Algı ekonomisi: Resmi rakamlar bile gerçeği örtemiyor! [Yusuf Dereli]

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yerel seçimlerden hemen önce, 28 Mart 2019’da Ankara’da yaptığı mitingde, “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim ben. Şu anda devletin başında kim var? Tayyip Erdoğan var,” diyordu. Aylarca, yüksek enflasyondan şikayet etti. Hiçbir ekonomik temeli olmayan, “Faiz enflasyonun sebebidir,” görüşünü dile getirdi. Faizleri düşürmediği için MB başkanını bile görevden aldı. Yeni gelen başkan faiz oranlarını düşürdü. Negatif reel faiz uygulandığı için insanlar dolara ve altına hücum etti.

5,54 TL’DEN 7,50’YE!

İnsanların ‘güvenli bir liman’ olarak gördüğü dolara akın etmesi üzerine kuru belli bir seviyede tutmak için milyarlarca dolar buhar oldu! Sonuç; pandeminin de etkisiyle zaten krizde olan ekonomi daha da daraldı, işsizlik arttı, TL hızla değer kaybetti. 2013’te 12 bin doları aşan kişi başına milli gelir 8 bin dolar seviyelerine geriledi. Erdoğan o konuşmayı yaptığı gün dolar kuru 5.54 TL’ydi… Bugün 7,50’yi zorluyor. Aylardır dolar kafalarına göre belirledikleri sınırları geçmesin diye Merkez Bankası’nın rezervlerini eriten iktidar temsilcileri şimdi çıkmış, ‘cari dengeyi rekabetçi kurla’ sağlayacaklarını anlatıyor. Madem kurun yükselmesi ‘rekabet’ gücümüzü artırıyordu o halde milyarlarca dolar neden heba edildi?

REZERVLER ERİMEYE DEVAM EDİYOR

Geçtiğimiz hafta Merkez Bankası’nın brüt rezervi 41,5 milyar dolar seviyelerindeydi. Net rezervi ise 15.9 milyar dolar civarındaydı. SWAP’lar (1 yıllık) hariç net rezervi ise yaklaşık -37 milyar dolardı. SWAP hariç net rezervlerin hesaplanmasında genel kabul 4 ay-1 yıl arasındaki miktarı almamak şeklinde oluyor. 4 ay-1 yıl arasındaki SWAP miktarı 24.2 milyar dolar. Bu durumda ise geçtiğimiz ayın sonu itibariyle Merkez Bankası’nın SWAP’lar hariç net rezervi yaklaşık olarak eksi (-) 12,8 milyar dolardı.

Peki bu hafta durum ne?

Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervleri geçen hafta 3.3 milyar dolar artarak 44.9 milyar dolara tırmandı. Net rezervi ise 12,2 milyar dolar civarında. SWAP’lar hariç net rezerv ise (4 ay-1 yıl hariç) eksi (-) 16,5 milyar dolar seviyelerinde. 1 yıl vadeli swapları da dahil ettiğinizde rezerv miktarı eksi (-) 40,7 milyarı buluyor. Yani kısaca iktidar Merkez Bankası’nın dibini sıyırıyor!

İŞSİZ SAYISI TÜİK’E GÖRE BİLE 9 MİLYONA DAYANDI!

TÜİK dün Haziran ayına ait işgücü istatistiklerini açıkladı. Buna göre işsiz sayısı 2020 yılı Haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 152 bin kişi azalarak 4,1 milyon kişi olmuş! İstihdam edilenlerin yani çalışanların sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 981 bin kişi azalarak 26 milyon 531 bin kişi olarak açıklandı. Bu arada çalışabilecek nüfus ise 61 milyon 426 binden 62 milyon 525 bine çıkmış.

HEM İSTİHDAM, HEM İŞSİZLİK AZALMIŞ!

Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 18,9’dan yüzde 24,9’a yükselmiş. Geniş tanımlı işsiz sayısı geçtiğimiz yıl 6,6 milyonken, bu yıl 8.8 milyona dayanmış durumda. Tartışmalı TÜİK’in verilerine göre, çalışan sayısı 1 yılda yaklaşık 2 milyon azalıp, iş gücü ise 1 milyon kişi artarken işsiz sayısı da azalmış! Peki bu nasıl mümkün olabilir? Uzmanlara göre iki nedeni var; insanlar umudunu kaybettiği için artık İşKur’a kayıt bile yaptırmıyor ve TÜİK’in rakamları gerçeklikten uzak.

DİSK AK: İŞSİZ SAYISI 14,2 MİLYON

DİSK-AR da Eylül 2020 İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu yayımlandı. Rapora göre Covid-19’un istihdam ve işsizlik üzerindeki olumsuz etkisi devam ederken, geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybı Haziran 2020’de 14,2 milyona yükseldi. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 28,9 olarak gerçekleşti. İşbaşında olanların sayısı son bir yılda 3 milyon 830 bin kişi azaldı. Ümitsiz işsizlerin sayısı bir yılda 583 binden 1 milyon 377 bine yükseldi.

[Yusuf Dereli] 11.9.2020 [TR724]

‘Adalet’ dedikçe daha fazla zulüm! [İlker Doğan]

Türkiye’nin her yerinden ‘adalet’ çığlığı yükseliyor. AKP rejiminin hukuk tanımaz tavrı, insanları canından bezdirmiş durumda.

Her gün onlarca yerden hukuksuzluğa dair haberler geliyor. Tutuklu yargılama gelenek halini aldı.

ÖKSÜRE ÖKSÜRE CAN VERDİ

Gümüşhane Cezaevi’nde korkunç bir skandal yaşandığı önceki gün ortaya çıktı. İddiaya göre koronavirüs belirtileri gösteren KHK’lı polis memuru Mustafa Kabakçıoğlu, öksürüklerinin artması üzerine hastaneye götürülmek yerine tek kişilik bir hücreye konuldu. Gardiyanlar 29 Ağustos sabahı hücrenin kapısını açtığında Kabakçıoğlu’nun cesediyle karşılaştı. Ailesi Gümüşhane Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Giresun’da komiser yardımcısı olan Mustafa Kabakçıoğlu, Ağustos 2016’da tutuklanmıştı. Adalet Bakanlığı sessiz!

KIZIM ARTIK BENİMLE KONUŞMUYOR!

Arzu Alkış… Ev hanımı… Eşi tutukluydu. Kaçma şüphesi olmamasına rağmen kendisi de tutuklanarak Manisa Cezaevi’ne gönderildi. 22 gün boyunca tek kişilik, 2 metrekarelik hücrede sözde karantinada tutuldu. 3 yaşındaki kızının psikolojisi bozuldu. Alkış, İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderdiği mektupta, “3 yaşında kızım var. Annesine muhtaç. Durmadan ağlıyor. Susmuş, içine kapanmış durumda. Telefonda benimle konuşmuyor. Psikolojisi iyi değil. Bir anne olarak çok acı çekiyorum. Eşim de tutuklu olduğu için kızımın daha da mağdur olmaması için tahliyemi istiyorum,” diyor.

POLİS, BAŞÖRTÜLÜLERE SALDIRDI

Furkan Vakfı mensupları Türkiye’nin birçok ilinde basın açıklaması yapmak istedi ancak polisin müdahalesi sert oldu. Gözaltına alınan 40 kişi, 18 kişilik minibüste saatlerce bekletildi. Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde polislerin, çarşaflı kadınları başörtüsüne saldırdığı, boğazını sıktığı görülüyor. Semra Kuytul, yaşananlara tepkisini, “Sıktıkları gaz can acısından belki de ama uyuşturucu gibi mahvetmiş kadınları. Birde bayılmak üzere olan kadının boğazını sıkıyor. Düşman olsa böyle zulmeder. İsrail askeri gibiler,” ifadeleriyle gösterdi.

KIZ ÖĞRENCİLERE AHLAKSIZ İŞKENCE

Uşak merkezli 12 ilde yapılan Cemaat operasyonları kapsamında 31 Ağustos’ta Uşak Üniversite’nde okuyan 26 kız öğrenci gözaltına alındı. Öğrencilerin Uşak Emniyet Müdürlüğü’nde işkence gördüğü ortaya çıktı. 26 kız öğrenci, 5 gün boyuncu defalarca çıplak olarak aranmıştı. İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, skandala tepkisini, “Uşak Emniyet müdürlüğünde çıplak arama yapılmış genç üniversite öğrencilerine!!! Aşağılama, boyun eğdirme, cinsel taciz değil de nedir? Eşiniz, kızınız yok mu sizin? Hangi insan bunu hak eder? Gözaltına alınana istismar değil mi bu?” sözleriyle gösterdi. İşkence iddialarına yalanlama bile gelmedi.

İNFAZI BİTTİKTEN 5 AY SONRA TAHLİYE EDİLDİ

Zaman Gazetesi’nin TBMM Muhabiri Habib Güler, 15 Temmuz’un ardından tutuklandı. Sözde yargılama sonrası 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. İnfaz süresini yaklaşık 5 ay önce tamamladı ancak tıpkı bir başka Zaman Muhabiri Büşra Erdal gibi o da uzun süre tahliye edilmedi. Güler, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden gönderdiği mektupta, “Sadece 7 tweet paylaşımı nedeniyle 6 yıl 3 ay ceza aldım. 50 aydır cezaevindeyim. İnfaz sürem 2 Nisan’da dolmasına rağmen tahliye edilmedim. İnfaz Hakimliği’ne itiraz ettim, kabul edildi. Ancak buna rağmen tahliyem gerçekleştirilmiyor,” demişti. Neyse ki Güler, dün akşam saatlerinde tahliye edildi.

KIZI ÖLÜYOR, BABAYA İZİN VERİLMİYOR

Öğretmen Ali Koca, Cemaat operasyonları kapsamında Şubat 2019’da tutuklandı. Tıp öğrencisi kızı Ayşe Koca, babasının tutuklanmasının ardından rahatsızlandı. 8 Kasım 2019’da kanser teşhisi konuldu. Hastalığı aylarca cezaevindeki babadan saklandı. Ancak Ayşe’nin durumu gittikçe ağırlaştı. Geçtiğimiz ay babasına hastalığı haber verildi. Baba Ali Koca, kızını görebilmek için savcılıktan izin istedi. Ancak babaya, ölüm döşeğindeki kızını son kez görebilmesi için izin verilmedi. Ömer Faruk Gergerlioğlu, dün yaptığı paylaşımda, “Ölüyor ve izin vermiyor Savcı!!!Cezaevindeki baba Ali Koca’ya, Tıp Fakültesi öğrencisi iken kanser olan kızı Ayşe Koca’yı görmesi için izin vermiyor! Oysa doktorlar bugün “1-2 gün ömrü kaldı” dedi. Ayşe Koca’nın şu an bilinci kapalı! Bir mahpus baba kızını son kez görebilmeli!” ifadelerini kullandı. Dün, Ayşe’nin bilincinin kapandığı açıklandı.

BİR KİŞİDEN KORKUYORLAR!

KHK’lı Cemal Yıldırım, Muhammed Semih ve hak savunucusu Resul Kalyoncu, İstanbul’dan Ankara’ya ‘adalet’ yürüyüşü başlattı. Ancak gittiği her yerde polisin engellemeleriyle karşılaşıyor. Kadıköy’den yola çıkmasına izin verilmeyen 3 arkadaş Maltepe’den yürüyüşe başlamıştı. Yürüyüş boyunca 6 polis arabası tarafından takip edildi ve nihayet Ankara’da gözaltına alındılar. Rejim, üç kişinin bir basın açıklaması yapmasına bile tahammül edemez hale geldi.

[İlker Doğan] 11.9.2020 [TR724]

63 yaşına giren Türkiye futbol ligi ‘sessiz’ açılıyor [Hasan Cücük]

Türkiye’nin “birinci” futbol ligi perdeyi açıyor. 1959’da kurulduğunda 1. Lig deniyordu ama artık adı Süper Lig. Bu hafta sonu Rizespor-Fenerbahçe maçıyla 63. sezonu oynanmaya başlayacak. Ancak bu sezon bir farklılık var: Koronavirüs salgını. Tribünler sessiz, futbolcular ve teknik heyetler tedirgin…

Mart ayıyla birlikte bütün dünyada tek gündem olan koronavirüsten (Kovid-19) futbol da nasibini aldı. Mayıs’ta bitmesi gereken ligler, pandemi tedbirleri sebebiyle Temmuz’da sona erdi. Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonları Ağustos’ta belli oldu. Haliyle 2020-21 sezonu da her ülkede gecikmeli başladı. Fransa Ligue 1 sezona iki hafta önce başlamıştı. Bu hafta Süper Lig’le birlikte İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga ve Hollanda Ligi de motor diyecek.

Şimdi biraz istatistiklerle geride kalan 62 yıla hızla bir göz atalım.

ŞAMPİYONLUK 6 TAKIMDA

Geride kalan 62 yılda şampiyonluklar 6 takım arasında paylaşıldı. Uzun yıllar İstanbul ekipleri Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe lige ambargo koymuştu. Trabzonspor şampiyonluğu İstanbul dışına çıkaran ilk takım olarak tarihe geçti. Karadeniz ekibi 6 kez kupayı Trabzon’a götürmeyi başardı. 2010’da bir başka Anadolu takımı, Bursaspor, geleneği bozdu. Geçen sezonsa şampiyonluk yine İstanbul’da kaldı ama bu kez farklı bir takımla: Başakşehir.

Bursaspor bir başka rekora daha imza attı bu arada. Şampiyonluk yaşayıp ligden düşen ilk takım oldu. Lig tarihinde Galatasaray’ın 22, Fenerbahçe’nin 19, Beşiktaş’ın 13, Trabzonspor’un 6 şampiyonluğu vardı. Ancak 1959’dan önceki iki şampiyonluğunun da Tahkim Kurulu kararıyla onanması sonrasında Beşiktaş şampiyonlukları 15’e çıkardı.

LİGDEKİ TAKIM SAYISI

Bu sezon Süper Lig’de ligden düşme kaldırıldığı için 21 takım mücadele edecek. Geçen sezonu Yeni Malatyaspor, Kayserispor ve Ankaragücü düşme hattında tamamlamıştı. Ancak Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Yönetim Kurulu pandemi sebebiyle bu sezon hiçbir ligde küme düşmenin uygulanmayacağını duyurdu. Bu sezon sonunda ise 4 takım ligden düşecek ve 2021-22 sezonu 20 takımla oynanacak. Takım sayısı değişikliği ilk kez yaşanmıyor. Bundan önceki 31 sezon 18 takımla, 20 sezon 16 takımla, 4 sezon 20 takımla, üçer sezon da 17 ve 19’şar takımla, bir sezon da tam 22 takımla oynandı.

KRALLAR

Geride kalan sezonlarda gol krallığı sevincini 32 yerli, 12 yabancı oyuncu tattı. En fazla gol kralı olan futbolcu, “Taçsız Kral” Metin Oktay’dı. Galatasaray formasıyla tam 6 kez ligin en çok gol atan oyuncusu oldu. Metin Oktay aynı zamanda 1959’da kurulan ligin ilk gol kralıydı. Lig tarihinde en çok golü bulunan isimse “Kral” Hakan Şükür. Bursaspor ve Galatasaray formalarını giyen Hakan Şükür, Türkiye liglerinde 249 gol attı, 3 kez de gol kralı oldu.

İlk kez gol krallığı yaşayan yabancı isimse Galatasaray’ın Boşnak golcüsü Tarık Hodzic’ti. 1983-84 sezonunda 16 golle bu unvanı elde etti. Fenerbahçeli Alex ise doğrudan forvet mevkiinde oynamadığı hâlde iki kez gol kralı olmayı başardı. Lig tarihine bu unvanı iki kez elde eden tek yabancı aynı zamanda.

İLKLER VE REKORLAR

Süper Lig’in ilk resmî kayıtlara geçen golünü İzmirsporlu Özcan Altuğ kaydetmişti. İzmirspor’un 21 Şubat 1959’da Alsancak Stadı’nda Beykoz’u 2-1 yendiği maçın 11. dakikasında meşin yuvarlağı rakip filelere gönderen Özcan Altuğ, böylece adını tarihe kazıdı. İlk penaltı atışını ise 15 Mart 1959’da, Fenerbahçe’nin Beykoz’u 2-1 yendiği maçta sarı-lacivertli takımın efsanesi Lefter Küçükandonyadis yaptı ve gole çevirdi.

Bu arada Trabzonspor’un efsane kalecisi, şimdilerin efsane teknik adamı Şenol Güneş, 1978-79 sezonunda toplam 1112 dakika (12 maçtan fazla süre) kalesini gole kapatmış ve bu alanda ulaşılması zor bir rekora imza atmıştı. Trabzonspor o sezon 4. haftadaki 1-1’lik Fenerbahçe beraberliğinden itibaren, 17. haftadaki 1-1’li Adana Demirspor maçına kadar gol yemedi.

63 yaşına giren Türkiye futbol ligi, pandemiden dolayı ilk yarıda seyircisiz oynanacak. Tribün desteğinin olmaması, bir anlamda ev sahibi olma avantajını da azaltan bir etken. Sessiz başlayacak sezon bakalım nasıl bitecek? Belki de son günlerde artışa geçen vaka sayıları sebebiyle futbol yeniden etkilenip zorunlu araya girecektir.

İyi olan kazansın!

[Hasan Cücük] 11.9.2020 [TR724]

Yaz sayın veli: 3 paket Solo peçete, 1 litre Domestos çamaşır suyu! [M.Nedim Hazar]

“Şimdi okullu olduk,
Sınıfları doldurduk.
Sevinçliyiz hepimiz,
Yaşasın okulumuz!”

Diyor meşhur şiirimiz… Okullar açılıyor lakin ilgili bakan ve bürokratlar dışında herkes endişeli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen her konuşmasında geçmişe atıfta bulunarak, kendilerinden önce Türkiye’de neredeyse hiçbir şeyin olmadığını hep vurgular.

Erdoğan’a göre kendilerinden önce Türk halkı buzdolabı nedir bilmiyordu, ambulans yerine hastaları at arabasıyla hastane olmayan şehirlerde sağlık ocaklarına götürüyordu, yol, ekmek, su, gaz, petrol, elektrik… Hiçbiri yoktu hepsi kendi dönemlerinde geldi…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Elbette ekseriyetle doğru olmayan argümanlar bunlar.

Ancak doğru olan bazı şeyler de var…

Örneğin Türkiye’de yaklaşık 40 yıl önce imkanlar hakikaten kısıtlıydı. Devlet halka hizmet verirken bir şekilde katkı yapılmasını da istiyordu.

Yaşı yetişkin olanlar hatırlayacaktır, kalorifersiz sınıflarda olan sobalara evlerden odun götüren öğrenciler vardı.

Türkiye gelişti elbette.

Özellikle Özal sonrası gelişmiş ülkeler ile aradaki farkı hızla kapattı.

Otoyollar, iletişim, TV yayıncılığı ve daha pek çok alanda gelişmiş ülkelerden geri kalır durumda değildik.

Özelleştirme ve özel girişimciliği teşvik belli bir rekabeti de beraberinde getirdi.

Örneğin özel okulların çoğalması eğitim kalitesini artırdı.

Keza dershanecilik sektörü yüksek öğrenime daha kalifiye öğrenci yetişmesini sağladı.

Ancak ne olduysa Türkiye aniden makas değiştirip demokrasi yerine tek adam rejimini tercih ettikten sonra hızla geriledi her şey.

Bugün neredeyse hiçbir alanda 20 yıldan ileride olmadığımız gibi, belki 50 yıllık bir geriye dönüş söz konusu.

Elbette bunda hizmeti alan Türk halkının yaşanan bu değişim ve dönüşüm sürecine — biraz da işin ucu kendilerine dokunmadığı için — rıza göstermesinin payı çok büyük.

Türkiye’nin eksen değiştirmesi, devletin kocaman ve hantal bir yapıya bürünmesi.

Ehil insanların hızla devletten uzaklaştırılıp yerine adam kayırmacılığın geçmesi. Torpil, rüşvet, talanın son birkaç yılda inanılmaz boyutlara ulaşması.

Adaletin bitirilmesi, sadece inşaat sektörüne yönelip sanayi ve tarımın boşlanması tuhaf ve ilkel bir ülkeye dönüştürdü Türkiye’yi…

Buna bir de pandemi eklenince her şey daha beter oldu ne yazık ki…

Hukuk iflas edip, her şey bir kişinin iki dudağı arasına kalınca yabancı sermaye hızla ülkeyi terk etti.

Ülkenin yetişmiş kalifiye insanları da…

Sadece eğitim alanında mesleğine âşık, işini hakkıyla yapan yüz binden fazla öğretmen işten uzaklaştırıldı, binlercesi hapsedildi.

Aklı başında insanlardan gelen tüm itirazlara rağmen iktidar okulları açmaya kararlı gibi.

Malum, her kayıt döneminde velilerden bir takım belgeler istenir.

İkametgâh, nüfuz cüzdanı örneği, vesikalık fotoğraf filan…

Bu sene her veliye zorla bir taahhütname imzalatmaya çabalıyorlar. Salgın döneminde çocuklarını okula yollayan velilerin sorumluluk almasını istiyor Mille Eğitim bakanlığı. Bir başka deyişle, devlet işin içinden sıyrılmak istiyor. Yarın istenmeyen kötü tablolar ortaya çıktığında kimseye hesap vermek niyetinde değiller.

Bir de istenilen belgelerde değişiklik var.

Mesela iki top A4 kâğıdı istiyor okullar öğrenci velilerinden. Bir yandan yandaş medyada ekonomimiz uçuyor, süperiz, muhteşemiz derken A4 kâğıdına muhtaç bir devlet…

Bu kadarla kalsa iyi…

Mesela tuvalet kâğıdı artık belge sayılıyor artık. 12’li tuvalet kâğıdı getirmeden kaydını almıyorlar çocukların.

Hadi ıslak mendili anlamak mümkün ki pek çok aile bunu bile alacak durumda değil.

Ancak resmi evrak olarak iki şişe kolonya istemek de neyin nesidir?

Üstelik markası da belirtiliyor, başka marka olursa kabul değil!

Kaydınızı yaptıramazsınız…

100’lük Solo (evet yine marka zorunluluğu var) peçete de bu sene istenilen evraklardan.

En ilginci ise 1 litrelik Domestos (başka marka teklif etmeyin, kabul etmezler) çamaşır suyunu da kayıt yaparken belge olarak okula vermek zorundasınız.

AKP ve Erdoğan iktidara gelmeden hastaları at arabasıyla taşımıyorduk belki ama onların iktidarında yakında evlerden “gönlünüzden ne koparsa” denilerek yiyecek, içecek ve diğer temizlik malzemeleri (sabun, şampuan, deterjan, diş macunu filan) isterlerse kimse şaşırmayacak.

Erdoğan bir ara, “Gerekirse tezek yakarız” demişti de herkes bunu ironi olarak anlamıştı.

Açıkçası ben endişelenmeye başladım, durum oraya doğru gidiyor çünkü…

Şuraya bizim “Daha dün annemizin” şiirimizin meşhur bestesinin orijinalini de koyalım belki hafifler endişemiz.

https://www.youtube.com/watch?v=9bK9h12Qdvs

[M.Nedim Hazar] 11.9.2020 [TR724]

Gazeteci değil dolandırıcı olsalar, çoktan tahliye edilmişlerdi [Av. Mehmet Tahsin]

Dünkü haberlerde 29 Temmuz 2016’da tutuklanan ve yaklaşık 50 aydır cezaevinde bulunan Gazeteci Habip Güler’in mektubu vardı. Zaman Gazetesi’nin eski parlamento muhabiri Habip Güler, attığı tweet mesajları, evinde bulunan kitaplar ve Bank Asya’ya yatırdığı para yüzünden tutuklandı. İlk duruşmada mahkeme heyeti tahliye kararı verdi ama daha cezaevinden çıkamadan başlatılan sosyal medya kampanyası sonucu apar topar tekrar tutuklandı. Tahliye kararı veren mahkeme heyeti dağıtıldı. Yeni atanan hakimler tarafından yapılan yargılama sonunda terör örgütü üyeliği iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapse mahkûm edildi.

Teknik bir detay verelim.

Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezası alan biri 4 yıl 8 ay 10 gün hapiste geçirdikten sonra şartlı tahliyeden yararlanarak serbest kalır. Cezaların infazına ilişkin 5275 sayılı yasa, ayrıca şartlı tahliyesine 1 yıl kalan hükümlüler için denetimli serbestlikten yararlanmak suretiyle tahliye edilebileceğini belirtmiş. Yani yukarıdaki örnekten devam edersek 3 yıl 8 ay 10 gün cezaevinde kaldıktan sonra denetimli serbestlik hükümlerine göre tahliye edilmesi gerekir. Bu düzenleme terör suçları için böyle.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Peki adi suçlarda durum nedir?

İsterseniz önce adi suçun tanımına bakalım.

Adi suç, toplumun sert bir şekilde tepki gösterdiği ve utanç duygusunun oluşmasına neden olan suçlara denir. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, rüşvet, irtikap, zimmet veya görevi kötüye kullanma gibi suçlar adi suç sayılır.

Şimdi buraya dikkat edin…

Temmuz 2016’da işlediği adi bir suç yüzünden 6 yıl 3 ay hapis cezası alan biri, bu cezasının yarısı olan 3 yıl 1 ay 15 günü hapiste geçirdikten sonra şartlı tahliye edilebilir. Ancak infaz yasası gereği işlenen suç adi suç kapsamında olduğunda (Kovid-19 bahanesiyle yapılan son düzenleme gereği şartla tahliye tarihine 3 yıl kalanlarda tahliye edilebileceğinden) sadece 45 gün hapiste kaldıktan sonra denetimli serbestlikten yararlanarak tahliye olur!

Bu kıyaslamadan açıkça anlaşılan o ki devletimiz adi suçlulara iltimas geçmiş.

Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, rüşvet, irtikap, zimmet veya görevi kötüye kullanma suçunu işleyeni sadece 45 gün cezaevinde tutan yasalar, gazetecilik yapanları 45 ayda tahliye etmemekte direniyor!

Geçen hafta da Büşra Erdal’ın mektubunu konuştuk. Aynı Habip Güler gibi cezaevinde 50 ayını dolduran Büşra Erdal, denetimli serbestlikten yararlanabilmesi için gerekli sürenin dolmasına rağmen cezaevi yönetiminin “örgütten ayrıldığına dair” bir beyanı olmadığı gerekçesiyle tahliye talebini reddettiğini yazıyor. Bu yüzden uzunca bir mektup yazarak bunu avukatı aracılığıyla kamuoyuyla paylaştı ve “örgütten ayrıldım, pişmanım… beni tahliye edin!” mesajı verdi.

Gerek Habip gerekse Büşra, adli mercileri bu konuda ikna edemezlerse denetimli serbestlik hükümlerinden yararlandırılmayacaklar.

Halbuki 5275 sayılı yasada infaz süresini iyi halli geçirmiş olma şartı ile cezaevi idaresine rapor yazma yetkisi tanınmıştır. Herhangi bir disiplin cezası bulunmayanın iyi halli olmadığını ispat etmek yükü cezaevi idaresi ve infaz hakimine aittir. Burada hükümlünün aktif bir girişimine ihtiyaç yoktur. Uygulama bu yönde devam edegelmiştir.

Kaldı ki hayatından 50 ay çaldıkları bu insanlar 50 dakika bile hapiste kalmayı hak etmiyorlar. Bu nasıl bir kindir, anlamak mümkün değil. Bırakın denetimli serbestlikten yararlandırmayı, asıl niyetleri saçma sapan gerekçelerle hapse attıkları ve yüksek cezalar verdikleri on binlerce masumun şartlı tahliye haklarını da ellerinden almak! Bu niyetlerini de saklamıyorlar.

Eski Manisa Başsavcısı, şimdiki İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Savcısı Akif Celalettin Şimşek gibi hukukçu olmaktan çok tetikçiliğiyle öne çıkmış isimler son zamanlarda bunu dillendiriyor. Şimşek’in sosyal medyada meslektaşlarına uyarı mahiyetinde paylaştığı mesajlar tam bir hukuk skandalı.

“Örgüt üyeliğinden 15 Temmuz’da yargılaması tamamlanıp mahkûm olanların büyük çoğunluğunun tahliye tarihi yaklaşıyor. Ancak cezaevine geçireceği son 1 yılı, örgüt üyeliğinden pişmanlık duyduğu tespit edilirse denetimli serbestlikte geçirebileceğini dair yasal düzenleme mevcuttur. Bundan istifade etmek için cezaevi yönetimlerine pişmanlık mektupları verilmeye başlandı. Sen dört yıl hiçbir nedamet belirtisi gösterme, tahliye yaklaşınca birden aklın başına geldiğini söyleyerek yırtmaya çalış. Bu oyuna hiçbir infaz savcısı hâkimi ve cezaevi idaresi gelmemeli.”

Biliyoruz ki Savcı Şimşek gibi düşünenlerin sayısı az değil. Yargı ve HSK’ya olan ilgisi pek bir fazla olan tetikçi Cem Küçük de geçen yıl benzer şeyler yazmıştı.

“Bir uyarım da cezaevindeki FETÖ’cülerle alakalı. Ortalama bir FETÖ’cü 6-7 yıl ceza aldı. 10 yıl ve üstü alanlar da var. 15 Temmuz’a katılan askerler, bazı polis şefleri, yargı mensupları ve imamlar hariç 2022’ye kadar peyderpey içerideki FETÖ’cülerin çoğu tahliye olacak. İçeride 10 bin kişi hariç 40 bin kişi dışarı çıkacak. Bazıları kinli çıkacaktır ve intikam isteyecektir.

Devlet denilen aygıt bir tehlike vuku bulmadan onu bertaraf eden yapıdır. Vücudun bağışıklık sistemi gibidir. Bağışıklık çökerse sonradan alınan tedbirler anlamsızdır.”

Savcı Şimşek ya da Cem Küçük gibilere kalsa, uydurma gerekçelerle hapse tıkılan insanların bir daha oradan hiç çıkmamaları gerekiyor.

Bakıyorsunuz, ülkenin yetiştirdiği en kaliteli insanlar ya hapiste ya mesleğinden ihraç edilerek sivil ölüme mahkûm edilmiş ya da ülkesini terk etmek zorunda bırakılmış. Meydan -en hafif tabirle- kifayetsiz muhterislere kalmış. Daha birkaç ay önce, Kovid-19 salgını var diye yapılan infaz indirimiyle ne kadar adi suçlu varsa toplumun içine salındı. Organize suç şebekeleri ve yukarıda saydığım adi suçlular bugün iktidara ortak olmanın keyfini sürüyor.

Buna karşılık bu düzene ayak uyduramayan, muktedirin önünde diz çökmeyen kim varsa yok edilmek isteniyor. Her gün cezaevinde hayatını kaybeden masum haberleri okuyoruz.

Ne istiyorsunuz bu insanlardan?

Cezaevlerinde topluca ölmelerini mi?

Yok olmalarını mı?

Bu kadar mı insanlıktan çıktınız?

***

NOT: Yazı yayına girmeden kısa süre önce Habip Güler’in tahliye edildiği haberi geldi. Darısı diğer tutukluların başına…

[Av. Mehmet Tahsin] 11.9.2020 [TR724]

Ankette çarpıcı sonuçlar

Yeni yapılan bir araştırmanın sonuçları 3 Kasım 2002'den bu yana iktidarda olan ve 2018 yılı temmuz ayından beri başkanlık sistemi ile Türkiye'yi idare eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın demokrasiden hukuka kadar çok sayıda başlıkta ülkeyi nasıl geriye götürdüğünü gözler önüne serdi.

SAMANYOLUHABER- ADAMOR, Türkiye Endeksi Eylül 2020 Gündem Araştırması raporunun sonuçlarını açıkladı.

Ankete katılanların yarısından fazlası son 10 yılda Türkiye’de demokraside, eşitlikte, insan haklarında, hukukta, toplumsal ahlakta, liyakatta ve refah seviyesinde geriye gittiğini belirtti. Aynı dönemde yolsuzluk ise arttı.

78 İLDE 2 BİN 33 İLE GÖRÜŞÜLDÜ

Araştırma, ADAMOR Toplum Araştırmaları Merkezi tarafından 1-7 Eylül 2020 tarihleri arasında 78 ilde ikamet eden 2 bin 33 kişiye altyapısı ve yazılımı ADAMOR Şirketi tarafından oluşturulan dijital araştırma platformu üzerinden anket uygulanarak gerçekleştirildi.

Veriler, online ortamda aynı IP adresi ile birden fazla anket doldurulmasına kısıtlama getirilerek ve tamamen gönüllük esasına dayalı yapıldı.

ANKETE KATILANLARIN EĞİTİM DURUMU

Ankete katılanların yüzde 5,7'si ilkokul mezunu ve altı eğitim düzeyine sahip olurken, katılımcıların yüzde 6,7'si ortaokul mezunu, yüzde 28,1’i lise mezunu, yüzde 16,1'i önlisans (veya yüksekokul) mezunu, yüzde 34,4'ü lisans mezunu olduğunu belirtti.

Lisansüstü eğitim düzeyine sahip kişilerin oranı ise yüzde 9 oldu. 

YÜZDE 50,3’Ü DEMOKRASİNİN GERİLEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR

Ankette sorulara cevap verenlerin yüzde 50,3'ü son 10 yılda Türkiye'de demokrasinin gerilediğini, yüzde 6,3'ü değişmediğini, yüzde 43,3'ü ise gerilediğini belirtti.

100 kişiden 45,4'ü özgürlüklerin ilerlediğini, 49,7'si ise gerilediğini düşünüyor.


YOLSUZLUKLARIN ARTTI, EŞİTLİKTE GERİYE GİDİLDİ

Vatandaşların yüzde 33'ü son 10 yılda Türkiye'de yolsuzlukların gerilediğini, yüzde 12,6'sı değişmediğini, yüzde 54,4'ü de ilerlediğini düşünüyor.

Vatandaşların yüzde 35,3'ü eşitliklerin ilerlediğini, yüzde 7'si değişmediğini, yüzde 55'i de gerilediğini kaydetti.

YÜZDE 52,5 İNSAN HAKLARININ GERİLEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR

Vatandaşların yüzde 39,5'i insan haklarının ilerlediğini, yüzde 7,9'u değişmediğini, yüzde 52,5'i de gerilediğini ifade etti.

100 kişiden 30,6'sına göre hukuk ilerledi. Yüzde 12,5'i değişmediğini, yüzde 56,9'u ise hukukun gerilediği görüşünde.

TOPLUMSAL AHLAK YOZLAŞTI

100 kişiden 9,7'si toplumsal ahlakın ilerlediğini, 6,9'u değişmediğini, 83'ü de gerilediğini belirtti.

Vatandaşların yüzde 34,1'i sivil toplum ve katılımcılığın ilerlediğini, yüzde 16,6'sı değişmediğini, yüzde 49,2'si de gerilediğini aktardı.

Vatandaşların yüzde 25,5'i liyakatin ilerlediğini, yüzde 17'si değişmediğini, yüzde 57,5'i de gerilediğini ifade etti.

Ankete katılanların yüzde 40,6'sı refah seviyesinin ilerlediğini, yüzde 6,2'si değişmediğini, yüzde 53,2'si de gerilediğini dile getirdi.

11.9.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye'den Libya'ya giden 'hayalet gemiler' İngiliz medyasında

Libya'ya uygulanan silah ambargosu Türkiye tarafından deliniyor mu?

BBC'nin araştırmacı gazetecilik programı Africa Eye, dış güçlerin Libya'daki savaşa nasıl müdahil olduklarını incelediği haber dizisi kapsamında 3 geminin izini sürdü.

Bu gemiler; Mayıs 2019'da Libya'ya giden Amazon, Ocak ayında Tunus'a gideceği bildirilen ve daha sonra Libya'nın başkenti Trablus'a yönelen Bana, Şubat ayında önce Trablus'a sonra Misrata'ya gönderilen Ana.

Africa Eye, Türkiye'den giden bu gemilerle gizlice Libya'ya silah gönderildiğini tespit etti.

BBC, araştırmaları sonucu elde ettiği bulgulara ilişkin olarak Dışişleri Bakanlığıyla temas kurdu ve görüş istedi. Ancak BBC'ye herhangi bir açıklama yapılmadı.

İtalyan yetkililer 2 hafta önce Bana'nın 6 aydır tutulduğu Cenova Limanı'ndan ayrılmasına koşullu olarak izin verdi. Cenova Savcılığının kararı uyarınca gemi Türkiye limanlarına yalnızca yük indirmek için yanaşabilecek. Libya'ya ise ancak Avrupa Birliği üyesi bir ülkeden geçerek gidebilecek.

Lübnan bandıralı geminin Türkiye'den Libya'ya silah ve askeri araç sevkiyatı için kullanıldığı iddiasıyla yürütülen soruşturmada, kaptan Youssef Tartoussi hala ev hapsinde tutuluyor. Tartoussi, "uluslararası silah kaçakçılığı"yla suçlanıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 29 Ocak'ta yaptığı açıklamada, "Suriyeli paralı askerlerle Türk savaş gemilerinin son günlerde Libya topraklarına ulaştığını görüyoruz. Bu, Berlin'de varılan anlaşmanın açık ve ciddi ihlalidir. Verilen sözler tutulmamıştır" demişti.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy ise Macron'un sözleri için "gerçek dışı" demiş, Fransa'yı "Libya'da krizin başladığı 2011'den bu yana yaşanan sıkıntılarda esas sorumluluk Fransa'nındır. Bu ülkenin Libya'daki doğal kaynaklar üzerinde söz sahibi olmak için (General Halife) Hafter'e koşulsuz destek verdiği bir değildir" diyerek eleştirmişti.

HABERİN VİDEOSU


11.9.2020 [Samanyolu Haber]

Cezaevinde rahatsızlanan gazeteci Çetin Çiftçi’ye teşhis konulamıyor!

Cezaevinde koronaya yakalanan tutuklu gazeteci Çetin Çiftçi’nin durumu iyi değil. Selda Çiftçi, eşinin kaç aydır mide, karın ve bel ağrısının geçmediğini, kanser olmasından korktuğunu söyledi.

Bir yıl önce tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen gazeteci Çetin Çiftçi’nin sağlık durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. Böbrek ve kalp rahatsızlıkları da olan Çiftçi, uzun süredir; mide, karın ağrısı ve bel ağrısı çekiyor. Sürekli zayıflıyor. Pandemi probleminden dolayı ileri tetkikler yapılıp tedavi olamıyor. Eşi Selda Çiftçi, “İşaretler beni korkutuyor. Yeni bir Esra Terzioğlu olmak istemiyorum. Geç kalınmasın. 2-3 aydır bu rahatsızlığı var, geçmedi” dedi.

Bugün Gazetesi Parlamento muhabiri gazeteci Çetin Çiftçi, Eylül 2019’da tutuklandı. 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Kalp rahatsızlıkları olan Çetin Çiftçi’nin sağlık durumu, hapishane şartlarında iyice bozuldu. Kalp ritim bozukluğu nedeniyle 4 kere hastaneye kaldırıldı. Üstüne böbrek rahatsızlığı eklendi. Mayıs ayında da koronavirüse yakalandı. Ankara Dışkapı Hastanesi’nde bir süre tedavi olan Çiftçi, tekrar cezaevine gönderildi.

MİDE, KARIN VE BEL AĞRISI GEÇMEDİ

Jailed Journo’nun haberine göre sürekli zayıflayan Çiftçi, geçmeyen mide, karın ve bel ağrılarıyla hapishane şartlarında kalıyor. Bağırsaklarında bir şey olmasından şüpheleniliyor, fakat virüsten dolayı kolonoskopi yaptıramıyor. Bir aydır teşhis konamadı.

Eşi Selda Çiftçi, “İşaretler beni korkutuyor. Korktuğumuz olmaz inşallah ama öyleyse de çok geç kalıyoruz. Vakit boşa geçiyor.” dedi. Hapishane şartlarında kansere yakalanan ve geçen ay hayatını kaybeden yönetmen Fatih Terzioğlu’nu hatırlatan Çiftçi, “Yeni bir Esra Terzioğlu olmak istemiyorum. Geç kalınmasın. 2-3 aydır bu rahatsızlığı var, geçmedi” diye konuştu.

“NE YAPIYOR, NE HALDE HİÇBİR BİLGİM YOK”

Eşine ileri tetkiklerin yapılması gerektiğini belirten Selda Çiftçi, “Açık görüş yok. Telefon görüşmeleri sınırlı. Hasta halde ne yapıyor, hiç bilgim yok. Versinler eşimi. Teşhis, tedavi neyse yapalım, iyileşsin yine alsınlar. O ortamda bir aydır daha teşhis bile konmadı. Yargıtay’ın onaylamadığı kesinleşmemiş bir cezanın hapsini yatıyor”  ifadelerini kullandı.

3 ÇOCUK BABASI

Gazeteci Çetin Çiftçi’nin 20, 13 ve 6 yaşında üç çocuğu bulunuyor. Kapatılan Bugün Gazetesi’nde Meclis Muhabiri olarak çalıştığı gerekçesiyle tutuklanan Çiftçi, Eylül 2019’da gözaltına alındı. Yargılaması çok hızlı süren Çiftçi, Şubat 2020’de yargılandığı Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay aşamasında.

11.9.2020 [Samanyolu Haber]

Furkan gönüllülerine polis şiddeti

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kendisine tabi olmayan herkesi düşman ilan ediyor. Hatay'ın Erzin ilçesinde basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı gönüllüleri polis şiddetine maruz kaldı. Demokratik protesto hakkını kullanan yüzlerce kişiye coplarla saldıran polis çok sayıda kişiye ters kelepçe taktı. 80 kişi saatlerce spor salonunda tutuldu.

AKP'nin 28 Şubatı!

SAMANYOLUHABER- Hatay'ın Erzin ilçesinde 4 yıl önce açılan davanın 9'uncu kez ertelenmesi üzerine basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı gönüllüleri polis şiddetine maruz kaldı.

Demokratik hakkını kullanmak isteyen yüzlerce kişiyi TOMA diye bilinen toplumsal olaylara müdahale araçları ile abluka altına alan Erzin Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekipler kalabalığa cop, biber gazı ve tazyikli su ile saldırdı.

POLİS ŞİDDETİ: COP, TERS KELEPÇE, YÜZ ÜSTÜ YERE YATIRMA...

İçlerinde kadın ve çocukların da olduğu topluluğa saldıran polisler erkeklerin gömleklerini yırttı, kadınlardan bazılarının örtüleri kadın polisler tarafından çekildi.

Ters kelepçe ile göz altına aldıkları kişileri yüz üstü yere yatıran polisler yakın mesafeden biber gazı sıktı.

Biber gazıyla müdahalede bulunan polis bu da yetmezmiş gibi baygınlık geçiren bir kadının boğazını sıkarak yaka paça gözaltına aldı. Başörtülü kadınların maruz kaldığı polis şiddeti 28 Şubat 1997 post-modern darbe dönemindeki görüntüleri hatırlattı.

Arbedede kolu kırılan ve fenalık geçirenler için ambulans çağrılmadı. Baygınlık geçirenler gözaltı aracına itilerek götürüldü. Fenalık geçirenlere su dahi verilmedi.

Polis aracında yaşananlar yine içler acısıydı. 24 kişilik polis aracına 41 kişi adeta balık istifi gibi dizildi. İçişleri Bakanlığı'nın yeni tip Koronavirüs (Covir-19) tedbirlerini yine kendisine bağlı Erzin Emniyeti ihlal etti.

Toplamda 71 erkek 9 kadın olmak üzere 80 kişi göz altına alınarak spor salonuna götürüldü.

TAŞKINLIK YAPMADIKLARA HÂLDE TAZYİKLİ SU İLE MÜDAHALE

Polis tarafından hakaret ve küfürlere de maruz bırakılan Furkan Gönüllüleri taşkınlık göstermemesine rağmen haksız müdahaleyle karşı karşıya kaldı.

Yol kenarında bekleyen ve mukavemet göstermeyen kadınlar, polis tarafından "biber gazı sıkarız" diye tehdit edildi.

Furkan Vakfı kurucusu Alparslan Kuytul ve beraberendikelir 80 kişi serbest bırakılana kadar beklemeye devam edeceklerini belirtti. Gece yarısında 80 kişinin serbest bırakılması üzerine kalabalık dağıldı.

Furkan Vakfı'na ait internet sitesinde yapılan açıklamada, "Gözaltına almak için ters kelepçe taktıkları halde ağzına biber gazı sıkan bir polisin emniyeti sağlamak amacıyla değil de düşmanca saldırdığına şahit oluyoruz." denildi.

ÖNCE İZİN VERİLDİ, SONRA COPLARLA SALDIRDILAR

Açıklamada, "Yerlerde sürüyerek gözaltına aldıkları ve kıyafetlerini yırtarak polis otosuna doldurdukları insanlar sadece alanda bekleyip hiç bir taşkınlık göstermemiştir." ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada şunlar dile getirildi: "Emniyet tarafımdan önce basın açıklaması yapmalarına izin verilen, sonra da TOMA'larla çevrilip darp edilerek göz altına alınan Furkan gönüllülerinin bugün yaşadıkları emniyet adına utanç vericidir. Bu yapılanları kınıyor zalimlerin Allaha hesap vereceği günün yakın olduğunu haykırıyoruz."

11.9.2020 [Samanyolu Haber]

Öldükten Sonra Diriliş [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, farkında mısınız bilmiyorum, irşadın ışığı her geçen gün azalıyor. Yavaş yavaş alacakaranlığa doğru yol alıyoruz..
İrşad vazifesi gören o güzelim müesseseler kapatılınca yerini kop koyu bir küfür kaplamaya başladı. Önce şüphe ve tereddüt ile başlıyor, sonra içinde depreşip duran sorulara cevap bulamayınca yavaş yavaş uzaklaşma başlıyor.

Bizler kendi dönemimiz adına belki de şanslıydık. Önümüzde, yanı başımızda bize rehberlik yapan, her sorumuza ikna edici cevaplar veren mürşidleri bulduk. Ama günümüz maalesef öyle değil. Bu günün nesli bu anlamda çok ama çok talihsiz. Her geçen gün onları  koyu bir cehalet kuşatıyor. Güneş tutulduğunda nasıl etrafı alacakaranlık kaplar tıpkı öyle.

Pozitivizmin etkisiyle yeni jenerasyonda inanca olan ilgi, alaka her geçen gün zayıflıyor. Öldükten sonra dirilmeye ve hesap vermeye inanma oranı her geçen gün daha bir azalıyor. 

Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda özellikle siyasetçilerin, idarecilerin bir kısım  uygulamaları, bırakın islamdan uzaklaşmayı, islama ve müslümana nefret duygularına bile sebep olabiliyor.

Günümüzde yeni kuşaklar maalesef ki Kur’an’dan alması gereken irşadı alamadığı ve önlerinde hakiki rehberleri göremediği için Kur’an öncesi cahiliye çağına geri dönüyor.

Deizm, ateizm, nihilizm gibi akımlara kapılıp, inkarın karanlık dehlizlerinde kaybolup gidiyor...

Neslimizin birer birer kaybolup gitmesi karşısında acı ve ızdırap duyanlar elbette bir gayret içine gireceklerdir. Bu konuda çaresiz de değiliz. Elimizde o kadar çok malzeme var. Yapılması gereken onları bu günün diliyle yeniden ambalajlayarak sunmak gerekiyor.

İletişimin bu kadar yaygınlaştığı bir çağda Kur’an’ın akılları ikna eden mantığının yeni nesillere süratle ulaştırılması gerekiyor.
Bu konuda Kaf suresindeki şu ayetlere bir bakalım.

Kur’an önce her devrin insanını meşgul eden problemlerin tesbitini yapıyor:

 “Doğrusu, onlar, kendilerinden birinin, uyarıp irşad etmek için peygamber olarak gelmesine şaşırdılar da inkarcılar: “Bu, ne tuhaf şey!” dediler, “Biz ölüp de toprak olduktan sonra mı dirileceğiz? Bu, aklın alamayacağı kadar uzak bir ihtimal!” (Kaf suresi, 2-3)

Sonra da akılları inanmaya ikna eden delillerini ortaya koyuyor.

Yasin suresindeki şu ayetlerde, öldükten sonra dirilmeyi inkar eden insana, ilk yaratılış hatırlatılıyor:

“İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi:
Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.
Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize:
“O çürümüş kemikleri kim diriltecek!” diye.
De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.” (Yasin suresi, 77-79)

Yani “Allah, yaratmanın her türlüsünü, hayale bile gelmez şekillerini, mekanizmalarını bilir.” demektir.
Canlı, cansız bütün varlıkların muhteşem sanatlarla donatılarak yaratılması dikkatlere arz ediliyor.

Yine, bir yönüyle ölüme benzeyen kıştan sonra bahardaki diriliş, öldükten sonra dirilmeye örnek olarak gösteriliyor:
 “Gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilen ekinler, salkım salkım meyveleriyle ulu hurma ağaçları yetiştirdik. Bütün bunlar kullarımıza rızık vermek içindir. Hem o su ile ölü toprağa hayat verdik. İşte ölmüş insanların diriltilip mezarlarından çıkışı da böyle olacaktır.” (Kaf suresi, 9-11)

“Biz ilkin yoktan yaratmada bir âcizlik, becerisizlik mi gösterdik ki bu tekrar yaratmada acze düşelim?
Hayır! Öyle değil, onlar da böyle olmadığını bilirler. Ama yine de onlar bu yeniden yaratılıştan (dirilmeden) şüphe içindedirler. (Kaf suresi, 15)

Tefsiru’l- Münir sahibi Prof. Vehbe Zuhayli bu ayetin tefsiriyle ilgili şunları kaydediyor:

Allah Tealâ yeniden dirilişin mümkün olduğuna dair bizzat muhatapların kendilerinden bir delil zikretmiştir. Şöyle buyurmuştur:
"İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler."  Yani hiç mevcut değillerken onları yoktan ilk defa yaratmamızda biz acziyet mi gösterdik? Hayır! O halde yeniden diriltmek ve onları tekrar yaratmak konusunda acizlik göstereceğimizden nasıl bahsedilebilir? Hem bir şeyi tekrar yapmak ilk defa yapmaktan daha kolaydır.

Nesillerin kaybolup gitmesi karşısında bu gün yapılması gereken şey, kaynaklarımızda var olan bilgilerin yeniden ele alınarak buna muhtaç nesillere arz edilmesi, bununla birlikte her bir varlıktaki sanat ve mükemmelliğin ortaya konmasıyla, öldükten sonra dirilmeye inanmanın ispat edilmesidir.

Yeni nesillerin ikinci dirilişe inanması ve hayatını buna göre yaşaması buna bağlıdır...

O ispat edilmeden de dünyada nizamı sağlamak mümkün olmayacaktır...

[Hüseyin Yağmur] 11.9.2020 [Samanyolu Haber]

Yine bir Gülnihal [Harun Tokak]

Bir akşam alacasında hafifçe çiseleyen yağmur altında yıllar sonra buluştuğumuz kadim dostla, baharı yeniden saçlarından yakalamıştık ki sayılı günler, bir rüya gibi gelip geçti.

Etrafımızdaki her şey artık veda diyordu.

Yollar yine ayrılık kokuyordu…

Mekansız kuşlar gibi daldan dala konuyorduk.

Ayrılıklar sadece türkülerde güzeldi, o kadar.

Sevimli torunların taptaze bir bahar sunar gibi ellerindeki kırmızı güllerle gülümsemeleri o tatlı rüyadan uyandırdı bizi.

Başladığında hiç dinmeyecek gibi yağan yağmurlar, hiç akşamı olmayacak gibi uzun gündüzler, lacivert bulutları yüzüne peçe yapan bir peri güzeli gibi gülümseyen mehtap, her sabah taze bir günü müjdeleyen kuş cıvıltıları geride kaldı.

Arka arkaya çalan kapı zilleri, sıcak pideler, ellerinde tabaklarla kapımıza dikilen yüreği cömert dostlar unutulur gibi değil.

Sessiz ve sakin akan derin nehirler gibi yan komşumuz, akıllı, afacan ama zaferden zafere koşan bir komutan gibi kararlı karşı komşumuz hepsi geride kaldı.

Ormanın bitişiğindeki balcılarımız, az ilerdeki sütçümüz, her daim, “Markete gidiyorum alınacak bir şey var mı?” diyen dost bir babanın vefakâr evladı, bütün bir cihanı dolaşmaya sevdalı kameramanımız, büyük orduları yönetmekten yorulmuş gibi duran Serdarımız, cihan savaşı görmüş çocuklar gibi saçları erkenden ağarmış editörümüz geride kaldılar.

Hele körpe kızlık dönmelerinde hemen her gün güvenli bir liman gibi sığındıkları; şimdilerde ise yerlerinde yeller esen ışıktan evlerinin harabeleri arasında gözyaşı döken, anasının kabul olmuş duası Büşra’mızı unutmak mümkün değil.

Geçmişte nice güzel buluşmalara sahne olan bu tarihi bina yanmış, kül olmuş.

Nice güllerin açtığı, bülbüllerin avazelerini saldığı, hakikat erlerinin sevdalarına yürüdüğü mekânın küllerini, incecikten esen kuzey rüzgârları sağa sola savuruyor.

Sevgili eşinin de gözleri buğulanınca İmru’l Kays’ın o ölümsüz sözleri geldi hatırıma

”Durunuz! Ağlayalım anısına sevgilinin yurduna.”

Durup ağlamamak mümkün değil.

“Suat’ı alıp götürdüler yurdundan koparılmış, gözleri sürmeli yaralı bir ceylan gibi” diyor Ka’b Bin Züheyr.

Nice Suat’lar, nice yurdundan koparılmış yüreği yaralı ceylanlar bıraktım geride.

Cihana hükmetmiş hakanlar gibi vakur ve sorumluluk sahibi, gönülleri yüce yiğitler, yüreği yangın yeri bacılar bıraktım.

Salih ve kadim dostların evlatları idi onlar.

“Gönlüm öyle kırık ki! Gönlüm azat nedir bilmeyen bir köle misali ezgin”

Birlikte kıldığımız Cuma namazları bizi alır kırk yıl öncesinin Antalya’sına götürürdü.

Antalya’nın yaz sıcağında evimize gidecek kadar takatımızın kalmadığı ve Kavaklı Mescid’in tavanına asılı vantilatörün altında uzanıp yattığımız günler geri gelmiş gibiydi.

Hatip, sanki karşısında Antalya Köy Hizmetleri Camisi’nin cemaati varmış gibi coşkulu konuşurdu.

O davudi sesiyle Sultan Ahmet ezanlarını aratmayan Cuma müezzinimiz muhteşemdi.

Minyatür bir stüdyoya dönüştürdüğümüz evimizdeki çekim sahneleri, kamera arkaları unutulur gibi değil.

Geceleri balkona çıkar saniye saniye sabaha yürüyen karanlığı seyrederdim.

Belli aralıklarla belediye otobüsü geçerdi. Zevkle izlerdim onun geçişini.

Sanki uçsuz bucaksız karanlık bir denizde bütün ışıklarını yakmış bir gemi gibi geçer giderdi evimizin önündeki karanlık ve ıslak yoldan.

Gecenin bir vakti kadınlı erkekli yolcular inerdi içinden. Sevdiklerini daha fazla merakta bırakmamak için hızlı hızlı adımlarla karanlıkta birer ikişer kaybolurlardı.

Hiç bitmeyen bir tiyatro gibi her gece sabaha kadar tekrar ederdi bu sahneler.

Bazı günler, gün batımlarında kasabanın yakınındaki göl kıyısında yürüdük kadim dostlarla.

Gölün lacivert sularının üzerinde yeni doğmuş bir bebek yüzü gibi tebessüm eden beyaz, pembe nilüfer çiçekleri, dağlardaki kır çiçekleri, yangın kızılına boyanmış kanatlarıyla kızıl ufuklara koşan su kuşlarının seyri doyumsuz olurdu.

Yeşilin parlayışına, gölün lacivert sularına yavaş yavaş kızıl bir şal örtüldüğü dakikalarda göl korosu da gece orkestrasına hazırlanırdı.

Hepsi geride kaldı.

Hepsi neyse ama bazen gözyaşlarına boğulduğumuz, bazen sevindiğimiz ama hepsinde kendimizi bulduğumuz Çayzoom programları bir başkaydı.

Bir orman yangınından fışkırmış alevli dallar gibi ömrünün baharındaki fidanlara su verir misali ev ziyaretlerinde tarihi sahneler yaşanırdı.

Bu anlamlı proje sayesinde elliye yakın muhacir aileyi evinde ziyaret etmiştik.

Dinliyor, konuşuyor, karşılıklı sohbet ediyorduk.

Meriç hemen herkesin ortak kaderiydi...

Delik botlar, azgın sular, Survivor yarışmacıları gibi çamurların içinde bata çıka yürümeler, yırtık ayakkabılar, tel örgüler, dikenli teller, silah sesleri, kirli yataklar, kırık dolaplar, ağlayan çocuklar, çocukların ağlayışına dayanamayıp ağlayan anneler…

Anaların ve ablaların bu süreçte yaşadıkları hakikaten bir destan.

Aile ziyaretlerinde gördüğümüz o ki, bir şekilde hicret diyarına ulaşanlar yavaş yavaş bulundukları bölgelere uyum sağlamaya başlamışlar.

Yapılan bir araştırma %93’ünün hayata umutla baktığını gösteriyor.

Ama bu rakam bile bizi tatmin etmiyor.

Bir ev ziyaretinde, evin dünya tatlısı kızları ile tanıştık. Birisinin adı Gülnihal’di.

Derken bir Gülnihal muhabbeti başladı. Meğer kızlarımızdan birisi Dede Efendi’nin ölümsüz eseri Gülnihal’i çalabiliyormuş.
Bize muhteşem bir resital sundu. Bu olay diasporanın en güzel, en umutlu sahnelerinden biri olarak hafızlarımıza kazındı.
Hayalim yıllar öncesine gitti.

Özal, Demirel, Ecevit gibi cumhurbaşkanları ve başbakanların okullara sahip çıktıkları yıllara.

Ankara’nın unutulmaz simalarından biri de, şimdi hapiste olan değerli dostum Alaaddin Kaya Bey’di. O yıllarda Zaman Gazetesinin imtiyaz sahibi idi.

Demirel’le gittiği bir Orta Asya seyahatindeki “Yine Bir Gülnihal” hikâyesini kendisinden dinleyelim:

“Bir Orta Asya seyahatinde, gittiğimiz her ülkede, Demirel’le okullara uğramıştık. Sıra Özbekistan’a gelmişti. Özbekistan sıkıntılı bir yerdi. Demirel; “Burada hangi okula gideceğiz?” dedi.
‘Bir kız kolejine gitmeyi uygun görüyor arkadaşlar.’ dedim.
‘Ya!’ dedi. ‘Sizin arkadaşlarınız kız koleji de mi açtı. Olamaz böyle bir şey.”

İnanamadı.

Özbekistan’daki o kız koleji bize temsiller verdi. Kendi millî marşlarını söylediler. İstiklâl Marşı’nı okudular. Ardından Osmanlı Türkçesiyle ‘Yine Bir Gülnihal’i söylediler. Öylesine güzel söylediler ki anlatamam. Biz hepimiz ağladık, yoğun bir ağlama sahnesi yaşadık.

Demirel çok mütehassis oldu. ‘Ne kadar güzel yetiştirilmiş çocuklar!’ dedi.

Demirel’in Özbekistan’a geliş nedenlerinden biri de “Ebedî Dostluk Anlaşması” imzalamaktı.

‘Şimdi ben bu huzurda bir itirafta bulunacağım.’ dedi Demirel. ‘Ebedî Dostluk Anlaşması’nı biz imzaladık diyoruz ama hakkı teslim edelim biz bu okulları açmakla zaten Ebedî Dostluk Anlaşması’nı o gün imzalamışız. Bugün bunun törenini yaptık, haksızlık yapmayalım. Bizim dostluk nişanımızın en belirgin simgesi bu okullardır.’

Demirel çok duygulanmıştı. Kendisiyle beraber fotoğraf çektirmek için bütün öğrencileri sahneye davet etti. ‘Öğretmenler de gelsin’ dedi. ‘Fakat bunlardan daha fazla önem verdiğim bir hadise var, bu okulları kuran iş adamları da gelsin.’

Güzel bir manzara meydana geldi. Herkes duygulu bir şekilde olayları izliyordu. Demirel; ‘Bu fotoğrafı ne yapacağım biliyor musunuz’ dedi, ‘bu fotoğrafı kartpostal olarak bastıracağım ve bundan sonra aramızdaki kartlaşmalar, bayramlaşmalar bu fotoğrafla olacak.’’

Bu hatıranın sahibi değerli dostum Alaaddin Kaya ilerlemiş yaşıyla, ağarmış saçlarıyla, onca hastalıklarıyla bu insanlık için son derece yararlı gayretlerinden dolayı şu an hapiste.

Şimdi, Özbek ve gurbetteki muhacir kızların seslerinin, ortak bir ritim içinde eriyip, bir melodi halinde ince ve rakik kalbine, hücresinin penceresinden çağıl çağıl dolduğunu düşünüyorum.

“Yine bir Gülnihal, aldı bu gönlümü”

[Harun Tokak] 11.9.2020 [Samanyolu Haber]

“Kur’an ayna ister vekil istemez” ne demek? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Bediüzzaman Hazretleri, “Kur’an, ayna ister, vekil istemez. Kitaplar, Kur’an’a dürbün olmalı, onun yerine geçmemeli.” buyuruyor. Buradan hareketle Kur’an kendi kendini anlatır; bizim vazifemiz ona ayna olabilmektir diyebilir miyiz?” (Sümeyra F.)

Elbette diyebiliriz. Dini anlatan kitapların ve içtihatların muhteviyatı Kur’an’ı yansıtmak ve onun inceliklerinin dikkatlere sunmaktır. Onların Kur’an’ın üzerinde gölge oluşturacak şekilde adeta İlahî mesajın vekili, temsilcisi olarak görülmemesi gerekir.

Malumunuz Kur’an ve Hadis, İslâm’ın temelidir. İnsanları genelde harekete sevk eden de onlardaki Allah ve Resulü’ne ve Kur’an’a olan iman, bu imanın kalplerde meydana getirdiği sevk ve şevk­tir.

Tecrübelerle sabittir ki insan, genellikle ya nefsinin, nefsanî yönünün tesiri altında, ya da Din’in yönlendir­mesiyle hareket eder. Terbiye görmemiş ve tezkiyeden geçmemiş nefs-i emmare ile Din, çok defa çatışır.

Dolayısıyla insanlara doğ­ruyu, nasıl davranmaları ve ne yapmaları gerektiğini tebliğ etme­nin en iyi ve en tesirli yolu, onlara Din’in kaidelerini, hükümle­rini, Allah ve Resulü’nün buyrukları olarak anlatmaktır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadeleriyle insanları en fazla kabule ve itaate sevk eden, kaynaktaki kudsiyettir. Kaynakta, buyrukların sahibinde kudsiyet yoksa insanlara bir şeyi yapıp yapmamanın onlar için ne kadar iyi ve kötü, hayatları ve sağlıkları için ne kadar gerekli veya ge­reksiz olduğunu, o şeyi yapıp yapmamadaki hikmetleri delilleriyle anlatmak, zihinlerinde kabul meydana getirse, aklen onları ikna etse bile nefislerini itaate, o şeyi yapıp yapmamaya sevk etmede yeterli olmaz.

Bundandır ki, Kur’an ve Sünnetin hükümleri, emir­leri ve yasakları insanlara bizzat Allah ve Resulü’nün buyrukları olarak âyetlerle, hadislerle tebliğ edil­meli, ondan sonra onlardaki hikmetler üzerinde bir takviye ola­rak durmak gerekirse durulmalıdır.

Âlimler, yazılan kitaplar, Kur’an ve Sünnet’e gölge etmemeli, onların yerine geçmemeli, tam tersine Kur’an ve Sünnet’e dürbün ve ayna olma­lı, Kur’an ve Sünnet’i göstermeli, insanları doğrudan Kur’an ve Sünnet’e yönlendirmelidir.

Yazımızı Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ikazıya noktalayalım:

“Ben görüyorum ki, Kur’an-ı Hakîm’in hakikatlerine ait bazı kemalât, bazı faziletler, onlara dellâllık eden, onları anlatan veya tebliğ eden vasıtalara veriliyor. Bu, yanlıştır. Çünkü o kemalât ve faziletlerin Kur’an’a ait olmasından ve Kur’an’a ait olarak nakledilmesinden kaynaklanan kudsiyet, pek çok delil kuvvetinde tesir gösterir ve hükümlerini kabûl ettirir. Ne vakit dellâl veya vekil araya girip gölge etse, yani Kur’an yerine onla­ra yönelinse kaynaktaki o kudsiyetin tesiri kaybolur.” (26. Mektup, 2. Mebhas)

[Dr. Ali Demirel] 11.9.2020 [Samanyolu Haber]

Yönetim anlayışları ve yönetici tercihlerinde değişim ihtiyacı [Prof. Dr. Osman Şahin]

GÜVEN İNŞASI 7

Hizmet Hareketi’nde süreç öncesinde, istihdam edilen idareciler özellikle Hizmet’in sayısal olarak hızla büyüyen yapısının ihtiyaçlarını karşılayabilecek vasıflara sahip olan insanlardan seçilmekteydi. İhtiyaç duyulan maddi sermayenin karşılanmasında, yeni kurumların ve binaların inşa edilmesinde ve bürokrasi ile olan ilişkilerde başarılı olabilecek insanlar tercih ediliyordu.

Hizmet süreç öncesinde büyük bir cazibe merkezi haline gelmiş olduğundan ve çok sayıdaki farklı kurumlarının da etkisiyle insan kazanma noktasında bir problemi de kalmadığından keyfiyet, maneviyat ve rehberlik konusunda önemli problemler yaşamaya başlamıştı.

Bu özden uzaklaşmanın neticesinde, cemaatinin arasına karışan ve onlardan bir fert gibi davranan hizmetçi yöneticilerin yerini, ulaşılması çok zor olan, emreden ve cemaatiyle amir-memur seviyesinde ilişkilere sahip olan yöneticiler almaya başlamıştı. 

Bütün bunların bir sonucu olarak, idarecilerin Hizmet ilke ve prensiplerine uygun, her bir ferdin değerli olduğu ve o bireyin maddi ve manevi inkişaf etmesinin merkeze alındığı, bir ferdin dahi kaybedilmemesinin çok önem arz ettiği, karar alma süreçlerinde bireylerin aktif katılımlarının sağlandığı (yani istişare mekanizmalarının sağlıklı bir şekilde işlediği) yapılanmalara gidilip gidilmediği gibi konular (ehemmiyeti teoride herkes tarafından kabul edilse de ve bu hususta bazı istisnalar olsa da) daha az önemli hale gelmişti.
Maalesef bu durum, en önemli sermayesi insan olan Hizmet Hareketi içerisinde bazı çok önemli deformasyonların yaşanmasına sebep olmuştur. Bu yanlış yönetim anlayışından dolayı bazı insanlar mağdur edilmiş, küskünler ve gayr-ı memnunlar oluşturulmuş, bireylerin kabiliyetlerinin inkişafının önü alınmış, maneviyat ve rehberlik adına çok önemli kayıplar yaşanmış ve bunların neticesinde ortaya çıkan bu bozulmalar bazı su-i istimallere ve su-i uygulamalara kapı açmıştır.

Diğer taraftan yöneticiler ile yönetilenlerin arasındaki mesafe açılmış, yöneticiler cemaatleri ile ilgili empati yeteneklerini zamanla önemli ölçüde yitirmişler ve dolayısıyla onları anlamakta güçlük çekmeye başlamışlardır.

Süreç öncesinde Hizmet’in sahip olduğu güçlü cazibe etkisiyle, bunların yol açtığı zararlar tam görülüp hissedilememiş olsa da, süreçle beraber yaşanan hadiselerin etkisiyle bu zararlar katlanarak ortaya çıkmıştır. Bu şekilde ortaya çıkan bazı gayr-ı memnunların süreçte Hizmet’e cephe alarak, zalimlerin yanında yer aldıkları görülmektedir. Aslında, bu deformasyonlar sadece gayr-ı memnunlar üzerinde değil, aynı zamanda Hizmet’i benimseyip özümsemiş bazı insanlar üzerinde de önemli tahribatlar meydana getirmiştir.
Bütün bu yaşananlar sebebiyle Hizmetteki insanlar hem bu yanlışları hem de bunlara sebebiyet verenleri ve hala zarar vermekte olanları ciddi olarak sorgulamaktadırlar. Aslında, süreç öncesindeki yanlış yönetim anlayışları ve yanlış yönetici tercihleri sebebiyle önemli güven kayıpları yaşanmaya başlamıştı.

Eski yönetim anlayışlarında ısrar edilmesi…

Bugün için Hizmet’in en büyük problemlerinden birisi, süreç sonrasında hala süreç öncesi yönetim anlayışlarının ve aynı yönetici tiplerinin devam ettirilmeye çalışılmasıdır. Bu anlayışların ve tiplerin günümüz Hizmet insanının ihtiyaçlarına cevap vermesi artık mümkün değildir. Zaman, çevre ve dolayısıyla ihtiyaçlar çok büyük değişikliğe uğramıştır. Dolayısıyla bu oluşan şartlara uygun olarak yönetim anlayışlarının yeniden revize edilmesine ve yönetici tiplerinin değişmesine çok ciddi ihtiyaç vardır.

Hala Hizmet tabanından dillendirilen taleplere cevap verilememesinin ardında da aynı sebepler vardır. Tabanın talepleri icra konumunda bulunan insanlar tarafından tam anlaşılamamaktadır. Bazen de bu isteklere süreç öncesi yönetim refleksleriyle cevap verilmesi hatasına düşülmekte ve bundan dolayı insanların beklentileri bir türlü karşılanamamaktadır.

Bu değişim ihtiyacının farkına varılamadığından, önemli problemlere sebebiyet vermiş olmalarına rağmen, bu idarecilerden vaz geçilememekte ve bu durum cemaat tabanında önemli zararlar oluşturmaya devam etmektedir.

Artık oluşan yeni konjonktürde, emreden, dikte eden, her şeyi daha iyi bildikleri iddiasında olan, göstermelik istişare yapan ama istişarenin hakkını veremeyen, her meseleyi herkesten daha iyi bildiğini düşündüğü için başkalarının düşüncelerini önemsemeyen, kendisini bulunduğu makam ve hizmetler için vazgeçilmez gören, rehberlik ve insan kazanma ve kazanılanları muhafaza etme en birincil önceliği olmayan, bütün hareketleri şeffaf olmayıp denetlenemeyen, hesap sorulamayan, etrafındaki insanların kabiliyetlerinin inkişafı en önemli bir meselesi olmayan, ona tam destek olanlar dışında cemaatin geneline karşı güven duyamayan ve dolayısıyla onları her türlü hizmetlerde istihdam edemeyen, Hizmet ilke ve prensiplerine tam manasıyla uymayan, insan merkezli olamayan, cemaatinin ekseriyetinin kabulüne mazhar olamayan, cemaatinin arasına karışıp onlardan bir fert olamayan, zamanın ve şartların lazımı olan değişime evet diyemeyen, gerekli manevi donanıma ve  hizmetçi lider vasıflarına sahip olamayanların idareci olabilmeleri mümkün değildir.

Mevcut idarecilerin bu hususlarda kendilerini geliştirmeleri, eksiklerini gidermeleri, yönetim yaklaşımlarını değiştirmeye ihtiyaçları vardır. Bu değişimi gerçekleştiremeyen insanların Hizmet tabanından gelen baskılar neticesinde zamanla kenara çekilmek zorunda kalmaları ise kaçınılmaz olacaktır. 

Önemli Not: Yazılarda Allah’ın (CC) inayet ve keremiyle görebildiğim kadarıyla, yönetim anlayışları ve yöneticiler hakkında yapmaya çalıştığım bu tespitler problemlerimizi anlamak, eksikliklerimizin telafisi ve ihtiyaç olan değişimin gerçekleşmesi adına neler yapılabileceğine dair bir fikir vermek, geçmiş yaşadıklarımızdan ibretler alarak yanlışlarımızı tashih etmeye, yeni şartların ve kültürlerin gerektirdiği donanımı elde etmeye ve bunun için ihtiyaç olan değişime dikkat çekmek içindir.

Yoksa, süreç öncesi, süreç boyunca ve sonrasında hizmetlerde her seviyede vazife almış ve fedakârca çalışmış ister yönetici isterse de yönetilenler olsun, Hizmet insanlarının yaptıkları güzel hizmetlerini takdir etmeme ve küçük görme değildir veya onların kuvvey-i maneviyelerini ve ümitlerini kırma amacı taşımamaktadır.

Bilâkis, Hocaefendi’nin “Gamı-tasayı bırak iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Öyle otur, öyle kalk, öyle düşün, öyle konuş, öyle davran ki, sana bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaş! En karanlık anlarda bile ümit solukla!” sözlerinde ifade ettikleri ve hayatında en önemli bir gaye haline getirdikleri bu hakikatin her bir Hizmet insanının felsefesi haline gelmesi gerektiğine inanıyorum.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 11.9.2020 [Samanyolu Haber]