklife de evet diyemedi. Diyemezdi, zira kendisinin planladığı bir darbenin uluslarası bir komisyon tarafından incelenmesini nasıl isterdi ki? Bu bile aslında hizmet hareketinin masumiyeti için delil niteliğinde bir karinedir.

Hocaefendi’nin tarihe geçmiş, hizmetin önünü açan, hizmet insanlarına bakış açısı ve ufuk kazandıran bir kaç cümlesini yazmaya çalıştım. Elbette hepsi bunlardan ibaret değil. Duam ve ümidim odur ki, insaflı araştırmacılar ve bilim insanları günün birinde çok daha geniş bir çerçevede ve hak ettiği değerde Hocaefendi’yi ve duruşunu analiz edeceklerdir.

[Gültekin Bibar] 3.11.2018 [Thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder