Hesapverebilirlik ve Tevekkül [Mahmut Akpınar]

İslam itikadında kadere bakışta 3 ayrı ana görüş olduğunu biliyoruz. Cebriye, Mutezile ve müstakim yol olarak düşündüğümüz Ehli Sünnet yolu. Bu üç itikadi mezhebin çıkış noktası kul ve fiilleri arasındaki ilişkiyle açıklanır. Cebriye ifrat bir yaklaşımla kulun ihtiyarını, tercih yeteneğini bir kenara bırakarak insanı hadiseler karşısında eylemsiz, bütünüyle edilgen ve iradesiz olarak görür. İnsanın Külli İrade karşısında rüzgarın önünde istemsizce sürüklenen bir yaprak misali, cebren bir tarafa gittiğini düşünür. Mutezile ise bunun tefritini ortaya koyarak kulun kendi fiilinin yaratıcısı olduğu iddia eder.

Ehli Sünnet itikadı herşeye hükmeden, yaratan Külli İrade yanında insana verilen ve sorumluluğuna gerekçe yapılan cüz’i iradeyi yok saymaz. İnsanın ihtiyarını, tercih etme kabiliyetini inkar etmez. “Kul irade eder, Allah yaratır”; bu irade nedeniyle insanın dünyada ve ahirette sorumluluğu olur. Suç işlediğinde bu iradeye ve iradeden kaynaklanan eyleme göre cezalandırılır. Ahirette de dünyadaki tercihlerinden, fiillerinden dolayı yargılanır. Bu nedenle dikkat edebileceği, tedbir alabileceği, engelleyebileceği halde yaşadığı olumsuzluklar, suçlar, günahlar nedeniyle sorumlu tutulur. Zilzal Suresinde “Her kim zerre miktar hayır işlerse karşılığını, her kim zerre miktar şer işlerse cezasını görecektir” deniyor. İslam itikadına göre çaba sarfetmeden, çalışmadan bir şey elde etmek mümkün değildir. Ayette “İnsan için sayinin, çabasının dışında bir şey yoktur”(Necm:39) denilerek eylemsiz ve teslimiyetçi bir yaklaşımla beklemek tasvip edilmemiştir. Çalışmak, rızık için koşturmak, hayatını korumak ve idame ettirmek için birşeyler yapmak kutsal sayılmış ve ibadet kabul edilmiştir.

Hayrı, iyiyi, güzeli, doğruyu bulmak ve şerden uzak durmak, olumsuzdan kaçınmak, zararlı olandan korunmak için Allah aklı kullanmayı, tefekkür etmeyi, düşünmeyi emreder. “Akl etmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?”, “Tefekkür etmez misiniz?” şeklindeki düşünmeye, sorgulamaya, araştırmaya sevk eden pek çok ayet vardır. Hazreti Peygamber önce tedbir almayı sonra tevekkül etmeyi tavsiye etmiştir. Yanına gelen bir bedeviye devesini nereye koyduğunu sormuş, bedevi: “deveyi Allaha emanet ettim” deyince Allah Resulü: “Evvela deveni sağlam kazığa bağla, daha sonra Allahû Tealâ’ya emanet et!” buyurmuştur.

İslami kaynaklar tedbiri tevekkülden önce emrederken bu kaynaklara uyduğu, inandığı iddiasındaki Müslümanlar genellikle tevekkülü tedbirin önüne koyarlar. Bildiğimiz İslami/Dini grupların tamamında teslimiyet, tevekkül, sorgulamama yüceltilir. Sorgulayanlar, olumsuz ihtimalleri gündeme taşıyanlar, yanlış giden şeylere vurgu yapanlar genellikle dikkate alınmaz; çoğu zaman dışlanır, olumsuzlanır.  Sonuçları bireysel olan konularda insanlar herşeyi bütün inceliğiyle düşünür, zarar görmemek için her ihtimali dikkate alır. Ama kamusal ve kollektif konularda denge-denetim sistemi yoksa, sorumluluk taşıyanlar bireysel işlerde gösterdiği titizliği göstermez. Genellikle ihtimaller, olumsuzluklar dikkate alınmaz. Tedbirlere yeterince itibar edilmez. Vak’a yaşandıktan sonra ise herşey Kadere havale edilip “tevekkül” bahsine sokularak kapatılır. Bireysel, kollektif tüm sorumluluklar örtbas edilir. Sorumlu arama, yanlışa sebep olan faktörleri araştırma “fitne”, “kaderi tenkit”, “uhuvveti zedeleme” olarak sunulur. Oysa araştırılmayan, ilgililerinden hesap sorulmayan, kimsenin fatura ödemediği ihmaller, hatalar tekrar eder. Tarih birileri için tekerrür eder durur. Problemlerin çözümleriyle ilgili ilerleme katedilmez, Müslümanların başı benzer konularla sürekli belaya girer.

Müslüman toplumlarda ve İslami gruplarda kendisine hesap sorulması gerekenler, sorumlular, “işin fıtratında var”, “Allah’ın takdiri” diyerek hataların, ihmallerin sorgulanmasını engellemeye çalışır.  Hatalara sebep olanlar “zamanı değil!”, “düşmana koz vermeyelim” “ümitleri kırar”, “motivasyonu bozar” gibi makul(!) gerekçeler geliştirerek kendilerini koruma altına alırlar. Bu yaklaşım nedeniyle ihmaller, yanlışlar sahipsiz kalır. Ancak bu durum Kur’anın, İslam’ın sorumluluk anlayışına uygun değildir. “Kimseye bir başkasının suçu/yükü yüklenemez” (İsra 15) ayetine ve suçun şahsiliği ikesine aykırıdır. Muhatabı, sorumlusu bulunmayan suçların bedeli/vebali kollektif yapıya kalır. Bireysel hesap sorma, hesap verme olmadığı için de hatalar tekrar etmeye, sorumluluk yüklenenler yanlış yapmaktan korkmamaya başlar.

Son zamanlarda çokça duyuyoruz; cemaatlerde-tarikatlerde ve onların kurumlarında tecavüz, iğfal, zimmet gibi suçlardan suistimale, istismara, ihmale kadar pek çok problem yaşanıyor. İnsanın olduğu ortamda hatanın olması normaldir. Ancak dini gruplarda bu hatalarla yüzleşmek, sorumluları cezalandırmak yerine örtbas etme, yok sayma tercih ediliyor. Kimseyi kurban etmeme, tabanda infial oluşturmama gibi gerekçelerle tarikat/cemaat yapılarında:
  • Hata yapanlar, suç işleyenler cezasız kalıyor, yeni suçlara davetiye çıkarılıyor
  • Bazı bireyler günah işliyor, ahlaksızlık yapıyor; konu örtbas edildiği için suçlama bütün bir tarikate/cemaate yapışıyor.
  • İç denetim mekanzimaları çalışmadığı, dış denetim mekanizmaları siyasi yollarla etkisiz hale getirildiği için bu yapılarda ödemler, cerahatler birikiyor
  • İnsanların güvenini ve imkanlarını istismar eden kişiler cemaat/tarikat yapılarında kolayca barınabiliyor
  • Bu hadiseleri gören Müminlerde sadece tarikate değil, dine güven de sarsılıyor, itikadi problemler yaşıyorlar
  • Kimlik ve kişilik oluşumu safhasındaki gençler bu tür vakaları görünce dinden, inançtan ve tarikatlerden soğuyorlar ve “dindar” olmanın iyi bir şey olmadığı kanaatine varıyorlar
  • Cemaatlerin, tasavvuf ekollerinin yaptığı hayırlı işlere cibilli düşmanlık besleyenler husumetlerine gerekçe yapacakları ve kullanacakları malzemeler elde ediyorlar
  • Günü kurtarmak, güya itibarı korumak için yapılan bu türden örtbaslar şeffaf sağlıklı yapılar kurulmasının öününe geçiyor.
Bir yerde suç varsa cezası olması gerekir. Bir yerde hata varsa hesap sorulacak birileri olması gerekir. Bunun en çok da güven-inanç esasına göre yürüyen cemaatlerde, tarikatlerde, dini gruplarda olması beklenir. Tam da insanların güvenini sürdürmek, inancını diri tutmak ve o manevi yapıyı korumak için ahlaksızlıklar, istismarlar sorgulanmalı, hata yapanların üzerine gidilmeli. Yanlışlıklar olduğunda daha duyarlı olunmalı, uyanık davranılmalı. Ta ki geniş bir kesimin hukukuna tecavüz edilmesin, insanların itikadı sarsılmasın. Manevi değerlere güvende erozyon oluşmasın!

Maalesef tevekkül ve teslimiyet kavramları suistimal ediliyor. Kader anlayışı hesap vermemek için yanlış yorumlanıyor.

Baştan sorgulamak, araştırmak, tedbir almak, olumsuzlukları gözetmek Müslümancadır, İslamidir. Tedbire rağmen olursa ona tevekkül edilir. Ama “tevekkül” diyerek bireyleri örtbas etmek, sorumlu aramayarak faturayı umuma yıkmak İslami değildir, ahlaki de değildir.

Ayetlerden haberleri yok ama aklettikleri, olumsuzlukları düşündükleri, tedbir aldıkları için Japonya’da devasa depremler oluyor fakat büyük yıkımlar olmuyor. İngilterede habire yağmur yağıyor ama yıkıcı heyelan, ölümlü sel olmuyor. Avrupa’da, Amerika’da bizden katbekat yol ve araba var ama bize benzer katliam gibi kazalar olmuyor. Çünkü onlar 10 kişilik dolmuşa 25 kişi bindirmiyor. Yakadıklarında sorumluyu buluyor ve canını yakıyorlar. Trafik kuralllarına bizim farzlara riayet ettiğimizden daha titiz riayet ediyorlar. Geçmişte yaşayıp tecrübe ettikkleri hataları tekrarlamamak için önlem alıyor, onları tekrar etmiyorlar.

Tevekkül problemleri yok saymaya ve sonrası için tedbirler almaya engel olmamalı. Herşeye polyannacı yaklaşma, olaylara gerçeklikten koparan bir teslimiyet içinde bakma bazı insanları çizgide tutmaya yarasa da sorgulayan, düşünen insanların umudunu, güvenini yitirmesine neden olur.

[Mahmut Akpınar] 15.1.2018 [mahmutakpinar.wordpress.com]

‘Üst akıl’ ve İslamcılığın ‘soykütüğü’ [Doğan Ertuğrul]

David Motadel’ın kitabı ‘İslam ve Naziler’i -maalesef- yeni gördüm. Hayır, eskiden hep olduğu gibi Beşiktaş Alkım’da -‘kapandı’ diyorlar, ama bilmiyorum- ya da İstiklal’deki Mefisto’da -hâlâ açık mı, onu da bilmiyorum- değil. Burggase-Stadthalle’deki Viyana Milli Kütüphanesi’nde yer alan az sayıdaki Türkçe kitap arasında.

Kitabın başlığı –Islam and Nazi Germany’s War– genel okuyucu kitlesi için cazip. Ama konunun ilgilileri için ‘fazla tanıdık’ gelebilir. Balkanlarda ya da ünlü Kudüs Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni aracılığı ile Arap-islam dünyasında Nazi sempatisi, Hitler hayranlığı hakkında geniş bir literatür var çünkü. Nazi askerleriyle omuz omuza savaşan Müslüman Hançer Tugayları hakkında da…

Neyse ki Motadel’in kitabı sadece bunlardan söz etmiyor. Türkiye’de de epeyce konuşulmuş… Ama çoğunlukla Hitler Almanyası’nın 2. Dünya Savaşı’nda İslam’ı ‘araçsallaştırması’ üzerinden. Sanıyorum, hem kitap hem de konunun kendisi bundan daha karmaşık ve daha farklı bir dikkati, kavramsal bakışı hak ediyor.

Çünkü ‘araçsallaştırma’ kavramı Nazilerin İslam’a ilgisini anlatmak için yeterli olmaktan uzak. Bir inancın üyelerinin dinlerini, sözgelimi politik bir fayda için kullanmaları ‘araçsallaştırma’ olarak nitelenebilir. Ama Nazi devlet aygıtının İslamcı gruplar ve hareketleri ’emperyal güçler’ İngiltere, Fransa, Rusya’ya karşı siyasi ve askeri bir müttefik olarak kurgulaması ve konumlandırması sadece ‘araçsallaştırma’ kavramıyla açıklanamaz.

Kitabı Türkiyeli okuyucuya da cazip gelen İslam-Nazizm işbirliği üzerinden okumak da eksik ve hatalı. Zaten yazar da kitapta ayrıntılı olarak Nazizm öncesi, 19. asır sonu Almanyası’nın İslam’a olan ilgisinden, ünlü şarkbilimci diplomat Max von Oppenheim’dan, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı başkentinde çıkarılan cihad fetvalarından, hatta Şii ulemanın verdiği destek fetvalarından -ve bu fetvalar için ödenen hatırı sayılır meblağlardan- ayrıntılarıyla söz ediyor.

Bu önemli. Çünkü henüz ortada Naziler ve Hitler yok ama Berlin, harıl harıl Orta Asya, Afrika, Ortadoğu, Hint kıtasındaki İslam topraklarında, yani sömürgelerde, İngiltere, Rusya ve Fransa’ya karşı silahlı ve devrimci bir mücadele oluşturmanın hesaplarını yapıyor. Hatta yazara göre İslam topraklarının Nazilerin ilgi alanına girmesi bile ideolojik değil savaşın seyrine göre ortaya çıkan statejik bir gerekliliğin sonucu. Hitler Almanyası II. Dünya Savaşı’nda İslam’a dost olduğu için değil Müttefiklere karşı yeni cepheler açmak için Müslüman topluluklara ilgi duyuyor ve sonrasında Müslüman Birlikler kuruyor.

