Bu Gidiş Nereye?[Abdullah Aymaz]

Günümüzde düşünen büyük beyinler, tarafsız isabetli araştırmalar dört çeşit KRİZ’den bahsediyorlar…

EKOLOJİK  KRİZ: Dünyanın, tabiatın imkanlarının hor-hakir kullanılışı ve tatmin olmaz kazanma hırslarının canavarca tabiat ve fıtratı tahrip edişi neticesinde küresel ısınma… Denizde, karada ve havadaki kimyevî atıklar, canlılar üzerindeki biyolojik müdahe ve çeşitlilik…

EKONOMİK  KRİZ: Gelir dağılımındaki müthiş eşitsizlik faizlerle, fakir ve muhtaçların sırtına yüklenen katmerli kamburluklar. Düşünelim ki, insanlardan mutlu bir azınlık(!) nüfus olarak %1 iken, dünyanın gelirlerinin yarısına sahip oluyor ama geriye kalan % 99 insanlar ancak onların geriye bıraktıkları gelirlerin yarısını zor şartlar içinde paylaşmaya çalışıyorlar. Necip Fazıl’ın dediği gibi: “BU  TAKSİMİ  KURT  YAPMAZ  /  KUZULARA  ŞAH  OLSA” Bu adeletsizliği Bediüzzaman Hazretleri 90 sene önce yazdığı Yirmi Beşinci Söz Risalesinde şöyle anlatıyor:
“İnsanlık âlemindeki bütün İHTİLÂLLERİN  madeni ve sebebi bir kelime (söz) olduğu gibi, bütün kötü ahlâkların menbaı da bir kelimedir: Birinci Kelime: Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne! İkinci Kelime: Sen çalış, ben yiyeyim (Senden EMEK, benden yemek)!
“Evet, insanlığın ictimaî hayatında üst tabaka ve  avam halk, yani zenginler ve fakirler aralarındaki muvâzene  ve denge ile, rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, üst tabakada merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi birinci cümle üst tabakayı (zenginleri, iş verenleri) zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci cümle; avam halkı, kine, hasede, çatışmaya sevk edip insanlığın rahatını birkaç asırdır giderdiği için şu (yirminci) asırda emek, sermaye ile çatışıp çarpışması neticesinde herkesçe malum büyük Avrupa hadiseleri meydana geldi.
“İşte medeniyet, bütün hayır cemiyetleri ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şiddetli inzibat ve nizamâtiyle insanlığın o iki tabakasını sulh edemediği gibi, insan hayatının iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur’an birinci cümleyi esasında ZEKATI  FARZ  kılarak kökünden kesip tedavi eder. İkinci cümlenin esasını FÂİZİ  HARAM  kılarak kökünden koparıp tedavi eder.” (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua)

EGOLOJİK  KRİZ: Kimlik buhranı, var oluş felsefesiyle ilgili çözülmemiş problemlerle stres, ruhî bunalımlar ve intiharlarla kendisini gösterir… Yani, nereden geldik nereye gidiyoruz, niçin geldik, kim getirdi ve ne yapmak için getirdi? Ve benzeri soruların cevabını bulamayan insanlar bunalımlar yaşıyorlar. Aslında cevaplar basit: “Yaratan yarattığını bilmez mi?” (Mülk Suresi, 14. ayet) Öyleyse önce Onu bulup bütün  isimleri, sıfatları ile O’nu tanıyıp marifetullahı öğrendikten sonra gönderdiği Kitap ve Peygamberinden yaratılış gaye ve hikmetini öğrenmeliyiz…

