Cem Küçük bu sefer doğru söylüyor [Tarık Ziya]

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, bin küsur odalı Saray'da muhtarlara mutad nutkunu irad etti. Nutukta her mevzuya temas etti. Hatta estetik mütehassıslarının tıbbî cihaz harici cihazları da kullanabileceğine dâir kararnameyi muhtarların huzurunda imzaladı. Amma velakin ABD'de derdest edilen Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'dan tek kelime bahsetmedi.

Nasıl olur? Türkiye'nin en büyük ikinci kamu bankasının en önemli ikinci adamına FBI tarafından New York'ta JFK Hava Limanı'nda kelepçe vuruluyor, çıkarıldığı ilk mahkeme tarafından da 'hayırsever' Reza Zarrab'ın bir senedir mevkuf (tutuklu) edildiği mahpushaneye gönderiliyor ve Erdoğan o meşhur "Eyyy" diye başlayan nidasıyla ABD Başkanı Donald Trump'a kürsüden hesap sormuyor. 

Haberin tesiri ile Halkbank'ın hisseleri bir günde 600 milyon dolar eridi. 'Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşını böyle derdest etmek ve millî bankasına darbe yapmak ne demekmiş görürsünüz' çıkışı bekleyenler derin bir inkisara uğradı. 

ERDOĞAN'IN SUSTUĞU BİRKAÇ VAK'ADAN BİRİ

Hazır referanduma sayılı gün kalmışken 'dış mihrak' can simidi hayli faydalı olabilirdi esasında. Ya müşavirler uyuyor ya da Erdoğan Zarrab dosyasının kapatılmayacağını nihayet kabul etti. 
Erdoğan için 17 Aralık 2013 ve 7 Haziran 2016 ne ise 28 Mart 2017 de odur. Sustuğu nadir vak'alardan biriyle karşı karşıya... 

Konuşarak dikkatleri yeniden üzerine çekmek istemiyor. Zira 17 Aralık 2013'te ortalığa saçılan yolsuzluk ve rüşvet belgelerini 'bana darbe yaptılar' diyerek unuttursa da Amerika'nın bunları kaale almadığının gayet farkında. 

Damadı Berat Albayrak ile esas vazifesi olan Hariciye Vekaleti haricinde her şeye burnunu sokan Mevlüt Çavuşoğlu'nun çözdüğünü zannettiği mesele daha girift bir hal aldı. Trump'ın müstafi millî savunma danışmanı Michael Flynn'e 530 bin dolar para aktardıkları artık sır değil. Amerikan gazetelerinde her gün yeni bir ayrıntı yayımlanıyor.  

MAHKEME PAKLAR BU DOSYAYI

Türkiye'de 'Gülen'in iadesi için dosya hazırlıyoruz' beyanlarının aslı şöyle idi: "Zarrab dosyasının Erdoğan'a uzanmaması için örtülü ödenek dahil her şeyi seferber ediyoruz." Mamafih Reza Zarrab ile kurdukları suç teşkilatı o kadar bariz deliller verdi ki ABD'nin eline, artık mahkeme paklayacak bu dosyayı. 

Buğday yetişmeyen Dubai'den İran'a tonlarca buğday ihraç etmiş gibi gösteren Zarrab bir senedir ABD adaletine hesap veriyor. Türkiye'de Zarrab'ı ve onun suç ortağı bakanları şüpheye yer bırakmayacak şekilde yakalayıp adalete teslim eden polis müdürleri ile dosyaya bakan savcı ve hâkimler ise hapiste. Zarrab'ın son günlerde avukatlar üzerinden yaptığı hamleleri Erdoğan'a gönderdiği mesajlar olarak okumakta fayda var. Zarrab büyük patronu ele vermeden gün yüzü göremeyeceğini bilerek gitmişti ABD'ye. 

BUĞDAY YETİŞMEYEN DUBAİ'DEN İRAN'A BUĞDAY SATMAK...

Savcıları değiştirerek Zarrab'ı salıverdiklerinde derin nefes alanların uykuları bir senedir kesik kesikti. Buğdaydan soyaya kadar binlerce kalemde İran'a ihracat yapılmış gibi excel tablolar düzenleyen ve netameli para trafiğinde duraklardan biri olan Halkbank'ın en kritik idarecilerinden biri olan Atilla'nın da yakalanması ile ikinci büyük balık kafese girdi. Bu gelişme ne uyku bırakır ne de huzur! 

Mehmet Hakan Atilla yakalanacağını bile bile okyanus ötesine niye uçtu? Türkiye'de can güvenliğinin kalmadığını düşünmüş olabilir. Preet Bharara görevden alınsa da yerine gelen yardımcısına olup biteni anlatıp ceza indiriminden faydalanmaya karar vermiş de olabilir.

Amerika aradığı suçluları dünyanın neresinde olursa olsun yakalıyor. 17 Aralık 2013 dosyasında geçen dinleme kayıtlarına göre Atilla'nın ABD'nin İran'a matuf müeyyidelerini delmek için geliştirilen işlemlere evvela sıcak bakmadığı, ancak dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın baskısı ile müdahil olduğu anlaşılıyor. Şimdi bu baskıyı ve diğer bildiklerini tek tek anlatacaktır. Aksi takdirde 50 seneyi ABD'nin güneş girmeyen hapishanelerinden birinde geçirmeyi göze alması icap edecek. 

Hakkındaki ithamlar çok ciddi:

1) ABD’nin İran müeyyidelerini sahte faturalarla delmek...

2) Bankacılık dolandırıcılığı yapmak...

Birinci suçlamadan 20 yıl, ikinci suçlamadan da 30 yıla kadar ceza alabilir.

Bütün deliller aleyhine iken Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Atilla bu saatten sonra kimi, niye düşünsün?

DEMEK Kİ 17 ARALIK BAL GİBİ YOLSUZLUK OPERASYONU İMİŞ

Hükûmet, Yeni Mahalle'den aldığı bilgileri ve kalemini kılıç gibi kullanan Cem Küçük'ün, "Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar, Egemen Bağış, Muammer Güler ve Süleyman Aslan sakın ABD'ye gitmesin. Hatta Halkbank'ın herhangi bir şubesinde kapıcılık yapmış biri bile gitmesin. Yakalarlar." ikazına ne der bilmiyorum. Amma velakin Küçük bu sefer haklı. Hasseten o dört bakan ve Süleyman Aslan, Türkiye hudutlarının dışına çıkmazsa şimdilik paçayı kurtarabilir. 

Şimdilik diyorum zira Zarrab ve Atilla'nın anlatacakları onları da mahkum edebilir. Cezanın infazı için bir gün ansızın kapı zilini sürpriz ziyaretçiler çalabilir. 17 Aralık'ta kısık sesle konuşanlar da 'darbe' tiyatrosunda rol alanlar da hesap verecek.   

Korku imparatorluğu hâk ile yeksan olduğunda ortalık çamurdan geçilmeyecek. ABD, Atilla'yı tutukladı ve devleti kullanarak suç işlemekten haz duyan birileri için hazin finalin yaklaştığını haber verdi.

Cem Küçük şimdilik haklı... Binaenaleyh hakikatlerin ortaya çıkma gibi bir huyu vardır...   

ZARRAB'I YAKALAYAN POLİSLER TAHLİYE EDİLMELİ

Bilvesile Türkiye'yi bu kirli ticaretin içinden çekip çıkardıkları halde üç seneye yakın bir süredir haksız yere Silivri Cezaevi'nde tutulan polis müdürleri, polis memurları, savcı ve hâkimler iade-i itibarı hak ediyor. Mevcut şartlarda buna imkân olmasa da er ya da geç Türkiye'nin borç hanesindeki kalemlerden biri olarak tarihe not düşelim. 

O polislerin yarından tezi yok tahliye edilmesi ile iade-i itibarın ilk adımı atılabilir. 

[Tarık Ziya] 30.3.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Fedakarlığın tam zamanı [Ebu Abdurrahman]

Her şeyin bir zamanı ve çok değer ifade ettiği bir ortamı vardır. O zaman ve ortamlar dışında o kıymeti elde edemez. Üç aylarda, mübarek gecelerde, Cuma günü duaların icabet saatinde sevaplar kat kattır. Hele Kadir Gecesinin sevabları bir başka!..  Bir gecede, 83 senelik bir ömür kadar ibadet sevabı kazanılıyor. Biz, bu mübarek gün ve gecelerin dışında ne yaparsak yapalım o kadar ecir ve mânevî ücreti kazanamayız.

Ensar ve Muhacir olmanın önemi de o günlerin, o zulüm atmosferinin dehşetinden ileri gelmektedir. Başka zamanlardaki yardımları ve sahip çıkmalar insana o konumları kazandıramaz. Kış günü  dondurucu soğukta düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet sevabı kazandırıyor. Şehid bir anda, ancak 40 sene ibadetle, takva ve riyazat ile kazanılacak bir velilik mertebesi kazanıyor.

İşte bu süreçte yapılan fedakârlıkların ehemmiyeti de öyle… Tabiî yapılan ihanet ve iftiraların da Allah katındaki durumu da öyle olur. Cenab-ı Hakkın nasıl muamele edeceğini bilemeyiz ama, her şey ortada…

Yaşanmış bazı olayları aktararak, meseleyi takdim etmek istiyorum… Mağdur ve mazlum yakınlarından gelen bir mektupta şunları okuyoruz:

“Dayıoğlunun eşini, tutuklu eşi ile görüşe götürdüm. Otoparkta beklerken elinde termos  ve poğaça satan temiz giyinişli bir kişi, dikkatimi çekti. Hem çay alayım, hem de durumunu öğreneyim diye yanına yaklaştım. Çayımı alıp muhabbete koyulduk. “Nerelisin, kaç çay satıyorsun?” derken, kendisinin memur iken mağdur olduğunu, çay satarak oğlunu okuttuğunu aslında oğlunun hizmet evlerinde kalırken hiçbir problemin olmadığını ama ayrıldıktan sonra maddî-mânevî problemlerin ve yüklerin başladığını anlattı. Birbirimizi daha iyi tanıyınca şunları anlattı: ‘Görülen duruşmalar bitmeden buradan ayrılmıyorum. Çünkü duruşmadan çıkanlar çay v.s. alıyorlar. Geçenlerde, gece saat ona geliyordu. Şu ilerideki ağacın altında bir adam oturuyordu. Oturması uzun sürdüğü için dikkatimi çekmişti. Önce sormaya çekindim. Ama daha sonra yaklaşıp: ‘Beyefendi çay içer misiniz?’ dedim. O, -Param yok ama… dedi. Ben de, -Zaten saat geç oldu, daha çay satamam… Dökeceğim çayı… Dolayısıyla paraya gerek yok… Poğaça da yiyebilirsin. Dedim. Olduğu yerden kalktı biraz yürüdük… Işığa çıkınca baktım, nur dolu bir sîmâsı vardı. Tertemiz birine benziyordu. Sonra, -Telefonunu kullanabilir miyim? Dedi. Verdim. Ailesinden birilerini aradı. Sonra da anlatmaya başladı: -Ailem İstanbul’da oturuyor, eşim de tutuklu. Ben bugün tahliye oldum. Burada kimsem yok. Eşim bu cezaevinde yatıyor. Ne yapsam diyerek, burada kalakaldım. 

“Belli ki, konumu yüksek birisi… Ben hemen telefona sarıldım, komşuyu aradım: -Arabayı kap gel misafirimiz var.’ Dedim… Ama o kafasını salladı ‘Olmaz’ dedi. Ama ben çağırmıştım bile. Çok ısrar etmeme rağmen, bize götüremedim. ‘Sizi sıkıntıya sokarım. Aradım ya, beni almaya gelecekler.’ dedi. ‘Ya İstanbul’dan kaç saatte gelecekler? Nerede kalacaksın? Hem paran da yok.’  diye  ısrar ettim. Ama nâfile… Sonra anladım ki, eşini, mânen de olsa, bırakmak istemiyordu. Baktım olacak gibi değil, cebimdeki günlük hâsılatım olan 210 lirayı eline tutuşturup, ‘Bunu bâri al benim için… Yoksa ben bu gece uyuyamam!’ dedim. Adımı ve bilgilerimi aldı ve aklım orada kalarak ayrıldık. O gece rüyamda dedemi gördüm. Bana dedi ki: ‘Oğlum yerini hazırladım… İstediğin zaman gelebilirsin buraya!’ Aslında her gün belki onlarcası yaşanan hâdiselerden birisiydi. Ama asıl kahramanlar içeride. Cenab-ı Hak, tez zamanda onları hak ettikleri hürriyete ve sevdiklerine kavuştursun.”

Bu mağdur ve mazlumların içeride ve dışarıda sıkıntılarına çare olmanın tam zamanı… Şartların ağırlığı, atmosferin yaşanmazlığı bu zamanda yapılacak iyiliklerin kat kat sevaba dönüşmesine vesile olacaktır. 

Kıyamet kopuncaya kadar, bu dünyanın imtihan yeri olması sebebiyle zâlim-mazlum, gaddar-mağdur, her zaman olacaktır. Çünkü, Cehennem ve Cennet bunlarla dolacaktır. “Cennet ucuz, Cehennem de lüzumsuz değildir.” Cehennemliklerin de şeytan gibi yardakçıları olacak, Cennetliklerin de yardımcıları bulunacaktır… Mühim olan şu imtihan dünyasında bizim yerimizi iyi seçmemizdir.

Bu tesbiti yaptıktan sonra artık biz işimize bakalım. Yapılacak o kadar çok iş var ki!... Onun için boş şeylerle kendimizi meşgul etmeye bir saniye bile vaktimiz yok aslında…  

[Ebu Abdurrahman] 29.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Neden 2019? [Haber-Analiz: Sefer Can]

16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişiklikleri kabul edilirse neden 2019’da yürürlüğe giriyor? Bu soru, ‘fesih maddesi var mı?’ tartışmasından bile önemli. Fesih yetkisi, cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın siyasi kariyer planında sadece bir köşe taşı. Bütün işaretleri alt alta sıraladığımızda ortaya çıkan gerçek: bu bir ‘O’na Yasa’. Erdoğan Saray’da danışmanlarıyla oturup ‘düzenimizi 20 yıl daha nasıl sürdürürüz?’ planı yapmış, ortaya bu metin çıkmış.

Değişiklik paketi referandumda kabul edilirse iki madde hariç 2019’un 3 Kasım’ından sonra yürürlüğe girecek. Evet, yanlış okumadınız, ‘devlet beka sorunuyla karşı karşıya, bu değişikliğe destek vermezsek son Türk devleti de elimizden gidiyor’ diye sunulan paket 2 buçuk yıl sonra işe yarayacak! Tabanlarını bu söylemle ikna etmeye çalışan Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’ye sormak lazım: 2 buçuk yıl beklemeye tahammülü olan bir beka sorunu gerçekten aklınıza yatıyor mu? Sadece onlara değil, kerhen aynı gerekçeyle evet oyu kullanacak AKP’lilere de sormalıyız.

KAZAN-KAZAN PAKETİ

Peki neden 2019? sorusuna dönelim. Tam bir kazan-kazan hikayesi. 2 buçuk yıl daha: Binali Yıldırım Başbakan, bakanlar koltuğunda, Devlet Bahçeli Meclis’te ve genel başkan, kabul oyu veren AKP ve MHP’lilerin vekilliği sürecek. Ama asıl kazanan Erdoğan. Yeni anayasanın verdiği yetkileri fiilen kullanıyor zaten. İsteyip de yapamadığı ne var? Bu dönemi sonuna kadar tüketecek ve yeniden en az iki sefer seçilme hakkı olacak. Abdullah Gül’ün önünü kesmek üzere çıkardıkları kanunu Anayasa Mahkemesi iptal etmiş ve yeni düzenlemeye göre tekrar aday olma hakkı tanımıştı.

En az iki kez dedim çünkü üçüncü kez seçilmenin yolunu da metne yerleştirmişler. İkinci dönemi bitmeden Meclis seçimlerin yenilenmesine karar verirse üçüncü kez aday olma hakkı var. Trolleri, “Muhalifler bile Erdoğan’ın yenilmeyeceğine şartlanmış” kurnazlığına kaçmasın. Zira söylediğim şu; mevcut anayasayı açıkça çiğneyerek diktasını kuran Erdoğan, üzerine göre dikilmiş anayasa ile bütün planlarını gerçekleştirebilir. 16 Nisan illegal düzenin yasal zırha kavuşmaması için son çıkış.

Yeri gelmişken fesih tartışmalarına da girelim. Erdoğan, “Kesinlikle yok, ispat etsinler istifa edeyim.” Diyor. Kelime oyunu yapıyor. Evet fesih diye geçmiyor, seçimlerin yenilenmesi ifadesi var. Ortalama Türkçe bilgisi ikisinin aynı anlamda olduğunu bilir. Sadece darbe dönemlerinde rastlanan parlamentoya kilit vurmayı zaten kimse kastetmiyor. Kendi danışmanı Anayasa Profesörü Burhan Kuzu dahi ‘karşılıklı fesih’ ifadesini kullanıyor.

FESİH, ERDOĞAN’A PİYANGO

AKP’liler düzenlemeyi iki şekilde savunuyor: “Mevcut anayasada zaten var. Ve biz tek taraflı feshi cumhurbaşkanını da etkiler hale getirerek ileri adım atıyoruz.” Birincisinden başlayalım, hali hazırda anayasada belirtilen şartlarla sınırlı bir yetki var. Söz konusu madde 12 Eylül Anayasası’nın belki en isabetli düzenlemesi. 12 Eylül öncesinde tıkanmış, yönetemeyen bir parlamento işbaşındaydı. Tek çare seçimdi ama o karar bile alınamıyordu. Şu andaki 116. Maddeye göre sınırlı ve gerekçeye dayalı yetki verildi. Herhangi bir sebeple hükümet yenilenmesi gerektiğinde (istifa, ölüm, gensoruyla düşürme ya da yenilenen Meclis), 45 gün içinde hükümet kurulamazsa Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanına danışarak seçim kararı alıyor. 90 gün sonra ülke mecburen sandık başına gidiyor. Oylanan pakette gerekçeye ihtiyaç duymadan ve sınırlama olmadan cumhurbaşkanı tek başına seçim kararı alabiliyor. Meclis ise ancak beşte üç nitelikli çoğunlukla, 360 milletvekilinin oyu ile seçime gidebiliyor. AKP’lilerin sisteme denge getirdik dedikleri bu! Bir de dengesiz olsaydı…

İkinci savunma tezi daha kurnazca. Erdoğan’a üçüncü kez seçilme imkânı verirken bunu bir de Meclis’e lütuf gibi sunuyorlar. Şayet düzeni istedikleri gibi kurarlarsa çoğunluk partisinin genel başkanı da olan cumhurbaşkanının ikinci dönemi bitene yakın seçim kararı aldıracaklar. Böylece üçüncü kez için aday olabilecek.

MHP’YE SEÇİM KANUNU SÜRPRİZİ

Metne yerleştirilmiş diğer bir kurnazlık da seçim kanunuyla alakalı. 67. Madde’ye göre seçime bir yıldan az süre kalmışsa seçim kanununda yapılan değişiklikler uygulanmıyor. Bu kural ilk seçimde askıya alınmış. Yani seçime kısa süre kala kanunu değiştirip uygulamayı düşünüyorlar. Bazı AKP’liler ağzından kaçırıyor ama MHP’yi ürkütmemek için yüksek sesle söylemiyorlar: Dar bölgeli seçim düşünüyorlar. Erdoğan bunu daha başbakanlığı döneminde dile getirmişti ancak uygulayacak zemin oluşmadı. Dar bölgeden iki parti kârlı çıkacak; AKP ve HDP. En büyük zararı ise MHP görecek, grup kuracak kadar sandalye kazanmaları mümkün görünmüyor. Milli Görüş’ün eski söylemlerini ve Erdoğan’ın ağzından kaçırdıklarını bir düşünün MHP’ye HDP’den fazla diş bilediğini görürsünüz.

BİR SÜRPRİZ DE ULUSALCI YARGIÇLARA

Paketin sadece iki maddesi hemen yürürlüğe girecek demiştik. İkisi de Erdoğan’ın açık anayasa ihlali yaptığı konuda. Partisiyle fiilen devam eden ilişkisi legalleşecek. İkincisi kendisine dolaylı bağladığı yargıyı tümden tekeline alacak. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) lağvedilecek, yeni kurulda ise hakim ve yargıçların oy hakkı elinden alınacak. HSYK’nun yarısını doğrudan yarısını ise Meclis’teki çoğunluğu ile Erdoğan seçecek. Yargıçların oy kullandığı seçimde Ülkücü-ulusalcı bloka duyduğu ihtiyaç böylece ortadan kalkacak. Yüzde yüz biatlı kadrolarla devam edecek. Kendisini daha fazla güvende hissedecek. Ülkücü yargıçlara Gülen Cemaati bağlısı yaftası vurup tasfiye kolaydı ama ulusalcılara işlemedi. Hem kritik noktaları tuttukları için hem de fazlasıyla sırıtırdı. HSK’yı tamamen ele geçirmiş bir Erdoğan bundan sonraki hayatını güvenceye almak adına Ulusalcıları tasfiyeye yönelecek. 18 madde içinden sadece bunu 17 Nisan günü yürürlüğe sokturması boşuna değil. Ulusalcılara doğru da bir cisim yaklaşıyor anlayacağınız!

[Sefer Can] 30.3.2017 [TR724]

Avrupa’da siyasi hava neden değişti? [Berk Uluç]

Geçtiğimiz son iki haftada gerek Almanya Federal İstihbarat Dairesi (BND) gerekse de Anayasayı Koruma Kurumu (Bundesamt für Verfassungsschutz) Türkiye’ye dair yaptığı açıklamalar ve başlattığı soruşturmalarla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türk İstihbarat Teşkilatı’nı (MİT) son derece zor durumda bıraktı.

Daha açıkça ifade etmek gerekirse Almanya’da dış istihbarattan sorumlu Federal Haber Alma Servisi’nin başkanı (BND) Bruno Kahl ve Almanya’nın iç istihbarat servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BfV) başkanı Hans-Georg Maassen’in 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Gülen hareketinin olduğuna kimsenin inanmadığı yönündeki beyanatları Avrupa ve Türkiye’de ciddi tartışmalar doğurdu. Bu açıklamaların Erdoğan’ın Merkel’i hedef alan Nazi söylemlerinden hemen sonra yapılmış olması da şüphesiz son derece manidar.

MİT’İN YASADIŞI TAKİBİ

Bu açıklamalara müteakip Almanya Federal Başsavcılığı MİT başta olmak üzere farklı Türk tandanslı kurum ve kuruluşların (UETD) Gülen Hareketi mensuplarını Almanya’da takip ettikleri ve ele geçirdikleri bilgileri Türk makamları ile paylaştıkları gerekçesi ile federal bir soruşturma başlattılar.

Konuyla ilgili Passau kentinde bir açıklama yapan Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere, bu tür izleme faaliyetlerini sert bir dille kınadı. “Alman topraklarında casusluk faaliyetlerinde bulunmak suçtur ve buna göz yumulmaz” ifadelerini kullanan Almanya İçişleri Bakanı De Maiziere, bu tür izleme faaliyetlerinin Almanya’nın iç istihbarat kurumu Anayasayı Koruma Dairesi tarafından takip edildiğini ve yasaların ihlal edilmesi durumunda Almanya’da ikamet etme izninin iptal edilmesi veya cezai soruşturma başlatılması gibi sonuçları olacağını kaydetti. Casusluk iddialarının sürpriz olmadığına da işaret eden De Maiziere, “Türkiye’ye böyle olamayacağını defalarca söyledik. Gülen Hareketi’nden bağımsız olarak burada Alman yasaları geçerli ve burada yaşayan kişilerle ilgili yabancı makamlar casusluk yapamaz” diye konuştu.

BASKI MEKANİZMASI SÖZ KONUSU

Konu ile ilintili diğer bir önemli değerlendirme ise Alman istihbarat uzmanı Erich Schmidt-Eenboom’un Alman Deutsche Welle gazetesine verdiği mülakatta kamuoyuna intikal etti.  Kendisine sorulan ‘Türk hükümeti Almanya’da casusluk faaliyetlerini nasıl işletiyor sorusuna, Erich Schmidt-Eenboom: ‘Ajanları var. Geleneksel olarak Türk seyahat acentelerinde oturuyorlar, seyahat hareketlerini takip ediyorlar. Ya da bankalarda çalışıp Almanya’dan Türkiye’ye para transferini izliyorlar. Özellikle de cami derneklerinde faaller ve son dönemde okullar üzerinden de yurt dışındaki Türkleri geniş yelpazede MİT’in hizmetine alma çabalarına tanık oluyoruz. Ebeveynlerden bile diğer ebeveynler hakkında bilgi toplamaları isteniyor. Bu, giderek daha belirgin ve agresif hal alan toplu bir casusluk sistemi. Artık sadece muhalefetin izlenmesi değil, giderek artan boyutta bir baskı mekanizması söz konusu’ şeklinde ifadeler kullandı.

Erich Schmidt-Eenboom devamında ‘MİT’in hedefi korku iklimi yaratmak…Şimdi insanlar memleketlerine, Türkiye’ye tatile gitmekten korkar hale geldi. Açıkça Gülen hareketini savunan insanlarla yakın temastan korkuyorlar. BND Başkanı, ellerindeki verilere göre Türkiye’deki darbe girişiminin arkasında Gülen hareketinin bulunduğu iddiasının uydurma olduğunu açıklıkla ifade etti. Bir adım daha ileri gidip tüm yaşananların sadece sözde bir darbe olduğunu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın agresifleşmesine meşruiyet sağlamak için kurgulandığını söyleyen Batılı istihbarat teşkilatları da var’ gibi son derece kritik cümleler sarfetti.

AVRUPA’DA HAVA DEĞİŞTİ

Almanya’da ki casusluk tartışmalarının türevleri benzer şekilde bu hafta Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerin de gündeminde yer aldı. Bu kritik meselenin yalnızca Almanya’da değil, muhtelif ve Türk diasporasının yoğun yaşadığı AB ülkeleri tarafından da kamuoyuna mal olacak şekilde dikkatle takip edilmesinin, Avrupa’da ki Erdoğan ve Gülen Hareketi algısına da ciddi etkileri olacak.

Erdoğan’ın Hollanda başbakanı Rutte ve Almanya şansölyesi Merkel gibi Avrupa’lı siyasetçileri hedef alması; ardından ‘Avrupalı’lar dünyanın hiçbir yerinde güvenle gezemezler’ gibi ortalama Avrupa insanını tehdit eden ifadeleri;  AB’nin 60. Yılı kutlamalarının Roma’da Papa’nın da katılımı ile gerçekleşmesi hadisesine ‘Haçlı Ordusu tekrar bir araya geldi’ şeklindeki Hristiyanlık dinini hedef alan söylemleri ve en son Almanya’da patlak veren Erdoğan ve MİT’in casusluk faaliyetleri, Avrupa’yı Erdoğan’a karşı daha da sert tedbirler almaya sevk edeceği beklentisi Avrupa kamuoyunda son derece yaygın bir kanaat haline gelmiş bulunmakta. Tüm bunlar yaşanırken, Gülen hareketi ve mensuplarının elinin Avrupa’da daha da güçlendiği ve güçleneceği tespiti yapmak yanlış olmayacaktır.

[Berk Uluç] 30.3.2017 [TR724]

15 Temmuz ve Hoca Nasrettin’in eşeği [Veysel Ayhan]

İstihbarat teşkilatlarının itibarı verdiği raporlardaki isabetlerle ölçülür. Bir istihbarat teşkilatı elinde çok çok sağlam deliller olmadan her hangi bir hüküm vermez. Verirse daha sonra ortaya çıkacak kanıtlarla itibarı ve kredibilitesi sıfırlanır. Bu nedenle hiçbir teşkilat böyle bir aptallık yapmaz. Emin olmadığı konuda risk almaz.

Dünyanın en büyük istihbarat teşkilatları ABD, Alman ve İngiliz istihbarat teşkilatlarıdır. Bunların “dinlemediği” hiçbir ülke; içinde “kulaklarının” olmadığı hiç bir olay yoktur.

ABD, Almanya ve İngiltere’nin Türkiye’yi dinlediği 2014’te ortaya çıkmıştı. Ve bu ülkeler dinlemeyi doğruladı. Ama Erdoğan ne ABD’ye ne de Almanya’ya tek kelime edemedi sadece şunu diyebildi: “İstihbaratı güçlü ülkelerin başka ülkeleri dinlememeleri gibi bir şey yoktur.”

Şimdi dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatları 15 Temmuz hakkında raporlar yayınladılar. Erdoğan gibi girişimden 10 dakika sonra “suçlu”yu ilan etmediler. 8 ay beklediler. Verileri analiz ettiler. “Dinlemeler”i değerlendirdiler. Ve şu sonuçları duyurdular:

15 TEMMUZ RAPORLARI

Alman İstihbaratı BND’nin Şefi Bruno Kahl: Gülen’in darbenin arkasında olduğuna dair ikna edici kanıtları görmedik.

ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesinin Başkanı Devin Nunes: Buna inanmakta zorluk çekiyorum. Erdoğan hükümeti daha otoriter bir hale geliyor. Gülen’in [darbeye] karıştığına dair herhangi bir kanıt göremedim.

Avrupa Birliği istihbarat merkezi (EU INTCEN): “Erdoğan, AKP iktidarına muhalif olanlara karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak için başarısız darbe ve olağanüstü halden istifade etti. Tutuklama kararları önceden hazırlanmıştı.” “Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük”

NATO kaynaklarını değerlendiren Norveçli gazeteci Kjetil Stormark: “NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi. (…) Ben şimdiye kadar gerçek bir darbe girişimi olduğuna inanan kimseyle tanışmadım. Üst düzey subaylar, üç ve dört yıldızlı generaller ve Türkiye ile 30–40 yıl boyunca çalışan ve dört ya da beş yıldır Türk subaylarına danışmanlık yapan kişiler, bunun bir darbe olduğuna inanmadıklarını söylüyorlar. Eğer TSK bir darbeye girişseydi kesinlikle başarılı olurdu.

Almanya iç istihbarat servisi (BfV) başkanı Hans-Georg Maassen: Türkiye’nin dışarısında, kimsenin Gülen hareketinin darbe girişiminin arkasında olduğuna inandığını düşünmüyorum.

ABD Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Görevlisi Gareth H. Jenkins: Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı. En dikkat çeken nokta ise, aylar süren yoğun sorgulamalara rağmen, kamuoyuna darbenin nasıl planlandığı ve organize edildiğine dair ikna edici bir kanıt sunulamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı.

TEK DELİL, TEK TANIK, TEK YARGIÇ: ERDOĞAN

Dünyanın en profesyonel istihbarat teşkilatları bunu diyor ama AKP’liler, AKP gazete ve televizyonlar ilk hükümlerinden vazgeçmiyor.

Darbe girişiminin ardında Fethullah Gülen olduğunu iddia eden tek kaynak var: Erdoğan. Daha o akşam bunu ilan etti. Hem suçluyu ilan etti hem de Gülen’in meclis darbe komisyonunda dinlenmesini reddetti.

GÜLEN: ARAŞTIRIN; ERDOĞAN: KAPATIN

Erdoğan, darbe komisyonunun Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ı dinlenmesine engel oldu. Komisyonu alelacale kapattırdı. Oysa iyi bir sorgulamayla her şey çözülebilirdi. Sadece 14 Temmuz’da yani girişimden 1 gün önce Akar ve Fidan’ın gece yarısına kadar 6 saat bir arada olmaları bile çok şey ifade ediyor. Sonra Zekai Aksakallı bilmecesi…  Yüzlerce soru cevap bekliyor.

Fethullah Gülen ise o akşamdan itibaren hep şu sözleri dedi: “Bağımsız bir uluslararası komite tarafından suçlu bulunduğum takdirde Türk yetkililere teslim olacağım. Eğer hakkımdaki iddiaların onda biri kanıtlanırsa, Türkiye’ye dönmeye ve en ağır cezayı çekmeye söz veriyorum.”

Gülen’in darbe girişimiyle bir ilintisi olsaydı, bir gün ortaya çıkacak bir ilişkisi olsaydı “uluslararası bir heyet 15 Temmuz’u araştırsın sonucuna razıyım” diyecek cesareti gösterebilir miydi?

Tabi ki hayır.

Şimdi tüm bunlar ortaya çıkmışken hala milyonlarca hizmet gönüllüsüne “darbeci ve terörist” diyenlere ne denebilir ki!

Herkesin bildiği fıkradır. Komşusu, Hocanın eşeğini ödünç ister. Hoca, “Eşek yok, başkasına verdim.” der. O sırada eşeğin anıracağı tutar. Komşusu “Hani eşek yok, diyordun.” der. Hoca, “Aşk olsun, benim sözüme değil de eşeğin sözüne mi inanıyorsun?” diye cevap verir.

“Eşeğin sesi” ortada. Yüzlerce soru işareti ortada. Soruların işaret ettiği şahıslar ortada. Girişimden istifade edip yüz binlerce insanı linç eden ortada. Yani darbenin faili az çok ortada.

Ama ‘Hoca Nasrettin’in yalanına inanmak şimdilik prim yapıyor. Kafa konforu sağlıyor. Her şeyden önemlisi faşizmin artık yerleşik hale geldiği Türkiye’de özgür yaşamayı sağlıyor.

[Veysel Ayhan] 30.3.2017 [TR724]

Türkiye hayatımızı boşuna sonlandırmadık [Tarık Toros]

Gözünün önündeki darbeyi atlayan MİT’in Almanya’da casusluk yaptığı ortaya çıktı. İmamları mı kullandı, ajans muhabirlerini mi, yoksa Türkiye’den ekip mi yolladı bilemem. Tabi bu, ezbere ortaya çıkmadı. MİT, Almanya’da kendince sakıncalı gördüğü Türkleri, kurumları ve sivil toplumu takip etmiş, adreslerini tespit etmiş, fotoğraflamış, dinlemiş. Kısacası fişlemiş. Topladığı malumatı da Alman istihbaratı BND’ye elden vermiş. Almanya Federal Savcılığı da, “Alman toprakları üzerinde casusluk suçtur” deyip soruşturma açtı. Nereden bakarsanız bakın, Türkiye’yi bir kez daha sıkıntıya sokan bir durumdur bu. Hiçbir yurttaş da bundan hoşnut olmaz. Devletler başka devletlerde casusluk yapmıyor mu, bal gibi yapıyor. Yapmasa büyük devlet olmaz zaten. Bunun tek kriteri var: Paçayı kaptırmayacaksın. Casusluk faaliyetinin ortaya çıkması veya casuslarının yakalanması, karizmanı çizer!

DEVLET ASIL BÖYLE ELDEN GİDER

Bizim devletten öte devletçi gazeteci ve akademisyenlerimiz, Almanya soruşturma açınca vozurdamaya başladı. Öyle kızgınlar ki, haberleri paylaşanları bile eleştiriyorlar. Haber patlamış, dünya seni konuşuyor, ben paylaşmışım veya paylaşmamışım, neyi değiştirecek. Bu devletçi karakterlerin psikolojisini anlıyorum. 15 Temmuz olduğunda da ortaya çıkmış, “Ama devlet çok önemli, devlet elden gidiyordu” diye yazıp çizmişlerdi. Bugünkü Türkiye devletinin tüm kurumları çürümüştür. Yaslanan düşer.

İTİBARIN ÜLKENİNKİ KADARDIR

İstihbaratınız çuvallamış hanımlar, beyler. Hemen her alanda itibarınız yerlerde. Hep söylüyorum, dünyanın neresine giderseniz gidin, sıradan bir Türk vatandaşının itibarı ülkesinin itibarı kadardır. Çok değil 5-6 sene öncesine kadar göğsümüzü gere gere dolaşıyorduk Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da, Ortadoğu’da. Hiç unutmam, iç savaştan bir sene önce gittiğim Şam’da görüştüğümüz hükümet yetkilileri, “Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse Avrupa’ya sınır komşusu olacağız” diye seviniyordu. Nereden nereye!

BÖLÜNMÜŞ ZATEN

“Referandumda ‘evet’ çıkarsa ülke caaart diye ikiye bölünecek” diye kampanya yapıyorlar. Sanki ‘hayır’ çıkarsa bölünmeyecek. Bölünmüş zaten bölüneceği kadar, birlik beraberlik mi kalmış. Adını vererek yazalım da bilinsin. Tutuklu gazetecilerin duruşmaları başladı. Cumhuriyet gazetesi, tweet atarak duyuruyor: “FETÖ’nün medya yapılanması davası başladı.” Yahu, senin yazarların yöneticilerin de aynı suçtan içeride. Ne yani, suçlama aynı olsa da sizinki “gazetecilik”, bu çocuklarınki “örgütsel yapılanma ve terör” mü?

HAFIZA SIFIR!

Kerkük’te Kürdistan bayrağı dalgalanıyor diye Ankara ayağa kalkıyor! Yahu, İstanbul’da Ankara’da resmi binalarda törenle göndere çekilirken neredeydiniz? Medya neden göstermez bu çelişkiyi? Farklı örnekle devam edelim: Hürriyet’in sabık yayın yönetmeni Sedat Ergin, İngiliz Parlamentosu’nun Türkiye raporunu eleştirirken mesela, “Komite bu raporu Türkiye’ye heyet gönderme ihtiyacı duymadan Londra’da düzenlediği oturumlarda İngiliz ve Türk uzmanları dinleyerek hazırlamış” diye yazdı. Halbuki, komite Türkiye’de epeyce çalışmıştı, hatta Saray’a bile çıkmıştı.

YALANDA SINIR YOK!

Tıpkı siyasetçiler gibi, gazeteciler de yalan söylüyor, gerçekleri saklıyor, çarpıtıyor. Bir misal daha verelim. Referandumda halka götürülen sistemde “bakanlar kurulu” yok, bunu gazeteciler de bilmiyor. Ana muhalefet lideri yayında söyleyince, hayret ifade ediyorlar. Cumhurbaşkanının Meclis’i fesih yetkisi meselesi de öyle. Önceki iki yazıda yazdım, daha fazla tırmalamanın manası yok, alenen yalan konuşuluyor, alenen. Çok tuhaf şeyler oluyor. İşi her gün referandumla ilgili gelişmeleri takip edip objektif haber vermek olan gazeteciler, iki ay önce görüşülüp referanduma götürülen 18 maddelik düzenlemeye bir bakar yahu! Cem Karaca’yı şu süreçte andığım kadar andığımı hatırlamıyorum: “Bindik bi alamete gedeyoz gıyamete.. Amaneyn..”

UZAK DEĞİL YAKIN AKRABALAR

Nasıl bir karın ağrısıysa, şu “yetmez ama evet” meselesi ısıtılıp duruyor. 12 Eylül 2010 referandumunda “yetmez ama evet” diyenlere laf sokanlar ile… 16 Nisan 2017 referandumunda “hayır diyenler teröristtir” diyenler yakın akrabadır, zahiren birbirlerine karşı gibi durduklarına bakmayın! Önümüzdeki referandum hiçbir şeyin miladı değil, sonu da olmayacak. Türkiye hayatımızı boşuna sonlandırmadık. Yegâne ızdırabım geride günahsız milyonlara yapılan zulüm ve bundan halkın çoğunun habersiz oluşu. Duam, sürecin bir an önce bitmesi. Sonra biz de herkes gibi önümüze bakabileceğiz.

[Tarık Toros] 30.3.2017 [TR724]

Zarrab kâbusu [Vehbi Şahin]

Reza Zarrab, İran asıllı bir işadamı…

Kamuoyu ismini, sanatçı Ebru Gündeş’le evlendikten sonra duydu.

Magazin ve sosyete haberlerinin adeta vazgeçilmeziydi çift…

Genç, yakışıklı ve zengin bir jön ile başarılı ses sanatçısının evliliği gazeteciler için muazzam bir haber kaynağıydı.

Nitekim Zarrab-Gündeş çifti de onların bu ilgisine bigâne kalmadı.

Mesut ve mutlu bir aile portresi çizdiler sürekli.

Reza Zarrab ve eşi Ebru Gündeş, zaman içinde gazetelerin siyasi sayfalarında da boy göstermeye başladı

SİYASİLERLE AYNI KAREDE

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Hanım’la birlikte poz verdiler mesela…

Fotoğraf karelerinde zaman zaman hükümet üyeleri de yer aldı.

Dikkatli gözlerden kaçmadı bu samimiyet.

Genç bir İran asıllı işadamı ile Türkiye’yi yöneten üst düzey kadroların ne işi olabilirdi?

Tuhaf bir durumdu ama izahı da yoktu yani…

Girift ilişkiler ağı varmış meğer…

Bu ağın bir kısmı 17 Aralık 2013 tarihinde ortaya çıktı.

Devasa bir yolsuzluk ve rüşvet çarkının kilit ismiydi Reza Zarrab…

AKP hükümetinde görev yapan dört bakana rüşvet vermekle suçlanıyordu.

Gözaltına alındı.

Ama dönemin Başbakanı Erdoğan, Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını kendine karşı yapılmış bir darbe olarak nitelendirdi.

O tarihten itibaren de hiçbir şey eskisi olmadı zaten.

Operasyonları yapan polisler, savcılar ve hakimler önce görevden uzaklaştırıldı.

Ardından hapse atıldı.

Zarrab ise serbest bırakıldı.

Artık o Türkiye’nin cari açığını kapatan “hayırsever” bir işadamıydı.

Erdoğan ve AKP kurmayları için raydan çıkan işler tekrar yoluna girmişti.

MIAMI’DE HORTLAYAN KÂBUS

Ta ki Zarrab Mart 2016’da ABD’de yakayı ele verinceye kadar…

Film tekrar başa sarılmıştı.

Hemen Amerikan yönetimiyle temasa geçildi.

Nihayetinde Zarrab bir Türk vatandaşı idi.

Erdoğan’ın tabiriyle ona sahip çıkmaktan daha doğal ne olabilirdi ki…

AKP hükümeti, Zarrab’ı kurtarmak için her yolu denedi.

Hatta Adalet Bakanı Bozdağ sırf bu iş için Washington’a gitti.

Erdoğan, eski Başkan Obama ve yardımcısı Biden’la masaya oturdu.

Ama istediklerini alamadılar.

Zarrab, Amerikan hapishanesinde gün saymaya devam etti.

Beyaz Saray, hemen her görüşmede ülkelerinde yargının bağımsız olduğunu, buna siyasi olarak müdahale etme yetkilerinin olmadığını söylediler Türk tarafına…

Ama nafile…

Türk usulü çözelim diyen bir siyasi kadro vardı karşılarında…

TRUMP’LA UMUDA YOLCULUK

Kibarca talepleri reddettiler.

Erdoğan ve kurmayları pes etti mi peki?

Hayır…

Obama’nın gitmesini beklediler.

Donald Trump seçilince umutlandılar.

Yeni Başkan’la bu konuyu win-win pazarlığı ile çözebileceklerini düşündüler.

Baş başa görüşme için randevu almaya çalıştılar.

Fakat alamadılar.

Mahkeme süreci yaklaşırken karamsar bir tablo vardı karşılarında.

İmdada yine Trump yetişti!

12 Mart’ta, daha önce görüşüp görevini sürdürmesini istediği New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’yı görevden aldı.

Zarrab ve Türkiye’de onunla iş yapanlar için iyi bir haberdi bu…

Ardından Zarrab kritik bir hamle yaptı.

Savunma ekibine, eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve eski başsavcı Michael Mukasey’i ekledi.

ANKARA’DA SIR GÖRÜŞME

Yeni avukatların en önemli özelliği ABD Başkanı Donald Trump’a yakın isimler olmasıydı.

Diğer bir ayrıntı ise daha ilginçti.

Avukat Michael Mukasey, Başsavcı Bharara’nın yerine atanması beklenen Marc Mukasey’in babasıydı.

Türk film gibi değil mi?

Ancak oyunu Bharara’nın yerine bakan savcı bozdu.

Çıkar çatışması var diye Zarrab’ın atadığı iki avukata itiraz etti.

Sonuç nisan başında belli olacak.

Bu arada çok tuhaf bir iddia gündeme geldi.

Avukat Giuliani’nin, Zarrab’ın savunmasını üstlendikten sonra Ankara’da Erdoğan’la görüştüğü öne sürüldü.

Garip bir durum değil mi?

Erdoğan niye görüşür ki?

KÖTÜ BİR RÜYA

Herkes bu haberin gizemini çözmeye çalışırken salı günü bomba bir haber düştü ajanslara…

“Halkbank’ın Uluslararası Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, New York’ta JFK Havalimanı’nda gözaltına alındı” deniliyordu haberde…

Sebep?

İran’a yönelik ambargoyu ihlal etmekle suçlanan Reza Zarrab dosyasında ismi geçiyor Mehmet Hakan Atilla’nın…

Suçu ne peki?

İki suçlama yöneltiliyor:

1) ABD’nin İran yaptırımlarını sahte faturalarla delmek…

2) Bankacılık dolandırıcılığı yapmak…

Birinci suçlamadan 20 yıl, ikinci suçlamadan da 30 yıla kadar ceza alabilir.

Gördüğünüz gibi kâbus geri döndü.

ABD’YE GİDEN YANAR

17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonları’nda suçlanan bakanlar Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar gibi siyasiler için zor günlerin habercisi bu tutuklama.

Tabii dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve diğerleri için de…

Neden?

Çünkü ilk kez bir bürokrat ABD’de ağır suçlamalarla gözaltına alınıyor.

İddianamede yer alan bilgiler soruşturmanın başka isimlere de uzanabileceğini gösteriyor.

Peki ne olur bundan sonra?

Uzun yıllar ABD’de yaşayan Egemen Bağış gibi Zarrab’la teması olanlar bu ülkeye adımını atmaz artık…

Zarrab’ı Türkiye’de aklayan, onca ağır suçlamayı görmezden gelen bürokratlar için de alarm niteliğinde bu haber…

Savcılar, hakimler, polisler…

Bunlara talimat veren sıralı amirler…

Siyasiler, bakanlar, müsteşarlar…

Hepsi için ABD seyahati bir risk haline gelmiş durumda…

Sanırım Türkiye’de üstü örtülen ama ABD’de sürpriz boyutları ortaya çıkan Zarrab davası, siyasilerin ve bürokratların rahatını kaçıracak cinsten…

Kâbus dolu rüyalar görebilirler bundan sonra…

Hem ABD’de hem de Türkiye’de…

[Vehbi Şahin] 30.3.2017 [TR724]

Kim bu Hakan Atilla? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

ABD’de tutuklanan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın FBI ile anlaşmış olma ihtimali çok yüksek. Bu tutuklama, 17 Aralık dosyasını bilenler için önemli bir gelişme. Kamuoyu Hakan Atilla’yı tanımayabilir ama tanıması gerekenlerin uykularını kaçıracak kadar kritik bir isim.

Peki, kim bu Hakan Atilla? 17 Aralık sabahı evinden çıkan para dolu ayakkabı kutuları ile meşhur, dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın kara kutusu. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan ve Reza Zarrab üçgeninde kurulan rüşvet çarkının tam ortasındaki bir isim. Atilla’nın burada iki boyutu var. Bir; Halkbank üzerinde kurulan yolsuzluk sisteminden haberdar ve tezgâhın içinde. İki; O dönem mızrağı çuvala sığdırma zahmetine bile girmeden yolsuzluğun hoyratça yapılmasına zaman zaman itiraz eden biriydi. “O kadar da değil”, “Bu kadar da gözümüze sokmayın” diye uyarılarda bulunuyordu. Yani tam anlamıyla pimi çekilmiş bomba. Hem çoğu şeyi biliyor hem de olanlardan rahatsız. Hani şu meşhur, ‘buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ithal ediliyormuş gibi gösterilmesi’ ve ‘5 tonluk gemide 150 tonluk mal taşınıyormuş gibi’ evrak düzenlenmesi skandalları var ya… Hah işte Hakan Atilla tam bu alavere-dalaverenin ortasında, “Yok artık, o kadar da b.kunu çıkarmayın” diye Zarrab’a uyarı gönderen bankacı.

Bu dosyada İran’a uluslararası ambargonun delinmesi var, kara para aklama var, hayali ihracat var, dolandırıcılık var, kaçakçılık var, sahte evrak düzenleme var, rüşvet var, kamu bankasının zarara uğratılması var. Her şey var. Birçoğu Halkbank üzerinden oldu. Hakan Atilla, uluslararası bankacılıktan sorumlu genel müdür yardımcısı olarak tamamından haberdar.

İranlı işadamı Zarrab, son derece karmaşık, işin uzmanlarının bile içinden çıkmakta zorlandığı, sofistike bir finansal suç mekanizması oluşturmuştu. Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar birçok ülkede kurduğu offshore hesaplar üzerinden Türkiye’ye kara para aktarıyordu. İşin merkezinde İran- Dubai-Türkiye-Rusya- Çin hattının bulunduğu bir para transferi söz konusuydu. ABD’nin İran ambargosunu sıkılaştırması nedeniyle 2012 yılına gelindiğinde altın ticareti ve hayali ihracatı da içine alan daha komplike bir yapı kurdu.

Bütün bu karmaşık ve kirli işleri yapabilmek için çok ama çok güvenebileceği bir banka olması gerekiyordu. İşi kılıfına uydurmasına göz yumacak, hatta yardım edecek bir banka… İyi ama kim niye böyle bir iyilik yapsındı 30 yaşındaki İranlı bir işadamına? İşte o banka Halkbank oldu. ‘Kim?’ sorusunun cevabı ise Bakan Çağlayan, Genel Müdür Süleyman Aslan ve yardımcısı M. Hakan Atilla. “Niyesini de siz bulun” demeyeceğim, çünkü gayet açık: Rüşvet!

BÜTÜN DELİLLER ABD YARGISININ ELİNDE

Zarrab’ın kurduğu sistem basitçe şöyle işliyordu: Çin’de tuttuğu paralar Halkbank üzerinden Türkiye’ye geliyor, bu paralarla altın alınıyor ve Dubai üzerinden İran’a sokuluyordu. Böylece İran’ın alması gereken petrol paraları, ambargo nedeniyle altın olarak ödenmiş gibi oluyordu. Türkiye de altın ihraç etmiş gibi görünüyor, Reza da bu sayede “Cari açığın yüzde 15’ini ben kapattım” diyebiliyordu.

Fakat ABD’nin 2013 başında baskıyı artırması ile beraber farklı bir yöntem arayışına girildi. 26 Mart 2013 tarihinde Reza’yı Halkbank Genel Müdürlüğü’ne çağıran Süleyman Aslan, “Aklıma çok iyi bir fikir geldi. Ambargo gıda ve ilacı kapsamıyor. İran’a gıda ürünleri ve ilaç gönderiyormuş gibi yapın. Belgesi önemli değil. Dubai’den göster, Rusya’dan göster, bir yerden göster işte. Biz banka olarak esnek davranırız” dedi. Bunu nereden biliyoruz: ABD’deki Zarrab davasının eski savcısı Preet Bharara’nın tercüme ettirip dosyaya resmen eklettiği 17 Aralık fezlekesinden. Fezlekeye göre o gün Süleyman Aslan’ın yanından çıktıktan sonra saat 15.08’de sağ kolu Abdullah Happani’yi arayan Zarrab, bütün bunları bir bir anlattı.

Türkiye üzerinden İran’a transit ticaret yapılıyormuş gibi gösterilecek, bankaya bu yönde gümrük belgeleri sunulacak, daha sonra Çin’deki paralar bu ticaretin ödemesiymiş gibi Halkbank’a gelecek, ardından Dubai’ye havale edilecek ve oradan da İran’a sokulacaktı. Tabii bal tutan parmağını yalayacak ve herkes komisyonunu alacaktı.

İşte ABD’de tutuklanan Hakan Atilla ismi tam bu çarkın ortasında karşımıza çıkıyor. 10 Nisan 2013 saat 16.10’da Halkbank Genel Müdürlüğü’ne gelen Reza, görüşme bittikten sonra saat 18.58’de adamı Happani’yi aradı. İşin daha başında bazı ‘işgüzar’ memurlar taş koymaya başlamıştı. Zarrab, “Başlıyoruz, engel koydular. Bugün gittim oraya, onu kaldırdım işte. Benim yanımdan aradı adam (Süleyman Aslan), ‘Yapacaksınız bu işi’ dedi, anladın mı? Hakan Atilla taş koydu, o şey koydu” dedi. Böylece Hakan Atilla ismi karşımıza ilk kez çıkıyordu.

ATİLLA: 150 BİN TONLUK MALI NASIL 5 BİN TONLUK GEMİYLE TAŞIYORSUNUZ?

Fakat Genel Müdür’ün talimatı işe yaradı. Atilla o gece saat 20.02’de Zarrab’ı aradı. “Rıza Bey, nasıl yapalım?” diye sordu. Rıza Bey de tane tane anlattı. Ancak yine de bankada ‘evrak-mevrak’ istemeye devam eden memurlar vardı. Temmuz ayına gelindiğinde sıkıntı daha da büyümüştü. 2 Temmuz saat 15.12’de Zarrab’ı arayan Happani, “Halk Bankası diğer evraklar gelmeden de diyor işlem yapmayız. Yani konşimento istiyor abi, menşei şahadet (ürünün menşeinin neresi olduğunu gösteren belge) diye bir şey istiyorlar. SGS gözetim serfitikası…” diye anlatınca Zarrab, “Dur bi Hakan Atilla ile bir konuşayım” dedi. Saat 15.16’da Genel Müdür Yardımcısı’nı aradı. “Ya bunları daha önce konuşup halletmiştik hani” tarzında bir kaç cümle sarfetti. Bunun üzerine Atilla, çok can sıkıcı şeylerden söz etmeye başladı: “Şimdi ben şöyle izah edeyim, mesala atıyorum buğday için konuşursak… Bu 140-150 bin tonluk bir parti. Şimdi 140-150 bin tonluk bir partinin de yani 5 bin tonluk şeylerle taşınması biraz zor diye düşünüyorum”

‘ARKADAŞLAR GEREĞİNDEN FAZLA HASSAS DAVRANIYOR’

Ama dert bir değildi ki. Saat 15.35’de Hakan Atilla bir daha aradı genç işadamını. “Şimdi iletilen belgede malın menşeinin, yani buğdayın menşeini Dubai… Yani buğdayın Dubai menşeli olması mümkün olmadığı için…” diye başlayınca Reza’nın canı sıkıldı. Dubai’de buğday yetişmiyordu çünkü. 15.38’de tekrar Happani’yi aradı. “İşi karıştıran ne biliyor musun? Verdiğiniz evrak var ya, ‘Dubai’de buğday olmaz ki’ diyor adam.” dedi. Saat 18.37’de Genel Müdür Süleyman Aslan’ı arayan Atilla, durumu anlattı.

Saat 21.06’da bir diğer adamı Rüçhan Bayar aradı Reza’yı. Halkbank’taki hesabın sahibi olan şirketin kendisinin üzerine kayıtlı olduğunu hatırlatarak, “Biz bunu senin adından çıkarsak abi. Çünkü bir sürü değişik evraklar veriyoruz. Ben rahatsız oldum. İleride sıkıntı olabilir. Çocuklardan birinin üstüne yapalım” teklifinde bulundu. Reza da onayladı. Ama ondan önce şu buğday ve evrak işleri vardı halledilmesi gereken. Artık burasına kadar gelmişti. Saat 22:04’de Süleyman Aslan’ı arayıp gidişattan şikayet etti. “Bu gıda ile alakalı çok zorlanıyoruz biz Sayın Genel Müdürüm. Yani Hakan Bey’de de çok takılmıyor aslında, aşağıda çok takılıyor” diye sitem etti. Sayın Genel Müdür ne cevap verdi dersiniz: “Peki Rıza Bey, yarın arkadaşlarımı bir toplayayım teker teker hepsinin üzerinden geçeyim ben. Arkadaşlar biraz gereğinden fazla hassas davranıyorlar. Size net şekilde ‘Şunlardır, başka belge istenmeyecektir’ diyelim. Çünkü ona göre bu işe girdik, bu işi yapmaya başladık. Hafifleştireceğim. Hızlandırıyorum tamam mı, söz verdiysek yapacağız.”

‘BUĞDAY YETİŞMEYEN DUBAİ’DEN BUĞDAY İTHAL EDİLİR Mİ?’

Yaptı da. Söz verdiği gibi, ‘biraz fazla hassas’ arkadaşlarının üzerinden tek tek geçti. Ertesi gün saat 12.29’da Reza’yı arayıp bilgilendirdi. “Şimdi dün akşam konuştuğumuz çerçevede arkadaşlarımı ben bir araya getirdim, konuştuk.” dedi. Sorun yoktu. Esneklik sağlanacaktı. Sadece şu buğday meselesine bir çeki düzen vermeleri gerekiyordu.

Hemen bu telefon görüşmesinin ardından 12.37’de Happani’yi arayan Zarrab, “Adam bana telefonda diyor ki, ‘açık verme’ diyor. ‘Tamam ben toparladım ama elemanların yanında b.kunu çıkarmayın’ diyor. Kalkıp da oraya buğday yazınca, Dubai yazınca, ‘Dubai’de buğday mı olur?’ diyorlar.” diye uyardı. Yaklaşık 2 saat sonra da Happani’yi tekrar arayıp yeni belgeler düzenlemesini, üzerine bir gümrük kaşesini basmasını, Süleyman Aslan’ın esnek davranacağını söyledi. Yani ellerinde bir gümrük kaşesi vardı ve bunu olur olmaz belgelerin üzerine basarak sahte evrak hazırlıyorlardı. Happani de “Basıyorum zaten” diyerek patronunu rahatlattı. Demek hep basıyordu, bunu hep yapıyorlardı.

Aynı gün saat 17.53’teki telefon konuşmasında Happani de Zarrab’ı uyarmak zorunda hissetti kendini. “Şu an yaptığımız şey doğru değil. Sonuçta gerçek olmayan evraklar. Evrakta sahtecilik hapis cezası gerektiren bir suç.” ikazını yaptı. Sonra da Rüçhan Bayar gibi, şirketin başkalarının üzerine yapılması önerisini getirdi. Bunun üzerine Zarrab, Volgam isimli şirketin ‘çocuklardan birinin üzerine’ yapılması talimatını verdi.

‘BU KADAR DA GÖZÜMÜZE SOKMAYIN’

Her şeye rağmen Hakan Atilla sorun çıkarmaya devam ediyordu. 9 Temmuz’da bu kez küçük gemiler için ‘rahatsız etti’ İranlı işadamını. Tamam, belki artık 150 bin tonluk malı 5 bin tonluk gemiye yüklemiyorlardı ama küçükmüş gibi gösterdikleri sevkiyatlarda bile aynı dikkatsizliği yapmaya devam ediyorlardı. Saat 12.19’da Zarrab’ı arayan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı, “Yüklemelerle tonajların uyumuna arkadaşların bir bakmasını istirham ediyorum. Mesela 13 bin, 14 bin tonajlı gemilerde de yüklemeler 20 bin olunca o da… Yani buna dikkat etsinler, tonajla birbirini tutsun” vurgusu yaptı.

Hemen ardından, saat 12.22’de Happani’ye dönen Reza, fırçayı bastı: “Adam artık açık açık diyor ki, ‘Yani bu kadar gözümüze sokmayın’ diyor. Adam daha ne desin…”

Tabi adam daha ne diyecek bilemiyoruz. Şimdi artık Amerikan yargısının elinde ve daha ne diyecek hep beraber göreceğiz.

[Ahmet Dönmez] 30.3.2017 [TR724]