Kainat Sarayında çalışan dört çeşit ameleden birinci kısmı MELEKLERDİR. Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Melâikelerde mücâhede ile terakkiyat yoktur. (Evet düz bir yolda gidenler yükselemezler. Engebeli ve sarp yokuşlara tırmananlar yükseklere, şâhikalara çıkarlar. Meleklerde nefis olmadığı, şeytanlar da musallat olmadığından makamları sabittir.) Meleklerin her birinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların bizzat amellerinin içinde özel bir zevkleri var. Bizzat ibadetlerinde derecelerine göre tefeyyüzleri (feyiz alıp İlahî lütuflara mazhar olmaları) söz konusudur. Demek o hizmetkârlarının mükâfaatı hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan su, hava, ziya ve gıda ile beslenip lezzet alır. Öyle de, melekler, zikir, tesbih, hamd, ibadet, marifet ve muhabbetin çeşit çeşit nurlarıyla gıdalanıp lezzet alıyorlar. Çünkü; onlar nurdan mahluk oldukları için gıdalarına nur kâfidir. Hatta nura yakın olan râyiha-i tayyibe (güzel kokular) da onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revayih-i tayyibeyi sever. Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve O’nun hesabıyla işledikleri amellerde ve O’nun namıyla ettikleri hizmette ve O’nun nazarıyla yaptıkları nezarette ve O’nun intisabıyla kazandıkları şerefte ve O’nun mülk ve melekûtunun mütalaasıyla aldıkları tenezzühte ve O’nun cemâl ve celâl tecellilerinin müşâhadesiyle kazandıkları nimetlere ermede öyle bir büyük saadet vardır ki; insan aklı anlamaz, melek olmayan bilemez.
“Meleklerin bir kısmı âbiddirler (sadece ibadet ederler), diğer bir kısmının ubudiyetleri ameldedir. Arzdaki meleklerin amele kısmı, bir nevi insan gibidir. Tabir câiz ise, bir nevi çobanlık ederler. Bir nevi de çiftçilik ederler. Yani yeryüzü umumî bir tarladır. İçindeki bütün hayvanatın taifelerine Hâlık-ı Zülcelâl’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle, müekkel bir melek nezaret eder. Ondan daha küçük her bir nevi hayvanata mahsus bir nevi çobanlık edecek bir müekkel melâike var. Hem de yeryüzü bir tarladır; umum nebâtât onun içinde ekilir. Umumuna Cenab-ı Hakkın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, özel bir taifeye nezaret etmekle Cenab-ı Hakka ibadet ve tesbih eden melekler var. Razzakıyet Arşının hamelesinden olan Hz. Mikâil Aleyhisselam şunların en büyük nazırlarıdır.
“Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara benzerlikleri yoktur. Çünkü; onların nezaretleri sırf Cenab-ı Hakkın hesabıyladır ve O’nun namıyla kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız Rubûbiyetin tecelliyâtını, memur olduğu nevide müşahade etmek, kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalaa etmek ve İlahî emirleri o nev’e bir nevi ilham etmek ve o nev’in iradî fiillerini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezaretleri, onların mânevî teşbihlerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Yaradanlarına karşı takdim ettikleri mânevî tahiyyatlarını (hayat hediyeleri olan hamd ve tesbihlerini) melek lisanıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihaz ve donanımları, güzelce kullanmak ve bazı gayelere yöneltmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Melâikelerin şu hizmetleri cüz’î iradeleriyle bir nevi kisbtir (emek, çabadır). Belki bir nebi ubudiyet ve ibadettir. Hakikî tasarrufları yoktur. Çünkü; her şeyde herşeyi Yaratan’a has bir damga ve mühür vardır. Başkaları parmağını icad ve yaratmaya karıştıramaz. Demek, melâikelerin şu nevi amelleri ise, onların ibadetleridir. İnsan gibi amelleri değildir.”
“Melaikelerin Âdem’e secdesiyle beraber, şeytanın secde etmemesi (Bakara Suresi, 2/34) olan gaybî cüz’î hadise, pek geniş görünen küllî bir düsturun ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikatı hissettiriyor. Şöyle ki: Kur’an, Adem Aleyhisselam meleklerin itaat ve inkıyadını ve şeytanın tekebbürünü ve secde etmekten uzak durmasını zikretmesiyle; insanlara, kâinatın maddî nevilerinin çoğu ve o nevilerin mânevî temsilcileri ve müekkelleri (vazifeli melekleri ve ruhanileri) insanların emrine âmâde kılındıklarını ve insan nevinin duygularının ve donanımlarının bütün istifadelerine hazır ve itaatli olduklarını; öbür taraftan insanların istidat ve kabiliyetlerini bozan ve yanlış yollara sevk eden şerli maddelerle, onların temsilcileri ve habîs yoldaşları, o insan nevinin ilerleme ve olgunlaşma yolunda ne büyük bir engel ve müthiş bir düşman teşkil ettiğini Kur’an-ı Kerim, bir tek Hz. Âdem Aleyhisselam ile konuşurken, bütün kainatla ve bütün insanlık nevi ile yüce ve yüksek seviyeli bir konuşma yapıyor.” (Yirminci Söz, Birinci Makam Birinci Nükte)
Arş’ta, Güneşte, denizlerde, karalarda hatta bir yağmur ve kar tanesinde bile müekkel ve vazifeli melekler var; bunlar hayırlı ve güzel işlerin temsilcileri… Şerleri, kötülükleri temsil eden de şeytanlardır. Melekler Hz. Âdem’e secde edince insanın emrine verilen bütün hayırlı ve faydalı şeylerin temsilcilere Hz. Âdem’e ve evladlarına musahhar olmuş oluyor. Şeytan, baş kaldırıp secde etmeyince de, şerli ve zararlı şeylerin ve işlerin içinde olmuş oluyor…
[Safvet Senih] 28.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
‘Suç işleme özgürlüğü’ ve suç tuzağı! [Erhan Başyurt]
Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan 696 no’lu son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) haklı olarak çok tartışılıyor.
696 no’lu KHK’nın 121. maddesinin ‘iç savaş davetiyesi’ olduğu yönünde ciddi kaygılar var.
121’nci maddede şöyle deniliyor:
‘8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37’nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.’
121. maddeyi daha iyi anlayabilmek için atıfta bulunulan 6755 sayılı düzenlemenin ilgili 37. maddesine de öncelikle bakılmalı.
122. maddenin eklendiği 37. maddede aynen şöyle deniliyor:
‘15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hâl süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.’
Başka bir deyişle 8 Kasım 2016’da çıkarılan 6755 no’lu kanun düzenlemesinin 37. maddesinde 15 Temmuz ‘darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar ve tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile OHAL kapsamında yayınlanan KHK’lar kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren’ kamu personeline dokunulmazlık ve suç işleme özgürlüğü getiriliyor.
24 Aralık 2017’de çıkarılan 696 no’lu KHK’nın 121. maddesi ile de ‘Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler’ denilerek sivil vatandaşlara suç işleme özgürlüğü ve dokunulmazlık getiriliyor.
SADECE 15 TEMMUZ’U KAPSAMIYOR
İster kamu personeli 8 Kasım 2016’da, isterse sivillere 24 Aralık 2017’de verilen suç işleme özgürlüğü sadece 15 Temmuz darbesini kapsamıyor. ‘Terör eylemleri ile devamı niteliğindeki eylemleri’ ifadesi ile suça işlemeye teşviki geniş zamana yayıyor ve kapsamı belirsizleştiriliyor.
Şimdi 696 no’lu KHK’nın 121’nci maddesine sadece sivillere suç işleme özgürlüğü verdiği için tepki gösterenler maalesef yanılıyor. 6755 no’lu düzenlemenin 37. maddesi ile kamu personeline verilen ‘hukuksuzluk’ yapmak, ‘zulüm etmek’ yetkisi de aynı şekilde hukuksuz bir düzenleme ve kaldırılması gerekir.
Kamu görevlileri halka hizmet için vardır. Görevlerini de hukuk kapsamında icra etmek zorundadır. Onlara getirilen ‘suça teşvik’ KHK’lar ile 150 bin insanın ihracına, 250 bin insanın keyfi şekilde gözaltına alınıp on binlerce insanın hapse atılmasına, bebeklerin, hamile kadınların, hastaların ve kendisine bakamayacak kadar yaşlı insanların tutuklanmasına neden olmuş, binlerce masum insanın mallarına keyfi olarak el konulmasına ve 250 bin insana keyfi seyahat özgürlüğünü engelleme kararına imkân sağlamıştır. Yine kamu görevlilerinin tutuklulara işkence ve kötü muamelesine fırsat sağlamıştır.
Daha da açalım. Kamu görevlilerine suç işleme özgürlüğü getirilen 6755 no’lu düzenlemenin ekinde bizatihi 3 haber ajansı, 15 televizyon, 21 radyo, 39 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi keyfi ve hukuksuz şekilde kapatılmıştır.
Kapatılan kanallar arasında Yumurcak TV, Bisiklet Çocuk Dergisi bile yer almaktadır.
Yine darbeden 9 ay önce kayyım atanan, Mayıs 2017’de MASAK’ın ‘kara para aklama söz konusu değildir, hiçbir terör örgütü ile bağlantı tespit edilememiştir’ diye rapor verdiği İpek Medya’ya ait Mart 2016’da kayyımlar tarafından kapatılan BUGÜN TV, Kanaltürk TV, BUGÜN Gazetesi ve Millet Gazetesi de yer alıyor.
6755 no’lu kararname ve kamu görevlilerine hukuksuzluk yapmaları halinde dokunulmazlık getiren 37. madde 696 no’lu son kararnamenin sivillere de suç işleme özgürlüğü getiren ve bugün çokça tartışılan 121. maddenin kaynağıdır.
Peki gerek 37. madde ile kamu görevlilerine gerekse 121. madde ile sivillere getirilen suç işlemeye teşvik, gerçekte bir ‘dokunulmazlık’ mıdır?
SİVİLLERE ‘SUÇ TUZAĞI’
‘Devamı niteliğindeki terör eylemleri’ ne demektir ve sivillerin gerek kamu görevlilerine ve sivil halka katliam uygulamasına imkân sağlar mı?
Gerçek şu ki, 37. madde de 121. madde de OHAL kapsamında Türkiye’de suç işleme özgürlüğü sağlamaktadır ancak gerçekte suç işleyen kamu görevlileri ve sivillere bir ‘suç tuzağıdır’!
Zira Türkiye, uluslararası hukuk anlaşmalarının altına ima atmıştır.
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmıştır. Her ikisi de değil OHAL KHK’ları anayasamızın bile üzerindedir.
İşkence, nefret suçları ve ayrımcılık suçları zaman aşımı olmayan suçlardır. Yine ‘devlet vatandaşının can güvenliğini sağlamak’, ‘adil yargılama yapmak’, ‘seyahat özgürlüğü sağlamak’, ‘ifade ve fikir hürriyetini temin etmek’ ile yükümlüdür.
OHAL kapsamında ‘dokunulmazlık’ getirilerek işlenen suçlar Türkiye’de yargılama konusu olmasalar bile uluslararası suçlar olarak yargılamaya açıktır.
Sorumlular, maddi ve manevi yükümlülükten kurtulamazlar.
OHAL kapsamında getirilen Türkiye’de ‘suça teşvik’ düzenlemeleri, gerçekte uluslararası yargılamalar için ‘suç tuzağı’ niteliğindedir.
Suç işleyenler yargılanmayacaklarını sanarak aslında uluslararası yargı önünde ‘tuzağa düşmüş’ olacaktır.
6755 no’lu hukuksuz düzenlemelere ve kamu görevlilerine dokunulmazlık getiren 37’nci maddeye tepki göstermeyenlerin 696 no’lu KHK’nın sivillere OHAL kapsamında Türkiye’de suç işleme özgürlüğü getiren ve ‘iç savaşa’ davetiye çıkaran düzenlemeye tepki göstermekle yetinmeleri de ya bilmemekten ya da samimiyetsizliklerinden kaynaklanmaktadır…
[Erhan Başyurt] 28.12.2017 [TR724]
696 no’lu KHK’nın 121. maddesinin ‘iç savaş davetiyesi’ olduğu yönünde ciddi kaygılar var.
121’nci maddede şöyle deniliyor:
‘8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37’nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.’
121. maddeyi daha iyi anlayabilmek için atıfta bulunulan 6755 sayılı düzenlemenin ilgili 37. maddesine de öncelikle bakılmalı.
122. maddenin eklendiği 37. maddede aynen şöyle deniliyor:
‘15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hâl süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.’
Başka bir deyişle 8 Kasım 2016’da çıkarılan 6755 no’lu kanun düzenlemesinin 37. maddesinde 15 Temmuz ‘darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar ve tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile OHAL kapsamında yayınlanan KHK’lar kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren’ kamu personeline dokunulmazlık ve suç işleme özgürlüğü getiriliyor.
24 Aralık 2017’de çıkarılan 696 no’lu KHK’nın 121. maddesi ile de ‘Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler’ denilerek sivil vatandaşlara suç işleme özgürlüğü ve dokunulmazlık getiriliyor.
SADECE 15 TEMMUZ’U KAPSAMIYOR
İster kamu personeli 8 Kasım 2016’da, isterse sivillere 24 Aralık 2017’de verilen suç işleme özgürlüğü sadece 15 Temmuz darbesini kapsamıyor. ‘Terör eylemleri ile devamı niteliğindeki eylemleri’ ifadesi ile suça işlemeye teşviki geniş zamana yayıyor ve kapsamı belirsizleştiriliyor.
Şimdi 696 no’lu KHK’nın 121’nci maddesine sadece sivillere suç işleme özgürlüğü verdiği için tepki gösterenler maalesef yanılıyor. 6755 no’lu düzenlemenin 37. maddesi ile kamu personeline verilen ‘hukuksuzluk’ yapmak, ‘zulüm etmek’ yetkisi de aynı şekilde hukuksuz bir düzenleme ve kaldırılması gerekir.
Kamu görevlileri halka hizmet için vardır. Görevlerini de hukuk kapsamında icra etmek zorundadır. Onlara getirilen ‘suça teşvik’ KHK’lar ile 150 bin insanın ihracına, 250 bin insanın keyfi şekilde gözaltına alınıp on binlerce insanın hapse atılmasına, bebeklerin, hamile kadınların, hastaların ve kendisine bakamayacak kadar yaşlı insanların tutuklanmasına neden olmuş, binlerce masum insanın mallarına keyfi olarak el konulmasına ve 250 bin insana keyfi seyahat özgürlüğünü engelleme kararına imkân sağlamıştır. Yine kamu görevlilerinin tutuklulara işkence ve kötü muamelesine fırsat sağlamıştır.
Daha da açalım. Kamu görevlilerine suç işleme özgürlüğü getirilen 6755 no’lu düzenlemenin ekinde bizatihi 3 haber ajansı, 15 televizyon, 21 radyo, 39 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi keyfi ve hukuksuz şekilde kapatılmıştır.
Kapatılan kanallar arasında Yumurcak TV, Bisiklet Çocuk Dergisi bile yer almaktadır.
Yine darbeden 9 ay önce kayyım atanan, Mayıs 2017’de MASAK’ın ‘kara para aklama söz konusu değildir, hiçbir terör örgütü ile bağlantı tespit edilememiştir’ diye rapor verdiği İpek Medya’ya ait Mart 2016’da kayyımlar tarafından kapatılan BUGÜN TV, Kanaltürk TV, BUGÜN Gazetesi ve Millet Gazetesi de yer alıyor.
6755 no’lu kararname ve kamu görevlilerine hukuksuzluk yapmaları halinde dokunulmazlık getiren 37. madde 696 no’lu son kararnamenin sivillere de suç işleme özgürlüğü getiren ve bugün çokça tartışılan 121. maddenin kaynağıdır.
Peki gerek 37. madde ile kamu görevlilerine gerekse 121. madde ile sivillere getirilen suç işlemeye teşvik, gerçekte bir ‘dokunulmazlık’ mıdır?
SİVİLLERE ‘SUÇ TUZAĞI’
‘Devamı niteliğindeki terör eylemleri’ ne demektir ve sivillerin gerek kamu görevlilerine ve sivil halka katliam uygulamasına imkân sağlar mı?
Gerçek şu ki, 37. madde de 121. madde de OHAL kapsamında Türkiye’de suç işleme özgürlüğü sağlamaktadır ancak gerçekte suç işleyen kamu görevlileri ve sivillere bir ‘suç tuzağıdır’!
Zira Türkiye, uluslararası hukuk anlaşmalarının altına ima atmıştır.
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmıştır. Her ikisi de değil OHAL KHK’ları anayasamızın bile üzerindedir.
İşkence, nefret suçları ve ayrımcılık suçları zaman aşımı olmayan suçlardır. Yine ‘devlet vatandaşının can güvenliğini sağlamak’, ‘adil yargılama yapmak’, ‘seyahat özgürlüğü sağlamak’, ‘ifade ve fikir hürriyetini temin etmek’ ile yükümlüdür.
OHAL kapsamında ‘dokunulmazlık’ getirilerek işlenen suçlar Türkiye’de yargılama konusu olmasalar bile uluslararası suçlar olarak yargılamaya açıktır.
Sorumlular, maddi ve manevi yükümlülükten kurtulamazlar.
OHAL kapsamında getirilen Türkiye’de ‘suça teşvik’ düzenlemeleri, gerçekte uluslararası yargılamalar için ‘suç tuzağı’ niteliğindedir.
Suç işleyenler yargılanmayacaklarını sanarak aslında uluslararası yargı önünde ‘tuzağa düşmüş’ olacaktır.
6755 no’lu hukuksuz düzenlemelere ve kamu görevlilerine dokunulmazlık getiren 37’nci maddeye tepki göstermeyenlerin 696 no’lu KHK’nın sivillere OHAL kapsamında Türkiye’de suç işleme özgürlüğü getiren ve ‘iç savaşa’ davetiye çıkaran düzenlemeye tepki göstermekle yetinmeleri de ya bilmemekten ya da samimiyetsizliklerinden kaynaklanmaktadır…
[Erhan Başyurt] 28.12.2017 [TR724]
2017 biterken Erdoğan rejiminin anlatılarını sorgulamak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bir koca yıl daha geride kalmak üzere. 2017’nin son günlerinde eskiyen yılın bir muhasebesini yapmak adetten sayılır. Ben bunu iktidarın anlatılarını sorgulayarak yapmak istiyorum. Söylem iktidarın yapıtaşıdır. Her iktidarın bir resmi anlatısı, bir hikâyesi vardır. O hikâyede iktidarların korkuları, hedefleri, algıları, sırları, hataları gizlidir. İktidarlar ve rejimler, bu tür sözel anlatılar üzerine inşa edilir. İktidar ve halk kitlesi arasındaki ilişkinin püf noktası iktidarın anlatısıdır. Anlatı kabul gördüğü ölçüde rejim sürekliliğini sağlar. Uzun soluklu iktidarların rejimlerinde bu anlatı resmi tarih tezine dönüşür. Anlatılan öykü yegâne gerçekliği oluşturur. Bunu başaran iktidarlar, rejimlerini – ve elbette bunun sonucu olarak iktidarlarını – perçinlerler. Dahası, kendilerinden sonra iktidarı devralacak kişi ve kurumların da kendi yollarında gitmelerini garanti altına almak isterler.