Bu hususta, Prof. Dr. Colin Turner’in bizzat kendisinden dinlediğim bir hatırasını bu münasebetle tekrarlamak istiyorum:
“1970’de Orta Doğu ve İslam uzmanı için doktora çalışmasına başladım. 1975’te (siyasal İslamı tanıyarak) Müslüman oldum.  1979’da Ruslar, Afganistan’a girip işgal edince, İngiltere’deki Müslümanlar Londra’da bu işgali protesto etmek için bir yürüyüş organize ettiler. Bir Müslüman olarak ben de bu yürüyüşe katıldım. Sloganlar atarak ilerliyor, arasıra ‘Lâ ilâhe illallah!’  ve ‘Allahü Ekber!’  diyerek bağırıyorduk. İngiliz halkı da bizi seyrediyordu. Bir yerde yine ‘Lâ ilâhe illallah!’ dedik. Bizi izleyenlerden birisi bana ‘Bunun mânâsı ne?’ diye sordu. Ben  de ‘Allah’tan başka ilâh yoktur.’  dedim. Ama o ‘Bu kadarını ben de biliyorum… Yani bununla ne denmek isteniliyorsa; açar mısın?’ dedi. ‘İşte söyledik ya!’ deyip yoluma devam ettim. Ama bu, benim kafama takıldı; daha neler söylemem gerekiyordu acaba, diye düşünmeye başladım. Sonrasında çeşitli Müslüman gruplara ait camileri ziyaret edip alim  ve hocalara bu soruyu sordum. Hep aynı şeyi söylediler ve ‘Söylemişsin işte… Daha ne  söyleyeceksin ki!..’ dediler. Aslında evimin içi, kitap dolu: İslam’da Bankacılık, İslam’da Hâriciye… Kitaplar hep İslam’da, Şeriatte, şeklinde… İman ile ilgili pek bir şey yok… Halbuki Kur’an’da geçen kelimelerin hangi surenin hangi âyetinde geçtiğini gösteren Müfehrese baktım. Mesela Kur’an’da diyelim ki, yüz defa İMAN  kelimesi geçmişse, on defa İSLAM  ve tek bir defa ŞERİAT kelimesi geçiyor. Burada bir orantısızlık var, bunun bir hikmeti olması gerekir, diye düşündüm…

Hoca olduğum Üniversitenin mescidindeki arkadaşlara da bunu sordum, onlar da aynı cevabı verdiler. Ama mescidde bulunan bir Türk kardeş, bana bir kitap uzattı. Baktım, kapağında Ayetü’l-Kübrâ yazıyordu. ‘Ben tasavvufa karşıyım, okumam’ dedim. O da ‘Bu kitap tefekkürdür, muhakkak okumalısın çünkü, senin sorunun cevabı bu kitapta… Başka yerde bulamazsın.” diyerek  kitabı elime verdi. İster istemez almıştım. Ama okuyunca çok hayret ettim. Çünkü göklerde büyük sistemler nasıl bir nizam ve intizam  içinde âhenkli biçimli görüntüsüyle ‘Allah, Lâ ilâhe illallah!’  diyor. Deniz diplerindeki harika İlahî icraat yine nasıl ‘Lâ ilâhe illallah!’ diyor. Yeryüzündeki ağaçlar, çiçekler, meyveler nasıl ‘Lâ ilahe illallah!’  diyor… Kuşlar, kelebekler, tür tür hayvanlar nasıl ‘Lâ ilahe illallah!’ diyor. Bütün kainat toptan nasıl bu hakikatı haykırıyor; işte bu güzel gerçeği dile getiriyor. Öbür görüşmemizde o kardeşe dedik ki: ‘Bak Risale-i Nur Külliyatı” yazıyor. Demek ki, başka Risaleler de var. Onlardan bana verir misin?’  O da ‘Olur’ dedi ve bana ‘Sözler’ kitabını getirdi. Hayranlıkla okumaya başladım. Otuzuncu Söz’de ‘Ene’ (Benlik, ego) bahsine gelince iyice şaşırdım. ‘Çıldıracağım!.. Yazılamaz böyle bir kitap dedim.”

Prof.  Dr. Colin Turner’ün hayret ettiği mesele üzerinde durmak istiyorum. İnşaallah bir sonraki yazımda ‘Ene’ bahsinden bazı bölümleri ele alırız.

[Abdullah Aymaz] 27.1.2020 [Samanyolu Haber]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder