Özgürlük mü dediniz! [Haber-Yorum: Sefer Can]

AKP’li Aile Bakanı Fatma Betül Kaya’nın Rotterdam seferi tam da istedikleri gibi sonuçlandı. 15 Temmuz’a benzer bir ‘lütuf’ denebilir. AKP tabanının bile ikna olmakta zorlandığı referandum öncesi ilaç gibi geldi. Tansu Çiller’in danışmanı olarak bilinen AKP milletvekili Hüseyin Kocabıyık, bu tezin doğruluğunu itiraf etti. Kocabıyık oylarını en az iki puan artıran Hollanda’ya teşekkür borçlu olduklarını canlı yayında ağzından kaçırdı. Benzer bir itirafı dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ndan hatırlıyoruz. 7 Haziran’daki seçim şokundan sonra patlamaya başlayan bombaların oylarını artırdığını açıklamıştı. 103 kişinin hayatını kaybettiği Ankara saldırısından sonra gelmişti talihsiz beyanat. Sonrasını biliyoruz, bir kaç bomba daha patladı ve 1 Kasımda AKP yeniden tek başına iktidar oldu.

BAHÇELİ DE RAHATLADI

Bir kadın, üstelik başörtülü… Hollanda polisiyle karşı karşıya… bu fotoğraf sadece evet oylarını artırmakla kalmadı, Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’yi de kurtardı. Kendi kitlelerine verecek cevap bulamıyorlardı; artık bu fotoğrafı göstererek karşı görüşleri susturacaklar. MHP’de milletvekillerini ihracın, hayırcı lider adaylarına saldırmanın, son dakika salon iptallerinin, elektrik kesintilerinin demokrasideki yerini sormayın o uzun hikaye.

Hollanda’nın bakan Kaya ve protestocu Türklere uyguladığı şiddeti onaylamak mümkün değil. Ama bu o fotoğrafta sırıtan samimiyetsizliği eleştirmemize engel değil. Kendi çıkardığı kanunu hiçe sayan AKP’nin, ‘hukuk’ soslu nutukları komik kaçıyor. Yurt dışında propagandayı yasaklayan kanunu 2008’de çıkarmışlardı. Kaldı ki kanun olmasa bile dış misyon binalarında propaganda külliyen yanlış. Konsolosluklar seçimin adil ve eşit şartlarda yapılmasından sorumlu. Yurt dışı seçim kurulu vazifesi yapıyorlar. Herhangi bir siyasinin seçim kurulunda ve görevlileri de yanına alarak propaganda yapması mümkün ve makulse; bakanların diplomatik temsilciliklerde konuşması savunulabilir.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ DEDİNİZ!

Hollanda ile yaşanan krizde başta Aileden sorumlu bakan Kaya olmak üzere AKP’liler bir anda demokrat ve hukuk savunucusu kesildi. Seyahat hürriyetinden girip düşünce özgürlüğünden çıkıyorlar. ‘Dinime dahleden bari müselman olsa’ diye bir sözümüz var ya buraya tam oturuyor. Can Dündar’ın eşi Dilek Hanımı herkes biliyor ama bilinmeyen binlerce eş ve çocuk pasaportuna el konulduğu için seyahat edemiyor. Soruşturma geçirenlerin bile mahkeme kararı olmadan sınırlamaya tabi tutulması hukuken mümkün değil oysa.

Bakan uğradığı kötü muameleden şikayet ediyor. Ülkesinde binlerce kadın ortaçağ zindanlarını hatırlatan şartlarda tutuklu… engelli veya küçük yaştaki çocuklar ebeveyninin ikisi birden tutuklanarak ortada bırakılıyor; Doğumhanelerin kapısında polis bekliyor, çiçeği burnunda anneyi gözaltına almak için; annelerinin yanında tutuklu bebeklerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor… Aileden sorumlu bakanın yarım cümlesi dahi yok! Yedi bin civarında akademisyen işini kaybetti, yüzlercesi tutuklu… binlerce dernek, 180 kusur medya organı kapatılmış, 200 gazeteci cezaevinde, mahkeme önündekilerinin tam sayısı bilinmiyor. Ama bakan kendi partisinin çıkardığı kanunu çiğnemek için gittiğinde konuşturulmamış! Neredeyse tarihin gördüğü en büyük özgürlük ihlali ve mağduriyet olarak sunuyorlar. AB’den sorumlu bakanın Cizre’ye sokulmadığı günlerin üzerinden bir yıl geçmedi. HDP’nin genel başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş dahil 12 vekil tutuklu. Ne hikmetse hepsi referandum sürecinde sonucu etkileyebilecek iyi hatipler. Ana muhalefet CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na, danışmanları içeri atılarak, ‘ayağını denk al’ mesajı verildi. Meral Akşener’in, Sinan Oğan’ın, Ümit Özdağ ve Yusuf Halaçoğlu’nun yaşadığı saldırılar ortada.

Bakan Kaya ülkesinde yaşananların milyonda birine (evet abartmadan söylüyorum) maruz kaldı. Karşılığında referandumda en az iki puan aldılar. Herkesten çok ağlıyorlar. Son sözü kapatılan Yarına Bakış Gazetesi yazarı, 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile atılmış akademisyen Mehmet Efe Çaman’a bırakmak istiyorum:

“AKP bakanı Hollanda’ya gidemedi. Demokrasi ayıbı öyle mi?

Vatandaşın pasaportunu iptal eden başka ülkeye gidişini engelleyen Hollanda mı?

Vatandaşının pasaportuna el koyan, yabancı ülkede mağdur eden Danimarka mı?

KHK ile 100 binlerce memurunu bir kalemde görevden atarken, bir de onları mahkeme kararı olmadan terörist diye damgalayan Almanya mı?

Hukuksuzca gözaltına aldığı vatandaşının makatına cisim sokarak bağırsağını delen, ölümüne sebep olan AB mi?”

Sosyal medyada bunları yazan Hoca çok öfkeli; peki haksız mı?

[Sefer Can] 14.3.2017 [TR724]

Yuva ve çocuk [Mehmet Ali Şengül]

Yuva, insanın yaratılışıyla beraber var olmuş, çok eski ama eskimeyen bir müessesedir. Tarih boyu çok tehlikelere, darbelere maruz kalmış, fakat varlığını hep bugüne kadar sürdürmüştür. Hiç bir sistem onu yaralasa da yok edememiştir.

Kudret ve İradesiyle kainatı bir nizam üzere yaratan Allah (cc), yuvayı da bu umumi nizamın ehemmiyetli bir parçası haline getirmiştir. İnsan başta olmak üzere, yaratılan her canlı kendi kabiliyet ve fıtrat sınırları içinde başını sokup, barınacağı bir yuva kurmaya çalışmaktadır. 
       
Canlı varlıklar içinde yuva kurmayan, yavrularına sahip çıkmayan hiç bir mahluk yoktur. Bütün kainatta olup biten her şey sevk-i ilahiyi göstermekte, akıl ve irade sahibi insana bir şey anlatmakta ve Sani-i kainatı hatırlatmaktadır.

Sağlam cemiyet sağlam ailelerden, sağlam aile de sağlam fertlerden meydana gelir. İnsanın insanlığı yuva ile tamamlanır, kemale erer. Böylece kamil-i mükemmel bir millet meydana gelmiş olur. 
     
Yuva ile oynamak tabii dengeleri alt üst eder. Meşru dairede oluşturulan bir aile, maddi-manevi sıhhatli ve emniyetli, faziletli ve huzurlu bir yuvanın vesilesi olmuş, onun bozulması bir milletin yıkılışını hazırlamıştır.

Sağlıklı bir yuva için, eşler arasında iman, ahlak, duygu ve düşünce birliği ve kültür uyumu olmalıdır.Bunlardan mahrum bir aile ise, huzurdan güven ve emniyetten uzaktır.

Aile, değeri ölçülmez bir hazine olmakla beraber, insanlar için önemli bir huzur ve mutluluk kaynağıdır. Aile, aynı zamanda bir sorumluluktur, ciddi bir hayat imtihanıdır. Aile, sevgi, saygı, merhamet, sadakat ve güvenle devam eder. 

Neslin sağlıklı olması, kalbinin imanla nurlanması, kafasının ilimle aydınlanması, helal ve haram sınırının korunmasına bağlıdır. Fiziki birlik kadar, gönül ve ruh birliğine de  önem verilmelidir. Uyumlu, duygulu ve saygılı çocuklar, her yönüyle imtizaç etmiş;  yumuşak, sevgi, şefkat  dolu bir aile atmosferinde yetişirler.

Yuvanın sıcaklığı sevgiye bağlıdır. Sevgi olmadan gönül birliği tesis edilemez. Onun için tavır ve davranışlar aldatıcı olmamalı, güzellikler, acılarla beraber paylaşılmalıdır. 
       
Yuvayı meydana getiren aile fertleri kendilerini gözden geçirmeli, konumlarına göre sorumluluklar paylaşılmalı; işte o zaman huzur ve ümit kapıları açılır, yuva cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. 

İman ve nikah şaka götürmeyen en ciddi iki meseledir. 

Yuvada sorumluluk, mesuliyet ve mükellefiyetin temel dinamiğini, Peygamber Efendimiz Sallahü Aleyhi Vesellem  ne güzel ifade buyuruyor: ‘Hepiniz çobansınız, güttüğünüzden mes'ulsünüz’ (Buhari, Müslim)  

Yuvanın kurulması izdivaçla başlar. İzdivaç ise nesil içindir. Nesil yoksa, yuva meyvesiz ağaç gibidir. Çocuk aile bahçesinin gülü ve bülbülüdür. Çocuk hayatımızın devamı, maddi manevi her şeyimizin varisidir. Çocuk, aileye Allah’ın emanetidir. Allah o emanete sahip çıksınlar diye;  anne ve babanın sinesine şefkat, sevgi ve merhamet doldurur.

Çocuklarımız kalbimiz, göz bebeğimiz kadar kıymetlidir.. Onları maddi-manevi haşarattan korunmalıdır.. Onlar kalp-kafa bütünlüğü içinde sağlam yetiştirilmeli ve istikbale çok iyi hazırlanmalıdırlar. 

Çocuğun aile dışı terbiyesi de çok önem arz eder. Okul hayatı, arkadaş çevresi, sokak hayatı, medya ile münasebeti, hele internet.. Bütün bunların tahribatından çocuğun korunması gerekir. Bu koruma hiçbir zaman kuvvete baş vurarak olmamalı; ikna ederek, yani aklına, mantığına seslenerek, maddi manevi değerlerimizin kıymeti anlatılarak olmalıdır.

Çocuk terbiyesinin ilk kaynağı yuvadır. Çocuklar karşısında anne, baba ve büyüklerin davranışları, sözlerini doğrulamıyorsa tesirsiz kalır. Anne baba çocuklarının yanında dikkatli ve temkinli yaşamalıdır. Münakaşa yapmamalı, laubali davranmamalı; vakur, ciddi ve samimi olmalıdır.
         
Çocuklarda hoşlanılmayan bir ifade ve tavır görüldüğünde, anne-baba kendilerini sorgulamalı ve hesaba çekmeli ‘acaba fark etmeden biz kötü mü örnek olduk?’ demelidirler.  

Evet, hepimiz için dünya fani, burada misafiriz. Hiçbir kimseyi burada ebedi durdurmuyorlar. Sürekli sevkıyat var.. Vakti geleni anons edip ölümsüz, ebedi aleme davet ediyorlar.. Davete icabet etmemek elimizde değil.. Öyle ise aldanmakta fayda yok.. Elimizdeki fırsatları kaçırmadan, ölümsüz, ebedi hayatı kazanma yolunda gayret sarf etmeli; dünyanın rahatına kapılarak kazanma kuşağında kaybetme durumuna düşmemeliyiz.

Allah, insanı yaratılan varlıkların en üstünü, en şereflisi yaratmış ve ona uygun bir yaşam tarzı hazırlamıştır. Nimetlerin en güzellerini ona ikram etmektedir. Hayvanların ne bir yatağı var, ne villası, ne de onun içinde bir buz dolabı, bir halısı, bir banyo ve tuvaleti var. İnsana gelince dağlar taşlar, bağlar bahçeler, denizler ırmaklar, aylar güneşler, bulutlar yağmurlar, nebatat ve hayvanlar  her şey ona hizmet etmektedir.

İnfitar suresi 6. Ve 7.ayetlerde Rabbimiz, ‘Ey insan, nedir seni O kerim Rabbin hakkında aldatan?...’ ve ‘ O değil mi seni yaratan?...’ buyurmaktadır.

Maddi manevi bütün değerler  Allah'ın kullarına birer emanetidir. Aynı zamanda aile fertleri de birbirlerine; yani karı kocasına, kocası karısına ve evlatlar da anne-babaya emanet edilmiştir. Allah’ın bu emanetleri, hak ve hukukuna saygıda kusur edilmeden sahip çıkılmalı; sabır, sadakat ve sevgi üçgeninde muhafaza edilmelidır.

[Mehmet Ali Şengül] 14.3.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Sadece dinî ilimlerin ihyâsı değil [Abdullah Aymaz]

Çağının müceddidi olan İmam Gazâli Hazretleri “İhyâü Ulûmî’d-Dîn” isimli mübarek ve muhteşem eserini yazdı. Bediüzzaman Hazretlerinin yazdığı eserler yani Risale-i Nur Külliyatı, sadece dînî ilimlerin ihyasından ibaret değil; bilakis, dînî-dünyevî, maddî-mânevî bütün ilimlere ihyâsı ile ilgilidir. En azından onların inkişafı için ilhâm kaynağı mahiyetindedir…

1914’te yazılan İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde ancak 1930’larda fark edilen güneşin silkinme hareketi ve 1928’de yazılan Yirmi Dördüncü Söz’de ise 1969’da gerçekleşen Aya gitme meselesi gibi...

1935’te yazılan Lâtif Nükteler’de anlatılan demirin yaratılması ve indirilmesi meselesi ise Hoyle ve arkadaşları tarafından 1946’da başlayıp 1957’larda sona eren çalışmalarla ortaya konulabilmiştir. 

Üstad da o yıllarda bunu halkın da anlayabileceği bir ifade ile Kâinatın Büyük Tezgahında bu i'mâlin gerçekleştiğini ifade ederken onlar, bu i’mâlin arzın mağma tabakasında değil, hatta güneşin hararetinde bile değil, ancak süper novalarda meydana getirildiğini söylüyorlardı…

Herkes güneş etrafında yedi ve sonralar dokuz gezegen var dedikleri zamanlarda Yusuf Aleyhisselam'ın rüyasında geçen on bir yıldız ve Ay ile Güneşin kendisine secde meselesinin işaretiyle, onbir kardeşinin kendisiyle beraber on iki kardeş olacağını düşünerek on iki gezegenden haber vermiştir. Güneş ve Ay, gezegen değildir. Ama hepsi de aynı aileden aynı köktendir. Şimdilik izahına gitmeyelim…

On İkinci Lem’a’nın İkinci Nükte’sinde “Allah, o yüce Yaratıcıdır ki, yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır.” (Talak Suresi, 65/12) âyetinin izahında deniliyor ki: “Göklerin yedi tabakasına ve Arzın yedi katına dair külli mânasının çok efradından ifade edilen hükmü tasdik edip doğruluğunu isbat eden yedi mesele zâhiren görünüyor. (…) Âyetin açık ifadesinde ‘Yedi kat arz’ dememiş. Yani âyetin zâhir, açık mânası diyor ki: ‘Arzı da, o yedi kat semâ gibi yaratmış, mahlukatına mesken yapmış’ Yedi tabaka olarak yarattım, demiyor. Misliyet (benzerlik) ise mahlukiyet ve mahlukata meskeniyet cihetiyle bir benzetmedir. (…)  … hem ARZ KÜREMİZE BENZEYEN BAŞKA YEDİ KÜRE DAHA BULUNMASINA, CANLI VARLIKLARA KARARGAH VE MESKEN OLMASINA YANİ YEDİ ARZ KÜRESİ BULUNMASINA İŞARET EDER. (…)  Yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirler, Arap üslûbunda çokluğu ifade ettiği gibi, o küllî yedi takaba çok kesretli tabakaları içine alabilir.”

Şimdi NASA’dan iki bilim adamı yeni bulunan yedi gezegenli sistemi anlatıyor. Bunlar Trappist-I yıldız sistemini keşfeden ekibin iki lideri Belçika’daki Liege Üniversitesi Astrafizik Bölümünden Dr. Emmanuel Jehin ve NASA Spitzer Uzay Merkezinden Sean Carey yeni bulunan sistemi anlatırken: “Hafta sonu için bir gezegenden diğerine gidebilirsiniz. Mesela, yıldıza daha yakın, yani daha sıcak olan gezegenlere deniz tatiline, plaja; daha soğuk olan gezegenlere kayağa gidebilirsiniz. (…) Sanırım bu aralar herkes Dünyadan o kadar sıkıldı ki, kaçacak yeni gezegenler olması fikri herkesi çok mutlu etti. Hem de bir değil, yedi Yeni Dünya… Heyecan verici çünkü ilk defa Dünya boyutlarında ve Dünyaya benzer bu kadar gezegeni bir sistem içerisinde keşfettik. Ayrıca bütün gezegenlerin yüzeyinde su bulunması ihtimali var. gezegenler uydusu oldukları yıldıza çok yakındır. Daha da ilginç olanı yedi gezegenden üçü yaşanabilir. Yani sıvı suyu üzerinde hâlâ barındıran ve atmosferi olan gezegenler. Bir diğer heyecan verici nokta da bu sistemin Dünya’ya yakın olması TRAAPPİST-1 yıldız sistemi Dünyaya 40 ışık yılı uzaklıkta… (…) Manzara muhteşem! Şimdi hayal edin, bütün gezegenler birbirine çok yakın duruyor. Bir gezegenden diğerlerine baktığınızda, Dünya’dan bakıldığındaki gibi parlak yıldızlar olarak görmeyeceksiniz. Biz mesela Mars’ı parlak bir nokta olarak görüyoruz değil mi? Ama bu gezegenlerin birinden baktığınızda diğerinin yüzeyindeki bütün detayları görebileceksiniz. Yani gökyüzünde Ay’dan büyük diskler olacak. Gökyüzü dünyadaki gibi mavi değil turuncu-  kırmızı, renkte...  Çünkü TRAPPİST-1 yıldızının rengi bu. Yani, ‘Gezegenlerde sonsuz bir gün batını yaşanıyor’ diyebilirim. (…) Hafta sonu için sıcak olan gezegenlere deniz tatiline, plaja, daha soğuk olan gezegenlere kayağa gidebilirsiniz.” 

Geleceği de aydınlatan eserler yazan Üstad Bediüzzaman’ın Risalelerine daha dikkatli bakmalıyız. 

[Abdullah Aymaz] 14.3.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Merkez Bankası, yine Saray'dan habersiz faiz artırdı! [Tarık Ziya]

Aman Saray duymasın! Referanduma şunun şurasında 33 gün kalmışken Merkez Bankası (TCMB) bankalara kullandırdığı fonun faizini yüzde 10,8'e çıkardı. Daha evvel sessizce yüzde 8'den yüzde 10,4'e çıkardığı gibi aynı gizlilik altında bu sefer binde 4 ilave etti fonlama maliyetine. 

TCMB'nin tabelasında hâlâ haftalık repo faizinin yüzde 8 olduğu yazsa da bunun pratikte hiçbir karşılığı yok. Tabelada yüzde 8, kasada yüzde 10,8. Yeni Türkiye böyle. Yalan rayiç, hakikat meçhul... 

Saray da biliyor faizin arttığını. 

Baktılar bedava çorbacılarla, Katar'dan getirdikleri bavullarla bu dolar düşmüyor faiz artışına razı oldular. Olmak mecburiyetinde kaldılar. Başlıktaki sadece kinaye... Saray'a rağmen olmuyor artış. Yoksa damat Berat'ın en yakın arkadaşı Murat Çetinkaya'nın Saray'dan habersiz faiz artırması ne mümkün! Herkes 'Ortalık Süt Liman' isimli tiyatroda rolünü oynuyor. 

HANİ FAİZDEN RAHATSIZDINIZ!

Enflasyon çift hanede, işsizlik çift hanede... Faiz de çift hanede tırmanış şeridinde... Hani faiz düşecek, dolar 3,52'nin altına inecekti? Vaktinde şeffaf biçimde faiz artırılsaydı, piyasalar sisler bulvarında kalmasaydı döviz bu kadar yukarı tırmanmayacaktı. Bir kişi hariç kazananı var mı bu tiyatronun? Niye indirmiyorsunuz faizi? Her şey elinizin altında. İndirin bitsin bu çile!

Siz de biliyorsunuz ki o sözlerinizin reel karşılığı yoktu. 

Herhangi bir yatırımcı böyle bir tabloda gönül rahatlığı ile parasını Türkiye'ye getirmeyi göze alabilir mi? En şeffaf olması icap eden müesseseler bile siyasetin oyuncağı haline gelmişse açıklanan rakamlara büyük fonlar nasıl itimat edecek? 

Türkiye'yi her sahada itibarsızlaştıran koltuk sevdasının maliyeti, günden güne altından kalkılamaz bir enkazı tedai ettiriyor. Millet bugün 'artık yeter' dese 15-20 seneye ancak tahribatın izleri silinebilir. 

İSTİKRARI BOZAN MERKEZ BANKASI!

Merkez Bankası malî istikrarı muhafaza etmekle mükellef. Kanun bu imtiyazı tanımış. Millet adına döviz ya da faiz cenahında istikrarı bozacak hiçbir harekete göz yummaması lazım. Ne gariptir ki Merkez bizzat kendisi istikrarı bozuyor, piyasayı tedirgin edecek gayr-i resmî metodlara tevessül ediyor. 

Geç Likidite Penceresi (GLP) bankaların ihtiyacı olan parayı repo piyasasından vermemiş olmak için icat edildi. Böylece faiz artırma kararı alınmadan faiz artırılacak, bankaların talebi de karşılanmış olacaktı. Bir nevi korsan CD satıcılığı. Risk devam ediyor, fiyat da yükseliyor. 

Faiz artırma kararı resmiyette yok. O halde yüzde 10,8 ne? Bu maliyetle para alan bankalar kime yüzde 17'nin altında kredi tahsis ediyor? Kredi Garanti Fonu'nu bile kale almıyor bankalar. Kimin battığı bile belli değil. Piyasa kaos içinde.

Sebepleri tafsilatlı izah etmeyeceğim. Esası şu: Ekonominin DNA'sını bozdular. Müesseselerin içi boşaldı. Döviz şokuna vaktinde cevap verilemedi. TCMB, Saray'ı kızdırmamak adına memleketi feda etti. Binlerce işletme kur artışından iflas etti. 

17 NİSAN SABAHININ TEK VAADİ ENKAZ

Muhtarları, TOBB üyelerini toplayıp nutuk irat etmekle ekonomi krizden çıkmıyor, çıkamıyor. Dedikleri gibi martta gümbür gümbür istihdam artmıyor amma velakin faiz gümbür gümbür yükseliyor. Enflasyon ve işsizlik de kontrolden çıktı. Düne kadar beş gençten biri işsizdi artık dört gençten biri işsiz.  

Referandum için İşsizlik Fonu'ndan para harcayan, kredi bulmak için elde avuçta kalan şirketleri Paralel Hazine'ye devreden AKP, 17 Nisan sabahı Türkiye'ye enkazdan başka bir şey vaat edemez. 

"Anketler iyi gitmiyor." diyerek referandumu tehir etmezlerse ya da 16 Nisan'da trafoya kedi girmezse 6 milyon üyeye ulaşan İşsizler Partisi dile gelir belki...

Türkiye'nin enkazla yüzleşmesi çok çetin olacak çok...

[Tarık Toros] 14.3.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Küresel bir sorun olarak Erdoğan rejimi [Akif Umut Avaz]

Epidemik/salgın, bir hastalığın, belli bir hareketin, sorunlu bir davranış şeklinin veya bir sözün yaygınlaşması ve birçok kimseyi aynı anda etkisi altına almasıdır. Epidemik salgınlar bir kişiyle, yani bir vakayla başlar. Gerekli önlemler alınıp engellenmezse çok kısa sürede çevredeki insanların büyük bir bölümüne bulaşır. Zaman içerisinde ulaşabildiği her yere sirayet eder, yaygınlaşır.

Epidemik/salgın kavramı genelde biyolojik hastalıklar için kullanılır ama psiko-sosyal ve hatta siyasal hastalıklar için kullanmanın önünde herhangi bir engel yoktur. Bugün IŞİD’te ve Erdoğanist siyasal İslamcılıkta, dün ise Faşizm ve Nazizm’de olduğu gibi, hastalıklı bir düşünce veya ruh haletinin kişiden kişiye sirayet ettiği durumlar için de bu kavram fevkalade kullanılabilir. Özellikle, bir epidemik/salgın etkili konumlarda bulunanlar tarafından sistematik bir şekilde topluma yayılmaya çalışılıyorsa, tehlike çok daha büyük demektir.

İslam’ın modern zamanlarda dünyevi hedefler için deforme edilerek hastalıklı bir ideolojiye dönüştürülmesiyle inşa edilen siyasal İslamcılık kökeninden gelmesine rağmen, değişerek dönüştüğünü, iyiden iyiye demokratlaştığını söyleyen Erdoğan’ın, sınırsız güç ve kudrete olan açlığıyla yeniden filizlenen hastalığı son 5-6 yıldır yeniden nüksetti.

Yetiştiği ortam, ahlak ve kültür düzeyi, karakter özellikleri belki başka türlü olsaydı bünyesini saran ve büyük ölçüde eziklikten, gerçek ya da sanal mağduriyet hissinden beslenen, bu kompleksli ideolojinin yol açacağı ulusal, bölgesel ve küresel hasar daha sınırlı olabilirdi. Erdoğan’ın sıkıntılı geçmişinde edinip kendisi ile beraber her yere taşıdığı, sonradan görmüşlüğünün tetiklediği tüm marazları ve doyumsuz ihtiraslarıyla beslediği bu hastalıklı kişiliği, siyasal İslamcılığın ideolojik sapkınlığı ile birleşince ortaya korkunç bir gulyabani çıkmış oldu.

TABİATI HER TÜRLÜ SOSYO-POLİTİK SAPKINLIĞA MÜSAİT

Birçok ideoloji gibi amaca götüren her yolu mubah gören siyasal İslamcılığın tabiatı zaten her türlü sosyo-politik sapkınlığa müsaitti. Siyasal İslamcılığın ideolojik hastalıkları, Erdoğan’ın şahsi hastalıklarıyla birleşince yıkıcı etkisi ve tahrip gücü katlandı. Siyasal İslamcılık ideolojisinin dünyevi ve siyasi amaçlarla dini istismar ederek cevaz verdiği sapkınlıkların nerelere kadar varabileceğini ise son birkaç yıldır yaşayarak öğrendik.

Kendisini Erdoğan’ın zulüm düzeninin fetvacısı konumuna düşüren Hayrettin Karaman’ın hırsızlıklara, yolsuzluklara, cinayetlere ve hatta azınlık gruplarının toptan imhasına yol açacak fetvaları gözünü kırpmadan nasıl verdiğini gördük. İslam’ı istismarla verilen bu ahlaksız ve canice fetvaların siyasal İslamcı bir ruh hastasının elinde hayata nasıl aktarıldığını ise, hep burada durmayacaklarından endişe duyarak, tecrübe ettik.

Halbuki, zamanında atılacak bazı kararlı adımlarla, son birkaç yıldır Türkiye’yi kasıp kavuran bu salgın hastalığı önlemek belki mümkündü. Yapılmadı, yapılamadı… Türkiye’nin toplumsal ahlakilik, kurumsal hukukilik ve demokratlık düzeyi buna kafi gelmedi. İlk olarak Erdoğan ve yakın çevresinde görülen hastalık, şimdilerde Türkiye sınırlarını aştı, Avrupa ülkelerine ve başka coğrafyalara sirayet eder hale geldi. Hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşveti, cinayeti, katliamı, yalanı, iftirayı araçsallaştırarak sistemleştirmekte hiçbir beis görmeyen Erdoğan, ahlaki düzeysizliğiyle güçlendirdiği bu hastalığı iyice benimseyerek karakteri haline getirdi. Eline geçirdiği devlet imkânları ve tekelleştirdiği propaganda araçlarıyla Erdoğan’ın, karakterinin gereğini yapıyormuş doğallığında bu hastalığı önce yakın çevresine, sonra toplumun tamamına yayması fazla zaman almadı.

ZAMANINDA YAPILAN UYARILAR GEREĞİNCE DİKKATE ALINMADI

Bundan birkaç yıl önce, Erdoğan’ın ahlaken ve siyaseten hastalandığına ve bu ölümcül hastalığını herkese sirayet ettirmeye çalıştığına dair uyarılarda bulunanlar yok değildi. Ama maalesef bu yerinde uyarılar gereğince karşılık bulmadı ve büyük ölçüde havada kaldı. Bugün ise bu hastalık, en Erdoğan muhalifiymiş gözüken kesimlere bile sirayet etmiş durumda.

Zamanında bu uyarıları yapanlar, hastalıklı karakteriyle geliştirdiği zaaflar ve sebep olduğu zafiyetler yüzünden Erdoğan’ın bir ‘ulusal güvenlik tehdidi’ haline geldiğini de söylüyorlardı. Neticede meşru/gayr-i meşru ayrımı gözetmeyen hırsları ve ihtirasları uğruna hırsızlık ve yolsuzluk yapmaktan, rüşvet ve komisyon almaktan, uluslararası kara para trafiğinin başat bir aktörü haline gelmekten, başka ülkelerin içişlerine karışarak radikal dinci terör örgütlerini desteklemekten, şiddeti bir politika aracına dönüştürerek adam öldürtmekten ve kitlesel katliamlar yaptırmaktan bile imtina etmeyen bir Erdoğan’la karşı karşıyaydık.

Erdoğan ve yakın çevresinin işledikleri ulusal ve uluslararası suçların sebep olduğu zaafların kimler tarafından nasıl kayıt altına alındığını ve bu sayede Türkiye’nin ulusal çıkarlarından hangi hayati tavizlerin koparıldığını bugün için pek bilemiyoruz. Ama bu tür şeylerin fazlasıyla olduğunu, Erdoğan’ın en hayati mevzularda bile sebebini açıklayamadığı ani 180 derecelik politika ve strateji değişikliklerinden kolayca tahmin edebiliyoruz.

Neticede salgın gün be gün ilerledi ve toplumu sardı. Erdoğan, yakın çevresiyle kurmaya giriştiği suç şebekesine bugün yüz binlerce çalışanı ile devletin pek çok kurumunu, iş dünyası, medya ve sivil toplum da dâhil toplumun pek çok kesimini ortak ederek bir suç imparatorluğu oluşturdu. 3-4 yıl önce şahsi ve küçük bir grubun sorunu olan epidemik bir hastalık bugün kurum ve kuruluşları ile neredeyse tüm topluma sirayet etmiş durumda. Hastalıktan kendisini koruma becerisi gösteren, Erdoğan’ın suç imparatorluğunun bir neferi olmayı reddedenlerin ise başlarına gelmeyen kalmadı.

HASTALIK TÜRKİYE SINIRLARINI ÇOKTAN AŞTI

Erdoğan’dan yayılarak Türkiye’de devletin neredeyse tamamına, toplumun ise çok büyük bir kısmına sirayet eden salgın hastalık artık ülke sınırlarına sığmıyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın oluşturduğu risk bir ulusal güvenlik sorunu olmaktan çoktan çıktı. Küresel bir tehdit haline geldi. Başta İngiltere olmak üzere Batılı aktörler, Hitler’in Nazizm salgınının yayılma dönemindeki aymazlığını Erdoğan kaynaklı hastalığın yayılmasının da tüm evrelerinde maalesef yine tekrarladı.

Türkiye’de yaşanan korkunç hukuksuzluklara, keyfiliklere, zulümlere, işlenen sistematik suçlara ve katliamlara Avrupa ve Batı çok uzun bir süre gözlerini kapadı. Küçük çıkarları uğruna Türkiye’nin gün be gün ağır bir diktatörlüğe savrulmasını hafife aldı. Suriyeli mülteciler sorununda olduğu gibi insanlık dışı şantajlara boyun eğdi. Yer yer işbirlikleri yaparak hastalığın yaygınlaşmasına katkı verdi.

Birkaç yıl öncesine kadar tek bir kişinin ve dar çevresinin sorunu olan hastalık bugün tam anlamıyla sistemleşti. Kurtulması artık hiç de kolay olmayan bir hacme erişti. Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında, ezik, kompleksli ve hastalıklı bir marjinalin 60 milyon insanın ölümüne, pek çok ülkenin yerle bir olmasına yol açacak bir caniye dönüşmesine göz yuman dünya, belli ki bu ölümcül hatasından hiçbir ders çıkarmamış. Ve korkarım ki, bu yüzden dünya benzer bir akıbete doğru hızla ilerliyor.

GEÇ KALINMIŞ OLSA DA AVRUPA’DAN GELEN SİNYALLER UMUT VERİCİ

Bu kapsamda bakıldığında, oldukça geç kalınmış olsa da, bugün Almanya, Avusturya, Hollanda ve benzeri ülkelerin yükselen bu küresel tehdide karşı uyanma sinyalleri vermesi yine de umut verici. Bu sinyallerin, despotik Erdoğan rejimine karşı köklü ve sonuç alıcı politika değişikliklerine dönüşmemesi durumunda ise, şimdiden göçmen Türklere sirayet etmiş olan epidemik hastalığın çoğa kalmadan diğer Müslüman göçmenlere yayılmasından endişe edebiliriz.

Bizzat Erdoğan’ın, sonradan devşirerek İçişleri Bakanı yaptığı Süleyman Soylu’nun, tetikçi militanları arasına kattığı mafya lideri Sedat Peker’in, sosyal medyada AKP’nin finanse ettiği troll ordusunun göçmen Türkleri araçsallaştırarak Avrupa’da nasıl terör estireceklerine, Avrupa’yı nasıl birbirine katacaklarına dair akıl almaz tehditleri göz önüne alındığında tehlikenin büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir. Bu tehditlerin şiddeti ve neşet ettiği makamların düzeyi Avrupa’nın etkili ve sonuç alıcı önlemler geliştirmekte geç kalması durumunda olabileceklere dair çok şeyler söylüyor.

[Akif Umut Avaz] 14.3.2017 [TR724]

Avrupa Birliği Ordusu geliyor! [Berk Uluç]

Avrupa Birliği Savunma Bakanları 6 Mart’ta Brüksel’de tarihi bir zirveye imza attı. Daha önce defalarca konuşulan fakat bir türlü karara bağlanamayan savunma ve askeri anlamda birliğin kumanda merkezi olacak bir merkezin kurulması kararı alındı. Bu kararın özellikle Trump’ın NATO’yu bayat bir proje olarak nitelemesinin hemen akabinde hayata geçmesi şüphesiz Trans-Atlantik ilişkiler bağlamında çok hassas anlamlar taşımakta.

Esasen, Avrupa Birliği birçok farklı meselede olduğu gibi NATO’ya alternatif olabilecek bir askeri yapılanmanın üye ülkelerin desteği ile kurulup kurulmaması noktasında da on yıllara baliğ tartışma ve kırılmalar yaşadı. İngiltere ve Polonya gibi ülkelerin içerisinde olduğu AB üye ülkelerinden müteşekkil bir kamp, NATO’ya alternatif olabilecek bir Avrupa Birliği Ordusu kurmaya başından beri itiraz ediyor.  Diğer kampta bulunan Almanya ve Fransa gibi muhtelif AB ülkeleri ise Avrupa’nın güvenliğinin Amerika Birleşik Devletleri’nin forse ettiği askeri bir savunma paktı ile birlikte kurulacak bir Avrupa Birliği Ordusu ile daha da garantiye alınması gerektiğini öteden beri dile getiriyor.

Aslında bu tartışmalar, Suriye Krizi başladığı ve milyonlarca mültecinin Avrupa kapılarını zorlamaya başladığı günden beri daha da duyulur bir şekilde cereyan etmeye başladı. Amerika’nın Suriye’de beklenilenden daha az insiyatif alması ve Ortadoğu’da bulunan bazı önemli noktalarda ki istihbarat kapasitesini düşürmesi ile beraber, NATO ile uyumlu çalışacak fakat NATO’dan bağımsız bir Avrupa Birliği Ordusu kurulması fikri birlik içerisinde daha güçlü bir şekilde dile getirilmeye başlandı. Bu tartışmalar bu güne kadar olağan deviniminde cereyan ederken, özellikle Brexit ile İngiltere’nin birlikten çıkma kararı alması ve Trump’ın Amrika Birleşik Devletleri başkanı olması ile birlikte NATO üzerinden Avrupa Birliği savunma ve güvenliğini zaafa düşerecek bir takım söylemlerde bulunması Avrupa Birliği Ordusu kurulsun fikrinde olan üye ülkelerin elini güçlendirdi.

28 ÜLKENİN ORTAK KARARI

İşte bu nedenle, 28 AB üye ülkesinin ortak kararı ile 6 Mart’ta çok önemli bir karara imza atan AB savunma bakanları, Planlama ve Kapasite Yönetme Birimi (Planning and Conduct Capability) olarak dilimize çevrilebilecek bir merkezin kurulmasını öngören metne imza koydu. Bu merkezin kendi başına bir Avrupa Birliği Ordusu olduğunu iddia etmek tabiki gerçekten uzak bir ifade olacaktır. Fakat, İngiltere dahil 28 üye ülkenin konsensüsü ile altına imza konulan metin Avrupa Birliği Ordusu’na karşı on yıllardır kemikleşen piskolojik direncin kırıldığının çok açık bir işareti.

Önümüzdeki günlerde operasyonel hale gelecek Avrupa Birliği Planlama ve Kapasite Yönetme Birimi’nin ilk olarak Mali, Somali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde yürütülen ve ‘icracı’ karakteri bulunmayan askeri operasyonlar kapsamında test edilip, olgunlaştırılması gündemde. Fakat, önümüzdeki yıllarda özellikle askeri kapasite arttırımı, askeri denetleme ve silahsızlandırma temelli askeri faaliyetlerde de yeni kurulan bu birimin icra alanlarının genişletilmesi öngörülmekte. Yeni kurulan bu birime 6 Mart itibariyle 30 kişilik bir askeri personel ataması yapılırken, bu merkezin icra merkezinin Avrupa Harici Eylem Servisi (EEAS) temsilcisi Federica Mogheriniye bağlı askeri bir ekip tarafından kumanda edilmesi kararlaştırıldı.

NATO’YA MUADİL DEĞİL!

Bununla beraber kurulan bu yeni askeri koordinasyon merkezinin NATO’nun operasyonel gücüne hiçbir şekilde halel getirmeyeceği ve NATO ile son derece eşgüdüm içerisinde çalışacağına dair Fransa ve Almanya’nın NATO nezdindeki büyükelçilerinin olumlu beyanetları da sözkonusu. Konuyla alakalı değerlendirmede bulunan Belçika dışişleri bakanı Didier Rynders’ta bu yeni kurulan askeri yapının NATO’ya muadil olamayacağını ifade ederken, kendisine sorulan bir soruya yanıt verirken ‘’belki ileride Avrupa Birliği Orudusu’nu da kurarız’’ şeklinde cevap verdi.

Olası bir Avrupa Birliği ordusunun NATO üyesi olan Türkiye için hangi anlamlara geleceği noktasında ise ilk durak olarak Planlama ve Kapasite Yönetme Birimi’nin Somali’de yürüteceği çalışmalara bakarak bazı çıkarımlarda bulunabileceğimizi söylemek yanlış olmayacaktır. Bilindiği üzere Türkiye’nin son günlerde yapımını bitirdiği ve yaklaşık 200 askeri personel ile çalışmalara başladığı Mogadişu’daki askeri üs ve bu üstte yürütülen faaliyetlerin AB’nin yeni kurduğu askeri korrdinasyon birimi ile uyumlu çalısıp çalışmayacağı, Türkiye ve ileride kurulması muhetemel olan Avrupa Birliği Ordusu’nun ilişkilerine dair işaretler sunabilir.

[Berk Uluç] 14.3.2017 [TR724]

Mahcup itirazlar [Abdullah Salih Güven]

“Tavanı ihanet, ortası ticaret ve tabanı ibadet” yakıştırmalarıyla nitelendirdikleri Cemaat mensuplarına değil, siyasi düzlemde muhalefeti temsil eden her kişi ve her kesime devlet eliyle yapılanlar karşısında vicdanları dilgîr olan insanların mahcup seslerini duyuyoruz son zamanlarda. Besbelli ki AKP iktidarının -Erdoğan’ın demek çok daha doğru bir nitelendirme olur- muhaliflere yönelik takip ettiği bastırma, yıldırma, sindirme, ezme, yok etme politikalarından onca yandaşlıklarına rağmen yandaş kalemler de rahatsız. Ya da rahatsız olmaya yeni başladılar.

Söz konusu sindirme harekatının genişlemesi, bu gidişle bir gün sıra bize de gelecek diye düşünmelerinin bunda bir payı olduğu su götürmez bir gerçek. Özellikle “katıksız yandaş” diyebileceğim kitle içinde yer alan bazı köşe yazarlarının bu bağlamda dile getirdikleri itirazları önemli buluyorum; buluyorum ama bu itirazlarının temelinde yukarıda su götürmez gerçek dediğim sıranın kendilerine de geleceği endişesi mi, yoksa gerçekten vicdanlarının rahatsızlığı mı var bundan emin değilim.

GİDİŞAT, GİDİŞAT DEĞİL

Tahminim şöyle; bu gidişat, gidişat değil diyorlar. İç ve dış politika tercihlerinin ülkeyi nereye sürüklediğini ve böyle devam ederse nereye sürükleyeceğini siyasetle içli-dışlı kalem erbabı bizden çok daha iyi görüyorlar. Rüzgarın bir gün ters tepeceğini, AKP ve Erdoğan iktidarının ömrü tabiisini bir gün mutlaka dolduracağını hesaba katıp bugünden yarına bakıyor ve bugün almış oldukları tavrı izah için geleceğe malzeme bırakıyorlar.

Daha açık bir ifadeyle mesela “Cemaate mensup on binlerce insanın hapislere tıkılmasını, Kürtlere, Alevilere ve daha başka muhalefet saflarında yer alan kişi ve kurumlara yapılanları, yüzbinlerce insanın işlerinden edilmesini ve mağduriyetini hiç mi görmediniz? Bunlar olurken siz zalim politikaların sahipleri ile birlikte uçaklardaydınız? Neden köşelerinizde iki satırla olsa dahi bahsetmediniz?” muhtemel sorularına cevap vermek için “Şunu şunu yazmıştım; aç arşivlere bak” diyebilmek için bunları yazıyorlar. “Çocuk ve torunlarına iyi bir miras bırakma; benim babam-dedem o ortamda bile hak, adalet ve özgürlüğü savunmuş; insan hakları ve hukukun üstünlüğü saflarında yer almış” dedirtme düşünceleri var mıdır; onu bilemeyeceğim.

DOLAYLI MESAJLARLA DA OLSA

Nedenlerini tahmin ederek çizdiğim bu itirazlara “mahcup” sıfatının çok yakıştığını düşünüyorum; mahcup itirazlar. Muhtevayı örneklendirmek için birkaç misal vereyim: “Bütün bu yapılanlardan Cumhurbaşkanı’nın haberi yoktur. Çevresi ona haber vermiyordur.” Kendilerine bir şekilde ulaşmış mağdur ve mazlum mektuplarını ya aynen ya da kısmen yayınlama bir başka mahcup itiraz örneği. Bir diğeri, insanlığın şahit olduğu zulüm tarihinin tozlu rafları arasında dolaşmak. Sezar’dan Kaddafi’ye, Saddam’dan Nasır’a kadar Batı’dan ve doğundan misaller sunmak. Ve nihayet Emevilerle başlayıp günümüze kadar uzanan İslam siyasi tarihinden misaller vermek.

Hepsinde de direkt değil dolaylı bir mesaj söz konusu. İlkinde, söz konusu zulümleri Cumhurbaşkanı değil kraldan fazla kralcı olanlar yapıyor. İkincisinde, “Bakın hapishanelerde ya da tasfiye ameliyesinde  bunlar da oluyor” mesajı veriyorlar. Üçüncü ve dördüncü örnekte, batı doğu fark etmez, insanlık tarihi boyunca zalimlerin akıbeti hep aynı olmuştur demeye getiriyorlar. İşin açıkçası, cesaret yok, gürül gürül bir sesle yapılanların yanlışlığına vurgu yok. Direkt muhatap alıp açık ve net bir şekilde konuşma, zulme karşı durma, saf belirleme yok. Çünkü korku imparatorluğu hakim. Kendi akıbetlerinden endişe ediyorlar. Yukarıda dediğim gibi sıra bize de gelebilir diye düşüyorlar. Zaten itirazları mahcup yapan da vicdanlarının reddi ile işte bu reel politik arasında sıkışmaları.

İKTİDARIN ZULMÜNDEN EMİN OLMAK İÇİN

Bana bu yorumu yaptıran bir başka unsur daha sunayım sizlere; söz konusu mahcup itirazlara bütüncül bakan herkesin görebileceği bir delil bu. İtiraz cümleleri arasında mutlaka ama mutlaka ‘F..Ö’, PKK ve şimdilerde YPG isimlerini geçirmeleri. Çünkü siyasetin şerrinden kendilerini emin kılacak, bir başka ifadeyle onu günümüz iktidarının gözünde makbul vatandaş yapacak en önemli unsurlardan biri bu. Bugün itibariyle ‘F…Ö’ demek, ben iktidar yanlısıyım demek gibi bir şey. Daha önce bir yazımda ifade etmiştim, Abbasiler döneminde “Kur’an mahluktur” demek nasıl siyasi bir slogan haline gelmişti; bugün de ‘F…Ö’ demek aynı şeydir. Bunu dediğinde iktidarın zulmünde kurtulmuş oluyorsun.

Bir de iltisak diye bir şey çıkardılar. Cahiliye dönemini insana anımsatan kolektif suçlamalara karşı vicdanlarını rahat ettirmek için buldukları sihirli bir kelime bu bana göre. Onu da bir başka yazımda ele alayım.

Her şeyin doğrusunu sadece ve sadece Allah bilir.

[Abdullah Salih Güven] 14.3.2017 [TR724]

Önce politikacı sonra mümin [Vehbi Şahin]

“Bize yalan söylendi.”

Kim diyor bunu…

Rotterdam’ın Müslüman Belediye Başkanı Ahmed EbuTalib…

Suçladığı kişi kim?

Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Sadin Ayyıldız…

Başkan EbuTalib, Başkonsolos Ayyıldız’ın kendilerine “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Kaya’nın konsolosluğa gitmeyeceğine” dair garanti verdiğini söylüyor.

“Tamamen yalan söyledi. İnsanları da Bakan’ın konuşma yapacağını söyleyerek konsolosluğa çağırdı” diyor.

YALAN KAFİR LAFZI AMA…

Şimdi burada duralım bir fotoğraf çekelim.

1) Suçlayan da suçlanan da resmi görevli…

2) Suçlayan da suçlanan da Müslüman…

Bir de ortada tashih edilmesi gereken kocaman bir “yalan” var.

AKP ve havuz medyasına göre Hollanda suçlu…

Ama Rotterdam Belediye Başkanı’nın sözleri de yenilir yutulur cinsten değil.

Başkonsolos’un bu ithamlara bir cevabı olmalı…

1) Belediye Başkanı EbuTalib’le yaptığı konuşmaya açıklık getirmeli…

2) Bakan Kaya tarafından bir emrivakiyle karşı karşıya bırakıldığını düşünüyorsa bunu kamuoyuna açıklamalı…

3) Ankara’dan Başbakan ve/veya Cumhurbaşkanı düzeyinde bir talimat aldıysa bu bilgiyi de paylaşmalı…

AĞIR SUÇLAMA

Neden?

İki açıdan önemli…

Birincisi kendisi Hollanda’da ‘devlet’i temsil ediyor.

Eğer ortada Hollanda tarafının iddia ettiği gibi söylenmiş bir “yalan” varsa bu derhal açığa çıkarılmalı ve Türkiye Cumhuriyeti bu ağır töhmetin altında kalmamalı.

Murat Yetkin dün Hürriyet’te “Türkiye hiç bu duruma düşürülmemişti” diye yazdı.

Evet ne yazık ki Türkiye seçim kazanma uğruna AKP eliyle dünyaya rezil oldu.

Bir bakan, önce istenmeyen bir kişi ilan edildi.

Ardından kendi isteğiyle Hollanda’dan çıkmayınca çağrılan çekici ile sınırdışı edildi.

Neresinden bakarsanız rezalet bir durum…

BÜYÜK GÜNAH

Daha vahimi ise Müslüman bir ülkenin elçisini, Müslüman bir Belediye Başkanı’nın yalancılıkla suçlaması…

Burada, ‘kutsal devlet’ elaleme rezil oldu diye endişe edenlerin dikkatinden kaçan bir ayrıntı var.

O da şu…

İki Müslüman devlet adamından biri yalan söylüyor.

Ya bizim Başkonsolos…

Ya da Rotterdam Belediye Başkanı…

Ama sonuç değişmiyor.

Müslüman yöneticilerden biri ya da her ikisi “politik çıkar” uğruna yalan söylüyor.

Halbuki yalan, hemen hemen bütün dinlerde en büyük günahlar arasında sayılıyor.

Modern dünyanın da “ayıp” kabul ettiği bir davranış biçimi…

Kim söylerse söylesin kötü bir alışkanlık yani…

Söyleyin bakalım şimdi bu ayıbı kim temizleyecek?

Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed EbuTalib mi?

Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Sadin Ayyıldız mı?

Yoksa…

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Kaya mı?

BU LEKE TEMİZLENMELİ

Bence bunu yapacak birinci kişi Bakan Kaya olmalı…

Neden?

Bakan olarak hem devleti temsil ediyor hem de tesettürlü haliyle İslam’ı…

Hakikat ne ise açıkça beyan etmeli…

Siyasi endişe ile hareket etmemeli.

Son dönemde “terör” kelimesiyle yan yana anılan İslam dini ve Müslüman imajının bu kez “yalan” sözcüğüyle kirletilmesine izin vermemeli…

Denilebilir ki…

“Ne demek istiyorsun sen şimdi? Bakan Kaya bir politikacı… Hanımefendi’ye dini bir kisve giydirmen ve sorumluluk yüklemen doğru değil.”

POLİTİKACIYA İMTİYAZ YOK

Mantıklı bir yaklaşım gibi duruyor; ama öyle değil.

Maalesef Türkiye’de politikacılara, dini hükümler konusunda “tolerans” ve “imtiyaz” verilmiş gibi bir kanaat var.

Mesela…

Normal bir insan yalan söylediğinde ayıplanır.

Ama politikacı, oy ütmek için yalan söylerse, ucuz vaatlerle seçmenini aldatırsa ayıplanmaz.

Aksine işini çok iyi yapıyor diye alkışlanır.

Elbette siyasetçi kutsal bir din adamı değildir.

Fakat Müslüman kimliğini siyasi rekabette kullananların da dinin hükümlerine riayet etmesi gerekir.

Onlar Allah’ın yalanla ilgili hükmünden muaf değiller yani…

Ortada bir yanlış kanaat olduğu da muhakkak…

Hafta sonu Akif Emre, Yeni Şafak’ta Sultan İkinci Abdülhamit’le ilgili güzel bir yazı kaleme aldı.

“Kızıl Sultan mı Yeşil Sultan mı?” başlıklı yazısında, Osmanlı Devleti’ni 33 yıl yöneten Abdülhamit’i, ideolojik bir yaklaşımla göklere çıkaranları da yerin dibine batıranları da eleştiriyor.

Abdülhamit ismi etrafında adeta kutsiyet halesi oluşturulduğunu dile getiriyor.

Akif Emre’ye göre Abdülhamit, özel hayatına, zevklerine, dünya görüşüne bakıldığında batılılaşmanın tüm etkilerinin yaşandığı bir saltanat ailesinde büyümüş, saray çevresinin zevklerini, yaşantısını benimsemiş biri…

MODERN MUHAFAZAKAR

“Elbette mümin biridir. Ancak o her şeyden önce bir siyasetçidir. Batı müziğinden, operadan hoşlanan, elbiselerini bile Avrupa’dan getirten bir padişahtır. Sanılanın aksine ve o dönem bunlar yadırganmayan pratiklerdir… Sonuçta modern bir muhafazakardır.” diyor.

Yazısını “Kızıl sultana karşı çıkarken yeşil sultan icat etmeye gerek yok.” cümlesiyle bitiriyor.

Gayet güzel bir yazı.

Eleştirilecek bir yanı da yok.

Benim üzerinde durduğum iki cümle var bu yazıda…

Akif Emre, bir durum tesbiti yaparken, belki farkında olmadan, bambaşka çağrışımlara kapı aralıyor.

Sultan Abdülhamit’in kutsanmaması gerektiğinden bahsederken diyor ki…

-Elbette mümin biridir. Ancak o her şeyden önce bir siyasetçidir.

Yani…

-Abdülhamit bir politikacıdır. Siyasetçi kimliği mümin vasfının önündedir.

-Haliyle onu değerlendirirken bu kıstası dikkate alın.

-Abdülhamit’e kutsallık atfetmeyin.

SİYASAL İSLAM’IN AÇMAZI

Akif Emre, politikacıların ve Siyasal İslamcılar’ın karşı karşıya olduğu ikilemi dile getiriyor aslında…

Müslüman yalan söylemez; ama Müslüman politikacılar söyleyebilir.

Müslüman hırsızlık yapmaz; ama Müslüman politikacılar yapabilir.

Müslüman rüşvet almaz; ama Müslüman politikacılar alabilir.

Müslüman devlet malına el sürmez; ama Müslüman politikacılar sürebilir.

Müslüman iftira atmaz; ama Müslüman politikacılar atabilir.

Müslüman başkasının malına çökmez; ama Müslüman politikacılar çökebilir.

Çünkü…

Müslüman politikacılar elbette mümin insanlardır ama onlar her şeyden önce bir siyasetçidir.

Meseleye böyle yaklaşınca yani siyasi kimlik mümin vasfının önüne geçince işlenen suçlar da yapılan zulümler de meşruiyet kazanmış oluyor.

Onları yargılayacak dini değerler kalmıyor çünkü…

O zaman kolayca yalan da söylenebiliyor, iftira da atılabiliyor.

Ne de olsa yalancı ve müfteri politikacılar önce siyasetçi sonra mümin…

Allah hepimizi ıslah etsin.

[Vehbi Şahin] 14.3.2017 [TR724]

Bittecrübe [Tarık Toros]

Arada hatırlatıyorum, tam yeridir: Eski tarihte, meşhur filozof tecrübelerini toparlamış, “kurallar kitabı” yazıyor. Sonlara doğru nereden estiyse şöyle bir tespit yapmış; “Sakalı bir tutamdan uzun olan ahmaktır.” Tabi hemen kendininki hatırına gelmiş. Avuçlamış, bir tutamdan uzun. Masasındaki muma doğru eğilip tutamdan taşan kısmı yakayım demiş. Sakal ucundan tutuştuğu gibi, toptan kül olmuş. Saçını, yüzünü de yakmış. Canını zor kurtaran filozof, bu salak tespitinin altına şu dipnotu düşmüş; “Bittecrübe sabit.”

ŞU DAHA İYİ ANLATIYOR

Maraba ile ağa, tıngır mıngır kasabaya gidiyor. Yolun yarısında, arabayı çeken hayvan yola pisliyor. Ağa marabasının arabada gözü olduğunu biliyor. Hem onu küçük düşürmek hem de eğlencesine “Ula Memo! Atın pisliğini yersen, araba senin” diyor. Bizimki bir an düşünüyor, sonra çabucak kararını veriyor, inip yiyor. Arabayı onun oluyor olmasına da marabanın hem midesi bulanıyor, hem de kendinden iğreniyor. Ağa ise bir dakikalık eğlence uğruna arabasından olduğuna pişman, budalalığına yanıyor. Dönüş yolunda tam marabanın pislik yediği noktaya geldiklerinde ağa dayanamıyor; “Ula Memo! Bir halt ettim, şaka uğruna araba elden gitti, neyse ederini vereyim, geri alayım.” Memo’nun ağzında, yüreğinde hâlâ pislik tadı var. “Olur Ağam ama bir şartla: Sen de aha şu kalan at pisliğini yiyeceksin ki ödeşelim.” Ağanın gözü kararmış, çaresiz iniyor ve yiyor. Çiftliğe yaklaşırlarken Memo düşünceli, kederli soruyor: “Ağam, araba giderken de senindi dönerken de senin, peki biz bu kadar boku neden yedik?”

TÜRKİYE VE TÜRKLER

Amblemi ampul olan parti ampulü söndürdü. Keşke giden sakalla ya da yediğimiz pislikle kalsak! Ülke içeride ve dışarıda tüm kazanımlarını bitirdi. Bakmayın “Dış güçler/Üst akıl” masallarına, dünyada Türkiye yok artık, Türkler var. O Türklerin de huzuru yok. Memlekette yöneticilerin yediği haltlar yüzünden yüzleri yerde. Kusura bakmayın, lafı artık eğip bükmenin “mış gibi” yapmanın alemi yok, durum bu.

İKİ DÖNEMİ AŞAN BAŞKAN

Amerika’da bir kişinin sadece iki dönem başkan olacağına dair kanun var sanılır ama aslında Anayasa’da böyle bir hüküm yoktur. Kurucu başkan George Washington, ısrarlara rağmen iki dönemden sonra bırakmış, sonra bu gelenek olmuştur. Tek istisnası vardır: Franklin Delano Roosevelt. 1932’de seçilince ülkesini büyük buhrandan çıkarmış, milletin “babası” olmuştur. İkinci dönemi biterken dünya savaşı patlamış, genel kabul o yönde olunca üçüncü dönem aday olup seçilmiştir. 1944 seçimleri gelip çattığında dünya savaşı finale doğru çok kritik bir eşikten geçmektedir. Doktorları ölümcül hasta olduğunu raporlar. Bu halktan saklanır, dönemi bitiremeyeceği hesaba katıldığı için güçlü bir başkan yardımcısı bulunur: Harry Truman. Roosevelt dördüncü dönem yeminini ettikten iki buçuk ay sonra yaşama veda eder. Bütün ulus arkasından ağlar, yas tutar.

TEKERLEKLİ İSKEMLEDE BİR BAŞKAN

39 yaşında geçirdiği çocuk felci yüzünden belden aşağısı tutmayan bir adamdır. Buna rağmen bacaklarını ve belini saran 5 kiloluk çelik kafesle ayakta durabilmektedir. Bunu da tek başına yapamaz, ya kürsüye yaslanmak veya birine tutunmak zorundadır. Halkın karşısında hep ayakta durmaya özen gösterir. Ve kimse onu tekerlekli iskemlede görmez. 12 yıllık başkanlığı süresince bütün nutuklarını acılar içinde çeker. Bugün benzer durumdaki birinin başkanlığı hayal bile edilemiyor, zaaf olarak görülüyor ama Roosevelt, Washington ve Lincoln’le birlikte en büyük üç başkandan biridir.