Peki bu durum özellikle II. Dünya Savaşı’nda Müslüman toplulukların Nazi saflarında yer aldıkları gerçeğini değiştirir mi? Şüphesiz ki hayır. Ama ortada vahim ve daha karmaşık bir tablo var.

Naziler Müslüman halkları, İslami grupları ’emperyal güçlere’ karşı ayaklandırmaya çalışırken İtilaf Devletleri ve sonrasında Müttefikler de yine ‘İslam’ın koruyucusu’ retoriği ile kendine yakın İslamcı grupları örgütlemek için mesai ve hatırı sayılır meblağlar harcıyor.

Dönemin Osmanlı, Arap hatta Hint kıtasından Müslüman düşünürleri -Emir Abdülkadir, Abdürreşid İbrahim, Sunusi Hareketi, Reşid Rıza… Hitler Almanyası ya da -daha az kısmı- İttifak Devletleri safında İslami bir uyanış ve direniş oluşturmaya çalışıyor ‘İslam adına’… Cihan Harbi’nde Almanya’nın da katkılarıyla İtilaf Devletlerine karşı ilan edilen cihad fetvaları… İlki kadar etkili olmasa da İngiltere’nin Mısır’dan Hindistan’a hazırlattığı karşı fetvalar… Hitler’in yakın çevresinde etkin olmaya çalışan İslami gruplar arası rekabet… Ayrıntısını merak eden kitaba müracaat edebilir. Ya da doğrudan kitapta verilen kaynaklara…

Evet, İslam ve Naziler kitabında II. Dünya Savaşı döneminde Hitler Almanyası’nın İslam politikalarına dair çok dikkat çekici belge ve bilgiler var. Ama daha önemlisi Afrika, Arap dünyası, Balkanlar, Orta Asya ve Hint kıtasındaki İslamcı hareketlerin Müttefikler ya da Mihver devletler tarafından -en hafif ifadeyle- yönetildiği ve yönlendirildiğini ortaya koyuyor. Bir nevi İslamcı hareketlerin hariciye ve istihbarat arşivleri üzerinden soykütüğünü çıkarıyor. Hem de başından bu yana…

Belki de bu nedenle ‘üst akıl’ kavramı çok tanıdık geliyor siyasal İslamcılara ve bütün bölgesel ve küresel konuları onunla açıklamak istiyorlar. Kim bilir…

[Doğan Ertuğrul] 15.1.2018 [Kronos.News]

1929'larda Ay'a gitmekten bahsetmek [Abdullah Aymaz]

Üstad Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün İkinci Dalında pek çok sırrın ipuçlarını vermiştir. Bilhassa, evliyanın keşiflerinin farklılığı hatta bazen gerçeğe uymayan keşiflerinin bulunmasının sebepleri…  “Neden bir hakikat çok renklere giriyor?” sorusunun cevabı… Öldükten sonra dirilme konusunda geçmiş peygamberlerin Kur’an’ın yaptığı gibi tafsilat vermemelerinin sebepleri…

Ayrıca, “zühre” namıyla nakışlı bir çiçek; Ay’a aşık yani ışığını Ay’dan  alan bir katre (su damlası); Güneş’e bakan safvetli (arı-duru) bir reşha (sızıntı) temsili ile Hakka gitmeye çalışan dokuz ayrı ayrı grubların özelliklerini  anlatıyor. Mesela, ZÜHRE: 1-Ehl-i fikri, 2- Cismanî cihaz ve donanımlarla olgunlaşmaya çalışıp hakikate gidenleri, 3-Enaniyeti bırakmayan ve eserlere dalan ve yalnız delil getirmek suretiyle hakikate gidenleri temsil ediyor…

KATRE: 1-Ehl-i velayeti, 2-Nefsin tezkiyesiyle ve aklın kullanılmasıyla mücahede etmekle hakikate gidenler, 3-İlim ve hikmetle, akıl ve marifetle hakikatı aramaya gidenleri temsil ediyor.

REŞHA: 1-Ehl-i nübüvveti, 2- Kalbin tasfiyesiyle, iman ve teslimiyetle hakikate gidenleri (asfiyaları), 3-İman ve Kur’an ile, fakr ve ubudiyetle hakikate çabuk gidenleri (Risale-i Nur’un sâdık talebeleri gibi olanları) temsil ediyor…

Zühre, Katre ve Reşha’yı temsil eden  üç kişiyi ele alıp meseleyi Üstad Hazretleri derin sırları  şöyle izah ediyor.

“Ey Zühre-misal’ Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git, işte gittin. Terakki ede ede, tâ küllî bir mertebeye geldin. Güya bütün çiçekler hükmüne geçtin. Halbuki Zühre kesif (yoğun, bulanık) bir aynadır. Onda ziyanın yedi rengi çözülür ve kırılır. Güneşin aksini (yansımasını) gizler. Sen sevdiğin Güneş’in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü, kayıtlı olan renkler, hususiyetler, dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle meydana gelen ayrılıktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin güzellikleriyle lezzet alan ve iftihar eden bakışını çekesin, gökyüzündeki Güneş’in yüzüne atasın. Hem, başaşağı rızk celbetmek için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Güneş’e çeviresin. Çünkü, sen, onun aynasısın. Vazifen ayna olmaktır. Bilsen, bilmesen, rahmet hazinesinin kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek Güneş’in küçücük bir aynasıdır. Şu koca Güneş de, gök denizinde Ezel Güneşinin ‘NUR’  isminden tecelli eden bir lem’anın (parıltının) su damlasına benzer bir aynasıdır. Ey insan kalbi! Sen, nasıl bir Güneş’in aynası olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun. Fakat Güneş’i gerçekte nasıl ise öyle göremezsin. O hakikatı çıplak anlamazsın. Belki, senin sıfatlarının renklerini ona bir renk, verir ve kesafetli dürbünün bir suret takar. Ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.

“Şimdi sen dahi ey KATRE  içine giren hakîm (bilge) filozof! Senin fikir katrenin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle ta AY’A  KADAR  TERAKKİ  ETTİN, AY’A  GİRDİN. Bak, AY kendisi olarak kesafetli ve karanlıktır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin çalışman beyhude, ilmin faydasız gitti. Sen ümitsizliğin karanlığından, kimsesizliğin vahşetinden ve habis ruhların rahatsızlık verip taciz etmelerinden ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terk edip hakikat Güneşine yönelsen ve yakinen inansan ki, şu gece nurları, gündüz Güneşinin ışıklarının gölgeleridir… Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemâlini bulursun. Fakat sen de öteki arkadaşın gibi, Güneşi sâfi göremezsin. Belki senin aklının ve felsefenin, alıştıkları ve aşina oldukları perdelerin arkasında, ilim ve felsefenin dokuduğu örtülerin ötesinde ve kabiliyetinin verdiği bir renk içinde görebilirsin.

“İşte REŞHA-MİSAL üçüncü arkadaşınız (Üstad’ın kendisi) ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk buharlaşır, enâniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki kesif madde, aşkın nârı ile ateş alır, ziya ile NUR’a döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir ‘şua’ya yapışır, yanaşır. Ey Reşha-misâl! Madem doğrudan doğruya Güneşe aynalık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunursan bulun. Güneşin kendisine karşı gözle görür bir tarzda, sâfî bakılacak bir delik bir pencere bulursun. Hem o Güneşin hayret ve hayranlık veren eserlerini ona vermekte müşkilat çekmeyeceksin.  Güneşe lâyık haşmetli evsâfını tereddütsüz verebilirsin. Zâtî saltanatının dehşetli eserlerini ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı (bağlaması), ne aynaların küçüklüğü seni şaşırtamaz; hakikatın tersine sevk edemez. Çünkü sen, sâfî, hâlis, doğrudan doğruya Güneşe baktığın için anlamışsındır ki, mazharlarda görünen, aynalarda müşâhede edilen Güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit  renkli akis ve yansımalarıdır. Gerçi o  yansımalar onun isim ve unvanlarıdır. Fakat haşmetinin bütün eserlerini gösteremiyorlar.”

İşte Üstad Hazretleri bazı ince ve derin sırları ve hikmetleri enginliğince anlatılırken insanlar Ay’a gitmeden 40 sene önce, kendi vefatından da dokuz sene önce Ay’a gidileceğini keşfetmiş, hem de Ay’ı maddî özellikleri ile anlatmıştır. Bu Risale 1929’ta yazılmış, 1969’da Ay’a gidilmiştir. Herkesin bildiği gibi Üstad Hazretleri 1960’ta vefat etmiştir. Bu bakımdan Risale-i Nurların böyle pek çok özelliği içinde toplamış eserler olduğunu bilerek o şuurla dikkatlice mütalaa etmemiz gerekmektedir.

[Abdullah Aymaz] 16.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Freedom House raporu: Türkiye İlk Kez ‘Özgür Olmayan Ülkeler’ Kategorisinde [TR724]

Washington merkezli Freedom House (Özgürlük Evi) adlı düşünce kuruluşu, 2018 Dünyada Özgürlükler Raporunu’nda Türkiye’yi ilk kez özgür olmayan ülkeler kategorisine aldı. Freedom House listesinde Türkiye’nin notu geçen yıla göre 6 puan geriledi. Türkiye, son 10 yılda 34 puan gerilemeyle bu zaman diliminde en çok puanı düşürülen ülke. Bu sonuç da Türkiye’ye ‘kısmen özgür’ ülkeler arasından ‘özgür olmayan’ ülkeler arasına soktu.

Raporun Türkiye bölümüne de ‘Demokrasi krizde’ başlığı atıldı. Değerlendirmede, Türkiye’nin ‘özgür değil’ kategorisine düşürülmesi şöyle gerekçelendirildi:

“Gücü cumhurbaşkanlığında toplayan, derinden kusurlu anayasa referandumu, seçilmiş belediye başkanlarının hükümet tarafından atananlarla toplu olarak değiştirilmesi, insan hakları aktivistleri ve diğer ‘devlet düşmanı’ olarak nitelenen kişilere yönelik keyfi kovuşturmalar, devlet memurlarına yönelik devam eden temizlik operasyonları.”

“60 bin civarında kişi tutuklandı, 160’ın üzerinde medya kurumu kapatıldı”

“Erdoğan, iktidar partisi içindeki eski müttefikleri ve rakiplerini devre dışı bıraktı, medya sahipliğini kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirdi ve anlamlı kontrol ve denge mekanizmalarına sahip olmayan bir ‘süper-cumhurbaşkanlığı’ yaratmak için popüler olmayan bir anayasa referandumunu dayattı. Temmuz 2016 darbe girişimine yanıtı, giderek genişleyen bir cadı avına dönüştü. 60 bin civarında kişi tutuklandı, 160’ın üzerinde medya kurumu kapatıldı ve 150’nin üzerinde gazeteci hapse atıldı.”

“Parlamentodaki üçüncü büyük partinin liderleri cezaevinde”

“Parlamentodaki üçüncü büyük partinin liderleri cezaevinde ve ülke genelinde 100’e yakın belediye başkanı, acil tedbirler ya da cumhurbaşkanının siyasi baskısı yoluyla görevden alındı. Hatta hükümet, baskıcı uygulamalarını Türkiye’nin sınırları dışına bile taşıdı. Diğer etkilerin yanında, İnterpol’ü de yurtdışındaki eleştirel kişileri yakalamak için “kırmızı bülten” yağmuruna tuttu”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın giderek daha kötüleşen yerel ve bölgesel güvenlik ortamında devlet ve toplum üzerinde kişisel kontrol dayatmak için uğraştığını belirten Freedom House, “15 Temmuz darbe girişiminden sonra muhalif olarak algıladığı kişilere karşı baskıcı uygulamalar genişletilip yoğunlaştırıldı, bu durum Türk vatandaşları üzerinde vahim sonuçlar yarattı” dendi.

Amerika’nın Sesi’nin haberine göre, raporda ABD’nin özgürlük notunu da üç puan düştü. Küresel özgürlükler 12 yıldır sürekli gerileme kaydediyor. 2017’de de 71 ülkede siyasi haklar ve sivil özgürlüklerde gerileme görülürken, sadece 35 ülkede durum iyileşme gösterdi.

Raporda 195 ülke değerlendirme altına alınırken, bunlardan 88’i (yüzde 45) ‘özgür‘, 58’i (yüzde 30) ‘kısmen özgür’ ve 49’u (yüzde 25) ‘özgür değil’ kategorisinde yer aldı.

Raporda ‘özgür olmayan ülkeler’ kategorisine alınan 49 ülkeden 12’sinin siyasi haklar ve sivil özgürlükler açısından ‘kötünün de kötüsü’ konumunda olduğu tespiti yapıldı. Bu ülkeler en az özgür olandan başlayarak şöyle sıralandı: Suriye, Güney Sudan, Eritre, Kuzey Kore, Türkmenistan, Ekvador Ginesi, Suudi Arabistan, Somali, Özbekistan, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Libya.

[TR724] 16.1.2018

Times’ta başyazı: Erdoğan Suriye’ye asker göndermeden önce tekrar düşünsün, ABD ile Türkiye karşı karşıya gelecek [TR724]

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Suriye’nin Afrin bölgesine her an operasyon düzenlenebileceğine dair yaptığıaçıklamalar İngiliz The Times gazetesinin başyazısının konusu oldu. Türkiye’nin Ortadoğu’daki amaçlarını gerçekleştirmek istiyorsa NATO’nun bir üyesi olarak güven tazelemesinin daha çok başarı getireceğini belirten gazete, farklılıkların NATO içinde çözülmesi gerektiğini dile getirdi.

Başyazıda Erdoğan’ın sözünü ettiği operasyonu gerçekleştirmesi takdirinde iki müttefik Türkiye ve ABD’nin karşı karşıya geleceği tespiti de yapıldı.“Erdoğan, Suriye’ye asker göndermeden önce bir daha düşünmeli” ifadesi kullanılan yazıda, YPG’nin ‘Batılı güçler tarafından terör örgütü olarak görülen PKK’nın bir uzantısı’ olduğu da belirtildi.

