AKP’nin 40 bin sandık planı [Erman Yalaz]

Ankara gazetecileri arasında başkentin siyasi oyunlarına atıfla  ‘İstanbul Bizans ise Ankara Kahpe Bizans’tır’ sözü pek meşhurdur. Türkiye, 24 Haziran’da milletvekili genel seçimleri ve başkanlık seçimine gidiyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 3 Kasım 2016’dan beri ‘sadık bendesi’ haline gelen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli eliyle başlattığı oyun bir anda ‘baskın seçime’ döndü. Avrupa Parlamentosu, OHAL şartlarında seçimin güvenli olmayacağını, bu sebeple de tehirini istedi.

Daha ilk günden İYİ Parti’nin seçime katılamayacağı, YSK eliyle yapılacak engelleme planları konuşuldu. Parti kurmaylarının seçime katılma hakkı kazanacakları tarihi kamuoyuna 28 Haziran olarak deşifre etme taktikleri yaşandı. Son dakikada, İYİ Parti grup kursun diye 15 CHP milletvekilinin İYİ Parti’ye geçmesiyle Erdoğan ve ekibi ilk kez telaşlandı. Meral Akşener’in adaylıkta ısrarı, Abdullah Gül’ün adaylığı gibi gelişmeler CHP, Saadet, HDP cephelerindeki ‘Hayır Blokunu’ devam ettirme kararlılığını bozmuş değil şimdilik. Bir hafta on gündür partiler arasında inanılmaz bir ittifak turu yaşanıyor başkentte. Abdullah Gül’ün adaylığı ile ilgili gelişmeler de çok geçmeden neticelenir ve her şey seçim sathi mahalline doğru yol almaya başlar. Buraya kadar yazdıklarımız rutin siyasi süreç ve işleyiş…

‘POLITICAL ANIMAL’ NELER YAPABİLİR?

Ancak muhalefetin ve Türkiye demokratlarının, İngiliz Times Dergisi’nin tırnak içi ifadesiyle ‘political animal’ (siyaset hayvanı), siyaseten kazanmak için her şeyi yapabilecek kişi olarak tanımladığı Tayyip Erdoğan ve ekibinden gözlerini bir dakika olsun ayırmaması gerekiyor. Bu noktadan sonra yazacaklarım yazının girişinde bahsettiğimiz Ankara’daki Bizans oyunları ile, daha doğrusu AKP ve Erdoğan’ın sandık planlarıyla ilgili. Uzun yıllar Meclis koridorlarında haber kovalamış bir gazeteci olarak kulis konuşmalarına hep bir adım mesafeli oldum. Ancak hafta içinde başkentte ve AKP’deki olup bitenleri yakından bilen isimlerle konuşmalarımdan sonra tek kelimeyle ‘ağzım açık kaldı’ desem yeridir. Sırayla aktarayım.

ERDOĞAN’IN UYKULARINI KAÇIRAN NE?

İlk kulis şu: Erdoğan seçim kararından beri rahat bir gece uykusu çekemiyor.  İyi Parti’nin 15 milletvekili transferi hadisesinden sonra ‘afyonu tamamen patlamış’. Bu çok normal. Çünkü Türkiye’yi 2002’de devralan AK Parti iktidarını,  AKP’lileştiren; 17-25 Aralık sürecinden sonra 4 yılda, ülkeyi Kerbela’ya çeviren; demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri askıya alan, ekonomiyi çökerten; hukuk devletini  gasp edip devletin bütün kurumlarının içini boşaltan ve zulmü, yandaşlığı, kendine itaati, çetelerin icraat ve iktidarını tek geçer akçe haline getiren bütün tek adam ve diktatörlerin yaşadığı sonda; uykusuzluk mukadder.

Kaybetme korkusu; bütün başka ihtiyaçları yenecek bir dürtüye döndüğünde sonuç hep böyle oluyor. Yastığa kafanızı koyup uyuyamıyorsunuz. Madalyonun diğer yanı ise Erdoğan’ın her detayla en ince ayrıntısıyla ilgilenmesi, işi şansa bırakmamak için çabalaması; A’dan Z’ye her türlü plan, taktik ve politik tuzak üzerinde çalışması. Bakmayın siz o ‘millet iradesi isterse çekiliriz’, ‘koltuk hırsımız olsa 17 ay daha kalırdık’ laflarına…

40 BİN SANDIĞA VE MÜŞAHİTLERE DİKKAT

İkinci kulis sandık hırsızlığıyla ve yöntemleriyle ilgili. Ankara’dan çok güvenli kaynaklara göre, Erdoğan ve AKP kazansın diye kurduğu oyun planı; Güneydoğu ve AKP’nin güçlü olduğu illerdeki taşra teşkilatları başta olmak üzere Anadolu’nun taşrasıyla, oranın seçmeni ve sandıklarıyla ilgili. Plana göre  Erdoğan ve ekibi, partilerin bir ya da en fazla iki sandık müşahit ve gözetmeninin bulunduğu taşradaki köy ve beldelerdeki mahallelerin sandıklarını tek tek tespit etmiş ve dahi buralara göz dikmiş durumda. Tam 40 bin sandıktan bahsediliyor.


‘SANDIK GÖZETMENLERİ VE GÜVENLİKÇİLERDEN ÖZEL TİM HAZIRLANDI’

24 Haziran seçimlerinde bütün partilerin en büyük önceliği sandık güvenliği kuşkusuz. Kulisi benimle paylaşan kişi partiyi avucunun içi gibi bilen bir isim. Net cümlelerle şunu söylüyor:

“40 bin köy ve beldede seçim sandıklarında partilerin gözetmenleri ya hiç yok ya da sandıklarda AKP ile birlikte 1 partinin (çoğunlukla Güneydoğu) ya da en fazla 2 partinin gözetmen ve temsilcileri var. Plana göre 24 Haziran’da seçim sandığı kedilere emanet. Oyları mühürlenmiş sandıklar hazır bekletilecek. Mühürlü oy pusulaları hazır edilecek. Köylerden ya da belde ve mahallelerinden ilçe ya da il merkezlerine taşınırken, sandıklar değişecek.

AKP bunun için özel bir sandık görevlisi ekibi, Jandarma ve polislerden ise güvenilir güvenlik görevlileri timi oluşturdu. Köy ya da beldelerde  güvenilir sandık görevlisi ve güvenlik görevlisi varsa, sandıklar yer değişecek. Taşradan yüzde 90 tulum çıkarılacak. Sayım sonrası seçmen listelerine imza atılmayacak, o iş ilçe ve il seçim kurullarında yapılacak. Oylar tekrar sayılsa da, hazır oy ve hazır sandıklardaki sonuçlar geçerli sayılacak. Sandıklar AKP ve Erdoğan’ın ekibinin hazırladıklarıyla mutlaka ama mutlaka yer değişecek. OHAL’de sandık güvenliği olmaz, olmayacak!”

Olmaz böyle şey diyebilirsiniz. Belki de hırsızlık yapılamayacak tek seçim bu diye düşünebilir, İYİ Parti’den CHP’ye Saadet’ten sivil topluma herkesin bu kez ‘sandık hırsızlığına’ müsaade etmeyeceği sözleriyle işlerin yolunda gideceğini hayal edebilirsiniz. Ancak kanaatim ve duyduklarım yeterince ürkütücü ve Erdoğan’ın Ankara’sının Kahpe Bizans oyunlarının kapsamına girecek kadar gerçekçi.

2 MİLYON OY ÇALINMIŞTI, BU KEZ EN AZ 5 MİLYON ÇALINACAK

16 Nisan referandumunda 55.3 milyon seçmen oy kullandı. YSK, seçim günü Güneydoğu ve Doğu’daki sandıklar kapanmış olmasına rağmen, AKP’li bir üyenin mühürsüz oyların geçerli olması gerektiği itirazıyla, milyonlarca mühürsüz oyun geçerli olduğu kararını aldı. İtirazlar, kavga gürültü, 5 gün sonra gerekçe yazmalar, hiçbir şey geri getirmedi yaşananları. ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ dedi kazanan. 2 milyondan fazla mühürsüz oy geçerli sayıldı. Ankara ve İstanbul dahil bu hilenin işletilmediği yer kalmadı. Muhalefet ‘hayır’ çıktı dese de YSK ‘evet’in kazandığını ilan etti. İtiraz edenler vatan haini ilan edildi.


Şimdi yukarıdaki senaryoyu bana anlatanlar bu çalma çırpma işinin tarihte eşi benzeri olmayacak kadar büyüyeceğini düşünüyor. En az 5 milyon oyun çalınacağını, bunun da taşradaki 40 bin sandık ile AKP’nin zaten güçlü olduğu il ve bölgelerde rekor katılım safsatasıyla bütün oyların mühürlenmesiyle yapılacağını ileri sürüyor.

‘Niye 5 milyon?’ diye soruyorum. ‘Anketlerde gözükmeyen bir boşluk var, Erdoğan ile rakiplerinin arasını kapatmanın başka yolu yok’ cevabını alıyorum. Saray’da ağırlanan muhtarlar bu senaryonun içinde çok önemli bir görev ifa edecek. AKP’nin alt katında ‘yüksek güvenlikli dar çerçeveli’ toplantılar olanca hızıyla devam ediyor. Muhalefet blokunun yerinde olsam, ittifak görüşmeleri kadar, her sandıkta bir güvenlik halkası oluşturana kadar bu konuyla ilgilenirdim. AKP toplantılarını da yakından izlerdim.

İÇ SAVAŞ PROVALARI…

Üçüncü kulis, Erdoğan’ın 24 Haziran’da yüzde 51’in altında kalmasıyla yaşanacaklara dair. Bu noktadan sonra akl-ı selimin kalmayacağını; sandık güvenliğinin de ülke barışı ve iç güvenliğinin de tamamen ortadan kalkacağı konuşuluyor. Osmanlı Ocakları ve Bahçeli’nin kontrolündeki yapılarla, AKP’nin SADAT ve Sedat Peker gibi isimler eliyle organize ettiği yapılarda çok ciddi bir silah ve mermi stoku yapıldı. 15 Temmuz kontrollü darbesinde görev alan çetelere ilaveten, kefeniyle Afrin’e Saray’ın savunmasına gidecek, on binlerce eli silahlı ‘dişi deveyi erkek deveden ayıramayan’ bir güruh var.

TUTUKLU ASKER VE EMNİYETÇİLERİN SİLAHLARI NEREDE?

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, ilk röportajlarından birinde Osmanlı Ocakları için ‘Tokat ve Konya’da silahlı eğitim kampları kurduklarına dair güçlü duyumumuz var’ demişti. KHK ile ‘darbe girişimi sonrasında olaylara müdahale edenlere yargı dokunulmazlığı’ verildi. 15 Temmuz’un cinayetleri bu yolla yargıdan kaçırılmış, silahlı çetelere ‘yolunuza devam edin’ sinyali verilmişti.

Şimdi durum daha vahim. Konuşulanlar Akşener’in dediği gibi, ‘Sandığı SADAT’çılar tutuyor, diye korku salıyorlar’ söyleminin ötesinde. Yani cesaret şovuyla geçiştirilemez. Örneğin kimse emniyet ve askerden gözaltına alınan, tutuklanan ya da KHK ile ihraç edildikten sonra beylik silahlarına el konulan güvenlik görevlilerinin beylik silahlarının nerede olduğunu sorgulamıyor. Bu silahların kayıt dışı tutularak Osmanlı Ocakları vb. yapılara dağıtıldığı, ruhsatsız silahların yüz binlerle ifade edildiği bir ortamdayız. Dahası var, herhangi bir denetimde ‘cumhurbaşkanı mektubu ile yırtmak için elinde Erdoğan mektupları tutan on binlerden’ bahsediliyor.

106 BİN SİLAH NEREDE? HALA CEVAP YOK…

Yol verme tartışmasında aracının arka koltuğundaki MP-5 silahı ile adam öldüren Murat Maraş tabancaların 15 Temmuz’da Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün önünde dağıtıldığını söylemişti. CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm’ün İçişleri Bakanlığı’nın 106 bin silahın kayıp olduğu raporuna ilişkin Meclis Araştırma Önergesi tek kalemde reddedilip, tartışmalar, iddialar araştırılmadan bitirildi. Üstü kapatıldı.

Bu kadar kontrolsüz bir Türkiye manzarası… 24 Haziran ve 8 Temmuz tarihleri bu manada kritik önemde. İkinci tur seçimler 8 Temmuz’da yapılacak. CHP ya da İYİ Parti’nin sandık hileleriyle ilgili sokakta yapacağı her gösterinin ardından ‘hükümete darbe yapıyorlar bahanesiyle silah sık emri gelecek’ diyor iç savaş senaryolarından tedirgin olanlar. Haksızlar mı? Önceki seçimlerde yaşananlar, 15 Temmuz ile birlikte işlenen cinayetler, dünden ders almamızı gerektirmiyor mu?

[Erman Yalaz] 28.4.2018 [TR724]

Meğer Varlık Fonu kurulmamış! [Semih Ardıç]

Türkiye Varlık Fonu (TVF) ne oldu? ‘Böyle bir fon mu vardı?’ diyenlere dudak bükmemek lazım. Zira Türkiye’de hâdiseler neredeyse saatlik değiştiğinden en ciddi mevzu bile birkaç hafta içinde tarih oluyor.

TVF’nin hükûmet için ne kadar mühim olduğunu anlamak için kanunun çıktığı tarihi tekrar hatırlamakta fayda var.

DARBE TEŞEBBÜSÜNDEN HEMEN SONRA TVF KURULDU!

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçen ilk kanunlardan biri ‘TVF’nin kurulmasına dair kanun’ oldu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı o toz dumanın ortasında bile fon için kanun çıkardı.

Ne kadar aciliyet kesbettiğini varın siz tahmin edin.

O vakit kanuna muhalefet edenleri teskin etmek üzere ‘150 milyar dolar büyüklüğünde bir fon sayesinde yurtdışından hem ucuz hem bol kredi bulunacağı’ ifade edilmişti.

Boru Hatları ile Taşımacılık AŞ’den (BOTAŞ) Çaykur’a, Ziraat Bankası’ndan Türk Hava Yolları’na, Türk Telekom’dan Eti Maden’e Hazine payı olan ne kadar kıymetli varlık varsa bir gecede fona devredilmişti.

FON BAŞLADIĞI YERDE DURUYOR

Kanunun üzerinden neredeyse iki sene geçecek. Hükûmetin ‘Varlık Fonu’ dediği, hakikatte yokluk fonundan (http://www.tr724.com/yokluk-fonu-haber-analiz-semih-ardic/) başka bir karşılığı olmayan teşebbüs, başladığı yerde duruyor.

Batıda bankalar, fona randevu bile vermezken bir sene dolmadan TVF’nin kurucu başkanı Mehmet Bostan istifa etti.

Halen Borsa İstanbul (BIST) Başkanı Himmet Karadağ tarafından vekâleten idare edilen fonun ekonomiye tek kuruş katkısı olmadı.

Kerameti kendinden menkul fon sadece Yiğit Bulut gibi Saray müşavirlerine, iktidara yakın isimlere yaradı.

Bulut ve diğer 3 yönetim kurulu üyesinin (Prof. Dr. Kerem Alkin, Oral Erdoğan, Himmet Karadağ) maaşlarının tutarı ‘devlet sırrı’ olduğu için bilinemese de her bir isim bir rivayete göre 30 bin TL, bir başka rivayete göre 47 bin TL maaş alıyor.

FONUN MUCİTLERİ, ERDOĞAN’IN KARŞISINA ÇIKAMIYOR

Adeta birilerine ballı maaş vermek için çıkarıldı bu kadar gürültü.

‘Nakit sıkıntısına ilaç gibi gelecek’ fikrini Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a ‘suyun kaldırma kuvvetini buldum’ edası ile takdim eden zevat ise bugünlerde kayıp.

Sebepsiz değil sıvışmaları… Birkaç ay evvel Çin’de ikinci teşebbüste bulundular. Çinliler Ankara’dan gelen muhataplarına ismi Varlık Fonu da olsa tek kuruş kredi vermeyeceklerini belirtti.

Londra’da, Frankfurt’ta olduğu gibi Şangay’dan da eli boş döndüler.

Başkanlık seçimine kadar yana yakıla nakit arayan Erdoğan’ın hayal kırıklığı had safhada. Fiyaskonun acısını fon fikrini allayıp pullayanlardan çıkaracağı söyleniyor ki ortada ne fon var ne de bir icraat.

FON BAŞKAN VEKİLİ’NDEN EVLERE ŞENLİK CEVAP

Fon yönetimi ‘kuruluş safhasındayız’ diyerek yıllık faaliyet raporu hâlâ yayımlamadı. Rapor olmadığı için de Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu da denetim yapamadı.

Kanunu 2016 senesinin Ağustos ayında çıkan ve 9 Kasım 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile faaliyete geçen TVF’nin hal-i pür melalini Başkan Vekili Himmet Karadağ’ın CHP milletvekilinin sorusuna verdiği cevap gösteriyor.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ankara Milletvekili Murat Emir, Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) bilgi edinme müracaatında bulundu.

Emir’in fona dair suâllerine TVF Yönetimi AŞ Yönetim Kurulu Başkan Vekili Himmet Karadağ imzasıyla cevap verildi.

O cevapta şöyle yazıyor: “Halen kuruluş sürecine yönelik çalışmaları devam ettiğinden, bugüne kadar geçen sürede herhangi bir borçlanma yapılmadı. Kuruluş çalışmaları devam ettiğinden, yıllık mali tabloları ile faaliyetlerine yönelik bağımsız denetim süreci devam etmektedir.”

ÇALIŞMALAR DEVAM EDİYOR…

Karadağ inciler saçmaya devam ediyor: “2017 bağımsız denetim çalışmaları tamamlandığı anda, yıllık faaliyet raporu kurumsal yönetim ilkeleri gereği olarak kamuoyu ile paylaşılacak. 46 adet taşınmaz TVF’ye devredildi, değerleme çalışması devam ediyor.”

Hülasa TVF Yönetimi AŞ’nin kuruluş çalışmaları devam etmekte olduğundan herhangi ticari bir faaliyette bulunulmamış.

Bizi seyretmeye devam edin…

Nasıl? Maaşlar tıkır tıkır alınıyor. Fona geçen şirketlere kimse hesap soramıyor.

Faaliyet raporu talep edildiğinde de ‘henüz kuruluş safhasında’ cevabı veriliyor.

Boşuna ismini Varlık Fonu olarak koymamışlar. Fon şimdiden birileri için varlık kaynağı haline geldi. Bu şekilde 4 sene sonra ilk raporlar yayımlanır herhalde.

Böyle bir fona kim, niye borç versin ki!

[Semih Ardıç] 28.4.2018 [TR724]

Beni seçin yoksa kan dökülür(!) [Veysel Ayhan]

Günün sorusu şu: Erdoğan normal yollarla seçimi kaybettiğinde Saray’ı bırakıp uslu uslu kapıdan çıkar mı?

Tabii ki çıkmaz.

Karşımızda Ne Süleyman Demirel ne de Turgut Özal var.

Karşımızda Erdoğan ve emrindeki yüzlerce üst düzey örgüt yöneticisinden oluşan bir suç şebekesi var. On binlerce suç dosyası Erdoğan’ın sendelemesini bekliyor:

Anayasayı ihlal, cinayet, gasp, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet…

Erdoğan, Saray’dan ayrıldığı an bunların hepsi yürürlüğe girer.

Bu nedenle Erdoğan ve çetesi iktidarı kaybetmemek için her şeyi deneyeceklerdir.

İSPANYA ÖRNEĞİ

Tarih: 11 Mart 2004. Seçimlere 3 gün var.

Başkent Madrid’in merkezinde 3 ayrı tren istasyonuna düzenlenen bombalı saldırılarda 199  kişi ölmüş, 2 bin kişi yaralanmıştı. Milyonlarca İspanyol yollara dökülmüş, terörü lanetlemişlerdi.

Başbakan Jose Maria Aznar, patlamalardan Bask bölgesinin bağımsızlığı için savaşan ayrılıkçı ETA örgütünü sorumlu tutmuştu. Muhalefet lideri Sosyalist Zapatero ise bunun ‘İslamcı teröristlerin işi’ olduğunu söylüyordu.

Patlamaları El Kaide üstlenmişti. Amaç İspanya’nın askerlerini Irak’tan derhal çekmesiydi.

3 gün sonra seçimler yapıldı. Katılım oranı bir önceki seçime göre % 9 artmıştı.

8 yılda İspanya’yı ekonomik açıdan çok iyi bir düzeye çıkaran iktidardaki muhafazakâr Aznar hükümetinin oy oranı % 7 azalarak % 38’e inmiş, Sosyalistlerin oyları ise % 9 artarak % 43’e fırlamıştı.

İktidarından emin Aznar,  terörün etkisiyle beklenmedik bir şekilde tepetaklak olmuş ve Sosyalist Zapatero, Madrid saldırılarından üç gün sonra iktidara taşınmıştı.

Sonuç olarak 3 bombayla yüzde 10 oy yer değiştirmiş, Sosyalist lider Rodriguez Zapatero pazartesi sabahı ilk iş olarak basın toplantısı yapıp Irak’taki askerlerini geri çekeceğini duyurmuştu. Terör hedefine ulaşmıştı.

TÜRKİYE ÖRNEĞİ

7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP yüzde 40 oy almış, tek başına iktidar olamamıştı. Erdoğan, bir yandan koalisyon görüşmelerini kilitlemiş diğer yandan da çözüm süreci masasını devirerek ülkeyi kan gölüne çevirmişti. Binlerce sivil, asker ve polis ölmüştü.

“400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün” ve “Tek partiyi iktidar yapın terör bitsin” diye 24 saat medya yoluyla yapılan propaganda maksadına ulaşmıştı.

O günün başbakanı Ahmet Davutoğlu terörün oyları nasıl artırdığını 1 Kasım 2015 seçimlerinden 13 gün önce sevinçle itiraf ediyordu: “Ankara patlaması sonrası anket yaptık. Oylarımız artıyor”

Erdoğan hedefine ulaşmıştı. Halk ‘korku belası’ tekrar AKP’ye sığınmıştı. 7 Haziran’da yüzde 40 oy alan Erdoğan 1 Kasım’da yüzde 49 almıştı.

Erdoğan aynı filmi tekrar vizyona sokabileceğinin işaretini dün verdi:

“Milletimiz 15 yıldır yönetimi AK Parti’den başkasına vermiyor. 7 Haziran’da ufak bir kararsızlık yaşandı. Bunun faturasını da gördü”

Öyle görünüyor ki Erdoğan, iktidarı vermemek için ülkeyi tekrar ateşe vermeye kararlı.

Avrupa Birliğine üye olma düzeyine gelen bir ülke, Erdoğan’ın beceriksizliği ve diktatörlük sevdası yüzünden “işsizlikten kendini yakanların ülkesi” haline geldi.

Şimdi sıra ülkeyi yakmakta. Açıktan tehdit ediyor: “Beni seçmezseniz ülkeyi yakarım”

Allah, Türkiye’ye yardım etsin.

[Veysel Ayhan] 28.4.2018 [TR724]

Sınav kaygısını başarıya çevirmek senin elinde!

Özellikle sınav zamanlarında öğrencilerde performans kaygısı adeta tavan yapar. Sınavda başarılı olmanın yolu ise bu kaygıyı yönetmekten geçiyor. Peki bu dönemi başarılı şekilde aşmak için ne yapmalı? Psikiyatrist Nehir Kürklü, öncelikle, sınav arifesindeki her aktivitenin, beslenme düzeninin ve sosyal ortamların sınav stresine etki ettiğinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Dr. Kürklü, ‘Sınav öncesinde devamlı olarak sınavla ilgili konuşmalar yapmak, ev içinde ebeveynler ve diğer aile bireyleri tarafından sınav sözcüğünün sık sık kullanılması, kaygıyı artırabilir.’ uyarısında bulunuyor.

Belli bir seviyenin üzerine çıkmamak koşuluyla performans kaygısı, kişinin motivasyonunu artırır ve dikkatini sürdürmesine yardımcı olur. Ancak çok artmış kaygı seviyesi kişiyi rahatsız etmeye başlar, dikkatini sürdürmesine engel olur. Mevcut bilgilerin sınav esnasında en etkili şekilde kullanılmasının önüne geçer.

Ders çalışma gerekliliğinin sadece sınavda başarılı olma amacı taşımadığı öğrencilere anlatılmalı. Öğrencilere, yeni bilgiler edinme ve mevcut bilgilerin pekiştirilmesi amacıyla ders çalışması gerektiği belirtilmeli. Aileler çocuklarına koşullu cümleler kurmamalı, sınavdan alacakları sonucun çocukları ile ilgili sevgi ve güven düzeyini değiştirmeyeceği iletilmeli. Aileler çocuklarıyla gurur duyduklarını onlara sık sık hatırlatmalı.

Neler yapmalı, neleri yapmamalı?

– Özellikle sınavdan bir gün önce siyah çay, yeşil çay, kahve ve kola gibi kafeinli içecekler tüketmeyin. Ada çayı, ıhlamur gibi bitki çayları veya taze sıkılmış meyve sularını tercih edin

– Uyku düzenini değiştirecek her türlü aktiviteden uzak durun. Sınava yakın günlerde iyi uyumak zihnin dinlenmesine yardımcı olur

– Sınavdan önceki günlerde hafif tempoda yürüyüş ve egzersiz yapmaya özen gösterin

– Sınavdan 1 gün önce, özellikle akşam yemeğinde hafif beslenin

– Sınavdan önceki gün hazırlıklarınızı bir gün önceden tamamlayın

– Sınav günü kahvaltıda yumurta, peynir, süt, tam tahıllı ekmek, domates, yeşil biber, salatalık, zeytin, ceviz gibi bütün besin gruplarını içeren gıdalar tüketin ve yeterli enerji alın

– Sınav esnasında mide ve sindirim problemleri yaşamamak için, gaz yapıcı ve daha önce hiç tüketilmemiş, vücudun alışık olmadığı besinler tüketmeyin

– Sınav esnasında fazla su tüketimine ve tuvalet ihtiyacının artmasına neden olabilecek fazla yağlı ve tuzlu besinleri tercih etmeyin

– Kan şekerinin hızla yükselmesine sonra da düşmesine yol açan çikolata, şeker, tatlı gibi şekerli besinler bilinenin aksine beynin ihtiyaç duyduğu şekeri karşılamaz ve sınav esnasında dikkat dağınıklığına, konsantrasyonun azalmasına sebep olur. Özellikle sınav gününde bunlardan uzak durun.

[TR724] 28.4.2018

Kimdi bu Alman Osmanlıları? [Reis’in Kriminal Çetesi -4] [Naci Karadağ]

Nasıl bir örgüt kendine üye alırken cesaret sınavı yapar, çıkarken üyenin hayatına mal olabilecek kadar ağır yaptırımlar uygular?

Örgüte bir şekilde bulaşmış olanların bizzat kendi itirafları ile hepsini size aktaracağız. Şimdi, biraz geriye dönüp bu tehlikeli ve yasa dışı yapının temellerinin atıldığı Almanya-Hessen eyaleti Dietzenbach’a uzanalım…

‘Almanyalı Osmanlılar’ın ana merkezi, Hessen eyaletinin Dietzenbach kentindeki bir boks kulübü (Osmanen Germania Boxclub) olarak biliniyor. Örgüt ilk yapılaşmasını burada gerçekleştirdi.

Resmi raporlara göre Almanyalı Osmanlılar adlı grubun kendi yasaları ve üyeliğe alınma ritüelleri var. Grubun ana gelir kaynağını uyuşturucu ve kadın ticareti oluşturuyor. Bununla beraber Metin Külünk gibi siyasi figürlerin kayıt dışı bir şekilde bu çeteyi finanse ettiği de yine resmi raporlara yansımış durumda. Grup spor eksenli bir platformda boks kulübünü öne çıkararak bir araya geliyor.

2017 yılı başlarında, Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti İçişleri Bakanı Reul’un hazırladığı bilgilendirme raporunda, Türk istihbaratının eyalette yoğun faaliyet içinde olduğu ifade edilmişti. Rapor çok korkutucu ve akıl almaz bilgiler de içeriyordu.

Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti İçişleri Bakanı Herbert Reul’un Eyalet Meclisi İçişleri Komisyonu’na sunduğu raporda, Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) faaliyetlerine ilişkin bilgiler yer almıştı. Sosyal Demokrat Parti’nin talebi üzerine hazırlanan çalışmada, MİT’in Ankara’nın talimatıyla Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde hükümet karşıtı olduğu iddia edilen kişiler hakkında sistematik olarak bilgi topladığı ifade edilmişti.

Raporda, MİT’in Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde yoğun bir faaliyet içinde olduğu ve muhalifler, Kürt gruplar ve Gülen cemaatine yakın olduğu iddia edilen kişiler hakkında bilgi topladığı belirtiliyordu. Eyalette Türk hükümetinin Gülen Hareketiyle ile bağlantılı olduğunu düşündüğü en az 173 kişi ile 40 kadar dernek ve kuruluşun MİT tarafından izlendiğinin tahmin edildiği kaydediliyordu.

Alman memuru kılığında istihbarat elemanları!

Mülteci krizinin en parlak günlerinde Stuttgart’ta çete mensuplarının mülteci kamplarında özel güvenlik olarak çalışıp, iyi paralar kazandıkları da ortaya çıkmıştı. Çetenin kasasına taşeron firmanın alt taşeronu olarak 12 bin 500 Euro girdiği resmi raporlara yansıdı. Bir suç çetesinin, ödenen vergilerden kasasına para aktarmış olması, Alman yetkililerin açıklığa kavuşturması gereken bir sorun olarak kaydedildi.

Aynı dönemde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, BND Başkanı Bruna Kahl’a Münih’te teslim ettiği dosyada, Almanya’da yaşayan Gülen Cemaati üyesi ve diğer muhaliflerin yeni çekilen fotoğrafları, ev adresleri, telefon numaraları yer almıştı. Fidan’ın verdiği dosya, MİT’in Almanya’da etkili bir çalışma içerisinde olduğunun kanıtıydı.

MİT, sanki Türkiye’deymiş gibi başka bir ülkede pervasızla fişleme, takibat yapmıştı. Üstelik bunu bizzat Alman makamlarına verebilecek kadar kendinden emindi! Esas korkunç olan ise bir sonraki adım hakkında ayyuka çıkan söylentilerdi. TV ekranlarına çıkan yandaş gazeteciler artık yurt dışında yaşayan muhaliflere suikastlar düzenleneceğini açık açık ifade ediyorlardı.

MİT’in Almanya’daki faaliyetlerinin geçmişi çok eskilere dayanıyor. 90’lı, hatta 80’li yıllarda da Almanya’da pek çok MİT mensubunun faaliyet içinde olduğu dönem dönem ortaya çıkmış, deşifre olan istihbarat elemanları ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.

Ancak bu kez durum epey farklıydı. Zira başta konsolosluk görevlileri olmak üzere resmi her devlet kurumu adeta birer MİT personeli gibi çalışıyor, her memurdan raporlama isteniyordu artık.

Hatırlayacaksınız, Erdoğan’ın başbakanlığı dönemindeki danışmanlarından Muhammed Taha Gergerlioğlu’nun başında olduğu bir grubu tespit etmişti Alman emniyeti. Grup üyeleri önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Koblenz Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde görülen davada Gergerlioğlu, yabancı bir ülkede istihbarat faaliyeti yaptığı için ceza aldı, yapılan gizli pazarlıklar neticesinde (pazarlıkların içeriğini bilemiyoruz hâlâ) 70 bin avro karşılığında serbest bırakıldı.

Alman siyasetçiler bu işin peşini bırakacak gibi görünmüyordu. Nitekim Yeşiller Partisi’nin soru önergesine hükümet tarafından verilen bir cevapta, ülkede 6 bin kadar Türk istihbarat elemanı ya da ajanı bulunduğu resmi olarak açıklandı!

Keza bir süre önce Hamburg’da, Kürt hareketinin yöneticilerine karşı suikast hazırlığı yapan “gazeteci” kılığındaki bir ajan, polis operasyonuyla gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Bütün bunlar Almanya’nın MİT’in faaliyetlerinden yeterince haberdar olduğu anlamına geliyordu.

Ancak bizzat MİT başkanının başka bir ülkede yaptıkları istihbarat çalışmasını Alman makamlarına verebilecek kadar pervasızlaşması ne anlama gelebilirdi ki?

CSU Sözcüsü Stephan Meyer, Passauer Neue Presse gazetesine verdiği demeçte, “Türkiye Hükümeti, Almanya’ya açıkça meydan okumak ve Almanya hükümetini kışkırtmak için böyle davrandı” derken pek de haksız sayılmazdı.

Tüm bunlardan yaklaşık bir yıl önce Alman Die Welt gazetesi, Alman milletvekillerinin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Almanya’daki faaliyetlerinin incelenmesi talebinde bulunacağını yazmıştı. Focus da böyle bir habere genişçe yer verdi. Dergiye göre 6 bin MİT ajanı Almanya’da cirit atıyordu.

Die Welt, MİT’in Almanya’daki istihbarat görevlileri ve sayıları 6 bini bulan “muhbirleri” ile Türkiye kökenli Almanları izlediğini ve baskı altında tuttuğunu iddia etti.

Gazeteye konuşan Alman Yeşiller Partisi’nin güvenlik ve istihbarat konularında uzman milletvekili Hans-Christian Ströbele, konuyu yaz tatilinin ardından Alman Federal Meclisi Parlamento Kontrol Komitesi’ne taşıyacağını belirtti.

“MİT’in Almanya’da inanılmaz gizli faaliyetleri var” diyen Ströbele, Almanya iç istihbarat kurumu Anayasayı Koruma Teşkilatı, dış istihbarat teşkilatı BND ve polisin Türkiye ile işbirliğini denetlemesi gerektiğine dikkat çekti. Haberde Almanya’da yaşayan Türkiye vatandaşı ve Türkiye kökenli Almanya vatandaşlarının sayısının 3 milyonu bulduğu da belirtildi.

MİT’e “Stasi” benzetmesi

Haber İngiliz gazetelerinde de geniş yer buldu. Times gazetesi, konuyla ilgili haberinde MİT’i, eski Doğu Almanya’nın güvenlik ve istihbarat birimi Stasi’ye benzetmişti. Haberde “Geçen yıl Almanya’da ortaya çıkan belgeler, casus ağının Türkiye’ye pahalıya patlamadığını, birçok muhbirin sadece Erdoğan’a bağlılıkları nedeniyle gönüllü olarak çalıştığını gösteriyor” deniliyordu.

Financial Times’in haberinde ise, “Almanya’daki Türk toplumu Erdoğan’ı destekleyenler ve onun İslamcı ve giderek otoriterleşen politikalarını eleştirenler olarak ikiye bölünmüş durumda” ifadesi kullanılıyordu.

Almanya, Türk istihbaratının bu kadar rahat bir şekilde elini kolunu sallayarak ülkelerinde gezemeyeceklerine dair mesajı açtıkları resmi soruşturmalarla gösteriyordu. Erdoğan ise, resmi kanal ile yapamadıklarını gayr-ı resmi alana çekti. İstihbarat ve operasyonu çete boyutuna taşımaya başladı.

Alman Federal Başsavcılığı tarafından son beş yıl içerisinde Türkiye’deki Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) bağlı olarak casusluk yapıldığı iddiasıyla 19 soruşturma açıldığını açıkladı. Sol Parti’nin yönelttiği bir soru önergesine cevap olarak hükümetin açıkladığı rakamlara göre 2017 yılının başından beri açılan soruşturma sayısı ise 11’di.

Stuttgarter Nachrichten gazetesinin, hükümetin verdiği cevaba dayandırdığı rakamlara göre Almanya’da casusluk faaliyetlerine ilişkin yürütülen her dört soruşturmadan biri Türk Milli İstihbarat Teşkilatı ile bağlantılı. Gazete, Erdoğan’ın artık sivil bir takım yer altı örgütlerini devreye soktuğunu haritalarla vererek, Alman Osmanlılar’a makinalı tüfeklerin bile temin edildiğini yazdı.

Haber çok net bilgiler içeriyordu. Örneğin, Berlin’de yapılacak olan eylemlerle ilgili bizzat Türk dışişleri bakanının Metin Külünk ile yaptığı telefon görüşmesinin içeriği de yer alıyordu. Almanlar telefonları dinlemiş ve hepsini rapora geçmişti. Külünk, eylemi bizzat organize ediyor ve her türlü provokasyonu yönetiyordu. Telefonda ayrıca UETD genel başkanı Yılmaz İlkay Arın’a fırça atıyordu!

Gazetenin yayınladığı infografikte üç isim dikkat çekiyor: Selçuk Şahin, Levent Uzundal ve Mehmet Bağcı… Alman basınına yansıyan ses kayıtlarına göre Erdoğan’ın yakın isimlerinden olan AKP’li vekil Metin Külünk’ün “Osmanen Germania”nın silah alınması için çetenin lider isimlerine birçok kez para akışında bulunmuştu. Çetenin bu paralarla Kürtlere karşı kullanılmak üzere birçok kez tabanca ve otomatik silah aldığı tespit edilirken, çetenin liderlerinden Mehmet Bağcı ve Selçuk Şahin bu bağlantılar yüzünden gözaltına alındı.

[Naci Karadağ] 28.4.2018 [TR724]

Efsaneler için yaprak dökümü sezonu [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona dramatik bir şekilde Roma’ya elenince gözler Andres İniesta’ya çevrilmişti. Maçın son bölümünde oyundan çıkıp yedek kulübesinde yerini alan İniesta, elenme sonrası gözyaşlarını tutamıyordu. Bu sıradan bir eleme maçı değildi onun için. Anlamı daha farklıydı. Zira 17 yıldır Barcelona formasını giyen 33 yaşındaki yıldızın artık kulübüne veda edeceği yüksek sesle konuşuluyordu. Kulüplerin ticari olarak ayakta kalabilmesi ve sürekli yüksek bütçeli transferleri karşılayabilmek için başarıya muhtaç olduğu günümüz futbolunda, forma aşkı takımda kalmak için yetmiyor artık.

Bunun o kadar çok örneği var ki. John Terry, Xavi Hernandez, Iker Casillas, Steven Gerrard ve Raul Gonzales, yıllarca formasını terlettikleri, birlikte başarıdan başarıya koştukları takımlarda futbolu bırakma imkânı bulamadı mesela. Elbette bunu başarabilenler de var. Francesco Totti, Ryan Giggs, Paolo Maldini, Paul Scholes, Franco Baresi, Gary Neville ve Jamie Carragher gibi yıldızlar, bu ayrıcalığı tattı.

İniesta 16 yıl 9 aydır Barcelona formasını giyiyor ve sezon sonunda kuEfsane,

lübünden ayrılacak. La Masia’dan yetişen yıldızları bünyesinde barındıran Barcelona bile bir yaştan sonra oyuncusunu takımda tutma lüksüne sahip değil. Avrupa’nın büyük ve tanınmış kulüplerinde forma aslanın midesinde olduğu için şu soruya cevap vermek de zor: Avrupa’da en uzun süre aynı takımın formasını giyen oyuncular kimler?

39 YAŞINDA, İLK GÜNKÜ GİBİ

Aktif futbolcular arasında rekor Chievo Verona formasını giyen santrafor Sergio Pellissier. 39 yaşındaki İtalyan futbolcu 17 yıl 7 aydır aynı takımda ve sezon sonunda sözleşmesi bitiyor. Büyük ihtimalle yeşil sahalara veda edecek. 2000’de Torino’dan Chievo’ya transfer olan Pellissier, 475 maçta bu formayı giyip 130 gole imza attı. İkinci sırada ise Anderlecht forması giyen Olivier Deschacht var. 37 yaşındaki stoper 17 yıllık kariyerinde 8 lig ve 1 kupa sevinci yaşadı. Bu sezon da ilerlemiş yaşına rağmen formayı 21 maçta giydi.

Anderes İniesta, bu listede üçüncü sırada yer alıyor. Uzun yıllar orta sahada Xavi ile birlikte görev yapan İniesta, tekniğini zekasıyla birleştiren nadir oyunculardan biri oldu. Sadece Barcelona’nın değil, İspanya milli takımının da en önemli silahıydı. Bir futbolcunun kazanabileceği tüm kupaları (UEFA Avrupa Ligi hariç!) kaldırdı. La Liga, İspanya Kupası, Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupa, Dünya Kulüpler Kupası, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası… Kariyerinde bu kupaları kazanan oyuncu sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

BUFFON’UN GÖZYAŞLARI

Juventus’un efsane file bekçisi Gianluigi Buffon da tıpkı İniesta gibi 16 yıl 9 aydır aynı takımın formasını giyiyor. 40 yaşındaki Buffon, 7 yıl Parma kalesini koruduktan sonra 2001’de Juventus’a transfer olmuştu. Kısa sürede Juve ile özdeşleşen Buffon, şikeden dolayı takımı 2006’da Serie B’ye düşürülünce gemisini terk etmeyen oyunculardan biriydi. Buffon, Serie A ve İtalya Kupası şampiyonlukları ile milli takımla 2006’da Dünya Kupası’nı kaldırmasına karşılık Şampiyonlar Ligi kupası sevincini yaşayamadı. Bu sezon Real Madrid’e dramatik şekilde elenmeleri, tıpkı İniesta gibi onun da hüzne boğulmasına sebep oldu.

Büyük bir sürpriz olmazsa Gianliugi Buffon, Sergio Pellissier, Olivier Deschacht sezon sonunda futbolu bırakacak. İniesta da yaptığı basın açıklamasıyla sezon sonunda Barcelona’dan ayrılacağını açıkladı. Vedasında Barcelona’nın ona her şeyi verdiğini, kulüpteki tek amacınınsa başarı olduğunu ve bunu başardığını söyledi. Böylece bu sezon da yaprak dökümü tamamlanmış oluyor.

BEREZUTSKİ İKİZLERİ

Uzun süreli aynı takımın formasını giyen oyuncular konu edildiğinde CSKA Moskova için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. CSKA Moskova defansının iki önemli ismi var Berezutski ikizleri, Aleksey ve Vasili. Stoper mevkiinde oynayan ikizler tam 16 yıl 3 aydır CSKA Moskova formasını giyiyor. 35 yaşındaki ikizlerin sözleşmesi sezon sonunda bitiyor ama futbolu bırakmaya pek niyetli gözükmüyorlar. Rusya milli takımının kalesinde yıllardır görmeye alıştığımız Igor Akinfeev de bir CSKA Moskova efsanesi. Henüz 32 yaşında olan file bekçisi tam 15 yıl 3 aydır CSKA Moskova kalesinde. Kalecilerin futbolu daha geç bıraktığını dikkate aldığımızda Akinfeev’in önü açık.

Lejyoner olarak aynı takımın formasını en uzun süreli giyen isim ise Shakhtar Donetsk’in Hırvat sağ beki Darijo Srna. 14 yıl 9 aydır Ukrayna takımı için ter döken Srna’nın adı geçen yıl Barcelona ile anılmış ancak 35 yaşındaki oyuncu takımında kalmıştı.

VOLKAN DEMİREL’İN ELDİVENLERİ

Gelelim Türkiye…  Türk futbolunda Cüneyt Tanman (Galatasaray), Rıza Çalımbay (Beşiktaş), Müjdat Yetkiner (Fenerbahçe), Bülent Korkmaz (Galatasaray), Hakan Kutlu (Ankaragücü), Sedat Özden (Bursaspor) ve Sanlı Sarıalioğlu (Beşiktaş) başladıkları takımda futbola veda eden oyuncular olarak tarihe geçmişlerdi. Aktif futbolcular içinde ise aynı formayı en uzun süreli giyen oyuncu Fenerbahçe’nin file bekçisi Volkan Demirel. 2002’de Fenerbahçe kadrosuna katılan 36 yaşındaki tecrübeli eldiven 15 yıl 8 aydır sarı-lacivertli forma için ter döküyor. Başakşehir’de Mahmut Tekdemir 12 yıl 3 aydır, Galatasaray’da Hakan Balta 10 yıl 7 aydır ve Trabzonspor’da file bekçisi Onur Kıvrak ise 10 yıldır Karadeniz ekibinde ter döküyor.

[Hasan Cücük] 28.4.2018 [TR724]

Üniversite açmak [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

AKP şimdilerde 20 yeni üniversite açmak için uğraşıyormuş. Pek çoğu başarılı ve kurumsallaşmış eski üniversiteleri bölecekler. Böylece yeni rektörler, yeni makamlar, müteahhitler için yeni binalar, ihaleler çıkacak. Daha çok AKP’liye istihdam oluşacak. Ama kimsenin yayınlarla ilgilendiği, üniversitelerin kalitesine odaklandığı, nasıl öğrenci yetiştirildiğine ve müfredatın hayatta bir karşılığının olup olmadığına baktığı yok. Eskiden ilk 500 içinde Türk üniversitelerinden birkaç tane son sıralarda olurdu. Son yıllarda o da olmuyor.

