Alman Die Welt gazetesine konuşan Fethullah Gülen Erdoğan için, "Bütün narsist tiranların sonu, Hitler ya da Stalin gibi kötü bitmiştir. Erdoğan da aynı kaderi yaşayacak" ifadelerini kullandı.
KRONOS -27 Ocak 2020
1999 yılından itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Fethullah Gülen, AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için, “Bütün narsist tiranların sonu, Hitler ya da Stalin gibi kötü bitmiştir. Erdoğan da aynı kaderi yaşayacak” ifadelerini kullandı.
“BENİMLE AYNI SOYADI TAŞIYAN KİŞİLER TUTUKLANIYOR”
Almanya’nın saygın gazetelerinden Die Welt‘e konuşan Gülen, Alain Jourdain’in sorularını yanıtladı. Ünlü gazetecinin, “Erdoğan neden sizden bu kadar nefret ediyor? Siz bir zamanlar müttefiktiniz” sorusuyla başladığı söyleşide Gülen, Erdoğan’ın politikasını “Kıskançlık, nefret ve intikamdan kaynaklanıyor” sözleriyle tanımladı ve “Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor” dedi.
Türk hükümetinin kararlarını yönlendiren şeyin paranoya olduğunu öne süren Gülen, Erdoğan’ın en büyük düşmanının kendisi olduğu yorumunu yaparak, Ankara’nın Ortadoğu politikasına yönelik ağır eleştiriler getirdi.
“GÖRÜŞ FARKLILIKLARININ TEMELİNDE KÜRT MESELESİ VAR”
Erdoğan için, “O, Müslüman dünyasının yeni lideri olmaya hevesli” diyen Gülen, “Ancak bu hevesinde çelişkili siyaseti yüzünden başarısız olacaktır. Örneğin Libya’da, Orta Doğu’da Sünni Müslümanlar arasında çatışmalar yaratan gelişmeleri destekledi” vurgusu yaptı.
Jourdain’in, “Eğer Sizi doğru anladıysak, görüş farklarınızın temeli Kürt meselesinde yatıyor” sorusunu ise Gülen şöyle yanıtladı:
“Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü. Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.”
“ŞAHSEN ATAERKİL MODELDEN YANA DEĞİLİM”
Gülen, “Erdoğan, kadınların yerinin mutfak olduğunu düşünüyor. Bu da sizin aranızın açılmasına sebep olan konulardan biri mi?” sorusuna ise, gülümseyerek, “Ben şahsen ataerkil bir modelden yana değilim, zira bu İslamiyet’in tarihteki başlangıçlarına göre bir geri adımdır. Kadınlar toplumun her yerinde dahil olabilmeleri lazımdır. Bir kadın hakime veya pilot olmak istiyorsa, kendisini hiç bir şeyin tutmaması gerekir” karşılığını verdiği belirtiliyor.
“BÜYÜK ÖLÇÜDE ELİ KANLI”
Erdoğan’ın Suriye’deki isyanları desteklediğini belirten Gülen, “Gerçekçi olmayan bir kalkışmayı destekleyerek katil oldu. Kendisinin tüm olanlarda büyük sorumluluğu var. Binlerce ölü, milyonlarca mülteci, tüm bu korkunç olaylarda. Eli büyük ölçüde kanlı. Eski bakanlarından biri Suriye krizindeki çıkış yolunun ne olduğunu bana sormuştu. Bende bir anlaşma sağlanması gerektiğini ve böylece adım adım demokrasiye ulaşmanın gerektiğini söylemiştim.” şeklinde konuştu.
“NARSİST TİRANLARLA AYNI KADERİ YAŞAYACAK”
Son günlerin güncel konusu Libya ile ilgili soruya da Gülen, “Burada da Erdoğan belirli gruplara destek vermesi hasebiyle olumsuz bir rol üstlenmiş durumda. Erdoğan dünya da islami topluluğun lideri olma teşebbüsünde, fakat sünniler arasında çatışmaya yol açan müdahalelerde bulunan bir kişi nasıl böyle bir konumu üstlenebilir ki? Gittikçe kendi çelişkilerinde daha da batıyor. Hitler ve Stalin örneklerinde olduğu gibi, bütün narsist tiranlar kötü bir son bulur. Hepsinin hükümdarlığı öfkede sonuçlanır. Onlarla aynı kaderi yaşayacak.” cevabını verdi.
Fethullah Gülen, Türkiye’nin olması gerektiği yerle ilgili olarak, “Benim şahsi fikrim, Türkiye’nin NATO ve Avrupa ile ilişkilerini ayakta tutması gerektiği yönünde.” sözleriyle kanaatini açıkladı.
“EVRENSEL DEĞERLER DİNİ AYRIŞMANIN ÖTESİNDE”
Gülen, öncüsü olduğu hareketin gelecekteki rolü ile ilgili olarak şu açıklamaları yaptı:
“Hizmet gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz. Maalesef bu durum bu olumsuz bağlamda zorlaştırılıyor. Biz çok küçük bir hareketiz, ama buna rağmen sosyal harmoni, karşılıklı saygı, hoşgörü ve çeşitlilik konseptimizi savunmaya devam edeceğiz. Benim inancım, insani evrensel değerler birbirimizi dini ayrışmaların ötesinde bir araya getirebilir. Yakın zamanda bir hastanede tedavi oldum. Orada bir müslüman hastaya yüksek saygı ile muamele eden hıristiyan ve yahudi doktorlar ile karşılaştım. Allah insanlara amelleri üzere muamele eder, suretlerine göre değil.”
[Kronos.News] 27.1.2020
Kanser hastası Ahmet Yasin’e cezaevi kapısında akıl almaz uygulama
Tutuklu babasını ziyarete giden Ahmet Yasin Kalaycı, sağlık sorunlarına rağmen cezaevi kapısında akıl almaz uygulamalara maruz kalıyor.
BOLD- 4,5 yaşından beri kanser hastası olan Ahmet Yasin Kalaycı’nın (11), babasını ziyarete gittiği Kütahya Cezaevinde işitme cihazı kulağından sökülüyor. HDP Milletvekili ve insan hakları savucunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu annesiyle birlikte ziyarete giden Ahmet Yasin, 6 yıldır habis nöroblastom adı verilen, daha çok çocukluk döneminde görülen bir tür kanser hastası. Hastalıktan dolayı, böbrek yetmezliği sorunu yaşıyor, ayrıca kulağında işitme kaybı bulunuyor.
EL İNSAF!
Görüş günlerinde kulağındaki işitme cihazı alındığı için babasını duyamayan Ahmet Yasin ve annesi, Gergerlioğlu’nu ziyaret ederek yetkililerden buna bir çözüm bulunmasını istedi. Gergerlioğlu ise duruma “El insaf!” diyerek tepki gösterdi.
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD- 4,5 yaşından beri kanser hastası olan Ahmet Yasin Kalaycı’nın (11), babasını ziyarete gittiği Kütahya Cezaevinde işitme cihazı kulağından sökülüyor. HDP Milletvekili ve insan hakları savucunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu annesiyle birlikte ziyarete giden Ahmet Yasin, 6 yıldır habis nöroblastom adı verilen, daha çok çocukluk döneminde görülen bir tür kanser hastası. Hastalıktan dolayı, böbrek yetmezliği sorunu yaşıyor, ayrıca kulağında işitme kaybı bulunuyor.
EL İNSAF!
Görüş günlerinde kulağındaki işitme cihazı alındığı için babasını duyamayan Ahmet Yasin ve annesi, Gergerlioğlu’nu ziyaret ederek yetkililerden buna bir çözüm bulunmasını istedi. Gergerlioğlu ise duruma “El insaf!” diyerek tepki gösterdi.
[BoldMedya] 27.1.2020
Bebeğiyle tutuklu Semanur Kütükçü: “Oğlumla psikolojik şiddete karşı savaşıyoruz”
Bebeğiyle 21 aydır tutuklu Semanur Kütükçü, ‘kadına ve çocuğa şidddete hayır’ diyenlere seslendi, hapis ortamında kendisini teselli eden oğlunu ve yaşadıklarını anlattı.
BOLD ÖZEL – 3 yaşındaki oğlu Kerem Sabri ile birlikte Kırıkkale Keskin Cezaevinde kalan Semanur Kütükçü (33), HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak “Oğlumla özgürlüğüme kavuşmak istiyorum” dedi.
8 AYLIKKEN GÖZALTINA ALINDIM
8 aylık hamileyken 26 Eylül 2016’da gözaltına alındığını ifade eden Kütükçü, “O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.” ifadelerini kullandı.
BİR SÜRÜ KADIN YATIYOR, SEN DE YAT
Kerem Sabri 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de tekrar tutuklanan Kütükçü, mahkemede çocuğuna bakacak kimsenin olmadığını söylemesine rağmen hakimin ‘içeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat’ kanaatiyle tutuklama kararı verdiğini ve bebeğiyle Uşak Cezaevine gönderildiğini belirtti ve “Oysa o dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.” diye yazdı.
MEB’e bağlı bir yurtta çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Semanur Kütükçü, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı.
SÜREKLİ ENFEKSİYON KAPIYOR
Duvarları rutubetten akan, 20 kişilik bir koğuşta yaşadıklarını söyleyen Kütükçü, oğlunun sağlık sorunlarını mektubunda şöyle açıkladı:
“Tozdan gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.”
AĞLAMA ANNE, EVE GİTMEMİZE AZ KALDI
Denetimli serbestlikle bırakılması için gerekli makamlara dilekçe yazdığını belirten Kütükçü, 3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıklarını ise 14 maddede sıraladı.
– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.
– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.
– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.
– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.
– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.
– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.
– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.
– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.
– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.
– Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.
– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunun fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.
– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.
– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.
– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.
KADINA, ÇOCUĞA ŞİDDETE HAYIR DİYENLER NEREDE?
Semanur Kütükçü, mektubunu, kadına ve çocuklara yapılan şiddet konusunda hassas olduğunu düşündüğü topluma seslenerek bitiriyor: “Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.”
3 YAŞINDA BİR ÇOCUK, 33 YAŞINDA BİR ANNE
Semanur Küçükçü’nün 13 Ocak 2020’de yazıp “3 yaşında bir çocuk, 33 yaşında bir anne” diye imzalayarak Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderdiği mektubun orijinalini sunuyoruz:
Sayın milletvekilim, hapishanedeki mağdur olan kişilerle ilgili yaptığınız çalışmalarınız bizi memnun ediyor. Bir nebze de olsa bizleri birileri düşünüyor diye seviniyoruz.
Binlerce insan gibi ben de naçizane size mağduriyetimi paylaşmak istiyorum. Sizlerin vesilesiyle oğlumla özgürlüğümüze kavuşmak istiyorum.
26 Eylül 2016 tarihinde Milli Eğitime bağlı olan bir yurtta sigortam olması nedeniyle 8 aylık hamile iken Antalya’da gözaltına alındım. O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.
Oğlum 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de mahkemede çocuğuma bakacak başka kimsenin olmadığını söylememe rağmen hakimin “İçeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat” kanaatiyle tutuklanarak bebeğimle Uşak Cezaevine gönderildim. 7 yıl 11 ay gibi yüksek bir ceza aldım. O dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.
3 ay sonrasında ailemin Ankara’da ikamet etmesinden dolayı Keskin Ceza İnfaz Kurumuna oğlumla sevk oldum. Oğlum da benimle birlikte 21 aydır tutuklu ve şu an 38 aylık.
20 kişinin yaşadığı bir koğuşta tozdan dolayı gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Rutubetten duvarları akan bir koğuştayız. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.
Erkek çocuğu olduğu için enerjisini atamıyor. Hareket kısıtlılığı, koşmak, oynamak, zıplamak istiyor. Onu sadece yatak üzerinde oynatabiliyorum. Bu onun için yeterli olmuyor. Ona yetememe düşüncesi, buradaki imkansızlıkları da düşündüğümde beni de bir anne olarak ruhen ve bedenen çok yıpratıyor ve bunalıyorum. Yine kendisi de buradaki insanların yaşadığı olayları, üzüntüleri gördükçe psikolojisi bozuluyor, hırçınlaşıyor, ağlıyor.
Cezaevinde her şey sayılı ve izinli olduğu için ve erkek cezaevi olduğu için extra yapılan olumlu hiçbir şey yok.
3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıkları:
– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.
– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.
– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.
– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.
– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.
– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.
– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.
– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.
– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.
-Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.
– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunu fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.
– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.
– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.
– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.
Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.
Geleceğimiz olan çocukların bu yaşta yaşadığı travmalar bütün hayatını olumsuz etkilemesinden korkuyorum ve sesimi kimseye duyuramama üzüntüsü içindeyim.
Gerekli mevkilere de en ağır denetimli serbestlik şartlarını da kabul ederek (bunu çocuğum için istediğimi belirterek) talepte bulunmama rağmen olumlu olumsuz bir dönüş olmamıştır.
Bu yazdığım mağduriyetler emin olun ki sadece kalemime dökebildiklerimdir.
Oğlumla sesimizi duymanızı ve duyurmanızı istiyorum. Maalesef sizden başka bunu yapacak kimse yok.
Sizden isteğim ev hapsi bile olsa en azından çocuğumu bu ortamdan kurtarıp onu mutlu etmek ve ev ortamında büyütmek istiyorum.
Göstereceğiniz ilgiden dolayı şimdiden teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
13 Ocak 2020
3 yaşında bir çocuk, Kerem S. Kütükçü
33 yaşında bir anne, Semanur Kütükçü
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD ÖZEL – 3 yaşındaki oğlu Kerem Sabri ile birlikte Kırıkkale Keskin Cezaevinde kalan Semanur Kütükçü (33), HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak “Oğlumla özgürlüğüme kavuşmak istiyorum” dedi.
8 AYLIKKEN GÖZALTINA ALINDIM
8 aylık hamileyken 26 Eylül 2016’da gözaltına alındığını ifade eden Kütükçü, “O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.” ifadelerini kullandı.
BİR SÜRÜ KADIN YATIYOR, SEN DE YAT
Kerem Sabri 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de tekrar tutuklanan Kütükçü, mahkemede çocuğuna bakacak kimsenin olmadığını söylemesine rağmen hakimin ‘içeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat’ kanaatiyle tutuklama kararı verdiğini ve bebeğiyle Uşak Cezaevine gönderildiğini belirtti ve “Oysa o dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.” diye yazdı.
MEB’e bağlı bir yurtta çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Semanur Kütükçü, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı.
SÜREKLİ ENFEKSİYON KAPIYOR
Duvarları rutubetten akan, 20 kişilik bir koğuşta yaşadıklarını söyleyen Kütükçü, oğlunun sağlık sorunlarını mektubunda şöyle açıkladı:
“Tozdan gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.”
AĞLAMA ANNE, EVE GİTMEMİZE AZ KALDI
Denetimli serbestlikle bırakılması için gerekli makamlara dilekçe yazdığını belirten Kütükçü, 3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıklarını ise 14 maddede sıraladı.
– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.
– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.
– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.
– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.
– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.
– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.
– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.
– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.
– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.
– Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.
– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunun fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.
– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.
– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.
– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.
KADINA, ÇOCUĞA ŞİDDETE HAYIR DİYENLER NEREDE?
Semanur Kütükçü, mektubunu, kadına ve çocuklara yapılan şiddet konusunda hassas olduğunu düşündüğü topluma seslenerek bitiriyor: “Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.”
3 YAŞINDA BİR ÇOCUK, 33 YAŞINDA BİR ANNE
Semanur Küçükçü’nün 13 Ocak 2020’de yazıp “3 yaşında bir çocuk, 33 yaşında bir anne” diye imzalayarak Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderdiği mektubun orijinalini sunuyoruz:
Sayın milletvekilim, hapishanedeki mağdur olan kişilerle ilgili yaptığınız çalışmalarınız bizi memnun ediyor. Bir nebze de olsa bizleri birileri düşünüyor diye seviniyoruz.
Binlerce insan gibi ben de naçizane size mağduriyetimi paylaşmak istiyorum. Sizlerin vesilesiyle oğlumla özgürlüğümüze kavuşmak istiyorum.
26 Eylül 2016 tarihinde Milli Eğitime bağlı olan bir yurtta sigortam olması nedeniyle 8 aylık hamile iken Antalya’da gözaltına alındım. O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.
Oğlum 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de mahkemede çocuğuma bakacak başka kimsenin olmadığını söylememe rağmen hakimin “İçeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat” kanaatiyle tutuklanarak bebeğimle Uşak Cezaevine gönderildim. 7 yıl 11 ay gibi yüksek bir ceza aldım. O dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.
3 ay sonrasında ailemin Ankara’da ikamet etmesinden dolayı Keskin Ceza İnfaz Kurumuna oğlumla sevk oldum. Oğlum da benimle birlikte 21 aydır tutuklu ve şu an 38 aylık.
20 kişinin yaşadığı bir koğuşta tozdan dolayı gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Rutubetten duvarları akan bir koğuştayız. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.
Erkek çocuğu olduğu için enerjisini atamıyor. Hareket kısıtlılığı, koşmak, oynamak, zıplamak istiyor. Onu sadece yatak üzerinde oynatabiliyorum. Bu onun için yeterli olmuyor. Ona yetememe düşüncesi, buradaki imkansızlıkları da düşündüğümde beni de bir anne olarak ruhen ve bedenen çok yıpratıyor ve bunalıyorum. Yine kendisi de buradaki insanların yaşadığı olayları, üzüntüleri gördükçe psikolojisi bozuluyor, hırçınlaşıyor, ağlıyor.
Cezaevinde her şey sayılı ve izinli olduğu için ve erkek cezaevi olduğu için extra yapılan olumlu hiçbir şey yok.
3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıkları:
– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.
– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.
– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.
– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.
– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.
– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.
– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.
– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.
– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.
-Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.
– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunu fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.
– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.
– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.
– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.
Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.
Geleceğimiz olan çocukların bu yaşta yaşadığı travmalar bütün hayatını olumsuz etkilemesinden korkuyorum ve sesimi kimseye duyuramama üzüntüsü içindeyim.
Gerekli mevkilere de en ağır denetimli serbestlik şartlarını da kabul ederek (bunu çocuğum için istediğimi belirterek) talepte bulunmama rağmen olumlu olumsuz bir dönüş olmamıştır.
Bu yazdığım mağduriyetler emin olun ki sadece kalemime dökebildiklerimdir.
Oğlumla sesimizi duymanızı ve duyurmanızı istiyorum. Maalesef sizden başka bunu yapacak kimse yok.
Sizden isteğim ev hapsi bile olsa en azından çocuğumu bu ortamdan kurtarıp onu mutlu etmek ve ev ortamında büyütmek istiyorum.
Göstereceğiniz ilgiden dolayı şimdiden teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
13 Ocak 2020
3 yaşında bir çocuk, Kerem S. Kütükçü
33 yaşında bir anne, Semanur Kütükçü
[BoldMedya] 27.1.2020
BM ilk kez bir kişiyi “iklim değişikliği mültecisi” kabul etti
BM İnsan Hakları Komitesi, iklim değişikliğinden etkilenen bölgelerde yaşayanlara sığınma hakkı tanınabileceği yönünde ilk kez karar aldı. Karar içtihat oluşturabilir.
BOLD – Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Yeni Zelanda’ya iklim değişikliği sebebiyle daha önce yapılan bir sığınma başvurusunu BM’nin kararını göz önünde bulundurarak değerlendirmeye aldı.
Kiribati Adaları’nda yaşayan bir kişi, iklim krizi sebebiyle deniz seviyesinin yükseldiğini ve yaşadığı bölgede hayati tehlikesinin bulunduğunu belirterek Yeni Zelanda’ya sığınma talep ediyor.
BM İnsan Hakları Komitesi, geçtiğimiz günlerde aldığı bir kararla, iklim değişikliği nedeniyle yaşamları tehlikeye giren ve bu nedenle yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalan mültecilerin belirli koşullar altında sığınma hakkından mahrum bırakılamayacağını açıklamıştı.
MÜLTECİNİN BAŞVURUSU REDDEDİLMİŞTİ
Kiribati Adaları’na bağlı Tarawa’da yaşayan bir kişi, deniz seviyesinin yükselmesiyle içme suyuna zehirli atık karıştığı ve arazi fiyatlarının arttığı gerekçesiyle 2013 yılında Yeni Zelanda’ya sığınma başvurusunda bulunmuştu.
Yeni Zelanda yetkilileri söz konusu kişinin hayati tehlikesinin bulunmadığını belirterek başvuruyu 2015’te reddetmişti.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ise söz konusu başvuruyla ilgili, “İklim değişikliği sebebiyle topraklarını terk eden kişiler temel hakları tehdit altında olması durumunda ülkelerine geri gönderilemezler” şeklinde açıklama yaptı. Söz konusu kişinin sığınma başvurusu bu nedenle yeniden değerlendirmeye alındı.
BM İnsan Hakları Komitesi aldığı yeni bir kararla, Yeni Zelanda’nın uluslararası hukuka uygun davrandığını; fakat iklim değişikliğinin yaşam hakkını tehdit edebilecek bir neden olduğunu açıkladı. Komitenin kararı hukuken bağlayıcı değil.
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD – Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Yeni Zelanda’ya iklim değişikliği sebebiyle daha önce yapılan bir sığınma başvurusunu BM’nin kararını göz önünde bulundurarak değerlendirmeye aldı.
Kiribati Adaları’nda yaşayan bir kişi, iklim krizi sebebiyle deniz seviyesinin yükseldiğini ve yaşadığı bölgede hayati tehlikesinin bulunduğunu belirterek Yeni Zelanda’ya sığınma talep ediyor.
BM İnsan Hakları Komitesi, geçtiğimiz günlerde aldığı bir kararla, iklim değişikliği nedeniyle yaşamları tehlikeye giren ve bu nedenle yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalan mültecilerin belirli koşullar altında sığınma hakkından mahrum bırakılamayacağını açıklamıştı.
MÜLTECİNİN BAŞVURUSU REDDEDİLMİŞTİ
Kiribati Adaları’na bağlı Tarawa’da yaşayan bir kişi, deniz seviyesinin yükselmesiyle içme suyuna zehirli atık karıştığı ve arazi fiyatlarının arttığı gerekçesiyle 2013 yılında Yeni Zelanda’ya sığınma başvurusunda bulunmuştu.
Yeni Zelanda yetkilileri söz konusu kişinin hayati tehlikesinin bulunmadığını belirterek başvuruyu 2015’te reddetmişti.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ise söz konusu başvuruyla ilgili, “İklim değişikliği sebebiyle topraklarını terk eden kişiler temel hakları tehdit altında olması durumunda ülkelerine geri gönderilemezler” şeklinde açıklama yaptı. Söz konusu kişinin sığınma başvurusu bu nedenle yeniden değerlendirmeye alındı.
BM İnsan Hakları Komitesi aldığı yeni bir kararla, Yeni Zelanda’nın uluslararası hukuka uygun davrandığını; fakat iklim değişikliğinin yaşam hakkını tehdit edebilecek bir neden olduğunu açıkladı. Komitenin kararı hukuken bağlayıcı değil.
[BoldMedya] 27.1.2020
Libya’da savaşan Suriyeli milis: Biz Türk ordusuna aitiz!
ABD basınına konuşan Libya’da Hafter güçlerine karşı savaşan ÖSO mensubu Suriyeli Ahmed, kendilerinin Türk ordusuna ait olduklarını söyledi.
BOLD-Orta Doğu üzerine birçok çalışması bulunan Carnegie Vakfı uluslararası ilişkiler uzmanı Frederic Wehrey, Birleşmiş Milletlerin tanıdığı Trablus hükûmeti için savaşmak üzere Libya’ya giden Suriyeli muhalif savaşçılarla görüşerek bir haber hazırladı.
ABD’nin saygın yayınlarından The New York Review of Books’ta yer alan habere göre Ahmed isimli bir Suriyeli milis subay, “Ben Türk ordusuna aitim. Hepimizin İstanbul’da veya Gaziantep’te evi var” diye konuştu.
“Biz paralı askerler değiliz” diyen Ahmed, “Bizi Libya halkı ve ordusu çağırdı, Biz diktatörlüğe karşıyız” ifadelerini kullandı. Wehrey’in aktardığına göre bazı Suriyeli savaşçılar Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesinin dikkatleri Suriye’deki savaştan uzaklaştırdığını ifade etti.
Ahmed, Libya’nın Suriye gibi “yok olmasını istemediklerini” belirterek, “Bize ihtiyaçları olduğu sürece burada kalacağız” dedi. ÖSO subayı ayrıca “Rusların en büyük rakipleri olduğunu çünkü Suriye’de yaptıkları için intikam almak istediklerini” belirtti.
Ayrıca yayınlanan haberde Türkiye’nin Suriyeli milislere 2 bin dolar maaş verdiği ve Türk vatandaşlığı vaat ettiği iddia edildi.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Libya’da Türkiye tarafından desteklenen yaklaşık 2 bin 400 Suriyeli savaşçının bulunduğunu iddia etmişti. Ayrıca Gözlemevi, yaklaşık bin 700 milisin de şu anda Türkiye’de eğitim aldığını ileri sürmüştü.
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD-Orta Doğu üzerine birçok çalışması bulunan Carnegie Vakfı uluslararası ilişkiler uzmanı Frederic Wehrey, Birleşmiş Milletlerin tanıdığı Trablus hükûmeti için savaşmak üzere Libya’ya giden Suriyeli muhalif savaşçılarla görüşerek bir haber hazırladı.
ABD’nin saygın yayınlarından The New York Review of Books’ta yer alan habere göre Ahmed isimli bir Suriyeli milis subay, “Ben Türk ordusuna aitim. Hepimizin İstanbul’da veya Gaziantep’te evi var” diye konuştu.
“Biz paralı askerler değiliz” diyen Ahmed, “Bizi Libya halkı ve ordusu çağırdı, Biz diktatörlüğe karşıyız” ifadelerini kullandı. Wehrey’in aktardığına göre bazı Suriyeli savaşçılar Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesinin dikkatleri Suriye’deki savaştan uzaklaştırdığını ifade etti.
Ahmed, Libya’nın Suriye gibi “yok olmasını istemediklerini” belirterek, “Bize ihtiyaçları olduğu sürece burada kalacağız” dedi. ÖSO subayı ayrıca “Rusların en büyük rakipleri olduğunu çünkü Suriye’de yaptıkları için intikam almak istediklerini” belirtti.
Ayrıca yayınlanan haberde Türkiye’nin Suriyeli milislere 2 bin dolar maaş verdiği ve Türk vatandaşlığı vaat ettiği iddia edildi.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Libya’da Türkiye tarafından desteklenen yaklaşık 2 bin 400 Suriyeli savaşçının bulunduğunu iddia etmişti. Ayrıca Gözlemevi, yaklaşık bin 700 milisin de şu anda Türkiye’de eğitim aldığını ileri sürmüştü.
[BoldMedya] 27.1.2020
Cezaevlerindeki hak ihlalleri raporlaştı: ‘İç Anadolu Bölgesi’nde ağır hasta olan 31 kişi ölümü bekliyor’
İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi Hapishaneler Komisyonu, İç Anadolu Bölgesi’ndeki cezaevlerinde Ekim, Kasım ve Aralık ayında yaşanan hak ihlallerine dair hazırladığı raporunu açıkladı.
Rapor Bolu F Tipi, Kırıkkale F Tipi, Sincan Kadın, Sincan 2 Nolu F Tipi, Tokat T Tipi Kapalı cezaevlerinden gelen mektuplar, avukat ziyaretleri ve aileleri tarafından yapılan başvurular sonucunda hazırladı.
Raporda, cezaevi yetkilileri tarafından uluslararası sözleşme ve yasaların ihlal edildiği belirtildi.
‘Cezaevlerinde 31 ağır hasta var’
Dernek binasında düzenlenen toplantıda İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Nuray Çevirmen konuştu. İç Anadolu Bölgesi’ndeki cezaevlerinde 134 hasta tutuklu bulunduğunu ve bunların 31’ninin ağır hasta tutuklu olduğunu vurgulayan Çevirmen, şöyle devam etti: “3 ağır hasta mahpustan Mehmet Yamaç ameliyat nedeniyle Kayseri Bünyan 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevinden Sincan 2 Nolu F Tipine sevki yapılmış ve safra kesesi ameliyatı olmuştur. Medeni Tarlan Kolon Kanseri teşhisi ile Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevine sevki yapılmıştır. Bir süre bacağındaki damar tıkanıklığı nedeniyle ameliyat edilmeden önce tedavi uygulanmış. Doktorların ameliyata onay vermesi ile Kolon Kanseri nedeniyle ameliyat edilmiştir. Şu anda Ankara’da tedavisine devam edilmektedir. Cihat Özdemir Kırıkkale F Tipi Kapalı Cezaevinde tiroid kanseri teşhisi ile Ankara 2 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevki yapılmış. Ameliyat edilmiş ve Ankara’da tedavi süreci devam etmektedir.”
Çevirmen, 73 kişinin kendilerine başvuruda bulunduğunu belirterek, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini de şöyle sıraladı:
“* Hastane sevklerinin sık sık ertelenmesi, iptal edilmesi ve genel olarak geç yapılıyor
* Hastalandıklarında hapishane revirine geç çıkarılmakta
* Hastanelerde yapılan tahlil sonuçlarının ve çekilen filmlerin cezaevi görevlerince alınıp doktora götürdüğü, bu nedenle doktorun öneri, uyarı ve kararlarından haberleri olmuyor
* Sağlık raporları tutuklulara verilmiyor
* Tecrit, izolasyon ve baskı amaçlı olarak devreye sokulduğunu iddia ettikleri ve astım gibi rahatsızlıkları da olumsuz etkilediğini belirttikleri tek hücreli ring araçlarıyla hastane sevkleri yapılıyor
* Hem hastaneye götürülmeleri sırasında hem hastane önünde gün boyu ring aracı hücresinde kelepçeli olarak tutuluyor ve tuvalet, yemek, su gibi zorunlu temel ihtiyaçlarını karşılarken dahi kelepçeleri çıkarılmıyor
* Hastanelerde kelepçeli olarak muayenenin ve tedavinin dayatılıyor. İl dışı hastane sevklerinde cezaevi idaresinin günlük su ve yiyecek ihtiyaçlarını yeterince karşılamıyor.
* Tutukluların il dışı sevklerde ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yasal olarak kendi hesaplarından 100 liraya kadar para verilmesi gerekirken, talep etmelerine rağmen verilmiyor.
* Yasak olmamasına rağmen Yeni Yaşam gazetesi mahpuslara verilmemektedir.
* Hapishanelerde kitap sayısının sınırlandırılması uygulaması devam etmekte, süreli yayınlar düzensiz verilmekte, mektuplar engellenmekte, radyolar geri verilmemekte; kantinde satılan ürünler çeşitlendirilmemekte, pahalı satılmakta; yemekler özensiz ve yağlı yapılmakta, az miktarda verilmektedir.
* Tokat T Tipi Cezaevi’nde askeri nizam şeklinde ayakta sayım uygulaması getirilmiş, bu uygulamayı kabul etmeyen mahpuslara 13 gün hücre cezası, 54 kişiye de iletişim, haberleşme ve görüş yasağı cezası verilmiştir.
* Mahpuslar gerek hücrelerinde yapılan aramaların gerek hapishane içinde ve dışında üzerlerinin aranmasının provakatif biçimde yapıldığını, aramaların amacı dışına çıkılarak taciz boyutuna vardığını, giysi ve diğer eşyalarının tahrip edildiğini ifade etmektedirler.
* Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum mahpusların en çok yakındıkları konu ise, hasta dahi olsalar, havalandırmaya çıkarılma süresinin bir saat olarak uygulanmasıdır; bu mahpusların ‘en az bir saat havalandırmaya çıkarılmalarına’ dair yasal düzenleme, genel olarak ‘en az’ süre üzerinden yani bir saat olarak uygulanmaktadır
* Gene bu dönemde mahpusların hapishanelerde hakarete uğradıklarına, tehdit ve darp edildiklerine, işkence gördüklerine dair başvurularında artış mevcuttur. Mahpusların darp edildiklerine ve işkence gördüklerine dair şikayetleri maalesef hemen her zaman sonuçsuz kalmakta; etkili ve etkin soruşturma yapılmamaktadır
* Ağırlaştırılmış hükmü olmadığı halde bazı mahpuslar tek başlarına tutulmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak yapılan başvurular cevapsız kalmaktadır”
Çevirmen, genel hak ihlallerini sıraladıktan sonra cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini de başlık başlık şöyle sıraladı:
Bolu F tipi kapalı ceza infaz kurumu
* Sağlık sorunları çözülmemekte, hastalar revire çıkarılmamakta, çıkarıldıklarında da tanı konulmadan verilen ilaçlarla geçiştirilmeye çalışılmakta ve sağlık sorunları kronik bir hale gelmektedir.
* 10 saat olması gereken sohbet hakları 3 saatle sınırlandırılmış, sohbet gurupları 6 ay-1 yıla kadar değiştirilmeyerek yeni bir tecrit yöntemine dönüştürülmüştür.
* Daha önce haftada bir olan spor faaliyeti, ayda iki kez ile sınırlandırılmıştır ve grupları sohbet gurubuyla aynı olup, sohbet süresi boyunca değiştirilmemektedir. Kütüphaneye çıkarılmamaktadırlar ve daha önce az da olsa yararlanabildikleri saz, bilgisayar ve resim atölye faaliyetleri tamamen ortadan kaldırılmıştır.
* Odalar değiştirilmemekte; dört beş yıldır oda değiştirmemiş mahpusların oda değişim talebi dahi ‘niçin oda değiştirmek istiyorsun’ biçiminde sorgulamalara tabi tutulmaktadır. Cezaevindeki odaların yarısı hiç güneş görmemektedir. Sinüzit vb. rahatsızlıkları olanlar böylesi odalarda çok zorlanmakta ancak bu sağlık gerekçeleri bile dikkate alınmamaktadır.
* Aramalarda yazılarına el konulmakta, mektupları engellenmekte, dilekçelerine zamanında cevap verilmemektedir. Mahpuslar, yazdıkları dilekçelerinin yanıtını almak için yeni dilekçeler yazmak zorunda kalmaktadır.
* 5 Kasım 2019 tarihinde Bolu F Tipi Cezaevi’nde kalan Mehmet Manas Doğanay ve Ayberk Demirdöğen’in koğuşlarına girilerek ağır işkencenin yapıldığı, mahpusların kafalarının duvarlara vurulup, yüzlerine tekmeler atılarak dövüldüklerini ve sonrasında tekli hücrelere konulmuşlar.
* Bolu F Tipi Kapalı Cezaevinden kalan Nurullah Semo aylardır tek tutulduğunu, üç kişilik bir odaya geçmek için bugüne kadar gösterdiği tüm çabalara, girişimlere rağmen sonuç alamadığını yazmış.
Kırıkkale f tipi kapalı ceza infaz kurumu
* Doktorlar kelepçeli muayene dayatıyor, Astım gibi rahatsızlıkları olumsuz etkileyen tek hücreli ring araçlarıyla hastane sevklerinin yapılması ve hastane sevklerinin sık sık ertelenmesi, iptal edilmesi ve genel olarak geç yapılıyor.
* Hastane girişi, muayene işlemleri, randevu gibi işlemlerinin yapılması için cezaevi idaresi tarafından ‘sağlıkçı gardiyan’ görevlendirilmesi yapılmadığından, askerin ‘bizim işimiz değil’ gerekçesiyle hastane giriş işlemlerini yapmadığını ve tedavileri yapılmadan cezaevine getirildiklerini belirtmektedir.
* İl dışı hastane sevklerinde cezaevi idaresinin günlük su ve yiyecek ihtiyaçlarını yeterince karşılamadığını, hijyene özen gösterilmeksizin yalnızca iki domates, biber, reçel ve bir ekmekle geçiştirildiğini, normal günlük yiyecek içeceklerinin karşılanmadığı gibi il dışı sevklerde ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için yasal olarak kendi hesaplarından 100 liraya kadar para verilmesi gerekirken, talep etmelerine rağmen verilmediğini aktarmıştır.
* Kelepçeli muayenenin dayatıldığını, kelepçeyi açtıran doktora rastladıkları istisnai durumlarda da jandarmanın kelepçeyi açtırmamak için doktora yönelik gözdağı, üstü kapalı tehdidiyle kelepçelerin açtırılmayarak muayene ve tedavilerinin engellendiğini, Kırıkkale Üniversite Hastanesi, Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi, Kırıkkale Diş hastanesine yapılan sevklerinde bu sorunları yaşadıkları için muayene ve tedavinin imkansız hale geldiğini, özellikle de Diş Hastanesi’nde kelepçeli muayene ve tedavi dayatması nedeniyle diş tedavilerini yaptıramadıklarını, aylardır diş ağrısı çeken ve her defasında kelepçeli tedavi dayatması yapıldığı için tedavi olmayan arkadaşlarının olduğunu, Diş Hastanesindeki bu uygulamaya son verilmesi için yaptıkları bütün girişimlerin sonuçsuz kaldığını ifade etmiştir.
* Kitap sayısı sınırlanmakta, yayınlar düzensiz verilmekte, mektupların engellenmektedir.
* Berberde makaslar kaldırılmıştır, hücrelerdeki makasları el konulmaktadır.
* Ziyaret günlerinde ziyaret yerine koğuşlardan yiyecek içecek götürme yasaklanmaktadır.
* Havalandırmalarda kamera bulundurulmakta, her yanı kameralar ile çevrili olmasına rağmen sisli havalarda sis bahane edilerek havalandırma kapıları açılmamaktadır.
* Kantinde satılan ürünlerin çeşitlendirilmemekte, bulunan ürünler pahalı satılmakta, yemekler özensiz ve yağlı yapılmakta, az miktarda verilmektedir.
* Baskın, aramalar sıklıkla yapılmakta, uzun dalga radyo el konulmaktadır.
* Selçuk Çelik’e koli ile kitaplarla birlikte gelen manzara fotoğrafları kendisine verilmemiştir
* 13 Aralık 2019 tarihinde Selçuk Çelik, Erdi Sidal ve Hasan Akman’ın kaldığı C-19 hücresine yapılan baskın aramada, hücrede bulunan önceden kantinden para ile satın aldıkları ufak makas yasak olduğu gerekçesiyle alınmıştır.
Sincan kadın kapalı ceza infaz kurumu
* 25 Aralık 2019 günü öğleden önce, kantin sorumlusu gardiyan tarafından 5 koğuşun adları sayılarak (E2, E3, E4, I1, I2) ‘bu koğuşlara su satılmaması talimatının müdür tarafından verildiği’ söylenmiş. Gerekçe olarak, su stoku yapıldığı ileri sürülmüş. Ancak yapılan girişimler sonucunda aynı gün su verilmeye tekrar başlanmış.
* Son olarak, gerek başvurucunun koğuşunda gerekse diğer koğuşlarda sevk talebinde bulunanların dilekçelerinin Adalet Bakanlığı’na gönderilmemesinden şikayet ediliyor. Çünkü sevk isteyenlere Adalet Bakanlığı’ndan gelen herhangi bir cevap tebliğ edilmiyor; bunun yerine idarenin el yazısıyla ret cevapları veriliyor.
Tokat t tipi kapalı ceza infaz kurumu
* Sohbet, resim, atölye, bilgisayar gibi faaliyetlerin olmadığını, sadece haftada 45 dakika spor olduğunu, aynı davadan kişilerin ‘oda boyanacak’ denilerek ayrı ayrı bloklara verildiğini, tüm haberleşme araçlarının ellerinden alındığını, bir radyo için 13 gün hücre cezası verildiğini, ayakta tekmil için dayatmanın olduğunu, ayakta tekmil vermedikleri için 54 kişiye iletişim, haberleşme ve görüş cezası verildiğini, 4 ayrı dosyadan 4 ay iletişim ve haberleşme cezaları verildiği aktarmıştır.”
Çevirmen, cezaevlerinde, yetkililer ve cezaevi müdürlerinin uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Anayasa’dan alan yasal düzenlemelere aykırı işlemler ve uygulamalar yaptığını vurguladı. BM Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 10’uncu Maddesinde “Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişiler insani muamele ve insanın doğuştan kazandığı insan onuruna saygılı davranış görme hakkına sahiptir” denildiğini hatırlatan Çevirmen, “Oysa ki; İç Anadolu Bölgesindeki cezaevlerinde insanlık onuruna yakışır muamele yapılmamakta ve mahpuslar şiddet, hakaret ve kötü muameleye ve hak ihlallerine maruz kalmakta, hasta olanların tedavileri aksatılmakta, iletişim ve bilgi edinme hakları engellenmektedir” dedi.
‘Sorumlulara cezai yaptırım uygulanmalı’
Çevirmen, taleplerini şöyle sıraladı:
“* Cezaevlerinde son dönemlerde artış gösteren işkence ve darp vakalarına son verilmeli, sorumlu olan kişiler hakkında soruşturma açılmalı ve cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.
* Hastaların havasız, kışın soğuk, yazın sıcak ringler ile hastaneye sevk edilmesi, hastane önlerinde ringler içerisinde saatlerce bekletilmesi uygulamalarına son verilmelidir. Hastaların ring araçları ile değil, ambulanslar ile hastanelere sevkleri sağlanmalıdır. Hastaların revire çıkarılmaları, hastaneye sevkleri hızlandırılmalıdır. Teşhis, tedavi ve kontrollerinin uzman doktorlar tarafından yapılması sağlanmalıdır.
* Kelepçeli muayene ve tedavi yöntemi uygulamasından vazgeçilmelidir. Bu uygulama nedeniyle birçok hasta mahpusun tedavisi yapılamamaktadır.
* Yasaklama kararı olmayan kitap, gazete ve dergilerin mahpuslara verilmesinin önündeki engeller kaldırılmalı, haber alma hakkına saygı gösterilmelidir.
* Ailelerinden uzakta olan mahpusların, maddi koşullar ve hastalıklar nedeniyle ziyarete gelemeyen ailelerine yakın cezaevlerine nakil talepleri kabul edilmelidir.
* Hapishanelere bağımsız sağlık kurumlarının girmesine ve inceleme yapmasına izin verilmelidir. Hapishanelerin denetiminde başta meslek kuruluşları ve insan hakları örgütleri olmak üzere ilgili kuruluşların yer alacakları şekilde yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
* İnfaz sistemi ve hukuk sistemi bir bütünlük içinde ele alınarak değerlendirilmeli, insan haklarına, evrensel hukuk ilkelerine uygun çözümler üretilmelidir.
* Hapishanelerde yaşanan tüm hak ihlallerine ve sağlığa erişim engellerine karşı Adalet Bakanlığını, İç İşleri Bakanlığını, Sağlık Bakanlığını, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu, Kamu Denetçiliği Kurumlarını ve ilgili tüm kurum ve kuruluşları göreve davet ediyoruz.”
[TR724]27.1.2020
Rapor Bolu F Tipi, Kırıkkale F Tipi, Sincan Kadın, Sincan 2 Nolu F Tipi, Tokat T Tipi Kapalı cezaevlerinden gelen mektuplar, avukat ziyaretleri ve aileleri tarafından yapılan başvurular sonucunda hazırladı.
Raporda, cezaevi yetkilileri tarafından uluslararası sözleşme ve yasaların ihlal edildiği belirtildi.
‘Cezaevlerinde 31 ağır hasta var’
Dernek binasında düzenlenen toplantıda İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Nuray Çevirmen konuştu. İç Anadolu Bölgesi’ndeki cezaevlerinde 134 hasta tutuklu bulunduğunu ve bunların 31’ninin ağır hasta tutuklu olduğunu vurgulayan Çevirmen, şöyle devam etti: “3 ağır hasta mahpustan Mehmet Yamaç ameliyat nedeniyle Kayseri Bünyan 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevinden Sincan 2 Nolu F Tipine sevki yapılmış ve safra kesesi ameliyatı olmuştur. Medeni Tarlan Kolon Kanseri teşhisi ile Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevine sevki yapılmıştır. Bir süre bacağındaki damar tıkanıklığı nedeniyle ameliyat edilmeden önce tedavi uygulanmış. Doktorların ameliyata onay vermesi ile Kolon Kanseri nedeniyle ameliyat edilmiştir. Şu anda Ankara’da tedavisine devam edilmektedir. Cihat Özdemir Kırıkkale F Tipi Kapalı Cezaevinde tiroid kanseri teşhisi ile Ankara 2 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevki yapılmış. Ameliyat edilmiş ve Ankara’da tedavi süreci devam etmektedir.”
Çevirmen, 73 kişinin kendilerine başvuruda bulunduğunu belirterek, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini de şöyle sıraladı:
“* Hastane sevklerinin sık sık ertelenmesi, iptal edilmesi ve genel olarak geç yapılıyor
* Hastalandıklarında hapishane revirine geç çıkarılmakta
* Hastanelerde yapılan tahlil sonuçlarının ve çekilen filmlerin cezaevi görevlerince alınıp doktora götürdüğü, bu nedenle doktorun öneri, uyarı ve kararlarından haberleri olmuyor
* Sağlık raporları tutuklulara verilmiyor
* Tecrit, izolasyon ve baskı amaçlı olarak devreye sokulduğunu iddia ettikleri ve astım gibi rahatsızlıkları da olumsuz etkilediğini belirttikleri tek hücreli ring araçlarıyla hastane sevkleri yapılıyor
* Hem hastaneye götürülmeleri sırasında hem hastane önünde gün boyu ring aracı hücresinde kelepçeli olarak tutuluyor ve tuvalet, yemek, su gibi zorunlu temel ihtiyaçlarını karşılarken dahi kelepçeleri çıkarılmıyor
* Hastanelerde kelepçeli olarak muayenenin ve tedavinin dayatılıyor. İl dışı hastane sevklerinde cezaevi idaresinin günlük su ve yiyecek ihtiyaçlarını yeterince karşılamıyor.
* Tutukluların il dışı sevklerde ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yasal olarak kendi hesaplarından 100 liraya kadar para verilmesi gerekirken, talep etmelerine rağmen verilmiyor.
* Yasak olmamasına rağmen Yeni Yaşam gazetesi mahpuslara verilmemektedir.
* Hapishanelerde kitap sayısının sınırlandırılması uygulaması devam etmekte, süreli yayınlar düzensiz verilmekte, mektuplar engellenmekte, radyolar geri verilmemekte; kantinde satılan ürünler çeşitlendirilmemekte, pahalı satılmakta; yemekler özensiz ve yağlı yapılmakta, az miktarda verilmektedir.
* Tokat T Tipi Cezaevi’nde askeri nizam şeklinde ayakta sayım uygulaması getirilmiş, bu uygulamayı kabul etmeyen mahpuslara 13 gün hücre cezası, 54 kişiye de iletişim, haberleşme ve görüş yasağı cezası verilmiştir.
* Mahpuslar gerek hücrelerinde yapılan aramaların gerek hapishane içinde ve dışında üzerlerinin aranmasının provakatif biçimde yapıldığını, aramaların amacı dışına çıkılarak taciz boyutuna vardığını, giysi ve diğer eşyalarının tahrip edildiğini ifade etmektedirler.
* Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum mahpusların en çok yakındıkları konu ise, hasta dahi olsalar, havalandırmaya çıkarılma süresinin bir saat olarak uygulanmasıdır; bu mahpusların ‘en az bir saat havalandırmaya çıkarılmalarına’ dair yasal düzenleme, genel olarak ‘en az’ süre üzerinden yani bir saat olarak uygulanmaktadır
* Gene bu dönemde mahpusların hapishanelerde hakarete uğradıklarına, tehdit ve darp edildiklerine, işkence gördüklerine dair başvurularında artış mevcuttur. Mahpusların darp edildiklerine ve işkence gördüklerine dair şikayetleri maalesef hemen her zaman sonuçsuz kalmakta; etkili ve etkin soruşturma yapılmamaktadır
* Ağırlaştırılmış hükmü olmadığı halde bazı mahpuslar tek başlarına tutulmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak yapılan başvurular cevapsız kalmaktadır”
Çevirmen, genel hak ihlallerini sıraladıktan sonra cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini de başlık başlık şöyle sıraladı:
Bolu F tipi kapalı ceza infaz kurumu
* Sağlık sorunları çözülmemekte, hastalar revire çıkarılmamakta, çıkarıldıklarında da tanı konulmadan verilen ilaçlarla geçiştirilmeye çalışılmakta ve sağlık sorunları kronik bir hale gelmektedir.
* 10 saat olması gereken sohbet hakları 3 saatle sınırlandırılmış, sohbet gurupları 6 ay-1 yıla kadar değiştirilmeyerek yeni bir tecrit yöntemine dönüştürülmüştür.
* Daha önce haftada bir olan spor faaliyeti, ayda iki kez ile sınırlandırılmıştır ve grupları sohbet gurubuyla aynı olup, sohbet süresi boyunca değiştirilmemektedir. Kütüphaneye çıkarılmamaktadırlar ve daha önce az da olsa yararlanabildikleri saz, bilgisayar ve resim atölye faaliyetleri tamamen ortadan kaldırılmıştır.
* Odalar değiştirilmemekte; dört beş yıldır oda değiştirmemiş mahpusların oda değişim talebi dahi ‘niçin oda değiştirmek istiyorsun’ biçiminde sorgulamalara tabi tutulmaktadır. Cezaevindeki odaların yarısı hiç güneş görmemektedir. Sinüzit vb. rahatsızlıkları olanlar böylesi odalarda çok zorlanmakta ancak bu sağlık gerekçeleri bile dikkate alınmamaktadır.
* Aramalarda yazılarına el konulmakta, mektupları engellenmekte, dilekçelerine zamanında cevap verilmemektedir. Mahpuslar, yazdıkları dilekçelerinin yanıtını almak için yeni dilekçeler yazmak zorunda kalmaktadır.
* 5 Kasım 2019 tarihinde Bolu F Tipi Cezaevi’nde kalan Mehmet Manas Doğanay ve Ayberk Demirdöğen’in koğuşlarına girilerek ağır işkencenin yapıldığı, mahpusların kafalarının duvarlara vurulup, yüzlerine tekmeler atılarak dövüldüklerini ve sonrasında tekli hücrelere konulmuşlar.
* Bolu F Tipi Kapalı Cezaevinden kalan Nurullah Semo aylardır tek tutulduğunu, üç kişilik bir odaya geçmek için bugüne kadar gösterdiği tüm çabalara, girişimlere rağmen sonuç alamadığını yazmış.
Kırıkkale f tipi kapalı ceza infaz kurumu
* Doktorlar kelepçeli muayene dayatıyor, Astım gibi rahatsızlıkları olumsuz etkileyen tek hücreli ring araçlarıyla hastane sevklerinin yapılması ve hastane sevklerinin sık sık ertelenmesi, iptal edilmesi ve genel olarak geç yapılıyor.
* Hastane girişi, muayene işlemleri, randevu gibi işlemlerinin yapılması için cezaevi idaresi tarafından ‘sağlıkçı gardiyan’ görevlendirilmesi yapılmadığından, askerin ‘bizim işimiz değil’ gerekçesiyle hastane giriş işlemlerini yapmadığını ve tedavileri yapılmadan cezaevine getirildiklerini belirtmektedir.
* İl dışı hastane sevklerinde cezaevi idaresinin günlük su ve yiyecek ihtiyaçlarını yeterince karşılamadığını, hijyene özen gösterilmeksizin yalnızca iki domates, biber, reçel ve bir ekmekle geçiştirildiğini, normal günlük yiyecek içeceklerinin karşılanmadığı gibi il dışı sevklerde ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için yasal olarak kendi hesaplarından 100 liraya kadar para verilmesi gerekirken, talep etmelerine rağmen verilmediğini aktarmıştır.
* Kelepçeli muayenenin dayatıldığını, kelepçeyi açtıran doktora rastladıkları istisnai durumlarda da jandarmanın kelepçeyi açtırmamak için doktora yönelik gözdağı, üstü kapalı tehdidiyle kelepçelerin açtırılmayarak muayene ve tedavilerinin engellendiğini, Kırıkkale Üniversite Hastanesi, Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi, Kırıkkale Diş hastanesine yapılan sevklerinde bu sorunları yaşadıkları için muayene ve tedavinin imkansız hale geldiğini, özellikle de Diş Hastanesi’nde kelepçeli muayene ve tedavi dayatması nedeniyle diş tedavilerini yaptıramadıklarını, aylardır diş ağrısı çeken ve her defasında kelepçeli tedavi dayatması yapıldığı için tedavi olmayan arkadaşlarının olduğunu, Diş Hastanesindeki bu uygulamaya son verilmesi için yaptıkları bütün girişimlerin sonuçsuz kaldığını ifade etmiştir.
* Kitap sayısı sınırlanmakta, yayınlar düzensiz verilmekte, mektupların engellenmektedir.
* Berberde makaslar kaldırılmıştır, hücrelerdeki makasları el konulmaktadır.
* Ziyaret günlerinde ziyaret yerine koğuşlardan yiyecek içecek götürme yasaklanmaktadır.
* Havalandırmalarda kamera bulundurulmakta, her yanı kameralar ile çevrili olmasına rağmen sisli havalarda sis bahane edilerek havalandırma kapıları açılmamaktadır.
* Kantinde satılan ürünlerin çeşitlendirilmemekte, bulunan ürünler pahalı satılmakta, yemekler özensiz ve yağlı yapılmakta, az miktarda verilmektedir.
* Baskın, aramalar sıklıkla yapılmakta, uzun dalga radyo el konulmaktadır.
* Selçuk Çelik’e koli ile kitaplarla birlikte gelen manzara fotoğrafları kendisine verilmemiştir
* 13 Aralık 2019 tarihinde Selçuk Çelik, Erdi Sidal ve Hasan Akman’ın kaldığı C-19 hücresine yapılan baskın aramada, hücrede bulunan önceden kantinden para ile satın aldıkları ufak makas yasak olduğu gerekçesiyle alınmıştır.
Sincan kadın kapalı ceza infaz kurumu
* 25 Aralık 2019 günü öğleden önce, kantin sorumlusu gardiyan tarafından 5 koğuşun adları sayılarak (E2, E3, E4, I1, I2) ‘bu koğuşlara su satılmaması talimatının müdür tarafından verildiği’ söylenmiş. Gerekçe olarak, su stoku yapıldığı ileri sürülmüş. Ancak yapılan girişimler sonucunda aynı gün su verilmeye tekrar başlanmış.
* Son olarak, gerek başvurucunun koğuşunda gerekse diğer koğuşlarda sevk talebinde bulunanların dilekçelerinin Adalet Bakanlığı’na gönderilmemesinden şikayet ediliyor. Çünkü sevk isteyenlere Adalet Bakanlığı’ndan gelen herhangi bir cevap tebliğ edilmiyor; bunun yerine idarenin el yazısıyla ret cevapları veriliyor.
Tokat t tipi kapalı ceza infaz kurumu
* Sohbet, resim, atölye, bilgisayar gibi faaliyetlerin olmadığını, sadece haftada 45 dakika spor olduğunu, aynı davadan kişilerin ‘oda boyanacak’ denilerek ayrı ayrı bloklara verildiğini, tüm haberleşme araçlarının ellerinden alındığını, bir radyo için 13 gün hücre cezası verildiğini, ayakta tekmil için dayatmanın olduğunu, ayakta tekmil vermedikleri için 54 kişiye iletişim, haberleşme ve görüş cezası verildiğini, 4 ayrı dosyadan 4 ay iletişim ve haberleşme cezaları verildiği aktarmıştır.”
Çevirmen, cezaevlerinde, yetkililer ve cezaevi müdürlerinin uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Anayasa’dan alan yasal düzenlemelere aykırı işlemler ve uygulamalar yaptığını vurguladı. BM Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 10’uncu Maddesinde “Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişiler insani muamele ve insanın doğuştan kazandığı insan onuruna saygılı davranış görme hakkına sahiptir” denildiğini hatırlatan Çevirmen, “Oysa ki; İç Anadolu Bölgesindeki cezaevlerinde insanlık onuruna yakışır muamele yapılmamakta ve mahpuslar şiddet, hakaret ve kötü muameleye ve hak ihlallerine maruz kalmakta, hasta olanların tedavileri aksatılmakta, iletişim ve bilgi edinme hakları engellenmektedir” dedi.
