En karanlık gecenin 3. yıl dönümü: 15 Temmuz’un OHAL’i

15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal’in (OHAL) verdiği yetkilerle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onlarca Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarıldı.

BOLD – OHAL döneminde on binlerce kişi görevinden ihraç edildi, gözaltına alındı, işkence gördü, tutuklandı, malları gasp edildi ve on binlerin pasaportu iptal edildi. 3 yıl sonunda ortaya çıkan tablo, insan hakları ihlalinden medyadan orduya birçok alanda yaşananların boyutunu gözler önüne serdi.

OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Araştırma Raporu’na göre, 15 Temmuz 2016’dan bugüne işte OHAL bilançosu:

  • 15 Temmuzda 251 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 194 kişi ise yaralandı.
  • 21 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL 18 Temmuz 2018 itibarı ile sona erdi. OHAL toplamda 7 kez uzatılarak 2 yıl sürdü.
  • 2 yılda toplam 37 KHK çıkarıldı.
  • OHAL’de en az 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edildi, 270 kişinin öğrencilikle ilişiği kesildi, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatıldı, 3 bin 213 personelin rütbesi alındı.
  • OHAL sürecinde toplam 204 medya kuruluşu kapatıldı. Bunlardan 25’i hakkında kapatma kararı iptal edildi. Kapatılan 179 medya kuruluşu arasında 53 gazete, 37 radyo istasyonu, 34 televizyon, 29 yayınevi, 20 dergi ve 6 haber ajansı bulunuyor.
  • KHK/OHAL Okulları kapatılan, mezuniyetleri geçersiz sayılan, askeri okullardaki öğrenciler, polis okulları öğrencileri, diğer kamu ve özel kurumlarda KHK’larla mağdur edilenlerin doğrudan mağdur olanlar 250 bini geçti. OHAL/KHK mağdur yakınları olan ikincil mağdurların sayısı 1 milyon 500 bine yaklaştı.
  • 234 bin 419 pasaport iptal edildi. Pasaport tahditleri aşamalı olarak kaldırıldı. Mayıs 2019’da “75-80 bin civarında” bir tahdit kaldı. Pasaportu iptal edilenlerin yakınları ve çeşitli nedenlerle yurt dışı yasağı konulanlar dikkate alındığında seyahat engeliyle karşılaşan kişi sayısının 500 binden fazla olduğu iddia ediliyor.
  • 250 personelin görevlendirildiği OHAL Komisyonu’na toplamda 126 bin 200 başvuru yapıldı. Komisyon, 22 Aralık 2017’de karar verme sürecinin başlamasından 26 Haziran 2019 tarihine kadar başvuruların 77 bin 900’üne yönelik karar çıktığını, Karar verilen 77 bin 900 başvurunun 6 bini kabul, 71 bin 900’ü ise reddedildi. KHK’lar ile ihraç edilen 134 bin 144 kişinin 3 bin 981’i yeni bir KHK ile görevine iade edildi.
  • 6 bin 81 akademisyen ve üniversitelerin idari kadrosundan bin 427 personel ihraç edildi, bu ihraç kararlarından 185’i kaldırıldı.
  • Kararnameler kapsamında cezaevlerindeki insan sayısı 70 bini geçti.
  • OHAL sonrası 26 binden fazla Türk Silahlı Kuvvetleri personeli ihraç edildi, 176 emekli askerin rütbesi geri alındı.
  • 550 binden fazla kişini gözaltına alındı ve 35 binden fazla kişi tutuklandı. 20 binden fazla kadın tutuklandı. 2 binden fazla çocuk anneleriyle birlikte hapishaneye atıldı.
  • 26 kişi MİT tarafından kişilerce kaçırıldı, savcılık kaçırmalarla ilgili işlem başlatmadı, iktidar kaçırma olaylarına ilişkin sorulan sorulara cevap vermedi.
  • Haziran ayında karara bağlanan Genelkurmay Çatı Davası’nda “Yurtta Sulh Konseyi” üyesi olmakla suçlanan 16 sanıktan her biri 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
  • Kaç kişiye işkence yapıldığı henüz bilinmiyor.

[BoldMedya.Com]

15 kez müebbet verilen 5 günlük erin annesi ilk kez konuştu: Benim sesimi dünyaya duyurun! [Sevinç Özarslan]

15 kez müebbet verilen Er Ahmet’in hikayesini annesi ilk kez anlattı ve oğlunun üç yıldır açamadığı valizini BOLD için açtı.

BOLD ÖZEL – Makbule Özdemir, 3 Mayıs 2016’da Çorum’daki evinin önünde askere gidecek oğlu için şenlik düzenledi. Ahmet ve arkadaşları o gece halay çekti, eğlendi, sarılıp ağlaştı, helalleştiler. Annesi Ahmet’in omzuna allı pullu ay yıldızlı yazmasını (allık) taktı, ellerine kınasını yaktı. Hayırlısıyla gitsin gelsin diye dualarla uğurladılar.

O zaman 20 yaşında olan Ahmet Özdemir, 5 Mayıs 2016’da önce Isparta’daki acemi birliğine, 10 Temmuz’da da İstanbul Metris Kışlasına teslim oldu. Ve bir daha geri dönemedi.

15 Temmuz gerçekleştiğinde 5 günlük er olan Özdemir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) önünde 14 vatandaşın şehit edilmesinden sorumlu tutularak 14 kez ölüme sebebiyet vermekten, 1 kez de darbeye teşebbüsten müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Yüzlerce askeri öğrenci gibi o da 3 yıldır cezaevinde.

Oysa 14 vatandaşı şehit edenler belli değil. Ahmet Özdemir’in gönüllü avukatlığını yapan Gül Önder, “Çünkü herhangi bir balistik inceleme yapılmadı. Bunu çok talep ettik. İBB binasının çevresinde o kadar çok kamera var ki, o görüntülerin incelenmesini istedik. Hiçbiri dosyaya konmadı. Mahkeme gerek bile görmedi. Balistik incelemenin bu saatten sonra yapılması da mümkün değil. Fiziki imkansızlık denildi” demişti.

Ahmet Özdemir’in 3 Mayıs 2016’da evinin önünde yapılan asker kınası. Annesi sağda sarı başörtülü Makbule Özdemir.

EVE VALİZİNİ GÖNDERDİLER

Bir hafta aradıktan sonra oğlunun Silivri Cezaevinde olduğunu öğrenebilen Makbule Özdemir’in Çorum’daki evine 15 Temmuz’dan 2 ay sonra bir valiz geldi.

Arkadaşları kışladaki eşyalarını toplayıp annesine göndermişlerdi. Makbule Özdemir, o gün dolabın üstüne kaldırdığı valizi hiç açmadı, açamadı, içindekileri çıkaramadı, dokunamadı, bakamadı. Ta ki geçen hafta cumartesi gününe kadar…

Acılı anne, valizi yerinden indirip BOLD Medya için açtı. “Benim bu sesimi dünya duysun, ne olur elinden geleni yap” diyen Özdemir 3 yıldır yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlattı, içini döktü.

DÖRT OĞLUM VAR

Biz Çorum’da köyde yaşıyorduk. Eşim ve ailesi çobanlık yapıyor, davar güdüyorlardı. 16 yaşında evlendim, hemen bebeğim oldu. Eşimle aynı köyde büyüdük. Dedelerimiz akrabaydı.

Dört oğlum var. Feyyaz (30), Faruk (26), Ahmet (23), Enes (15). Enes 5-6 aylıkken merkeze geldik. Çocuklar şehirde hem rahat ederler, hem de çalışırlar diye. Büyük oğlumu askerden gelince evlendirdik. Şırnak’ta yaptı askerliğini.

ASKER PARASINI KENDİSİ BİRİKTİRDİ

İkinci oğlum hasta. 26 yaşında. Sara hastası. O çalışamıyor. Ahmet’i 12 yaşında sanayiye verdim. Hem okula gitti, hem cumartesi günleri çalıştı. 20 yaşına kadar aynı ustanın yanındaydı. Kaynakçılık yaptı.

Askerliği geldi, askere gönderdim. Gitmeden önce evimizin önünde şenlik yaptık, kınasını yaktık, valizini hazırladık. Asker parasını kendisi biriktirdi Ahmet. Çalışıyordu, kazandığı parayı getirip babasına veriyordu. Babası ona 50 lira harçlık ayırıyordu. Onu biriktire biriktire asker parası yaptı.

ASKERE YOLLADIM, SUÇ MU YAPTIM…

Ahmet öyle böyle değil, ele gelmeyecek bir bebekti. Yaşı geldi askere yolladım, suç mu yaptım… Baksana başımıza gelenlere… Bebeğim daha 4 günlük askerdi. 5. gün darbeye götürdüler. Benim çocuğumun sigarası, kahvesi bile yok.

Etmeyin kurban olayım, daha üzerinde zimmetli silahı bile yok. “İki gün tuvalet temizledik, iki gün de yemek yaptık anne” dedi. “Üçüncü gün göreve gidiyoruz diye bizi hazırladılar, bir hazırladık, bir durun dediler, bir hazırlandık hadi dediler, öyle öyle bizi götürdüler” dedi.

4 GÜNLÜK ASKERE 14 KEZ MÜEBBET, HANGİ TÜRKİYE’DE DUYULMUŞ A YAVRUM

Bir hafta bulamadık bebeğimizi, aman neler çektik ay yavrum… Bize telefon ettiler de öyle öğrendik. Çok perişanız. Bu affı bekliyor çocuklar. “Anne keşke Meclis kapanmadan bir şey olsa…” diyor.

Bir de 14 kez müebbet verdiler, toplu ceza. Dört günlük askere 14 kez müebbet hangi Türkiye’de duyulmuş a yavrum. İstinafa gitti dediler, daha cevap gelmedi. Komşular, akrabalar toplandılar, Allah razı olsun avukat tuttular, 1’er milyar verdiler. Bir tek benim yavrum değil, askerlerimizin hepsi suçsuz. Erin ne suçu var. Er bu er! Daha 4 günlük er, ne bilsin.

VALİZİ CENAZE GELMİŞ GİBİ GELDİ EVE

Kışladaki valizini arkadaşları posta ile gönderdi. Valizine koyduğumuz öteberilerimiz öylece geldi. Üstünü başını hiç değiştirmemiş, hiçbir şeye elini sürmemiş, 4 günde bebek ne değiştirsin.

Valizi geldi geleli dolabın üstüne koydum, 3 senedir açmadım, duruyor öylece. Cenaze gelmiş gibi. Kendi yok, valizi var. Ayakkabıları, pantolonun kemeri üstünde, çıkardığı gibi duruyor. Asker elbiselerini giymiş, öyle hazırlanmış gitmiş.

Üç senedir çektiğimizi bir Allah bilir, bir biz biliriz. Valla bir Allah bilir, bir biz biliriz. Kurban olduğum Rabbim, nasıl olacak bilmiyorum. Gidiyorum geliyorum yanına, üzülüyorum, inan hasta oldum bak, hepimiz hasta olduk.

HERKES KORKUYOR, YAYINLAYAMIYOR

Gazetelere de verdim yavrum, bizim Çorum’un gazetesine de verdim. Bir kere yazdılar, bir daha yazmadılar, korktular. Ahmet mektup yazmış cezaevinden, Aygül abla mı diye birine (Yazgülü Aldoğan). O gazeteciyi de görevden almış diyorlar, gerçek mi yalan mı… O yayınladı bebeğimin mektubunu, resimlerini. Herkes korkuyor a yavrum, yayınlayamıyor işte. Bebeğim oradan çıksaydı da hiçbir şeyimiz olmayaydı, o bebeğim bana yeterdi.

OĞLUMU DEVLETE TESLİM ETTİM, DEVLETTEN İSTİYORUM

Söylediklerimin hepsini yayınla. Ben bu bebeğimi devlete teslim ettim, devletten istiyorum. Kimseden çekincem yok. Sesimi duyuramadım, gideceğim yerlere gidemiyorum. Cumhurbaşkanı seçim için buraya geldi, görüşmek istedim, ulaşamadım. Ulaşılmıyor, konuşulmuyor. Hasta bebeği bırakıp bir yerlere gidemiyorum.

Hiç kimseden korkum yok. Her yerde konuşurum. Ölüme giderim bebeğim için, benim suçsuz bebeğim böyle olduktan sonra ha yaşamışım ha ölüyüm. Ben onları yavan ekmekle, çobancılıkla büyüttüm.

KAÇ MEKTUP YAZDIM CUMHURBAŞKANINA

Üç senedir kaç tane mektup yazdım, öyle bir yalvardım ki, 10 yaşındaki çocuk yazdıklarımı okusaydı bana geri dönerdi ki ‘bu ablam ne diyor’ diye. Adresimi de telefonumu da yazdım. Ne olur bana ulaş, kurban olurum ne olur beni bul diye yalvardım. Üç sene bir adama ulaşılmazsa böyle Türkiye mi olur?

DÜNYA DUYSUN BENİM SESİMİ, ELİNDEN NE GELİRSE YAP

Kurban olayım yavrum, benim sesimi herkese duyur kızım, Türkiye, dünya duysun, ne olur kurban olayım. Elinden ne gelirse yap… Her kanala beni at, resimlerimi, her şeyi göster. Gidiyorum, geliyorum, yanında ağlıyorum. Dün Selpak almış, gözlerimin yaşını siliyor, ‘annem ağlama’ diyor.

O POLİSLER BİR VİCDANA GELSE DE KONUŞSA…

Oğlum, “Biz bilmiyoruz nereye gittiğimizi anne, komutan bize ateş edin, dedi. Biz ateş etmedik, halk oradaydı. Biz saat sekizde çıktık, dokuzda oraya vardık. Zaten daha gittiği yeri bile bilmiyor. Halk bize bağırdı ‘asker kışlaya’ diye. Komutan ‘ateş edin’ diyor, biz bakıyoruz ortada ne terörist var ne bir şey. Biz mal gibi olduk bakıyoruz. Attığını vuruyor, attığını vuruyor komutan, arkadaşın birini vurdu. Biz korktuk o zaman. Komutan halk ile konuşurken biz kaçtık, kaça kaça polislerimize teslim olduk. Silahlarımızı verdik” diye anlattı o anı. Çocukların teslim olduğu polisler bir vicdana gelse de konuşsa… “Tir tir titriyorduk anne” diyor. Sonra çocukları karakola götürmüşler. Dört gün karakolda kalmışlar. Çocukları dövmüşler. Ben 5 günlük çocuğu devlete teslim ettim. Bu böyle olur mu?

BİR AY GÖRÜŞÜNE GİDİYORUM, BİR AY HARÇLIK GÖNDERİYORUM

Elimin değneğiydi o. Çalışıyor, getiriyordu yavrum, babasıyla beraber. Hasta çocuğumun aylığını alıyorum, 750 lira. İşte onunla, babasının getirdiğiyle geçiniyoruz. Babası inşaatta çalışıyor, bugün giderse yarın gidemiyor. Dokuz aydır evimizin kirası duruyor. Ev sahibi durumumuzu biliyor da idare ediyoruz. Allah razı olsun ondan. Ondan bundan para alıp gittim bu ayki açık görüşe. Dün görüş günümüz vardı. Top oynarken ayağını incitmiş, alçıya almışlar, elinde değnekle geziyor. Üzüldüm görünce.

Bazen oluyor ki, çocuğuma harçlık gönderemiyorum, bir ay görüşüne gidiyorum, bir ay harçlığını gönderiyorum, gidilmiyor her ay her ay. Melek (Çetinkaya) hanımlar aile otobüsü tuttular. Onlarla gidip geliyoruz. İki kişi 360. Küçük oğlumu da götürüyorum. Kafam yerinde olmuyor, gece birde indik, mecburen o yardım ediyor bana. Her hafta kapalı görüş var da her hafta nasıl gideyim. Babası kapalısına gitti geçen hafta. Altı aydır gidemiyordu. İŞ-KUR’dan iş çıkmıştı, altı aylık. Oradan izin alamadı.

CEZAEVİ MÜDÜRÜ BİLE SUÇUNUZ YOK DİYOR

O kadar yolu gidiyoruz geliyoruz, yarım saat konuşuyoruz. Çorum’dan Ankara 3-4 saat. Oradan Silivri. Toplamda 12-13 saat sürüyor. Ne desin oğlum. Nasılsınız, ne yapıyorsunuz, üzülmeyin, çıkacağız. Biz burada sesimizi hiç duyuramıyoruz anne. Herkes burada bize suçsuz yere yatıyorsunuz diyor görüşmelerimizde. Cezaevi müdürü bile onların suçu yok diyormuş. Daha ben bilmiyorum fetöyü 20 yaşındaki çocuk ne bilsin…

BİZİMKİLER MEHMETÇİK DEĞİL Mİ?

Mehmetçiğimiz diyorlar. Bizimkiler Mehmetçik değil mi. Ben öyle gönderdim onu. Gençlerimiz diyorlar, gençleri doldurdular cezaevine. Bu çocukların hiç suçu yok. Emir kulu. Komutan çıkarmasaydı hiçbiri gitmezlerdi, komutan çıkartmasaydı gider miydi onlar. 5 günlük asker ne bilsin, nereye gideceğini… Böyle olacağını bilseydim ben gönderir miydim, hiç göndermezdim. 20 yaşındaki çok ne bilsin darbeyi. Bir an önce bırakılmasını istiyoruz bu çocukları…


Ahmet Özdemir, annesi Makbule Özdemir ve en küçük kardeşi Enes (sağda) ile birlikte Silivri Cezaevinde bir görüş gününde.

ÖLDÜREYİM KENDİMİ DE SESİMİ ÖYLE Mİ DUYSUNLAR!

Teşekkür ederim kızım, beni arayıp bulduğum için. Allah razı olsun, gayrı başka çaremiz kalmadı. Vallaha kalmadı. Valla o bebek hapiste olmasaydı kendimi öldüreyim de ondan sonra sesimi duysunlar diye kaç kere dedim.


[Sevinç Özarslan]

"Allah’a olan inancımı yitirmek üzereyim!” [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Yaşadığımız bu elim süreç çoklarını olduğu gibi beni de yıprattı. En büyük sıkıntım Allah'a olan inancımı kaybediyor olmam. Eskiden de güzel bir hayatım yoktu, ama en azından inancım vardı. Şu an o da yok gibi. Yaşadığım her olumsuzluğu insanlar, “Hayırlısı, nasip, kısmet...” gibi kelimelerle geçiştirdiği için tüm sorunların sebebi olarak Allah'ı görüyorum. İstemiyorum böyle düşünmek ama aklımdan da çıkmıyor. Artık dua da etmiyorum. Zaten kabul olmuyor diye düşünüyorum. Ben nasıl eski ben olabilirim, Allah'ı nasıl eskisi gibi sevebilirim?” Rumuz: Black

Değerli okur!

Mailiniz yüreğimizi dağladı. Kendi hesabıma mailinizi -haşa- bir isyan olarak değil de Rabbimize naz makamında bir iltica olarak okudum. Ve neden sonra şöyle dua ettim: “Ya Rabbi! Biz senin zayıf ve aciz kullanırız. Tükenmek üzereyiz. Dindir artık mazlumların ağlamalarını, sonlandır artık zalime verdiğin mühleti! N’olursun.. n’olursun.. n’olursun...”

Süreç uzadıkça bu ve buna benzer mailler artmaya başladı. Dost meclislerinde de zaman zaman gündeme geliyor bu tür sorular.

Mesele dönüp dolaşıp Allah’a iman ve O’na itimada dayanıyor. Şöyle bir örnek verelim isterseniz. Çok itimat ettiğiniz bir Hak dostu olsa. Hatta ondan değişik kerametlerin zuhur ettiğinizi de bizzat görseniz ne düşünürsünüz? Elbette ona olan itimadınız daha da artar ve o kimseden sadece iyiliklerin geleceğini düşünürsünüz. Kendisinden hoş ve şık olmayan bir davranış gördüğünüzde ise iyiye yorarak “Vardır bir hikmeti” dersiniz.

E peki, nasıl olur da bizi, her türlü nimetleriyle donatarak yaratan ve hayatımıza lazım olan şeyleri sürekli gönderen Allah’tan, bizim başımıza gelen şeylerin, güzel ve iyiliklerle dolu olduğunu düşünmeyelim ki? Ki, o veli kulun gösterdiği kerameti de yaratan zaten Allah’tır. O sadece duası ile o keramete ekranlık yapar, o kadar...

Acele ediyor olabilir miyiz?

Bir misal daha verelim isterseniz. Farz-ı muhal çocuğumuz hastalansa ve doktorlar da ağız birliği ile bu çocuğun bir açık ameliyatla tedavisinin mümkün olduğunu söyleseler, hemen tedavi için gerekli işlemleri tereddütsüz yapmaya başlarız. Ameliyat günü geldiğinde de güzelce çocuğumuz ameliyata hazırlar ve doktorlara teslim ederiz. Söz konusu ameliyat da dışarıdan bize ekranda canlı olarak gösterilse tepkimiz ne olur acaba?

Mesela şöyle der miyiz: “Bu doktorlar benim çocuğumu kesip biçiyorlar, ben bunları mahkemeye vereceğim, ameliyattan sonra da doktorları azarlayıp onlara hadlerini bildireceğim?”

Bunun mümkün olmadığını biliriz, değil mi? Çünkü biz, doktorların zâlim değil, tedavi edici birileri olduklarını bilir, sabırla neticeyi bekleriz. Ameliyattan sonra da doktorlara çok çok teşekkür eder, daha sonraki günlerde çiçek ve hediyelerle onlara şükranlarımızı sunarız.

Aynen bunun gibi bizim manevi yönümüzü oluşturan cihazlarımız da, günahlarla, gafletlerle, belki de bizleri küfre götürecek davranışlarla kronik hastalıklara uğramışlardır. Onların tedavisinin yapılması için gerekli titizliği her zaman midemize gösterdiğimiz gibi gösteremeyiz.

Bu gibi durumlarda ise işte Tabiplerin Tabibi, Doktorların Doktoru devreye girer, bizim adımıza bizim hakkımızda ebedî güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olacak açıktan ameliyata başlar.

İşte bu ameliyatın şeklini, süresini ve kullanılacak malzemeleri de O hakiki doktor olan Allah karar verir. Doktora isyan etmeyip itimat eden bizlerin, Allah’a itimat etmemesi mümkün olmadığına göre dertlerle, çaresizliklerle tedavi olan ve ebedî âlemde sürekli kullanacağımız o cihazlarımızın getireceği ve belki de getirdiği güzellikler adedince Allah’a şükranlarımızı ve ibadetlerimizi arz etmemiz gerekmez mi?

Hadiselere iman nuruyla bakmalı!

Güzel bir insanın ifadeleriyle gülün etrafındaki küçücük dikenlere bakıp da güle dikenli demektense, dikenlerin üzerindeki “gülün gonca sarayında” güzellikleri seyrederken dikenler bu sarayın muhafızlarıdır demek o insana “dikenden güzellikleri” görmesinin kapısını açar.

İşte bu realiteyi görmek ve keşfetmek için ciddi şekilde bu yoğunlaşmayı yaşamak lazım. Yani bütün icraatı ile varlığını ve isimlerinin güzellik yönlerini gösteren ve hazineleri ve kudreti nihâyetsiz olan Zât’tan; güzellik, hayır ve iyilikten başka bir şeyin gelmesinin imkânsız olduğunu âlemimize ciddi olarak yerleştirmek ve bu formatı atmak lazımdır.

Onun için de Allah’ın yarattığı her şeyde, bu yönlerinin olacağını bilir, kulluğumuzu hep itaat içinde sergileriz. Hikmetini anlamakta zorlandığımız ve yerine göre dehşet aldığımız durumlarda da sabır cilasını, o anlaşılmaz şeylere sürer, güzelliğin ortaya çıkmasını dört gözle bekleriz. İbrahim Hakkı Hazretleri gibi “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip olayları pencerelerden seyrederek, içlerine girip boğulmaktan bu şekilde kurtulmuş oluruz.

Bu bakış açısı bize keder değil, hikmet sırlarının açılmasına vesile olur. Çünkü her şeye gücü yeten Bir’i bunları yaratmaktadır. Dilerse de anında onları sonlandırır. Sonlandırmıyorsa da, bu O’nun hikmetinin ve merhametinin bir gereğidir.

Böyle düşünülmediği takdirde şeytanın da katkısıyla isyan kokan hisler, insanı dâima acı ve keder diyarında çaresizliklerle avare avare dolaştırır durur. Çünkü o gibi durumlarda hem çaresizliğimizden dolayı azap çekeriz hem de yine Allah merhametinden peşin peşin bir îkaz ışığı olsun diye o acıyı yaratarak, aklımızın başına gelmesini ister ve onun için de doğruyu buluncaya kadar acı çeker dururuz. Çünkü o halimizle biz Allah’ın eşsiz ve sonsuz şefkati ile boy ölçüşmekteyizdir. Bu da ne derece edebe uygundur, onun da kararını herkesin aklına havale etmek gerekir herhalde.

Onun içindir ki bu şekildeki güzelliklerle hayatını geçirenler hakkında Peygamberimiz (s.a.s.):

“Allah'ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir ne şehitlerdir. Üstelik Kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de, şehitler de onlara gıpta ederler.”

Orada bulunanlar sordu:

“Ey Allah'ın Resulü! Onlar kim, bize haber verir misin!”

“Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah’ın nuru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler...” (Tirmizi, Zühd, 53)

Demek bize düşen kendimizi, gerçekten her şeyi güzel yaratan ve güzel neticeler verdirmek için kâinat fabrikasını çalıştıran Allah’ın verdiği iman nuru ile hadiselere bakmamızı sağlamaktır. Bu temel yapıyı ya da formatı kendi düşünce ve bakış açımıza attığımız zaman, bizlerin de hakiki güzellikleri, görünen çirkinliklerde dahi görme melekemiz gelişecek ve yukarıda bahsedilen hadisin içeriğine muhatabiyetin bir cilveciğine belki de mazhar olacağız.

Kadere teslim ol!

Bazen de güzel görme ve hayra yorma melekemiz yeterli olmayabilir. O zaman da inanmanın neticesi olan “teslim hali” bütün ihtişamı ile kendini göstermelidir.

Bu bağlamda aşağıdaki asr-ı saadet tablosu manidar ve teslimiyetin anlaşılması noktasından çok da değerlidir.

İslâm istikbalinin fütuhatının temellerinin şekillendiği Hudeybiye Anlaşması, görünüşü itibarı ile kabul edilebilecek şartlara haiz olmadığı için sahabilerin hemen hemen tamamı sulhtan memnun değildir. Fakat Peygamber nazarı ile Allah’ın iradesinin nasıl tecelli edeceğini bilen Peygamberimiz (s.a.s.) bu anlaşmayı imzalamıştır.

Hz. Ömer (r.a) ise bu anlaşmanın kabul edilemez olduğunu söyleyerek Peygamberimiz’e hoşnutsuzluğunu adeta diğer sahabiler namına ifade etmiştir. Peygamberimiz ise onları bu anlaşmanın arkasındaki hikmetleri anlatarak ikna etmek yerine daha önce gerçekleşen vaadleri hatırlatarak bunda da hayır olduğu hususunda etrafındakileri iknaya çalışmıştır.

Hz. Ömer bundan sonra Hz. Ebu Bekir'in yanına giderek Hz. Peygamber (s.a.s.)’e söylediklerini ona da tekrar eder. Hz. Ebu Bekir de:

- O’nun emrine uy, zira şehadet ederim ki O, Allah'ın Resulüdür ve Allah O’nu ebediyyen terk etmeyecektir” cevabını verir. Arkadan Fetih suresi iner, Allah Resulü sureyi baştan sona Hz. Ömer’e okur. Hz. Ömer:

- Yani bu bir fetih mi?” diyerek hâlâ devam eden üzüntü ve endişesini dile getirir.

Isrardaki hatasını bilahare anlayarak keffareti için oruç tutup köleler azad edecek olan Hz. Ömer başta olmak üzere, Hz. Ebu Bekir ve diğer pekçok sahabe ittifakla Hudeybiye Sulhü'nün “İslam’ın en büyük zaferi olduğunu” ifade edeceklerdir.

Bir tarafta ayet gelmesine rağmen hala tereddüt yaşayan bir Ömer (r.a) diğer taraftan ise “O peygamberdir” deyip teslimiyetin şahikasında sarsılmadan duran bir Sıddık-ı Ekber (r.a).

İmanın şahikasında yaşayan sahabiler dahi güzellik avlayıcısı olurken bazen şahsi bakış açıları ile nebevi ve İlahi bakış açısının sınırlarını kendilerinki ile karıştırabilmektedirler.

Demek teslimiyet, bilmenin verdiği şuur ile ihata yetersizliğinden kaynaklanan ama mutlaka güzellikleri içinde barındıran yaratılış anlarını Allah’ın kudsi sıfatlarına münasip bir tarzda değerlendirebilmenin en kaliteli hallerinden biridir…

Yani teslimiyet; körü körüne bir ön kabul, çaresizlik değil sınırlı değerlendirmelerimizin yetersiz kaldığı durumlarda her şeyi güzel yaratan Allah’ın sınırsız adalet ve şefkatli tecellilerinin olduğunu görme halinin adıdır. Bu ruh hali ise aşağıdaki kudsi kervana dahil olmanın çok önemli bir şartıdır.

“Kim Allah'a ve Peygambere “itaat ederse” işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisa, 4/69)

Demek bazen güzel görme melekesinin varlığı her zaman beraberinde güzelliğin her yönünü görme başarısını ortaya çıkarmayabilir. İşte o zaman imanın neticesi olan teslimiyet devreye girer ve o teslimiyetin huzuru ile her şey zaman içerisinde, kendinin ne kadar güzellikler taşıyan bir güzellik gemisi olduğunu tefsir eder.

Öyleyse kadere rıza göster.. lütfun da hoş, kahrın da hoş de.. neylersin ki beşer zulmeder ama kader her daim adalet eder. Allah’ın adaletine yürekten teslim ol ki hem hududullaha hem de hukukullaha riayet edebilesin...


*** *** ***

Kayınvalide veya kayınpedere “anne-baba” demekte mahzur var mı?

Soru: “Eşimle evlendiğimizden beri tartıştığımız bir konu var. Benim anne ve babam için “anne-baba” ifadelerini kullanmaktan ısrarla uzak duruyor. Benim bir tane anne ve babam var diyor. Açıkçası bizimkiler de “Bizim damat bizi anne ve baba olarak görmüyor” diye üzülüyorlar. Ne dersiniz hocam?” A.N.Y.

Yakın akrabalara hitap şekli daha çok bizim gelenek ve göreneklerimizde bulunuyor. Başta Araplar olmak üzere diğer İslâm milletlerinde bu mesele bizdeki kadar yaygın değildir.

Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz.  işe ve Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) hanımları idiler. Böylece Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer Peygamberimizin kayınpederleri oluyordu.

Bunun yanında Hz. Ali Hz. Fâtıma ile Hz. Osman da önce Hz. Rukiyye, onun vefatı üzerine daha sonra Hz. Ümmü Gülsüm ile evlenmekle Peygamberimizin damadı idiler. Hal böyle iken ne Efendimiz’in Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’e; ne de Hz. Ali ile Hz. Osman’ın Peygamberimize “baba” dedikleri bilinmemektedir. Diğer bütün sahabiler gibi bu zâtlar da Peygamberimize, “Yâ Resûlallah!” şeklinde hitap ediyorlardı.

Buna göre hadis ve sünnette kayınvalideye “anne,” kayınpedere de “baba” denmeyeceğine dair bir işaret çıkarılabilir. Fakat kelimenin kendisinden de anlaşılacağı gibi, “kayınpeder”in aslı “kaimi peder”; “kayınvalide” de “kaimi valide”dir ki, “baba ve anne yerine geçen, baba ve anne mevkiinde bulunan” demektir. Yani hiçbir şekilde gerçek baba değildir, olamaz da...

Meselenin bir de fıkhî yönü vardır. Şöyle ki, herhangi bir sebeple karı-koca boşanacak olsalar, daha sonra hiçbir şekilde erkek kayınvalidesi ile gelin de kayınpederi ile evlenemez. Bu şahıslar gerçek anne-baba ve evlât gibi birbirlerine ebediyen haramdır. Bu durumda da anne-baba konumundadırlar.

Bu arada şu hususu da belirtmeden geçmeyelim: Kayınvalide ve kayınpedere “anne-baba” demekle onlar gerçek anne-baba olacak değillerdir. Bu sadece bir hürmet ve bir saygı ifadesidir. Nitekim bir akrabalık söz konusu olmadığı halde yaşça bizden büyük insanlara “ağabey, abi, amca, dayı; abla, teyze, hala” dememiz gibi.

Diğer taraftan karı-kocanın birbirlerine nazik ve yumuşak davranmaları, birbirlerinin yakınlarını onların hoşuna gidecek hitaplarla çağırmaları ve saygılı hareket etmeleri karşılıklı haklardan sayılmaktadır. Bunun yanında bazı bölgelerimizde kayınvalide ve kayınpederler kendilerine “anne-baba” denmediği zaman rahatsızlık duyuyorlar, hatta bunu bir “mesele” haline getiriyorlar.

Bütün bu açıklamalar ışığında kayınvalide ve kayınpedere “anne-baba” denmesinde bir sakıncadan söz edilemez.

[Dr. Ali Demirel] 12.7.2019 [Samanyolu Haber]

Norveçli bakan komşum ve İmamoğlu [Engin Tenekeci]

Geçtiğimiz günlerde Norveç Sol Parti (V) Başkanı ve Kültür Bakanı Skei Grande, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret etti. Grande yurtdışından, İmamoğlu’nu ziyaret eden ilk politikacı oldu.

Grande, ziyaretine ilişkin detayları Norveç gazetelerinden Dagsavisen’e anlattı. Yeni başkan ile eşitlik ve bunun ekonomi üzerindeki etkisinin önemi üzerine konuştuklarını belirten Norveçli Bakan, Turizmin kültür üzerindeki etkileri üzerinde de durduklarını söyledi. Grande, İmamoğlu’nun Norveç’e gelip gittiğini ve bu yüzden ülkeyi tanıdığını hatırlattı.

Haberde, Türkiye’nin turizm hayatına da değinildi. Batıdan gelen turist sayısında, son yıllarda patlak veren terör saldırıları ve başarısız darbe teşebbüsü nedeniyle  düşüş yaşandığı aktarıldı. İmamoğlu’nun Batı turizmini canlandırmak istediği vurgulandı.

Geçenlerde İmamoğlu’nu halk otobüsünde seyahati bana, Bakan Grande’nin Oslo’daki halk otobüsünde hem de yer bulamayınca ayakta yaptığı seyahatlerini hatırlattı. Bakan Skei Grande benim komşumdu. Otobüse bindiğimiz aynı anda ayakta yolculuk ettiğini kendim şahit olmuşumdur. Bu mütevazi tavrı benim üzerimde ciddi etkiler bırakmıştı.

Bu tür manzaralar bana her zaman, büyük imam Hz. Ali’nin hiçbir zaman eskimeyecek, “İnsanlar içinde bir insan.” sözünü hatırlatır. Fıtri ve adeta İslami bir ahlakın temsilcisi niteliğinde bir tavır. Aslında bu güzel ahlaki tavrın yansımalarını sadece Norveç’te değil, diğer Batılı ülkelerde de gözlemliyoruz. Bu tür güzel ahlakın Doğu’dan Batıya geçmesi aslında oldukça düşündürücü bir husustur. İnsanları inançları Yaratıcı ile kendileri arasında bir  şeydir. Ancak Batıda ki bu tür insani hareketlerin oldukça İslami olduğu tartışılmayacak bir gerçektir.

Bu konuda başka örnekler de vermek mümkün: Norveç’te çocuk parklarında, sokaklarda alkol almak bir nevi yasak. Belirli saatlerden sonra alkol satımı market ve tekellerde durur. Çocuk parklarında sigara da içilmez. İçmek isteyen parka uzak yerde içer. İnsanların maaşları zamanında yatar. Eksik yatarsa, hemen aranır, özür dilenilir ve hata telafi edilir ki bunun yaşanmış örnekleri çoktur.

Hastaysanız bir yıl tam maaş alırsınız. Rahatsızlığınız işinize engelse, yapabileceğiniz iş kurslarına gönderilirsiniz. İşsizseniz, geçinebileceğiniz ülke normlarına göre parasal destek alır, ev kiranız karşılanır. Bu aşağı yukarı diğer gelişmiş Batılı ülkelerde aynıdır. Bu sosyal düzen sabittir, hükümetlerin gelip geçiciliği bu oturmuş devlet düzenini etkilemez. Ancak suistimaller patlak verirse halihazırdaki hükümet sıkı yaptırımlara gidebilir.

Türkiye’nin sadece siyaset alanında değil, diğer farklı birçok alanlarda da Batı toplumlarından alacağı çok güzel, ahlaki, İslami şeyler var. Bir de Norveçli bakanın İmamoğlu ile eşitlik ve bunun ekonomi üzerindeki etkilerimi konuşması oldukça manidar. Zira bugünkü Türkiye hem ekonomi hem de eşitlik konusunda iflas etmiş durumda. Somut rakamlar ortada. Ne kadın konusunda, ne gelir dağılımda, ne de hukukun önünde eşitlikten söz etmek mümkün. Bundan dolayı Grande’nin bu tema üzerinde durması oldukça anlamlı ve bir o kadarda mesaj yüklüdür.

[Engin Tenekeci] 12.7.2019 [TR724]

Senin için değer miydi? [Erkam Tufan Aytav]

Sen kim misin, önce seni biraz tarif edeyim,

Ardından senin için neyin değmeyeceğini söyleyeyim.

Sen zulmü alkışlayansın.

Zalimin yayında olansın.

Sen zulüm karşısında sesini çıkaramayansın.

Zulüm zamanında masanın altına saklanansın.

Sen ‘Reisinin evinin altında tonlarca dolar ne arıyordu?’ diye soramayansın.

Sen ‘Banyolarda, ayakkabı kutularında o paraların ne işi vardı?’ diyemeyensin.


Ensar adındaki vakıfta çocuklara sistematik tecavüz edildiğinde bile sesini çıkarmayansın.

Kutsal kitabın hakkında ‘hakara makara’ diyen adamı da, anana küfreden mütaahidi de baştacı edensin.

Sen polisin değil hırsızın yanında, mazlumun değil, zalimin yanında yer alansın.

Ve bundan hiç sıkılmayan ve utanmayansın.

Sen algı operasyonlarıyla komşunu, yakın akrabanı bile bir günde terörist ilan edensin.

Sen hırsızı, zalimi alkışlayansın.

Sen Berkin Elvan’ın acılı annesini meydanlarda yuhalayansın.

Sen mazluma kimlik soransın.

Daha düne kadar çocuğunu emanet ettiğin, kapısından ayrılmadığın öğretmene bir günde hain, casus, terörist diyebilensin.

Annesi tutuklanan küçük zeynepe köpek annem nerede diye sorduransın.

Doğum yapan anneyi doğumhaneden alınıp bebeği ile hapse atılmasına bile sesini çıkarmayansın.

Sen Meriç’te, Ege’de çocukları ile can verenlere oh olsun diyensin.

Alevisinden, Kürdüne, Cemaatçisine kadar ceberrut devlet kimin üstünde tepiniyorsa devletin yanında yer alansın.

Sen toplumsal lincin gönüllü askerisin.

Sen yeri geldi mi 6-7 Eylül’ün yağmacısı,

Sen yeri geldi mi cadı avında kocası hapse atılmış kadına yan gözle bakansın.

1915 tehciri ganimetinden parsa kapmak için pusuda bekleyen, cadıavında kimin hangi malından bana ne pay düşer diye elini ovuşturansın.

Kaçırılmalara, kaybedilmelere, Cumartesi Anneleri’ne kulaklarını kapayansın.

Sen verdiğin destekle bu kirli rejimin meşruiyet kaynağısın.

Bak ergenekon adındaki derin devletin terör yapılanması da beraat etti.

17-25 yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında suçüstü yakalanan hırsızların beraat ettiği gibi.

Meğerse Ergenekon terör örgütü yokmuş!

Meğerse dönemin kudretli generalleri ‘Ayışığı’, ‘Yakamoz’, ‘Eldiven’ ve ‘Balyoz’ darbe planları yapmamış!

Meğerse bu darbe planları hem Özden Örnek’in hem Mustafa Balbay’ın günlüklerinde yer almamış.

Hrant dink öldürülmemiş!

Malatya Zirve Cinayetleri olmamış!

Eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in ve Yarbay Mustafa Dönmez’in cephanelikleri, Ankara Zir Vadisi’nde çıkan silahlar, İstanbul Poyrazköy’de yerden fışkıran law silahları da gerçek değilmiş !

Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un dediği gibi bunları hepsi boruymuş.

13 bin kişilik ölüm listeleri, Veli Küçük’ler, Kemal Kerinçsiz’ler, Sevgi Erenerol’lar, Jitemler, asit kuyuları… Hepsi hayalmiş.

Sen Reisinin Ergenekon savcısıyım dediğinde ergenekonun varlığına ikna olan, ama reisin Ergenekoncular ile işbirliği yaptığında da ergenekonun beraat etmesini alkışlayansın.

Evet sen busun.

Ve sen derin devletin kuklası bir rejimin dolgu malzemesisin.

Derin devletin güçlünün zirvesinde olduğu, Ergenekoncuların bayram ettiği bu dönem yaşıyoruz.

Bundan böyle bu ülkeyi ve seni hiç iyi günler beklemiyor.

Ama sen buna müstehaksın.

Hırsızlar ve Ergenekoncular gururla sokaklarda gezerken, bunları suç üstü yakalayan o polisler, hakimler, savcılar şuan hapislerde, tek kişilik hücrelerde işkence altında…

Emniyet Müdürü Zeki Güven gibi işkence ile öldürülenler de var.

Sadece onlar mı? Eşleri, çocukları da aynı zulme muhatap.

Bazen aklıma geliyor 17/25 Aralıkta hırsızlık ve yolsuzlukları suç üstü yakalayan,  Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını yapan o emniyet ve yargı mensupları bu yaşananlar hakkında ne düşünüyorlardır acaba?

Hücrede, demir parmaklıklar arkasında, dönüp geriye baktıklarında neler düşünüyorlardır?

Onlar adına konuşamam. Ne düşündüklerini de bilemem.

Çoğunluğu senin gibilerden oluşan bu toplum için değer miydi diye düşünüyorlar mıdır acaba?

Evet senin gibiler için değer miydi bu çilelere, yaşanan bu zulümlere diyorlar mıdır?

Değer miydi?

Korkarım bundan böyle hiçbir emniyet ve yargı mensubu bu yaşananlardan sonra görevini yapıp sistemin kirli çarklarına çomak sokmak istemeyecek, hırsızların darbecilerin üstüne gitmeyecek.

Çünkü bilecek ki arkasında duracak bir toplum olmayacak.

Çünkü sen yine hırsızın, yine darbecinin, yine zalimin yanında yer alacaksın.

Yine mazlumun üzerinde tepinecek devleti alkışlayacak yine kirli rejimin gönüllü neferi olacaksın.

Değmez diyecek çoğunluğu senin gibilerden oluşan bu toplum için.

Bu yüzden ne 6-7 Eylüller, ne Dersim katliamları, ne Çorumlar ne Sıvaslar, ne tehcirler, ne darbeler, ne asit kuyuları, ne Jitemler, ne Veli Küçükler, ne cadı avları bu ülkede bitmeyecek.

Birgün zulüm seni vurduğunda uyanacağından da emin değilim.

Evet sen bu kirli rejime,  bu kirli devlete müstehaksın.

Nazım Hikmet’in ‘Akrep gibisin kardeşim’ şiiri ile noktalayayım.

Anlaşılan Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze milim değişmemişsin. Değişmeye de niyetin yok.

AKREP GİBİSİN KARDEŞİM

Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telâşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim,
Bir değil, beş değil,
Yüz milyonlarlasın maalesef,

Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca sopasını,
Sürüye katılıverirsin hemen.
Ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
Hani şu derya içinde olup,
Deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm,
Senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer,
Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak,

Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama,
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

[Erkam Tufan Aytav] 12.7.2019 [TR724]

Onlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar!.. [Prof. Dr. Osman Şahin]

KİMİN YOLUNDAN GİDECEKSİN, KARAR VER?!  (3)

Yaptığımız işlerin doğruluğunu derinlemesine tedkik etmemiz gerektiğine dair şu ayet-i kerime bizi daha bir uyanık olmaya davet etmektedir: “(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir Rasûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder.  Sonra Allah, kendi ayetlerini (peygamberlerin kalbinde ve zihninde) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir imtihan (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.”

Peygamberler Allah (cc) tarafından korunmaktadırlar, dolayısıyla şeytan bu hususta muvaffak olamamaktadır. Fakat bizler için bu tehlike her zaman bahis mevzudur.

Bazen, bize göre bir takım doğrular ortaya konmaya, yapılan bir takım zülümlere engel olunmaya  çalışılırken, eğer Kur’an’i ve Nebevi olan yola uygun hareket edilmiyorsa, şeytanlar ve onların avaneleri olan ins-i şeytanlar bu fırsatları değerlendirebilir, içimizdeki boşlukları ve beşeri zaaflarımızı da kulanarak fikirlerimize nufuz edebilir ve biz hiç farkında olmadığımız halde, onların telkin ettiği şekilde hareket edebilir ve onların amaçlarına uygun hareket eder hale gelebiliriz.

Hocaefendi bu ayet-i kerimeye getirdiği açıklamada önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Kur’an-ı Kerim, bilhassa bu ayette, nübüvvet ve risaletin bir ümniye ve bir ideal işi olmadığını anlatmaktadır zaten. Konuştuğu zaman vahiyle konuşan bir nebiye, ümniye de yakışmaz. Zira nübüvvet, tamamen Allah’tandır. İdeallere ise şeytan karışabilir.

Onun için çekinmeden söyleyebiliriz ki, yüzde yüz masum ve yüzde yüz doğru hiçbir ideal yoktur. Zaten aksini kabul de, şeytanın bir başka oyunudur. Zira heves, bazen fikir suretinde görünebilir.

Şayet şeytan sağdan gelirse, bu ümniyeler din ve diyanet adına yapılır.. yapılır ve böylece nice sapık kuruntulara girilir. Bir mümin için şeytanın en tehlikeli oyunu da, onun sağdan gelmesidir. Çünkü şimdiye kadar şeytanın bu oyunuyla, nice serkeş kendini veli ve nice sapık kendini beklenen son mehdi zannetmiş.. yine nice yalancı, peygamberliğini ve nice firavun da ilahlığını ilan etmiştir. Zavallı insanlık, şimdiye kadar nice liderlerin arkasından sürüklendi ki, bunların ekserisi, yuları şeytanın elinde birer azgındı.”

Şeytanlar çok profesyonel bir şekilde oyunlarını sahneye koymaktadırlar. Öyle ki ayet-i kerimede “Onlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” şeklinde ifade edilen tuzağa düşen insanlar, hizmet yaptıklarını zannederken, farkına varmadan insanlığa, Hizmet’e ve Hizmet insanlarına çok ciddi zararlar verebilmektedirler.

Hocaefendi, böyle durumlar karşısında, Allah’ın (cc) hıfz ve himayesine girmek gerektiğini ifade etmektedirler: “Siz, Kur’an’ın, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” ayetini okurken, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ deyip niyet edebilirsiniz: شَيَاطِينِ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالْاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، وَالْـخَارِجِيِّينَ “Sana sığınırım insî ve cinnî şeytanların şerlerinden; politikacı, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu, mülki idareci, hariciyeci ve diğerleri gibi hayatın her biriminden olan şeytanların şerlerinden!..” Niyet edebilirsiniz: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Onlar ile beraber olmaktan bizi muhafaza buyur!..”

Bu duada ifade edilen hayatın birimleri arasına herhalde sosyal medyayı da ekleyebiliriz.

İçimizdeki problemlerin hallinde başvurulacak Kur’an’i ve Nebevi yaklaşıma enfes bir örnek…

Hocaefendi, Kur’an’i ve Nebevi yaklaşıma bir örneği de İfk hâdisesi üzerinden vermektedir: “Mevzumuzla alâkalı âyetlerden biri de İfk hâdisesi üzerine nazil olmuştu. Zira Hazreti Âişe Annemiz’e iftira eden münafıkların dedikodu ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç Müslümandan biri, Hazreti Ebû Bekir’in yardımlarıyla geçinen Mıstah İbn Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah’a vermekte olduğu yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti ki şu mealdeki âyet indirildi: “İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. Affedip müsamaha göstersinler. Siz de, Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten Gafûr’dur, Rahîm’dir.””

Hazreti Ebû Bekir’in (ra)  “Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim.” diyerek yardımını devam ettirdiği bilinmektedir.

Bu hadise ve bu münasebetle nazil olan ayet-i kerimede, günümüzde Hizmet Hareketi içerisinde bulunan ve bir takım zararlara sebebiyet veren insanlar hakkında nasıl bir yol izlenmesi gerektiği hakkında önemli mesajlar vardır.

Yapılan iftiranın, işlenen kabahatin büyüklüğüne bakar mısınız? Allah Rasül’ünün (sav) ailesine, pak zevcesi annemiz Hz. Aişe’ye (r.anha) yapılan çok çirkin bir iftiranın dillendirilmesine ve dolayısıyla yayılmasına sebebiyet verilmiştir. Nur sûre-i celilesinde geçen bu ayetten önce gelen bazı ayetler bu işin çirkinliğini ve ne kadar büyük bir günah olduğunu nazara vermenin yanı sıra, aynı zamanda daha önceki yazılarda ele aldığımız genel konuya da ayrıca ışık tutmaktadırlar;

“Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: “Hâşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!” demeniz gerekmez miydi?”

“O sırada siz o iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair hiç bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah’ın nazarında pek büyük bir vebaldi!”

“Müminler arasında çirkinliklerin yayılmasını arzu eden kimseler için, dünyada da âhirette de gayet acı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”

Yapılan iş çok çirkin, Allah’ın (cc) nezdinde pek büyük bir vebal, buna sebebiyet veren münafıkların amacı İslam binasına çok büyük zararlar vermek ve bilmeden bu iftiranın yayılmasına alet olanlar da münafıkların amaçlarına katkı sağlamış olmalarına rağmen, onların daha önce yaptıkları ve belki de gelecekte yapacakları hizmetleri hatırına affedilmelerini de Allah (cc) Kur’an’ında beyan etmektedir. Bu hadisedeki yanlışlarını anlayan, tevbe eden ve gerekli derslerini alan bu sahebelerin (r.anhüm), daha sonraki dönemlerde, bu hatalarını telafi etmeye çalıştıkları ve çok önemli hizmetleri deruhte ettikleri görülmektedir.

Hocaefendi de süreç boyunca bir takım arızalara ve önemli zararlara yol açan Hizmet içindeki insanlara karşı aynı şekilde hareket etmişler ve asla bu Kur’an’i ve Nebevi olan yaklaşımdan taviz vermemişlerdir.

İnşaAllah bir sonraki yazıda konumuzu tamamlamaya çalışalım…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 12.7.2019 [TR724]

Bir sezonda sönmek de var! [Hasan Cücük]

Sarı-lacivertlilerin kadrosuna kattığı Vedat Muriqi’i hem Fenerbahçe hem de Galatasaray’ın ısrarlı istemesinin en önemli sebebi bu sezon ortaya koyduğu başarıydı. Anadolu kulüplerinde başarılı olan birçok oyuncunun rüyasını İstanbul kulüplerinde top koşturmak süsler. Ancak futbolun üç büyüklerinde top koşturup başarılı olmak her futbolcunun da harcı değil. Nitekim geçmişte bunun bol bol örneklerini görüyoruz. Anadolu’da coşan oyuncular, İstanbul’a gelince sıradanlaşıyor.

Anadolu kulüplerinde top koştururken gol krallığı tacını giyen oyuncular İstanbul takımlarına transfer olunca beklentilerin çok altında kaldı. Bu isimlerle ilgili daha önce ‘Anadolu’da kral İstanbul’da hüsran’ yazısını kaleme almıştık. Anadolu’da bir sezonda parlayıp, ertesi sezon sıradanlaşan veya futbolun dört büyüklerine transfer olduğunda hüsran yaşayan isimlere mercek tutalım.

Şimdilerde adı unutulan Kayseri takımlarından Erciyesspor’un ağustos 2005’te Ankaragücü’nden kadrosuna kattığı Cenk İşler’in sezona damga vuracağını kimse tahmin edemezdi. 2005-06 sezonunda Kayseri Erciyesspor’un Süper Lig’deki 34 maçın tamamına 11’de başlayan Cenk, 20 gol atmış ve adı büyük takımlarla anılmaya başlamıştı. Sezonun en flaş isimlerinden biri olan Cenk İşler’in 4 büyüklere transfer rüyası hiçbir zaman gerçek olmadı. Cenk İşler de bir daha 2005-06 sezonu başarısını tekrarlayamadı. Bir sezonda parlayıp sönen Cenk İşler,  Antalyaspor, Manisaspor, Kasımpaşa, Samsunspor ve Bucaspor formalarını giydi.

Okan Yılmaz adı 2000’li yılların başında oynadığı futbolla adından en fazla söz ettiren isimlerden başında geliyordu. İnegölspor’da başladığı futbol kariyeri 1998’de Bursaspor’a gelmesiyle parlamaya başladı. 2000-01 sezonunda 23 gol, 2002-03 sezonunda ise attığı 24 golle krallık tacını giyen Okan Yılmaz adı sadece İstanbul’un üç büyükleriyle anılmıyordu. 2003 Konfederasyon Kupası’nda milli formayla ortaya koyduğu futbolla birçok Avrupa kulübü de Okan Yılmaz’ı kadrosuna katmak istiyordu. Fransa’nın önemli kulüplerinden Marsilya ile 5,5 milyon dolarlık ön sözleşme imzaladı. Ancak, son anda ani bir kararla bu transferden vazgeçip, yoluna Bursaspor’da devam etti. Kaptanlığını yaptığı Bursaspor ile Süper Lig’den düşme şoku yaşayan Okan Yılmaz, 2004-05 sezonunda attığı 25 golle 2. Lig’de de gol kralı olmayı başardı. 2005’te Bursaspor’dan ayrıldıktan sonra sıradanlaşan Okan Yılmaz bir daha yeşil-beyazlı dönemindeki perforansını tekrarlayamadı. İstanbul takımları rüyası gerçekleşmeyen Okan Yılmaz, Konyaspor, Malatyaspor, Diyarbakırspor, Sakaryaspor, Orduspor, Belediye Vanspor, Tepecikspor, Alanyaspor ve Altınova Belediyespor formalarını giydi.

Ganalı Augustine Ahinful, 2000 yılından itibaren ülkemizde Ankaragücü formasını giymeye başladı. 2001-02 sezonunda 32 maçta giyen Augustine 19 gol atarak dikkatleri üzerine çekti. Sonraki sezonu ise 16 golle tamamlayınca kendini Trabzonspor’da buldu. İki sezon Karadeniz ekibinin formasını giyen Ganalı oyuncu 27 maçta şans bulurken sadece bir gol attı. 2005’te yeniden Ankaragücü’ne dönen Augustine ilk dönemini aratan bir futbol ortaya koydu.

2002-03 sezonunda Adanaspor formasıyla çıktığı 33 maçta 18 gol atan Necati Ateş kısa sürede İstanbul takımlarının radarına girdi. Sezonun bitimiyle Galatasaray’a transfer olan Necati Ateş, Anadolu başarısını İstanbul’da da sürdüren nadir oyunculardan biri oldu. 2003-08 arasında Galatasaray formasıyla Süper Lig, Türkiye Kupası ve Süper Kupa zaferleri yaşadı. Galatasaray’daki son iki sezonunu Ankaraspor ve İstanbul BB’de kiralık geçiren Necati Ateş, daha sonra Ankaraspor, Başakşehir, Antalyaspor, Eskişehirspor, Kayseri Erciyesspor ve Karşıyaka formalarını giydi.

Sivasspor’un Bülent Uygun yönetiminde Süper Lig’de fırtına gibi estiği dönemde öne çıkan isim Mehmet Yıldız’dı. Bülent Uygun’un ‘Ağzından lokmasını alabilirsiniz ama ayağından topu asla’ dediği Yıldız, 2007-08 ve 2008-09 sezonunda Sivasspor ile 14’er gol attı. Güçlü fiziğiyle ligde rakip defansların korkulu rüyası olan Mehmet Yıldız’ın İstanbul takımlarına transfer olma rüyası gerçeğe dönüşmedi. Sivasspor’dan sonra top koşturduğu Karabükspor, Eskişehirspor, Mersin İdman Yurdu, Osmanlıspor ve Ankaragücü takımlarında sıradan bir oyuncu olarak kariyerini noktaladı.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden Ariza Makukula, 2009-10 sezonunda kiralık olarak geldiği Kayserispor’da sezonu 21 golle tamamlayıp, krallık tacını giydi. Acemisi olduğu bir ligde hem  ilk sezonunda hem de Anadolu kulübünde gol kralı olması büyük etki oluşturdu. Büyük takımlara gitme hayali gerçeğe dönüşmedi. Gol kralı olmasına rağmen Kayserispor’da da kalıcı olmadı. Ülkemizde Manisaspor ve Karşıyaka formalarını giyen Makukula bir daha çift haneli gol sayısına ulaşamadı.

Nijeryalı forvet Emmanuel Emenike 2009’da Karabükspor’a transfer olarak Süper Lige merhaba dedi. İlk sezonunda 16, ikinci sezonunda ise 14 gol atan Emenike güçlü fiziği ve usta gol vuruşlarıyla dikkat çekti. 2011’de Fenerbahçe’ye transfer olan Emenike, sarı-lacivertli formayı hiç giymeden Rus ekibi Spartak Moskova’ya satıldı. 2013’de yeniden Fenerbahçe’ye transfer olan Nijeryalı futbolcunun sarı-lacivertli macerası facia geçti. Futbolundan ziyade problemli davranışlarıyla gündem oldu. 32 yaşındaki oyuncu halen bir takım bulabilmiş değil. Emenike, Karabükspor sonrası Spartak Moskova, Fenerbahçe, Al Ain, West Ham, Las Palmas ve Olympiakos formalarını giydi.

[Hasan Cücük] 12.7.2019 [TR724]

Ergenekon yoktur, az votka vardır! [Naci Karadağ]

Mayıs 2012… Ergenekon davaları sulandırıldıkça sulandırılması bir yana, siyasi iktidar gücün sarhoşluğuyla “nasıl olsa yakalanmam” zehabıyla akıl almaz vurgunlar peşinde.

Ergenekon mensuplarının ise derdi başka.

Bu esnada internete düşen ses kaydında Ergenekon sanığı Balyoz davası tutuklusu Amiral Aziz Çakmak enteresan şeyler söylüyordu.

Çakmak, çok kısa süre içerisinde tablonun tersine döneceğini ve kendilerinin intikam alacak pozisyona geçeceğini alenen ifade etmekten çekinmezken, dönemin Genelkurmay başkanı Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan arasındaki meşhur ve gizemli Dolmabahçe görüşmesinin üzerinden 6 ay ancak geçmişti.


Amiral Çakmak ses kaydında, “Açık açık söylüyorum, Allah rövanşı size göstermesin. Bu kez hata yapmayız!” dedikten sonra ekliyordu; “Kendilerine en güvendikleri anda çoluk çocuk demeden rövanşı alacağız!”

Çakmak, Atatürk’ün de isyan bastırırken kentleri, köyleri yerle bir etmesini örnek vererek şunları kaydediyordu: “Atatürk, “çoluk çocuk kalmasın, bütün şehri götürün” dermiş. Aynen öyle çocuklarına kadar…”

Ergenekon’un vitrin süsü olarak kullanılan ve açıkçası o cenahın bile pek hesaba almadığı Doğu Perinçek kendine has sivri üslubuyla şöyle demişti hatırlayacaksınız; “Hukuk siyasetin köpeğidir…”

Köpekleşme…

Aslında son 7 yıldır yaşananları çok iyi ifade ediyor.

Birileri Hizmet hareketini ehilleştirip, sadıklaştıramayınca başkalarıyla anlaşma yaptı.

Kimileri buna Faust Metaforu diyor.

İnsanın Mephisto ile yaptığı sözleşme aslında tam bir köpekleşme mutabakatıdır.

Ve o tarihten sonrasına denk geliyor gelişmeler.

Ergenekoncular önce unutulmaya bırakılıyor.

Bir yandan demlendirilirken, diğer yandan cemaat hızla şeytanlaştırılmaya çalışılıyor.

Yaklaşık 4 yıl tüm çabalara rağmen başarılamayan bu hedef, 15 Temmuz’da tam bir “Allah lütfu” olarak Ergenekoncular ve siyasilerin kucağına konuyor.

Siyasal İslamcı Faşizm ile Ulusalcı Faşizm, Ergenekon ortak bir çaba ile Cemaat’i adeta yerle bir ediyor.

Hem de ne eziş!

Hamile kadınından 80 yaşındaki dedeye, hastadan bebeğe kadar hakikaten de kimseye acımıyorlar.

Perinçek’in övündüğü altın çağ tam da bu…

Siyasi iktidar ne tür bir canavarın zincirini çözdüğünün farkında ama Ergenekon davalarını bir sigorta olarak kullanıyor. Acil durum freni hesabı.

Ancak Amiral Çakmak’ın da ifade ettiği gibi Ergenekoncular bu kez kolay kolay hata yapmıyorlar ve sabırlılar.

Davaların tam olarak çöp olmasını beklerken hizmet hareketinin şeytanlaştırılmasını keyifle izliyorlar.

Dindar insanları dindar olduğunu ileri süren bir iktidar linç ediyor.

Perinçek ve Ergenekon tayfası zevkten dört köşe elbette.

Ve nihayet geçtiğimiz gün, mahkeme kararını veriyor; “Aslında Ergenekon diye bir örgüt yoktur”…

O kadar silahlar, bombalar, darbe oyunları, bombalamalar, cinayetler filan hepsi yalan oluyor bir çırpıda.

Köpekleştirilen hukuk aklıyor Ergenekon’u ve bununla gurur duyuyor Ergenekoncular.

Siyasal İslamcılar ise her zaman olduğu gibi başka dertlerden muzdaripler. Vurgun, talan, seçim oyunları vesaire…

İbretlik bir süreçten geçiyoruz ağır ağır.

İki tane iktidar yalakası iş adamı, hamile bir kadını taciz ediyor arabasında. Ve Adalet bakanı büyük afra tafra ile “Hamile kadına saldırıyı vicdan kabul etmez” diyor utanmadan, sıkılmadan.

Nasıl bir kösele vicdansa, tertemiz, pir ü pak, suçsuz günahsız 20 bine yakın kadına zulmü reva görüyor. Hamile, yeni doğum yapmış kadınlara yapılan işkenceler, hapislere kimsenin gıkı çıkmıyor.

Türkiye bir yandan her alanda dibe vuruşa doğru hızlanarak yol alıyor.

Ekonomi perişan, hukuk, eğitim, spor, sanat bitik…

Ergenekoncuların zinciri artık tamamen çözülmüş durumda.

Kanlı bir çarpışmaya giderken, hep beraber kafamız güzel şekilde haykırıyoruz;

Evet evet, Ergenekon yoktur!

[Naci Karadağ] 12.7.2019 [TR724]

Tanıdığım isimler ve bir tartışma… [Veysel Ayhan]

Yazının konusu bizim Tr724’teki makaleleri de seslendiren Zeynep Kaya Hanımefendi’nin İlahiyatçı Hüseyin Kara Hoca ile VideonTr’deki programı. Bu platformda Zeynep Hanım çok iyi sorular sorarak başarılı programlar yapıyor. Konumuz tartışma çıkaran son programı.

Bülent Keneş’i çok severim. Mesleğine böylesine kilitlenmiş az insan vardır. Bir müddet beraber çalıştık. Kendisinden çok istifade ettim. Gazetecilik ilkelerine sadakati ve insani refleksleri fevkalede imrendiricidir.

Yazarken çok rasyonel ve makuldür. Oturup konuştuğunuzda çok şeker bir insandır. Candan arkadaştır. Ama twitter’a girince anında elinde kılıç bir şövalye olur. Ömerî bir fıtrat takınır. Şimdi böyle bir insana “Siz gazeteci değilsiniz” dediğinizde ondan işiteceğiniz lafı hesaplamanız lazım. Keneş, o sözü alır, görünen ve görünmeyen siyak ve sibakını hesaplar, hapisteki meslektaşlarını düşünür, sözün yapacağı etkileri hesaplar, haklı olarak öfkelenir. Bazen ‘keşke demeseydi’ dediğim ithamlarda da bulduğu olur.

Aynı sözleri ben işittiğimde benzer tepkiyi vermem. Söyleyenin konumunu, yaşını, içinde olduğu atmosferi, muhtemel önyargılarını düşünür, çoğu zaman avukatlığına soyunurum. Ama bu, hakkı ketmetmeyi gerektirmez. Binlerce gazetecinin “mesleki” hakkı görmezden gelinemez. Siz kan ter içinde mesleğini yapan binlerce cerraha, doktora ‘bunlar doktor değil bahçıvan deseniz’ onların mesleki emeklerini yok kabul etmiş olursunuz. Hakkı ikrar etmek gerekir. Ama bunu bazen sıcağı sıcağına değil de tartışma sakinleşince yapmayı doğru bulurum. Tartışma; gürültü, patırtı içinde yapıldığında ondan bir fayda elde etmek mümkün olmaz.

Takdir ettiğim, sevdiğim bir gazeteci olan Ahmet Dönmez, bu konuda hem yazılı hem de sözlü olarak cevap verdi. Onda da ‘keşke şu birkaç kelimeyi demeseydi’ dediğim sözler oldu. Ama tek derdi var: Arkadaşlarının mesleki hukukunu savunmak. ”Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar.” Bizi rahatsız etse de buna açık olmak lazım. Herkes konuşmalı. Kimsenin lafı ağzına tıkılmamalı.

Tartışmanın odağındaki isim Hüseyin Kara Hoca. 60 yıl aktif hizmet gönüllülüğü yapmış bir insan. Başka bir derdi veya işi olmamış. Aşkın gözü kördür. Hiçbir âşık objektif kalamaz. “Gazeteci” kimdir, bilmiyor gibi. Bu insanı birkaç cümlesi üzerinden “infaz” etmeyi doğru bulmam. Hoca, muhtemelen karşılaştığı bir iki kötü örnekten genelleme yapıyor. Zannımca karıncayı incitmekten sakınan bu insan, programdan sonra “ben nasıl maksadımı aştım böyle bir söz ettim” diye bin defa pişman olmuştur. Niyet okumaya gerek yok. Kendisi asıl niyetini ifade edecektir, eminim nezaketi gereği, kırdığı insanlardan özür dileyecektir.

RENCİDE YERİNE TEBRİK

Bilhassa bu süreçte gazetecilerin hakkını yememek lazım. Yakından tanıdıklarım var. Pek çoğu ağır ve zor şartlar altında mesleklerini devam ettiriyor. Kimisi pizza dağıtıyor, bunun yanında mesleğini devam ettiriyor. Kimileri bulaşık yıkıyor, ardından analiz yazıyor. İçlerinde vaktiyle büyük medya kuruluşlarında Genel yayın yönetmenliği yapmışlar var. Şimdi Über yapıyorlar. Bazısı gece işten dönüp bilgisayarın başına oturup haber yazıyor. Bir başkası, bulunduğu ülkede kadri bilinmeyince her gün ortalama 3-4 ayrı apartmanın merdivenlerini temizliyor, o yorgunluğun üstüne oturup yazısını yazıyor. Böyle örnekler çok. Bu çilekeş gazeteciler, sadece doğruyu arama gayreti ve mesleklerini yapmak kaygısı taşıyor. İşini Allah rızası için yapmak bundan farklı bir kapıya çıkmaz. Bu arkadaşların hakkını teslim etmemek, yapılan emekleri tahfif etmek en hafif ifadesiyle “ayıp” olur.

Sadece yazılı medya, haber siteleri değil, MoonStar’da çok üst düzey başarı yakalayan, Bold’da milyonlara ulaşan gazeteci arkadaşlarımız var. Büyük bir başarı ile politik mizah ve komedyenlik yapan, bağımsız patreon hesaplarda ve daha pekçok medya platformunda araştırmacı gazeteciliklerini sürdüren mesleğin yüz akı isimler var. Bu arkadaşların hakkını yememek lazım. Bilakis hepsine destek olmak, patreon’la ayakta durmaya çalışanlara imkan ölçüsünde destek olmak insani bir vecibe.

Bu arkadaşları rencide etmek yerine el üstünde tutmak, zor şartlara rağmen mesleklerini yaptıkları için tebrik etmek gerek. Bunu da en iyi “vefa”yı hayatlarına şiar edinen Hizmet gönüllüleri ve saffı evveli teşkil edenler bilecektir.

Netice olarak…

Zor günlerden geçiyoruz. Herkes belli bir ölçüde yaralı. Herkesin canı dudağında. Ruhumuzda travmatik izler oluştu. Sık sık nüksedebiliyor. Herkesin bardağı taşmak üzere. Bazen bir rahmet damlası bazen istemsiz sıçratılan bir damla su, bardağı taşırabiliyor. Bu zor günleri insanları kırıp dökmeden atlatabilmek, ettiğimiz sözlerde, yazdığımız kelimelerde âdil olmayı başarmak büyük maharet. Daha ötesi ise insanların ürettiği şimşek ve elektriklere paratoner olabilmek. Gerisi Allah Kerim.

[Veysel Ayhan] 12.7.2019 [TR724]

Hüseyin Kara’nın anlattıkları [Levent Kenez]

İlk okuduğumda birçokları gibi beni çok etkiledi. Bir türlü engel olunamayan ve elden bir şey gelmeyen bu durum için ne yapılabilir bilemedim. Şaşırdım mı? Artık bunlara o kadar çok alıştık ki maalesef insan şaşıramıyor. Hizmet insanlarının düştüğü bu duruma karşı çaresizlik her yanı kaplıyor.

Bir süre küfür ettim, duyduklarıma ve bunlara sebep olanlara. Bu anlattıklarını kamuoyu ile paylaşmak için başka bir yolu kalmamış ne acı dedim.

O kadar çok Hüseyin Kara var ki. Hangisine yetişilebilir. Hangisi çözülebilir. Bu konjonktürde elden ne gelir? Belki de ‘konjonktür’ yapmamız gerektiği halde yapmadığımız bir çok şeyin bahanesi.

İnsan istese bir şekilde bir arızayı tam çözemese bile etrafındakilere ulaşır. İhtimal ender de olsa birinden durumunun değiştiği yönünde olumlu bir haber alsanız hemen ertesi gün yeni bir şokla karşılaşıyorsunuz. Bir türlü bitmiyor imtihanlar.

Sonra baktım sosyal medyada ne kadar gündem olmuş diye. Düşündüğümden fazla insan konuya ilgi göstermiş. Neredeyse anlatılanları bu konularla ilgili olup da duymayan kimse kalmamış. Hüseyin Kara’yı tanıyan tanımayan herkes bir şekilde bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetmiş.