YAPILABİLECEK BİR ŞEY YOKSA

Birinci Dünya Savaşı sürerken Başkan Wilson’un kabinesinde iki dönem Donanma Bakan Yardımcılığı yapmıştır. Başkan yardımcılığına aday olduğu 1920 seçimlerinden bir sene sonra felç olmuş, esasen sebepler açısından tüm kariyeri bitmiştir. Tedavi süreci yıllarca sürmüş, çabalamış, bunalımlı zamanları olmuştur. Bir daha eski haline dönemeyeceğini anlayınca siyasete kaldığı yerden devam eder. Önce New York Valisi olur, sonra da başkan. Bacaklarını geri getiremeyeceğini görünce şöyle der: “Eğer bir durum hakkında yapılacak bir şey yoksa onu fazla düşünmemeye çalışmak en iyisidir.”

KULAKLARA KÜPE

Roosevelt’in bu mesajı hem özel hayatta hem de genelde kulaklara küpe olmalı. Elinden bir şey gelmiyorsa üzerinde durmayacaksın. Ülkenin itibarını içeride ve dışarıda iki paralık edenlere söyleyecek bir şey yok artık. Buna seyirci olanlara da. Nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye bir Hadis var, durum bu. Akıl ve beden sağlığını korumak önemli, şunlara dikkat edin, tedbirinizi alın, ötesini Allah’a bırakın: Türk TV’leri izlemeyin. Siyasi görüşü belli kişilerle tartışmaya girmeyin. Parasal konuları emniyete alın. Bankalara itimat dahi bir yere kadar, paranız gözünüzün önünde olsun. Mutlaka her gün temiz havada yürüyüş yapın. İnternetteki sosyal ağlardan mümkün mertebe uzak durun veya kontrollü kullanın. Fırsat buldukça yakın-uzak seyahate çıkın. Sizi kaostan, depresif durumlardan uzaklaştıran, rahatlatan arkadaşlarınızla vakit geçirmeye özen gösterin. Mutlaka dil öğrenin, yabancı medyayı takip edin. Aklımıza ne kadar sahip çıkarsak o kadar dingin kalırız. Bildiklerinizi yüzleştirin hayatla ve sınamaktan korkmayın, vesselam.

[Tarık Toros] 14.3.2017 [TR724]

Hiç Teb’ası Olmayan Kral ve ‘Bizim Kral’ [Mehmet Yıldız]

Fransız yazar Saint Exupéry, 1943’te yayınlanan Küçük Prens adlı eserinde bir Kral’dan söz eder. Gezegenden gezegene dolaşan Küçük Prens, uğradığı gezegenlerden birinde tek başına yaşayan ve hiç teb’ası olmayan bir Kral’a rastlar.

Kral emretmeye çok meraklı biridir ve emirlerinin dinlenmemesinden asla hoşlanmaz. Ama aynı zamanda iyi yürekli biridir. Zira Kral’ın derdi her ne biçimde olursa olsun krallığına saygı gösterilmesidir. Dik başlılığa hiç gelemez. En büyük otorite odur. Ama çok iyi bir insan olduğu için mantıklı emirler veriyordur. Kral şöyle der Küçük Prens’e:

“Bir generalime, eğer martıya dönüşmesini emredersem ve general de bu emrime uymazsa bu generalin değil benim hatamdır.”

“İnsan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır. Eğer halkınıza gidip kendilerini denize atmalarını emrederseniz size isyan ediverirler. Bana gelince… Emirlerime uyulmasını istemek benim hakkım. Çünkü ben mantıklı emirler veriyorum.”

***

Lüzumsuz bilgi kabilinden aktarmakta beis yok sanırım. Aynı kitapta Saint Exupéry, ‘dediği dedik bir Türk Önderi’nden bahseder. Kitabın orijinalinde bu lider ‘diktatör’ olarak geçer. Bu liderin Atatürk olduğu düşüncesiyle piyasadaki 30’a yakın çevirinin kiminde ilgili bölüm tamamen çıkarılmış, kiminde ‘sınırsız yetkili lider’, ‘dediğim dedik bir Türk önder’, ‘otoriter bir Türk lider’ gibi kelimelerle geçiştirilmiş. Hatta o bölümü sansürleyenler de olmuş.

***

Biz gene konumuza dönelim. Toprağı bol olsun, Exupéry 44 yaşında bir uçak kazasında Marsilya’nın sularına gömülmeseydi de bugünleri görseydi kitabının o bölümlerini belki de tekrar yazardı. Çünkü, kitabın yayınlanmasının üzerinden 70 yıl geçtikten sonra yine bir Türk Önderi, Dünya’nın dikkatini üzerinde toplamış durumda. Yalnız bu seferki daha fazla dediğim dedik biri.

Sadece kendi teb’asına değil, aleme nizamat veriyor. 30 gazete, 20’den fazla televizyon kanalının yayınlarına bakarsanız, O emrediyor Ortadoğu hizaya geliyor. O emrediyor Amerika, Almanya, Rusya, Çin, İran.. kim varsa dize geliyor. Herkes diplomasiyi ondan öğreniyor. Uluslararası diplomasinin kitabını yazıyor. Türk halkının yarısı bunu böyle biliyor. Dış basında çıkan aksini iddia eden haberleri de ekonomik kalkınma hamlelerimizi kıskanan başta Almanya ve ABD olmak üzere dış mihrakların uydurması olduğuna inanıyor.

Tek sorun ülke dışına çıkıldığında bu ‘Türk Önderi’ni kimsenin takmıyor olması. İçeride ‘dediğimiz dedik, bizden habersiz Ortadoğu’da yaprak kıpırdamaz’ desek de bırakın yaprak kıpırdamasını fırtınalar kopuyor da haberimiz yokmuş gibi yapıyoruz. Birkaç haftaya kalmaz Cuma namazı kılarız dediğimiz Emeviye Camii hak ile yeksan oldu. Üzerinden tam 237 hafta geçti, gidemedik.

Almanya, İsveç, Hollanda, bakanlarımızı konuşturmadı. Hollanda gibi küçücük bir ülke koskoca bakanımızı sınır dışı etti. O da restini çekerek, ‘İstersem yarın gelirim, kapıdan sokmadığınız veya konuşturmadığınız zaman dünyayı ayağa kaldırırım.’ dese de şimdilik yeterince istememiş olsa gerek ki, ya muhtarlara ya da imamlara konuşarak öfkesini dindirmeyi tercih etti.

Küçük Prens’in Kral’ı ‘insan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır. Eğer halkınıza gidip kendilerini denize atmalarını emrederseniz size isyan ediverirler.’ diyordu. Bizimkinin öyle kaygıları yok. Mantıklı olup olmaması önemli değil, emrediyor ve etrafındakiler hemencecik yerine getiriyor. ‘Bir generalime, eğer martıya dönüşmesini emredersem ve general de bu emrime uymazsa bu generalin değil benim hatamdır.’ diyen Kral’a göre bizimki, bırakın bir generale, Genelkurmay Başkanı’na martı ol dese olacak kadar emre amade… Baksanıza ordusu fiilen savaş halinde olan genelkurmay başkanı, Önderimizin peşinde ülke ülke seyahatte. Önderimiz ‘tak diye emrediyor, komutanımız şak diye yapıyor’. Bir zamanların ‘tak-şak’ paşası bugünleri göremedi, keşke görseydi de kendisine haksızlık edildiğini söyleseydi.

Kimsenin onun emirlerine karşı gelme lüksü yok. Kimse böyle bir şeyi aklından bile geçiremez. Sözgelimi yargıçlara emrediyor, az gecikme olsa HSYK’nın en yetkili koltuğunda oturan şahıs, özür diliyor. Anayasa Mahkemesi bir karar veriyor, ‘tanımıyorum, uymuyorum, saygı duymuyorum’ diyen Önderimiz’den zılgıtı yiyebiliyor. Muhalefet, muhalefet yapıyormuş gibi davranmak zorunda, az işini düzgün yapmaya kalksa soluğu hapiste alacağını biliyor. Medya kendisine martı olması emredilmiş olsa hemen olacak, şimdilik penguen olması emredildiği için ‘Penguen Gazeteciliği’ni en iyi şekilde yapmaya devam ediyor.

Böyle giderse, Küçük Prens’in kralı gibi bizim önderimiz de küçücük gezegeninde muhtarları ve trolleriyle kralcılık oynamaya devam edecek.

[Mehmet Yıldız] 14.3.2017 [TR724]

Medya bu duruma nasıl geldi? [Nazif Apak]

Medyanın iktidara kurban ettiği isimleri tek tek çıkarmak gerekiyor ki Türk basının günahı/sevabı deşifre edilebilsin. Çok basit ve temel bir soru ile başlamak gerekiyor: Hangi medya grubu kaç kişiyi iktidarın çarklarına kurban verdi ve bu fedakârlık (!) karşısında hangi menfaatleri temin etti?

Ali Akel, birkaç satır eleştiri yaptı diye Yeni Şafak adlı gazeteden atıldı. ‘Aydınların birikimi’ sloganıyla ortaya çıkan gazete, basit bir hamle ile savuşturabileceği şikâyetin çözümünü Washington muhabirini işten atmakta buldu. Akel’in apar topar işten atılması, sadece Yeni Şafak’ın değil, hükûmetin ve dahi Türkiye’nin itibarını sarsmaya ve iktidardaki ceberut yaklaşımını ortaya koymaya başlamıştı.

Muhabir ve yazarını linç etme konusunda Yeni Şafak’ın sabıkası bir hayli kabarık. Şimdilerde boynundan Erdoğan davulunu düşürmeyen ve her bulduğu fırsatta tokmağını o davula vurmakla coşkunluk sergileyen Ahmet Taşgetiren’i Yeni Şafak’tan kim attırmıştı? Taşgetiren içeriden bazı eleştiriler sıralayıp kibar bir dille ikazda bulununca kendini kapının önünde bulmuştu.

Atılan gazetecilerin her birinin hikayesi çok önemli. Liste çok uzun. Her kovulma hadisesi bugün yaşanan feci durumun ayak sesleri idi; ama vaktinde anlaşılamadı. Bir iki örnekle yetinelim.

FEHMİ KORU’NUN KOVULMASI DÖNÜM NOKTASIDIR

Ya Fehmi Koru’nun önce adeta tek ayak üstünde bekletilmesi ve ardından işsiz bırakılmasına ne dersiniz? Fehmi Bey her gün Yeni Şafak’ta iki yazı yazıyor, Kanal 7’de güncel yorumculuk yapıyordu. Reis onu baştan beri sevmedi. Koru’yu Abdullah Gül’ün adamı olarak gördü ve hep kendinden uzak tuttu. Özel görüşmelerinde Gül’ü de ‘İngilizlerin adamı’ diye niteledi hep. Fehmi Bey de haz almadı hiç bir zaman Reis’ten. Onu kaba-saba bulduğunu, ufkunun kapalı olduğunu hep söyleyegeldi meslektaşlarımıza. Neyse.. Fehmi Koru ‘Obama gibi geldi Bush gibi oldu’ gibi bir laf söylediği an ipi çekilmişti. Kapının onunda buluverdi kendini. Ne yazıktır ki Koru, bu acımasız tavra dik bir duruşla cevap ver(e)medi; hatta ilerleyen tarihlerde Reis’i düğüne davet etmesi yetmediği gibi ‘bakmayın onun kızgın söylemine; o bir baba havasıyla konuşuyor’ gibi manasız manevralar yaptı…

Mustafa Karaalioğlu Koru’nun issiz kalmasına çok üzülmüş bir şeyler yapma gayretine girmişti. Star grubu adına randevu aldı Erdoğan’dan. Verilen brifingden sonra söz, Koru’ya geldi ve onunla çalışma arzusu dillendirildi. Erdoğan öyle püskürttü ki heyeti, bir daha bu konuyu kendisine açamaz oldular. Sadece Karaalioğlu değil araya giren. Cumhurbaşkanı Gül de devreye girerek Koru’ya yardımcı olmak istedi. Ahmet Çalık’tan rica etti ama damat kontenjanı o talebi de bertaraf etti.

Aslında Koru, Doğan Grubu’nda yazı yazmak istiyordu. O günkü Doğan yöneticilerine bu arzusunu iletti. Aydın Doğan da soğuk bakmıyordu bu teklife. Ne var ki Hürriyet kadrosu Fehmi Bey’in gelmesi ihtimaline karşı isyan çıkardı. O günlerde koru “Aslında Aydın Bey iyi; ama ona yakın yöneticiler kötü” manasına gelecek yazılar kaleme almıştı. Hürriyet ayaklanması bu yazıları gündeme getirerek ciddi bir direniş ortaya koydu. Bir tarafta Fehmi Bey’in talebine patronun sıcak bakışı; diğer tarafta Hürriyet’in ‘istemezük’ isyanı.

Sonunda bir formül üretildi. O formüle göre Fehmi Bey’e Radikal Gazetesinde yazması teklif edilecek, düşük profilli bu teklife evet derse ilerleyen zamanda Hürriyet’te yazması gündeme gelecekti. Tabii ki işi yokuşa sürme anlamına geliyordu bu teklif. Nitekim Fehmi Koru teklifi reddetti. Sabah’ta damat bariyerine toslayan ünlü ve tecrübeli yazar, Doğan Grubu tarafından da kibar ve kurnaz bir cevapla bertaraf edilmiş oldu.

Zaten bahsi gecen gazeteler ‘Erdoğan’ı eleştiriyor’ gerekçesi ile kıyım surecini başlatmıştı. Doğan Grubu Enis Berberoğlu’nun genel yayın yönetmeni olmasını vesile ederek yıllar boyu beraber çalıştığı isimlerin işine son vermeye başlamıştı. Emin Çölaşan ile başlayan yolları ayırma işlemi Bekir Coşkun, Cüneyt Ülsever, Hadi Uluengin gibi simlerle sürdürülen kovma meselesi Hürriyet için gelenek haline getirildi. Yılların edebiyatçısı Doğan Hızlan’ı sansür mekanizmasının başına getiren Hürriyet yönetimi iktidara yakın yazarlar da transfer etti zaman içinde. Çare oldu mu? Tabii ki hayır.

HAKAN FİDAN: SONER YALÇIN İSRAİL AJANI

Bu arada tarihe bir not düşmekte de fayda var: Hürriyet’ten kovulanlar arasında en tartışılan isimlerden biri Soner Yalçın’dı. Soner Yalçın Ergenekon irtibatlı davalar yüzünden tutuklandığında Hürriyet, yazarının arkasında durabilmişti. Sonra hiç beklenmedik bir şekilde Hürriyet’ten atıldı. Fatura hep Enis Berberoğlu’na kesildi ama o işlemde en az suç Berberoğlu’na ait.

Açıkça yazıyorum buraya, inanmayan o gün Ankara’da gazete yöneticiliği ya da yazarlığı yapan kişilere sorsun: Soner Yalçın’ın kovulmasını bizzat MİT Müsteşarı Hakan Fidan istedi. Hem de birkaç defa ve şiddetli bir ısrarla. Fidan’ın Hürriyet yöneticilerine söylediği tez aynen şöyleydi: “Soner Yalçın İsrail ajanıdır ve bunu tespit ettik.” Bunu sadece Hürriyetçilerle değil, diğer Ankara gazetecileri ile de paylaştı Fidan. Ne var ki bunu ispat edecek güçlü bir kanıt sunamadı.

Yalçın’ın Israil ajanı olduğuna dair iddiayı MİT müsteşarından duyan Hürriyet yöneticileri şoke oldu. Hatta bu korkunç iddianın somut kanıtları olup olmadığını sordu. Fidan kendinden çok emin bir şekilde isimler verdi. Anlattığına göre Soner Yalçın, kendi sitesinde yaptıracağı bir haber için önce İsrail ajanı bir adamla irtibat kuruyor, onların yurt dışında haber yapmaları ve yorum yayınlamalarını sağlıyor; daha sonra da aynı konuyu Oda TV adlı internet sitesinde derinleştiriyordu. Fidan iddialı bir şekilde şöyle dedi Hürriyet yöneticisine: “Adam algı ajanı. Ne diye hala yazı yazdırıyorsunuz!” Hakan Fidan’ın bu iddiayı tekrar tekrar gündeme getirdiğini; hatta Hürriyet’in adım atmamasına başka gazetecilere de aynı savı ifade ettiği Başkent gazetecileri gayet iyi biliyor. Berberoğlu buna da biraz direndi. En azından direnmeye gayret etti ama grup bu baskıya dayanamadı.

Sonunda MİT kaynaklı basıklara dayanamadı. O kapı öyle açıldı ki MİT, o günden sonra bazı yardakçı gazetecilerin jurnaline dayanarak Doğan Grubu’nun kapısını aklına estikçe çalmaya başladı. Yazı işlerinde çalışan ve internet kısmında görev yapan her kademedeki gazeteciler hakkında raporlar verdi MİT. Abdullah Kılıç ve Eyüp Can gibi isimleri de Fidan ekibi jurnalledi Doğan’a. Yalan yanlış bilgilerin içine kişisel husumetler de mesleki çekişmeler de karıştı. Gammazcılara gün doğmuştu. Hala da gazetecilerin birikimleri, tecrübeleri değil; MİT’teki dosyalarına göre hareket ediliyor Türk medyasında.

Atılan ya da mesleğini yapamaz hale getirilen gazetecilerin listesine bir bakın; göreceksiniz ki bütün gazeteciler bir şeylerin diyetini ödemek için atılmıştır. Tarih şahittir ki bir medya grubunun iktidara yakın durmasının iki sonucu olur: Yalakalık yapanlar, iktidar nimetlerinden yararlanarak ihalelere teşviklere boğulur ve ardından göze girmek için yazarlarını/muhabirlerini kurban verir.

ZAMAN VE İPEK MEDYANIN DİRENİŞİ

Somut bilgilere dayanarak söylüyorum: İlişkiler iyi iken de kötü iken de hiçbir yazarını, muhabirini feda etmeyen ve hiç bir konuda kelle vermeyen bir medya grubu var, o da Zaman. Değil bir yazarını, tek bir muhabirini bile feda etmedi. Neye rağmen? Onca rica ve istirhama, nezaket sınırını zorlayan baskılara rağmen.

Bazıları için şaşırtıcı gelebilir bu gerçek; ama bu hakikati bir gün tek tek örneklendirerek anlatabilirim. Objektif bir gözle maziye dalıp olayları tek tek hatırladığımızda “Keşke Zaman’ın direnişini herkes bilseydi ve herkes o grup gibi direnebilseydi?” demek zorunda kalıyorsunuz. O duruş diğer medya grupları tarafından gösterilebilseydi (İpek Grubu da iyi sınav vererek istisna olarak tarihe geçti el hak) o zaman domino taşı gibi art arda yıkılıp gitmezdi Türk medyası. Akın İpek, onurlu duruşunun bedelini ödüyor şimdi. Toplu hipnoz ve beyin yıkama görevini üstlenen bugünkü borazan medya ne derse desin yarın gerçekler ortaya çıktıkça İpek Ailesi ve medyası tarihe saygıyla nakşedilecek…

Zaman’ın direnişini Zamancılar bile tam bilmiyor. Belki de o yüzden sanıyorlar ki Zaman iktidara yakın olma açısından hatalar yaptı. Hayır. Öyle olmadı. Ne ihale aldı iktidardan, ne de ona kurban verdi. Dilerseniz Zaman ve İpek basta olmak üzere ortaya konan direnişin ayrıntılarını bir başka yazıya bırakayım. Çok şaşıracaksınız…

[Nazif Apak] 14.3.2017 [TR724]