15 Temmuz sonrası çıkarılan KHK’larla 7317 akademisyen görevinden atıldı, bazıları hapislere dolduruldu. Görevinden alınan akademisyenlere akademik dergilerde bağımsız yayın yapma imkanı dahi verilmiyor. Sırf KHK’lı diye yayını reddedilen akademisyenler var. Tweet atmaktan, bir siyasetçiye ‘hakaret’ etmekten binlerce insanın tutuklandığı bir ülkede, özellikle sosyal bilimlerde akademisyen olmak çok zordur. Bağımsız, tarafsız yayın yapma imkanı yoktur. Bu akademisyenlerin eleştirel düşünmesi ve yayın yapması imkan dışıdır.  Gerek atılan akademisyenler, gerekse ülkede oluşan ağır baskı-korku nedeniyle akademik yayınlarda 15 Temmuz sonrası müthiş bir düşüş yaşandı. Zaten iyi olmayan yayın grafiği iyice kötüleşti. Freedom for academia’nın Web sitesinde yayımlanan araştırmaya göre akademik tasfiye sonrası akademik yayınlarda yüzde 30’a yakın düşüş olduğu tespit edildi.

http://www.freedomforacademia.org/tr/raporlar/

AKP zihniyeti eğitime, bilime Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar zarar verdi. Sanki yeterince yokmuş gibi Fen Liselerini, Anadolu Liselerini dahi İHL’lere çevirdi. Eskiden bir miktar kalitesi olan İHL’leri ise partiye militan, seçmen yetiştiren propaganda merkezleri yaptı.

Nitelikli akademisyenleri hapse attı, işinden etti, yurt dışına çıkmak zorunda bıraktı. Mülakatlarla partizanların çocuklarını akademisyen kadrolarına doldurdu. Tek marifeti Erdoğan’a biat etmek olan insanlara üniversitelerde unvanlar verdi. TV’lerde yorum yapan nevzuhur akademisyenler türedi. AKP önce koltuk, unvan veriyor sonra da bu insanları ‘akademisyen’ diye kendi namına konuşturuyor. Güya ‘bilim adamlarının’ görüşlerini almış oluyor. Her alanı bitirdiği gibi akademiyi de bitirdi. Cehalete güzelleme yapan, “eğitim seviyesi arttıkça ihanet artıyor” diyen bir zihniyetten başka bir şey de beklenmezdi zaten.

Şu sıralar “üniversite açıyoruz” diye propaganda yapan AKP benim üniversitemin de olduğu 17 özel üniversiteyi bir KHK ile kapattı. Bu üniversitelerin yaklaşık 60 bin öğrencisini mağdur etti. Pek çoğu Avrupa-ABD doktoralı, nitelikli binlerce hocayı ya hapse koydu veya ülkeden ayrılmak zorunda bıraktı.

Bizim rektörümüz bir diş hekimiydi, hala hapiste. Pek çok akademisyen arkadaşım eften püften sebeplerle tutuklu veya mahkumiyetler aldı. Bu üniversiteler yeniydi ama ümit vadediyordu. Turgut Özal Üniversitesi 2010 yılında açıldığında 300 civarında öğrencisi vardı. Kapatıldığı 2016 yılında ise 6500 öğrenciye ulaşmış, dünyanın her yerinden en nitelikli hocaları, akademisyenleri bünyesinde toplamıştı. Ayrıca uluslararası bir üniversite olmuştu. 70 ayrı ülkeden her renkten, dilden ve dinden öğrencisi vardı. 15 Temmuz sonrası üniversitede çalışan yabancı uyruklu hocalara dahi eziyet ettiler. Oturumları iptal edildi. Yabancı uyruklu bir arkadaşımız o tarihte ülkesindeydi. Evini, eşyalarını toplayıp ayrılmak için bile Türkiye’ye sokulmadı, kapıdan geri çevirdiler. Israrcı olursa tutuklanmakla tehdit edildi.

Turgut Özal Üniversitesi akademik çalışmaları yanında sosyal faaliyetleriyle, sporda sağladığı başarılarla kısa sürede kendine yer edinmişti. Türkiye üniversiteler arası basketbol yarışmasında üçüncü olmayı başarmıştı. Tıp fakültesi, hukuk fakültesi ilk yüzden öğrenciler alıyordu. Son dönemlerde Üniversitede yapılan akademik, sosyal, sanatsal faaliyetlere yetişemiyorduk. Her gün yararlı, verimli pek çok program oluyordu.

AKP Turgut Özal üniversitesi gibi devlete hiçbir yükü olmayan, tamamen piyasa rekabetine ve akademik niteliğe dayalı çalışan ve ayakta kalan 17 üniversiteyi bir KHK ile kapattı. Hocaların pek çoğu özel eşyalarını dahi alamadılar. Zira üniversitenin kapısına polis dikip hocaların, personelin içeriye girmesine bile fırsat vermediler. Kimliğini, cüzdanını odasında unutup alamayan arkadaşlarımız oldu. Eşyaların pek çoğunun yağmalandığını, kalanların ise devlet üniversitelerine aktarıldığını biliyoruz. Benim de ders kitaplarım, yayınlarım, elimde başkaca numunesi olmayan telif eserlerim orada kaldı. Kendi kitabımı geçenlerde elinde olan bir arkadaştan rica edip edinebildim. Kitaplarımızın, yayınlarımızın, özel eşyalarımızın ne olduğu, başına ne geldiği konusunda hiçbir fikrimiz yok.

Eğer Moğol baskını gibi bir felaket yaşansaydı Türkiye’de, aydınlar tedbir alabilir, eserlerini, kitaplarını koruyabilirdi. Ancak bir gecede geldiği ve kural, kaide ahlak tanımadığı, bilime ve esere saygı duymadığı için Moğol işgalinden daha yıkıcı oldu AKP baskınları. İpek Üniversitesinin başına gelenler ise tam bir yağma hikayesi. İpek ailesinin tamamen kendi kişisel servetiyle yaptığı üniversiteye çöktüler, hocaları işten attılar, başına bir yandaşı rektör atadılar. Adını değiştirip sanki kendi açtıkları bir üniversiteymiş gibi bunu bir de halka pazarladılar.

Ali Bulaç’ın dediği gibi AKP bu coğrafyanın başına Çanakkale savaşından sonra gelmiş en büyük felaket oldu. Ülkenin en nitelikli ve özgürlükçü ortamına sahip Boğaziçi Üniversitesi akademik özgürlüğü korumaya çalışan, zorbalığa direnen son kurumlardan birisiydi. Oraya da polislerle girip gençleri coplarla tutukladılar. Ülkede bağımsız bilim ve araştırma yapılan üniversite-kurum istemiyorlar. Yandaş olmayan pek çok Think Tank kurumunu kapattılar. Bir grup akademisyenle beraber kurduğumuz HESA (Hukuk, Etik ve Siyaset Araştırmaları Merkezi) de yağmalanan, çökülen akademik kurumlardan birisi. Oradaki kitaplarımızdan, eşyalarımızdan da haber alamıyoruz. Türkiye’nin bildiği çok değerli bir akademisyen ve sosyolog olan Prof. İbrahim Cerrah, HESA başkanıydı. İki defa Fulbrigt bursu kazanmış, onlarca kitabı yüzlerce uluslararası makalesi bulunan bu kıymetli bilim insanı hala hapiste tutuluyor.

