Bir savcının hezeyanları (5) – Müftü-i Umumi Kadı Serdar Efendi! [Veysel Ayhan]

(Not: Metinlerdeki bold yazılar iddianameden alınmıştır.)

Savcı her bölümde delil sıkıntısı yaşıyor. Suçladığı hiç kimseyi hukuki bir çerçeveye sokamıyor. O zaman suç araştırmayı bırakıp başka mesleklere soyunuyor. Aşağıdaki cümleyi okuyan, bunu bir cumhuriyet savcısı değil de diyanet işleri fetva kurulu başkanı yazmış sanır:

“Himmetten elde edilen paranın elde ediliş şekli helal olmadığından zekât veya dini bir vecibe yerine geçemez.”

“…himmet toplamak için haram helal ayrıma gitmemektedir. Öncelikle himmet alınan kişilerin bunu hangi kaynaktan elde ettikleri araştırılmamaktadır.”

Savcı değil sanki tahsilâta çıkmış zekat âmili!

AKİT MUHABİRİ SERDAR COŞKUN!

Savcının tuhaf suçlamalarına devam edelim:

“Yurt dışında şirin görünmek için örgüt, kelime-i şahadetten peygamberin adını çıkarmıştır. Peygamber ve hayatı bu örgütte gerçek bir referans değeri taşımaz. İslam dininin tarihine diğer din büyüklerinin hiçbir görüşüne yer verilmez.

İkinci olarak vahyin uygulaması olan hadisler ve peygamberin hayatı da bu dini cemaat görünümlü örgütlenmenin öğretmediği ve önemsiz gördüğü diğer ilmi İslami bir kaynaktır.”

Müftü Serdar Efendi çok dertli! Devam ediyor:

“Cemaat içinde genellikle kutsal kitap okunup okutulmamaktadır. Peygamberin uygulamalarını (sünnetlerini) çağın gerekliliği olarak artık kabul etmeyen şüpheli Fetullah Gülen, rüya üzerine inşa ettiği kafasına göre yorumlarla yeni bir iman geliştirmiştir.”

“İman geliştirmek” ne? Bilmediği mevzulara cahilane dalmış yine!

Savcı bunları diyor ama kendi iddianamesinden habersiz. Bu iftirasını Gülen’den yaptığı alıntı ile başka sayfada yalanlamış:

“Avami telakkilerle, esassız düşüncelerle hiçbir mesele halledilemez. Yıkılması gereken 1000 tane bidat; yerleşmesi gereken, 1000 tane sünnet vardır. Ama bidatlar birer birer yıkılacak ve sünnetler birer birer toplumun hayatına mal edilecektir.”

Fethullah Gülen’in 3 ciltlik Sonsuz Nur kitabında ve yıllarca verdiği vaazlarda Hz. Muhammed’i (SAV) anlattığını görmezden geliyor.

KELİME-İ TEVHİD’İ SAVUNUYOR!

Cumhuriyet savcısı hizmeti suçlamak için Neo Harici Akit gömleği giyip şunu diyor:

“Kelime-i tevhit F. Gülen tarafından tadil edilmiş ve “Muhammed-ün Resulullah” çıkarılmıştır. Bunu F. Gülen 06.03.2003 günü duyurmuştur.”

Okuyan o tarihte resmi bir açıklama yapılmış ve deklarasyon yayınlanmış sanır.

İftira atılan sözlerin orijinal metnini okuyalım:

“… Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın rasûlüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır. Zira, hadislere göre, kıyamet günü Allah’ın sonsuz rahmeti öyle bir tecelli edecek ki şeytan bile umuda kapılacak ve bu rahmetten istifade edip edemeyeceğini merak edecek. Böylesine âlicenap bir merhamet karşısında, bizim cimrilik etmemiz ve bu cimriliği temsil etmemiz tasavvur edilemez. Hem sonra bunun bizimle alâkası ne? Hükümranlık O’nun, hazine O’nun, hepsi O’nun kulları… Öyleyse herkes haddi aşmaktan sakınmalıdır.”

IŞİD KAFASI

Türkçe okuma yazmayı bilen biri bu metinden Kelime-i tevhit’ten “Muhammed-ün Resulullah” çıkarılmış anlamını okumaz. Metin şunu diyor: “Sadece ‘La ilahe illAllah’ diyen yani Allah’a inanan insanlara da rahmet ve merhamet bakışıyla bakılmalıdır”

Özetle dünyaya IŞİD kafasıyla bakmayın, diyor. Gülen, “siz cennetlik ama tüm âlem cehennemlik” bakışını eleştiriyor. ‘Allah’ın sonsuz rahmeti karşısında haddinizi aşmayın’ diyor. Savcı bu gözlüğü Neo Harici Akit taifesinden alıyor. Akit ve çevresine göre kendileri cennetlik geri kalan kim varsa dünya üstünde cehennemliktir. Öfkeyi hak eder, ölümü hak eder. Tüm dünya düşman, “Muhammed-ün Resulullah” demeyen herkes kesip öldürülecek cehennemliklerdir.

Komik bir başka derdi ise cemaat yöneticilerinin yeterince dini bilgiye sahip olmamaları:

“Örgütün imamlarının dini bilgin olma şartı yoktur. Dini bilgisi olmayanlar imam olmak için özellikle tercih sebebidir.”

SERDAR COŞKUN VE DİNİN MANTIĞI

Savcının hukuk dışında her hassasiyeti var:

“Safsata, mantıksız anlamsız bir takım duygusal konuşma ve hiç bir edebi değeri olmadığı gibi sağlam bir dini mantığı ve anlamı da olmayan FG kitapları ve konuşmalarıyla hiç kimse ne bu dünyasını ne de ahiretini kurtarabilir.”

Kendisi belki Sübhaneke’yi tecvidli bilmez ama “dinin mantığını” biliyor! Ahiret kurtarmaktan da haberdar. İşi Türkiye Cumhuriyeti hukukuna göre suç araştırmak olan savcı, boyuna posuna bakmadan müftülüğe soyunmuş. Yazdığı iddianameden yüzlerce anlatım bozukluğu, de-da yanlışı, imla hatası var ama “edebi değer”den bahsediyor!

ROMANLARLA NİYE İLGİLENMİYORSUNUZ!

Savcının bir başka derdi “cemaat niye Romanlarla ilgilenmiyor.” Cemaat ilgilense suç, ilgilenmiyorsa yine suç! Şöyle diyor:

“Örneğin Trakya genelinde yaygın bir şekilde yerleşik bulunan Roman vatandaşları, …’nin çok da ilgilenmediği bir kitledir. Oysa dini yönlerinin çok kuvvetli olmaması, ekonomik ve sosyal hayattaki zayıf pozisyonları, …’nin insanlara kazandırmayı amaçladıklarını iddia ettikleri maddi ve manevi değerlerin ekilip yetiştirilmesi, şahısların topluma kazandırılması için ideal bir alandır.”

Savcı yine hariçten sallıyor. Romanların dini yönleri zayıf sanıyor. Türkiye’de her toplum kesimi ne ölçüde dindarsa Romanlar da o kadar dindardır. Kendilerinin yaptığı pek çok cami vardır. Keşke sayın savcı özellikle Trakya’yı Keşan’ı falan gezseydi! Neyse üzülmesin Cemaat romanlarla da ilgileniyordur. İtirafçılarına “off the record” sorsa iyi olur!

SAVCI ZEKÂT PEŞİNDE

Savcının delilsiz bir başka çıkarımı:

“Fetullah Gülen yıllar öncesinden pratik bir çözüm bulmuştur. Onun çözümü, vergi mükellefinin (örgüt müntesibi uyanık Müslüman) Allah rızası için laik (kafir) devletten vergiyi mümkün olduğunca kaçırıp, zekat, sadaka, fitre, kurban olarak, cemaate himmete yatırmaktır. Bu formülü başarıyla uygulayan cemaate kısa sürede şirketlere holdinglere, bankalara, binlerce yurt dışı organizasyona sahip olmuştur.”

Böyle bir paragraf yazınca birkaç örnek vermek gerekir ama yok. Hatta Hizmet’le ilişkili iddiasıyla çökülen hiçbir firmaya “vergi kaçırma” iddiasıyla el konulmamıştır. Akın İpek’e ait Koza holdinge el konulurken savcılar aylarca inceleme yapmış, tek bir eksik bulamamış sonra “İpek Koza’nın mali defterleri mükemmel ama bu Türkiye’de hayatın olağan akışına uygun değil” demişlerdir.

HİZMET SEKTÖRÜ TOPLUMU SÖMÜRÜYOR

Serdar Coşkun’un ekonomi bilgisi “Ben ekonomi okudum” diye iddia eden Erdoğan’dan geri değil! Akıllara ziyan bir ekonomi tezi icat etmiş. Hizmet’le ilgili-ilgisiz on binlerce şirketi “toplumu sömürmekle” itham etmiş. Şöyle diyor:

“Örgüt, ülke ekonomisine faydalı sanayi ve ticaret alanlarına pek girmemiş, yüksek istihdam sağlayan, teknoloji üreten ve devlete yüksek vergi veren sanayi ve ticaret kollarıyla ilgilenmemiştir. Örgüt tarafından genellikle milleti sömürecek, vergi vermeyi gerektirmeyen veya istendiği gibi vergi kaçırılması mümkün, haksız para girişine elverişli, denetlense bile haksız para girişinin tespiti daha zor olan, az istihdam sağlayan, sermayeye ihtiyaç duyulmayan “hizmet sektörü” tercih edilmiştir.”

Savcı 2023 yılında kadar yıllık 150 milyar dolarlık ihracat hedefleyen, gelişmekte olan ülke ekonomilerin GSYİH’sinin yüzde 60’ından fazlasını oluşturan, ülkemizdeyse toplam milli gelirdeki payın yüzde 57,1 seviyesinde olan hizmet sektörünü “sömürü” ile karalıyor.

Savcının takdir ettiği tek bir işadamı daha var. Şöyle diyor:

“Antalyalı bir girişimcinin, Fetullah Gülen ismiyle bira, rakı, şarap, prezervatif, cinsel ürün üretmek için patent alması, cemaati kızdırmıştır.”

Serdar Coşkun bu patent alma işini sevmiş. Ve adam ona göre provokatör değil girişimci imiş! Keşke son birkaç yıllık birikimini verse de ortak olsa! Beraber “Serdar Coşkun yüzüğü, Serdar Coşkun şişme …” patenti alır, üretir Berat Albayrak’a ve devlet hazinelerine çökmüş hazır bekleyen yandaşlara satar!

KAMU İHALELERİNİ KİM ALIYOR?

Ne kadar yandaş AKP müteahhidi ve işadamı varsa yaptıklarını Hizmet mensuplarına yamamış:

“IV-) ÖRGÜTÜN GELİR KAYNAKLARI:

1-) Kamu Kaynaklarından Elde Edilen Gelirler: (Borsa Spekülasyonları, Devlet İhaleleri, Teşvik ve Hibeler) a-) Kamu ihalelerinin örgütle bağlantılı firmalara verilmesi, (mutat uygulama)”

“Örgütün en önemli gelir kalemlerinden birini kamu ihaleleri ve devletin elindeki imkanlar oluşturmaktadır. İhaleler ise örgüt gelirleri için vazgeçilmezdir… haraç vermeyen hiç kimse kamu ihalelerinden birini kazanamamıştır.”

Savcı bu iftiralarını tabi ki delillendirememiş. Kim spekülasyon yapmış, kim devletten ihale almış? Savcı farkında değil ama yarın bir gün Saray merkezli bir mali ve siyasi terör örgütü davası açıldığında kimlerin nasıl devleti hortumladığı, ihalelerden komisyonların 10’ar milyon Euro halinde kime gittiği, rüşvetini vermeyenlerin nasıl ihalelerden diskalifiye edildiği ortaya çıkacaktır. (Tapeleri hatırlayalım)

Savcı sık sık misafir olup talimat aldığı Saray çevresinin hayatıyla Fethullah Gülen’in hayatını karıştırmış:

“Himmet olarak toplanan para ile örgüt liderinin yurt dışında krallar gibi malikânelerde masraflarını bu yolla karşıladığı…”

“… akraba çevresinin bu paralarla zenginleştiği, … akrabalarına servet olarak verildiği”

Hayallerini yazmış. Olsa kendisinin ve akrabalarının banka kayıtları çarşaf çarşaf Havuz gazetelerinde çıkardı. Hiçbir iddiasıyla ilgili belgesi yok.

KOZA’DA SUÇ BULAMAYINCA

Akın İpek’in şirketlerinde tek bir suç bulamayınca ne diyeceğini şaşırmış:

“Halka açık bir şirket olan Koza Altın AŞ’nin gelirlerinden usulsüz olarak limitlerin çok üzerinde (Cemaat) kuruluşu olan İpek Üniversitesine bağışlar yapılmıştır.”

Koza’nın mülkiyeti kendine ait üniversitesini desteklemesi savcıya göre suç! Bu kafaya göre Sabancı Holding, Sabancı Üniversitesini; Koç Holding, Koç
Üniversitesini destekleyerek suç işliyor!

BANKASYA’YI KİM BATIRMAYA ÇALIŞTI?

Savcı Bankasya’nın mali durumu en güçlü katılım bankası olduğunu özenle gizliyor. Erdoğan tarafından batırılmaya çalışıldığını unutmuş. Hayret etmeye çalışıyor. Şöyle diyor:

“[1] -) Gerçekte aklı başında hiç kimse gerçekte batan bir bankaya para yatırmaz.”

Oysa doğru cümle şu: Aklı başında hiçbir devlet adamı sağlam bir bankayı batırıp ülke ekonomisine ihanet etmez. Savcı ya gerçekten kör veya salağa yatıyor:

“Bu mantık nedeniyle Bankasya batan bir kurum olmuş ve zararını örgütün desteğine rağmen kapatıp kara geçememiştir.”

Erdoğan’ın Bankasya’yı devlet  gücü ve medyasıyla anayasayı paspas ederek yıkmaya çalıştığını gizliyor.

SAVCI SEVGİ AVCISI OLMUŞ!

Savcı somut bir suç bulmayı başaramayınca soyut suç avcılığına başlamış.

“Hamdi Akın İpek’in Fetullah Gülen ve örgütüne beslediği sevginin kaynağı araştırılmaktadır.”

Oysa Erdoğan’a ilan-ı aşk eden bazı iş adamlarının silinen yüz milyonlarca borcunu, aldıkları ihaleleri, gazete ve TV’leri inceleseydi menfaat aşkına dair bayağı malzeme bulurdu.

(Yarın son bölüm: KİTAPLARI GÜLEN YAZMADI)

[Veysel Ayhan] 23.1.2017 [TR724]

Ya hakkıyla tanıyabilseydik [Abdullah Aymaz]

Bizler, Üstad Hazretleri gibi bir dâhi-i âzamı tanımakla –ki, bizim gibilerin tanımasından  ne çıkar, ama – hayran oluyoruz, Kur’an-ı Kerim’den ruhuna, kalbine doğan hakikatları okumakla kendimizden geçiyoruz. Halbuki Bediüzzaman Hazretleri o feyizleri, o nurları üveysî Üstadı Hz. Ali Efendimiz yoluyla alıyor… Çünkü kendisine 1900’ün başında “Kur’an’ın mucizelik yönlerini beyan et!” diye emir vererek yönlendiren Hz. Ali’dir (R.A.)… Hz Ali de herşeyi Muhammed Aleyhisselamdam almaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.S.) ise “Ben ilmin şehriyim. Ali de kapısıdır.” buyuruyor…  Acaba Hz. Ali’yi ve hele hele Hz. Muhammed Aleyhisselamı derinlikleri ve enginlikleriyle az-çok tanıyabilseydik, nasıl bir hayret ve hayranlık duyar ve ruhânî lezzetlere gark olurduk!..

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Lem’a’lar Kitabının Onüçüncü Lem’asının Dokuzuncu İşaretinde ve Sözler Kitabının Yirmi Dokuzuncu Söz’ün Remizli Nüktesinde anlattıklarına bir göz atalım: “Şu kâinata dikkat edilse görünüyor  ki, içinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, fayda-zarar, kemâl-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalâlet, nur-nar, iman-küfür, tâat-isyan, korku-muhabbet gibi eserleriyle, meyveleriyle şu kâinatta zıtlar birbiriyle çarpışıyor, daima değişik değişik, başka başka hallere mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsûlâtının tezgahı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette, o iki unsurun birbirine zıt olan dalları ve neticeleri ebede gidecek; bir merkezde toplanıp birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir.” Bu hususta Lemaat Risalesinde şöyle deniliyor: “Ey kalbi uyanık kardeş! Zıtları bir araya getirmektedir, iktidar tecellisi… Lezzet içinde acıyı, hayrın içinde şerri bir araya getirmenin; güzelliğin içine çirkinliği, faydanın içine zararı, nimetin içine nikmeti, nurun içine nârı koymanın bilir misin nedir sırrı? Nisbî hakikatların  oluşması, birşeyde çok şeyin olacaktır. Âhirette bu nisbî hakikatlar, hakiki hakikat olması içindir. Hararetteki mertebelerin sebebi onun içine soğukluğun girmesi, güzellikteki derecelerin sebebi de, çirkinliğin müdahalesidir. Ziya zulmete borçlu, lezzet de eleme… Sıhhat, hastalıksız olmaz. Cennet olmazsa, belki Cehennem yakmaz.”

Yirmi Dördüncü ve Otuz Birinci Sözlerde izah ediliği, Cenab-ı Hakkın  İsimleri sonsuz. Her ismin yetmiş bin derecesi var. İsimler girift şekilde birbiri içinde tecelli ediyor. Meselâ, Muhyi ismi tecelli edince, semi, basîr, Rezzak, hakim, musavvir, mücemmil gibi isimler de tecelli eder. Buna göre sonsuz ihtimaller ortaya çıkar, onun için de hiçbir canlı tıpa tıp öbürüne benzemez. Hatta hiçbir insanın parmak çizgisi öbür insanınkine, hiçbir ağacın yaprağı başka ağaca, hatta aynı ağacın yaprakları bile tam olarak öbür yaprağa benzemez. Bir benzetme yapacak olursak, aklımıza hemen araba plakaları gelir. Hepsi de birbirinden farklıdır. Halbuki, sonsuz rakamlar, sonsuz harfler, sonsuz renkte  plakalar yok. Topu topu on rakam, otuz harf ve altı yedi tane farklı renkte plaka var. İsimler  sonsuz, herbirinde yetmiş bin derece ve mertebe ve girift tecelliler olunca işte böyle durumlar ortaya çıkıyor.

On Üçüncü Lem’adaki  soruların cevabına bu açıdan bakınca, çok hârika izahlar görüyoruz. Bir zerreden güneşe kadar dizilmiş mertebeler, makamlar… Cemâlî ve Celâlî tecellilerle Cennet ve Cehennemde tabakalar… Bunun için şeytanların ve şerlerin yaratılış sırrı… Varlığın yokluktan üstün oluşu… Büyük günah işlese bile bir müminin kâfir sayılmamasının hikmeti… İnsanı günaha sevk eden sebepler… Vesvesenin üstesinden gelmenin yolları… Şerri yaratmanın şer olmayıp, şerri işlemenin şer olması… Peygamber Efendimizin (S.A.S.) ve Kur’an-ı Kerim’in câzibedar güzelliklerine rağmen Medine münafıklarının dalâlet ve inkârda ısrarlarının sırrı… Efendimizin (S.A.S.) niçin her hâli hârika ve mucize değildir? Şeytanın, kendisine tâbî olanlara,  kendisini inkâr ettirmesi… Kainatı öfkelendirip hiddetlendiren günahlar… Sınırlı dünya hayatında sınırlı günahlara rağmen niçin âhirette sonsuz Cehennem azabı veriliyor? Ve bunlar gibi meraklı soruların tatmin edici cevapları bu Risalede. Yani On Üçüncü Lem’a’da… Hazmede hazmede derinliklerine dalmamız, karşılıklı müzakere etmemiz gerekiyor.

[Abdullah Aymaz] 23.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

‘Polit Büro’ istatistikleri her derde deva [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Kadir Has Üniversitesi, Siyasî ve Sosyal Eğilimler Araştırması’nın (2016) Adalet ve Kalkınma Partisi namına hesapta olmayan bir gelişme olduğunu belirtmiştim. Orta direği, ‘kriz var’ dediğine pişman edecekler.

Hükümet bağımsız ve özerk müesseselere müdahale ederek, resmî verileri çarpıtarak ekonominin ‘milk port’ vaziyetine leke sürülemeyeceğini ispat etmeye çalışıyor. Mızrak çuvala sığmadığı hallerde ya mızrağın varlığını kabul edeceksiniz ya da mızrağı ortadan kaldıracaksınız. Bu mümkün değilse mızrağın o kadar da tehlikeli olmadığı intibaı uyandıracaksınız.

Mağlubiyetin itirafı gibi görünse de en samimi ve dürüst yaklaşım ilk şık olacaktır. İkinci ve üçüncü şıklar o an herkesi rahatlatsa da maalesef itibar, itimat müesseselerini bertaraf edecek kadar tehlikelidir. İşte AKP ekonominin itimat ve itibara en fazla ihtiyaç duyduğu şu günlerde hiç tevessül etmemesi icap eden yola giriyor.

TÜİK MİLLÎ GELİRİ ARTIRDI, ENFLASYONU NİYE DÜŞÜRMESİN!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) parti organı gibi kullanılarak resmî istatistiklerin şeffaflığına gölge düşürülüyor. Böylece iktidarın aleyhine verilerden vatandaşın haberdar olması engelleniyor. Yunanistan’ın AB’yi istatistiklerle kandırdığı anlaşıldığında komşuda büyük bir kriz patlak verdi. O kriz hâlâ aşılamadı.

SCCB’de Polit Büro’nun onaylamadığı hiçbir bilgi kamuoyu ile paylaşılamazdı. TÜİK son dönemde formül, metodoloji değişiklikleri ile iktidarın hoşuna gidecek kıvama getiriyor. Polit Büro istatistikleri ne kadar inandırıcı idiyse TÜİK’in bu saatten sonra açıkladığı veriler de o derece inandırıcı olacaktır.

Rakamlarınıza güven sarsılmışsa yalancı çobana dönersiniz.

12 Aralık 2016’da millî geliri yüzde 20 artıran TÜİK şimdi enflasyona el attı. Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) 2017 sepetinin metodolojisinde değişikliğe gidiliyor. 25 Ocak’ta ayrıntıları ortaya çıkacak değişikliğini zamanlaması gözden kaçmasın! Dolar arttı, zam sağanağı sürüyor. Enflasyon referanduma giderken çift haneye çıktı. Bu tablo faizleri de yükseltecek. Esas maksat belli. Enflasyonu Polit Büro’da düşürmek için bu değişiklik yapılacak.

GIDANIN AĞIRLIĞI AZALACAK

TÜFE’de gıda fiyatlarının ağırlığı yüzde 24,25’ten yüzde 23,68’e indirilmişti. Gıda zamları TÜFE’yi yükseltince ağırlığı yüzde 20 ve altına indirmeye karar vermiş olmalılar.

TÜFE sepeti hane halkı anketiyle tespit ediliyor. Sepet, yaklaşık 27 bin işyerinden toplanan perakende fiyatları, 426 maddenin 945 çeşidinin fiyatlarını ve 4 bin haneden edilen bilgilerle oluşturulan kira fiyatlarını içeriyor.

Gıdanın ağırlığının azaltılması, resmî enflasyon ile hissedilen enflasyonun arasında zaten açık olan makasın daha da açılmasına sebebiyet verecek.

Biraz açalım: Bu hamle alt-orta gelir grubunun alım gücünün zayıflamasına ve parasının ve gelirinin enflasyon karşısında erimesine yol açacak. Memur, işçi ve emekli ile asgarî ücretlilere verilecek zamlarda TÜİK verisi esas alındığına ve bu veri manüple edildiği için düşük çıkacağına göre çalışanların alacağı zam da düşük kalacak. Oysa bu gelir gruplarının bütçesinde gıda ve kiraya ayrılan para yüzde 50’yi geçiyor.

BETAM’ın Mart 2016 araştırmasına göre gıda ve alkolsüz içecekler en yoksul kesimin enflasyonuna 87.8 puanlık katkı yaparken, en zenginin enflasyonuna olan katkısı sadece 36.8 puan. Polit Büro istatistikçiliği yüzünden enflasyondan en fazla zarar gören kesimler ikinci kez cezalandırılacak. Vatandaş ay sonunu getiremediğini haykırsa da çaldığı kapılar, ‘rakamlar öyle demiyor’ cevabıyla yüzüne kapanacak.

AB’DE ORTALAMA GELİR TÜRKİYE’NİN ÜÇ KATI

Siyasî ve hukukî normlarını rafa kaldıran hükümetin TÜFE için AB’yi referans göstermesi ise hiç samimi değil. AB’de fert başına ortalama gelir Türkiye’nin üç katı. Türkiye’de geliri düşük olan kesimler mecburen kira, ısınma, yiyecek ve giyecek gibi temel ihtiyaçları için harcıyor.

Sokağın enflasyonunu doğru ölçmek istiyorsanız TÜFE’de gıdanın ağırlığının AB’den daha yüksek olması lazım. 14 senedir akıllarına gelmeyen AB ile uyumlu enflasyon metodolojisini şimdi hatırladıklarına nasıl inanacağız?

[Semih Ardıç] 23.1.2017 [TR724]

‘Separated States Of Trump’ [Vehbi Şahin]

Sıradışı bir Amerikan Başkanı olacağı seçim kampanyası döneminde belli olmuştu.

“Nasıl olsa seçilemez” gözüyle bakıldığından olsa gerek ırkçı ve ötekileştirici söylemleri, seçim döneminde kalacak renkli bir ‘eğlence’ olarak kabul edildi.

“Ne yapacağı belli olmayan lider” imajı handikap olmaktan çıkıp bir realiteye dönüştükçe sadece ABD’de değil tüm dünyada endişe hakim olmaya başladı.

Ama iyimser olanlar da yok değildi.

Onlara göre ABD, kurumların çok güçlü olduğu bir ülkeydi.

Dolayısıyla bir kişinin tek başına yerleşik düzeni sarsması mümkün değildi.

MEDYA İLE SAVAŞ

Devlet, popülist söylemle kitleleri peşinden sürükleyen multimilyarder bir işadamının fantastik düşlerine kurban edilemezdi.

İşte hemen herkes bu görüşler çerçevesinde 20 Ocak’ı merakla bekledi.

Zihinlerdeki temel soru şuydu:

-Donald Trump nasıl bir başkan olacaktı?

Geçen cuma günü Beyaz Saray’da 45’inci Amerikan Başkanı olarak işbaşı yapan Trump, hem Amerika’da hem de dünyada yeni bir dönemin başladığı sinyalini verdi.

Koltuğa oturunca daha farklı bir portre çizeceği görüşünde olanları da hayal kırıklığına uğrattı

Amerikan istihbarat kurumu CIA’ye yaptığı ziyarette Amerikan medyası hakkında söyledikleri ise yerleşik düzene karşı açtığı savaşta geri adım atmayacağını gösterdi.

Ne dedi Trump?

-Medya ile devam eden bir savaşım var. Onlar yeryüzündeki en haysiyetsiz şeyler.

YURTTA SAVAŞ DÜNYADA SAVAŞ

Peki, Trump bu sert söylemi neden devam ettiriyor?

Birkaç sebebi var…

1) “America First / Önce Amerika” diyerek popülist bir söylemle yola çıkıp “başkan” oldu.

Bu rüzgârı arkasına alıp Washington’da kendine rezerv koyan kişi ve kurumlarla hesaplaşmayı planlıyor.

Halk desteğinin devamı için medya ile cedelleşme bu stratejinin olmazsa olmaz bir parçası yani…

2) Kapitalist sistemin nimetlerinden ve boşluklarından yararlanarak zengin olmasına rağmen mevcut yerleşik düzene karşı çıkıyor.

“İktidarı Washington’tan aldık size verdik” diyor mesela…

Bir parçası olduğu yerleşik düzene (establishment) karşı kendini, vatandaşın sesi soluğu olarak sunuyor.

3) “Amerikan malı al, işe Amerikalı al” şeklinde özetlenebilecek ekonomi modeliyle küreselleşmeye karşı çıkıyor.

Milliyetçilik yaparak düne kadar küresel dünya diyen Amerikan elitlerine ve Avrupa’ya mesaj veriyor.

ABD’nin “küresel dünya” hayali biter mi bilmiyoruz.

Fakat kapitalizmin nimetlerinden ve boşluklarından faydalanarak zengin olan bir işadamının dünyanın bir numaralı ekonomisine sahip ABD’ye başkan olduktan sonra bunları söylemesi kendi içinde bir çelişkiyi barındırıyor.

ZITLIK STRATEJİSİ

Zaten Trump’ın stratejisi de bu sanırım.

Zıtlıklar üzerinden düzeni sarsmak ve kendine sınır çizmeye çalışan kurumlara karşı hareket alanını mümkün mertebe genişletmek.

Toplumu ikiye bölen bir siyasi söylem tutturması da medyaya savaş açması da bu niyetinin bir göstergesi…

Sanatçıların, kadınların Trump’ın bu sert siyasi çıkışlarını protesto etmek için sokaklara dökülmesi, ABD’nin 20 Ocak’tan sonra yepyeni bir döneme girdiğini haber veriyor bize.

Bakalım Amerika Birleşik Devletleri (United State of America) 45’inci Başkan Trump’la hangi yöne evrilecek.

Kanlı bir iç savaştan sonra sağlam temeller üzerine bina edilen sistemi vaadettiği gibi daha da güçlendirebilecek mi yoksa ülkeyi şirketi gibi yönetmeye kalkarak Amerika’yı Amerika yapan temel değerlerin yıpranmasına yol açabilecek gelişmelere zemin mi hazırlayacak?

Birleşik Devletler, bir süre sonra Gorbaçov zamanında Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girdiği gibi Trump’ın Bölünmüş Devletleri (Separated States of Trump) haline gelir mi?

Bekleyip göreceğiz.

[Vehbi Şahin] 23.1.2017 [TR724]

Erdoğan nereye koşuyor? [Göksel İlhan]

AKP’ye genel başkan olduğu günden beri sürekli daha fazla yetki ve güç isteyen Erdoğan, nihayet fiili başkanlıktan ‘anayasal tek adam’ rejimine geçmek için harekete geçti. Artık tüm yetkileri kendisinde toplayacak, adı konulmamış ‘sultanlık’ tahtına oturabilmek için her yolu deneyeceğinden kuşku yok.

***

AKP iktidara yürürken Erdoğan’ın paradigmayı reddeden, özgürlükçü, demokrat söylemleri çoğu kişi gibi beni de heyecanlandırmıştı. Hukuk, insan hakları, demokrasi gibi evrensel değerlere sıkıca vurgu yaparak tek adam rejimini, partide liderlik sultasını, otokrasiyi şiddetle reddediyordu.

Çoğumuz gibi AB liderleri de buna inanmış olacak ki henüz çiçeği burnunda genel başkan olduğu dönemde bile devlet başkanı protokolüyle ağırlamaktan geri durmamışlardı. Önündeki tüm engelleri sihirli bir değnekle dokunmuşçasına aşarak Başbakanlık koltuğuna oturduğunda ülkenin makus talihini değiştireceğini ummuştuk. İktidarının birinci ve ikinci dönemlerinde her şey iyi gidiyordu. AB uyum yasaları, demokratikleşme paketleri, AB üyeliği için sarf edilen gayretler takdire şayandı doğrusu. Umutlanmakla haklı olduğumuzu düşünmeye başlamıştık. Yolsuzluk söylentileri, havuz doldurma gayretleri daha o dönemlerde fısıltı halinde konuşulmaya başlansa da; çoğumuz yakıştıramamış toz konduramamıştık.

İktidara geldiği andan itibaren yaşanan sürecin canlı tanığı olmasak yaşananlara inanmakta güçlük çekebilirdik. Eminim ki gelecek nesiller de bunu anlamakta çok zorlanacaklar.

İki ayrı adam iki ayrı kişilik mi yoksa mükemmel rol yapma kabiliyetine sahip oportünist bir siyasetçi profili miydi gördüklerimiz? Bazılarının iddia ettiği gibi Erdoğan Amok Koşucusu sendromuna mı yakalanmıştı? Ya da sınırsız gücün zehirlediği, tipik bir Ortadoğulu lider hastalığı mıydı?

GEÇMİŞİNDEN İŞARETLER BULMAK MÜMKÜN

Erdoğan’ın çelişkilerle dolu geçmişinde bunların hepsinden parçalar bulmak mümkün.

İmam hatip lisesi yıllarından itibaren siyasal İslamcı bir çevrenin içinde yetişmiş, dolayısıyla kişisel düşünce dünyası ve karakteri bu sosyal çevrenin dokusuna uygun olarak şekillenmiş.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14 Temmuz 1996 günü Milliyet Gazetesi’nde ‘Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz’ demiş ve eklemişti: ‘Demokrasi amaç değil araçtır.’

O’nun Afganistanlı cihatçı Hizb-i İslami örgütü lideri Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde çektirdiği fotoğraf ise hiç unutulmadı. Daha sonra iktidara geldiği ilk yıllarda ise bu ilişkilerini tevil eden konuşmalar yaptı. Milli Görüş gömleğini çıkardığını iddia etti.

İktidarını güçlendirdikçe kendisine biat edecek bir nesil yetiştirme işini hiç ihmal etmedi. TÜRGEV, Ensar Vakfı gibi çok sayıda dernek ve vakıf ile gençler üzerinde örgütlenmesini hızlandırdı. Bu arada çok sayıda normal lise hızla imam hatip lisesine dönüştürüldü, vatandaş çocuğunu verecek lise bulamadı ve mecburen imam hatibe verdi.

Süreç içinde Osmanlı Ocakları, silahlı olarak kurulan SADAT gibi yapılarla kendisine bağlı paramiliter bir güç oluşturdu. İktidarı süresince Suriye’deki iç savaşı körüklemiş, IŞİD gibi çok sayıda radikal cihatçı grubu desteklemekten geri kalmamıştır. Muhafazakarlığın ağır bastığı Başkent Ankara’nın Hacı Bayram semti  Adıyaman, Konya gibi yerler adeta cihatçıların açıktan devşirildiği yerler oldu.

IŞİD uzun süre terör örgütü olarak dahi görülmediği gibi, Suriye’de savaşan El-Nusra gibi bir çok örgüte lojistik destek sağlandı. Yaralı cihatçı militanlar Antakya, Kilis, Gaziantep gibi illerde resmen tedavi edildi. Radikal dinci terör örgütlerine silah sevkiyatını ortaya çıkaran, hakim, savcı ve askerler tutuklandı.

DEMOKRASİ TRAMVAYINA TAM DA DEDİĞİ GİBİ BİNMİŞ

Erdoğan’ın çocukluk ve gençlik yıllarında içinde bulunduğu çevre, demeçleri, iktidar süresince desteklediği yapılar ve oluşturmaya çalıştığı gençlik yapılanmasından çıkardığımız sonuç; Erdoğan en baştan itibaren siyasal İslamcı fikirleri iktidara taşıma modülüydü ve bu amaçlar için seçilmiş bir figür olarak sahneye sürülmüştü.

Ancak tam iktidarı ele geçireceği ana kadar demokrat kimliği ile bir çok kesim ile ittifaklar kurmuş, görünürde ciddi reformlar da yapmıştı. Demokratları, liberalleri, AB değerlerini adeta iktidarının yol emniyeti olarak kullanmıştı. Kendi tabiri ile demokrasi tramvayında ineceği durağa kadar tam uyum içinde olmuştu. Çıkardığı gömleği günü geldiğinde giymek üzere uygun bir zulada saklamıştı.

İktidar olduktan sonra ise  sürekli daha çok güç ve otorite peşinde koşmuştur. Siyasal İslamcı ideolojisini daha çok iktidar ve gücün aracı  olarak kullanmaya devam etmiştir. Erdoğan tam iktidarı ele geçirdikten sonra yaşadıklarımız George Orwell’in 1984 adlı kitabını ve orada geçen şu cümleyi hatırlatıyor. “Devrim için iktidar olunmaz, iktidar için devrim yapılır”

Demokratik değerleri bekleyen asıl tehlike ise hiç kuşkusuz Anayasa değişiklik paketidir.

Erdoğan mutlak ve sınırsız bir iktidarın açlığı içinde bulunmaktadır. Onun istediği bugüne kadar hiçbir kula nasip olmamış sınırsız ve ebedi iktidardır. Bu uğurda her şeyi yapmaya hazır görünmektedir. Bunun için birinci önceliği tüm yetkileri kendisinde toplayan Anayasa değişiklik paketini referandumdan geçirmektir.

ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELİ BERTARAF ETTİ

15 Temmuz darbe tiyatrosunun en temel nedenlerinden birisi de bu iktidar hırsıdır. Kendi deyimi ile “Allah’ın lütfu” bu darbe kurgusu ile önündeki tek engel olan ordu darmadağın edilmiş, özellikle Batı değerlerini benimsemiş tüm subaylar bertaraf edilmiştir. NATO’nun ikinci büyük ordusu artık aşiret devletlerine dahi söz geçiremeyecek derecede zayıflatılmıştır. Ordunun adeta omurgası kırılmış tüm NATO subayları terörist ilan edilmiştir. Karşı durabilecek diğer tüm muhalif basın ve diğer sivil unsurlar tasfiye edilmiş sayıları yüzbinleri bulan ihraçlar ve tutuklamalar gerçekleştirilmiştir.

Anayasa değişiklik paketinin kabul edilmesi halinde bu hamlenin ikinci aşaması gelecektir. Bu da NATO’dan tamamen ayrılmak olacaktır. Hükümete yakın kaynakların ABD ve NATO aleyhine konuşmaları, İncirlik’i terör üssü olarak nitelemeleri gelecek günlerin habercisi gibidir. Öncelikle İncirlik üssünün kapatılması, arkasından NATO’dan ayrılmak blöften öteye seçenek olarak masaya sürülecektir. Anayasa değişikliği sonrası ABD, AB ve NATO ile yollarını ayırmak zorunda kalan Erdoğan, Rusya ile flörtünü muhtemelen bir nikahla sonlandıracak; içeride sonsuz bir krallığa karşı yeni bloğun bir uydusu olarak yoluna devam edecektir.

Erdoğan’ın amacı teokratik bir sultanlık ya da diğer adıyla halifeliktir. Bu istekleri ile AB değerlerinin uyuşması mümkün değildir. Her ikisinin bir arada olması paradoksal bir sorundur. İkisinden birinden vazgeçilmesi gerekecektir. Erdoğan’ın tercihi halifelik olduğuna göre geriye AB sürecinin tamamen sonlanması seçeneği kalmaktadır.

Tüm bu seçeneklerin olması belki zor gibi görünmektedir. Ancak Erdoğan’ın istediği iktidar bunu zorunlu kılmaktadır. Erdoğan’ın önlenemeyen mutlak iktidar hevesi, demokratik değerlere bağlı Türk halkının batı ve  dünyasının öncelikli sorunu olmalıdır. Erdoğan sınırsız bir iktidara mı kendi sonuna mı koşuyor? Erdoğan gerçekten nereye koşuyor, hep birlikte izleyip göreceğiz.

[Göksel İlhan] 23.1.2017 [TR724]

Amerika’ya neden Trump’a rağmen bir şey olmaz? [Handan Yiğiter]

Amerika kendi çapında büyük bir şok yaşıyor. Türkiye’nin Erdoğan rejimi sayesinde sıradanlaşan skandallarıyla ya da diğer diktatörlüklerin uygulamalarıyla kıyaslanamayacak olsa da alışık olmadığı derecede otoriter eğilimleri olan bir başkanla karşı karşıya.

Donald Trump’ın 20 Ocak’ta görevi devralması Amerikan liberalleri için hala inanması zor bir kâbus. Trump daha görevi devralmadan “Acaba nasıl azledilebilir?” tartışmaları başladı bile.

KADIN DÜŞMANI ZİHNİYETE KARŞI

Trump’ın yabancı düşmanı, kadınları açıkça aşağılayan, İslamofobik ve medyaya düşman yaklaşımlarını değerlerine karşı tehdit gördükleri için protesto etmek isteyen kadınlar ‘Kadın Yürüyüşü’ (Women’s March) adı altında başta Washington D.C. olmak üzere sadece Amerika’nın değil, dünyanın farklı yerlerinde 21 Ocak Cumartesi günü toplandılar. Zira, ABD’de kimin başkan olduğu bütün dünyanın kaderini etkileyecek bir karar. Sabah uyanınca aklına gelen ilk şeyi kontrolsüzce Twitter’da paylaşan bir başkan tüm dünya için korkutucu. Düşünün ki Ali Ağaoğlu ve Melih Gökçek karışımı biri dünyanın en güçlü koltuğuna oturmuş! Trump aynen Gökçekvari biçimde Twitter’da koca ABD başkanı sıfatına aldırmadan polemiklere giriyor, hızını alamayınca büyük harfle yazıyor. Bir ABD başkanına yakışmayacak imla hataları ve polemikleri komedyenlere malzeme oluyor.

ABD, aktif sosyal hareketlerin tarihi olan bir ülke. Cumartesi günü sadece Washington’da 500 binden fazla, tüm dünyada milyonlarca kadın renkli görüntüler ve pankartlarla Trump’ı protesto etti, ama daha önemlisi ABD neden güçlü bir demokrasi ve Trump gibi bir felaketle bile başa çıkabilecek siyasi kültüre sahip onu hatırlattı.

‘HEPİMİZ MÜSLÜMANIZ’

Yürüyüşlerden birinde 80 yaşın üstündeki feminist aktivist Gloria Steinem’in “Eğer Müslümanlar fişlenirse hepimiz Müslümanız deriz” cümlesi belki de en akılda kalacak tepkilerden biriydi.

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışman adayı, İslamofobik olduğu halde Erdoğan rejiminin lobi şirketinin halkımızın vergileriyle kendisinden hizmet aldığı Michael Flynn’in oğlu “Kadınlar zaten eşitler, daha ne istiyorlar, bedava manikür mü?” mesajıyla cinsiyetçiliğin Trump’a ve eski nesle has olmadığını hatırlatsa da, kadınların organize tepkisi ‘endişeli demokratlar’a taze kan getirdi.

Aynı gün, Trump ve ekibi medyayı hedef almaya devam etti. Trump, Obama ile kendi görev teslim törenlerinin kalabalığını kıyaslayan medyayı suçladı. Basın sözcüsü “En kalabalık teslim töreniydi, nokta!” diyerek aleni yalan söyledi, gazetecilerden soru almadı. Bu kadar aleni azarlanmaya ve yalana alışık olmayan Amerikalılar şimdi kara kara “Nasıl geçecek bu dört yıl?” diye düşünüyor.

YÜRÜYÜŞLERİ TRUMP DA DESTEKLEDİ

Bu derece kâbus olan bu başkan bile, Pazar sabahı erkenden yazdığı bir tweet’le, “Barışçıl protestolar demokrasimizin temeli. Aynı fikirde olmasam da insanların kendilerini ifade etme hakkını tanıyorum” yazabildi.

Ülkenin başına gelmiş en tahmin edilemez başkan bile demokrasinin temel değerlerini anaokulundan itibaren en azından duyduğu, bu değerlerin çoğunluk tarafından kabul edildiği bir topluma başkan olduğu için Trump’a rağmen ABD’ye ‘bir şey’ olmaz.

Kadın yürüyüşünün yapılmadığı ülkelerden biri olan Türkiye’de ise bugün iktidar yanlısı kâğıt parçaları birbirlerini yeterince biat etmedikleri için suçlama yarışındaydı. Kalan ufak tefek muhalif sesler ise iktidara “Masum kimseyi hapse atamazsınız” demek yerine kendi mahalledaşlarının ‘Cemaatçi’ olmadıkları için hapse atılmamaları gerektiğini ispatlamakla meşguldü. İşte bu nedenle, biz kendimize yanalım…

Trump’a ilk kadınlar olağanüstü güçlü bir sesle dur demiş olsa da mesele cinsiyet değil, şahsiyet ve prensip meselesi…

[Handan Yiğiter] 23.1.2017 [TR724]

Yandaşların ikilemi: ahlak mı biat mı? [Sefer Can]

Yandaş medya mahallesi yine karıştı. Organik siyasal İslamcılarla, paralı askerler arasındaki kavga kızışacak gibi duruyor. İlk günden başlayan ‘gözde’ olma mücadelesi ihanet suçlamalarına vardı. Paralı askerler, diğerlerini korkaklıkla ve “Reis’in üstüne Gül koklamakla” suçluyor. Organikler ise rakiplerini, İslami değerlerden uzak ve asgari ahlak seviyesinden yoksun olmakla itham ediyor. En temel tezleri ‘bunlar davaya zarar veriyor’. Ama dava tanımının değiştiğini kabullenmek istemiyorlar. Dava artık ve sadece Reis’in siyasi projesi. Öyle olunca hedefe giden her yolu mübah gören devşirmeler daha çok işe yarıyor. Ve ‘eskiden’ İslamcıların “Hocam arkadaş saçımı çekti” şeklindeki bütün mızıldamalarına rağmen ön safta durmaya devam ediyorlar.

‘ESKİDEN’ İSLAMCILARIN BARLASLARLA İMTİHANI

Barlaslar aile boyu Sabah Grubunda istihdam ediliyor. Birkaç kelime söyleyebilse evdeki maymuna bile program yaptıracaklar. Cemil Barlas’ın Meral Akşener’e attığı iftirayı sokakta biri söylese bırakın gazeteciliği cezaevini boylardı. Yeni Şafak’ın başörtülü bir yazarına yazdığı belaltı mesajları bile görmezden gelindi. Arkasının kuvvetli olduğu belli. Birçok eskiden İslamcının şeytan gördüğü Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın kurucusu Can Paker de  dokunulmazlık zırhına sahip. Soros’a dümdüz gidenler Barlas’ın dayısı Paker’e tek laf etmiyor.

İsmail Kılıçarslan’ın ağlak bir üslupla “Biz seni karşılıksız sevdik, hesap kitap yapmadık” nakaratıyla biten yazısı evet çok doğru tespitler yapıyordu ama işe yaramayacağında şüphe yok. “Bunaldık artık. Billahi bunaldık. Niçin bunaldığımızı burada sarahaten anlatamayacak olmamız sebebiyle dahi olsa çok bunaldık be reis. Misal, kendisini kelepçeyle meclis kürsüsüne bağlayan CHP’li kadın milletvekili üzerinden hiç anlamadığımız, hiçbir zaman da anlayamayacağımız -hatta iyi ki anlamadığımız ve iyi ki anlayamayacağımız- şekilde ‘seks içerikli, derili merili’ espriler yapmayı ‘uygun’ bulan adamla aynı kafada, aynı safta, aynı mahallede sanılmaktan çok bunaldık be reis.”

İLK HEDEF HOCACILAR

Kılıçaslan’ın dile getirmeye cesaret ettiği çelişki basit ve kişisel bir çatışma değil. Artık medya grupları arasında bir bilek güreşine dönüşüyor. Gazeteciler arasında gibi görünüyor ama daha derinlerde ve AKP içindeki hesaplaşmaların iz düşümü. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, yeni İslamcı söylemin fikir babası olarak paralı askerlerden hazzetmiyordu. Doğal olarak onlar da Davutoğlu’nu kendileri için risk görüyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da “Hoca’nın kendini merkeze alan planları var” tezine ikna ettiler. Seçim kazanmış bir Genel Başkan olmasına rağmen Başbakanlık koltuğunu rencide edilerek terk etmek zorunda kaldı. Paralı askerler onu canlı bırakmanın tehlikeli olacağı tezini işliyor bugünlerde. Örnek olarak da İslamcı kalemşörlerin yazıp konuştuklarını Reis’in önüne koyuyorlar. Teyakkuzda bekliyor ve en küçük sürçmede Erdoğan’a servis yapıyorlar.

Karar gazetesinin dünkü manşeti onlara iyi bir fırsat sundu. “En kritik sandık” başlığına Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’ın katıldığı şehit cenazesi fotoğrafı konunca lejyonerler fırsatı kaçırmadı. Karar Yayın Yönetmeni İbrahim Kiras “ahlaki sınır tanımayan kiralık tetikçiler”e cevap verirken mahallenin çocuklarına havlayanların sahiplerinden kemik kapmak hesapları yaptığını öne sürdü. Sahiplerinin kimliğini yazamasa da biz biliyoruz. Karar, Meclis’teki anayasa oylamasında rüştünü ispata çalışan şüpheli vekiller gibi FETÖ masalına en fazla körük vuranlardan. Ama CHP’lilerin bile ağzına sakız olan söylem kimseyi kurtarmıyor.

Davutoğlu üzerinden hesaplaşan diğer iki isim Yıldıray Oğur ve Hilal Kaplan oldu. Kaplan ve ailesi lejyonerler safında savaşıyor. Eskiden İslamcıların tezlerini çürütmek için başörtülü bir figür epey işe yarıyor. Ama söz ‘tencere dibin kara’ muhabbetinden öteye gitmiyor. Vatandaş bu karambolde kimin yalıda kimin rezidansta oturduğunu öğreniyor. Sonuçta hepsi bir anlamda paralı asker. Gerçekten ilke mücadelesi veriyor olsalar sözü dolaştırmadan lejyonerlerin sahibine iki kelam edebilirlerdi.

Davutoğlu ve onun Meclis’e soktuğu vekillere Erdoğan’ın ihtiyacı kalmadı. Medya üzerinde başlayan kapışmanın artçı sarsıntıları partiye uzanacak. Bir gözünüz de Milli Damar merkezli çatışmalarda olsun. Orada parti değil bürokrasi odaklı bir çatırdama var. Onun medyadaki yansımaları Tamer Korkmaz-Şamil Tayyar kapışmasıyla su yüzüne çıkıyor. Lejyonerler ve eskiden İslamcılar safını belirlemeye başladı. Satranç tahtası güzelim ülkemiz olmasa keyifle seyredeceğiz ama tahtayı parçalayacaklar hırsları yüzünden.

[Sefer Can] 23.1.2017 [TR724]

Aradığınız adalete ulaşılamıyor! [Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

AKP hükümetinin son 3-4 yılda dozunu artırarak uyguladığı baskı ve kötü yönetim, yönlendirilmiş yargı ve seçilmiş mahkemeler eliyle gerçekleştirilen haksız gözaltı ve tutuklamalar, ekonomideki kötü gidişat ve piyasadaki güvensizlik, adalet sistemini çökertti. Adalet Bakanlığı’nın UYAP ve TÜİK İstatistikleri icra dosyalarından ceza davalarına, hükümlü ve tutuklu sayılarının eşitlenmesinden hukuk davalarındaki artışa kadar Türk adalet sisteminin alarm verdiğini ortaya koyuyor.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesinden sonra Hizmet Hareketi’nden başlamak üzere toplumun tüm katmanlarına ve muhaliflere uzanan gözaltı, tutuklama ve soruşturma kararları istatistiklere de doğrudan yansıyor. UYAP istatistiklerine göre, 20 Ocak 2014 tarihi itibariyle cezaevlerinde 154 bin 663 kişi bulunurken, bunların 28 bin 76’sı tutuklu, 114 bin 95’i hükümlü, 12 bin 492’si hüküm özlü; yani temyizleri ve mahkeme süreçleri bitmiş cezalılar.

TUTUKLULUK CEZA OLARAK KULLANILIYOR

Buna karşın 19 Ocak 2017 tarihi itibariyle cezaevlerinde 196 bin 913 kişi bulunuyor. Bunların 74 bin 610’ı tutuklu, 107 bini hükümlü, 14 bin 888’i hüküm özlü. 15 Temmuz’dan sonra hızla tutuklu sayısı ciddi oranda arttı ve sadece son altı ayda 45 binden fazla kişi delilsiz-mesnetsiz tutuklandı. Yine Eylül-Ekim döneminde hükümetin muhaliflere cezaevinde yer açmak için cezaevlerinden 40 bine yakın kişiyi salıverdiğini düşündüğünüzde rakam 250 binlere dayanıyor. 2014’te tutuklu sayısı 28 bin iken, bugün bu rakamın 74 bine ulaşması başlı başına tutukluluğun bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıldığının göstergesi.

İCRA ve İFLAS DOSYALARI  15 MİLYONU AŞTI

İstatistikler sadece tutuklu, hükümlü ve cezaevleri açısından alarm vermiyor. Günlük hayatın ortaya çıkarttığı, icra, iflas, alacak davalarını kapsayan ticari; boşanma, veraset, anlaşmazlık vb dosyaları kapsayan idari ve hukuki davalarda da tam bir patlama yaşanıyor. 19 Ocak 2017 tarihi itibariyle İcra dairelerinde devam eden icra ve iflas davaları sayısı 15 milyon 370 bin 971.  UYAP sistemindeki en eski veriler esas alındığında örneğin 2008 Aralık ayı itibariyle icra iflas dosya sayısı 9 milyon civarında. Arada kapatılan ve bitirilen milyonlarca dosyayı saymazsanız 6 milyon ilave icra iflas dosyasından bahsediyoruz. İcra dairelerine bir günde gelen günlük dosya sayısı 30 bin civarında. Aflar, yeniden yapılandırmalarla icra ve iflas dosyaları zaman zaman 12 milyonlara gerilese de, rakamlar her geçen gün artarak ve katlanarak büyüyor. 15 milyon icra dosyası Türkiye’de icraya verilmeyen hane yok manasına geliyor.

OHAL’DE İFLAS ERTELEME YASAK OLMASINA RAĞMEN

Uzmanlar ve ekonomistler, OHAL kapsamında iflas erteleme hususunda getirilen kısıtlamalar nedeniyle piyasadaki gerçek mağduriyetlerin kamuoyuna yansımadığını değerlendirmişti. Bu haliyle OHAL sonrası icra mahkemelerinde milyonlarca yeni dosyanın yer alacağını öngörmek gerekiyor.

İcra ve iflas dosyalarındaki artış aynı zamanda piyasalarda güven kalmadığının göstergesi. 2015’te devam eden dosya sayıları 15 milyonun çok altında olmasına karşın, icra iflas dosyaları toplamı yıl sonunda 23 milyonu bulmuştu. Bu yıl sonunda bu rakamların 25 milyonları geçmesi kimseyi şaşırtmayacak.

SAĞIM SOLUM SORUŞTURMA

Cumhuriyet Başsavcılıklarında işlem gören, yani dava ve soruşturma açılan dosya sayısı 2014’te 3.4 milyon iken, bugün yani 2017 Ocak itibariyle bu rakam 4.2 milyon civarında. 2008’de bu istatistikler 3 milyonların çok altında. Rakamlar iki ihtimale işaret ediyor: Ya ülkede harıl harıl suç işleniyor veya harıl harıl suçlu üretiliyor. Adalet, mahkumiyetler ve tutukluluklar üzerinden tesis ediliyor (!); gerçekte adalet yok ediliyor.

Adalet sisteminin fotoğrafı tam bir iflas fotoğrafı, tutuklu sayısı hükümlüye yaklaşmış, artış yüzde 100’den fazla. Adalet dosyaları sonuçlandırılmak yerine insanlar içeri atılıp, çürütülerek ve sindirilerek adaletten soğutuluyor. Bu aynı zamanda hakim ve savcıların derslerine çalışmadıklarını, politik kararlar aldıklarını açıkça ortaya koyuyor. 15 Temmuz öncesi başlayan cadı avının daha sonra tam bir diktatör devlet uygulamasına döndüğünü düşündüğümüzde önümüzdeki günlerde iyileşme değil, belki çok daha vahim istatistik ve ihlallerle karşılaşacağız.

ADALETİN İFLASI İSTATİSTİKLERDE (*)

Cumhuriyet Savcılığı soruşturma sayıları :                                                                             
2014; 3 milyon 497 bin 871      
2017; 4 milyon 179 bin 281

İcra Dairelerindeki İcra ve iflas dosyaları:    
2008;   8 milyon      
2014; 14 milyon       
2017; 15.3 milyon

                                                   2014                       2017       
Cezaevlerindeki tutuklu sayısı:          28 bin 76                  74 bin 622
Cezaevlerindeki hükümlü sayısı:       114 bin 95                107 bin 375
Cezaevlerindeki hüküm özlü sayısı:  12 bin 492               14 bin 873
Cezaevlerindeki toplam kişi sayısı:   154 bin 663             196 bin 870

(*UYAP-Ulusal Yargı Ağı resmi verileri-2008-2014-2017)

[Erman Yalaz] 23.1.2017 [TR724]

Gelin [Zeynep Zâhide]

Şehir hayatı bazen, bizler gibi gurbeti vatan-i asli kabul edinmiş, bazen üç-beş yılda bazen de yılda bir defa üç-beş günlüğüne memlekete gidenler, memlekette kalan akrabalarını ihmal etmiş olabiliyorlar. On beş Temmuz sahte darbe tiyatrosundan sonra ülkemizde yaşanan stres ortamı adeta cinnet halini almıştı. Yaklaşık elli beş altmış gün sonra gelen kurban bayramını vesile yapıp biz de Sıla-i Rahim yapmak amacıyla uzun zamandan beri gitmediğimiz memleketin yolunu tuttuk. 

Biz memleketten ayrıldığımızda hayat dolu cıvıl cıvıl olan nicelerinin beli bükülmüş piri fani ihtiyarlar olduğuna, çocuk olanların çocukları olduğuna, bebeklerin birer delikanlı olduğuna şahit olduk. Her ne kadar ara sıra gelsek de herkesi bir arada göremeyince birbirimizden habersiz yaşayıp gidiyorduk. Yıllardır ilk defa bayramı memlekete geçiriyordum. Daha evvel hep yaz tatillerinde gelir bizim gibi farklı memleketlerde yaşayan eş dost ve akrabalardan haberdar olamazdık. Çünkü herkesin tatili farklı tarihlerde olabiliyor. Haberimiz olsa da görüşmek başkaydı tabii. 

Memlekete gelmeden evvel kendi kendime söz vermiştim. “Kapı kapı dolaşacak, ziyaret etmediğim köylü bırakmayacaktım” aynen dediğim gibi yapmak için bayram sabahı erkekler kurbanla uğraşırken ben de “Ev de iş var. Etler temizlenecek, paylar dağıtılacak nere gidiyorsun” diyen dünyalar tatlısı nenemin yanağından aldığım bir buseyle bayramını kutlayıp attım kendimi sokağa. Önce birinci derece akrabalardan başlayıp dolaşmaya başladım. Tabi sabah herkesin işi var benim gibi avare değil köylü. Erkekler kurban kesip etleri ayırırken kadınlar da onları ihtiyaç sahiplerine göre paylara ayırıp gençlerin eline tutuşturup “Şunu şuraya bunu buraya” diye tembihleyip gönderiyorlardı. 

Uzaktan da akrabamız olan Hatice teyzelere uğradım. Kurban kesen herkes gibi onlarda kurbanlarını kesmiş evde hummalı bir çalışma vardı. Kendi kendime dedim “Galiba ben yanlış zamanlamayla bayramlaşmaya çıktım” Herkes çalışıyor ben çocuklar gibi geziyordum. “En iyisi ben burada biraz dinleneyim, bu arada da millet kurban işini bitirmiş olur” diye düşündüm. 

Fakat bu eve sanki bayram gelmemiş gibi bir hal vardı. Evde eskilerden tanıdığım, bir de annelerine ve babalarına benzeterek kimin oğlu kimin kızı diye tahminde bulunduğum ve tahminlerimle yanılmadığım insanların yanında, bizim köylülerden kimseye benzetemediğim güzel bir bayan vardı. Bayramlaştıktan sonra sebebini bilmediğim evdeki baskın hüzün ortamını şakalaşarak dağıtmak istedim. 

-Hatice teyze senin sülalende böyle güzellik yok bu güzel bayan kim?
-Aa kız sen varsın ya. Sen kimin sülalesindensin ki. Kız tama biz seninle aynı kökteniz
-Teyzem vallahi sen çok yamansın. Kırmadan dökmeden hem iltifatla hem kendine pay çıkarıp verdin cevabını. 

Bu arada diğerlerinin de dudaklarında kısa da olsa bir tebessüm belirdi. 
-Teyzem bu bayan kim? 
-Gelinimiz 
-Yaa hangisinin eşi? 
-Fatih’in
-Vay köftehor vay. Güzelden anlıyor demek. Hani Fatih nerelerde? 

Sormaz olaydım. Ben ortamı neşelendirmek için muhabbet etmek isterken daha ismini bile bilmediğim gelinin ve ev halkının moralini bozmuşum bilmeden. Bu sorumla birlikte gelin kendini tutamadı ağlayarak odasına geçti. Ben bir anda neye döndüğümü şaşırdım. Hatice teyzem de ağlarken, diğerlerinin de gözleri doldu. Çok mahcup olmuştum ama benim niyetim kimseyi üzmek değildi.

-Teyzem özür dilerim yanlış bir şey mi yaptım.

Sustu hayli zaman başı yerde gözlerini kaçırdı benden. Sonra ne de olsa misafirdim. Olaydan haberim olmadığından mazur gördüler. Aslında mazur görülecek değildi benim halim. Yıllardır Sıla-i Rahimi ihmal etmemden kaynaklanıyordu bu tür iletişim kazaları. Ama ne olursa olsun akrabalarımdan haberdar olamam lazımdı. Utandım ve sustum. Onları o halde görünce rikkatime dokundu sebebini bilmeden benim de gözlerim yaşardı. Ortada bir dert vardı ve ben akraba olarak bunu bilmiyordum. Sonra başını kaldırdı, eteğinin ucuyla gözlerini sildikten sonra bana döndü.

-Neyse kızım Zeynep bizi boş ver. Sen nasılsın

Usulca “Elhamdülillah” diye bildim.

-Teyzem mahsuru yoksa gelinin yanına geçebilir miyim.
-Estağfurullah geç kızım.

İlk defa gördüğüm bu geline kanım kaynamış ona karşı gönlümde bir muhabbet hasıl olmuştu. Odasının kapısını tıklayıp izin istedim. Buyurun demeden kapıyı sessizce açıp eliyle içeri buyur etti. Belli ki hâlâ konuşacak mecali yoktu bu güzel bayanın. Odasına geçtim sedirin bir ucuna oturdum. 

-İsmini bağışlar mısın ablam? 
-Estağfurullah Nermin 
-Benim ki de Zeynep. Hatice teyzem annemin teyzesinin kızı. Nermin ablam mahsuru yoksa biraz dertleşelim mi.
-Boş ver be ablam. 
-Hadi biz dolu verelim de boşaltalım dertleri. Seni de biraz rahatlatır bel ki dertleşmemiz
-Şimdiye kadar bir faydası olmadı. Sadece kanattı kabuk bağlayan yarayı.
-Yoo öyle deme. Dertler paylaşıldıkça küçülür bilirsin.
-Benimki virüs gibi çoğalıyor ablam 
-Allah kimseye götüremeyeceği yükü yüklemez hem dert verdiğini kendisine muhatap kabul ediyor demektir. O’na muhatap olmak ne büyük şeref.
-Eyvallah. İdrakindeyiz de daha üç günlük gelinken bu yaşadıklarım. Bana çok ağır geldi. 
-Üçü beş güne bakmaz dert. Geldi mi çekeceğiz. Daha sonra da olsa biz başka bir mazeret bulurduk. Biz insanlar hep böyleyiz. Şu işi en baştan anlat da mesele tam anlaşılsın.
-Eşim ve ben hizmet hareketine ait okullarda öğretmenlik yapıyorduk. Allah’ın emri dedik. Ablalar ve abiler aracı oldular tavsiye üzerine birbirimizin resmine bakarak kabul ettik. 
-Nasıl bir şey o öyle sadece resmine bakarak bu devirde
-Evlenmekten maksadınıza göre. İyi bir aile kurmaksa maksadınız elbette eşinizi çok iyi tanımalısınız. Bizim çok kısa sürede birbirimizi nasıl tanıdığımıza gelince; ablalar bana meseleyi açtıklarında sorduğum soru tekti “Bana talip olan bey hizmetten mi” evet dediler. Ben de “Bence mahsuru yok” dedim.
-Hepsi bu mu kız? Sen Fatih’in hizmetten olduğunu öğrendiğinde tanımış mı oldun yani?
-Evet 
-Bu nasıl tanıma yaa
-Bak Zeynep ablam. Eğer bir insan bu devirde hâlâ hizmet hareketinde durabiliyorsa o yiğit bir adamdır. Devrin muktedirlerine yanaşanların ne nimetler içinde yüzdüğü bir devirde, onlara muhalefet edenlerin hapishaneleri sürgünleri nezarethanelerde işkenceleri göze almış demektir. Böyle bir insanın gönlünde masivaya muhabbet olur mu? Bir insanın gönlünde masivaya muhabbet yoksa o insan ahirete müteveccihtir. Hayatını ahirete göre şekillendiren birini bulur da kaçırır mı insan bu fırsatı. Gözü kapalı vardım. Kelmiş körmüş topalmış bunlar önemli değil benim için. 
-İlginç bir yaklaşım. Ama söylediklerin çok mantıklı ben hiç böyle düşünmemiştim doğrusu
-Üstelik yıllardır yurt dışında ne çilelere katlanmış hizmet etmiş eşim. Üstelik ben de yurt dışında görev yaptım. Bilirim şartlarını. Biliyorsun bizde Allah’ın emri ile istenir kızlar. Sonra Peygamberin sünneti üzerine kavilleşilir. Biz de önce Rabbimin rızasını gözettik. Ben müstakbel eşimin resmini görür görmez kanım ısındı. Sanki ben Fatih’i yıllardır tanıyordum ama nereden çıkaramıyordum. İlk görüşmemizde benim daha evvel bulunduğum yerleri sayarak sordum. -“Fatih Bey siz falan yerde filan yerde bulundunuz mu” “Hayır” dedi. Daha önce benim bulunduğum hiçbir yerde bulunmamıştı Fatih. 
-Tamam Fatih tanıdığım kadarıyla mükemmel bir insan ama yine de görüp konuşmanız lazım değil miydi.
-Görüştük konuştuk ama telefonla. Yüz yüze görüşemedik. Yüz yüze de de düğünden üç gün evvel görüşebildik.
-Hakikaten iyi cesaret. Üzerine alınma da, bizim buralarda buna “Deli cesareti” derler.
-Aynen öyle. Akıllıların yapacağı şeyler değil zaten bizim yaptıklarımız.
-İtiraf ediyorsun yani.
-İtiraf ettiğim evlilikte yaptığımız değil, yaptığımız mücadele.
-Ne mücadelesi kız. Eskiden olsa “Sus kız komünist komünist konuşma” derlerdi bizim köyde.
-Bizim mücadelemiz İbrahim’ler ateşe atılırken İbrahim’lerin yanında olduğunda senin de ateşe atılman demek olduğunu bile bile İbrahim’lerin yanın da olmak. 
-Peki. Sonra. Evlendiniz. 
-Evlenmeden önce üç defa eşim ve annemlerle beraber bir araya geldik. Ev eşyası aldık. Ev tuttuk. Eşyalarımızı evimize dizdik. Düğün için buraya köye geldik ki daha sonra beraber ben hizmetin kız kolejinde eşim de başka bir müessesede idareci olarak görev yapacaktı. 

Burada biraz duraksadı ve gözleri dolu dolu ağlamaya başladı. Sustum hayli zaman ağladı ağladı ağladı. 

-Allah yardımcınız olsun. Sanırım ip burada koptu.
-Evet. Evlendiğimizin üçüncü günüydü. Malum şu on beş Temmuz tiyatrosunu sahneye sürdüler. Perdeler açıldı bizim için karanlık çöktü. Yirmi beş temmuz günü kapımız kırılarak evimizi bastılar. Eşim “Durun! Eşim üstünü giyinsin filan” dediyse de daldılar evin her tarafına. Evi didik didik ettiler. Zaten ev bizim değil. Kayın validelerin. Yani burası. Kayın validemler kayınlar ve görümceler bir haftalığına biz rahat edelim diye her biri bir akrabaların yanına gitmişlerdi o zaman. Eşimi alıp götürdüler. Bir hafta hiç haber alamadık. Bir hafta sonra nezarethanede görüştürdüler. Eşim adeta bitmişti.

Nermin hanım olanları anlatırken zaman zaman gözyaşlarına boğuluyor, hıçkırıklar nefesini kesiyor, sakinleşince anlatmaya devam ediyordu. 

-Fatih’i ne ile suçladılar?
-Her şeyden evvel on yedi yirmi beş aralıktan sonra hâlâ hizmet müesseselerinde devam etmesi, sendikaya üye olması, “Kimse yok mu” Derneği gönüllüsü olması, Bank Asya’da hesabı olmasını suç saydılar. Bunun neticesi terör örgütü üyeliğiymiş.
-Vay vay vay! Suça bak. Bizim teyze oğlundan terörist olacak haa…
-Evet öyleymiş
-Allah’ım bu nasıl bir zihniyettir ki, daha dün denecek kadar bir zamanda çocuklarını Fatih’lere teslim etmek için araya referanslar koyanlar, bugün; sanki yıllardır tanıdıkları bu insanlar değil de gulyabanilerle karşılaşmışlar gibi muamele ediyorlar bu insanlara. Hele bu halkın makarna kömür uğruna bu haksızlıklara sessiz kalmaları yok mu, kanıma dokunuyor kanıma dokunuyor arkadaş. Oysa dünyanın en aptal adamına sorsanız elma ağacının armut vermeyeceğini bilir. Bu ağaç yıllardır en mükemmel meyveyi veriyor. İçinde bir iki tane çürük olsa da oda zaten mevsimini görmeden daldan düşüyor, toprağa karışıp gübre oluyor. 
-Peki Nermin ne yapıyorsun şimdi ne düşünüyorsun?
-Bir şey yaptığım yok. Kayın validelerle tarlaya bağa gidiyoruz.
-Nereye kadar? 
-Eşim çıkıncaya kadar 
-Peki dayanabilecek misin? Moralini bozmayım ama bu zâlimler bu süreç hemen bitsin istemiyorlar. Çünkü bu kendi tabirleriyle onlara “Allah’ın bir lütfu”
-Bekleyeceğim sonuna kadar.  Biliyor musun geçen gün eşimi ziyarete gittiğimde bana ne dedi. 
-Ne dedi?
-Eşim aslında beni tam on iki yıl evvel Orta Asya’da hizmet ederken rüyasında görmüş. Düşün ben Ege'nin bir ilinden eşim Güneydoğudan. 
-Gerçekten mi?
-Evet gerçek. Niye yalan söylesin
-Estağfurullah yalan demedim. Şaşkınlığımı ifade için kullandım o kelimeyi. Peki nasıl bir rüya mahsuru yoksa anlatabilir misin. 
-Evliliğimizin çileli başlayıp sonunun muhteşem olduğunu görmüş. Ama tabi çilenin bu kadar erken başlayacağını o da tahmin edememiş.
-Bak bu çok güzel bir haber. 
-İşte bu rüya benim dayanma gücümü artırdı.
-Bak ne diyeceğim, seninle beraber köyü gezelim mi. Hem efkâr dağıtır hem konu komşuyla bayramlaşırız. 
-Ama bana biraz müsaade etmen lazım. Şimdi ağladım sızlandım gözlerim kızardı. Köylünün beni böyle görmesini istemem. Dik durmam lazım. Fatih’e söz verdim. “Zor olduğunu biliyorum” dedi. “Ama içeride ağla. İçini dök dışarı çıkarken hiçbir şey olmamış gibi çık. Başın öne eğilmesin. Sen devrin Nene Hatunu'sun unutma” 
-Ben Fatih’i matematikçi biliyordum. Edebiyatçıymış teyze oğlu
-Evet matematikçi ama şiirler de yazıyor benim Fatih’im
-Peki benimle bir tanesini paylaşır mısınız?
-Bir bakayım. Şurada defterlerin arasında bir tane olacaktı. Jandarmalar götürmediyse okuyayım. 

Nermin hanım defterleri kurcalayıp şiiri ararken ben de pencereden şeker toplayan çocukları seyrediyordum. Bir anda çocukluğum geldi aklıma o zaman böyle naylon poşetler yoktu. Annelerimiz el işlemeli küçük torbalar yapar şekeri ona doldururduk. Harçlık nedir bilmezdik. Parayı kim kaybetmiş ki biz bulaydık. Hey gidi günler diye iç geçirirken Nermin;

-Aha bura da buldum. Jandarmalar görmemiş. Her halde görselerdi bir de bundan sorgularlardı.

Pencerenin önündeki sedire yanıma oturup bir dörtlükten ibaret olan şiiri terennüm etti.
Gelsin dersen başına türkü bela musibet 
Haksızlık karşısında bigâne kal sükût et
Rahatsız değil isen gördüğün kötülükten
At kurtul yürek diye taşıdığın o yükten

-Fatih taşı gediğine koymuş. Daha uzun şiir bekliyordum ama…
-Fatih’im kısa yazar. Bir defasında şöyle uzun soluklu bir şiir istedim. Bana bir beyt okudu.

-Anlayana göz yeter gönül onda dillenir 
Ahmak olana sözün hep tamamı söylenir. Dedi.
-Vay vay vay! Yamanmış bizim Fatih
-Öyledir. Şimdi anladın mı bizim kimin ardından ağladığımızı.
-Hani senin de Fatih’ten geri kalır yanın yokmuş gelin.
-Estağfurullah. Ama kıratın yanında duran ya huyuna ya suyuna çeker derler. Benim suçum yok. Senin teyzenin oğlu… 

Gülüştük. Azda olsa efkarı dağıtmıştık. 
-Ee hazır mıyız çıkmaya
-Hazırım ablam…  

[Zeynep Zâhide] 22.1.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

*'Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır'

Daha derin kazın! [Kadir Gürcan]

Kimsenin ne olduğunu anlayamadığı ve içine sindiremediği itiş-kakış, kavga-döğüş devam eden garip bir anayasa hazırlama süreci yaşıyoruz. Ortaya özürlü, bakım ve görüme muhtaç bir kanun mecmuası çıkacağında şüphe yok. 

Akl-ı selim, semtine hiç uğramamış olanların “durun ne yapıyoruz!” şokuyla toparlanmalarını beklemek beyhude. İktidar milletvekilleri iradeleri ellerinden alınmış “başsız başsız adamlar!” gibiler. Muhalif bir söz değil, aritmik yüz mimiklerine bile izinli değiller. Baksanıza meclis içindeki oylama kabinine üçer-beşer girecek kadar birbirlerinden şüphe ediyorlar. 

Siyasi sistemimizin muhalefet kanadı içler acısı. Ülkenin en kritik dönemlerinde, kendilerine en ihtiyaç hissedildiği demlerde, kronik-şahsi ikballerinin derdine düşüyorlar. Ülke bir yerden yuvarlanırken beş-altı bakanlık için siyasi facialara omuz vermek milliyetçi düşünceye nasip oldu. Doların zirve yaptığı böyle bir dönemde beş-altı bakanlığa tav olduklarına göre parti içi piyasa epey kötü olmalı. Dolar onları da vurmuş!

Perde arkasında hangi hesapların yapıldığına vakıf değiliz. Kulislerde olup bitenleri kulağımıza fısıldayacak “içerden” kaynaklarımız yok. Şu kadar var ki, iktidarın, can çekişen milliyetçi kanattan istediği iki şey var: Başkanlığa gidecek yolda koltuk değnekliği ve şehir efsanesi olarak anlatılan milliyetçi-bürokratik kadro desteği. Dışarıdan görüldüğü kadarıyla nihai anlaşmaya varılmış gibi.

Sistemi sil-baştan restore edip, her şeyi ile kontrol edip, dediklerini harfiyyen yaptırabilecekleri kurum ve müessese inşa edebilecekleri hayallerini kuruyorlar. Böylece şimdiye kadar yaptıkları ve bundan böyle yapacakları şahsi tasarrufları gizleyebilmeyi ümit ediyorlar. 

Listenin başında, son üç yıldır insanlık suçu, soykırım ve savaş suçlusu olma gibi ağır töhmetlerden kurtulma geliyor. Uluslararası işlenmiş suçların, ülke içinde yapılacak kanuni değişiklerle temizlenebileceğine ikna olmuş görünüyorlar. Anayasayı oldu-bitti’ye getirme telaşları boşuna mı? Bu yüzden bütün maddelerde hemfikirler.

Elbette ki, bu işler yetişmiş kadro, eleman ve kurum olmadan olmuyor. İktidar ve muktedirleri en çok zorlayacak olan şey, kafalarındakileri yaptırabilecek kadroları oluşturmak. İktidara acilen, pre-fabrik, gecekondu hızında kadro lazım. Onlar yetişene kadar taşeron işleri milliyetçi camia idare edecek.

Gazetecisinden yazarına, sanatçısından sanatkarına herkesi hapse tıkan zorba iktidarların zorlanacağı ilk basamak istediği kadroları yetiştirmek. Üzerine üniforma geçirdikleri herkesi polis, eli çivi tutanları müteahhit ve mimar yaptıklarını zanneden garibanlar daha büyük bir felakete kulaç atıyorlar. 

Milliyetçi camia bir asırdır inşa etmeye çalıştığı milli hassasiyetleri, mevcut ekibin gayretiyle, katledip gömmeye devam ediyor. Neyse ki, yalnız değiller; Siyasi İslam ile aynı çukura defnedilecekler. Ne diyelim? Daha geniş ve derince kazın...

[Kadir Gürcan] 22.1.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com