‘Sorumlulara cezai yaptırım uygulanmalı’
Çevirmen, taleplerini şöyle sıraladı:
“* Cezaevlerinde son dönemlerde artış gösteren işkence ve darp vakalarına son verilmeli, sorumlu olan kişiler hakkında soruşturma açılmalı ve cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.
* Hastaların havasız, kışın soğuk, yazın sıcak ringler ile hastaneye sevk edilmesi, hastane önlerinde ringler içerisinde saatlerce bekletilmesi uygulamalarına son verilmelidir. Hastaların ring araçları ile değil, ambulanslar ile hastanelere sevkleri sağlanmalıdır. Hastaların revire çıkarılmaları, hastaneye sevkleri hızlandırılmalıdır. Teşhis, tedavi ve kontrollerinin uzman doktorlar tarafından yapılması sağlanmalıdır.
* Kelepçeli muayene ve tedavi yöntemi uygulamasından vazgeçilmelidir. Bu uygulama nedeniyle birçok hasta mahpusun tedavisi yapılamamaktadır.
* Yasaklama kararı olmayan kitap, gazete ve dergilerin mahpuslara verilmesinin önündeki engeller kaldırılmalı, haber alma hakkına saygı gösterilmelidir.
* Ailelerinden uzakta olan mahpusların, maddi koşullar ve hastalıklar nedeniyle ziyarete gelemeyen ailelerine yakın cezaevlerine nakil talepleri kabul edilmelidir.
* Hapishanelere bağımsız sağlık kurumlarının girmesine ve inceleme yapmasına izin verilmelidir. Hapishanelerin denetiminde başta meslek kuruluşları ve insan hakları örgütleri olmak üzere ilgili kuruluşların yer alacakları şekilde yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
* İnfaz sistemi ve hukuk sistemi bir bütünlük içinde ele alınarak değerlendirilmeli, insan haklarına, evrensel hukuk ilkelerine uygun çözümler üretilmelidir.
* Hapishanelerde yaşanan tüm hak ihlallerine ve sağlığa erişim engellerine karşı Adalet Bakanlığını, İç İşleri Bakanlığını, Sağlık Bakanlığını, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu, Kamu Denetçiliği Kurumlarını ve ilgili tüm kurum ve kuruluşları göreve davet ediyoruz.”
[TR724]27.1.2020
‘Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor’
Fethullah Gülen,Hizmet hareketine yönelik baskılardan Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine, Kürt sorununa iktidarın tavrından rejimin Suriye ve Libya politikasına kadar birçok konuda açıklamalarda bulundu.
İsviçre’de yayın yapan pazar gazetesi ‘Le Matin Dimance’a konuşan ve Alman Welt Gazetesi’nde de eş zamanlı yayımlanan röportajda Gülen, bir çok konuda olduğu gibi Kürt sorununun çözümü için de Erdoğan ile farklı düşündüğünü söyledi. Gülen, ”Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü. Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.” dedi.
Kendisi ile soyismi taşıyanların sorgusuz sualsiz tutuklandığına işaret eden Fethullah Gülen, Erdoğan için şu tespitlede bulundu: ”Kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, ancak gerçekte duygular, kıskançlık, nefret ve intikam ile yönlendirilmekte. Hükümeti paranoya içerisine batmış durumda. Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor.”
Gülen Hizmet Hareketinin geleceği için ise şunları dile getirdi: ”Hizmet gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz.”
Röportajın sunumu ve tamamı şöyle:
Fethullah Gülen bir zamanlar Türkiye Cumhurbaşkanı ile yakın müttefiklik içerisindeydi. Bugün ise Erdoğan kendisini 15 Temmuz 2016 darbesini yapmakla suçluyor. Gülen ise sürgünde yaşıyor. Gülen, röportajımızda Türk Cumhurbaşkanı’nın eksilerini anlatıyor.
Yaptığımız görüşme kendisinin Pensilvanya’daki evinde polis güvenliği altında gerçekleşiyor. Türkiye Hükümetinin tehlike olarak gördüğü 78 yaşındaki Gülen sağlık açısından bitkin. Ankara, ABD Hükümeti’nden Gülen’in iadesini talep ediyor. Ancak bu talep bugüne kadar olumlu karşılık bulmadı. Türkiye Hükümeti, vaiz ve Hizmet Hareketinin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında olduğunu iddia ediyor. Gülen ise bu iddiayı reddediyor.
Çaresiz bir şekilde destekçilerinin Birleşmiş Milletler odalarında dahi takip edildiklerini seyretmek zorunda kalıyor. Türkiye Hükümeti, Gülen’e yakın sivil toplum kuruluşlarında çalışanların akreditasyonlarının iptal edilmesi için elinden geleni yaptı ve bu başarıyla sonuçlandı. Çalışanlar, pazartesi günü (bugün) İsviçre’nin Genf kentinde gerçekleşecek olan ve Türkiye’deki insan hakları durumunun inceleneceği BM İnsan Hakları Konseyi toplantısına katılamayacaklar.
WELT: Erdoğan Sizden niçin bu kadar nefret ediyor? Siz bir zamanlar müttefiktiniz…
GÜLEN: Hizmet Hareketi hiç bir zaman kendisiyle yakın bir ilişki içerisinde olmadı. Erdoğan bizim demokrasi anlayışımızı paylaşıyor gibi görünmüştü. Hepsi bu kadar. Aynı şeyler için mücadele veriyordu. Ancak gücü eline alınca bambaşka bir yüzünü gösterdi. Bizim okullarımız eğitim alanında öyle bir vizyonu takip ediyor ki, kendisinin içerisine düştüğü otoriterlikle bağdaşamaz. Örneğin biz Kürt vatandaşların dillerini türkçe diliyle birlikte kullanma haklarınının korunmasını destekliyoruz. Kendisi beni düşmanı olarak görüyor, ben kendisini hiçbir zaman düşman olarak görmedim. Ben kendisinden sadece verdiği sözleri tutmasını rica ettim. Kendisinin temel düşmanı kendisidir. Kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, ancak gerçekte duygular, kıskançlık, nefret ve intikam ile yönlendirilmekte. Hükümeti paranoya içerisine batmış durumda. Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor.
WELT: Eğer Sizi doğru anladıysak, görüş farklarınızın temeli Kürt meselesinde yatıyor!
GÜLEN: Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü. Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.
WELT: Sizin özgürlükle alakalı karşı konsept tasarınız nedir? Erdoğan, kadınların yerinin mutfak olduğunu düşünüyor. Bu da Sizin aranızın açılmasına sebep olan konulardan biri mi?
GÜLEN: Ben şahsen ataerkil bir modelden yana değilim, zira bu İslamiyet’in tarihteki başlangıçlarına göre bir geri adımdır. Kadınlar toplumun her yerinde dahil olabilmeleri lazımdır. Bir kadın hakime veya pilot olmak istiyorsa, kendisini hiçbir şeyin tutmaması gerekir.
WELT: Erdoğan uluslararası ve coğrafi sahnede de yer almayı arzuluyor. 2019 yılının sonunda Suriye’de gerçekleştirmiş olduğu askeri müdaheleyi nasıl yorumluyorsunuz?
GÜLEN: O gündem değiştirme hareketiydi. İnsanların ilgilerini Türkiye’deki iç sorunlardan başka yöne çevirmek istedi. Ayrıca bu, kendisini müslüman dünyasında güçlü adam olarak lanse etmek için yeni bir fırsattı. Ancak Suriye’deki sonucu net şekilde görüyoruz. Gerçekçi olmayan bir kalkışmayı destekleyerek katil oldu. Kendisinin tüm olanlarda büyük sorumluluğu var. Binlerce ölü, milyonlarca mülteci, tüm bu korkunç olaylarda. Eli büyük ölçüde kanlı. Eski bakanlarından biri Suriye krizindeki çıkış yolunun ne olduğunu bana sormuştu. Bende bir anlaşma sağlanması gerektiğini ve böylece adım adım demokrasiye ulaşmanın gerektiğini söylemiştim. Suriye’de adım adım demokrasiye doğru giden bir süreci desteklemek gerektiğini, hatta ihtiyaç duyulursa Esad’a da bir veya iki dönem Başkan olarak kalmasında destek sağlanabileceğini, ancak bu durumda her toplumsal kesimin, azınlık olsun, çoğunluk olsun, parlamentoda temsilcisinin olması gerektiğini söylemiştim. Ancak benim tavsiyemi duymazdan geldiler.
WELT: Erdoğan’ın Libya’daki duruma müdahale etmesi de bir hata mı?
GÜLEN: Libya’da her zaman çeşitli bölgeler arasında gerilimler vardı. Burada da Erdoğan belirli gruplara destek vermesi hasebiyle olumsuz bir rol üstlenmiş durumda. Erdoğan dünya da İslami topluluğun lideri olma teşebbüsünde, fakat sünniler arasında çatışmaya yol açan müdahalelerde bulunan bir kişi nasıl böyle bir konumu üstlenebilir ki? Gittikçe kendi çelişkilerinde daha da batıyor. Hitler ve Stalin örneklerinde olduğu gibi, tüm narsist tiranlar kötü bir son bulur. Hepsinin hükümdarlığı öfkede sonuçlanır. Onlarla aynı kaderi yaşayacak.
WELT: Yanı sıra Erdoğan batıya NATO’dan ayrılmak tehditi ile baskı kurmaya devam ediyor. Bunu gerçekten yapacağını tahmin ediyor musunuz?
GÜLEN: Erdoğan, Rusya ve Şangay organizasyonuna işbirliği için yaklaşıyor gibi. Ama bu bir blöf. Bir nevi şantaj denemesi esasında. Batıdan vazgeçemez. Kendi güvencesi için ona ihtiyacı var. Bu üslubu kendi takipçilerini ikna etmek için kullanıyor. Benim şahsi fikrim, Türkiye’nin NATO ve Avrupa ile ilişkilerini ayakta tutması gerektiği yönünde.
WELT: Ne var ki Türkiye’nin AB üyeliği gündeminin iyice ortadan kalktığı görülmekte. Bundan dolayı üzgün müsünüz?
GÜLEN: Şu an, böyle totaliter bir hükümet ile nasıl AB üyesi olunur, bunu pek mümkün görmüyorum. Kendini şiddet, nefret ve intikam ile iktidarda tutan birilerinden birşey beklenmez. Fransa ve Almanya gibi ülkeler zaviyesinde Türkiye tüm inandırıcılığını yitirdi. Bizim hareketimiz her zaman AB ile yakınlaşma yönünde mücadele gösterecektir, çünkü onlardan öğrenip istifade edebiliriz.
WELT: Erdoğan müslüman kardeşlere yakınlaşıyor gibi gözüküyor. Ne dersiniz?
GÜLEN: O bir makyavelist. Eğer müslüman kardeşlere yakınlık gösteriyorsa yalnızca bir hesaptan ötürüdür. Eğer onların etkisi azalırsa onları da terk edip bırakacaktır.
WELT: Hareketinizin ileriye yönelik rolünü nasıl görüyorsunuz?
GÜLEN: Hizmet gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz. Maalesef bu durum bu olumsuz bağlamda zorlaştırılıyor. Biz çok küçük bir hareketiz, ama buna rağmen sosyal harmoni, karşılıklı saygı, hoşgörü ve çeşitlilik konseptimizi savunmaya devam edeceğiz. Benim inancım, insani evrensel değerler birbirimizi dini ayrışmaların ötesinde bir araya getirebilir. Yakın zamanda bir hastanede tedavi oldum. Orada bir müslüman hastaya yüksek saygı ile muamele eden hristiyan ve yahudi doktorlar ile karşılaştım. Allah insanlara amelleri üzere muamele eder, suretlerine göre değil.
[TR724] 27.1.2020
İsviçre’de yayın yapan pazar gazetesi ‘Le Matin Dimance’a konuşan ve Alman Welt Gazetesi’nde de eş zamanlı yayımlanan röportajda Gülen, bir çok konuda olduğu gibi Kürt sorununun çözümü için de Erdoğan ile farklı düşündüğünü söyledi. Gülen, ”Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü. Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.” dedi.
Kendisi ile soyismi taşıyanların sorgusuz sualsiz tutuklandığına işaret eden Fethullah Gülen, Erdoğan için şu tespitlede bulundu: ”Kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, ancak gerçekte duygular, kıskançlık, nefret ve intikam ile yönlendirilmekte. Hükümeti paranoya içerisine batmış durumda. Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor.”
Gülen Hizmet Hareketinin geleceği için ise şunları dile getirdi: ”Hizmet gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz.”
Röportajın sunumu ve tamamı şöyle:
Fethullah Gülen bir zamanlar Türkiye Cumhurbaşkanı ile yakın müttefiklik içerisindeydi. Bugün ise Erdoğan kendisini 15 Temmuz 2016 darbesini yapmakla suçluyor. Gülen ise sürgünde yaşıyor. Gülen, röportajımızda Türk Cumhurbaşkanı’nın eksilerini anlatıyor.
Yaptığımız görüşme kendisinin Pensilvanya’daki evinde polis güvenliği altında gerçekleşiyor. Türkiye Hükümetinin tehlike olarak gördüğü 78 yaşındaki Gülen sağlık açısından bitkin. Ankara, ABD Hükümeti’nden Gülen’in iadesini talep ediyor. Ancak bu talep bugüne kadar olumlu karşılık bulmadı. Türkiye Hükümeti, vaiz ve Hizmet Hareketinin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında olduğunu iddia ediyor. Gülen ise bu iddiayı reddediyor.
Çaresiz bir şekilde destekçilerinin Birleşmiş Milletler odalarında dahi takip edildiklerini seyretmek zorunda kalıyor. Türkiye Hükümeti, Gülen’e yakın sivil toplum kuruluşlarında çalışanların akreditasyonlarının iptal edilmesi için elinden geleni yaptı ve bu başarıyla sonuçlandı. Çalışanlar, pazartesi günü (bugün) İsviçre’nin Genf kentinde gerçekleşecek olan ve Türkiye’deki insan hakları durumunun inceleneceği BM İnsan Hakları Konseyi toplantısına katılamayacaklar.
WELT: Erdoğan Sizden niçin bu kadar nefret ediyor? Siz bir zamanlar müttefiktiniz…
GÜLEN: Hizmet Hareketi hiç bir zaman kendisiyle yakın bir ilişki içerisinde olmadı. Erdoğan bizim demokrasi anlayışımızı paylaşıyor gibi görünmüştü. Hepsi bu kadar. Aynı şeyler için mücadele veriyordu. Ancak gücü eline alınca bambaşka bir yüzünü gösterdi. Bizim okullarımız eğitim alanında öyle bir vizyonu takip ediyor ki, kendisinin içerisine düştüğü otoriterlikle bağdaşamaz. Örneğin biz Kürt vatandaşların dillerini türkçe diliyle birlikte kullanma haklarınının korunmasını destekliyoruz. Kendisi beni düşmanı olarak görüyor, ben kendisini hiçbir zaman düşman olarak görmedim. Ben kendisinden sadece verdiği sözleri tutmasını rica ettim. Kendisinin temel düşmanı kendisidir. Kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, ancak gerçekte duygular, kıskançlık, nefret ve intikam ile yönlendirilmekte. Hükümeti paranoya içerisine batmış durumda. Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor.
WELT: Eğer Sizi doğru anladıysak, görüş farklarınızın temeli Kürt meselesinde yatıyor!
GÜLEN: Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü. Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.
WELT: Sizin özgürlükle alakalı karşı konsept tasarınız nedir? Erdoğan, kadınların yerinin mutfak olduğunu düşünüyor. Bu da Sizin aranızın açılmasına sebep olan konulardan biri mi?
GÜLEN: Ben şahsen ataerkil bir modelden yana değilim, zira bu İslamiyet’in tarihteki başlangıçlarına göre bir geri adımdır. Kadınlar toplumun her yerinde dahil olabilmeleri lazımdır. Bir kadın hakime veya pilot olmak istiyorsa, kendisini hiçbir şeyin tutmaması gerekir.
WELT: Erdoğan uluslararası ve coğrafi sahnede de yer almayı arzuluyor. 2019 yılının sonunda Suriye’de gerçekleştirmiş olduğu askeri müdaheleyi nasıl yorumluyorsunuz?
GÜLEN: O gündem değiştirme hareketiydi. İnsanların ilgilerini Türkiye’deki iç sorunlardan başka yöne çevirmek istedi. Ayrıca bu, kendisini müslüman dünyasında güçlü adam olarak lanse etmek için yeni bir fırsattı. Ancak Suriye’deki sonucu net şekilde görüyoruz. Gerçekçi olmayan bir kalkışmayı destekleyerek katil oldu. Kendisinin tüm olanlarda büyük sorumluluğu var. Binlerce ölü, milyonlarca mülteci, tüm bu korkunç olaylarda. Eli büyük ölçüde kanlı. Eski bakanlarından biri Suriye krizindeki çıkış yolunun ne olduğunu bana sormuştu. Bende bir anlaşma sağlanması gerektiğini ve böylece adım adım demokrasiye ulaşmanın gerektiğini söylemiştim. Suriye’de adım adım demokrasiye doğru giden bir süreci desteklemek gerektiğini, hatta ihtiyaç duyulursa Esad’a da bir veya iki dönem Başkan olarak kalmasında destek sağlanabileceğini, ancak bu durumda her toplumsal kesimin, azınlık olsun, çoğunluk olsun, parlamentoda temsilcisinin olması gerektiğini söylemiştim. Ancak benim tavsiyemi duymazdan geldiler.
WELT: Erdoğan’ın Libya’daki duruma müdahale etmesi de bir hata mı?
GÜLEN: Libya’da her zaman çeşitli bölgeler arasında gerilimler vardı. Burada da Erdoğan belirli gruplara destek vermesi hasebiyle olumsuz bir rol üstlenmiş durumda. Erdoğan dünya da İslami topluluğun lideri olma teşebbüsünde, fakat sünniler arasında çatışmaya yol açan müdahalelerde bulunan bir kişi nasıl böyle bir konumu üstlenebilir ki? Gittikçe kendi çelişkilerinde daha da batıyor. Hitler ve Stalin örneklerinde olduğu gibi, tüm narsist tiranlar kötü bir son bulur. Hepsinin hükümdarlığı öfkede sonuçlanır. Onlarla aynı kaderi yaşayacak.
WELT: Yanı sıra Erdoğan batıya NATO’dan ayrılmak tehditi ile baskı kurmaya devam ediyor. Bunu gerçekten yapacağını tahmin ediyor musunuz?
GÜLEN: Erdoğan, Rusya ve Şangay organizasyonuna işbirliği için yaklaşıyor gibi. Ama bu bir blöf. Bir nevi şantaj denemesi esasında. Batıdan vazgeçemez. Kendi güvencesi için ona ihtiyacı var. Bu üslubu kendi takipçilerini ikna etmek için kullanıyor. Benim şahsi fikrim, Türkiye’nin NATO ve Avrupa ile ilişkilerini ayakta tutması gerektiği yönünde.
WELT: Ne var ki Türkiye’nin AB üyeliği gündeminin iyice ortadan kalktığı görülmekte. Bundan dolayı üzgün müsünüz?
GÜLEN: Şu an, böyle totaliter bir hükümet ile nasıl AB üyesi olunur, bunu pek mümkün görmüyorum. Kendini şiddet, nefret ve intikam ile iktidarda tutan birilerinden birşey beklenmez. Fransa ve Almanya gibi ülkeler zaviyesinde Türkiye tüm inandırıcılığını yitirdi. Bizim hareketimiz her zaman AB ile yakınlaşma yönünde mücadele gösterecektir, çünkü onlardan öğrenip istifade edebiliriz.
WELT: Erdoğan müslüman kardeşlere yakınlaşıyor gibi gözüküyor. Ne dersiniz?
GÜLEN: O bir makyavelist. Eğer müslüman kardeşlere yakınlık gösteriyorsa yalnızca bir hesaptan ötürüdür. Eğer onların etkisi azalırsa onları da terk edip bırakacaktır.
WELT: Hareketinizin ileriye yönelik rolünü nasıl görüyorsunuz?
GÜLEN: Hizmet gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz. Maalesef bu durum bu olumsuz bağlamda zorlaştırılıyor. Biz çok küçük bir hareketiz, ama buna rağmen sosyal harmoni, karşılıklı saygı, hoşgörü ve çeşitlilik konseptimizi savunmaya devam edeceğiz. Benim inancım, insani evrensel değerler birbirimizi dini ayrışmaların ötesinde bir araya getirebilir. Yakın zamanda bir hastanede tedavi oldum. Orada bir müslüman hastaya yüksek saygı ile muamele eden hristiyan ve yahudi doktorlar ile karşılaştım. Allah insanlara amelleri üzere muamele eder, suretlerine göre değil.
[TR724] 27.1.2020
IMF uyardı: Riskler bu sefer çok farklı!
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, 2020 yılı için riskleri sıraladı: "Düşük verimlilik, düşük ekonomik büyüme, düşük faiz oranları ve düşük enflasyon!"
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, 2020 yılında dünya ekonomisini bekleyen risklere işaret etti.
IMF Başkanı'na göre bu yıl en önemli riskler şöyle: Düşük verimliliğe bağlı düşük ekonomik büyüme, düşük faiz oranları.
Georgieva, “ucuz para iştahının” hane halkları, işletmeler ve yönetimlerin daha fazla borç almasına yol açtığı uyarısını yaptı.
BORÇ SEVİYESİ 2008 KRİZİNİN ÖNCESİNE DÖNDÜ
Toplam 144 trilyon dolar seviyesine çıkan küresel borcun herkes için bir mesele olmayabileceğine işaret eden Georgieva, bazı düşük gelirli ülkelerde borç tutarının 2008 ekonomik kriz öncesindeki seviyeye ulaştığını vurguladı.
IMF Başkanı, daha etkili yapısal reformlar uygulanması çağrısında bulundu.
Georgieva gelecek dönemde kuralcı yaptırımların azalmasına ve erken harekete geçmeyi sağlayacak politikaların oluşturulmasına yol açacak kuvvetli para politikaları görmek istediğini vurguladı.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, 2020 yılında dünya ekonomisini bekleyen risklere işaret etti.
IMF Başkanı'na göre bu yıl en önemli riskler şöyle: Düşük verimliliğe bağlı düşük ekonomik büyüme, düşük faiz oranları.
Georgieva, “ucuz para iştahının” hane halkları, işletmeler ve yönetimlerin daha fazla borç almasına yol açtığı uyarısını yaptı.
BORÇ SEVİYESİ 2008 KRİZİNİN ÖNCESİNE DÖNDÜ
Toplam 144 trilyon dolar seviyesine çıkan küresel borcun herkes için bir mesele olmayabileceğine işaret eden Georgieva, bazı düşük gelirli ülkelerde borç tutarının 2008 ekonomik kriz öncesindeki seviyeye ulaştığını vurguladı.
IMF Başkanı, daha etkili yapısal reformlar uygulanması çağrısında bulundu.
Georgieva gelecek dönemde kuralcı yaptırımların azalmasına ve erken harekete geçmeyi sağlayacak politikaların oluşturulmasına yol açacak kuvvetli para politikaları görmek istediğini vurguladı.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Bütün Bitcoinleri kaybetti
Amerika Birleşik Devletlleri'nin (ABD) önde gelen yatırımcılarından Peter Schiff, dijital cüzdanının parolasını kaybetti. Schiff satın aldığı Bitcoin tutarını açıklamazken, Bitcoinlerin akıbeti şimdilik meçhul!
Kripto paralara halihazırda mesafeli yaklaşan Amerikalı yatırımcı Peter Schiff ilginç bir açıklamada bulundu.
Schiff şahsi Twitter hesabında, dijital cüzdanının parolasını kaybettiğini ifade etti.
SCHIFF: BITCOINLERİMİN DEĞERİ DE YOK!
“Şimdiye kadar sahip olduğum bütün Bitcoin'leri kaybettim. Cüzdanım bir şekilde bozuldu ve parolam artık geçerli değil." diyen Schiff, "Yani şu anda benim Bitcoin'im sadece değersiz değil, aynı zamanda piyasa değeri de yok. Bitcoin'un kötü bir fikir olduğunu biliyordum, sadece bu kadar kötü bir fikir olduğunu farketmedim!” dedi.
Euro Pacific Inc. Genel Müdürü ve baş küresel stratejisti Schiff, dijital cüzdanın parolasını kaybettiğini belirtti.
Schiff Bitcoin yatırımında başına gelenleri anlatmak için peş peşe tweetler attı: "Bozuk cüzdandaki Bitcoin'lerin tamamı bana armağan edilmiş olduğundan, kaybolmuş olmaları benim için o kadar büyük bir trajedi değil."
"Haydan gelen huya gider. Bu özellikle Bitcoin için doğru." ifadelerini kullanan Schiff, "Planım zaten tutmak ve gemiyle birlikte batmaktı. Aradaki fark şu; benim gemim Bitcoin'den önce battı.” dedi.
Ancak ulaşamadığı Bitcoin tutarı hakkında herhangi bir beyanda bulunmadı.
27 Ocak 2019 tarihi itibarıyla kripto para birimleri arasında en fazla tercih edilen Bitcoin'in fiyatı 8 bin 719 Amerikan Doları. Bitcoin 15 Aralık 2017'de 19 bin 650 dolar seviyesine kadar tırmanmıştı.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Kripto paralara halihazırda mesafeli yaklaşan Amerikalı yatırımcı Peter Schiff ilginç bir açıklamada bulundu.
Schiff şahsi Twitter hesabında, dijital cüzdanının parolasını kaybettiğini ifade etti.
SCHIFF: BITCOINLERİMİN DEĞERİ DE YOK!
“Şimdiye kadar sahip olduğum bütün Bitcoin'leri kaybettim. Cüzdanım bir şekilde bozuldu ve parolam artık geçerli değil." diyen Schiff, "Yani şu anda benim Bitcoin'im sadece değersiz değil, aynı zamanda piyasa değeri de yok. Bitcoin'un kötü bir fikir olduğunu biliyordum, sadece bu kadar kötü bir fikir olduğunu farketmedim!” dedi.
Euro Pacific Inc. Genel Müdürü ve baş küresel stratejisti Schiff, dijital cüzdanın parolasını kaybettiğini belirtti.
Schiff Bitcoin yatırımında başına gelenleri anlatmak için peş peşe tweetler attı: "Bozuk cüzdandaki Bitcoin'lerin tamamı bana armağan edilmiş olduğundan, kaybolmuş olmaları benim için o kadar büyük bir trajedi değil."
"Haydan gelen huya gider. Bu özellikle Bitcoin için doğru." ifadelerini kullanan Schiff, "Planım zaten tutmak ve gemiyle birlikte batmaktı. Aradaki fark şu; benim gemim Bitcoin'den önce battı.” dedi.
Ancak ulaşamadığı Bitcoin tutarı hakkında herhangi bir beyanda bulunmadı.
27 Ocak 2019 tarihi itibarıyla kripto para birimleri arasında en fazla tercih edilen Bitcoin'in fiyatı 8 bin 719 Amerikan Doları. Bitcoin 15 Aralık 2017'de 19 bin 650 dolar seviyesine kadar tırmanmıştı.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Hocaefendi, Die Welt gazetesine konuştu
Fethullah Gülen Hocaefendi, Almanya'nın muteber gazetelerinden Die Welt'e verdiği mülakatta Türkiye'de Hizmet Hareketi'ne reva görülen hukuksuzlukların yanısıra Erdoğan’ın Suriye ve Libya politikasına ve Hizmet Hareketi’nin geleceğina dair düşüncelerini anlattı.
Almanya’nın önemli gazetelerinden Welt’ten Alain Jourdain, Fethullah Gülen’le mülakat yaptı. Jourdain’in soruları daha çok Erdoğan’ın dış politikasıyla ilgiliydi.
Röportajın tam metni şöyle:
‘’Erdoğan’ın sonu Hitler veya Stalin gibi olacak’
Vaiz Fethullah Gülen bir zamanlar Türkiye Cumhurbaşkanı ile yakın müttefiklik içerisindeydi. Bugün ise Erdoğan kendisini 15 Temmuz 2016 darbe teşebüsünü yapmakla suçluyor. Gülen ise sürgünde yaşıyor.
Gülen mülakatımızda Türkiye Cumhurbaşkanı’nın eksilerini anlatıyor.
Türkiye’nin bir numaralı "devlet düşmanı" Fethullah Gülen uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. Yaptığımız mülakat kendisinin Pensilvanya’daki evinde polis güvenliği altında gerçekleşiyor.
Türkiye hükümetinin "tehlike" olarak gördüğü 78 yaşındaki Gülen sağlık açısından bitkin durumda. Ankara, ABD Hükümeti’nden Gülen’in iadesini talep ediyor, ancak bu talep bugüne kadar olumlu karşılık bulmadı.
Türkiye hükümeti, vaiz ve Hizmet Hareketinin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında olduğunu iddia ediyor. Gülen ise bu iddiayı red ediyor.
Çaresiz bir şekilde destekçilerinin Birleşmiş Milletler odalarında dahi takip edildiklerini seyretmek zorunda kalıyor.
Erdoğan Sizden niçin bu kadar nefret ediyor? Siz bir zamanlar müttefiktiniz.
Hizmet Hareketi hiç bir zaman kendisiyle yakın bir ilişki içerisinde olmadı. Erdoğan bizim demokrasi anlayışımızı paylaşıyor gibi görünmüştü. Hepsi bu kadar. Aynı şeyler için mücadele veriyordu. Ancak gücü eline alınca bambaşka bir yüzünü gösterdi.
Bizim okullarımız eğitim alanında öyle bir vizyonu takip ediyor ki, kendisinin içerisine düştüğü otoriterlikle bağdaşamaz.
Örneğin biz Kürt vatandaşların dillerini türkçe diliyle birlikte kullanma haklarınının korunmasını destekliyoruz. Kendisi beni düşmanı olarak görüyor, ben kendisini hiçbir zaman düşman olarak görmedim.
Ben kendisinden sadece verdiği sözleri tutmasını rica ettim. Kendisinin temel düşmanı kendisidir. Kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, ancak gerçekte duygular, kıskançlık, nefret ve intikam ile yönlendirilmekte.
Hükümeti paranoya içerisine batmış durumda. Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor.
Welt: Eğer Sizi doğru anladıysak, görüş farklarınızın temeli Kürt meselesinde yatıyor.
Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü.
Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum.
Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.
Sizin özgürlükle alakalı karşı konsept tasarınız nedir? Erdoğan, kadınların yerinin mutfak olduğunu düşünüyor. Bu da Sizin aranızın açılmasına sebep olan konulardan biri mi?
Ben şahsen ataerkil bir modelden yana değilim, zira bu İslamiyet’in tarihteki başlangıçlarına göre bir geri adımdır.
Kadınlar toplumun her yerinde dahil olabilmeleri lazımdır. Bir kadın hakime veya pilot olmak istiyorsa, kendisini hiç birşeyin tutmaması gerekir.
Erdoğan uluslararası ve coğrafi sahnede de yer almayı arzuluyor. 2019 yılının sonunda Suriye’de gerçekleştirmiş olduğu askeri müdaheleyi nasıl yorumluyorsunuz?
O gündem değiştirme hareketiydi. İnsanların ilgilerini Türkiye’deki iç sorunlardan başka yöne çevirmek istedi. Ayrıca bu, kendisini müslüman dünyasında güçlü adam olarak lanse etmek için yeni bir fırsattı.
Ancak Suriye’deki sonucu net şekilde görüyoruz. Gerçekci olmayan bir kalkışmayı destekleyerek katil oldu. Kendisinin tüm olanlarda büyük sorumluluğu var. Binlerce ölü, milyonlarca mülteci, tüm bu korkunç olaylarda.
Eli büyük ölçüde kanlı. Eski bakanlarından biri Suriye krizindeki çıkış yolunun ne olduğunu bana sormuştu. Bende bir anlaşma sağlanması gerektiğini ve böylece adım adım demokrasiye ulaşmanın gerektiğini söylemiştim.
Suriye’de adım adım demokrasiye doğru giden bir süreci desteklemek gerektiğini, hatta ihtiyaç duyulursa Esed’e de bir veya iki dönem Başkan olarak kalmasında destek sağlanabileceğini, ancak bu durumda her toplumsal kesimin, azınlık olsun, çoğunluk olsun, parlamentoda temsilcisinin olması gerektiğini söylemiştim.
Ancak benim tavsiyemi duymazdan geldiler.
Erdoğan’ın Libya’daki duruma müdahale etmesi de bir hata mı?
Libya’da her zaman çeşitli bölgeler arasında gerilimler vardı. Burada da Erdoğan belirli gruplara destek vermesi hasebiyle olumsuz bir rol üstlenmiş durumda.
Erdoğan dünya da islami topluluğun lideri olma teşebbüsünde, fakat sünniler arasında çatışmaya yol açan müdahalelerde bulunan bir kişi nasıl böyle bir konumu üstlenebilir ki?
Gittikçe kendi çelişkilerinde daha da batıyor. Hitler ve Stalin örneklerinde olduğu gibi, tüm narsist tiranlar kötü bir son bulur. Hepsinin hükümdarlığı öfkede sonuçlanır. Onlarla aynı kaderi yaşayacak.
Yanı sıra Erdoğan batıya NATO’dan ayrılmak tehditi ile baskı kurmaya devam ediyor. Bunu gerçekten yapacağını tahmin ediyor musunuz?
Erdoğan, Rusya ve Şangay organizasyonuna işbirliği için yaklaşıyor gibi. Ama bu bir blöf. Bir nevi şantaj denemesi esasında. Batıdan vazgeçemez.
Kendi güvencesi için ona ihtiyacı var. Bu üslubu kendi takipçilerini ikna etmek için kullanıyor. Benim şahsi fikrim, Türkiye’nin NATO ve Avrupa ile ilişkilerini ayakta tutması gerektiği yönünde.
Ne var ki Türkiye’nin AB üyeliği gündeminin iyice ortadan kalktığı görülmekte. Bundan dolayı üzgün müsünüz?
Şu an, böyle totaliter bir hükümet ile nasıl AB üyesi olunur, bunu pek mümkün görmüyorum. Kendini şiddet, nefret ve intikam ile iktidarda tutan birilerinden birşey beklenmez.
Fransa ve Almanya gibi ülkeler zaviyesinde Türkiye tüm inandırıcılığını yitirdi. Bizim hareketimiz her zaman AB ile yakınlaşma yönünde mücadele gösterecektir, çünkü onlardan öğrenip istifade edebiliriz.
Erdoğan, Müslüman Kardeşlere yakınlaşıyor gibi gözüküyor. Ne dersiniz?
O bir makyavelist. Eğer Müslüman Kardeşlere yakınlık gösteriyorsa yalnızca bir hesaptan ötürüdür. Eğer onların etkisi azalırsa onları da terk edip bırakacaktır.
Hareketinizin ileriye yönelik rolünü nasıl görüyorsunuz?
Hizmet Hareketi gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz. Maalesef bu durum bu olumsuz bağlamda zorlaştırılıyor.
Biz çok küçük bir hareketiz, ama buna rağmen sosyal harmoni, karşılıklı saygı, hoşgörü ve çeşitlilik konseptimizi savunmaya devam edeceğiz.
Benim inancım, insani evrensel değerler birbirimizi dini ayrışmaların ötesinde bir araya getirebilir.
Yakın zamanda bir hastanede tedavi oldum. Orada bir müslüman hastaya yüksek saygı ile muamele eden Hristiyan ve Yahudi doktorlar ile karşılaştım. Allah insanlara amelleri üzere muamele eder, suretlerine göre değil.
Bu mülakat Welt’in partner medyası olan ve Fransızca yayımlanan İsviçre pazar günü gazetesi "Le Matin Dimance" için yapılmıştır.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Almanya’nın önemli gazetelerinden Welt’ten Alain Jourdain, Fethullah Gülen’le mülakat yaptı. Jourdain’in soruları daha çok Erdoğan’ın dış politikasıyla ilgiliydi.
Röportajın tam metni şöyle:
‘’Erdoğan’ın sonu Hitler veya Stalin gibi olacak’
Vaiz Fethullah Gülen bir zamanlar Türkiye Cumhurbaşkanı ile yakın müttefiklik içerisindeydi. Bugün ise Erdoğan kendisini 15 Temmuz 2016 darbe teşebüsünü yapmakla suçluyor. Gülen ise sürgünde yaşıyor.
Gülen mülakatımızda Türkiye Cumhurbaşkanı’nın eksilerini anlatıyor.
Türkiye’nin bir numaralı "devlet düşmanı" Fethullah Gülen uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. Yaptığımız mülakat kendisinin Pensilvanya’daki evinde polis güvenliği altında gerçekleşiyor.
Türkiye hükümetinin "tehlike" olarak gördüğü 78 yaşındaki Gülen sağlık açısından bitkin durumda. Ankara, ABD Hükümeti’nden Gülen’in iadesini talep ediyor, ancak bu talep bugüne kadar olumlu karşılık bulmadı.
Türkiye hükümeti, vaiz ve Hizmet Hareketinin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında olduğunu iddia ediyor. Gülen ise bu iddiayı red ediyor.
Çaresiz bir şekilde destekçilerinin Birleşmiş Milletler odalarında dahi takip edildiklerini seyretmek zorunda kalıyor.
Erdoğan Sizden niçin bu kadar nefret ediyor? Siz bir zamanlar müttefiktiniz.
Hizmet Hareketi hiç bir zaman kendisiyle yakın bir ilişki içerisinde olmadı. Erdoğan bizim demokrasi anlayışımızı paylaşıyor gibi görünmüştü. Hepsi bu kadar. Aynı şeyler için mücadele veriyordu. Ancak gücü eline alınca bambaşka bir yüzünü gösterdi.
Bizim okullarımız eğitim alanında öyle bir vizyonu takip ediyor ki, kendisinin içerisine düştüğü otoriterlikle bağdaşamaz.
Örneğin biz Kürt vatandaşların dillerini türkçe diliyle birlikte kullanma haklarınının korunmasını destekliyoruz. Kendisi beni düşmanı olarak görüyor, ben kendisini hiçbir zaman düşman olarak görmedim.
Ben kendisinden sadece verdiği sözleri tutmasını rica ettim. Kendisinin temel düşmanı kendisidir. Kendisini dünyanın en akıllı insanı olarak görüyor, ancak gerçekte duygular, kıskançlık, nefret ve intikam ile yönlendirilmekte.
Hükümeti paranoya içerisine batmış durumda. Ablam kaçak yaşamak zorunda, benimle aynı soyismi taşıyan kişiler tutuklanıyor.
Welt: Eğer Sizi doğru anladıysak, görüş farklarınızın temeli Kürt meselesinde yatıyor.
Erdoğan benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal başbakan olduğu dönemle bu sorunu, hükümetine kürt, sosyal demokrat ve farklı siyasi kesimlerden bakanları dahil ederek, kısmen çözmüştü.
Ben daha çok özgürlüklerin sağlanması gerektiğini ve kürtçenin okullarda serbest bırakılmasının doğru olduğunu düşünüyorum.
Bunun için daha çok merkezden yönetilmeyen bir devlete ihtiyaç var. Eğer bir gün bir reform olacaksa olsa, vatandaşlara daha çok özgürlük sağlayan ABD Anayasası’nı baz almayı önerirdim.
Sizin özgürlükle alakalı karşı konsept tasarınız nedir? Erdoğan, kadınların yerinin mutfak olduğunu düşünüyor. Bu da Sizin aranızın açılmasına sebep olan konulardan biri mi?
Ben şahsen ataerkil bir modelden yana değilim, zira bu İslamiyet’in tarihteki başlangıçlarına göre bir geri adımdır.
Kadınlar toplumun her yerinde dahil olabilmeleri lazımdır. Bir kadın hakime veya pilot olmak istiyorsa, kendisini hiç birşeyin tutmaması gerekir.
Erdoğan uluslararası ve coğrafi sahnede de yer almayı arzuluyor. 2019 yılının sonunda Suriye’de gerçekleştirmiş olduğu askeri müdaheleyi nasıl yorumluyorsunuz?
O gündem değiştirme hareketiydi. İnsanların ilgilerini Türkiye’deki iç sorunlardan başka yöne çevirmek istedi. Ayrıca bu, kendisini müslüman dünyasında güçlü adam olarak lanse etmek için yeni bir fırsattı.
Ancak Suriye’deki sonucu net şekilde görüyoruz. Gerçekci olmayan bir kalkışmayı destekleyerek katil oldu. Kendisinin tüm olanlarda büyük sorumluluğu var. Binlerce ölü, milyonlarca mülteci, tüm bu korkunç olaylarda.
Eli büyük ölçüde kanlı. Eski bakanlarından biri Suriye krizindeki çıkış yolunun ne olduğunu bana sormuştu. Bende bir anlaşma sağlanması gerektiğini ve böylece adım adım demokrasiye ulaşmanın gerektiğini söylemiştim.
Suriye’de adım adım demokrasiye doğru giden bir süreci desteklemek gerektiğini, hatta ihtiyaç duyulursa Esed’e de bir veya iki dönem Başkan olarak kalmasında destek sağlanabileceğini, ancak bu durumda her toplumsal kesimin, azınlık olsun, çoğunluk olsun, parlamentoda temsilcisinin olması gerektiğini söylemiştim.
Ancak benim tavsiyemi duymazdan geldiler.
Erdoğan’ın Libya’daki duruma müdahale etmesi de bir hata mı?
Libya’da her zaman çeşitli bölgeler arasında gerilimler vardı. Burada da Erdoğan belirli gruplara destek vermesi hasebiyle olumsuz bir rol üstlenmiş durumda.
Erdoğan dünya da islami topluluğun lideri olma teşebbüsünde, fakat sünniler arasında çatışmaya yol açan müdahalelerde bulunan bir kişi nasıl böyle bir konumu üstlenebilir ki?
Gittikçe kendi çelişkilerinde daha da batıyor. Hitler ve Stalin örneklerinde olduğu gibi, tüm narsist tiranlar kötü bir son bulur. Hepsinin hükümdarlığı öfkede sonuçlanır. Onlarla aynı kaderi yaşayacak.
Yanı sıra Erdoğan batıya NATO’dan ayrılmak tehditi ile baskı kurmaya devam ediyor. Bunu gerçekten yapacağını tahmin ediyor musunuz?
Erdoğan, Rusya ve Şangay organizasyonuna işbirliği için yaklaşıyor gibi. Ama bu bir blöf. Bir nevi şantaj denemesi esasında. Batıdan vazgeçemez.
Kendi güvencesi için ona ihtiyacı var. Bu üslubu kendi takipçilerini ikna etmek için kullanıyor. Benim şahsi fikrim, Türkiye’nin NATO ve Avrupa ile ilişkilerini ayakta tutması gerektiği yönünde.
Ne var ki Türkiye’nin AB üyeliği gündeminin iyice ortadan kalktığı görülmekte. Bundan dolayı üzgün müsünüz?
Şu an, böyle totaliter bir hükümet ile nasıl AB üyesi olunur, bunu pek mümkün görmüyorum. Kendini şiddet, nefret ve intikam ile iktidarda tutan birilerinden birşey beklenmez.
Fransa ve Almanya gibi ülkeler zaviyesinde Türkiye tüm inandırıcılığını yitirdi. Bizim hareketimiz her zaman AB ile yakınlaşma yönünde mücadele gösterecektir, çünkü onlardan öğrenip istifade edebiliriz.
Erdoğan, Müslüman Kardeşlere yakınlaşıyor gibi gözüküyor. Ne dersiniz?
O bir makyavelist. Eğer Müslüman Kardeşlere yakınlık gösteriyorsa yalnızca bir hesaptan ötürüdür. Eğer onların etkisi azalırsa onları da terk edip bırakacaktır.
Hareketinizin ileriye yönelik rolünü nasıl görüyorsunuz?
Hizmet Hareketi gelecekte de insani bir vakıf olmaya devam edecek. Çünkü bu bizim öncelikli gayemiz. Maalesef bu durum bu olumsuz bağlamda zorlaştırılıyor.
Biz çok küçük bir hareketiz, ama buna rağmen sosyal harmoni, karşılıklı saygı, hoşgörü ve çeşitlilik konseptimizi savunmaya devam edeceğiz.
Benim inancım, insani evrensel değerler birbirimizi dini ayrışmaların ötesinde bir araya getirebilir.
Yakın zamanda bir hastanede tedavi oldum. Orada bir müslüman hastaya yüksek saygı ile muamele eden Hristiyan ve Yahudi doktorlar ile karşılaştım. Allah insanlara amelleri üzere muamele eder, suretlerine göre değil.
Bu mülakat Welt’in partner medyası olan ve Fransızca yayımlanan İsviçre pazar günü gazetesi "Le Matin Dimance" için yapılmıştır.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Yardımları engellenen HDP: İnsani bir açıklaması yok! [Nihal Kaya]
Depremzedelere gönderdiği yardımın Elazığ Valiliği tarafından geri çevirilen HDP, "yardımların ulaşmasını engellemenin insani hiç bir açıklaması yoktur ve olamaz” dedi.
NİHAL KAYA -27 Ocak 2020
HDP, belediyelerinin depremzedelere gönderdiği yardımın Elazığ Valiliği tarafından geri çevirilmesine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Böyle zamanlarda küçük siyasi hesaplarla, dar bakışlı iktidar oyunlarıyla zor durumda olan insanlara yardımların ulaşmasını engellemenin insani hiç bir açıklaması yoktur ve olamaz” dedi.
HDP Merkez Yürütme Kurulu Elazığ Valiliği’nin HDP’li Ergani Belediyesi’nin depremzedelere gönderdiği yardımı geri çevirmesi üzerine yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, depremin hemen ardından başlayan ve giderek büyüyen dayanışma adımlarının iktidar tarafından engellendiği ifade edilerek şöyle dendi:
“Daha depremin ilk enkazı yerinden kalkmadan vatandaşlara tehditler savuran İçişleri Bakanı, şimdi de yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını engellemektedir. Yardımların depremzedelere ulaşmaması yönünde hem canlı yayında açıklama yapmış, hem de bölgedeki idari birimlere talimat vermiştir. Talimatı hemen uygulamaya koyan Valilik, köyleri arayarak hükümet bağlantılı olmayan yardımların alınmamasını emretmiştir.”
“YARDIMLAR ULAŞTIRILAMADI”
HDP açıklamasında, partilerinin belediyelerinin, il ve ilçe örgütlerinin topladığı battaniye, çadır, kuru gıda gibi yardımların bulunduğu araçların yolu emniyet güçlerince kesilerek, kamyonların geri gönderildiği belirtilerek, “Şu saat itibariyle partimizin topladığı battaniye, çadır ve kuru gıda kolileri İçişleri Bakanı’nın talimatı sebebiyle depremzedelere ulaştırılamamaktadır” denildi.
Bölgedeki yurttaşların iki gündür bölgede inceleme yapan heyetlerine, yardım dağıtımının AKP il ve ilçe başkanlarının kontrolünde olduğunu, bu konuda tarafgir davranıldığını söyledikleri aktarıldı.
“YAŞANAN ACILAR HEPİMİZİN ACISI”
“İktidar, engelleme uygulamalarına son vermelidir” denilen HDP açıklamasının devamında şunlar ifade edildi:
“Acılar hepimizin acılarıdır. Böyle zamanlarda küçük siyasi hesaplarla, dar bakışlı iktidar oyunlarıyla zor durumda olan insanlara yardımların ulaşmasını engellemenin insani hiç bir açıklaması yoktur ve olamaz.”
[Nihal Kaya] 27.1.2020 [Kronos.News]
NİHAL KAYA -27 Ocak 2020
HDP, belediyelerinin depremzedelere gönderdiği yardımın Elazığ Valiliği tarafından geri çevirilmesine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Böyle zamanlarda küçük siyasi hesaplarla, dar bakışlı iktidar oyunlarıyla zor durumda olan insanlara yardımların ulaşmasını engellemenin insani hiç bir açıklaması yoktur ve olamaz” dedi.
HDP Merkez Yürütme Kurulu Elazığ Valiliği’nin HDP’li Ergani Belediyesi’nin depremzedelere gönderdiği yardımı geri çevirmesi üzerine yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, depremin hemen ardından başlayan ve giderek büyüyen dayanışma adımlarının iktidar tarafından engellendiği ifade edilerek şöyle dendi:
“Daha depremin ilk enkazı yerinden kalkmadan vatandaşlara tehditler savuran İçişleri Bakanı, şimdi de yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını engellemektedir. Yardımların depremzedelere ulaşmaması yönünde hem canlı yayında açıklama yapmış, hem de bölgedeki idari birimlere talimat vermiştir. Talimatı hemen uygulamaya koyan Valilik, köyleri arayarak hükümet bağlantılı olmayan yardımların alınmamasını emretmiştir.”
“YARDIMLAR ULAŞTIRILAMADI”
HDP açıklamasında, partilerinin belediyelerinin, il ve ilçe örgütlerinin topladığı battaniye, çadır, kuru gıda gibi yardımların bulunduğu araçların yolu emniyet güçlerince kesilerek, kamyonların geri gönderildiği belirtilerek, “Şu saat itibariyle partimizin topladığı battaniye, çadır ve kuru gıda kolileri İçişleri Bakanı’nın talimatı sebebiyle depremzedelere ulaştırılamamaktadır” denildi.
Bölgedeki yurttaşların iki gündür bölgede inceleme yapan heyetlerine, yardım dağıtımının AKP il ve ilçe başkanlarının kontrolünde olduğunu, bu konuda tarafgir davranıldığını söyledikleri aktarıldı.
“YAŞANAN ACILAR HEPİMİZİN ACISI”
“İktidar, engelleme uygulamalarına son vermelidir” denilen HDP açıklamasının devamında şunlar ifade edildi:
“Acılar hepimizin acılarıdır. Böyle zamanlarda küçük siyasi hesaplarla, dar bakışlı iktidar oyunlarıyla zor durumda olan insanlara yardımların ulaşmasını engellemenin insani hiç bir açıklaması yoktur ve olamaz.”
[Nihal Kaya] 27.1.2020 [Kronos.News]
Rusya uzmanı Has: ‘S-400’ler 15 Temmuz’un diyeti olarak satın alındı’
Dr. Kerim Has: Ben füzeleri (Rusya'dan alınan S-400'ler) “15 Temmuz’un diyeti” olarak ve Türkiye içinde iktidarın bekasına yönelik bir tehdit öncesi Kremlin’e verilen bir çeşit “siyasi rüşvet” olarak okuyorum.'
Rusya uzmanı Dr. Kerim Has, S-400’lerin “15 Temmuz’un diyeti” olarak satın alındığını ve Türkiye içinde AKP iktidarın bekasına yönelik olası tehdit öncesi Rusya’ya verilen “siyasi rüşvet” olduğunu söyledi.
Moskova’nın aralarında Türkiye’nin de olduğu otoriter rejimlere sahip ülke liderleri için iktidarlarının bekasına yönelik tehditlerde “kaçış kapısı” ve sırtlarını dayayabilecekleri “alternatif adres” olduğunu kaydeden Kerim Has, ‘Bu füzeleri (S-400) ben “15 Temmuz’un diyeti” olarak ve Türkiye içinde iktidarın bekasına yönelik ileride ortaya çıkabilecek olası bir tehdit öncesi şimdiden Kremlin’e verilen bir çeşit “siyasi rüşvet” olarak okuyorum.’ dedi.
Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’a konuşan Dr. Kerim Has şu görüşleri dile getirdi:
”Kremlin, özellikle otoriter rejimlere sahip ülke liderleri için olası olağanüstü durumlarda veya iktidarlarının bekasına yönelik tehditlerde veya Batı’yla yaşadıkları anlaşmazlıklarda bu liderlere önemli bir “kaçış kapısı” açıyor veya sırtlarını dayayabilecekleri “alternatif adres” imkânı sunuyor. Bu durum Suudilerden Katar’a, Irak’a, Mısır’a Fas’a kadar etki yaratıyor. Nitekim şu sıralar Irak da S-400 alımını konuşmaya başladı.
Rusya, Türkiye’ye değil belki ama eğer Ankara’ya bir veriyorsa, kendisi on alıyor. Fakat Türkiye’deki iktidar kendisini garanti altına alabilmek için böylesi bir bağımlılık ilişkisine rıza göstermek zorunda. Bu açıdan Türkiye, üzerinde düşünülerek belirlenmiş, uzun vadede kendisine kazanımlar sağlayacak bir stratejiyle Rusya’ya yanaşıyor değil. Yani Türkiye’deki iktidar kendi krizini aşmak için Rusya’yla bu bağımlılık ilişkisini sürdürüyor. 2016’dan beri Putin, Ankara’yı Suriye’de Rusya’nın çıkarlarına hizmet eden politikalar izlemeye mecbur etti…
Bu füzeleri ben “15 Temmuz’un diyeti” olarak ve Türkiye içinde iktidarın bekasına yönelik ileride ortaya çıkabilecek olası bir tehdit öncesi şimdiden Kremlin’e verilen bir çeşit “siyasi rüşvet” olarak okuyorum.
Türkiye’nin değil ama Erdoğan’ın (Rusya’ya karşı kozu) var. Cihatçıların sınırda toplanmasının Türkiye’ye kazandırdığı bir şey yok, aksine kaybettirdiği çok şey var. Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığı artarken, Rusya’nın da şahıs olarak Erdoğan’a bağımlılığı artıyor. Daha doğrusu Rusya, Erdoğan iktidarının krizine bağımlı hale geliyor. Erdoğan, iktidarındaki krizi aşabilmek için biraz önce dediğim gibi Mersin’de liman veya Akkuyu’da nükleer işinde Ruslara imtiyazlar veriyor. Keza Rusya’dan rekor seviyede buğday, tahıl, arpa, ayçiçeği yağı, kırmızı et satın alınıyor. Hatta Ruslar artık Türkiye’ye beyaz et de satmaya başladı. Tuhaf bu, çünkü normalde tam tersi olması gerekiyor. Yakında Türk marketlerde Krasnodar domatesi görürsek hiç şaşırmamak lazım! Dolayısıyla Ruslar aslında Türkiye’ye kaşıkla verip, en hafifinden söylersek, kepçeyle alıyor. Bu da Türkiye’deki iktidarın zayıflığıyla doğrudan ilgili.
[Kronos.News] 27.1.2020
Rusya uzmanı Dr. Kerim Has, S-400’lerin “15 Temmuz’un diyeti” olarak satın alındığını ve Türkiye içinde AKP iktidarın bekasına yönelik olası tehdit öncesi Rusya’ya verilen “siyasi rüşvet” olduğunu söyledi.
Moskova’nın aralarında Türkiye’nin de olduğu otoriter rejimlere sahip ülke liderleri için iktidarlarının bekasına yönelik tehditlerde “kaçış kapısı” ve sırtlarını dayayabilecekleri “alternatif adres” olduğunu kaydeden Kerim Has, ‘Bu füzeleri (S-400) ben “15 Temmuz’un diyeti” olarak ve Türkiye içinde iktidarın bekasına yönelik ileride ortaya çıkabilecek olası bir tehdit öncesi şimdiden Kremlin’e verilen bir çeşit “siyasi rüşvet” olarak okuyorum.’ dedi.
Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’a konuşan Dr. Kerim Has şu görüşleri dile getirdi:
”Kremlin, özellikle otoriter rejimlere sahip ülke liderleri için olası olağanüstü durumlarda veya iktidarlarının bekasına yönelik tehditlerde veya Batı’yla yaşadıkları anlaşmazlıklarda bu liderlere önemli bir “kaçış kapısı” açıyor veya sırtlarını dayayabilecekleri “alternatif adres” imkânı sunuyor. Bu durum Suudilerden Katar’a, Irak’a, Mısır’a Fas’a kadar etki yaratıyor. Nitekim şu sıralar Irak da S-400 alımını konuşmaya başladı.
Rusya, Türkiye’ye değil belki ama eğer Ankara’ya bir veriyorsa, kendisi on alıyor. Fakat Türkiye’deki iktidar kendisini garanti altına alabilmek için böylesi bir bağımlılık ilişkisine rıza göstermek zorunda. Bu açıdan Türkiye, üzerinde düşünülerek belirlenmiş, uzun vadede kendisine kazanımlar sağlayacak bir stratejiyle Rusya’ya yanaşıyor değil. Yani Türkiye’deki iktidar kendi krizini aşmak için Rusya’yla bu bağımlılık ilişkisini sürdürüyor. 2016’dan beri Putin, Ankara’yı Suriye’de Rusya’nın çıkarlarına hizmet eden politikalar izlemeye mecbur etti…
Bu füzeleri ben “15 Temmuz’un diyeti” olarak ve Türkiye içinde iktidarın bekasına yönelik ileride ortaya çıkabilecek olası bir tehdit öncesi şimdiden Kremlin’e verilen bir çeşit “siyasi rüşvet” olarak okuyorum.
Türkiye’nin değil ama Erdoğan’ın (Rusya’ya karşı kozu) var. Cihatçıların sınırda toplanmasının Türkiye’ye kazandırdığı bir şey yok, aksine kaybettirdiği çok şey var. Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığı artarken, Rusya’nın da şahıs olarak Erdoğan’a bağımlılığı artıyor. Daha doğrusu Rusya, Erdoğan iktidarının krizine bağımlı hale geliyor. Erdoğan, iktidarındaki krizi aşabilmek için biraz önce dediğim gibi Mersin’de liman veya Akkuyu’da nükleer işinde Ruslara imtiyazlar veriyor. Keza Rusya’dan rekor seviyede buğday, tahıl, arpa, ayçiçeği yağı, kırmızı et satın alınıyor. Hatta Ruslar artık Türkiye’ye beyaz et de satmaya başladı. Tuhaf bu, çünkü normalde tam tersi olması gerekiyor. Yakında Türk marketlerde Krasnodar domatesi görürsek hiç şaşırmamak lazım! Dolayısıyla Ruslar aslında Türkiye’ye kaşıkla verip, en hafifinden söylersek, kepçeyle alıyor. Bu da Türkiye’deki iktidarın zayıflığıyla doğrudan ilgili.
[Kronos.News] 27.1.2020
Tartışmalı atamadan sonra ‘sınav başarısı’ geldi
Ordu Üniversitesi’ne atanan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kardeşi Metin Erbaş’ın kızı ve gelin de aynı üniversitede yüksek lisansa alındı.
KRONOS -27 Ocak 2020
Ordu Üniversitesi’nde “araştırma görevlisi” olarak işe başlayan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kardeşi Metin Erbaş’ın kızı ve gelinin de aynı üniversitede yüksek lisansa alındıkları ortaya çıktı.
Sözcü Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre, üniversitenin açtığı sınavı Metin Erbaş’ın gelini Fatma Şeydanur Erbaş 17’nci sırada, kızı Şeyma Erbaş da 18’inci sırada peş peşe kazandı. Gelin-görümce, Felsefe ve Din Bölümü’nde yüksek lisans yapacak.
Gazetenin ulaştığı Metin Erbaş, “Ne benim, ne de kızım ve gelinimin durumunda herhangi bir usulsüzlük ya da kayırma var. Her şey yasal çerçevede oldu. Ben ise buraya geçici görevle geldim,” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın kardeşi Metin Erbaş’ın adı, liyakati olmamasına rağmen Ordu Üniversitesi’nde araştırmacı kadrosuna atandığı iddiasıyla gündeme gelmişti. Rektör Ali Akdoğan ise bu iddiaya, “Metin Erbaş tamamen yasal çerçevede memur konumunda atanmıştır” açıklamasıyla karşılık vermişti.
[Kronos.News] 27.1.2020
KRONOS -27 Ocak 2020
Ordu Üniversitesi’nde “araştırma görevlisi” olarak işe başlayan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kardeşi Metin Erbaş’ın kızı ve gelinin de aynı üniversitede yüksek lisansa alındıkları ortaya çıktı.
Sözcü Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre, üniversitenin açtığı sınavı Metin Erbaş’ın gelini Fatma Şeydanur Erbaş 17’nci sırada, kızı Şeyma Erbaş da 18’inci sırada peş peşe kazandı. Gelin-görümce, Felsefe ve Din Bölümü’nde yüksek lisans yapacak.
Gazetenin ulaştığı Metin Erbaş, “Ne benim, ne de kızım ve gelinimin durumunda herhangi bir usulsüzlük ya da kayırma var. Her şey yasal çerçevede oldu. Ben ise buraya geçici görevle geldim,” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın kardeşi Metin Erbaş’ın adı, liyakati olmamasına rağmen Ordu Üniversitesi’nde araştırmacı kadrosuna atandığı iddiasıyla gündeme gelmişti. Rektör Ali Akdoğan ise bu iddiaya, “Metin Erbaş tamamen yasal çerçevede memur konumunda atanmıştır” açıklamasıyla karşılık vermişti.
[Kronos.News] 27.1.2020
Kara Mamba’ya veda [Zafer Çağrı]
Los Angeles Lakers’ın efsane ismi Kobe Bryant, Los Angeles yakınlarındaki Calabasas’ta meydana gelen helikopter kazasında kızıyla birlikte hayatını kaybetti. Basketbol dünyası yetim kaldı.
ZAFER CAĞRI -27 Ocak 2020
Kobe Bryant, basketbol dünyası için çok büyük anlam ifade eden önemli bir yıldızdı. Kimilerine sporu, kimilerine ise basketbolu sevdiren bir sebepti. Hikayesiyle, liderliğiyle, kariyeriyle ve karakteriyle adını spor tarihine altın harflerle yazdıran Kobe Bryant, bir helikopter kazası sonucunda 41 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bütün dünya bu haberin etkisiyle şoka girerken; kaza sırasında helikopterde bulunan 13 yaşındaki kızı Gianna Maria Bryant’ın yanı sıra, kızının arkadaşı, annesi ve babası da hayatını kaybetti.
LAKABI ‘KARA MAMBA’YDI
Dünya spor tarihine adını altın harflerle yazdıran Kobe Bryant, sporculuk kariyerinde yakaladığı birçok başarı ve özel hayatındaki örnek kişiliğiyle kitlelerin sevgisini kazanmıştı. Kariyerinde sayısız başarıya sahip olan ünlü oyuncunun lakabı ‘Black Mamba’ (Kara Mamba) idi. Kara Mamba, ana vatanı Afrika olan dünyanın en saldırgan ve zehirli yılanı olarak biliniyor.
İSMİ KOBE BİFTEĞİNDEN GELİYORDU
– Babası eski bir basketbolcu olan Kobe Bryant’ın ismi, Japonya’nın ünlü Kobe bifteğinden gelmektedir.
– 1996 yılındaki draft organizasyonunda 13. sıradan Charlotte Hornets tarafından seçilen oyuncu, aynı gün başarılarla dolu kariyerini gerçekleştireceği Los Angeles Lakers tarafından takas edildi.
– NBA’in şatafatlı dünyasına 1996 yılında adımını atan Kobe Bryant, 18 yıl 2 ay ve 11 gün ile bu ligde oynayan en genç oyuncu unvanını almıştı. Bu rekor daha sonra Jermaine O’Neal ve Andrew Bynum tarafından kırıldı.
– NBA tarihinde, benchten gelerek All-Star olan son oyuncuydu (1998).
– 18 kez üst üste All-Star seçilen Kobe, bu alanda rekoru çok farklı boyutlara taşıdı.
20 YILLIK KARİYERİNDE 33 BİN 643 SAYI ATTI
– 20 yıllık basketbol kariyerinde toplamda attığı 33 bin 643 sayıyla tüm zamanların en skorer 4. oyuncusu oldu. Ölümünden birkaç saat önce Lebron James, Philedelphia karşısında attığı 29 sayıyla Kobe Bryant’ı geride bırakmıştı.
– Kobe Bryant, 34 yaş 100 günlükken NBA tarihinde 30 bin sayı barajını aşmayı başaran en genç oyuncu olmuştu.
LOS ANGELES’TA 5 KEZ NBA ŞAMPİYONLUĞU YAŞADI
– Amerikalı oyuncu, kariyeri boyunca Los Angeles Lakers forması dışında herhangi bir takımın formasını giymezken, Lakers formasıyla 2000, 2001, 2002, 2009 ve 2010 yıllarında toplam 5 kez NBA şampiyonu oldu.
– Kariyerinde ilk defa 6 Mayıs 2008’de MVP seçildi. Lakers tarihinde bu ödülü daha önce Shaquille O’Neal, Kareem Abdul-Jabbar ve Magic Johnson almıştı.
– Kariyerinde 4 kez All-Star MVP’si olan Kobe Bryant, bu alanda liderliği eski bir NBA oyuncusu olan Bob Pettit ile paylaşıyor.
– Oynadığı dönemde 25.1 sayı, 4,6 asist, 5,3 ribaund ve 1,5 top çalma kariyer istatistiklerine sahip olan Bryant’ın bilinen en önemli özelliği kendi şutunu yaratabilmesiydi.
– Kobe Bryant, Toronto Raptors’a attığı 81 sayıyla NBA tarihinde bir oyuncu tarafından bir maçta atılan en yüksek sayı listesinde ikinci sırada yer alıyor.
– Efsane basketbolcu, ABD Milli Takımı formasıyla 2008 ve 2012 Olimpiyat Oyunları’nda altın madalya kazandı.
FANATİK BİR MİLAN TARAFTARIYDI
– Basketbol dışında, özellikle futbola düşkünlüğü ile bilinen efsane oyuncu, İtalya’da büyüdüğü için sıkı bir Milan taraftarıydı. Futbol sevdasından dolayı giydiği kısa bilekli basketbol ayakkabılarını, kramponlardan esinlenerek özel olarak yaptırırdı.
– Aynı zamanda bir zamanlar Milan forması da giyen Hollandalı ünlü golcü Marco Van Basten hayranıydı.
– Maç esnasında ağzı kuruduğunda formasını çiğneyerek dudaklarını ıslatırdı.
– Bir dönem ünlü futbolcu Lionel Messi ile birlikte Türk Hava Yolları’nın reklamlarında da oynayan NBA efsanesi, oyunculuğu sırasında Los Angeles Lakers ile 20 yıllık parlak bir kariyere imza attı.
[Zafer Çağrı] 27.1.2020 [Kronos.News]
ZAFER CAĞRI -27 Ocak 2020
Kobe Bryant, basketbol dünyası için çok büyük anlam ifade eden önemli bir yıldızdı. Kimilerine sporu, kimilerine ise basketbolu sevdiren bir sebepti. Hikayesiyle, liderliğiyle, kariyeriyle ve karakteriyle adını spor tarihine altın harflerle yazdıran Kobe Bryant, bir helikopter kazası sonucunda 41 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bütün dünya bu haberin etkisiyle şoka girerken; kaza sırasında helikopterde bulunan 13 yaşındaki kızı Gianna Maria Bryant’ın yanı sıra, kızının arkadaşı, annesi ve babası da hayatını kaybetti.
LAKABI ‘KARA MAMBA’YDI
Dünya spor tarihine adını altın harflerle yazdıran Kobe Bryant, sporculuk kariyerinde yakaladığı birçok başarı ve özel hayatındaki örnek kişiliğiyle kitlelerin sevgisini kazanmıştı. Kariyerinde sayısız başarıya sahip olan ünlü oyuncunun lakabı ‘Black Mamba’ (Kara Mamba) idi. Kara Mamba, ana vatanı Afrika olan dünyanın en saldırgan ve zehirli yılanı olarak biliniyor.
İSMİ KOBE BİFTEĞİNDEN GELİYORDU
– Babası eski bir basketbolcu olan Kobe Bryant’ın ismi, Japonya’nın ünlü Kobe bifteğinden gelmektedir.
– 1996 yılındaki draft organizasyonunda 13. sıradan Charlotte Hornets tarafından seçilen oyuncu, aynı gün başarılarla dolu kariyerini gerçekleştireceği Los Angeles Lakers tarafından takas edildi.
– NBA’in şatafatlı dünyasına 1996 yılında adımını atan Kobe Bryant, 18 yıl 2 ay ve 11 gün ile bu ligde oynayan en genç oyuncu unvanını almıştı. Bu rekor daha sonra Jermaine O’Neal ve Andrew Bynum tarafından kırıldı.
– NBA tarihinde, benchten gelerek All-Star olan son oyuncuydu (1998).
– 18 kez üst üste All-Star seçilen Kobe, bu alanda rekoru çok farklı boyutlara taşıdı.
20 YILLIK KARİYERİNDE 33 BİN 643 SAYI ATTI
– 20 yıllık basketbol kariyerinde toplamda attığı 33 bin 643 sayıyla tüm zamanların en skorer 4. oyuncusu oldu. Ölümünden birkaç saat önce Lebron James, Philedelphia karşısında attığı 29 sayıyla Kobe Bryant’ı geride bırakmıştı.
– Kobe Bryant, 34 yaş 100 günlükken NBA tarihinde 30 bin sayı barajını aşmayı başaran en genç oyuncu olmuştu.
LOS ANGELES’TA 5 KEZ NBA ŞAMPİYONLUĞU YAŞADI
– Amerikalı oyuncu, kariyeri boyunca Los Angeles Lakers forması dışında herhangi bir takımın formasını giymezken, Lakers formasıyla 2000, 2001, 2002, 2009 ve 2010 yıllarında toplam 5 kez NBA şampiyonu oldu.
– Kariyerinde ilk defa 6 Mayıs 2008’de MVP seçildi. Lakers tarihinde bu ödülü daha önce Shaquille O’Neal, Kareem Abdul-Jabbar ve Magic Johnson almıştı.
– Kariyerinde 4 kez All-Star MVP’si olan Kobe Bryant, bu alanda liderliği eski bir NBA oyuncusu olan Bob Pettit ile paylaşıyor.
– Oynadığı dönemde 25.1 sayı, 4,6 asist, 5,3 ribaund ve 1,5 top çalma kariyer istatistiklerine sahip olan Bryant’ın bilinen en önemli özelliği kendi şutunu yaratabilmesiydi.
– Kobe Bryant, Toronto Raptors’a attığı 81 sayıyla NBA tarihinde bir oyuncu tarafından bir maçta atılan en yüksek sayı listesinde ikinci sırada yer alıyor.
– Efsane basketbolcu, ABD Milli Takımı formasıyla 2008 ve 2012 Olimpiyat Oyunları’nda altın madalya kazandı.
FANATİK BİR MİLAN TARAFTARIYDI
– Basketbol dışında, özellikle futbola düşkünlüğü ile bilinen efsane oyuncu, İtalya’da büyüdüğü için sıkı bir Milan taraftarıydı. Futbol sevdasından dolayı giydiği kısa bilekli basketbol ayakkabılarını, kramponlardan esinlenerek özel olarak yaptırırdı.
– Aynı zamanda bir zamanlar Milan forması da giyen Hollandalı ünlü golcü Marco Van Basten hayranıydı.
– Maç esnasında ağzı kuruduğunda formasını çiğneyerek dudaklarını ıslatırdı.
– Bir dönem ünlü futbolcu Lionel Messi ile birlikte Türk Hava Yolları’nın reklamlarında da oynayan NBA efsanesi, oyunculuğu sırasında Los Angeles Lakers ile 20 yıllık parlak bir kariyere imza attı.
[Zafer Çağrı] 27.1.2020 [Kronos.News]
‘Depremzede Erdoğan için enkaz altında 1 saat bekletildi’ diyen Akinan’a valilikten suç duyurusu
AFAD ekibinin, enkaz altıdaki bir yaralıyı, Tayyip Erdoğan’la buluşturmak isteyen yetkililerce, 1 saat beklettiğini iddia eden gazeteci Serdar Akinan hakkında valilik suç duyurusunda bulundu.
BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Elazığ depreminde en fazla etkilenen Mustafa Paşa Mahallesi’nde arama-kurtarma çalışmalarının sürdüğü bir enkaza geldiği sırada AFAD Müdahale Dairesi Başkanı Abdulkadir Tezcan enkaz başındaki ekiplere eliyle “Gönderin” işareti verildiği iddia edildi. Enkazdan çıkarılan yaralı, sedye üzerinde Erdoğan’ın yanına getirildi.
ERDOĞAN İÇİN BEKLETTİLER
Yaşanan bu duruma mizansen iddiasında bulunan gazeteci Serdar Akinan, olay yerinde şahit olduklarını KRT Televizyonu canlı yayınında anlattı. Kurtarma ekibinden bir kadının, enkaz altında biri olduğunu telsizle yetkililere bildirdiğini belirten Akinan, Erdoğan’ın bulunduğu heyetin gelişini koordine eden bir yetkilinin de ‘bekletin’ talimatı verdiğini öne sürdü. Akinan, yaklaşık 1 saat süren koordineli çalışmalar sonrası, yaralı depremzede kadınla Erdoğan’ın buluşturulduğunu söyledi.
MUHALİF BELEDİYELERİN EKİPLERİNE AYRIMCILIK
Akinan, deprem bölgesindeki izlenimlerini kaleme aldığı yazısında da, arama kurtarma çalışmaları için, Adana, Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinden gelen itfaiye ekiplerinin, AFAD yetkilileri tarafından ayrımcılığa maruz kaldığını yazdı.
SUÇ DUYURUSU
Akinan’ın iddaları Elazığ Valiliğini harekete geçirdi. Valiliğin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, “Enkazda kalan insanları kurtarmak için canları pahasına çalışan kurtarma ekiplerinin morallerini bozmak için yaptığı insanlık dışı yalan haberi sebebiyle, Elazığ Valiliğimizce Serdar Akinan hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz” denildi.
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Elazığ depreminde en fazla etkilenen Mustafa Paşa Mahallesi’nde arama-kurtarma çalışmalarının sürdüğü bir enkaza geldiği sırada AFAD Müdahale Dairesi Başkanı Abdulkadir Tezcan enkaz başındaki ekiplere eliyle “Gönderin” işareti verildiği iddia edildi. Enkazdan çıkarılan yaralı, sedye üzerinde Erdoğan’ın yanına getirildi.
ERDOĞAN İÇİN BEKLETTİLER
Yaşanan bu duruma mizansen iddiasında bulunan gazeteci Serdar Akinan, olay yerinde şahit olduklarını KRT Televizyonu canlı yayınında anlattı. Kurtarma ekibinden bir kadının, enkaz altında biri olduğunu telsizle yetkililere bildirdiğini belirten Akinan, Erdoğan’ın bulunduğu heyetin gelişini koordine eden bir yetkilinin de ‘bekletin’ talimatı verdiğini öne sürdü. Akinan, yaklaşık 1 saat süren koordineli çalışmalar sonrası, yaralı depremzede kadınla Erdoğan’ın buluşturulduğunu söyledi.
MUHALİF BELEDİYELERİN EKİPLERİNE AYRIMCILIK
Akinan, deprem bölgesindeki izlenimlerini kaleme aldığı yazısında da, arama kurtarma çalışmaları için, Adana, Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinden gelen itfaiye ekiplerinin, AFAD yetkilileri tarafından ayrımcılığa maruz kaldığını yazdı.
SUÇ DUYURUSU
Akinan’ın iddaları Elazığ Valiliğini harekete geçirdi. Valiliğin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, “Enkazda kalan insanları kurtarmak için canları pahasına çalışan kurtarma ekiplerinin morallerini bozmak için yaptığı insanlık dışı yalan haberi sebebiyle, Elazığ Valiliğimizce Serdar Akinan hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz” denildi.
[BoldMedya] 27.1.2020
Öğrencilere anonslu tehdit: ‘Yurttaki deprem çatlaklarını paylaşırsanız yurttan atılır, burs ve kredileriniz kesilir’
Siirt’teki Hassa Hatun Kız Yurdunda kalan öğrenciler, Elazığ merkezli deprem sonrası oluşan çatlakları sosyal medyadan paylaştıkları için yurt idaresi tarafından anonsla tehdit edildi.
BOLD- Geçen Cuma akşamı meydana gelen ve 35 canın yitirildiği, Elazığ-Sivrice merkezli 6.8 şiddetindeki depremden, çevredeki birçok yerleşim yeri de etkilendi. Depremin hissedildiği en çok hissedildiği illerden, Siirt’te de bazı binalar hasar aldı. Bu binalardan biri de Hassa Hatun Kız Yurdu.
SIVAYLA KAPATMA ÇABALARI TEDİRGİN ETTİ
İki bin öğrenci kapasiteli yurdun duvarlarında çatlaklar oluştu. Çatlakların yurt yetkilileri tarafından sıvayla kapatılmaya çalışılmasından tedirgin olan öğrenciler, durumu sosyal medyadan paylaşarak yetkilileri göreve çağırdı. Yurt yönetimi paylaşım yapan 300 öğrenci hakkında bir dizi yaptırım kararı aldı.
ÖNEMLE DUYURULUR
Yönetim bu kararları yurt içinde öğrencilere anons etti. Yapılan anonsta şu ifadeler kullanıldı, “Elazığ’da yaşanan deprem sonrası bazı öğrenciler tarafından yurdumuzun yıkılacağı söylentileri sosyal medyada yayılarak öğrencilerin tedirgin olmalarına sebep olmuştur. Ancak Siirt Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından yapılan incelemenin yanı sıra, bina ile ilgili çekilen fotoğrafların ilgili kurum ve kuruluşlarca yapılan değerlendirme sonucunda yurt binasının tüm taşıyıcı unsurlarında herhangi bir çatlağın olmadığından, bir tehlikenin söz konusu olmadığı anlaşılmıştır. Sosyal medyada asılsız haber veren ve paylaşan öğrencilerimizin yurt idare ve işletme yönetmeliğine göre suç işledikleri ve bu suçun yurttan süresiz çıkarma cezası kapsamına girdiği gibi, bu suçtan yurttan atılan öğrencilerin burs ve öğrenim kredilerinin de kesileceğinin bilinci içerisinde olmaları önemle duyurulur.”
Tehlikeye dikkat çeken öğrencilerin, anonsla tehdit edilmeleri, kısa sürede sosyal medyada da gündem oldu. Tedirgin öğrencilerin, yurttan atma, burslarını ve kredilerini kesmekle tehdit eden, Hassa Hatun Kız Yurdu yönetimi büyük tepki topladı.
SİİRT VALİLİĞİNDEN AÇIKLAMA
Olayın öğrenilmesi üzerine, yazılı açıklamanın yapıldığı Siirt Valiliğinden konuyla ilgili, ”Valilik koordinesinde, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü, Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü, AFAD ve diğer ilgili birimler tarafından yurt binasında gerekli incelemeler ve denetimler yapılarak, kız öğrenci yurdunda depreme karşı statik yönden tehlike arz edecek herhangi bir duruma rastlanılmamıştır. Ayrıca Ankara’dan uzmanlardan oluşan bir heyetin de Kız öğrenci yurdunda gerekli inceleme, tahlil ve analiz yapmaları talep edilerek, en kısa zamanda incelemelere başlanılacaktır. Sosyal medya üzerinden yapılan deformasyon devletimizin ve aziz milletimizin Elazığ depreminde gösterdiği dirayeti ve acil müdahalesindeki başarısı ilimizdeki bu kız öğrenci yurdu üzerinden karalanmak istendiği aşikardır. Dolayısıyla Sosyal medya üzerinden yapılan spekülasyonlar ve iddialar gerçek dışıdır. Kamuoyuna Saygıyla Duyurulur” denildi
GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞINDAN AÇIKLAMA
Konuyla ilgili Gençlik ve Spor Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden de bir açıklama geldi. Açıklamada, ”Ankara’dan uzmanlardan oluşan bir heyet de Kız öğrenci yurdunda gerekli incelemeleri yapması üzerine görevlendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında gençlerimizin hasarlı bir binada kaldıkları iddiası asla gerçeği yansıtmamaktadır” denildi.
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD- Geçen Cuma akşamı meydana gelen ve 35 canın yitirildiği, Elazığ-Sivrice merkezli 6.8 şiddetindeki depremden, çevredeki birçok yerleşim yeri de etkilendi. Depremin hissedildiği en çok hissedildiği illerden, Siirt’te de bazı binalar hasar aldı. Bu binalardan biri de Hassa Hatun Kız Yurdu.
SIVAYLA KAPATMA ÇABALARI TEDİRGİN ETTİ
İki bin öğrenci kapasiteli yurdun duvarlarında çatlaklar oluştu. Çatlakların yurt yetkilileri tarafından sıvayla kapatılmaya çalışılmasından tedirgin olan öğrenciler, durumu sosyal medyadan paylaşarak yetkilileri göreve çağırdı. Yurt yönetimi paylaşım yapan 300 öğrenci hakkında bir dizi yaptırım kararı aldı.
ÖNEMLE DUYURULUR
Yönetim bu kararları yurt içinde öğrencilere anons etti. Yapılan anonsta şu ifadeler kullanıldı, “Elazığ’da yaşanan deprem sonrası bazı öğrenciler tarafından yurdumuzun yıkılacağı söylentileri sosyal medyada yayılarak öğrencilerin tedirgin olmalarına sebep olmuştur. Ancak Siirt Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından yapılan incelemenin yanı sıra, bina ile ilgili çekilen fotoğrafların ilgili kurum ve kuruluşlarca yapılan değerlendirme sonucunda yurt binasının tüm taşıyıcı unsurlarında herhangi bir çatlağın olmadığından, bir tehlikenin söz konusu olmadığı anlaşılmıştır. Sosyal medyada asılsız haber veren ve paylaşan öğrencilerimizin yurt idare ve işletme yönetmeliğine göre suç işledikleri ve bu suçun yurttan süresiz çıkarma cezası kapsamına girdiği gibi, bu suçtan yurttan atılan öğrencilerin burs ve öğrenim kredilerinin de kesileceğinin bilinci içerisinde olmaları önemle duyurulur.”
Tehlikeye dikkat çeken öğrencilerin, anonsla tehdit edilmeleri, kısa sürede sosyal medyada da gündem oldu. Tedirgin öğrencilerin, yurttan atma, burslarını ve kredilerini kesmekle tehdit eden, Hassa Hatun Kız Yurdu yönetimi büyük tepki topladı.
SİİRT VALİLİĞİNDEN AÇIKLAMA
Olayın öğrenilmesi üzerine, yazılı açıklamanın yapıldığı Siirt Valiliğinden konuyla ilgili, ”Valilik koordinesinde, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü, Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü, AFAD ve diğer ilgili birimler tarafından yurt binasında gerekli incelemeler ve denetimler yapılarak, kız öğrenci yurdunda depreme karşı statik yönden tehlike arz edecek herhangi bir duruma rastlanılmamıştır. Ayrıca Ankara’dan uzmanlardan oluşan bir heyetin de Kız öğrenci yurdunda gerekli inceleme, tahlil ve analiz yapmaları talep edilerek, en kısa zamanda incelemelere başlanılacaktır. Sosyal medya üzerinden yapılan deformasyon devletimizin ve aziz milletimizin Elazığ depreminde gösterdiği dirayeti ve acil müdahalesindeki başarısı ilimizdeki bu kız öğrenci yurdu üzerinden karalanmak istendiği aşikardır. Dolayısıyla Sosyal medya üzerinden yapılan spekülasyonlar ve iddialar gerçek dışıdır. Kamuoyuna Saygıyla Duyurulur” denildi
GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞINDAN AÇIKLAMA
Konuyla ilgili Gençlik ve Spor Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden de bir açıklama geldi. Açıklamada, ”Ankara’dan uzmanlardan oluşan bir heyet de Kız öğrenci yurdunda gerekli incelemeleri yapması üzerine görevlendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında gençlerimizin hasarlı bir binada kaldıkları iddiası asla gerçeği yansıtmamaktadır” denildi.
[BoldMedya] 27.1.2020
Yeni Türkiye: Halk “Elazığ Kürt mü?” diye sorar; devlet HDP’linin yardımını kente sokmaz
Elazığ depreminden sonra halk, Google’da “Elazığ Kürt mü?” diye arama yaptı en çok. Devlet ise HDP’li belediyelerin yardımını Elazığ’a sokmadı.
BOLD – Depremden sonra Elazığ’a yardım için seferber olanlar arasında HDP’li belediyeler de vardı. Ancak Elazığ Valiliği, HDP’li Ergani Belediyesi’nin depremzedelere gönderdiği 2 kamyon yardım malzemesinin kente girişine izin vermeyerek, geri gönderdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetiminde olan Diyarbakır’ın Ergani İlçe Belediyesi’nin Elazığ’daki depremzedeler için gönderdiği 2 kamyon yardım kent girişinde polis tarafından durdurularak geri çevrildi. Ergani’den yola çıkan ve içinde gıda, çocuk bezi, kadın pedi, el feneri, ekmek, su gibi birçok malzemenin olduğu yardım kolileri, Elazığ Valisi’nin emriyle kente sokulmadı. Valiliği’nin talimatı doğrultusunda kamyonları kente alamayacaklarını kaydeden polisler, AFAD ekiplerinin yardımları dışında yardım kabul edilemeyeceğini söyledi.
Belediyenin hazırladığı 2 kamyon yardım malzemesi Elazığ’dan Ergani’ye doğru polis eşliğinde geri gönderildi.
ELAZIĞ KÜRT MÜ?
Elazığ ‘da yaşanan deprem sonrası google üzerinde “Elazığ kürt mü türk mü?” sorusu arama trendlerine girdi.
Bu aramanın yapılması büyük ayrımcılık olarak nitelendi. HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan “Acıların dili, dini, ırkı olmadığını” söyledi:
”Elazığ’da ki depremden sonra Google’da en çok aranan ‘Elazığ Kürt’mü sözcüğü olmuş. Herkes şunu iyi bilsin ki Türküyle, Kürdüyle, Ermeni Süryanisiyle, Lazı, Arabı, Çerkez’iyle bir bütünüz.”
İktidar partisi AKP ise HDP’li belediyelerin yardımlarını Elazığ’a sokmayarak bu söyleme destek vermekle suçlanıyor.
[BoldMedya] 27.1.2020
BOLD – Depremden sonra Elazığ’a yardım için seferber olanlar arasında HDP’li belediyeler de vardı. Ancak Elazığ Valiliği, HDP’li Ergani Belediyesi’nin depremzedelere gönderdiği 2 kamyon yardım malzemesinin kente girişine izin vermeyerek, geri gönderdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetiminde olan Diyarbakır’ın Ergani İlçe Belediyesi’nin Elazığ’daki depremzedeler için gönderdiği 2 kamyon yardım kent girişinde polis tarafından durdurularak geri çevrildi. Ergani’den yola çıkan ve içinde gıda, çocuk bezi, kadın pedi, el feneri, ekmek, su gibi birçok malzemenin olduğu yardım kolileri, Elazığ Valisi’nin emriyle kente sokulmadı. Valiliği’nin talimatı doğrultusunda kamyonları kente alamayacaklarını kaydeden polisler, AFAD ekiplerinin yardımları dışında yardım kabul edilemeyeceğini söyledi.
Belediyenin hazırladığı 2 kamyon yardım malzemesi Elazığ’dan Ergani’ye doğru polis eşliğinde geri gönderildi.
ELAZIĞ KÜRT MÜ?
Elazığ ‘da yaşanan deprem sonrası google üzerinde “Elazığ kürt mü türk mü?” sorusu arama trendlerine girdi.
Bu aramanın yapılması büyük ayrımcılık olarak nitelendi. HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan “Acıların dili, dini, ırkı olmadığını” söyledi:
”Elazığ’da ki depremden sonra Google’da en çok aranan ‘Elazığ Kürt’mü sözcüğü olmuş. Herkes şunu iyi bilsin ki Türküyle, Kürdüyle, Ermeni Süryanisiyle, Lazı, Arabı, Çerkez’iyle bir bütünüz.”
İktidar partisi AKP ise HDP’li belediyelerin yardımlarını Elazığ’a sokmayarak bu söyleme destek vermekle suçlanıyor.
[BoldMedya] 27.1.2020
Bir Çiftlikbank vakası daha: Bu kez emekli generaller, albaylar...
Konya Ereğli'de kurulan çiftlikte 'Süt Bank' adı altında 120 milyon lira toplandı. Sisteme en az 5 inek alarak dahil olan 1300 kişiye aylık düzenli süt parasının ödeneceği vaat edildi. Ancak sistem çöktü, paralar buharlaştı. Çiftlik sahibi ve muhasebecisi hakkında 39'ar yıldan 140'ar yıla kadar hapis istemi ile dava açıldı.
Aralarında emekli general, albay, astsubay, polis, doktor, avukat ve fabrika sahiplerinin olduğu 1300 kişinin gözü kulağı şimdilerde, Ereğli Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek davada.
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre, 18 kişinin şikâyetçi olarak yer aldığı davada, Ekta Et ve Süt Ürenleri AŞ'nin kurucusu Orhan Tatlı ile şirketin muhasebecisi İrfan Alkan sanık olarak yer aldı.
Dava dosyasında yer alan belgelere göre Orhan Tatlı, 400 dönüm üzerine kurulu olan 13 bin 550 büyükbaş hayvan kapasiteli çiftliği, sisteme yatırılan paralar ve aldığı teşviklerle kurdu. Tatlı, kapasite olarak Türkiye'nin en büyüklerinden biri konumuna gelen tesiste 'Süt Bank' adı ile bir sistem kurdu. Sisteme dahil olmak için en az 5 inek alma şartı getirildi. İnek başına ise 6 bin TL'lik tutar belirlendi. En az 5 inek parası verene, aylık düzenli süt parası ödemesi yapılacağına dair sözleşme imzalandı.
Bir yılda 10 bin inek parası
Tatlı'nın kurduğu sistem başlangıçta mütevazi bir biçimde büyüse de 2015 yılına gelindiğinde adeta patlama yaşandı. Bir yıl içinde 10 bine yakın inek parası toplandı. Bu da 55 milyona denk bir para anlamına geliyor. Ancak, Ocak 2016'da sisteme para yatıranlara çarpıcı bir bilgilendirme mesajı gönderildi. Mesajda, ineklerde hastalık çıktığı birçok buzağının öldüğü, süt veriminin ise önemli ölçüde düştüğü kaydedildi.
Çiftlikte hayvanı bulunan kişiler aldıkları mesaja inanamayarak Ereğli ilçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ile temasa geçti. Mağdurların aldığı yanıt, çiftlikteki hayvanlarda herhangi bir hastalık ve ölümün olmadığı yönündeydi. 2016 yılında ortaya çıkan bu durum sonrası çiftlikte işler sarpa sardı. Bazı alacaklılar çiftliğe karşı haciz başlattı. Kısa süre içinde dev çiftlik harabeye döndü.
Muhasebeci itiraf etti
Sisteme para yatıran kişilerin bir bölümü savcılığa suç duyurusunda bulundu. Yürütülen soruşturma kapsamında şirket kurucusu Orhan Tatlı ile, zimmetine 6.5 milyon TL geçirmekle suçlanan muhasebeci Irfan Alkan hakkında dava açıldı. Savcılık iddianamesinde, Tatlı ve Alkan için “Şüpheliler, olayın başından itibaren şikâyetçileri dolandırma kastıyla hareket etti" değerlendirmesi yer aldı.
Soruşturma sürecinde ifadesi alınan Orhan Tatlı “Muhasebeci İrfan Alkan, benim haberim olmadan 1.100 sözleşme yapmış, senetlere imza atmış" dedi. Alkan ise ifadesinde, şahsi hesabına yatırılan paraları daha sonra şirketin hesabına aktardığını öne sürerek "Orhan Tatlı başından beri katılımcıları dolandırma amacıyla hareket etti" yönünde bilgi verdi.
Bakanlık da şikayetçi
Ereğli Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilk duruşması 29 Ocak'ta görülecek davaya Maliye Hazinesi ile Tarım ve Orman Bakanlığı müdahil oldu. Şimdilerde atıl haldeki çiftliğin kurulumu sürecinde bakanlıktan da teşvik alındığı kaydediliyor. İki sanık hakkında hazırlanan iddianamede, 39'ar yıldan 140'ar yıla hapis istendi. Öte yandan, hakkında dava açılan Orhan Tatlı'nın Ereğli'deki çiftlikten sonra Niğde'nin Bor ilçesinde yeni bir süt çiftliği kurduğu belirlendi.
Emekli ikramiyesini yatırdı
Emekli astsubay A. Ö. 132 bin lira yatırdı. A. Ö., emekli ikramiyesi ve eşine ait tarlayı satarak sisteme girdiğini belirterek "Hem emeklilik param hem de elimizdeki tarlamız gitti. Param gittiği gibi yıllardır da sorunun çözülmesi için çaba gösteriyorum" dedi.
Uzun yıllar yurtdışında işçi olarak çalışan Leyla Görpe ise 82.500 TL'lik yatırım yaptı. Görpe ailesinden farklı kişilerin toplam yatırım tutarının ise 500 bin TL'yi aştığı anlaşıldı.
General ve albaylar da para yatırdı
Emekli tuğgeneral Y. K. dahil toplam üç emekli general, bir bölümü halen görevde olan 10 albay, onlarca astsubay, emekli bir emniyet müdürü, çok sayıda polis memuru, doktor, emekli savcı, avukat, profesör ve birçok iş insanının Süt Bank sistemine para yatırdığı anlaşıldı. Birçok yatırımcı süt parasını alamadığı gibi inek alımı için şirkete verdiği parayı da alamadı.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Aralarında emekli general, albay, astsubay, polis, doktor, avukat ve fabrika sahiplerinin olduğu 1300 kişinin gözü kulağı şimdilerde, Ereğli Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek davada.
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre, 18 kişinin şikâyetçi olarak yer aldığı davada, Ekta Et ve Süt Ürenleri AŞ'nin kurucusu Orhan Tatlı ile şirketin muhasebecisi İrfan Alkan sanık olarak yer aldı.
Dava dosyasında yer alan belgelere göre Orhan Tatlı, 400 dönüm üzerine kurulu olan 13 bin 550 büyükbaş hayvan kapasiteli çiftliği, sisteme yatırılan paralar ve aldığı teşviklerle kurdu. Tatlı, kapasite olarak Türkiye'nin en büyüklerinden biri konumuna gelen tesiste 'Süt Bank' adı ile bir sistem kurdu. Sisteme dahil olmak için en az 5 inek alma şartı getirildi. İnek başına ise 6 bin TL'lik tutar belirlendi. En az 5 inek parası verene, aylık düzenli süt parası ödemesi yapılacağına dair sözleşme imzalandı.
Bir yılda 10 bin inek parası
Tatlı'nın kurduğu sistem başlangıçta mütevazi bir biçimde büyüse de 2015 yılına gelindiğinde adeta patlama yaşandı. Bir yıl içinde 10 bine yakın inek parası toplandı. Bu da 55 milyona denk bir para anlamına geliyor. Ancak, Ocak 2016'da sisteme para yatıranlara çarpıcı bir bilgilendirme mesajı gönderildi. Mesajda, ineklerde hastalık çıktığı birçok buzağının öldüğü, süt veriminin ise önemli ölçüde düştüğü kaydedildi.
Çiftlikte hayvanı bulunan kişiler aldıkları mesaja inanamayarak Ereğli ilçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ile temasa geçti. Mağdurların aldığı yanıt, çiftlikteki hayvanlarda herhangi bir hastalık ve ölümün olmadığı yönündeydi. 2016 yılında ortaya çıkan bu durum sonrası çiftlikte işler sarpa sardı. Bazı alacaklılar çiftliğe karşı haciz başlattı. Kısa süre içinde dev çiftlik harabeye döndü.
Muhasebeci itiraf etti
Sisteme para yatıran kişilerin bir bölümü savcılığa suç duyurusunda bulundu. Yürütülen soruşturma kapsamında şirket kurucusu Orhan Tatlı ile, zimmetine 6.5 milyon TL geçirmekle suçlanan muhasebeci Irfan Alkan hakkında dava açıldı. Savcılık iddianamesinde, Tatlı ve Alkan için “Şüpheliler, olayın başından itibaren şikâyetçileri dolandırma kastıyla hareket etti" değerlendirmesi yer aldı.
Soruşturma sürecinde ifadesi alınan Orhan Tatlı “Muhasebeci İrfan Alkan, benim haberim olmadan 1.100 sözleşme yapmış, senetlere imza atmış" dedi. Alkan ise ifadesinde, şahsi hesabına yatırılan paraları daha sonra şirketin hesabına aktardığını öne sürerek "Orhan Tatlı başından beri katılımcıları dolandırma amacıyla hareket etti" yönünde bilgi verdi.
Bakanlık da şikayetçi
Ereğli Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilk duruşması 29 Ocak'ta görülecek davaya Maliye Hazinesi ile Tarım ve Orman Bakanlığı müdahil oldu. Şimdilerde atıl haldeki çiftliğin kurulumu sürecinde bakanlıktan da teşvik alındığı kaydediliyor. İki sanık hakkında hazırlanan iddianamede, 39'ar yıldan 140'ar yıla hapis istendi. Öte yandan, hakkında dava açılan Orhan Tatlı'nın Ereğli'deki çiftlikten sonra Niğde'nin Bor ilçesinde yeni bir süt çiftliği kurduğu belirlendi.
Emekli ikramiyesini yatırdı
Emekli astsubay A. Ö. 132 bin lira yatırdı. A. Ö., emekli ikramiyesi ve eşine ait tarlayı satarak sisteme girdiğini belirterek "Hem emeklilik param hem de elimizdeki tarlamız gitti. Param gittiği gibi yıllardır da sorunun çözülmesi için çaba gösteriyorum" dedi.
Uzun yıllar yurtdışında işçi olarak çalışan Leyla Görpe ise 82.500 TL'lik yatırım yaptı. Görpe ailesinden farklı kişilerin toplam yatırım tutarının ise 500 bin TL'yi aştığı anlaşıldı.
General ve albaylar da para yatırdı
Emekli tuğgeneral Y. K. dahil toplam üç emekli general, bir bölümü halen görevde olan 10 albay, onlarca astsubay, emekli bir emniyet müdürü, çok sayıda polis memuru, doktor, emekli savcı, avukat, profesör ve birçok iş insanının Süt Bank sistemine para yatırdığı anlaşıldı. Birçok yatırımcı süt parasını alamadığı gibi inek alımı için şirkete verdiği parayı da alamadı.
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Banka hesabı açamayan KHK’lı doktor mahkemeye gitmeyecek : Çünkü...
Banka, KHK’li doktora hesap açmadı. BDDK’ya başvurup red alan doktor Tüketici Hakem Heyetinden de red alınca “artık sıkıldım” dedi
KHK’lı doktor “Yargı yolu açık ama KHK’lı olduğum için büyük ihtimalle oradan da ret yanıtı alırım. Mücadeleme daha fazla devam etmeyeceğim” dedi.
Gazete Duvar’ın haberine göre, KHK’lı tıp doktorunun bankadan hesap açamamasıyla ilgili başvuruda bulunduğu tüketici hakem heyetinden yanıt geldi. Manisa’ya bağlı Şehzadeler İlçe Tüketici Hakem Heyeti verdiği kararda “Açılması gereken mevduat hesabının kişi talebi dışında banka tasarrufunda olduğunu” söyledi. KHK’lı doktor ise yaptığı bütün başvuruların sonucunda olumsuz yanıt alması nedeniyle umudunu yitirdiğini söyledi.
HAKEM HEYETİNE BAŞVURU: BANA NEDEN HESAP AÇILMIYOR?
KHK ile ihraç edilen doktor özel bir bankadan hesap açtırmak istedi. Ancak banka, KHK’lı diye hesap açtırmadı. Bunun üzerine bankaya dilekçe yazan doktora, yine ‘ret’ yanıtı geldi. Doktor pes etmeyerek bu kez de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Hakem Heyeti’ne başvuruda bulundu. Hakem heyeti de KHK’lı doktoru reddetti. Doktor, son olarak maaş hesabının açılması için bulunduğu ilçedeki Şehzadeler İlçe Tüketici Hakem Heyeti’ne şu dilekçeyle başvurdu: “Banka, çalıştığım iş yeri ile maaş hesabı anlaşması yapmasına rağmen tarafıma maaş hesabı açmamakta. Bunun için bir sebep de göstermemekte. Banka bu konu ile ilgili olarak hem şubeden hem de internet üzerinden başvurduğumda cevap olarak kısaca, ‘Sizinle çalışmama kararı alınmıştır’ demekte ve bir sebep belirtmemektedir. Banka tarafından sözleşme gereği olarak adıma maaş hesabı açmasının sağlanmasının, maaş hesabı açılmaması durumunda ise yazılı olarak tarafıma sunulmasının sağlanmasını talep ediyorum.”
BANKA: SÖZLEŞME YAPMAYA ZORLANAMAYIZ
Hakem heyeti başvuru üzerine bankadan savunma istedi. Heyet, bankanın yaptığı savunmayı iki cümleyle özetledi: “Banka politikaları gereği başvuru sahibi ile ilişkilerini sonlandırma kararı aldıklarını, çalışma ve sözleşme serbestisi gereği başvurucu sahibi ile çalışmaya ve sözleşme kurmaya zorlanamayacaklarını…”
HAKEM HEYETİ: BANKANIN TASARRUFU
İlçe tüketici hakem heyeti bu yanıt üzerine KHK’lı doktorun bu talebine olumsuz yanıt verdi. Heyet, “Başvuru eklerinde tüketicinin çalışmış olduğu iş yerine ait banka ile işveren arasında imzalanan maaş ödeme protokolünün yer alması gerektiği, dosya içeriğinde uyuşmazlık konusuna ait sağlıklı karar verilebilecek herhangi bir belgeye rastlanılmadığı bu sebepten eldeki verilere göre karar verilmesi gerektiği tespit edilmiştir” dedi. Hakem heyeti, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 26’ncı maddesinde yer alan ‘Sözleşme özgürlüğü’nü işaret ederek maaş hesabının açılıp açılmamasının bankanın kendi tasarrufunda olduğu yönünde karar verdi: “Mevcut belgeler ve bilgiler ışığında ilgili kanunun maddesinden de anlaşılacağı üzere, açılması gereken mevduat hesabının kişi talebi dışında bankanın tasarrufunda olduğu, bu sebeplerden dolayı şikayetin tüketici yönünden reddinin uygun olacağı heyetimizce değerlendirilmiştir.”
MÜCADELEME DAHA FAZLA DEVAM ETMEYECEĞİM
KHK’lı doktor, tüketici hakem heyetinin verdiği bu karara tepki gösterdi ancak yeniden mahkeme yoluna gitmeyeceğini söyledi. Doktor, bunun gerekçesini de şöyle anlattı: “Hakem heyeti ‘İş veren ile banka arasında imzalanan sözleşme de başvuruda olmalıydı’ diyor. Kısaca bu olmadığı için ‘bankayı haklı buluyorum’ diyor. Ama banka yine sebep belirtmemiş. Eğer isteselerdi bilirkişi atayıp sözleşmeye kolayca ulaşabilirlerdi. Ya da sözleşmeyi bankadan isteyebilirlerdi. Ben şahıs olarak ticari bir sır hükmü taşıyan bir belgeyi, anlaşmayı nasıl hakem heyetine sunabilirim? Bunu düşünen yok. Banka da çalışma ve sözleşme serbestliğine vurgu yapmış ama ben bir çalışan olarak aynı serbestliği kullanamıyorum. Çalıştığım işletme bu banka ile anlaşınca ‘hesap oradan açılacak’ diyor. Sanırım tüketici hakem heyeti de bu konuyu deşmek istemiyor. Belki de ‘Bu adam KHK’lı fazla deşmeyelim’ demişlerdir. Böylece direkt topu bankaya atmışlar. Mahkeme yolu açık ama artık bu işten sıkıldım. KHK’lı olduğum için büyük ihtimalle mahkemeden de ret yanıtı alırım. Mücadeleme daha fazla devam etmeyeceğim.”
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
KHK’lı doktor “Yargı yolu açık ama KHK’lı olduğum için büyük ihtimalle oradan da ret yanıtı alırım. Mücadeleme daha fazla devam etmeyeceğim” dedi.
Gazete Duvar’ın haberine göre, KHK’lı tıp doktorunun bankadan hesap açamamasıyla ilgili başvuruda bulunduğu tüketici hakem heyetinden yanıt geldi. Manisa’ya bağlı Şehzadeler İlçe Tüketici Hakem Heyeti verdiği kararda “Açılması gereken mevduat hesabının kişi talebi dışında banka tasarrufunda olduğunu” söyledi. KHK’lı doktor ise yaptığı bütün başvuruların sonucunda olumsuz yanıt alması nedeniyle umudunu yitirdiğini söyledi.
HAKEM HEYETİNE BAŞVURU: BANA NEDEN HESAP AÇILMIYOR?
KHK ile ihraç edilen doktor özel bir bankadan hesap açtırmak istedi. Ancak banka, KHK’lı diye hesap açtırmadı. Bunun üzerine bankaya dilekçe yazan doktora, yine ‘ret’ yanıtı geldi. Doktor pes etmeyerek bu kez de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Hakem Heyeti’ne başvuruda bulundu. Hakem heyeti de KHK’lı doktoru reddetti. Doktor, son olarak maaş hesabının açılması için bulunduğu ilçedeki Şehzadeler İlçe Tüketici Hakem Heyeti’ne şu dilekçeyle başvurdu: “Banka, çalıştığım iş yeri ile maaş hesabı anlaşması yapmasına rağmen tarafıma maaş hesabı açmamakta. Bunun için bir sebep de göstermemekte. Banka bu konu ile ilgili olarak hem şubeden hem de internet üzerinden başvurduğumda cevap olarak kısaca, ‘Sizinle çalışmama kararı alınmıştır’ demekte ve bir sebep belirtmemektedir. Banka tarafından sözleşme gereği olarak adıma maaş hesabı açmasının sağlanmasının, maaş hesabı açılmaması durumunda ise yazılı olarak tarafıma sunulmasının sağlanmasını talep ediyorum.”
BANKA: SÖZLEŞME YAPMAYA ZORLANAMAYIZ
Hakem heyeti başvuru üzerine bankadan savunma istedi. Heyet, bankanın yaptığı savunmayı iki cümleyle özetledi: “Banka politikaları gereği başvuru sahibi ile ilişkilerini sonlandırma kararı aldıklarını, çalışma ve sözleşme serbestisi gereği başvurucu sahibi ile çalışmaya ve sözleşme kurmaya zorlanamayacaklarını…”
HAKEM HEYETİ: BANKANIN TASARRUFU
İlçe tüketici hakem heyeti bu yanıt üzerine KHK’lı doktorun bu talebine olumsuz yanıt verdi. Heyet, “Başvuru eklerinde tüketicinin çalışmış olduğu iş yerine ait banka ile işveren arasında imzalanan maaş ödeme protokolünün yer alması gerektiği, dosya içeriğinde uyuşmazlık konusuna ait sağlıklı karar verilebilecek herhangi bir belgeye rastlanılmadığı bu sebepten eldeki verilere göre karar verilmesi gerektiği tespit edilmiştir” dedi. Hakem heyeti, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 26’ncı maddesinde yer alan ‘Sözleşme özgürlüğü’nü işaret ederek maaş hesabının açılıp açılmamasının bankanın kendi tasarrufunda olduğu yönünde karar verdi: “Mevcut belgeler ve bilgiler ışığında ilgili kanunun maddesinden de anlaşılacağı üzere, açılması gereken mevduat hesabının kişi talebi dışında bankanın tasarrufunda olduğu, bu sebeplerden dolayı şikayetin tüketici yönünden reddinin uygun olacağı heyetimizce değerlendirilmiştir.”
MÜCADELEME DAHA FAZLA DEVAM ETMEYECEĞİM
KHK’lı doktor, tüketici hakem heyetinin verdiği bu karara tepki gösterdi ancak yeniden mahkeme yoluna gitmeyeceğini söyledi. Doktor, bunun gerekçesini de şöyle anlattı: “Hakem heyeti ‘İş veren ile banka arasında imzalanan sözleşme de başvuruda olmalıydı’ diyor. Kısaca bu olmadığı için ‘bankayı haklı buluyorum’ diyor. Ama banka yine sebep belirtmemiş. Eğer isteselerdi bilirkişi atayıp sözleşmeye kolayca ulaşabilirlerdi. Ya da sözleşmeyi bankadan isteyebilirlerdi. Ben şahıs olarak ticari bir sır hükmü taşıyan bir belgeyi, anlaşmayı nasıl hakem heyetine sunabilirim? Bunu düşünen yok. Banka da çalışma ve sözleşme serbestliğine vurgu yapmış ama ben bir çalışan olarak aynı serbestliği kullanamıyorum. Çalıştığım işletme bu banka ile anlaşınca ‘hesap oradan açılacak’ diyor. Sanırım tüketici hakem heyeti de bu konuyu deşmek istemiyor. Belki de ‘Bu adam KHK’lı fazla deşmeyelim’ demişlerdir. Böylece direkt topu bankaya atmışlar. Mahkeme yolu açık ama artık bu işten sıkıldım. KHK’lı olduğum için büyük ihtimalle mahkemeden de ret yanıtı alırım. Mücadeleme daha fazla devam etmeyeceğim.”
[Samanyolu Haber] 27.1.2020
Muhalefet Aşısı! [Kadir Gürcan]
Teoride ve kağıt üzerinde vadesi dolmuş iktidarların alternatifi olacak bir muhalefet bulunması gerekiyor. Muhalefetin iflas etmesi halinde, teoride bile olsa hangi alternatifler üzerinden yol alınacağına dair bir B planına rastlamadım. İşin garip tarafı 'muhalefet' denilen yapının bu derece ayağa düşeceğini hiç kimse düşünmemiş olmalı.
Zaman zaman, Türkiye'deki siyasi tıkanıklığın önünü açmak için önce aklı başında bir muhalefet inşasına başlanması gerektiği konuşuldu ama, bu proje de bir yere varmadı. Yenisini üretmek, mevcut ile yetinmekten çok mu çok zor. Teşhisi konamadığı için tedavi yollarını konuşmakta zorlandığımız garip bir virüs ile karşı karşıyayız. 1980'li yıllara kadar Türk İnsanını perişan eden Verem Hastalığı, tek tük vakalar dışında çözülmüş durumda. Bununla birlikte o yıllarda doğan milyonlarca vatandaş gibi sol kolumuzdaki Verem Aşısı'nın izini hayat boyu taşımak zorundayız. Tedavi bile bazen her şeyi çözmüyor. Yabancı bir ülkede, hasbelkader tansiyonumu ölçen bir doktor, “Dövmen güzelmiş! Nerede yaptırdın?” diyerek sempati gösterince ben de “Bütün Türk Vatandaşlarında bu dövme vardır. O kadar yaygın!” diyerek bozuntuya vermedim.
Muhalefet olmanın birinci şartı, mevcut iktidara aykırı bir düşünce bulmakla başlıyor. Farkındalık oluşturmak için harcayacağınız mermiye acımayacaksınız. Lojistik için gereken altyapınız konusunda seçmeninizi beslemek ve bitmez bir enerji potansiyeline sahip olduğunuzu ortaya koymak da önemli. Bir atımlık barut ile kitleleri maceraya sürüklemek doğru olmaz. Hele Türkiye gibi, medyanın Devlet Memurları Tüzüğüne göre mesai yaptığı bir ülkede, kopartılması gereken gürültünün sekiz şiddetindeki bir depreme yakın olması lazım ki yer yerinden oynasın.
Türkiye'deki iktidar partisi tabanından gelen çatırtı sesleri muhtemel bir yıkılışın ayak sesleri gibi okunuyor. Aynı tabana seslenen iki parti girişimi başarılı olamadı ancak, benzer başkaldırıların devam etme ihtimali yüksek. Bu satırların yazarı, iktidar partisinin yeni bir doğum yapma kabiliyetinden ümidini tamamıyla kesmiş durumda. Ne var ki, yakın dostların ümitlerini kırıp saçmalamalarının önünü kesmek için bu düşüncesini kimse ile paylaşmıyor. Neden mi?