Hüseyin Kara, 9 Mart’ta tutuklanan Hacettepe Üniversite’nde kimya doktorası yapmış genç bir baba. Edirne F tipi cezaevine konmuş ama davasına Ankara Savcılığı bakıyor. 3 tane küçük çocuğu var. Çocuklara anneleri tek başına bakıyor yazmayı dahi çok isterdim ama aynı gün anne Zübeyde Kara da tutuklandı. Onu da Karaman Kapalı Cezaevi’ne koymuşlar. Yavrulara okuma yazması olmayan ama fedakarca babaanneleri bakıyor. Allah ondan razı olsun. Çocuklardan en büyüğü 12 yaşındaki Rana yakın zamanda sol kol kemiğindeki bir tümörden ameliyat oldu. Kardeşleri Erdem(10) ve Sena(3). Çocuklar psikolojik tedavi görüyor. Sürekli ağlama krizleri yaşıyorlar. Sena sürekli annesini soruyor.

Hüseyin Kara’nın hapse girerken geride bıraktığı çocuklarına bir gün kavuşacağı hayalinden çok daha acı veren başka şeyler var şimdi kafasında. Hüseyin Kara tedavisi olmayan spastik kolon hastası. Geceleri bağırsakları kilitleniyor ve acılardan, sancılardan uyuyamıyor. Sıvı gıda harici de beslenemiyor. Hastalık emniyette gözaltında iken ortaya çıkmış. Tedavisi için cezaevi yönetimi oralı bile değil. Acil-imdat butonuna bassa da yardım eden yok. Haftalar sonra 30 saniye doktorla bir görüşmesi olmuş, doktorun yazdığı ilaçlar hiçbir işine yaramıyor.

Hüseyin Kara’nın eşi Zübeyde Kara da kalp hastası. Normal hayatında sürekli baygınlıklar geçiren anne şimdi cezaevinde çok daha kötü bir durumda, bayılma nöbetleri çoğalmış.

Hüseyin Kara insanın kalbine bıçak gibi saplanan şu sözlerle bitiriyor anlattıklarını: Ben bu rahatsızlığımdan dolayı daha fazla hayatta kalamayacağım. Burada ölüyorum, sesimi kimseye duyuramıyorum. Ben yetim büyüdüm, babasızlığı çok iyi bilirim. Üç çocuğum da yetim büyüsünler istemiyorum…

Hüseyin Kara’nın 4 Temmuz’da mahkemesi vardı. Tutukluğunun devamına karar verildi. Mahkeme 26 Eylül’e ertelendi. Ailesi çabalayan arayıp soran herkese dua ediyor.

Belki başlığından dolayı başka bir yazı okuyacağınızı tahmin etmiş olabilirsiniz. Bence bugün konuşulacak, dertlenilecek ve dinlenilecek tek Hüseyin Kara, yukarıda Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektubundan ayrıntılar paylaştığım acılar içinde kıvranan baba.

Zor günler… Herkes bir acayip. Şu gün kendisine bir iyilik yapmak isteyen bir insana en acil tavsiyem Twitter diyeti. Kimse merak etmesin hiçbir şey de kaçırmazsınız. Çok daha az yıpranırsınız. Sigarayı bırakmaktan daha faydalı.

Konuşan ne konuştuğunu bilmiyor. Ona cevap verenlerde ayrı bir nobranlık. Cevap verenlere cevap verenlerin ayrı kabalığı. Hiç kaale almayıp cevap vermeyenlere laf sokmalar. Üstten üstten bir haltmış gibi sanki kim olduğunu kimse bilmiyormuş gibi ayar vermeler.

Bu ne ya… Bu ne asabilik, bu ne hesap kitap merakı. Bu ne ego tatmini… Herkes ateş edeceği adamı çoktan bellemiş, bir fırsat olsa da dalsam diye eli tetikte bekliyor. Yazık çok yazık. Her şey konuşulur, her şey yazılır. Hele günümüzde buna engel olmanın mümkünatı yok. Ama bu kadar yakışıksız olması çok üzücü.

İki mağduru retweet ettin mi, araya da bir tane Kürt yerleştirdin mi vitrin tamam. Görenlere mahcup olmazsın, başka söyleyeceklerine kalkanı kurarsın.

Keşke imkanı olan herkes, aksaçlısı, genci, mağdurlar için gerçek manada bir şeyler yapma gayretinde olsa. Bunu ilk önce kendime söylüyorum. Sonra birbirimizi yiyecek çok vaktimiz olacak kimse merak etmesin. İçerideki insanlar çıktıklarında “Biz içerdeyken siz bunların muhabbetini mi yaptınız?” diye sorduklarında mahcup olmayalım.

[Levent Kenez] 12.7.2019 [TR724]

Bağımsız dış politika zokası [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ülkelerin dış politikalarını insanlar yapar. Güvenlik politikalarını da öyle! Dış politika, dünyada olup bitenlere yanıt (reaksiyoner) ve kendi çıkarlarınızı gerçekleştirme yönünde atılan adımlar (aksiyoner) olmak üzere iki ana alana ayrılır. Güvenlik politikaları, devletin iç ve dış güvenliğinin sağlanmasına yönelik politikaların tümünü kapsar. Devletlerin en başta gelen güvenlik meselesi, varlıklarının devamıdır ve bunu sağlamak tüm devletlerin birincil hedefidir.

Dış politika ve güvenlik politikası daima birbirleri ile etkileşim halindedir. Birincisi ikincisini sağlamaya yönelik bir enstrümandır. Bu durum dış politika yapımında çok önemli bir sınır belirler. Bu sınır, devletin güvenliğinin esas alınmasıdır. Diğer tüm dış politika mevzuları değişim gösterebilir. Ancak hiçbir sağlıklı dış politika, devletin güvenliğini tehlikeye atamaz. Eğer dış politikanın neticesinde devletin güvenliği riske giriyorsa o dış politika başarısızdır. Bu bahsettiğim dış politika ve güvenlik politikası korelasyonu, ideolojilerden ve rejimlerden bağımsız, rasyonel siyaset davranışı olarak nitelenir.

Hâlihazırda Türkiye tehlike altındadır

Rejiminden veya ekonomik sorunlarından bağımsız olarak, dış politika tercihlerinin güvenliğini riske atması durumundan bahsediyorum. Kendisine dürüst konunun uzmanı her akademisyen bugünkü dış politika tercihlerinin Türkiye için majör güvenlik sorunları yarattığını itiraf edecektir. Bu yazıda son yıllarda Türkiye’de giderek artan varoluşsal risk faktörü ve dış politika ilişkisi üzerinde duracağım. Tahmin edileceği üzere S-400 silah sistemlerinin Türkiye’ye nakledilmeye başlanması ile beraber, ABD ile yolların artık geri dönülmesi imkânsıza yakın şekilde ayrılması, bu yazının ana konularından biri. Diğer mesele de doğu Akdeniz’de alevlenen “münhasır ekonomik bölge” meselesi ve fosil enerji yatakları sorunu. Bu iki mesele de Türkiye’nin ana dış politika yönelimleriyle doğrudan bağlantılı ve derinlemesine bir değerlendirmeyi gerektiren sorunlar.

S-400’lerin alımı salt silah envanterine katılacak yeni bir sistem olarak ele alınabilecek teknik bir sorun olmanın çok ötesinde, dış politika yönelimiyle alakalı bir tercih. Türkiye’nin NATO’da bir yabancılaşma, hatta bir fiili kopuş sürecinde olduğu bir sır değil. 15 Temmuz askeri darbe girişiminin ardından ABD’nin ve diğer bazı Batılı müttefiklerin bu darbe girişimi ile ilişkilendirilmesi, hatta Washington’ın darbenin esas planlayıcısı ilan edilmesi, ilişkilerdeki kopuşun algısal düzeyde gerçekleştiğini gösteriyor. Ankara’da iktidarda olanlar ABD’den hiç hazzetmiyor, dahası ona hiç güvenmiyor. Türkiye’yi yönetenlerin seçici-kişisel algı evreninde ABD ve NATO Türkiye’nin müttefiki değil, bilakis düşmanı konumunda bulunuyor. 1990’lardaki Çekiç Güç’ten itibaren – her ne kadar Türkiye bu mekanizmanın içerisinde de olsa – ABD’nin Irak’ta Kürtleri desteklemesi ve koruması, Ankara’daki güvenlik elitlerini tedirgin etti ve ABD’ye güvenmemeye yönelik bir tutuma yol açtı. Diğer taraftan Suriye’de ABD’nin IŞİD’le mücadelede Ankara’dan beklediği desteği alamaması, onu Suriye Kürtleri ile ittifaka mecbur etti. Seküler Kürtlerin İslamcı-cihatçı fanatik unsurlara karşı doğan bir düşman konumunda olması, bu taktik-stratejik ittifakın değerler düzleminde de uyumunu sağladı. Ankara ise bunun tam tersine, 2000’lere kadar koruduğu seküler devlet ve güvenilir ortak olma özelliğini özellikle 2016’dan sonra neredeyse tümüyle yitirdi. Sahada Sünnici-İslamcı grupları kendisine yakın algıladı, Ek Kaide türevi El-Nusra türü yapıları açıktan, IŞİD gibi yapıları örtülü biçimde destekledi. Esad’a karşı savaşan her grubu ne istediklerine bakmaksızın kendine yakın gördü. Bu grupların radikal İslamcı dünya görüşünü sorun etmeden, topraklarını geçiş güzergâhı olarak kullandırdı. El Nusra ve IŞİD’e yurtdışından cihatçı katılımının çok büyük bir bölümü Türkiye üzerinden gerçekleşti. Dolayısıyla ABD-NATO ile Türkiye arasında Suriye algısı ve bunun yansıması olan fiili politikalar konusunda derin bir kopuş gerçekleşti. Ankara, ABD’nin Suriye’deki ortağı Kürtleri başlangıçta yanına çekmeye çalıştı. Ancak Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile Suriye Kürtleri arasında olan ideolojik farklılık, Kürtlerle IŞİD arasındaki faklılığa yakındı. Zaten fiiliyatta da IŞİD-ÖSO-El-Nusra arasında sürekli bir militan sirkülâsyonu mevcuttu. Yani Suriye Kürtlerinin bu grupların mantalitesinde olan hareketlerle ortaklık içine girmeleri intihar olacaktı. Dolayısıyla Suriye Kürtleri sahada bu cihatçı fanatiklerle flört halinde olan Ankara ile aralarına mesafe koydular. Bu mesafeye karşın Suriye Kürtleri ile Ankara adasında diplomatik ve istihbari iletişim devam etti. Bu durumu değiştiren olay, 15 Temmuz darbe girişimi oldu.

Batı’dan koptuk

Türkiye 15 Temmuz sonrasında ana hatlarıyla ifade etmek gerekirse Batı’dan koptu ve Rusya yörüngesine girdi. İdeolojik nedenler ve Türkiye iç politikasında etkin olan bazı odakların tercihleri gibi noktaları bir tarafa bırakacak olursak, bu politika dönüşümünün en başta gelen sebepleri: a- ABD’nin Suriye Kürtlerine silah ve mühimmat sağlaması, onları koruyup kollaması, b- Rusya’nın Fırat’ın Batısı’na tümüyle hâkim olması ve Ankara’daki güvenlik elitlerinin Moskova’yı Suriye Kürtleri konusunda ikna etme zorunluluğu, c- ABD’nin 15 Temmuz’un arkasında olduğu algısının Türkiye’de genel kabul görüyor olması, d- Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası hukuk devletinin rafa kaldırıldığı bir dönem yaşaması ve Batılı standartlardan kopmasıdır. Esasında bu saydığım gerekçelerin her biri Ankara’nın yaptığı hataların sonucudur. Eğer baştan itibaren Ankara sahada IŞİD ve Suriye’nin geleceği konusunda ABD ile koordineli hareket etmiş olsaydı, Suriye Kürtleri konusunda evhama kapılmayıp, hem içeride Çözüm Sürecine devam edebilip, hem de Suriye Kürtleri ile sağlıklı bir diyalog kurabilseydi, güvenliği bakımından çok daha olumlu hareket etmiş olacaktı. Dahası, Rusya’nın Suriye’deki varlık nedenini orta ve uzun vade çıkarları bakımından analiz edebilmiş olsaydı, bunun kendi güvenliği üzerinde nasıl bir majör olumsuzluk oluşturacağını görmüş olurdu. Bunun haricinde, 15 Temmuz girişiminin arkasında ABD’nin olduğu gibi kanıta dayanmayan, manipülatif ve yapay bir gerekçe üzerinde ısrarcı olmasaydı, hukuk devletini ortadan kaldırmayıp Batılı insan hakları standartlarından kopmasaydı, hem içeride hem de dışarıda daha güçlü bir aktör konumunda olacaktı. Dolayısıyla bu bahsettiğim dış politika dönüşümü gerçekleşmeyecek, Türkiye’nin ana yönelimi sabit kalacaktı.

Türkiye’nin Suriye’de sahada desteklediği hiçbir grup, Türkiye güvenliğine katkıda bulunmadı. Katkıyı bırakın, altını oydu! El Nusra ve ÖSO, IŞİD gibi aktörler, Türkiye’nin Suriye politikasının oturduğu çürük zemindi. Doğrusu baştan itibaren bu gruplara desteği sağlamamaktı. Türkiye sınırlarını kontrol edebilir, cihatçı akışını kesebilir, katil cihatçı fanatiklere sağlık hizmeti vermeyebilir, onlarla petrol alışverişi yapmamak suretiyle gelirlerine darbe vurabilir, kendi vatandaşlarının bu örgütlere katılımına müsamaha göstermeyebilirdi. Onlarla istihbarat paylaşmayabilir, onları kendi amaçları için bir enstrüman olarak kullanmaya son verebilir, kendi sınırlarının güvenliğini sağlamayı, Suriye’de maceradan maceraya yelken açmaya tercih edebilirdi. Maalesef bunların hiç birini yapmadı. Yanlış tercihlerde bulundu, bu tercihlerinde iç siyasi beklentilerle hareket etti.

Doğu Akdeniz’de statüko karşıtı, istikrarsızlıklara gebe, kendi içerisinde bütünlük arz edemeyen, demokrasiden ve insan haklarından kopmuş, açıktan NATO’ya meydan okuyan bir devlet olan Rusya ile yakın ittifak kurmuş bir ülke haline geldi Türkiye. Bu Türkiye’yi çok kırılgan hale getiriyor. Kıbrıs ve Ege’de kendi pozisyonlarını maksimize edeceğim diye güç kullanma eğilimine giren Ankara, sonunda Kıbrıs Rum Kesimi’nin ABD ve AB’den yeknesak destek görmesine de sebep olarak kendi ayağına ateş etmiş oldu. 1974’ten beri Kıbrıs’a askeri-stratejik Saiklerle yaklaşan ve bunu insani gerekçelerle ve garantör devlet olma vasfıyla gizlemeye çalışan Ankara, 2002’de Denktaş’ın Annan Planı’nı su kaynaklarını bahane ederek reddetmesinden sonra sürekli güç kaybederek öncelikle Rum Kesimi’nin meşru devlet olarak AB’ye katılımına engel olamadı, sonrasında ise kendi AB sürecini akamete uğrattı. Bu durumu 2004 referandumunda telafi etmeye çalıştıysa da, Rum tarafı elindeki avantajı kullanarak, Türklerin evet demesine karşın referandumda hayır dedi, iki kesimin bütünleşmesine karşı oy vermiş olmasına karşın AB’ye katıldı. Bu konuda AB her ne kadar sütten çıkmış ak kaşık olmasa da, pazarlık masasında birinci Annan Planı’na onay vermeyen Denktaş’ın ve onun arkasındaki ulusalcı kesimin Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini esir aldığı bir vakıadır. Özetleyecek olursak, Türkiye Kıbrıs’taki işgalci konumunu bitirecek, Kıbrıs’ın bütünlüğünü sağlayacak ve Kıbrıs’la beraber AB’ye girebilecekken, elindeki bu fırsatı kaçırmış oldu. Bugün Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası hukuka göre tek temsilcisi Rum Yönetimi’dir. Türkiye dışında kimse KKTC’yi tanımıyor. Dolayısıyla AB, ABD ve diğer bölgesel devletlerle uluslararası firmalar Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kendi münhasır ekonomik sahası olarak parsellere ayırdığı sulardan doğalgaz çıkarma planları yapıyor. Türkiye ise tek başına bu uluslararası topluma ve onun uluslararası hukukuna karşı durmaya çalışıyor. Kıbrıs civarında sular ısınırken, Ankara S-400’leri ve Rus ittifakını işte bu denklem içerisinde iç kamuoyuna meşru göstermek gayretinde. Kıbrıs “milli” ilan edilen bir konu olduğu için, tümüyle ulusalcı-milliyetçi devlet unsurlarının tekelinde. Kıbrıs konusunda hâlihazırda alternatif yaklaşımlar ve açılımlarda bulunmak, 2000’lerin başındaki AB sürecine nazaran çok daha zor, hatta imkânsız gibi.

Bu bağlamda Türkiye dört tehlikeyle karşı karşıyadır. 1- S-400 meselesinden dolayı ABD tarafından yaptırımlara maruz kalmak. 2- Kıbrıs konusundaki tutumundan dolayı AB yaptırımlarına maruz kalmak. 3- Bu yaptırımlardan sonra dış politikada, güvenlik mevzularında ve ekonomik konularda Rusya ile çok daha fazla yakınlaşmak. 4- Bunun yaratacağı merkezkaç etkisiyle beraber, içeride Batılı norm ve değerlerden daha da fazla kopmak.

Görüleceği üzere, dış politika stratejisinin hesapsız kitapsız yapılması, Türkiye için ciddi, hatta varoluşsal tehlikeler doğurdu, doğurmakta. Mesele salt Ruslardan bir silah sistemi almakla veya doğu Akdeniz’de Türkiye’nin menfaatlerini korumakla alakalı değil. Elbette Türkiye iç kamuoyu bu gerekçeleri satın alabilir, nitekim alıyor da. Çünkü bu yazıda konu edilmeyen ideolojik sebepler ve rejimin niteliğine ve iç dengelerine özgü durum, tüm bu bahsettiğim karmaşık denklemi ortalama Türkiye vatandaşı için bir tür “milli gurur meselesine” indirgiyor. Bu da baştaki karar alıcıların işini oldukça kolaylaştırıyor. Dahası, rejimin yöneticileri bu “milli mesele” üzerinden, dış politikadaki yönelim konusundaki yaklaşım tekellerini muhaliflere de kabul ettiriyor. Kaldı ki, ulusalcı/milliyetçi (yani nasyonalist) muhalefet, “bağımsız dış politika” zokasını istekle yutarken, tek taraflı ve ölçüsüz, tehlikelerle dolu bir Rusya bağımlılığına hiç itiraz etmiyor.

Konunun bu yazıda değinemediğim ekonomik boyutları ve ideolojik/iç politika dinamiklerini de başka yazılarda ele almaya çalışacağım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.7.2019 [TR724]

Liyakat düşmanları… [Semih Ardıç]

Eksi büyüme (!) krizi istihdam üzerinde atom bombası tesiri bıraktı. Tablo her geçen ay daha vahim bir mahiyete bürünüyor.

Sadece bir ayda 332 bin kişi işini kaybetti. İşsiz sayısı mayıs sonundan haziran sonuna 4 milyon 84 binden 4 milyon 417 bine yükseldi. Aylık artış yüzde 8,1.

ŞU KARDEŞİNİZİ BAŞKAN SEÇİN!…

Bir sene evvel ne idi? 2 milyon 621 bin kişi işsizlik kayıtlarında geçiyordu. Halihazırda kayıtlı işsiz sayısı 4 milyon 417 bin.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “başkan” seçildiği ilk senenin istihdam cenahında neticesi: 1 milyon 796 kişi işini kaybetti. İşsiz sayısı yüzde 69 arttı.

Oysa 24 Haziran 2018’e giden yolda Erdoğan, “Şu kardeşinizi hele bir başkan seçin dolar, faiz, işsizlik, enflasyon nasıl düşermiş göstereceğim.” demişti.

Hepsi unutuldu gitti… Kriz içinde kriz var…

14 SENEDE 4,8 KAT ARTTI

İşsizlik gibi içtimai ve iktisadî yapıyı tehdit eden bir meselede AKP’nin Türkiye’yi geriye götürdüğü resmi rakamlar tarafından tescil edildi.

Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) verilerine göre 2005 senesi haziran ayında 918 bin olan kayıtlı işsiz sayısı 2019’da 4 milyon 417 bine kadar yükseldi. İşsiz sayısı 14 senede 4,8 kat arttı.

2001 krizi kadar olmasa da Türkiye’nin yüzde 5 küçüldüğü bir kriz senesi olan 2009’da işsizlik 1 milyon 460 bine yükselmişti. Bu sene o rakam da geride bırakıldı.

2009 milat kabul edildiğinde vahim tablo yine değişmiyor. 10 yılda kayıtlı işsiz sayısı 1 milyon 460 binden 4 milyon 417 bine yükseldi. İşsiz sayısı üçe katlandı.

100 İŞSİZDEN 36’SI 15-24 YAŞ ARASINDA

İşsizlik iktisadî bünyeyi kemiren, tedbir alınmadığında ahenk ve huzuru bertaraf eden bir ur gibidir.

Hele hele İŞKUR kayıtlarına geçtiği gibi 100 kayıtlı işsizden 36’sı 15-24 yaş grubunda ise tehlike daha büyük demektir.

Hayatının baharında yüz binlerce gence istihdam kapısı aralayamayan, onları en heyecanlı ve şevkli olmaları icap eden günlerinde ümitsiz ve çaresiz bırakan bir ekonominin istikbali ne kadar parlak olabilir?

899 DOKTORALI BİLE İŞSİZ

İşsizleri ordusunda yer alan kişilerin eğitim seviyesi dikkatle incelendiğinde diplomanın Türkiye’de iş bulmak için sağladığı avantajın giderek azaldığı müşahede edilecektir.

Kayıtlı işsizlerin 256 bin 550’si okur-yazar değil. 1 milyon 744 bin işsiz ilköğretim mezunu. 1 milyon 139 bini ise ortaöğretim veya lise mezunu.

Buradan sonrası daha çarpıcı: 664 bin lisans ve 20 bin 592 yüksek lisans mezunu, 899 doktoralı haziran sonu itibarıyla işsiz. Bunlar kayıtlı diplomalı işsizlerimiz!

Bir de 2 bin 20 lira asgarî ücret mukabili bir ay emek verip ay sonunda 200-300 lirasını patronuna iade eden, aksi takdirde o işten de mahrum kalabilecek üniversite mezunlarımız var.

RAKAMLARDA GÖRÜNMEYEN KHK MAĞDURLARI

İş bulma umudunu kaybetmiş veya AKP’nin “cüzzamlı” diye ilan ettiği Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurları var ki hepsi ilave olunduğunda üniversiteli işsiz sayısı 1,3 milyonu buluyor.

AKP, KHK mağdurlarının özel sektörde sigortasız çalışmasına bile müsaade etmiyor.

Ne kadar hazin bir tablo! Devletin içi boşalırken, lise mezunları imtihansız memur olarak istihdam ediliyor. Diğer tarafta 1,3 milyon üniversite mezunu işsiz!

Haddizatında diplomanın derecesi o kadar kıymetli olsaydı Erdoğan’ın diplomasının olup olmadığı bu kadar senedir münakaşa edilmezdi.

Hangi gizli kasada muhafaza ediliyorsa diplomanın aslı çıkarılır böyle bir fasıl açılmadan kapatılırdı.

LİYAKATİN KIYMETİ BİLİNMİYOR

Devletin başındaki zatın üniversite diplomasını ispat edemediği bir memlekette işsiz sayısı da diplomalı işsiz sayısı da artar.

Zira her sahada “liyakat” itibarsızlaştırılmıştır… Diploma kadar mesleki yetkinliği de liyakat olarak görmeliyiz.

Meslek lisesi mezunu çok iyi bir torna ya da sıhhi tesisat ustasının işsiz kalması da liyakatin kıymetinin bilinmemesidir.

Anadolu’da “ekmek düşmanı” diye bir tabir kullanılır. Bu sözden mülhem AKP için pekâlâ “liyakat düşmanı” denilebilir.

[Semih Ardıç] 12.7.2019 [TR724]