Bunun hem pragmatik hem de duygusal nedenleri vardır. Pragmatik neden, iktidarın devir-teslimi sonrası eski iktidarın meşruiyetini devam ettirmesidir. Yani eski iktidarlar, yeni iktidar tarafından suçlanmaması, yaptıklarının sorgulanmaması, politika tercihlerinin ve siyasi kararlarının yeni iktidarca da meşru ve yasal kabul edilmesini isterler. Duygusal nedenlere gelince, her iktidar tarihin akışını belirlemekle övünmek ister. Çığır açan, bir döneme damgasını vuran ve kendisinden sonraki dönemlere iz bırakan bir etkide bulunmak amacını taşır. 15 Temmuz sonrası Türkiye devletinin resmi anlatısı değişim gösterdi. Rejim bakımından bir kırılma yaşandı. 2017, bu kırılmanın akabinde seyreden rejim gelişim sürecinin ana hatlarının ortaya konduğu bir yıl oldu. Erdoğan rejimi 2017 yılında resmi iktidar anlatısını başarıyla topluma benimsetti. Moda terimle, halk bu anlatıyı “satın aldı”. Gelin bu anlatının birkaç önemli köşe taşına yakından bakalım:
“Etrafımız dış düşmanlarla dolu. Herkes bizim karşımızda. Avrupa Birliği, ABD, NATO bize zarar vermeyi, parçalayıp bölmeyi kafaya takmış”. Bu anlatı esasında kökleri Osmanlı (hatta İslam) tarihine kadar uzanan bir tür derin kompleksin (işin sosyal psikolojik boyutu) ve yansıtma mekanizmasının, iktidarı konsolide etmek için kullanılmasından ibarettir. ABD dış düşmansa neden Türkiye’de bir ABD üssü var, neden ABD silahları kullanıyoruz, neden ABD’nin lideri olduğu bir savunma ittifakı üyesiyiz? AB bizim karşımızdaysa neden AB’ye girmek için bu kurumun müktesebatını benimsemek için on yıllarca reformlar yapıldı? Neden AB bize maddi kaynaklar sunuyor? Neden AB’den milyarlarca Avroluk fonlar kullanıyoruz? Neden öğrencilerimizi ERASMUS değişim programı çerçevesinde Avrupa’ya gönderiyoruz? Neden çocuklarımıza Batı dillerini öğretiyoruz? Neden sıkışınca bugünkü iktidar sahipleri bile haklarını aramak adına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittiler? NATO bize zarar vermeye ve bizi parçalamaya çalışıyorsa neden üyelikten çekilmiyoruz? Neden başımız her sıkıştığında NATO’dan Patriot sistemleri talep ediyoruz? Etrafımız bu düşmanlarla çevriliyse, bu işbirlikleri nasıl açıklanacak?
“15 Temmuz darbe girişimini ‘FETÖ’ isimli bir terör örgütü yaptı. Devlete sızmış olan örgüt üyeleri iktidarı cebren ele geçirmeye çalıştı. Bunlar orduya sızmışlar. Orduyu ele geçirmişler. Ve darbe yaparak iktidarı ele geçirmeyi planlamışlar”. Gülen Cemaati’ne “FETÖ” demek ne derece hukuksal, bunu bugünkü Türkiye’de hukukun gerilediği nokta itibarıyla tartışmanın dahi anlamsız olduğunu düşünüyorum. Yine de şu soruları sormak gerekiyor: Bu yapı iddia edildiği üzere bir örgüt ise, bu yapıyla bundan birkaç yıl öncesine dek işbirliği yapan bugünkü iktidarın durumu ne olacak? Kamusal alanda çalışma koşulları belli. Kamuda açık olan bir pozisyona başvuran bir vatandaşın herhangi bir objektif olmayan nedenle (mesela Cemaat’e yakın diye, ya da herhangi bir bankada hesabı var diye, ya da herhangi bir okuldan mezun olmuş diye) o pozisyona alınmaması, hukuk devleti kıstasları içerisinde nasıl engellenecek? Cemaat’in bazı sempatizanlarının bulaştıkları bir takım hukuk dışı işler varsa, bu hukuk dışı eylemlerin bireysel suç değil de kurumsal bir suç teşkil ettiğine dair kanıtlar nerede? 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tutuklanan general ve amiraller (TSK general-amiral kadro toplamının yüzde ellisi civarı) Cemaat üyesidir demenin mantıksal sakatlığı yanında, yine bu absürt iddiayı destekleyen maddi kanıtlar aradan geçen bunca zamana karşın neden hala ortaya konulamadı? Tüm bu kadronun NATO ve Batı yanlısı olması, TSK içerisinde Avrasyacı subayların kilit noktalara atanması gibi gayet belirgin gelişmeleri bu bağlamda nasıl değerlendirmek gerekiyor? Tüm general-amiral kadrosunun yarısının katıldığı bir darbe girişimi iddiası doğru ise, nasıl oluyor da darbeye fiilen katılan unsurlar tüm TSK personelinin minimal bir bölümüne tekabül ediyor? Bunca üst seviye komutan darbeye katıldıysa, neden darbe başarısız oldu?
“New York’taki Zarrab (Atilla-Halkbank) davası ‘FETÖ’ tarafından sahneleniyor. Bu davanın yargıcı ve savcısı ‘FETÖ’ üyesi”. Bu iddia bir tür şehir efsanesi falan değil. En üst seviyeden, hükümet temsilcisi (ve adalet eski bakanı) Bekir Bozdağ gibi “en resmi ağızlardan” ve defalarca yinelenen bir sav. Bu, bugünkü Türkiye rejiminin New York mahkemesine karşı öne sürdüğü yegâne savunma. Buna göre, “FETÖ” ABD devletini de “ele geçirmiş”. Bu denli etkinler yani. Peki, velev ki öyle, maddi kanıtlar ne olacak? Mesela 17 Aralık sonrasında tapelerin sahte olduğuna dair bir belge ortalıkta dolanıyordu. Bunu ne idüğü belirsiz bir ABD firmasından alıp gazetelerde, sosyal medyada paylaşıyordu iktidar. Neden bu kanıtı ABD mahkemesine sunmadılar? Madem bu belge maddi olarak tüm tapelerin kes-yapıştır şekilde bir yolla elde edildiğini açıklıkla ve bilimsellikle ortaya koyuyor, neden bu “mühim ve etkili kanıtı” ABD mahkemesine ibraz etmediniz? Diğer soruya gelelim. ABD İran’a ambargo uygularken bu ambargoyu delmiş olmak, bu davanın ana konusu. Yani sizin aldığınız rüşvetler değil ABD’nin peşinde olduğu. Esas konu, delinen İran yaptırımları. Türkiye’de Erdoğan da dâhil en yetkili ağızlar, bu yaptırımların Türkiye’yi bağlamadığını, Türkiye’nin istediği ülke ile istediği ticari ilişkiye gireceğini açıkladı. Madem öyle, bu paniğin nedeni ne? Evet, İran’la ticaret yaptık ve İran’ın parasını akladık, ABD yaptırımlarını deldik dersiniz, mahkemenin de sizin için bir kıymet-i harbiyesi kalmaz. Öyle değil mi? Ne bu şiddet, bu celal? Yoksa Türkiye’de iç kamuoyuna anlattığınız öyküye kendiniz mi inanmıyorsunuz?
MANTIK KURGUSUNUN BİR ÖNEMİ YOK
Bu örneklerden o kadar fazla var ki! Hepsinin işleyiş mekanizmaları, mantıkları, kullanılan ana taktik aynı. İç kamuoyunu bir hikâyeye, bir öyküye inandırmak, bir tür kahramanlık manzumesi, direniş hikâyesi, bir tür Pembe İncili Kaftan efsanesi oluşturmak. İçine biraz 15/16. yüzyıl Osmanlı epik destanı, bir tutam Misak-ı Milli, az Sevr sendromu ve biraz da Türkçülük ver! Hah, hazır imdadımıza Trump’ın Kudüs kararı da yetişti, iyi mi! Ruslarla aramız iyi nasıl olsa. Öyle ya, sıcak denizlere inmeyi biz yanlış anlamışız. Aslında Ruslar Antalya’da tatil yapmak istiyorlarmış sıcak denizlere inmek derken! Zaten doğal gazda bir numara Rusya iki numara İran’a bağımlıyız. Suriye’de de aynı sıralama. Neden rahatsız olalım? Ruslara nükleer santral yaptırıyoruz, hem de bir değil iki tane. İran’a da ABD yaptırımlarını delerek nükleer silah yapsın diye destek olduk. Dış politika satrancını Türk kahvehanesinde tavla oynamaya alışmış bir güruha anlatamazsınız. Yani öykünün mantık kurgusunun pek bir önemi yok. İç kamuoyu bu anlatıyı satın almaya hazır. Bir filme gidip iki saat kadar gerçekliğinizin acımasız dünyasından çıkıp o filmin kurgusal realitesine kendinizi kaptırdığınızda hissettiğiniz rahatlamayı bilir misiniz? Çünkü bu öykü, gerçek yaşamdan daha güzeldir. Fakat film sona erdiğinde, gerçek yaşamın gerçek sorunlarının olduğu yerde durduğunu görürsünüz. Türkiye’nin gerçekleri de oldukları yerde duruyor. 2017’de Türkiye’de film kesintisiz devam etti. Filmin anlatısının büyüsü bozulmadı. Umarım 2018’de düşünen, soru soran, mantığını kullanan ve gerçekleri gören insanların sayısı artar. Dilerim ki gerçek vatanseverler, çalınan yarınlara karşı sesini yükseltir. 2018’in hukuk ve özgürlük getirmesi buna bağlı çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.12.2017 [TR724]
Bunun hem pragmatik hem de duygusal nedenleri vardır. Pragmatik neden, iktidarın devir-teslimi sonrası eski iktidarın meşruiyetini devam ettirmesidir. Yani eski iktidarlar, yeni iktidar tarafından suçlanmaması, yaptıklarının sorgulanmaması, politika tercihlerinin ve siyasi kararlarının yeni iktidarca da meşru ve yasal kabul edilmesini isterler. Duygusal nedenlere gelince, her iktidar tarihin akışını belirlemekle övünmek ister. Çığır açan, bir döneme damgasını vuran ve kendisinden sonraki dönemlere iz bırakan bir etkide bulunmak amacını taşır. 15 Temmuz sonrası Türkiye devletinin resmi anlatısı değişim gösterdi. Rejim bakımından bir kırılma yaşandı. 2017, bu kırılmanın akabinde seyreden rejim gelişim sürecinin ana hatlarının ortaya konduğu bir yıl oldu. Erdoğan rejimi 2017 yılında resmi iktidar anlatısını başarıyla topluma benimsetti. Moda terimle, halk bu anlatıyı “satın aldı”. Gelin bu anlatının birkaç önemli köşe taşına yakından bakalım:
“Etrafımız dış düşmanlarla dolu. Herkes bizim karşımızda. Avrupa Birliği, ABD, NATO bize zarar vermeyi, parçalayıp bölmeyi kafaya takmış”. Bu anlatı esasında kökleri Osmanlı (hatta İslam) tarihine kadar uzanan bir tür derin kompleksin (işin sosyal psikolojik boyutu) ve yansıtma mekanizmasının, iktidarı konsolide etmek için kullanılmasından ibarettir. ABD dış düşmansa neden Türkiye’de bir ABD üssü var, neden ABD silahları kullanıyoruz, neden ABD’nin lideri olduğu bir savunma ittifakı üyesiyiz? AB bizim karşımızdaysa neden AB’ye girmek için bu kurumun müktesebatını benimsemek için on yıllarca reformlar yapıldı? Neden AB bize maddi kaynaklar sunuyor? Neden AB’den milyarlarca Avroluk fonlar kullanıyoruz? Neden öğrencilerimizi ERASMUS değişim programı çerçevesinde Avrupa’ya gönderiyoruz? Neden çocuklarımıza Batı dillerini öğretiyoruz? Neden sıkışınca bugünkü iktidar sahipleri bile haklarını aramak adına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittiler? NATO bize zarar vermeye ve bizi parçalamaya çalışıyorsa neden üyelikten çekilmiyoruz? Neden başımız her sıkıştığında NATO’dan Patriot sistemleri talep ediyoruz? Etrafımız bu düşmanlarla çevriliyse, bu işbirlikleri nasıl açıklanacak?
“15 Temmuz darbe girişimini ‘FETÖ’ isimli bir terör örgütü yaptı. Devlete sızmış olan örgüt üyeleri iktidarı cebren ele geçirmeye çalıştı. Bunlar orduya sızmışlar. Orduyu ele geçirmişler. Ve darbe yaparak iktidarı ele geçirmeyi planlamışlar”. Gülen Cemaati’ne “FETÖ” demek ne derece hukuksal, bunu bugünkü Türkiye’de hukukun gerilediği nokta itibarıyla tartışmanın dahi anlamsız olduğunu düşünüyorum. Yine de şu soruları sormak gerekiyor: Bu yapı iddia edildiği üzere bir örgüt ise, bu yapıyla bundan birkaç yıl öncesine dek işbirliği yapan bugünkü iktidarın durumu ne olacak? Kamusal alanda çalışma koşulları belli. Kamuda açık olan bir pozisyona başvuran bir vatandaşın herhangi bir objektif olmayan nedenle (mesela Cemaat’e yakın diye, ya da herhangi bir bankada hesabı var diye, ya da herhangi bir okuldan mezun olmuş diye) o pozisyona alınmaması, hukuk devleti kıstasları içerisinde nasıl engellenecek? Cemaat’in bazı sempatizanlarının bulaştıkları bir takım hukuk dışı işler varsa, bu hukuk dışı eylemlerin bireysel suç değil de kurumsal bir suç teşkil ettiğine dair kanıtlar nerede? 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tutuklanan general ve amiraller (TSK general-amiral kadro toplamının yüzde ellisi civarı) Cemaat üyesidir demenin mantıksal sakatlığı yanında, yine bu absürt iddiayı destekleyen maddi kanıtlar aradan geçen bunca zamana karşın neden hala ortaya konulamadı? Tüm bu kadronun NATO ve Batı yanlısı olması, TSK içerisinde Avrasyacı subayların kilit noktalara atanması gibi gayet belirgin gelişmeleri bu bağlamda nasıl değerlendirmek gerekiyor? Tüm general-amiral kadrosunun yarısının katıldığı bir darbe girişimi iddiası doğru ise, nasıl oluyor da darbeye fiilen katılan unsurlar tüm TSK personelinin minimal bir bölümüne tekabül ediyor? Bunca üst seviye komutan darbeye katıldıysa, neden darbe başarısız oldu?
“New York’taki Zarrab (Atilla-Halkbank) davası ‘FETÖ’ tarafından sahneleniyor. Bu davanın yargıcı ve savcısı ‘FETÖ’ üyesi”. Bu iddia bir tür şehir efsanesi falan değil. En üst seviyeden, hükümet temsilcisi (ve adalet eski bakanı) Bekir Bozdağ gibi “en resmi ağızlardan” ve defalarca yinelenen bir sav. Bu, bugünkü Türkiye rejiminin New York mahkemesine karşı öne sürdüğü yegâne savunma. Buna göre, “FETÖ” ABD devletini de “ele geçirmiş”. Bu denli etkinler yani. Peki, velev ki öyle, maddi kanıtlar ne olacak? Mesela 17 Aralık sonrasında tapelerin sahte olduğuna dair bir belge ortalıkta dolanıyordu. Bunu ne idüğü belirsiz bir ABD firmasından alıp gazetelerde, sosyal medyada paylaşıyordu iktidar. Neden bu kanıtı ABD mahkemesine sunmadılar? Madem bu belge maddi olarak tüm tapelerin kes-yapıştır şekilde bir yolla elde edildiğini açıklıkla ve bilimsellikle ortaya koyuyor, neden bu “mühim ve etkili kanıtı” ABD mahkemesine ibraz etmediniz? Diğer soruya gelelim. ABD İran’a ambargo uygularken bu ambargoyu delmiş olmak, bu davanın ana konusu. Yani sizin aldığınız rüşvetler değil ABD’nin peşinde olduğu. Esas konu, delinen İran yaptırımları. Türkiye’de Erdoğan da dâhil en yetkili ağızlar, bu yaptırımların Türkiye’yi bağlamadığını, Türkiye’nin istediği ülke ile istediği ticari ilişkiye gireceğini açıkladı. Madem öyle, bu paniğin nedeni ne? Evet, İran’la ticaret yaptık ve İran’ın parasını akladık, ABD yaptırımlarını deldik dersiniz, mahkemenin de sizin için bir kıymet-i harbiyesi kalmaz. Öyle değil mi? Ne bu şiddet, bu celal? Yoksa Türkiye’de iç kamuoyuna anlattığınız öyküye kendiniz mi inanmıyorsunuz?
MANTIK KURGUSUNUN BİR ÖNEMİ YOK
Bu örneklerden o kadar fazla var ki! Hepsinin işleyiş mekanizmaları, mantıkları, kullanılan ana taktik aynı. İç kamuoyunu bir hikâyeye, bir öyküye inandırmak, bir tür kahramanlık manzumesi, direniş hikâyesi, bir tür Pembe İncili Kaftan efsanesi oluşturmak. İçine biraz 15/16. yüzyıl Osmanlı epik destanı, bir tutam Misak-ı Milli, az Sevr sendromu ve biraz da Türkçülük ver! Hah, hazır imdadımıza Trump’ın Kudüs kararı da yetişti, iyi mi! Ruslarla aramız iyi nasıl olsa. Öyle ya, sıcak denizlere inmeyi biz yanlış anlamışız. Aslında Ruslar Antalya’da tatil yapmak istiyorlarmış sıcak denizlere inmek derken! Zaten doğal gazda bir numara Rusya iki numara İran’a bağımlıyız. Suriye’de de aynı sıralama. Neden rahatsız olalım? Ruslara nükleer santral yaptırıyoruz, hem de bir değil iki tane. İran’a da ABD yaptırımlarını delerek nükleer silah yapsın diye destek olduk. Dış politika satrancını Türk kahvehanesinde tavla oynamaya alışmış bir güruha anlatamazsınız. Yani öykünün mantık kurgusunun pek bir önemi yok. İç kamuoyu bu anlatıyı satın almaya hazır. Bir filme gidip iki saat kadar gerçekliğinizin acımasız dünyasından çıkıp o filmin kurgusal realitesine kendinizi kaptırdığınızda hissettiğiniz rahatlamayı bilir misiniz? Çünkü bu öykü, gerçek yaşamdan daha güzeldir. Fakat film sona erdiğinde, gerçek yaşamın gerçek sorunlarının olduğu yerde durduğunu görürsünüz. Türkiye’nin gerçekleri de oldukları yerde duruyor. 2017’de Türkiye’de film kesintisiz devam etti. Filmin anlatısının büyüsü bozulmadı. Umarım 2018’de düşünen, soru soran, mantığını kullanan ve gerçekleri gören insanların sayısı artar. Dilerim ki gerçek vatanseverler, çalınan yarınlara karşı sesini yükseltir. 2018’in hukuk ve özgürlük getirmesi buna bağlı çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.12.2017 [TR724]
Cesur olmalı da, namussuzlar hiç böyle şeytanlaşmamıştı [Tarık Toros]
Hristiyan aleminde geçen hafta başlayan Noel tatili, itiraf edeyim buralarda yaşayan Türklerin de ister istemez rehavetine yol açtı.