İktidar içinden kopar gibi görünen iki oluşum zaten ölü doğmuştu. Biri ta baştan, Saray'a gidip yeni bir parti kurma izni aldığında, İç Avlu'nun granit zemininde intihar etmişti. Ondan sonraki gelişmeler malum. Mehter Yürüyüşü gibi iki ileri bir geri. Ayda bir gazete manşetlerine meze oluyor, o kadar. Hiç bir zaman ana menüde yer alamadı. Zoraki evlilikler gibi, kuruluş tarihlerini her ay bir kez daha erteliyorlar. Çok fazla açıldılar Bakalım geriye dönüp hamle yapmak için nefesleri yetecek mi? Bu kurum kurum gezmelere 2019 senesi yetmedi. Medyaya servis edilen yeni tarih Şubat ayı! Astrolojiye inananlar, şimdiden “Şubat ayında kurulacak partiden ne hayır gelir. Eksik, güdük ve artık bir ay!” diye fısıldaşmaya başladılar bile.
Ekonomiden sorumlu eski bakana çok fazla yatırım yapanların hayal kırıklığını anlıyorum. “Okumuş çocuk. Ekonomiden anlıyor!” ön kabulü çabuk tükendi. Bütün sorular matematikten gelmiyor. “Matematiğim iyi, yakışıklıyım, sözeli de hallederim!” yanılgısı, üniversite imtihanlarına giren Türk öğrencilerin en büyük hatalarından. Paragraf sorularını okumaktan aciz, okuma özürlü tipleri matematik kurtarmıyor. Eski, genç ekonomi bakanı, kameralar karşısında fotojenik duruşuna sanıldığından fazla güvendiğini gizlemiyor. Ayna karşısında geçireceği vakti, parti kurup-kurmama şıklarını tercihte harcasaydı, hiç olmazsa sayısal puan ile şimdi bir partisi olacaktı. Tabii sayılarla bu kadar meşgul olunca, Amerikalı Filozof ve Şair Ralph Waldo'nun “When you strike at a king, you must kill him!”, “Kral'a (İktidar, diktatör...) vurduğunda öldürmelisin!” siyasi esprisini okuma şansı olmamış! Ertelediği her gün, siyasi geleceği açısından kötü bir puana dönüşüyor. İki yanlış bir doğruyu götürüyor ya!
“Hoca” lakaplı akademisyen siyasetçimizin durumu daha zor. Akademik hayattan siyasi hayata geçişi geriye dönük bütün kazanımlarını berhava etti. Ortadoğu konusundaki bütün teorileri boşa çıktı. “Artık oyuncu değil, oyun kurucuyuz!” diyerek başlattığı devlet-i aliye kibri, düvel-i muazzama tarafından, Türkiye'nin başına Suriye krizi olarak geçirildi.
Akademisyenlik darlığı ile eski partisine bayrak açmaya yeltendi ama olmadı. İktidarın devlet gücü daha şimdiden maddi musluklarını kesmiş durumda. Yüksek Seçim Kurulu'nun muhtemel bir seçime hazırlık olarak hazırladığı, seçime girecek parti listesinde “Hoca”nın partisi yer almıyor. Hoca'nın vakıflarına yapılan resmi(!) baskınlar sonucunda da, yukarıda verdiğimiz 'Muhalefetin ekonomik dayanıklılığı' direncini de kaybetmiş oldu.
Muhalefetin kendi iç meselelerinden kurtulup asıl enerjisini iktidar ve icraatlarına yönlendirme gibi bir avantajı ıskalaması Türk Siyasetinin geleceği hakkında bütün ümitleri yaralıyor. Ana Muhalefet ve Milliyetçi Düşünce, bir yıldır konuşulan erken seçim için yine hazırlıksız yakalandılar ya da böyle davranmak normal halleri haline geldi. Dünyanın hiçbir yerinde, “Saray, parlamenter sistemi geri getirecek!” ya da “Biz yeni bir seçim istemiyoruz!” sözleriyle muhalefet yapan siyasi bir oluşum bulamazsınız. Ana Muhalefet ve Milliyetçi Düşünce, sıradan vatandaşlar gibi, iktidardan kopacak yeni oluşumlara gözlerini dikecek kadar acınası haldeler.
Her zaman olmasa da, hiç olmazsa seçim dönemlerinde muhalefetin direnç ve performansını artıracak, doping cinsinden, aşı ve dış takviyeler bulmak zorunlu hale geldi. Belki bu aşılar, yıllık grip aşıları gibi her yıl, dozajları artırılarak tekrar üretilmeli. İyice köhneleşen muhalefet partileri, ne zaman seçim konuşulmaya başlasa, olur da iktidar üzerimize kalır diye korkudan çat diye ölüp gidecekler. Hiç de fena olmaz hani!
* Bir kaç haftadır Türkiye'de meydana gelen ve özellikle Elazığ ve çevresinde depremlerde can ve mal kaybına uğrayan çilekeş, gözü yaşlı, bir o kadar da sabırlı ve dirençli insanlarımıza bütün kalbimle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Her hali ile güzel bu insanlardan, her türlü bela ve musibeti def etmesi için Alemlerin Rabbi'ne sığınıyoruz; Allahu, Nime'l-Mevla ve Ni'me'n-Nasir!
[Kadir Gürcan] 27.1.2020 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Zaman zaman, Türkiye'deki siyasi tıkanıklığın önünü açmak için önce aklı başında bir muhalefet inşasına başlanması gerektiği konuşuldu ama, bu proje de bir yere varmadı. Yenisini üretmek, mevcut ile yetinmekten çok mu çok zor. Teşhisi konamadığı için tedavi yollarını konuşmakta zorlandığımız garip bir virüs ile karşı karşıyayız. 1980'li yıllara kadar Türk İnsanını perişan eden Verem Hastalığı, tek tük vakalar dışında çözülmüş durumda. Bununla birlikte o yıllarda doğan milyonlarca vatandaş gibi sol kolumuzdaki Verem Aşısı'nın izini hayat boyu taşımak zorundayız. Tedavi bile bazen her şeyi çözmüyor. Yabancı bir ülkede, hasbelkader tansiyonumu ölçen bir doktor, “Dövmen güzelmiş! Nerede yaptırdın?” diyerek sempati gösterince ben de “Bütün Türk Vatandaşlarında bu dövme vardır. O kadar yaygın!” diyerek bozuntuya vermedim.
Muhalefet olmanın birinci şartı, mevcut iktidara aykırı bir düşünce bulmakla başlıyor. Farkındalık oluşturmak için harcayacağınız mermiye acımayacaksınız. Lojistik için gereken altyapınız konusunda seçmeninizi beslemek ve bitmez bir enerji potansiyeline sahip olduğunuzu ortaya koymak da önemli. Bir atımlık barut ile kitleleri maceraya sürüklemek doğru olmaz. Hele Türkiye gibi, medyanın Devlet Memurları Tüzüğüne göre mesai yaptığı bir ülkede, kopartılması gereken gürültünün sekiz şiddetindeki bir depreme yakın olması lazım ki yer yerinden oynasın.
Türkiye'deki iktidar partisi tabanından gelen çatırtı sesleri muhtemel bir yıkılışın ayak sesleri gibi okunuyor. Aynı tabana seslenen iki parti girişimi başarılı olamadı ancak, benzer başkaldırıların devam etme ihtimali yüksek. Bu satırların yazarı, iktidar partisinin yeni bir doğum yapma kabiliyetinden ümidini tamamıyla kesmiş durumda. Ne var ki, yakın dostların ümitlerini kırıp saçmalamalarının önünü kesmek için bu düşüncesini kimse ile paylaşmıyor. Neden mi?
İktidar içinden kopar gibi görünen iki oluşum zaten ölü doğmuştu. Biri ta baştan, Saray'a gidip yeni bir parti kurma izni aldığında, İç Avlu'nun granit zemininde intihar etmişti. Ondan sonraki gelişmeler malum. Mehter Yürüyüşü gibi iki ileri bir geri. Ayda bir gazete manşetlerine meze oluyor, o kadar. Hiç bir zaman ana menüde yer alamadı. Zoraki evlilikler gibi, kuruluş tarihlerini her ay bir kez daha erteliyorlar. Çok fazla açıldılar Bakalım geriye dönüp hamle yapmak için nefesleri yetecek mi? Bu kurum kurum gezmelere 2019 senesi yetmedi. Medyaya servis edilen yeni tarih Şubat ayı! Astrolojiye inananlar, şimdiden “Şubat ayında kurulacak partiden ne hayır gelir. Eksik, güdük ve artık bir ay!” diye fısıldaşmaya başladılar bile.
Ekonomiden sorumlu eski bakana çok fazla yatırım yapanların hayal kırıklığını anlıyorum. “Okumuş çocuk. Ekonomiden anlıyor!” ön kabulü çabuk tükendi. Bütün sorular matematikten gelmiyor. “Matematiğim iyi, yakışıklıyım, sözeli de hallederim!” yanılgısı, üniversite imtihanlarına giren Türk öğrencilerin en büyük hatalarından. Paragraf sorularını okumaktan aciz, okuma özürlü tipleri matematik kurtarmıyor. Eski, genç ekonomi bakanı, kameralar karşısında fotojenik duruşuna sanıldığından fazla güvendiğini gizlemiyor. Ayna karşısında geçireceği vakti, parti kurup-kurmama şıklarını tercihte harcasaydı, hiç olmazsa sayısal puan ile şimdi bir partisi olacaktı. Tabii sayılarla bu kadar meşgul olunca, Amerikalı Filozof ve Şair Ralph Waldo'nun “When you strike at a king, you must kill him!”, “Kral'a (İktidar, diktatör...) vurduğunda öldürmelisin!” siyasi esprisini okuma şansı olmamış! Ertelediği her gün, siyasi geleceği açısından kötü bir puana dönüşüyor. İki yanlış bir doğruyu götürüyor ya!
“Hoca” lakaplı akademisyen siyasetçimizin durumu daha zor. Akademik hayattan siyasi hayata geçişi geriye dönük bütün kazanımlarını berhava etti. Ortadoğu konusundaki bütün teorileri boşa çıktı. “Artık oyuncu değil, oyun kurucuyuz!” diyerek başlattığı devlet-i aliye kibri, düvel-i muazzama tarafından, Türkiye'nin başına Suriye krizi olarak geçirildi.
Akademisyenlik darlığı ile eski partisine bayrak açmaya yeltendi ama olmadı. İktidarın devlet gücü daha şimdiden maddi musluklarını kesmiş durumda. Yüksek Seçim Kurulu'nun muhtemel bir seçime hazırlık olarak hazırladığı, seçime girecek parti listesinde “Hoca”nın partisi yer almıyor. Hoca'nın vakıflarına yapılan resmi(!) baskınlar sonucunda da, yukarıda verdiğimiz 'Muhalefetin ekonomik dayanıklılığı' direncini de kaybetmiş oldu.
Muhalefetin kendi iç meselelerinden kurtulup asıl enerjisini iktidar ve icraatlarına yönlendirme gibi bir avantajı ıskalaması Türk Siyasetinin geleceği hakkında bütün ümitleri yaralıyor. Ana Muhalefet ve Milliyetçi Düşünce, bir yıldır konuşulan erken seçim için yine hazırlıksız yakalandılar ya da böyle davranmak normal halleri haline geldi. Dünyanın hiçbir yerinde, “Saray, parlamenter sistemi geri getirecek!” ya da “Biz yeni bir seçim istemiyoruz!” sözleriyle muhalefet yapan siyasi bir oluşum bulamazsınız. Ana Muhalefet ve Milliyetçi Düşünce, sıradan vatandaşlar gibi, iktidardan kopacak yeni oluşumlara gözlerini dikecek kadar acınası haldeler.
Her zaman olmasa da, hiç olmazsa seçim dönemlerinde muhalefetin direnç ve performansını artıracak, doping cinsinden, aşı ve dış takviyeler bulmak zorunlu hale geldi. Belki bu aşılar, yıllık grip aşıları gibi her yıl, dozajları artırılarak tekrar üretilmeli. İyice köhneleşen muhalefet partileri, ne zaman seçim konuşulmaya başlasa, olur da iktidar üzerimize kalır diye korkudan çat diye ölüp gidecekler. Hiç de fena olmaz hani!
* Bir kaç haftadır Türkiye'de meydana gelen ve özellikle Elazığ ve çevresinde depremlerde can ve mal kaybına uğrayan çilekeş, gözü yaşlı, bir o kadar da sabırlı ve dirençli insanlarımıza bütün kalbimle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Her hali ile güzel bu insanlardan, her türlü bela ve musibeti def etmesi için Alemlerin Rabbi'ne sığınıyoruz; Allahu, Nime'l-Mevla ve Ni'me'n-Nasir!
[Kadir Gürcan] 27.1.2020 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Bu Gidiş Nereye?[Abdullah Aymaz]
Günümüzde düşünen büyük beyinler, tarafsız isabetli araştırmalar dört çeşit KRİZ’den bahsediyorlar…
EKOLOJİK KRİZ: Dünyanın, tabiatın imkanlarının hor-hakir kullanılışı ve tatmin olmaz kazanma hırslarının canavarca tabiat ve fıtratı tahrip edişi neticesinde küresel ısınma… Denizde, karada ve havadaki kimyevî atıklar, canlılar üzerindeki biyolojik müdahe ve çeşitlilik…
EKONOMİK KRİZ: Gelir dağılımındaki müthiş eşitsizlik faizlerle, fakir ve muhtaçların sırtına yüklenen katmerli kamburluklar. Düşünelim ki, insanlardan mutlu bir azınlık(!) nüfus olarak %1 iken, dünyanın gelirlerinin yarısına sahip oluyor ama geriye kalan % 99 insanlar ancak onların geriye bıraktıkları gelirlerin yarısını zor şartlar içinde paylaşmaya çalışıyorlar. Necip Fazıl’ın dediği gibi: “BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ / KUZULARA ŞAH OLSA” Bu adeletsizliği Bediüzzaman Hazretleri 90 sene önce yazdığı Yirmi Beşinci Söz Risalesinde şöyle anlatıyor:
“İnsanlık âlemindeki bütün İHTİLÂLLERİN madeni ve sebebi bir kelime (söz) olduğu gibi, bütün kötü ahlâkların menbaı da bir kelimedir: Birinci Kelime: Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne! İkinci Kelime: Sen çalış, ben yiyeyim (Senden EMEK, benden yemek)!
“Evet, insanlığın ictimaî hayatında üst tabaka ve avam halk, yani zenginler ve fakirler aralarındaki muvâzene ve denge ile, rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, üst tabakada merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi birinci cümle üst tabakayı (zenginleri, iş verenleri) zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci cümle; avam halkı, kine, hasede, çatışmaya sevk edip insanlığın rahatını birkaç asırdır giderdiği için şu (yirminci) asırda emek, sermaye ile çatışıp çarpışması neticesinde herkesçe malum büyük Avrupa hadiseleri meydana geldi.
“İşte medeniyet, bütün hayır cemiyetleri ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şiddetli inzibat ve nizamâtiyle insanlığın o iki tabakasını sulh edemediği gibi, insan hayatının iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur’an birinci cümleyi esasında ZEKATI FARZ kılarak kökünden kesip tedavi eder. İkinci cümlenin esasını FÂİZİ HARAM kılarak kökünden koparıp tedavi eder.” (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua)
EGOLOJİK KRİZ: Kimlik buhranı, var oluş felsefesiyle ilgili çözülmemiş problemlerle stres, ruhî bunalımlar ve intiharlarla kendisini gösterir… Yani, nereden geldik nereye gidiyoruz, niçin geldik, kim getirdi ve ne yapmak için getirdi? Ve benzeri soruların cevabını bulamayan insanlar bunalımlar yaşıyorlar. Aslında cevaplar basit: “Yaratan yarattığını bilmez mi?” (Mülk Suresi, 14. ayet) Öyleyse önce Onu bulup bütün isimleri, sıfatları ile O’nu tanıyıp marifetullahı öğrendikten sonra gönderdiği Kitap ve Peygamberinden yaratılış gaye ve hikmetini öğrenmeliyiz…
Bu hususta, Prof. Dr. Colin Turner’in bizzat kendisinden dinlediğim bir hatırasını bu münasebetle tekrarlamak istiyorum:
“1970’de Orta Doğu ve İslam uzmanı için doktora çalışmasına başladım. 1975’te (siyasal İslamı tanıyarak) Müslüman oldum. 1979’da Ruslar, Afganistan’a girip işgal edince, İngiltere’deki Müslümanlar Londra’da bu işgali protesto etmek için bir yürüyüş organize ettiler. Bir Müslüman olarak ben de bu yürüyüşe katıldım. Sloganlar atarak ilerliyor, arasıra ‘Lâ ilâhe illallah!’ ve ‘Allahü Ekber!’ diyerek bağırıyorduk. İngiliz halkı da bizi seyrediyordu. Bir yerde yine ‘Lâ ilâhe illallah!’ dedik. Bizi izleyenlerden birisi bana ‘Bunun mânâsı ne?’ diye sordu. Ben de ‘Allah’tan başka ilâh yoktur.’ dedim. Ama o ‘Bu kadarını ben de biliyorum… Yani bununla ne denmek isteniliyorsa; açar mısın?’ dedi. ‘İşte söyledik ya!’ deyip yoluma devam ettim. Ama bu, benim kafama takıldı; daha neler söylemem gerekiyordu acaba, diye düşünmeye başladım. Sonrasında çeşitli Müslüman gruplara ait camileri ziyaret edip alim ve hocalara bu soruyu sordum. Hep aynı şeyi söylediler ve ‘Söylemişsin işte… Daha ne söyleyeceksin ki!..’ dediler. Aslında evimin içi, kitap dolu: İslam’da Bankacılık, İslam’da Hâriciye… Kitaplar hep İslam’da, Şeriatte, şeklinde… İman ile ilgili pek bir şey yok… Halbuki Kur’an’da geçen kelimelerin hangi surenin hangi âyetinde geçtiğini gösteren Müfehrese baktım. Mesela Kur’an’da diyelim ki, yüz defa İMAN kelimesi geçmişse, on defa İSLAM ve tek bir defa ŞERİAT kelimesi geçiyor. Burada bir orantısızlık var, bunun bir hikmeti olması gerekir, diye düşündüm…
Hoca olduğum Üniversitenin mescidindeki arkadaşlara da bunu sordum, onlar da aynı cevabı verdiler. Ama mescidde bulunan bir Türk kardeş, bana bir kitap uzattı. Baktım, kapağında Ayetü’l-Kübrâ yazıyordu. ‘Ben tasavvufa karşıyım, okumam’ dedim. O da ‘Bu kitap tefekkürdür, muhakkak okumalısın çünkü, senin sorunun cevabı bu kitapta… Başka yerde bulamazsın.” diyerek kitabı elime verdi. İster istemez almıştım. Ama okuyunca çok hayret ettim. Çünkü göklerde büyük sistemler nasıl bir nizam ve intizam içinde âhenkli biçimli görüntüsüyle ‘Allah, Lâ ilâhe illallah!’ diyor. Deniz diplerindeki harika İlahî icraat yine nasıl ‘Lâ ilâhe illallah!’ diyor. Yeryüzündeki ağaçlar, çiçekler, meyveler nasıl ‘Lâ ilahe illallah!’ diyor… Kuşlar, kelebekler, tür tür hayvanlar nasıl ‘Lâ ilahe illallah!’ diyor. Bütün kainat toptan nasıl bu hakikatı haykırıyor; işte bu güzel gerçeği dile getiriyor. Öbür görüşmemizde o kardeşe dedik ki: ‘Bak Risale-i Nur Külliyatı” yazıyor. Demek ki, başka Risaleler de var. Onlardan bana verir misin?’ O da ‘Olur’ dedi ve bana ‘Sözler’ kitabını getirdi. Hayranlıkla okumaya başladım. Otuzuncu Söz’de ‘Ene’ (Benlik, ego) bahsine gelince iyice şaşırdım. ‘Çıldıracağım!.. Yazılamaz böyle bir kitap dedim.”
Prof. Dr. Colin Turner’ün hayret ettiği mesele üzerinde durmak istiyorum. İnşaallah bir sonraki yazımda ‘Ene’ bahsinden bazı bölümleri ele alırız.
[Abdullah Aymaz] 27.1.2020 [Samanyolu Haber]
EKOLOJİK KRİZ: Dünyanın, tabiatın imkanlarının hor-hakir kullanılışı ve tatmin olmaz kazanma hırslarının canavarca tabiat ve fıtratı tahrip edişi neticesinde küresel ısınma… Denizde, karada ve havadaki kimyevî atıklar, canlılar üzerindeki biyolojik müdahe ve çeşitlilik…
EKONOMİK KRİZ: Gelir dağılımındaki müthiş eşitsizlik faizlerle, fakir ve muhtaçların sırtına yüklenen katmerli kamburluklar. Düşünelim ki, insanlardan mutlu bir azınlık(!) nüfus olarak %1 iken, dünyanın gelirlerinin yarısına sahip oluyor ama geriye kalan % 99 insanlar ancak onların geriye bıraktıkları gelirlerin yarısını zor şartlar içinde paylaşmaya çalışıyorlar. Necip Fazıl’ın dediği gibi: “BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ / KUZULARA ŞAH OLSA” Bu adeletsizliği Bediüzzaman Hazretleri 90 sene önce yazdığı Yirmi Beşinci Söz Risalesinde şöyle anlatıyor:
“İnsanlık âlemindeki bütün İHTİLÂLLERİN madeni ve sebebi bir kelime (söz) olduğu gibi, bütün kötü ahlâkların menbaı da bir kelimedir: Birinci Kelime: Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne! İkinci Kelime: Sen çalış, ben yiyeyim (Senden EMEK, benden yemek)!
“Evet, insanlığın ictimaî hayatında üst tabaka ve avam halk, yani zenginler ve fakirler aralarındaki muvâzene ve denge ile, rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, üst tabakada merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi birinci cümle üst tabakayı (zenginleri, iş verenleri) zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci cümle; avam halkı, kine, hasede, çatışmaya sevk edip insanlığın rahatını birkaç asırdır giderdiği için şu (yirminci) asırda emek, sermaye ile çatışıp çarpışması neticesinde herkesçe malum büyük Avrupa hadiseleri meydana geldi.
“İşte medeniyet, bütün hayır cemiyetleri ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şiddetli inzibat ve nizamâtiyle insanlığın o iki tabakasını sulh edemediği gibi, insan hayatının iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur’an birinci cümleyi esasında ZEKATI FARZ kılarak kökünden kesip tedavi eder. İkinci cümlenin esasını FÂİZİ HARAM kılarak kökünden koparıp tedavi eder.” (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua)
EGOLOJİK KRİZ: Kimlik buhranı, var oluş felsefesiyle ilgili çözülmemiş problemlerle stres, ruhî bunalımlar ve intiharlarla kendisini gösterir… Yani, nereden geldik nereye gidiyoruz, niçin geldik, kim getirdi ve ne yapmak için getirdi? Ve benzeri soruların cevabını bulamayan insanlar bunalımlar yaşıyorlar. Aslında cevaplar basit: “Yaratan yarattığını bilmez mi?” (Mülk Suresi, 14. ayet) Öyleyse önce Onu bulup bütün isimleri, sıfatları ile O’nu tanıyıp marifetullahı öğrendikten sonra gönderdiği Kitap ve Peygamberinden yaratılış gaye ve hikmetini öğrenmeliyiz…
Bu hususta, Prof. Dr. Colin Turner’in bizzat kendisinden dinlediğim bir hatırasını bu münasebetle tekrarlamak istiyorum:
“1970’de Orta Doğu ve İslam uzmanı için doktora çalışmasına başladım. 1975’te (siyasal İslamı tanıyarak) Müslüman oldum. 1979’da Ruslar, Afganistan’a girip işgal edince, İngiltere’deki Müslümanlar Londra’da bu işgali protesto etmek için bir yürüyüş organize ettiler. Bir Müslüman olarak ben de bu yürüyüşe katıldım. Sloganlar atarak ilerliyor, arasıra ‘Lâ ilâhe illallah!’ ve ‘Allahü Ekber!’ diyerek bağırıyorduk. İngiliz halkı da bizi seyrediyordu. Bir yerde yine ‘Lâ ilâhe illallah!’ dedik. Bizi izleyenlerden birisi bana ‘Bunun mânâsı ne?’ diye sordu. Ben de ‘Allah’tan başka ilâh yoktur.’ dedim. Ama o ‘Bu kadarını ben de biliyorum… Yani bununla ne denmek isteniliyorsa; açar mısın?’ dedi. ‘İşte söyledik ya!’ deyip yoluma devam ettim. Ama bu, benim kafama takıldı; daha neler söylemem gerekiyordu acaba, diye düşünmeye başladım. Sonrasında çeşitli Müslüman gruplara ait camileri ziyaret edip alim ve hocalara bu soruyu sordum. Hep aynı şeyi söylediler ve ‘Söylemişsin işte… Daha ne söyleyeceksin ki!..’ dediler. Aslında evimin içi, kitap dolu: İslam’da Bankacılık, İslam’da Hâriciye… Kitaplar hep İslam’da, Şeriatte, şeklinde… İman ile ilgili pek bir şey yok… Halbuki Kur’an’da geçen kelimelerin hangi surenin hangi âyetinde geçtiğini gösteren Müfehrese baktım. Mesela Kur’an’da diyelim ki, yüz defa İMAN kelimesi geçmişse, on defa İSLAM ve tek bir defa ŞERİAT kelimesi geçiyor. Burada bir orantısızlık var, bunun bir hikmeti olması gerekir, diye düşündüm…
Hoca olduğum Üniversitenin mescidindeki arkadaşlara da bunu sordum, onlar da aynı cevabı verdiler. Ama mescidde bulunan bir Türk kardeş, bana bir kitap uzattı. Baktım, kapağında Ayetü’l-Kübrâ yazıyordu. ‘Ben tasavvufa karşıyım, okumam’ dedim. O da ‘Bu kitap tefekkürdür, muhakkak okumalısın çünkü, senin sorunun cevabı bu kitapta… Başka yerde bulamazsın.” diyerek kitabı elime verdi. İster istemez almıştım. Ama okuyunca çok hayret ettim. Çünkü göklerde büyük sistemler nasıl bir nizam ve intizam içinde âhenkli biçimli görüntüsüyle ‘Allah, Lâ ilâhe illallah!’ diyor. Deniz diplerindeki harika İlahî icraat yine nasıl ‘Lâ ilâhe illallah!’ diyor. Yeryüzündeki ağaçlar, çiçekler, meyveler nasıl ‘Lâ ilahe illallah!’ diyor… Kuşlar, kelebekler, tür tür hayvanlar nasıl ‘Lâ ilahe illallah!’ diyor. Bütün kainat toptan nasıl bu hakikatı haykırıyor; işte bu güzel gerçeği dile getiriyor. Öbür görüşmemizde o kardeşe dedik ki: ‘Bak Risale-i Nur Külliyatı” yazıyor. Demek ki, başka Risaleler de var. Onlardan bana verir misin?’ O da ‘Olur’ dedi ve bana ‘Sözler’ kitabını getirdi. Hayranlıkla okumaya başladım. Otuzuncu Söz’de ‘Ene’ (Benlik, ego) bahsine gelince iyice şaşırdım. ‘Çıldıracağım!.. Yazılamaz böyle bir kitap dedim.”
Prof. Dr. Colin Turner’ün hayret ettiği mesele üzerinde durmak istiyorum. İnşaallah bir sonraki yazımda ‘Ene’ bahsinden bazı bölümleri ele alırız.
[Abdullah Aymaz] 27.1.2020 [Samanyolu Haber]
Nazi Almanya’sının imha kampları ve 27 Ocak… [Yüksel Durgut]
27 Ocak 1945’te Sovyet askerleri, Polonya’daki Auschwitz toplama kampı kompleksinin kapısından girdiklerinde insanlık tarihinin en büyük toplu katliamları sona erdi. Nazi Almanyası tarafından tarihin en ünlü imha kampı olarak kurulan Auschwitz-Birkenau 75 yıl önce bugün (27 Ocak) Kızıl Ordu askerleri tarafından ele geçirildi.
Adolf Hitler “Kesin Çözüm” adı altında bir politika uyguladı. Hitler “Yahudi sorununun” yaşayan her Yahudi’nin ortadan kaldırılmasıyla, sanatçılar, eğitimciler, Romanlar, komünistler, eşcinseller, zihinsel ve fiziksel özürlüler ve Nazi Almanyası’nda hayatta kalmak için uygun olmadığına karar verilen diğer kişilerle çözüleceğine ikna oldu. Bu görevi tamamlamak için Hitler ölüm kamplarının inşasını emretti. 1933’ten beri Almanya’da var olan diğer esir toplama kamplarının aksine, ölüm kampları sadece Yahudileri ve diğer “istenmeyenleri” ortadan kaldırmak için inşa edildi ve “Soykırım” olarak adlandırıldı.
