Allah’ın yarattığı bütün mahlûkâta karşı, rahmet ve merhametinin tezahürü olarak, kâinattaki cârî olan fizik kanunları gereği, toprağın bağrına atılan her tohum bire on, bire yüz, bire yediyüz meyve verdiği, Kur’ân-ı Mûciz’ül Beyan’da ifâde buyrulmakta ve bizde görmekteyiz.
Cenâb-ı Hak; Allah’a gönülden inanan, saygıda kusur etmeyen, emir ve yasaklarına karşı vefâ ve sadâkatlı olan kullarına karşı da, yaptıkları her hasenenin sevâbı olarak, bire on, bire yüz ve bire binler, husûsiyle âhiret pazarı olarak inandığımız mübârek Ramazan-ı Şerifin gece ve gündüzlerinde, bilhassa “Leyle-i Kadir” de otuz bine kadar sevapla kullarını mükâfatlandırmaktadır.
Mü’min Allah emrettiği için ibâdet yapar, oruç tutar, zekat verir, Hac yapar, îman ve Kur’an hizmetinde bulunur. Yâni, emr-i bil mâruf nehy-i anil münker yapar. Hâlis bir niyetle yaptığı bu ibâdet ve hizmetlerle Allah’ın rızâsını gözetir. Böylesine bereketli, rahmet ve mağfiretiyle ehl-i îmanı firdevslere hazırlayan, kirlenmiş uzuvların temizlenmesine vesîle olan, “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden azât” olan Ramazan-ı Şerif vedâya hazırlanırken, son bir defa daha fırsat tanıyıp feyiz ve bereketinden istifâde edeceğimiz, seksen küsur yıllık bir ömre bedel mübârek Kadir Gecesi’nin olabileceği geceleri yaşıyoruz.
Hz.Allah (cc), Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da Kadir sûresi ve Duhan sûresiyle bu müjdeyi vermektedir.
“Biz Kur’anı Kadir gecesi indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi! O gece Rablerinin izniyle ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner... Artık o gece bir selâmettir gider.. Tâ tan ağarana kadar..” (97,1-5)
“Biz Kur’an’ı kutlu bir gecede indirdik.” (44, 3)
Efendimiz Hz.Muhammed (sav) de; “Kadir Gecesi’ni, fazîlet ve kudsiyetine inanarak ve sevâbını yalnız Allah’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günâhları bağışlanır.” (Buhari, Müslim) buyurmaktadır.
Hz. işe vâlidemizin (r.anha); Yâ Resûlallah! Kadir gecesini idrak edersem ne şekilde duâ edeyim? sorusuna cevap olarak; Efendimiz (sav), ‘Allahümme inneke afüvvün, kerîmün, tuhibbül afve fa’fü anni-fa’fü annâ’ – ‘Allahım sen affedicisin, affı seversin, beni (bizi) de affeyle’ duâsını öğretmiştir. (Tirmizi, İbn-i Mâce)
Her şeyde olduğu gibi Leyle-i Kadir’in anahtarı da îmandır, teslîmiyetdir. Leyle-i Kadir, bir ticâret-i uhreviyenin pazarıdır ve kullarına karşı merhameti sonsuz Allah’ın Rahmetinin coştuğu gecedir. Kadir gecesi, seksenüç yıllık bir ömre tekâbül etmektedir.
Barla Lâhikasında Hz. Üstad (Rahmetullahi aleyh): “Mübârek Şehr-i Ramazan, ömür içinde bir Leyle-i Kadir’dir ki, o geceye muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gün, saati iki ay, günü bir kaç sene hükmünde bir ömrü bâkî kazandırır.” buyurmuştur. Mü’minler de, o mübârek geceyi yakalayıp ihyâ etmenin yanında, her geceyi bir Kadir Gecesi bilerek ömr-ü bâkiye hazır olmaya çalışmalıdırlar.
Kadir gecesinin kadrini, kıymetini bilin ki, kadriniz bilinsin. Bir ömür boyu devam eden kulluğun içine Allah (cc), her yıl öyle bir gece gizlemiştir ki, o bin aydan daha hayırlı, ‘Kadir gecesi’dir. Mü’min, her gece ve gündüzü kadir bilip ihyâ etmelidir ki, bu şereften mahrum olmasın.
Kadir gecesi, meleklerin kutladığı bir gecedir. O gece, o kadar çok melek iner ki, bu iniş şafak atıncaya kadar devam eder. Mü’minler de, o gecenin hakkını vererek değerlendirmelidirler ki; melekî duyguları inkişaf edebilsin. Yürekten hüşyâr bir gönülle Allah’a el açarak, sadâkat ve ihlasla yalvarmalıdırlar ki, o sonsuz rahmetten nasîplerini ve hisselerini almış olsunlar.
Bazı zaman ve mekanlarda yapılan ibâdetler, cüziyetten çıkıp külliyet kesbeder, zılliyetten çıkıp asliyete inkılâp eder. Hudutta bir saat nöbet, bir sene ibâdet sevâbı kazandırdığı gibi; bir saat tefekkür de bir sene ibâdet sevâbı kazandırabilir. Kadir gecesi gibi mübârek bir geceyi ihyâ eden bir insan, bin ayı ihyâ etmiş gibi sevap kazanma şansına sâhip olabilir.
Her iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Bu fırsat iyi değerlendirilmelidir. Küçük gibi görünen nice günah ve kötülükler vardır ki, insanın hüsrâna uğramasına sebebiyet verebilir. Aynı şekilde bizim nazarımızda basit ve küçük gibi görünen bir iyilik de, çok büyük mükâfatlara vesîle olabilir.
Kadir gecesi, Ramazân-ı Şerif ayı içerisinde bulunan en kıymetli bir gecedir. Bu gece, sâdece Ümmet-i Muhammed’e (sav) mahsustur. Efendimiz’in (sav), diğer ümmetlerin uzun ömürlü olup çok ibâdet etmelerine mukâbil, kendi ümmetinin ömrünün kısalığı karşısındaki mahzûniyetine karşı ikram olarak, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesi verilmiştir.
Mü’minler, bu geceyi ve hayâtlarının diğer gecelerini ihyâ adına; ilimle, kazâ namazlarıyla, Kur’ân-ı Kerim’i derin bir şuurla anlayarak okuyarak, duâ ve tevbe ederek, sadakalar vererek, fakir ve yetimleri sevindirerek meşgul olmalı ve fânî hayâtlarını, ebedi hayâtları adına yatırım yapma gayreti içinde olmalıdırlar.
Bin aydan faziletli, ne kadar kadri yüce!
Sayısız günahkar kul, affa uğrar bu gece.
Allah-ü teâla, kameri bütün seneyi dolaşacak şekilde yerleştirmiştir. Böylece Oruç ve Kadir gecesi de, senenin her gününe uğramaktadır. Bu gece, bütün mü’minler affolur. Yalnız şunlar müstesna; falcılık ve kahinlik yoluyla gelecekten haber verenler, büyü yapan ve yaptıranlar, ana babaya âsi olanlar, içkiye, kumara, zinâya ve zulüme devam edenler.
Hz.Resûlüllah Efendimiz’in (sav) Kadir gecesinin vaktini haber vermeye teşebbüs ettiği, ancak o sırada bir konuda anlaşmazlığa düşen iki Sahâbi’nin arasını düzeltmek için meşgul olurken buna fırsat bulamadığı, daha sonra da konunun zihninden silindiği bildirilir. (Buhari, Müslim)
Bir Ramazân-ı Şerif daha geldi geçiyor, insan için yeniden yenilenme ve dirilmeye vesîle olan bu mübârek ay ve Kadir gecesi, hauatı ve imkanları iyi değerlendirmek için büyük bir fırsattır. Allah (cc) Sultan-ı Kâinat olarak, Kadir gecesi atmosferine giren herkese mücrimlerin, dilencilerin, muhtaçların ruh bozukluğuna, perişâniyetine bakmadan, kendi yüceliğine yakışır bir tarzda atâsıyla muâmelede bulunur.
Küçük çocukların, pîri fânilerin katledildiği, anaların ve bebeklerin gözyaşı döktüğü, kardeşin kardeşi gözünü kırpmadan kıydığı, müslümanın müslümana her türlü kötülük yaptığı bu zaman diliminde, zorlu bir süreçten geçtiğimiz muhakkaktır. Akan kanların ve gözyaşlarının, irtikâb edilen zulmün ve ihânetin durması için, bu mübârek gün ve gecelerde kalbimiz dilimize gelircesine duâ etmeli, Allah’tan af dilemeliyiz. Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’la irtibatımızı daha çok kuvvetlendirerek, kazanma kuşağında kaybetmemeye gayret etmeliyiz.
Çok sevdiğimiz, bir yıl yolunu gözetip dört gözle beklediğimiz aziz misâfirimiz bu kutlu ay, yavaş yavaş elvedâ demeye yüz tuttuğu şu gün ve geceleri vesîle yaparak; Kadir gecesi ve Bayramın, ülkemiz, âlem-i İslâm ve bütün insanlık hakkında, -hususiyle yüzbinlerce mağdur, mahkum, gaybûbet içinde ve hicret şerefine ermiş muhâcirlerin, yuvaları dağılmış en ağır şartlarda hayâtın imtihanını veren kardeşlerimiz hakkında- hayırlara vesîle olmasını dilerim. Gerçek bayramlara ulaşma duâ ve temennisiyle hüzünlü bayramlarını tebrik eder, en kısa zamanda umduklarına kavuşmalarını beklerim.
[Mehmet Ali Şengül] 29.5.2019 [Samanyolu Haber]
Dua vakti çok mühim [Safvet Senih]
Mustafa Sungur Ağabey diyor ki: “Afyon’da namazdan sonra Üstad Hazretleri namaz tesbihatına temasla: ‘Tesbihatta, SÜBNALLAH, ELHAMDÜLİLLAH, ALLAHÜ EKBER derken kalbi hüşyar bir mümin o vakitte namaz kılan, tesbihat eden milyonlar müminler cemaatı arasına mânen girer, onlarla beraber söyler. Hatta daha ileri gitse, bütün zaman ve mekânlardaki müminlerle beraber olarak, ortada Resul-i Ekrem (S.A.S.) sağında enbiyalar, solunda evliyalar ve bütün müminler beraber TESBİHAT edebilir.’ demişti.
“Yine bir gün, ‘Ben namazdan çıkışta ESSEL MÜ ALEYKÜM VE RAHMETULLAH dediğinde, sağımda enbiyalar sol tarafımda evliyaları niyet ederek öyle selam veriyorum’ demişti.
“Evet Üstadımız defalarca ‘Benim hayatım intizamla geçmiştir’ derdi. Evet Üstadımızın hayatı, hatta 24 saat günlük hayatı intizamlı idi. Gece ibadeti, teheccüd namazı ve mutlaka seher vaktinde uyanık ve tesbihatta ve duada olması, dâimî idi. Gece evrad okuduktan sonraki dua zamanı, çok ehemmiyetli idi. Her halde o zamanda bir vakti vardı ki, külliyet kesbedip bütün zerrât-ı kâinat namına tesbih ve tahmid ederdi (Sübhanallah, Elhamdülillah derdi). Gündüz de; yemeği, Risale- tashihi ve ziyaretçilerle sohbeti vardı ki, hep intizamlı idi.
“Evet, bu şanı yüce Üstad Hazretleri fevkalâde kabiliyetleriyle beraber Şarkta zuhur etmiş. Şarkın en mübarek, nurlu, ehl-i kalb, hüşyar, zekâvetli, en derin ve çetin meseleleri çözen ulemâ ve evliyalarının hepsinin duasına nâil olarak, teveccühlerini alarak, aynı zamanda bütün oralarda medfun Şeyh Sıbğatullah, Ahmed Hânî, Abdurrahman-ı Tâğû gibi zevatın da himmetlerine ererek ve gele gele, ta başta Gavs-ı zam olarak l-i Beytin kudsî imamlarının ders ve irşadlarına da mazhar olarak, tekemmül ede ede, aynı zamanda gençliğinden beri devam ettiği CEVŞENÜ’L-KEBÎR gibi kudsî münacatların da feyizli derslerinden istifade ede ede yetişmiş, gelişmiş, tekemmül etmiştir. Hatta bir mektubunda bu hususa temasla: ‘İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususî üstadı olan İmam Rabbânî, Gavs-ı Azam ve İmam Hazalî, Zeynelabidin (R. Anhüm) bilhassa CEVŞENÜ’L-KEBİR münacâtını bu iki imamdan ders almışım. Hz. Hüseyin ve Hz. Ali (k.v.)’den daima onlarla manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım’ buyuruyor.
“Bunları zikretmekten maksadım, Hz. Üstad’ın her yönden ve âzamî tecellilere mazhariyetle mânevî ve ruhî inkişafını bir derece ifade ile, havsalamız hâricindeki namazdaki büyük huzurun ve Risale-i Nur’un kudsî ve ulvî mazhariyetini nazara vermektir. Elbette ve hiç şüphe yok ki, şimdi başta Anadolu olarak âlem-i ihata eden Risale-i Nur’un çekirdeği olan Hz. Üstad’ın o daireye l-i Resule lâyık, şâyeste ve irtibatlı mazhariyeti bulunacaktır. Van’da iken, Mecmuâtu’l-Ahzab’ı üç cilt olarak ve on beş günde bir devretmesi, evrad yerinde okuması gösteriyor ki, o üç ciltte evrad ve ezkârları bulunan o büyük zâtların umumunun mazhariyetlerini kendinde toplamıştı.
“Yine bir mektubunda, kendi hayatının ÇEKİRDEK mânâsına işaret ederek, ‘Benim hizmetim ve sergüzeşt-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş, İlahî inayet ile bu zamanda ehemmiyetli bir iman hizmetine mebde (başlangıç) olmak için Kur’an’dan gelen ve meyvedar bir yüce ağaç olan Nur Risalelerini ihsan etmiş’ demektedir.
“Evet muazzez Nur Üstad, ubudiyet makamında daima Cenab-ı Hakka müteveccih bir huşû hâlinde bulunurdu.
“Yine Afyon’da hapisten tahliye olduktan sonra, bir öğle vakti Üstadımızla namaz kılarken dışarıda çocukların gürültülerini duyuyordum. Davul çalınıyordu. ‘Acaba Üstadımızın namazdaki huzuruna mâni olur mu?’ diye düşündüm. Çünkü Hüsrev Ağabeyin, Isparta’da bazan gaz ocağını yakıp onun sesi içerisinde namazını kıldığını görmüştüm. ‘Çocukların sesleri dışarıdan geldiği için huzuruma mâni oluyor. onun için yakıyorum’ demişti. Bunun için “Çocukların sesi acaba Hz. Üstad’ın da huzuruna mâni olur mu?’ diye düşünmüştüm. Selamdan sonra Hz. Üstadımız, ben bir şey demeden, ‘Eskiden gürültüler namazıma, huzuruma mâni olurdu. Fakat şimdi olmuyor’ diye beyanda bulundu.”
Hafız Namık Şenel diyor ki: “Bir gün Üstad Hazretlerinin arkasında öğle namazı kılıyorduk. Üstad namaza başladığı zaman, sanki yok olmuştu. Hani Hz. Ali namaza durunca vücudundaki oku çıkarmışlardı ya aynen onun gibi Üstad Hazretleri de kendinden geçmişti. Onun namaz kılışını görünce kendimden hicap duydum. O namazın lezzetini hâlâ unutamam”
Bizler Üstad Hazretleri gibi büyüklerimizin, namaz, dua, tazarru, evrad ve ezkâr hassasiyetlerini öğrenerek dersimizi almalıyız. İnsan misal ve numune görerek, rehberler öncülüğünde kendisine çeki düzen verir. İnşaallah bizler de bu anlatılanlardan nasibimizi alırız.
[Safvet Senih] 29.5.2019 [Samanyolu Haber]
“Yine bir gün, ‘Ben namazdan çıkışta ESSEL MÜ ALEYKÜM VE RAHMETULLAH dediğinde, sağımda enbiyalar sol tarafımda evliyaları niyet ederek öyle selam veriyorum’ demişti.
“Evet Üstadımız defalarca ‘Benim hayatım intizamla geçmiştir’ derdi. Evet Üstadımızın hayatı, hatta 24 saat günlük hayatı intizamlı idi. Gece ibadeti, teheccüd namazı ve mutlaka seher vaktinde uyanık ve tesbihatta ve duada olması, dâimî idi. Gece evrad okuduktan sonraki dua zamanı, çok ehemmiyetli idi. Her halde o zamanda bir vakti vardı ki, külliyet kesbedip bütün zerrât-ı kâinat namına tesbih ve tahmid ederdi (Sübhanallah, Elhamdülillah derdi). Gündüz de; yemeği, Risale- tashihi ve ziyaretçilerle sohbeti vardı ki, hep intizamlı idi.
“Evet, bu şanı yüce Üstad Hazretleri fevkalâde kabiliyetleriyle beraber Şarkta zuhur etmiş. Şarkın en mübarek, nurlu, ehl-i kalb, hüşyar, zekâvetli, en derin ve çetin meseleleri çözen ulemâ ve evliyalarının hepsinin duasına nâil olarak, teveccühlerini alarak, aynı zamanda bütün oralarda medfun Şeyh Sıbğatullah, Ahmed Hânî, Abdurrahman-ı Tâğû gibi zevatın da himmetlerine ererek ve gele gele, ta başta Gavs-ı zam olarak l-i Beytin kudsî imamlarının ders ve irşadlarına da mazhar olarak, tekemmül ede ede, aynı zamanda gençliğinden beri devam ettiği CEVŞENÜ’L-KEBÎR gibi kudsî münacatların da feyizli derslerinden istifade ede ede yetişmiş, gelişmiş, tekemmül etmiştir. Hatta bir mektubunda bu hususa temasla: ‘İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususî üstadı olan İmam Rabbânî, Gavs-ı Azam ve İmam Hazalî, Zeynelabidin (R. Anhüm) bilhassa CEVŞENÜ’L-KEBİR münacâtını bu iki imamdan ders almışım. Hz. Hüseyin ve Hz. Ali (k.v.)’den daima onlarla manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım’ buyuruyor.
“Bunları zikretmekten maksadım, Hz. Üstad’ın her yönden ve âzamî tecellilere mazhariyetle mânevî ve ruhî inkişafını bir derece ifade ile, havsalamız hâricindeki namazdaki büyük huzurun ve Risale-i Nur’un kudsî ve ulvî mazhariyetini nazara vermektir. Elbette ve hiç şüphe yok ki, şimdi başta Anadolu olarak âlem-i ihata eden Risale-i Nur’un çekirdeği olan Hz. Üstad’ın o daireye l-i Resule lâyık, şâyeste ve irtibatlı mazhariyeti bulunacaktır. Van’da iken, Mecmuâtu’l-Ahzab’ı üç cilt olarak ve on beş günde bir devretmesi, evrad yerinde okuması gösteriyor ki, o üç ciltte evrad ve ezkârları bulunan o büyük zâtların umumunun mazhariyetlerini kendinde toplamıştı.
“Yine bir mektubunda, kendi hayatının ÇEKİRDEK mânâsına işaret ederek, ‘Benim hizmetim ve sergüzeşt-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş, İlahî inayet ile bu zamanda ehemmiyetli bir iman hizmetine mebde (başlangıç) olmak için Kur’an’dan gelen ve meyvedar bir yüce ağaç olan Nur Risalelerini ihsan etmiş’ demektedir.
“Evet muazzez Nur Üstad, ubudiyet makamında daima Cenab-ı Hakka müteveccih bir huşû hâlinde bulunurdu.
“Yine Afyon’da hapisten tahliye olduktan sonra, bir öğle vakti Üstadımızla namaz kılarken dışarıda çocukların gürültülerini duyuyordum. Davul çalınıyordu. ‘Acaba Üstadımızın namazdaki huzuruna mâni olur mu?’ diye düşündüm. Çünkü Hüsrev Ağabeyin, Isparta’da bazan gaz ocağını yakıp onun sesi içerisinde namazını kıldığını görmüştüm. ‘Çocukların sesleri dışarıdan geldiği için huzuruma mâni oluyor. onun için yakıyorum’ demişti. Bunun için “Çocukların sesi acaba Hz. Üstad’ın da huzuruna mâni olur mu?’ diye düşünmüştüm. Selamdan sonra Hz. Üstadımız, ben bir şey demeden, ‘Eskiden gürültüler namazıma, huzuruma mâni olurdu. Fakat şimdi olmuyor’ diye beyanda bulundu.”
Hafız Namık Şenel diyor ki: “Bir gün Üstad Hazretlerinin arkasında öğle namazı kılıyorduk. Üstad namaza başladığı zaman, sanki yok olmuştu. Hani Hz. Ali namaza durunca vücudundaki oku çıkarmışlardı ya aynen onun gibi Üstad Hazretleri de kendinden geçmişti. Onun namaz kılışını görünce kendimden hicap duydum. O namazın lezzetini hâlâ unutamam”
Bizler Üstad Hazretleri gibi büyüklerimizin, namaz, dua, tazarru, evrad ve ezkâr hassasiyetlerini öğrenerek dersimizi almalıyız. İnsan misal ve numune görerek, rehberler öncülüğünde kendisine çeki düzen verir. İnşaallah bizler de bu anlatılanlardan nasibimizi alırız.
[Safvet Senih] 29.5.2019 [Samanyolu Haber]
15 TEMMUZ MALATYA DOSYASI - 1 “Dosyalar boş, köpürtmemiz lazım” [Ahmet Dönmez]
Malatya, 15 Temmuz’un ana mekânlarından biri değil. Darbe girişiminin seyrinde Ankara, İstanbul, Eskişehir, Muğla ve Diyarbakır gibi önemli bir yeri yok. 2. Ordu Komutanlığı’nda yaşanan küçük çaplı çatışmalar ve 7. Ana Jet Üssü’ndeki hareketlilik dışında kayda değer bir şey olmadı. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan istediği idari tahkikat raporunda da bu durum net olarak ifade ediliyor. Darbe yargılamasının yapıldığı Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan ve altında Üs Komutanı Albay Hasan Hüseyin Kanbur’un imzasının olduğu 11 Kasım 2016 tarihli idari soruşturma raporunda, o gece darbe yanlısı hiç bir emrin verilmediği ve sivil makamlara herhangi bir mukavemet gösterilmediği belirtiliyor. Ayrıca İl Emniyet Müdürü Ömer Urhal da 6 Kasım 2017 tarihli duruşmada, o gece Malatya’daki üste herhangi bir olay yaşanmadığını beyan etti. Buna rağmen Malatya ölçeğinde yaşananlar, 15 Temmuz’un bütünü hakkında da fikir veriyor.
Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve eski 2’nci Ordu Komutanı Adem Huduti’nin 15 yıl, 3 generalin müebbet, 4 albay, 2 yarbay, 4 binbaşı ve 1 yüzbaşının ağırlaştırılmış müebbet, 1 albay ile bir üsteğmenin de müebbet hapis cezasına çarptırıldığı dava dosyasında çok çarpıcı ifşaatlar var. Hedef seçilen bazı komutanların, hiç bir suçları olmadığı halde tutuklanması, darbe ile ilişkilendirilmesi ve sonradan yalan beyanlarla haklarında ‘delil’ üretilmeye çalışılması bunlardan biri. Bu sahte delil üretme çabaları dava dosyasına da alenen girdiği halde hedefteki isimlere ceza verilmesi, 15 Temmuz’un ne olup ne olmadığı hakkında bir fikir veriyor.
İstinaf mahkemesinin de onadığı bu davanın sanıklarından biri, dönemin 7. Ana Jet Üs Komutanı Emin Ayık, bir diğeri de dönemin Harekât Komutanı Hava Pilot Kurmay Albay Tayfun Tuna. İddianameye göre somut hiç bir suçları tespit edilememiş. Bu durum, savcı tarafından da biliniyor. Bu yüzden de Savcı, bazı MİT görevlileri ile birlikte üssü ‘ziyaret’ edip bazı subaylarla ‘özel’ toplantılar yapmış. Toplantıda, Tayfun Tuna ve bazı pilotlar aleyhine delil üretilmesi için talimat verilmiş. Bunu, bizzat o toplantıya katılan ve kendilerinden ‘delil üretmesi’ istenen askerlerin ifadelerinden görebiliyoruz.
Bu ifadelere göre söz konusu yasa dışı emri veren kişi, 16 Temmuz günü tutuklanan 7. Ana Jet Üs Komutanı Tuğgeneral Emin Ayık’ın yerine atanan Tuğgeneral Erdoğan Gür. Göreve gelir gelmez savcı ve MİT personeli ile görüşmeler yapan Gür, üsteki en kıdemli bir kaç subayı toplayıp, “Tutuklanan pilotların dosyalarını kabartın” talimatı vermiş. Bu subaylardan biri o sırada 7’nci Ana Jet Üs Komutanlığı Uçak Bakım Subayı olan Binbaşı Murat Örsal. Bir diğeri dönemin 7’nci Ana Jet Üs Destek Grup Komutanı Yarbay Mahmut Sağır. Bir diğeri de dönemin 7’nci Ana Jet Üs Komutanlığı Güvenlik Tabur Komutanı Yüzbaşı Murat Mutlu. İddialara göre Erdoğan Gür, bu toplantılarda, “Emin Ayık, Tayfun Tuna ve tutuklanan 10 pilotun dosyaları boş. Dosyalarını kabartmalıyız. Öbür türlü bu adamları suçlayamazlar.” diyor.
Bu ifşaatların sahiplerinden biri olan Murat Örsal. 15 Temmuz gecesi Uçak Bakım Tabur Komutanı Yarbay Cahit Kıyak’ın izinde olması nedeniyle bu göreve de vekâleten bakıyordu. Darbe girişiminden 2 hafta sonra tutuklanan Örsal, 2 Eylül 2016 tarihinde el yazısı ile yazdığı dilekçenin 13. sayfasında şöyle diyor: “Şaban Albay (O sırada 7. Ana Jet Üs Komutanlığı Uçak Sistemleri Komutanı olan Şaban Delioğlu. Sonrasında Anamur Garnizon Komutanı oldu.) 26 Temmuz’da beni evimden saat 23.00’dan sonra aradığında ‘Pilotların dosyalarını kabartacağız. Üs Komutanı ile Savcı Bey görüştüler. Biz de tanık olarak ifade vermeye gidelim’ dedi. Ben de ‘Olur, bir ekip yapıp gideriz’ dedim. Israrla o gün ve daha sonraki 27 ve 28 Temmuz günlerinde ifadelerimizin kısa ve öz verilmesini, Savcı Bey’in konuyu bildiğini, uçak bakımcıların bu olayın dışında olduğunu söylediğini, o yüzden çekinecek bir şeyin olmadığını söyledi.”
Örsal, bu ifadeye rağmen neden tutuklandıklarını anlamamış. Kendisi ile birlikte eşi ve biri henüz 2 yaşını doldurmamış 2 çocuğunun da mağdur olduğunu ifade ediyor. Kaçma şüphesinin olmadığını belirterek tahliyesini talep ediyor.
Bir diğer ifade de dönemin 7. Ana Jet Üs Destek Grup Komutanı Yarbay Mahmut Sağır’a ait. 3 Ağustos 2016 tarihli savcılık ifadesinde de şu ifadeleri kullanıyor: “Bu kalkışma girişiminden 5-6 gün sonra konu ile ilgili ifade vermek istediğimi yeni üs komutanımıza, Albay Erdoğan Gür’e söyledim. Kendisi bize beklememizi söyledi. Kendilerinin bunu ayarlayacağını söyledi. Biz yaşananlarla ilgili olarak 32-33 kişilik isim listesi hazırlamış ve bu listeyi üs komutanımıza vermiştik.”
Mahmut Sağır, 6 Nisan 2017 tarihli mahkeme savunmasında da, “27 Temmuz tarihinde birliğimize ziyarete gelen MİT Bölge Başkanı’yla yeni üs komutanının görüşmesinde yanlarındaydım.” diyor.
Asıl detayları ise 19 Ağustos 2016 günü Malatya Sulh Ceza Hakimliğine verdiği dilekçesinde anlatıyor: “27 Temmuz Çarşamba gecesi üst Komutanı Erdoğan Gür, birlik komutanlarını odasına topladı. Şu ifadeleri kullandı: ‘Eski üs komutanı, harekât subayı ve pilotlar tutuklandı ama dosyalarının içi çok dolu değil. Amacımız, eğer bunlar kalkışmacı/ darbeci iseler dosyalarını kabartmak’ (…) Eğer biz darbeci olsak, 1-2 gün sonra Tuğgeneral Erdoğan Gür’le görüşüp hainlerin, darbecilerin işlemiş olabilecekleri suçlarla ilgili dosyalarını kabartmak amacı ile ifade vermesinin uygun olabileceklerin listesini beraber hazırlar mıydık?”
İddialara göre Erdoğan Gür’ün talimatı ile söz konusu yönlendirmeleri yapan Albay Şaban Delioğlu, bu isimlerden başkalarına da aynı telkinlerde bulundu. Üs personeli ile tek tek görüşüp, “Herkesi ifadeye çağıracaklar. Ben gidip ifade verdim, olayları net bir şekilde anlattı. Herhangi bir durum yok. Siz o gece yaşananları anlatın. Kısa, öz anlatın ve bu adamlar darbe yanlısı davrandı diye ifade verin.” dedi.
Erdoğan Gür ve Şaban Delioğlu’nun telkinleri doğrultusunda hareket eden Mahmut Sağır ile Murat Örsal, eski Üs Komutanı Emin Ayık, Harekât Komutanı Tayfun Tuna ve F16 pilotlarının cemaat üyesi olduğuna yönelik ifadeler verdi. Bu isimlerin darbe yanlısı davrandığını, Tayfun Tuna’nın da üssün ‘cemaat imamı’ olduğunu öne sürdüler. Ancak gerek belgeler, gerek kamera görüntüleri gerekse de idari tahkikat raporuna göre bu isimlerin hiç biri o gece darbe yanlısı davranmamıştı. Yaşananları, belgeleri ile birlikte bu yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde tek tek masaya yatıracağım.
Söz konusu ifadeleri veren Mahmut Sağır, Murat Örsal ve Murat Mutlu daha sonra tahliye edilip görevlerine iade ettiler. Yargılama sonucunda da beraat ettiler. Murat Örsal, tahliye olduktan sonra 26 Eylül 2016 tarihinde göreve iade oldu. Bununla da yetinilmeyip 2015-2016 Harekât Başarı Ödülü kendisine tevdi edildi. 30 Kasım 2016 tarihinde terfi ettirilerek Uçak Bakım Tabur Komutanlığı’na getirildi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 28 Aralık 2016 tarihli üs ziyaretinde kendisine ait olan anı objesini Murat Örsal’a verdi.
Mahmut Sağır da 22 Ağustos 2016 tarihinde tahliye edilip görevine iade edildi. Daha sonra Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı’nda güvenlik denetçisi oldu. Bütün hava kuvvetleri birliklerinin emniyet tedbirleri, güvenlik taburları ve güvenlik planlarının kontrol edilmesinden sorumlu kişi.
Onlara bu talimatı veren dönemin Üs Komutanı Tuğgeneral Erdoğan Gür, şu anda Hava Harp Okulları Komutanı. Gür’ün emirleri doğrultusunda astlarını yönlendiren Albay Şaban Delioğlu da 15 Temmuz’dan sonra terfi ederek Anamur Garnizon Komutanlığı’na getirildi.
Dosyası ‘kabartılan’ isimlerden Emin Ayık ve Tayfun Tuna ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
[Ahmet Dönmez] 28.5.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve eski 2’nci Ordu Komutanı Adem Huduti’nin 15 yıl, 3 generalin müebbet, 4 albay, 2 yarbay, 4 binbaşı ve 1 yüzbaşının ağırlaştırılmış müebbet, 1 albay ile bir üsteğmenin de müebbet hapis cezasına çarptırıldığı dava dosyasında çok çarpıcı ifşaatlar var. Hedef seçilen bazı komutanların, hiç bir suçları olmadığı halde tutuklanması, darbe ile ilişkilendirilmesi ve sonradan yalan beyanlarla haklarında ‘delil’ üretilmeye çalışılması bunlardan biri. Bu sahte delil üretme çabaları dava dosyasına da alenen girdiği halde hedefteki isimlere ceza verilmesi, 15 Temmuz’un ne olup ne olmadığı hakkında bir fikir veriyor.
İstinaf mahkemesinin de onadığı bu davanın sanıklarından biri, dönemin 7. Ana Jet Üs Komutanı Emin Ayık, bir diğeri de dönemin Harekât Komutanı Hava Pilot Kurmay Albay Tayfun Tuna. İddianameye göre somut hiç bir suçları tespit edilememiş. Bu durum, savcı tarafından da biliniyor. Bu yüzden de Savcı, bazı MİT görevlileri ile birlikte üssü ‘ziyaret’ edip bazı subaylarla ‘özel’ toplantılar yapmış. Toplantıda, Tayfun Tuna ve bazı pilotlar aleyhine delil üretilmesi için talimat verilmiş. Bunu, bizzat o toplantıya katılan ve kendilerinden ‘delil üretmesi’ istenen askerlerin ifadelerinden görebiliyoruz.
Bu ifadelere göre söz konusu yasa dışı emri veren kişi, 16 Temmuz günü tutuklanan 7. Ana Jet Üs Komutanı Tuğgeneral Emin Ayık’ın yerine atanan Tuğgeneral Erdoğan Gür. Göreve gelir gelmez savcı ve MİT personeli ile görüşmeler yapan Gür, üsteki en kıdemli bir kaç subayı toplayıp, “Tutuklanan pilotların dosyalarını kabartın” talimatı vermiş. Bu subaylardan biri o sırada 7’nci Ana Jet Üs Komutanlığı Uçak Bakım Subayı olan Binbaşı Murat Örsal. Bir diğeri dönemin 7’nci Ana Jet Üs Destek Grup Komutanı Yarbay Mahmut Sağır. Bir diğeri de dönemin 7’nci Ana Jet Üs Komutanlığı Güvenlik Tabur Komutanı Yüzbaşı Murat Mutlu. İddialara göre Erdoğan Gür, bu toplantılarda, “Emin Ayık, Tayfun Tuna ve tutuklanan 10 pilotun dosyaları boş. Dosyalarını kabartmalıyız. Öbür türlü bu adamları suçlayamazlar.” diyor.
Bu ifşaatların sahiplerinden biri olan Murat Örsal. 15 Temmuz gecesi Uçak Bakım Tabur Komutanı Yarbay Cahit Kıyak’ın izinde olması nedeniyle bu göreve de vekâleten bakıyordu. Darbe girişiminden 2 hafta sonra tutuklanan Örsal, 2 Eylül 2016 tarihinde el yazısı ile yazdığı dilekçenin 13. sayfasında şöyle diyor: “Şaban Albay (O sırada 7. Ana Jet Üs Komutanlığı Uçak Sistemleri Komutanı olan Şaban Delioğlu. Sonrasında Anamur Garnizon Komutanı oldu.) 26 Temmuz’da beni evimden saat 23.00’dan sonra aradığında ‘Pilotların dosyalarını kabartacağız. Üs Komutanı ile Savcı Bey görüştüler. Biz de tanık olarak ifade vermeye gidelim’ dedi. Ben de ‘Olur, bir ekip yapıp gideriz’ dedim. Israrla o gün ve daha sonraki 27 ve 28 Temmuz günlerinde ifadelerimizin kısa ve öz verilmesini, Savcı Bey’in konuyu bildiğini, uçak bakımcıların bu olayın dışında olduğunu söylediğini, o yüzden çekinecek bir şeyin olmadığını söyledi.”
Örsal, bu ifadeye rağmen neden tutuklandıklarını anlamamış. Kendisi ile birlikte eşi ve biri henüz 2 yaşını doldurmamış 2 çocuğunun da mağdur olduğunu ifade ediyor. Kaçma şüphesinin olmadığını belirterek tahliyesini talep ediyor.
Bir diğer ifade de dönemin 7. Ana Jet Üs Destek Grup Komutanı Yarbay Mahmut Sağır’a ait. 3 Ağustos 2016 tarihli savcılık ifadesinde de şu ifadeleri kullanıyor: “Bu kalkışma girişiminden 5-6 gün sonra konu ile ilgili ifade vermek istediğimi yeni üs komutanımıza, Albay Erdoğan Gür’e söyledim. Kendisi bize beklememizi söyledi. Kendilerinin bunu ayarlayacağını söyledi. Biz yaşananlarla ilgili olarak 32-33 kişilik isim listesi hazırlamış ve bu listeyi üs komutanımıza vermiştik.”
Mahmut Sağır, 6 Nisan 2017 tarihli mahkeme savunmasında da, “27 Temmuz tarihinde birliğimize ziyarete gelen MİT Bölge Başkanı’yla yeni üs komutanının görüşmesinde yanlarındaydım.” diyor.
Asıl detayları ise 19 Ağustos 2016 günü Malatya Sulh Ceza Hakimliğine verdiği dilekçesinde anlatıyor: “27 Temmuz Çarşamba gecesi üst Komutanı Erdoğan Gür, birlik komutanlarını odasına topladı. Şu ifadeleri kullandı: ‘Eski üs komutanı, harekât subayı ve pilotlar tutuklandı ama dosyalarının içi çok dolu değil. Amacımız, eğer bunlar kalkışmacı/ darbeci iseler dosyalarını kabartmak’ (…) Eğer biz darbeci olsak, 1-2 gün sonra Tuğgeneral Erdoğan Gür’le görüşüp hainlerin, darbecilerin işlemiş olabilecekleri suçlarla ilgili dosyalarını kabartmak amacı ile ifade vermesinin uygun olabileceklerin listesini beraber hazırlar mıydık?”
İddialara göre Erdoğan Gür’ün talimatı ile söz konusu yönlendirmeleri yapan Albay Şaban Delioğlu, bu isimlerden başkalarına da aynı telkinlerde bulundu. Üs personeli ile tek tek görüşüp, “Herkesi ifadeye çağıracaklar. Ben gidip ifade verdim, olayları net bir şekilde anlattı. Herhangi bir durum yok. Siz o gece yaşananları anlatın. Kısa, öz anlatın ve bu adamlar darbe yanlısı davrandı diye ifade verin.” dedi.
Erdoğan Gür ve Şaban Delioğlu’nun telkinleri doğrultusunda hareket eden Mahmut Sağır ile Murat Örsal, eski Üs Komutanı Emin Ayık, Harekât Komutanı Tayfun Tuna ve F16 pilotlarının cemaat üyesi olduğuna yönelik ifadeler verdi. Bu isimlerin darbe yanlısı davrandığını, Tayfun Tuna’nın da üssün ‘cemaat imamı’ olduğunu öne sürdüler. Ancak gerek belgeler, gerek kamera görüntüleri gerekse de idari tahkikat raporuna göre bu isimlerin hiç biri o gece darbe yanlısı davranmamıştı. Yaşananları, belgeleri ile birlikte bu yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde tek tek masaya yatıracağım.
Söz konusu ifadeleri veren Mahmut Sağır, Murat Örsal ve Murat Mutlu daha sonra tahliye edilip görevlerine iade ettiler. Yargılama sonucunda da beraat ettiler. Murat Örsal, tahliye olduktan sonra 26 Eylül 2016 tarihinde göreve iade oldu. Bununla da yetinilmeyip 2015-2016 Harekât Başarı Ödülü kendisine tevdi edildi. 30 Kasım 2016 tarihinde terfi ettirilerek Uçak Bakım Tabur Komutanlığı’na getirildi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 28 Aralık 2016 tarihli üs ziyaretinde kendisine ait olan anı objesini Murat Örsal’a verdi.
Mahmut Sağır da 22 Ağustos 2016 tarihinde tahliye edilip görevine iade edildi. Daha sonra Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı’nda güvenlik denetçisi oldu. Bütün hava kuvvetleri birliklerinin emniyet tedbirleri, güvenlik taburları ve güvenlik planlarının kontrol edilmesinden sorumlu kişi.
Onlara bu talimatı veren dönemin Üs Komutanı Tuğgeneral Erdoğan Gür, şu anda Hava Harp Okulları Komutanı. Gür’ün emirleri doğrultusunda astlarını yönlendiren Albay Şaban Delioğlu da 15 Temmuz’dan sonra terfi ederek Anamur Garnizon Komutanlığı’na getirildi.
Dosyası ‘kabartılan’ isimlerden Emin Ayık ve Tayfun Tuna ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
[Ahmet Dönmez] 28.5.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
UEFA Avrupa Ligi’nde final günü: Arsenal hocasına, Chelsea yıldızlarına güveniyor [Hasan Cücük]
UEFA Avrupa Ligi kupası bu akşam sahibini bulacak. İki İngiliz ekibi kupa için mücadele edecek. Bir tarafta Chelsea diğer tarafta Arsenal. Finale Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deki Olimpiyat Stadı ev sahipliği yapacak. Arsenal kupayı kazanıp önümüzdeki yıl Şampiyonlar Ligi grupları biletini almak istiyor. En büyük güvencesi daha önce Sevilla ile kupayı üç yıl üst üste kazanan teknik patronu Unai Emery. Chelsea ise kayıp sezonu Avrupa’da kupa kaldırarak telafi peşinde.
Saat 22:00’yi gösterdiğinde Kupa 2’nin sahibini belirleyecek maçın ilk düdüğünü İtalyan hakem Gianluca Rocchi çalacak. 90 dakikada rakipler birbirine üstünlük sağlayamazsa maç uzatmalara gidecek. Eşitlik değişmezse artık söz seri penaltılarda olup, kupa sahibini bulacak. Arsenal ile Chelsea arasındaki final karşılaşmasıyla Video Yardımcı Hakem (VAR) sistemi, UEFA Avrupa Ligi’nde ilk kez kullanılmış olacak.
Premier Lig’in iki köklü kulübü kupayı kazanma mücadelesi verecek. Bir tarafta İtalyan Maurizio Sarri’nin talebeleri diğer tarafta İspanyol Unai Emery’nin. Chelsea ve Arsenal tarihlerinde 3. kez Avrupa kupalarında karşı karşıya gelecekler. İki takım, daha önce 2003-04 sezonunda Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde rakip olmuştu. Taraflar arasındaki ilk maç, 1-1 berabere sona erdi. Chelsea, deplasmanda oynadığı rövanş karşılaşmasını ise 2-1 kazanarak tur atladı.
Avrupa kupalarında Chelsea 9., Arsenal ise 7. finaline çıkacak. Chelsea daha önce çıktığı 8 finalin 5’inde mutlu sonla ayrılıp, kupayı müzesine götürdü. Avrupa’da ilk finaline 1971’de Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda çıkan Chelsea, Real Madrid’i 1-1 ve 2-1’lik skorlarla geçerek kupayı kaldırdı. Aynı kupanın 1998’deki finalinde Chelsea, Stuttgart’ı 1-0 yenerek şampiyonluğa ulaştı. Chelsea, Şampiyonlar Ligi’nin 2008’deki 1-1 berabere biten finalinde Manchester United’a penaltılarla 6-5 mağlup oldu. 4 yıl sonra ise 1-1 sona eren finalde Bayern Münih’e penaltılarla 4-3 üstünlük sağlayarak Şampiyonlar Ligi kupasına uzandı. UEFA Avrupa Ligi’nde ise 2013’de Benfica’yı 2-1 yenen Chelsea, kupayı müzesine götürdü. UEFA Süper Kupa’da ise üç kez boy gösteren Chelsea, 1998’de Real Madrid’i 1-0 yendi, 2012’de Atletico Madrid’e 4-1 kaybetti ve 2013’te 2-2 biten karşılaşmanın ardından Bayern Münih’e penaltılarda 5-4 mağlup oldu.
Avrupa kupalarında 7. finaline çıkacak olan Arsenal’in finallerde yüzü sadece bir kez güldü. Londra ekibi, daha önce çıktığı 6 finalden birini kazandı. İlk finaline 1980’de çıkan Arsenal, Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda Valencia’ya 0-0 biten maçta penaltı atışlarıyla 5-4 yenildi. Arsenal, aynı kupada 1994 ve 1995’te de final oynama başarısı gösterdi. 1994’teki finalde Parma’yı 1-0 ile geçerek şampiyon olan Arsenal, 1995’teki final maçında Real Zaragoza’ya 2-1 kaybetti. Arsenal, 1994’te çıktığı UEFA Süper Kupa maçında Milan’a 0-0 ve 2-0’lık skorlarla yenildi. Galatasaray ile karşılaştığı 2000’deki UEFA Kupası finalini 0-0 biten maçın ardından penaltılarla 4-1 kaybeden Arsenal, 2006’daki UEFA Şampiyonlar Ligi finalinde ise Barcelona’ya 2-1 mağlup oldu. Arsenal, Chelsea engelini aşarak kupa kaybetme alışkanlığını sonlandırmak istiyor.
İki takım arasındaki 101 maç sonunda Arsenal’in üstünlüğü var. İki Londra ekibinin derbilerinde Arsenal 38, Chelsea ise 33 maçta sahadan galip ayrıldı. Taraflar 30 maçta eşitliği bozamadı. Chelsea’nın 132 golüne, Arsenal 139 golle karşılık verdi.
Arsenal, Chelsea karşısına önemli kozlarından Ermeni oyuncusu Henrikh Mkhitaryan’dan eksik çıkacak. Bu eksiklik ne sakatlıktan ne de cezadan kaynaklanıyor. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ krizi ve Ermeniler’in Azeri topraklarını işgalden dolayı diplomatik ilişki bulunmuyor. Azerbaycan, Henrikh Mkhitaryan için güvence vermesine karşılık, Arsenal kulübü Ermeni futbolcusu ve ailesiyle yaptığı toplantılar sonunda Bakü’ye götürmeme kararı aldı.
İspanyol teknik adam Unai Emery, daha önce Sevilla ile gösterdiği UEFA Avrupa Ligi kazanma başarısını Arsenal ile de devam ettirmek istiyor. 2014-16 arasında 3 yıl üst üste Sevilla ile kupayı kazanan Emery, iki numaralı kupada 4. kez final maçına çıkan ilk teknik direktör olarak da kayıtlara geçecek.
Chelsea’nin piyasa değeri 885 milyon Euro, Arsenal’in ise 625 milyon Euro olarak hesaplanıyor. Chelsea’nin en değerli oyuncusu 150 milyon Euro değer biçilen Eden Hazard olurken, Arsenal’da değer sıralamasında 75 milyon Euro ile Aubameyang ilk sırada yer buluyor. İki takımın toplam futbolcu değeri ise 1,5 milyar Euro. Bu sezon UEFA Avrupa Ligi’nde Chelsea’den Giroud 10, Aubameyang ise 8 gol attı. İki takım tartıya çıktığında Chelsea daha ağır basıyor.
[Hasan Cücük] 29.5.2019 [TR724]
Saat 22:00’yi gösterdiğinde Kupa 2’nin sahibini belirleyecek maçın ilk düdüğünü İtalyan hakem Gianluca Rocchi çalacak. 90 dakikada rakipler birbirine üstünlük sağlayamazsa maç uzatmalara gidecek. Eşitlik değişmezse artık söz seri penaltılarda olup, kupa sahibini bulacak. Arsenal ile Chelsea arasındaki final karşılaşmasıyla Video Yardımcı Hakem (VAR) sistemi, UEFA Avrupa Ligi’nde ilk kez kullanılmış olacak.
Premier Lig’in iki köklü kulübü kupayı kazanma mücadelesi verecek. Bir tarafta İtalyan Maurizio Sarri’nin talebeleri diğer tarafta İspanyol Unai Emery’nin. Chelsea ve Arsenal tarihlerinde 3. kez Avrupa kupalarında karşı karşıya gelecekler. İki takım, daha önce 2003-04 sezonunda Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde rakip olmuştu. Taraflar arasındaki ilk maç, 1-1 berabere sona erdi. Chelsea, deplasmanda oynadığı rövanş karşılaşmasını ise 2-1 kazanarak tur atladı.
Avrupa kupalarında Chelsea 9., Arsenal ise 7. finaline çıkacak. Chelsea daha önce çıktığı 8 finalin 5’inde mutlu sonla ayrılıp, kupayı müzesine götürdü. Avrupa’da ilk finaline 1971’de Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda çıkan Chelsea, Real Madrid’i 1-1 ve 2-1’lik skorlarla geçerek kupayı kaldırdı. Aynı kupanın 1998’deki finalinde Chelsea, Stuttgart’ı 1-0 yenerek şampiyonluğa ulaştı. Chelsea, Şampiyonlar Ligi’nin 2008’deki 1-1 berabere biten finalinde Manchester United’a penaltılarla 6-5 mağlup oldu. 4 yıl sonra ise 1-1 sona eren finalde Bayern Münih’e penaltılarla 4-3 üstünlük sağlayarak Şampiyonlar Ligi kupasına uzandı. UEFA Avrupa Ligi’nde ise 2013’de Benfica’yı 2-1 yenen Chelsea, kupayı müzesine götürdü. UEFA Süper Kupa’da ise üç kez boy gösteren Chelsea, 1998’de Real Madrid’i 1-0 yendi, 2012’de Atletico Madrid’e 4-1 kaybetti ve 2013’te 2-2 biten karşılaşmanın ardından Bayern Münih’e penaltılarda 5-4 mağlup oldu.
Avrupa kupalarında 7. finaline çıkacak olan Arsenal’in finallerde yüzü sadece bir kez güldü. Londra ekibi, daha önce çıktığı 6 finalden birini kazandı. İlk finaline 1980’de çıkan Arsenal, Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda Valencia’ya 0-0 biten maçta penaltı atışlarıyla 5-4 yenildi. Arsenal, aynı kupada 1994 ve 1995’te de final oynama başarısı gösterdi. 1994’teki finalde Parma’yı 1-0 ile geçerek şampiyon olan Arsenal, 1995’teki final maçında Real Zaragoza’ya 2-1 kaybetti. Arsenal, 1994’te çıktığı UEFA Süper Kupa maçında Milan’a 0-0 ve 2-0’lık skorlarla yenildi. Galatasaray ile karşılaştığı 2000’deki UEFA Kupası finalini 0-0 biten maçın ardından penaltılarla 4-1 kaybeden Arsenal, 2006’daki UEFA Şampiyonlar Ligi finalinde ise Barcelona’ya 2-1 mağlup oldu. Arsenal, Chelsea engelini aşarak kupa kaybetme alışkanlığını sonlandırmak istiyor.
İki takım arasındaki 101 maç sonunda Arsenal’in üstünlüğü var. İki Londra ekibinin derbilerinde Arsenal 38, Chelsea ise 33 maçta sahadan galip ayrıldı. Taraflar 30 maçta eşitliği bozamadı. Chelsea’nın 132 golüne, Arsenal 139 golle karşılık verdi.
Arsenal, Chelsea karşısına önemli kozlarından Ermeni oyuncusu Henrikh Mkhitaryan’dan eksik çıkacak. Bu eksiklik ne sakatlıktan ne de cezadan kaynaklanıyor. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ krizi ve Ermeniler’in Azeri topraklarını işgalden dolayı diplomatik ilişki bulunmuyor. Azerbaycan, Henrikh Mkhitaryan için güvence vermesine karşılık, Arsenal kulübü Ermeni futbolcusu ve ailesiyle yaptığı toplantılar sonunda Bakü’ye götürmeme kararı aldı.
İspanyol teknik adam Unai Emery, daha önce Sevilla ile gösterdiği UEFA Avrupa Ligi kazanma başarısını Arsenal ile de devam ettirmek istiyor. 2014-16 arasında 3 yıl üst üste Sevilla ile kupayı kazanan Emery, iki numaralı kupada 4. kez final maçına çıkan ilk teknik direktör olarak da kayıtlara geçecek.
Chelsea’nin piyasa değeri 885 milyon Euro, Arsenal’in ise 625 milyon Euro olarak hesaplanıyor. Chelsea’nin en değerli oyuncusu 150 milyon Euro değer biçilen Eden Hazard olurken, Arsenal’da değer sıralamasında 75 milyon Euro ile Aubameyang ilk sırada yer buluyor. İki takımın toplam futbolcu değeri ise 1,5 milyar Euro. Bu sezon UEFA Avrupa Ligi’nde Chelsea’den Giroud 10, Aubameyang ise 8 gol attı. İki takım tartıya çıktığında Chelsea daha ağır basıyor.
[Hasan Cücük] 29.5.2019 [TR724]
Sonraki darbelere ilham kaynağı olarak 27 Mayıs Darbesi [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Osmanlı Devleti’nde ordu her zaman güçlü olmuş, yeniçeri ve sipahiler isyanlar yoluyla padişah değişiklikleri yapmayı başarmışlardı. 1908’de Meşrutiyetin ilanında da İttihatçıların ordu içinde etkili olması en önemli faktördü.
“İttihatçı” askerler iktidarı kaybettikten sonra da “askeri bir darbe” olan Babıali Baskınıyla yönetimi ele geçirerek çok partili dönemde de askeri müdahale geleneğini başlattılar.
Ordu güçlü konumunu Cumhuriyet döneminde de devam ettirdi. Atatürk, devrimleri yaparken Fevzi Paşa’nın başında olduğu ordunun desteğini aldığı gibi İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı seçilmesinde de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın desteği önemli bir rol oynadı.
Toplum ve Siyaset Mühendisliği
Cumhuriyet döneminde “ordu” kendisini Atatürk devrimlerinin “yılmaz bir savunucusu” olarak gördü. Bu nedenle bazı kesimleri “karşı devrim taraftarı” olarak yaftaladığı gibi muhtıra ve darbelerle de toplumu ve kurumları hizaya getirmeye çalıştı.
1957’den itibaren Türkiye’nin ekonomik krize girmesi ve DP iktidarının otoriterleşmeyi tercih etmesi, cuntalara müdahale için “meşruiyet” yolunu açtı ve böylece Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi olan 27 Mayıs darbesi yaşandı.
27 Mayıs darbesi bir emir komuta zinciri içinde gerçekleşmedi. Darbeyi yapan ve Milli Birlik Kurulu (MBK) adını alan cuntanın içinde yüzbaşıdan orgeneral rütbesine kadar farklı rütbe ve yaşlarda subaylar vardı.
MBK, darbe ile Türkiye’yi idari, askeri, eğitim ve ekonomik yönden “tepeden inmeci” bir şekilde yeniden dizaynı planladı. Cuntacılar ilham kaynaklarının “Atatürk devrim ve ilkeleri” olduğunu iddia etmekte, ivedilikle yapılacak reformlarla devlet ve topluma yeni bir şekil vermek istemekteydiler. Bunun anlamı askerlerin siyaset ve toplum mühendisliğine soyunmalarıydı.
27 Mayıs’ın başlattığı süreç bugüne kadar devam etti. Askerler Talat Aydemir’in başarısız darbe girişimlerinde, 12 Mart Muhtırasında, 12 Eylül Darbesi’nde, 28 Şubat sürecinde, 27 Nisan e-muhtırasında ve en son şahit olduğumuz 15 Temmuz garabetinde “Atatürk ilkelerinden ilham aldıklarını” iddia ettiler.
27 Mayıs, sonraki darbelere de ilham kaynağı oldu. Özellikle emir komuta zinciri olmadan başarılı olması, ABD ve İngiltere’nin darbe yönetimini çok kısa bir zamanda tanıması, darbecilerin siyasi iktidarların hayata geçiremedikleri reformları rahatça yapabilmeleri sonraki dönemlerin darbe heveslisi subaylarını motive etti.
Orduda Tasfiyeler
27 Mayıs sonraki darbeler için “tasfiyelerin nasıl yapılacağına dair” ilham kaynağı da oluşturdu. MBK kararıyla orduda reform adı altında büyük bir tasfiye hareketine girişilerek binlerce subay “ordunun gençleştirilmesi” bahanesiyle ordudan uzaklaştırıldı.
Aslında devletin kasasında Haziran maaşlarını ödeyecek para bile yoktu. Bu nedenle darbeci Cemal Gürsel emekli edilecek subaylara ödenecek parayı ABD’den istemişti. ABD ordunun zayıflayacağı endişesiyle karşı çıksa da MBK, 235 generalle 4.171 subayı ordudan ihraç etti.
İhraç edilenler içinde beş orgeneral ve bir oramiral de vardı. Bu subaylar “EMİNSU” adıyla örgütlenerek yıllarca mücadele ettilerse de orduya bir daha dönemediler.
Ordudaki tasfiyeler bundan sonra da devam etti. Talat Aydemir darbesinde “emre itaatten” başka bir şey yapmayan Kara Harp Okulu öğrencileri ordudan ihraç edildiler. Bu süreçte de 200 kadar subay ve 1.459 askeri öğrenci ordudan uzaklaştırıldı.
Tasfiye süreçleri 1980’den sonra askeri öğrenci ve subayların “irticai görüşleri benimsedikleri” iddiasıyla hemen her yıl devam etti. Hatta 28 Şubat’ın Refah Partili Başbakanı Erbakan da irtica gerekçesiyle subayların ordudan ihraç edilmelerine onay veren YAŞ kararlarını imzaladı. Komuta kademesine göre TSK’da “dindar-mürteci” subayların yeri yoktu.
147’ler
27 Mayıs darbecileri toplumun her kesimini yeniden şekillendirmeye kararlıydılar. Bu nedenle tasfiyeler orduyla sınırlı kalmadı. Üniversitelerden gelen fişlemeler doğrultusunda da akademisyen ihraçları yapıldı.
Acı olan akademisyenlerin büyük çoğunluğunun darbeye destek vermesi hatta darbecilerle işbirliği yapmalarıydı. Darbeye sadece CHP’ye yakınlığıyla bilinen hocalar destek vermemiş; Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Ahmet Ateş, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Cahit Tanyol ve Prof. Dr. Sulhi Dönmezer de darbeyi desteklemiş veya haklı bulmuşlardı.
“147’ler Olayı” olarak bilinen hadiseyle hemen her kesimden hocalar bir gecede görevlerinden uzaklaştırıldı. Bu kişiler arasında Doç. Dr. Fuat Sezgin, Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Recai Galip Okandan, Prof. Dr. Yavuz Abadan da yer almıştı.
İhraç listeleri rastgele hazırlanmış, darbeye destek veren hatta bunun için oluşturulan Anayasa Komisyonu’nda görev alan Doç. Dr. İsmet Giritli ve Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya da ihraç edilmişti.
İhraçların nasıl gerçekleştiği MBK üyesi Orhan Erkanlı tarafından şöyle izah edilmişti: “Doğum yeri şarkta olanı Kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddi davrananı kaba ve sert diye, samimi hareket edenleri laubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ahlaksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, Kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı vs. gibi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalıyorlardı”.
Bir başka MBK üyesi Muzaffer Karan da “…bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan…” hocaların ihraç edildiğini söyleyerek “ihraçlarda hiçbir kriter olmadığını” itiraf ediyordu.
Yassıada Yargılamaları ve İdamlar
27 Mayıs’ın en dramatik yönlerinden birisi elbette Yassıada yargılamaları oldu. Üniversite hocalarının yönlendirmesiyle cuntacılar “darbeyi meşru göstermek için” DP’lileri Yassıada’da yargıladılar. Hâkimler doğrudan darbeciler tarafından atandığı gibi cuntacılar mahkemelerin her aşamasına müdahale ettiler.
Hâkim Salim Başol’un DP’lilere hitaben söylediği “Sizi buraya tıkan kuvvet, böyle istiyor” sözü mahkemenin doğrudan cuntacılar tarafından yönlendirildiğini gösteriyordu.
Yassıada yargılamaları Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamıyla sonuçlandı. Böylece darbeciler, sonraki dönemlerin siyasilerine de “askerin gücünü” göstermiş oldular.
Cuntacılar DP milletvekillerini de “siyasi yasaklı” yaparak siyaset mühendisliğine kalkıştılar. Aynı yolu izleyen 12 Eylül cuntacıları da 1980 öncesinin siyasilerine “siyasi yasak” getirmeyi ihmal etmediler.
Asker Cumhurbaşkanları
27 Mayıs darbesi aynı zamanda “asker cumhurbaşkanları” geleneğini başlattı. Darbeci Cemal Gürsel’le başlayan bu gelenek 1966’da Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın, 1973’de Deniz Kuvvetleri Komutanı Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle devam etti.
1980 darbesini yapan Genelkurmay Başkanı Kenan Evren de 1982’de cumhurbaşkanı olduğu gibi 28 Şubat sürecinin “kudretli generali” Çevik Bir de cumhurbaşkanı olma hayalleri kurdu. 2007’de de cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale eden Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 27 Nisan Muhtırasını yayınladı.
Son olarak 24 Haziran seçimlerinde adaylık için ismi geçen Abdullah Gül’ün bizzat Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından adaylıktan vazgeçirilmesi, askerlerin cumhurbaşkanlığı seçiminde hala etkili olduklarını göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.
Kürtler İçin Sürgün Kampı
27 Mayıs darbecilerinin hukuksuzluklarından Kürtler de nasibini aldı. Darbeciler Kürtleri de hedef alarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan yaşları on dörtle yetmiş arasında değişen 485 kişiyi Sivas Kampı’na getirerek zorunlu ikamete tabi tuttular.
Sivas’ta bir askeri birlikte tutulan bu kişilerin mallarına da el konulmuştu. Sürgünler arasında Milli Mücadele’ye katkılarından dolayı “madalya” ile ödüllendirilenler de yer alıyordu. Haklarındaki iddia “Kürtçülük yapmaları ve isyan etme ihtimalleri olmasıydı”.
Dokuz ay devam eden sürgün sonrasında “ağa” oldukları gerekçesiyle 55 kişi bu sefer de Batı vilayetlerine sürgüne gönderildi.
Sivas Kampı’nın sürgünleri arasında Risale-i Nur talebelerinden Erzurum’dan Mehmet Kırkıncı ve arkadaşlarıyla Diyarbakır’dan Mehmet Kayalar da bulunuyordu.
Muhtemelen Said Nursi de hayatta olsaydı Sivas kampına sürgün edilecekti. Nur talebelerinin de hedef olması Demokrat Parti’nin son dönemlerinde Risale-i Nur talebeleri hakkında hazırlanan fişlemelerin askerler tarafından uygulamaya konulduğunun kanıtıydı.
Farklı Senaryo Aynı Film
Bu icraatlara bakıldığında sonraki darbe ve muhtıraların 27 Mayıs’ı örnek aldığı çok açıktır.
Bugün de 15 Temmuz “kontrollü darbe” süreci sonrasında AKP’nin yaptığı uygulamaların farklı olmadığı ortadadır. Aradaki fark, daha önce darbeci askerlerin uyguladığı yol ve yöntemlerin bu kez sivil-otoriter bir iktidar tarafından yapılmasıdır.
Darbelerle hesaplaşmak yerine sivil bir iktidarın toplumu bu yollarla “terbiye etmeye çalışması”, Türkiye’nin 1960’dan günümüze demokrasi ve hukuk alanlarında mesafe alamadığını ispatlamaktadır.
15 Temmuz’dan sonra bankaya para yatırma, sendika ve derneğe üye olma hatta “mukabele yapma, Kur’an okuma, piknik yapma” gibi suçların icat edilmesi, hezeyanın geldiği noktayı göstermekte ve her yaşanılan olay sonrasında senaryo farklı olsa da “bu filmi daha önce görmüştük” denmesine yol açmaktadır.
Basının ise büyük çoğunluğunun 27 Mayıstan itibaren bütün darbelere destek verdiği görülmektedir. Hatta Eşref Edip yönetimindeki Sebillüreşad’ın bile 27 Mayıs darbesi karşısında sessiz kalması ve Menderes ve arkadaşlarının idamlarına dergide yer vermemesi, muhafazakâr basının da farklı tepkiler veremediğini göstermektedir.
27 Mayıs’la başlayan ve 12 Eylül’le devam eden “siyasi yasakların” 31 Mart 2019 seçimlerinde KHK’lılar için yeniden tartışılması bile Türkiye’nin demokrasi alanındaki durumunu göstermesi açısından ayrı bir ironidir.
Kaynaklar: C. Göktepe, “İngiliz Kaynaklarına Göre Türkiye’deki 27 Mayıs Darbesi” Türkler, 2002, C. 17; A. İlyas, “27 Mayıs Darbesinin Sancıları ve Orduda Tasfiyeler”, D. Duman, “27 Mayıs Darbesi ve Darbeye Karşı Akademisyenlerin Tutumları, JASS; S. 73, 2018; Süha Göney, “Üniversite Tarihinde Ellili Yıllar ve 27 Mayıs İhtilalinin Etkileri”, Sosyoloji Dergisi, S. 23, 2011; F. Armaoğlu, “Amerikan Belgelerinde 27 Mayıs Olayı”, Belleten, S. 227, 1996; R. Atay, “27 Mayıs Darbesine Sebilüüreşad Dergisinin Bakışı”, SSRJ, S. 7; 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 29.5.2019 [TR724]
“İttihatçı” askerler iktidarı kaybettikten sonra da “askeri bir darbe” olan Babıali Baskınıyla yönetimi ele geçirerek çok partili dönemde de askeri müdahale geleneğini başlattılar.
Ordu güçlü konumunu Cumhuriyet döneminde de devam ettirdi. Atatürk, devrimleri yaparken Fevzi Paşa’nın başında olduğu ordunun desteğini aldığı gibi İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı seçilmesinde de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın desteği önemli bir rol oynadı.
Toplum ve Siyaset Mühendisliği
Cumhuriyet döneminde “ordu” kendisini Atatürk devrimlerinin “yılmaz bir savunucusu” olarak gördü. Bu nedenle bazı kesimleri “karşı devrim taraftarı” olarak yaftaladığı gibi muhtıra ve darbelerle de toplumu ve kurumları hizaya getirmeye çalıştı.
1957’den itibaren Türkiye’nin ekonomik krize girmesi ve DP iktidarının otoriterleşmeyi tercih etmesi, cuntalara müdahale için “meşruiyet” yolunu açtı ve böylece Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi olan 27 Mayıs darbesi yaşandı.
27 Mayıs darbesi bir emir komuta zinciri içinde gerçekleşmedi. Darbeyi yapan ve Milli Birlik Kurulu (MBK) adını alan cuntanın içinde yüzbaşıdan orgeneral rütbesine kadar farklı rütbe ve yaşlarda subaylar vardı.
MBK, darbe ile Türkiye’yi idari, askeri, eğitim ve ekonomik yönden “tepeden inmeci” bir şekilde yeniden dizaynı planladı. Cuntacılar ilham kaynaklarının “Atatürk devrim ve ilkeleri” olduğunu iddia etmekte, ivedilikle yapılacak reformlarla devlet ve topluma yeni bir şekil vermek istemekteydiler. Bunun anlamı askerlerin siyaset ve toplum mühendisliğine soyunmalarıydı.
27 Mayıs’ın başlattığı süreç bugüne kadar devam etti. Askerler Talat Aydemir’in başarısız darbe girişimlerinde, 12 Mart Muhtırasında, 12 Eylül Darbesi’nde, 28 Şubat sürecinde, 27 Nisan e-muhtırasında ve en son şahit olduğumuz 15 Temmuz garabetinde “Atatürk ilkelerinden ilham aldıklarını” iddia ettiler.
27 Mayıs, sonraki darbelere de ilham kaynağı oldu. Özellikle emir komuta zinciri olmadan başarılı olması, ABD ve İngiltere’nin darbe yönetimini çok kısa bir zamanda tanıması, darbecilerin siyasi iktidarların hayata geçiremedikleri reformları rahatça yapabilmeleri sonraki dönemlerin darbe heveslisi subaylarını motive etti.
Orduda Tasfiyeler
27 Mayıs sonraki darbeler için “tasfiyelerin nasıl yapılacağına dair” ilham kaynağı da oluşturdu. MBK kararıyla orduda reform adı altında büyük bir tasfiye hareketine girişilerek binlerce subay “ordunun gençleştirilmesi” bahanesiyle ordudan uzaklaştırıldı.
Aslında devletin kasasında Haziran maaşlarını ödeyecek para bile yoktu. Bu nedenle darbeci Cemal Gürsel emekli edilecek subaylara ödenecek parayı ABD’den istemişti. ABD ordunun zayıflayacağı endişesiyle karşı çıksa da MBK, 235 generalle 4.171 subayı ordudan ihraç etti.
İhraç edilenler içinde beş orgeneral ve bir oramiral de vardı. Bu subaylar “EMİNSU” adıyla örgütlenerek yıllarca mücadele ettilerse de orduya bir daha dönemediler.
Ordudaki tasfiyeler bundan sonra da devam etti. Talat Aydemir darbesinde “emre itaatten” başka bir şey yapmayan Kara Harp Okulu öğrencileri ordudan ihraç edildiler. Bu süreçte de 200 kadar subay ve 1.459 askeri öğrenci ordudan uzaklaştırıldı.
Tasfiye süreçleri 1980’den sonra askeri öğrenci ve subayların “irticai görüşleri benimsedikleri” iddiasıyla hemen her yıl devam etti. Hatta 28 Şubat’ın Refah Partili Başbakanı Erbakan da irtica gerekçesiyle subayların ordudan ihraç edilmelerine onay veren YAŞ kararlarını imzaladı. Komuta kademesine göre TSK’da “dindar-mürteci” subayların yeri yoktu.
147’ler
27 Mayıs darbecileri toplumun her kesimini yeniden şekillendirmeye kararlıydılar. Bu nedenle tasfiyeler orduyla sınırlı kalmadı. Üniversitelerden gelen fişlemeler doğrultusunda da akademisyen ihraçları yapıldı.
Acı olan akademisyenlerin büyük çoğunluğunun darbeye destek vermesi hatta darbecilerle işbirliği yapmalarıydı. Darbeye sadece CHP’ye yakınlığıyla bilinen hocalar destek vermemiş; Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Ahmet Ateş, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Cahit Tanyol ve Prof. Dr. Sulhi Dönmezer de darbeyi desteklemiş veya haklı bulmuşlardı.
“147’ler Olayı” olarak bilinen hadiseyle hemen her kesimden hocalar bir gecede görevlerinden uzaklaştırıldı. Bu kişiler arasında Doç. Dr. Fuat Sezgin, Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Recai Galip Okandan, Prof. Dr. Yavuz Abadan da yer almıştı.
İhraç listeleri rastgele hazırlanmış, darbeye destek veren hatta bunun için oluşturulan Anayasa Komisyonu’nda görev alan Doç. Dr. İsmet Giritli ve Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya da ihraç edilmişti.
İhraçların nasıl gerçekleştiği MBK üyesi Orhan Erkanlı tarafından şöyle izah edilmişti: “Doğum yeri şarkta olanı Kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddi davrananı kaba ve sert diye, samimi hareket edenleri laubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ahlaksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, Kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı vs. gibi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalıyorlardı”.
Bir başka MBK üyesi Muzaffer Karan da “…bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan…” hocaların ihraç edildiğini söyleyerek “ihraçlarda hiçbir kriter olmadığını” itiraf ediyordu.
Yassıada Yargılamaları ve İdamlar
27 Mayıs’ın en dramatik yönlerinden birisi elbette Yassıada yargılamaları oldu. Üniversite hocalarının yönlendirmesiyle cuntacılar “darbeyi meşru göstermek için” DP’lileri Yassıada’da yargıladılar. Hâkimler doğrudan darbeciler tarafından atandığı gibi cuntacılar mahkemelerin her aşamasına müdahale ettiler.
Hâkim Salim Başol’un DP’lilere hitaben söylediği “Sizi buraya tıkan kuvvet, böyle istiyor” sözü mahkemenin doğrudan cuntacılar tarafından yönlendirildiğini gösteriyordu.
Yassıada yargılamaları Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamıyla sonuçlandı. Böylece darbeciler, sonraki dönemlerin siyasilerine de “askerin gücünü” göstermiş oldular.
Cuntacılar DP milletvekillerini de “siyasi yasaklı” yaparak siyaset mühendisliğine kalkıştılar. Aynı yolu izleyen 12 Eylül cuntacıları da 1980 öncesinin siyasilerine “siyasi yasak” getirmeyi ihmal etmediler.
Asker Cumhurbaşkanları
27 Mayıs darbesi aynı zamanda “asker cumhurbaşkanları” geleneğini başlattı. Darbeci Cemal Gürsel’le başlayan bu gelenek 1966’da Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın, 1973’de Deniz Kuvvetleri Komutanı Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle devam etti.
1980 darbesini yapan Genelkurmay Başkanı Kenan Evren de 1982’de cumhurbaşkanı olduğu gibi 28 Şubat sürecinin “kudretli generali” Çevik Bir de cumhurbaşkanı olma hayalleri kurdu. 2007’de de cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale eden Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 27 Nisan Muhtırasını yayınladı.
Son olarak 24 Haziran seçimlerinde adaylık için ismi geçen Abdullah Gül’ün bizzat Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından adaylıktan vazgeçirilmesi, askerlerin cumhurbaşkanlığı seçiminde hala etkili olduklarını göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.
Kürtler İçin Sürgün Kampı
27 Mayıs darbecilerinin hukuksuzluklarından Kürtler de nasibini aldı. Darbeciler Kürtleri de hedef alarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan yaşları on dörtle yetmiş arasında değişen 485 kişiyi Sivas Kampı’na getirerek zorunlu ikamete tabi tuttular.
Sivas’ta bir askeri birlikte tutulan bu kişilerin mallarına da el konulmuştu. Sürgünler arasında Milli Mücadele’ye katkılarından dolayı “madalya” ile ödüllendirilenler de yer alıyordu. Haklarındaki iddia “Kürtçülük yapmaları ve isyan etme ihtimalleri olmasıydı”.
Dokuz ay devam eden sürgün sonrasında “ağa” oldukları gerekçesiyle 55 kişi bu sefer de Batı vilayetlerine sürgüne gönderildi.
Sivas Kampı’nın sürgünleri arasında Risale-i Nur talebelerinden Erzurum’dan Mehmet Kırkıncı ve arkadaşlarıyla Diyarbakır’dan Mehmet Kayalar da bulunuyordu.
Muhtemelen Said Nursi de hayatta olsaydı Sivas kampına sürgün edilecekti. Nur talebelerinin de hedef olması Demokrat Parti’nin son dönemlerinde Risale-i Nur talebeleri hakkında hazırlanan fişlemelerin askerler tarafından uygulamaya konulduğunun kanıtıydı.
Farklı Senaryo Aynı Film
Bu icraatlara bakıldığında sonraki darbe ve muhtıraların 27 Mayıs’ı örnek aldığı çok açıktır.
Bugün de 15 Temmuz “kontrollü darbe” süreci sonrasında AKP’nin yaptığı uygulamaların farklı olmadığı ortadadır. Aradaki fark, daha önce darbeci askerlerin uyguladığı yol ve yöntemlerin bu kez sivil-otoriter bir iktidar tarafından yapılmasıdır.
Darbelerle hesaplaşmak yerine sivil bir iktidarın toplumu bu yollarla “terbiye etmeye çalışması”, Türkiye’nin 1960’dan günümüze demokrasi ve hukuk alanlarında mesafe alamadığını ispatlamaktadır.
15 Temmuz’dan sonra bankaya para yatırma, sendika ve derneğe üye olma hatta “mukabele yapma, Kur’an okuma, piknik yapma” gibi suçların icat edilmesi, hezeyanın geldiği noktayı göstermekte ve her yaşanılan olay sonrasında senaryo farklı olsa da “bu filmi daha önce görmüştük” denmesine yol açmaktadır.
Basının ise büyük çoğunluğunun 27 Mayıstan itibaren bütün darbelere destek verdiği görülmektedir. Hatta Eşref Edip yönetimindeki Sebillüreşad’ın bile 27 Mayıs darbesi karşısında sessiz kalması ve Menderes ve arkadaşlarının idamlarına dergide yer vermemesi, muhafazakâr basının da farklı tepkiler veremediğini göstermektedir.
27 Mayıs’la başlayan ve 12 Eylül’le devam eden “siyasi yasakların” 31 Mart 2019 seçimlerinde KHK’lılar için yeniden tartışılması bile Türkiye’nin demokrasi alanındaki durumunu göstermesi açısından ayrı bir ironidir.
Kaynaklar: C. Göktepe, “İngiliz Kaynaklarına Göre Türkiye’deki 27 Mayıs Darbesi” Türkler, 2002, C. 17; A. İlyas, “27 Mayıs Darbesinin Sancıları ve Orduda Tasfiyeler”, D. Duman, “27 Mayıs Darbesi ve Darbeye Karşı Akademisyenlerin Tutumları, JASS; S. 73, 2018; Süha Göney, “Üniversite Tarihinde Ellili Yıllar ve 27 Mayıs İhtilalinin Etkileri”, Sosyoloji Dergisi, S. 23, 2011; F. Armaoğlu, “Amerikan Belgelerinde 27 Mayıs Olayı”, Belleten, S. 227, 1996; R. Atay, “27 Mayıs Darbesine Sebilüüreşad Dergisinin Bakışı”, SSRJ, S. 7; 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 29.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Türk Avrasyacılığı ne istiyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türk Avrasyacılığı ne istiyor? Daha doğrusu Türk Avrasyacılarının dünya görüşü, amaçları, idealleri nedir? Artık Avrasyacı bir yönelim içerisinde olduğu uluslararası alanda genel kabul gören Türkiye’yi Avrasyacı bloğa yaklaştıran nedir? Türk Avrasyacıları, stratejilerinin ana dayanak noktasını Rusya ile stratejik işbirliği üzerine kurguluyor ve ABD-NATO ile işbirliğine karşı çıkıyor. Bu görüşün temelleri neye dayanmaktadır?
Önce “kimdir Türk Avrasyacıları” diye sormakla başlamak gerek kanısındayım. Ve derhal işin sanıldığı kadar yalın ve basit olmadığı ortaya çıkacak böylelikle. Çünkü ortada yeknesak bir Avrasyacılar kümesi olmadığı gibi, bir adım ilerlersek, birbirinden farklı konseptlerin “Avrasyacılık” olarak adlandırıldığını ve birbirinden farklı kişi ve gruplarca savunulduğunu görür, Avrasyacılığı tasnif etmenin güç olduğunu anlarız. Avrasyacıların kim olduklarını onların destekledikleri veya istedikleri şeyler üzerinden değil, desteklemedikleri ve istemedikleri şeyler üzerinden analiz etmemiz gerekiyor. Yazının başlığı da esasında “Türk Avrasyacılığı neleri istemiyor” şeklinde olabilirdi.
Türk Avrasyacıları NATO ve ABD karşıtıdır. Tıpkı Rus Avrasyacıları gibi! Tek bir bariz farkla ama. Rus Avrasyacıları reel politik sebeplerden ötürü NATO-ABD karşıyıdır. Oysa Türk Avrasyacıları ideolojik nedenlerle tahayyül ettikleri Türkiye ile gerçek Türkiye arasındaki ciddi farklılıklardan ötürü Avrasyacıdır. Birinci grup tümüyle radikal bir sol ideoloji üzerinden uluslararası ilişkileri okur. Buna göre ABD neo-emperyalisttir ve NATO emperyalist-kapitalist ülkelerin komünizmle mücadele amaçlı kurduğu bir savunma örgütüdür. Bu bakışa göre Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren sıkı ilişkiler kurulan Sovyetler ile ilişkiler bu nedenle bozuldu. SSCB düşman ilan edildi ve emperyalizme hizmet etmeye başladı. Piyasa ekonomisine inanmayan ve liberal demokratik değerleri “burjuva demokrasisi” diye küçümseyerek kategorik olarak reddeden bu ideolojik damar, Kemalizm’den komünizm devşiren seçici-manipülatif bir sol kanattır.
Bu sol kanat Türk solunun çok büyük bir çoğunluğunu zehirlemiş, onun Marksizm’le sağlıklı bağ kurabilmesine engel olduğu gibi, Marksizm eleştirisi üzerinden Avrupa sosyal demokrasisine evrilmesine de kapıları tümüyle kapatmıştır. Başka bir deyişle, Kemalizm’in bir tür ön-sosyalizm olduğu tahayyülü (olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi görmeyi sağlayan hülya diyelim) üzerine inşa edilen bu yaklaşımla, devlet ideolojisi Kemalizm’in sol bir yorumunu devlette başat yorum haline getirmek ve böylelikle komünizme karşı Türkiye toplumunda var olan anti tutumu kırmak hedeflenmiştir. 1960’ların sol akımları ekseriyetle Mustafa Kemal’in “devrimciliğini” bir tür yerli sol devrim miti üzerinden okumuş, 1960’ların sonunda Küba devrimi gibi lokal Komünist hareketlerle Kemalizm arasında yapay bağlar kurmuştur. Kemalizm’i bir tür Üçüncü Dünya solculuğu gibi manipüle eden Türk solu, böylece Kemalizm sayesinde Türk gençliği için daha kolay yutulabilecek bir “komünist draje” üretmiş oluyordu. Bu kendi nevi şahsına münhasır Türk solu, Atatürk döneminde izlenen tarafsızlık dış politikasını da bulunduğu jeopolitik ve reel politik bağlamlardan kopartarak, yine ideolojik nedenlerden dolayı, Kemalizm’in bir tür dış politika felsefesi ortaya koyduğuna inanıyordu. İşte bu ideolojik “meşruiyet kazandırma” çabaları sonucu Türk solu içine “anti-emperyalist” bir nasyonalizm zerk edildi. Türk Kurtuluş Savaşı sanki durup dururken Batılı bazı güçlerin Türkiye’yi koloni haline getirmek istemelerinden kaynaklanmış gibi bir okuma yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na tümüyle Pantürkist amaçlarla katıldığını, İttihatçıların çöken imparatorluğu bir Türk imparatorluğuna dönüştürmek amacıyla kumar masasına yatırdıkları gibi gerçekleri bilerek görmezden geldiler. Esasında Türk emperyalizminin sonucu olan Osmanlı’nın çöküşü ve yabancı işgalini Çanakkale üzerinden yıkatıp aklama doğrultusundaki erken dönem Cumhuriyet tutumunu sürdürdüler, ona sarıldılar. Çanakkale’yi Türk Kurtuluş Savaşı’na yapayca eklemleyen bu hamleyle, anti-emperyalist ve solcu bir Kemalizm üretme çabalarına tarihsel destek sağladılar. Dahası Kemalizm’in katı laik tutumu ile Sovyet ateizmi arasında bağ kurarak, materyalizm üzerinden sosladıkları bir Kemalizm din politikasını yine ideolojilerine eklemlediler.
Türk solu için Kemalizm bu nedenle bir tür ilerici ideolojiydi. Kemalizm’in “aydınlanması” üzerinden milli devrim gerçekleşecekti. Atatürk’ün Bursa konuşması gibi otantik olup olmadığı tartışmalı bir tür rivayet üzerinden gençlerin silahla yönetime el koyabilmeleri gibi anlamlar çıkartan Türk solu, böylelikle Marksist Leninist komünizme daha kolay bir devşirilme ortamı sunmaktaydı.
İşte bu Türk solu, Avrasyacılığın ana destekçisidir. Batılı liberal demokratik değerler bu grupça reddedilir veya taktik gereği kabul edilir. Bu bağlamda Türk solunun insan haklarına bağı tıpkı İslamcılarda olduğu gibi, kendileri içindir. Başka bir ifadeyle, kendilerine hareket alanı açmak için hak talep ederler. Ama başkalarına hak talep etmezler. Liberal demokrasi yerine 1960’larda, 1979’lerde ve 1980’lerde Marksizm-Leninizm ve onun sınıf diktatörlüğünü savunan Türk solunun bir kısmı, 1991’de SSCB yıkıldıktan ve “reel sosyalizm” sonlandıktan sonra liberal demokrasiye yönelmiş ve Avrupa soluna yaklaşmış, ama ana damarı – büyük çoğunluğu – liberal değerleri ve insan haklarını benimseyemediğinden, örneğin Kürtlerin hak taleplerine son derece faşizan bir tutumla karşı çıkmıştır. Yine İslamcıların hak talepleri – mesela başörtüsü konusunda – oldukça faşizan ve özgürlük karşıtı bir pozisyon almıştır. Bülent Ecevit’in TBMM’de Merve Kavakçı’ya yönelik tutumu hala hafızalardadır. Marksist olsun olmasın “sol cenah” neredeyse tümüyle liberal demokrasi ile temel insan hak ve özgürlükleri ile sorunludur. Bunlar liberal değerlerin “Türkiye’nin altını oyduğuna” inanırlar.
1970’lerde Ecevit AB (o zamanki AET) üyeliği ile ilgili olarak “onlar ortak biz pazar” türü bir yorumla, ılımlı ortanın solu akımının da bu Marksist-Leninist Kemalizm okumasının etkisi altına girdiğini göstermiştir. Çünkü esasında CHP’nin Ortanın Solu akımından önce piyasa ekonomisiyle bir sorunu olmamıştır. Mustafa Kemal’in ön-sosyalist bir lider olduğu gibi bir algı tümüyle saçmadır. Devletçilik ilkesinin Türkiye’de sermaye birikimi olmamasından dolayı bir tür yerli sermaye sınıfı oluşturma hedefi güttüğü genel kabul görüyor. Yani Kemalizm’in devletçiliği üzerinden sınıf mücadelesine dayanak oluşturmaya çalışmak çok sırıtıyor. Ama bugün de dâhil Türk solunun genel bakışı bu yöndedir. Bu nedenle de Kemalizm üzerinden ideolojik bir anti-emperyalizm, oradan da anti-Batıcılığa varmak gibi tutarsız ve saçma bir ideolojik tutum içindedirler. Sol gençlik hareketinin ABD Missouri gemisinin İstanbul’a gelmesine karşı çıkması ve bunu Kemalizm soslu bir solcu tutumla gerçekleştirmesi, halen Batı (ABD-NATO) karşıtı kesimlerin önemli bir retorik malzemesidir.
Bugün CHP’nin çıkıp NATO üyeliğini savunmaması, Batı yönelimini, AB standartlarını destekleyememesi düşündürücüdür evet. Ama bu anti-Batı tutumunun sol Kemalizm okumaları sayesinde inşa edildiğini dikkate aldığımızda, bu tutum anlaşılır olmaktadır. Perinçek ve İşçi Partisi/Vatan Partisi türevi “sol” nasyonalist marjinal hareketlerin, CHP’deki sol-nasyonalist Ulusalcı kesimle olan ideolojik “akrabalığı”, Avrasyacıların sayıca bulundukları konumdan neden daha güçlü oldukları konusuna ışık tutabilir. Diğer bir ifadeyle, Avrasyacı olmanız için illa “ben Avrasyacıyım, yaşasın Rusya!” diye bağırmanıza gerek yoktur.
Bugün Rusya’ya yanaşan Türkiye gemisinde sol ve sağ, değişik saik ve beklentilerle bu yörüngeden çıkışa sessiz kalmakta. “Batı uşağı” olarak yaftalanma tehlikesinin olduğu bir durum tüm NATO üyeleri arasında salt Türkiye’de vardır. Bir tek kişi de çıkıp Batı ittifakı sayesinde Türkiye’nin 1945 sonrası bağımsızlığını koruyabildiğini dillendirememektedir. Bunun nedeni bahsettiğim dışlanma ve yaftalanma korkusudur. Aynı şekilde mesela AB’nin Kopenhag Ölçütleri de benimsenmiyor. Bu ölçütlerin beraberinde “üniter devletin ortadan kalkması” ile sonuçlanacağına dair ciddi bir inanış hâkim. Dahası, ABD-NATO ve genel olarak da Batı’nın 15 Temmuz’un arkasında olduğuna yönelik algı da sol-sağ tüm Türkiye tabanını Avrasyacı yönelimin doğru olduğu kanısına itiyor. Bu diskura göre, Rusya Batı’nın bu “emperyalizmine” karşı savaşıyor, dolayısıyla da bizim doğal müttefikimizdir. Bunlar işleri karıştırarak “Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması” gibi döneminin reel politik anlaşmalarını da ısıtıp masaya koyuyorlar. Ve “kötü Batı’nın” kışkırtarak bizi “Rus dostlarımızdan kopardığına” inanıyorlar. Fakat nedense bu zeki ve çevik beyinler, Rusya’nın Kırımı işgal ve ilhakını, Ukrayna’nın doğusunu fiilen milislerine işgal ettirttiğini, Gürcistan’a bahane bulup müdahale ettiğini, Suriye’ye girdiğini vs. emperyalizm olarak görmüyorlar. Evet, yaman bir çelişkidir, ama durum maalesef budur. İşte bu gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde, Avrasyacı şer koalisyonu Türkiye’yi seri adımlarla Rusya’nın yörüngesine sokuyor.
Türk Avrasyacıları bize Avrasyacı yönelimin getireceği tek bir stratejik avantaj veya dış politik çıkar gösteremiyor. Sadece negatif bir Batı üzerinden tepkisel-ideolojik bir tercih var gibi. Ama bu abuk sabuk kabuğu kaldırdığınızda, irinlerin arasında yolsuzluğa bulaşmış İslamcıların aklanmak için Batı normlarından kaçışı ile beraber, daha önce tasfiye edilen kadim vesayetçi Ergenekon’un yine Batılı demokratik normlardan kaçıp güvenli bir otoriter ittifak limanına sığınma amaçlarını görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, Avrasyacılık bahane, Rusya-İran-Çin liginin kural ve norm tanımaz diktatoryal rejimleri şahane! Bu arada ülkenin âli menfaatleriymiş, hakmış-hukukmuş, bunları düşünen elbette yok. Yani Türk Avrasyacılığı kendi küçük diktatörlüklerini istiyor. Bunun dışında, bir de kitleleri nasyonalizm ve şiddet üzerinden hipnotize ederek, “büyük devlet Türkiye” algısı oluşturuyor. Suriye’de ve Irak’ta yapılan birkaç sınır ötesi askeri operasyon, şehitler, fabrikasyon iç düşman tasfiyeleri gibi “algı çalışmaları” ile işlerini sessiz ve derinden hallediyor. Bu rejimin ana işleme mekanizmalarını Avrasyacılık eleştirisi üzerinden deşifre etmedikçe – Erdoğan var veya yok fark etmeksizin – bu rejim devam eder. Dimyat’a fındığa gittiğine inandırılan ezik ve eğitimsiz yığınlar, ancak eldeki bulgurdan da olunca uyanır!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.5.2019 [TR724]
Önce “kimdir Türk Avrasyacıları” diye sormakla başlamak gerek kanısındayım. Ve derhal işin sanıldığı kadar yalın ve basit olmadığı ortaya çıkacak böylelikle. Çünkü ortada yeknesak bir Avrasyacılar kümesi olmadığı gibi, bir adım ilerlersek, birbirinden farklı konseptlerin “Avrasyacılık” olarak adlandırıldığını ve birbirinden farklı kişi ve gruplarca savunulduğunu görür, Avrasyacılığı tasnif etmenin güç olduğunu anlarız. Avrasyacıların kim olduklarını onların destekledikleri veya istedikleri şeyler üzerinden değil, desteklemedikleri ve istemedikleri şeyler üzerinden analiz etmemiz gerekiyor. Yazının başlığı da esasında “Türk Avrasyacılığı neleri istemiyor” şeklinde olabilirdi.
Türk Avrasyacıları NATO ve ABD karşıtıdır. Tıpkı Rus Avrasyacıları gibi! Tek bir bariz farkla ama. Rus Avrasyacıları reel politik sebeplerden ötürü NATO-ABD karşıyıdır. Oysa Türk Avrasyacıları ideolojik nedenlerle tahayyül ettikleri Türkiye ile gerçek Türkiye arasındaki ciddi farklılıklardan ötürü Avrasyacıdır. Birinci grup tümüyle radikal bir sol ideoloji üzerinden uluslararası ilişkileri okur. Buna göre ABD neo-emperyalisttir ve NATO emperyalist-kapitalist ülkelerin komünizmle mücadele amaçlı kurduğu bir savunma örgütüdür. Bu bakışa göre Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren sıkı ilişkiler kurulan Sovyetler ile ilişkiler bu nedenle bozuldu. SSCB düşman ilan edildi ve emperyalizme hizmet etmeye başladı. Piyasa ekonomisine inanmayan ve liberal demokratik değerleri “burjuva demokrasisi” diye küçümseyerek kategorik olarak reddeden bu ideolojik damar, Kemalizm’den komünizm devşiren seçici-manipülatif bir sol kanattır.
Bu sol kanat Türk solunun çok büyük bir çoğunluğunu zehirlemiş, onun Marksizm’le sağlıklı bağ kurabilmesine engel olduğu gibi, Marksizm eleştirisi üzerinden Avrupa sosyal demokrasisine evrilmesine de kapıları tümüyle kapatmıştır. Başka bir deyişle, Kemalizm’in bir tür ön-sosyalizm olduğu tahayyülü (olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi görmeyi sağlayan hülya diyelim) üzerine inşa edilen bu yaklaşımla, devlet ideolojisi Kemalizm’in sol bir yorumunu devlette başat yorum haline getirmek ve böylelikle komünizme karşı Türkiye toplumunda var olan anti tutumu kırmak hedeflenmiştir. 1960’ların sol akımları ekseriyetle Mustafa Kemal’in “devrimciliğini” bir tür yerli sol devrim miti üzerinden okumuş, 1960’ların sonunda Küba devrimi gibi lokal Komünist hareketlerle Kemalizm arasında yapay bağlar kurmuştur. Kemalizm’i bir tür Üçüncü Dünya solculuğu gibi manipüle eden Türk solu, böylece Kemalizm sayesinde Türk gençliği için daha kolay yutulabilecek bir “komünist draje” üretmiş oluyordu. Bu kendi nevi şahsına münhasır Türk solu, Atatürk döneminde izlenen tarafsızlık dış politikasını da bulunduğu jeopolitik ve reel politik bağlamlardan kopartarak, yine ideolojik nedenlerden dolayı, Kemalizm’in bir tür dış politika felsefesi ortaya koyduğuna inanıyordu. İşte bu ideolojik “meşruiyet kazandırma” çabaları sonucu Türk solu içine “anti-emperyalist” bir nasyonalizm zerk edildi. Türk Kurtuluş Savaşı sanki durup dururken Batılı bazı güçlerin Türkiye’yi koloni haline getirmek istemelerinden kaynaklanmış gibi bir okuma yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na tümüyle Pantürkist amaçlarla katıldığını, İttihatçıların çöken imparatorluğu bir Türk imparatorluğuna dönüştürmek amacıyla kumar masasına yatırdıkları gibi gerçekleri bilerek görmezden geldiler. Esasında Türk emperyalizminin sonucu olan Osmanlı’nın çöküşü ve yabancı işgalini Çanakkale üzerinden yıkatıp aklama doğrultusundaki erken dönem Cumhuriyet tutumunu sürdürdüler, ona sarıldılar. Çanakkale’yi Türk Kurtuluş Savaşı’na yapayca eklemleyen bu hamleyle, anti-emperyalist ve solcu bir Kemalizm üretme çabalarına tarihsel destek sağladılar. Dahası Kemalizm’in katı laik tutumu ile Sovyet ateizmi arasında bağ kurarak, materyalizm üzerinden sosladıkları bir Kemalizm din politikasını yine ideolojilerine eklemlediler.
Türk solu için Kemalizm bu nedenle bir tür ilerici ideolojiydi. Kemalizm’in “aydınlanması” üzerinden milli devrim gerçekleşecekti. Atatürk’ün Bursa konuşması gibi otantik olup olmadığı tartışmalı bir tür rivayet üzerinden gençlerin silahla yönetime el koyabilmeleri gibi anlamlar çıkartan Türk solu, böylelikle Marksist Leninist komünizme daha kolay bir devşirilme ortamı sunmaktaydı.
İşte bu Türk solu, Avrasyacılığın ana destekçisidir. Batılı liberal demokratik değerler bu grupça reddedilir veya taktik gereği kabul edilir. Bu bağlamda Türk solunun insan haklarına bağı tıpkı İslamcılarda olduğu gibi, kendileri içindir. Başka bir ifadeyle, kendilerine hareket alanı açmak için hak talep ederler. Ama başkalarına hak talep etmezler. Liberal demokrasi yerine 1960’larda, 1979’lerde ve 1980’lerde Marksizm-Leninizm ve onun sınıf diktatörlüğünü savunan Türk solunun bir kısmı, 1991’de SSCB yıkıldıktan ve “reel sosyalizm” sonlandıktan sonra liberal demokrasiye yönelmiş ve Avrupa soluna yaklaşmış, ama ana damarı – büyük çoğunluğu – liberal değerleri ve insan haklarını benimseyemediğinden, örneğin Kürtlerin hak taleplerine son derece faşizan bir tutumla karşı çıkmıştır. Yine İslamcıların hak talepleri – mesela başörtüsü konusunda – oldukça faşizan ve özgürlük karşıtı bir pozisyon almıştır. Bülent Ecevit’in TBMM’de Merve Kavakçı’ya yönelik tutumu hala hafızalardadır. Marksist olsun olmasın “sol cenah” neredeyse tümüyle liberal demokrasi ile temel insan hak ve özgürlükleri ile sorunludur. Bunlar liberal değerlerin “Türkiye’nin altını oyduğuna” inanırlar.
1970’lerde Ecevit AB (o zamanki AET) üyeliği ile ilgili olarak “onlar ortak biz pazar” türü bir yorumla, ılımlı ortanın solu akımının da bu Marksist-Leninist Kemalizm okumasının etkisi altına girdiğini göstermiştir. Çünkü esasında CHP’nin Ortanın Solu akımından önce piyasa ekonomisiyle bir sorunu olmamıştır. Mustafa Kemal’in ön-sosyalist bir lider olduğu gibi bir algı tümüyle saçmadır. Devletçilik ilkesinin Türkiye’de sermaye birikimi olmamasından dolayı bir tür yerli sermaye sınıfı oluşturma hedefi güttüğü genel kabul görüyor. Yani Kemalizm’in devletçiliği üzerinden sınıf mücadelesine dayanak oluşturmaya çalışmak çok sırıtıyor. Ama bugün de dâhil Türk solunun genel bakışı bu yöndedir. Bu nedenle de Kemalizm üzerinden ideolojik bir anti-emperyalizm, oradan da anti-Batıcılığa varmak gibi tutarsız ve saçma bir ideolojik tutum içindedirler. Sol gençlik hareketinin ABD Missouri gemisinin İstanbul’a gelmesine karşı çıkması ve bunu Kemalizm soslu bir solcu tutumla gerçekleştirmesi, halen Batı (ABD-NATO) karşıtı kesimlerin önemli bir retorik malzemesidir.
Bugün CHP’nin çıkıp NATO üyeliğini savunmaması, Batı yönelimini, AB standartlarını destekleyememesi düşündürücüdür evet. Ama bu anti-Batı tutumunun sol Kemalizm okumaları sayesinde inşa edildiğini dikkate aldığımızda, bu tutum anlaşılır olmaktadır. Perinçek ve İşçi Partisi/Vatan Partisi türevi “sol” nasyonalist marjinal hareketlerin, CHP’deki sol-nasyonalist Ulusalcı kesimle olan ideolojik “akrabalığı”, Avrasyacıların sayıca bulundukları konumdan neden daha güçlü oldukları konusuna ışık tutabilir. Diğer bir ifadeyle, Avrasyacı olmanız için illa “ben Avrasyacıyım, yaşasın Rusya!” diye bağırmanıza gerek yoktur.
Bugün Rusya’ya yanaşan Türkiye gemisinde sol ve sağ, değişik saik ve beklentilerle bu yörüngeden çıkışa sessiz kalmakta. “Batı uşağı” olarak yaftalanma tehlikesinin olduğu bir durum tüm NATO üyeleri arasında salt Türkiye’de vardır. Bir tek kişi de çıkıp Batı ittifakı sayesinde Türkiye’nin 1945 sonrası bağımsızlığını koruyabildiğini dillendirememektedir. Bunun nedeni bahsettiğim dışlanma ve yaftalanma korkusudur. Aynı şekilde mesela AB’nin Kopenhag Ölçütleri de benimsenmiyor. Bu ölçütlerin beraberinde “üniter devletin ortadan kalkması” ile sonuçlanacağına dair ciddi bir inanış hâkim. Dahası, ABD-NATO ve genel olarak da Batı’nın 15 Temmuz’un arkasında olduğuna yönelik algı da sol-sağ tüm Türkiye tabanını Avrasyacı yönelimin doğru olduğu kanısına itiyor. Bu diskura göre, Rusya Batı’nın bu “emperyalizmine” karşı savaşıyor, dolayısıyla da bizim doğal müttefikimizdir. Bunlar işleri karıştırarak “Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması” gibi döneminin reel politik anlaşmalarını da ısıtıp masaya koyuyorlar. Ve “kötü Batı’nın” kışkırtarak bizi “Rus dostlarımızdan kopardığına” inanıyorlar. Fakat nedense bu zeki ve çevik beyinler, Rusya’nın Kırımı işgal ve ilhakını, Ukrayna’nın doğusunu fiilen milislerine işgal ettirttiğini, Gürcistan’a bahane bulup müdahale ettiğini, Suriye’ye girdiğini vs. emperyalizm olarak görmüyorlar. Evet, yaman bir çelişkidir, ama durum maalesef budur. İşte bu gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde, Avrasyacı şer koalisyonu Türkiye’yi seri adımlarla Rusya’nın yörüngesine sokuyor.
Türk Avrasyacıları bize Avrasyacı yönelimin getireceği tek bir stratejik avantaj veya dış politik çıkar gösteremiyor. Sadece negatif bir Batı üzerinden tepkisel-ideolojik bir tercih var gibi. Ama bu abuk sabuk kabuğu kaldırdığınızda, irinlerin arasında yolsuzluğa bulaşmış İslamcıların aklanmak için Batı normlarından kaçışı ile beraber, daha önce tasfiye edilen kadim vesayetçi Ergenekon’un yine Batılı demokratik normlardan kaçıp güvenli bir otoriter ittifak limanına sığınma amaçlarını görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, Avrasyacılık bahane, Rusya-İran-Çin liginin kural ve norm tanımaz diktatoryal rejimleri şahane! Bu arada ülkenin âli menfaatleriymiş, hakmış-hukukmuş, bunları düşünen elbette yok. Yani Türk Avrasyacılığı kendi küçük diktatörlüklerini istiyor. Bunun dışında, bir de kitleleri nasyonalizm ve şiddet üzerinden hipnotize ederek, “büyük devlet Türkiye” algısı oluşturuyor. Suriye’de ve Irak’ta yapılan birkaç sınır ötesi askeri operasyon, şehitler, fabrikasyon iç düşman tasfiyeleri gibi “algı çalışmaları” ile işlerini sessiz ve derinden hallediyor. Bu rejimin ana işleme mekanizmalarını Avrasyacılık eleştirisi üzerinden deşifre etmedikçe – Erdoğan var veya yok fark etmeksizin – bu rejim devam eder. Dimyat’a fındığa gittiğine inandırılan ezik ve eğitimsiz yığınlar, ancak eldeki bulgurdan da olunca uyanır!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Can Dündar’ın ‘Suç isnatları’ üzerine… (1) [Ramazan Faruk Güzel]
Can Dündar, yaptığı haber ve hazırladığı belgesellerden dolayı yurtdışında yaşamak zorunda kalan Türkiye’nin yetiştirdiği değerli gazetecilerden birisi. Geçtiğimiz günlerde Gülen Cemaati’ne dair dikkat çekici tweetler attı. İçerisinde suçlayıcı ifadelerin de yer aldığı paylaşımlara muhatapları cevaplar vereceklerdir, vermelidirler de… Eski bir yargı mensubu ve hukukçu olarak, Dündar’ın bahsettiği yargılama ve davalara ilişkin “suçlamalarına” cevap sadedinde görüşlerimi paylaşmak istiyorum.
Can Dündar, sosyal medya hesabından:
“Gülen örgütüne üyelik” suçlaması, suçlananlara yapılan zulmü meşrulaştırmaz. Hiç sorgulamadan bu işkenceye karşı çıkmak zorundayız. Ama onlara yaşatılanlar, bu örgütün daha önceki benzer zulmünü unutturmaya da yetmez. Bize düşen, her ikisine de itirazdır.” diye yazdı. Bu tweet aslında, Özgürüz internet haber sitesindeki “Gülen mağdurları” başlıklı yazısında yer alan bir cümle. Başlığa bakınca, Gülen’in mağdur etmiş olduğu insanlara dair bir yazı zannediyorsunuz. Fakat makalenin içeriğinde Dündar’ın “Gülen Cemaati mensuplarının yaşadığı mağduriyetlerden bahsettiğini” görüyorsunuz. Makalesinde Dündar, ÖzgürüzRadyo’da Zübeyde Sarı’nın Mercek programının konuğu Sinan Özcerit’in anlattıkları üzerinden bu topluluğa yapılan zulmü örneklendiriyor. Malum;
21 yaşındaki Sinan, KHK ile ihraç edilen, hapse atılan cezaevinde kanser olan, tedavileri yapılmadığı için vefat etmiş olan Doçent Ahmet Turan Özcerit’in oğlu. Ceberrut idare yakın zamanda da Sinan’ın annesini ve kız kardeşini gözaltına almıştı. Aile boyu yaşatılan bir işkence!
Dündar, bu kesiti verirken, diğer herkesin yaptığı zorunlu vurguyu yapıyordu: “Yanlış anlaşılmasın, ben Cemaatçi vs değilim ha, bakınız hatta karşıyım da!..”
Yazıdaki pozitif yaklaşım ise iktidarın icat ettiği ve adeta her kesime dayattığı, kabul ettirdiği “FETÖ” söylemine tevessül etme ihtiyacının görülmemesi…
Yazının sonunda asıl meramı anlıyoruz:
“Özcerit’lere yapılan suçlama, Gülen örgütüne üye olmak… Peki, bu suçlama, onlara yaşatılanları meşrulaştırmaya yeter mi? Asla. Hiç sorgulamadan bu işkenceye karşı çıkmak zorundayız.
Şimdi soruyu tersten soralım: Peki, onlara yaşatılanlar, Gülen örgütünün daha önce yaptığı benzer zulmü unutturmaya yeter mi? Asla. Bize düşen, hem dünkü, hem bugünkü zulme karşı çıkmaktır.
Dileriz Gülen’in kirli ilişkilere bulaşmamış, samimi müridleri, cemaatin bir dönem mesela Kuddusi Okkır gibi insanlara neler yaşattığını ve neden böylesi bir nefret yarattığını, şimdi çok daha iyi anlıyorlardır. Bunun özeleştirisini yapmadığı gibi, şimdi bu işkenceyi yaşayanlara sahip de çıkmayan bir cemaatten söz ediyoruz.”
ERGENEKON SAVCILARI…
Dündar, bu yazı ve tweet’i ile ilintili olarak bir de şu mesajı paylaşmıştı sosyal medyada:
“Nasıl dün hukuku katleden Gülen’ci yargıç&savcılar bugün mahkeme hesap veriyorsa, yarın hesap verme sırası, Erdoğan’ın yargıç&savcılarına gelecektir. Dua etsinler de kendilerini yargılayacak mahkemenin ipleri,kendilerininkiler gibi iktidarın elinde olmasın.”
Dündar, ihraç edilmiş ve yargılanmakta olan yargı mensupları üzerinden mevcut hakim-savcılara gönderme ile ileride hesap verecekleri noktasında onları uyarıyordu…
Acaba burada sayın Can Dündar, 15 Temmuz 2016 Kurgusal Darbe’nin hemen gecesinde ihraç edilen ve çoğu tutuklanan 5 bin kadar yargı mensubunu mu kast ediyordu? Ben de onlardan 10 ay kadar önce müstakil olarak ihraç olmuş bir yargı mensubu olsam da onlarla birlikte yargılanmaktayım, evet… Hepimiz “darbeye iştirak etmekten” yargılanmaktayız. Sonra bu davalar “örgüt üyeliği”ne çevrilmeye başlandı. Hepimizi de “Fetö” dedikleri, adını kendilerinin koydukları bir torbanın içine doldurdular bilahare…
Fakat Dündar’ın asıl meramının o sansasyonel Ergenekon ve Balyoz davalarının olduğunu anlıyoruz, o makalesindeki “Kuddisi Okkır” vurgusundan… Kendi sosyal medya hesabımdan da şu şekilde sormuştum kendisine:
“Gülenci olmakla suçlananlar: Ergenekon,Balyoz, MİT Tırları hakim savcıları.
Ergenekon Belgeselinizi hiç unutmadılar/affetmediler derinler!
“MİT Tırları” haberini yaptığınız için sürgünsünüz. Bütün bu davalarda rol alan yargı ve basın mensupları umumen doğru iş yaptılar, değil mi?”
O mesajımın devamında da dediğim gibi, bence meselenin özü:
“Leoparın kuyruğunu tutma, tutarsan da bırakma!” (Zimbabwe atasözü. Çinlilerin kaplanlı versiyonu da var.) Ergenekon canavarının kuyruğundan yakalanmıştı ama elden kaçtı;
Ya hiç tutulmayacaktı, ya da hiç bırakılmayacaktı.. (Şantaja açık harami Siyasi İslamcılara dua etsinler.)”
Ergenekon Davaları’nda da 17/25 Aralık Yolsuzluk Dosyaları’nda da olduğu gibi;
Bir suç örgütü ile öylesine uğraşmayacaksınız, uğraşmaya kalktıysanız da tuttuğunuz o kuyruğu asla bırakmayacaksınız. Yoksa o kızgınlaşan canavar hem size, hem çevrenizdeki herkese zarar verir. Sonrasında da o canavarın canavarlıklarına laf etmez, sizin ne kadar beceriksiz olduğunuza, aptallığınıza dair bir sürü söz söylerler haliyle…
O davalarda yer alanlar da bunları ivedilikle sonuca vardırmadıkları için dosyalar akamete uğratıldı ve serbest kalan bazı sanıklar ülkeyi alt üst ettiler, yakıp yıkmaya da devam ediyorlar.
AKILDA KALAN HABERLER
Sorumluluk sadece o davaların hakim savcılarıda ya da polislerinde değil, onların üzerine gitmesi gereken gazetecisinde, yazarında, çizerinde… Topyekün bu davaların üzerine evrensel ilkeler ve hukuk normları çerçevesinde gidilseydi, kararlı olunsaydı, şimdi işler bu noktaya kadar gelmezdi.
Bu konuda Sayın Dündar’ın çok önemli haberleri ve belgeselleri vardı. Hem Ergenekon, hem de yolsuzluk dosyalarına dair (Erdoğan’ın En Uzun Günü) yapmış olduğu belgesel programlarının görüntüleri ve sesi halen kulaklarda… Yine bunlarla ilgili olarak Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak yapmış olduğu “MİT Tırları” haberi halen hafızalarda. Bu haberden dolayı Erdoğan kendisini bizzat hedef almış, “kendisini öyle bırakmayacağını” açıkça mitinglerde ilan etmişti. Sonrasında da Dündar hakkında “casusluk”, “devlet sırlarını ifşa etme”, “örgüte yardım etme” gibi bir dizi davalar açılmıştı.
Bir müddet cezaevinde de tutuklu kalan Can Dündar, o dönemin ABD Başkan yardımcısının Türkiye ziyaretinde onun oğlu ile görüşmesinde, “Merak etme, babanı çıkaracağız” sözünün ardından Dündar gerçekten de serbest bırakılmıştı.
Ama her şey bitmemiş, kendisi hakkında tehditlerin ardı arkası kesilmemişti. Hatta bir duruşma çıkışı silahlı saldırıya uğramış, orada eşi Dilek Dündar adeta gövdesini onun için siper etmişti. Bilahare Dündar yurtdışına çıkmış ve Almanya’ya yerleşmiş, orada yaşamak zorunda kalmıştı. Bir şekilde çocuğuna kavuşsa da halen eşinden uzakta… Dilek hanımı bu rejim adeta rehin olarak tutuyor, onun yurtdışına çıkmasına, eşi ile buluşmasına engel oluyor.
FAŞİZMİN ETKİSİ…
Bütün bunları neden anlatıyorum:
Zira Dündar’ın yaşadıkları, ülkede insanlara yaşatılanların bir özeti… Bütün bunları yaşayan, yaşamakta olan bir kimsenin bile ülkedeki mağduriyetleri anlatırken, yaftalanma korkusu ile ille de bir çekince koyma, bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetmesi…
Bu dönemin ruhunu çok iyi yansıtmasından dolayı şu sözü sık sık tekrarlarım, burada da yinelemek zorundayım:
“La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire“. (Faşizm, konuşma yasağı / susma mecburiyeti) değil, söyleme mecburiyetidir.)”
Evet, ülkede o kadar kesif ve keskin bir faşizm hüküm sürüyor ki, insanlar mevcut rejime muhalif de olsa, onun mağdurlarından da olsa ve de artık ülkesini terk etmek zorunda kalıp çok uzaklarda yaşamak zorunda da olsa, bu faşizmin dayatmaları karşısında onun bazı söylemleri karşısında bir şeyleri söyleme ihtiyacı hissedebilmekte… O açıdan da bu durum ibretlik.
Bir sonraki yazımızda ise Can Dündar’ın bahsettiği ölümlerin yanında, Ergenekon davalarındaki şüpheli diğer ölümlerden kimlerden sorumlu olduğunu, Cemaat ile ilgisinin olup olmadığını –bazı detaylar ve şahitlerinin beyanları ışığında- irdeleyelim.
[Ramazan Faruk Güzel] 29.5.2019 [TR724]
Can Dündar, sosyal medya hesabından:
“Gülen örgütüne üyelik” suçlaması, suçlananlara yapılan zulmü meşrulaştırmaz. Hiç sorgulamadan bu işkenceye karşı çıkmak zorundayız. Ama onlara yaşatılanlar, bu örgütün daha önceki benzer zulmünü unutturmaya da yetmez. Bize düşen, her ikisine de itirazdır.” diye yazdı. Bu tweet aslında, Özgürüz internet haber sitesindeki “Gülen mağdurları” başlıklı yazısında yer alan bir cümle. Başlığa bakınca, Gülen’in mağdur etmiş olduğu insanlara dair bir yazı zannediyorsunuz. Fakat makalenin içeriğinde Dündar’ın “Gülen Cemaati mensuplarının yaşadığı mağduriyetlerden bahsettiğini” görüyorsunuz. Makalesinde Dündar, ÖzgürüzRadyo’da Zübeyde Sarı’nın Mercek programının konuğu Sinan Özcerit’in anlattıkları üzerinden bu topluluğa yapılan zulmü örneklendiriyor. Malum;
21 yaşındaki Sinan, KHK ile ihraç edilen, hapse atılan cezaevinde kanser olan, tedavileri yapılmadığı için vefat etmiş olan Doçent Ahmet Turan Özcerit’in oğlu. Ceberrut idare yakın zamanda da Sinan’ın annesini ve kız kardeşini gözaltına almıştı. Aile boyu yaşatılan bir işkence!
Dündar, bu kesiti verirken, diğer herkesin yaptığı zorunlu vurguyu yapıyordu: “Yanlış anlaşılmasın, ben Cemaatçi vs değilim ha, bakınız hatta karşıyım da!..”
Yazıdaki pozitif yaklaşım ise iktidarın icat ettiği ve adeta her kesime dayattığı, kabul ettirdiği “FETÖ” söylemine tevessül etme ihtiyacının görülmemesi…
Yazının sonunda asıl meramı anlıyoruz:
“Özcerit’lere yapılan suçlama, Gülen örgütüne üye olmak… Peki, bu suçlama, onlara yaşatılanları meşrulaştırmaya yeter mi? Asla. Hiç sorgulamadan bu işkenceye karşı çıkmak zorundayız.
Şimdi soruyu tersten soralım: Peki, onlara yaşatılanlar, Gülen örgütünün daha önce yaptığı benzer zulmü unutturmaya yeter mi? Asla. Bize düşen, hem dünkü, hem bugünkü zulme karşı çıkmaktır.
Dileriz Gülen’in kirli ilişkilere bulaşmamış, samimi müridleri, cemaatin bir dönem mesela Kuddusi Okkır gibi insanlara neler yaşattığını ve neden böylesi bir nefret yarattığını, şimdi çok daha iyi anlıyorlardır. Bunun özeleştirisini yapmadığı gibi, şimdi bu işkenceyi yaşayanlara sahip de çıkmayan bir cemaatten söz ediyoruz.”
ERGENEKON SAVCILARI…
Dündar, bu yazı ve tweet’i ile ilintili olarak bir de şu mesajı paylaşmıştı sosyal medyada:
“Nasıl dün hukuku katleden Gülen’ci yargıç&savcılar bugün mahkeme hesap veriyorsa, yarın hesap verme sırası, Erdoğan’ın yargıç&savcılarına gelecektir. Dua etsinler de kendilerini yargılayacak mahkemenin ipleri,kendilerininkiler gibi iktidarın elinde olmasın.”
Dündar, ihraç edilmiş ve yargılanmakta olan yargı mensupları üzerinden mevcut hakim-savcılara gönderme ile ileride hesap verecekleri noktasında onları uyarıyordu…
Acaba burada sayın Can Dündar, 15 Temmuz 2016 Kurgusal Darbe’nin hemen gecesinde ihraç edilen ve çoğu tutuklanan 5 bin kadar yargı mensubunu mu kast ediyordu? Ben de onlardan 10 ay kadar önce müstakil olarak ihraç olmuş bir yargı mensubu olsam da onlarla birlikte yargılanmaktayım, evet… Hepimiz “darbeye iştirak etmekten” yargılanmaktayız. Sonra bu davalar “örgüt üyeliği”ne çevrilmeye başlandı. Hepimizi de “Fetö” dedikleri, adını kendilerinin koydukları bir torbanın içine doldurdular bilahare…
Fakat Dündar’ın asıl meramının o sansasyonel Ergenekon ve Balyoz davalarının olduğunu anlıyoruz, o makalesindeki “Kuddisi Okkır” vurgusundan… Kendi sosyal medya hesabımdan da şu şekilde sormuştum kendisine:
“Gülenci olmakla suçlananlar: Ergenekon,Balyoz, MİT Tırları hakim savcıları.
Ergenekon Belgeselinizi hiç unutmadılar/affetmediler derinler!
“MİT Tırları” haberini yaptığınız için sürgünsünüz. Bütün bu davalarda rol alan yargı ve basın mensupları umumen doğru iş yaptılar, değil mi?”
O mesajımın devamında da dediğim gibi, bence meselenin özü:
“Leoparın kuyruğunu tutma, tutarsan da bırakma!” (Zimbabwe atasözü. Çinlilerin kaplanlı versiyonu da var.) Ergenekon canavarının kuyruğundan yakalanmıştı ama elden kaçtı;
Ya hiç tutulmayacaktı, ya da hiç bırakılmayacaktı.. (Şantaja açık harami Siyasi İslamcılara dua etsinler.)”
Ergenekon Davaları’nda da 17/25 Aralık Yolsuzluk Dosyaları’nda da olduğu gibi;
Bir suç örgütü ile öylesine uğraşmayacaksınız, uğraşmaya kalktıysanız da tuttuğunuz o kuyruğu asla bırakmayacaksınız. Yoksa o kızgınlaşan canavar hem size, hem çevrenizdeki herkese zarar verir. Sonrasında da o canavarın canavarlıklarına laf etmez, sizin ne kadar beceriksiz olduğunuza, aptallığınıza dair bir sürü söz söylerler haliyle…
O davalarda yer alanlar da bunları ivedilikle sonuca vardırmadıkları için dosyalar akamete uğratıldı ve serbest kalan bazı sanıklar ülkeyi alt üst ettiler, yakıp yıkmaya da devam ediyorlar.
AKILDA KALAN HABERLER
Sorumluluk sadece o davaların hakim savcılarıda ya da polislerinde değil, onların üzerine gitmesi gereken gazetecisinde, yazarında, çizerinde… Topyekün bu davaların üzerine evrensel ilkeler ve hukuk normları çerçevesinde gidilseydi, kararlı olunsaydı, şimdi işler bu noktaya kadar gelmezdi.
Bu konuda Sayın Dündar’ın çok önemli haberleri ve belgeselleri vardı. Hem Ergenekon, hem de yolsuzluk dosyalarına dair (Erdoğan’ın En Uzun Günü) yapmış olduğu belgesel programlarının görüntüleri ve sesi halen kulaklarda… Yine bunlarla ilgili olarak Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak yapmış olduğu “MİT Tırları” haberi halen hafızalarda. Bu haberden dolayı Erdoğan kendisini bizzat hedef almış, “kendisini öyle bırakmayacağını” açıkça mitinglerde ilan etmişti. Sonrasında da Dündar hakkında “casusluk”, “devlet sırlarını ifşa etme”, “örgüte yardım etme” gibi bir dizi davalar açılmıştı.
Bir müddet cezaevinde de tutuklu kalan Can Dündar, o dönemin ABD Başkan yardımcısının Türkiye ziyaretinde onun oğlu ile görüşmesinde, “Merak etme, babanı çıkaracağız” sözünün ardından Dündar gerçekten de serbest bırakılmıştı.
Ama her şey bitmemiş, kendisi hakkında tehditlerin ardı arkası kesilmemişti. Hatta bir duruşma çıkışı silahlı saldırıya uğramış, orada eşi Dilek Dündar adeta gövdesini onun için siper etmişti. Bilahare Dündar yurtdışına çıkmış ve Almanya’ya yerleşmiş, orada yaşamak zorunda kalmıştı. Bir şekilde çocuğuna kavuşsa da halen eşinden uzakta… Dilek hanımı bu rejim adeta rehin olarak tutuyor, onun yurtdışına çıkmasına, eşi ile buluşmasına engel oluyor.
FAŞİZMİN ETKİSİ…
Bütün bunları neden anlatıyorum:
Zira Dündar’ın yaşadıkları, ülkede insanlara yaşatılanların bir özeti… Bütün bunları yaşayan, yaşamakta olan bir kimsenin bile ülkedeki mağduriyetleri anlatırken, yaftalanma korkusu ile ille de bir çekince koyma, bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetmesi…
Bu dönemin ruhunu çok iyi yansıtmasından dolayı şu sözü sık sık tekrarlarım, burada da yinelemek zorundayım:
“La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire“. (Faşizm, konuşma yasağı / susma mecburiyeti) değil, söyleme mecburiyetidir.)”
Evet, ülkede o kadar kesif ve keskin bir faşizm hüküm sürüyor ki, insanlar mevcut rejime muhalif de olsa, onun mağdurlarından da olsa ve de artık ülkesini terk etmek zorunda kalıp çok uzaklarda yaşamak zorunda da olsa, bu faşizmin dayatmaları karşısında onun bazı söylemleri karşısında bir şeyleri söyleme ihtiyacı hissedebilmekte… O açıdan da bu durum ibretlik.
Bir sonraki yazımızda ise Can Dündar’ın bahsettiği ölümlerin yanında, Ergenekon davalarındaki şüpheli diğer ölümlerden kimlerden sorumlu olduğunu, Cemaat ile ilgisinin olup olmadığını –bazı detaylar ve şahitlerinin beyanları ışığında- irdeleyelim.
[Ramazan Faruk Güzel] 29.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Kurumsal çöküş ve ağır bedeli… [Erhan Başyurt]
Türkiye, ekonomik ve siyasi krizi iç içe yaşıyor.
Siyasal sistem dönüştükçe, ekonomi tökezliyor.
‘Tek adam’ rejimlerinin fıtratında var bu bozulma…
Otoriterleşen, diktatörlük ile yönetilen hiçbir ‘tek adam’ rejimi yok ki, halkı fakirleşmemiş olsun!
‘Tek adam’ tarafından yönetilen hiç bir ülke yok ki, halkı hukuka ve özgürlüklere hasret kalmamış olsun!
Türk halkı, ‘tek adam’ rejiminde karar kılmanın acı faturasını her geçen gün ağırlaşan şekilde ödüyor.
***
Tek adam rejimi, keyfiliktir.
Tek kişinin ağzından çıkanın hayata geçirilmesi ve tek kişiye kimsenin gerçeği söyleyememesi demektir…
Tek adam, siyasi ve maddi hırsları, ailesi ve yakınlarına olan zaafı ile ülkeyi uçuruma götürürken, kimse gerçeği söylemeye cesaret edemez.
Söylemeye cesaret edenler de, susturulur. Hapse atılır. Dövülür. Öldürülür…
Sevgiden değil korkudan eleştiremez halk, biat etmese de baş kaldırmaya da cesaret edemez!
Biat edenlerin çoğu da, bildikleri için değil, gerçeği öğrenmeleri engellendiği için, yalanlar ve algı operasyonlarının kıskacında yoğruldukları için sessiz kalırlar!
Türkiye maalesef bu acı noktaya doğru sürükleniyor.
***
Kuvvetler ayrılığı, kontrol ve denge mekanizması yok edildi…
Yürütme de yasama da yargı da ‘tek adam’ın kontrolünde.
Havuz medyasının amiral gemisi, yandaş basının kaptanı, Sabah Gazetesi’nin başyazarı Mehmet Barlas bile Hadi Özışık’a verdiği röportajda bakın ne diyor;
‘’TEK ADAM… Hem siyaseten hem fiilen tek adam… Ciddi kararlar veriyor. Uluslararası alanda hem iç politikada. Gücü tartışılmaz bir adam. Atatürk’ten daha güçlü yani açıkçası…’’
Tek başına kararname yani kanun çıkarabiliyor. Bakanları o atıyor, iktidar partisinin vekillerini o belirliyor, Meclis’te istediği yasaya çıkarttırıyor. Yargı mensuplarını o atıyor. İstediği her karar çıkıyor istemediği hiçbir karar çıkmıyor…
Barlas tespitlerinde haklı değil mi? Sadece Atatürk’e haksızlık ettiğini düşünüyorum. Erdoğan’ın öykündüğü şey aslında tek partili dönemde CHP’nin genel başkanı olarak Cumhurbaşkanlığı yapan Atatürk’ü, çok partili dönemde AKP’nin genel başkanı olarak tekrar etmek!
Meclis’in bağımsız yasa çıkarması, yargının bağımsız karar vermesi, yürütmeye hesap sorulması artık imkansız…
Denge ve denetim yok edildi, tüm erkler ‘tek adam’da toplandı.
***
Tüm bunların sonucu olarak iktidara artık hesap sorulamıyor…
Belediyelerden yolsuzluk akıyor, hesap sorulamıyor.
Rüşvete suçüstü yapılıyor, hesap sorulamıyor.
Görevi suistimal tespit ediliyor, hesap sorulamıyor.
Sayıştay kamu kurumlarına ilişkin denetim raporlarını ‘sansürsüz’ yayınlayamıyor.
Erdoğan’a twitter’den hakaret edenler tutuklanıyor, ama Erdoğan’ı veya iktidarın küçük ortağı Bahçeli’yi eleştiren gazeteciler evlerinin kapısında sopayla dövülüyor, komalık ediliyor serbest bırakılıyorlar.
İktidar, hesap vermeden istediği gibi yürütüyor ülkeyi.
Düşünün kaç gündür Üçüncü Havalimanı’na ilişkin tartışmalar yaşanıyor.
Meğer Atatürk Havalimanı, Avrupa’nın en büyük üçüncü havalimanı olarak sadece 1 buçuk milyar dolarlık ek bir yatırımla 2030’a kadar yeterliymiş.
Üstelik bu ifşaatı yapan da THY’nin eski Yönetim Kurulu Başkanı AKP’li Hamdi Topçu…
Ama iktidar 20 milyar dolara ihale edilen Üçüncü Havalimanı’nı yeni rant oluşturmak için boş yere tercih etmiş!
Üstelik havalimanı Hazine garantisinde… Kapısına kilit vursanız, 20 yıl istisnasız yandaş işadamlarına halkın cebinden 20 milyar doları ödeyeceksiniz…
Bunun gibi onlarca vak var. Halkın vergileriyle gerçekleşen müthiş israfın hesabı sorulamıyor.
Ve kaçınılmaz olarak bir avuç yandaş zenginleşirken halk daha da fakirleşiyor…
***
Halkın çıkarlarının korunması için oluşturulan özerk kurum ve kuruluşlar da birer birer çökertiliyor.
Hakim ve Savcılar Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu, Merkez Bankası, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Yüksek Öğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu…
Siyasi amaçlı kullanılmasın ve siyasi kaygı gütmeden doğru kararlar alabilsin diye özerk hale getirilen hangi kurum sizce bugün halen özgür?
Merkez Bankası, gerektiği gibi faiz kararı alamıyor, rezervlerini siyasi talimatla seçim için tüketiyor…
HSK malum… 15 Temmuz sonrası 4 bin hakim ve savcıyı fişlemeye dayalı görevden alarak, iktidara hukuksuzluklarını icra edebilmesi için alan açtı… O hakim ve savcıların bir kısmı halen tek kişilik hücrede işkence görüyor… İktidarın istemediği kararları veren hakimleri sürmek veya hapse atmakla meşguller…
YSK, İstanbul’da seçimi tekrar gerekçesiyle özerkliğini kaybettiğini ortaya koydu.
Erdoğan 4 Mayıs’ta açıklama yaptı:
“Sandıkta memur değil de bankadaki sözleşmeli işçiler görevlendirilirse bunun üzerinde hala neyi düşünüyoruz?… Bir şaibe, yolsuzluk var ve bunun ortadan kaldırılması hem YSK‘yi aklayacaktır hem de milletimizin gönlü ferah hale gelecektir’’.
3 gün sonra YSK, tam da Erdoğan’ın belirttiği bu gerekçeye dayalı olarak İstanbul’da seçimi iptal etti.
Sandıkta memur olmayanlar her seçimde görevlendirildiği halde, İstanbul dışındaki illerde de görevli oldukları halde, hatta aynı görevlilerin olduğu İstanbul’daki ilçeler de bile seçimler iptal edilmedi.
Üstelik bu sandık görevlilerini oraya atayan da yine YSK’nın kendisi… Kendi rutin uygulamalarını sadece İstanbul’da AKP’nin kaybettiği seçimi yenilemek için gerekçe yaptılar.
Demokrasinin tabutuna son çiviyi çaktılar. Sandığa yansıyan milli iradeyi değil, iktidarın talimatına göre her türlü hukuksuz kararı alabileceklerini ortaya koydular.
Merkez Bankası, SPK, BDDK, YÖK, RTÜK… bu kurumlara girmiyorum bile…
***
Kurumsal çöküş iktidarı daha fazla otoriterleşmeye, otoriterleşme de güce hizmet edenleri hukuksuz davranmaya sürüklüyor.
Kötü muamele ve işkence artık iktidarın şiarı haline geldi.
Sadece bir hafta içinde Urfa Halfeti ve Ankara’da yaşananlar iktidarın ülkeyi nasıl bir uçuruma sürüklediğini anlatmak için yeterli.
Evinden gece yarısı alınan siviller… Ters kelepçe… Elektrik vermek…Copla tecavüz…
Ankara Barosu açıkladı… Başkentte işkence Dışişleri’nde diplomat olarak görev yapanlara uygulanıyor. Bundan ötesi var mı bilmiyorum?
İktidar otoriterleştikçe, bürokratları, kolluk güçleri de hesap sorulmayacağı düşüncesiyle insanlıktan çıkıyor.
Zaman aşımı olmayan insanlık suçu işliyorlar…
***
Ülke, ’tek adam’ rejimine geçiş yaparken açık bir kurumsal çöküş yaşıyor.
Hukuk ve özerk kurumlarda çöküş, ekonomiye doğrudan yansıyor.
Sermaye kaçıyor. Borç artıyor. Faiz yükseliyor. Para değer kaybediyor. Halk her geçen gün biraz daha fakirleşiyor.
Halk da ülke de ağır bedel ödüyor…
İktidar ise, güç sarhoşluğu içinde veya gücü elinde tutma kaygısıyla insanlıktan çıkıyor. Çökerttiği sistemin altında kalmaya hızla yaklaşıyor.
[Erhan Başyurt] 29.5.2019 [TR724]
Siyasal sistem dönüştükçe, ekonomi tökezliyor.
‘Tek adam’ rejimlerinin fıtratında var bu bozulma…
Otoriterleşen, diktatörlük ile yönetilen hiçbir ‘tek adam’ rejimi yok ki, halkı fakirleşmemiş olsun!
‘Tek adam’ tarafından yönetilen hiç bir ülke yok ki, halkı hukuka ve özgürlüklere hasret kalmamış olsun!
Türk halkı, ‘tek adam’ rejiminde karar kılmanın acı faturasını her geçen gün ağırlaşan şekilde ödüyor.
***
Tek adam rejimi, keyfiliktir.
Tek kişinin ağzından çıkanın hayata geçirilmesi ve tek kişiye kimsenin gerçeği söyleyememesi demektir…
Tek adam, siyasi ve maddi hırsları, ailesi ve yakınlarına olan zaafı ile ülkeyi uçuruma götürürken, kimse gerçeği söylemeye cesaret edemez.
Söylemeye cesaret edenler de, susturulur. Hapse atılır. Dövülür. Öldürülür…
Sevgiden değil korkudan eleştiremez halk, biat etmese de baş kaldırmaya da cesaret edemez!
Biat edenlerin çoğu da, bildikleri için değil, gerçeği öğrenmeleri engellendiği için, yalanlar ve algı operasyonlarının kıskacında yoğruldukları için sessiz kalırlar!
Türkiye maalesef bu acı noktaya doğru sürükleniyor.
***
Kuvvetler ayrılığı, kontrol ve denge mekanizması yok edildi…
Yürütme de yasama da yargı da ‘tek adam’ın kontrolünde.
Havuz medyasının amiral gemisi, yandaş basının kaptanı, Sabah Gazetesi’nin başyazarı Mehmet Barlas bile Hadi Özışık’a verdiği röportajda bakın ne diyor;
‘’TEK ADAM… Hem siyaseten hem fiilen tek adam… Ciddi kararlar veriyor. Uluslararası alanda hem iç politikada. Gücü tartışılmaz bir adam. Atatürk’ten daha güçlü yani açıkçası…’’
Tek başına kararname yani kanun çıkarabiliyor. Bakanları o atıyor, iktidar partisinin vekillerini o belirliyor, Meclis’te istediği yasaya çıkarttırıyor. Yargı mensuplarını o atıyor. İstediği her karar çıkıyor istemediği hiçbir karar çıkmıyor…
Barlas tespitlerinde haklı değil mi? Sadece Atatürk’e haksızlık ettiğini düşünüyorum. Erdoğan’ın öykündüğü şey aslında tek partili dönemde CHP’nin genel başkanı olarak Cumhurbaşkanlığı yapan Atatürk’ü, çok partili dönemde AKP’nin genel başkanı olarak tekrar etmek!
Meclis’in bağımsız yasa çıkarması, yargının bağımsız karar vermesi, yürütmeye hesap sorulması artık imkansız…
Denge ve denetim yok edildi, tüm erkler ‘tek adam’da toplandı.
***
Tüm bunların sonucu olarak iktidara artık hesap sorulamıyor…
Belediyelerden yolsuzluk akıyor, hesap sorulamıyor.
Rüşvete suçüstü yapılıyor, hesap sorulamıyor.
Görevi suistimal tespit ediliyor, hesap sorulamıyor.
Sayıştay kamu kurumlarına ilişkin denetim raporlarını ‘sansürsüz’ yayınlayamıyor.
Erdoğan’a twitter’den hakaret edenler tutuklanıyor, ama Erdoğan’ı veya iktidarın küçük ortağı Bahçeli’yi eleştiren gazeteciler evlerinin kapısında sopayla dövülüyor, komalık ediliyor serbest bırakılıyorlar.
İktidar, hesap vermeden istediği gibi yürütüyor ülkeyi.
Düşünün kaç gündür Üçüncü Havalimanı’na ilişkin tartışmalar yaşanıyor.
Meğer Atatürk Havalimanı, Avrupa’nın en büyük üçüncü havalimanı olarak sadece 1 buçuk milyar dolarlık ek bir yatırımla 2030’a kadar yeterliymiş.
Üstelik bu ifşaatı yapan da THY’nin eski Yönetim Kurulu Başkanı AKP’li Hamdi Topçu…
Ama iktidar 20 milyar dolara ihale edilen Üçüncü Havalimanı’nı yeni rant oluşturmak için boş yere tercih etmiş!
Üstelik havalimanı Hazine garantisinde… Kapısına kilit vursanız, 20 yıl istisnasız yandaş işadamlarına halkın cebinden 20 milyar doları ödeyeceksiniz…
Bunun gibi onlarca vak var. Halkın vergileriyle gerçekleşen müthiş israfın hesabı sorulamıyor.
Ve kaçınılmaz olarak bir avuç yandaş zenginleşirken halk daha da fakirleşiyor…
***
Halkın çıkarlarının korunması için oluşturulan özerk kurum ve kuruluşlar da birer birer çökertiliyor.
Hakim ve Savcılar Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu, Merkez Bankası, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Yüksek Öğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu…
Siyasi amaçlı kullanılmasın ve siyasi kaygı gütmeden doğru kararlar alabilsin diye özerk hale getirilen hangi kurum sizce bugün halen özgür?
Merkez Bankası, gerektiği gibi faiz kararı alamıyor, rezervlerini siyasi talimatla seçim için tüketiyor…
HSK malum… 15 Temmuz sonrası 4 bin hakim ve savcıyı fişlemeye dayalı görevden alarak, iktidara hukuksuzluklarını icra edebilmesi için alan açtı… O hakim ve savcıların bir kısmı halen tek kişilik hücrede işkence görüyor… İktidarın istemediği kararları veren hakimleri sürmek veya hapse atmakla meşguller…
YSK, İstanbul’da seçimi tekrar gerekçesiyle özerkliğini kaybettiğini ortaya koydu.
Erdoğan 4 Mayıs’ta açıklama yaptı:
“Sandıkta memur değil de bankadaki sözleşmeli işçiler görevlendirilirse bunun üzerinde hala neyi düşünüyoruz?… Bir şaibe, yolsuzluk var ve bunun ortadan kaldırılması hem YSK‘yi aklayacaktır hem de milletimizin gönlü ferah hale gelecektir’’.
3 gün sonra YSK, tam da Erdoğan’ın belirttiği bu gerekçeye dayalı olarak İstanbul’da seçimi iptal etti.
Sandıkta memur olmayanlar her seçimde görevlendirildiği halde, İstanbul dışındaki illerde de görevli oldukları halde, hatta aynı görevlilerin olduğu İstanbul’daki ilçeler de bile seçimler iptal edilmedi.
Üstelik bu sandık görevlilerini oraya atayan da yine YSK’nın kendisi… Kendi rutin uygulamalarını sadece İstanbul’da AKP’nin kaybettiği seçimi yenilemek için gerekçe yaptılar.
Demokrasinin tabutuna son çiviyi çaktılar. Sandığa yansıyan milli iradeyi değil, iktidarın talimatına göre her türlü hukuksuz kararı alabileceklerini ortaya koydular.
Merkez Bankası, SPK, BDDK, YÖK, RTÜK… bu kurumlara girmiyorum bile…
***
Kurumsal çöküş iktidarı daha fazla otoriterleşmeye, otoriterleşme de güce hizmet edenleri hukuksuz davranmaya sürüklüyor.
Kötü muamele ve işkence artık iktidarın şiarı haline geldi.
Sadece bir hafta içinde Urfa Halfeti ve Ankara’da yaşananlar iktidarın ülkeyi nasıl bir uçuruma sürüklediğini anlatmak için yeterli.
Evinden gece yarısı alınan siviller… Ters kelepçe… Elektrik vermek…Copla tecavüz…
Ankara Barosu açıkladı… Başkentte işkence Dışişleri’nde diplomat olarak görev yapanlara uygulanıyor. Bundan ötesi var mı bilmiyorum?
İktidar otoriterleştikçe, bürokratları, kolluk güçleri de hesap sorulmayacağı düşüncesiyle insanlıktan çıkıyor.
Zaman aşımı olmayan insanlık suçu işliyorlar…
***
Ülke, ’tek adam’ rejimine geçiş yaparken açık bir kurumsal çöküş yaşıyor.
Hukuk ve özerk kurumlarda çöküş, ekonomiye doğrudan yansıyor.
Sermaye kaçıyor. Borç artıyor. Faiz yükseliyor. Para değer kaybediyor. Halk her geçen gün biraz daha fakirleşiyor.
Halk da ülke de ağır bedel ödüyor…
İktidar ise, güç sarhoşluğu içinde veya gücü elinde tutma kaygısıyla insanlıktan çıkıyor. Çökerttiği sistemin altında kalmaya hızla yaklaşıyor.
[Erhan Başyurt] 29.5.2019 [TR724]
Üç yıl oluyor; 3 helikopter hâlâ sır [Adem Yavuz Arslan]
Normalde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından ABD’de düzenlenen toplantılar serisine dair bir değerlendirme yazacaktım. İki nedenle vazgeçtim.
Birincisi ‘içeriğe dair’ elle tutulur bir şey yok.
İkincisi de ziyaretin ‘Türk’ün Türke propagandası’nın ötesine geçmemesi. Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran’ın başkanlık ettiği heyete ABD başkentinde itibar eden olmadı. Uzunca bir zamandır ABD’ye gelen AKP heyetleri ve (görünüşte bağımsız, gerçekte Erdoğan rejiminin lobicisi olan) diğer heyetler ‘kapalı devre’ toplantılar yapıp dönüyor. Büyük paralar harcanarak kiralanan toplantı salonlarında iktidar uzantılı kurumlardan gelenlerle kalabalık bir görüntü veriliyor. Ardından SETA DC ofisi, Bahçeşehir Üniversitesi, Diyanet Amerika ve iktidar uzantılı ‘düşünce kuruluşları’ ziyaret edilerek tur tamamlanmıyor.
Mesela Havuz’un ‘ABD’li siyasiler büyük ilgi gösterdi’ diye haber yaptığı Washington programına katılan siyasetçi olmadı. Salon Bahçeşehir Üniversitesi öğrencileriyle dolduruldu. New York’ta ise Harvard Club’ta oda kiralandı. Toplamda 30 kişiyi bulmayan dinleyici kitlesine Türkiye’nin tezleri anlatıldı. Özetle bol para harcanan, sınırsız propaganda yapılan ABD seyahati ‘Türk’ün Türke propagandası’nın ötesine geçemeden bitti.
O yüzden biz bu konuyla daha fazla zaman harcamayıp ‘Türkiye’nin esas gündemi’ne dönelim. Defaatle yazdım, sayısız Youtube programında anlattım; 15 Temmuz aydınlatılamadan Türkiye’nin düze çıkması mümkün değil. O yüzden Washington’dan da olsa 15 Temmuz’a dair gelişmeleri takip etmeye devam ediyorum.
BÜTÜN OKLAR AKAR’I İŞARET EDİYOR AMA…
Havuz medyasından gördüğüm kadarıyla Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar beraberinde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile iftar programı düzenleyip gazete ve televizyonların Ankara Temsilcileri’ni ağırlamış.
Yine Havuz’da yer alan ayrıntılara göre yemekler güzel, ikram bolmuş. Akar’da bol bol espri yapmış, esprilere karşılık vermiş. ‘Yedikleri içtikleri onların olsun biz yazdıklarına bakalım’ dedim ama yazılan çok bir şey yoktu.
İstisnai bir kaç yazıda da S-400’lere dair ‘Türkiye’nin ne kadar haklı olduğunu anlatan’ argümanlara yer verilmişti. S-400’ler gündemin sıcak başlıklarından olduğu için konuşulmuş olması normal. Ancak ben hem Akar hem de kuvvet komutanlarının olduğu bir ortamda 15 Temmuz darbe girişimine dair soruların da sorulmasını beklerdim.
Malum olduğu üzere ne Akar ne de dönemin kuvvet komutanları 15 Temmuz’a dair sorulara cevap vermedi. Ne TBMM’ye ne de savcıya gittiler. Hatta müşteki oldukları davalara bile katılmadılar.
Yani biz gazeteciler için Akar ve kuvvet komutanlarına sorulacak tonla soru var.
Üstelik Milli Savunma Bakanlığı’nda bu iftar yapılırken bir kaç kilometre ötede Genelkurmay çatı davasının duruşmaları yapılıyordu ve sanıklardan eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş doğrudan Akar ve kuvvet komutanlarını işaret eden ifadeler vermişti. Dahası bir önceki hafta da “Akar’ın aile dostu” olarak bilinen eski tümgeneral Mehmet Dişli uzun bir ifade vermiş ve Akar’ı suçlayan beyanlarda bulunmuştu.
Kısacası tüm oklar Akar’ı işaret ediyordu. Ancak ‘sürgünde ya da cezaevinde olmayan gazeteciler’ de temel soruları sormadı.
O zaman biz buradan soralım.
Sönmezateş diyor ki; 15 Temmuz akşamında, Genelkurmay ile yaptığı görüşmelerin HTS kayıtları mahkemelere verilmiyor. Ayrıca aynı akşama ait Hava Kuvvetleri uçuş kayıtları da kayıp. Bir diğer çarpıcı iddiası ise 15 Temmuz akşamı kendileri Çiğli’de iken Dalaman’a giden 3 helikopterlik bir time ait tüm radar kayıtları silindi.
Her biri deve dişi gibi iddialar ancak Sönmezateş sesini mahkemeye bile duyuramadı. Muhalefet ve medya üç maymunu oynuyor.
3 yıla yakın bir süredir bu ve benzeri iddialar gündeme getirilmesine rağmen hiçbir ilerleme sağlanamadı. Onlarca tanık ifadesine rağmen soruşturma dahi açılmadı.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için takvimi geriye alıp kronolojik sırayla gitmekte fayda var. Zira 15 Temmuz akşamı Dalaman’da olan ‘sır suikast timi’ni çözerseniz 15 Temmuz kumpasını kimin kurduğunu da görebilirsiniz.
‘PLANI OLMAYAN DARBE’NİN EN KRİTİK AŞAMASI
Bilindiği gibi aradan geçen bunca zamanda 15 Temmuz darbe girişiminin planı bulunamadı.
Tuhaflığı (!) geç de olsa fark eden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı uzun bir zaman sonra ‘15 Temmuz için 4/4’lük bir darbe planı olmadığı’na hükmetti. Savcılara göre, “darbecilerin amacı darbe yaparak ülke yönetimini ele geçirmek değil, Erdoğan’ı öldürüp kaos çıkarmak”.
Gerçi iddianamalerde bu senaryo farklılık arz ediyor. Bir iddianamede ‘Erdoğan’ı öldüreceklerdi’ diyor öbüründe ‘Akıncı’ya götüreceklerdi’ diye yazıyor.
Yani farklı iddianamelerde farklı senaryolar var. Kaldı ki burada başka çelişkiler de var. Mesela temel iddialardan birisi şuydu: “Adil Öksüz başkanlığında yapılan toplantılarda darbe planlaması yapıldı, sonra Adil Öksüz 11 Temmuz’da Amerika’ya uçtu, planı Gülen’e onaylattı ve 13’ünde döndü.”
Oysa, o tarihlerde Erdoğan’ın nerede olduğunu kimse bilmiyordu.
Erdoğan 9 Temmuz’dan itibaren kaybolmuştu. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın Huber Köşkü’nden alınacağını ve muhafaza edileceğini anlatan gizli tanıkların anlatımlarına şüpheyle yaklaşmakta fayda var.
Kaldı ki gizli tanıklardan Kuzgun (Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız), 27 Nisan 2017’deki duruşmada Ankara’daki darbe toplantısına katıldığı iddia edilen sanıkları teşhis edememişti. Yani ifadelerin doğruluğu çok şüpheli.
Marmaris’e geri dönelim; ‘Resmi 15 Temmuz söylemine’ göre Erdoğan son anda tatil planı yaptı ve Marmaris’e gitti.
Fakat bu söylemde de çelişkiler var.
Mesela 5 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları Marmaris’teki askeri birlikleri ziyaret ediyorlar. Bu da hayli ilginç bir ‘tesadüf’. Erdoğan’ın görüntü verdiği son program 9 Temmuz’da Antalya’da oldu.
Bir gün sonra ise 10 Temmuz’da Sahil Güvenlik ve Jandarma, Cumhurbaşkanlığı Gökova Körfezi’ndeki Devlet Konuk Evi’nin önündeki tekneleri uzaklaştırdı. Bu tarih şu açıdan önemli: Erdoğan’ın konakladığı otelin sahibi Serkan Yazıcı, TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na yaptığı açıklamada “Erdoğan’ın Marmaris’e gelme fikrinin 11 Temmuz günü yarım saat içinde kararlaştırıldığını programın tamamen tesadüf olduğunu” söylüyor.
Jandarma ve Sahil Güvenliğin, Erdoğan Marmaris’e gelmeden bir gün önce bölgedeki yatları uzaklaştırması bu ifadeleri şüpheli hale getiriyor.
Resmi kayıtlara göre Erdoğan, 11 Temmuz saat 21.00’de Marmaris’e doğru yola çıktı. Fakat sıradışı bir şey yaptı. Askeri yaverlerine gideceği yeri söylemediği gibi yanında bulunmalarına da izin vermedi. Erdoğan gizlice İstanbul’dan Marmaris’in yaklaşık 150 km kuzeyindeki Çıldır Havalimanı’na uçtu. Buradan da Serkan Yazıcı’nın helikopteri ile kalacağı yere geçti.
CUMA NAMAZINA GİTMEDİ
Normal şartlarda Erdoğan’ın Marmaris’e 40 km uzaklıkta olan Dalaman Havalimanı’na uçması ve buradan da Cumhurbaşkanlığı’nın helikopteri ile kalacağı otele geçmesi beklenirdi. Ancak Cumhurbaşkanlığı’na ait helikopterle değil de Yazıcı’nın helikopteri ile Marmaris’e gitmesi, Grand Yazıcı Oteli’nde kendisine hizmet edecek aşçısı ve hizmetlilerini bile getirmiş olması, kaldığı villadan dışarıya çıkmaması (Cuma namazı dahil) 15 Temmuz’a dair bir ön hazırlık yapıldığına dair şüpheleri güçlendiren detaylar. Sönmezateş’in son duruşmada anlattığı füze detayı da çok ilginç. Eldeki veriler Erdoğan’ın 15 Temmuz’a çok ciddi hazırlık yaptığını gösteriyor.
15 Temmuz’a dair bir başka ilginç tesadüf ise Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanı Korgeneral Yılmaz Özkaya’nın İstanbul’daki meşhur düğüne katılmayıp Marmaris’te kalmasıydı. Hava Kuvvetleri’nin iki numarası sayılan Mehmet Şanver’in kızının düğününe katılması gereken Korgeneral Yılmaz Özkaya nedense düğüne gitmedi.
Tuggeneral Sönmezateş komutasındaki timin helikopterlerine yakıt verilmesini engelleyerek kritik bir müdahalede bulundu. İddialara göre bir askeri uçak Erdoğan’ı alıp Akıncı’ya getirecekti. Fakat o gece Erdoğan’ı alması planlanan uçak kalkmadı bile. Bir başka ifadeyle Marmaris’e giden timin başarısız olması garanti altına alınmıştı.
Erdoğan, o gece torununa Kur’an öğretirken çekilmiş bir fotoğrafı referandum öncesi medyaya servis ettirdi. Fakat fotoğraftaki detaylar şüpheleri arttırdı. Çünkü daha önce ‘işte saldırıya uğrayan otel odası’ diye medyaya servis edilen görüntülerdeki otel ile bu fotoğraf aynı yere ait değildi.
Ya bu fotoğraf ya da önceki fotoğraf doğruyu yansıtmıyordu.
UÇUŞ YASAĞINA RAĞMEN NASIL UÇTULAR?
İfadeler ve iddianamelere göre darbeciler 23.00’da Çiğli’de hazırlar. Uçuş yasağına rağmen İstanbul’dan İzmir’e uçabilmeleri de cevapsız sorulardan birisi. Üç saat boyunca Çiğli’de bekletiliyorlar. Birkaç kez görevin iptal edildiği söyleniyor sonra tekrar hazırlanılıyor.
Erdoğan’ın darbe girişimi gecesi 00.04’te kaldığı otelin önünde yerel gazetecilere açıklama yaptığını hatırlayalım. Havuz medyasının nedense yayınlamadığı bu açıklamada görülebileceği gibi bir gazeteci Erdoğan’a ‘Marmaris’te olacak mısınız?’ diye soruyor.
Erdoğan’ın cevabı ‘Hayır, hayır’ şeklinde.
00.24’te CNNTürk’te Hande Fırat ile yaptığı Facetime bağlantısında ise halkı meydanlara çağırdıktan sonra, “Ben de Cumhurbaşkanı olarak meydanlara geliyorum” diyor.
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın Marmaris’te olduğu 00.04 itibariyle tüm Türkiye’de öğrenilmiş, Marmaris’ten ayrılacağını bizzat Erdoğan’ın kendisi söylemiş. Bu gelişmelerden darbecileri yönlendiren kişilerin veya darbecilerin bizatihi kendilerinin haberinin olmadığı söylenemez.
İfadelerde de görüleceği gibi sanıkların cep telefonlarından gelişmeleri takip ettikleri anlaşılıyor. Kaldı ki Erdoğan kendi ağzıyla ayrılacağını söylemese bile aklı başında herkes darbe başladıktan sonra Erdoğan’ın bulunduğu yerden ayrılacağını bilir.
Devam edelim.
Akıncı İddianamesinde yer alan detaylara göre Erdoğan’ı taşıyan helikopter saat 01.30’da alçak irtifa seyrederek Dalaman Havalimanı’na iniyor. 01.31’de Erdoğan helikopterden inip Cumhurbaşkanlığı uçağına biniyor.
01.43’te ise ATA uçağı Dalaman’dan havalanıyor. Saat 03.20’de ise Erdoğan’ı taşıyan uçak (THY-8456 koduyla havalanıyor) İstanbul havalimanına iniyor. Cumhurbaşkanı’nın 01.30’da Dalaman Havalimanı’na geldiği düşünüldüğünde otelden 01.00 sularında ayrıldığı anlaşılıyor.
Darbecilerin Çiğli’den hareketi ise tam 02.14’te oluyor. Yani Erdoğan’ın gazetecilere açıklama yaptığı andan 2 saat, Marmaris’ten ayrılmasından 1 saat ve uçağının Dalaman Havalimanı’ndan kalkışından 31 dakika sonra.
Düşünsenize… Darbe planlıyorsunuz ve darbenin en önemli hedefi olan Cumhurbaşkanı’nı ‘almaya’ o hedeften ayrıldıktan yarım saat sonra çıkıyorsunuz. Otel bölgesine vardıkları saat 03.20.
Bazı ifadelerde bu 03.38 olarak geçiyor.
Dahası Erdoğan’ın kaldığı oteli bile bilmiyor, yoldan çevirdiğiniz Atilla Barbaros Teoman isimli vatandaşa soruyorsunuz. Bu nasıl bir suikast ya da darbe girişimidir ki, yoldan geçen vatandaşın adres tarifi ile hareket ediyorsunuz!
Şurası net: Askerleri Çiğli’de bekletip Erdoğan güvenli bir şekilde Dalaman’dan ayrıldıktan sonra onları yola çıkartan irade, sanıkları bile bile kumpasın içine çekmiş.
Askerler Marmaris’e ulaştıklarında Erdoğan da İstanbul’a inmişti.
3 HELİKOPTERLİK SIR TİM!
Gelelim ‘sır suikast timi’ne.
Detayıyla yazdığım gibi Sönmezateş komutasındaki askerlerin gece 01:00 sularındaki saldırıyı yapma ihtimali yok çünkü o saatte hala Çiğli’deler.
Sanıkların ifadelerinde bu şüphe dikkat çekiyor.
Gökhan Şahin Sönmezateş: “15 yaşında çocuğa bile böyle bir planlama yaptırılmaz. Esas benim aradığım soru 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris’ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20’de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük. Bilsem o insanları oraya götürmezdim.”
Sanık İsmail Yiğit: “Cumhurbaşkanı oradan ayrıldığı halde korumalarını neden, kim orada bıraktı? Cumhurbaşkanı ayrıldığı halde bizi oraya kim gönderdi ve bizi onlarla karşı karşıya bıraktı.”
Sanık Erkan Çıkat: “Biz otele gittiğimiz zaman orada özel timler önlem almıştı. Bizi infaz etmek istediler. Cumhurbaşkanı’nın kıl payı kurtulduğu açıklandı. Bizden önce oraya giden kim? Bizi oraya gönderip polisle çatışmaya girmemizi sağlayan kim? Kimler bizi kandırdı. Bizi infaz etmeleri için polise emri veren kim? Bizim görüldüğümüz yerde öldürülmemiz emrini veren kimler?”
İKİNCİ ‘SEMİH TERZİ VAKIASI’ MARMARİS’TE Mİ PLANLANMIŞTI?
Diğer sanıkların da benzer ifadeleri var. İddianamede orada bırakılan polislerin ‘güvenliği sağlamak üzere orada bırakıldığı’ yazıyor. ‘Güvenliği sağlanacak kişi’ ayrıldığına göre oradaki az sayıda polisi bırakma amacı şüpheli!
Şurası kesin: Askerleri yönlendiren Akıncı Üssü’ndeki darbeciler Erdoğan’ın çok daha önceden ayrıldığını kesin olarak biliyorlardı. Amaçları sanık askerleri polislerle çatıştırmak ve ortaya çıkan kanlı görüntü yardımıyla, “Cumhurbaşkanına suikast” algısını güçlendirmekti.
Sürece yakın kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Gökhan Şahin Sönmezateş ve timini Erdoğan ayrıldıktan sonra Marmaris’e yollayanlar ikinci bir Semih Terzi olayı planlamıştı. Nasıl ki Semih Terzi’nin Ankara’ya gelişine zemin hazırladılar ve yakalayıp konuşturmak yerine infaz ettiler aynı şeyi Sönmezateş için de yapacaklardı.
Böylece “Erdoğan’a suikaste giden Sönmezateş öldürüldü” propagandası üretilecekti. Ayrıca Terzi’den sonra Sönmezateş de susturulmuş olacaktı.
Gelin görün ki, bütün süreçte olduğu gibi burada da ağır bir sansür var. Özel timde görev alan sanıklar mahkemeden, Erdoğan’ın otele geliş, ayrılış ve kendileri gelmeden önceki ilk saldırı anının güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesini talep ettiler ancak talepleri reddedildi.
Ayrıca şehit polise dair çok çarpıcı bir detay daha ortaya çıktı. Şehit polislerden Cengiz Eker’in ölüm saati tüm belgelerde 00:43 ve ölüm nedeni ‘kesici-delici alet yaralanması’ olarak görülüyor. Ancak nasıl olduysa duruşmalar esnasında ‘kesici alet yaralaması ‘ ‘ateşli silah yarası’na, ölüm saati de 00:43’ten, önce 03:43’e sonra da 04:42’ye çevriliyor.
DARBECİLERİN KONTROLÜNDEKİ HAVALİMANINA GİTMEK!
Erdoğan’ın uçağına THY kodu verilmişti fakat internet başındaki herkes uçağın rotasını görebiliyordu.
Bir tek ‘darbeciler’ hariç.
Kayıtlara göre Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika bekledi. İddialara göre o saatte havada darbecilerin kontrolünde F-16’lar vardı. Fakat hiçbiri Erdoğan’ın uçağını göremedi. Erdoğan ‘işgal altındaki’ İstanbul Atatürk Havalimanı’na güvenle indi.
O gecenin Marmaris ayağına dair şüpheli detaylardan birisi de şu.
Erdoğan’ın uçağı Dalaman’dan kalktığında İstanbul Havalimanı hala darbecilerin kontrolü altındaydı. Erdoğan bunu bilmesine rağmen neden İstanbul’a doğru yola çıktı? Üstelik Ankara Esenboğa Havalimanında hiçbir güvenlik riski yoktu. Çünkü darbeciler Ankara Esenboğa Havalimanı’na bir tek er bile göndermemişti.
‘Resmi 15 Temmuz Söylemi’ne göre İstanbul yakınlarında uçan darbecilere ait F-16’lar Erdoğan’ın uçağını bulmaya çalışıyordu. Bu esnada ise Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika boyunca turladı.
Düşünün, darbecilerin elinde son derece gelişmiş silahlarla donatılmış F-16’lar var ve siz sivil bir uçakla hiçbir şey yokmuş gibi geziniyorsunuz.
4 UÇAK NASIL HAZIR HALE GETİRİLDİ?
Erdoğan 29 Temmuz 2016 tarihinde A Haber’de katıldığı bir televizyon programında o gece, “Darbecileri şaşırtmak için 3 havalimanında daha uçaklar hazır bekledi” dedi. Benzer açıklamayı dönemin Enerji, bugünün Hazine Bakanı Berat Albayrak da yaptı.
Erdoğan, darbeyi eniştesinin araması sonrası 21.30 sularında öğrenmişse, normal şartlarda Ankara Esenboğa Havalimanı’nda konuşlu bu uçaklar hangi arada hazırlandı ve 4 ayrı havalimanında hazır bekletildi?
Uzmanları böyle bir operasyonun (mürettebatın toplanması, uçakların uçuşa hazır hale getirilmesi, uçuş planlaması Ankara’dan İzmir, Dalaman, Bodrum ve Çıldır havalimanlarına uçakların gönderilmesi gibi bir operasyonun saatler süreceğinde hemfikir).
O gece 24.00 sularında 4 ayrı uçağın 4 ayrı havalimanında hazır bekletilmesi Erdoğan’ın darbeyi çok önceden bildiği ve kapsamlı bir kaçış planı yaptığını teyit eden bir durum. 15 Temmuz’a dair soru işaretlerinden birisi de şu.
Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en büyük deniz üslerinden Aksaz Deniz Üssü var. Üs komutanı Tuğamiral Namık Alper, 16 Temmuz sabahı gözaltına alınıp tutuklandı.
Eğer Erdoğan’a yönelik bir girişim olacaksa, emrinde 2 tugay ve 4 bin askerin bulunduğu, savaş gemilerinin, uçaksavarların olduğu bir üssün kullanılmayıp nereye gittiğini bile bilmeyen bir grup askerle bu işe kalkışmaları da ayrı bir tuhaflık.
15 Temmuz’un sadece Marmaris ayağına dair başka detaylar, çelişkiler ve tuhaflıklar sıralamak mümkün.
AKAR’A BASİT BİR SORU
En başa dönelim.
Gökhan Sönmezateş ve timi 3 yıla yakın bir zamandır Marmaris’te yaşanan kumpasa dikkat çekmeye çalışıyor. Mahkemelerde adeta isyan ediyorlar. Ancak seslerini kimseye duyuramıyorlar. ‘Komutanları’ onlarla yüzleşmediği için ‘muhataplarına’ da soramıyorlar.
15 Temmuz’a ait HTS ve radar kayıtlarını istiyorlar ancak mahkeme duymazdan geliyor.
Akar’a sorulması gereken onlarca soru var.
Şu soruyu buraya bırakıyorum. Belki bir meslektaşımız sorar; “15 Temmuz akşamı Dalaman’daki 3 helikopterlik time ait radar kayıtlarını kim sildi? Sönmezateş’in Genelkurmay ve Akıncı Üssü ile yaptığı görüşmelerin kaydı neden mahkemeye verilmiyor?”
Sizce de tuhaf değil mi?
Neredeyse üç yıl oluyor ama 15 Temmuz akşamının en kritik olayına dair soruşturma bile yok.
[Adem Yavuz Arslan] 29.5.2019 [TR724]
Birincisi ‘içeriğe dair’ elle tutulur bir şey yok.
İkincisi de ziyaretin ‘Türk’ün Türke propagandası’nın ötesine geçmemesi. Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran’ın başkanlık ettiği heyete ABD başkentinde itibar eden olmadı. Uzunca bir zamandır ABD’ye gelen AKP heyetleri ve (görünüşte bağımsız, gerçekte Erdoğan rejiminin lobicisi olan) diğer heyetler ‘kapalı devre’ toplantılar yapıp dönüyor. Büyük paralar harcanarak kiralanan toplantı salonlarında iktidar uzantılı kurumlardan gelenlerle kalabalık bir görüntü veriliyor. Ardından SETA DC ofisi, Bahçeşehir Üniversitesi, Diyanet Amerika ve iktidar uzantılı ‘düşünce kuruluşları’ ziyaret edilerek tur tamamlanmıyor.
Mesela Havuz’un ‘ABD’li siyasiler büyük ilgi gösterdi’ diye haber yaptığı Washington programına katılan siyasetçi olmadı. Salon Bahçeşehir Üniversitesi öğrencileriyle dolduruldu. New York’ta ise Harvard Club’ta oda kiralandı. Toplamda 30 kişiyi bulmayan dinleyici kitlesine Türkiye’nin tezleri anlatıldı. Özetle bol para harcanan, sınırsız propaganda yapılan ABD seyahati ‘Türk’ün Türke propagandası’nın ötesine geçemeden bitti.
O yüzden biz bu konuyla daha fazla zaman harcamayıp ‘Türkiye’nin esas gündemi’ne dönelim. Defaatle yazdım, sayısız Youtube programında anlattım; 15 Temmuz aydınlatılamadan Türkiye’nin düze çıkması mümkün değil. O yüzden Washington’dan da olsa 15 Temmuz’a dair gelişmeleri takip etmeye devam ediyorum.
BÜTÜN OKLAR AKAR’I İŞARET EDİYOR AMA…
Havuz medyasından gördüğüm kadarıyla Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar beraberinde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile iftar programı düzenleyip gazete ve televizyonların Ankara Temsilcileri’ni ağırlamış.
Yine Havuz’da yer alan ayrıntılara göre yemekler güzel, ikram bolmuş. Akar’da bol bol espri yapmış, esprilere karşılık vermiş. ‘Yedikleri içtikleri onların olsun biz yazdıklarına bakalım’ dedim ama yazılan çok bir şey yoktu.
İstisnai bir kaç yazıda da S-400’lere dair ‘Türkiye’nin ne kadar haklı olduğunu anlatan’ argümanlara yer verilmişti. S-400’ler gündemin sıcak başlıklarından olduğu için konuşulmuş olması normal. Ancak ben hem Akar hem de kuvvet komutanlarının olduğu bir ortamda 15 Temmuz darbe girişimine dair soruların da sorulmasını beklerdim.
Malum olduğu üzere ne Akar ne de dönemin kuvvet komutanları 15 Temmuz’a dair sorulara cevap vermedi. Ne TBMM’ye ne de savcıya gittiler. Hatta müşteki oldukları davalara bile katılmadılar.
Yani biz gazeteciler için Akar ve kuvvet komutanlarına sorulacak tonla soru var.
Üstelik Milli Savunma Bakanlığı’nda bu iftar yapılırken bir kaç kilometre ötede Genelkurmay çatı davasının duruşmaları yapılıyordu ve sanıklardan eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş doğrudan Akar ve kuvvet komutanlarını işaret eden ifadeler vermişti. Dahası bir önceki hafta da “Akar’ın aile dostu” olarak bilinen eski tümgeneral Mehmet Dişli uzun bir ifade vermiş ve Akar’ı suçlayan beyanlarda bulunmuştu.
Kısacası tüm oklar Akar’ı işaret ediyordu. Ancak ‘sürgünde ya da cezaevinde olmayan gazeteciler’ de temel soruları sormadı.
O zaman biz buradan soralım.
Sönmezateş diyor ki; 15 Temmuz akşamında, Genelkurmay ile yaptığı görüşmelerin HTS kayıtları mahkemelere verilmiyor. Ayrıca aynı akşama ait Hava Kuvvetleri uçuş kayıtları da kayıp. Bir diğer çarpıcı iddiası ise 15 Temmuz akşamı kendileri Çiğli’de iken Dalaman’a giden 3 helikopterlik bir time ait tüm radar kayıtları silindi.
Her biri deve dişi gibi iddialar ancak Sönmezateş sesini mahkemeye bile duyuramadı. Muhalefet ve medya üç maymunu oynuyor.
3 yıla yakın bir süredir bu ve benzeri iddialar gündeme getirilmesine rağmen hiçbir ilerleme sağlanamadı. Onlarca tanık ifadesine rağmen soruşturma dahi açılmadı.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için takvimi geriye alıp kronolojik sırayla gitmekte fayda var. Zira 15 Temmuz akşamı Dalaman’da olan ‘sır suikast timi’ni çözerseniz 15 Temmuz kumpasını kimin kurduğunu da görebilirsiniz.
‘PLANI OLMAYAN DARBE’NİN EN KRİTİK AŞAMASI
Bilindiği gibi aradan geçen bunca zamanda 15 Temmuz darbe girişiminin planı bulunamadı.
Tuhaflığı (!) geç de olsa fark eden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı uzun bir zaman sonra ‘15 Temmuz için 4/4’lük bir darbe planı olmadığı’na hükmetti. Savcılara göre, “darbecilerin amacı darbe yaparak ülke yönetimini ele geçirmek değil, Erdoğan’ı öldürüp kaos çıkarmak”.
Gerçi iddianamalerde bu senaryo farklılık arz ediyor. Bir iddianamede ‘Erdoğan’ı öldüreceklerdi’ diyor öbüründe ‘Akıncı’ya götüreceklerdi’ diye yazıyor.
Yani farklı iddianamelerde farklı senaryolar var. Kaldı ki burada başka çelişkiler de var. Mesela temel iddialardan birisi şuydu: “Adil Öksüz başkanlığında yapılan toplantılarda darbe planlaması yapıldı, sonra Adil Öksüz 11 Temmuz’da Amerika’ya uçtu, planı Gülen’e onaylattı ve 13’ünde döndü.”
Oysa, o tarihlerde Erdoğan’ın nerede olduğunu kimse bilmiyordu.
Erdoğan 9 Temmuz’dan itibaren kaybolmuştu. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın Huber Köşkü’nden alınacağını ve muhafaza edileceğini anlatan gizli tanıkların anlatımlarına şüpheyle yaklaşmakta fayda var.
Kaldı ki gizli tanıklardan Kuzgun (Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız), 27 Nisan 2017’deki duruşmada Ankara’daki darbe toplantısına katıldığı iddia edilen sanıkları teşhis edememişti. Yani ifadelerin doğruluğu çok şüpheli.
Marmaris’e geri dönelim; ‘Resmi 15 Temmuz söylemine’ göre Erdoğan son anda tatil planı yaptı ve Marmaris’e gitti.
Fakat bu söylemde de çelişkiler var.
Mesela 5 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları Marmaris’teki askeri birlikleri ziyaret ediyorlar. Bu da hayli ilginç bir ‘tesadüf’. Erdoğan’ın görüntü verdiği son program 9 Temmuz’da Antalya’da oldu.
Bir gün sonra ise 10 Temmuz’da Sahil Güvenlik ve Jandarma, Cumhurbaşkanlığı Gökova Körfezi’ndeki Devlet Konuk Evi’nin önündeki tekneleri uzaklaştırdı. Bu tarih şu açıdan önemli: Erdoğan’ın konakladığı otelin sahibi Serkan Yazıcı, TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na yaptığı açıklamada “Erdoğan’ın Marmaris’e gelme fikrinin 11 Temmuz günü yarım saat içinde kararlaştırıldığını programın tamamen tesadüf olduğunu” söylüyor.
Jandarma ve Sahil Güvenliğin, Erdoğan Marmaris’e gelmeden bir gün önce bölgedeki yatları uzaklaştırması bu ifadeleri şüpheli hale getiriyor.
Resmi kayıtlara göre Erdoğan, 11 Temmuz saat 21.00’de Marmaris’e doğru yola çıktı. Fakat sıradışı bir şey yaptı. Askeri yaverlerine gideceği yeri söylemediği gibi yanında bulunmalarına da izin vermedi. Erdoğan gizlice İstanbul’dan Marmaris’in yaklaşık 150 km kuzeyindeki Çıldır Havalimanı’na uçtu. Buradan da Serkan Yazıcı’nın helikopteri ile kalacağı yere geçti.
CUMA NAMAZINA GİTMEDİ
Normal şartlarda Erdoğan’ın Marmaris’e 40 km uzaklıkta olan Dalaman Havalimanı’na uçması ve buradan da Cumhurbaşkanlığı’nın helikopteri ile kalacağı otele geçmesi beklenirdi. Ancak Cumhurbaşkanlığı’na ait helikopterle değil de Yazıcı’nın helikopteri ile Marmaris’e gitmesi, Grand Yazıcı Oteli’nde kendisine hizmet edecek aşçısı ve hizmetlilerini bile getirmiş olması, kaldığı villadan dışarıya çıkmaması (Cuma namazı dahil) 15 Temmuz’a dair bir ön hazırlık yapıldığına dair şüpheleri güçlendiren detaylar. Sönmezateş’in son duruşmada anlattığı füze detayı da çok ilginç. Eldeki veriler Erdoğan’ın 15 Temmuz’a çok ciddi hazırlık yaptığını gösteriyor.
15 Temmuz’a dair bir başka ilginç tesadüf ise Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanı Korgeneral Yılmaz Özkaya’nın İstanbul’daki meşhur düğüne katılmayıp Marmaris’te kalmasıydı. Hava Kuvvetleri’nin iki numarası sayılan Mehmet Şanver’in kızının düğününe katılması gereken Korgeneral Yılmaz Özkaya nedense düğüne gitmedi.
Tuggeneral Sönmezateş komutasındaki timin helikopterlerine yakıt verilmesini engelleyerek kritik bir müdahalede bulundu. İddialara göre bir askeri uçak Erdoğan’ı alıp Akıncı’ya getirecekti. Fakat o gece Erdoğan’ı alması planlanan uçak kalkmadı bile. Bir başka ifadeyle Marmaris’e giden timin başarısız olması garanti altına alınmıştı.
Erdoğan, o gece torununa Kur’an öğretirken çekilmiş bir fotoğrafı referandum öncesi medyaya servis ettirdi. Fakat fotoğraftaki detaylar şüpheleri arttırdı. Çünkü daha önce ‘işte saldırıya uğrayan otel odası’ diye medyaya servis edilen görüntülerdeki otel ile bu fotoğraf aynı yere ait değildi.
Ya bu fotoğraf ya da önceki fotoğraf doğruyu yansıtmıyordu.
UÇUŞ YASAĞINA RAĞMEN NASIL UÇTULAR?
İfadeler ve iddianamelere göre darbeciler 23.00’da Çiğli’de hazırlar. Uçuş yasağına rağmen İstanbul’dan İzmir’e uçabilmeleri de cevapsız sorulardan birisi. Üç saat boyunca Çiğli’de bekletiliyorlar. Birkaç kez görevin iptal edildiği söyleniyor sonra tekrar hazırlanılıyor.
Erdoğan’ın darbe girişimi gecesi 00.04’te kaldığı otelin önünde yerel gazetecilere açıklama yaptığını hatırlayalım. Havuz medyasının nedense yayınlamadığı bu açıklamada görülebileceği gibi bir gazeteci Erdoğan’a ‘Marmaris’te olacak mısınız?’ diye soruyor.
Erdoğan’ın cevabı ‘Hayır, hayır’ şeklinde.
00.24’te CNNTürk’te Hande Fırat ile yaptığı Facetime bağlantısında ise halkı meydanlara çağırdıktan sonra, “Ben de Cumhurbaşkanı olarak meydanlara geliyorum” diyor.
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın Marmaris’te olduğu 00.04 itibariyle tüm Türkiye’de öğrenilmiş, Marmaris’ten ayrılacağını bizzat Erdoğan’ın kendisi söylemiş. Bu gelişmelerden darbecileri yönlendiren kişilerin veya darbecilerin bizatihi kendilerinin haberinin olmadığı söylenemez.
İfadelerde de görüleceği gibi sanıkların cep telefonlarından gelişmeleri takip ettikleri anlaşılıyor. Kaldı ki Erdoğan kendi ağzıyla ayrılacağını söylemese bile aklı başında herkes darbe başladıktan sonra Erdoğan’ın bulunduğu yerden ayrılacağını bilir.
Devam edelim.
Akıncı İddianamesinde yer alan detaylara göre Erdoğan’ı taşıyan helikopter saat 01.30’da alçak irtifa seyrederek Dalaman Havalimanı’na iniyor. 01.31’de Erdoğan helikopterden inip Cumhurbaşkanlığı uçağına biniyor.
01.43’te ise ATA uçağı Dalaman’dan havalanıyor. Saat 03.20’de ise Erdoğan’ı taşıyan uçak (THY-8456 koduyla havalanıyor) İstanbul havalimanına iniyor. Cumhurbaşkanı’nın 01.30’da Dalaman Havalimanı’na geldiği düşünüldüğünde otelden 01.00 sularında ayrıldığı anlaşılıyor.
Darbecilerin Çiğli’den hareketi ise tam 02.14’te oluyor. Yani Erdoğan’ın gazetecilere açıklama yaptığı andan 2 saat, Marmaris’ten ayrılmasından 1 saat ve uçağının Dalaman Havalimanı’ndan kalkışından 31 dakika sonra.
Düşünsenize… Darbe planlıyorsunuz ve darbenin en önemli hedefi olan Cumhurbaşkanı’nı ‘almaya’ o hedeften ayrıldıktan yarım saat sonra çıkıyorsunuz. Otel bölgesine vardıkları saat 03.20.
Bazı ifadelerde bu 03.38 olarak geçiyor.
Dahası Erdoğan’ın kaldığı oteli bile bilmiyor, yoldan çevirdiğiniz Atilla Barbaros Teoman isimli vatandaşa soruyorsunuz. Bu nasıl bir suikast ya da darbe girişimidir ki, yoldan geçen vatandaşın adres tarifi ile hareket ediyorsunuz!
Şurası net: Askerleri Çiğli’de bekletip Erdoğan güvenli bir şekilde Dalaman’dan ayrıldıktan sonra onları yola çıkartan irade, sanıkları bile bile kumpasın içine çekmiş.
Askerler Marmaris’e ulaştıklarında Erdoğan da İstanbul’a inmişti.
3 HELİKOPTERLİK SIR TİM!
Gelelim ‘sır suikast timi’ne.
Detayıyla yazdığım gibi Sönmezateş komutasındaki askerlerin gece 01:00 sularındaki saldırıyı yapma ihtimali yok çünkü o saatte hala Çiğli’deler.
Sanıkların ifadelerinde bu şüphe dikkat çekiyor.
Gökhan Şahin Sönmezateş: “15 yaşında çocuğa bile böyle bir planlama yaptırılmaz. Esas benim aradığım soru 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris’ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20’de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük. Bilsem o insanları oraya götürmezdim.”
Sanık İsmail Yiğit: “Cumhurbaşkanı oradan ayrıldığı halde korumalarını neden, kim orada bıraktı? Cumhurbaşkanı ayrıldığı halde bizi oraya kim gönderdi ve bizi onlarla karşı karşıya bıraktı.”
Sanık Erkan Çıkat: “Biz otele gittiğimiz zaman orada özel timler önlem almıştı. Bizi infaz etmek istediler. Cumhurbaşkanı’nın kıl payı kurtulduğu açıklandı. Bizden önce oraya giden kim? Bizi oraya gönderip polisle çatışmaya girmemizi sağlayan kim? Kimler bizi kandırdı. Bizi infaz etmeleri için polise emri veren kim? Bizim görüldüğümüz yerde öldürülmemiz emrini veren kimler?”
İKİNCİ ‘SEMİH TERZİ VAKIASI’ MARMARİS’TE Mİ PLANLANMIŞTI?
Diğer sanıkların da benzer ifadeleri var. İddianamede orada bırakılan polislerin ‘güvenliği sağlamak üzere orada bırakıldığı’ yazıyor. ‘Güvenliği sağlanacak kişi’ ayrıldığına göre oradaki az sayıda polisi bırakma amacı şüpheli!
Şurası kesin: Askerleri yönlendiren Akıncı Üssü’ndeki darbeciler Erdoğan’ın çok daha önceden ayrıldığını kesin olarak biliyorlardı. Amaçları sanık askerleri polislerle çatıştırmak ve ortaya çıkan kanlı görüntü yardımıyla, “Cumhurbaşkanına suikast” algısını güçlendirmekti.
Sürece yakın kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Gökhan Şahin Sönmezateş ve timini Erdoğan ayrıldıktan sonra Marmaris’e yollayanlar ikinci bir Semih Terzi olayı planlamıştı. Nasıl ki Semih Terzi’nin Ankara’ya gelişine zemin hazırladılar ve yakalayıp konuşturmak yerine infaz ettiler aynı şeyi Sönmezateş için de yapacaklardı.
Böylece “Erdoğan’a suikaste giden Sönmezateş öldürüldü” propagandası üretilecekti. Ayrıca Terzi’den sonra Sönmezateş de susturulmuş olacaktı.
Gelin görün ki, bütün süreçte olduğu gibi burada da ağır bir sansür var. Özel timde görev alan sanıklar mahkemeden, Erdoğan’ın otele geliş, ayrılış ve kendileri gelmeden önceki ilk saldırı anının güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesini talep ettiler ancak talepleri reddedildi.
Ayrıca şehit polise dair çok çarpıcı bir detay daha ortaya çıktı. Şehit polislerden Cengiz Eker’in ölüm saati tüm belgelerde 00:43 ve ölüm nedeni ‘kesici-delici alet yaralanması’ olarak görülüyor. Ancak nasıl olduysa duruşmalar esnasında ‘kesici alet yaralaması ‘ ‘ateşli silah yarası’na, ölüm saati de 00:43’ten, önce 03:43’e sonra da 04:42’ye çevriliyor.
DARBECİLERİN KONTROLÜNDEKİ HAVALİMANINA GİTMEK!
Erdoğan’ın uçağına THY kodu verilmişti fakat internet başındaki herkes uçağın rotasını görebiliyordu.
Bir tek ‘darbeciler’ hariç.
Kayıtlara göre Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika bekledi. İddialara göre o saatte havada darbecilerin kontrolünde F-16’lar vardı. Fakat hiçbiri Erdoğan’ın uçağını göremedi. Erdoğan ‘işgal altındaki’ İstanbul Atatürk Havalimanı’na güvenle indi.
O gecenin Marmaris ayağına dair şüpheli detaylardan birisi de şu.
Erdoğan’ın uçağı Dalaman’dan kalktığında İstanbul Havalimanı hala darbecilerin kontrolü altındaydı. Erdoğan bunu bilmesine rağmen neden İstanbul’a doğru yola çıktı? Üstelik Ankara Esenboğa Havalimanında hiçbir güvenlik riski yoktu. Çünkü darbeciler Ankara Esenboğa Havalimanı’na bir tek er bile göndermemişti.
‘Resmi 15 Temmuz Söylemi’ne göre İstanbul yakınlarında uçan darbecilere ait F-16’lar Erdoğan’ın uçağını bulmaya çalışıyordu. Bu esnada ise Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika boyunca turladı.
Düşünün, darbecilerin elinde son derece gelişmiş silahlarla donatılmış F-16’lar var ve siz sivil bir uçakla hiçbir şey yokmuş gibi geziniyorsunuz.
4 UÇAK NASIL HAZIR HALE GETİRİLDİ?
Erdoğan 29 Temmuz 2016 tarihinde A Haber’de katıldığı bir televizyon programında o gece, “Darbecileri şaşırtmak için 3 havalimanında daha uçaklar hazır bekledi” dedi. Benzer açıklamayı dönemin Enerji, bugünün Hazine Bakanı Berat Albayrak da yaptı.
Erdoğan, darbeyi eniştesinin araması sonrası 21.30 sularında öğrenmişse, normal şartlarda Ankara Esenboğa Havalimanı’nda konuşlu bu uçaklar hangi arada hazırlandı ve 4 ayrı havalimanında hazır bekletildi?
Uzmanları böyle bir operasyonun (mürettebatın toplanması, uçakların uçuşa hazır hale getirilmesi, uçuş planlaması Ankara’dan İzmir, Dalaman, Bodrum ve Çıldır havalimanlarına uçakların gönderilmesi gibi bir operasyonun saatler süreceğinde hemfikir).
O gece 24.00 sularında 4 ayrı uçağın 4 ayrı havalimanında hazır bekletilmesi Erdoğan’ın darbeyi çok önceden bildiği ve kapsamlı bir kaçış planı yaptığını teyit eden bir durum. 15 Temmuz’a dair soru işaretlerinden birisi de şu.
Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en büyük deniz üslerinden Aksaz Deniz Üssü var. Üs komutanı Tuğamiral Namık Alper, 16 Temmuz sabahı gözaltına alınıp tutuklandı.
Eğer Erdoğan’a yönelik bir girişim olacaksa, emrinde 2 tugay ve 4 bin askerin bulunduğu, savaş gemilerinin, uçaksavarların olduğu bir üssün kullanılmayıp nereye gittiğini bile bilmeyen bir grup askerle bu işe kalkışmaları da ayrı bir tuhaflık.
15 Temmuz’un sadece Marmaris ayağına dair başka detaylar, çelişkiler ve tuhaflıklar sıralamak mümkün.
AKAR’A BASİT BİR SORU
En başa dönelim.
Gökhan Sönmezateş ve timi 3 yıla yakın bir zamandır Marmaris’te yaşanan kumpasa dikkat çekmeye çalışıyor. Mahkemelerde adeta isyan ediyorlar. Ancak seslerini kimseye duyuramıyorlar. ‘Komutanları’ onlarla yüzleşmediği için ‘muhataplarına’ da soramıyorlar.
15 Temmuz’a ait HTS ve radar kayıtlarını istiyorlar ancak mahkeme duymazdan geliyor.
Akar’a sorulması gereken onlarca soru var.
Şu soruyu buraya bırakıyorum. Belki bir meslektaşımız sorar; “15 Temmuz akşamı Dalaman’daki 3 helikopterlik time ait radar kayıtlarını kim sildi? Sönmezateş’in Genelkurmay ve Akıncı Üssü ile yaptığı görüşmelerin kaydı neden mahkemeye verilmiyor?”
Sizce de tuhaf değil mi?
Neredeyse üç yıl oluyor ama 15 Temmuz akşamının en kritik olayına dair soruşturma bile yok.
[Adem Yavuz Arslan] 29.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kayınpederinden utanan damat [Levent Kenez]
Türkiye standartlarında çok klasik ama bir o kadar da çok şey anlatan bir yayın yasağından bahsedeceğim.
Nordic Monitor adlı haber sitesinde hükümetin tartışmasız en çok sevdiği ve posterini her yere astığı gazeteci Abdullah Bozkurt büyük bir gazetecilik başarısına imza atarak çok önemli bir belgeyi kamuoyu ile buluşturdu. Belge şimdiye kadar yerli ve milli gazı ile herkesi gururlandıran Erdoğan’ın küçük damadı Selçuk’un İHA’ları ile ilgiydi.
2.Ordu’dan Genelkurmay’a geçilen bir bilgi notunda Baykar Drone’larının özellikle yer istasyonu ile irtibatta büyük sorunlar yaşadığı ve bunun terörle mücadeleye ciddi zararlar verdiği vurgulanıyordu. Tamir edilse bile kısa süre sonra yeniden aynı arızaların yaşandığı merkez ile paylaşılıyordu. Tabii bu haberi Türkiye’de kimse görmeye cesaret edemedi. Gazetecilik nutukları atan kendisini muhalif olarak resmedenler de dahil. Haberde bu bilgi notunu Genelkurmay’a yollayan ki Erdoğan’a rağmen bunu yapan generalin başına gelenler tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. Darbe gecesi rehin alınmış olmasına rağmen ilerleyen süreçte 2 defa ayrı ayrı tutuklanıp 632 gün hapis yatıp sonunda beraat etmiş bir askerin dramatik hikayesi yürek burkucuydu.
Şimdi buraya kadar her şey normal sayılır. Envanterdeki her silah, araç gereç hata verir. Multi-milyarder firmaların ürettiği uçaklar, tanklar ne hatalar veriyor. Orduda kullanılan silahlarla ilgili işbu bilgi notlarının oldukça rutin olduğunu herkes bilir.
Bu haberin paylaşıldığı twitter gönderisine İstanbul Anadolu 1. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından erişim engeli getirildi. E tabii belge Genelkurmay’a ait olduğu için onların ya da Milli Savunma Bakanlığı’nın bunu yönde bir başvuruda bulunduğunu tahmin ediyorsanız yanılıyorsunuz. Hatta ‘drone’umuza laf ediliyor diye Baykar şirketi de değil. Bunlardan biri başvurmuş olsaydı belki belgenin gerçekliği doğrulanacağı için tereddüt bile etmiş olabilirler.
Başvuruda bulunan Erdoğan’ın küçük damadı Selçuk Bayraktar. Başvurunun yapıldığı aynı gün yasak getirilen dosyayı mahkemeye sunan da Erdoğan’ın avukatı binlerce usulsüz tekzip ve yayın yasağının sahibi Ahmet Özel. Erdoğan ailesinin bütün fertlerinin de avukatı bu zat.
Bu gelişmeyi farklı kılan şu. Selçuk, mahkemeye kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia ederek başvuruyor. Yani insansız hava aracının onurumu zedelenmiş acaba diye merak ediyor insan. Bir nevi Apple ile ilgili bir performans düşüklüğü belgesi yayınladığınızda Tim Cook’un anama bacıma sövdüler demesi gibi bir şey.
Bakalım Selçuk’un kişilik hakları nasıl zedelenmiş. Haberi okuduğunuzda Selçuk’un ismi tek bir kez geçiyor. O da Erdoğan’ın kızı Sümeyye ile evli olduğu ve böylelikle bu raporu yazan komutanın muktedirlerle ters düşmeyi göze aldığı mealinde. Bu kadar.
Şimdi Erdoğan’ın damadı olduğunu yazmak mı kişilik haklarının ihlali anlamak zor. Yoksa Sümeyye’nin kocası denince mi rencide oluyor insan. Eğer öyle bir durum var ise oldukça ailevi bir durumu mahkemeye taşımanın ne anlamı var öyle değil mi? Damatlık müessesesi Berat sayesinde oldukça rezil ve utanılacak bir hal almış olabilir. Erdoğan’ın damadı dendiğinde herkesin aklına kırıtan, sırıtan, kifayetsiz muhteris bir tipleme geliyor olabilir. Berat ile aranızda çözmeniz gereken bir mesele.
Selçuk ile ilgili bütün kısım bu kadar. Ha ben demek Baykar demek, Baykar’a yanlış bana yanlıştır deniyorsa. Yine bir şey yok. Olsa olsa Baykar’ın, ‘drone’ların yurtdışı satışları için Erdoğan’ın etkisinden faydalandığı sözüne alınmış olabilir Selçuk; onun içinde şöyle bir şey var arşivlerde. Damat denince alınıyorsun o zaman şöyle diyelim Selçuk’un kayınpederi Ağustos 2014 tarihinde Keşan’da bir seçim mitinginde bakın ne diyor: “Biz insansız hava aracını şu anda ürettik. Yüzde yüz yerli. Bunu yapan gençler bizim gençlerimiz. Bunu almamak için direnen bazı mahfiller var. O da hallolacak. Biz yurt dışında pazarlığını yapmaya da başladık. Ben bu konuda pazarlamacılık yapacağım. Her yerde...”
Yani bizzat kayınpeder ben satacağım malları her yerde diyor. Zaten ilk satışların Katar’a olması da fena bir rastlantı değil hani. Hem de evlenmeden önce diyor. O yüzden şirketin Erdoğan sayesinde büyüdüğü kısmı ile ilgili çok şey etmemek de fayda var.
Mesele aletin sorunsuz çalışması. Malum fakirin fukaranın çocuğu şehit oluyor. Hele hele şimdi çıkan askerlik yasası ile kayınpederin istediği kişiler askerden muaf bile olacak. O yüzden ‘İHA net çekmiyorsa büyük bir ihanet’ olacağı için kişilik hakları demeden sorunları gidermek lazım ki garibanlar siz saraylarda yaşamaya devam edin diye ölmesin.
Yayın yasağı getirmek Selçuk da alışkanlık oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden kurmuş olduğu vakıflara harcanan paralarla ilgili de yayın yasağı getirtmişti. Açıklamalar hep kelime oyunu. Bırak kasaya ne kadar girip girmediğini belediye sizin için ne kadar harcama yapmış onu bilelim.
Selçuk, Berat’ın aksine çalışkan imajı ve iş yapar haliyle gölgede kalsa da yıpranmamış bir isim. Tabi mafyaya damat gidip ben aslında Robin Hood’um demek sırıtıyor. Bir ağabeyi Tübitak’a atayıp amcayı Sarıyer belediye başkanı yapmaya çalışınca olmuyor.
Selçuk’un Sümeyye ile evlenmesine nedendir bilinmez baba Özdemir Bayraktar’ın karşı çıktığı zamanında çok konuşulmuştu. Erdoğan’a Tayyip diyecek kadar yakın olduğu bilinen köklü Milli Görüşçü baba Bayraktar’ın nişan günü aort damarı yırtılmış, çok acil Mehmet Akif Ersoy Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Ancak vaka çok ciddi ve muhatap kallavi olunca hastanedekiler telaş yapmış, Selçuk’un kaynanasının birçok hastanesi varken kayınpederinin terörist ilan ettiği hastanelerin birisinden ve baba mevta olsa bugün terörist ilan edilecek doktorlardan yardım istemişlerdi. Neyse ki baba hayatta kalınca vefalı çıktı. 28 Şubat’ta Erbakan’ın yakın arkadaşı olmasına rağmen orduya iş yapmış, Ergenekon ve Balyoz sanıklarının duruşmalarına gitmiş ve onlar cezaevinden tahliye olunca kapıda karşılamış babaya da bu yakışırdı.
İnsan annesini ve babasını seçemiyor ama kayınpederi ile kaynanasını seçebiliyor sevgili Selçuk. Sen de 17-25’ten sonra böyle bir karar verdiğin için maalesef gönüllü suç şebekesi üyesisin. Filmin sonunda Berat için ‘beter olsun’ diyecek insanlar, senin için de ‘yazık oldu.’
[Levent Kenez] 29.5.2019 [TR724]
Nordic Monitor adlı haber sitesinde hükümetin tartışmasız en çok sevdiği ve posterini her yere astığı gazeteci Abdullah Bozkurt büyük bir gazetecilik başarısına imza atarak çok önemli bir belgeyi kamuoyu ile buluşturdu. Belge şimdiye kadar yerli ve milli gazı ile herkesi gururlandıran Erdoğan’ın küçük damadı Selçuk’un İHA’ları ile ilgiydi.
2.Ordu’dan Genelkurmay’a geçilen bir bilgi notunda Baykar Drone’larının özellikle yer istasyonu ile irtibatta büyük sorunlar yaşadığı ve bunun terörle mücadeleye ciddi zararlar verdiği vurgulanıyordu. Tamir edilse bile kısa süre sonra yeniden aynı arızaların yaşandığı merkez ile paylaşılıyordu. Tabii bu haberi Türkiye’de kimse görmeye cesaret edemedi. Gazetecilik nutukları atan kendisini muhalif olarak resmedenler de dahil. Haberde bu bilgi notunu Genelkurmay’a yollayan ki Erdoğan’a rağmen bunu yapan generalin başına gelenler tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. Darbe gecesi rehin alınmış olmasına rağmen ilerleyen süreçte 2 defa ayrı ayrı tutuklanıp 632 gün hapis yatıp sonunda beraat etmiş bir askerin dramatik hikayesi yürek burkucuydu.
Şimdi buraya kadar her şey normal sayılır. Envanterdeki her silah, araç gereç hata verir. Multi-milyarder firmaların ürettiği uçaklar, tanklar ne hatalar veriyor. Orduda kullanılan silahlarla ilgili işbu bilgi notlarının oldukça rutin olduğunu herkes bilir.
Bu haberin paylaşıldığı twitter gönderisine İstanbul Anadolu 1. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından erişim engeli getirildi. E tabii belge Genelkurmay’a ait olduğu için onların ya da Milli Savunma Bakanlığı’nın bunu yönde bir başvuruda bulunduğunu tahmin ediyorsanız yanılıyorsunuz. Hatta ‘drone’umuza laf ediliyor diye Baykar şirketi de değil. Bunlardan biri başvurmuş olsaydı belki belgenin gerçekliği doğrulanacağı için tereddüt bile etmiş olabilirler.
Başvuruda bulunan Erdoğan’ın küçük damadı Selçuk Bayraktar. Başvurunun yapıldığı aynı gün yasak getirilen dosyayı mahkemeye sunan da Erdoğan’ın avukatı binlerce usulsüz tekzip ve yayın yasağının sahibi Ahmet Özel. Erdoğan ailesinin bütün fertlerinin de avukatı bu zat.
Bu gelişmeyi farklı kılan şu. Selçuk, mahkemeye kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia ederek başvuruyor. Yani insansız hava aracının onurumu zedelenmiş acaba diye merak ediyor insan. Bir nevi Apple ile ilgili bir performans düşüklüğü belgesi yayınladığınızda Tim Cook’un anama bacıma sövdüler demesi gibi bir şey.
Bakalım Selçuk’un kişilik hakları nasıl zedelenmiş. Haberi okuduğunuzda Selçuk’un ismi tek bir kez geçiyor. O da Erdoğan’ın kızı Sümeyye ile evli olduğu ve böylelikle bu raporu yazan komutanın muktedirlerle ters düşmeyi göze aldığı mealinde. Bu kadar.
Şimdi Erdoğan’ın damadı olduğunu yazmak mı kişilik haklarının ihlali anlamak zor. Yoksa Sümeyye’nin kocası denince mi rencide oluyor insan. Eğer öyle bir durum var ise oldukça ailevi bir durumu mahkemeye taşımanın ne anlamı var öyle değil mi? Damatlık müessesesi Berat sayesinde oldukça rezil ve utanılacak bir hal almış olabilir. Erdoğan’ın damadı dendiğinde herkesin aklına kırıtan, sırıtan, kifayetsiz muhteris bir tipleme geliyor olabilir. Berat ile aranızda çözmeniz gereken bir mesele.
Selçuk ile ilgili bütün kısım bu kadar. Ha ben demek Baykar demek, Baykar’a yanlış bana yanlıştır deniyorsa. Yine bir şey yok. Olsa olsa Baykar’ın, ‘drone’ların yurtdışı satışları için Erdoğan’ın etkisinden faydalandığı sözüne alınmış olabilir Selçuk; onun içinde şöyle bir şey var arşivlerde. Damat denince alınıyorsun o zaman şöyle diyelim Selçuk’un kayınpederi Ağustos 2014 tarihinde Keşan’da bir seçim mitinginde bakın ne diyor: “Biz insansız hava aracını şu anda ürettik. Yüzde yüz yerli. Bunu yapan gençler bizim gençlerimiz. Bunu almamak için direnen bazı mahfiller var. O da hallolacak. Biz yurt dışında pazarlığını yapmaya da başladık. Ben bu konuda pazarlamacılık yapacağım. Her yerde...”
Yani bizzat kayınpeder ben satacağım malları her yerde diyor. Zaten ilk satışların Katar’a olması da fena bir rastlantı değil hani. Hem de evlenmeden önce diyor. O yüzden şirketin Erdoğan sayesinde büyüdüğü kısmı ile ilgili çok şey etmemek de fayda var.
Mesele aletin sorunsuz çalışması. Malum fakirin fukaranın çocuğu şehit oluyor. Hele hele şimdi çıkan askerlik yasası ile kayınpederin istediği kişiler askerden muaf bile olacak. O yüzden ‘İHA net çekmiyorsa büyük bir ihanet’ olacağı için kişilik hakları demeden sorunları gidermek lazım ki garibanlar siz saraylarda yaşamaya devam edin diye ölmesin.
Yayın yasağı getirmek Selçuk da alışkanlık oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden kurmuş olduğu vakıflara harcanan paralarla ilgili de yayın yasağı getirtmişti. Açıklamalar hep kelime oyunu. Bırak kasaya ne kadar girip girmediğini belediye sizin için ne kadar harcama yapmış onu bilelim.
Selçuk, Berat’ın aksine çalışkan imajı ve iş yapar haliyle gölgede kalsa da yıpranmamış bir isim. Tabi mafyaya damat gidip ben aslında Robin Hood’um demek sırıtıyor. Bir ağabeyi Tübitak’a atayıp amcayı Sarıyer belediye başkanı yapmaya çalışınca olmuyor.
Selçuk’un Sümeyye ile evlenmesine nedendir bilinmez baba Özdemir Bayraktar’ın karşı çıktığı zamanında çok konuşulmuştu. Erdoğan’a Tayyip diyecek kadar yakın olduğu bilinen köklü Milli Görüşçü baba Bayraktar’ın nişan günü aort damarı yırtılmış, çok acil Mehmet Akif Ersoy Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Ancak vaka çok ciddi ve muhatap kallavi olunca hastanedekiler telaş yapmış, Selçuk’un kaynanasının birçok hastanesi varken kayınpederinin terörist ilan ettiği hastanelerin birisinden ve baba mevta olsa bugün terörist ilan edilecek doktorlardan yardım istemişlerdi. Neyse ki baba hayatta kalınca vefalı çıktı. 28 Şubat’ta Erbakan’ın yakın arkadaşı olmasına rağmen orduya iş yapmış, Ergenekon ve Balyoz sanıklarının duruşmalarına gitmiş ve onlar cezaevinden tahliye olunca kapıda karşılamış babaya da bu yakışırdı.
İnsan annesini ve babasını seçemiyor ama kayınpederi ile kaynanasını seçebiliyor sevgili Selçuk. Sen de 17-25’ten sonra böyle bir karar verdiğin için maalesef gönüllü suç şebekesi üyesisin. Filmin sonunda Berat için ‘beter olsun’ diyecek insanlar, senin için de ‘yazık oldu.’
[Levent Kenez] 29.5.2019 [TR724]
İşkenceciler utanmalı, siz değil! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Türkiye’de psikolojik işkence çok yaygın. Kimliğinden, düşüncelerinden inançlarından dolayı insanlar aşağılanıyor, toptan suçlanıyor, ayrımcılığa maruz kalıyor. İşin tuhafı bunlar TV’lerden, gazetelerden ve bizzat yasaları uygulaması gereken kişiler tarafından yapılıyor.
Çocuklar okulda öğretmenleri, arkadaşları tarafından “terörist çocuğu” olmakla suçlanıyor, psikolojik baskıya maruz kalıyor. Toplumdaki dışlayıcı, suçlayıcı tavırlardan dolayı pek çok insan kendi ülkesinde yaşamak istemiyor. Son 3 yılda yapılanları onuruna yediremediği, müfterilerle göz göze gelmeye dayanamadığı, beden yükünü taşıyamadığı için pek çok kişi canına kıydı.
Psikolojik işkence ve baskının ötesinde Türkiye’de yaygın fiziki işkence var. Gökhan öğretmen gibi işkencelere dayanamayıp ölen insan sayısı yüzlere ulaştı. Bizzat benim tanıdığım bir düzine insan var EZA-EVİ’nde ölüme sürüklenen. Sakat kalanlar, ruh sağlığını yitirenler… Ailelerin, çocukların katlamak zorunda kaldıkları ayrı bir problem.
Cezaevlerindeki insanların beden ve ruh sağlığı devlete emanettir. Kamu görevi gören polisler, gardiyanlar, polis müdürleri ve sıralı amirler gözaltında, cezaevinde insanların başına gelenlerden sorumludur. Hesabını vermek durumundadırlar. İşkence insanlığa karşı işlenmiş, zaman aşımı olmayan çok ağır bir suçtur. Hitler döneminin işkencecileri 90-100 yaşında saklandığı yerlerden bulunuyor ve hakim karşısına çıkarılıyor. Yargılamayı dünya medyasına geçiyorlar; zira herkesin görmesini, duymasını istiyorlar.
Eski işkencecileri cezalandırmak sadece o fiili işleyenleri cezalandırmak değildir. İşkence yapmayı, benzer eylemlerde bulunmayı düşünen insanları caydırmaktır. Maalesef insanoğlu ceza görmediği, bedel ödemediği zaman kötülük yapmaya devam ediyor. Suçun cezasız kalması veya orantılı ceza verilmemesi suçu hafife almaya neden oluyor. Sık sık çıkarılan afların suçu önemsiz görmede ve yaygınlaştırmada etkisi büyük. Her konuda olduğu gibi cinayete, tecavüze, hırsızlığa bile kılıf bulmada, “masum” bir zarfa sokmada üstümüze yok! “Kader mahkûmu” diyor tecavüzcüyü, katili mazur görmeye çalışıyoruz.
Muhalif olmak, eleştirmek “suç” değil, özgürlüktür
Bahsettiğimiz elbette siyasi suçlar değil. Diktatörlerin yönettiği ülkelerde sıkça karşılaştığımız siyasi suçlar, genelde objektif kriterlere, evrensel hukuk normlarına göre suç olmayan konulardır. Temel demokratik hakların kullanılması, yazmak, konuşmak, eleştirmek, muhalefet etmek “siyasi suç”tur. Bu ülkelerde “vatan” “devlet” denerek siyasi suçlar öne çıkarılırken, insana karşı işlenen suçlar önemsizleştirilir. Oysa hukuk somut eyleme ve maddi delile dayanmalıdır. Muhalif olmak, eleştirmek, farklı görüşe sahip olmak gibi sübjektif konular “suç” değil, özgürlüktür.
15 Temmuz’u müteakip işkence vakalarında patlama oldu. Bir senaryo ile toplumu galeyana getiren, nefreti, kini körükleyen Erdoğan muhaliflerini topluma hedef yaptı. Medyanın da etkisiyle muhalif insanlar sokakta lince, dışlamaya muhatap olurken, hapishanelerde, karakollarda işkencelere maruz kaldılar. Hükümetin himaye etmesi, kamuoyunun gereken duyarlılığı göstermemesi nedeniyle işkence illeti yayıldı. Eğitimli, naif, kibar insanlara en ağır hakaretler edildi, insanlıktan çıkanların yapabileceği türden işkenceler uygulandı. Yüzbinlerce insan işkence mağduru haline geldi. Suskunluk ve sessizlik işkenceyi, kötü muameleyi büyüttü. Hukuka, adalete teslim olmuş savunmasız insanlara eziyetin, işkencenin her çeşidini yaptılar.
Suskunluk, başka insanları da mağdur ediyor
Aradan üç yıl geçmesine rağmen hala ağır işkence vakaları geliyor. Geçen hafta Halfeti’de gözaltına alınan Kürt gençlere yapılan ağır işkenceler gündemdeydi. Bu hafta Ankara’da diplomatlara işkence yapıldığını duyuyoruz. Sadece toplumun suskunluğu, iktidarın göz yumması değil, işkenceye maruz kalanların susması, utanması, hakkını aramaması da işkence vakalarını artırıyor. Pek çok insan utandığı için, belki yaşananları tekrar hatırlamamak için gördüğü işkenceyi yok sayıyor; takipçisi olmamayı tercih ediyor. Ama bu suskunluk, hak aramama başka insanların da benzer muameleye maruz kalmasına sebep oluyor. İşkenceciler hiçbir şey yokmuş ve yaptıklarının cezasını çekmeyecekmiş gibi işkenceye devam ediyor.
Herhangi bir insana eza veren harekette bulunmak veya sanıklara suçlarını itiraf ettirmek için canlarını yakan muamele, cefa çektirmek işkencedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” diyerek işkenceye karşı insanların haklarını güvence altına almaktadır. Türk Ceza Kanunu: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” diyor. TCK’ya göre işkence savunmasız kişilere, avukatlara veya diğer kamu görevlilerine karşı olursa, cinsel taciz şeklinde gerçekleşirse ceza ağırlaşır. İşkencede suçun işlenmesinde iştiraki ve ihmali olanlar da cezalandırılır. Diğer suçlardan farklı olarak işkence suçunda cezada indirim yapılmaz.
Türkiye taraf olduğu, kabul ettiği uluslararası anlaşmalara göre işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri almayı taahhüt etmiştir. BM’de 1948 yılında ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne göre; “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayri insani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz”. 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayri insani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” hiçbir hâl ve şartta işkencenin meşru ve mazur gösterilemeyeceğini hüküm altına alınmış: “Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez” demiştir. Türkiye, ayrıca, 26 Kasım 1987 tarihli “İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”ni onaylamıştır.
Türk Ceza Kanunu: “Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimselerin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikayet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikayet veya ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.” demektedir.
Utanması gerekenler işkenceciler
İşkenceye maruz kalmak onurlu, ahlaklı insanlar için kabul edilir ve katlanılır bir durum değil. Bu nedenle pek çok insan gördüğü işkenceyi söylemiyor, paylaşmıyor. Fırtınaları iç dünyasında yaşamayı tercih ediyor. İşkence görüp dışarı çıktıktan sonra insan içine çıkmak istemeyen, hayata küsen çok kimse var. İşkence sonucu aşağılanmışlık hissi onları içten içe eritiyor, tüketiyor. Bütün bu duygular anlaşılabilir. Ancak utanması, toplumdan kaçması, insan içine çıkamaması gereken işkenceciler iken, eylemsizliğimiz, hakkımızı takip etmememiz, yasal başvurular yapmamız nedeniyle onlar işkencelerine devam ediyor, yeni canlar yakıyor, yeni mağdurlar, mazlumlar oluşturuyorsa bunun vebali olmaz mı!
Utanması, saklanması gereken siz değilsiniz! Aksine işkenceciler kaçacak delik, saklanacak izbe yer aramalılar. Kanaatimce işkenceye, insanlık dışı muameleye maruz kalıp bunun takipçisi olmayan, işkencecilerin peşini kovalamayan vebale girer! Feragat ettiğiniz sadece kendi hakkınız değil! Kamusal bir hak, Hukukullah söz konusu! Eğer hak aramaz, mücadele etmezseniz işkence devam eder, işkence vakalarının arkası kesilmez.
İşkencecileri ifşa edin! Uluslararası kuruluşlara şikayet edin! Belgeleme imkanınız yoksa aynı işkenceye maruz kalanlarla birlik olun, ortak ifadeler, metinler oluşturun; ama mutlaka işkencecilere karşı mücadele verin!
Türkiye’de çok ağır mağduriyetler, insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Ama mağdurlar yaşadıklarını paylaşmadığı sürece anlatılanlar hikayeden, tevatürden ibaret kalıyor.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.5.2019 [TR724]
Çocuklar okulda öğretmenleri, arkadaşları tarafından “terörist çocuğu” olmakla suçlanıyor, psikolojik baskıya maruz kalıyor. Toplumdaki dışlayıcı, suçlayıcı tavırlardan dolayı pek çok insan kendi ülkesinde yaşamak istemiyor. Son 3 yılda yapılanları onuruna yediremediği, müfterilerle göz göze gelmeye dayanamadığı, beden yükünü taşıyamadığı için pek çok kişi canına kıydı.
Psikolojik işkence ve baskının ötesinde Türkiye’de yaygın fiziki işkence var. Gökhan öğretmen gibi işkencelere dayanamayıp ölen insan sayısı yüzlere ulaştı. Bizzat benim tanıdığım bir düzine insan var EZA-EVİ’nde ölüme sürüklenen. Sakat kalanlar, ruh sağlığını yitirenler… Ailelerin, çocukların katlamak zorunda kaldıkları ayrı bir problem.
Cezaevlerindeki insanların beden ve ruh sağlığı devlete emanettir. Kamu görevi gören polisler, gardiyanlar, polis müdürleri ve sıralı amirler gözaltında, cezaevinde insanların başına gelenlerden sorumludur. Hesabını vermek durumundadırlar. İşkence insanlığa karşı işlenmiş, zaman aşımı olmayan çok ağır bir suçtur. Hitler döneminin işkencecileri 90-100 yaşında saklandığı yerlerden bulunuyor ve hakim karşısına çıkarılıyor. Yargılamayı dünya medyasına geçiyorlar; zira herkesin görmesini, duymasını istiyorlar.
Eski işkencecileri cezalandırmak sadece o fiili işleyenleri cezalandırmak değildir. İşkence yapmayı, benzer eylemlerde bulunmayı düşünen insanları caydırmaktır. Maalesef insanoğlu ceza görmediği, bedel ödemediği zaman kötülük yapmaya devam ediyor. Suçun cezasız kalması veya orantılı ceza verilmemesi suçu hafife almaya neden oluyor. Sık sık çıkarılan afların suçu önemsiz görmede ve yaygınlaştırmada etkisi büyük. Her konuda olduğu gibi cinayete, tecavüze, hırsızlığa bile kılıf bulmada, “masum” bir zarfa sokmada üstümüze yok! “Kader mahkûmu” diyor tecavüzcüyü, katili mazur görmeye çalışıyoruz.
Muhalif olmak, eleştirmek “suç” değil, özgürlüktür
Bahsettiğimiz elbette siyasi suçlar değil. Diktatörlerin yönettiği ülkelerde sıkça karşılaştığımız siyasi suçlar, genelde objektif kriterlere, evrensel hukuk normlarına göre suç olmayan konulardır. Temel demokratik hakların kullanılması, yazmak, konuşmak, eleştirmek, muhalefet etmek “siyasi suç”tur. Bu ülkelerde “vatan” “devlet” denerek siyasi suçlar öne çıkarılırken, insana karşı işlenen suçlar önemsizleştirilir. Oysa hukuk somut eyleme ve maddi delile dayanmalıdır. Muhalif olmak, eleştirmek, farklı görüşe sahip olmak gibi sübjektif konular “suç” değil, özgürlüktür.
15 Temmuz’u müteakip işkence vakalarında patlama oldu. Bir senaryo ile toplumu galeyana getiren, nefreti, kini körükleyen Erdoğan muhaliflerini topluma hedef yaptı. Medyanın da etkisiyle muhalif insanlar sokakta lince, dışlamaya muhatap olurken, hapishanelerde, karakollarda işkencelere maruz kaldılar. Hükümetin himaye etmesi, kamuoyunun gereken duyarlılığı göstermemesi nedeniyle işkence illeti yayıldı. Eğitimli, naif, kibar insanlara en ağır hakaretler edildi, insanlıktan çıkanların yapabileceği türden işkenceler uygulandı. Yüzbinlerce insan işkence mağduru haline geldi. Suskunluk ve sessizlik işkenceyi, kötü muameleyi büyüttü. Hukuka, adalete teslim olmuş savunmasız insanlara eziyetin, işkencenin her çeşidini yaptılar.
Suskunluk, başka insanları da mağdur ediyor
Aradan üç yıl geçmesine rağmen hala ağır işkence vakaları geliyor. Geçen hafta Halfeti’de gözaltına alınan Kürt gençlere yapılan ağır işkenceler gündemdeydi. Bu hafta Ankara’da diplomatlara işkence yapıldığını duyuyoruz. Sadece toplumun suskunluğu, iktidarın göz yumması değil, işkenceye maruz kalanların susması, utanması, hakkını aramaması da işkence vakalarını artırıyor. Pek çok insan utandığı için, belki yaşananları tekrar hatırlamamak için gördüğü işkenceyi yok sayıyor; takipçisi olmamayı tercih ediyor. Ama bu suskunluk, hak aramama başka insanların da benzer muameleye maruz kalmasına sebep oluyor. İşkenceciler hiçbir şey yokmuş ve yaptıklarının cezasını çekmeyecekmiş gibi işkenceye devam ediyor.
Herhangi bir insana eza veren harekette bulunmak veya sanıklara suçlarını itiraf ettirmek için canlarını yakan muamele, cefa çektirmek işkencedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” diyerek işkenceye karşı insanların haklarını güvence altına almaktadır. Türk Ceza Kanunu: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” diyor. TCK’ya göre işkence savunmasız kişilere, avukatlara veya diğer kamu görevlilerine karşı olursa, cinsel taciz şeklinde gerçekleşirse ceza ağırlaşır. İşkencede suçun işlenmesinde iştiraki ve ihmali olanlar da cezalandırılır. Diğer suçlardan farklı olarak işkence suçunda cezada indirim yapılmaz.
Türkiye taraf olduğu, kabul ettiği uluslararası anlaşmalara göre işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri almayı taahhüt etmiştir. BM’de 1948 yılında ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne göre; “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayri insani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz”. 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayri insani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” hiçbir hâl ve şartta işkencenin meşru ve mazur gösterilemeyeceğini hüküm altına alınmış: “Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez” demiştir. Türkiye, ayrıca, 26 Kasım 1987 tarihli “İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”ni onaylamıştır.
Türk Ceza Kanunu: “Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimselerin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikayet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikayet veya ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.” demektedir.
Utanması gerekenler işkenceciler
İşkenceye maruz kalmak onurlu, ahlaklı insanlar için kabul edilir ve katlanılır bir durum değil. Bu nedenle pek çok insan gördüğü işkenceyi söylemiyor, paylaşmıyor. Fırtınaları iç dünyasında yaşamayı tercih ediyor. İşkence görüp dışarı çıktıktan sonra insan içine çıkmak istemeyen, hayata küsen çok kimse var. İşkence sonucu aşağılanmışlık hissi onları içten içe eritiyor, tüketiyor. Bütün bu duygular anlaşılabilir. Ancak utanması, toplumdan kaçması, insan içine çıkamaması gereken işkenceciler iken, eylemsizliğimiz, hakkımızı takip etmememiz, yasal başvurular yapmamız nedeniyle onlar işkencelerine devam ediyor, yeni canlar yakıyor, yeni mağdurlar, mazlumlar oluşturuyorsa bunun vebali olmaz mı!
Utanması, saklanması gereken siz değilsiniz! Aksine işkenceciler kaçacak delik, saklanacak izbe yer aramalılar. Kanaatimce işkenceye, insanlık dışı muameleye maruz kalıp bunun takipçisi olmayan, işkencecilerin peşini kovalamayan vebale girer! Feragat ettiğiniz sadece kendi hakkınız değil! Kamusal bir hak, Hukukullah söz konusu! Eğer hak aramaz, mücadele etmezseniz işkence devam eder, işkence vakalarının arkası kesilmez.
İşkencecileri ifşa edin! Uluslararası kuruluşlara şikayet edin! Belgeleme imkanınız yoksa aynı işkenceye maruz kalanlarla birlik olun, ortak ifadeler, metinler oluşturun; ama mutlaka işkencecilere karşı mücadele verin!
Türkiye’de çok ağır mağduriyetler, insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Ama mağdurlar yaşadıklarını paylaşmadığı sürece anlatılanlar hikayeden, tevatürden ibaret kalıyor.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)