İngiltere’de okullar 20 Aralık’tan 3 Ocak’a tatil oldu.
Aylar öncesinden başlayan “Christmas” hazırlıkları, hediye paketleri ve alışveriş çılgınlığı, hepsi şu son hafta içindi.
Hayat durdu.
Metrolar, trenler, otobüsler çalışmadı, iş hayatı ara verdi.
Kentler boşaldı.
Kimi deniz tatiline, kimi kayağa gitti.
***
Aşağı yukarı her günün bir adı var:
Christmas Eve, Christmas Day, Boxing Day, New Year’s Eve, New Year’s Day…
Bugüne kadar tam anlamıyla kavrayamadığım bu ritüeli, yeni yeni anlamaya başladım.
***
Türkiye’de özellikle büyükşehirlerde hep özenilen bir hafta oldu bu.
Lakin içinde yaşamayınca bilinmiyormuş, ülkedeki özenti kutlamalar Batı’nın bırak taklidi olmayı yanına bile yaklaşamıyor.
Batı’da Chirstmas Day arefesinde, yani 24 Aralık akşamı kurulan ve ana yemeği hindi olan sofralar için haftalarca TV’lerde yemek programları yapılıyor.
Bizde ise yeni yıl gecesine (31 Aralık) hazırlık yapılıp ertesi gün resmi tatil yapılır, hepi topu bir buçuk günde başlar biter her şey.
Ayrıca…
“Noel” ile “yeni yıl” hep karıştırılır, ayrı konu.
***
Eski yılı uğurlamayı yenisini karşılamayı yadırgamam.
Bir muhasebedir.
Hesaplaşmadır.
Özelde de genelde de böyle olur, olmalı.
Gelen yıl gideni aratmasın, denir.
Yeni yıla (şimdi 2018) umutla bakılır.
Sayaçlar sıfırlanır.
***
Türkiye 2017’nin tamamını, 2016’nın ikinci yarısını olağanüstü hal altında geçirdi.
2018’e de böyle giriyor.
Ülkenin mühim bölümü, zindanda, tutsaklıkta, ev hapsinde, konuşma ve düşünme tatilinde geçirdi bu süreyi.
Önemli bölümü, işini gücünü kaybetti, çalışma hürriyeti gitti.
OHAL’in vurduğu hayatlar, soruşturma geçirenlerle sınırlı değil.
Çocuklar, aileler, bakmakla yükümlü olunanlar ve yakınlarıyla milyonları buluyor.
Onlar için rejimin adı OHAL değildi, tastamam SIKIYÖNETİM altında yaşadılar, yaşıyorlar.
Şimdi 2018 karşılanırken topyekûn SIKIYÖNETİM’e gidiliyor (belki de adı çoktan konuldu.)
***
İsmet İnönü, “Bir memlekette namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette kurtuluş yoktur” demiş.
Cesaret tamam da…
Karşınızdakilerin hiçbir kutsalı yoksa…
Yani namussuzlar;
Yalanı, riyayı, iftirayı, alenen yasa tanımazlığı, amaçları için hazine talanını, işkenceyi, kaos çıkarmayı, katliamı, rüşvetle insan kaçırmayı, faili meçhulleri, suikastleri ve tüm suçlarını başkalarına yansıtmayı vs.
Tüm bunları ve dahasını yapıyorsa nasıl olacak ki?
Karşımızdaki gangster çetesinin emin olun, akla hayale gelmeyecek başka yöntemlerini de göreceğiz belki.
İnönü’nün bu lafı söylediği süreçte bunların hangisi, ne kadar vardı?
***
Kaç tane namuslu insan var ve…
Ülkenin başındaki dahil herkesin korktuğu bir ortamda hangisi çıkıp “bi dakka” diyecek?
***
Hayır.
2018’e bu duygularla girmiyorum.
Baskının dağları lerzeye getireceğine…
Zulmün arşı titreteceğine dair itikadım var.
Endişem, bunun kuruyu yaşı ayırmayacak olması.
[Tarık Toros] 28.12.2017 [TR724]
İngiltere’de okullar 20 Aralık’tan 3 Ocak’a tatil oldu.
Aylar öncesinden başlayan “Christmas” hazırlıkları, hediye paketleri ve alışveriş çılgınlığı, hepsi şu son hafta içindi.
Hayat durdu.
Metrolar, trenler, otobüsler çalışmadı, iş hayatı ara verdi.
Kentler boşaldı.
Kimi deniz tatiline, kimi kayağa gitti.
***
Aşağı yukarı her günün bir adı var:
Christmas Eve, Christmas Day, Boxing Day, New Year’s Eve, New Year’s Day…
Bugüne kadar tam anlamıyla kavrayamadığım bu ritüeli, yeni yeni anlamaya başladım.
***
Türkiye’de özellikle büyükşehirlerde hep özenilen bir hafta oldu bu.
Lakin içinde yaşamayınca bilinmiyormuş, ülkedeki özenti kutlamalar Batı’nın bırak taklidi olmayı yanına bile yaklaşamıyor.
Batı’da Chirstmas Day arefesinde, yani 24 Aralık akşamı kurulan ve ana yemeği hindi olan sofralar için haftalarca TV’lerde yemek programları yapılıyor.
Bizde ise yeni yıl gecesine (31 Aralık) hazırlık yapılıp ertesi gün resmi tatil yapılır, hepi topu bir buçuk günde başlar biter her şey.
Ayrıca…
“Noel” ile “yeni yıl” hep karıştırılır, ayrı konu.
***
Eski yılı uğurlamayı yenisini karşılamayı yadırgamam.
Bir muhasebedir.
Hesaplaşmadır.
Özelde de genelde de böyle olur, olmalı.
Gelen yıl gideni aratmasın, denir.
Yeni yıla (şimdi 2018) umutla bakılır.
Sayaçlar sıfırlanır.
***
Türkiye 2017’nin tamamını, 2016’nın ikinci yarısını olağanüstü hal altında geçirdi.
2018’e de böyle giriyor.
Ülkenin mühim bölümü, zindanda, tutsaklıkta, ev hapsinde, konuşma ve düşünme tatilinde geçirdi bu süreyi.
Önemli bölümü, işini gücünü kaybetti, çalışma hürriyeti gitti.
OHAL’in vurduğu hayatlar, soruşturma geçirenlerle sınırlı değil.
Çocuklar, aileler, bakmakla yükümlü olunanlar ve yakınlarıyla milyonları buluyor.
Onlar için rejimin adı OHAL değildi, tastamam SIKIYÖNETİM altında yaşadılar, yaşıyorlar.
Şimdi 2018 karşılanırken topyekûn SIKIYÖNETİM’e gidiliyor (belki de adı çoktan konuldu.)
***
İsmet İnönü, “Bir memlekette namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette kurtuluş yoktur” demiş.
Cesaret tamam da…
Karşınızdakilerin hiçbir kutsalı yoksa…
Yani namussuzlar;
Yalanı, riyayı, iftirayı, alenen yasa tanımazlığı, amaçları için hazine talanını, işkenceyi, kaos çıkarmayı, katliamı, rüşvetle insan kaçırmayı, faili meçhulleri, suikastleri ve tüm suçlarını başkalarına yansıtmayı vs.
Tüm bunları ve dahasını yapıyorsa nasıl olacak ki?
Karşımızdaki gangster çetesinin emin olun, akla hayale gelmeyecek başka yöntemlerini de göreceğiz belki.
İnönü’nün bu lafı söylediği süreçte bunların hangisi, ne kadar vardı?
***
Kaç tane namuslu insan var ve…
Ülkenin başındaki dahil herkesin korktuğu bir ortamda hangisi çıkıp “bi dakka” diyecek?
***
Hayır.
2018’e bu duygularla girmiyorum.
Baskının dağları lerzeye getireceğine…
Zulmün arşı titreteceğine dair itikadım var.
Endişem, bunun kuruyu yaşı ayırmayacak olması.
[Tarık Toros] 28.12.2017 [TR724]
Barzani’nin geleceği ve Kürdistan’daki ayaklanmalar [Ebubekir Işık]
25 Eylül 2017’de Irak Kürdistanı’nda yapılan bağımsızlık referandumunun olumsuz etkileri her geçen gün derinleşmekte. Referandum sonrası Irak Kürdistanı 2014’ten bu yana ele geçirdiği toprakların hemen hemen tamamını kaybederken, özellikle Türkiye ve İran’ın ortak hareket etmesi sonucu 2017’yi çok büyük bir diplomatik ve ticari hezimetle kapatmak üzere.
Irak Kürdistan yönetimi referandumdan bu yana bir tarafta Avrupalı muhatapları ile adeta bir mekik diplomasisi eşliğinde görüşmeler yürütmeye çalışırken, diğer tarafta gerek Bağdat hükümeti gerekse de Türkiye ve İran ile bir takım nizalı konulara dair fikir birliğine varmaya çalışmakta. Bu bağlamdan hareketle, Irak Kürdistan Bölgesel yönetimi başbakanı Neçirvan Barzani geçtiğimiz günlerde önce Fransa başkanı Emanuel Macron ardından Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile görüştükten sonra, Irak başbakanı Haydar El Abadi ile Bağdat’ta görüşme fırsatı yakaladı. Bu görüşmelerin ana gündemi referandum sonrası Kürdistan’a Bağdat, Türkiye ve İran tarafından uygulanan ‘ambargonun’ hafifletilmesi olsa da, özellikle son iki haftadır Süleymaniye ve çevresinde başlayan ayaklanmalar ve bu ayaklanmaların çevre şehirlere sıçrama ihtimali Barzani ailesi ve Kürt federe yönetiminin temsilcilerini son derece kaygılandırmakta.
Ayaklanmalara Sebep Olan Gelişmeler
2014 yılına kadar Kürdistan özellikle petrol gelirlerinin etkisi ile son derece büyük bir ekonomik büyüme ve refah artışı kaydetti. Fakat, bu refah artışının özel ve kamu yatırımlarına dönüşmediği, lüks ve bireysel tüketime aktarıldığı, bu sebeple özellikle Erbil ve civarında insanların son derece lüks arabalar ile seyahat ettikleri bölgeye gidip gelen birçok uzmanın ifadeleri arasında bulunmakta. Bununla beraber, 2014 yılı ortalarında İŞID ile başlayan savaş ve akabinde petrol fiyatlarının küresel ölçekte düşmesi, Irak Kürdistan’ın petrol gelirleri üzerine inşa ettiği ekonomik modelin çökmesi sonucunu doğurdu. Bu sebebe istinaden, 2014 yılı ortalarından referanduma kadar geçen süreçte kamu sektörü çalışanlarının maaşlarının ödenmesine dair bir takım sorunlar baş gösterdi. Fakat, her seferinde bu sorunların önemli bir kısmı dışarıdan gelen ‘direkt bütçe yardımları’ ile çözülebilmişti.
Ancak, referandumdan hemen sonra Erbil ve Süleymaniye hava alanlarının uluslararası uçuşlara kapatılması, Kürdistan’ın şehirleri arasına Irak merkezi ordusu ve Haşdi Şabi tarafından kurulan onlarca kontrol noktasının ticari hayatı felç etmesi ve son üç aydır kamu sektörü çalışanlarının maaşlarının verilememesi bardağı taşıran son damlalar oldu.
Sayıları bir buçuk milyona yaklaşan kamu sektörü çalışanlarının bir takım temsilcilerinin iki hafta kadar önce Süleymaniye merkezli bir ayaklanma başlatarak özellikle Barzani ailesi ve KDP yönetimine karşı şiddet içeren protestolar başlattıkları Erbil merkezli Rudaw tarafından son dakika haberi olarak verilmişti. Süleymaniye’de başlayan ayaklanmalarda göstericiler KDP’nin ofisini taşlamış ve ardından ateşe vererek adeta Barzani’ye olan nefretlerini ortaya koymuşlardı. Bu gösteriler benzer şekilde Barzani KDP’sinin varlığının olmadığı şehirlere de sıçrama eğilimi göstermesi riskinden ötürü KDP tarafından kaygıyla takip edilmekte.
Büyük bir kısmının Talabani’nin partisi olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve 2006’da KYB’nin içinden çıkarak yeni bir siyasi oluşum haline gelen Goran Hareketi’nin destekleyicileri olan bu göstericilerin temel motivasyonlarına baktığımızda karşımıza üç temel itiraz kaynağının çıktığını görmekteyiz.
Bir, göstericilerin kahir ekseriyeti kendilerinin ve bağlı oldukları partilerin Barzani ve yönetimine referanduma dair itirazlarını ilettiklerini, referandumun Kürdistan’a yaramayacağını ve sorunlar getireceğini söylemelerine rağmen dinlenmedikleri için kızgın olduklarını görmekteyiz. İki, göstericilerin beyanatlarına ve protestoların diline baktığımızda özellikle Barzani ailesinin petrol ve doğalgaz kaynaklarının işletilmesine dair yolsuzluklara bulaştıkları, enerji kaynakları gelirlerinin büyük bir kısmının Malta, Lihtenştayn, Man Adası, İsviçre gibi ülkelere çıkarıldığı söylemini duymaktayız. Son olarak, Barzani ailesinin 6 milyonluk bir ülkede 1,5 milyon kadar insanı kamu sektörü ile bir şekilde ilişkilendirip, kamu hizmeti üretip üretmemesine bakılmaksızın birçok kişiye maaş bağladığı ve bu yolla halkın desteğini kazandığı ifade edilmekte. Hatta öyle ki, silah altında bulunan Peşmerge sayısının 100.000 kadar olduğu halde, 250.000 kadar kişiye Peşmerge Bakanlığı’ndan maaş verildiği yapılan diğer eleştiriler arasında.
Bağdat’a Verilen Tavizlerin Devam Etmekte Olan Gösteriler Üzerindeki Etkisi
Referandumdan bu tarafa özellikle Kerkük’ün Iran destekli Haşdi Şabi marifetiyle tekrar Irak merkezi hükümetinin eline geçmesi, Kürdistan’ın en büyük iki partisi olan KDP ve KYB arasında son derece ciddi problemlerin baş göstermesi, İran’ın Süleymaniye ve civarında etkisini arttırması Erbil-Bağdat görüşmelerinin Kürdistan aleyhine gelişmesi ve sonuçlanması ihtimalini doğurdu. Bu bağlamdan hareketle özellikle üç alanda Erbil’in Bağdat hükümetine taviz vermek zorunda kaldığı ve kalacağı kuvvetle muhtemel görünmekte.
Bir, El Abadi hükümeti Kürdistan’ın Bağdat’ı bypass ederek bugüne kadar yaptığı petrol satışlarının artık sona erdiğini, Irak sathında yapılacak her türlü petrol satışının Bağdat hükümetinin onayı ile yapılacağını ve petrol gelirlerinin bir havuzda biriktirildikten sonra Bağdat hükümeti tarafından dağıtılacağını diretmekte. Öne sürülen bu şartın Erbil tarafından kabul edilmeme ihtimalinin son derece düşük olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
İki, Bağdat hükümeti özellikle İran ve Türkiye sınır kapılarının koruma ve yönetilmesinin tamamen Bağdat hükümeti güvenlik güçlerine bırakılmasını diretmekte ve büyük ihtimalle bu şartın Bağdat hükümeti lehine yerine getirilmesi önümüzdeki üç aylık süreçte tamamlanacak gibi görünmekte. Bununla birlikte, Bağdat hükümeti aynı başlık altında Süleymaniye ve Erbil hava alanlarında göç ve vize meseleleri ile ilintili olarak oluşturulan birimlerin Bağdat’tan yönetilmesini istemekte.
Üç, Haydar El Abadi geçtiğimiz haftalarda Neçirvan Barzani ile yaptığı görüşmenin hemen akabinde bugüne kadar Irak’ın devlet bütçesi gelirlerinin yüzde 17’sinin Erbil’e ayrılması teamülünün artık geçersiz olduğunu, bu miktarın yüzde 12’ye düşürüleceğini belirtti. Birçok uzmanın ortak beyanıyla ifade etmek gerekirse, Kürdistan yönetiminin bu hususta yapabileceği çok bir şey bulunmamakta.
Ayaklanmalar Hangi Yöne Evrilir?
Süleymaniye ve çevresinde başlayan ayaklanmaların demografisine baktığımızda binlerce genç ve hayal kırıklığına uğramış Kürdün varlığından söz edebiliriz. Diğer taraftan bu ayaklanmaların özellikle lojistik anlamda İran tarafından ve ideolojik olarak ise PKK-KYB tarafından desteklendiğini ifade edebiliriz.
Gösterilerin aynı tempoyla devam etmesi, talep edilen hususlara dair iyileştirmelerin yapılamaması durumunda KDP’nin varlığının olmadığı bölgelerde ciddi anlamda bir Barzani nefretinin oluşacağını ön görmek güç değil. Diğer taraftan, birçok Kürt gencin bugüne kadar uluslararası etkin güçlerin istedikleri gibi hareket ettiklerini fakat gelinen sürecin geçmişte olduğu gibi yine hüsran olduğu şeklindeki bir takım hissiyatlarının kendilerini daha da radikal örgütlenmelere itebileceği ve bu sebeple özellikle daha seküler Kürt şehirlerinden (Süleymaniye, Halepçe, Sincar) PKK’ya katılımların olabileceği beklenilebilir.
Son olarak, İran’ın da telkinleri ile şayet Bağdat hükümeti ve Kürdistan Yurtseverler Birliği Barzani’nin Irak Kürdistanı’nı terk etmesini talep ederlerse, uzun bir zamandır Kürdistan’ın en büyük iki partisi arasında cereyan etmemiş sıcak çatışma riskinin artacağını öngörebiliriz.
[Ebubekir Işık] 28.12.2017 [TR724]
Irak Kürdistan yönetimi referandumdan bu yana bir tarafta Avrupalı muhatapları ile adeta bir mekik diplomasisi eşliğinde görüşmeler yürütmeye çalışırken, diğer tarafta gerek Bağdat hükümeti gerekse de Türkiye ve İran ile bir takım nizalı konulara dair fikir birliğine varmaya çalışmakta. Bu bağlamdan hareketle, Irak Kürdistan Bölgesel yönetimi başbakanı Neçirvan Barzani geçtiğimiz günlerde önce Fransa başkanı Emanuel Macron ardından Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile görüştükten sonra, Irak başbakanı Haydar El Abadi ile Bağdat’ta görüşme fırsatı yakaladı. Bu görüşmelerin ana gündemi referandum sonrası Kürdistan’a Bağdat, Türkiye ve İran tarafından uygulanan ‘ambargonun’ hafifletilmesi olsa da, özellikle son iki haftadır Süleymaniye ve çevresinde başlayan ayaklanmalar ve bu ayaklanmaların çevre şehirlere sıçrama ihtimali Barzani ailesi ve Kürt federe yönetiminin temsilcilerini son derece kaygılandırmakta.
Ayaklanmalara Sebep Olan Gelişmeler
2014 yılına kadar Kürdistan özellikle petrol gelirlerinin etkisi ile son derece büyük bir ekonomik büyüme ve refah artışı kaydetti. Fakat, bu refah artışının özel ve kamu yatırımlarına dönüşmediği, lüks ve bireysel tüketime aktarıldığı, bu sebeple özellikle Erbil ve civarında insanların son derece lüks arabalar ile seyahat ettikleri bölgeye gidip gelen birçok uzmanın ifadeleri arasında bulunmakta. Bununla beraber, 2014 yılı ortalarında İŞID ile başlayan savaş ve akabinde petrol fiyatlarının küresel ölçekte düşmesi, Irak Kürdistan’ın petrol gelirleri üzerine inşa ettiği ekonomik modelin çökmesi sonucunu doğurdu. Bu sebebe istinaden, 2014 yılı ortalarından referanduma kadar geçen süreçte kamu sektörü çalışanlarının maaşlarının ödenmesine dair bir takım sorunlar baş gösterdi. Fakat, her seferinde bu sorunların önemli bir kısmı dışarıdan gelen ‘direkt bütçe yardımları’ ile çözülebilmişti.
Ancak, referandumdan hemen sonra Erbil ve Süleymaniye hava alanlarının uluslararası uçuşlara kapatılması, Kürdistan’ın şehirleri arasına Irak merkezi ordusu ve Haşdi Şabi tarafından kurulan onlarca kontrol noktasının ticari hayatı felç etmesi ve son üç aydır kamu sektörü çalışanlarının maaşlarının verilememesi bardağı taşıran son damlalar oldu.
Sayıları bir buçuk milyona yaklaşan kamu sektörü çalışanlarının bir takım temsilcilerinin iki hafta kadar önce Süleymaniye merkezli bir ayaklanma başlatarak özellikle Barzani ailesi ve KDP yönetimine karşı şiddet içeren protestolar başlattıkları Erbil merkezli Rudaw tarafından son dakika haberi olarak verilmişti. Süleymaniye’de başlayan ayaklanmalarda göstericiler KDP’nin ofisini taşlamış ve ardından ateşe vererek adeta Barzani’ye olan nefretlerini ortaya koymuşlardı. Bu gösteriler benzer şekilde Barzani KDP’sinin varlığının olmadığı şehirlere de sıçrama eğilimi göstermesi riskinden ötürü KDP tarafından kaygıyla takip edilmekte.
Büyük bir kısmının Talabani’nin partisi olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve 2006’da KYB’nin içinden çıkarak yeni bir siyasi oluşum haline gelen Goran Hareketi’nin destekleyicileri olan bu göstericilerin temel motivasyonlarına baktığımızda karşımıza üç temel itiraz kaynağının çıktığını görmekteyiz.
Bir, göstericilerin kahir ekseriyeti kendilerinin ve bağlı oldukları partilerin Barzani ve yönetimine referanduma dair itirazlarını ilettiklerini, referandumun Kürdistan’a yaramayacağını ve sorunlar getireceğini söylemelerine rağmen dinlenmedikleri için kızgın olduklarını görmekteyiz. İki, göstericilerin beyanatlarına ve protestoların diline baktığımızda özellikle Barzani ailesinin petrol ve doğalgaz kaynaklarının işletilmesine dair yolsuzluklara bulaştıkları, enerji kaynakları gelirlerinin büyük bir kısmının Malta, Lihtenştayn, Man Adası, İsviçre gibi ülkelere çıkarıldığı söylemini duymaktayız. Son olarak, Barzani ailesinin 6 milyonluk bir ülkede 1,5 milyon kadar insanı kamu sektörü ile bir şekilde ilişkilendirip, kamu hizmeti üretip üretmemesine bakılmaksızın birçok kişiye maaş bağladığı ve bu yolla halkın desteğini kazandığı ifade edilmekte. Hatta öyle ki, silah altında bulunan Peşmerge sayısının 100.000 kadar olduğu halde, 250.000 kadar kişiye Peşmerge Bakanlığı’ndan maaş verildiği yapılan diğer eleştiriler arasında.
Bağdat’a Verilen Tavizlerin Devam Etmekte Olan Gösteriler Üzerindeki Etkisi
Referandumdan bu tarafa özellikle Kerkük’ün Iran destekli Haşdi Şabi marifetiyle tekrar Irak merkezi hükümetinin eline geçmesi, Kürdistan’ın en büyük iki partisi olan KDP ve KYB arasında son derece ciddi problemlerin baş göstermesi, İran’ın Süleymaniye ve civarında etkisini arttırması Erbil-Bağdat görüşmelerinin Kürdistan aleyhine gelişmesi ve sonuçlanması ihtimalini doğurdu. Bu bağlamdan hareketle özellikle üç alanda Erbil’in Bağdat hükümetine taviz vermek zorunda kaldığı ve kalacağı kuvvetle muhtemel görünmekte.
Bir, El Abadi hükümeti Kürdistan’ın Bağdat’ı bypass ederek bugüne kadar yaptığı petrol satışlarının artık sona erdiğini, Irak sathında yapılacak her türlü petrol satışının Bağdat hükümetinin onayı ile yapılacağını ve petrol gelirlerinin bir havuzda biriktirildikten sonra Bağdat hükümeti tarafından dağıtılacağını diretmekte. Öne sürülen bu şartın Erbil tarafından kabul edilmeme ihtimalinin son derece düşük olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
İki, Bağdat hükümeti özellikle İran ve Türkiye sınır kapılarının koruma ve yönetilmesinin tamamen Bağdat hükümeti güvenlik güçlerine bırakılmasını diretmekte ve büyük ihtimalle bu şartın Bağdat hükümeti lehine yerine getirilmesi önümüzdeki üç aylık süreçte tamamlanacak gibi görünmekte. Bununla birlikte, Bağdat hükümeti aynı başlık altında Süleymaniye ve Erbil hava alanlarında göç ve vize meseleleri ile ilintili olarak oluşturulan birimlerin Bağdat’tan yönetilmesini istemekte.
Üç, Haydar El Abadi geçtiğimiz haftalarda Neçirvan Barzani ile yaptığı görüşmenin hemen akabinde bugüne kadar Irak’ın devlet bütçesi gelirlerinin yüzde 17’sinin Erbil’e ayrılması teamülünün artık geçersiz olduğunu, bu miktarın yüzde 12’ye düşürüleceğini belirtti. Birçok uzmanın ortak beyanıyla ifade etmek gerekirse, Kürdistan yönetiminin bu hususta yapabileceği çok bir şey bulunmamakta.
Ayaklanmalar Hangi Yöne Evrilir?
Süleymaniye ve çevresinde başlayan ayaklanmaların demografisine baktığımızda binlerce genç ve hayal kırıklığına uğramış Kürdün varlığından söz edebiliriz. Diğer taraftan bu ayaklanmaların özellikle lojistik anlamda İran tarafından ve ideolojik olarak ise PKK-KYB tarafından desteklendiğini ifade edebiliriz.
Gösterilerin aynı tempoyla devam etmesi, talep edilen hususlara dair iyileştirmelerin yapılamaması durumunda KDP’nin varlığının olmadığı bölgelerde ciddi anlamda bir Barzani nefretinin oluşacağını ön görmek güç değil. Diğer taraftan, birçok Kürt gencin bugüne kadar uluslararası etkin güçlerin istedikleri gibi hareket ettiklerini fakat gelinen sürecin geçmişte olduğu gibi yine hüsran olduğu şeklindeki bir takım hissiyatlarının kendilerini daha da radikal örgütlenmelere itebileceği ve bu sebeple özellikle daha seküler Kürt şehirlerinden (Süleymaniye, Halepçe, Sincar) PKK’ya katılımların olabileceği beklenilebilir.
Son olarak, İran’ın da telkinleri ile şayet Bağdat hükümeti ve Kürdistan Yurtseverler Birliği Barzani’nin Irak Kürdistanı’nı terk etmesini talep ederlerse, uzun bir zamandır Kürdistan’ın en büyük iki partisi arasında cereyan etmemiş sıcak çatışma riskinin artacağını öngörebiliriz.
[Ebubekir Işık] 28.12.2017 [TR724]
Başakşehir bu sefer sonunu getirecek mi? [İlk Devrenin Ardından-1] [Hasan Cücük]
Geçen sezon olduğu gibi bu sezon da ligin ilk devresini Başakşehir lider olarak tamamladı. Abdullah Avcı yönetiminde istikrarlı sonuçlar alan Başakşehir’de hedef lig şampiyonluğu. Ancak gerek seyirci dezavantajı gerekse de ligin ikinci devresinde geçmişte yaşanan kritik puan kayıpları şampiyonluk yolunda en önemli dezavantajını oluşturuyor. Avantajı ise, hiçbir kulübe nasip olmayan sponsor desteği!
DEVLET DESTEKLİ TAKIM
Başakşehir’i değerlendirirken kulüp ve takım diye ikiye ayırmak gerekiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyespor (İBB) olarak kurulan, belediyenin şirketlerinden akıtılan sponsor paralarıyla ayakta duran kulüp, 2014’ten sonra belediye bünyesinden ayrılıp Başakşehir Futbol Kulübü olarak yoluna devam etti. Devletin hibe ettiği statta maçlarını oynayan, kadar kamu şirketlerinin sponsor olduğu Başakşehir’in başkanlık koltuğunda Emine Erdoğan’ın yakın akrabası Göksel Gümüşdağ oturuyor. Türkiye’de ‘devlet destekli’ tanımının anlamını bulduğu Başakşehir’in bu durumu ister istemez saha sonuçlarını gölgede bırakıyor.
GEÇEN SEZON GİBİ
2006-11 arasında Başakşehir’i çalıştıran Abdullah Avcı, A Milli Takım’dan ayrıldıktan sonra yeniden 2014’te göreve gelmesiyle Başakşehir’in istikrarlı süreci de başladı. Avcı yönetimindeki Başakşehir, ilk iki sezonunda ligi 4. sırada bitirirken, geçen sezon başarı çıtasını yükseltip şampiyon Beşiktaş’ın ardından ikinci oldular. Geçen sezonun ilk devresini 39 puanla lider kapatan Başakşehir, bu kez 36 puan toplamasına karşılık devreyi yine zirvede tamamladı.
SAHASINDA YENİLMİYOR
Teknik direktör Abdullah Avcı’nın ekibi, 17 maçta 11 galibiyet, 3 beraberlik ve 3 mağlubiyetle 36 puanda. Başakşehir’in başarısında iç saha üstünlüğü önemli rol oynadı. Geçen sezonu sahasında yenilmeden tamamlayan turuncu-lacivertler bu sezonun ilk devresinde de evindeki maçlarında yenilgi yüzü görmedi. Sahasında yenilmezlik serisini 30 maça çıkarttı. Ligin ilk yarısında sahasında oynadığı 8 maçta 7 galibiyet ve 1 beraberlik elde etti. Abdullah Avcı’nın ekibi, sahasındaki son 30 maçta 23 galibiyet alırken, 7 karşılaşmada da beraberlik kazandı. Sahasındaki son yenilgisini 12 Mart 2016’da Osmanlıspor’a karşı 3-2’lik sonuçla yaşamıştı.
AZ GOL YİYOR
Beşiktaş’tan sonra Kayserispor’la birlikte ligin en az gol yiyen takımı olan Başakşehir kalesinde 18 gol gördü. Rakip ağları ise 31 kez havalandıran Başakşehir’in en skorer ismi 8 gol atan Togolu yıldızı Emmanuel Adebayor oldu. Savunma oyuncusu Alexandru Epureanu ise 4 golle Adebayor’un ardından en çok gol atan isim oldu.
ROTASYONA ÖNEM VERİYOR
İlk devrenin en istikrarlı ismi kaleci Volkan Babacan oldu. Avcı, 17 maçın tamamında Volkan’a görev verirken, milli kaleci 3 maçta kalesini gole kapattı. Volkan’dan sonra takımın en fazla forma giyen ismi 16 maça ilk 11’de başlayan Fransız yıldız Gael Clichy oldu. Clichy, 1440 dakika sahada kalırken, 16 maçta ilk 11’de sahaya çıkan Attamah da 1411 dakika süre aldı. Başakşehir, 17 maçta kırmızı kart görmeyen tek takım oldu. Bu durum ister istemez yukarda belirttiğimiz ‘devlet destekli’ takım imajını güçlendirdi. Futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen bu durumu ‘Neden takımın adı Başakşehir olunca hakemler farklı davranıyor’ diye cevabını adı gibi bildiği bir soruyla gündeme taşımıştı.
4 BÜYÜKLERE KARŞI YENİLMEDİ
Bu sezon 4 büyüklere karşı kaybetmeyen bir Başakşehir vardı. Fenerbahçe’yi deplasmanda yenen Başakşehir, evinde Galatasaray’ı 5-1’le geçerken, Tranzonspor’la 2-2 berabere kaldı. Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş’la ise 1-1 berabere kaldı. Kaptan Emre Belezoğlu, Adebayor, Edin Visca, Joseph Attamah ve Eljero Elia ilk devrede öne çıkan isimler oldu.
Kulüp ve takım ayrımı yaptığımızda Başakşehir’in saha içinde oldukça başarılı olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Ancak saha dışı müdahalelerin saha içi sonuçlarına yaptığı etkiyi yadsımakta mümkün değil. Başakşehir, bu şekilde yoluna devam ettiği müddetçe aldığı sonuçlara hep başka gözle bakılacak.
[Hasan Cücük] 28.12.2017 [TR724]
DEVLET DESTEKLİ TAKIM
Başakşehir’i değerlendirirken kulüp ve takım diye ikiye ayırmak gerekiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyespor (İBB) olarak kurulan, belediyenin şirketlerinden akıtılan sponsor paralarıyla ayakta duran kulüp, 2014’ten sonra belediye bünyesinden ayrılıp Başakşehir Futbol Kulübü olarak yoluna devam etti. Devletin hibe ettiği statta maçlarını oynayan, kadar kamu şirketlerinin sponsor olduğu Başakşehir’in başkanlık koltuğunda Emine Erdoğan’ın yakın akrabası Göksel Gümüşdağ oturuyor. Türkiye’de ‘devlet destekli’ tanımının anlamını bulduğu Başakşehir’in bu durumu ister istemez saha sonuçlarını gölgede bırakıyor.
GEÇEN SEZON GİBİ
2006-11 arasında Başakşehir’i çalıştıran Abdullah Avcı, A Milli Takım’dan ayrıldıktan sonra yeniden 2014’te göreve gelmesiyle Başakşehir’in istikrarlı süreci de başladı. Avcı yönetimindeki Başakşehir, ilk iki sezonunda ligi 4. sırada bitirirken, geçen sezon başarı çıtasını yükseltip şampiyon Beşiktaş’ın ardından ikinci oldular. Geçen sezonun ilk devresini 39 puanla lider kapatan Başakşehir, bu kez 36 puan toplamasına karşılık devreyi yine zirvede tamamladı.
SAHASINDA YENİLMİYOR
Teknik direktör Abdullah Avcı’nın ekibi, 17 maçta 11 galibiyet, 3 beraberlik ve 3 mağlubiyetle 36 puanda. Başakşehir’in başarısında iç saha üstünlüğü önemli rol oynadı. Geçen sezonu sahasında yenilmeden tamamlayan turuncu-lacivertler bu sezonun ilk devresinde de evindeki maçlarında yenilgi yüzü görmedi. Sahasında yenilmezlik serisini 30 maça çıkarttı. Ligin ilk yarısında sahasında oynadığı 8 maçta 7 galibiyet ve 1 beraberlik elde etti. Abdullah Avcı’nın ekibi, sahasındaki son 30 maçta 23 galibiyet alırken, 7 karşılaşmada da beraberlik kazandı. Sahasındaki son yenilgisini 12 Mart 2016’da Osmanlıspor’a karşı 3-2’lik sonuçla yaşamıştı.
AZ GOL YİYOR
Beşiktaş’tan sonra Kayserispor’la birlikte ligin en az gol yiyen takımı olan Başakşehir kalesinde 18 gol gördü. Rakip ağları ise 31 kez havalandıran Başakşehir’in en skorer ismi 8 gol atan Togolu yıldızı Emmanuel Adebayor oldu. Savunma oyuncusu Alexandru Epureanu ise 4 golle Adebayor’un ardından en çok gol atan isim oldu.
ROTASYONA ÖNEM VERİYOR
İlk devrenin en istikrarlı ismi kaleci Volkan Babacan oldu. Avcı, 17 maçın tamamında Volkan’a görev verirken, milli kaleci 3 maçta kalesini gole kapattı. Volkan’dan sonra takımın en fazla forma giyen ismi 16 maça ilk 11’de başlayan Fransız yıldız Gael Clichy oldu. Clichy, 1440 dakika sahada kalırken, 16 maçta ilk 11’de sahaya çıkan Attamah da 1411 dakika süre aldı. Başakşehir, 17 maçta kırmızı kart görmeyen tek takım oldu. Bu durum ister istemez yukarda belirttiğimiz ‘devlet destekli’ takım imajını güçlendirdi. Futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen bu durumu ‘Neden takımın adı Başakşehir olunca hakemler farklı davranıyor’ diye cevabını adı gibi bildiği bir soruyla gündeme taşımıştı.
4 BÜYÜKLERE KARŞI YENİLMEDİ
Bu sezon 4 büyüklere karşı kaybetmeyen bir Başakşehir vardı. Fenerbahçe’yi deplasmanda yenen Başakşehir, evinde Galatasaray’ı 5-1’le geçerken, Tranzonspor’la 2-2 berabere kaldı. Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş’la ise 1-1 berabere kaldı. Kaptan Emre Belezoğlu, Adebayor, Edin Visca, Joseph Attamah ve Eljero Elia ilk devrede öne çıkan isimler oldu.
Kulüp ve takım ayrımı yaptığımızda Başakşehir’in saha içinde oldukça başarılı olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Ancak saha dışı müdahalelerin saha içi sonuçlarına yaptığı etkiyi yadsımakta mümkün değil. Başakşehir, bu şekilde yoluna devam ettiği müddetçe aldığı sonuçlara hep başka gözle bakılacak.
[Hasan Cücük] 28.12.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)