Tarihin en büyük katliamı
27 Ocak ‘dan haftalarca önce kampa gelen savaşın sesleri aç ve susuz bırakılan esirlere bir umud oldu. Sovyet birlikleri yaşayan ölüler tarafından karşılandı. 40 km karelik alana kurulan kamp ilk olarak 1940 Mayıs ayında açıldı. Kısa sürede trenler ile çocuk, kadın, yaşlı demeden Avrupa’nın birçok yerinden insanlar getirildi. Auschwitz’de diğer Nazi toplama kamplarından ve muhtemelen tarihteki ölüm kamplarından daha fazla insan öldürüldü.
Naziler tarafından Monowitz köyünde kurulmuş en büyük toplama ve sistematik katliam ve imha kampında tüm Avrupa’dan 1,3 milyon kişi yerleştirilmiş 900 bin kişi kampa geldikleri anda doğrudan gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüş. Kalan 200 bin kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında öldürülüyor. Amerikan soykırım Müzesi’nin verilerine göre öldürülen 1.1 milyon kişinin 960 bini Yahudi, 74 bini Polonyalı, 21 bini Roman, 15 bin Sovyet Savaş suçlusu ve en az 10 bin kişi de diğer diğer milletlerden insan katlediliyor. Naziler Ocak 1945 yılında kampları boşaltmaya başlıyor. Yaklaşık 60 bin mahkum başka kamplara sürülmeye zorlanıyor ancak yolculuk sırasında 15 bin kişi hayatını kaybediyor ve Nazilerin geride kalan herkesi ise öldürdüğü tahmin ediliyor.
Auschwitz’te Yaşam ve Ölüm
1942’nin ortalarında Naziler tarafından Auschwitz’e gönderilenlerin çoğu Yahudi’ydi. Kampa vardıktan sonra tutuklular Nazi doktorları tarafından incelendi. Küçük çocuklar, yaşlılar, hamile kadınlar ve hasta da dahil olmak üzere iş için uygun görülmeyen tutuklulara duş odalarında Zyklon-B zehirli gazı verilerek öldürüldü.
Birçok kişi aşırı çalışma, hastalık, yetersiz beslenme veya acımasız yaşam koşullarında öldü. Keyfi infazlar, işkence ve misilleme her gün diğer mahkumların önünde gerçekleştirildi.
Bazı Auschwitz mahkumları insanlık dışı tıbbi deneylere maruz kaldılar. Tutuklular üzerinde çeşitli deneyler yapıldı. Kamplarda hadım etme, kısırlaştırma ve bulaşıcı hastalıklardan nasıl etkilendiklerinin test edilmesi de dahil olmak üzere mahkumlar üzerinde birçok tıbbi deneyler de yapıldı. Bu deneyleri yapanların “Ölüm Meleği” olarak adlandırıldığı ve en çok da ikizler üzerinde deneyler gerçekleştirdikleri ortaya çıktı. Örneğin, göz rengini incelemek için düzinelerce çocuğun göz bebeklerine serum enjekte edildi. Ayrıca ikizlerin kalplerine her iki kardeşin de aynı anda ve aynı şekilde ölüp ölmeyeceğini belirlemek için kloroform enjekte edildi.
Binlerce kilo saç
Sovyet ordusu 27 Ocak’ta Auschwitz’e girdiğinde, geride bırakılmış yaklaşık 7.600 hasta ya da zayıflamış tutuklu buldular. Askerler ayrıca ceset yığınları, yüz binlerce parça giysi ve ayakkabı ve yedi ton insan saçı da buldular. Auschwitz müzesinde 100 binden fazla çift ayakkabı, 12 bin mutfak eşyası, 3.800 valiz ve 350 şeritli kamp giysisi bulunuyor.
‘Etnik temizlik’ gibi korkunç bir terim 1940’larda ortaya çıkıp sona ermedi, Bosna’dan Ruanda’ya kadar olan bu temizlik 50 yıl sonra da yaşandı. Faşizm, Nazi Almanyası ve işbirlikçilerinin 1945’te yenilmesinin ardından ortadan kaybolmadı ve günümüzde de farklı şekillerde bu etnik temizliği yapan diktatörler yaşıyor. Dünyanın pek çok bölgesi ya toplama kamplarına ya da Hitler ve Stalin’in hatıralarını yaşatma hevesinde olanlara ev sahipliği yapıyor.
Auschwitz’de 7 binden fazla Nazi personelinin çalıştığı ve işlenen suçlardan dolayı yüzlerce kişi yargılanıyor. Adalet arayışı 75 yılın ardından sona ermedi ve asla da sona ermeyecektir.
[Yüksel Durgut] 27.1.2020 [TR724]
Adolf Hitler “Kesin Çözüm” adı altında bir politika uyguladı. Hitler “Yahudi sorununun” yaşayan her Yahudi’nin ortadan kaldırılmasıyla, sanatçılar, eğitimciler, Romanlar, komünistler, eşcinseller, zihinsel ve fiziksel özürlüler ve Nazi Almanyası’nda hayatta kalmak için uygun olmadığına karar verilen diğer kişilerle çözüleceğine ikna oldu. Bu görevi tamamlamak için Hitler ölüm kamplarının inşasını emretti. 1933’ten beri Almanya’da var olan diğer esir toplama kamplarının aksine, ölüm kampları sadece Yahudileri ve diğer “istenmeyenleri” ortadan kaldırmak için inşa edildi ve “Soykırım” olarak adlandırıldı.
Tarihin en büyük katliamı
27 Ocak ‘dan haftalarca önce kampa gelen savaşın sesleri aç ve susuz bırakılan esirlere bir umud oldu. Sovyet birlikleri yaşayan ölüler tarafından karşılandı. 40 km karelik alana kurulan kamp ilk olarak 1940 Mayıs ayında açıldı. Kısa sürede trenler ile çocuk, kadın, yaşlı demeden Avrupa’nın birçok yerinden insanlar getirildi. Auschwitz’de diğer Nazi toplama kamplarından ve muhtemelen tarihteki ölüm kamplarından daha fazla insan öldürüldü.
Naziler tarafından Monowitz köyünde kurulmuş en büyük toplama ve sistematik katliam ve imha kampında tüm Avrupa’dan 1,3 milyon kişi yerleştirilmiş 900 bin kişi kampa geldikleri anda doğrudan gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüş. Kalan 200 bin kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında öldürülüyor. Amerikan soykırım Müzesi’nin verilerine göre öldürülen 1.1 milyon kişinin 960 bini Yahudi, 74 bini Polonyalı, 21 bini Roman, 15 bin Sovyet Savaş suçlusu ve en az 10 bin kişi de diğer diğer milletlerden insan katlediliyor. Naziler Ocak 1945 yılında kampları boşaltmaya başlıyor. Yaklaşık 60 bin mahkum başka kamplara sürülmeye zorlanıyor ancak yolculuk sırasında 15 bin kişi hayatını kaybediyor ve Nazilerin geride kalan herkesi ise öldürdüğü tahmin ediliyor.
Auschwitz’te Yaşam ve Ölüm
1942’nin ortalarında Naziler tarafından Auschwitz’e gönderilenlerin çoğu Yahudi’ydi. Kampa vardıktan sonra tutuklular Nazi doktorları tarafından incelendi. Küçük çocuklar, yaşlılar, hamile kadınlar ve hasta da dahil olmak üzere iş için uygun görülmeyen tutuklulara duş odalarında Zyklon-B zehirli gazı verilerek öldürüldü.
Birçok kişi aşırı çalışma, hastalık, yetersiz beslenme veya acımasız yaşam koşullarında öldü. Keyfi infazlar, işkence ve misilleme her gün diğer mahkumların önünde gerçekleştirildi.
Bazı Auschwitz mahkumları insanlık dışı tıbbi deneylere maruz kaldılar. Tutuklular üzerinde çeşitli deneyler yapıldı. Kamplarda hadım etme, kısırlaştırma ve bulaşıcı hastalıklardan nasıl etkilendiklerinin test edilmesi de dahil olmak üzere mahkumlar üzerinde birçok tıbbi deneyler de yapıldı. Bu deneyleri yapanların “Ölüm Meleği” olarak adlandırıldığı ve en çok da ikizler üzerinde deneyler gerçekleştirdikleri ortaya çıktı. Örneğin, göz rengini incelemek için düzinelerce çocuğun göz bebeklerine serum enjekte edildi. Ayrıca ikizlerin kalplerine her iki kardeşin de aynı anda ve aynı şekilde ölüp ölmeyeceğini belirlemek için kloroform enjekte edildi.
Binlerce kilo saç
Sovyet ordusu 27 Ocak’ta Auschwitz’e girdiğinde, geride bırakılmış yaklaşık 7.600 hasta ya da zayıflamış tutuklu buldular. Askerler ayrıca ceset yığınları, yüz binlerce parça giysi ve ayakkabı ve yedi ton insan saçı da buldular. Auschwitz müzesinde 100 binden fazla çift ayakkabı, 12 bin mutfak eşyası, 3.800 valiz ve 350 şeritli kamp giysisi bulunuyor.
‘Etnik temizlik’ gibi korkunç bir terim 1940’larda ortaya çıkıp sona ermedi, Bosna’dan Ruanda’ya kadar olan bu temizlik 50 yıl sonra da yaşandı. Faşizm, Nazi Almanyası ve işbirlikçilerinin 1945’te yenilmesinin ardından ortadan kaybolmadı ve günümüzde de farklı şekillerde bu etnik temizliği yapan diktatörler yaşıyor. Dünyanın pek çok bölgesi ya toplama kamplarına ya da Hitler ve Stalin’in hatıralarını yaşatma hevesinde olanlara ev sahipliği yapıyor.
Auschwitz’de 7 binden fazla Nazi personelinin çalıştığı ve işlenen suçlardan dolayı yüzlerce kişi yargılanıyor. Adalet arayışı 75 yılın ardından sona ermedi ve asla da sona ermeyecektir.
[Yüksel Durgut] 27.1.2020 [TR724]
AKP’nin deprem için acelesi yok; 20 yıla hazırız! [Yusuf Dereli]
Tr724 ÖZEL | AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Afrika ziyareti öncesinde Elazığ depremiyle ilgili yaptığı açıklamada gündem oldu. İktidarları döneminde depremlere yönelik ne gibi hazırlıklar yapıldığının sorulmasını ‘ahlaksızlık’ olarak yorumlayan Erdoğan, “Depremi durdurma şansımız var mı?” diye sordu. Oysa ki hiç kimse AKP iktidarından ‘depremi durdurmasını’ istemiyor. İstenen şey, depremin zararlarını en aza indirecek ‘kentsel dönüşüm’ çalışmalarının hayata geçirilerek, mevcut yapı stoğunun en kısa zamanda ‘depreme dayanıklı’ hale getirilmesi.
Peki AKP iktidarı 17 yılda bu konuyla ilgili ne yaptı?
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un geçtiğimiz yıl şubat ayında yaptığı açıklamaya göre, Türkiye’de yenilenmesi gereken 6-7 milyon konut var. 2012 yılında başlatılan Kentsel Dönüşüm Seferberliği kapsamında Şubat 2019’a kadar ise 590 bin konut dünüştürüldü. Yılda ortalama 84 bin 285 konut! Murat Kurum’un açıklamalarına göre 7 milyon konuttan yılda 300 bini ancak dönüştürebilecek. 2023’e kadar ‘dönüştürülmesi’ hedeflenen konut sayısı 1,5 milyon. Bu hesapla Türkiye, (eğer hedefler tutturulursa) 20 yıla kadar depreme hazır hale gelecek! 2002 yılında iktidara gelen AKP, 37 senede ülkeyi depreme hazırlamış olacak!
Elazığ’da yaşanan ve 35 kişinin hayatını kaybettiği 6,8’lik deprem tartışmaları da beraberinde getirdi. AKP iktidarına yönelik eleştirilerin artması, rejimin sözcülerinin tepkisine neden oldu. İlk olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ‘provokatif paylaşımlarda’ bulunan sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili soruşturma başlatılacağını açıkladı. Ardından başsavcılık ‘soruşturma başlatıldığını’ duyurdu. Son olarak dün, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuştu. Afrika ziyareti öncesi soruları cevaplayan Erdoğan, iktidara yönelik haklı eleştirilere ‘aşırı’ tepkiliydi.
ELEŞTİRİYE ‘SIFIR’ TAHAMMÜL!
AKP iktidarının ‘depreme hazırlık’ politikasını eleştirenlere ağır ifadelerle yüklendi. Çok gergindi. İktidarın 17 yılda bu konuyla ilgili ne yaptığını soranları ‘ahlaksızlıkla’ suçladı. Erdoğan, “Sosyal medyada insanı tahrik eden ahlaksız mesajlar var. Örneğin 20 yıldır bu hükûmet ne yapmış yazanlar… Depremi durdurma şansımız var mı?” ifadelerini kullandı. Neydi Erdoğan’ı bu kadar kızdıran?
HİÇ KİMSE ‘DEPREMİ DURDURUN’ DEMİYOR!
Öncelikle hiç kimsenin AKP rejiminden ‘depremlerin durdurulması’ talep ettiği yok! Yıllardır vergi veren insanlar, haklı olarak depreme pazırlık için ödedikleri 67 milyar TL’lik ‘Özel İletişim Vergisi’nin nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyor. AKP iktidarının 17 yılda depremlerin zararlarını en aza indirmek için ne yaptığını sormak neden ahlaksızlık olsun? İnsanlar, depremin zararlarını en aza indirecek ‘kentsel dönüşüm’ çalışmalarının hayata geçirilerek, mevcut yapı stoğunun en kısa zamanda ‘depreme dayanıklı’ hale getirilmesini istiyor. Yeni yapılacak konutların da yine depreme dayanıklı olarak inşaa edilmesi talep ediliyor.
7 MİLYON KONUT DÖNÜŞTÜRÜLMEYİ BEKLİYOR
AKP’nin deprem hazırlık çalışmalarıyla ilgili ne yaptığını Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Şubat 2019’da açıklamıştı. Kurum, Kentsel Dönüşüm Eylem Planını duyuran ve 6-7 milyon konutun riskli olduğunu ve acilen yıkılması gerektiğini söylemişti. Söz konusu konutlardan acil, öncelikli denilen 1,5 milyonunun dönüşümünün 5 yıl içerisinde sağlanacağını anlattı o toplantıda. Kurum’un açıklamasına göre yılda 300 bin konut dönüştürülecek! Kurum, “Önümüzdeki 20 yıllık süreçte artık Türkiye’de riskli bina, deprem korkusu yaşayan vatandaşımız kalsın istemiyoruz.” demişti.
7 YILDA 590 BİN KONUT DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
Peki, yılda 300 bin konut ‘dönüştürülebilir’ mi? 2012 yılında başlatılan Kentsel Dönüşüm Seferberliği kapsamında şubat 2019’a kadar 590 bin konutun dünüştürüldü. 7 yılda sadece 590 bin konut dönüştürülmüş. Yılda ortalama 84 bin 285 konut! Ancak Murat Kurum, önümüzdeki süreçte yılda 300 bin konutu dönüştüreceklerini iddia ediyordu. Bugüne kadar yılda ancak 84 bin civarında konutu dönüştürebilen AKP rejimi, 6-7 milyon konutun dönüşümünü 20 yılda tamamlamayı düşünüyor. Peki Türkiye’nin o kadar vakti var mı?
81 İLİN 55’İ BİRİNCİ DERECEDE DEPREM BÖLGESİNDE
Türkiye, depremselliği yüksek olan bir bölgede yer alıyor. İki önemli ve aktif fay hattı üzerinde. Bunlardan birincisi Kuzey Anadolu Fay Hattı. Bingöl Karlıova’dan başlayarak Marmara denizine kadar gidiyor. Uzunluğu yaklaşık 1.200 km. Genişliği ise 100 metre ile 10 km arasında değişiyor. İkinci önemli fay hattı ise Elazığ depreminin yaşandığı Doğu Anadolu fayı. Uzun süredir suskundu, yeniden harekete geçti ve uzmanlara göre bu hayra alamet değil. Antakya- Amik Ovasından başlayan DAF, Karlıova civarında Kuzey Anadolu Fayı ile birleşiyor. Yaklaşık 600 km uzunluğunda. Geçmişte 7,5 şiddetinde depremlerin yaşandığı bir fay zonu. İşte Türkiye bu iki fay boyunca hareket ediyor. 81 ilin 55’i birinci derece deprem bölgesinde. Buna rağmen ülkedeki 20 milyon yapı stokunun 13 milyonu kaçak!
Algı iyiyse, sorun yok!
Her depremden sonra konu bir kaç gün tartışılıp, ardından soğumaya bırakılıyor. Ulusal Deprem Konseyi tarafından yayınlanan Deprem Zararlarını Azaltma Ulusal Stratejisi’ni (Nisan 2002) hatırlayan var mı? Oradaki stratejilerin ne kadarı uygulandı? Ya da Deprem Şurası’ndan alınan kararları (Eylül 2004) kim hatırlıyor? Bunlar gibi çok sayıda önemli çalışma yapıldı. Ancak hiç bir zaman sonu gelmedi. Bakanlıkların tozlu raflarında unutuldu gitti.
Zira AKP iktidarı için önemli olan ‘algıyı yönetmek.’ Algı iyiyse sorun yok. Algı yönetme işini de iktidara yakın gazete ve televizyonlar yapıyor. Cevval bir muhabir, dağıtılan 3-5 çadırdan birini bulup, “Nasıl, mutlusunuz değil mi? Huzurlusunuz. Oh sıcacık çayınız da var! Çocuklar da huzur içinde uyuyor.” diyor. Türk milleti de bütün depremzedelerin, saray gibi çadırlarda ‘huzur içinde mutlu mesut’ yaşadığını düşünüyor. Depremi de ‘engelleyemeyeceğinize’ göre ortada bir sorun kalmıyor!
Ana strateji; yara sarma!
Genel olarak Türkiye’de depremle ilgili kurumsal yapılanma, büyük ölçüde deprem sonrası döneme ilişkin yara sarma hizmetlerine odaklanıyor. AKP iktidarı, deprem sonrası enkazların altından insanların canlı olarak çıkarılmasını veya depremzedelere bir tas sıcak çorba, 3-5 battaniye dağıtılmasını ‘başarı’ olarak sunuyor. Aslında sorunun temelini de bu bakış açısı oluşturuyor.
Deprem sonrası müdahale elbette önemli ancak daha önemlisi, sistemin temel kurgusunda zarar azaltmaya yönelik çalışmalarının yer alması. Deprem yönetimine temel olacak stratejik bir plan yok. Bu da sistemin sürekliliği olmaması sonucunu doğuruyor.
Kaçak konut sayısı 13 milyon
Türkiye’de toplam 19,5 milyon yapı var. Meslek odalarına göre bunlardan 13 milyona yakını kaçak ve ruhsatsız. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, yaklaşık 3 hafta önce yaklaşık 3 milyon 600 bin yapı için imar barışı başvurusu yapıldığını açıklamıştı. Bu olağanüstü bir rakam. Ülkedeki en az her 5 binadan birinin kaçak olduğu, yasalara, yönetmeliklere ve plan kararlarına aykırı olarak inşa edildiği görülüyor. Peki bu binalar inşaa edilirken AKP hükümeti ne yaptı?
[Yusuf Dereli] 27.1.2020 [TR724]
Peki AKP iktidarı 17 yılda bu konuyla ilgili ne yaptı?
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un geçtiğimiz yıl şubat ayında yaptığı açıklamaya göre, Türkiye’de yenilenmesi gereken 6-7 milyon konut var. 2012 yılında başlatılan Kentsel Dönüşüm Seferberliği kapsamında Şubat 2019’a kadar ise 590 bin konut dünüştürüldü. Yılda ortalama 84 bin 285 konut! Murat Kurum’un açıklamalarına göre 7 milyon konuttan yılda 300 bini ancak dönüştürebilecek. 2023’e kadar ‘dönüştürülmesi’ hedeflenen konut sayısı 1,5 milyon. Bu hesapla Türkiye, (eğer hedefler tutturulursa) 20 yıla kadar depreme hazır hale gelecek! 2002 yılında iktidara gelen AKP, 37 senede ülkeyi depreme hazırlamış olacak!
Elazığ’da yaşanan ve 35 kişinin hayatını kaybettiği 6,8’lik deprem tartışmaları da beraberinde getirdi. AKP iktidarına yönelik eleştirilerin artması, rejimin sözcülerinin tepkisine neden oldu. İlk olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ‘provokatif paylaşımlarda’ bulunan sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili soruşturma başlatılacağını açıkladı. Ardından başsavcılık ‘soruşturma başlatıldığını’ duyurdu. Son olarak dün, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuştu. Afrika ziyareti öncesi soruları cevaplayan Erdoğan, iktidara yönelik haklı eleştirilere ‘aşırı’ tepkiliydi.
ELEŞTİRİYE ‘SIFIR’ TAHAMMÜL!
AKP iktidarının ‘depreme hazırlık’ politikasını eleştirenlere ağır ifadelerle yüklendi. Çok gergindi. İktidarın 17 yılda bu konuyla ilgili ne yaptığını soranları ‘ahlaksızlıkla’ suçladı. Erdoğan, “Sosyal medyada insanı tahrik eden ahlaksız mesajlar var. Örneğin 20 yıldır bu hükûmet ne yapmış yazanlar… Depremi durdurma şansımız var mı?” ifadelerini kullandı. Neydi Erdoğan’ı bu kadar kızdıran?
HİÇ KİMSE ‘DEPREMİ DURDURUN’ DEMİYOR!
Öncelikle hiç kimsenin AKP rejiminden ‘depremlerin durdurulması’ talep ettiği yok! Yıllardır vergi veren insanlar, haklı olarak depreme pazırlık için ödedikleri 67 milyar TL’lik ‘Özel İletişim Vergisi’nin nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyor. AKP iktidarının 17 yılda depremlerin zararlarını en aza indirmek için ne yaptığını sormak neden ahlaksızlık olsun? İnsanlar, depremin zararlarını en aza indirecek ‘kentsel dönüşüm’ çalışmalarının hayata geçirilerek, mevcut yapı stoğunun en kısa zamanda ‘depreme dayanıklı’ hale getirilmesini istiyor. Yeni yapılacak konutların da yine depreme dayanıklı olarak inşaa edilmesi talep ediliyor.
7 MİLYON KONUT DÖNÜŞTÜRÜLMEYİ BEKLİYOR
AKP’nin deprem hazırlık çalışmalarıyla ilgili ne yaptığını Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Şubat 2019’da açıklamıştı. Kurum, Kentsel Dönüşüm Eylem Planını duyuran ve 6-7 milyon konutun riskli olduğunu ve acilen yıkılması gerektiğini söylemişti. Söz konusu konutlardan acil, öncelikli denilen 1,5 milyonunun dönüşümünün 5 yıl içerisinde sağlanacağını anlattı o toplantıda. Kurum’un açıklamasına göre yılda 300 bin konut dönüştürülecek! Kurum, “Önümüzdeki 20 yıllık süreçte artık Türkiye’de riskli bina, deprem korkusu yaşayan vatandaşımız kalsın istemiyoruz.” demişti.
7 YILDA 590 BİN KONUT DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
Peki, yılda 300 bin konut ‘dönüştürülebilir’ mi? 2012 yılında başlatılan Kentsel Dönüşüm Seferberliği kapsamında şubat 2019’a kadar 590 bin konutun dünüştürüldü. 7 yılda sadece 590 bin konut dönüştürülmüş. Yılda ortalama 84 bin 285 konut! Ancak Murat Kurum, önümüzdeki süreçte yılda 300 bin konutu dönüştüreceklerini iddia ediyordu. Bugüne kadar yılda ancak 84 bin civarında konutu dönüştürebilen AKP rejimi, 6-7 milyon konutun dönüşümünü 20 yılda tamamlamayı düşünüyor. Peki Türkiye’nin o kadar vakti var mı?
81 İLİN 55’İ BİRİNCİ DERECEDE DEPREM BÖLGESİNDE
Türkiye, depremselliği yüksek olan bir bölgede yer alıyor. İki önemli ve aktif fay hattı üzerinde. Bunlardan birincisi Kuzey Anadolu Fay Hattı. Bingöl Karlıova’dan başlayarak Marmara denizine kadar gidiyor. Uzunluğu yaklaşık 1.200 km. Genişliği ise 100 metre ile 10 km arasında değişiyor. İkinci önemli fay hattı ise Elazığ depreminin yaşandığı Doğu Anadolu fayı. Uzun süredir suskundu, yeniden harekete geçti ve uzmanlara göre bu hayra alamet değil. Antakya- Amik Ovasından başlayan DAF, Karlıova civarında Kuzey Anadolu Fayı ile birleşiyor. Yaklaşık 600 km uzunluğunda. Geçmişte 7,5 şiddetinde depremlerin yaşandığı bir fay zonu. İşte Türkiye bu iki fay boyunca hareket ediyor. 81 ilin 55’i birinci derece deprem bölgesinde. Buna rağmen ülkedeki 20 milyon yapı stokunun 13 milyonu kaçak!
Algı iyiyse, sorun yok!
Her depremden sonra konu bir kaç gün tartışılıp, ardından soğumaya bırakılıyor. Ulusal Deprem Konseyi tarafından yayınlanan Deprem Zararlarını Azaltma Ulusal Stratejisi’ni (Nisan 2002) hatırlayan var mı? Oradaki stratejilerin ne kadarı uygulandı? Ya da Deprem Şurası’ndan alınan kararları (Eylül 2004) kim hatırlıyor? Bunlar gibi çok sayıda önemli çalışma yapıldı. Ancak hiç bir zaman sonu gelmedi. Bakanlıkların tozlu raflarında unutuldu gitti.
Zira AKP iktidarı için önemli olan ‘algıyı yönetmek.’ Algı iyiyse sorun yok. Algı yönetme işini de iktidara yakın gazete ve televizyonlar yapıyor. Cevval bir muhabir, dağıtılan 3-5 çadırdan birini bulup, “Nasıl, mutlusunuz değil mi? Huzurlusunuz. Oh sıcacık çayınız da var! Çocuklar da huzur içinde uyuyor.” diyor. Türk milleti de bütün depremzedelerin, saray gibi çadırlarda ‘huzur içinde mutlu mesut’ yaşadığını düşünüyor. Depremi de ‘engelleyemeyeceğinize’ göre ortada bir sorun kalmıyor!
Ana strateji; yara sarma!
Genel olarak Türkiye’de depremle ilgili kurumsal yapılanma, büyük ölçüde deprem sonrası döneme ilişkin yara sarma hizmetlerine odaklanıyor. AKP iktidarı, deprem sonrası enkazların altından insanların canlı olarak çıkarılmasını veya depremzedelere bir tas sıcak çorba, 3-5 battaniye dağıtılmasını ‘başarı’ olarak sunuyor. Aslında sorunun temelini de bu bakış açısı oluşturuyor.
Deprem sonrası müdahale elbette önemli ancak daha önemlisi, sistemin temel kurgusunda zarar azaltmaya yönelik çalışmalarının yer alması. Deprem yönetimine temel olacak stratejik bir plan yok. Bu da sistemin sürekliliği olmaması sonucunu doğuruyor.
Kaçak konut sayısı 13 milyon
Türkiye’de toplam 19,5 milyon yapı var. Meslek odalarına göre bunlardan 13 milyona yakını kaçak ve ruhsatsız. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, yaklaşık 3 hafta önce yaklaşık 3 milyon 600 bin yapı için imar barışı başvurusu yapıldığını açıklamıştı. Bu olağanüstü bir rakam. Ülkedeki en az her 5 binadan birinin kaçak olduğu, yasalara, yönetmeliklere ve plan kararlarına aykırı olarak inşa edildiği görülüyor. Peki bu binalar inşaa edilirken AKP hükümeti ne yaptı?
[Yusuf Dereli] 27.1.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)