Öğretmen ve bebeğini şantaj için tutukladılar [Ali Adil Çakar]

Türkiye’de Cemaate yönelik yürütülen cadı avının sık rastlanan örneklerinden biri daha başkent Ankara’da yaşandı. Aranan bir kişi bulunamadığında ya da istendiği gibi ifade vermediğinde ona baskı uygulayabilmek için eşleri, kızları ya da anne babası tutuklanıyor. Bu keyfi tutuklamalar, ‘rehine hukuku’ veya ‘şantaj hukuku’ olarak niteleniyor. Şimdiye kadar onlarcasına rastlanan bu hukuksuzluğun son kurbanı, Anasınıfı Öğretmeni Semra Çakır (41), oldu.

Eşi Yusuf Çakır, gözaltında susma hakkını kullanınca 5 gün sonra eşi Semra Hanım hakkında tutuklama kararı çıktı. Savcı ve hakim, Semra Çakır’ın “Beni neden tutukluyorsunuz? Suçum nedir?” sorusuna karşılık tek kelime bile edemedi, hiçbir cevap veremedi. Çakır, 2 yaşındaki kızı Zeynep Şura ile birlikte Ankara Sincan Cezaevi’ne kondu.

Çakır ailesinin yakınlarından alınan bilgilere göre, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilk önce Yusuf Çakır hakkında Cemaatin Aksaray il imamı olduğu iddiasıyla yakalama kararı çıkarıldı. Fakat kendisine ulaşılamadı. Bunun üzerine Semra Çakır, Cemaatin Aksaray ili bayan sorumlusu olduğu gerekçesiyle 12 Ekim 2016 tarihinde Ankara’da ablasının evinde gözaltına alındı. 3 çocuk annesi Çakır, buradan Aksaray Emniyet Müdürlüğü’ne sevkedildi.

Çocukları, Ankara’da kaldı. Onlardan biri henüz 7 aylık bir bebekti ve anne sütü emiyordu. Teyzesi her iki günde bir bebeği, arabayla 3 saat mesafedeki Aksaray’a götürdü ve gözaltındaki annesi ile buluşturdu. Semra Çakır, 12 gün gözaltının ardından tutuklanarak Konya Ereğli T Tipi Cezaevi’ne kondu. Bir süre sonra bebeğini de yanına aldı. Zeynep Şura, aynı durumdaki yüzlerce bebek gibi hapishanede büyüdü.

Semra Çakır, 15 ay sonra, 18 Ocak’ta adli kontrol şartı ile tahliye oldu. Yine Ankara Gölbaşı’nda ablasının yanında kalıyordu. Haftada bir gün Gölbaşı Emniyeti’ne gidip imza atıyordu. 10 Şubat’ta eşi Yusuf Çakır, Sinop’ta yakalanarak gözaltına alındı. Fakat sorgusunda ‘susma hakkını’ kullandı. İfade vermeyi reddetti.

28 Şubat’ta Gölbaşı Emniyeti’nden Semra Hanım’a bir telefon geldi ve ifadeye çağrıldı. 3 çocuk annesi öğretmen, önce buna bir anlama veremedi. Emniyete gittiğinde, hakkında yakalama kararı olduğu söylendi. Kararın tarihi 15 Şubat 2018’di. Yani Yusuf Çakır’ın gözaltına alınmasından 5 gün sonrası.

Semra Çakır, “Nasıl olur? Ben zaten 16 ay tutuklu kaldım. 18 Ocak’ta tahliye oldum. Her hafta imzamı atıyorum. Zaten daha önce de sırf eşimden dolayı tutuklanmıştım. Şimdi neden yeniden yakalama kararı çıktı?” diye sordu. Polisler, “Aksaray Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturması” dediler. Bunun üzerine Gölbaşı Adliyesi’ne geçilerek oradan mahkemeler arası görüntülü konferans sistemi olan SEGBİS aracılığıyla Aksaray Adliyesi’ne bağlantı yapıldı. Savcı, tutuklanmasını istedi. Semra Çakır, “Neden? Zaten her hafta imza atıyorum. Kaçma şüphem yok. Hangi iddia ile yeniden tutuklanmamı istiyorsunuz? Hakkımdaki suçlama nedir?” diye sordu. Fakat savcı tek bir kelime dahi etmedi. Hiç cevap vermedi. Hakim, tutuklanmasına hükmetti.

Semra Çakır, 2 yaşındaki çocuğu ile rutin bir işlem gibi geldiği emniyette tekrar tutuklama kararı ile şoke oldu. Adliye binasından cezaevi işlemleri için tekrar Emniyet’e götürülürken küçük Zeynep Şura “Anne beni parka götür” deyince Semra Hanım gözyaşlarını tutamadı. Emniyet’ten bir araca bindirilen anne ile kızı, Sincan Cezaevi’ne gönderildi.

Semra Çakır’ın son sözleri, “Tamamen eşimi konuşturmak, ona şantaj yapmak, baskı uygulamak için beni alıyorlar. Bu yavrum aylarca cezaevinde kaldıktan sonra dışarıyı gördü. Dışarının tadını aldı. Şimdi onu nasıl tekrar dört duvar arasına hapsedeyim? Ne diyeceğim ben bu yavruya?” şeklinde oldu. 14 yaşındaki kızı Şehbal ve 12 yaşındaki kızı Yüsra ise her şeyden habersiz, evde annelerinin gelmesini bekliyordu.

[Ali Adil Çakar] 4.3.2018 [TR724]

Müslüm Gündüz’ün yeniden ortaya çıkışı neyin habercisi? [Tuncay Opçin]

Tam unutulmaya yüz tutmuştu ki, karşımıza yeniden çıktı. Hem de en büyük müsebbiblerinden olduğu 28 Şubat post modern darbesinin yıldönümünde. Müslüm Gündüz’den, 28 Şubat öncesinde bir anda zuhur eden ve sonrasında ortalıktan kaybolan Aczmendi liderinden bahsediyorum.

Yaptıkları açıklamalarla epey tepki toplayan Nurettin Yıldız-Faruk Beşer zincirinin son halkası Müslüm Gündüz oldu. Gündüz, anne ve kız kardeşlerin açık kıyafetlerinin kişiyi tahrik edebileceğiyle ilgili bir açıklamada bulundu ve tabii beklendiği üzere ulusal ve yerel basına haber oldu.

Müslüm Gündüz, Nurettin Yıldız ya da Faruk Beşer gibi, sadece ilgilisinin bildiği bir isim değil. 28 Şubat Süreci’ne yaşı yetenlerin yakından tanıdığı, 1990’larda başlayan çalışmalarıyla bütün Türkiye’nin yaptıklarına şahit olduğu bir isim. Ancak, insan nisyan ile malûldür. O yüzden Gündüz’ü ve Gündüz’ün geçmişini tekrar hatırlamakta, hatırlatmakta yarar var.

TELEVİZYON EKRANLARININ VAZGEÇİLMEZ KONUĞU

Türkiye, 1990’lara yoğunlaşan ve bütün Güneydoğu’yu kapsayan yoğun çatışmalar ve laiklik tartışmalarıyla girmişti. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Muammer Aksoy’un öldürülmesiyle laik aydınlara karşı başlayan suikastler zinciri Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle zirve yapmış, toplum laik-antilaik cepheleşmesini en yoğun şekilde hissetmeye başlamıştı.

Aynı tarihlerde dini söylemleriyle dikkat çeken Refah Partisi de hızla oylarını artırmış, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerde, güçlü bir şekilde boy göstermeye başlamıştı. Bir müddet sonra da bu iki şehrin büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanmıştı. Laiklik duyarlılığı yüksek çevreler bu gelişmelerden fazlasıyla tedirgindi ve tabir yerindeyse, diken üzerinde oturuyorlardı.

İşte tam bu günlerde, İstanbul ve Ankara’da daha önce örneğini hiç görmediğimiz bir grup arz-ı endam ediverdi. Siyah cübbeli, uzun sakallı, elleri asalı, başları sarıklı bu grup kendilerini “Aczmendi” olarak tanımlıyordu. Aczmendi diye bir tarikatın mensuplarıydılar ve şeyhleri de Müslüm Gündüz’dü. Ancak tuhaf olan daha önce böyle bir tarikatin varlığının hiç duyulmamasıydı.

Aczmendi Şeyhi Müslüm Gündüz, başta Atatürk olmak üzere laik kitlelerin canını sıkacak her konuda büyük özgüvenle konuşuyor, televizyon kanalları arasında mekik dokuyordu. Elazığ ve İstanbul-Üsküdar’da dergâh açmış, mürit toplamaya başlamıştı. Bu arada boş durmuyor, müritleriyle Fatih Camii’nde zikir yapıyor, Kocatepe Camii’nde buluşmalar tertipliyordu. Bunların bir kısmı engellense de, büyük çoğunluğuna kamuoyunun yoğun tepkisine rağmen hiç ses çıkarılmıyordu.

KADIKÖY’DE FADİME ŞAHİN’LE BASILDI

Hemen herkes gibi, İslami kesim de daha önce adı sanı duyulmamış Müslüm Gündüz’ün ve Aczmendilerin kim olduğunu merak ediyordu. Söylenenlere göre Elazığlıydı ve Bediüzzaman Said Nursi’nin öğrencilerinden Hulusi Yahyağil’in yakın çevresinde yeralmış bir isimdi. Aczmendilerin aşırı hareketleri ve fikirleri, kendilerini Nursi’nin takipçileri gibi göstermeleri kısa bir süre sonra Nurcuların tepkilerini çekmişti. Nursi’nin hayatta olan öğrencileri bir basın açıklamasıyla, Nursi’nin ve Nur talebelerinin Aczmendiler ve Müslüm Gündüz’le hiçbir bağlantısı olmadığını ilan ettiler. Ancak bu açıklama, medyanın büyük bir kısmı tarafından görmezden gelindi. Hatta, Mehmet Şevket Eygi gibi zamanında Nursi’yle görüşen ve Nursi’nin tarikat kurmadığını iyi bilen bazı İslamcılar Aczmendileri ve Gündüz’ü savunan yazılar kaleme aldılar.

Müslüm Gündüz, şöhretinin zirvesine ulaşacağı 1996’ya kadar davranışlarıyla, açıklamalarıyla kamuoyunun kendisini unutmasına hiçbir zaman izin vermedi. 28 Aralık 1996’da ise ekranlara yansıyan son dakika görüntüleriyle Cumhuriyet tarihine girecekti. Hakkında, bir davadan dolayı yakalama kararı bulunan Müslüm Gündüz, Kadıköy’de bir evde Fadime Şahin isimli bir kadınla basılmıştı.

Ekrana yansıyan ve ertesi gün bütün gazetelerin manşetlerini süsleyen görüntüler inanılmazdı: Müslüm Gündüz yarı çıplak bir vaziyette, henüz yirmili yaşların başındaki bir genç kızla, polislerin ortasında, gazeteci ordusu tarafından kuşatılmış bir vaziyetteydi. Yükselişe geçen irticanın Türkiye’yi ne hale getirdiğinin ve getireceğinin görüntüsü buydu ve bu görüntüler 28 Şubat’ı gerçekleştiren askeri ekip tarafından tepe tepe kullanıldı.

Gündüz’ün laiklik karşıtı demeçleri, Neslihan Yargıcı gibi modacıların çok “seksi” bulduğu kıyafetleri bir anda unutulmuş, tarikatlerin kandırdığı bir genç kızın, Fadime Şahin’in başına gelenler konuşulmaya başlanmıştı.

Türkiye, neredeyse yedi gün yirmi dört saat bu yayınları izliyordu. Yaşar Nuri Öztürk-Zekeriye Beyaz-İsmail Nacar-Faik Bulut gibi isimler de bu olayları yorumluyor, “irtica”nın ne kadar kötü bir olay olduğunu anlatıyorlardı.

HÜSEYİN ÜZMEZ’DEN SAİD ÖZDEMİR’E

Fadime Şahin skandalından sonra Müslüm Gündüz tutuklandı ve bir müddet sonra unutuldu. Liderliğini yaptığı Aczmendiler de unutuldu. Ancak Gündüz, her zaman işe yarar bir isimdi ve zaman zaman gündeme gelmesinde yarar vardı. 2003-2004’ün gergin günlerinde Jandarma İstihbarat Müslüm Gündüz’ü yeniden keşfetmiş ve bunun için de Yüksel Dilsiz’i kullanmışlardı.Dilsiz, Gündüz’ün etrafından tekrar toplanmaya başlayan Aczmendilerin arasına karışmış ve Gündüz’ün yeni konuşmalarının kayıtlarını yapmıştı. Başarısızlıkla sonuçlanan Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven müdahale planları için kullanılacak argümanlardan birisi de, Müslüm Gündüz’ün yeni görüntüleri olacaktı.

2007’de başlayan Ergenekon Soruşturması sırasında Müslüm Gündüz’ün de adı geçmiş, bir gizli tanık Fadime Şahin skandalının perde arkasını anlatmıştı. Ancak o günün koşulları içerisinde bu konunun üzerinde fazla durulmadı. Araştırılmayan bir başka konu ise Gündüz’ün bağlantılarıydı. 28 Şubat Post Modern Darbesi’nin en önemli argümanlarından Fadime Şahin skandalında Müslüm Gündüz’ün basıldığı ev Akit yazarı Hüseyin Üzmez’e aitti. Baskını gazetecilere haber veren ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Hanefi Avcı’dan başkası değildi.

Müslüm Gündüz, Hulusi Yahyagil’in yakın çevresinden bir isim olarak bilinse de, aslında Nur talebeleriyle bağlantıları çok daha eskiydi ve Said Özdemir’in sahibi olduğu İhlas Nur Neşriyat’a kadar uzanıyordu. Özdemir’in Ankara’da başında bulunduğu “neşriyat” hizmetleri içinde, Müslüm Gündüz önemli bir yere sahipti.

Bu gerçek de uzun yıllar sonra Said Özdemir’in eşi Rahime Özdemir’in 16 Şubat 2016’da vefatının ardından ortaya çıktı. Gündüz, Özdemir’e taziye ziyaretine gitmişti ve Özdemir de Göndüz’ü büyük bir memnuniyetle karşılamış, derin bir sohbete dalmışlardı. Görüntüler risalehaber.com’da yayınlanmıştı.

Özdemir bu görüntülerde Gündüz’ün geçmiş hizmetlerine övgüler düzüyordu. Gündüz de bu övgülerin altında kalmıyor, Rahime Özdemir’in yaptığı yemeklerden dem vuruyor, Said Özdemir’e geçmiş hukuklarını hatırlatıyordu. Özdemir’in çevresi de ikilinin arasındaki konuşmayı büyük bir merak ve hayranlıkla izliyordu.

Müslüm Gündüz, şimdi tekrar ortaya çıktı. Gündüz’ün ortaya çıkışı, yeni gelişmelerin habercisi mi yoksa tesadüf mü bekleyip göreceğiz…

DİPNOT

Cumhuriyet tarihinin belki de en çok tartışılan isimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, yazmış olduğu Nur risalelerinde, net bir dille “devir tarikat devri değil, hakikat devri”dir, diyerek tarikatlarin döneminin bittiğine işaret etmişti. Risale-i Nurların farklı yerlerinde de tarikat dersi vermediğini açıkça yazmış, mürit kabul etmediğini söylemişti.

Nursi, metodunu “sahabe mesleği” olarak anlatıyor ve Nur risalelerinin yazılmasını, okunmasını salık veriyordu. Nursi Risale-i Nur Külliyatı’nda, bir yerde Şâh-ı Nakşibendi’ye göndermede bulunuyor, onun yerleştirdiği dört prensip yerine kendisinin de dört prensibi olduğunu söylüyordu:

“Tarik-i Nakşi hakkında denilen

‘Der tarik-i Nakşibendi lâzım âmed çâr terk/Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk’

olan fıkra-i rânâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti:

‘Der tarik-i aczmendi lâzım âmed çâr çiz/Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.”

Nursi’nin yaptığı “telmih” ölümünden 30 yıl sonra, ilginç bir şekilde tarikat adı olarak kamuoyunun karşısına çıkıyordu. Bunun üzerine kurgulanan skandalın baş kahramanı ise yine Said Nursi’nin en önemli öğrencileri arasında yeraldığına inanılan Said Özdemir tarafından, büyük bir sempatiyle karşılanıyordu.

HOŞSEDA


*Ludwig van Beethoven-Symphony No. 9 in D Minor Op: 125: II Molto Vivace
*Ludovico Eunadi-Divenire
*Felix Mendelssohn-Violin Concerto in E Minor, Op. 64 MWV O14: 1, Allegro molto appassionato
*George Frideric Handel-Keyboard Suite in D Minor, HWV 437: III. Sarabande
*Johann Pachelbel-Canon&Gigue in D Major

[Tuncay Opçin] 4.3.2018 [Kronos.News]

‘Zaman’ bir gazeteden daha fazlasıydı [Selaahattin Sevi]

“Hatırladın mı abi?” yazmış iliştirdiği iki kare fotoğrafın altına.

Kısa notunda şöyle diyor: “Yıllar önce bir gün bana demiştin ki, biliyor musun, eski fotoğraflara, albümlere bakamıyorum…”

Unutmuşum.

Hatırlatmaya devam etti arkadaşım. O gün hayattan, ailemizden, çocuklarımızdan söz etmişiz. “Kızlarının büyümesi seni hüzünlendiriyordu,” dedi, “Ne yazık ki, ne seni getirmeye ne de onları senin yanına götürmeye gücüm yeter. Bu kadarını yapabildim. Belki sıkıntılı zamanlarında küçük bir teselli olur…”

​O iki kareye yeniden bakmak keder hırkasını yeniden giydirdi bana. ​

İçerideki arkadaşlarım da, dışarıdaki dostlarım da en çok evlatlarıyla, sevdikleriyle imtihan oldu bu dönemde. Dile kolay, 20 ay olmuş iki gözümden ayrı kalalı. Şimdi ‘batıya akan nehir’ onları aldı, ‘kader denizi’nin bir kıyısına bıraktı. Yerle gök, gurbetle sıla arasında orta yerde, o günü, “kavuşma anını” bekliyorlar. Bense eski fotoğraflara yine çok bakamıyorum. Seslerini duymak, yanıma aldığım pembe ve mor tişörtlerinin kokusunu hissetmek daha iyi geliyor.

Güneşin ilk ışıklarıyla evden işe çıkarken çocuklarımı akşama kadar özlerdim. Fazla ihmal ettiğimi düşününce kendime prensip koymuştum: Ailemle ya sabah kahvaltısında ya da akşam yemeğinde birlikte olacağım. Özellikle okul zamanı sabah kahvaltısını birlikte yapar, onları servislerine bindirir, arkalarından uzun uzun bakar, her seferinde şükreder, Sakızağacı’nın dik yokuşundan koşarak iş yerime, Zaman’a varırdım.

ZAMAN’DA BİR GÜN

Gazetenin otoparkının duvarlarındaki sarmaşıklar bütün mevsimleri hakkıyla yaşatırdı. Top sahasının köşesindeki kulübede nöbetini ciddiyetle tutan sevgili köpeğimiz arabanın sesiyle başını şöyle bir kaldırır, adeta başıyla “tamam, her şey yolunda” derdi. Munis kedilerimiz bahçıvanın ayaklarının dibinden ayrılmazdı. Sabahın ilk selamını budadığı çiçeklere aşkla bakan bir adama verdiğim için kendimi şanslı hissederdim.

Sabah serinliğinin ıslaklığı ve çimen kokulu kısa adımları Zaman tünelinden geçince önce ‘göğe bakma durağı’mız büyük hole, sonra da ayağa kalktığınızda bütün bir katın göründüğü ferah ofisimize götürürdü.

İstanbul’un ve Yenibosna’nın keşmekeşinde Zaman bir huzur adası gibiydi.

İşe kahvaltısını yapmadan gelen arkadaşlarıma hayret ederek zemin kattaki pastaneden kağıt bardakta sıcak çayımı alır, ikinci kattaki masama öyle çıkardım. Sabahın 8’inde çok da fazla kişi olmazdı binada. Son birkaç ay bizim serviste gazeteye benden önce gelen bir arkadaşımız vardı. Üstelik çalıştığı yıllar boyunca hep geç kalmıştı. Sebebini sonra anladık. Meğer nişanlısı onun için dar kesim bir damatlık beğenmiş, onun hakkını vermek için erkenden geliyor, sporunu yapıyor, portakal suyuyla bilgisayarının başına geçiyordu.

Yenibosna ışıklar yönündeki toplantı odasına gidip gazeteleri okurken mesai arkadaşlarım teker teker gelir, hep geç kaldık duygusuyla sessizce yerlerine otururdu. Saat 8:45 gibi bütün gazetede yapılan ilk toplantı için foto muhabirleri hazır olurdu. Kural açıktı: Özel haberi olana rutin yok!

Bu şansı çok az kişi kullansa da gün içinde yandan diğer servislerin gündemlerine ve rutinlerine koşar, diğer yandan Zaman’da ve Aksiyon’da yayımlanan foto röportaj sayfaları için beyin fırtınası yapardık. Sanıyorum 4 yıl boyunca Zaman ve Aksiyon’da her hafta birer foto-röportaj yayımlayarak bu alanda Türkiye basınında bir çığır açmıştık.

Biz toplantıyı bitirmeden Haber Merkezi’nin toplantısı karşı salonda başlar, editör ekranına günün işleri teker teker düşerdi.

10:30’daki Zaman’ın gündem toplantısına hazırlık yaparken gündem yazılanlar işe giderdi. Önümdeki dolapların arkasındaki masadan yanık bir türkü duyuluyorsa Ali Çolak gelmiş demekti. Ali Abi’nin hiçbirimizde olmayan iki imtiyazı vardı. Gazete içinde istediği zaman argonun sınırlarını zorlayabilirdi -ki çok yakışırdı ona-, bir de canı çektiği zaman piposunu yakabilirdi ama bu lüksü nadiren kullanırdı. Arka masada Hasan Sutay bir şekilde gazetenin yayınlarını eleştiren okurlara bir derviş sabrıyla cevaplar yetiştirir, ne yapar eder en kızgın okuyucuyu bile sakinleştirirdi.

Aksiyon ve ekler de gelmişse artık saat 10:30 olmuş demekti. Sıra diğer toplantıdaydı…

“Bizim çocuklar” ise kah sokağın başındaki Oklava’da, kah simitçide kahvaltılarını yapar, bazıları sigarasını tellendirirdi. Uzun yıllar ben vardığımda sanki babaları veya bir büyükleri gelmiş gibi sigaralarını söndürürlerdi foto muhabiri arkadaşlarım. Bazen, “ver bir tane de ben yakayım” ya da “bu sefer de benden olsun” diyerek o utangaçlığı aşmıştık.

Kolay değildi, biraz sonra gaz maskesini alan, kaskını takan eyleme gidecek, bazıları patron portreleri çekecek, kimisi de kişisel gündemlerini fotoğraflayacaktı. Fakat mutlaka iki foto muhabiri yurt dışında veya şehir dışında olurdu. E-posta ile, uydu telefonu ile uzak ülkelerden, farklı coğrafyalardan kareler gün boyu tek tek düşerdi.

Zaman’ın dördüncü kattaki gündem toplantısında farklı fikirler ve düşünceler olsa da genellikle yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın baskın kişiliği hâkim olurdu. Pazartesi günleri bazen gazetenin yorum yazarları, bazen bir konuk gelirdi. Ahmet Turan Alkan’a, Şahin Alpay’a, Ali Bulaç’a, Mümtaz’er Türköne’ye gün olur Peyami Safa, gün olur Refik Halid katılırdı kitaplarıyla ve anılarıyla… Ekrem Bey öğretmenlik günlerini hatırladığında ise soru ve testlerle bir sınıfa benzerdi toplantı salonu. Fakat bence o katta ve kurumda her daim ‘ayın elemanı’ olan kardeşimiz çay ve kahve başta olmak üzere içecek menüsünü sıraladığında hep dost meclisine dönerdi.

Sonra kafeterya, yemekhane, mescit, ofis ve toplantı salonları arasında akşama kadar mekik dokurduk. Öğle yemeğinde Cafer Usta’nın leziz yemeklerinin üstüne bir acı kahve ya da çay içmek için mutlaka vakit bulunurdu. İş başına dönerken sessiz ikinci kattan geçenler, büyük ihtimalle  fotokopi makinesinin başında usta muhabir Cemal Kalyoncu’yu görürdü. Yine bir söyleşi ya da portre için malzeme biriktiriyor olurdu arşivci Cemal. Kültür servisine uğrayanlar Kitap Zamanı için ayrılmış kitap yığınından arada sırada birer kitap ‘çarpar’dı. Sonunda buna önlem almak için kitapların olduğu bölüme ‘Lütfen almayınız!’ yazısı asılmıştı.

Öğleden sonranın rehaveti çok sürmez, akşama doğru gündem hızlanırdı. Akşam toplantısında ekranların başına geçer, o günün manşetini birlikte atardık. Tabi o saat sabahki kadar sakin geçmezdi. Aramızda kırıcı tartışmalar bile olurdu. En çok da tasarımcılarla fotoğraf servisi arasında. Bir gün çok sevgili kardeşim Fevzi Yazıcı ile yine, “fotoğraf dekupe mi olsun, kadrajı şöyle mi atılsın” gibi bir sebeple tartışmayı o kadar abartmışız ki, Ekrem Bey’in, “Kesin tartışmayı, gazetenin bereketini kaçırıyorsunuz” ikazıyla kendimize geldik. Ama sorun değildi. Ya Fevzi Yazıcı bana yurt dışına gittiğinde yanında getirdiği fotoğraf dergilerinden veya kitaplarından birini hediye eder, ya da ben onu mescit çıkışında merdivenleri ağır ağır çıkarken yakalar koluna girip kantine davet ederdim, iş tatlıya bağlanırdı.

BİR GAZETEDEN DAHA FAZLASI

Zaman hepimiz için bir işyerinden, gazeteden farklı bir yerdi. Randevularımızı verdiğimiz, dostlarımızı ağırladığımız, kitaplar, sergiler tasarladığımız yaşam alanıydı. Evimizde huzur bulur, Zaman’da nefes alırdık.

En çok “kendinizi yeteri kadar tanıtamadınız” sözüne hayıflanıyorum.

Yakamızdaki mavi ipli kimlik kartıyla bazen Cihan binasında uluslararası önemli bir ismi dinler, bazen toplantı odalarından birinde bir atölye çalışmasına katılır, bazen de kafeteryada çay-kahve içer, sohbet ederdik. O kafeteryanın dili olsa da konuşsa. Dünyaca ünlü bir yazara veya tasarımcıya, Pulitzer ödülü almış bir Magnum fotoğrafçısına veya önemli bir isme rastlamak işten değildi.

Yine de Zaman geçmişte yaşanmış güzel anılar olarak kalsın istemiyorum. O zümrüt yeşili cam bina bizim yaşadığımız ana ve geleceğe dair özlemlerinizi biriktirdiğimiz mekândı.

Zaman’a polis marifetiyle kayyım atandığı günlerdi. Sanki bana teselli niyetine gönderilen bir metni tabletimde okumuş ve sonraki hayatımın bir manifestosu olarak bir yere kaydetmiştim. Rahmetli hocam Ünsal Oskay tanıtmıştı Milan Kundera’yı. Hayatımı şekillendirecek yaşama sanatının ipuçlarını verecek Oskay, Kundera’dan sık söz ederdi. Prag baharı sonrası Fransa’ya iltica eden Milan Kundera’nın “Bilmemek” adlı romanından satırları okuyunca Nostos’un o kadar da hüzünlü bir kelime olmadığını anlamıştım. Nostos, Yunancada dönüş demekti. Bugünü yaşarken, geleceği kurgularken anların ve izlerin sizi yalnız bırakmaması… Hatırlama, yeniden yaşama arzusu… Tekrar yaşatma çabası bir anlamda. Hayatla, hayalle, rüyayla evvel zaman bilgilerini görünür kılma serüveni… Kundera romanının ilk sayfalarında etimolojik bilgilerle kavramı harikulade irdeliyor. Uzun yıllar ülkesinden ayrı kalmanın sonucu hatırlama ve unutma durumunu, bir gün evinde uyanacak olmanın rüyalarına girmesini anlatıyor.

Fotoğraf, ​daüssıla yaşatsa da, ​hatırlatır. Geçmişin anılarına pencere açar… O anları bugüne taşır. Yarına belge olur, bellek inşa eder.

Şimdi yeni yollar ararken, yeni yollar yaparken hepsinde o hatıraların izi olacak.

[Selaahattin Sevi] 3.3.2018 [Kronos.News]