Ekonomide çoklu organ yetmezliği [Harun Odabaşı]

Bir süredir ekonomide döviz ve faiz başta olmak üzere bir kontrol edilememezlik hali yaşanıyor. Mayıs ayına 4,03 ile giren doların 21 gün içerisinde 4,58’i görmesi özel bir trende işaret ediyor. Üç haftalık süreçte TL’deki değer kaybı yüzde 13,6 seviyesinde. Tabiki ekonomik sorunların temeli çok daha derinlerde ancak doların neden 4,58’nin üstüne çıktığı ile alakalı bu 21 günlük periyodu içine alan kısa dönemli bir analiz yapmaya gayret edeceğim.

1. AKP’nin emekliler için getirdiği, Ramazan ve Kurban bayramlarında verilecek biner lira ikramiye zaten açık veren bütçeye ekstra bir yük getiriyor. Bu da enflasyonist baskı demek. Ayrıca Hükümetin seçim öncesinde popülistleştiği ve bütçe disiplininden koptuğu yorumları güç kazandı. Mevcut şartlarda bile faiz oranlarını düşük bulan piyasalar faiz yerine dövizde kalmayı tercih etti ve döviz üst seviye satışlarında rahatlıkla alıcı buldu.

2. Erdoğan’ın İngiltere gezisi siyasi beklentileri bilemem ama ekonomik açıdan olumsuz geçti. Erdoğan finans çevrelerinin istediği taahhütlerde bulunmadığı gibi onların hiç duymak istemeyeceği faizleri düşürme hedefinden bahsetti. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek uluslararası piyasaların dilini bilen bir isim. Erdoğan onu konuşturmak yerine kendisi konuşunca dinleyenlerin kafasında daha çok soru işaretleri oluştu. Bu bir yorum değil, uluslararası medyada bizzat katılımcıların ifadesine dayandırılarak haber yapıldı.

3. Hükümete yakın Sabah gazetesinin haberine göre; İthalat, ihracat ve diğer kambiyo işlemleri yoluyla yurtdışına kaçırılan döviz ya da Türk parasının yüzde 40’ı oranında ceza kesilecek. Teşebbüs aşamasında kalırsa ceza tutarı yüzde 20 olacak. Halbuki Türkiye’de para çıkışı serbest ve bu konuda hiçbir yasak söz konusu değil. Yasası bile olmayan bir suçtan bahsedilmesi sermayeyi tedirgin etmeye yetti. Özellikle seçimden sonra Türkiye’nin Kambiyo rejiminde değişikliğe gitme ihtimali bile sermaye çıkışını durdurmak yerine daha da azdırdı. Yasa çıksa bile geriye doğru yürütülemeyeceği için sermaye şimdiden gitmeyi tercih ediyor. Tam da Erdoğan yurt dışında yabancı sermaye avcılığı yaparken adeta sabote edercesine yapılan bu düzenlemenin etkileri bununla sınırlı kalmaz. Dünyayı Türkiye’den koparır. Rusya bu yolu bir dönem denemiş ama başarılı olamamıştı. Çünkü yurt dışına para çıkarmanın sayısız yolu var.

4. Geçen hafta kredi derecelendirme kuruluşu Fitch; Türkiye, Arjantin ve Brezilya para birimlerinin dolardaki değer artışı karşısında baskı altında kaldıklarını ve bankacılık sisteminin bundan olumsuz etkileneceğini açıkladı. Bankaların yanında dövizle borçlanan özel sektörde dövizin tırmanışı ile borçlarını geri ödeyememe riski ile karşı karşıya. Türkiye özelinde özel sektör açık pozisyonu bankalardan daha yüksek. TL ile iş yapan ama döviz ile borçlanan şirketler çok zor durumda. Hükümet dövizle borçlanmaya sınırlama getirdi ancak çok geç kalmış ve yetersiz bir uygulama.

5. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın özerk yapısı bir süredir tartışılıyordu. TCMB Başkanı Murat Çetinkaya’nın Erdoğan’dan çekindiği için alınması gereken kararları alamadığı ifade ediliyordu. Çetinkaya’nın geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşme için AKP Genel Merkezi’ne çağrılması bu konudaki kanaatleri güçlendirdi.

Haberlerde genelde yaşı ilerlemiş varlıklı insanların vefatları ile alakalı “çoklu organ yetmezliği” ifadesini duymuşluğunuz vardır. Hastanede her türlü müdahaleyi yapabilecek ortam mevcut olsa da tedaviye cevap vermez ve hasta kaybedilir. Mevcut hal Türkiye ekonomisinin çoklu organ yetmezliğine düçar olduğunu gösteriyor. Atılan her adım sorunu azaltmak yerine daha da çoğaltıyor.

Umarım hastayı kaybetmeyiz.

[Harun Odabaşı] 21.5.2018 [Kronos Haber]

Onu oraya yerleştiren O'ydu... [Abdullah Aymaz]

Asr-ı Saadette meydana gelen en cüz’î olaylara bile “siyer felsefesi” ile ele almamız gerektiği gibi, Kur’an’da anlatılan kıssalara da “Bu bize bugün ne anlatıyor, bugün bundan çıkarmamız gereken ibret ve ders nedir?” diye değerlendirmemiz gerekiyor. Yoksa olmuş geçmiş bir şey gibi bakar; hikmetler dolu ve her zaman taptaze gerçeklerden hiç istifade edemeyiz…

Şimdi icmâli bir şekilde, Yusuf Suresinde geçen Hz. Yusuf  Aleyhisselamın kıssasına bir bakalım:
Yusuf Aleyhisselam çocukken rüyasında gördüklerini: “Babacığım ben on bir yıldızın (gezegenin) güneşin ve ayın, bana secde ettiklerini (önümde hürmetle eğildiklerini) gördüm” diyerek anlatıyor. Rüya yorumlarını çok iyi bilen bir peygamber olarak Hz. Yakup Aleyhisselam, oğlunun kendisinden büyük bir peygamber olacağını anlıyor ve “Rüyanı kardeşlerine anlatma” diyerek ikazda bulunuyor. Vahiy mesajlarının indiği bir evde doğmalarına ve peygamber çocuğu olmalarına rağmen babalarının kardeşleri Yusuf’a karşı olan şefkatine hased ediyor hatta onu öldürmek istiyorlar. İçlerinden birisini akıllıca yönlendirmesiyle böyle bir cinayetten onları Allah koruyor. Onu bir kuyuya atıyorlar. Oradan geçen bir kervan kuyudan çıkardıktan sonra yanlarına alıp bir ticaret metâ-ı gibi Mısır’da köle pazarında satıyorlar. Onu satın alan Mısır Azizi kendisini sarayına götürüyor. İşte kıssa tam buraya gelince Kur’an-ı Kerim’de “İşte bu şekilde BİZ, Yusuf’u oraya yerleştirdik. Allah, her zaman emrini yerine getirmeye kâdirdir.” buyuruluyor. Yani “Onu oraya yerleştiren Biz’iz… Tesâdüfen olaylar öyle gerçekleşmiş değil!” denilmiş oluyor. Allah’ın izin ve iradesi olmadan bir yaprak bile kımıldayıp yere düşmez. Olayların dilini iyi anlayıp ona göre yorumlamak gerekir. Tarih asla bir kör dövüşü değildir. Onlardan  ibret almak gerekir…

Ayrıca Hz. Yusuf Aleyhisselamın iffetli ve ihlaslı yaşayışına rağmen bir iftiraya uğrayıp hapse düşmesi de bir kör tesadüf değildir. Bir büyük toplumun idarecilik mesuliyetini üzerine alacak olan kimsenin toplumu bütün katmanları ile yakinen tanıması gerekiyor. Yani köle pazarından ve kölelikten, saray hayatından, hapisaneden ve oradakilerin durumlarına varıncaya kadar herşeyden haberdar olması icap ediyor.

Neticede kaderin derin hikmetine dikkat ettiğimiz zaman, o günün en ileri medeniyetine sahip Mısır’a bir peygamber diliyle Tevhid hakikatının anlatılması için en uygun kaderî bir yol olarak bunu görüyoruz. Yoksa Hz. Yusuf Aleyhisselam Hz. İbrahim’in bir torunu olarak yani Kerimoğlu, Kerimoğlu, Kerimoğlu bir kerim Peygamber olarak Mısır’a gitseydi, o  saraya nasıl girecek ve en üst  konumlara nasıl yükselecekti?..

Hizmetin serüvenine baktığımız zaman gidişatın çoğunun istek ve iradelerin aksine rağmen gerçekleştiğini görüyoruz. “Küçük Dünyam”daki hatıralara bakarsak meselâ, M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Edirne / Kırklarelinden sonra İzmir’e gelme isteği yok. “Ben İzmirlilere söz verdim, kendi yerime seni göndereceğim” diye Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür Hocamızın zorlaması var.  Hocaefendi İzmir’den de hiç ayrılmak istemiyordu. Merhum Hacı Kemal Ağabey ısrar ediyor ve “Hizmet, eğer Hocaefendi İstanbul’a gidip yerleşirse, on kat gelişir” diyordu. Esnafların ve bizim de “İzmir’den ayrılmasın” şeklindeki arzularımıza rağmen 12 Eylül 1980 darbesindeki Ege Sıkıyönetim Komutanlığının zorlamasıyla İzmir’den ayrılmak mecburiyetinde kaldığını biliyoruz. İstanbul dönemindeki Hizmetin büyük inkişafının, bilhassa Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının faaliyetleriyle geniş faaliyetleriyle medyada ve entellektüeller arasındaki itibarının artmasıyla, Türkiye içi ve Türkiye dışı diyalogların tavan yapmasıyla, bazılarının düşmanlık hisleri ve faaliyetleri de tavan yaptı. Hatta, İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ı vuran tetikçinin itirafıyla Hocaefendinin hayatının ciddi tehlikede olduğunu fark ettik. Sağlık problemlerinin ciddiyeti de göz önünde bulundurularak tedavi için Amerika düşünüldü. Bunu kendisi de başta kabul etti ama Sabah Gazetesinin  “Kaçıyor!”  diye manşetten haber yapmasıyla “Gitmiyorum!” dedi. Asla Amerika’ya gitmek istemedi. Bizim söylemimizle olmayacağını anlayınca Yaşar Hocaefendi gibi hatırlarını kıramayacağı zatlar devreye girdi ama fikrini değiştiremedik. En son Bülnet Ecevit’in büyük ısrarları ve “Sizin hayatınız ve sağlığınız mühim” nevinden sözleriyle, Hocaefendi yola çıktı. (Bu telefon konuşmasının şahitlerinden biri olarak şahit olduklarımı anlatıyorum.)
Hizmetin dünyaya tanıtılması açısından Amerika’da bulunmanın önemini 15 Temmuz’dan sonra çok daha iyi anladık. On – onbeş gün içinde başta Amerika olarak, dünyanın en meşhur medya organlarının temsilcileri ayağına geldi ve bütün dünyaya mesaj verildi. CNN’de Ferid Zekeriya ile yapılan röportaj ise işin zirvesi oldu, elhamdülillah…

Ama bu süreçte çok büyük acılar yaşandı ve hâlâ yaşanmakta… Her gün gözleri yaşartan, gönülleri inciten zulüm ve gadirler devam ediyor. Acı ve elemlerin haddi ve hesabı yok. Yeni hapisanelerin yapıldığının haberleri geliyor. Kur’an-ı Kerim’i açıp baktığımızda gerek peygamber kıssalarında ve gerek mümin ümmetlerin başlarına gelenlerle bunların bire bir örtüştüğünü görüyoruz. Yolun Kaderi bu…

Cenab-ı Hak tarafından ayağımıza bir diken bile batsa, sabrımıza göre, on günahımız silinir, on sevabımız yazılır. Yangın, sel ve zelzele gibi musibetlerde bile giden mallar sadaka hükmüne geçen vefatlar şehit sevabı kazandırır. Şehit ise, kırk senede kazanılan bir velilik mertebesi elde eder… Hapisanelerdeki ibadet ve dualar ise  insanlarımızı manen yükselttiği gibi kendilerini tertemiz hâle getirir. Geri kalan Hizmet erlerinin en başındaki zâtın, bu acıları vicdanında derinliğince nasıl yaşadığının da yakın şâhitlerindeniz. Herkes, ne yapabiliriz, bu acıları ve mağduriyetleri nasıl paylaşabiliriz diye büyük gayret gösteriyor. Bütün bunların Cemaati güzel bir sâfiyet ve duruluğa sevkettiği bir gerçek…

Bize düşen önümüze bakarak üzerimize düşenleri yerine getirmek. Ümitleri kamçılayıcı güzel gelişmelere de bakarak yolumuza devam etmek. İnşaallah güzel günler önümüzde…

[Abdullah Aymaz] 22.5.2018 [Samanyolu Haber]

Türkiye’de cezaevleri: 8 kişilik koğuşta 23 kişi kalıyor

Özgürlükçü Hukukçular Platformu (ÖHP) Hapishane Komisyonu üyesi avukatlar ise nisan ve mart ayında ziyaret ettikleri Marmara Bölgesi’nde yer alan hapishanelere ilişkin rapor hazırladı.

Cumhuriyet’in haberine göre, raporda hapishanelerdeki kitap ve gazete sınırlamasının devam ettiği aktarıldı. Bazı hapishanelerde koğuşların çok kalabalık olduğuna dikkat çekilen raporda, “Kandıra 2 No’lu T Tipi Hapishanesi’nde ise 8 kişilik koğuşta şu anda 23 kişi kalmaktadır. Yine Bandırma 2 No’lu T Tipi Hapishanesi’nde 10 kişilik koğuşlarda 20 kişinin kaldığı mahpuslar tarafından aktarılmıştır. Silivri Hapishanelerinde 3 kişilik odalar 6 kişilik olacak şekilde, 28 kişilik koğuşlar 37-38 kişi olacak şekilde fazla kapasite ile kalınmaktadır. Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi bakımından da benzer bir durum söz konusudur” denildi.

Tedavi hakkı engeli

Mahpusların sağlık hakkına erişim konusunda yaşadıkları sıkıntıların devam ettiğinin belirtildiği raporda mahpusların rutin sağlık kontrolleri esnasında kelepçeleri çözülmeyerek tedavi edilmeye zorlandıkları örnekleriyle aktarıldı. Bolu F Tipi Hapishanesi’nde ortak alana çıkma hakkının ayda 40 saatten dört saate indirildiğinin belirtilirken Silivri 9 No’lu Kapalı Hapishanesi’nde bulunan mahpus Hatice Çırğaniş 10 aylık gibi bir süre boyunca tek başına tutulduğunu, tek başına avluya çıkarıldığını, tek başına ortak etkinliğe çıkarıldığını aktarılıldı. Ayrıca raporda Silivri 9 No’lu Hapishanesi’ndeki Halkın Hukuk Bürosu avukatlarında Yaprak Türkmen’in de tecritte tutulmaya devam ettiği belirtildi.

Görüşmelere kayıt

Mahpusların avukat görüşmelerinin sesli kayıt cihazı ve infaz koruma memuru aracılığı ile kayıt altına alındığının aktarıldığı raporda, avukat müvekkil gizliliğinin engellendiği, avukatların mesleğini yapmalarının önüne geçilmeye çalışıldığı kaydedildi. KHK’lerden önce ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri hariç tüm mahpusların ailesi ile haftada bir kez telefon görüş hakkı olduğuna dikkat çekilerek, şu anda Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanmakta olan kişilerin telefon hakkının iki haftada bire düşürüldüğü aktarıldı. Aile ziyaretlerinin ikinci dereceden akrabalarla sınırlandırıldığının belirtildiği raporda, arkadaş görüşlerinin ise tamamen ortadan kaldırıldığı ifade edildi. Telefon görüşmelerindeki tekmil dayatmasının ise Bolu Hapishanesi’nde devam ettiği belirtilerek, bu zorlamaya karşı çıkan mahpusların uzun süredir yakınları ile telefon görüşmesi yapamadıkları aktarıldı.

Mektuba bile sansür

Raporda, “Düzce T Tipi Hapishanesi’nde mahpuslara gelen mektuplar ya çok geç ya da hiç verilmiyor. Ayrıca tercüman olmadığı gerekçesi ile mahpusların Kürtçe yazdığı mektup ve kartlar gönderilmiyor, mahpuslara gelenler de aynı gerekçe ile verilmiyor. Bandırma 2 No’lu T Tipi Hapishanesi’nde hukuk kurumlarına, İnsan Hakları Derneği’ne, TBMM İnsan Hakları Komisyonuna vb. kurumlara gönderilen dilekçeleri idare bilinçli bir şekilde göndermiyor. Silivri 9 No’lu Hapishanesi’nde bulunan mahpus Çetin Arkaş ise şu an resmi iletişim yasağının olmadığını ancak fiili olarak mektuplarının verilmediğini ve engellendiğini ifade etmiştir. Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde mahpuslar İnfaz Hakimliği, TBMM İnsan Hakları Komisyonu gibi resmi kurum ve kuruluşlara gönderdikleri dilekçe ve mektupların akıbetini öğrenememektedirler” ifadeleri yer aldı.

[TR724] 22.5.2018

OHAL bir öğretmeni ölüme götürüyor; 15 dilekçe reddedildi!

15 Temmuz sonrası 26 Ağustos 2018’de tutuklanan eğitimci İsa Kara cezaevinde OHAL ortamında ağır sağlık sorunlarından dolayı hayat mücadelesi veriyor. Ciddi kalp rahatsızlığı bulunan Kara, ameliyat sonucu kelepçeli olarak 4 gün yoğun bakımda bekletilmiş. Ailesinin 15 defa dilekçe yazmasına rağmen olumlu cevap verilmeyen İsa Kara, tutuklandıktan 21 ay sonra hakim karşısına rahatsızlığından dolayı çıkamamış. Ailesi Türkiye’deki cezaevlerindeki ölümleri dikkat çekerek, Kara’nın hayatından endişe duyduklarını aktarıyor.

İsa Kara kalp rahatsızlığı nedeniyle doktorunun her türlü stresten uzak kalması gerektiğini belirttiği halde hala tutuklu yargılanıyor. Ailesinin Kara’nınn sağlık durumu nedeniyle tutuksuz yargılanmasını talep eden 15 dilekçe yazdı ama bütün dilekçeler reddedildi.

Gözaltında bulunduğu 29 günlük süre zarfında nezarethane ortamının kabalalık ve sağlıksız olması Kara’nın sağlığını olumsuz etkiledi. Sol kolu tutmayan, gözaltına alınmadan iki ay önce anjiyo geçirerek kalbine üç farklı stent takılan, doktorunun ani bir şok yaşadığı taktirde kriz geçirebilir uyarılarına rağmen 21 aydır tutuklu yargılanan Kara’nın ailesi ve yakınları sağlık durumundan endişe ediyor.

Ailesi Kara’nın tutuklu yargılandığı süre zarfı içerisinde defalarca acile götürüldüğünü, devlet hastanesinin mahkum koğuşunda tam sekiz saat elleri kelepçeli bir şekilde tutulduğunu, olumsuz cezaevi koşulları nedediyle geçirdiği bronşit rahatsızlığı sebebiyle hastaneye kaldırıldığı zaman doktor kendisine “3 günlük istirahat raporu” verdiğini aktarıyor.

Eşinin verdiği bilgilere göre, cezaevi koşulları nedeniyle yürüyemeyen, merdiven çıkamayan İsa Kara cezaevi doktorunun talebi üzerine 11 Nisan 2018 tarihinde gerekli tetkik ve tedavilerin yapılabilmesi için İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi.

Burada 35 kişilik mahkum koğuşunda tedaviye alındı. Gerçekleştirilen tetkiklerin ardından 12 Nisan tarihinde anjiyo yapıldı. 13 Nisan 2018 tarihinde yoğun bakım ünitesine alındı. Tedavi esnasında 4 gün boyunca el ve ayakları kelepçelenmek sureti ile yatağa bağlanmış olması her gün belli bir süre yürümesi gereken Kara’nın sağlığını olumsuz etkiledi.

İsa Kara İzmir’de gerçekleşen 45 günlük tedavinin ardından İzmir Buca’da bulunan İzmir 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza infaz Kurumu’na nakledildi. Burada bel fıtığı rahatsızlığı geçirmiş olan bir başka mahkum ile iki kişilik bir koğuşa alındı. Rahatsızlığı nedeniyle eğilmemesi gereken, uykusunda dahi sağa-sola dönmemesi gereken ve ciddi enfeksiyon riski bulunan bu derece ağır bir hastanın alafranga tuvaletin dahi olmadığı bir koğuşta bulunması İsa Bey’in sağlık durumunu gittikçe zorlaştırdı.

Tutuklu bulunduğu 21 aylık süre zarfı içerisinde 11 Nisan 2018 tarihinde ilk defa hakim karşısına çıkmış olup, ikinci duruşma da 13 Nisan 2018 tarihinde gerçekleşti. Tedavi süreci nedeniyle İzmir’de bulunan İsa Kara duruşmalara katılamadı.

13 Nisan 2018 tarihli duruşmada hakim İsa Bey’in yoğun bakımda bulunması ile ilgili “bugünü mü buldu?” sözleri üzerine İsa Kara’nın avukatı mahkemeye sundukları bilgi ve belgeleri dile getirerek müvekkilinin sağlık durumunun ciddiyetinin bir defa daha altını çizdi.

İsa Kara ailesi gerekli dilekçeleri yazmalarına rağmen ve pek çok milletvekili ile iletişim kurmak sureti ile yaşamakta oldukları mağduriyetleri dile getirmiş olmalarına rağmen henüz bir sonuç alamadı. Gerekli tedavileri alamadıkları ve tahliye talepleri gerçekleştirilmediği için cezaevinde ölen diğer mahkumları hatırlayan mağdur aile İsa Kara’nın sağlığı hakkında endişeli.

[TR724] 22.5.2018

Türk Telekom’un büyük ortağının iflası istenecek

Türk Telekom’un yüzde 55’ine sahip Otaş’a kredi verip, yaklaşık 2 yıldır taksitlerini tahsil edemeyen bankalarla ilgili formül bulundu. Alacaklı bankalar şirket kuracaklar ve Türk Telekom yönetiminde bu bankalarca kurulan yeni şirket yer alacak. Otaş’ın da iflası istenecek.

Konuya yakın 5 kaynağın Bloomberg’e verdiği bilgiye göre Otaş’a kredi veren bankalar ve diğer taraflar yaklaşık 4.75 milyar dolarlık kredinin çözümü için bugün İstanbul’da bir araya gelecek. Kaynaklara göre toplantıya bankalar, hükümetten yetkililer, hukuk firmaları, danışmanlık firmaları katılacak. 3 kaynağın verdiği bilgiye toplantıda, Otaş’a ait yüzde 55 Türk Telekom hissesinin bankaların ortaklığında kurulacak yeni bir şirkete devredilmesine yönelik bir plan görüşülecek. Plana göre yeni şirkette bankalar, kredideki payları oranda hisseye sahip olacak. Otaş’ın da iflası istenecek.

2005 yılında Türk Telekom’un yüzde 55’lik hissesi özelleştirildi. Tamamı Öger Telekom’a ait olan Otaş, Türk Telekom’da yüzde 55’lik paya sahip. Otaş 2013 yılında 29 bankadan toplam 4.7 milyar dolarlık kredi almıştı. Kredinin en büyük payı 1.5 milyar dolarla Akbank’a ait. 1 milyar dolar Garanti Bankası’nın, 500 milyon dolar da İş Bankası’nın alacağı bulunuyor. Kalan 1.7 milyar dolar da diğer bankaların. 2016 yılında kredilerin geri ödenme zamanı geldiğinde ödemeler yapılamadı. 290 milyon dolarlık kredi ödemesi yapılamadı. Alacaklı bankalar 2016 yılından itibaren hiçbir alacaklarını tahsil edemedi. 2016 yılından itibaren de bankaların alacağına yönelik çalışma yapıldı ancak bir sonuç elde edilemedi.

[TR724] 22.5.2018

Löp löp oy olsun! [Naci Karadağ]

UETD, yani Avrupalı Türk Demokratlar Birliği’ni, Avrupa, özellikle Almanya’da yaşayıp da bilmeyen yoktur. Özellikle Germanian Osmanen çetesiyle olan kirli ilişkilerinden dolayı bu teşkilat gelişmiş Batı ülkelerinde epey şüpheli konuma düşmüş durumdaydı. (Bu konudaki kapsamlı dosyayı şuradan okuyabilirsiniz) Tıpkı DİTİB gibi (Diyanet işleri Türk İslam Birliği) politize olmanın ötesinde, kurum ve personelini adeta birer Türk istihbaratçı gibi kullanmasından mütevellit bu kurumlar için Batı’daki özgürlük çembere her geçen gün daralıyor. Gelinen merhalede bu kurumların, bırakınız Türkiye ya da AKP, sadece ve sadece Erdoğan için çalıştığını yazıp çiziyor Batı medyası…

Saray ise, daralan sınırları genişletemeyince, elde olanla en fazla verim almanın çaresi olarak Bosna seyahati düzenlendi.

Belki de bu sebeple UETD son kongresini Bosna’da yapmak durumunda kaldı.

Her yerde yapıldığı gibi önceden hazırlıklar tamamlandı. Uçak bagajlarında bol miktarda bayrak, “dik Dur Eğilme” flamaları, otobüslerle de bol miktarda taraftar toplatıldı. Bedava otobüslerle taşındı Erdoğanseverler toplantı alanına.

Elin oğlu bizim gibi değil tabi, biliyor olup biteni ve not ediyordu bir kenara!

Bir taşla birkaç kuş vurmak arzulanıyordu bu toplantıda.

Birincisi; gelişmiş batılı ülkelerin gözü önünden uzaklaşmak, ikincisi bir önceki seçimlerde AKP ve Erdoğan adına oluşan nahoş görüntülerden dolayı artık gidilemeyeceğini anladığı Batı ülkelerine en yakın ülkeye giderek bir nevi seçim kampanyası yapmak ve en önemlisi kılık değiştirmek için gözden ırak olmak.

Nitekim UETD yaptığı genel kurul toplantısıyla ismini değiştirme kararı aldı. Yönetimdeki pek çok isim de artık Türk istihbarat elemanı olarak mimlendiği için görevlerini bırakmak durumunda kaldılar. Evet artık UETD’nin ismi Uluslararası Demokratlar Birliği (UID) Havuz bu haberi çok abartmadan geçmek zorunda kaldı.

Erdoğan siyasi karakteristiği gereği, bir koyundan birden fazla post çıkarmayı iyi becerebilen biri. Bu sebeple Bosna gezisine bir de “suikast” çeşnisi katıldı. (Bunu dün yazmıştık)

Hazır oralara gitmişken, tüm yurt dışı gezilerinde artık bir tür “diş kirası” âdetine dönüştürülen ithalat anlaşması da yapıldı; birkaç ton et alarak Bosna’nın da gönlü hoş edildi. Bizzat Cumhurbaşkanı yakından ilgilendi bu konuyla. Eh kiminin uçağı, kiminin silahı, kiminin jeti, kiminin de eti…

Erdoğan, konuya ilişkin olarak “Ekonomi alanında bize 8 bin ton bize et gönderilmesini doğrusu ben az buluyorum. Bizim 15 bin tona kadar marjımız var. Ve bu çok ciddi manada da Bosna Hersek’te istihdam sağlayacaktır… Benim biraz geçmişimde de bu sektörde çalışmışlığım var. Dolayısıyla bu sektörü de iyi bilirim. Yani canlı hayvan nedir, karkas nedir, löp et nedir? Bunları bilirim. Onun için bu konuda yapacağımız ortak çalışmayla Bosna Hersek ciddi bir sıçramayı ayrıca yakalayacaktır.” ifadelerini kullandı. (BKZ)

Suikast meselesi unutuldu filan zannedildi ama bunun için de kurgulanmış olanı uygulamaya geçirmek havuza yeni katılan genç kanal NTV’ye nasip oldu. NTV muhabiri muz orta şeklindeki soruyu soruverdi: Suikast işi n’oldu Cumhurbaşkanım?

Topu ağlara göndermek hususunda siyasette Erdoğan gibisi kalmamıştı artık. Tabelalara anında yazdırdı golünü:

“Bu haber bana MİT’ten ulaştı. Zaten ulaştığı için de buradayım. Niye? Çünkü bu tür tehditler, operasyonlar şunlar bunlar, bizi bu yoldan alıkoymaz. Yolumuza çıktığımız zaman yılmadan devam ederiz 15 Temmuz’daki gibi..” (BKZ)

Yalnız ortada biraz tuhaf bir durum vardı.

Durum şuydu; Türk istihbaratı Mit, devlet başkanına Bosna’da suikast düzenleneceğine dair ciddi istihbarat alıyor ama bunu ziyaret edilen ülkenin güvenlik birimleriyle paylaşmıyordu.

Oysa, Erdoğan’ın Bosna’ya geleceğini ve tahminen 10 ila 15 bin taraftarın da getirileceğini, bundan dolayı güvenlik önlemi alınmasını talep ediyordu bir gün önce!

Buyrun size Klix.ba isimli medya kuruluşundaki haber.

Bu arada bizim havuzcular nedense pek görmek istemedi ama Emine Erdoğan da Bosna’da açılış filan yaptı. Örneğin bir Hemotoloji Hastanesi’ni açtı. Bu hastane çok ilginç çünkü Bosna medyası burayı Erdoğanların TİKA (Buyrun size başka şaibeli bir kurum!) aracılığıyla buraya tam 3 milyon 250 bin Bosna Hersek markı (yani Türk parasıyla 9 milyon TL filan) bağışladığını yazdı. (BKZ)

Konumuza dönecek olursak, bizim Havuz yeri göğü inletiyordu ama Bosnalılar biraz enteresan konuşuyorlardı. Çünkü Boşnak yetkililer suikast konusunda herhangi bir uyarı ya da talep olmadığını söylüyordu. Üstelik en yetkili ağızları olan Güvenlik Bakani Dragan Mektiç söylüyordu bunu. Bunu Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna merkezli popüler bir günlük gazete olan Oslobođenje’de ifade ediyordu.

Şöyle diyordu Güvenlik Bakanı Mektiç: “Eğer Türk istihbaratı suikast olacağına dair bir haber almışsa bizimle paylaşması gerekir ki, birlikte her türlü tehdidi engelleyelim. Bize ulaşan böyle bir bilgi yok. Bosna için bir problem yok!” (BKZ)

Son durum şu; Türk Devleti (Saray mı demek lazım yoksa?) iç politikada algı yönetimi adına yine uluslararası bir tezvirat denedi, her zaman olduğu gibi bunu kendi seçmeni ve yandaş kalemlerinden başka kimseye yediremedi!

Önümüzdeki kumpaslara bakacağız artık!

[Naci Karadağ] 22.5.2018 [TR724]

Trend gülü aydınlar [Alper Ender Fırat]

Avrupa’nın bir numaralı kupasında 7. kez finale çıkmayı başaran Liverpool futbol kulübü, “Türkiye’nin bir takımı olsa ve bu başarıları bu ülke takımıyken yapsa ne olurdu” diye hep sorarım kendime. 5 kez Avrupa’nın en büyük takımı olmuş, 6.sı için yeniden sahaya çıkacak olan, üç kez UEFA kupası 3 defa Avrupa’nın süper kupasını müzesine götürmüş Dünyanın en kariyerli kulüplerinden birisi olan Liverpool bir Türk kulübü olsaydı ülkenin en az yüzde yetmişi bu takımı tutuyor olurdu. Oysa İngiliz takımı Liverpol, kendi kentinde bile vasat bir premier ligi takımı olan Everton’dan daha az taraftara sahip.

Avrupa’daki futbol kulüp taraftarlığını sosyolojik arka planlarda aramak gerekirken Türkiye’de bu konu genellikle güç ile açıklanır. Bu ülkede taraftarlık sürekli şampiyon olan üç takımdan birini tutmaktan başka bir şey değildir. ‘Hangi takımı tutuyorsun?’ sorusuna mesela ‘Göztepe’ diye bir cevap verseniz ikinci soru şu olur “büyük takımlardan hangisini tutuyorsun?”

Çünkü Türkler hep güçlü ve popüler olanı tutar. Türk taraftarının aklı şöyle çalışır: insan şampiyon olma potansiyeli olmayan, sık sık yenilen bir takımı niye tutar ki?

Ülkedeki aydınlar da kazananı seviyor

Vefa, ilkesellik, haklı olmak, azınlık da kalsa bile doğrudan yana tavır göstermek, ne olursa olsun haklının yanında kalmak, yanlışlara kararlılıkla direnmek genel anlamda Türklerin pek de sevdiği davranışlar sayılmaz. Sadece futbol taraftarı böyle değildir, ülkedeki aydınlar en az onlar kadar kazananı sever. Türk aydını güçlünün sağından pozisyon almakta, yanaşık düzene geçmekte inanılmaz başarılıdır. 15 yıl önce cımbızla çıkardıkları bir kelimeden fırtınalar koparan gazetecilerin, yazarların, editörlerin bugün iktidarın sağından nasıl hizaya girdiklerini, en muhalifinin bile Saray’ı rahatsız etmeyecek tarzda muhalefet ettiğini, Saray’ın düşman gördüklerine nasıl da ondan çok daha acımasız iftiralar attıklarını hep birlikte görüyoruz.

‘Yenildin el öp!’ öyle mi?

Ne diyordu İskender Pala 30 Mart 2014 seçimlerinden sonra “Cemaat yenildi öyleyse hükümetten özür dilesin.” Dikkat ederseniz şöyle bir şey demiyordu ‘Efendim cemaat şu davranışlarıyla hakkın, hukukun rağmına hareket etmiştir, ilkesel olarak yanlışlar yapmıştır, hükümet şu konularda kitabın, hukukun, yasaların yazdıklarına göre hareket etmiştir, bu yüzden cemaat hükümetten özür dilemeli’ falan değil, böyle bir yaklaşım yok. Yenildin el öp! Türkiye’deki genel aydın ahlakı ve anlayışına göre güçlü olan haklıdır, hak güçtedir, yenilen güçlüden özür dilemeli ve kendisini güçlünün insafına bırakmalıdır.

Ahmet Turan Alkan gibi aydın bulmak sahrada su bulmak gibidir

Bu yüzden Türkiye’de Ahmet Turan Alkan gibi fikir namusunun derdinde aydın bulmak sahra çölünde su bulmak gibidir. Alkan kamuoyuna yazdığı mektupta ne demişti: “Ben Ahmet Turan Alkan. Evet, Zaman Gazetesinde yazdım. Hiç pişman değilim. Kalemimin hakkını verdim, yolsuzluğu alkışlamadım, zalimlere yağ çekmedim. Yolsuzluğu çikolataya banıp hazmetmedim. Vaktiyle hükümetin canını sıkan yazılar yazdım. Hepsinin arkasındayım, Yazdıklarımla ve fikri duruşumla gurur duyuyorum. Zalimden af dilemeyeceğim. Boynuma dayanmış bıçağı öpmeyeceğim.”

Trendlerle, kazançlarla değil fikrinin namusuyla yaşayan ve bu uğurda zalime gerdan kırmayan bir büyük karakter.

Oysa o bıçağı yalamak için ne kadar çok insan sıraya girmişti. Koskoca adamlar, bu yaşa gelmişler, bunca kitap yazıp binlerce insanı etkilemişler, her yerde düşünce adamı diye itibar görmüş, üniversitelerde dersler vermişler birazcık zoru görünce vay efendim kandırıldım, bunların böyle olduklarını bilmiyordum gıy gıy gıy, mıy mıy mıy diye konuşmaya başladılar.

Konjonktüre göre inanç sahibi olan, trend aydınlar

Bu ülke ne yazık ki söylediği hiçbir şeyin arkasında duramayan, rüzgara göre eğilip bükülen, konjonktüre göre inanç sahibi olan, trend aydınlarıyla dolu.  Yaşadığımız süreç bir çok insanın sürekli rüzgarın ne yandan estiğine bakan, gerçekte kendinden başka hiçbir kutsalı olmayan baloncuklar olduğunu gösterdi bize.

Gezi popüler olduğunda ‘Gezici’ olan, Aylan bebek popülerse çocukların yaşam haklarına karşı pek bir hassas kesilen, Kadın cinayetleri çok konuşulduğunda onunla ilgili hassasiyetlerini kamuoyunun bilmesi için elinden geleni yapan, eğer bir cani kediyi öldürmüşse ve bu her yerde konuşuluyorsa hemen hayvan haklarını aktivisti kesilen trend aydınları!

Bunlar Türkçe olimpiyatları trend iken kimsenin çekemeyeceği selfiler çekip her türlü destek mesajları atıyorlardı. Onun güçlü olduğunu düşündüklerinde kapısından ayrılmıyorlardı. Şimdi rüzgar ters esmeye başlayınca herkes birer cemaat avcısı haline geldi. Cemaate karşı en acımasız, en zalim, en müfteri bir ‘cemaatsavar’ oluverdiler. Bunların ilkesi, omurgası olmadığı için yarın şartlar değiştiğinde kendilerini yeni şartlara hemencecik uyarlayacaklardır.

Bu mıymıntı tiplerin ‘out’ trendlerle hiç işi olmaz. Kesilmiş rüzgardan ve yenilmişlerden nefret eder. Bunların bir de cemaatte büyümüşleri vardır. Bunlar da cemaat yenildi diye hesap edip kendisini cemaatten olabildiğince keskin biçimde ayrıştırmanın derdine girdiler. Çünkü aslolan kendileriydi ve batmış(!) bir geminin içinde duracak değillerdi.

Cemaat zayıflayınca da ona karşı arslan kesilenler

Hizmet’in gazetelerinde yazmış, üniversitelerinde kürsü işgal etmiş ve yüzlerce kere istişare ortamlarında bulunmuş olmalarına rağmen bugün söylediklerinin hiç birini o gün konuşmamış, söylememiş olanlar,  cemaat zayıflayınca da ona karşı arslan kesildiler.

Şimdilik konumuz ‘rüzgarın estiği yöne göre tavır belirleyen zayıf karakterli aydın tipleri.’ olduğu için söylediklerinin sığlığına, absürtlüğüne burada girmeyeceğim.

Hizmet ve yöntemleri elbette eleştirilir, kritiğe tabi tutulur ve bu eleştirilerden de herkes beslenir, beslenmeyi de bilmek gerekir. Ama yazdıkları Hizmet’in yanlışlarını tespit edip nasıl daha doğru hareket edilir tarzda yazılar değil. Daha çok kendilerini ayrıştıran, güç sahiplerine ve sair dünyaya ben falanca değilim, bakın şu yazdıklarıma tarzında yazılar kaleme alıyorlar.

Mesele; bir aydının, bir akademisyenin, bir yazarın daha birkaç yıl önce söylediklerinin arkasında durabilecek omurgaya sahip olamaması meselesidir. Mesele zayıf olana aslan kesilme meselesidir. Bugün kasıla kasıla hizmet aleyhine konuşup yazanlar, diyelim ki Hizmet bu denli zayıflamış olmasaydı, bugün söylediklerini söyleyecekler miydi? Benim cevabım kesinlikle söylemeyeceklerdi. Düşünüp de söylemeyeceklerdi de demiyorum, bunları hiç düşünmeyeceklerdi. Gücün konforunda gül gibi yaşayıp gideceklerdi.

Tam da bu yüzden söylenenleri kayda değer bulmuyorum.  Çünkü yarın farklı bir rüzgarla bugün söylediklerinin 180 derece tersini söyleyecek ve söylediklerine inanacaklar.

[Alper Ender Fırat] 22.5.2018 [TR724]

Bakalım bu ağır yük daha ne kadar taşınabilecek? [Bülent Keneş]

‘Son yıllarda dünyada en fazla değer kaybeden şey nedir?’ diye soracak olsam eminim ki çoğunuz “Türk Lirası” cevabını vereceksiniz. Ama, bu cevap doğru olmayacak. Çünkü, kazın ayağı öyle değil. Türk Lirası’nın önlenemeyen korkunç değer kaybının da en önemli sebebi olan Türkiye’ye ait öyle bir unsur var ki, ondaki değer ve itibar kaybı TL’ninkinden çok daha feci durumda.

Geniş kalabalıkların soyutlama, soyut düşünebilme, mevcut göstergelere ve verilere bakarak gidişata dair tahminlerde, öngörülerde bulunabilme becerisinin kısıtlılığı malum olsa da, yıllardır geliyorum diyen TL’deki kaçınılmaz çöküş artık kapıya dayandı, somutlaştı ve herkes tarafından istemeye istemeye de olsa farkedilir hale geldi. TL’nin pula dönmesi doğrudan herkesin cebine dokunduğu için çuvala sığmaz, fark edilmesi ötelenemez hale epeydir gelmişti zaten. Herkese dokunan acı gerçeklik, yani Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısındaki hal-ü pür melali, tersi yönde yapılan tüm güçlü propagandayı da çöpe çevirdi. Sanal güven telkinine yönelik palavradan sözleri hak ettikleri gibi değersiz, anlamsız kıldı.

Başında bulunduğu ülkenin itibarıyla birlikte TL’yi de batıran asıl unsur ise, tedavüldeki değeri TL cinsinden bile 5 para etmese de artık, iç kamuoyundaki itibar kuyruğunu hala dik tutmayı başarabiliyor. Tekelleştirdiği medya, yalan söyleme kapasitesi, aldatma kabiliyeti ve yüksek propaganda gücü sayesinde dünyadaki berbat imajını geniş kitlelerden hala saklayabiliyor. Saklamak ne kelime, tam tersine bir imaj bile verebiliyor. Kendisini dünyada sanki hala çok büyük bir itibarı varmış gibi gösterebiliyor.

BUGÜN YAŞANANLAR BİLE YAKIN GELECEKTE MUMLA ARANACAK

Kimden bahsettiğimi anlamışsınızdır. 2011’den beri artan bir hızda ilerlediği yolda ulusalcısından kafatasçısına, Ergenekoncusundan adi çetelere varıncaya kadar faşizmin her rengiyle, her tonuyla ittifak yaparak dört başı mamur bir İslamofaşist dikta rejimi inşa eden Recep Tayyip Erdoğan’dan tabii ki. İşte bu Erdoğan, ülke için artık taşınması çok zor bir yüke dönüşmüş durumda. Öyle ki, Türk Lirası’ndaki çöküşte somutlaştığı gibi, ülkenin topyekün itibarı ile birlikte bütün değerlerinde korkunç bir çürümeye yol açan Erdoğan’dan zinhar kurtulunulamaması durumunda, bugüne kadar yaşanan sosyo-politik, ahlaki ve ekonomik sorunlar bile çok yakın bir gelecekte mumla aranır hale gelebilir.

Türkiye’deki ağır propaganda bombardımanından azıcık başını kaldırıp dışarıya şöyle bir bakabilenler, Erdoğan’ın ülkenin ve topyekün milletin onurunu nasıl paçavraya çevirip iki paralık ettiğini çıplak gözle kolayca görebilir. Erken seçim ilan edilir edilmez, bu karara dair ilk açıklamaların neredeyse muhalefet partilerinden bile önce Hollanda, Avusturya, Almanya ve benzeri ülkelerden gelmesi bile Erdoğan’ın itibarı hakkında çok şeyler söylüyor. Kendisiyle birlikte çirkef bataklığına çektiği çevresindekilerin dünyadaki feci şöhretini ele veriyor.

Kısaca hatırlayacak olursak, erken seçim ilanı üzerine bu ülkeler, en yetkili ağızlardan apar topar açıklamalar yapmış, Erdoğan ve avanelerinin ülkelerini ziyaret etmelerini istemediklerini açıktan ilan etmişlerdi. Bu acelecilikte haklıydılar çünkü bu konuda Erdoğan ve adamlarının nasıl şirretleşebilecekleri konusunda oldukça tecrübeliydiler. Malumunuz, 16 Nisan 2017 referandumu öncesi de de benzer durumlar yaşanmıştı. Hollanda, bazı başka Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi, Erdoğan’ı ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu kendi ülkelerinde görmek istemediklerini duyurmuştu. Bu tahkir edici durumu anlamazdan gelip istenmediği ülkeye gitmekte ısrar eden Çavuşoğlu, o ülkeye gitmeye kalkışması durumunda uçağının fiili müdahaleyle engelleneceği uyarısını almıştı.

YAŞANAN KEPAZİLİĞİ ALIP HER YERE SIVAMAK…

Peki, şirretliği karakter haline getiren Erdoğan ne yapmıştı bu durumda. Tabii ki, geri adım atmamış, yaşanan kepazeliği almış adeta her yere sıvamıştı. Hollanda’ya karayoluyla gönderdiği bir kadın bakanın başkalarının ülkesinde şirretleştikçe kepazelik artmıştı. Erdoğan bu seçimlerde de geleneğini bozmadı ve geçen yıl o kadın bakanı zorladığı şirretliğe benze bir şekilde, Almanya ve diğer ülkelerde yapma hevesi kursağında bırakılan mitinglerden en azından birini Bosna’nın başkenti Saraybosna’da yaptı.

BOSNA’NIN DA HUZURUNU KAÇIRDI

Gittiği her yerde, dokunduğu her şeyde tamiri imkansız sorunlar oluşturan Erdoğan, bu adetini zaten son derece kritik dengeler üzerinde oturan Bosna’da da devam ettirdi. 24 Haziran’da alacağı üç beş fazla oy uğruna Bosna’nın huzurunu kaçırdı. Boşnaklar’ın Bosna’nın yönetimini paylaştıkları Hırvatlar ve Sırplar’la arasına yeni bir gerilimin ve nifak tohumu attı. Saraybosna Üniversitesi öğretim üyelerinden siyaset bilimci Eşref Kenan Raşidagiç, Financial Times gazetesine yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın bu tavrına “züccaciye dükkanındaki fil” benzetmesi yaptı. Erdoğan’ın gerisinde ise, potansiyel olarak, sadece üzgün insanların ve Bosna’da hassas dengeler üzerine oturan yapının bozulmasının kaldığını söyledi.

Gerçek şu ki, medeni demokratik ülkelerin politik liderleri ve sosyal aktörleri Erdoğan ve çevresindekilerle bir araya gelmeyi artık zul sayıyor. Erdoğan’ın muhataplarına türlü imtiyazlar bahşederek, çeşitli vaatlerde bulunarak ve ülke çıkarları üzerinden yaptığı pazarlıklar üzerinde veya uluslararası toplantılarda mecburi protokol gereği girebildiği bazı kareler kimseyi aldatmasın. Özellikle Batı dünyasında Erdoğan’la sahih ve samimi bir şekilde bir arada görünmekten mutlu olabilecek veya bundan gurur duyabilecek tek bir isim bulunmuyor.

Durumu o kadar vahim ki, Gazze’de yaşanan katliamının en kritik anlarında bile güya Filistin Davası’nın yegane savunuculuğuna soyunan ve cirminden fazla bağıran çabalarına rağmen, konuyla ilgili telefon diplomasisi yürüten BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ne hikmetse(!) bir türlü Erdoğan telefonuna çıkmaya tenezzül etmiyor. Guterres, küresel bir gündem haline gelen Gazze sınırındaki olaylar ancak sona erdikten sonra, Erdoğan’ın yana yakıla görüşme talebini kabul lütfunda bulunuyor. Erdoğan’a ise, acınası bir Küçük Emrah eziklenmesi eşliğinde, “Şu anda BM Genel Sekreteri’ne hukukumuz ileri derecede olmasına rağmen ulaşamıyoruz.” evzinmesi düşüyor.

BREXIT’TE DÜŞENİN YILANA SARILMASI SİZİ ALDATMASIN

Öte yandan, yapılan referandumda garip bir akıl tutulmasıyla alınan Brexit kararından sonra AB’siz ne yapacağını şaşıran ve adeta denize düşenin yılana sarılması gibi ne bulsa sarılma psikolojisinde olan İngiliz yetkililerin Erdoğan’la sırnaşması da sizi aldatmasın. Çaresizlikten olsa gerek Erdoğan’la bile iş tutmaya kendilerini mahkum gören ve bu mahkumiyetlerini Erdoğan’ın hezeyanlarını dünyaya pazarlama acentalığına soyunacak kadar ileri götüren İngiliz yönetiminin, Erdoğan’a yaklaştıkça içeride nasıl hırpalandığını görmek nedense kimseyi şaşırtmıyor.

Brexit sonrası reel politiğin asgari şartlarını yerine getirmek zorunda kaldıkları için olsa da Erdoğan’a yaklaşmanın lanetinden İngiliz yetkililer de kendilerini kurtaramıyor. İşin daha kötüsü İngiliz Yönetimi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaptığı gibi, içinde bulundukları feci durumdan yakınamıyor bile. Hatırlayacak olursanız, geçen yıl Le Point dergisine bir söyleşi veren Macron, bir soru üzerine bir küresel lider olarak hayatının sanıldığı kadar havalı olmadığını söylemiş ve durumunun vehametini anlatmak için çok kerih bir şeyden bahseder bir tonlamayla “Her hafta Erdoğan’la konuşmak zorunda olan benim,” deyivermişti.

Bir önceki hafta sonu üstlendikleri resmi rol gereği medya önünde Erdoğan’la mutlu mesut pozlar veren Theresa May ve Kraliçe 2. Elizabeth’in de Macron’dan farklı bir hissiyat içerisinde olduğunu hiç sanmıyorum. Bu tür şeyleri belki Macron’un yaptığı gibi kamusal alanda açıktan hiçbir zaman paylaşmazlar belki ama, ulaşabildikleri herkese eminim ki Erdoğan gibi biriyle aynı kareye girmekle, aynı masada bulunmakla ülkeleri uğruna ne büyük büyük bir fedakarlıkta bulunduklarını anlatıp duruyorlardır. Buna rağmen, ticaretlerinin peşindeki İngiliz yetkililer Erdoğan’a yaklaştıkları her adımda İngiliz medyasının ve sivil toplumunun hışmına uğramaktan kendilerini kurtaramıyor. Hatta çok ciddi aşağılamalara bile muhatap oluyorlar.

ERDOĞAN’IN BERBAT İMAJI AZ KALSIN ÖZİL VE GÜNDOĞAN’I BİTİRİYORDU

İlginçtir ki, protestolarla başlayan Erdoğan’ın Londra gezisi, sadece Türkiye’dekiler için değil dünyadaki tüm Türkler için de artık taşınması ne kadar ağır bir yüke dönüştüğünü gösteren enteresan bir olaya da sahne oldu. İngiliz Premier Ligi’nde oynayan Cenk Tosun, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın Erdoğan’la buluşup birlikte fotoğraf çektirmeleri büyük olay oldu. Bu futbol yıldızlarının üstüne bir de formalarını Erdoğan’a hediye ederek kendisinden “Cumhurbaşkanım” diye bahsetmeleri yaşananlara tüy dikti. Alman spor çevreleri, medya, siyaset dünyası ve toplum küplere bindi. Erdoğan’la buluştukları için Özil ve Gündoğan’a herkes ateş püskürdü. Alman Futbol Federasyonu’nun Özil ve Gündoğan’ı milli takıma almaması bile talep edildi.

Dünya kamuoyunda olduğu gibi Alman kamuoyunda da çok ciddi bir Erdoğan antipatisi olduğunu hesaba katmayan genç futbolcular, basit ve masum(!) gibi görünen bir buluşmayla korkunç bir öfkenin hedefi haline geldiler. Erdoğan’ın berbat imajının yolaçtığı sorunu çözmek ve genç futbolcuların kariyerini kurtarmak ise, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’e düştü. Buluşmanın üzerinden 1 hafta geçmesine rağmen, Özil ve Gündoğan’a olan öfke ve tepkilerin önü alınamayınca Steinmeier, kendileriyle hemen görüşmek ve birlikte çektirdikleri fotoğrafları şahsi sosyal medya hesabından servis etmek durumunda kaldı.

Özil ve Gündoğan, Erdoğan gibi itibarı yerlerde sürünen berbat bir figürle basit bir görüşmenin yol açtığı ağır maliyet, kendileri için tam bir felakete dönüşmeden, şimdilik kurtulmuş gibi gözüküyorlar. Bu iki futbolcunun karşılaştıkları tepki fırtınası kendileri için çok acı bir tecrübe olmanın ötesinde Erdoğan’a yakın olmanın bedelinin hangi boyutlara ulaşabileceğini de gösteren önemli bir örnek oldu.

Öte yanda, her geçen gün artan benzer hadiselere rağmen, gerek Türkiye’deki gerekse yurtdışındaki Türkler, Erdoğan’ın medeni dünya için ne anlama geldiğini tam anlamış gözükmüyorlar hala. Ama pek yakında Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Osama bin Ladin, Ebubekir el-Bağdadi, Ebu Musab el-Zarkavi neyi çağrıştıyorsa Erdoğan’ın da benzer şeyleri çağrıştırdığını çok iyi anlayacaklar. Ancak, iş işten geçmiş olacağı için bunun yol açacağı bugünkünden çok daha ağır bedelleri hep birlikte ödemek zorunda kalacaklar.

ERDOĞAN’IN YOL AÇTIĞI MALİYETİ YAŞAYAN DA GÖRECEK, ÖLEN DE…

Erdoğan’ın temsil ettiği ne varsa şimdiden aralarında mesafe koymaya başlayanlar, şahsen muhatap olma ihtimali bulunan bedellerden kendilerini belki koruyabilecekler. Ancak, isimleri Erdoğan, AKP, UETD, DİTİB, Maarif Vakfı, türlü dini görünümlü Erdoğanist vakıflar ve oluşumlar birlikte anılmaya devam edenler, tıpkı TL’nin pula dönmesindeki gibi, ülke ve millet için oluşacak genel maliyeti ödemek zorunda kalmalarının yanısıra ciddi bireysel bedeller de ödemek zorunda kalacaklar.

Ondan bundan, senden benden ve kendilerinden çaldıklarının bir kısmını aralarında dağıtarak sahte bir Cennet vaat eden Erdoğan’ın peşine takılanların işleri bu dünyada artık oldukça zor. Ne kadar zor olduğunu yaşayan görecek. Bu dünyada günahlarına ortak oldukları Erdoğan’ın insanlık dışı zulümlerinin öteki dünyadaki hesabı ise çok daha çetin olacak. Hesaplarının ne kadar çetin geçeceğini ölen görecek. Allah-u alem.

[Bülent Keneş] 22.5.2018 [TR724]

Güle güle Andres Iniesta [Hasan Cücük]

Barcelona 2017-18 sezonunu şampiyon olarak tamamlarken, bir efsanenin vedasıyla üzülüyordu. Ünlü alt yapı La Masia’dan yetişti, yıllarca A takımın formasını giydi. Xavi ile birlikte dünyanın en iyi orta saha oyuncusu olarak yıllarca anıldı. Barcelona ile yaşayacağı tüm başarıları tattı. Kulüp başarısını milli takıma taşıdı. İspanya Milli Takımı’nın Avrupa ve dünya şampiyonası olmasında kilit rol oynadı. Ve artık veda zamanıydı. Gözyaşlarıyla Barcelona’ya veda etti.

Barcelona’yı farklı kılan ’total futbol’ anlayışını sahaya yansıtıp, kısa paslar ile verkaç sistemi üzerine dayalı olan oyun sistemi ’Tiki Taka’yı başarıyla uygulamasıydı. Johan Cruyff’un temellerini attığı bu sistemi Josep Guardiola daha da geliştirmişti. Barcelona bu sistem sayesinde kazanmadık kupa, yenmedik rakip bırakmıyordu. Sistemin bu denli başarılı olmasında ünlü alt yapı La Masia’nın önemi büyüktü. Küçük yaşta La Masia kapısından adımını içeri atan yetenekli oyuncular, yıllarca aynı sistemde oynuyordu.

La Masia’dan geriye yıldız olarak Messi kaldı

La Masia’dan onlarca oyuncu yetişip Barcelona formasını başarıyla giydiler. Ancak La Masia denince akla gelen isimler olarak Xavi Hernandez, Lionel Messi, Andres Iniesta geldi. Xavi- Iniesta – Messi üçlüsünden kopan ilk halka Xavi olmuştu. 3 yıl önce Barcelona’ya veda eden Xavi’den sonra kopan son isim Iniesta oldu. Yakın dönemde La Masia’nın yetiştirdiği en önemli isim olarak geriye Lionel Messi kaldı.

11 Mayıs 1984 doğumlu Andres Iniesta, La Masia ile henüz 12 yaşında tanıştı. Tekniğinin yanında her iki ayağını aynı kapasitede kullanabiliyordu. Sakindi. Oyunu iyi okuyordu. Zekasıyla ayak becerisini rahatlıkla buluşturuyordu. Temmuz 2002’de Barcelona’nın kadrosunda yer alan isimler arasında Iniesta’da vardı. 18 yaşında bir oyuncu olarak yıllarca beklediği günler nihayet gelmişti. Barcelona formasını ilk kez takvim yaprakları 29 Ekim 2002’yi gösterdiğinde Şampiyonlar Ligi’nde Club Brugge maçında giyen Iniesta’nın bir hayali gerçeğe dönüşüyordu. Futbol dünyası uzun yıllar gıpta ile seyredeceği bir yıldızın doğduğundan henüz farkında değildi ama Iniesta hedefe giden yolda ilk virajı aşmıştı. İlk sezonunda toplam 9 maçta sahaya çıktı. İkinci sezonunda oynadığı maç sayısı artıyordu. 2004-05 sezonuyla birlikte artık Iniesta adı Barcelona’nın kadrosunun önemli isimlerinden biri olmaya başlıyordu.

Top neredeyse Iniesta oradaydı

La Masia’dan tanıdığı Xavi ile birlikte orta sahada müthiş bir ikili oluşturuyordu. Forvet hattının önemli ismi Ronaldinho’ya ’alda at’ taadında asistler yapıyordu. Maç içinde fazla koşmuyor gibi gözüküyordu ama top neredeyse Iniesta orada oluyordu. Xavi – İniesta ikilisine 2004’ten itibaren Messi de katılıyordu. La Masia’da başlayan birliktelik Barcelona A takımında devam ediyordu. Yıllar değişiyor ama Barcelona’nın bu isimleri değişmiyordu.

Andres Iniesta, Barcelona formasıyla ilk kupasını 2004-05 sezonunda gelen La Liga şampiyonluğu ile yaşıyordu. Bu aynı zamanda kupalar zincirinin ilk halkası oluyordu. 16 yıl boyunca ter dökeceği Barça formasıyla tam 32 kupa sevinci yaşayacaktı. Iniesta, Katalan temsilcisinde 9 La Liga, 4 UEFA Şampiyonlar Ligi, 3 UEFA Süper Kupası, 3 FIFA Kulüpler Dünya Kupası, 6 İspanya Kral Kupası ve 7 İspanya Süper Kupası kazandı. 16 yılda 32 kupa Iniesta’nın ellerinde yükseliyordu. Zekası ayaklarına hükmettiği için agresif değildi. Yapılan faullere bile sert tepki göstermedi. 16 yıllık Barcelona kariyerini kırmızı kart görmeden tamamladı.

Efsane orta saha: Xavi-Iniesta

Xavi ile birlikte Barcelona’da müthiş bir orta saha ikilisi olan Iniesta, İspanya’yı Euro 2008’te 44 yıl aradan sonra şampiyonluğa taşıyan kadronun en önemli isminden biri oluyordu. Milli takımın orta sahasında Xavi – Iniesta- David Silva – Marcos Senna rakiplere nefes aldırmıyordu. Iniesta 2010 FIFA Dünya Kupası finalinde ise tarihe geçti. Normal sürenin 0-0 tamamlanmasıyla uzatmaya giden maçın 116. dakikasında Hollanda filelerini havalandıran Iniesta, İspanya’nın tarihindeki ilk Dünya Kupası’nı kazanmasını sağladı. Euro 2012 zaferinde de yine Iniesta başrol oyuncularından biri oluyordu. İspanya Milli Takım formasını 124 maçta giyerken 13 gole imza atıp, milli kariyerine 2 Avrupa ve bir dünya kupası başarısı ekliyordu.

Kupa koleksiyoncusu!

12 yaşında adımını attığı kulübüne veda vakti geliyordu. Katalan ekibiyle başarıdan başarıya koşan Iniesta, 442 La Liga, 132 UEFA Şampiyonlar Ligi, 73 İspanya Kral Kupası, 14 İspanya Süper Kupası, 7 FIFA Kulüpler Dünya Kupası, 3’er UEFA Süper Kupası ve UEFA Avrupa Ligi olmak üzere oynadığı 674 maçta, 57 gol ve 142 asist üretti. 34 yaşındaki orta saha oyuncusu, 767 kez forma giyen eski takım arkadaşı Xavi’den sonra Barcelona formasıyla 2’nci en fazla maça çıkan futbolcu oldu. Gözyaşlarıyla Barcelona taraftarlarına veda ederken, geriye göz kamaştıran bir kariyer bıraktı.

[Hasan Cücük] 22.5.2018 [TR724]

Telefonunuz dinleniyor olabilir!

Cep telefonunuzun dinlenip dinlenmediğini merak ediyorsanız bazı yöntemler ile bu şüphenizin doğruluğunu kontrol edebilirsiniz. WSJ’nin 3 adımda özetlediği bu göstergeler işinize yarayabilir. Yapmanız gereken konusunda ise tercih tamamen size ait.

1. ADIM: Şüphe tohumları!

Aşağıdaki şartlardan birine uyuyorsanız telefonunuzun dinleniyor olabileceği şüphesi de içinize düşsün.
– Bir şirket, hükümet veya önemli bir kurumda çalışıyor ve önemli bilgilere sahip iseniz, dinlenme ihtimaliniz yüksek.
– Dinlenme sebebi çok basit nedenlere de dayanıyor olabilir. Çevrenizdeki  bireylerle yaşadığınız sorunlar.
– Evinize girildiğini fark ettiniz ancak alınan bir şey yok. Böylesi bir durumda yaşadığınız yere dinleme cihazı yerleştirilmiş olabilir.
– Test edin. Telefonunuzdan çok güvendiğiniz birini arayın. Tanıdığınız başka biri hakkında kimsenin bilmemesi gereken bir şeyi söyleyin ve izleyin. Bu bilgi başka yerlerden kulağınıza geri gelecek mi?

2. ADIM: Telefonunuzu siz dinleyin

– Konuşma esnasında arkadan gelen seslere dikkat edin. Konuştuğunuz sırada arkadan parazit sesleri geliyorsa bu seslerin dinlemeden kaynaklanıyor olabileceği ihtimalini değerlendirin. Yine de bu tarz parazit seslere başka şüpheleriniz ile birleşiyorsa önem vermelisiniz. Çünkü bu seslerin kaynağı bazen kötü bağlantı da olabilir. Ancak burada kulağın duyamayacağı yüksek tiz sesli vızıltılar önem kazanıyor. Bunun için yapmanız gereken temin edeceğiniz bir ses bant genişliği sensorünü (sound-bandwidth sensor) düşük frekansta çalıştırmak. Eğer gösterge dakikada birkaç kez oynuyorsa telefonunuz çok yüksek ihtimalle dinleniyor.

– Telefonunuzu diğer elektronik cihazların yakınında kullanın. Burada telefonunuzdan gelen parazit sesinin bir önemi yoktur. Telefonunuza diğer cihazların nasıl tepki verdiğine bakın. Örneğin bir sonraki aramanızı yaparken televizyonun yanına yaklaşın. Telefonunuzdan bir cızırtı sesi gelmiyor ve televizyonda bir karıncalanma oluyorsa dinleniyor olabilirsiniz. Ek bir yazılım ya da donanım yüklenmiş olabilir. Telefonunuz kullanmadığınız zamanlarda da diğer elektronik cihazlardaki değişime dikkat edin. Telefon ile konuşurken oluşan aktif sinyalin ek bir yazılım ve donanım olmaksızın diğer cihazların veri iletimine etkisi olabilir. Ancak aktif olmayan bir sinyal, diğer cihazları etkileyemez. Eğer etkiliyorsa dikkat, sinyal aktiftir. Örneğin bilmediğiniz bir yerde gizli bir görüşmeniz var. Ortamda böcek olup olmadığını öğrenmek için çok pahalı büyük cihazlara ihtiyacınız yok. Cep telefonunuzu çıkarın ve böcek konulabilecek yerlere doğru telefonunuzu yaklaştırın. Vazoya yaklaştırdığınızda cızırtı mı geliyor. Vazoya dikkat! Dinleniyorsunuz.

– Kullanmadığınız zaman telefonunuz kulağınıza yaklaştırıp dinleyin.  5 dakika boyunca uyku modunda olan bir telefondan ses gelmemeli. O an kullanmamanıza rağmen telefonunuzdan bip ve tıkırtı sesleri geliyorsa telefonunuza haberiniz olmadan ek bir yazılım veya donanım yüklenmiş olabilir. Özellikle ara ara gelip giden cızırtı seslerine dikkat edin. Ara ara gelip giden cızırtı sesleri kullanmıyor olsanız bile telefonunuzun mikrofon ve hoparlörünün açık olduğu anlamına gelebilir. Bu da telefonunuzun 6 metre çevresinde yapacağınız tüm konuşmaların duyulması demek.

– Bataryanın sıcaklığına dikkat edin. Kullanmamanıza rağmen telefon bataryanız olağan dışı şekilde ısınıyor ve bunun için neden göremiyorsanız, bu arka planda dinleme amaçlı çalışan bir yazılımın aşırı güç tüketiminden kaynaklanıyor olabilir. Tabi bu da şu ana kadar belirttiğimiz diğer işaretlerde olduğu gibi tek başına kesin bir bilgi vermez. Telefonunuzun kullanım süresi bir yılı aşmışsa bataryanızın sıcaklığı çok fazla bir şey ifade etmeyebilir. Ancak yeni aldığınız bir telefonda aşırı pil ısınması şüphe uyandırması gereken bir durum.

– Telefonunuzu ne sıklıkla şarj ettiğinizi takip edin. Eğer pil ömrünüz beklenmedik bir şekilde sebepsiz yere aniden düşüyorsa bunun nedeni dinleme amaçlı bir yazılım olabilir. Bu tür yazılımlar batarya ömrünü oldukça kısaltır. Bu eğer telefonunuzu çok sık kullanmıyorsanız şüphe uyandıracak bir durum. Telefonunuzu günde birkaç elinize alan biri iseniz şarj süreleri arasındaki zaman aralığının azalması şüphe uyandırabilir.

– Telefonunuzu kapatmayı deneyin. Eğer telefonunuzun kapanma süresi her zaman olduğundan uzun sürüyorsa ya da telefonunuz kapanmıyorsa bu başka birinin telefonunuzu kontrol ettiği anlamına gelebilir. Hatta bazen telefonunuzu kapattığınızda ekrana dikkatlice bakın. Kapalı telefonun ekranı tam bir siyahlığa bürünür, ekranda gözün zorla görebileceği hafif bir ışık olmadığından emin olun. Tabi bu donanımsal bir sorundan da kaynaklanıyor olabilir. Bundan dolayı tüm işaretlerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

– Gözünüzün bir ucu telefonunuzda olsun. Eğer telefonunuzun ışığı kendiliğinden artıp azalıyorsa (otomatik parlaklık kapalı iken), şarjı olmasına rağmen kendiliğinden kapanıyorsa, açılıyorsa ya da bir şey yapmamanıza rağmen uygulama yükleniyorsa bu da telefonunuzun başkasınca kullanıldığı anlamına gelir.

– Anlaşılamayan mesajlar. Bilinmeyen numaralardan gelişigüzel karakterlerin dizildiği SMS aldıysanız bu çoğunlukla amatör bir dinlemeye işaret eder. Bazı yazılımlar hedef alınmış telefona komut göndermek için SMS sistemini kullanır. Bu yazılımlar telefonunuza amatörce kurulmuşsa bu tarz mesajlar almanız yüksek ihtimaldir.

– Telefon faturanızı inceleyiniz. Eğer internet için ödediğiniz ücret ve veri miktarı beklemediğiniz şekilde artmış ise bu da telefonlarınızdaki verilerinizin başkalarının eline geçtiği anlamına gelebilir. Birçok casus yazılım telefonlarınızdaki log dosyalarını online sunuculara gönderir. Bunun için de internet bağlantınızı kullanır. Eski casus yazılımlar bunun için daha fazla veri kullanır bu nedenle tespit edilmeleri daha kolaydır. Ancak yeni casus yazılımların veri kullanımı çok düşüktür. Bu da onların tespitini oldukça zorlaştırır.

3. ADIM: Şüphelerinizi doğrulayın

– Zaten içinizde bir şüphe vardı. Buraya kadar belirtilen adımları uyguladınız ve şüpheniz arttı. Hemen bir dinleme dedektörü satın alın. Fiziksel bir cihaz olan bu dedektörleri telefonunuza monte edin. Dış sinyalleri tespit eden bu cihazlar şüphelerinizi doğrulayabilir.

– Yazılım yükleyin. Akıllı telefonlar için dinlemeleri ve cihazınıza izinsiz girişleri tespit edebilecek bazı yazılımlar mevcut. Bu yazılımlar yalnızca diğer yazılımların telefonunuza yüklediği böcekleri tespit edebileceğinden kullanım alanları sınırlı.

– Operatörünüzden yardım isteyin. Dinlendiğinize dair güçlü nedenleriniz varsa operatörlerden profesyonel cihazlar ile dinlenip dinlenmediğinizi kontrol etmelerini isteyebilirsiniz. Telefon şirketinin yapacağı standart bir hat analizi yasadışı dinlenip dinlenmediğinizi ortaya koyabilir. Ancak gelen uzmanlar hattınızın dinlenmediğini söylediler ve siz yine de şüphe duymaya devam ediyorsanız. Bunun için de güçlü nedenleriniz varsa: Yasal dinleme takibindesiniz.

Sonuç olarak dinlemelere karşı koruyacak yüzde yüz bir çözüm yok. Eğer önemli bir pozisyondaysanız ve önemli bilgilere sahipseniz, bu bilgileri biri ile paylaşacaksanız en iyi yol yüz yüze görüşmektir. Böylesi bir durumda dahi telefonunuzun bataryasını çıkarmayı unutmayınız. Ancak sıradan bir vatandaş olsanız dahi, kişisel ilişkiler nedeniyle de telefonuz dinlenebilir. Bunun için bazı tedbirler alabilirsiniz. Telefonunuzu şifresiz kullanmayın, kimseye ödünç vermeyin.

[TR724] 22.5.2018

‘Türkiye’nin iflası başladı’ [Semih Ardıç]

Türkiye’de kriz artık günlük yaşansa da kimse korkudan ‘kriz var’ diyemiyor. Doların ve euronun bir günde 10-12 kuruş (yüzde 2) arttığı bir ekonomi krize girmiştir.

Dolar sabah 4.49 TL idi akşam saatlerinde 4.59 TL oldu. 5,27 TL olan euro 5,40 TL’ye yükseldi.

Hazine faizi (2 yıllık) bir eşiği daha geçti ve yüzde 17,05 oldu. Altının gramı 189 TL, Çeyrek altın 310 TL.

DOLAR 10 KURUŞ, ÖZEL SEKTÖRÜN BORCU 23 MİLYAR TL ARTTI

Sadece bugünkü 10 kuruşluk artışın Türkiye ekonomisine maliyeti 24 milyar TL’yi aştı. Doların faturası özel sektörün net döviz borcu olan 226 milyar dolara gelen 24 milyar TL ilave yükle mahdut değil.

Bugün döviz borcu ödemesi olan şirketler o farkı istemeye istemeye ödedi. Borçlu şirketler yakında tek tek kepenk indirecek. Büyükler bile olacak aralarında.

Motorine 32 kuruş, benzine 27 kuruş zam yapıldı.

Maliye Bakanlığı 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak ’partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçimine kadar ‘zam tutarı kadar vergide indirim’ kararı aldığı için zam pompa fiyatlarına aksettirilmedi.

Vergi indiriminin de bir bedeli olacak. Bütçe açığı artacak, seçimi müteakip hepsinin acısı katbekat çıkacak.

ENFLASYONDA PATLAMA OLABİLİR

Döviz ve faizdeki artış enflasyonu kimsenin tahmin edemeyeceği kadar yukarılara çıkaracak. Tüketici enflasyonu nisanda yüzde 10,8 oldu.

Bu verileri bile mumla arayabiliriz. 80 dolara gelen petrol fiyatları ve döviz artışı atom bombası gibi başımızda patlayacak.

Piyasa son iki haftada tamamen kontrolden çıktığı halde Merkez Bankası ve Hazine Müsteşarlığı gibi birinci dereceden adım atması lazım gelen müesseseler ortalıkta görünmüyorsa daha büyük bir kriz her an kapıyı çalabilir.

ABD ile Çin ticaret savaşında karşılıklı geri adım atma kararı alınca dolar endeksi 93 seviyesini aştı. ABD’nin 10 senelik tahvil faizi yüzde 3,15’e yükseldi ki bir dönem yüzde 3’e gelmesi mümkün değil’ yorumları yapılıyordu.

Euro/dolar paritesi 1,22 seviyesinden 1,15’e doğru serbest düşüşte.

AİLE ŞİRKETİ GİBİ DEVLET İDARE ETMEK

Dolar dünyada kıymetli hale gelirken enflasyon, faiz, cari açık, bütçe açığı ve döviz borçluluğu gibi en hassas başlıklarda sınıfta kalmış Türkiye için umuttan, krizden çıkıştan bahsetmek hayal tacirliğinden farksızdır.

Bunlar yetmezmiş gibi siyasî risk primi de yükseliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi lideri (AKP) ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın tasavvur ettiği ekonomi modelinin ne serbest piyasa ile ne de bugüne kadar tecrübe edilmiş diğer modellerle alakası var.

Nevi şahsına münhasır bir ekonomi. ‘Aile şirketi gibi devlet idaresi’ eşittir Erdoğan piyasası…

Geçen hafta İngiltere seyahatinde sarfettiği, “Para politikasında aktif bir cumhurbaşkanı olacağım. Faiz düşerse enflasyon da düşer.” sözlerinin şokunu yabancılar hâlâ atlamadı.

Erdoğan piyasa ile inatlaşmaktan derin bir haz duyuyor. Beyanları ile fiilleri piyasa ile adeta dalga geçtiğini ispat ediyor.

BABACAN’DAN SONRA ŞİMŞEK DE TBMM’DE OLMAYACAK

21 Mayıs akşam saatlerinde Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) beyan edilen AKP milletvekilliği aday listesinde Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın isimleri yoktu.

Kabinede ekonomiden anlayan iki isim kalmıştı, onlar da yeni dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) olmayacak.

Şimşek’in ve Ağbal’ın yeni hükûmet sisteminde Erdoğan tarafından bakan olarak atanabilme ihtimali teklifi kabul etmelerine bağlı.

TBMM’ye giremeyecek her iki isme Saray’da yer mi yok? Bin küsur oda dolmadı ki! Boş odalardan ikisi de Şimşek ve Ağbal’a tahsis edilir olur biter.

Yiğit Bulut ve Cemil Ertem ile uyumlu bir ekip olabilirlerse Erdoğan’ın başkanlığında gül gibi geçinir giderler. Şaka değil!

Erdoğan başkan seçilmesi ve TBMM’de ekseriyeti kaybetmemesi halinde tam da buna yakın bir ekonomi siyaseti takip edecek. Tek adamlığını piyasalara da kabul ettirmeye çalışacak.

Muhtemelen damadı Berat Albayrak TBMM’de kanuni düzenleme ayağını takip edecek, Saray’da topladığı isimlerle de, “Faizi indirin, falana para verin.” diyecek. Memleketi ‘aile şirketi gibi idare etmenin’ önünde bütün maniler aşılmış olacak

SERBEST PİYASANIN ÜZERİNE BETON DÖKÜLDÜ

Türkiye’yi takip eden yatırımcılar Ali Babacan’ın yokluğunda eksiği fazlası ile Mehmet Şimşek’e kulak veriyordu. Artık Şimşek’in o mevkide olup olmayacağı muğlak.

Böylece seçimi kazansa bile Erdoğan’ın kurallı bir serbest piyasaya rücu etme ihtimali tamamen ortadan kalkmıştır. Serbest piyasa üç yıldır defnediliyordu. Bugün itibarıyla üzerine beton döküldü.

İKTİSATÇI NAPIER: TÜRKİYE’Yİ BÜYÜK BİR KRİZ BEKLİYOR

Aynı gün İskoç iktisatçı ve finans tarihçisi Russell Napier’den Türkiye için ‘kral çıplak’ beyanatı geldi. İsviçre’nin en muteber gazetesi Neue Zürcher Zeitung’a verdiği mülakatta küresel piyasalarda 1980’lerin yeniden yaşanacağını ve Türkiye’yi büyük bir krizin beklediğini kaydetti. Napier, “Türkiye’nin iflası başladı.” dedi.

TL’deki kayıpların seçimlerden sonra daha da hızlanacağına dikkat çeten Napier, şirketlerin döviz borçlarını ödeyemeceğini söyledi.

Türk Telekom’un (OTAŞ) 4,5 milyar dolar döviz kredisini bankalara ödeyememesi artık Türkiye için mükerrer bir kriz haline geliyor. Türkiye bankaları da içine alabilecek bir borç girdabına kapıldı.

Türkiye bu yönü ile borç veren yerli ve yabancı bankaları da batırabilir. Erdoğan seçimi kazansa bile böyle bir tabloda devletin ‘müsadere’ anahtarı ile labirentten çıkmaya teşebbüs edebilir.

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın dikkat çektiği ‘kambiyo kontrol rejimi’, bir başka ifadeyle bankalarda bulunan döviz hesaplarına el konulmasına kadar gidebilir işin sonu.

O KANUN DÖVİZ HESAPLARINA EL KOYMAK İÇİN Mİ DEĞİŞTİ?

Böyle bir niyet yoksa geçen hafta alelacele 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da niçin değişiklik yapıldı?

Kanuna şu madde ilave edilmişti:

“Kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin kambiyo, nukut, esham, tahvilat ve ticari senetlerle tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların alım satımı ile memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk parasının kıymetinin korunması zımnında kararlar almaya Bakanlar Kurulu yetkilidir.”

AKP iktidarı mealen demek istiyor ki döviz, altın alış, satış ve transferine her nevi sınırlama getirebilir, hesaplara el konulabilir, belli bir kur üzerinden döviz fiyatı sabitlenebilir (sabit kur rejimi)

HATALAR KÜTÜPHANESİ’NİN BAŞ YAPITI: ERDOĞAN

İktisatçı ve finans tarihçisi Russell Napier 2014 senesinde ‘Hataların Kütüphanesi’ni kurmuştu. Şirketlerin yaptığı hataların kaça mal olduğu anlatan sayısız misal var o kütüphanede.

Erdoğan’ın hatalarının Türkiye’yi nasıl iflasa sürüklediğini ve 81 milyonun istikbalinin tek bir adamın hırsları ile nasıl karartıldığını da çok yakında o kütüphaneden okuyabiliriz.

Maruz kaldığımız planlı çöküşün hikâyesi Hatalar Kütüphanesi’nin baş yapıtlardan biri olacaktır.

[Semih Ardıç] 22.5.2018 [TR724]

Seçim günlüğümden satır başları [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İslamcıların birincil özlemi sisteme dâhil olmaktıysa, ikincil özlemi sistemi ele geçirmekti. İktidara geldiğinden beri Erdoğan ve AKP sisteme dahil olmaya, onun içinde varlıklarını berkitmeye, konsolidasyon sağlamaya çalıştılar. Bunu başlangıçta Avrupa Birliği (AB) üyelik momentumunun sağladığı kaldıraçla başarmaya çalıştılar. Merkezi devlet, ideolojisinin odağında yer alan Batılılaşma ideolojik unsuru nedeniyle AB çerçevesindeki demokratikleşmeye kategorik olarak karşı duramadı. Kemalist devletin vücut bulmuş şekli olan ordu, devletin koruyucusu ve teminatı olma görevinden uzaklaştırılarak, demokratik olağan sınırlara geriletildi.

Ordunun önemli bir bölümü Batıcı ve NATO’cu olduğundan, buna razı oldu. Ordu içinde TSK’nın sistemdeki başat güç olma konumunu kaybetmesinden rahatsız olan bir kesim ise, AB çerçevesinde Türkiye’de meydana gelen sistem dönüşümünün kendilerinin güç kaybıyla sonuçlanacak olmasından rahatsızdı. Bunu tek başına AB karşıtlığı veya demokratikleşme şüpheciliği çerçevesinde argüman olarak kullanamayacaklarından, jeopolitik ve jeostratejik argümanlar ortaya attılar. Mesela Batı’ya bağımlı Türkiye’nin dış politika hedeflerine ulaşamayacağı argümanını kullandılar. NATO ve ABD’yi özellikle Kürtlerin siyasi haklarına gösterilen alakadan dolayı düşmanlaştırmayı tercih ettiler. İslamcıları da ABD’nin ve Batı’nın bir tür Truva atı veya Türkiye’yi çökertme planında kullandığı işbirlikçiler olarak gördüler. Erdoğan ve bazı AKP’lilerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin parçası olma yönündeki demeçlerini de kullanarak, ABD ve NATO tarafından satın alınmış, kandırılmış, manipüle edilmiş bir zararlı İslamcı algısı TSK içinde görünürde olan bir fraksiyon olarak kaldı. Buna AKP de fazla bir şey yapamadı. Bu türden TSK personeli AKP veya diğer İslamcı gruplar arasında ayrım yapmaksızın hepsini aynı potaya koydu. Başta Cemaat olmak üzere, İslamcılar da bu algıyı destekleyecek her şeyi yaptı. AB çerçevesinde elde edinilen demokratik kazanımların sanki sadece kendi özgürleşmelerine yarayan avantajlar olduğunu düşündüren yaklaşımlarda bulunuldu. Mesela Ergenekon ve diğer darbe girişimi iddialarında toptancı, genelleştirici bir yaklaşım benimsendi.

Maymunun gözlerini açma süreci

İslamcı AKP ve Erdoğan, İslamcılıktan önce pragmatiktiler. Bu onları Türkiye’de giderek merkez sağa doğru genişletti. Devlet yönetimi esnasında, bal tutanın parmağını yalamasını ve balın tadını keşfettiler – belki de bunu başlangıçtan beri biliyorlardı, kim bilir! Sonuçta siyasette yeni bir ekipten söz etmiyoruz. Erdoğan’ın ve Gökçek’in belediye başkanlıkları sanırım kendilerine bu konuda epey bir deneyim şansı vermiş olmalı. Refah döneminden de devletin imkân “denizi” konusunda yeterli veriler elde etmişlerdi herhalde. Yine de maymunun gözlerini açması, AKP’nin tek başına iktidar olmasına uzanıyor. Başlangıçta Anadolu’daki sermaye birikiminin demokratikleştirme ve sistemi ademi merkezileştirme yönündeki sosyo ekonomik avantajları biz sosyal bilimciler bakımından enteresan da olsa, giderek kendileriyle organik bağlantılı bir tür İslamcı sermaye sınıfının oluşması stratejisini, bu sınıfla ortaklıktan maddi imkan elde etme fırsatçılığına dönüştürdüler. Ve gördüler ki, bu türden bir strateji hem bireysel hem de parti başarısı bakımından Türkiye gibi şeffaflıktan uzak toplumsal sistemlerde çok işe yarıyor.

Bu evrim gerçekleşirken, Türkiye demokratikleşiyor diye epey bir destek aldılar. Özellikle liberaller ve Kürtler, AKP’nin AB ve demokratikleşme politikalarından dolayı, Erdoğan ve siyasi hareketine yoğun destek verdi. Sistemin diğer kutbu – kendilerini sistemin esas sahibi sayan – ulusalcılar ise, ilkesel olarak değil ama kendilerinin ellerinden kayıp giden iktidar adına, AKP’nin ve Erdoğan’ın giderek güçlenmesine ve yoldan çıkmasına tepki gösterdi. Bu anlamda, TSK içindeki Batı karşıtı fraksiyonla çok benzer bir pozisyonları vardı. Ergenekon dava sürecinde Erdoğan Ergenekon davalarının savcısı olduğunu söylerken, CHP ve Kılıçdaroğlu’nun Ergenekon’un avukatlığı rolüne bürünmesi, esasında Türkiye’nin açmazını ortaya koyuyordu. MHP de ulusalcı (sol-nasyonalist) ikiz ideolojinin hassasiyetlerini paylaşmaktaydı. Olay bir paylaşım ve güç kavgası olsa da, Kürt politikası gibi hassasiyeti olan konular, hem CHP ve derin yapıya, hem de ülkücülere epey bir meşruiyet zemini sağlıyordu. Böylelikle Erdoğan’ın liberalleştirici politikalarına karşı durmak, meşruiyet bakımından sıkıntı oluşturmuyordu. Dahası, Erdoğan ve yakın çevresi giderek yolsuzluğa bulaşmış bir profil sergiledikçe, ulusalcılar, milliyetçiler ve derin devlet daha fazla “moral üstünlük” elde etmekteydiler. Bunun çeşitli soslarla farklı hassasiyetler içindeki tabanlara sunulmasında sakınca yoktu. Böylece ulusalcılar Atatürk ve laiklik hassasiyetini ön plana çıkartırken, ülkücüler Kürt alerjisi kaşınarak istenilen kıvama getiriliyordu.

Derin yapıyla işbirliği süreci…

17 Aralık soruşturmalarından sonra ise bu paradigma çok daha kapsayıcı bir hale dönüşüverdi. Erdoğan çark ederek derin yapıyla işbirliğine girdi, kovuşturmadan kurtulmak için Kürt politikalarından çark etmeyi kabul etti. Çözüm Süreci sonlandırıldı. Dolmabahçe Mutabakatı iptal ve reddedildi. Dahası 17 Aralığın Gülen Cemaati tarafından yapılan bir darbe teşebbüsü olduğu söylemi ortaya atılarak 15 Temmuz sonrası söylemin ön hazırlığı yapıldı. Derin yapı böylelikle Erdoğan’ı ele geçirerek, istediği iki hassas stratejiyi devreye sokturttu. Tek hamlede Kürt siyasetini komple sıfırladı, “dincileri” de ikiye bölmek suretiyle kolay lokma haline getirdi. Üstellik bunu kendi ellerini kirletmeden yapmayı başardı. 28 Şubat, derin yapı için çok öğretici olmuştu anlaşılan. Böylece Kürt siyasetinde 1990’ların şahin politikaları yeniden benimsendi. Mahalleler, kasaba ve köyler bombalanırken, kitlesel göçler baş gösterdi. Savaşa hayır diyen barış yanlısı akademisyenler takibata alındı ve inanılmaz büyük bir baskı görerek tecrit edildi. Cemaat’in ise üzerine gidilerek, güçlü olduğu eğitim ve basın-yayın sektörlerine darbe vuruldu. Liberaller, cemaatle işbirliği yapmak veya Kürtler konusundaki duyarlılıkları nedeniyle vatana ihanetle suçlanırken, AB süreci, demokratikleşme, demokratik anayasa çalışması, kamu yönetimi reformu gibi projeler ortadan kalkıverdi.

Ve final…

15 Temmuz sonrasında, derin yapı artık ipleri çok daha fazla eline geçirdi. Çünkü ektiği tohumlar filizlenmişti. Böylece retorik, kavramlar, diskur toplumca benimsendi. 15 Temmuz sonrası ABD’nin uzaktan kumanda ettiği bir Cemaat algısı topluma başarıyla kabul ettirildi. Çünkü zaten toplum 17 Aralık sonrasında bunu kabul etme doğrultusunda şartlandırılmış, hazır kıvama getirilmişti. Ulusalcılar, ülkücüler, AKP tabanı kolaylıkla bu dili benimsedi. Batı artık düşmanımızdı. “FETÖ” ve Kürtler üzerinden Türkiye üzerindeki “emellerini” gerçekleştirmek, “100 yıllık projelerini” uygulamak istemekteydiler. Bu söylem tuttu. Hatta fazlasıyla tuttu. 15 Temmuz sonrasında NATO yanlısı olan subaylar tasfiye edildi. Amiral-general kadrolarının yüzde ellisi hapse atıldı. Orta ve alt kadrolardan inanılması güç rakamlar ve yüzdeler tasfiye edildi. Harp Akademisi ve Harp Okulları bile kapatıldı. Bürokrasiden yüz binler çıkartıldı. Boşalan yerlere gücü olan kendi adamlarını soktu. Devlet hallaç pamuğu gibi atılıyor, kimsenin sesi soluğu çıkmıyordu.

Medya hâkimiyeti, güçler ayrılığının sonlandırılması, Erdoğan – ve arkasındaki gücün – imkanlarını mutlak monarşi dönemlerinde olduğundan daha üst seviyelere getirmiş, hukuka, askeriyeye, ilmiye ve maliyeye, hariciyeye tümüyle hâkim bir tür üst ideoloji devleti ele geçirmişti. Marjinal yapı olan Avrasyacı derin devlet (derin devletin içindeki bir fraksiyon) tüm devleti ele geçirmiş, ideolojisinin dilini tüm kesimlere benimsetmişti.

Bahçeli ve Akşener’i, İnce ve Erdoğan’ı, hatta Demirtaş’ı birleştiren sihirli kelime, derin devletin “açık susam açıl” şifresi, “FETÖ” olmuştu. İçine kimi atsanız inandırıcı olmuyordu ki! Soldan-sağdan, Türk’ten-Kürt’ten, dindardan-laikten, zenginden-yoksuldan, kadından-erkekten, yaşlıdan-bebekten her kimi bu kategori altında suçlarsanız, anında elimine ediveriyorsunuz!

Bizim “iyi şeylerimizi” veya ötekilerin “kötü şeylerini” ortaya koymaya yaratan bu sihirli kavramdı işte. İnsanların kendilerini meşrulaştırma gayreti içindeyken ne kadar “anti FETÖ’cü” olduklarını anlatmalarını sağlamak, yerleşen yeni fiili rejimin artık en önemli ideolojik aparatıydı. Diskur, karşıtları, muhalifleri, düşmanları hemen belirginleştiriyordu. Hak-hukuk bakımından, hatta anayasa bakımından hukuksuzluk ve zulme yaklaşmak ve adalet talep etmek bile, “FETÖ’cü” olarak damgalanmanıza yetmekteydi. Bir defa bu bataklığa düştün mü, artık kendini aklamak olanaksızlaşmaktaydı. Rejimin dili – Paralel Yapı, mahrem imam, ‘FETÖ’ ile iltisaklı, ordu içi yapılanma, emniyet yapılanması, ablalar, ağabeyler, daha neler-neler! – her bir kavram, siyasal sisteme büyük bir güç vermekteydi.

Seçim atmosferine böyle giriyorduk. Ancak çok az insan bunun farkındaydı, pek çoğu aklını umutlarının arkasına gizlemeyi seçmişti. Bu satırların yazarı bile, ümitlenmekten kendini alı koyamıyordu. Oysa hepimiz biliyorduk, çünkü görüyorduk ki, diskur güçlüydü. Erdoğan ile diğer adaylar, diskurlarında bir bütündü. Aralarında fark yoktu. Seçimler saten şaibeli olacaktı. Çünkü rejim, anayasasız bir yönetimin tüm bağlayıcılıklardan kendini özgürleştirmiş bir tür omni-gücüne sahipti. Ama tut ki bir mucize olsa ve bir lider değişimi olsa bile, gelecek olan lider şu anki ile aynı dili, aynı diskuru benimsemiş olacağından, bir değişim olmayacaktı.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.5.2018 [TR724]

Ünlü ekonomistten felaket senaryosu: “İflas başladı, Türkiye 400 milyar dolarlık borcunu ödeyecek durumda değil”

Makro ekonomist ve finans tarihçisi Russell Napier, İsviçre’nin en saygın gazetesi Neue Zürcher Zeitung’la mülakatında Türkiye’yle ilgili önemli tespitlerde bulundu. “Türkiye’nin iflası başladı” diyen Napier, en geç seçimlerden sonra TL’nin muazzam değer kaybedeceğini ve Türkiye’nin 400 milyar dolar borcunu ödeyemeyeceğini aktarıyor.

Yaptığı analizde, küresel piyasalarda 1980’lerin yeniden yaşanacağını ve Türkiye’yi büyük bir krizin beklediğini söyleyen Napier “Türkiye’nin iflası başladı” dedi. En geç seçimlerden sonra, Türk Lirasının muazzam değer kaybedeceğini söyleyen ekonomist, Türkiye’nin 400 milyar doları bulan borcunu ödeyemeyecek duruma geldiğini ifade etti. Bunun oluşturacağı krizin en çok Fransız ve İtalyan bankalarını vuracağını öngören iktisatçı, AB’nin bu bankaları kurtaracağını da ifadelerine ekliyor.

Özellikle döviz üzerinden borcu olan firmaların borçlarını ödemekte zorlandığını söyleyen ekonomist, Türkiye’den OTAŞ (Türk Telekom) ve Doğuş holding örneklerini vererek bu şirketlerin şimdiden borç yapılandırmasına gittiğinin de altını çiziyor.

Döviz çıkışına kontrol getirilecek

Global krizin Türkiye’nin iflasıyla tetikleneceğini söyleyen Napier, daha önce de Türk hükümetinin dövize çıkış kontrolü getirmesinin de kaçınılmaz olduğunu iddia etmişti.

1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da geçtiğimiz hafta değişikliğe gidilmiş, yasaya aşağıdaki kısım eklenmişti: ”Kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin kambiyo, nukut, esham, tahvilat ve ticari senetlerle tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların alım satımı ile memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk parasının kıymetinin korunması zımnında kararlar almaya Bakanlar Kurulu yetkilidir”

[TR724] 21.5.2018