‘Federal bir Suriye için ilk adım’

Yazıda şunlara dikkat çekildi:

“Ancak ABD, sınırda devriye güçler kurmayı amaçlayarak mantıklı bir hedef güdüyor. IŞİD’in Suriye’nin kırılgan kuzey bölgesinde tekrar ortaya çıkması, savaşa kalıcı bir son verme umutlarını sona erdirir.

“Eski Kürt militanları Suriye sınırının koruyucuları olmaları için eğitmek, bölücülüğe ya da Türkiye karşıtı şiddete bir davetiye değil; ancak onların federal bir Suriye’ye entegre olmaları için ilk adım.

“Kürt sorunu, bağımsız bir Kürt devleti kurmak adına Orta Doğu’yu daha çok dağıtırak çözülemez. Batılı güçlerin amacı bir bütün ve gerçekten demokratik bir Suriye’de Kürtlerin daha çok yönetim sahibi olması için alan tanımak olmalıdır. Güvenli sınırlar bunun için hayati bir gereklilik, Türkiye’nin bu sınırlara saygı duyması da.”

30 bin kişilik sınır gücü

Yazıda Türkiye’nin Erdoğan’ın belirttiği gibi Afrin’e operasyon düzenlemek istemesinin ‘amacının ne olduğu konusunda kuşku uyandırdığı ve Türkiye’nin NATO’ya bağlılığına şüphe düşürdüğü’ söyleniyor.

ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı uluslararası koalisyon, Suriye’deki müttefikleriyle 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kuracağını açıklamıştı. Reuters, bir kısmı Türkiye sınırında görev yapacak bu gücün yarısının Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) oluşacağını duyurmuştu. Erdoğan ise buna tepki göstererek “Bize düşen de bu terör ordusunu daha doğmadan boğmaktır” dedi.

[TR724] 16.1.2018

İsraf bütçesi [Semih Ardıç]

Bütçe açığı 2017’de 47,4 milyar lira. Kara delik geçen seneye nazaran 19 milyar lira büyümüş. Türkiye’nin ‘büyümede dünya birincisi olduğunu’ iddia ettikleri bir senede bütçe açığının bu kadar artması izaha muhtaçtır.

Bütçe açığı 2013’ten beri istikrarlı tırmanışa geçti. Dört sene evveline kadar 12 milyar lira civarında seyreden bütçe açığının 50 milyar liranın eşiğine gelmesi vatandaştan toplanan vergilerin yerli yerinde harcanmadığını gösteriyor.

KARA DELİKLER BÜYÜYOR

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, delikleri tıkayacağına yeni gedikler açmayı tercih ediyor. Bütçesi kevgire dönmüş bir ekonomide, Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan Kanal İstanbul’un güzergâhını açıklıyorsa ‘ballı ihaleler’in faturası kabaracak demektir. Adrese teslim ihaleler ve kamudaki lüks harcamalar yüzünden bütçe gelirleri giderleri karşılayamıyor.

Ayağına yorganına göre uzatmayınca piyasadan yüksek faizle borç almanın bedelini yine vatandaş ödüyor. Geçen sene toplanan her 100 liralık verginin 11 lirası faiz ödemesine gitti. Dile kolay sadece faize 56,7 milyar lira ödendi.

LİMONATA VE GAZOZDAN ÖTV ALINIYOR

Bütçede 1990’lı senelere rücu edilirken tasarrufun sadece ismi var. AKP, kemer sıkmaktan halkın daha fazla vergi ödemesini anlıyor. Sene başında Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) yüzde 15 ila yüzde 50 arasında değişen oranlarda artırıldı.

Limonata, meyve suyu ve gazoza bile yüzde 10 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) getirildi. Elmastan ÖTV alınmıyor, gazozdan alınıyor. Zam paketi sebebiyle 2018’de vatandaş en az 28 milyar lira daha fazla vergi ödeyecek.

SADECE VATANDAŞ KEMER SIKIYOR

Vatandaş öyle ya da böyle üzerine düşen vazifeyi yerine getiriyor. Ekmeğin kısıp devlete olan borcunu ödüyor. Buna mukabil hükûmet olmayan paraları havayı saçıyor.

Diyanet İşleri Reisi’nin milyonluk Mercedes’i, jakuzili banyosu ya da bin küsur odalı Saray’ın altın varaklı kadehleri çok bilinse de kamuda israf her birime nüfuz etti. Diğer israf vakalarına en bariz misal olarak Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı (KDGM) gösterilebilir.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE KURULMUŞTU

Bir ara Kurtlar Vadisi dizisinde ‘KGT’ diye bir kuruluş vardı. KDGM’nin senaryodaki mukabili olduğu söyleniyordu. İsmini de kısaltmasını da çoktan unutmuşuz. İki hafta evvel CHP Edirne Milletvekili Erdin Bircan’ın İçişleri Bakanlığı’na tevcih ettiği sualler sayesinde bahse konu müsteşarlık için milletin cebinden hâlâ milyonlarca lira harcandığından haberdar olduk.

Kürt meselesine köklü çözüm vaadi ile Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlık yaptığı 4 Mart 2010’da kurulan KDGM, müzakereler akim kalınca 2014’te İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı. Bakanlık uhdesinde zaten bir müsteşarlık bulunuyordu.

KAMU GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI NE İŞ YAPAR?

KDGM bakanlık bünyesine aktarılsa da doğrudan başbakanlığa bağlı olduğu günlerdeki gibi ödenek tahsisatı yapılmış. Senelik 2 milyon 250 bin TL kira ödeniyormuş. 10 senelik kira mukavelesine göre 2019’a kadar bu ödeme yapılacakmış.

Bircan gelinen nokta için, “Şu an ne iş yaptığı belirsiz bir kurum için yapılan masraflar AKP israfının ispatıdır” ifadelerini kullanıyor. KDGM’nin resmî internet sitesindeki bilgileri esas alırsak hâlâ müsteşarı (Prof. Dr. Lutfihak Alpkan) bile var.

Fonksiyonu değişmişse KDGM’nin İçişleri’nde genel müdürlük ya da daire başkanlığı seviyesine niye indirilmediğinin cevabı yok. Hali hazırda kaç personel çalıştığı, müsteşarlık binasının tefrişat ve tadilatına harcanan tutar gibi vatandaşın bilmek istediği kalemler sır gibi saklanıyor.

PERSONEL SAYISI ARTTI MI?

Konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıyan Bircan’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan cevaplamasını istediği şu sualleri tekrar etmekte fayda var:

-Açılım süreci için oluşturulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı şu an ne iş ve işlemler yapmaktadır?

-Müsteşarlık kuruluş kanununda İçişleri Bakanlığı’na bağlıyken, önce Başbakanlığa sonra da tekrar İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu değişikliklerin sebebi nedir?

-Kuruluş kanununda belirtilen 94 personel sayı herhangi bir şekilde artırılmış mıdır? KDGM bünyesinde şu an kaç personel istihdam ediliyor?

-Personel içinde yabancı uyruklu olanların sayısı nedir?

-Yıllık 2 milyon 250 bin TL kira ödenmesinin gerekçesi nedir? Kiralama sözleşmesinin biteceği tarih olan 2019 yılında tekrar aynı bina kiralanacak mıdır?

-Müsteşarlığın Hazine’ye yıllık toplam maliyet ne kadardır?

FAİZ DIŞI FAZLA DA ERİYOR

“Bu kadar mübalağa etmeyelim. Birkaç milyon liradan bir şey olmaz” diyenler o birkaç milyon liraların sene sonunda 47,4 milyar lira gibi bir bütçe açığa sebebiyet verdiğini bilmiyor olamaz.

Bütçe açığı artarken, bütün harcamalardan tasarruf yapıp kenara koyulan paraları ifade eden faiz dışı fazlanın (FDF) azalması da dikkatten kaçmasın. 2017’de faiz dışı fazla sadece 9,3 milyar lira oldu. 2012’de bile 13,1 milyar lira olan bu tutar aradan geçen beş senenin sonunda gerilemiş. Bu da demek oluyor ki borç ödemelerinde ana para tutarı azaltılamıyor, sadece faiz ödemeleri yapılıyor. Hem bütçedeki açık hem de FDF’deki bozulmanın toplamı bütçenin iyi idare edilmediğini ispat ediyor.

AÇIK 2018’DE 67 MİLYAR LİRA OLABİLİR

İsrafa, lüks harcamalara, iltimasa ve maliye odaklı teşviklerle ekonomiye suni canlılık verme siyasetine son verilmeli. Artık hükûmet ayağını yorganına göre uzatmalı. Seçim olup olmadığına bakmadan malî disiplinden taviz verilmemeli. Aksi halde bütçedeki kara delik 2018 sonunda 67 milyar liranın da fevkine çıkabilir.

Bunun ne mânâya geldiğini 2013’ten beri yaşayarak öğrenmedik mi? Faizler yüzde 20’yi geçerse ve döviz yeni zirvelere tırmanırsa AKP bütçe açığında kendi rekorunu kırmaya devam eder ki bütün bu geriye gidişin faturası erken seçimde ya da 2019’da vaki olacak başkanlık seçiminde iktidara kesilecektir.

[Semih Ardıç] 16.1.2018 [TR724]

Bir deterjan markası olarak: ‘CAMİ’ [Veysel Ayhan]

Meşhur mafya babası Al Capone niye yasal olmayan yollara giriştiğini basitçe şöyle anlatır: “Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Mantık aynı. Al Capone dua ediyormuş, bunlar dua edilecek mabet yapıyor. Demek ki camiyi böyle bir “temizlik deterjanı” olarak kullanmak da AKP’lilere nasipmiş!

Ne güzel! Dilediğini yap, memleketi sat, rüşvet-komisyon al, insanlara zulmet sonra cami yap kurtul!

Trend Çamlıca Camii ile başladı. Arkası geldi.

ERDOĞAN BAYRAKTAR CAMİİ

Camiye gelene kadar… Hadise 5 yıl önce Edirne’de oldu. Kanser tedavisi gören ve ilaçlarının temin edemeyen üniversite öğrencisi bir genç kız Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a yaklaşıp yardım istedi. Bakan çok meşguldü. “Ananı da al git!” diyen başbakanını aratmadı. “Hastalığını da al git” dercesine kemoterapi gören kızı cebine para koyup uzaklaştırdı. Ayrıca alay edercesine ‘düşürme’ diye de uyardı. Kendisine dilenci muamelesi yapıldığını söyleyen üniversiteli kız Bayraktar’a “Ben dilenci değilim, tedavim için yardım istedim” demiş ve parayı Bayraktar’ın eline tutuşturup ağlayarak uzaklaşmıştı.

İşte kemoterapi gören 27 yaşındaki Dilek Özçelik önceki gün vefat etti.

Bakan’ın tedavi gördüğü her halinden belli kıza o gün ayıracak hiç vakti yoktu. Çünkü Başbakanı Erdoğan’la İstanbul’u parsel parsel ranta çevirmekle meşguldü.

O tarihlerde iki Erdoğan baş başa vermiş her yüz metreye bir gökdelen dikmekle meşguldü.

Başbakan Erdoğan’ın niçin istanbul’u katlettiğini açıklamak 2017 sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a nasip oldu: “Dikey mimarinin altında yatan gerçek, az topraktan çok büyük para kazanmak.” “Bu şehre ihanet ettik, ben de bundan sorumluyum”

Bunu Erdoğan Bayraktar daha o tarihte iyi biliyordu. Mecburen açıkladı. Nasıl mı?

GÖRÜYORUM Kİ ÇARESİZLİĞİ HİÇ TATMAMIŞSINIZ HAYATINIZDA!

Bakanın o gün yanından uzaklaştırdığı Kanser hastası Dilek Özçelik, Bayraktar’ın yanından ayrılırken son cümlesi şu olmuştu: “Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda!” Bu sözün üstünden çok geçmedi ki Bakan Bayraktar çaresizliğin en büyüğünü yaşadı.

17 Aralık 2013’te yolsuzluklar kanalizasyon gibi patlamıştı. Bayraktar, istifa etti ve şunları söyledi: “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın onayıyla yapıldı… Bu milleti bu vatanı rahatlatmak için sayın başbakanın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyorum.” dedi.

Balıkesir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur gibi bir tehdit almış olmalı ki manevrada gecikmedi: “Maksadımı aşan bir şekilde istifa kelimesi tarafımdan kullanılmıştır. Bu ifademden dolayı liderimden ve dava arkadaşlarımdan özür diliyorum.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın itirafıyla İstanbul’a ihanetin ve rantın iş birlikçisi Erdoğan Bayraktar geç de olsa açıkladı. 65 milyona VIP cami yapmaya karar vermiş.

Yani İstanbul’a ihanetini ve diğer kebairini cami yaparak temizleyecek!

HULUSİ PAŞA CAMİİ

Hulusi Akar, Cumhuriyet tarihinin en talihsiz Genelkurmay Başkanı oldu. Darbeyle hiçbir ilgisi olmayan 140 generalinin en ağır işkenceleri görmesine ve tutuklanmasına itiraz etmedi. Askeri okulların kapatılmasına, 16 bin harbiyelinin sokağa atılmasına, yüzlerce masum Harbiyeli’nin Silivri’de zindana tıkılmasına, Harp okullarına AKP teşkilatlarınca referanslı trollerin doldurulmasına ses çıkarmadı.

Boğaz köprüsünde silahsız halde linç edilen askeri öğrencilerin birinin bile ailesini ziyaret etmedi. Gelmiş geçmiş en rezil yazılar yazan, en deni küfürler eden Akit yönetmenine geçmiş olsun mesajı ve taziye yayınlayabildi. Bir başka çirkef ve küfürbaz Akit yazarını hastanede ziyaret edebildi. Ama tek bir TSK mensubuna sahip çıkmadı. Erdoğan’ın damadı gibi peşinden seğirtmeyi askerlik onuruna tercih etti.

En kötüsü Silahlı Kuvvetler’in bitirilmesine yardım ve yataklık etti.

Şimdi kalkmış cami yaptırıyor. Yüz tane cami yaptırsa bir harbiyelinin ailesinin tek damla göz yaşına bedel olmaz. Bunun farkında değil.

Hulusi Akar’ın devlet memuriyetiyle cami yaptırması mümkün değil. Teğmenliğinden itibaren maaşına hiç dokunmadan biriktirmiş olsa bile zor. Muhtemelen Saray’a sadakatinden dolayı kendisine rüşvet verilemeyince miktarı ‘cami’ye çevirmişlerdir.

Tarihte cami yaptıran başka paşa da var. Mesela Rüstem Paşa. Rüşvet almasıyla meşhur. Rüstem Paşa Camii’nin bânisi. Rüşvet için usul ve sistem geliştirmiş. Tarihte ‘İnsaf sahibi rüşvetçi’ olarak anılıyor. Camisinin ona hayrı dokunup dokunmadığını bilmiyoruz.

Yunus Emre,

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil” der.

Başka bir şiirinde:

“Yunus der ki ey hoca! İstersen var bin hacca!
Hepisinden iyice, Bir gönüle girmektir.”

Onların “gönül kazanmak” gibi bir dertlerinin olduğunu sanmam. Kefaret için yaptıklarını da düşünmüyorum. Din istismarının bir başka boyutu. Milyonlarca insana aleni olarak zulmedenlerde gönül yıkarım endişesi ne gezsin!

Bir gram samimiyetleri varsa; Erdoğan Bayraktar yaptırdığı camiye vefat eden kanser hastası Dilek Özçelik’in adını verir.
Hulusi Akar ise 15 Temmuz akşamı “rolü” yüzünden Boğaz köprüsünde linçe edilen Harp Okulu öğrencisi Murat Tekin’in adını verir.

Komisyon ve haraçlarla yaptırılan Çamlıca camiine de kapsamlı bir isim buldum ama şimdilik kalsın!

Yazıyı abus çehresiyle bilinen Rüstem Paşa için yazılmış bir beyitle bitireyim:

“Gülmezdi yüzü mahşerde dahi gülmeyesi
Çoğ iş etti bize sağlıkla kalmayası”

[Veysel Ayhan] 16.1.2018 [TR724]

Kedi bu ise bizim et nerede? [Tarık Toros]

17 Aralık 2013 rüşvet operasyonu ardından emniyet ve adliye teşkilatında taş taş üstünde bırakılmadı.

Hatırlayın:

Bundan dört sene önce…

11 Mart 2014’te internete bir telefon kaydı düştü.

Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ile Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala konuşuyordu.

Efkan Ala, valiye gazeteci Mehmet Baransu’nun gözaltına alınması talimatını veriyordu.

Aynen şöyle demişti:

“Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın alın o adamı.”

Savcının gözaltı kararı vermemesi ihtimaline karşı, “savcıyı da alın” diyordu.

Ala, “Resmi Konutta toplantıdayız” ve “şu anda herkes burada, tereddüt edilecek bir şey yok” cümleleriyle de, talimatın esasen Beyefendi’den geldiği mesajını veriyordu.


***

İnternete düşen ikinci kayıtta…

Efkan Ala, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer ile konuşuyordu.

Ona da Baransu’nun internet sitesinin kapatılması talimatını veriyordu.

Acarer tereddüt edince tarihe geçecek şu cümleyi sarf etmişti:

“Biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız.”


***

Ortada yasa yoktu.

Sadece sözlü talimat vardı.

Bu talimat da yasa dışıydı.

Bir kısım kamu görevlisi, sorumluluk almamak için buna uymadı.

Nitekim, konusu suç teşkil eden emir, hiçbir surette yerine getirilemez.

O gün Baransu’nun kapısı kırılmadı, gözaltına alınmadı.

Vali Hüseyin Avni Mutlu, şu anda tutuklu.

Son duruşması geçen Aralık ayındaydı, tahliye talebi reddedildi.


***

2014 yılı iktidar için mühim bir dönemeçti.

Önce 30 Mart yerel seçimleri…

Ardından 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimi ile illegaliteye bulaşan bürokrasi rahat nefes aldı.


***

Ülkede hukuk 25 Nisan 2015 günü bitti.

O gün, tutuklu polislerin tahliye kararı uygulanmadı.

Kararı veren iki hâkim tutuklandı.


***

31 Mart 2017’de ise tutuklu 21 gazetecinin tahliye kararı uygulanmadı.

Gazeteciler kâğıt üzerinde tahliye edilip derhal gözaltına alındı, sonra tutuklandı.

Tahliye kararı veren hakimler açığa alındı.


***

Tüm bunlar olurken, ülke de paramparçaydı.

Bir taraf oturmuş çekirdek çitlerken…

Diğer taraf, “Bunlar nasıl serbest kalır” diye bastı yaygarayı.

Onun için…

Ülkenin şu gün düştüğü çukuru analiz ederken, geriye doğru bu projeksiyonu yapmak zorundasınız.


***

Sonunda 11 Ocak 2018 tarihine gelindi.

Ağır ceza mahkemeleri, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamadı, üç gazeteciyi tahliye etmedi.

Deniyor ki:

Bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) elini güçlendirecek, Türkiye’de iç hukuk yollarının tükendiğine hükmedecek ve elindeki dosyaları ivedilikle sonuçlandıracak.

Peki…

Anayasa Mahkemesi kararını takmayan Saray yargısı, AİHM kararını takar mı?

Uygulamazsa ne olur?

Bu soruların cevabını hiçbir yerde göremedim.


***

Ülkedeki müzmin muhalefet evlere şenlik.

İki temel argümanları var:

-Cemaatçiler çıkıyor, mücadele edenler içeride?

-En baba Cemaatçiler AKP’de, onlara niye kimse dokunmuyor?


***

Düşünmüyorlar mı ki…

4 yılı geçti…

İktidarın ve kendilerinin “kumpas kumpas” diye üzerinde tepindikleri başta Ergenekon davası olmak üzere hiçbir darbe soruşturması kapanmış değil.

Ergenekon duruşması, önümüzdeki 21 Nisan’da görülmeye devam edilecek.

Mahkemesi sürüyor.

Oysa iktidar, 17 Aralık davasını aylar içinde kapatmış, hatta üzerine beton dökmüştü.

12 Eylül davası sonuçlandı, Kenan Evren hasta yatağında mahkûm oldu.

28 Şubat davası devam ediyor, 100’ün üzerinde sanık, daha geçen hafta hâkim karşısındaydı.

Yine… Ergenekon sanıklarından eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Yüce Divan’da yargılanmayı bekliyor.

Kime ne anlatıyorsunuz?


***

Anayasa Mahkemesi…

Mehmet Altan, Şahin Alpay ve Turhan Günay hakkında “tutukluluğun hak ihlali” olduğu kararı verince…

Eski darbe soruşturmalarında sanık avukatlarından biri tweet atmış: “Cemaat’le birlikte ülkeyi içten vuran ‘gazeteciler’ aramıza geri dönüyor.”

Bi̇r başka avukatın tweet’i de şu: “Siz muhalifleri yaftalaya durun.. Fetöcüler bir bir salıveriliyor. Anayasa Mahkemesine bakın çay demleyin.”


***

Sizin gibi düşünmeyen, karşı olduğunuz herkesi gaz odalarına mı yollayalım?

“Aramıza geri dönüyorlar” telaşı niye?

-Cemaatçiler ölene kadar cezaevinde kalsın.

-Altan kardeşler ve tayfası, gün yüzü görmesin.

-Liberaller sürgüne gönderilsin.

-Yurt dışındaki muhalifler MİT tarafından temizlensin.

-Cemaat bitti şimdi AKP’liler bürokrasiden ayıklansın.

-MHP’liler daha az kabahatli değil, onları da kamplara kapatalım.

-Tüm olan bitene çanak tutan medyayı yargılayalım.

-Ülkeyi güçsüzleştiren Ciner, Doğan, Demirören, Şahenk, mallarına el koyalım.

-Bizi içten vuran gazetecileri cezaevine tıkmaya devam edelim.

-İnsanların özgürlüklerini çalanları, bundan zevk alanları fişleyelim, kapılar yüzlerine kapansın.

Bu mu yani?

Türkiye vizyonunuz bu mu?

Milyonları keselim, biçelim. Kalan mutlu azınlık demokrasi ve hukuk devletini inşa etsin öyle mi?


***

İdeolojilerinin içi o kadar boş ki…

Korkundan “AKP” diyemiyor, “AK Parti” diye yazıyorsun, bu titrekliğinle nasıl olacak ki 🙂


***

Fıkra güzel:

Hoca’nın canı et yemeği istemiş.

Kasaptan iki kilo et almış.

-Akşama güzelce pişir bunları, demiş hanımına.

Gelgelelim, çat kapı misafir gelince kadıncağız eti pişirip onlara ikram etmiş.

Akşamda çorba yapmış.

Hoca, “Et nerde” diye sorunca:

-Eti kedi yedi, demiş.

Hoca kanar mı buna.

-Getir şu kediyi bakalım.

Teraziyi çıkartıp kediyi tartmış.

Bakmışlar ki kedi tam iki kilo geliyor.

Hoca hanımına dönüp taşı gediğine koşmuş:

-Kedi bu ise bizim et nerede? Et buysa kedi nereye gitti?

[Tarık Toros] 16.1.2018 [TR724]

Perinçek, mal sahibi olarak konuşuyor [Ahmet Dönmez]

Bir malı en iyi sahibi bilir.

En iyi de o anlatır.

Bu yüzden de malın sahibine iyi kulak kabartmak lazım.

Doğu Perinçek’in Ahval’den Eşref Aydoğmuş’a verdiği röportaj, birçok yönüyle konuşuldu, tartışıldı. Benim asıl dikkatimi çeken, bu boyutu oldu. Perinçek’in 15 Temmuz akşamından bu yana var olan ve bu röportajda da karşımıza çıkan üslubu… Tamamen ‘mal sahibi’ havasında konuşuyor. Malının defolarını kapatmaya, ne kadar kusursuz, ne kadar güzel, ne kadar gerekli olduğunu anlatmaya çalışan Salı Pazarı tezgahtarı gibi. Bir, “Bozuk çıkarsa kafamı kırarım abi” demediği kalmış.

***

Perinçek’e aşırı anlamlar yükleyenlerden değilim. Bir ‘fabrikatör’ ve ‘distribütör’. Lafazan olduğu için ağzından sürekli ‘genel merkez’in planlarını deşifre eden cümleler sadır oluyor. Bu açıdan biz gazeteciler için de bulunmaz bir kaynak. Belki, şöyle bir düzeltme yapmak gerekir: Perinçek mal sahibinden ziyade iyi bir tezgahtar.

Her ne ise… Çok da fark etmiyor.

***

Bir kere işin tuhaf tarafı şu: 15 Temmuz’un ne olup ne olmadığını, yüzde çeyrek oyu olan bir partinin genel başkanına soruyoruz. Olayın taraflarından biri de doğal olarak o görülüyor. Bir Cumhurbaşkanı’na soruyoruz (daha doğrusu soramıyoruz), bir MİT’e soruyoruz (daha doğrusu soramıyoruz), bir Genelkurmay’a soruyoruz (daha doğrusu soramıyoruz) bir de Perinçek’e soruyoruz. İşte o da hepsi adına konuşuyor sağ olsun. Darbe girişiminin basın-halkla ilişkiler ayağı gibi. Ya da 15 Temmuz Sözcüsü…

Bu yönüyle bir alt metin okuması yaptığımızda, Perinçek aslında 15 Temmuz’un ne olduğunu da bize gayet güzel anlatıyor.

***

Dünyada 15 Temmuz’la ilgili kafası net olan iki kişi var: Biri Erdoğan, biri de Perinçek. Onların şahsında temsil ettikleri kitleleri de kastediyorum tabi ki… Bakın mesela Meclis’teki partilerden CHP, bir ‘kontrollü darbe’ raporu açıkladı. HDP ve MHP, TBMM Komisyonu’nun darbe raporuna şerhler düştü. Hatta daha yakınlarda HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, “Adil Öksüz’ün arkasında MİT Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Asal var” iddiasını ortaya attı. Sadece siyasi partiler değil, azıcık mantığı, özgür iradesi, vicdanı, izanı olan herkesin zihninde çözülemeyen karanlık noktalar var. Hatta aylar geçtikçe bu noktalar aydınlanacağına daha fazla kararıyor. Sorular çoğalıyor.

Buna rağmen hiç kafa karışıklığı yaşamayan iki adam var: Perinçek ve Erdoğan. Hatta bu öyle bir zihin berraklığı ki, daha ilk dakika itibariyle faili tespit etmiş, video çekmiş ve milleti sokaklara çağırmış iki adam. Öylesi bir keşmekeş ve kaosun içerisinde kim bu kadar emin konuşabilir? Tabi ki işin sahipleri. Ortakları.

***

O yüzden dikkat edin, Perinçek her röportajında 15 Temmuz konusunda ‘malın sahibi’ gibi savunmaya geçiyor. “Kontrollü darbe” tezlerine kesin bir dille karşı çıkıyor. Bu yönde herhangi bir soru işaretine bile kapı aralamıyor. Mesela Ahval’e verdiği son röportajda, “Bunu mahsus bıraktılar, yapılmasına göz yumdular ve böylece bastırma olanağını elde ettiler diye bir analiz varsa bu hiç gerçekçi bir şey değil” diyor. Niye gerçekçi değilmiş? Tayyip Erdoğan’ın kafası böyle çalışmıyor mu? “Bırakalım gelsinler, ezer geçeriz” demiyor mu? 15 Temmuz sonrası olup bitenler hep bu görüşü desteklemiyor mu?

Evet, öyle ama bir şartla! Söylediğinde haklı bir taraf var Perinçek’in. Hepten ‘ayıplı mal’ değil bu yani. Detaylarına aşağıdaki satırlarda gireceğim ama özet olarak şunu söyleyeyim: ‘Tayyip Erdoğan’ın TSK içerisinde böyle bir gücü yok. Eğer bir ittifak kurmasa, darbenin yapılmasına göz yumup sonra bastırabilme kabiliyeti olmazdı. Onu biz sunduk kendisine’ demek istiyor.

****

Peki bu nasıl bir ittifak?

Perinçek’e kulak kabartalım:

“Hükümet şaşkınlık içindeydi. Benim televizyona çıkıp konuşurkenki yüzüme bakın, bir de devletin başında olanların yüzlerine bakın, göreceksiniz. Bastıracak konumda, durumda, güçte olanların benzi yüzü atmaz. Türk ordusu bastırdı.”

Yani, “Ben bastıracak güçte ve konumdayım” diyor. Hemen peşinden gelen cümle, “Türk ordusu bastırdı” şeklinde. Kelimeler, zihnimizi ele verir. Kendisi ile ‘Türk ordusu’ arasında net olarak özdeşlik kuruyor.

Burada ‘Türk ordusu’ ibaresine kanmayın sakın. Kastettiği ‘Türk ordusu’, kendi ideolojisinin askeri olanlar.

Bunun gibi, “Cemaat 15 Temmuz’da yalnız değildi. Başka gruplar da vardı” denmesine bile tahammülü yok Doğu Bey’in. Her fırsatta, “Hayır, başka bir grup dahil olmadı. Kesin olarak söylüyorum bunu” diyor. Nereden biliyorsun? Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

Çünkü burada Perinçek daireyi geniş tutuyor. ‘Kendisinden’ olmayan herkesi ‘Cemaat’ şemsiyesi altına sokuyor. Onun için çok da fark etmiyor. Bu güzel bir ‘şeytanlaştırma’ etiketi zira. Daha önce hepsine “NATO, Gladyo, Süper-NATO” vs. diyordu, şimdi FETÖ… Çeşitli vesilelerle ifade ettiği üzere, olaya şöyle bakıyor: “TSK içinde Perinçekçiler, Perinçekçi olmayanlar diye bir ayrım yok. FETÖ bağlantılı olduğu söylenen subay, astsubay ve generallerin temizlenmesinden sonra TSK kendi geleneğindeki sağlam yönelişe tekrar oturmuştur. TSK bugün Mustafa Kemal’in geleneği üzerinde görevini yapmaktadır. (…) Aydınlık’ın 40-50 yıllık FETÖ’ye karşı mücadele döneminde saptadığı isimler var. Komutanlarımız (partileri kastediyor) hem Amerika ile ilişkiler bağlamında hem de FETÖ bağlamında isimleri saptadılar. Kitaplarında da bunları yazdılar. Listeler de ortaya çıktı. Ama bugünkü 30 bin kişilik temizlik, bu listelerin çok çok ötesinde bir temizlik.”

Ona göre kendi askerleri ‘Kemalist’, geri kalanların hepsi ‘FETÖ’cü’… Bunun içine demokrat, Batı yanlısı Atatürkçü subaylar dahil herkes giriyor.

Perinçek’in bir kere bu mücadeleyi 50 yıl öncesinden başlatması, meselenin Cemaat olmadığını gösteriyor. O tarihte Cemaat olmadığı gibi TSK içerisinde herhangi bir yapılanması da yoktu. Burada kastedilen, Perinçek’in “ABD karşıtlığı” dediği ve aslında tam olarak ne olduğu bilinmeyen bir dava. Bugün Cemaati o amacın önünde bir engel olarak gördüğü için de ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyor. Mesele bu. Eğer Gülen 1992, 1999 veya en geç 2007 yılında “Ben de Türkiye’nin çıkarlarının Rusya-İran-Çin hattından geçtiğine inanıyorum. Türkiye AB ve NATO’dan ayrılıp Şangay’a dahil olmalı” dese, bugün Perinçek’in düşmanı değil, müttefiki olacaktı.

***

Tekrar 15 Temmuz’a dönecek olursak…

Perinçek’in kendi sözlerinden adım adım ittifakı özetleyelim…

-Röportajın bir yerinde diyor ki, “Bakın Yargıtay kararları vardı ‘bu terör örgütü değildir’ diye. ‘Hani nerede bunların silahı, külahı’ diye kararlar vermişti Yargıtay. O zaman dedik ki biz, ‘Bunların silahı Türk ordusunun depolarında, bunların silahı polis teşkilatının depolarında.’ Silahlar çıktı mı oradan? Tank bile çıktı. Şimdi onun için, biz FETÖ’yü çok iyi tanıyoruz.”

Bu şu demek: Daha önce de biz Cemaati bitirmek istedik, fakat silahlı terör örgütü kategorisine sokamadık. Karşımıza öyle ya da böyle bir hukuk çıktı. Ne yapmak lazım? Silah, külah bulmak lazım. O silahların, o depolardan çıkması gerek!..

– Bir başka röportajında ne diyordu: “FETÖ ile mücadelede kurunun yanında yaş yanmıyor. Hepsi nokta atışı, yüzde 100 doğru isimler.”

Yani? Yanisi şu: Biz bu isimleri tek tek fişledik. O ‘Kemalist subaylar tespit etti’ diyor ama bu, gerçeğin sadece küçük bir kısmı. İşin aslı: Cemaat içerisinden bütün isimleri parça parça teslim eden bir damar yakalamışlardı. Oradan topladılar isimleri.

– Üçüncü aşama, tespit edilen bu isimlerle bu silah ve külahların bir araya getirilmesi idi. Yani birilerinin gerçekten ‘emir-komuta’ içerisinde darbe yapılacağı bilgisi ile sokağa çıkarılması gerekiyordu. Adil Öksüz-Sabahattin Asal ilişkisi burada devreye giriyor.

– Dördüncü aşama şöyle:

Perinçek diyor ki: “Sayın Alexander Dugin bize 15 Temmuz’dan iki gün önce, ‘Rus devleti, Türk ordusu içinde bir hareketlilik saptıyor’ dedi.”

Yani Rus istihbaratı Türk ordusunu takip ediyormuş. Bu Doğu Bey için hiç de dert değil. Sorgulanmaya bile değer görmemiş. Çünkü ona göre emperyalizm sadece okyanus ötesinden gelirse problem.

Her ne ise… Rus istihbaratı bu bilgiye nasıl ulaşıyor?

Ya dinleme, izleme yapıyor…

Ya içeriden birileri onlara bilgi uçuruyor…

Ya da onlar içeriye ajanlarını soktu…

Neresinden bakılırsa bakılsın en az 15 Temmuz’un kendisi kadar ihanet. MİT’in bile haberdar olmadığı (!) darbeyi Rus istihbaratı öğreniyor.

İşin Türkçesi şu: Hiçbir darbe dış destek olmadan yapılmaz. Bu planlar Rusya ile birlikte yapıldı. Ne de olsa Rusya’nın ‘sıcak denizlere inmek’ hayali ile eşdeğer Türkiye’yi NATO’dan koparma hedefine doğru dev bir adım atılacaktı. Önce Erdoğan ile Putin barıştırıldı. Sonra plan uygulamaya hazır hale getirildi. Perinçek’in “Dugin bize 2 gün önce bildirdi” dediği bu.

– Bu ittifaktaki görev dağılımı nasıldı? Yine mal sahibine kulak kabartalım. Eşref Aydoğmuş, “Hükümetin bu gelişmelerden önceden haberi vardı diyorsunuz. Öyleyse ne beklendi? 250 kişinin ölümü engellenebilir miydi?” sorusunu yöneltiyor.

Cevap şöyle:

“Siz kendinizi hükümet yerine koyun, bilgiyi aldınız, ne yapacaksınız? Şunu gördüm: Hükümetin, TSK’nın içinde bağlantılarının koptuğunu gördüm. (…) Yani AKP iktidarının bu durumunun yarattığı olumsuzluklar ve çıkmazlarını değerlendirmek lazım. O açıdan darbe benzeri istihbaratlar aldıkları zaman da neler yapabilecekleri konusuna verilecek cevap çok şey değil, onların bu konularda kabiliyetlerinin pek olmadığını tespit eden bir cevap olur. (…) Valla biz Vatan Partisi olarak iktidarda olsaydık, hemen darbe yapma olasılığı olan unsurları derhal kontrol altına alır, gözaltına alır, silahsızlandırır, bunu önlerdik. (…) ‘Bunu mahsus bıraktılar, yapılmasına göz yumdular ve böylece bastırma olanağını elde ettiler’ diye bir analiz varsa, bu hiç gerçekçi bir şey değil. Yani bu öyle tehlikeli bir şey ki göze alabilecekleri bir şey değil. Çünkü güçlü değiller. TSK içinde önemli bir güçleri olmadığı için, ‘bırakalım da darbeciler bunu yapsınlar ondan sonra bastırırız’ şeklindeki senaryo hiç gerçeğe, hayata uymuyor. Esas ben kabiliyete bağlıyorum. AKP iktidarının darbeyi önleme kabiliyeti yoktu. Zaten kendileri de, bazı AKP yetkilileri televizyonda şunu söyledi ertesi gün; Vatan Partisi olmasaydı bu darbe önlenemezdi.”

İşin Türkçesi şu; AKP’nin TSK içerisinde bir gücü yoktu. O güç bizde vardı. Bizim de siyasi gücümüz yok. Hükümet ve devlet AKP’nin elinde. Biz onlara darbe girişiminin tehdit oluşturmayacağını garanti ettik; onlar da arkadan yapılacak siyasi tasfiye operasyonlarını…

***

Nitekim diğer önemli cümleleri şunlar:

“Darbe telefonla bastırılmaz. Bu başlık bile olabilir: ‘Darbe telefonla bastırılmaz’. (…) Bakın dikkat edin Türkiye’de 15 Temmuz’dan beri çok ciddi bir siyasi mücadele oluyor, tank ve halkı karşı karşıya getiren. İşte ‘halk darbeyi bastırdı, halk tankı yendi’ gibi… Çok yanlış. Burada bir askeri güç var. Siz o askeri gücü nasıl durdurabilirsiniz: Yine bir askeri güçle. (…) Darbeyi TSK bastırdı. Tank et yığınıyla durdurulmaz, tank tankla durdurulur. Türk ordusunun tavrı olmasa o darbe önlenmezdi. Siz tankı, önüne et yığını koyarak durduramazsınız. Siz şimdi ‘çıplak elle darbeyi yendik’ falan filan diyorsanız, bunun gerçekle bir ilgisi yok.”

Burada gerçek bir darbenin nasıl olacağını gösteren ipuçları ve gözdağını bir kenara koyalım… 15 Temmuz için de açıkça “Biz olmasak darbe bastırılamazdı.” mesajı veriyor Doğu Bey. Zaten o gece “TSK bastırdı” denilecek bir şey var mı ortada? Yok. Eskişehir’den kalkan uçakların Akıncı’yı bombalaması kastediliyorsa o, ertesi sabah 11.00’den sonra oluyor. Ayrıca bombalama yapan 5 pilotun 5’i de sonradan “FETÖ” iddiasıyla tutuklandı. Başka ne var? Köprüye 10 dakika mesafedeki 1. Ordu’dan bile çıkan olmadı.

Perinçek’in kastettiği şu: Darbe yapacağı söylenen ve beklenti oluşturulan unsurlar harekete geçmediler. Asıl olan bu. Ordunun yönetime el koyacağı görüntüsünün oluşturulması ve bazı unsurların iyot gibi ortada bırakılması…

Halkın sokaklara çıkarılması ise işin başka boyutu. Sivil katliamı ile dehşetin artırılması ve ‘vatan haini darbeci FETÖ’cüleri milletimiz durdurdu’ algısının oluşturulması için bu gerekliydi. Sonrasında siyasi iradenin yapacağı olağanüstü zulüm ve tasfiyeler için kendine göre bir ‘ahlaki zemin’ oluşturabilmek için…

Görünen o ki işin en kolay tarafı, Cemaat’ten isimleri tuzağa düşürmek olmuş.

[Ahmet Dönmez] 16.1.2018 [TR724]

Mevcut rejim bakımından Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan Kararları (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına uymayan bir yerel mahkeme ne demektir biliyor musunuz? Devlet yok demektir. Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın tutuksuz yargılanmalarına hükmeden Anayasa Mahkemesi, esasında – tüm eksik-gediğine karşın – hukuk ihlallerine işaret etti, anayasa ve yasalardan sapan ve kuralsız bir anarşiye doğru kaymakta olan bir adalet sistemini rayına oturtmaya çalıştı, cılızca da olsa. Bir önceki yazımda da Anayasa Mahkemesi kararı üzerinden rejimi analiz etmeye çalışmış, Türkiye siyasi rejiminin giderek tam otoriteryan ve faşizme çok yaklaşan bir yere dayandığına dikkati çekmiştim. Daha yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymayacağına ilişkin kararı yoktu o ilk yazıyı kaleme aldığımda. Türkiye maalesef böyle bir memleket haline geldi. Artık siyasi süreç çok hızlı! Her an inanılmaz önemde ve etkide olaylar gerçekleşiyor. İşte böyle oluyor diktatörlüklerin siyasi gündemi!

BİR KEZ DAHA GÜÇLER AYRILIĞI

Daha önce birkaç vakada da siyasi erkin görüşleriyle çelişen ve görece özgürlükçü kararlar veren Anayasa Mahkemesi, son Altan ve Alpay kararlarında da benzer bir yönde hareket etti. AYM’nin bu kararları –Can Dündar kararı gibi– Erdoğan rejimini çok kızdırdı. İslamcılar yüksek yargıyı bir vesayet rejimi olarak algılamaya devam ediyorlar. Onlara göre, yürütme etki hem yasamanın hem de yargının üzerindedir. Dolayısıyla yasama da yargı da yürütme etkiyle “uyumlu çalışmak” zorundadır. Elbette bu bakış açısı kabul edilemez.

Anayasa bakımından yürütmenin güdümünde bir yargı, asla mümkün değildir. Anayasa açıkça güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yasama erkini fiilen işlevsiz hale getiren ve yürütme üzerindeki denetleme mekanizmasını da felce uğratan Erdoğan rejimi, aynı beklentilerle yargının da üzerine gitti. 17/25 Aralık süreci sonrasında binlerce yargıcı ve savcıyı işlemekte olan dava süreçlerinden alarak sürgüne gönderdi. Sonrasında da yine binlerce yargıç ve savcının işlerine KHK’larla son vererek anayasal düzeni sonlandırdı. Bunlar yaşanırken, yüksek yargı durumu sineye çekti. İdeolojik nedenlerle ve siyasi fırsatçılıkla yapılan rejimsel sapmaları görmezden gelen yüksek yargı, bugün yaşanan yönetimsel kaosun ve anayasasız kabile devletinin ana sorumlusudur. Hiç kızmaya, tepki göstermeye, protesto etmeye hakları yok Anayasa Mahkemesi üyelerinin. Birey hak ve özgürlükleri ihlal edilirken, gazeteciler tutuklanırken, insanların mülklerine hukuksuzca el koyulurken, şehirler ve kasabalar ağır silahlarla vurulurken, mahalleler ve yerleşim birimleri yerle bir edilirken, yüksek yargı sustu. Belediye başkanları gayri-hukuki gerekçelerle görevden alınırken, milletvekillerinin vekillikleri usulsüzce ve hukuksuzca düşürülürken, onlarca milletvekili hapse atılırken, aylarca yargıç karşısına çıkmaksızın tutuklulukları sürdürülürken yüksek yargı sesini çıkartmadı.

Yürütme, yasamaya ve yargıya darbe yaptı ve anayasal güçler ayrılığını bitirdi. Güçler birliği, Saray otoritesi altında tek elde toplandı, anayasal düzen sonlandırıldı – yüksek yargı tıpkı yasama organı gibi teslim oldu. Yargının şimdi “uyumlu çalışması” bekleniyor! Uyum bozulunca, oyun da bozulmuş oluyor. İç hukuka göre tüm bu yaşanılanlar, anayasaya aykırıdır. İktidar anayasa suçu işliyor. Anayasayı ortadan kaldırmak suçtur. Erdoğan rejimi anayasayı fiilen ortadan kaldırmıştır. Anayasanın amir kanun olduğu gerçeğine karşın, anayasanın emrettiği devlet yapılanmasını ve rejim mimarisini tümüyle yıkmış, yerine kendi rejimini de facto uygulamaya başlamıştır. Anayasanın ortadan kaldırıldığı bir yerde hukuktan söz etmek mümkün değildir. Altan ve Alpay kararlarına uymayan yerel mahkeme, Türkiye’de artık devlet yok demiş olmaktadır.

TÜRKİYE, ULUSLARARASI TAAHHÜTLERİNİ YOK SAYIYOR

Uluslararası sözleşmeler bakımından Türkiye taahhütlerini yerine getirmemektedir. Oysaki Türk hukukunda uluslararası antlaşmalar iç hukukun üzerindedir, bağlayıcıdır. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, böyledir. 1982 Anayasası madde 90 bunu gerektiriyor. 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de böyledir. 1950 İnsan Hak ve Özgürlüklerinin Korunmasına Dair Antlaşma da. Demokratik haklarımız, sadece 1982 Anayasası metni ile değil, adı geçen hukuk metinleri çerçevesinde de garanti altındadır. Ortada devlet olduğu sürece, ortada anayasa olduğu sürece, ortada o anayasanın öngördüğü siyasi sistem ve hukuk sistemi olduğu sürece böyle olması gerekir.

Avrupa Birliği (AB) konusu da bu bakımdan önemlidir. Türkiye halen resmi olarak bir AB üye adayıdır. 1999 yılından bu yana AB tarafından tam üye adayı olarak muamele görüyor Türkiye. 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlamış olmak, Kopenhag Siyasi Kriterlerini asgari seviyede yerine getiren bir ülke olmasaydı Türkiye asla mümkün olamazdı. O dönemde işletilen “hukuk devleti” kriteri, bugün AB tarafından reel politik nedenlerle görmezden geliniyor. Fakat bunu bir kenara bırakacak olursak bile, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı gibi birçok reform, bu çerçevede gerçekleşmişti. Bugün Türkiye hukuk müktesebatının parçası haline gelmiş yargı doktrini de özgürlükçü, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, denetlenen hükümet, güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, basın ve düşünceyi ifade özgürlüğü gibi ana eksen doktrinlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne olduğu gibi, AB denetimine de tabidir.

Yargı hiyerarşisi içerisinde – yani normal koşullarda – alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymamak gibi bir opsiyonları yoktur. Anayasa Mahkemesi hata yapabilir mi? Elbette yapabilir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin hata yapıp yapmadığı konusu siyasi iktidara bağımlı olarak değerlendirilemez. Yani yürütme, Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir kararına uymuyorum diyemez. Yok böyle bir şey! Hükümet sözcüsü (eski adalet bakanı!) Bozdağ’ın Anayasa Mahkemesi’nin kararını eleştiren yorumu, açıkça bunun yapıldığını gösteren bir örnektir. Yürütme yargı erkinin gücünü gasp ediyor. Alt yargı organı bir mahkeme eliyle de açıkça anayasa ve yasaları fahiş ve açık şekilde ihlal ederek çok büyük bir suç işliyor.

DEVLET KENDİNİ FESHETMİŞTİR!

Şimdi esas konuya gelelim. Bu şartlar altında artık Türkiye’de bir devlet var demek olanaksızdır. Kamu düzeni hukuk kurallarına göre sağlanmamakta, siyasi bir güç merkezi hem yasa yapıcı, hem de yasa uygulayıcı olarak bir diktatorya altında rejim değişikliği yapmış bulunmaktadır. Emarelerden söz etmiyorum. Bu durum artık bir vakadır diyorum. Eğilimden söz etmiyorum, süreç tamamlanmıştır diyorum. Türkiye’de 1982 yılından beri yürürlükte olan anayasal düzen, artık yoktur diyorum. Bu artık bir gerileme-ilerleme meselesi değildir. Ne kadar geriledi yargı bağımsızlığı, ne kadar geriledi hukukun üstünlüğü meselesi falan yok artık. Yargı yoktur. Yürütme erki, artık yargının yerine geçmiştir.

Bu mümkün mü? Hayır. 1982 Anayasası bakımından bu yapılan, darbedir. Anayasal düzen ortadan kaldırılmıştır. Bu ister demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş bir hükümetçe yapılmış olsun, isterse askeri darbe neticesinde gerçekleşsin, sonuç değişmez. Yapılan anayasanın ve onun düzeninin ortadan kaldırılmasıdır. Bunun adı darbedir, darbe! Bakın temel meseleler bunlar. Öyle “FETÖ” falan gibi manipülasyon ve algı yönetimi taktikleri ile, 15 Temmuz retoriği ile, onu-bunu içeri atarak bunu kamufle edemezsiniz! Saray darbesi oldu! Saray darbesinin neticesi bugün gelinen anayasasız, hukuksuz diktatörlüktür. Diktatör, bize meydan okuyor, hepimize! Dediği açıktır: “Ben dokunulmazım. Bana dokunan yanar. Hayatı karartılır! İstediğimi hapse tıkar, hatta istersem çoluk çocuğunun da onunla birlikte hayatını karartırım”. Diktatörlük budur. Hiçbir sınır ve sınırlama olmaksızın ülkede bir güç temerküzü oluştu. Bunun gücü, korkudan ve kabullenmişlikten gelmekte. Kabul etmek, anayasal düzenden böylesine çabucak vazgeçmek, direnmemek, yazmamak, eleştirmemek kabul edilemez! Hukuksuzluk karşısında hukuk talep etmek lazımdır.

Hiç kimse yazı yazdı diye terörist olmaz! Bir bankaya para yatırmak, bir dershaneye gitmiş olmak, bir üniversitede okumak, bir şirkette çalışmak ya da bir gazeteye abone olmak suç delili olarak sayılamaz! Bir dolarlar, kermesler, birilerinin dini sohbetine katılmak vs. asla hukuken bir bireyin herhangi bir suçla suçlanmasına zemin teşkil edemez. Kanunlarda yer almayan bir suç olamaz. Tanımlanmamış, afakî, ideolojik suçlamalarla insanları hapse tıkan güç, faşizmdir. Çünkü bu yapılanların hukukta karşılığı yoktur. Bu nedenle hukuku ortadan kaldırdılar. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymuyorlar. Bu nedenle etrafa hukuksuzca saldırarak, insanları sindirerek hukuksuzluklarını size hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.

Yasaların uygulamasının anayasaya uygun olup olmadığını denetleyecek, anayasada yazılı hak ve hukukun, özgürlüklerin korunmasını sağlayacak, yapılan hukuk ihlallerine müdahale edebilecek tek organ, o son merci olan Anayasa Mahkemesi’nin artık bu özelliğinin fiilen sona erdikten sonra, Türkiye’de mevcut rejimin niteliği konusu, artık hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde netleşmiş bulunmaktadır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.1.2018 [TR724]

Otokrasi ile anarşizm arasında Erdoğan: ‘Sosyal Sözleşme’nin sonu [Bülent Keneş]

Demokrasiler bir kurumlar ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallar ve normlar arasındaki görev ve yetki hiyerarşisi bu tür rejimlerin ana omurgasını oluşturur. Bu kurumların, norm ve kuralların tesisinde olduğu gibi kendi aralarındaki işlevsel hiyerarşi de ancak iyi ya da kötü bir sosyal sözleşme olan Anayasa tarafından belirlenir.

Neredeyse 1,5 yıldır haksız, hukuksuz ve keyfi bir şekilde cezaevinde tutulan Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın maruz kaldığı hak ihlallerine dikkat çekerek derhal tahliye edilmelerine hükmeden Anayasa Mahkemesi’nin kararına, Anayasa gereği tüm kararları yasama, yürütme ve yargıyı bağlamasına rağmen, alt mahkemelerinin uymaması, Erdoğan’ın elebaşılığını yaptığı Türkiye’deki keyfi rejimin nev-i şahsına münhasır konumunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Hiçbir koşula bağlı olmayacak la-yüsel bir tek adam diktası kurma yolunda emin adımlarla ilerleyen Erdoğan, doğrusu tuhaf bir yöntem izliyor. Bir taraftan otokrasinin sınırlarını zorlarken diğer yandan her ne zaman ihtiyaç duysa delik deşik etmekten çekinmediği Anayasa’ya göre konumlandırılmış kurumlar ve kurallar hiyerarşisini yok sayarak bir çeşit anarşizme yönelebiliyor. Bu yazıda, toplumla yaptığı sosyal sözleşmeye ihanet ederek anarşist bir diktatör görüntüsü veren Erdoğan’ın bu tuhaf durumunu incelemeye gayret edilecektir.

KURALLAR, KARŞILIKLI OLDUKLARI MÜDDETÇE ZORUNLUDURLAR

“Herkesten kaynaklanarak herkese uygulanması öngörülen kamu iradesi”nin yetki ve sorumluluk çerçevesini belirleyen “sosyal sözleşme”yi siyaset bilimi literatürüne kazandıran Jean-Jacques Rousseau, “Bir toplumun tümünü bağlayan kurallar ancak karşılıklı oldukları için zorunludurlar,” der. Rousseau, bu tanımıyla bir bakıma kuralların hukuk önünde eşit olan herkesi bağlayacağını ve güçlü olanın delip geçtiği, zayıf olanın ise takıldığı bir örümcek ağı gibi olamayacağına vurgu yapar. Bir hukuk düzenine ruh veren bu sözleşme, ona göre, “Ancak bütünlüğüyle anlamlıdır. Bu sözleşmede tek taraflı olarak yapılacak en ufak değişiklik sözleşmenin tamamını boşa çıkarır ve etkisiz kılar.”

Rousseau’ya göre, sosyal sözleşme ile öyle bir ortaklık biçimi tesis edilmiştir ki, “O ortaklığın ortak gücü, her ortağın kendisini ve sahip olduklarını savunacak ve koruyacaktır.” Yani sosyal sözleşme vatandaşlar arasında öylesine bir eşitlik zemini oluşturur ki, hepsi aynı koşullarda taahhüt altına girerler ve hepsinin aynı haklardan yararlanması gerekir. Siyaset bilimi bu hakları pozitif ve negatif haklar olarak uzun uzadıya sıralar. Despot Erdoğan ve çevresindeki suç şebekesinin bu ilkeye uymadığı ise aşikâr.

Çünkü, Erdoğan’ın kendisini hiçbir kurala, ilkeye ve değere bağlı hissetmeyen mevcut pozisyonu Max Weber’in “Karizmatik Otorite” makalesinde anlattığı duruma bire bir karşılık gelir. Weber o makalesinde otokrasinin ve diktanın sakıncalarına işaret eden şu saptamalarda bulunmaktaydı: (Önceden belirlenmiş ve üzerinde mutabık kalınmış kurallara bağlı) “Bürokratik otorite zihinsel yolla çözümlenebilir kurallara bağlı olmak anlamında özellikle rasyoneldir. Karizmatik otorite ise her türlü kurala yabancı olması anlamında irrasyoneldir. Karizmatik otoritenin tek meşruluk dayanağı toplumda kabul gördüğü müddetçe şahsi karizmadır.”

İŞİNE NE GELİYORSA O OLMAYA, NE GEREKİYORSA ONU YAPMAYA KARARLI

Tipik bir diktatör olduğu konusunda, etkisi altında tutarak ruhlarını ve akıllarını tamamen esir aldığı kitleler dışında, hemen hemen herkesin mutabık olduğu Erdoğan’ın, bütün olup bitenlere rağmen, görüntüyü kurtarmak için sanki ülkede hala kurum ve kurallar varmış, hayatiyetlerini sanki hala koruyorlarmış, işlevlerini sanki hala sürdürüyorlarmış gibi davrandığı aşikar. Tümüyle işlevsizleştirdiği Anayasa’yı, Anayasa Mahkemesi’ni, yargıyı, Meclis’i, muhalefet partilerini, medya ve sivil toplum örgütlerini vesaire tamamen ortadan kaldırmaktansa, içi tamamen boşaltılmış, ruhları çekilerek koflaşmış bu unsurlar sanki gerçekten hala varlarmış gibi bir görüntü vermelerini sağlamak için yoğun bir çaba içerisinde. Erdoğan’ın tüm zulümlerini, hukuksuzluklarını, kuralsızlıklarını, keyfiliklerini bu kof kurumların büyük ölçüde muhalefetin basiretsizliği sayesinde verdiği görüntülerin oluşturduğu kamuflajla meşru göstermeyi hala önemsiyor olması sakın ola ki kimseyi aldatmasın.

Çünkü Erdoğan, yegâne amacı olan kemiksiz kılçıksız o dikta düzenini kuruncaya kadar işine ne geliyorsa o olmaya ve ne yapması gerekiyorsa onu yapmaya kararlı. Bu açıdan bakıldığında Erdoğan’ın devrimci karakterlerde görülebilen bir pragmatizmle zaman zaman anarşist bir görüntü verdiği bile savunulabilir. Neticede anarşizmin tek bir türü yoktur. Türlü türlü anarşizmler arasında mesela sentezci mutualist anarşistleri, kolektivist anarşistleri, bireyci anarşistleri, anarko-komünistleri, anarko-kapitalistleri, anarko-sendikalistleri, yeşil anarşistleri ve sıfatsızlığı sıfat edinmiş anarşistleri sayabiliriz. Tüm bu anarşizmlere ilaveten bir de, tek adam diktası tesis etmek için insanları insan kılan değerler sisteminin hiçbir kural ve normuna sadakat göstermeyen Erdoğanist bir anarşizm neden olmasın?

Burada tuhaf olan ve diğer anarşizm akımlarından kendisini ayıran şey, Erdoğanist anarşizmin mensuplarının otoriteye başkaldıran vatandaşlar değil, Erdoğan’ın tek adam dikta rejimini inşaa ederken kullandığı adi birere aparatçığa dönüşmüş bakanlar, bürokratlar, hakimler, savcılar, polisler, askerler, akademisyenler, diplomatlar vesaire olmaları… Halbuki klasik anarşizmin ideallerinde devlet yoktur, vergi yoktur, askerlik yoktur, polis yoktur, kanun yoktur, toplum yoktur… Erdoğan anarşizminin nev-i şahsına münhasırlığını ise, tüm bunların yokluğunu bile önemsiz kılacak ölçüde menfaat ve güç dışında hiçbir değerinin, hiçbir ahlak ve ilkesinin olmayışı oluşturur.

ERDOĞANİST ANARŞİNİN DİĞER ANARŞİ TÜRLERİNDEN FARKI

Hakikaten de Erdoğan’ın bireysel diktasının gölgesinde kalan alan dışında, korkunç bir yıkım gücüyle oluşturduğu kaos da sui generis bir anarşi türüdür. Erdoğan tarzı anarşizmin diğer anarşizm türlerinden önemli bir farkı da, üzerinde ciddi ciddi kafa yorulmuş ne bir düşünceye ne de bir felsefeye dayanmıyor olmasıdır. Bu serseri anarşizmin vücut bulması için, gırtlağına kadar suça batmış Erdoğan ve çevresine topladığı adi suç şebekesinin züccaciye dükkanına girmiş sarhoş ve şuursuz bir fil sürüsü gibi davranmaları yeterli olmuştur.

Önyargısız ya da şartlanmamış her gözün kolayca fark edebileceği gibi, bütün kural, norm ve değerlere taammüden ihanet eden Erdoğan ve çevresindeki adi suç şebekesi, Jonathan Glover’ın “Toplumun düzgün işlemesi, herkesi bağlayan yasalara uyma yönünde güçlü bir varsayıma dayanır,” şeklinde ifade ettiği söz konusu o varsayımı tuzla buz etmiştir. Erdoğan, hiç şüphesiz ki, Cehennem’in kapılarını ardına kadar açarak ülkeyi büyük felaketlere sürükleyen affedilmez bu büyük cürmü işlerken yalnız değildir. Çünkü, yıllardır işlemekte olduğu planlı programlı bu cürmüne zaman içerisinde devlet mekanizmasının neredeyse tamamını, toplumun ise önemlice bir kısmını ortak etmeyi başarmıştır.

Oysa ki, sivil vatandaşlar ya da kamu görevlileri şöyle dursun, emirlere itaat etmenin esas olduğu düzenli ordularda bile insanlık suçu ya da savaş suçu teşkil eden bir emir verildiğinde, buna itaat etmemek askerin hakkıdır ve hatta vazifesidir. Bertnard Russel’dan ödünç alarak ifade edebileceğimiz “Kötülük yapmak için kalabalıkların peşinden gitmeyeceksin,” kuralına hiç kulak asmayıp, değersizliği değer haline getiren ifritten bir ortama uyup kendilerini lanetli bir sürü psikolojisine kaptırarak Erdoğan’a suç ortaklığı için kollarını sıvayanların gerçek hukuk ve ahlak karşısında masumiyetlerini iddia etmelerinin ve kendilerini savunabilmelerinin artık herhangi imkanı kalmamıştır.

Anarşizm birçok farklı tutum, eğilim ve düşünce ekolünü barındıran bir felsefedir. Marksizm, komünizm, anarko-kapitalizm gibi ideolojilerle karmaşık ilişki biçimlerine sahip olan anarşizm, hümanizm, kutsal otorite, bireysel çıkar veya çeşitli alternatif etik doktrinler ışığında şekillenebilir. Kapitalizm ve liberalizmden yola çıkarak anarşizme varmak mümkün olabildiği gibi, tam tersine komünizm ve kolektivizmden yola çıkarak da bir tür anarşizme varmak mümkündür. Kolektivist komünizmin “sınıfsız toplum”a varılması durumunda öngördüğü ütopik devletsizlik hali ile komünizmin tam tersi bir istikamete yürüyen bireyci liberalizmin kendisine dair “the least the best – en azı en iyisidir” arzusunu açıktan ortaya koyduğu devletin, yani kurumsal ve kamusal hiyerarşinin, yokluğunu hayal etmediğini varsaymak gerçekçi olmayacaktır.

SOSYAL SÖZLEŞME’NİN KURUMSAL/NORMATİF HİYERARŞİSİNİ YOK ETTİ

Liberal bir anarşist olan “sivil itaatsizlik” ve “pasif direniş”in fikir babası Henry David Thoreau’nun bireysel bilincin ve bireysel çıkarın herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi düşüncesinde kristalize olan liberal anlayışın en uç noktasında yer alan bu ütopik idealin, tıpkı zıddı olan komünizm gibi, devletsizliği ve hiyerarşisizliği öngörmesi bir çelişki değildir.

Thoreau gibi bir bireysel anarşist olan William Goldwin de, izlenecek liberal güzergah üzerinden devletsizliğe ulaşacak bir anarşizmin mümkün olacağına inananlardandı. Bireyci anarşistlerin vardığı en ileri safha ise, anarko-komünistlerin tam karşıtında yer alan bir anarko-kapitalizm oldu. Yaygın olarak bilindiğinin aksine, komünal ve kolektivist bir hayat öngören komünistlerden ziyade aslında bireyciliği önceleyen liberal çevreler anarşizme daha yatkındır.

Neticede bu iki zıt ideolojik kampın varabileceği yer nev-i şahıslarına münhasır bir çeşit anarşizm olabiliyorsa, dinbazlığı kendisine maske edinmiş İslamofaşist Erdoğan’ın da, en azından kendi diktasını tesis edinceye kadar, farklı toplumsal kesimlerin bir arada yaşamasına iyi kötü imkan veren cari sosyal sözleşmenin kurumsal ve normatif hiyerarşisini tarumar etmesi ve böylece bir tür kurumlar, kurallar ve normlar anarşisi yaratması da fevkalede mümkündür.

Bir Çinli düşünürün “Aslına bakılırsa diktatörler hiçbir zaman insaniyetli değillerdir. Ama halkın bu insaniyetsizliklerinden nefret etmesinden çok korkarlar. Onun için, hiç durmadan insaniyetliymişler gibi görünmeye çaba harcarlar. Aslında diktatörler hiçbir zaman hakperest de değillerdir. Ama hakperest olmamalarından halk nefret edecek diye korkarlar. Onun için, hiç durmadan hakperestlik gösterileri yaparlar. Diktatörler aslına bakılırsa yalnız kendi menfaatlerini düşünürler. Fakat halka başka türlü görünmek için çabalayıp dururlar…” sözleriyle tanımlamaya çalıştığı Erdoğan tarzı dikta heveslilerinin güç ve iktidar hırsları ile bireysel ya da grup menfaatleri için ne yapmayacakları ne de kendisine dönüşmeyecekleri herhangi bir şey yoktur.

ENGELS BİLE ERDOĞAN VE EYLEMLERİNİ ANALİZ ETMEKTE ACİZ KALIRDI

Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşeviklerin, avangart liderliği esas alan Komünist Parti aracılığıyla bir “proletarya diktatörlüğü” kurarken, üzerlerinden silindir gibi geçtikleri kesimlerden birini de anarşistler oluşturmuştu. Tarihlerinin en büyük darbesini Rusya’da komünist Stalin’den yiyen anarşistlerin, ikinci en büyük darbeyi ise tam tersi istikamette yol alan İspanya’daki faşist diktatör Franco’dan yemiş olmalarının da bize anlatacağı çok şeyler olmalı.

Marksist yazarlar, bir türlü ne komünistlere ne de faşistlere yaranabilen anarşist düşüncenin bir “küçük burjuva” ideolojisi olduğu tezini savunurlar. Öyle ki çok erken bir dönemde Friedrich Engels, anarşistleri bilim dışı, karşı devrimci ve hatta ihanetle suçlayacak kadar ileri gitmiştir. Engels, “Otorite Üzerine” başlıklı meşhur makalesinde devleti var etmiş olan toplumsal ilişkiler ortadan kaldırılmadan devletin ortadan kaldırılmasından söz eden anarşist düşünceyi yerin dibine geçirmiş ve şöyle demişti: “Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim elbette ki en otoriter olan şeydir. Bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla – (yani) akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla – dayattığı bir eylemdir.”

Engels’in bu radikal fikirleri, Marksist otoritercilerin komünist devletlerde yaptıkları korkunç katliamların ana dayanağını oluşturmuştu. Öyle sanıyorum ki, şayet Engels bugün hala yaşıyor olsaydı, işine geldiğinde kendisinin ihanetle suçladığı anarşizmi yol edinen, işine geldiğinde ise salık verdiğinden bile öte otoriter yöntemler kullanan Erdoğan’ın karakter çözümlemesini yapmakta ve tutarsızlıklarla dolu eylemlerini analiz etmekte dünya tarihinin bu en etkili komünist düşünürü de aciz kalırdı.

Şahsi ihtirasları, kişisel güç ve iktidar hırslarıyla diktadan anarşizme, anarşizmden diktaya salınıp duran Erdoğan, Türkiye’de bir arada yaşamanın el kitabı olan sosyal mutabakatı yıkıp geçmiş; daha birkaç yıl öncesine kadar gerçek bir demokratik hukuk devleti olma yönünde yol almakta olan müesses nizamın kurum ve kurallarını giriştiği eylemler ve kullandığı söylemlerle tarumar etmiştir. Böylece 80 milyonluk ülkeyi çevresindeki halklarla birlikte acı ve felaketlerle dolu bir fetret sürecine sokacak illegalitenin hükümranlığını ilan etmiştir. Bu yıkıcı ilandan önce kendi fikri ve fiziki hazırlıklarını yapmış; medyanın, sivil toplumun, iş dünyasının, polisin, bürokrasinin, yargının, ordunun içini boşaltarak her birini kendi lejyonu, kendi milisi ya da aparatçıkları haline getirmeyi başarmıştır.

AZİZ VATANIN TÜM TERSANELERİNE GİRİLMİŞ, TÜM ORDULARI DAĞITILMIŞ

Koşulsuz bir dikta rejimi tesis etmek için otoriterlikten anarşizme uzanan spektrumda yer alabilecek her eylem ve söyleme tevessül edebilen Erdoğan, gerek duyduğunda cebren, gerek duyduğunda hile ile ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirmiş, özel ya da kamu fark etmeksizin bütün müesseselerine girmiş, müesses nizamın tüm kurumlarıyla birlikte bütün ordularını dağıtmış ve her birini kendi milis güçlerine dönüştürmüştür. Değersizliği değer, kuralsızlığı kural, ilkesizliği ilke gibi kuşanarak memleketin her köşesine, milletin her zerresine kir gibi, küf gibi, pas gibi nüfuz ederek bilfiil işgal etmiştir. Vardığı noktada yapıp eylediklerini gaflet ve dalaletle sıfatlandırma imkanı artık kalmamış, apaçık bir hıyanet aşamasını bile çoktan aşmıştır.

Yukarıda da belirtildiği gibi ancak bütünlüğüyle anlamlı olan sosyal sözleşmeyi delik deşik ederek ülkeye taammüden ihanet eden Erdoğan, tek yanlı hükümranlığını tesis için çakma darbeler düzenlemekten yandaşlarını silahlandırmaya, yüz binlerce masum insanla ilgili suç uydurmaktan milis güçleri oluşturmaya, kurumların ve kuruluşların içini boşaltıp adi aparatçıklara dönüştürmeye varıncaya kadar hamle üzerine hamle yapmıştır. Dönüşü olmayan tek yönlü bir yola giren Erdoğan’ın bu noktada durmayacağı da aşikardır.

Engels’in yazdıklarının ışığında anarşizmden diktaya, diktadan anarşizme gidip gelmek suretiyle kendi devrimini kurumsallaştırma aşamasına geldiğinde, Allah muhafaza, çok daha büyük kıyımlara girişme riski ise geçerliliğini korumaktadır. Evet evet biliyorum, bu yazdıklarım çok korkunç…  Ama herkes hesabını en kötüye göre yapsa iyi eder…

[Bülent Keneş] 16.1.2018 [TR724]

Bir canavar çıkmış herkesi yutuyormuş! [Erhan Başyurt]

Malatya’nın 10 km kadar dışında küçük bir göl var. Adı: Elemendik Gölü…

Aslında ‘gölcük’ demek daha doğrusu…

Coğrafya bilgilerinde pek yer bulamayan ufak tefek bir göl.

Köy yakınlarında bugün yaşananlara ışık tutan güzel ve anlamlı bir öykü anlatılır.

***

Yakın bölgedeki köylüler hasatlarını ve ürünlerini şehre (Malatya’ya) götürüp satmak için bir gün tayin etmişler.

Muzip bir köylü biraz da tek başına mallarını götürüp daha iyi bir fiyata satabilmek için büyük bir yalan uydurmuş.

‘Elemendik Gölü’nde bir canavar çıkmış herkesi yutuyormuş…’

Yalan büyük olunca, inandırmak daha kolay olurmuş.

Yalan tekrar ettikçe de inananlar artarmış.

Gerçekten öyle olmuş.

‘Elemendik canavarı’ köy kahvesinden kulaktan kulağa büyük bir hızla evlere yayılmış.

Yalanı uyduran köylü akşam evine dönünce ailesinden de aynı haberi duymuş!

Şaşırmış ama ‘Aslı yok bu iddianın, bu büyük yalanı ben uydurdum’ diyememiş.

***

Gece olmadan köylüler, yollarının geçtiği Elemendik Gölü’ndeki ‘canavar’ korkusuyla mallarını satmaya götürmekten vazgeçmiş.

Muzip köylü, ‘mallarımı daha da pahalı satarım’ diye ellerini ovuşturup kimseye söylemeden sabah erkenden yola çıkmaya hazırlanmış.

Ancak malları yükleyip tam yola çıkacakken, ‘Elemendik canavarı ya beni de yutarsa…’ diye içine vesvese düşmüş.

Kendi büyük yalanından kendisi de korkmuş.

Malları indirip, şehre yalnız gitmekten o bile vazgeçmiş…

***

Bu fıkrayı neden anlattım.

İktidarın ‘fetö’ büyük yalanı tam da bu fıkradaki canavara benziyor.

Kendileri uydurdu. Şimdi kendileri de inanıyor.

O kadar ki, bu yalanın parçası ve ilk ortak icracıları Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu bile artık ‘fetö’ olmakla suçlanıyor.

Üyelerinin çoğunluğunu soruşturmadan geçirip AK Parti’nin atadığı Anayasa Mahkemesi’nin başına gelenler herkese ders olmalı.

Mehmet Altan ve Şahin Alpay konusunda verdikleri karar nedeniyle ‘fetö’cü ilan edildiler.

Üyesi oldukları AYM artık yok hükmünde bir kurumdur… İktidarın hoşuna giden kararları dışında verdikleri kararlar ‘butlan’dır…

Hukuku rafa kaldıranlar hukuksuzluk buhranı yaşıyorlar.

***

Büyük yalana inanıp, zulme ortak olanlar, gün gelip kendileri de o yalanın kurbanı oluyor.

‘Her taşın altında the Cemaat’i arayanlar…’, Cemaat’i ‘günah keçisi’ ilan edip kendilerini aklamaya çalışanlar, gün gelecek kendi yalanlarının kurbanı olacaklar.

Bir gün Erdoğan’ı ‘En büyük fetö’cü’ ilan ederlerse hiç şaşırmam…

Muzip ve kıskanç köylü gibi, kendi uydurdukları büyük yalanın kendileri de küçük kurbanları haline gelecekler…

[Erhan Başyurt] 16.1.2018 [TR724]

Bitmeyen şarkı: ‘Haydi gel, ligimize geri dönelim’ [Hasan Cücük]

Barcelona defterini kapatıp, Başakşehir yolunu tutan Arda Turan’ın imza töreninde sarf ettiği şu sözler oldukça dikkat çekici: “Avrupa’ya Başakşehir kulübüyle başarılar kazanarak geri dönmek istiyorum. Benim de hayallerim var.” Barcelona gibi bir dünya kulübünde tutunamayıp, yerel lige dönen bir oyuncu için oldukça iddialı bir söz. Hayallerinin olması güzel ama artık 31 yaşında bir oyuncu için Avrupa’ya dönüş sadece ‘hayal’ olur.

2000’DE KAPI ARDINA KADAR AÇILDI

Türk futbolcusu makus talihini 2000’li yılların başında kırmaya başlamıştı. Daha önce de Avrupa’ya transferler oluyordu. Ancak Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasıyla gözler ilk kez ciddi anlamda Türkiye’ye çevrildi. UEFA Kupası’nı kaldıran Galatasaray kadrosundan Hakan Şükür, Emre Belözoğlu, Okan Buruk, Arif Erdem ve Ümit Davala, Avrupa yolunu tuttular. 1995’te kısa süreli bir Torino macerası yaşayan Hakan Şükür, 2000’de İnter’e transfer olurken, aynı kulübe Emre ve Okan da gitmişti. Ümit Davala Milan, Arif Erdem Real Sociedad yolunu tutmuştu.

Avrupa’ya gidip de başarısız olanların listesi oldukça uzun. Yukarıdaki isimlerden Emre Belözoğlu ve kısmen Hakan Şükür tutunurken, Okan, Arif ve Ümit Davala kısa süre sonra yeniden Türkiye’ye dönmüştü. Bu isimlere ilave olarak Hakan Ünsal (Blackburn Rowers), Fatih Akyel (Mallarco), Rüştü Reçber (Barcelona), Bülent Akın (Bolton), Oktay Derelioğlu (Las Palmas) gibi isimlerin yurtdışı çıkışları hep kısa süreli oldu. Nihat Kahveci, Tugay Kerimoğlu ve Gökdeniz Karadeniz gurbette başarılı olan nadir oyuncularımızdan. Bu isimlere Arda Turan’ın Atletico Madrid yıllarını eklemek gerekiyor.

SEBEP ‘DUYGUSAL’

Türk futbolcular ya duygusal sebeplerden ya da alt yapı eksikliğinden Avrupa’da tutunamadı. Duygusallığı sadece Türkiye hasreti olarak görmek doğru değil. Asıl duygusallık, Türkiye’de şampiyonluğa oynadıkları takımlardan Avrupa’nın sıradan ekiplerine gittikleri düşünmelerinden kaynaklandı. Türkiye’de şampiyonluk ve kupa kaldırmaya alışmış bu isimler, hedefi olmayan takımlara gidince ciddi bocalıyorlar. Bu takımları bir atlama taşı olarak kullanmak yerine, ‘yerini yadırgayan’ oyuncu ruh haline bürünüyorlar. Keza gittikleri kulüpte Türkiye’den daha az kazanmaları da ciddi bir etken oluyor. Türkiye’de milyonlar kazanıp, sözleşmede yapılan uyanıklıklardan dolayı cüzi miktar vergi öderken, Avrupa’da kazandıklarının büyük bölümünü vergi olarak ödemek durumunda kalıyorlar. Küçük takıma gittim duygusallığına, diğer duygusal sebep olan para da eklenince hemen ‘Hadi gel köyümüze (ligimize) geri dönelim’ türküsü söylenmeye başlanıyor.

TÜRKİYE’DE FUTBOL ÖĞRENİLMİYOR

Türk futbolu alt yapı eksikliğini hala çözmüş değil. Alt yapıyı sadece kulüplerin genç takımları olarak görmek eksik olur. Futbola merhaba diyen çocukların doğru bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Futbolun alfabesini doğru öğrenmeden, daha çocuk yaşta kendilerini yıldız olarak görmeye başlayanların hayalleri hep yarım kalıyor. Anadolu’dan İstanbul kulüplerine gelip de sönen yıldızların hüsranını 3 büyüklerden Avrupa’ya gidenler yaşıyor. Türkiye’de çok çalışmadan isimlerinden dolayı forma bulmaya alışmış bu isimler, Avrupa kulüplerinin sert ve disiplinli antrenman programlarına uyumda sıkıntı yaşıyor. İsme değil performansa bakıyorlar. Arda Turan, Atletico Madrid’e transfer olduğu yıllarda verdiği röportajda ‘Futbolu İspanya’da öğrendim’ demişti. Düşünün Galatasaray gibi Türkiye’nin en başarılı kulübünden gidiyorsunuz ve ‘Futbolu İspanya’da öğrendim’ cümlesini kuruyorsunuz. Sonradan öğrenilen futbolla ise ancak bu kadar oluyor.

ROL MODELİN KAYBI

Arda Turan bir rol modeldi. Galatasaray’dan Atletico Madrid’e oradan Barcelona’ya uzanmıştı. Barcelona tercihi yanlıştı ama Arda, Katalan kulübünde tutunmak için tüm enerjisini sarf etmedi. Magazin malzemesi olmaktan futbola vakit ayıramadı! Barcelona antrenmanlarına geç gelen 3 oyuncudan biriydi. Messi, Iniesta Suarez, Neymar gibi yıldızların yanına adını yazdırıp, tutunmak yerine kolayı seçti. Arda Turan’ın bu dönüşü bir başarısızlık hikayesidir. Bu saatten sonra Avrupa sadece hayallerde yaşar. Arda sadece kendisine zarar vermedi, Avrupa hayali kuran gençlere de ümitsizlik aşıladı. Geriye elimizde Cenk Tosun ve Cengiz Ünder kaldı. Bu isimler de hüsran yaşatırsa Avrupa kapısını açmak daha zor olur.

[Hasan Cücük]16.1.2018 [TR724]

Sokakları büryan kokan, ‘beş minare’nin şehri [TR724]

Türküdeki beş minareyle zihinlerde yer etse de Bitlis’e gittiğinizde sizi, Urartulardan Asurlulara, Medlerden Selçuklu’ya, Eyyûbilerden Harzemşahlara, Moğollardan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanan bir medeniyetler zinciri karşılar.

Farklı rivayetler olsa da, Bitlis adının, Makedonya Kralı Büyük İskender’in, şehrin kalesini inşa ettirdiği komutan Bedlis’ten geldiği biliniyor. Tarihî yapıların ağırlıkta olduğu bir vadi içinde kurulduğundan ‘Vadideki Güzel Şehir’ diye de anılıyor.

Her dakika medeniyetler sizi içine çekiyor

En eski yerleşim birimlerinden Adilcevaz, Ahlat, Güroymak, Hizan, Mutki ve Tatvan ilçeleri adeta açık hava müzesini andırıyor. Ulu Cami, Taş Cami, Alemdar Camii, Dört Sandık Mescidi, Bitlis Kalesi, Meydan Camii, Saidiye Türbesi, Üç Bacılar, Yusufiye Medresesi, Kureyş Camii, medreseler, hanlar, hamamlar ve daha onlarca tarihî yapısıyla Bitlis’in her köşesi ayrı bir medeniyet. Bölgede ormanı ve sahili olan tek il diyebiliriz. Türkiye’nin en büyük yanardağı; Nemrut Dağı ve Krater Gölü’ne ev sahipliği yapıyor. Bir tarafta balıkların yüzdüğü soğuk göl, diğer yanda 60 dereceyi bulan sıcak göl…

Hazine arayanlar gerçek ‘hazine’yi harap ediyor

Ahlat’taki Selçuklu mezarlığı, 200 dönüm alan üzerine kurulmuş. Tarihî mirasın tahrip olduğu ülkemizde Selçuklu mezarlığı da bundan nasibini almış. Bitlis’e özellikle şehir dışından gelen defineciler, mezarları kazmakla kalmamış, her biri ayrı bir hazine olan mezar taşlarının çoğunu tahrip etmiş. Selçuklu mezarlığı yalnız Anadolu’nun değil, tüm İslâm dünyasının en büyük mezarlığı olarak da biliniyor. XII. yüzyıl ile XVI. yüzyıllar arasında Eyyûbiler, İlhanlı ve Osmanlı dönemine ait çeşitli tiplerde çok sayıda mezar taşı var.

Büryanın vatanı…

Yalancı köftesi, çortu taplaması (lahana turşusu), ciğer taplaması ve cağ… Bunlar tamam da sokakları büryan kebabı kokan şehirden, kuyudan yeni çıkmış büryanları tatmadan ayrılmayın. “Fazla yedim, kilo alırım’’ diye endişe etmeyin. Bir esnaf çay ocağına uğrayıp çayın gerçek keyfine varmayı unutmayın. Pek çok insanın Bitlis’te olduğunu bilmediği, Eyüp Sultan Hazretleri’nin küçük kardeşi Feyzullah el-Ensari’nin mezarını ziyaret etmeyi de planınıza ekleyebilirsiniz. Feyzullah el-Ensari, ağabeyi Ebu Eyyub el-Ensari gibi, kahramanca savaşarak şehit olan bir sahabi.

[TR724] 16.1.2018