Mevcut iktidar son dönemde düşünce özgürlüğüne sahip bir üniversite, kurum, gazete, yapı bırakmadı. O nedenle bağımsız ve özgür düşüncenin sembolü, eleştirel aklın merkezi olan üniversitelerle AKP arasında bir ilişki kurulamaz. AKP’nin açmaya çalıştığı şeyler üniversite olmaz, olsa olsa üniversite binaları olur. Tıpkı cezaevi binası açmakla övündükleri gibi, bilimden uzak, düşünceden, akademik üretimden bigane üniversite binaları açabilirler. Bunlarla oy toplamaya çalışırlar, yandaşlarına iş ve istihdam oluştururlar.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 28.4.2018 [TR724]

Demokrasisi olmayan bir ülkenin demokratik seçimlerine hoş geldiniz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Demokratik siyasal sistemlerin kendilerini koruma mekanizmalarına gerek duyması konusu dünyada giderek önem kazanıyor. Çok eski bir mesele olmasına karşın, özellikle Amerika’da Donald Trump’ın başkan olmasından sonra Amerikalı akademisyenler ve gazeteciler bu konunun öneminin üzerinde duruyor. Dünyada demokrasilerin erozyona uğradığı bir dönemde Türkiye’de yaşanan sistem değişimi ve hukuk devletinin ortadan kaldırılması süreci, şüphe yok ki büyük bir şanssızlık. Bu nedenle, dünyada demokratik erozyon sorunsalına nasıl yaklaşılıyor, ne gibi çözümler var, bunlarla ilgilenmek, gözlerimizi ve kulaklarımızı bu tartışmalardan ayırmamak durumundayız.

DEVLETİN MİMARİSİ VE TEAMÜL

Demokrasilerin kendilerini koruma mekanizmaları iki farklı zemine dayanır. Birincisi anayasal düzen, ikincisi teamüller. Anayasal düzen, devletin mimarisini gözler önüne serer. Her anayasa, yürütme, yasama ve yargı erklerini düzenler, aralarındaki ilişkileri kurallandırır ve onları birbirinden ayırır. Siyasi karar alıcı konumunda olan yürütmenin diğer iki kuvveti denetimine alması istenmeyen bir durumdur. Çünkü böyle bir durumda demokrasiden söz edilemez. Nedeni basit. Meclisi ve adalet sistemini kendi mutlak kontrolüne alan hükümetler, kendilerini her türlü anayasal ve yasal bağlayıcılıktan kurtarır. Hesap verebilirlikleri ortadan kalkar. Kendilerine oy veren çoğunluğun menfaatlerini gerçekleştirmek için, kendilerine oy vermeyen azınlığı dikkate almazlar.

Çoğunluk diktası dediğimiz olgu böyle başlar. Bu girilen yolun demokrasileri götüreceği son bellidir. Sürecin sonunda özgürlükler giderek ortadan kaybolur. Tektipleşme baş gösterir. Bu durumdan hoşnut olmayanlar genellikle susar. Kendini koruma güdüsü ön plana çıkar. Yani insanlar giderek otosansür uygulamaya ve çoğunluğun beklentilerini tasvip ediyormuş gibi görünmeye çalışır. İşte anayasal seviyede düzenlenen devlet örgütü, böylesi olumsuz gelişmeleri engellemek adına yürütmenin yetkilerini kısıtlar. Özellikle yasa yapma ve adalet alanları, hükümetlerin yetki alanının dışında bırakılır. Dahası, yasa yapıcı merci (yasama) ile adalet mekanizması (yargı) aynı zamanda hükümeti denetleme hakkına sahiptir. Hükümet (yürütme) eğer yetki aşımında veya yasal mevzuata aykırı fiillerde bulunursa, meclis ve yüce divan türü üst yargı kurumlarına hesap verir. Böylelikle önemli bir kontrol, denge ve fren mekanizması sağlanmış olur.

UYGULAYANLAR YASAYA İNANMALI

Devlet denilen şey, işte bu üç kuvvetten oluşuyor. 1982 Anayasasına göre bu güçler ayrılığı, Türkiye devletinin de devlet mimarisinin temelini oluşturmaktadır. Daha doğrusu oluşturmaktaydı. Bu durum değişti. Ama bunu incelemeden önce, demokrasilerin kendini koruma mekanizmasının ikincisine bakalım.

Anayasal düzen her ne kadar demokrasiyi koruyacak şekilde bir denetim mekanizması sağlamış da olsa, bu mekanizmanın işletilmesi demokratik teamüllere ve geleneklere bağlıdır. Gelenekler, düzenli davranış kalıp ve kodlarıdır. İnsanlar uzun yıllar boyunca deneyerek ve yaşayarak, işe yaradıklarına kanaat getirdikleri bazı davranışları benimser. Bunlar denenmiş ve iyi sonuç vermiş, benzer sorunlara benzer çözümlerle gayet efektif sonuçlar alınmıştır. Bu nedenle geleneklere ve teamüllere güvenilir. Yani teamül boyutu, sosyalleşmeyle alakalıdır. Toplumun büyük bölümünün benimsediği teamüller, özellikle demokrasinin korunması söz konusu olduğunda çok önemlidir. Hatta diyebiliriz ki anayasal devlet mimarisinden de önemlidir. Çünkü anayasal devlet mimarisinin uygulanması, uygulama konusunda irade ortaya koyabilecek insanlarla mümkün olabilir. Bu nedenle toplumun bu değerler ve normları benimsemesi, demokrasilerin yaşaması bakımından hayati önemdedir.

ANAYASA NEDEN ÇÖZÜM DEĞİL?

Türkiye’de birincisi her zaman oldu. İkincisi konusunda ise büyük sorunlar yaşanmaktadır. Birincisi daha teknik, ikincisi ise yaşamla ve bireyle daha bağlantılıdır. İkincisi konusunda sıkıntı varsa, birincisinin de anlamı kalmaz. Yani, istediğiniz gelişmiş anayasayı yazın ve kabul edin, bunu uygulamadıktan sonra demokrasi kuramazsınız. Önemli olan uygulamadır, kuram değil! Tanzimat’tan beri demokrasi ve demokratikleşme, daima işlevsel bakımdan ele alınıyor. Yani sağlam bir Kanun-u Esasi yapar, yan gelir yatarsınız. Gayet mekanik ve basitleştirici bir bakış açısı. Topluma makine olarak bakan 19. yüzyıl sosyolojisinin bir yansıması belki de. Oysa gerçek hayat böyle değil. Sosyal gerçeklikte, yazılı kurallar kadar, onların uygulanması da ön planda olması gereken bir gerçek olarak orta yerde duruyor.

Sosyal gerçeklikte (yani uygulamada) ileri gitmek için, öncelikle teamülleri oluşturmak gerekiyor. Bir örnek vereyim. Kadın-erkek eşitliği, demokratik bir ilkedir. Bu ilkenin mesela kadınlara seçme ve seçilme hakkının yasal düzeyde verilmesiyle, bu ilkenin hayata geçirilmesi, aynı şey değildir. Yani bir başka ifadeyle, kadınlara bu hakkın yasal seviyede tanınması ile, kadın-erkek eşitliğinin toplumsal düzeyde – yani uygulamada – gerçekleşmesi arasında derin farklılıklar var. Yasal düzenlemeler, sosyal gerçeklik oluşturmada önemli bir adım olsa da, asla yeterli değildir. Demokrasi konusu da böyle. Anayasal seviyede harika bir demokratik sisteme sahip olabilir, bu demokrasiyi koruyacak onlarca kurum meydana getirebilirsiniz. Ama uygulama alanında teamüllere ihtiyacınız vardır. