Yaşadığımız güncel sorunlara kökenleri itibariyle yaklaşım sergilemek adına “dindarlık” çatısında devam yazılar kaleme almaya çalışıyorum. Bu nedenle bir önceki yazının ana fikrini yazarak başlamak yerinde olacak.
Dindar olduğu iddiasındaki kimselere duyduğumuz öfke bizi doğrudan dindarlaştırmaz. Hele hele bu öfke sebebiyle sırf onlardan ayrışmak adına dinin özünde olan inanç ve ibadetleri terk etmenin inançla, akılla izah edilir tarafı yoktur. Bu durumdan kurtulmak savrulmakla değil, inancın özüne dönmekle ancak aşılabilir.
Evvela, yaygın kullanıma atfen yazdığım başlığı düzelteyim. Müslüman doğulmaz. İnsan doğulur. Kişi aklıyla kendine hâkim olmaya başladıktan sonraki ömrünü insaniyet dairesinde geçirirse Müslümanlıktan bahsedebiliriz.
İkincisi, malum hadisi hoşumuza giden şekliyle tercüme ediyoruz. “Her doğan fıtrat üzere doğar” olacağı yerde belli ki “Müslüman doğar” daha sempatik geliyor.
Üçüncüsü, şans kelimesini bilerek kullandım. Ben de şansa inanmam. İnandığımız Allah, hiçbir şeyi şansa bırakmayacak kadar mutlak kudret sahibidir. İnanç da şans ile değil ölçüyledir ve her ölçülü durum gibi mutlaka akılla ilişkilidir.
AVANTAJ YOK, ŞARTLAR EŞİT
Müslümanların yoğun olduğu yerleşim yerlerinde, Müslüman ebeveynden dünyaya gelme her ne kadar avantaj gibi gözükse de ben durumun eşit olduğunu düşünenlerdenim.
Bahse değer avantajlar (ezan, Kuran, coğrafya, dindar ebeveyn, kültür, vb.) her zaman hidayet unsuru olmayabilir. Kiminde, inanç kaybından bir adım önceki dezavantaja dönüşebilir. Şiddeti yoğun dini dönüşümlerde bireylerin çoğu zaman dindar ebeveyn veya bakıcılarından ya da toplumlarından intikam almak adına daha sert tutum sergilediklerine şahit olabiliriz.
“Âlimden zalim, zalimden âlim doğar” şeklinde halkın diline yerleşmiş bu durum için farklı inanç ve coğrafyalardan örnek bulmada zorlanmayız. Beni en çok şaşırtanlardan birinin hümanist düşüncenin temsilcilerinden Abraham Maslow olduğunu söyleyebilirim. Maslow, annesinin dindarlığından aldığı intikamı ifade ederken kurduğu cümlede bile şaşırtıyor: “Tüm hayat felsefem, araştırmalarım ve teorilerimin hepsi köklerini annemin bana yaptıklarına karşı duyduğum tiksinti ve nefretten almıştır.”
HERKESTE OLAN BİR POTANSİYEL
Kuran’a göre iman etme bir potansiyeldir. Yani her insan için iman etme fırsatı eşittir. Onu bu konuda zorlayan “Tanrı Geni” gibi biyolojik bir baskıdan veya kültürel mirastan (atalar, arketip) söz edemeyiz. Bu iddia, aklın yeterliliğini de göz ardı etmekten öteye geçmez. Çünkü insanın inanacağı dini seçmesi akılladır. Hz. Peygamber (sav) bahsettiğimiz meşhur hadiste “her çocuk fıtrat üzere doğar” buyuruyor. Burada fıtrattan kasıt İslam’ın kendisi değil, insanın İslam’a yatkınlığıdır. Bu yatkınlık kimden ve nerede doğarsa doğsun her insanda eşittir. Şartları olgunlaştığında (biyolojik/bulûğ – psikolojik/akil) genç insan dinî seçimde bulunur. Bu, o vakte kadar gördüğünü reddetme ile kabul edip devam etme arasında aklen mecbur olmadan verdiği karardır. Aynen devam etmeye karar verse bile herhangi bir yaşam evresinde vesvese, kötü temsil veya olumsuz yaşam tecrübesiyle yeniden tercih yapma durumunda kalabilir. Bunu herhangi bir yaş aralığıyla da sınırlandıramayız. Bu esnada kişinin kulağındaki ezana güvenerek zihnindeki çengellere yiğitlik yapması muhtemelen mağlubiyetle sonuçlanır.
Aslında mesele avantaj/dezavantaj yönüyle değil akıl ve akılla tevhide ulaşma adına ortaya konan çaba noktasından hareketle ele alınmalıdır.
Kısa süreli etkilenmeleri dindarlık adına nereye koyacağız? Turistik gezide ezan duyup hayatını aniden değiştiren kimselerin sonraki yaşamları nedense pek merak edilmez. Güney Koreli Müslümanlar üzerine yapılmış bir çalışma hatırlıyorum. Din değiştirip Müslüman olan Korelilerin önemli bir kısmı aile kültürlerine direnemeyip inançlarından yana tutum sergileyememekte ve yeni inançlarının bazı yasaklarını “mecburen” çiğnediklerini belirtmekteydiler. Benzer araştırmaların sonuçları arasında alkol tüketimi ve faiz gibi direnç kıran veya terkedilmesi zor alışkanlıkların hidayet sonrasında da devam etmesi göze çarpar.
MİRAS ALDIKLARIMIZI İŞLETMEK İÇİN
Konu yeni bakış açılarına ihtiyaç duyacak nitelikte. Artık insanlar sadece anne babasının etkisinde kalmadığı gibi kulaklarına gelen ses sadece minareden gelmiyor. Önceleri insanlar fiziki yakınlığın verdiği iletişimle birbirini gözlemleyebiliyorken modern çağın armağanlarıyla(!) nerde olursanız olun haberiniz herkese çok hızlı ulaşabiliyor. Mesela aynı dinin müntesibi iki kişiden biri, yüzme bilmeyen kızı denizde boğulurken yardıma giden cankurtaranı “erkek olduğu için” durdurup, kızının ölümüne neden olurken [1] diğeri, kimsenin kabul etmediği, ölümcül hastalıklara yakalanmış onlarca çocuğu evlat edinip, son anlarını mutlu yaşamaları için çırpınabiliyor [2]. Bu ve benzeri olayların bilgisine kısa sürede ulaşan bireye “mesajın ulaşmasını” artık eski sınırlılıklarla düşünemeyiz.
Özetle söylemek istediğim şu:
“Miras aldığımız” dini, ortam hazzını, heybetli ağızlardan dinlediklerimizin zevkini, bilmeme ısrarının konforunu, gizem bağımlılığını, gerçekten koparan menkıbe sarhoşluklarını vs. bir tarafa bırakıp, “neden Müslümanım, neye inanıyorum ve şu halimle inandıklarımın insanı mıyım” gibi soruları terazinin diğer kefesine koyarak kendimizi tartmak zorundayız. Artık dindarların, inançlarını yayma uğruna verdiği emeğin önemli bir kısmını dini bilinç adına da ortaya koymaları gerektiğini acı acı öğrenmiş bulunuyoruz.
—
[Hakan Zafer] 18.9.2017 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder