Merhaba Mekke
Bir sonbahar eylülünde gecenin bağrındaki aydınlık sabaha akıyor.
Kadifeyi andıran gece göğünde gerdanlık gibi parlayan yıldızların altında bizi Mekke’ye taşıyacak otobüsleri bekliyoruz. Gündüz sıcağında kavrulan beton binalar, çöldeki kumlar, kayalar hala etrafa alev saçıyor. Ilık bir çöl rüzgârı okşuyor saçlarımızı.
Nihayet otobüsler geliyor. Yorgun bedenlerimizle eski model otobüslere yığılıyoruz.
Cidde’den Mekke’ye doğru yolculuk başlıyor. Göz alabildiğine karanlık bir çöl, sıra sıra tepeler ve tabii ki hala çağlayan gibi inen sıcak…
Bir saat kadar yol aldıktan sonra uzaklardan ışığın kent haline dönüştüğü Mekke görünüyor.
Artık Kâbe’ye çok yakınız.
Mekke’n etrafını çevreleyen peş peşe dalga dalga tepeler aydınlık bir gecenin koynunda dinleniyor. Kelimelerin ve tahayyülün ötesinde bir manzara…
Hazreti Âdemin, Hazreti İbrahim’in, Hazreti Hacer’in, Hazreti Peygamberin ayak izlerini barındıran topraklar, seslerine, ses vermiş dağlar, tepeler, koşturdukları vadiler. Biraz ötede vadilerin, tepelerin arkasında, affın ve aşkın sembolü Arafat, kendi yüceliklerinde yükselen Hira ve Sevr, gecenin siyah şalına bürünmüşler, süt buğusu mavi tüllerin arkasından etraflarına pırıltılı gülücükler saçıyorlar. Çöle aşk yağmış.
YÜREĞİMİZ GÜM GÜM ATIYOR
Kâbe’ye yaklaştıkça “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sesleri daha bir coşku ile yükseliyor.
Yüzyıllar boyunca aşkın kendilerinde cisme büründüğü nice peygamber ve Allah dostları, yüreklerinden kopup gelen bu lahuti sesi, kömür karası lav tepeciklerine, güz sarısı çöllere ve çıplak göğe dinletmişlerdi.
Mekke, sabırlı bir anne gibi evlatlarını bu gerçeği anlamasını bekliyor. Olur da duyulur, duyulur da anlaşılır diye her daim bıkmadan, usanmadan kendi şiirini okuyor:
“Ben Mekke…
Şehirlerin anasıyım ben… Benim tarihim insanlık tarihinden önce başlar.
Aşk kokar benim toprak ve taşım.
Göllerim, ırmaklarım, sahillerim, yeşil ormanlarım olmasa da gam değil!
Cennetten sürgün yemiş bir kadın olarak Hazreti Havva ilkin bu topraklara geldi. Hazreti Âdem’le benim bağrımda buluştular. Burada dünya toprağına kök saldılar. Yeryüzünün ilk yapısı Kâbe’yi burada inşa ettiler.
O gün bugün kutsalın başkenti oldum.
Nice milletler savaşlarda yok olup gitti. Nice şehirler yanıp küle döndü. Bir insan sesi duymak için yüzyıllarca beklediğim oldu.
Nuh Tufanından sonra bütün bütün unutuldum.
Derken Hazreti Hacer kucağında İsmail’le çıka geldi topraklarıma.
Onun Hazreti İbrahim’in arkasından seslenişi hala kulaklarımda,
“BİZİ BIRAKIP NEREYE GİDİYORSUN EY İBRAHİM?”
Gittikçe kısılan sesiyle Rabbine yakararak güneşin bağrında oradan oraya koşuşunu hiç unutmadım.
Önce Zemzem suyunu, sonra konu komşuyu buldu Hacer. Ben de onunla ilk yaradılışın tazeliğine büründüm.
Büyük insanların bu topraklardaki çile ve imtihanları hiç bitmedi.
Hazreti İbrahim, gelişini bir ömür boyu beklediği oğlu İsmail’ini kurban etmeye götürürken canım boğazıma geldi.
Bir gün baba oğul Kâbe’yi taş taş, duvar duvar yeniden inşa etmeye başladılar. Benim sevincime sınır yoktu.
Duvarlar yükselttikçe onlar da sevindiler, coştular. Güzel insanlar, güzel dualar ettiler ve en güzel şekilde cevap aldılar.
Hazreti İbrahim, Ebu Kubeys Dağının tepesinden insanları Allah’ın evine davet etti. Bu çağrıyı kıyamete kadar kalbinde imanın nurunu taşıyan herkes duydu. Dünyanın dört bir yanından denize koşan nehirler gibi bana doğru akmaya başladılar.
Yeryüzünde benden mutlusu yoktu.
Fakat zamanla, insanlar Peygamberlerin ışığından yeniden uzaklaştı ve Kâbe’nin içine koydukları putlara tapmaya başladılar.
Ufuklar daraldı.
Ve bir sabah…
Filler yaklaştı, sağdan soldan ama sadece yaklaşabildiler. Çünkü Rabbimiz fillerin Kâbe’ye girmesini yasaklamıştı. Bu şehir kötü efendilerin şer niyetlerine haram kılınmıştı.
Bu olayın üzerinden kırk yıl geçti.
610 Yılı Ramazan’ın yirmi yedisi pazartesi gecesi idi.
Hira Nur Dağı, derin ve beklenti içinde bir sessizliğe bürünmüştü.
Gecenin yarısı çoktan geçmiş, zaman seher vaktine yaklaşmıştı.
Beklenen an gelmişti.
Muştular vardı ötelerden.
Fezayı ışık denizine kesen bir ışık patlamasının arasından melek Cebrail gökleri dolduran ihtişamıyla göründü.
Hazreti İsa’dan sonra kopan bağ yeniden bağlandı. Evrenin çağlar üstü senfonisi yeniden duyulmaya başladı.
Yeni doğan güneşle birlikte ben de bir ışık pınarı haline geldim.
Ben Mekke’yim!
Benim üzerimde yürüdü o Sevgili!
Vahyin terlerini ellerimle sildim onun aydınlık alnından.
Onun bastığı yerler rahmet oldu benim için. Yorulunca uzandı, dinlendi benim üzerimde. Susayınca içimden çıkan pırıl pırıl zemzemden içti, abdest aldı. Mübarek ellerini sürdü bana. Kıyama durdu üzerimde. Secdede sımsıcak gözyaşları ile ıslattı toprağımı…
Üşüdüğünde yorgan, terlediğinde bulut, takati kesildiğinde umut oldum ona.
Ama ona burada rahat vermediler. Ben hayatımın en hazin ânını o bağrımdan zorla koparılırken yaşadım.
“Ey Mekke!” diye seslendi bana. “Vallahi seni çok seviyorum. Eğer beni mecbur etmeselerdi asla senden ayrılmazdım.”
“Ey Muhammed! (sav)” diye cevap verdim muhabbetin diliyle, “Vallahi ben de seni çok seviyorum. Seni mecbur etmeselerdi biliyorum ki asla benden ayrılmazdın.”
KÂBE: KÂİNATIN KALBİ
Şafak söktü söküyor.
Otobüsümüz otelin önünde duruyor. Mekke yüreği yaralı bir ana gibi hala konuşuyor.
Bu şehir insanı sarıp sarmalıyor. İster ağla ister gül ama hep “ol ve duy” hâlinde bir akış içinde.
Konuşuyor, şarkı söylüyor, destan yazıyor, menkıbe anlatıyor, ağlıyor, gülüyor, rüya görüyor…
Sanmayın ki kafası karışıktı. Nurlu bir bilinç halinde, herkesle anlayacağı dille konuşuyor.
Aziziye’deki otelimize eşyalarımızı alelacele bırakıp eşimle birlikte Kâbe yollarına düşüyoruz. Oda komşumuz Hasan Abdullah’da bizimle birlikte.
Uçakta tanıştığımız Hasan Abdullah, uzun boylu, esmer, aydınlık çehreli bir insan. Yüzü hep bir tebessüm baharı. Bir ömür boyu mukaddes toprakların hasretiyle tutuşmuş yüreğini serinletmek için, emekli olur olmaz eşi Ümmühan hanımla birlikte buralara koşmuş.
Otelimizle Kâbe arası yaklaşık üç kilometrelik bir yol. Her adımı sevinç üstüne sevinç, her adımı özgürlük…
Yıllar yılı içimde yanan hasretler, sevdalar birdenbire korlaşıyor.
Kâbe’yi bir an evvel görme arzusu, yorgun bedenlerimizi kamçılıyor.
Tatlı bir sonbahar gecesi sabaha akarken beyaz elbiselere bürünmüş insanlar da, coşkun bir nehir gibi köpük köpük Kâbe okyanusuna doğru akıyor.
Sonsuz bir huzurla dopdoluyum.
Kalbimizle, aklımızla, hislerimizle duyuyoruz Rabbimizin bizimle olduğunu. Kayaların yüzünde, taşların parıltısında, dağların silsilesinde, çölün derinliklerinde hep O var.
Cennetten sürgün edilmiş bir Âdem mahviyetinde Kâbe’ye doğru yürüyoruz.
“Davete kabul edilir miyim?” ümidine karışmış “Kapıdan çevrilir miyim?” korkusuyla.
Havada gizemli sesler yankılanıyor. Vahye şahit olan tepelerde, dağlarda hala Allah Rasûlünün sesi yankılanıyor.
Kâbe’ye iyice yaklaşıyoruz.
Kalplerimiz, olduğundan daha büyük, çeperinden taşıyor.
Önce Kâbe’nin ışıl ışıl minareleri görünüyor. Sonra, etrafını genişleyen çemberler halinde çevreleyen beyaz mermerler…
Ay ışığının raks ettiği parlak yollar, yüzyıllar boyunca milyonlarca insanın özlemlerinin yurdu olmuş ‘Allah’ın Evi’ne taşıyor bizi.
Hasret sona eriyor.
Kâbe, ulu bir çınar gibi bütün vakarı ile gözlerimizin önünde.
VAKT-İ SEHER.
İçinde varlığın sırlarını taşıyan bir ışık fanusunun etrafında müminler, beyaz kelebekler gibi durmadan dönüyorlar.
Kâbe, her rengin, her desenin kendisine yaraştığı, cömert yaradılışlı bir güzele benziyor.
‘Güzel’in en büyük özelliği sizi başka bir âleme uyanmaya zorlaması değil midir?
Kâbe’yi ilk görenlerin duasının makbul olacağına dair birçok rivayetler var.
Acaba hangi duayı etmeliyiz?
Ebu Hanife gibi mi demeliyiz:
“Rabbim! Şimdiye kadar yaptığım ve bundan sonra da yapacağım tüm dualarımı kabul eyle.”
Dudaklar kıpırdıyor;
“Allah’ım! Peygamberimiz (as), Senden ne istemişse onları Senden istiyoruz. Neden Sana sığınmışsa onlardan Sana sığınıyoruz.
Allah’ım Ümmet-i Muhammed olarak zor günlerden geçiyoruz… İlahi! Yolumuz uzun azığımız kıt, yükümüz ağır, düşmanımız kavi… Yetiş imdadımıza! Yetiş ki, ukdeler çözülsün bir bir.”
Burada her şeye Kâbe hükmediyor. Her şey onun imbiğinden süzülüyor, onun duvar ve kemerlerine çarpa çarpa kıvamını buluyor.
Yerden fışkırıp çıkmış veya gökte melekler tarafından inşa edilip bilahare yeryüzüne indirilmiş gibi.
Adeta dünya ile ahiret arasındaki perde kalkmış. Burada hayal öyle geniş ufuklara yelken açıyor ki, insan zaman zaman kendini ötelerin hülyalı yamaçlarında dolaştığını sanıyor.
“Safa-Merve tepeleri hakikat semasını temaşa için hazırlanmış birer kameriye, Makam-ı İbrahim ötelere yükselten nurlu bir merdiven, Zemzem kuyusu bir sâki, Kâbe de yanı başındaki, yanmış kavrulmuş, büyük küçük, dağ tepe ve taş yığınları arasında, bir zikir halkasındaki serzâkire benziyor.”
Binlerce beyaz kelebek, bir sonbahar gecesinde, ay ışığının altında ümitle uçuşuyor. Kimileri ağlıyor, kimileri yakarıyor. Söyleyecek söz, akıtacak gözyaşı bulamayanlar ise başlarını göğüslerine saklayıp bir Mevlevi gibi dönüyor.
Bir an evvel Kâbe’nin kucağına atılma aşkı kamçılıyor bizi.
Bir damla gibi karışıyoruz nurlu okyanusa.
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk!” sesleri gecenin aydınlığında gökten boşalan şelaleler gibi üzerimize dökülüyor.
1.9.2017
Çölde bir nilüfer çiçeği
Bu kutlu yolculukta bambaşka bir âlemin sahillerinde, farklı bir dünyaya doğru yol aldığımızın farkınızdayız.
Tavafın her şavtında Rabbimizin azametini farklı dillerle ilan etmek istiyoruz. Kendimize göre bir sistem geliştiriyoruz. Birinci şavtta istiğfar, ikincide tekbir, üçüncü ve dördüncüyü tesbih, hamd ve senâ ile süslüyor, beşinci ve altıncı da âlem-i İslam ve ülkemiz için dua ediyor, yedinci şavtı tefekkürle tamamlıyoruz..
Tavafa başladığımız yerden yörüngeden çıkıyoruz. Üstümüz başımız sırılsıklam. Bir ışık sağanağından çıkmış gibiyiz. Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde ikişer rekât namaz kıldıktan sonra biraz dinlenmek için Kâbe’nin beyaz mermer merdivenlerine oturuyoruz. Bu saatlerde seyri doyumsuz Kâbe’nin.
Kimi bir köşede oturmuş Kur’an okuyor, kimi huşu içinde namaz kılıyor, kimi de ellerini Yaradan’a açmış dua ediyor. Burada kılınan namazların, dünyanın başka mescitlerinde kılınan namazdan yüz bin kat daha sevaplı olduğunun bilincindeler.
Burada gece, Kâbe’nin güneşiyle aydınlanan başka bir gündüz.
Derken, Kâbe minarelerinden sabah ezanları kanatlanmaya başlıyor.
Kâbe’nin etrafında coşkun akan nurlu nehir, ansızın don tutmuş sular gibi olduğu yere mıhlanıyor ve herkes Kâbe’ye yöneliyor.
Binlerce insan Kâbe’ye dönüyor, Allah’a yöneliyor. Victor Hugo’nun dediği gibi, küçük sonsuzlar, Büyük Sonsuz’un huzurunda duruyor, hem de O’nun evinde. Düz saflar halinde değil, dalga dalga büyüyen daireler halinde.
Az sonra askerlerin arasında, beyaz entarisi üzerine giydiği sırmalı siyah cübbesiyle Kâbe imamı görünüyor. Askerler safları yara yara imamı en öne geçiriyorlar.
Eller göğüslere bağlanıyor ve sihirli bir ses, tatlı bir su şırıltısı gibi yüreklere dolmaya başlıyor. Südeysi Fatiha okuyor. Üzerimizde binlerce güvercin uçuşuyor. Sanki insanların ara verdiği tavafı onlar sürdürüyor. Namaz biter bitmez, kapakları açılmış baraj suları gibi, bir anda yine coşkunca akmaya başlıyor kalabalıklar.
Biz yine beyaz mermer merdivenlerde Kâbe’nin seyrine dalıyoruz. İstiyoruz ki biz onun ihtişamını seyrederken o da bize bir şeyler fısıldasın. Yüreğimizin kulağını Kâbe’nin hakikatli diline dayıyoruz. Evet, Kâbe ona kulak veren her müminle konuştuğu gibi bizimle de konuşmaya başlıyor:
“Ben Kâbe…
Benim planım, gökler ötesi âlemlerde çizildi.
Hazreti Âdem ile Havva Arafat’ta buluştuktan sonra el ele tutuşarak beraberce geldiler bana doğru. Hakikatim var, ama henüz suretim yoktu.
O zaman burası uçsuz bucaksız çöldü. Hazreti Âdem, Rabbine ibadet etmek istedi. Cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütuna kavuşmaktı muradı.
Yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemdi. Cebrail aleyhisselam neyi nasıl tarif ediyorsa Hazreti Âdem öyle yapıyordu.
Önce temel kazıldı. Kazma işi bittiğinde durulardan duru, Allah’ın Peygamberi temellerimi kendi elleri ile attı. Meleklerin sürekli tavaf ettiği yedinci kat semadaki Beytü’l Mamur’un izdüşümünde taş taş yükselmeye, cisme bürünmeye başladım. Hazreti Âdem duvarlarımı örüyor, Hazreti Havva da ona yardımcı oluyordu.
“RAHMETİNDEN SÜRGÜN ETME ALLAH’IM”
Çölde, bir nilüfer çiçeği gibi açmaya başladım. Yeryüzünün ilk insanları yeryüzünün ilk binasını inşa ediyordu. Tamamlandığımda, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva etrafımda dönerek beni tavaf etmeye başladılar. Tavaftan sonra duaya durdular:
“Bizi cennetinden sürgün ettin, rahmetinden sürgün etme Allah’ım!”
Aslında hakikatim hep buradaydı da, o hakikatin nerede olduğunu gösterecek bir bayrak direği yoktu. İnsan yeryüzüne gönderilince o işaretin konma vakti geldi. Öyle ki, bir gün melekler Hazreti Âdem’le karşılaştıklarında “Sen var edilmeden evvel bizler çok kereler Kâbe’yi tavaf ettik!” diyeceklerdi.
Bugün Müslümanlar dünyanın her yanından bana doğru dönerek namaz kılıyorlar. Hem de kesintisiz, her an!
Namaz vakitleri doğudan batıya doğru güneşin seyrine göre ilerler. Dolayısıyla dünyanın her yerinde dairevi olarak kesintisiz namaz kılınır. Biri bitirirken diğeri başlar. Eğer bu harekete uzaydan bakma şansınız olsa, dünya yüzünde aralıksız namaz kılındığını görürsünüz.
Hakikatim yedinci kat semaya kadar göklerin her katına uzanır. Semada melekler, arzın katmanlarında ise cinler beni tavaf eder.
Beytü’l Mamur yedinci kat semanın kıblesi, ben de yeryüzünün kıblesiyim. Ben sizin bildiğiniz âlemin merkeziyim, Beytü’l Mamur ise makro kozmosun merkezi. Aynı hakikatin iki ucu, Tevhidin iki ayrı yüzüyüz.
Yeryüzündeki bu sürekli tavaf, arzın merkezinden yedinci kat semaya kadar, her kat semada biraz daha genişleyen daireler halinde devam eder. Yedinci kat semada, Beytü’l Mamur etrafında en büyük dairevi dönüş gerçekleşir.
Benim etrafımda tavaf edenler yedinci kat göklerdeki tavafa da katılmış olurlar.
Zerreden küreye, küreden Arş’a kadar uzanan bir dönüştür bu.
ARAFAT: MAĞFİRETİN MEKÂNI
Umreden sonra çıkardığımız ihramlarımızı Zilhiccenin sekizinci günü yeniden giyiyoruz. Mekke sokakları insan seli… Mekke Arafat’a akıyor.
Hac, Kâbe’yi terk etmekle başlıyor. Kâbe Allah’ın evi, Arafat ise evin sahibine yolculuk.
İlk durak Mina…
Arife güneşi karşı dağların ardından göründüğünde milyonlar, Mina’dan, marifetin beşiği Arafat’a akmaya başlıyor.
Arafat kaybettiklerimizi bulma yeri.
Hiç bitmeyen yolculuk…
“Hiç bitmeyen yolculuk” diyorum, çünkü bu yolculuk Allah’a. Allah’a doğru yapılan yolculuk, ‘sonsuzluk’ demek. Mutlak güzelliğe, mutlak ilme, mutlak kudrete, mutlak kemale hareket. Kesintisiz, sonsuz bir hareket…
Her adımımda bir peygamberin ayak izine basıyor olmalıyım. Mahşerde işte böyle yürünür düşüncesiyle, yalın ayak, baş açık yola düşenlerle dolu yollar.
Arafat ovası, kendisine akan nehirlerle her an biraz daha dolan nurlu bir deniz gibi gittikçe kabarıyor.
Arafat ovasını boydan boya geçerek Hasan Abdullahlarla birlikte Arafat Dağı’na tırmanıyoruz.
Rahmet dağı denilen bu mekân, ümidin bütün renklerini bağrında saklayan küçük bir tepecikten ibaret.
Hak rahmetinin sağanak sağanak yağdığı bir yer burası. Ova, bütün ihtişamı ile gözlerimizin önünde. “Bütün ihtişamı” ile diyorum, ama aslında Arafat sade bir düzlükten ibaret. Onu muhteşem hale getiren şey, milyonlarca müminin aynı anda ve aynı niyetle burada toplanması.
Dün evinde, köyünde olanlar bugün, Allah’ın misafiri.
Hakk’ın Habibi’nin “Hac Arafat’tır” dediği mekân burası. Her mümin cennetini yitirmiş bir Âdem.
Güllerin Efendisi burada mağfirete eren kişiyi tasvir ederken, “Anasından doğduğu günkü gibi olur” diyor.
IŞIKLAR SANKİ KUMLARDAN FIŞKIRIYOR
Arafat ovasına apaydın bir gün vuruyor. Işıklar sanki kumlardan fışkırıyor. Hiç bitmesini istemediği en tatlı rüyasında herkes… Varlıklar kendi sükûnuna çekilirken müminler burada tepeden tırnağa ses.
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk! (Buyur Allah’ım! Ben geldim Allah’ım!) haykırışları ovayı inletiyor.
Arafat’ı dolduran bu sesler, hacılık makamına erişmiş müminleri, bir ömür boyu takip edecek ve onların gönlünü her daim durulardan duru hale getirecek.
Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, beyaz ihramlar içinde, başları açık bir halde, o kaçınılmaz günü düşünüyorlar. Yüzleri endişeli. Hesaba çekilmeden evvel nefislerini hesaba çekiyor, günahlarını dergâh-ı İlahi’de itiraf ediyorlar.
Peygamberimizin Veda haccında öğle ve ikindi namazlarını cem ettiği Nemire Mescidi bizi selamlarken, Mina ve Müzdelife de sadakat postuna bürünmüş iki derviş gibi uzaklardan bizi gözlüyor.
Bütün varlıkların, dünyanın yaratılışı öncesi sessizliğine büründüğü bir anda Arafat ovası bizimle konuşmaya başlıyor:
“Dünyada henüz ateş yanmıyor, bacalar tütmüyordu. Sırtı süvarisiz soylu atlar oradan oraya başıboş koşuyor, gözleri sürmeli ceylanlar üzerimde sekiyordu.
Yer altından akan suların uğultusunu duyuyor, serinliğini tenimde hissediyordum.
Dünya tastamam dayalı döşeli idi, ama hep bir şeyler eksik gibiydi.
Bu akıp giden sulara, her mevsim doğum sancıları içinde kıvranan toprağa, etrafına nefis kokular saçan çiçeklere, başıboş koşturan atlara eşlik eden birileri olmalı değil miydi?
Yıllar böylece geçti.
Derken güneşin ışıklarının yeryüzüne diklemesine indiği bir gün, ufukta bir hareketlilik oldu.
Bir kadın geliyordu. Gelenin güzelliği birden bütün ovayı, obayı, dağı, taşı doldurdu. Daha önce böyle bir güzel görmemişti gözlerim. Cennetten inmişe, Cemal’i görmüşe benziyordu. Bilcümle canlılar dikkat kesildiler.
Yaz güneşinin altında, sükûnetin duasında, bir duruyor, bir yürüyordu. Sanki bir yitiğini arıyordu, ya da yitmiş birisiydi.
Genç ve güzeldi.
Bu yerlerin yabancısı olduğu her halinden belliydi.
Rahmet Tepesi’ne kadar geldi, sırtını tepenin yamacına yasladı.
İçime bir sevinç doldu, dalga dalga bütün zerrelerime yayıldı.
O zamanlar burası, bağları, bahçeleri ve ormanları ile her tondan yeşilin saltanatını sürdüğü, su şırıltılarının duyulduğu, aşk ve bahar kokan bir yerdi.
Yaz güneşinin sıcaklığında bir ağacın altına oturdu ve gözlerini uyur gibi yumdu.
Kulaklarına dolan sesleri dinlemeye daldı.
Sonra ellerini açtı:
“Ey Âlemlerin Rabbi, ey benim Rabbim, ister sürgün et, ister kov, gönder bahçenden. Ama beni Senden gönderme. Cennetinden düşürürken, gözünden de düşürme. Kendi rızan için, benden vazgeçme.” (Nazan Bekiroğlu’nun Lâ isimli romanından.)
Beni Âdem’le buluştur.”
Böylece adının Havva, yitiğinin Âdem olduğunu anladım. Sesi ağlamaklı ezgiler gibiydi. Kendisini koca âlemde yapayalnız hissediyordu. Yaşlar süzülüyordu yanaklarından. Neden sonra kendi hıçkırıklarından yoruldu. Ağlamanın sonu yoktu.
Sustu…
Derken güneş, çöl ufkunda kayboldu. Karanlık inmişti. Börtü böcek ötmeye, vahşi hayvanlar ulumaya başladı. Havva yalnızdı, garipti, kimsesizdi. Gece ürperticiydi. Havva’nın cennette hiç gece görmediği belliydi.
Önündeki düzlüğe baktı. Dağlara, çekilip giden buluta baktı. Mehtap beliriverdi aniden gözlerinin önünde. Güneş kadar aydınlatmıyordu ama olsun, gecenin lambasıydı.
Âdem’i düşünüyordu. “Şimdi nerelerdedir, bir başına ne yapıyordur?”
Tepeden tırnağa hasret, tepeden tırnağa pişmanlıktı.
EY RABBİM! BENİ SENDEN SÜRGÜN ETME
Gökler sessizdi, ama o tepeden tırnağa sesti.
Kalplerin sahibine seslendi:
“Ey Rabbim! Beni cennetinden sürgün ettin, senden sürgün etme…
Cennetinden düşürdün, gözünden düşürme!”
Cennette mutlu bir hayatı varmış Havva’nın. Hazreti Âdem’le yaşayıp gidiyorlarmış.
Serapa güzellikler diyarı imiş cennet. Yayılıp uzanmış gölgeleri, gök zümrütleri, kızıl yakutları, köpük köpük akıp giden süt ve bal ırmakları, maîn şarabı ile dolu testileri, sürahileri, kadehleri…
Salkımlar, salkımlardan dökülen parıltıları…
Etraflarında koşuşturan hurileri, gılmanları…
YASAK AĞAÇ
Yasak ağaç, büyülü uykular kadar tatlıymış. Ebedilik vaadi onları yanıltmış. Bir güzellik yanılgısına kapılmış, sürçmüş ama düşmemişler.
Havva üzerime uzandı. Dünyada benden mutlusu yoktu. Ben toprak ana, o da insanoğlunun anası olma yolunda… İlk defa üzerine bir ağırlık çöktü, yavaş yavaş kapandı gözleri.
Bir Arafat sabahına uyandığında güneşi gördü güzel gözleri. Kendisi için barınacak bir çardak kurdu, etrafını sarmaşıklarla çevirdi. Havva’nın günleri dua ve niyazla geçiyordu. Dinmek bilmeyen yağmurlar gibi akıyordu gözyaşları.
Benim içim içime sığmıyordu.
Günler sanki büyük bir bayrama doğru akıyordu. Hazreti Havva kuşlarla, ceylanlarla arkadaş oldu. Artık hiçbir hayvan ondan kaçmıyordu. Yeni komşularına çabuk alıştı.
“Allah’ım! Bizi birbirimize kavuştur, bizi affet!” diye dua ediyordu. Gözleri hep ufuklardaydı. Bir elini gözlerine siper ederek uzakları gözlüyordu.
Günler geceler boyunca ağladı Hazreti Havva. Akıttığı her damla gözyaşı Âdem’i ona yaklaştıran bir adımdı.
Aylardan yine Zilhicce, günlerden Pazartesi’ydi. Havva bir ağaç gövdesine yaslanmış, yüzünü bahar güneşine çevirmiş, öylece duruyordu. Gözleri kapalıydı. Cenneti özlüyor olmalıydı. Derken ufukta bir hareketlilik fark edildi.
Âdem olabilir miydi? Âdem olsundu. Âdem’di.
Buluştular…
Bu onların dünya gözüyle birbirlerini ilk defa görüşleriydi. Cennetten sökülen iki fidan benim bağrımda dünya toprağına kök saldılar. Dünya sabahında sular aydınlandı.
Ben, yolların kavuştuğu, ırmakların buluştuğu yer oldum. Cennette yarım kalan rüya tamamlandı.
O günden sonra tüm müminlerin cennet rüyaları benimle tamamlanacaktı. Hazreti Âdem insanlığa baba, Hazreti Havva ana oldu. Yeryüzü misafirlerine, muhataplarına kavuştu.
Âdem ile Havva el ele tutuşarak Müzdelife ’ye doğru bir sevinç dalgası gibi akıp gittiler.
2.9.2017
Arafat’tan Müzdelife’ye doğru
Arafat, bir değil bin dil olmuş konuşuyor.
Bu vakitlerde daha derin, daha içten, daha ağlamaklı sesler…
Milyonların namazlarına, niyazlarına, dualarına, yakarışlarına, iç çekişlerine, iç döküşlerine ve gözyaşlarına şahit olmanın mutluluğu var Arafat ovasının yüzünde. Çadırların içinde, kumların üzerinde, ya da bir insan bedenini bile istiap etmeyen yeni dikilmiş küçük bir ağacın gölgesinde… Namaz kılan, duaya duran insanların her biri Rabbiyle baş başa:
“İlahi! Yolumuz uzun, azığımız kıt, yükümüz ağır, düşmanımız kavi…”
Keşke burada bulunan dört milyon insan Âlem-i İslam’ın içinde bulunduğu durumu bütün ruhunda hissetse ve ellerle birlikte gönüllerde Hakk’a açılsa… Bir anda çok şey değişirdi.
Ne yazık!..
Demek bu ıstırabı yeteri kadar duyamıyoruz!
Geride kızıl bir saltanat bırakarak olanca ihtişamıyla ufkun ardına kaymaya hazırlanan Arife güneşinin Arafat ovasında oluşturduğu rengârenk ışık huzmeleri…
Kızgın kumların üzerinde diz çökerek, gönlünü Yaradan’a açmış milyonlarca insan… Aydınlık yüzler, yaşlı gözler ve son bir ümitle Hakk’a açılan kederli avuçlar…
Duyarlı hiç kimsenin, Rönesans ressamlarının resmetmekten aciz kalacağı bu muhteşem manzaranın büyüsünden kendini kurtarabileceğini sanmıyorum.
Güneşin gurubu ile akşamın kızıllığına boyanmış Arafat ovasını dolduran milyonlar Müzdelife ‘ye doğru akmaya başlıyor.
Arafat ovasını dolduran, Arafat Dağı etrafında girdaplaşan insan seli, yatağından taşarcasına dönmeye ve geçitten yokuş aşağı sarkıyor.
Ümit yolcuları bir denizin dalgaları gibi kabarmış, Müzdelife sahiline koşuyor.
“Arafat’tan sonra topluca boşanıp aktığınızda Meş’arü’l Haram’ın yanında Allah’ı zikredin.”(Bakara,198) İlahî beyanına teslimiyet içinde gürül gürül Müzdelife’ye akan nurlu nehrin arasına biz de karışıyoruz.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Müzdelife’ye varıyoruz.
Ay saçlarımızı okşuyor. Bal gibi tatlı bir aydınlık ellerimize, avuçlarımıza doluyor. Rahmet, dudaklarımızda, şakaklarımızda geziniyor.
Buralardan binlerce, milyonlarca bereketli ayağın geçtiği aşikâr.
Akşama kadar Âdem Nebi gibi Arafat’ta ağlamış, rahmet suları ile yunmuş yıkanmış bu dupduru insanların arasında sanki melekler dolaşıyor. Onları ellerinden tutarak gökyüzünde gezdiriyorlar.
Milyonlarca insan, ay ışığında parlayan beyaz elbiseleri içinde, ötelerden gelen rahmet esintileri ile kıpırdıyor, dalgalanıyor.
Gecenin hükümranlığında her şey gerçek biçimini kaybetmiş. İnsanlar, dağlar, tepeler, gökler ve yerler kendi sınırların dışına çıkıp birbirlerinin içine geçerek büyülü bir hareketlilik kazanmış.
Sade insanlar değil, dağ taş en coşkulu, en huzurlu, en mutlu gecesini yaşıyor.
Ve derken Müzdelife ya da diğer adıyla Meş’arü’l Haram, bir gecelik misafirleri ile konuşmaya başlıyor:
“İlk insan, ilk peygamber Hazreti Âdem ve onun cennette yaratılan eşi Hazreti Havva geçip gitti buralardan.
“Cebrail aleyhisselam, Hazreti İbrahim’e rehberlik etti bu topraklarda.
Nebiler Nebisi gözyaşları ile gecenin siyah zülüflerini ıslattı. Arafat’ta gülmeyen yüzü burada güldü. Ümmeti ile ilgili Arafat’ta alamadıklarını burada aldı.
Arafat bir rükû gündüzü, bense bir secde gecesiyim.
Arafat, tanımaktır. Ben tanımaktan sonraki merhaleyim. Yani “bilinç,” yani “şuur”un mekânıyım. Kur’an’ın tabiri ile “Meş’arü’l Haram”ım ben. “Şuurlu müminlerin harem dairesi”yim.
Müzdelife, “yakın olmak” demek. Ben Allah’a yakınlığın iklimiyim.
Gökteki yıldızlarla yerdeki yıldızlar birbirleriyle kucaklaşır bende.
Gece ilerledikçe daha büyülü bir hal alırım.
Müminlerin kalp atışları, meleklerin soluklarına karışır.
Onca kalabalığın içinde daha bir yalnız hisseder kendini insan benim gecemde.
Dünya kimsenin umurunda değildir.
Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampayım ben.
Sabaha kadar Rabbinin huzurunda el pençe divan duran has kullara açarım sırlarımı. Harem dairesine girenlere. Yakınlığın hakkını verenlere…
Hacılar Şeytan’a atacakları taşları da benden toplarlar, o taşları hedefine isabet ettirecek manevi gücü de…
“Allah’ım! Yarınki savaşta bana güç ver. Beni şeytan karşısında güçsüz bırakma!” diye dua ederler.
Ebabil kuşlarının benim şahitliğimde Ebrehe’nin ordusuna fırlattığı küçük taşlar gibi taşlar toplarlar.
Savaş günün aydınlığında olacak olsa da silahlar ay ışığında burada hazır edilir.
Güllerin Efendisi benim için, “Müzdelife’de en büyük günah, kişinin affedilmediği vehmine kapılmasıdır” dedi.
Her yıl bu gece benim için çok özeldir.
Arafat’ta bilgi ve marifete ulaşan milyonlar, burada bilinç ve şuura erişir ve şeytanla savaşa hazır hale gelir.
Ve bayram sabahının tebessümü, seherin savaşçılarını aşkın ve sevginin diyarı Mina’ya doğru harekete geçirir.
Safa ve Merve
Şafak vakti Müzdelife ’den Mina’ya akmaya başlayan milyonların arasına Hasan Abdullahlarla biz de karışıyoruz. Bayram sabahının neşvesi doluyor içimize.
Yeni günle birlikte şeytanın yeryüzündeki en büyük üssü yerle bir edilecek. Yolumuz bir hayli uzak. Yaklaşık sekiz km.
Gittikçe kabaran bereketli bir nehir gibi her koldan akıyor insan seli.
Milyonların tekbir sesleri Mina’nın etrafındaki dağlarda yankılanıyor.
Durmanın ya da geriye dönmenin imkânı yok.
Bir ara, geçtiğimiz geçitlerin birinde binlerce insanın ezildiği haberi geliyor. Haber, tüm bedene yayılan korkunç bir acı gibi dalga dalga kalabalıkların arasına yayılıyor.
Şeytan yine şeytanlığını yapıyor.
İhramlı süvariler, bayram güneşinin ilk ışıkları altında ellerinde sıkı sıkıya tuttukları küçük taşlarla şeytanın merkez üssüne doğru dalga dalga akıyor.
Yakıcı güneşin altında, onca kalabalığın arasında yürümekte zorlanıyoruz.
Daha da kötüsü Hasan Abdullahları kaybediyoruz. Yorgunluk, susuzluk, uykusuzluk yavaş yavaş bütün bedenimizi esir alıyor.
Zahmet ve lezzetin kol kola girdiği bir yürüyüşten sonra nihayet Şeytanın merkez üssüne varıyoruz. Gür ormanların uğultusu gibi korkunç bir gürültü karşılıyor bizi. Sanki bir yerlerde fırtınalar kopuyor, çadırlar sökülüyor.
Korkunç bir savaşın tam ortasındayız.
Taşlar atılıyor, tekbirler getiriliyor, yer gök inliyor.
Herkes İbrahim olma sevdasında.
Her ne kadar belirli bir yere doğru atılıyormuş gibi görünse de, atılan taşlarla Şeytan’ın beli kırılıyor, gözü kör ediliyor, yeryüzündeki üsleri dağıtılıyor. Aslında kul, nefsinin günahını kendine unutturan iblisini taşlıyor, şirki yok edilip tevhidi inşa ediyor.
İlk gün sadece Büyük Şeytan taşlanacak.
Yedişer tane taş atıyoruz.
Sonraki gün yeniden gelmek üzere Kâbe’ye doğru büyük bir coşku ile akan kalabalığın arasına karışıyoruz.
İki günlük bir ayrılıktan sonra Allah’ın evine yeniden kavuşuyoruz. Kabe oldukça sakin.
Bayramda yeni elbisesini giyen bir dilber gibi, değişen örtüsüyle daha bir güzelleşmiş.
Farz tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekât namaz kılıp, Sa’yımızı yapmak üzere Safa tepesine tırmanıyoruz.
Safa ile Merve tepeleri arasında dört kez gidiş ve üç kez geliş olan “Sa’y”, asil bir ananın insanlığa verdiği soylu bir dersten neşet ediyor.
Yüreğimiz tıpkı Hacer anamızın yüreği gibi.
Yanımızda her renkten, her milletten insan yürüyor. Kimi bir rehber eşliğinde duaları tekrarlıyor; kimi bir kitabın satırlarından, kimi kendi gönlünden yakarıyor.
Kalabalıklar, yeşil ışıklara gelince hızlanıyor, geçince yine yavaşlıyor. Beşeriyetin yitik çocuklarına yürek dolusu imanı taşımak için yapılan ömürlük bir yürüyüşün provası bu adımlar.
İhramlı süvariler, yokuş yukarı akan bir nehir gibi Merve tepesine tırmanıyor. Tam tepe noktada girdaplaşıyor, sonra Safa’ya doğru yeniden inişe geçiyorlar.
Bir ara eşim yürümekte zorlanmaya başlıyor. Tekerlekli sandalyeler yanımızdan bir o yana bir bu yana geçerken, ‘Hâlâ binmemekte ısrarlı mısın?’ dercesine yüzüne bakıyorum. “İstemem,” diyor. ‘Hacer anamız yalın ayak, baş açık kızgın kumların üzerinde yürümüş, ben de yürümek istiyorum’
Dura dinlene iki tepe arasında dört kez gidip üç kez geliyoruz.
Merve tepesinde tamamlanıyor yürüyüşümüz. Kâbe’ye doğru dönerek ellerimizi kaldırıp duaya duruyoruz.
“İlahi! Yolumuz uzun, azığımız kıt, yükümüz ağır, düşmanımız kavi…”
Dua ederken ‘Acaba Merve bizimle konuşmayacak mı?’ kaygısı geçiyor içimden. Sesimi duymuş gibi cevap veriyor:
“Cennetten sonraki dünya gurbeti kolay çekilir bir acı değildir” diyor Hz. Âdem ve Havva’nın dünya sürgününü kast ederek. “Onlar, dünyayı cennet haline getirmek için cennetten sürgün yemişlerdi. Bu inanan insanların ortak kaderidir. Her yükseliş hikâyesi bir düşüşle başlar. Yeryüzü mirasçıları hep hicrete zorlanır.”
Merve’nin efsunlu sesi çok etkiliyor beni. Durup söylediklerini düşünmeye başlıyorum. O, insanın yeryüzüne geliş öyküsünü Arafat’ın bıraktığı yerden alıp anlatmaya başlıyor:
“Ben de Arafat’ta buluşan Âdem ile Havva’nın buraya gelip Kâbe’yi inşa etmesiyle şenlendim.
Kuş cıvıltılarına çocuk cıvıltıları karıştı.
Ocak yanıyor, koyunlar, kuzular meleşiyor, toprak işleniyordu.
Hazreti Âdem, eşini ve çocuklarını yanına alıyor, Kâbe’de Hakk’a niyaza duruyordu.
Dünya yüzünde cennette olmayan bir şey vardı. Burada kabiliyetler inkişaf ediyor, hasla ham birbirinden ayrılıyordu.
Ayrışma bir kıskançlık öyküsü ile başladı ve yeryüzünde “ilk kan” döküldü.
Hazreti Âdem’in oğullarından Kâbil, haset, kin ve öfkesine yenik düşerek kardeşi Hâbil’i öldürdü.
Âdemoğullarının ilk yüz karası oldu Kâbil.
Öldürdüğü kardeşini ne yapacağını şaşırdı da, bir kargadan ders aldı.
“Bir karga kadar olamadım!” dedi.
Rehberi karga olan Kâbil, mezar kazıcıların pîri oldu.
Bu topraklardan çekip gitti.
Yeryüzünde inananların sayısı arttı. Kâinat kitabının okuyucuları çoğaldıkça çoğaldı.
Âdem bir gün oğullarını çağırdı
“Evlatlarım” dedi. “Ben cennet meyvelerinden yemeyi özlüyorum!”
Oğulları onu babaları için aramaya gittiler.
Yolda meleklerle karşılaştılar.
Meleklerin yanında, Âdem aleyhisselam için kefen, güzel koku ile kazma, kürek ve zembil vardı.
“Ey Âdem’in oğulları! Nereye gidiyorsunuz ve ne istiyorsunuz?” diye sordu melekler.
“Babamız hasta. Cennet meyvelerinden yemeyi arzuluyor. Onu bulmak için gidiyoruz.”
“Geri dönünüz. Babanızın eceli geldi.”
Âdem aleyhisselamın oğulları, meleklerle birlikte geri döndüler.
Melekler Âdem’in yanına girince, Havva durumu anladı ve korktu.
Âdem’e sıkı sıkıya sarıldı.
Âdem, Havva’ya seslendi:
“Sen de yakında peşimden geleceksin, merak etme. Şimdi vuslat zamanı. Yüce Rabbimin melekleriyle benim aramdan çekil de yoluma gideyim!”
Hazreti Âdem sonra oğlu Şit’i yanına çağırdı.
“Ey Şit oğullarına söyle” dedi. “Dünyayı sonsuz sanmasınlar. İşte ben bin
yıl yaşadım ama ben de ömrümün sonuna geldim. Bu fani dünyadan er
veya geç bir gün göçüp gideceklerini hatırlarından çıkarmasınlar. Yapacakları
her işin, atacakları her adımın sonunu düşünsünler. Doğruluğuna inandıkları, tecrübeli, bilgili, görgülü kişilerle istişare etsinler.”
Melekler Âdem aleyhisselamın ruhunu kabzettiler. Sonra bedenini yıkadılar, kefenlediler, güzel kokular sürdüler.
Kabrini kazdılar. Meleklerden birisi öne geçti. Öteki melekler de onun arkasına durdular.
Âdem’in çocukları, torunları, torunlarının torunları da onların arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar.
Melekler kabrin içine girip Âdem’i kabre indirdiler.
Kabrin üzerine toprak çektikten sonra:
“Ey Âdem’in oğulları! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol budur.” dediler.
Hazreti Âdem’den sonra oğlu Şit, torunlarından İdris ve Nuh peygamber oldu.
Nuh Tufanından sonra ıssızlığın dağlarla çevrelendiği çorak bir mekân haline geldi buralar. Hazreti Âdem’in inşa ettiği Kâbe’den hiçbir iz kalmadı.
Kül rengi dağlarda, kızgın çöllerde vahşi hayvanların ulumaları duyuluyordu.
Bilmiyorum üzerimden kaç yüzyıl geçti.
“Ey İbrahim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”
Derken, beklemekten yorulduğum bir gün, bu ıssız diyarlara üç bereketli insan geldi.
Bunlar, Hazreti İbrahim, Hazreti Hacer ve kundaktaki oğulları İsmail’di.
Baba İbrahim, anne oğula çölün ortasında bir çadır kurdu. Kundaktaki yavrusunu uzun uzun bağrına basıp sevdi, okşadı.
Sonra bebeği annesinin kucağına verip, bineğine binerek onlardan uzaklaşmaya başladı.
Hacer arkasından seslendi:
“Ey İbrahim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”
Hazreti İbrahim cevap vermedi, arkasına dönüp bakmadı. Dönüp baksa, belli ki yüreği dayanmayacaktı.
İbrahim uzaklaştıkça Hacer’in sesi, yalnızlığın ve çaresizliğin çığlığına dönüştü.
“İbrahiiiiiiim! Bizi kime bırakıp gidiyorsun?”
İbrahim ses mesafesinden çıkıyordu. Durdu, Arkasına bakmadan,
“Allah’a” dedi.
Hazreti Hacer, Hakk’ın emrinden başka hiçbir gücün eşine bunu yaptıramayacağını biliyordu.
Soruyu değiştirdi,
“Bizi bu ıssız ve kimsesiz yerlere bırakmanı Allah mı emretti?”
Yine arkasına bakmadan, “Evet” dedi İbrahim.
“Öyleyse O bizi korur.” dedi Hâcer.
Yüzünde teslimiyetin vakarı vardı.
Baktım, İbrahim bineğinin üzerinde sarsıla sarsıla ağlıyordu.
3.9.2017
Gözyaşı vadisi
Bir baba için ne zor bir durumdu. Bir ömür boyu bir evladın hasretini çekecek, “peygamber sabrı” ile bekleyeceksin. Nihayet gözüne nur, gönlüne sürur bir İsmail’in olacak. Sonra onu ıssız bir vadiye annesiyle birlikte bırakıp gideceksin.
Fakat İbrahim, ailesini bekleyen akıbetten haberdar görünüyordu.
Ellerini Rabbine açtı:
“Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını senin hürmetli evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Namazlarını evinin yanında dosdoğru kılsınlar diye. Ey Rabbimiz! Sen de insanlardan mümin olanların gönüllerini onlara meylettir.” (İbrahim, 37)
Ve İbrahim, gri tepelerin ardında kayboldu…
Sebeplerin tükendiği noktadaydı Hacer.
Tüm mekân lâl…
Güneş, derelerden, tepelerden, vadilerden çekilip gitti ve yerini koyu bir karanlığa bıraktı.
Akşamın melali çöktü Betha Vadisine. Ana oğul öylece kalakaldılar karanlığın ortasında.
Bu yanık, bu kupkuru dağların arasında, bu vadinin derinliklerinde yalnız bir kadın ve çocuk… Üstelik susuz, kimsesiz, barınaksız ne yapardı?
Ama O söylemişti, O istemişti.
Tevekkül, mutlak tevekkül…
Ben, “Hacer bunun üstesinden gelebilir.” diye düşünüyordum. Çünkü o “ana”ydı. Ana güç demekti. Ananın olduğu yerde ocaklar kurulur, ateş tüter, ananın olduğu yerler yurt olur, yuva olurdu.
Bunu Havva Ana’dan biliyorduk.
Hacer de bir anda kendisini ikinci bir Havva gibi hissetti.
Karanlığı ve aydınlığı yaratan Rabbine şükretti.
Kucağında yavrusu ile uzandı sıcak kumların üzerine.
Gecenin, Rabbiyle vuslata erme anı olduğunu bütün ruhuyla hissetti.
İlk gece…
“Bütün bunlarla Rabbim benden ne istiyor olabilir?” diye düşündü.
Kabul edilmek için önce kabullenmek gerektiğini anladı.
İlk gecenin sabahında güneş Betha Vadisi’ni pırıl pırıl aydınlatmaya başladığında İsmail, babasının kurduğu çadırın içinde mışıl mışıl uyuyordu.
Biraz sonra uyanınca ağlamaya başladı.
Hacer su bulmalıydı.
Üzerime tırmanıp etrafı seyretti önce. Acele etmeliydi. Safa tepesine doğru koşmaya başladı.
Bir ananın hayatı tırmalayışıydı bu…
Güzel ve kalabalık bir şehirden gelmişti bu ıssız beldeye. Her şeyini geride bırakarak…
Aczin ve fakrın diliyle kıpırdıyordu aralıksız dudakları.
Kararlı ve telaşlı bir biçimde koşturuyor, su arıyordu.
Safa’dan bana, benden ona yedi kez koştu, yoruldu.
Neden hep Safa’dan bana benden ona koşuyordu? Farkında değil miydi hep aynı tepelerin arasında gidip geldiğinin? Neden suyu başka yerde değil de hep aynı güzergâhta arıyordu?
Bir bildiği mi vardı?
Yoksa Safa ile benim aramda ezelde çizilmiş nuranî hattın câzibesine mi kapılmıştı?
O tepeden bu tepeye yorgun kanatları ile uçan bir üveyik gibi tam yedi kez gitti, geldi.
Üstü başı dağılmıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, arada bir başını kaldırıp semaya doğru bakıyordu. Çaresiz ve perişandı.
Onun ağlayışına dayanamadık biz de ağlamaya başladık. Dağlar, taşlar, uçan kuşlar bir koro halinde Hacer’le birlikte ağlıyorduk.
O günden beri bu vadiye “Gözyaşı Vadisi” deniliyor.
ZEMZEM
Merve tepesinde otururken buralara neden “Gözyaşı Vadisi” denildiğini öğreniyoruz. Güneş tam tepe noktada…
İnsanlar, Safa’dan Merve’ye, Merve’den Safa’ya sel gibi akıyor. Yanımızdan Malezyalı, Endonezyalı, Hintli, Kırgızistanlı, Nijeryalı, Mısırlı ve Afrikalı Müslümanlar geçiyor. Hanımlar farklı renklere bürünmüşler. Suudiler siyah, Pakistanlılar rengârenk, Malezya ve Endonezyalı hanımlar beyaz giysileri tercih etmişler. Renkleri, giyimleri, ülkeleri farklı olan bu insanların ortak bir yanı var; kadını, erkeği, yaşlısı, genci herkes burada Hacer gibi yürüyor.
Merve tepesinden aşağı doğru iniyoruz. Çünkü Zemzemin şırıltıları bizi çağırıyor, hikâyenin devamı onda.
Güz mevsimi olmasına rağmen, beyaz mermerlere dökülen sıcaklık alev alev yüzümüze vuruyor. Üzeri düz bir satıh halinde beyaz mermerle kaplı Zemzem Kuyusunun yanına varıyoruz.
Bilcümle hikâyesini bir sâki gibi sunmaya hazır olan Zemzem’i dinlemek için dünyanın en tatlı, en şifalı suyunun şırıltılarına yaslıyoruz yüreğimizi:
“Ben, bağrı yanık bir annenin ciğergâhından kopan bir duanın cevabıyım,” diye başlıyor sözlerine.
“Hâcer, Safa ve Merve tepeleri arasında soluk soluğa koşmuş ama su bulamamıştı.
Aradığı bendim de, o daha bilmiyordu.
Çaresiz bir halde yavrusu İsmail’e doğru yürüdü. Allah’ın yavrusunu zayi etmeyeceğine inanıyordu.
“Ey bu yerlerin sahibi!” dedi yürürken, “Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bize acı, bize merhamet et. Ey darda kalanların imdadına yetişen Rabbim!”
İsmail, ayakları ile kuma vura vura yerde bir çukur açmıştı. Hacer oğlunun yanına yaklaştığında İsmail’in açtığı çukurdan bütün coşkunluğumla ben fışkırmaya başladım.
Kaynağım cennetteydi de dünyaya akıyordum.
Allah’ın, misafirlerine ikramıydım.
Hacer, hayretle, “Zem, zem! (Dur, dur!) ” demeseydi bir ırmak olacaktım. Onun sözünü dinledim durdum, derinleştim, kuyu oldum.
Hacer, bu kez sevinç gözyaşları döktü. Şükürle ve hayranlıkla avuçladı beni. Yüzüne, gözüne sürdü. Önce bebeğine içirdi, sonra kendisi kana kana içti. İçtikçe kalbi de doygunluğa ulaştı.
Beni aşkla buldu Hacer.
Anladı ki, Rabbine dayanıp güvense de suya ulaşmak için koşmak gerek!
Önce kuşlar, sürüler halinde geldiler. Sonra çölün diğer hayvanları. Kafileler halinde insanlar!..
Önce Cürhümlüler geldi, sonra diğer kabileler. Etrafımda çadır kuranlar Hacer’in izni ile bu toprakları mesken tuttu, çoğaldılar.
Bu kutsal vadide bir şehir yükseldi.
Siz ey insanlar! Kana kana için benden. Dilekler dileyerek, hayırlar murad ederek… Nasibinizi alın bu kutlu beldeden.
Sonra koşun insanlığın imdadına. Susuz İsmailler sizi bekliyor.
Hacer’in evladı için duyduğu ıstırabı duyun.
Muhtaç sinelere âb-ı hayat yetiştirin.
İlgi göstermediğiniz, el uzatmadığınız mahzun bir gönül kalmasın!..”
MİNA
Bayramın ikinci günü Mina yollarındayız. Bugün, küçük, orta ve büyük şeytanla savaş var.
Sadece bedenimiz değil ruhumuz da oldukça dingin. Otelimiz, Mina’ya yürüyüş mesafesinde.
Yollar oldukça hareketli…
Mekke’nin misafirleri Mina’ya giden yolları mekân tutmuş. Kimi namaz kılıyor, kimi yemek yiyor, kimi dinleniyor.
Akabe yolundaki son tepeyi aştığımızda görüyoruz Mina’yı bütün ihtişamı ile. Postunu fedakârlık iklimine sermiş.
Burası Nemrut’un ateşini, mazlum milletlerin şafak pırıltısı kılan Hazreti İbrahim’in mekânı.
Emre itaatteki incelikle şefkatin birlikte tüllendiği yer.
TESLİMİYET YURDU, HASBÎLİK YUVASI…
“Büyük savaş”ın muzaffer kahramanı Hazreti İbrahim, Şeytan’ı burada taşladı ve bize Şeytan taşlamanın yolunu açtı, yordamını gösterdi.
Şeytanların merkez üssüne vardığımızda karşılaştığımız manzara bir önceki günden farklı değil.
Klimaların dev motorlarının çıkardığı homurtulu rüzgârlar ihramların eteklerini savuruyor.
Korkunç bir uğultunun tam ortasındayız.
“Bismillahi Allahüekber” sesleri yeri göğü inletiyor.
Bugün her üç cephede kavga var. Ellerimizdeki taşları, sırası ile küçük, orta ve büyük şeytana, “Yüce Allah’ın adıyla, şeytan ve ordularının rağmına!” diyerek fırlatıyoruz.
Şeytanla savaşmak güzel bir duygu. İnsanın yaratılış serüveninde başarılı olabilmesinin yolu, şeytanla her daim savaşmasına, ondan uzaklaşıp Allah’a yaklaşmasına bağlı.
Burada atılan taşlar şeytana uzak, burada kesilen kurbanlar Allah’a yakın oluşumuzun ifadesi.
Taşlarımızı attıktan sonra Hasan Abdullah’la Akabe tarafına çekilip, insanların şeytanlarla amansız mücadelesini seyretmeye başlıyoruz.
Mina bir ses, bir çığlık! Kendi hikâyesini hiç durmadan tekrar ediyor:
“Cürhümlüler gelip yerleşmişlerdi Zemzem’in etrafına, Hâcer ve İsmail yalnızlıktan kurtulmuştu. Cürhümlüler ana oğlu çok seviyor, onların bereketi ile yaşadıklarına inanıyorlardı.
İbrahim aleyhisselam, Hacer anamızla İsmail’in yanına gelip gidiyordu.
Peşi sıra gelenlerin “yol” deyip yürüyecekleri muhteşem izler bırakıyordu arkasında.
Her gelişinde şahit olduğu şeylere daha da memnun oluyor, şükrünü ziyadeleştiriyordu.
İsmail serpilmiş, koşmaya başlamıştı.
VE O RÜYA…
Derken bir Zilhicce ayının sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gecelerinde Hz. İbrahim rüyasında üst üste kendini, oğlu İsmail’i kurban ederken gördü.
Yalımı göklere uzanan alevlere atılırken bile hiç tereddüt etmeyen bir baba ne yapsındı?
Bir baba ki, yıllarca beklemiş, nihayet yaşlılığında muradına ermişti de, şimdi “en çok sevdiği” ile ikinci kez imtihan ediliyordu.
Bu rüya, bir peygamber için yerine getirilmesi vacip olan bir emirdi.
Çare yok İsmail kurban edilecekti…
Sabahın ilk ışıkları Gözyaşı Vadisi’ni ışıtırken İbrahim düşünceliydi.
Hazreti Hacer, “neyin var İbrahim?” diye sordu.
“Ya Hacer! İsmail’i hazırla, bir dostu ziyaret gideceğiz.” dedi İbrahim.
Üstelemedi Hacer. Teslimiyet şerbeti içmiş gibiydi.
Saçlarını taradı oğlunun. Yeni elbiseler giydirdi üzerine.
“DOST”A GİTMEK İÇİN…
Baba oğul “Dost”a gitmek için çıktılar yola.
Arkalarından uzun uzun baktı Hacer.
İsmail…
Öyle sevimli, öyle güzel…
Zemzem kuyusu kadar derin. Zemzem suyu kadar berrak!
Allah’ın emaneti, Allah’a emanet…
Bu nasıl bir yolculuktu? Bir evladı kurban etmeye götürmek nasıl bir duyguydu?
Çöl susuyor, dağlar taşlar susuyordu.
Her şey lal kesilmiş seyrediyordu.
Konuşan, koşan, mekik dokuyan sadece şeytandı…
Bir adam belirdi karşılarında:
“Sanırım sen rüyanda İblis’i görmüşsün, o da sana oğlunu boğazlamanı emretmiş. Şu ıssız dağ başına, oğlunu boğazlamaya gidiyorsun.” dedi.
İbrahim konuşanın şeytan olduğunu hemen anladı ve haykırdı:
“Git buradan ey Allah düşmanı!”
Yerden bir taş alarak şeytana fırlattı.
Hazreti İbrahim’den ümidini kesen şeytan, İsmail’e seslendi:
“Ey çocuk! Biliyor musun baban seni nereye götürüyor?”
“Bir dosta gidiyoruz.”
“Hayır! Baban seni boğazlamak için götürüyor.”
“Babam beni niçin boğazlasın ki?”
“Allah emretmiş.”
“O emretmişse…”
İsmail suskun, baba suskun yürüyorlardı.
Şeytan evinin önünde oturan Hacer’e koştu.
“Ey kadın, kocan İsmail’i nereye götürdü?”
“Bir dosta.”
“Hayır, İsmail’i boğazlamaya götürdü.”
“Hiç İbrahim oğlunu boğazlar mı? O çok şefkatli ve merhametlidir.”
“Allah emretmiş. Koş oğlunu kurtar.”
“Ey hain! O emretmişse bize onun emrine itaat düşer.”
Hacer, İsmail ve İbrahim. Onlar hiçbir imtihanda kaybetmemişlerdi. Yine kazandılar.
Ve nihayet baba oğul buraya geldiler.
İbrahim İlahî emri, oğlu üzerinde zorla uygulamaya kalkışmadı ve onunla istişareyi tercih etti. Şefkatle, “yavrucuğum!” dedi, “ben rüyamda, seni kurban ettiğimi görüyorum.”
Yaşı küçük olmasına rağmen İsmail, yüklendiği misyonun, taşıdığı değerin farkındaydı.
“Babacığım! Emir olunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffat,102)
İbrahim oğlunu sağ tarafına yatırdı. İsmail’in alnının bir tarafı yere dayandı.
EN SEVİLEN ŞEYLER FEDA EDİLMEDEN…
Hazreti İbrahim bıçağı eline aldı. Güneş ışığında parladı bıçak. Baba çaldı bıçağı oğlunun boynuna, bıçak kesmek şöyle dursun, deriyi bile çizmedi. İbrahim bıçağı taşa çaldı, taş peynir kalıbı gibi bölündü. Gücü yerindeydi, bıçak keskindi.
Öylesine uysal, ceylan yavrusu gibi kızgın kumların üzerinde yatan oğlunun üzerine ikinci kez eğildi ve tekrar çaldı bıçağı. Bıçak yine kesmedi.
Belli ki ateşe “yakma” emrini veren bıçağa da “kesme” diyordu.
O an Hazreti Cebrail’in sesi işitildi.
“Ey İbrahim! Sen sözünü yerine getirdin!”
Bir koç indi semadan, “İsmail’i değil beni kes” dercesine uzattı boynunu.
İbrahim oğlunu yerden kaldırdı, bağrına bastı. Sevinç gözyaşları ile yıkadı sümbül saçlarını.
Rabbimiz İsmail’i kestirmedi, kestirmezdi. Her zaman Allah yolunda can vermeye hazır oluş iradesiydi ortaya konulan.
Baba oğul birlikte göklerden gelen koçu kurban ettiler.
Ve o günden sonra İsmailler kurban olmasın diye kesildi kurbanlar.
“Allah’ın ‘dostum’ dediği Hazreti İbrahim: “Sana en sevdiğim şeyi kurban edeceğim.” dediğine göre, kurbanın içinde “sevgi” vardı, yaşatma arzusu ile yaşama sevdasından vazgeçtiren bir sevgi…
Demek ki en sevilen şeyler feda edilmeden, yeni bir nesil yeni bir diriliş mümkün değildi.
Uzun ve karanlık bir gecede bir meşale yaktı Hazreti İbrahim. Kıyamete kadar hep yanıp duracak bir meşale.
İbrahim, oğlunun elinden tutup Gözyaşı Vadisi’ne doğru yürüdü. Bu, anne, baba ve evladın ailece kazandıkları bir sadakat sınavıydı. Sonrası, sadece Hazreti İbrahim ve ailesi için değil, kıyamete kadar herkes için bayramdı.
4.9.2017
Makam-ı İbrahim
Tatlı bir sonbahar akşamı…
Mina dönüşü Hasan Abdullah’la Kâbe’nin merdivenlerinde oturuyoruz. Kalabalığın arasında bir adam ilişiyor gözümüze. Yaralı bir kartal gibi tek ayağı ile sekerek Kâbe’yi tavaf ediyor. Ayaklarından birisi, balta yemiş bir dal gibi kopmuş. O hali rikkatime dokunuyor. Kim bilir Afrika’nın ta neresinden tek ayakla gelmiş buralara.
Tavafı tamamlayanlar, Makam-ı İbrahim’de veya yakınında tavaf namazı kılıyorlar. Peygamberimiz, Veda Haccı’nda, tavaf sonrası burada iki rekât namaz kılmış.
Üzerinde Hazreti İbrahim’in ayak izleri bulunan taş yarım küre şeklinde cam bir fanus içine alınmış. Fanusun dışı altından bir ferforje ile kaplı.
Hazreti İbrahim, Kâbe’nin yüksek bölümlerini bu taşı kendisine iskele haline getirerek inşa etmiş.
Ne kadar sarsıcı, titretici, ürpertici değil mi?
Büyük bir peygamberin ayak izleri, Allah’ın apaçık ayetlerinden biri.
“Orada apaçık ayetler var, İbrahim’in makamı var” (Âli İmran, 97) diyor İlahî beyan.
Kâbe’nin, biri ateşte yanmaktan, diğeri kurban olmaktan kurtulmuş iki “bina edici” sinin ayak izlerindeyiz.
MAKAM-I İBRAHİM’İN ANLATACAKLARI…
Makam-ı İbrahim’in anlatacaklarını büyük bir heyecan ve merakla bekliyorum.
“Nedir senin hikâyen, sırrın, ey yüce makam?” diye soruyorum.
Bir ömür boyu beklediği evladını boğazlamak gibi, tüm zamanların en büyük imtihanından birinden başarı ile çıkan Allah’ın sadık dostu İbrahim, Kâbe’yi inşa edeceği günü, ne büyük bir hasretle beklemiş olmalı.
“Evet” diyor. “Ama Kâbe’yi inşa edecek mananın içinde, küçücük yaşında büyük bir sadakat sınavı veren İsmail de vardı ve İsmail’in büyümesi için biraz daha zaman gerekiyordu.
Hz. İbrahim, bir müddet daha ailesinin yanında kaldıktan sonra Filistin topraklarına geri döndü.
Sabır, eşyanın bağrında saklı ritme ayak uydurmak değil miydi?
İsmail babasını, Hâcer hayat arkadaşını, Kâbe inşasını bekledi. Ben de ezelde benim için takdir edilmiş bu yüce anlamı kazanacağım günü…
Gözyaşı Vadisi iyiden iyiye şenlenmişti.
Çorak topraklar Zemzem’in şırıltısında yeşeriyordu.
İsmail bir yetişkindi artık. Annesi onu Cürhümlülerden bir kızla evlendirdi.
Oğlunun mürüvvetiyle mutlu olsa da hayat Hazreti Hacer’i yormuştu. Gözü ahiret yurdundaydı.
Oğlunu evlendirdikten sonra çok yaşamadı.
İsmail, annesinin cenazesini Zemzem Kuyusuna yakın bir yere defnetti.
Hacer adı kıyamete kadar Zemzem, Safa, Merve ve Sa’y ile birlikte anılacaktı artık.
Bir akşam vakti kül rengi tepelerin ardından Hazreti İbrahim çıkageldi.
Gün geceye dökülüyordu.
Oğlu ve gelini karşıladı onu.
Hazreti İbrahim’in yüzüne vuslatın mutluluğu vursa da Hazreti Hacer’i göremeyince işkillendi.
“Annen?” dedi, “annen nerde oğlum?”
İsmail’in bir anda göz pınarları doldu. Başını öne eğdi, yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.
Hazreti İbrahim’in yüreğine bir kor düştü. Hacer’in yaşadıkları geldi gözlerinin önüne.
“Oğlum annenin yanına götür beni.” dedi.
Akşamın alacasında, Zemzemin gönüllere ferahlık veren serinliğine doğru baba oğul birlikte yürüdüler.
Hayatı çilelerle örülü o muhteşem kadın, küçük bir toprak yığınının altında yatıyordu.
Hazreti İbrahim, gözyaşlarını tutamadı.
O kadın, iman ve sadakatiyle ıssız çölleri şenlendirmiş, çölde bir kent kurmuştu. Kıyamete kadar gelecek bütün müminler tarafından, ‘yol budur’ diye adımları takip edilecekti.
Hacer’in başucunda durdu İbrahim. “Gerçek vuslat, ahiret vuslatıdır.” der gibiydi. Oğlu İsmail’e bir kez daha annesinin fedakârlıklarını anlattı.
Uzun uzun dualar ettikten sonra baba oğul, Hazreti Hacer’in yanından ayrıldılar.
Nuh tufanından sonra Hazreti Âdem’in inşa ettiği Kâbe’den hiçbir iz kalmamıştı. Yeri bile belli değildi.
“Oğlum,” dedi İbrahim. “Allah Kâbe’yi seninle birlikte yeniden inşa etmemizi emretti.
“Nereye?”
“Annenin başucuna”
Hz. İsmail, bu büyük misyon, bu ulvî vazifede çırak olmak için seçilmiş olmasına şükürler etti.
Sonraki gün, baba oğul kolları sıvadılar. Oğul taş taşıyor, yüz yaşını geçkin baba temel taşlarını örüyordu. Baba oğulun dilleri sürekli dua ile kıpırdıyordu:
“Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul et! Kuşkusuz sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin.” (Bakara, 127)
Hazreti İbrahim Kâbe’nin duvarlarını bir buçuk metre kadar yükselttikten sonra, tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla şu andaki Hacerü’l Esved’in olduğu yere bir taş koymak istedi.
Taş bulup getirmesi için Hazreti İsmail’i Ebu Kubeys Dağı’na gönderdiğinde, Cebrail aleyhisselam parlak yakuttan iki taşla geldi ve elindeki taşları bırakıp gitti.
Hazreti İsmail döndüğünde o parlak taşları gördü.
O iki taşın biri bendim, diğeri Hacerü’l Esved’di. Baba oğul, Hacerü’l Esved’i şimdiki yerine koydular.
Hazreti İbrahim beni iskele olarak kullanmaya başladı. Onu istediği her yüksekliğe ulaştırdım. Üzerime bastıkça ayak izlerini içime çektim, cevherime nakşettim. O günden sonra bazen kürsü, bazen minber oldum. Şimdilerde gördüğünüz gibi iki kardeş, on metre kadar mesafeden, birbirimize bakarak, yeryüzündeki görevimizi tamamlayıp asıl vatanımız olan cennete döneceğimiz günü bekliyoruz.
EY İBRAHİM!
Allah’ın evinin inşası bittiğinde göklerden bir nida geldi:
“Ey İbrahim! İnsanları çağır. Benim evimi, etraftan gelerek tavaf edecek olanlar için temizle. Uzak ve yakın bütün insanlara seslen, inşa ettiğin Kâbe’ye gelsinler, hac etsinler.”
“Ya Rabbi! Sesimi duyarlar mı?” dedi İbrahim aleyhisselam.
“Sen davet et!” dedi Allah, “Duyurmak bana aittir.”
Hz. İbrahim, Ebu Kubeys dağının üzerine çıkarak dört bir yana seslendi.
Hazreti Hacer’in çöldeki sesini duyan bu yerlerin sahibi, Hazreti İbrahim’i davetini bütün zaman ve mekânlara duyurmuştu.
Sesin gücü, yüksekliğinde değil, yüceliğindeydi. Bazen fısıltı, haykırıştan daha inandırıcı olabilirdi.
Bugün dahi dünyanın dört bir yanından kalkıp buraya gelen sizler, Hz. İbrahim’in davetine icabet ederek geliyorsunuz. O davet, kıyamete kadar tüm müminlerin gönüllerine eriştirilecek.
O yıl insanlar dünyanın dört bir yanından kimi yayan, kimi develerle, kimi ise atlarla Kâbe’ye doğru aktılar.
Yer gök sesti. Kâbe’yi uzaklardan görenler. “Lebbeyk Allahümme lebbeyk!” (Buyur Allah’ım, buyur!) diye selamlıyordu.
Baba oğulun inşa ettikleri muhteşem mabet, müminlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap haline geldi.
Kâbe, kâinatın kalbiydi.
Kâbe iki şeyi temsil ediyordu: Tevhidi ve aşkı…
Kâbe İbrahim’di.
Kâbe Hacer’di.
Kâbe İsmail’di.
İsmail’in soyundan gelecek Muhammed’di. (sav)
Babil’den tek bir insan olarak yola çıkmıştı Hazreti İbrahim. Bugün milyonlar İbrahim olmuş Kâbe’nin etrafında dönüyordu.
Tavaf, aşkın hareket hali. Tavaf, varlığın ilahi korosuna insanın iştiraki. Döne döne yükseliş.
ZERREDEN KÜREYE HER ŞEY TAVAF HALİNDE
Ay dünyayı tavaf ediyor, dünya güneşi. Güneş, sistemiyle birlikte ait olduğu galaksinin merkezini tavaf ediyor. Samanyolu galaksisi bilinmeyen bir merkezi, kendi Kâbe’sini tavaf ediyor. Zerreden küreye her şey tavaf halinde. Evrensel tavaf bir an dursa, evren sanki kalbi duran bir beden gibi kendi üzerine kapanıp ölecek.
Kıyamet, kozmik tavafın durması değil mi?
Hazreti İbrahim, Kâbe’yi de inşa ettiği bu son gelişinde her zamankinden daha çok kaldı oğlunun yanında, hasret giderdi. Baba oğul hem Kâbe’yi inşa etmişler, hem de dünyanın dört bir yanından gelenlerle birlikte hac ibadetini ifa etmişlerdi.
İbrahim bir sabah erkenden yine Kenan diyarlarına dönmek için yollara düştü.
Bir sonraki yıl, insanlar yine dünyanın dört bir yanından kimi yayan, kimi develerle, kimi ise atlarla Kâbe’ye akmaya başladılar.
Kâbe’yi uzaklardan görenler, “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!” diye selamlıyordu.
O yıl gelenlerin arasında Hazreti İbrahim ve eşi Sâre Annemiz de vardı. İkisi de çok yaşlıydı.
Hazreti İsmail Mekke’de yoktu. Peygamberlik vazifesi ile Yemen taraflarına gitmişti.
Sâre Annemiz, muhteşem manzarayı görünce gözlerine inanamadı.
Hicaz bütünüyle Hacer’di.
Hacer’in yakarışlarından fışkıran Zemzem çöle can olmuştu.
Safa ile Merve arasında her mümin Hacer gibi yürüyordu.
Bu ıssız çöllere annesinin kucağında gelen Hazreti İsmail’e Allah neler lütfetmişti.
Zemzem, kurban, Kâbe ve sonra peygamberlik…
Sâre Annemiz, İlahi rahmet ve kudreti hayranlıkla seyretti.
Hac mevsimi sona erince Hazreti İbrahim ve eşi bu topraklardan ayrıldılar.
Çok geçmeden vefat haberleri geldi.
Hazreti İsmail vefat ettiğinde onu da annesinin yanına defnettiler.
Adeta ana oğul Kâbe’nin harimine uzanıvermiş, nesillerinden gelecek Son Peygamber’i bekliyorlardı.
MERVE
Hasan Abdullah’la yine Merve tepesindeyiz. İkindi güneşi, Mekke’yi uzaktan bir billur kâse gibi aydınlatıyor.
Mekke Melike’si, Güllerin Efendisi ile evlendikten sonra taşındıkları ev şuralarda bir yerlerde olmalı. Zaman zaman geçirdiği bakım ve onarımlarla Osmanlının son dönemine kadar korunan bu kutlu ev ne yazık ki yok edilen kutsallar kervanına çoktan katılmış.
Bir zamanlar Kâbe’den sonra en kutsal mekân kabul edilen bu saadetli mekânın ışığının söndüğünü görünce, biz de yaşananların en yakın görgü tanığı olarak Merve ile konuşmaya karar veriyoruz.
Merve anlatıyor bu kutlu evin bilcümle hikâyesini:
“Yeni sahiplerine kavuştuğu günden beridir ki o kutlu evin her yanı gülüyor, her yanı konuşuyordu.
Güneş, gül misali yanıyor, bahçeyi ve evi dolduran tatlı esinti, içinde binlerce şarkıyı besteliyordu.
Mekke Melikesi, en taze baharlarda bağrını güneşe vermiş bir su perisi gibiydi. Saadetten uçuyordu.
O, ilklerin kadınıydı…
Her sabah bir “ilk”e açıyordu gözlerini. İlk bahar, ilk çiçek, ilk yağmur, ilk tebessüm, ilk fark ediş…
Huzur kol geziyordu evinin odalarında.
Güllerin Efendisi ne zaman dışarda başı sıkışıp huzurunu kaçıran bir durumla karşılaşsa, cennet esintilerinin odaları dolaştığı bu eve gelir ve sevgili eşinin yanında sükûn ve huzura erişirdi.
Mekke Melikesi, tatlı cömert bir gülümseyiş ya da anlayış dolu sessiz bir bakışla her defasında Efendisinin gönlünü alırdı. Aralarında hayranlık uyandıran samimiyet ve şüphe duyulmayan bir emniyet vardı.
Yiğit amca Ebu Talib’in cariyesi Neba, bir gün Güllerin Efendisi ile birlikte buradaki eve geldi.
Mekke Melikesi Hazreti Hatice, onları kapıda karşıladı. Misafirine “Hoş geldin” dedi, Efendisinin elinden sevgiyle tuttu. Neba, Hatice’nin eşine iltifat ve hürmetine şahitlik etti. Sonra gördüklerini Ebu Talib’e bir bir anlattı. “Gördüklerim ve duyduklarım çok ilginçti!” dedi. “Ben onlar arasındaki sevgi ve saygıyı hiçbir karı kocada görmedim.”
Ebu Talib’in içindeki, yeğeninin yeni evinde nasıl karşılandığı ile ilgili endişelerinin yersiz olduğunu anladı.
Herkesin sevip hayranlık duyduğu bu güzel çift, küçük Kâsım’la yeni mutluluklara kanat açtılar.
Güllerin Efendisi artık “Ebu’l Kasım” (Kasım’ın Babası) diye anılmaya başladı.
Hazreti Âmine‘nin emaneti Ümmü Eymen ve Zeyd Bin Harise de bu kutlu evin sakinlerindendi.
Zeyd Bin Harise, sekiz yaşlarındayken Annesi Sûdâ ile birlikte ziyaretlerine gittikleri Beni Maanlerin yurdunda uğradıkları bir baskında esir edilmişti. Ukaz panayırında köle olarak satışa çıkarılmış, Hakim Bin Hizam tarafından halası Hazreti Hatice için satın alınmıştı.
Hazreti Hatice onu Güllerin Efendisine düğün hediyesi olarak sunmuştu. Yıllar sonra oğullarının Mekke’de olduğunu öğrenen anne baba, gelip onu Güllerin Efendisinden istediler.
“Bedelini öderiz, yeter ki evladımızı bize ver!” dediler.
Güllerin Efendisi, “O benim oğlum gibidir. Eğer sizinle gelmek isterse götürebilirsiniz, bedel gerekmez, kararında özgürdür.” dedi.
Anne baba bu duruma çok sevindilerse de Zeyd, Güllerin Efendisinden ayrılmak istemedi. İlerde, büyük ordulara komutanlık dâhil, İslam’a pek çok yararı dokunacak, Kur’an’da adı geçen tek sahabe olma şerefine de nail olacaktı.
O günlerde Ebu Tâlib’in hanımı Fatma Hatun bir rüya gördü.
“Evi nurla dolup taşmış… Etraftaki dağlar Kâbe’ye doğru secdede… Eline dört kılıç veriyorlar. Bunlardan biri gökyüzüne çıkıyor, biri suya, biri toprağa düşüyor, biri de aslan oluveriyor ve heybetinden bütün yaratıklar kaçıyor. Rüyada korkuyla ellerini uzatıyor, birdenbire karşısında Güllerin Efendisini buluyor ve ellerine yapışıyor.”
Rüyasını anlattığında, tatlı bir tebessümle, “hayırdır inşallah!” dedi Güllerin Efendisi.
Mekke’de yalımların ipil ipil oynaştığı bir gün baktım, Güllerin Efendisi, amcası Ebu Tâlib’in evine doğru koşarcasına gidiyordu. Takvimler 7. Yüzyılın ilk günlerini gösteriyordu.
SANA BENZESİN. İZİNDEN AYRILMASIN!
Aralanan kapıdan, yeni doğmuş bir bebek sesi yayıldı sokağa. Asırların yüreğinde yankılanacak ve kıyamete kadar hiç susmayacak yiğit bir ses…
Güllerin Efendisi, yeni doğan bebeği kucağına aldı ve adını sordu:
“Ali” dediler.
Yine en tatlı tebessümü ile “Haydar (Aslan) olsun!” dedi.
Güllerin Efendisi, Ali’nin doğumuna kendi çocuğu olmuş kadar sevindi.
“Ali senin terbiyende büyüsün.” dedi yengesi. “Sana benzesin. İzinden ayrılmasın!”
O günlerde bu kutlu evde derin bir hüzün yaşandı. İki yaşını daha yeni doldurmuş olan Kasım vefat etti. Hazreti Hatice’nin kucağı boş kaldı. Çok geçmeden Zeynep hüzne doğan bir çiçek gibi evin sevinci oldu.
Zeynep’ten sonra Rukiye ve Ümmü Gülsüm’le sevindirdi Allah onları. …
O günlerde Ebu Talip ailesini geçindirmekte hayli zorlanıyordu. Babası Abdulmuttalib’den devraldığı yoksul hacıların bakımı, görümü, su, erzak dağıtımı gibi işler, elde avuçta ne var ne yoksa alıp götürmüştü.
Durumu daha iyi olan Abbas, hacılara yemek yedirilmesi ve su dağıtımı gibi görevleri ağabeyi Ebu Talib’den devraldı.
Bu vesile ile Ebu Talib’in küçük oğullarından Ali’yi Efendimiz, Cafer’i amcası Abbas yanına alıp bakım ve görümlerini üstlendiler.
Fatıma binti Esed’in arzusu yerine gelmişti. Ali, artık Efendimizin iklimindeydi.
Takvimler 605 yılını gösterirken Fatımatüzzehra doğdu.
Güllerin Efendisi, “Kızım, benim koklayacağım bir çiçektir. Ben kızlar babasıyım.” dedi.
Efendimizin ciğerparesi Fatıma, ebede kadar açık kalacak olan bir kapıydı. Bir Kevser’di, bir ırmaktı, bolluktu, bereketti.
Efendimizin kızlarına düşkünlüğü adeta çöldeki çığlıklara, vahşete bir isyandı.
Çünkü o yıllarda bir kız çocuğu haberi alan babaların suratları düşüyor, gölgeleniyor ve kapkara kesiliyordu.
Baba, utancından günlerce evinden dışarı çıkamıyordu.
Kız çocukları kendi katilleri ile yıllarca aynı çatı altında yaşıyor, sonra bir gün “babaları” onları ellerinden tutup “Haydi seni dayına götüreceğim.” diyordu. Çocuklar, attıkları adımların son adımları, aldıkları nefeslerin son nefesleri olduğunu bilmeden babalarının önünde seke zıplaya uzaklaşıyorlardı evlerinden. Anneleri yaşlı gözlerle bakıp kalıyordu arkalarından. Kız çocuğunu çöldeki binlerce kör kuyudan birinin dibine fırlatan baba eve yalnız dönüyordu.
Geceleri, kız çocuklarının feryatları yankılanıyordu kızgın çöllerde.
Güllerin Efendisi Medine’ye hicretine kadar aynı evde oturdu. Bütün aile fertleri için bu mekân, cennet köşelerinden bir köşe ve başka bir yerde olmayı asla tercih etmeyecekleri bir “ışık ev”di…
6.9.2017
Kâinatın kutlu taşı: Hacerü’l Esved
Vakit sabaha yürüyor… Kâbe’nin en tenha saatleri… Seyri, sadrımızı dolduran mabet, gecenin bu saatlerinde daha bir ulvîleşiyor, başı göklere değiyor. Zikir halkasını yöneten bir serzâkir gibi heyecanlanıyor, sakinleşiyor, haykırıyor, hıçkırıyor.
Efendimizin, Abdullah İbni Abbas’ın rivayet ettiği bir hadiste, “Kıyamet gününde Allah Hacerü’l Esved’i, bakar iki gözü ve konuşan bir dili olduğu halde yeniden yaratacak ve o kendisine sadık bir niyetle dokunmuş herkese şehadet edecektir.” dediği kutlu taşı seyrediyorum. Gecenin bu en tenha anında bile ona kavuşmak için kalabalığa karışmak kolay cesaret edilir bir durum değil. Coşkun akan insan selinin girdabına kapılmak gibi. Yüzlerce insanın ona dokunmak, onunla bir an birlikte olmak uğruna verdiği amansız mücadeleyi uzaktan ürperti ile seyrederken birden yanımda üç genç beliriyor.
Selam verip kendilerini tanıtıyorlar. Hacerü’l Esved’i ziyaret edip etmediğimi soruyorlar.
“Cesaret edemedim” diyorum.
“Biz sizi oraya götürmek istiyoruz!” diyorlar. “Bunda da bir sır var.” diye düşünüp hemen kabul ediyorum.
Üç babayiğit Anadolu evladı, derin suların sınır tanımaz dalgıçları gibi, kalabalık insan selini yara yara, beni Hacerü’l Esved’e ulaştırıyor, onu rahatça öpebilmem için de üzerime gelen dalgalara perde oluyorlar.
Allah Resulünün, “Ya Ömer, burada ağlanır, burada gözyaşları dökülür.” dediği yerdeyim. O kutlu taşa dokunduğum an, yüksek voltajlı bir akıma kapılmış gibi titriyorum. O anı anlatmak imkânsız. Müthiş bir vakumla bir nur tufanının içine çekiliyor, yutuluyor, savruluyor, ışıklı bir helezonun içinde bambaşka ufuklara uçuruluyorum.
Bir keresinde Halife Ömer de beni öpecek ve şöyle diyecekti; “ey taş biliyorum ki, sen bir taşsın. Ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Resulünün seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim”
Hazreti Ali Halifenin bu sözlerini duyunca, “Ya Ömer! Onda saklı bulunan sırları bilseydin şimdi böyle demezdin!” diyecekti.
Benim öpülmem, pek çoklarının bu yanlışa düştüğü gibi, bir taşın takdis edilmesi gibi bir anlayışa sebebiyet verebilir ve herkes beni bu duygu ve düşüncelerle öpmeye kalkışabilirdi. Daha sonra da bundan bir hayli hurafe doğar ve böylece Kâbe, hak ve hakikate açık olmanın yanında şeytanların da oyun oynadığı bir yer hâline gelirdi. Çünkü şeytanlar, kalbin etrafında dönüp durmakta ve onun zayıf taraflarını yakalamaya çalışmaktadırlar.
Esasen kalp de insan hissiyatına göre bir Kâbe’dir. Kalbin etrafında şeytanların menzilleri ve mazgal delikleri vardır. Kalpte takdis edilecek şeylere dair öyle küçük menfezler vardır ki, ‘doğru şeyler’ takdis edilirken, takdis edilmemesi gereken başka şeyler de takdis edilerek saygı ve tazimin yanında her zaman kaymalar olabilir.
İşte o büyük basiret abidesi Hazreti Ömer, avamca anlayışı, tevhid çizgisine getirmek için, “Böyle taşta, toprakta bir kudsiyet aramayın. Allah Rasulü, onu öpmüştür. Eğer O öpmeseydi ben de öpmezdim. Zira Hacerü’l Esved’i öpmek, O öptüğünden dolayı sünnettir.” diyerek, aklın hür olduğu nokta ile teslim olduğu noktayı birbirinden ayırmıştır. Allah Ömer’den razı olsun.
BEN HACER’ÜL ES’AD…
Müminlerin “sır kâtibi”yim. Nice sevinçler, saadetler, acılar, kederler, yaşadım. Şimdi asrın hüsranını seyrediyor, Allah’ın vaadini bekliyorum.
Benim bir dilim ve iki gözüm var. Bana, eli ya da dudağı ile dokunanlara, bana dokunur ya da öper gibi uzaktan selam verenlere mahşerde şahitlik yapacağım.
HİRA
İpeksi bir sonbahar gecesinde, tüm zamanların en kutsal doğumuna sahne olan Hira’dayız.
Kutsal dağ, dolgun bir ay ışığının altında, efsunlu. Gölgelerin hükümranlığında, gerçek biçimini kaybetmiş. İçe doğru derin ve hareketli. Süt buğusu mavi tüllerin arkasından etrafına pırıltılı gülücükler saçıyor. Yaşanmışlığın kazandırdığı bir soyluluk var nurlu yüzünde.
Birbiri ardınca dalga dalga sıralanmış dağlar, ovalar, obalar ay ışığında besleniyor. Sert taştan, topraksız bir dağ Hira. Etrafı kendisi gibi dik dağlarla çevrili. Çıkmak da inmek de son derece güç.
Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmasına rağmen, ay ışığının bolca üzerine döküldüğü kutlu dağ, inenler ve tırmananları ile tatlı bir tiyatronun “hayalet karıncalar” sahnesini andırıyor.
Uzaklardan bize bakan Sevr ise, dağların sırlarını denizlere taşıyan sessiz bir nehir gibi seherin esintisinde biteviye akıyor.
Hira’dan, Mekke’nin seyri muhteşem.
Dağ başları kadar insanların vaveylasından uzak, Allah’a yakın neresi olabilir!
İhtişamlı kâinat senfonisini minör kıpırtılarla, ritmik hışırtılarla, usta ve uyanık çıkışlarla seslendiren dağ başları… Sina ve Zeytin Dağı gibi yüce bir ruhu vardı Hira’nın. Ve dağlar, gecelerde dile gelir, sırlarını geceleri açarlardı bağrındakilere. Fakat insanı asıl etkileyen dağların etekleri değil, zirveleriydi. Zirve “tırmanma” demekti. Tırmanma, bir aşkınlık metaforu, bir arınma süreciydi ve sadece bedenlerin değil, ruhların da tırmanmaya ihtiyacı vardı.
Hazreti Musa Sina dağının, Hazreti İsa Zeytin dağının, Güllerin Efendisi de, bütün ihtişamı ve gizemi ile başını göklere uzatmış olan bu kutsal dağın doruğunda vahye ermişlerdi. Hira’yı anlamak vahyi anlamaktı!..
Kırkına yaklaşmış olan Muhammedü’l Emin’i bu sarp dağa tırmandıran, gecelerce oradan bir Mekke’ye, bir semaya; bir dünyaya, bir ukbaya baktıran saik neydi?
Herkes derin uykularında iken o neden uyanıktı? Neden kendini dik yamaçlarına vuruyor, günleri bu kutsal dağın doruklarında geçiyordu?
Hira içimden geçenleri duymuş gibi cevap veriyor:
“Yalnızlığı bağrına basması, onun için Yâr sohbetine vesile olması açısından önemliydi.” diyor.
Bu cümle bana, Hazreti Musa’nın Tur’daki kırk günlük halvetini, Hazreti Meryem’in, “Onları, suyu çağlayan ve ikamete elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık.” (Mü’minûn, 50) ayetiyle anlatılan uzletini hatırlatıyor. Kalbi özel birtakım temrinlerle lebriz etme ve ilahî tecellileri almaya müsait hâle getirme.
“Doğru,” diyor Hira. “Güllerin Efendisi burada geceleri gökyüzünü seyreder, omuzlarına dökülen siyah saçları okşayan ay ışığında, yüce dağ başında yanmakta olan bir meşaleyi andırırdı.
Yüzünü Kâbe’ye doğru döner, saatlerce ayakta durarak Allah’a dua ederdi.
O yıllarda dünya hiç de iç açıcı bir yer değildi.
Yaklaşık üç bin senelik bir uygarlık geçmişine sahip olan ve iç savaşlarla yorgun düşen Çin, parçalanma sürecine girmişti. Konfüçyüs düşüncesi çöküşte, Budizm ise yükselişteydi. Fakat o da Çin insanının manevi ve sosyal taleplerine gerçek bir çözüm sunamıyordu.
Hindistan da Çin gibi üç bin seneyi aşkın bir uygarlık geçmişine sahip olmakla birlikte anarşi, iç savaşlar ve sömürüye mağlup olmuş, çöküş dönemine girmişti.
Budizm kısa zamanda putperestliğe dönüşmüş, Hinduizm ve Brahmanizm’le beraber bu üç inanç sisteminin toplam put sayısı milyonları bulmuştu. Toplumun büyük kısmını parya haline getiren kast sistemi halka kan kusturuyordu.
İnsanlar, en yakınlarına bile alabildiğine zalim ve acımasızdı. Jal Parva denilen geleneğe göre her yeni evli çift, doğan ilk çocuklarını kutsal kabul edilen Ganj sularına atıyor, kadınlar, eşinin öte dünyada yalnızlık çekmemesi için ölen kocası ile birlikte diri diri yakılıyordu.
Türkler, uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırlarında kendi bencil ufuklarına doğru at koştururken, Doğu ve Batı Kağanları tarafından yönetilen Göktürk devleti etkinliğini kaybetmiş, halk Çin ve Hint kökenli kültür emperyalizminin etkisi altına girmişti.
DÜNYANIN ÇILDIRDIĞI ANLAR
Avrupa, Ortaçağ’ın karanlık dönemlerini yaşıyor, vahşet ve cehalet içinde birbirini yiyordu.
Persler, ateşe tapmakla meşguldü. Aidiyet ve mülkiyeti reddeden, hemen her şeyi ortak kabul eden, ahlak kavramını inkâr eden ve halk arasında ciddi bir yayılım gösteren Mazdek inancı bir erken dönem komünizm uygulaması gibiydi.
Hâsılı, dünyanın çıldırdığı anlardan biriydi… Vahşet, anarşi ve terör bütün cihanı sarmıştı.
Hicaz halkı da küfür ve şirk içindeydi. Mekke, Ebu Cehilleriyle, Ebu Lehebleriyle dalâlet bataklarına dalmış, batıl içinde yüzüp duruyordu. Geceleri, çocukların feryatları yankılanıyordu kızgın çöllerde.
Gündüzleri kölelerin gözyaşı ve kanı akıyordu. İnsanın duyarsızlığı ile perişan olan hayvanların ürpertici sesleri yırtıyordu karanlıkları.
Göz gözü görmüyordu.
Diri diri toprağa gömülen kız çocukları, kendi elleriyle oydukları taş ve tahta parçalarına Tanrı diye tapan ve tapılmasını isteyen din tacirleri, hayvan kadar bile değerleri olmayan köleler, bir avuç mutlu azınlığın lüksü için alabildiğine sömürülen, inim inim inleyen zayıflar, yoksullar, garipler…
Güllerin Efendisi, her geldiğinde burada günlerce kalıyor, insana insanca yaşama hakkının tanındığı bir dünya için yakarıyor, acz ve fakrın diliyle Rabbine iltica ediyor, bir ışık bekliyordu.
O, zifiri karanlık gecelerde, bu en sarp uçurumların başında, bir hüzün çiçeği gibi büküyordu boynunu.
Zamanın ıssız dilimlerinde, günlerce bir başına kalarak bütün insanlık adına af ve inayet diliyordu.
Varaka bin Nevfel, Zeyd bin Amr gibi kendilerini şirkten koruyabilmiş ferasetli insanların gözleri sürekli semaları süzüyor ve ufuklarda, insanlığı yeniden kurtuluşa davet edecek olan Son Nebi’yi arıyordu. Birkaçı bir araya geldiğinde, aralarındaki sohbetin vazgeçilmez konusu bu oluyordu. Şiirin diliyle Onu seslendiriyor, buldukları her kalabalığa Onun hasret türkülerini söylüyorlardı.
Bu erdemli insanlar, etraflarında olup bitenlerden rahatsızlık duyuyorlardı. Ama çözüm adına ellerinden bir şey gelmiyordu. Tek umutları vardı, Allah’ın Sonsuz Nur’u gelecek, cehalet ve zulme kurban giden kalabalıkları, içinde bulundukları karanlıktan tutup çıkaracaktı.
GÖLGESİ BAŞINIZIN ÜSTÜNDE!
Kısa bir zaman önce Kuss Bin Saide’nin Ukaz panayırında yaptığı, dillere destan konuşmasını hemen herkes hatırlıyordu. İyad kabilesinin büyüğüydü Kuss. Yüz yaşını aşmış, gözleri çukura kaçmış, yaşlılıktan iki büklüm olmuştu. Fakat ruhu aydınlıktı. Kızıl tüylü bir deve üstünden seslenmişti:
“Ey insanlar!” demişti. “ Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur! Olacak neyse olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, annelerinin ve babalarının yerini alır. Derken, hepsi ölüp gider! Hadiselerin ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini kovalar. Kulak veriniz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir! Ve Allah’ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi! Ne mutlu o kimseye ki O’na iman eder; Allah da kendisine hidayet eder! Yazıklar olsun O’na isyan ve muhalefet edecek bedbahta! Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere!
Ey insanlar! Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop? Hani o süslü saraylar ve mermer binalar yükselten Ad ve Semud kavimleri? Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, ‘Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun’la Nemrut? Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe sizden çok daha üstün idiler. Ne oldular? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın, onlar gibi gaflete düşmeyin, onların yolundan gitmeyin! Her şey fanidir; baki olan, ancak Allah’tır. Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur! Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur! Büyük küçük hep göçüp gidiyor! Giden geri gelmiyor! Katiyen bildim ki herkese olan, size ve bana da olacaktır.”
Gariptir ki Kuss Bin Saide, bu muhteşem konuşmasında pek yakında geleceğini haber verdiği o kutlu kişinin, dinleyiciler arasında olduğundan habersizdi.
Bir gün peygamberimiz İyad kabilesinden Müslüman olmak için gelenlere şöyle diyecekti:
“Kuss Bin Saide’nin bir zamanlar Ukaz Panayırı’nda bir deve üzerinde, ‘Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak neyse olur!’ diye okuduğu hitabesi hiç hatırımdan çıkmaz. O, bir hayli söz daha söylemişti. Zannetmem ki hepsi hatırımda kalmış olsun!”
Bunun üzerine orada bulunan Hazreti Ebû Bekir, “Yâ Rasulallah! Ben de o gün orada hazırdım. Kuss Bin Saide’nin söylediği sözler hep hatırımdadır. Müsaade buyurursanız okuyayım!” diyecek ve hutbenin tamamını okuyacaktı.
Allah’ın Rasulü, cahiliye devrinde hidayet yolunu bulmuş bu bahtiyar için şöyle diyecekti:
“Ümit ederim ki Allah, kıyamet gününde Kuss Bin Saide’yi ayrı bir ümmet olarak haşreder!”
7.9.2017
Ebu Talib Mahallesi
Kâbe’de kıldığımız bir öğle namazı sonrası Hasan Abdullah’la birlikte Merve Kapısı’ndan çıkıyoruz. Harem-i Şerif’in serinliğinden sonra dışarda bunaltıcı bir sıcak karşılıyor bizi.
Şehir nefes almakta zorlanıyor.
Zemzem bidonlarının sıralandığı subaşları oğul vermiş arılar gibi insan kaynıyor. İnsanlar bardaklara ilk doldurdukları suyu içiyorlar, sonraki bardağı ise serinlemek için başlarına döküyorlar.
Havada binlerce, yüzbinlerce birbirine dolanmış ışık iplikçiği uçuşuyor. Diklemesine inen güneş ışıkları göz açtırmıyor, sersemletiyor.
Peygamberimizin doğduğu eve kadar geliyoruz.
Büyük mutluluklara ve büyük musibetlere muhatap olduğu, yüreğinde değişip duran mevsimlerden belli olan kutsal evin gözlerinde bin bir bahar ve hazan yer değiştirip duruyor.
ŞİB-İ EBİ TALİB
Bir zamanlar Müslümanlara o korkunç boykotun uygulandığı Ebu Talib Mahallesinin başlangıcı burası. Araplar, “Şib-i Ebi Talib” diyorlar.
O günlerde ülkemde yaşananlardan dolayı tecrit ve sürgün konusunda oldukça duyarlıyım. Tıpkı Hazreti Yusuf gibi kardeşlerinin ihanetine uğrayan, linç edilen, her türlü iftiraya maruz bırakılan, işsiz bırakılan, serveti elinden alınan, tutuklanan, bebekleri ile birlikte hapse atılan, en acımasız işkencelere maruz kalan yüz binlerce mağdur ve mazlum müminin yaşadıkları, ilk Müslümanların çektikleri işkence ve mahrumiyetleri hatırıma getiriyor.
Saçı sakalı ağarmış, doksanına dayanmış yaşlıların bileklerine vurulan kelepçeler, elleri ranzaya kelepçelendiği için dünyaya yeni getirdiği bebeğini kucağına alamayan, yavrusuna süt emziremediği için göğüsleri patlayacak hale gelen anneler, hücrede bir başına doğum yapan kadınlar, okulu ve öğrencisi elinden alınan öğretmenler; ışığı söndürülen okullar, yurtlar hayalleri yıkılan yığınlar yüreğimi yakıyor.
Ebu Kubeys Dağının eteklerindeki bu mahallede hala Ebu Tâlib’in yakarışları yankılanıyor:
“Allah’ım! Bize zulmedenlere, bizi insanlarla görüşmekten mahrum bırakanlara ve hakları olmadığı halde bize saldırıp haksızlık yapanlara karşı Sen bize yardım eyle!”
Sonsuz baharların uç verdiği kutlu evin gölgesine sığınıyor, hüzünlü sesini duymak için sessizliğe bürünüyoruz:
“Hazreti Ömer’in, canını almaya gittiği Peygamberde can bulmasından sonra müşrikler derin bir hüsrana kapıldılar ve yine Darü’n Nedve’de toplandılar. Darü’n Nedve, tarihinin en yoğun, en çaresiz toplantısına ev sahipliği yapıyordu.
Hayır, imkân yok! Alınan her karar, başvurulan her bitirme operasyonu Müslümanların yeni bir zaferi ile sonuçlanıyordu. Sular hep Müslümanların gemisini yüzdürüyor gibiydi. Görünen ve görünmeyen yer altı ve yer üstü nehirleri İslam denizine boşalıyordu.
Müşrikler kendilerini iyiden iyiye mağdur ve mazlum hissetmeye başladılar. Hayatlarının ahengi bozulmuş, ağızlarının tadı kaçmıştı. Şimdiye kadar kullandıkları yöntemlerle Müslümanların üzerine gidemezlerdi artık. Zulümlerine bir son da veremezlerdi. Bu işin sonu nereye varacaktı?
Herkes burnundan soluyordu.
HER ALANDA BOYKOT
Yeni ve parlak bir fikre ihtiyaçları vardı.
Çok ateşli tartışmalar sonunda öldürücü bir darbenin kararını aldılar. Onları sadece Müslüman olduklarına değil doğduklarına pişman edeceklerdi.
Suskunluk, alay ve korkunç işkenceler döneminden sonra hepsinden daha soğukkanlı yeni bir işkence yöntemiydi bu: Abluka ve boykot…
İktisadi, sosyal, siyasi, ailevi, psikolojik… Her alanda boykot.
Yaklaşık kırk Kureyş lideri kararlaştırdıkları maddeleri, sözleşme şeklinde yazdırıp mühürlediler. Bu işe bir de kutsiyet vermek için beze sararak, bir yafta gibi, Kâbe’nin duvarına astılar. Bu kararlarına aykırı hiçbir harekette bulunmayacaklarına dair yeminler ettiler.
Öncelikle herkesten safını seçmesini istediler.
Hazreti Peygamber ve Onun yanında yer alan Müslümanlarla, Haşimoğulları ve Muttaliboğullarından Hazreti Peygamber’i himaye etmek isteyenleri düşman ilan ettiler.
Onları Mekke’nin kenarındaki Ebu Talib mahallesinde toplanmaya zorladılar.
Haşimoğullarından Ebû Leheb dışında herkes Hazreti Muhammed’in yanında yer aldı.
Anlaşma tüm şehre ilan edildi:
” Müslümanlara, onları himaye eden Haşim oğulları ve Muttaliboğullarına bir şey satılmayacak ve alınmayacak. Akrabalık ilişkileri dâhil her türlü ilişki kesilecek, kız alıp verilmeyecek. Bu maddeler bütün Hâşim oymağı Şi’b-i Ebi Talib’de mahvoluncaya dek sürecek”
Anlaşma, sadece Kâbe’nin duvarına değil, Efendimizin akrabalarının ve bir avuç Müslümanın boyunlarına asılmış bir yaftaydı. Çünkü toplu ölüm fermanından başka bir şey değildi.
Bütün Hâşim ve Muttaliboğulları, Mekke’de bulunan Müslümanlar Ebu Talib mahallesine göçe zorlandı. Evleri bu bölgede olmayanlar ikamet edebilmek için çadırlar kurdular. Allah’ın Rasulü de Merve’den buraya taşındı.
Ebu Talib kendisi Müslüman olmadığı halde Müslümanların başına geçti.
Kadın, yaşlı, hasta, çocuk demeden, akrabalık bağları hiçe sayılarak herkes bu toplama kampında yaşamaya mahkum edilmişti. Nereden su bulacaklar, nerede ihtiyaçlarını görecekler, nereden nasıl gıda tedarik ederek geçimlerini sağlayacaklardı?
Müşriklerin ani bir baskın ihtimaline karşı, Efendimizin evinin etrafında gece gündüz nöbet tutuluyordu.
Sürekli teyakkuz halindeydiler.
Yiğit amca Ebu Talib’in gayretleri görülmeye değerdi. Geceleri uyuyamıyor, Güllerin Efendisinin evinin etrafında dolaşıp duruyordu.
Bazı zamanlar Peygamberimizin yatağına çocuklarından veya amcaoğullarından birini yatırıyor, Ona kendi yatağını veriyordu.
Her an bir baskın, kanlı bir suikast olabilirdi.
Müşrikler, mahalleye açılan yol başlarına silahlı nöbetçiler koymuşlardı. İnsan ve gıda girişleri engelleniyor, etrafta kuş uçurtulmuyordu.
Başta Ebu Cehil olmak üzere kentin ileri gelenleri, iki dağ arasındaki bu mahallenin giriş ve çıkışlarını kontrol altında tutuyorlardı. Bütün ikmal yolları kesilmişti.
Esnaf, Müslümanlara bir şey satmaya cesaret edemiyordu. Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer gibi cesur kimselerin dışında, kimse çarşıya pazara çıkıp alışveriş yapamıyor, dışardan gelen tüccarların Müslümanlara mal satmalarına izin verilmiyordu.
Müslümanlar ancak haram ayların girdiği hac mevsiminde mahalle dışına çıkıp ihtiyaçlarını temin edebiliyordu. Hac mevsiminde bile azılı müşrikler köşe başlarını tutuyor, “Kim onlara bir şey satacak olursa malını yağma ederiz.” diyerek tüccarları korkutuyordu. Velid bin Muğire, “Onlardan herhangi bir kimsenin yiyecek aldığını görürseniz fiyatını yükseltin, onları borçlandırın.” diye nasihatlerde bulunuyordu.
Müslümanların yanlarında getirdikleri yiyecekler tükenmeye başladı. Ticaret yapamadıkları için servetler de eriyordu. Yakınları onlara yardım edemiyor, bir çimdik tuz, bir tas hurma bile veremiyordu.
“Bak başının çaresine!” denilerek bir sindirme, bir kök kazıma operasyonu yapılıyordu.
BİR NEVİ SOYKIRIM
İkinci yılın sonunda açlık had safhaya ulaşmıştı. Ebu Talib mahallesinde geceleri açlıktan ağlayan çocukların sesleri yankılanıyor, çocuklar ve yaşlılar bakımsızlıktan ölüyordu. Müslümanlar, ot ve ağaç yaprağı, ağaç kabuğu yemeğe başladılar.
Bu bir nevi soykırımdı.
Kendisine iman eden bir avuç insanın sararıp solan yüzleri, çöken avurtları, açlıktan saatlerce ağlayan, sonunda yorgun ve bitap bir halde susarak uykuya dalan çocukların çığlıkları, birer mızrak gibi gelip Efendimizin bağrına saplanıyordu.
Müşriklerin arasında bu zulüm ve işkenceden rahatsız olanlar da vardı. Zamanla bu kişiler memnuniyetsizliklerini açıkça dile getirmeye başladılar. Onlardan bir kısmı abluka altında tutulan yakınlarına birtakım ihtiyaçlarını gizlice ulaştırıyorlardı. Hâkim bin Hizam onların başında geliyordu. Halası Hazreti Hatice’ye yiyecek taşıyordu.
Allah Rasulünün akrabalarından Hişam Bin Amr’da geceleri devesine erzak yükleyerek abluka altında tutulan mazlumlara gönderiyordu. Hişam, mahalleye yaklaştığı zaman devesinin yularını çözüp, arkasına vurarak onu mahalleye doğru sürüyordu.
Müşriklerin gözcüleri birkaç defa Haşim’i yakaladılar. Bir gün onu iyice sıkıştırdıklarını gören Ebu Süfyan’ın sözleri vicdanın isyanıydı:
“Bırakın onu! Adam ailesine ve akrabalarına iyilik etmiş. Ben, Allah’a yemin ediyorum ki keşke biz de onun yaptığı gibi yapsaydık, ne güzel olurdu.” dedi.
Bu sıkıntılı günlerde Hazreti Hatice Annemiz, hem müminlere, hem de Efendimizi himaye eden akrabalarına bir nebze de olsa nefes alma fırsatı verenlerden biriydi. Elindeki imkânlar, boykotun değirmeninde öğütülse de varlıklı bir kadındı ve piyasayı biliyordu. Çoğu zaman yeğeni Hakim Bin Hizam’ı devreye sokuyor ve böylelikle olabildiğince açlara çare, açıklara da sütre oluyordu.
Yine böyle bir gün, Hâkim Bin Hizam, tedarik ettiği bir miktar buğdayı gece karanlığında gizlice halasına getiriyordu.
Ebu Cehil onu yakaladı ve yolunu kesti. Bu cehalet otoritesine, kendi başına bir fert nasıl karşı koyabilirdi? Kardeşi bile olsa, farklı bir sese ve davranışa tahammülü yoktu Ebu Cehil‘in:
“Haşimoğullarına yiyecek götürmek ha! Diye gürledi. “Yemin olsun ki, ne sen elimden kurtulabilirsin, ne de onlara yiyecek götürmene müsaade ederim. Göreceksin, seni Mekke’ye rezil edeceğim.”
MASUMİYET ZIRHI
Onlar tartışırken yanlarına Ebu’l Bahterî geldi. O da Haşimoğullarındandı.
“Aranızda ne oluyor öyle?” dedi.
“Bu adam Haşimoğullarına yiyecek taşıyor” dedi Ebu Cehil. Ebu’l Bahterî Müslüman değildi ama insaflı bir insandı:
“Onun yanında halasına götürmek istediği yiyecek var ve sen götürmesine engel olmaya çalışıyorsun öyle mi? Çekil adamın yolundan.”
Ebu Cehil kolay pes eden bir adam değildi. Aralarında kıyasıya bir kavga başladı. Ebu’l Bahterî eline geçirdiği bir deve kemiğiyle Ebu Cehil‘in kafasını yardı. Ebu Cehil yarası ile uğraşırken, istikbalin sahabesi Hâkim malları halası Hazreti Hatice’ye ulaştırdı.
El ve avuçtakiler bir bir tükense de yıllar süren bu acımasız tecrit karşısında hiç kimse zalim boykotçular önünde zillete düşmedi. Masumiyeti bir zırh gibi geçirdiler sırtlarına ve sabrettiler.
Bu günlerde Cibril-i Emin, Yusuf Suresi’ni getirdi. Sure, Hazreti Yusuf’un başından geçenleri anlatıyor ve zorluklar karşısında bir müminin, mümince duruşunu resmediyordu!
Baştan sona sureyi okuyunca Müslümanlar rahat bir nefes aldılar.
Yusuf Suresi’nde anlatılanlar yaşadıkları hayata ne kadar da benziyordu!
“Kör kuyulara atsalar, köle pazarlarında satsalar, iftiraya uğratsalar, zindanlara doldursalar, Rabbimiz bizden razı ise ne gam! Bu günler de geçer.” dediler.
YOLUN SONU GÜZELDİ
Süreyi bilmiyorlardı, ama sureden anladıkları kadarı ile yolun sonu güzeldi.
Bir gün Güllerin Efendisi, amcası Ebu Talib’in yanına vardı.
“Ey amca!” dedi. “Şüphesiz ki Rabbim, Kureyş’in o Kâbe’ye astığı sayfaya bir kurtçuğu musallat etti ve o da, anlaşmada Allah’ın adının dışında ne varsa hepsini yiyip bitirdi.” Ebu Talib şaşırdı. Yeğeninin Kâbe’ye gidip de bu sayfayı göremeyeceğini biliyordu. Kureyş’in kin ve nefreti bırakın sayfaya ilişmeyi, sayfanın yanına bile yaklaşmaya müsaade etmiyordu.
“Bunu sana Rabbin mi haber verdi?” diye sordu.
“Evet” dedi Allah’ın Rasulü.
Ebu Talib, kardeşleri Hazreti Abbas ve Hazreti Hamza’yı da çağırdı. Durumdan onların da haberdar olmasını istedi. Bir zulüm devri sona ermek üzereydi. Hiç vakit geçirmeden, hep birlikte Kâbe’ye yöneldiler. Onların gelişini gören herkes, Kâbe’nin yeni bir hadiseye gebe olduğunu düşünüp olacakları beklemeye başladı.
Doksan yaşındaki Ebu Talib sürgün günlerinde iyice çökmüş yürümekte zorlanıyordu. Onun gelişini gören müşrikler, pes ettiğini, boyun eğdiğini, aklının başına geldiğini düşünüp sevindiler. Yeğeni Hazreti Muhammed’i (a.s)teslim edeceğini zannettiler.
Ebu Talib “Ey Kureyşliler!” dedi. “Benim kardeşim oğlu Muhammed, sizin sayfanıza Allah’ın bir kurtçuğu musallat ettiğini ve bu kurtçuğun da o sayfayı yediğini söylüyor. Hepiniz biliyorsunuz ki O asla yalan söylemez! Onun söylediğine göre, anlaşmada bulunan akrabalık bağlarını kesme ve haddi aşma gibi bütün taşkınlık ve zülüm kelimeleri yok olup gitmiş, sadece Allah’ın adı kalmıştır. İşte size bir fırsat!.. Şayet yeğenimin söyledikleri doğru çıkarsa, şu kötü tavır ve davranışlarınızı bırakırsınız. Yok, doğru çıkmazsa o zaman ben de size yeğenimi teslim ederim ve siz de Onu öldürür veya yaşatırsınız!”
Müşrikler, “Tamam” dediler. “Gerçekten de sen insafın gereğini yaptın.”
Ebu Cehil köşeye sıkışmış, bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştı. Peygamberin yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyordu.
Toplu halde Kâbe kapısına yöneldiler.
Nefesler tutuldu.
Gördükleri karşısında gözleri fal taşı gibi açıldı. Kâğıt, bir böcek tarafından yenmişti ve sadece Allah’ın adı kalmıştı.
8.9.2017
Beş yürekli adam
Büyük bir yıkım yaşayan kentin ileri gelenleri, “Bu da senin kardeşinin oğlunun bir sihridir!” Dediler. “O yaptırmıştır bunu! Hükümler aynen geçerlidir.”
Bunun üzerine Ebu Talib, toplanan kalabalığın önünde “Kaside-i Şi’biyye” olarak tarihe geçecek meşhur kasidesini okudu:
“Kötülük için bize saldıran ve bir batılda ısrar eden herkesten, insanların Rabbine sığınırım.
Mekke’nin göbeğindeki Kâbe’ye ve Kâbe’nin hakikatine sığınırım.
Ve Allah’a sığınırım ki Allah olanlardan habersiz değildir.
Allah’ın evine yemin olsun ki Muhammed’le olursak yenileceğimizi düşünmekte yanıldınız.
Henüz biz Onun uğrunda mızrak ve ok kullanmadık.
Biz çocuklarımız ve hanımlarımızdan vazgeçip Onun etrafında yere serilmedikçe onu teslim ederiz zannetmeyin.”
Okuduğu bu şiirle Mekkelilere meydan okuyan Ebu Talib, yanındakilerle birlikte Kabe’den ayrıldı. Mazlum Müslümanların yanına döndü.
Sürgün günleri üç tam yılını doldurmuş, zavallı Müslümanlarda dayanacak güç kalmamıştı. Açlıktan ağlayan çocukların feryatları, ıssız çöl gecelerinde evlerinin damlarında yatan, pencereleri açık uyuyan insanların yüreklerine bir ağıt gibi doluyor, onları derin uykularından uyandırıyordu.
Tükenen sadece gıdalar, giyecekler, erzaklar değildi, umutlarda tükeniyordu. Sürgündeki Müslümanlar için gece en karanlık anındaydı. Gece, işte tam da o en karanlık anında hayatın okşayışını hisseden biri gibi bakmaya başladı Müslümanlara.
Zulmün vardığı safha Mekke halkını da iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştı. İçten içe kaynayan bir huzursuzluk vardı. Haşimoğulları ve Muttaliboğulları aleyhine Kureyş’in yaptığını bozmak için Kureyş’ten bir gurup ayaklandı. Özellikle, Müslüman olmadığı halde Müslümanlara geceleri gizlice erzak taşıyan Hişam bin Amr bu konuda büyük çaba sarf etti.
Hişam bir gün Peygamberimizin halası Atike’nin oğlu Züheyr’in yanına gitti.
Ona sitem dolu sözler söyledi, “Sen yemek yiyor, elbise giyiyor ve evinde oturuyorsun” dedi. “Dayılarının ne durumda olduğunu biliyor musun? Vallahi onlar Ebu Cehil’in dayıları olsaydılar ve sen de ondan, senin yakınlarına karşı senden beklediği davranışı bekleseydin asla seni dinlemezdi.”
Züheyr’in canı sıkıldı. Hişam’a hak verdi, fakat böyle bir direniş için kendini yeterince güçlü hissetmiyordu.
“Ne yapabilirim? Ben tek başına bir kişiyim.” dedi.
Bu, Hişam’ın beklediği cevaptı. Bu fırsatı kaçırmadı ve “İkinciyi buldun’ diye atıldı hemen.
Züheyr, “Kim o?” deyince, “Ben seninleyim.” dedi. Bu iki yiğit yanlarına Mutim Bin Adiy, Ebu’l Bahteri bin Hişam ve Zema bin Esved’i de aldılar.
Bu beş yiğit Mekke’nin üst tarafındaki Hacun denen yerde bir gece yarısı buluşmak için sözleştiler. Tayin edilen gecede toplanıp meseleyi müzakere ettiler ve bir plan yaptılar.
İNSAFSIZ YAFTA YIRTILMADIKÇA
Sabah olunca yeni elbiselerini giyip Kâbe’ye gittiler. Yedi kez Kâbe’yi tavaf ettikten sonra kılıçlarını çektiler.
İçlerinden genç Züheyr kükredi: “Ey Kureyşliler! Şu bizim yaptığımız şey insanlığa sığar mı? Biz her imkândan faydalanırken, onların sefalet içinde olmaları sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Bu kararın bozulması gerek! Yemin ederim ki, bu insafsız yafta yırtılmadıkça buradan ayrılmayacağız!”
Kalabalıktan tasdik cümleleri yükseldi.
Ebû Cehil duruma hemen müdahale etti. Küçümseyen, alaycı bir tavırla:
“Sen kim oluyorsun da bunları söylemeye cüret ediyorsun? Çok seviyorsan git Ebu Talib Mahallesinde onlarla birlikte yaşa.” dedi.
Zem’a bin Esved kükredi:
“Züheyr doğru söylüyor. Biz o sayfa yazılırken de ona rıza göstermemiştik. Artık bu zulme bir son verin.” dedi.
Ebu’l Bahterî, Ebu Cehil’in konuşmasına fırsat vermeden:
“Zem’a doğru söylüyor.” dedi. “O yazıldığı sırada biz o maddelere razı değildik. Böyle acımasızca uygulanmasına da razı değiliz. Bitsin artık bu zulüm.”
Ardından Mut’im bin Adîy söze karışarak “İkiniz de doğru söylediniz. O yazıdan ve içindekilerden Allah’a sığınırız.” dedi.
Hişam bin Amr da söz alarak onları destekledi. Etrafta toplananların sayısı artmış, itiraz sesleri çoğalmıştı. Şehrin ileri gelenleri de katılmıştı kalabalığın arasına. Ebu Cehil bunun organize bir iş olduğunu, Hişam’ın komplo kurduğunu söylese de itibar eden olmadı.
Boykot kararının aleyhinde görüş beyan eden hatırı sayılır “beş yürekli adam” kılıçlarını çekerek yüreklerini ortaya koydular. Zaten bir kamuoyu oluşmuş, boykot havasının şiddeti bir derece kırılmıştı. Psikolojik üstünlüğü kaybettiklerinin farkında olan Ebu Cehil işin büyümesini istemiyordu. Anlaşmayı feshettiklerini ikrar etmek zorunda kaldı.
Tam bin gün bin gece süren sürgün günleri böylece Miladi 620’de son buldu. Kureyş’in hudut tanımaz inadının ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Sürgün yıllarında derme çatma çadırlarla bir arada olanlar kendi evlerine taşındı.
HER ŞEY BUNDAN SONRA BAŞLAYACAKTI
Müslümanlar yeniden sosyal hayatın içine girdiler. Ama bu zulmün bittiği anlamına gelmiyordu. Belki de her şey bundan sonra başlayacaktı.
Sürgüne maruz kalanlar, kuru ot yemiş, aç kalmış, susuz kalmış; çocuklar ve yaşlılardan sürgünün kahredici hayatına dayanamayıp ölenler olmuştu ama imanından vazgeçen olmamıştı.
İmanın baharındaki bu insanlar, kıyamete kadar gelecek nesillere ibret olacak bir vefa ve sadakat sergilemişlerdi.
Can da dâhil olmak üzere Allah Rasulü’nün hiçbir şeye değişilmeyeceğini asırlara topyekûn haykırmışlardı.
Kar ve fırtına çiçeği öldürebilir ama tohumları asla yok edemezdi.
Ebu Talib bütün gücünü toplamış, muhasara yıllarında Efendimizi himaye etmek için kullanmıştı. Vazifesini tamamlamak üzere olduğunu hissediyordu.
“Ahmed artık içimizde öyle kökleşti ki Ona saldıracak güçlülerin saldırısı boşa çıkar.
Sanki onu atların üzerinde görüyorum. Onları her türlü batıla sapmış topluluğun üzerine sürüyor.
Onun önünde kendimi kambur ettim ve Onu korudum. Göğüs kemiklerimle siper yaparak Onu müdafaa ettim. Hiç şüphe yok ki Allah dünyada da mücadele gününde de Onun işini yüceltip yükseltecektir.” diyordu kasidesinde.
Yaşlı ve yorgundu, çok yorgundu artık. Yatağa düştü.
Belli ki artık, yeni bir yük daha kaldıracak durumda değildi.
Hastalık haberi kısa zamanda Mekke’ye yayıldı.
Ramazan ayıydı…
Herkes doksanına dayanmış bu yaşlı çınara koştu.
O sadece Efendimizin değil, tüm mazlum müminlerin hamisi idi. Güllerin Efendisinin ve getirdiği İslam davasının hep yanında durmuştu. Varlığı o kadar değerli ve o kadar vazgeçilmezdi ki, Müslümanlar Mekke’de onsuz bir hayat düşünemiyorlardı.
Hazreti Hamza, Hazreti Ömer gibi bahadırlar Müslüman olmuştu, ama Mekkelilerin Ebu Talib’e olan saygısı başkaydı.
Ebu Talib’den sonrası sadece Müslümanları değil müşrikleri de korkutuyordu. Öyle görünüyor ki babanın evlada kılıç çekeceği günler yakındı.
Son bir ümitle koştular Ebu Talib’in yanına.
HAKİKATE MUHALİF BİR ŞEYİ ONDA BULAMAZSINIZ
Aralarında Ebu Cehil’in de bulunduğu müşrik mümessilleri hastanın başucunda yerlerini aldılar.
“Geçmiş olsun ya Ebû Talib! Sen bizim ulumuzsun. Hasta olman bizi üzüyor ve ürkütüyor. Gelecekten kaygı duyuyoruz. Yeğeninle aramızdaki ihtilaf malum. Ölmeden evvel bu meseleyi çözmelisin. Onu buraya çağır. Hakem ol, aramızı bul. Kimse kimseye karışmasın. O kendi yoluna gitsin, biz kendi yolumuza gidelim.” dediler.
Müşriklerin bu sözleri, hasta yatağındaki şefkatli amcayı umutlandırmıştı. Oğullarından birini Peygamberimizi çağırması için gönderdikten sonra yanındakilere son sözlerini söylemek istedi. Tane tane konuştu:
“Hiç şüphesiz yeğenim Muhammed, emindir. Hakikate muhalif bir şeyi Onda bulamazsınız. Muhammed’i inkâr eden sadece dildir, vicdan onu reddedemez. Şuna kesin olarak inanıyorum ki milletimizin zayıf ve yoksulları, cesur gençleri ve vicdanlı ihtiyarları süratle Ona bağlanacaklar. Çevre ülke insanları da Müslüman olacak. Kureyş’in Ona tâbi olmayan seçkinleri, zenginleri rezil olup sürünecekler. Tavsiyem o ki siz de Ona sahip çıkınız!”
Ebu Talib hasta yatağında Mekke’nin ileri gelenlerine bu nasihatleri sürdürürken Allah’ın yüce Peygamberi de geldi, amcasının yanı başına oturdu.
Allah’ın Rasulünün oturuşu, susuşu vakurdu…
Ebu Talib, müşfik nazarlarla yeğenine bir müddet baktıktan sonra doğrudan konuya girdi:
“Yeğenim! Gördüğün gibi kavmimizin ileri gelenleri buradalar… Benden sonra vaziyetin daha da kötüleşeceğinden endişeliler. Bu sebeple “Sen hayatta iken kardeşinin oğlu ile aramızı bul. Hakem ol, vereceğimizi verelim, alacağımızı alalım, diyorlar.”
Ebu Talip, kesik kesik konuşurken herkes susmuş ve beklemeye durmuştu.
Bütün dikkatler Allah’ın yüce peygamberinin üzerine çevrilmişti.
“Vallahi amcacığım!” dedi Efendimiz, “Eğer bir cümleyi kabullenirlerse Araba ve Aceme hâkim olurlar.
Ebu Talib hayretle sordu:
“Hepsi bir cümleden mi ibaret?”
“Evet, bir cümle “La ilahe illallah”
Müşrikler öfkelenmişti:
“Ey Muhammed!” dediler, “Sen şu kadar tanrıyı bir tek ilah mı yapacaksın?”
“Şartın hak ve hakikate uygun. Kabulü mümkün bir şey söyledin.” dedi Ebu Talib.
Amcasının bu konuşması Allah Rasulünü ümitlendirdi. Büyük yardım ve himayesini gördüğü Ebu Talib’in ebedî hasarete düşmesinden korkuyordu.
“Amcacığım ‘La ilahe illallah’ de ki ahirette sana şefaatçi olabileyim” dedi.
Fakat başında şeytan gibi duran Ebu Cehil ve Utbe gibi kimseler, “Zinhar, atalarının ve dedelerinin dininden dönme” diyerek Ebu Talib’e engel oldular. Bir kınama ve alay üslubu ile Ebu Talib’i tahrik ettiler.
Ebu Talib’in dudaklarından son bir cümle döküldü: “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.”
Amcasının bu son sözleri Allah’ın Rasulünü ziyadesi ile üzdü. Çocukluktan, evliliğe kadar on yedi yıl, peygamberlikten sonra da on yıl olmak üzere tam yirmi yedi yıl kendisine sahip çıkan yiğit amcanın iman etmesini çok arzuluyordu.
Bu az bir zaman değildi.
“Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas 56) Ayeti bu yiğit amca içindi.
Çok geçmeden Fâran dağlarında bir ağıt gibi acı bir haber yankılandı:
“Ebu Talib öldü!”
CENNETÜ’L MUALLA
Sıcak bir sonbahar ikindisinde Hasan Abdullah’la birlikte Cennetü’l Mualla’dayız.
Burası asude bir ışık ülkesi…
Yer gök ışık kesmiş.
İslam’a hizmet etmiş birçok şahsiyetin yanında Peygamberimizin oğulları Kasım, Abdullah, şefkatli dedesi Abdulmuttalib, yiğit amcası Ebu Talib burada yatıyorlar. Abdullah Bin Zübeyr ve annesi Esma Hatun da onlara komşu. Ana oğul yan yana yatıyorlar. Hazreti Esma’yı görünce, Hazreti Ebu Bekir’in bu kahraman kızının hicret esnasında ip yetmeyince belindeki kuşağı çıkarıp ikiye bölerek azık keselerinin ağzını bağladığı günlere gidiyor hayalimiz. Bu kahraman anneye ve zalim Haccac’a karşı son nefesine kadar Mekke’yi müdafaa eden kahraman oğula selam vererek, güneşin ışığını bolca döktüğü patika yollardan Mekke Melikesi Hazreti Hatice Annemizin mütevazı kabrine varıyoruz.
Bütün gam ve kederleri bir vakum gibi bağrına çeken vadinin beyaz zambağını, güneşin bağrında öylece yatıyor görünce yüreklerimiz bir güvercin yüreği gibi çarpmaya başlıyor. Hasan Abdullah daha o anda kendinden geçiyor.
Hatice, “erken doğan” demek. Müslümanlar arasında hak ve hakikate en erken uyanan insan. İslam’ı sadakat sütüyle emziren asil anne. Efendimizin başının üzerinde gezen bulutun yağdıracağı evrensel rahmeti herkesten önce sezen büyük ve soylu kadın. Dünyeviliği ve tenperverliği elinin tersi ile iten, maddi manevi bütün varlığı ile hizmet eden cömertlik sultanı…
Hayatında olduğu gibi ölümünde de aydınlık bir ikindi güneşine bağrını yaslamış, öylece yatıyor.
MEKKE MELİKESİNİN MÜTEVAZI TÜRBESİNDE
Bir ay kadar önce anacığımı kaybetmiş olmanın garipliği üzerimde. Anamın adının da Hatice olması bambaşka duygulara alıp götürüyor beni. Hüzün bütün benliğimi kuşatıyor.
Bu sükûn diyarında biz susuyoruz, Mekke Melikesinin mütevazı türbesindeki suskun taşlar konuşmaya başlıyor:
“Güllerin Efendisi, bir ömür boyu koruma kanatlarını üzerinden hiç çekmeyen şefkatli bir amcayı kaybetmenin derin ıstırabı içindeydi.
O günlerde, Mekke Melikesi de sürgün günlerinin hediyesi hastalıklarla boğuşarak geride kalanlara vedaya hazırlanıyordu.
Merve’deki evin bir odasında yer yatağında her an biraz daha solarken, gözlerinde yaş vardı. Kızları Ümmü Gülsüm’ün ve incelerden ince Fatıma’nın gözünden kaçmadı o gözyaşları.
“Niye ağlıyorsun anacığım?”
“Ah yavrularım! Yıllar benden çok şey alıp götürdü, takdir edilen ecelin yakında gelip çatması muhakkaktır.”
Hüzün çökmüştü evin içine.
Güllerin Efendisi (s.a) eve geldiğinde büyük kadın ateşler içinde yanıyordu.
Durumu yürek yakıcıydı.
Ayrılığın çığlıkları gibiydi iniltileri.
Bütün zamanların en büyük kadını Hazreti Hatice, Mekke’nin o soylu ve zengin kadını yoklukların ağında iki büklümdü.
Çöl sıcağının bağrındaki evin içerisinde bir mum gibi son damlaları akıtıyordu alnından.
Yüzünde derin bir hüzün vardı…
Bir ana, bir eş için ne zor bir andı. Fakat yüreği şükürle doluydu.
9.9.2017
Kadınların efendisinin gidişi…
Gözleri göreceğini görmüş, kulakları hakikati işitmişti. Tüm servetini Allah yolunda tüketmişti de gideceği yere iki cihandan el yuğmuş olarak gitmeye hazırlanıyordu.
Tek endişesi yoluna canını koyduğu yâriydi.
Allah Rasulünü kızlarıyla yalnız bırakacak olmanın hüznü saklıydı bakışlarında.
Gidiyordu ama gönlü, himayesiz kalacak olan Efendisinde tutsaktı.
Kızları başucunda ağlıyordu.
Güllerin Efendisi de ağlıyor, gözlerinden dökülen yaşlar yanaklarından süzülüyordu:
“Ey Hatice!” dedi. “Unutma ki Allah her sıkıntı ve zorluğun ardından büyük hayırlar murat etmiştir. Benden dolayı sen de bu sıkıntılara katlanmak zorunda kaldın ve kametine göre bir hayattan mahrum yaşadın. Aslında sen bu hallere duçar olacak bir kadın değildin. Keremine keremle karşılık bulmak varken sen çile üstüne çile gördün, bütün servetini bu uğurda erittin.” demek istiyordu.
Büyük kadın Haticetü’l Kübra’nın cevabı yürek yakıcıydı.
“Sen kederlenme Ey Sevgili! Kureyş’in hiçbir kadını benim kadar mutlu olmamıştır. Dünyadaki hiçbir kadın, benim karşılandığım cömertlikle karşılanmamıştır. Allah’ın habibine eş olmaktan, seni sevip, senin tarafından sevilmekten büyük nimet mi var?”
Sonra bakışlarını başka bir âleme çevirdi.
“Allah’ım!” dedi, “Bana verdiğin mutlulukları ve gösterdiğin merhameti sayıp dökmeye kelimeler kifayet etmez. Habibinden ayrılıyor, Sana geliyorum.”
Bunlar onun dünya adına son sözleriydi.
Hira’da bir Kadir gecesinde doğan güneşin ardından başladığı yeni hayatını, Miladi 620 Ramazanında ve yine bir Kadir gecesinde tamamlıyordu.
ESKİ-PÜSKÜ ELBİSELERLE…
Küçük bir kalabalığın omuzlarında Mekke Melikesini bu sükun diyarına getirdiler. Müslümanların hali çok perişandı, yürek dayanacak gibi değildi.
Üzerlerinde yırtık, yamalı, eski püskü elbiseler, esmer yüzleri uzamış, avurtları çökmüş, gözleri çukurlara kaçmış, bakışları solmuş, ayaklar çıplaktı, hepsi derin bir sükûn ve huşu içindeydiler.
Mekke melikesi, dinin ateşten bir gömlek olduğu sürgün günlerinden kalma, üzerinde eski-püskü elbiselerle Allah’ına gidiyordu. En soylu sezgilerin sahibi kadın, hiç solmayan bir zambak gibi hazansız baharlarda açmak için veda ediyordu.
Önden giden oğullarına; Kasım’ına, Abdullah’ına gidiyordu.
Kederi bir hırka gibi bürümüş olan Güllerin Efendisi, sadık eşini kendi elleri ile indirdi kabre. Vedalaştılar.
Körpe zamanında İslam’ı sadakat sütüyle emziren, görüp gözeten, cömertlik, ihsan ve sevgi ile ona şefkat gösteren anaların anası bu çile diyarına veda ediyor, kabre konan her kerpiçle biraz daha gözlerden kayboluyordu.
Az sonra taze topraktan küçük bir tepe oluştu.
Alay, işkence, sürgün günleri Soylu Sultan için bitmişti.
Güllerin Efendisi toprağını elleriyle düzeltiyor, güneşlere aydınlık bağışlayan alnından dökülen terler ve mübarek yanaklarından akan yaşlar Mekke Melikesinin taze toprağını ıslatıyordu.
Bütün Müslümanlar sessiz ve derinden akan nehirler gibi ağlıyordu.
Giden sadece çocuklarının annesi değil, bütün müminlerin annesiydi.
Musibet meteorlarını kendi atmosferinde karşılayıp etkisiz hale getiren kadın yoktu artık. Ebu Talib’den sonra Hazreti Hatice’nin koruma kalkanı da kaldırılmıştı Efendimizin üzerinden.
“Rabbim, beni kime bırakıyorsun?” diyeceği günler yakındı.
Güllerin Efendisi, bu büyük kadını hiç unutmayacaktı.
Bir gün Medine’de evinde iken, dışarıdan gelen bir kadın sesi Onu heyecanlanacak ve dudaklarından şu sözler dökülecekti:
“Bu ses Hatice’nin kardeşi Havle’nin sesi olmalı!”
Hazreti Aişe annemiz, “Ya Rasulallah! Allah sana genç ve güzel kadınlar verdi.” dediğinde, “Öyle deme!” diyecekti. “Kimsenin bana sahip çıkmadığı bir zamanda, o bana hem sinesini hem servetini açtı. O cennet kadınlarının efendisidir. Kendi döneminde Meryem, bu dönemde de Hatice kadınlık âleminin sultanlarıdır.”
ZAFERİN EN BÜYÜK PAY SAHİBİ
Yıllar sonra Müslümanlar kovuldukları Mekke’ye muzaffer olarak girecekler, herkes on yıl öncesinden kalma bir hatırayı geri getirecek bir taş, bir pencere görebilir miyim, aşina bir kokuyu içime çekebilir miyim düşüncesi ile evlerine, sokaklarına, çocukluk yıllarının hatıralarına koşarken Allah’ın Resulü, Hazreti Hatice’nin yanına koşacak ve “Bu zaferde en büyük pay senindir.” dercesine zafer bayrağını buraya başucuna dikecek, çadırını da hemen yakınına kurduracaktı.”
HÜZÜN YILI
Hasan Abdullah’la Merve Tepesindeyiz. Yer gök akşamın son kızıl ışıklarında yıkanıyor.
Eylül güneşi, karşı tepelerden kaybolurken kutsal şehre akşamın hüznü çöküyor. Yüzünde ağır bir melal yansıyan Merve kısık bir sesle ve ağır ağır konuşmaya başlıyor. Kelimelerin ağırlığı altında eziliyormuş gibi. Hüzün yılını yeniden yaşıyormuş gibi:
“Allah’ın Resulünün ıstırabına sınır yoktu. Karanlıkta dursa da aydınlığı savunan yiğit amca yoktu artık. Kederleri, bir vakum gibi çeken vadinin beyaz zambağı, sadık eş de birkaç gün önce veda etmişti. Geceleri geldiğinde ev buz gibiydi. Yetimleriyle baş başaydı. Mekke Melikesinin yer yatağı bomboştu.
Hazreti Fatıma’yı kendisinden daha çok babasının yalnızlığı kahrediyordu.
Annesinin hatıralarını paylaştığı kız arkadaşlarına; “Babam bazı geceler üzüntüden uyuyamıyor,” diye dert yanıyordu.
Allah’ın Rasulü öyle derin bir hüzün yaşıyordu ki, “Şu ümmet üzerine gelen iki büyük musibetten hangisine daha çok üzüleceğimi bilemiyorum.” diyordu.
İslam’ın o yılına “Hüzün Yılı” dendi.
Zaten günler ve aylar taşıyamazdı o kederi.
Güllerin Efendisi mahzundu. Onun o halini gören Hazreti Ebu Bekir gibi dostları “Ey Allah’ın Resulü üzüntüden iki büklüm oldunuz.” diyordu.
Allah Rasulü için artık sadece can parçası kızları vardı.
Hep babalarının hizmetinde, hep yanındaydılar.
Hazreti Fatımatüzzehra anasızlığı çocuk ruhuyla çok derin hissediyordu. Her gün “Anne ben geldim” dediği şefkat pınarını kaybetmişti. Geceleri sırtı açıldığında örten müşfik el yoktu artık. Yetimliğin açtığı yaraları babasının şefkatiyle sarmaya çalışıyordu.
Annesinden sonra Hazreti Fatıma ile babası arasında bambaşka bir bağ oluştu.
O, babası için bir teselli pınarı idi. Allah’ın Rasulü, can parçasının gözlerine baktığında bütün dertlerini unutuyordu adeta. Yakın bir gelecekte İslam ailesinin rol model çifti olacak olan Hazreti Ali ve Fatımatüzzehra nübüvvet bahçesinde, Güllerin Efendisinin bereketli aydınlığında besleniyordu.
Kahraman amca Ebu Talib’in vefatını takıb günlerde belalar, bendi yıkılmış sel gibi masum Müslümanların üzerine gelmeye başladı.
Allah Rasulünün halaları toplanıp, Ebu Leheb’e giderek Efendimizi himaye etmesini istediler. Ebu Talib’den sonra kendisini ailenin doğal lideri gören Ebu Leheb, yeğenini himaye etmeyi kabul etti. Hatta ilk günler bu konuda gayret de gösterdi. Fakat Ebu Cehil ve Ukbe Bin Ebi Muayt’ın kurduğu bir tuzağa yenik düştü ve yeğenine amansızca düşman olduğu eski günlerine geri döndü.
Bir gün Allah’ın Rasulü, Kâbe’nin yanında namaz kılarken yeni kesilmiş bir deve işkembesini getirip üzerine koydular. Güllerin Efendisi secdeden başını kaldıramadı. Hiç kimse de Ona yardım etmeye cesaret edemedi. Durumu gören Hazreti Fatıma koşarak geldi ve babasının üzerindeki deve işkembesini attı. Daha çocuktu. Babasını öylece horlanmış bir halde görmek çok ağrına gitmişti. Babasının saçını başını temizlemeye çalışırken yanaklarından yaşlar damlıyor, hiç durmadan ağlıyordu.
Efendimiz, onu kucaklayıp teselli etti. “Ağlama kızcağızım, Allah babanı zayi etmeyecek” dedi.
“Yokluğunu ne çabuk hissettirdin ey amcacığım!” sözleri bu günler içindi.
Zalimler güruhu Kâbe’nin merdivenlerine oturmuş gülüşüyorlardı. İşte o anda Hazreti Fatıma’nın o zalimlere bir bakışı vardı ki görülmeğe değerdi.
Fatıma sütten erken kesilen kız demekti.
Hadiseler Hazreti Fatıma’yı olgunlaştırıyor, gencecik yaşında kadınlığın iftihar tablosu haline getiriyordu.
GÖLGE
Peygamberimiz boykot günlerinde bile hiç ara vermediği davet görevini boykot günlerinden sonrada yine panayırlarda, panayırlara insan akıtan yollarda devam ediyordu.
Hazreti Ali, Onu bir gölge gibi takip ediyordu.
Güllerin Efendisini takip eden biri daha vardı. Sırtında Yemen işi bir Aden hırkası olan, uzun saçlarını geleneğe uyarak iki örgü halinde sırtına sarkıtan bu kızıl saçlı, kızıl yüzlü, iri yapılı adam Ebu Leheb’di.
Allah’ın Rasulü bir topluluğa konuşup da sözünü bitirdiğinde,
“Bu benim yeğenimdir, buna inanmayın. Bu sizi atalarınızın dininden döndürmeye çalışıyor.” diyor, Peygamberimize hakaretler yağdırıyordu.
Mekke sanki bütün kepenklerini kapatmıştı.
Halk Müslüman olmaya çekiniyor, şehirde kalan bir avuç sahabe insafsızca eziliyor, Habeşistan’da vatan hasreti çekenler müjdeli bir haber bekliyordu. Bir şeyler yapılmalı, İslam daveti için uygun yeni bir merkez bulunmalı ve ateş yurduna dönen bu şehir terk edilmeliydi.
Güllerin Efendisi, Taif’e gitmeye karar verdi. “Belki onlar beni dinlerler” diye ümid ediyordu.
Bir şafak vakti Allah’ın Rasulünün evinin kapısı açıldı.
Önce Zeyd Bin Harise, sonra da Güllerin Efendisi çıktılar kapıdan. Ümmü Gülsüm ve Fatımatü’z Zehra gözleri yaşlı uğurladılar babalarını. Güllerin Efendisinin üzerinde yamalı bir elbise vardı. Ama o eski elbiseler içinde bile muhteşemdi. Sanki sırtında atlastan bir elbise varmış gibi güzeldi.
Şehrin üzerine henüz şafak aydınlığı düşmemişti. Herkes derin uykudaydı. Issız sokaklardan iki gölge gibi süzüldüler.
TAİF
Bir Hicaz bahçesi olan Tâif, geçmişte üzerinde yaşananlardan bîzar, başlıyor anlatmaya:
“Ben Mekke’nin güneydoğusunda bir sayfiye şehriyim. O gün olduğu gibi bu günde Dal bastı kirazlarım, ateş topu narlarım, salkım salkım ışıldayan üzümlerimle bir Hicaz bahçesiyim.
Kırlarında kelebeklerin uçuştuğu, bahçelerinde bülbüllerin şakıdığı, her bahar hicaz topraklarını parfüm esintisine çeviren bir güller ülkesiyim.
Miladi 620 yılının soğuk bir kış mevsiminde, rüzgârın dağlarda, tepelerde şiddetle estiği bir gün Güllerin Efendisi, öz evladı gibi sevdiği Zeyd bin Harise ile buraya çıkageldi.
Allah’ın Sevgilisi, boylu poslu, saçları gece karası, yüzü dolgun bir dolunaydı.
Bakışları, karanlık bir odaya ansızın doluveren bir ışıktı.
Güllerin Efendisi bu güller diyarının yabancısı değildi. Anne tarafından akrabaları burada yaşıyordu.
Çocukluk yıllarını bu şehrin yakınlarındaki Beni Sad Yurdu’nda Sütannesi Halime Hatun’un yanında geçirmişti. Yedi yaşındayken bir göz hastalığına yakalandığında dedesi Abdulmuttalib, Onu buranın meşhur doktoru Haris Bin Kelede’ye getirerek tedavi ettirmişti. Pek çok Mekkeli gibi Allah Rasûlü’nün amcası Abbas’ın da Taif’te evi, bağ ve bahçeleri vardı, şehir halkı Abbas’ı yakından tanıyordu.
Allah’ın Rasulü geldiği gün başladı davete. Önüne gelen hemen herkese Allah’ı anlatıyordu. Yolların kavşak noktalarında, çarşı ve pazarlarda duruyor, bıkmadan usanmadan anlatıyordu.
Daha sonra Müslüman olup Hudeybiye’de Rıdvan biatinde Rasulallah’a biat edecek olan Halid el Advâni, o günlerle ilgili anısını anlatırken, “Taif’te, Sakif pazarında asasına dayanmış bir halde, Kur’an okuyan Allah Rasulünden Tarık Suresi’ni dinlediğim o sahne hiç hatırımdan çıkmadı. Ben müşrikken bu sureyi ezberledim, sonra İslam devrinde okudum.” diyecekti.
Allah’ın Rasulü, Taif’in bütün eşrafıyla görüştü. Onları, Allah’ın birliğini kabule, İslam dinine davet etti ve Mekkeli muhaliflerine karşı kendisine destek olmalarını talep etti.
Taif’in de Ebu Cehilleri, Utbeleri, Şeybeleri, Ebu Lehebleri vardı ve bunlar Mekke tecrübesinin farkındaydı. Peygamberimizin gençleri ikna etmesinden ve düzenlerinin bozulmasından endişe ediyorlardı.
Kureyş’i karşılarına almak ve Lât’tan vazgeçmek istemiyorlardı.
Onlara göre kendilerinden olmayan bir yabancının peşine düşmenin hiçbir anlamı yoktu.
Efendimiz, şehrin yöneticilerden Abdiyâlel, Mesut ve Habib adında üç kardeşi İslam’a davet ettiğinde Efendimizi alaya aldılar.
“Şayet Allah Seni peygamber olarak göndermişse ben de Kâbe’nin örtüsünü yırtmış olayım.” dedi biri.
Diğeri, “Allah Senden başka gönderecek birini bulamadı mı?” dedi.
Üçüncüsü, “Vallahi ben seninle konuşmayacağım” dedi. “Şayet sen gerçekten bir peygambersen senin gibi yüce bir kimseyle konuşamam. Yok, eğer değilsen ben bir yalancı ile hiç konuşmam!”
Rahat ve rehavetin şımarttığı Taifliler, Mekkelilerden daha baskın çıkmıştı. Bütün sefih ve ayak takımı toplanıp Allah’ın peygamberini, o meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşini taşlayarak Taif’ten kovdular. Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek, Onu korumaya çalışıyordu. Fakat yine de Güllerin Efendisinin mübarek vücuduna isabet eden taşlar her yanını kanlar içinde bırakmıştı. Atılan taşların acısına tahammül edemeyerek yere çökmek zorunda kalan Allah’ın Rasulünü ve Hazreti Zeyd’i kollarından tutup kaldırıyorlar ve yine taşlamaya devam ediyorlardı. Serseri gençler yoruluncaya kadar vahşetlerini sürdürdüler.
Bu düşmanlık dolu atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına sığınmışlardı ki, birdenbire Cibril-i Emin beliriverdi. Ve eğer izin verilirse, çevredeki şu dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini söyledi. Allah Rasulü çok rencide olduğu bu dakikalarda bile, “Hayır!” dedi. Çok ileride bile olsa, eğer bu insanlardan bazıları imana uyanacaksa, belalara karşı “Hayır!..”
Ve sonra ellerini açıp Rabbine niyazda bulundu:
“Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.
Yâ Erhamerrâhimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin…
Beni kime bırakıyorsun?
Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı?
Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah feza, daha geniştir.
İlahî, Sen razı olasıya kadar Senin affını umarım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.”
11.9.2017
Hicranlı Taif dönüşü
O böyle dua ederken, yanlarına sessizce biri yaklaştı ve üzüm dolu bir tabağı Allah Rasulünün önüne uzattı.
“Buyurun, bundan yiyin!” dedi.
İki Cihan Serveri elini tabağa uzatırken, Allah’ın adıyla manasına “Bismillah” dedi. Üzümü ikram eden Addas ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hadiseydi. Hayretle sordu:
“Sen kimsin? Bu sözü nereden biliyorsun? Buralarda kimse bu sözü bilmez.”
“Son peygamber ve son nebiyim!”
“Ya Sen?”
“Adım Addas, Ninovalıyım.”
“Kardeşim Yunus’un memleketinden.”
“Sen onu nereden biliyorsun?”
“O da benim gibi peygamberdi.”
Addas, Allah Rasulünün üzerine kapanıp, başını, gözünü, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı.
Magdallı Meryem’in gözyaşları ile Hazreti İsa’nın çamurlu ayaklarını yıkadığı gibi, Addas da yanında getirdiği suyla Güllerin Efendisinin toz toprak ve kana bulanmış ayaklarını yıkadı.
Senelerce gökte aradığını şimdi yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştu. Oracıkta Müslüman oldu.
Eğer bu son hadise de olmasaydı, Efendimiz Taif’ten çok mahzun dönecekti. Bu hüznü, kendisine yapılanlardan değil, bir tek insana dahi bir şey anlatamamasındandı. Hâlbuki şimdi memnundu, çünkü Addas Onun eliyle hidayete ermişti.
Güllerin Efendisi, şimdilerde yerinde eski bir mescidin bulunduğu o bağda bir müddet daha dinlendikten sonra Zeyd’le birlikte Karnu’s Seâlib’e doğru yürüdü.
Bu güller ülkesinde güllerle uğurlanması gereken Güllerin Efendisine ne hazindir ki dikenler reva görülmüştü.
Allah’ın Rasulü, ömrü boyunca bu yapılanları hiç unutmayacak, her hatırladığında yüreğinin bir yerinde taze bir yara gibi hep kanayacaktı.
Hazreti Aişe Annemiz, “Ya Rasulallah Uhut’tan daha çetin bir gün yaşadın mı? diye sorduğunda,
“Yâ Aişe kavmimden çok çektim.” diyerek Taif hatırasını anlatacaktı.
MERVE
Bir sonbahar ikindisinde yine Merve kapısındayız. Afrikalısı, Asyalısı, siyahı, beyazı, kadını, erkeği, yaşlısı genci ile kutsal kapı oğul vermiş bir arı kovanı gibi.
Bu kutlu tepe ile sohbet etmeyi seviyoruz. Sadece Hatice Annemiz ile Efendimizin kutlu evleri bu tepede olduğu için değil, İslam tarihinin pek çok olayına tanıklık ettiği için de değil. Yaşadığı her şeyin hakikatini büyük bir cömertlikle ruhumuza fısıldadığı için…
Ondan Allah Resulünün zorlu Taif dönüşünü dinlemek üzere buradayız bugün.
“Hazreti Fatıma ve Ümmü Gülsüm, merak ve kaygıyla, Taife giden babalarının dönüşünü bekliyorlardı.” diye başlıyor sözlerine. Sesi yine düşünceli, kederli.
“Güllerin Efendisi, Hira’ya kadar gelmiş, kutsal dağın eteklerinden Mekke’ye doğru bakıyordu.
İnsanın kendi doğduğu topraklara uzaklardan bakması nasıl bir duyguydu? Bunu ancak kendi ülkesine yasaklı olanlar anlayabilirdi.
Birisinin himayesine girmeden şehre girmesi imkânsızdı. Bu, ölüme yürümek olurdu.
Sözü sayılır güçlü birisinin onu koruması altına alması gerekiyordu.
Mekke’deki Müslümanlar da kendilerini çok yalnız hissediyorlardı. Sığınacakları kimse kalmamıştı. İslam’ın ilk yıllarından beri süregelen yeni bir yurt arayışına Habeşistan dışında bütün ülkeler, site şehir devletleri ve kabileler kapısını kapatmıştı. Efendimizin onca tehlikeyi göze alarak ta Taif’e kadar gitmesi biraz da bunun içindi. Orayı İslam’ın bir medeniyet merkezi yapmak istiyordu.
Zulüm, bütün Müslümanların bedenlerine sıkı sıkıya sarılmış bir kobra gibi, her an biraz daha sıkıyor, kemiklerini kırıyor, nefessiz bırakıyordu.
Hazreti Zeyd, Peygamberimizin yarasına tuz basarcasına,
“Bunca yaşananlardan sonra Mekke’ye şimdi nasıl gireceğiz?” diye sordu.
“Ey Zeyd!” dedi Peygamberimiz, “Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı açacaktır! Şüphe yok ki Allah, dininin ve peygamberinin yardımcısıdır!”
Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımının başlayacağını; eğer hala gücünüz varsa, o bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız bir yerden önünüze kapı açılacağını söylüyordu Güllerin Efendisi.
Az ilerden çıngırak sesleri geliyordu. Bir çoban, Hira’nın eteklerinde koyunlarını otlatıyordu. Allah’ın Rasulü onun yanına vardı ve ona, “Benim için Mekke’ye gider misin?” dedi.
Çoban kabul etti.
Kendisini himayesine alması için Mekke’nin ileri gelenlerinden Ahnes Bin Şerik’e gönderdi çobanı.
Ahnes, “Kendisine bir başkasını bulsun, ben onu himayeme alamam” dedi.
Çoban döndü gitti.
Allah’ın Rasulü bu defa çobanı Amr bin Süheyl’e gönderdi.
O da kabul etmedi.
Mekke, geçit vermeyen, aşılması mümkün olmayan bir duvar gibi dikilmişti karşılarına.
Hazreti Fatıma ve Ümmü Gülsüm, kandil yaptıkları yürekleri ile kapılarının önünde babalarını bekliyorlardı.
Efendimiz sabırlı ve vefalı çobanı üçüncü kez Mekke’ye gönderirken kendisi de Hira’nın eteklerinde duaya durdu.
DUA
Aklın tedbirinin bittiği yerde aşkın kollarına bıraktı kendisini. Ufuk ve gaye insan, Mekke’ye bakan yamaçlarda ellerini açmış, akşamın son kızıllığında kanat çırpan yaralı bir üveyik gibi çırpınıyor, avuçları ile gökleri kucaklıyordu.
Bu dua öyle bir aşkla yapılıyordu ki, dağlar taşlar inliyor, ses göklere ulaşıyordu.
“Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum, gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü sana şikâyet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa davamı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer sen bana gücenmedinse, kesinlikle bunlara aldırmıyorum. Lakin lütuf ve ihsanın beni rahatlatacaktır. Senin nuruna sığınırım, karanlıkları aydınlatan nuruna… Gelecek azabından, bana ulaşacak gazabından kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum. Sana sığındım. Yeter ki benden razı ol. Güç ve kuvvet sendendir, yalnız senden.”
Çoban, üçüncü kez Mekke’ye geldiğinde gün battı, batıyordu.
Bu geliş, boykotun kaldırılmasında da aktif görev alan Mutim Bin Adiyy içindi.
Vicdanlı bir insan olan Mutim, “Bir insana bu kadar da zulüm olmaz” dedi. Oğullarına, “silahlanın Muhammed’i Duanın gücü kapıları zorluyor, gıcırtılar geliyordu göklerden ve kapılar ardı ardına açılıyordu.
Önce Mekke kapıları.
Sonra gök kapıları.
Sonra Medine’nin kapıları…
Baba ve oğulların bindiği atlar, akşamın alacasında arkalarında bir toz bulutu bırakarak koştular Hira’ya doğru.
Allah’ın Rasulü dua ve niyazına devam ediyordu. Atlıların gelişini gördü.
Atlılar, dağın eteklerine geldiklerinde Mutim Bin Adiyy’in yüreklere inşirah salan sesi yankılandı Hira’nın yamaçlarında,
“Ya Muhammed haydi gel, himayemdesin!”
Allah Rasulü tebessüm etti. Müslümanlar böyle yiğit bir sese ne kadar muhtaçtılar.
Allah’ın Rasulü, minnettar bir nazarla baktı Mutim Bin Adiyy’e.
Birlikte Mekke’ye döndüler.
Allah’ın peygamberi yurduna döndüyse de o gece yuvasına, yavrularına kavuşamadı.
Gece olduğu için Mutim Bin Adiyy himayesini duyuramamıştı. Gece her şey olabilirdi. Peygamberimiz o gece Mut’im’in evinde kaldı.
Sabaha olunca Mut’im Bin Adiyy, oğullarına ve kavmine seslendi:
“Silahlarınızı kuşanın ve Kâbe’de konuşlanın.”
Hepsi kılıçlarını sıyırmış olarak, Mescid-i Haram’a gelip yerlerini aldılar. Kınlarından sıyrılmış kılıçlar, kuşluk güneşinin taze ışıklarında ürpertici parıltılar saçıyordu. Ebu Cehil, onları gördü. Mut’im Bin Adiyy’e sordu, “Himayeci misin, yoksa ona inananlardan mısın?”
“Himayeciyim.”
“Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık!” dedi Ebu Cehil.
O sırada, Peygamberimiz de, Zeyd Bin Harise ile birlikte Mescid-i Harama geldi.
Mutim Bin Adiyy oradakilere selendi: “Ey Kureyş cemaati! Ben Muhammed’i himayeme aldım! Ona sizlerden hiçbiri dokunmasın!”
Allah’ın Rasulü çok özlediği Kâbe’yi tavaf etti, iki rekât namaz kıldı. Namazdan sonra evine doğru yürüdü, evine girinceye kadar Mut’im Bin Adiyy ve oğulları ona eşlik ettiler.
Güllerin Efendisi, günlerden beri yüreklerini kandil yaparak babalarını bekleyen kızlarına kavuştu. Fatımatü’z Zehra ve Ümmü Gülsüm’ün sevinçlerine sınır yoktu. Sarıldılar babalarına.
Allah’ın Rasulü Mut’im Bin Adiyy’in bu iyiliğini unutmayacak ve İslamın zaferle sonuçlanan ilk zaferi olan Bedir’de, esirleri arasında Mut’im Bin Adiyy’in oğlu Cübeyr’i görünce şöyle diyecekti:
“O ihtiyar baban bugün sağ olsaydı ve benden bu esirleri bırakmamı isteseydi, onun hatırına hepsini serbest bırakırdım.”
KÂBE
Gece yarısı Kâbe’deyiz.
Gecenin bu vaktinde Harem-i Şerif çok kalabalık.
Allah’ın Evi’ne yaklaşabilenler, ellerini, yüzlerini sürüyor, ağlıyor, kovanının girişinde salkım salkım arılar gibi Kâbe kapısının eşiğine tutunup saatlerce öylece huşu içinde duruyorlar.
Göklerin, yer istasyonu gibi işliyor Kâbe.
Hacer-i Esved köşesinden yörüngeye giren insanlar, her dönüşte bir merhale kat ederek, sanki sonuncusunda, yedinci kat göklerdeki madde ile mana aleminin hudut bayrağı olan Sidretü’l Münteha’nın yanına varmışlar da “bundan öte gidilmez” emri almışlar gibi akan kalabalıktan ayrılıyorlar.
Göklerden alınıp da her biri bir melek tarafından Kâbe’nin beyaz mermerlerine bırakılmışçasına ağlıyor, gözyaşı döküyor ve yeniden gökler ötesi âlemlere yükselmek için Kâbe’nin beyaz mermerlerini refref yaparak müminin miracı olan namazın kanatlarına tutunuyorlar.
Gecenin bağrında biriktirdiği aydınlıkların sabaha akmaya başladığı bu saatlerde İsra gecesini, Miraç’ın yeryüzü şahitlerinin ve istasyonlarının ilki olan Kâbe’den dinlemek için sabırsızlanıyoruz.
Sadece kulağımızı değil kalbimizi de yaslıyoruz ona.
“Güllerin Efendisi Taif’ten yeni dönmüştü.” diye başlıyor sözlerine.
“Şimdiki Cin Mescidinin olduğu yerde Nusaybin cinlerinden yedi cin, Onun okuduğu Kur’an’a kulak kesilmişler, Şecere Mescidinin olduğu yerdeki bir ağacın dallarını sürüyerek gelip, “Ben şahadet ederim ki sen Allah’ın Resulüsün!” dediğini duyunca da Müslüman olmuşlardı.
Ve yine bu taze Müslüman olan Nusaybin cinleri, ‘Cin Gecesi’ olarak bilinen o malum ve meşhur gecede, şimdiki Cin Mescidi’nin olduğu yerde kendi taifelerini Peygamberimizle buluşturarak o âlemden yüzbinlerin Müslüman olmasına vesile olmuşlardı.
Hicranlı Taif dönüşünün tatlı bir meyvesi olan bu olaylar, sıkıntılı günlerin ardından gelen bir gönül aydınlığı, gecenin en karardığı anda beliren bir şafak parıltısı gibi olsa da, Güllerin Efendisi hala çok mahzundu. Yüzü, yağmur yüklü bir bulut gibiydi. Yarası o kadar derindi ki bir türlü eski görkemli günlerine geri dönemiyordu.
Bir Hazreti Hatice’nin, bir Ebu Talib’in kapısına bakıyor, “Yokluğunuzu ne kadar çabuk hissettirdiniz.” diyerek gözyaşı döküyordu…
Tavaf için sık sık bana geliyordu. O beni tavaf ettiği gibi ben de Onu tavaf ederdim. Küre-i arzı ayakta tutan nuranî sütun ve onu bir peyk gibi güneş etrafında çeviren mana bendim, fakat varlığın vesilesi Oydu. İlk yaratılan nur Onun nuru olduğu gibi kainat ağacının en muhteşem meyvesi de Oydu. Ben Onun ikiziyim ama O, benden önce doğmuştu.
İsra Gecesi yine bana geldi, çok bitkin ve yorgundu.
Beni tavaf ettikten sonra başı önde, gözleri gamlı bir halde hemen yakınımdaki halası Ümmühani’nin evine gitti.
Çok geçmemişti ki bir anda her taraf ses ve ışıkla doldu. Melekler âlemi hareketlendi. Büyük bir koşuşturma başladı.
Biraz sonra Melek Cebrail Efendimizin yanında Burak’la geldi.
“Ya Rasulallah! Rabbin seni çağırıyor.” dedi.
Hatim’de Güllerin Efendisinin göğsü yarıldı, içi zemzemle yıkandıktan sonra Burak’a bindirildi.
Hazreti Cebrail, Burak’a, “Üzerindekinin kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Burak, yaratıldığından beri bu geceyi bekliyordu. Heyecandan tepeden tırnağa ter kesildi.
Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya doğru kutlu bir yolculuğa çıktılar. “Işık süvariler” gibi bir anda gözden kayboldular.
O gece yer gök ışıktı. Dağlar taşlar Onun hürmetine ayağa kalkmış, ova oba saygıyla yerlere serilmiş, ağaçlar en güzel meyvelerini Onun için hazırlamış, melekler Onu selamlamak için yollara dökülmüştü.
Mescid-i Aksa Avlusu yerden, gökten, doğudan, batıdan sökün eden ışıklarla dolmaya başladı. Sanki dünyanın bütün aydınlık nehirleri oraya doğru akıyordu. Olanları bir ben değil bütün melekler görüyordu.
Beşeriyetin seçilmişleri, yeniden dirilişin mimarları olan bütün peygamberler Aksa avlusunu doldurmuştu.
“Ya Rab! Muhammed’in hürmetine beni affet.” diyen Hazreti Âdem. “Ya Rab! Ben mağlup oldum bana yardım et” diyen Hazreti Nuh. Ateşin kendisinde yakacak bir şey bulamadığı Hazreti İbrahim. Güzeller güzeli Hazreti Yusuf. “Ya Rabbi ben seni görmek istiyorum.” diyen Hazreti Musa, “Ben gidiyorum, ta Ahmed gelsin.” diyen Hazreti İsa…
O an şu fani dünyada Kudüs’ten daha bahtiyar bir yer var mıydı?
12.9.2017
Mescid-i Aksa avlusu yıldız harmanıydı: Sidretü’l Münteha
Hakk’ı görme hakkının yegâne sahibi olan Hakk’ın Habibi, Burak’ın üstünde Mescid-i Aksa’nın güney tarafından girdiğinde bütün peygamberler Onu karşılamak için hazırdı.
Yerden gökten nurlar yağıyordu.
“Selam sana ey şanı yüce Nebî!” diye seslendi bütün Nebîler…
O da onları selamladı…
Sonra Cebrail’in sesi duyuldu:
“Sen imam olacaksın Ya Rasulallah! Senin olduğun yerde kimse öne geçmez.”
Allah’ın Rasulü, Nebi mihrabının olduğu yerde durdu.
Bütün peygamberler, ayın etrafını saran yıldızlar gibi sardılar etrafını.
Müezzin Cebrail’di.
“Allahüekber.”
Aksâ titredi, arş titredi…
Bütün zamanların en kamil, en muhteşem insanları hep birlikte namaza durdu. Bu namaz Nebiler Serveri’nin tüm peygamberlerin gerçek varisi olduğunu da tescil ediyordu.
Kâinatın Efendisi’nin sesi duyulmaya başladı. Kâinatın imamı, kâinat kitabını okuyordu.
Kudüs’ün dağları taşları, başta Hazreti Davud’un sesi olmak üzere ne yakıcı, ne dokunaklı sesler duymuştu ama böylesini ilk defa dinliyordu.
Bütün Nebiler, Hakk’a boyun bükmüş, onu dinliyorlardı. Yüreği hep bir yangın yeri olan Allah’ın halili İbrahim’in vakur ve mahzun yüzü, duasını kabul ettiği ve neslinden böyle bir evladı kendisine verdiği için Hakk’a şükreder gibiydi.
Manzara muhteşemdi. Ömrümde ne böyle bir namaz gördüm, ne de böyle bir cemaat…
Gördüğüm serapa nurdu…
Namaz bitti… Allah’ın Sevgilisi duasını etti, elini yüzüne sürdü ve kalktı.
Hazreti Cebrail Peygamberimize içecekler sundu.
Kendisine sunulan cennet içeceklerinden sütü tercih etti.
“Fıtratı tercih ettin Ya Rasulallah!” dedi Cebrail.
Allah Rasulünün ve ümmetinin fıtrat üzere olmalarından maksat, İslam’ın, sevdirme ve kolaylaştırma esaslarıyla gelmiş, ifrat ve tefritin kökünü kesmiş, bütün insanlara ancak güçlerinin yeteceği sorumlulukları yüklemiş ve gönderildiği ilk hal üzere muhafaza edilmiş, insan tabiatına en uygun din olmasıydı.
Hakkın Habibi, dua için ellerini kaldırdı, bütün peygamberler o duaya iştirak ettiler.
Vakit tamamdı…
Derken göklerden ışıktan bir asansör indirildi. Cebrail’le birlikte gökler ötesi bir yolculuğa çıktılar.
Muhteşem bir havai fişek gösterisi gibi gökler gül gül açılıyor, gök kapıları gıcırdıyor, sesler duyuluyordu.
Bu şehrâyinde sizin göremediğiniz âlemlerde binlerce, yüz binlerce şahap sağa sola saçılıyordu. Yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardı.
Gecenin kirpiklerinde süzülüyordu fezalar…
“Yürü kim meydan senindir bu gece, sohbet-i Sultan, senindir bu gece…” (Süleyman Çelebi)
Artık o bir Miraç Şehsuvar’ı idi. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi Onun ayaklarının altına serilmişti.
O ki, hepimiz onun yüzünden vardık. O ki, “şayet Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” sözünün biricik muhatabıydı.
Yerdeki, canlı cansız bütün varlık Onun güzelliğini görmüştü. Şimdi bu Güzeller Güzeli’ni görme hakkı gök sakinlerine aitti.
Melekler adeta bir visal yaşıyorlardı.
Güllerin Efendisi, birinci semada Hazreti Âdem, ikincisinde Hazreti Yahya ve Hazreti İsa, üçüncüsünde Hazreti Yusuf, dördüncüsünde Hazreti İdris, beşincisinde Hazreti Harun, altıncısında Hazreti Musa, yedincisinde ise Hazreti İbrahim tarafından istikbal edildi.
Kader kalemlerinin cızırtıları duyuluyordu.
O gece, serapa azap ülkesi olan cehennem Ona bütün dehşetiyle gösterildi.
Ateş denizlerinin sahillerinde kurulu ateşten şehirler, ateşten evler içinde ateşten sandukalar, ateşten sandukaların içinde azap çeken, feryat figan eden insanlar.
Ateş dağlarının tepelerine tırmanmaya çalışanlar, kayıp aşağılara yuvarlananlar, sonra tekrar tırmanmaya çalışanlar…
Yandıkça, döküldükçe yenilenen ve yeniden yanan, yeniden dökülen deriler…
Bir ömür boyu hep ateş azabından ümmetini sakındıracak olan Allah’ın Rasulü, bir gün ashabına şöyle diyecekti: “Benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.”
O gece serapa güzellikler ülkesi olan cennet bütün ihtişamı ile Güllerin Efendisine gezdirildi.
Yayılıp uzanmış gölgeleri, köpük köpük akıp giden süt ve bal ırmakları, tubası, maini…
Salkımlar, salkımlardan dökülen parıltılar…
Gök zümrütten, kızıl yakuttan köşkler…
Etraflarında koşuşturan huriler, gılmanlar…
“Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de beşer kalbine hatırlatılmış.”
Güllerin Efendisi gökler ötesi âlemlerde durmadan yükseliyordu.
Ve “Sidretü’l Münteha” denilen varlık ağacının nihai hududuna geldiler.
Buradan ötesinde “Ne mekân var anda, ne arz ü sema” (Süleyman Çelebi ). Bu noktada Cebrail’in dermanı kesildi. “Ben bir adım daha atarsam yanarım. Sen devam et. Yollar Senindir bu gece.” dedi.
İmkân ve vücub arasındaki nokta olan “Kâb-ı Kavseyn”de tüm zamanların en muhteşem buluşması gerçekleşti.
O doğuştan sürmeli gözler Hakk’ı gördü.
Allah Rasulü bütün varlıklar adına Âlemlerin Rabbini selamladı: “En kutsi, en temiz selamlar, tahiyyeler Allah’adır.”
Ve İlahî mukabele geldi…
“Ey Peygamber, selam Sana! Allah’ın rahmeti ve bereketi Senin üzerine olsun.”
O anda bile ümmetini düşünen Hakk’ın Habibi…
“Selâm, bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” dedi.
Melekler şahitliklerini “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve rasûlühû” diyerek ilân ettikleri gibi, müminler de miraçları olan beş vakit namazda, “teşehhüd”le bu şahitliğe iştirak ediyorlar.
Miraç’ta, bu selamlama sözlerinden gayri neler konuşulduğunu bilemiyoruz.
Aşkın yolculuğunda ayağa ihtiyaç olmadığı gibi, konuşmak ve dinlemek için söze ve dudağa ihtiyaç yoktu.
Beş vakit namaz, müminler için, Allah Rasulüne gökler ötesi seyahatin en son noktasında İlahî bir armağan olarak tevdi edildi. Böylece miraca çıkan yol, Efendiler Efendisi’nin ümmeti için de açık bırakılıyordu. Artık herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir miraç mukadder olacaktı.
Böylece kulluğu, yani velayeti ile miraca çıkan Nebiler Serveri orada kalmayacak, ümmetine miraç yolculuğunda rehberlik etmek için risaleti ile geri dönecekti.
O, bu yüce makamda iken bile, yeryüzüne dönmek istemişti. Büyük velilerden Abdülkuddüs Hazretleri yıllar sonra şöyle diyecekti:
“Eğer ben, o makama varıp orada kalmak ile geriye dönmek arasında serbest bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım.”
“İşte nebi ile veli arasındaki fark!”
Onun miracı sadece müminler için değil âlemler için rahmetti, çünkü Eğer Allah Rasulü, kâinat gerçeğini anlatmasa, onu anlamlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat anlamsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa yaradılış başlangıçtan sona kadar, belli bir gayenin takip edildiği bir silsileden ibaretti ve insanlık, bu hakikati de Efendimizin mübarek beyanlarından öğrenecekti.
Allah, Efendimizi, maruz kaldığı bela ve musibetler karşısında teselli etmişti.
Duha Suresi baştan aşağı sanki bu sahnelerin ve söyleşilerin cevabı gibiydi; “Senin Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı. Ahiretin senin için dünyandan daha hayırlıdır. Rabbin sana, sen razı oluncaya kadar verecek…”
Sonraki gün, sabahın taze ışıklarında Mekkeliler, Harem-i Şerif’te birer ikişer toplanmaya başlamışlardı ki Allah’ın Rasulü halası Ümmühani’nin evinden çıkarak onların yanına geldi ve gece yaşadığı kutlu yolculuğun sadece Kudüs kısmını onlara aktardı.
“Hiç böyle bir şey duyulmuş mudur?” dediler.
“Biz Kudüs’e develerimizin böğürlerini tepe tepe bir ayda zor gidiyoruz, sen bir gece içinde nasıl gidip geri dönebilirsin?”
İçlerinden bazıları “Biz Kudüs’ü biliyoruz, bize Mescid-i Aksa’yı anlat” dediler.
Mescid-i Aksa gözlerinin önüne geldi Güllerin Efendisinin.
“Sorun” dedi. “Ne istiyorsanız sorun.”
Sordular, sordular…
Her cevaptan sonra;
“Doğru” dediler.
Bu kez yolda olan kervanlarıyla ilgili bilgi istediler.
Güllerin Efendisi Burak’ın üzerinde giderken gördüğü kervanları anlattı onlara.
O kervanların birinden su içtiğini, en önde bulunan devenin özelliklerini, başka bir kervana da kaybettikleri develerini bulmaları için yardımcı olduğunu anlattı.
Bu kadar detay karşısında şaşırdılar. Herkes gelen kervanları beklemeye durdu.
Kervanlar geldiğinde kervancılar, anlatılanların doğru olduğunu söylediler.
“Bu apaçık bir sihir,” dedi Mekkeliler.
Efendimiz miracını haber verdiğinde Kureyş müşrikleri hemen Ebu Bekir’in yanına koştular.
“Ey Ebu Bekir! Senin Muhammed’den haberin var mı? O, güya bu gece Beytü’l Makdis’e varmış. Orada namaz kılmış. Sonra da Mekke’ye dönmüş!”
“Siz Onun hakkında yalan söylüyorsunuz!”
“Hayır! Kendisi, Kâbe’de halka böyle söyledi!”
“Vallahi, eğer O bunu söyledi ise muhakkak doğrudur!”
“Sen onun bir gecede Beytü’l Makdis’e gidip sabahtan önce Mekke’ye dönebileceğine inanıyor musun?”
“Evet! Bunda şaşacağınız ne var? Vallahi, ben gecenin veya gündüzün herhangi bir saatinde Ona semadan haber geldiğine inanıyor ve bana bildirdiği gaybi haberleri tasdik edip duruyorum!”
Hazreti Ebu Bekir bu konuşmanın akabinde hemen Allah Rasulünün yanına geldi ve:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Sen şu halka, bu gece Beytü’l Makdis’e gittiğini söyledin mi?” diye sordu.
“Evet!” dedi Allah’ın Rasulü.
Peygamberimiz gece gördüklerini ve yaşadıklarını anlattıkça Ebu Bekir tasdik ediyordu.
Allah’ın Rasulü, “Ey Ebu Bekir! Sen, Sıddık’sın!” dedi. “Sıddık” sıfatını Hz. Ebubekir’in ismine hiç ayrılmayacak şekilde rabtetti.
AKABE
Sıcak bir sonbahar gecesi, Medine kapılarının Müslümanlara açıldığı Akabe Tepesi’ndeyiz.
Yesrib yiğitleri ile Güllerin Efendisi bir yaz gecesi burada buluşmuştu. O buluşmanın hatırasına Abbasî Halifesi Ebu Cafer Mansur buraya bir mescit inşa ettirmiş.
Sultan Abdülmecid tarafından şimdiki hâliyle restore edilen mescit, kapısındaki padişahın tuğrasıyla birlikte hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelebilmiş nadir yapılardan biri.
Bu tarihi mekânda Ali Ağabeyim ve Hasan Abdullah’la birlikteyiz.
Bir ömür boyu Ali Ağabeyimle bu yerlerde birlikte olmanın, taşın, toprağın, suyun dile gelişini birlikte dinlemenin hayalini kurmuştum. Fakat onların kafilesi Medine ziyaretini öne, bizimki sona alınca, sadece Mekke’de kısa bir zaman diliminde birlikte olabildik. O bir ömre bedel buluşmalarımızdan biri Akabe’de oldu. Tarihin akışını değiştiren en muhteşem buluşmalardan birine ev sahipliği yapmış bu kutsal mekânda.
Duygu doluyduk.
Ortaokul ve lise yıllarımda oda arkadaşımdı Ağabeyim. Her gece Peygamberimizi rüyada görmek arzusu ile bir sürü dualar okuyarak yatardı. Bir gece ağlayarak kalktığını hala hatırlıyorum.
“N’oldu?” dedim. “Onu gördüm!” dedi.
Ona rüyasını hatırlattım, gözleri doldu. “Yarama dokundun.” dedi. O kadar güzel bir yerdeydik ki!.. Üstelik mehtap da vardı.
Bir süre hatıralarla baş başa, sessizce durduk. Sonra kalbimizi Akabe’ye yaslayıp sustuk. O, kalbinin aydınlığı yüzüne vurmuş yüce bir hatip gibiydi.
“Hakk’ın Habibi, gökler ötesi âlemlere yolculukla teselli edilmiş, şereflendirilmişti. Rabbi Ona, “Ben Sana dargın değilim ve Seni terk etmedim.” demişti.
Miladi takvimler 620 yılının hac mevsimini gösteriyordu.
Güllerin Efendisi, Mekke’ye gelmiş olan Arap kabilelerini İslam’a davet etmek için her gün şafaktan önce, yanına Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali’yi alarak yola çıkıyordu.
13.9.2017
Yesrib baharının ilk çiçekleri
Hazreti Ebu Bekir yarımadadaki tüm kabileleri, onların geçmişlerini ve kuvvetlerini çok iyi bildiğinden Peygamberimizle bu kabileler arasındaki iletişimi sağlıyordu.
Allah’ın Rasulü, Mina’da kabileleri dolaşırken bir çadırın önünde altı Yesribli ile karşılaştı. Kendisine çok sıcak davranan bu insanlara İslam’ı anlattı, İbrahim suresinden ayetler okudu.
Güllerin Efendisinin anlattıkları Yesriblilerin hoşuna gitti.
O yıllarda Yesrib’de Evs ve Hazrec adlı iki Arap kabilesi yaşıyordu. Aslında kardeş çocukları olan ve Yemen’den gelen bu kabileler, sürekli savaş halindeydi. Yüz yıldan daha fazla bir zamandan beri devam eden bu savaşların en sonuncusu ve en şiddetlisi olan Buas Harbi sırasında her iki kabile ağır kayıplar vermiş, şehrin ileri gelenlerinden pek çoğu hayatını kaybetmiş, iki kabile arasındaki kin ve nefret, şehri yaşanmaz hale getirmişti.
Bu altı Yesriblinin hepsi Hazrec kabilesine mensuptu. Evs kabilesine karşı destek aramak için Kureyş liderleriyle görüşmüş, ancak aradıkları desteği bulamamışlar, Allah onları Güllerin Efendisi ile karşılaştırmıştı.
Yesribliler Peygamber ve kitap kavramlarına yabancı değildi. Zira Yesrib’deki Yahudilerle ne zaman bir anlaşmazlık yaşasalar Yahudiler onlara,
“Yakında bizden bir peygamber gelecek, biz ona iman edeceğiz ve sizi Ad ve Semud kavmi gibi yok edeceğiz.” diyorlardı.
“Bu, Yahudilerin geleceğini haber verdikleri peygamberdir. Sakın Yahudiler Ona inanmakta bizi geçmesinler!” diye düşündü Yesribliler.
Önce, gözü pek bir genç olan Esad Bin Zürâre Müslüman oldu. Sonra, Avf bin Haris, Râfi bin Mâlik, Ukbe bin Amir, Kutba bin Amir ve Cabir bin Abdullah onu takip ettiler. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensuptu.
Yesrib’in bu ilk yıldızlarının Allah’ın Rasulünden ilk arzuları kavimlerini barıştırmasıydı.
“Biz geride öyle bir kavim bıraktık ki onların arasındaki düşmanlık ve nefret başka hiçbir kavimde yoktur. Ümit ederiz ki Allah onları Senin sayende birleştirir. Biz şimdi gideceğiz ve onları Senin dinine davet edeceğiz. Şayet Allah senin sayende onları bir araya getirirse Senden daha kıymetli biri olmaz.” dediler.
Bir sonraki Hac mevsiminde yeniden aynı yerde buluşmak üzere Yesrib’e doğru yola çıktılar.
Bir sonraki yılın hac mevsiminde Yesribliler on iki kişi olarak geri döndüler. Üstelik ikisi Evs kabilesindendi. Bir yıl önce iman eden o altı Yesribli Müslüman bir yıl boyunca boş durmamış, yeni insanlar kazanmışlardı.
O yıl gelen yürekli on iki insanın beşi, bir yıl önce Peygamberimiz ile görüşüp İslam ile şereflenenlerden, yedisi ise yeni gelenlerden oluşuyordu. Birinci görüşmede bulunan Câbir bin Abdullah, hasta olduğu için bu kutlu sefere çıkamamıştı.
YEDİ SAHABE
Sonsuzluk kervanına yeni katılan yedi sahabe; Muaz bin Hâri, Zekvan bin Abdi Kays, Ubâde bin Sâmit, Yezid bin Sa’lebe, Abbas bin Ubâde, Ebu’l Haysem Mâlik bin Teyyihan ve Uveym bin Sâid idi.
Güllerin Efendisi onlarla gizlice burada buluştu. Takvimler Miladi 621 yılının temmuz ayını gösteriyordu.
“Geliniz, bana söz veriniz.” Dedi Allah’ın Rasulü.
“Neye söz verelim Ya Rasulallah?” diye sordular.
“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaya, hırsızlık etmemeye, zina yapmamaya, çocuklarınızı açlık korkusuyla öldürmemeye, kimseye iftirada bulunmamaya, asla yalan söylememeye ve hiçbir hayırlı işte bana muhalefet etmemeye!”
“Bunların karşılığı ne olacak?”
“Cennet!”
Esad Bin Zürare bir ok gibi fırlayıp Rasulullah’ın elini tuttu. “Tamam, Ya Rasulallah! Söz veriyorum.” dedi.
Diğerleri onu takip etti.
Bu yemin tarihe Birinci Akabe Biati olarak geçti.
Efendimizin hayatında Yesrib’in ayrı bir yeri vardı. Büyük dedesi Hâşim, Medine’de Hazrec kabilesinden Selma Hatun ile evlenmiş, dedesi Abdulmuttalib bu evlilikten dünyaya gelmişti. Peygamberimizin bu soylu dedesi, çocukluk yıllarını Neccaroğulları arasında Yesrib’de geçirmişti. Babası Abdullah evlendikten iki ay sonra, daha ömrünün baharında, yirmili yaşlarında Yesrib’de vefat etmişti; kabri oradaydı.
Altı yaşındayken annesi ile birlikte babasının mezarını ziyaret etmek için Yesrib’e gitmiş ve orada bir ay kalmış, annesi Âmine Hatun, dönüş yolunda Ebva köyü yakınlarında vefat etmişti. Yesrib ile Allah’ın Rasulü arasında büyük bir bağ vardı!
Yesribli yiğitler Güllerin Efendisinden bir ricada bulundular:
“Ey Allah’ın Rasulü! Sizden, bize İslam’ı öğretecek bir öğretmen istiyoruz.”
Peygamberimiz güzeller güzeli genç Musab’ı muallim olarak verdi. Musab, hitabeti güçlü, güler yüzlü, samimi bir kimseydi.
Peygamberimiz kısa bir süre sonra sesi çok güzel olan Abdullah Bin Ümmü Mektûm’u da insanlara Kur’an okuması için genç Musab’a yardımcı gönderdi.
Mekke’de artık yaşanamıyor, nefes alınamıyordu.
Zulüm, kabaran bir deniz gibiydi, Müslümanlar çok zorlanıyordu. Sahabeler gelip, “Ya Rasulallah! Bu şehir yaşanmaz oldu, izin ver başka diyarlara gidelim.” diyorlardı.
Güllerin Efendisi “Hele biraz sabredin, bir haber bekliyorum.” diye cevap veriyordu.
Medine’den gelen haberler içi açıcıydı…
Her türlü baskı, hakaret ve zulme maruz kalan Mekkeli Müslümanların yüreklerini Yesrib’den esen bahar rüzgârları ümitle dolduruyordu.
HAZRETİ MUSAB
Aradan bir yıl daha geçmiş Hac mevsimi yine başlamıştı.
Takvimler 622 senesinin Haziranını gösterirken Medineli Müslümanlar yine geldiler.
Bu defa çok daha kalabalıktılar. Başlarında İslam’ın ilk muhacir muallimi Hazreti Musab vardı.
İkisi kadın olmak üzere yetmiş beş kişiydiler. Bu kahraman kadınlardan biri Nesibe Hatun diğeri Selemeoğulları kabilesinden Esma Binti Amr’dı.
Sıcak bir yaz gecesiydi. Ovalar, obalar, dağlar ay ışığında yıkanıyordu. Genç Musab’ın mutluluğu yüzünden okunuyordu.
Biraz sonra ay ışığının gizemli aydınlığında Güllerin Efendisi de göründü. Yanında Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ali ve amcası Abbas da vardı.
Amca Abbas, belki Müslüman olmuş, Müslümanlığını gizliyordu. Belki de o gün için daha Müslüman olmamıştı da Efendimizi korumaya çalışıyordu.
Medinelilerin çoğu gençti.
Zaten İslam’ın ilk günlerinden itibaren İki Cihan Serveri’ne destek olanlar çoğunlukla gençler değil miydi?
Allah’ın Rasulü, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali’yi vadinin iki ucuna gözcü olarak yerleştirdi.
Haberler güzeldi, Musab müjdelerle gelmişti.
Hazreti Musab, evine yerleştiği büyük İslam mücahidi Esad Bin Zürare ile birlikte kapı kapı dolaşmış, ev sohbetleri yapmış, Yesrib’in kerpiç evlerinin kandil kandil aydınlanmıştı.
Her evde İslâm ve İslâm’ın genç davetçisi Musab’ın anlattıkları, onun sözlerinin tatlılığı ve samimiyeti konuşuluyormuş.
Bir gün Musab, bahçede yeni talebeleri ile birlikte otururken Yesrib’in reislerinden Sad bin Muaz öfkeyle gelmiş ve acilen şehri terk etmesini istemiş.
‘Ne olur beni bir dinleyin! Anlattıklarım hoşunuza gitmezse giderim’ demiş genç Musab.
Sad Bin Muaz, yudum yudum içmiş hidayeti. Duyduğu her cümle ile sarsılmış. Bir daha dönmemek üzere Allah’a ve O’nun peygamberine iman etmiş.
Sad Bin Muaz’ın İslam’ı kabul etmesi Medine’de Ömer coşkusu meydana getirmiş. Onunla birlikte lideri olduğu Abdüeşheloğullarının tamamı iman etmiş…
Gelecekte İslam’ın iki büyük bahadırı olacak olan Üseyd Bin Hudayr ve Sad Bin Muaz’ın Müslüman olmaları Medine’de İslâm’ın yayılışını hızlandırmış…”
İnşirah verici havai fişekler gibiydi haberler.
Hazreti Musab ve Medine’den gelen taze Müslümanlar konuştukça Güllerin Efendisinin yüzünde güller açıyordu.
Medine evleri İslam’la kucaklaşmış, Amr Bin Cemuh gibi en tutucu putperestler dahi Müslüman olmuşlardı.
Medine ne kadar bereketli bir şehirdi. İslam, kandil kandil evden eve, yürekten yüreğe yayılmış, Evs ve Hazrec kabileleri Allah’ın dinine koşmuş, kavgalar yerini kardeşliğe bırakmıştı.
Hazreti Musab’a “Musabu’l hayr (Hayırlı Musab) diyen Medineli Müslümanların yüreği, Peygamberimizin sevgisi ve hasretiyle yanıyordu. Bir an önce Onun ‘ipeklere yumuşaklık bağışlayan’ sözlerini dinlemek için can atıyorlardı.
Medine’den buraya kadar Onu görmeye, Onun sesini duymaya ve Ona olan sevgilerini haykırmaya gelmişlerdi. Kâinatın Efendisi konuşmaya başlamadan önce Kur’an okudu. Ay ışığının aydınlığında dağ taş susmuş, Onu dinliyordu. Yetmiş beş üveyik, kızgın çölde, billur gibi akan bir pınardan kana kana içiyordu.
Güllerin Efendisinin tatlı sesi doluyordu yüreklere.
Bu gök kubbeye Davud da avazını salmıştı ama Güllerin Efendisinin sesi bambaşkaydı.
Kur’an bitmişti ama Yesrib baharının ilk çiçekleri de bitmişti. Gönülleri coşmuş, gözpınarları taşmıştı.
Kızgın kumlara düşen gözyaşları, yeni bir medeniyeti müjdeliyordu.
Yesribli yeni sahabeler hep birlikte,
”Gel Ya Rasulallah! Yıllardır, biz seni bekliyoruz.” dediler.
Bu çok ciddi bir mesele idi.
Allah’ın Rasulü, “Şehrinize geldiğimde bana her yönde yardım edeceğinize, kadınlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi beni de canınız pahasına koruyacağınıza söz veriyor musunuz?” dedi.
NEYE BİAT ETTİĞİNİZİN FARKINDA MISINIZ?
Bera Bin Marur söz aldı…
“Evet, ey Allah’ın Resulü! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki çoluk çocuğumuzu koruduğumuz gibi, her şeyden Seni de koruyacağımıza söz veriyoruz. Vallahi biz savaşmasını çok iyi biliriz.”
“Efendimizin amcası Abbas onları uyarma ihtiyacı hissetti. “Siz neye biat ettiğinizin farkında mısınız?” dedi. Hazreti Muhammed’in kendi kabilesi içindeki üstün konumunu ve kendilerinin Onu her türlü tehlikeden korumaya çalıştığını ifade etti. Güllerin Efendisini Yesrib’e götürdükleri zaman başlarına çeşitli sıkıntılar gelebileceğini ve bütün Arap kabilelerinin kendilerine düşman olabileceğini anlattı. Böyle bir durumda Onu düşmanlarına teslim edeceklerse bu işten şimdi vazgeçmelerinin daha iyi olacağını dile getirdi.
Bunun üzerine aydınlık çehreli genç sahabe Esad Bin Zürare, oturduğu yerden bir ok gibi fırladı ve Allah Rasulünün elini sıkıca tuttu. Tarihin akışını değiştiren şu sözler döküldü dudaklarından:
“Genişlikte ve darlıkta, sağlıkta ve hastalıkta, kolaylıkta ve zorlukta, sevinçli ve kederli zamanlarımızda, her zaman ve her yerde Senin emirlerine isteyerek boyun eğeceğiz. İyiliği emredip, kötülükten sakındıracağız ve nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğiz! Allah yolunda yürürken, kınayanların kınamasından korkmayacağız! Seni canımız pahasına koruyacak, himaye edeceğiz.”
Bunun üzerine herkes Allah Rasulünün elini sıkmak ve bağlılığını bildirmek için sıraya girdi. Peygamberimizin elini tek tek sıkarak, yemin ettiler.
Medineli Müslümanlar, Peygamberimizin yoluna baş koydular. Onu kendi canlarından aziz bildiler. Onun önünde savaşıp şehit olmayı, eşlerinden ve çocuklarından ayrılıp cihat meydanlarında kılıç sallamayı her şeye tercih ettiler. Ve onlar Allah Rasulünden hiçbir dünyalık menfaat, makam ve rütbe beklemediler. Son Peygamber onlara cenneti vaat etti, onlar da “Bu ne kârlı bir alışveriş! Biz asla sözümüzden caymayız.” dediler.
MEDİNELİ YİĞİTLER
Tövbe Suresinin 111. ayeti Medineli yiğitler ve onlar gibiler içindi:
“Allah, inananların canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Onun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği bir sözdür. Verdiği sözü, Allah’tan daha iyi kim yerine getirebilir? Öyleyse bu alışverişinizden dolayı sevinin. En büyük başarı budur.”
Söz verme işi tamamlandıktan sonra Peygamberimiz, Medinelilerden on iki temsilci seçmelerini istedi. Onlar Medine’deki Müslümanları organize edecek ve Medine’yi Peygamberimize ve Mekke’deki mazlum Müslümanlara hazır hale getireceklerdi.
Dokuzu Hazrec, üçü Evs Kabilesinden olan temsilcilerin başına Esad Bin Zürare getirildi.
Başından beri geceyi bozgunla sonuçlandırmak için elinden geleni ardına koymayan şeytan, gecenin sonunda gelen bu güzel sonucu görünce çığlığı bastı:
“Ey konak yerlerinde konaklayan halk! Ey Kureyş cemaati! Medineliler dinlerini değiştirdiler, Muhammed’le anlaştılar.”
Bu sesi herkes duydu. Münebbih bin Haccac’ın sesine benziyordu.
“Bu ses sizi korkutmasın!” dedi Allah’ın Resulü. “Bu ses, ancak Allah düşmanı İblis’in sesidir!
Allah’ın Rasulü, Medineli Müslümanları uyardı:
“Hemen konak yerlerinize dağılınız!”
Medineli Müslümanlar birer ikişer sessizce Mina’daki çadırlarına döndüler. Güllerin Efendisi de, amcası Abbas’la birlikte Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali’yi de alarak parlak ay ışığı altında Mekke’ye doğru yürümeye başladı.
Haber, Mekke’nin yüreğine bir bomba gibi düştü. Panik başladı. Sabahleyin, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bazıları, Medineli Müslümanların konak yerlerine geldiler, çadırları bastılar:
“Ey Hazreç Cemaati!” dediler. “Bize erişen habere göre, siz Muhammed’le konuşmuşsunuz. Kendisini aramızdan çıkarıp yanınıza götürmek istiyormuşsunuz!”
Puta tapan ve olan bitenlerden haberleri olmayan Yesriblilerden bazıları, Allah’a yemin ederek böyle bir şeyin olmadığını söylediler.
Kureyş müşrikleri, Abdullah Bin Übeyy’in çadırının kapısına dayandılar.
“Vallahi, bu çok büyük bir iştir!” dedi Abdullah Bin Übeyy. “Benim kavmim, bunun gibi bir şeyi bana danışmadan yapmaz. Ben Yesrib’de bile olsaydım yine de kavmim bunu bana danışmadan yapmazdı!”
Arap hacıları yurtlarına dağılmaya başladılar. Medineli Müslümanlar da kendi kafilelerinin arasına karışarak sessizce Mina’dan ayrıldılar. Kureyşliler, soruşturmayı derinleştirdiler. Geceki görüşmenin doğru olduğunu anladılar. Medine’ye giden bütün yolları kestiler. Medineli Müslümanları arayıp bulmak için her tarafa birlikler saldılar. Mekkeli müşriklerin atlıları, Sad Bin Ubade ve Münzir Bin Amr’a Ezâhir mevkiinde yetiştiler.
Münzir’i ellerinden kaçırdılarsa da Sad’ı yakaladılar.
“Sen Muhammed’in dininden misin?” diye sordular.
“Evet!” dedi Sad.
İki elini boynuna sımsıkı bağladılar. Uzun saçının perçeminden çeke çeke, Mekke’ye götürdüler. Kureyş müşriklerinden Ebu’l Bahterî, Sad’ı perişan bir halde gördü, üzüldü.
“Seninle Kureyş‘ten herhangi birisi arasında bir himaye veya sözleşme yok mu?” diye sordu.
“Evet, var!” dedi Sad. “Vallahi, ben Cübeyr Bin Mutim’i ve Haris Bin Harb’i Medine’de himaye etmiştim.
Ebu’l Bahterî, acele ile oradan ayrıldı. Kâbe’nin yanında, Cübeyr Bin Mutim ve Haris Bin Harb’i buldu.
“Hazrec’den bir adam Ebtah’ta dövülüyor, o da aranızdaki himayeden bahsediyor!” dedi.
“Kimmiş o?”
“Sad Bin Ubade!”
“Vallahi doğrudur! Biz tüccar iken, Medine’de bize haksızlık etmek isteyenlere karşı o bizi korumuştu.” dediler.
Cübeyr ve Haris hemen kalktılar ve olay mahalline doğru hızla yola çıktılar.
Perişan haldeki Sad’ı, Mekkelilerin elinden aldılar, yedirip içirdiler, ağırladılar ve Medine’ye uğurladılar.
Dün, kendi şehrinin kapıları yüzüne kapatılan Mahzun Nebiye gök kapılarından sonra Medine kapıları da ardına kadar açılmıştı.
Artık Yesrib’de bahardı.
14.9.2017
Sevgili’nin köyüne doğru
Mekke de artık son günlerimiz. Birkaç gün sonra Medine’ye, Sevgili’nin köyüne doğru yola çıkacağız.
Kâbe‘de son tavaflarımızı yaparken, bir hasret çöküyor içimize. İçimizdeki hasreti bitirecek olan Medine yolları bizi bekliyor.
Birlikte olduğumuz, üzerinde yürüdüğümüz, yüreğimizi yaslayıp sırlarını dinlediğimiz kutsal mekânlara, Hacer anamıza, Hatice anamıza, Abdulmuttalib dedeye, Ebu Talib amcaya ve daha nicelerine veda vakti.
Garip duygularla veda tavafımızı yapıyoruz. Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde iki rekât namaz kıldıktan sonra mermer merdivenlere oturup, hüzünlü bakışlarla Kâbe’yi seyrediyoruz.
Kâbe ile son kez konuşmak, vedalaşmak için buradayız. İstiyoruz ki yıllar önce kumrularını Medine ufuklarına nasıl uçurduğunu anlatsın bize.
Kâbe de hüzünlü. Bize anlatacağı öykünün yaramızı derinleştireceğini o da, biz de biliyoruz. Fakat Efendimizi bağrına basan, yeryüzü mescidinin minberi hükmünde bir Medine’nin varlığı tüm yaraları sarıyor, firakları vuslata, hüzünleri gönül aydınlıklarına dönüştürüyor.
Kâbe, “Akabe sonrası günlerdeydi” diyor. “Bir gün Allah’ın Rasulü, yıllardır Mekke’de baskı ve işkence gören bu mazlum kardeşlerine şöyle seslendi:
“Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. İki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer gördüm. Orası, Yesrib’dir. Yüce Allah, Yesribli Müslümanları sizin için kardeş ve Yesrib’i de emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı!”
Bu işaret sonrası müminler küçük kafileler halinde Medine’ye hicret etmeye başladılar.
Yollarda göç vardı.
Muhacir Müslümanlar, önce gizlice gelip tavaf ediyorlar, benimle vedalaşıyorlar, sonra hicret yollarına düşüyorlardı. Her biri giderken yüreğimden bir parça kopuyor, her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordum.
Müminler, bunca yıl sevgi, özlem ve ümitle yaşadıkları vatanlarını terk ediyordu.
Önce müşriklerden ayrılmak, sonra Müslümanlara katılmak” herkesin istediği işte buydu. Görünüşte birincisi vatandan ayrılmak, ikincisi ise gurbette yaşamak demekti ama onlar, “İslam her yerde bizim vatanımız olacak” diyordu. On üç yıllık sabrın meyvesi, yıllarca süren baskı ve eziyetlerin sonu gurbetti. Kutlu Nebiye inananlar Habeşistan’dan bu yana durmadan bir yerlere göçmüşler, herkes kendi hicretini yaşamışlardı. Bu sefer bir arada olacakları için heyecanlıydılar. Yesrib bunun için onlara kucak açmıştı.
MUKADDES GÖÇ
Göç, muharrem ve safer aylarında iyiden iyiye yoğunlaşmıştı. O evden bu evden mazlum Müminler, geride savrulmuş acılar bırakarak buruk kalplerle ayrılıyorlardı. Gidenler kalanlar için, kalanlar gidenler için ağlıyordu.
Umutlar hep Yesrib yollarına dökülmüştü.
İlk hicret edenlerden biri Ebu Seleme idi.
O, hem Allah Rasulünün halası Berre’nin oğlu, hem de sütkardeşiydi. Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, onu da emzirmişti. İslam’ın henüz ilk günlerinde hanımı Ümmü Seleme ile birlikte iman etmiş, Allah yolunda nice eza ve cefaya göğüs germişti. Rabbine özgürce ibadet etmek, zalimlerin işkencelerinden kurtulmak için önce Habeşistan’a hicret etmişti.
Habeşistan’dan döndükten sonra kavminin zulmüne, hakaret ve işkencelerine bir süre daha sabreden Ebu Seleme, Medine’ye hicret izni çıkınca eşi Ümmü Seleme ve oğlu Seleme ile birlikte bir seher vakti gizlice Mekke’den ayrıldı.
Yolda sanki yürümüyorlar, özgürlüğe kanat çırpan üç kelebek gibi uçuyorlardı.
Şirkin ve zulmün esiri bu şehirden kurtulmak için acele ediyorlardı. Bir an önce Mekke’den uzaklaşmalı, imanlarını özgürce yaşayabilecekleri Yesrib’e kavuşmalıydılar. Kureyşliler fark ederse hicretlerine mani olabilirlerdi.
Seleme ailesi ikinci defa hicret ediyor, imanları uğruna vatanlarından bir kez daha vazgeçip Allah’a gidiyorlardı. Ailenin üç ferdi de bir arada idi. Zalimlerin zulmünden kurtulmuşlardı, attıkları her adımla yeni bir başlangıca doğru yürüyorlardı. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?
Tam kurtulduklarını düşünürken çölün sessizliğinde derinden gelen bir uğultu duydular. Peşlerinden doludizgin atlılar geliyordu.
Hızlanmaya çalıştılarsa da nafile. Çok geçmeden etrafları sarıldı.
Gelenler, Ümmü Seleme’nin akrabaları Muğireoğullarıydı.
Ebu Seleme’nin isterse çekip gidebileceğini, ancak hanımı Ümmü Seleme’nin gidişine asla izin vermeyeceklerini söylüyor, bağırıp çağırıyorlardı.
Ebu Seleme’nin kabilesi de durumu haber almış, arkadan yetişmişti. Onlar da Muğireoğullarına bağırıyor, küçük Seleme’nin kendi çocukları olduğunu ve onu annesine asla vermeyeceklerini söylüyorlardı. İki kabile çocuğun kollarından tutup çekiştirmeye başladılar. Nihayet zavallı çocuğun kolu çıktı. Ümmü Seleme bir köşede çaresizce ağlıyor, Ebu Seleme‘nin elinden hiçbir şey gelmiyordu. Muğireoğulları Ümmü Seleme’yi zorla alıp götürdüler. Esedoğulları da küçük Seleme’yi yanlarına alıp gittiler. Ebû Seleme yaşlı gözlerle hanımı ve yavrusunun ardından bakakaldı. Eşi ve çocuğu elinden alınmış, çölün bir kenarında yapayalnız kalmıştı. Üç kişilik aile üç parçaya bölünmüş, mutlu bir yuva paramparça olmuştu.
Ebu Seleme, uzun bir süre çölün ortasında melül ve mahzun öylece oturdu. Göz pınarlarından dökülen yaşlar kızgın kumları ıslattı.
Faran dağlarında gün batıyordu.
Doğruldu, “Ya Allah!” diyerek Yesrib’e, hicret yurduna doğru yürümeye başladı. Derin bir hüzün ve acı içindeydi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan hanımı ve çocuğunu emanet ettiği Rabbine dualar ediyordu.
Muhacirler içinde Ebu Seleme ve ailesinin yaşadığı hicranı belki de hiçbir aile yaşamadı. Eşinden ve yavrusundan ayrı kalan Ümmü Seleme bir yıl boyunca Ebtah Vadisi’ne gidip kocasının bulunduğu Yesrib’e doğru bakarak gözyaşı döktü. Ayrılık acısını çölün kumlarıyla paylaştı. Her gün Kâbe’ye gidiyor, onu kocasından ayıran, yavrusunu elinden alanlara beddualar ediyor, yuvasını dağıtan zalimlerin hakkından gelmesi için Rabbine yalvarıyordu. Gözünden akan yaşlar, Yesrib’e bakarak söylediği acı dolu sözler, yerleri ve gökleri inletiyor, fakat Kureyş’in taşlaşmış kalbini insafa getirmiyordu.
Ebu Seleme‘nin de her gün oturduğu Kuba kasabasının dışına çıkıp eşi ve çocuğunu gözlediği haberleri geliyordu.
Aradan bir yıl geçti. Mahzûmoğullarından insaflı bir adam artık dayanamadı, bu zulme isyan etti. “Yeter bu kadına çektirdikleriniz, bırakın kocasının yanına gitsin!” diyerek tepkisini dile getirdi. Ailesi, Ümmü Seleme’ye kocasının yanına gidebileceğini söylediğinde çilekeş kadın hemen hazırlıklara başladı. Yola çıkarken kocasının kabilesi de gelmiş, oğlu Seleme’yi de kendisine teslim etmişlerdi.
Ümmü Seleme oğlunu bir deveye bindirerek Medine’ye doğru yola çıktı. Yanında ne onu tehlikelerden koruyabilecek, ne de yol gösterecek biri vardı. Ama o bunları umursamadı. Her şeyi, hatta ölümü bile göze almıştı. Ne yapıp edecek, hicret yurduna, kocasına ve Rasulallah’a kavuşacaktı. O, tarihin gördüğü en cesur kadınlardan biriydi. Tenim mevkiine geldiğinde Abdudddaroğullarından Osman Bin Talha ile karşılaştı.
Osman Bin Talha istikbalin sahabelerinden biriydi. “Ebu Ümeyye’nin kızı, böyle yalnız başına nereye gidiyorsun?” diye sordu. Medine’ye gittiğini öğrenince “Vallahi seni bu şekilde bırakamam!” dedi ve devesinin yularını tutarak Ümmü Seleme’ye hicret yolu boyunca refakat etti.
Günlerce süren zorlu yolculuğun sonunda uzaktan Kuba kasabası göründüğünde Osman, “Ey Ebu Ümeyye’nin kızı, kocan Ebu Seleme işte şu köyde. Allah’ın bereketiyle git.” demiş ve Mekke’ye geri dönmüş.
İslam’ın ilk muhaciri Ebu Seleme de her gün olduğu gibi, yine o sabah kasabanın dışına çıkmış eşi ve çocuğunu gözlüyormuş. Devesinin üzerinde yaklaşan kadını ve kucağındaki çocuğu görünce koşmaya başlamış.
YARALI CEYLANLAR GİBİ
Ümmü Seleme hicret yolcuğunu her anlattığında, Osman Bin Talha’yı minnetle anacak, onun nezaketini ve iyiliklerini anlatacaktı:
“Osman bin Talha’dan daha iyi bir arkadaş görmedim! Allah’a yemin ederim ki, Araplar arasında bu zat kadar faziletli birine rastlamadım. Mola verilecek bir yere geldiğimizde devemi çöktürür, oğlumla benim inmemize yardımcı olurdu. Biz indikten sonra da devenin sırtından yükünü indirir, onu ağaca bağlar ve biraz uzağa çekilirdi. Biz de ağacın altında dinlenirdik. Hareket zamanı gelince deveyi hazırlar, yükünü üzerine kor ve bize “Haydi, binin bakalım.” derdi. Biz bindikten sonra da yine önüme düşer, ikinci bir konaklama yerine kadar böylece devam ederdik. Onun yardımıyla yolculuğumuzu Medine’ye varıncaya kadar sürdürdük.”
Her birinin yurdundan yuvasından ayrılışı ayrı bir destan olan mazlum Müslümanlar, yaralı ceylanlar gibi birer ikişer Medine ufuklarına doğru akıyorlardı.
Göklerden teselli yağmurları yağıyordu:
“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahiretin mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi.” (Nahl,41)
Mazlum Müslümanlar hayatlarını hicretle taçlandırıyorlardı. Bedeli kendi canları, kanları ve feryatları ile ödenen “ilklerden olma” ayrıcalığına, bir de hicret etmiş olmanın fazileti ekleniyordu.
Mekkelilerin “kaçtılar” dedikleri hicret yolculuklarına başlarken çok dikkatli hareket ediyor, yakalanıp hapsedilmekten endişe ediyorlardı.
Yalnızca Hazreti Ömer hicret ettiğini tüm Mekkelilere açıkça ilan etti. O, silahlarını kuşanmış bir halde tavafını yaptıktan sonra iki rekât namaz kıldı ve müşriklerin karşısında durup onlara meydan okudu:
“Ben Medine’ye gidiyorum. Anasını ağlatmak, karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa şu vadinin arkasında karşıma çıksın.”
İki ay gibi kısa bir süre içerisinde Müslümanların büyük çoğunluğu Medine’ye hicret ettiler.
Bu mukaddes göç sahabeye, inanç ve ideallerini gerçekleştirme adına yeni imkânlar sunuyordu.
Şüphesiz bu yaşananlar, İlahî bir plan gereğiydi ve yüce bir davanın ilmek ilmek örülen desenleri, zafere giden yolun adımlarıydı.
Hicret, idealler ve inançlarla çatışan ve onları baskı altında tutan şartları değiştirmek, dine hizmet kastıyla çekilen dertlere yeni çareler aramak demekti.
“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: “Ne işte idiniz?” Onlar da: “Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik” deyince, melekler bu sefer şöyle diyorlardı: “Peki Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de hicret etseydiniz ya?” İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (Nisa, 97) ayeti diktatörlerin zulmüne boyun eğerek ülkelerinde çakılıp kalanlar içindi.
YESRİB’DEN BAHAR RÜZGÂRLARI
Yesrib’e yapılan bu hicret Habeşistan’dan farklıydı. Medine’ye hicrette de müşriklerin baskılarından kurtulma ve tuzaklarından emin olma bir ölçüde söz konusuydu. Fakat bu defa Akabe’de Allah Rasulüne biat eden ve Hazreti Musab vesilesiyle İslam’a girenlerin davetleri de mevzubahisti. Buna bağlı olarak, Yesrib’i Medineleştirme ve onu medeniyetin beşiği haline getirme gayesi vardı. Bir site devletinin temelleri atılıyordu. Bu sayede İslam kâmil manada, kendi orijini ile temsile kavuşacaktı.
Yesrib’den bahar rüzgârları esiyordu.
Medineli Müslümanlar yerini yurdunu terk eden, imanları uğruna sahip oldukları tüm dünyalıklarından vazgeçen Mekkeli kardeşlerine kucak açmış; evlerini, sofralarını onlarla paylaşmışlardı.
Kuba kasabasında toplanan muhacirlere daha düne kadar bir köle olan Salim’in imamlık yaptığı, muhacir ve ensar topluluğunun yeni bir dünyanın hayallerini kurduğu, hasret ve heyecanla Efendimizin Medine’yi şereflendirmesini bekledikleri haberleri geliyordu.
Mekke Müslümanlardan boşalmıştı.
Hicret edecek gücü olmayan, müşrikler tarafından yakalanıp zincire vurulan ya da hastalığı sebebiyle hicret edemeyenler dışında Mekke’ de kimse kalmamıştı.
Güllerin Efendisi, müminlerin tamamı Medine’ye varıp can güvenlikleri sağlanıncaya kadar Mekke’den ayrılmadı. Efendimiz ellerinde olduğu sürece Mekkeliler de hicret edenlerden çok fazla endişe duymadılar.
Habeşistan’a gidenlerin de bir kısmı kısa bir süre sonra geri dönmüştü. Medine’ye gidenler de dönerdi. Nasıl olsa canları gibi sevdikleri peygamberleri buradaydı.
15.9.2017
Mukaddes göç
Muharrem ayı geldiğinde Mekke’de, Kâinatın Efendisi’nin yanında, sadık dost Hazreti Ebu Bekir ve yiğitler yiğidi Hazreti Ali’den başka kimse kalmamıştı.
Bir telaş sardı Mekkelileri. Kureyş liderleri panik içindeydi. Yıllar boyu işkence ettikleri insanlar şehri terk etmişti.
Güçlerini birleştiren Müslümanlar Medine’de iyice kuvvetlenir ve bir gün Mekke’yi ele geçirebilirdi. Ayrıca Medine, Mekke-Suriye ticaret yolunun tam üzerindeydi. Müslümanlar Kureyş kervanlarına zarar verirlerse bu durum Kureyş’in iflasına, Mekke ekonomisinin çökmesine neden olabilirdi. Yakın zamanda Hazreti Peygamber de Medine’ye gidecek olursa Kureyş için asıl felaket işte o zaman başlardı.
Bunun için onun gitmesine izin vermemeleri, hala Mekke’de ve oldukça korumasız bir haldeyken ne yapacaklarsa yapmaları gerekiyordu.
Kureyş bu fırsatı değerlendirmeli, uykularını kaçıran tehlikeden bir an evvel kurtulmalıydı.
Bir sonbahar sabahı Mekke’nin yöneticileri Darü’n Nedve’de toplandılar.
“Ne pahasına olursa olsun Muhammed’in gidişini engellemeliyiz.” dediler.
Birisi “Hapsedelim!” dedi.
“Onun gözü pek yiğitleri var. Uzun süre zindanda tutamayız.” dediler.
“Sürgün edelim” dedi bir başkası.
“Kısa zamanda etrafına yüzlerce insan toplar ve bizi tehdit etmeye başlar.” dediler.
“Onu öldürmekten başka çaremiz yok” dedi Ebu Cehil.
Oradakilerin hepsi bu fikri benimsedi. Onu öldürürlerse, Medine’ye gidenler de ‘bu iş bitti’ diyerek geri dönerlerdi.
Fakat nasıl öldüreceklerdi?
NECİDLİ İHTİYAR
Kur’an-ı Kerim, Efendimiz için kurulan komploları şöyle anlatır:
“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 30)
O gün Dâru’n Nedve’de toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında Şeytan da vardı. Müşrikler İslam’ın boy atıp intişar edişini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, Allah Rasulünü ve ashabını imha için bir plan yapmak üzere bir araya gelmişlerdi.
Sonunda bir pir-i fani görünümlü Şeytan, şeytanca bir teklifte bulundu. “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. Onun üzerine hep beraber saldırsınlar ve onu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar”
Teklif çok beğenildi. Bu kan, bir kabilenin elinde olursa onu asla temizleyemezlerdi. Öyleyse bütün kabilelerin eli kana bulanmalı, kimse kendi kabilesini bu cinayetin dışında tutmamalıydı.
Karar alınmıştı. Kırk kişilik bir suikast grubu hazırlanacak, grup Rasulallah’ın evini kuşatacak ve dışarı çıkmasını bekleyip saldırıya geçecekti.
Onlar daha toplantı halindeyken Cebrail aleyhisselam gelip olup bitenleri Allah’ın Rasulüne haber verdi. Efendimiz hemen harekete geçti.
Peygamberimiz, Mekke’nin ıssız sokaklarını aşarak Ebu Bekir’in evine ulaştı. Kapısını çaldı, içeri girmek için izin istedi. Ziyaret için alışıldık bir vakit değildi. Ebu Bekir, hane halkıyla birlikte hemen ayağa kalktı.
Bir gül esintisi gibi girdi içeriye Güllerin Efendisi.
“Anam babam yoluna feda olsun!” dedi Hazreti Ebu Bekir. “Vallahi bu saatte geldiğine göre, bunda mutlaka önemli bir iş var!”
“Gidiyoruz.” dedi Allah’ın Rasulü.
“Ne zaman?”
“Bu gece, vakti-i seherde.”
Sadık dost ağlamaya başladı, en kutlu yolculukta Efendiler Efendisi’ne yoldaş olacaktı.
Evin kızları Hazreti Esma ve Hazreti Aişe hemen yol azığı hazırlamaya koyuldular.
Hazreti Esma bir torbaya azık koyup, bir kırbaya da su doldurdu. Ancak kapların ağızlarını bağlamak için ip bulamayınca belindeki kuşağı çıkarıp ikiye böldü. Bir parçasıyla azık torbasının, diğer parçasıyla da su tulumunun ağzını bağladı. Göz ucuyla hazırlıkları takip eden Allah’ın Rasulü, ilerde büyük kahramanlıklar gösterecek olan Hazreti Esma’nın gayretini görünce;
“Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin!” dedi.
Artık o hep “İki kuşaklı” diye çağrılacak ve bundan büyük bir mutluluk duyacaktı.
Gizli ve kestirme yolları çok iyi bilen Abdullah Bin Uraykıt kılavuz olarak tutuldu.
Develer ona teslim edildi ve üç gün sonra Sevr dağının eteğinde buluşmak üzere kendisiyle anlaşıldı.
Hazırlıklar tamamdı.
Allah’ın Rasulü evine geldi.
“Yatağımda bu gece sen yatacaksın.” dedi on dokuzundaki Hazreti Ali’ye. “Şu yeşil hırkamı üzerine ört. Korkma! Sana bir zarar erişmeyecektir.”
Efendimiz “El Emin” olduğu için Kureyş’ten pek çok kimsenin değerli eşyası emanet olarak onda duruyordu. Hepsini, sahiplerine verilmek üzere Hazreti Ali’ye teslim etti. Müşrikler hem onu öldürmek istiyor, hem de koca şehirde emanetlerini teslim edebilecekleri daha emin bir kimse bulamıyorlardı. Allah’ın Rasulünü öldürmek için bir araya gelenler birbirlerine güvenmiyor, ama ne gariptir ki herkese güven veren kişiyi öldürmek istiyorlardı.
Hazreti Ali çok genç, bir o kadar da cesurdu. Hiç tereddüt etmeden korkunç bir suikastın ölümcül yatağına, bir gül yatağına uzanır gibi uzandı. Efendimizin gül kokulu mübarek hırkasını üzerine çekti.
Kırk kişilik suikast çetesi, o gece Rasulallah’ın Merve tepesindeki evini kuşattı.
Avını kaçırmak istemeyen sırtlanlar sarmıştı kutlu evi.
Pencereden içeriyi gözetleyip, “Yeşil hırkasının altında yatıyor.” diyorlardı. Meleklerin uğrak yeri olan evin etrafını şimdi Allah’ın peygamberinin canına kast edenler kuşatmıştı.
Efendimiz, kızları Hazreti Fatıma ile Ümmü Gülsüm’ü ablaları Hazreti Zeyneb’in yanına bırakmıştı.
Hazreti Hatice ile bu evde yirmi beş yıl mutlu bir evlilik sürmüş, çocukları bu evde doğmuş, nübüvvetin pek çok hatırası burada yaşanmıştı. Önce, kızı Zeynep bu evden gelin gitmiş, sonra kızı Rukiye kocası ile Habeşistan’a hicret etmişti. Sadık eşi Hazreti Hatice ruhunun ufkuna yürümüştü. Şimdi de kendisi gidiyordu.
SAADET HANESİNE VEDA
Güllerin Efendisi son kez baktı bu saadet hanesine. Gözleri doldu. Şu oda Fatımatü’z Zehra’nın doğduğu odaydı. Şu oda Cebrail’e tahsis edilmiş, vahiy odasıydı. Şu oda Zeyd’in, şu oda Ali’nin, Hatice’nin odasıydı…
Bu yolculukta Mekke Melikesinin yanında olmasını ne kadar isterdi.
Hazreti Ali yeşil hırkanın altında sesizce yatıyordu.
Efendimiz kapıyı usulca açtı.
Yerden bir avuç toprak aldı, canına kast etmiş talihsizlerin üzerine serpti.
Yâsin Suresinin, “Önlerine bir duvar, arkalarına bir duvar çekip onları öyle bir kuşattık ki artık göremezler.” mealindeki ayetini okudu. Kılıçların parıltısı ve canilerin alev saçan korkunç bakışları arasından çıkarak bana, Allah’ın evi’ne geldi. Tavaf etti. Baktım, ağlıyordu.. Onu her şeye rağmen bir ana gibi bağrımda saklamıştım. Maruz kaldığı musibet ve belâlar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması için Ona destek olmuştum.
Henüz elli üçündeydi.
Sahipleri Yesrib’e taşınmış boş evlerin kapıları sonbahar rüzgârında hazin sesler çıkarıyor, Allah’ın Peygamberinin kalbi bin parçaya bölünüyordu. İşte gidiyordu. Benden ayrılan sadece bedeniydi, kalbi bende asılı kaldı. Ruhunda müthiş bir hicran vardı. Biraz gittikten sonra geri döndü, gözleri dolu doluydu.
“Sensiz yapamazsam ne yapayım?” dedi.
“Gelir kalbini feth edersin” dedim.
SEVR YA DA ELVEDA MEKKE
Hasan Abdullah’la Sevr dağının eteklerindeyiz. Göklere doğru fışkırmış sert sivri kayalar, derin yarlar, ürpertici uçurumlar, “buraya çıkılmaz” diye haykırıyor. Kızgın güneşin yakıcı ışıkları sivri ve dik kayalardan aşağılara doğru boşanıyor.
Beyaz elbiseli insanların, kıvrıla büküle gökyüzüne doğru uzanan kayalıklarla kaplı daracık patika yolda tek sıra halinde yürüyüşleri güneşe yolculuğu andırıyor.
Biz de Hasan Abdullah’la birlikte yaklaşık iki saat sürecek bir tırmanışa geçiyoruz.
Ayakkabılarımız tırmanmaya elverişli sayılır, sırt çantalarımızda su ve takviye gıdalarımız mevcut…
Yakalanma, izimizi kaybettirme gibi korkumuz da yok. Gece karanlık değil. Güneşin şiddetinden beyaz şemsiyelerimizin gölgesine sığınabiliyoruz.
Güllerin Efendisi ile Hazreti Ebu Bekir düşüyor hayalimize.
Gece karanlık, yol yok, sarp kayalar, korkunç uçurumlar, takip edilme ve nihayet yakalanma tehlikesi.
Hasan Abdullah’ın gözyaşları, onları andıkça kızgın kayaların üzerine düşüyor.
Harı biraz geçmiş sonbahar sıcağında bile ancak otura kalka zirveye doğru ilerleyebiliyoruz.
Öyle bir dağ ki, ortasına geldiğinizde bile zirvesi görünmüyor. Sürekli dönmeniz gereken köşeler var. Her köşeden önce, “Yoksa burası mı?” diyorsunuz, ama her seferinde biraz daha tırmanmanız gerektiğini anlıyorsunuz.
Ter içindeyiz. Bir ara dizlerimizin dermanı iyice kesiliyor.
Sarp bir uçurumun başında, gökyüzüne kurulu bir kürsü gibi duran koca bir kayanın üstüne oturuyoruz.
Ülkemizde yaşanan acılardan dolayı kalbi kırık ve yüreği pek yorgun olan Hasan Abdullah,
“İşte buradan” diyor, “bu dar patikalardan yürüdü iki sadık dost. Kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanların ruhlarında hicret ateşi, gökyüzüne tırmanan bu dar, bu zor yollarda tutuşturuldu. Dünya çapında köklü tesirleri olmuş büyük hareketlerin mensupları mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlar. Yüce davalar asıl başarılarını, muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlar.
Bu yönüyle Müslümanların hayatlarında hicret, zamanın belli bir döneminde gerçekleşmiş ve bitmiş tarihî bir hadise değil.
Geçmişten bugüne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdükleri çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişler.
Bugün de öyle değil mi?
Dünyamız, binlerce genç insanın ruhlarında tutuşan hicret ateşiyle aydınlanmıyor mu?
Bu fedakâr ruhları, canları gibi sevdikleri ülkelerinden ayıran şey nedir?
Neden anne ve babalarını, sevdiklerini yaşlı gözlerle bırakıyorlar geride?
Ellerinde dünyalarını sığdırdıkları birer bavulla, adını bile zor telaffuz ettikleri beldelere neden gidiyorlar?
Hayat neden bin parçaya bölünüyor?
“YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK!”
Neden, yüce bir davaya gönül vermiş bu insanlar haklarından mahrum ediliyor? Neden malları gasp ediliyor? Hakarete uğruyor, aç kalıyor, zindana atılıyor, işkence görüyor, hatta ölüyorlar. Neden?
Hayalleri, aşkları, sevdaları yok mu bu yiğitlerin?
Tıpkı ilk Işık Süvarileri gibi onlar da bir inancın yüceliğinde sevmediler mi hayatı?
Kış, arkasına aldığı bütün orduları ile saldırsa, fırtınalar şiddetini artırdıkça artırsa, yollar varıp köprülere dayansa, köprüler alevlere teslim olsa, bin kez budasalar, bin kez kırsalar körpe dalları… Bu kutlu kavga bitmedi, bitmeyecek. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”
Saraylar saltanatlar çöker
kan susar bir gün
zulüm biter.
Menekşeler de açılır üstümüzde
Leylaklar da güler.
Bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler… (Adnan Yücel)
Hasan Abdullah gökyüzünün bu noktasında semavi bir hatip gibi coşuyor. Bir ara hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.
Gözyaşları yükseklerden düşüyor.
SEVR SULTANLIĞI
Biraz sakinleşince kalkıp yolumuza devam ediyoruz. Bir dağın tepesine değil de sanki gökyüzüne çıkıyoruz.
Yokuşlarda dura kalka, susa konuşa sonunda Sevgili’yi saklayan Sevr sultanlığına varıyoruz.
Bir dağ başı burası…
Gökyüzüne kurulmuş minik bir kamp yeri…
Gökyüzünün bu noktasında namaz kılanlar, ağlayanlar, Sevr sultanlığını ziyaret için sırada bekleyenler…
Sevr sultanlığı insana bambaşka şeyler söylüyor.
Peygamber dahi olsan bir bedel ödemeden, var gücünü harcamadan, hak etmeden İlahî yardımı elde edemeyeceğini haykırıyor.
Ancak ta yürekten “Bittim ya Rabbi!” diyenlere, “Dayan kulum, yettim!” denileceğinin sırrını fısıldıyor.
Eğer zirvelere göz koyduysan “yokuşlarda susamanın” gerekliliğini anlatıyor.
Bu gökyüzü kampında biz susuyoruz ve Sevr sultanlığı sırlarını sinemize dökmeye başlıyor:
16.9.2017
“Ben Sevr…”
Düş gören dağlardan biriyim ben. Her gece rüyamda Güllerin Efendisini görürdüm. Bir gün yolunun mutlaka bana düşeceğine inanırdım.
Son günlerde düşlerimin gerçek olacağı ana yaklaştığımı hissediyordum.
Efendimiz, sadık dost Ebubekir’le birlikte Mekke’den ayrılmıştı.
Arap geleneğinde bir kimseyi evinde öldürmek en büyük korkaklık ve utanç sebebi sayıldığı için katiller eve girmemiş, Peygamberimizin evden çıkmasını beklemişlerdi.
Ortalık aydınlanıp ellerinde tuttukları kılıçlar gün ışığında seçilmeye başlayınca öfkeli kalabalık nihayet boşa beklediklerini anladılar ve içeri daldılar. Hırkayı kaldırıp attıklarında Allah’ın aslanı Hazreti Ali doğruldu yataktan.
“Nerede o?”
“Gitti.”
“Nereye?”
“Siz istemediniz, o da gitti.”
Müşrikler dört bir yana dağılarak Efendimizi aramaya başladılar.
Aranmadık yer, bakmadık delik bırakmıyorlardı.
Yok… Yok…
Başına yüz deve ödül konuldu.
Ebu Cehil’in aklına Hazreti Ebu Bekir geldi.
Oraya koştular.
Kapıyı Hazreti Esma açtı.
“Baban nerede?”
“Bilmiyorum.”
Şimşek gibi bir tokat yanağında patladı Esma’nın. Kulağındaki küpesi düştü.
Gün ışımıştı Mekke’de. Mekke’de tam bir kargaşa yaşanıyordu.
İki sadık dost bana doğru geliyordu. Bunu hiç beklemiyordum. Çünkü ben onların yol güzergâhında değildim.
Sevincime sınır yoktu, dağ olmaktan çıkmış, göklerde salınan bir sevinç dalgası haline gelmiştim.
Bir yandan da “Ya benim üzerimde iken bir şey olursa!” diye kaygılanıyordum. Hazreti Ebu Bekir, Efendimizin bir önünde, bir arkasında yürüyordu. Önden bir tehlike geleceğinden endişe ettiğinde öne, arkadan bir tehlikenin yaklaştığını düşündüğünde arkaya geçiyordu.
Saatlerce süren zorlu bir tırmanıştan sonra Sevr Sultanlığına ulaştılar.
İlk defa bu kadar yakından görüyordum Allah’ın Sevgilisini.
Yorgun ve bitkindi. Tırmanırken keskin kayalar ve çalılar mübarek ayaklarını kesmiş kanlar akıyordu. Gün ışığının vurduğu pembe yanaklarından ter boşanıyordu.
“Ya Rasulallah!” dedi Hazreti Ebu Bekir. “Sen bekle, ben içerisini temizleyip düzenleyeyim.”
Hazreti Ebu Bekir kalacakları mağarayı temizleyip düzeltti, delikleri tıkadı.
Sonra Efendimizi içeriye davet etti.
Allah’ın Rasulü yorgundu. Başını, sadık dostun dizine koydu. “Benim gözlerim uyur, kalbim uyumaz” dediği, uyku ile uyanıklık arasındaki vadiye daldı. Ebu Bekir, her hali başka güzel olan bu nurani simayı seyrediyordu.
Uyanıklığı mı, uyku hali mi daha güzel olduğunu kestiremediği bu yüze bakıyordu.
Birden, mağaranın deliklerinden birinde küçük bir yılanbaşı gördü…
Hemen çıplak ayağı ile bastırdı, incecik bir neşter gibi yılanın dili o ayağa girip çıktı. Ebu Bekir acıdan yandıysa da, Allah’ın Sevgilisi uyanmasın diye hiç kıpırdamadı. O kadar yandı ki, gözlerinden yaş boşandı.
Yüzüne düşen sıcacık damlacıklar Allah’ın Rasûlünü uyandırdı.
“Ne oldu ya Ebâ Bekir?”
“Hiç efendim!”
Güllerin Efendisi elini sürdü yarasına ne ağrı kaldı ne sızı…
O gün akşam oldu. Güneş ardında muhteşem bir kızıl saltanat bırakarak battı.
Gece, dağları siyah şalıyla örttü. Börtü böcek, kurt kuş özgürce gecenin bağrında ötmeye başladı.
Gökte gümüş bir kolye gibi asılı duran hilâlin aydınlığında yeryüzünün doruğundaki bu iki dostun kıldıkları namazlar görülmeye değerdi. Çevremdeki dağlar, gökteki yıldızlar imrenerek bakıyordu bana. Melekler beni tavaf ediyordu.
“Sevgiliyi saklayan Sevr, ne saadetli bir sultanlık!..” diyorlardı.
Gecenin bir vakti Sadık Dost’un oğlu Abdullah geldi. Gün boyu Mekke’de yaşananları haber verdi:
“Evler, sokaklar, tüm köşe başları, vadiler ve dağlar didik didik aranıyor, çöldeki kabilelere haberler salınıyor, yüz develik ödülün iştahıyla harekete geçen bedeviler, çölü karış karış tarıyorlardı. Çölde müthiş bir insan avı başlamış, Yesrib’e akan bütün yollar tutulmuştu.”
Abdullah, gün doğmadan da Mekke’ye geri döndü. Bu hemen her gece tekrar etti.
Âmir Bin Füheyre, Hazreti Ebu Bekir’in koyunlarını aşağılarda güdüyordu. Böylece hem iki kutlu yolcunun süt ihtiyacı karşılanıyor, hem de Abdullah’ın ayak izleri siliniyordu.
Ebu Bekir’e imreniyordum. Allah’ın Peygamberinin yanında yer almak, düşmanlar etrafını sardığında Onu koruyan kişi olmak, mağarada sohbetinde bulunmak, Onunla diz dize oturmak ne büyük bahtiyarlıktı! Hazreti Ebu Bekir, kimselerin hayal edemeyeceği nimetlere nail oldu burada.
Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinin ardından, halife seçmek için toplanılan Beni Saide sakifesinde Hazreti Ebu Bekir, seçkin sahabilerin huzurunda Hazreti Ömer’in elini sıkıp, gerçek bir îsar ruhuyla “Bu babayiğide ben biat ediyorum!” dediğinde; koca Ömer yine hakikatin diliyle konuşacaktı:
“Sevr sultanlığında Allah Rasulüne refakat eden Ebu Bekir’in olduğu yerde Ömer’e biat edilmez, ben Ebu Bekir’e biat ediyorum!”
Bu sözlerle Hazreti Ömer, Hazreti Ebu Bekir’in ikinin ikincisi, ümmetin birincisi olduğunu ilân ediyordu.
Üçüncü gün dağın sessizliğini, iki güvercininin ötüşlerinden ve kanat çırpışlarından çıkan sesler bozdu. Bir güvercin mağaranın ağzına yuva yapıyor, bir örümcek de ne zaman ördüğü belli olmayan bir ağı tamamlıyordu. İki vazifeli nöbetçi gibiydiler.
Neden sonra derinden gelen, fakat sanki dağa tırmanan birileri varmış gibi gittikçe yükselen insan sesleri duyulmaya başladı. Kutlu yolcular, bu seslere kulak kabarttılar. Bu ayak sesleri sadık dostun oğlu Abdullah’ınkiler olamazdı. Ayak sesleri kalabalıktı. Hem o hava kararmadan gelmezdi.
Hazreti Ebu Bekir telaş içindeydi. O da benim gibi Allah Rasulünün kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve Onun adına endişeleniyordu. Hâlbuki Allah Rasulünün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek, “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” dedi ve ekledi: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.”
“Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında tasalanma” demişti Güllerin Efendisi. Sadık dost Ebubekir’in tüm endişesinden eser kalmadı.
Ayak sesleri iyice yaklaştı. Bir aralık gölgeleri içeriye düşecek ve tehditleri Sevr sultanlığının duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yaklaştılar. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu. Mekke müşrikleri ile aralarında yalnızca bir örümcek ağı ve yaptığı yuvaya yerleşen bir güvercin vardı. Bir adım ilerleseler ya da biraz eğilselerdi, Sevr sultanlığında oturmuş iki kutlu yolcuyu göreceklerdi.
“Bu örümcek daha Muhammed doğmadan önce ağını örmüş” dedi Ümeyye bin Halef.
İzci, “Ben gerisine karışmam izler burada bitiyor.” Dedi.
Dönüp gittiler.
Sesler gittikçe uzaklaştı.
Örümcek ağı kadar zayıf, güvercin kadar aciz iki sebep şeytanı ve adamlarını mağlup etmişti.
Müddessir suresindeki, “Rabbinin ordularını, kendisinden başka kimse bilemez” (Müddesir, 31) ayeti bu güvercinle, örümceği de içine alıyor olmalıydı.
Dördüncü günün sabahında kılavuz Abdullah Bin Uraykıt daha önce anlaştıkları üzere develerle birlikte aşağıya geldi.
Yesrib’e yolculuk vaktiydi.
Güllerin Efendisi Mekke’ye doğru özlemle baktı. Siyah saçları iki yandan omuzlarına dökülüyordu.
Doğduğu ev…
Koyun güttüğü Ecyad dağları…
Oğullar ve kızlarla yeni mutluluklara kanatlandıkları, acı tatlı günlerin geçtiği, meleklerin uğrak yeri olan Merve’deki ev…
Hoyrat şimal rüzgârlarında hir hüzün çiçeği gibi Hira’nın tepesinde boynunu büktüğü geceler…
Acımasız boykotun yaşandığı Ebu Talib Mahallesi…
Allah’ın Sevgilisinin gönlünden ve gözünden düşen düşene idi. İnkisar dolu şu sözler döküldü dudaklarından:
“Ey Mekke! Vallahi seni çok seviyorum, eğer beni senden çıkarmasalardı asla senden ayrılmazdım.”
Derin bir özlem kokan bu sözlerden sonra, gökyüzünden inen iki melek gibi dağın doruklarından Hazreti Ebu Bekir’le birlikte inmeye başladılar.
Takvimler 13 Eylül 622’yi gösteriyordu.
Aşağıdaki düzlükte Ebu Bekir’in çobanı Amir Bin Füheyre karşıladı onları.
Amir onları iki dağ arasındaki vadide develerle bekleyen kılavuz Abdullah’ın yanına götürdü.
Bütün Mekke peşlerindeydi. Her yere bakılıyor, her yer didik aranıyordu. Yesrib’e akan bütün yollar toz duman içindeydi. Çapulcular yüz devenin sevdasıyla durmadan atlarını mahmuzluyorlar, her bir kayanın arkasına her bir oymağın içine bakıyorlardı.
İki sadık dost develerine bindiler ve Mekke’nin aşağı tarafından geçip sahile doğru yürüdüler.
Uçsuz bucaksız çölde muhteşem bir sonbahar şöleni yaşanıyordu.. İncecikten esen bir çöl rüzgârı, tek tük çölü bekleyen birkaç ağacın dallarındaki son yaprakları, son gözyaşları gibi döküyordu dallardan.
BİTTİ 18.9.2017
[Harun Tokak] [TR724]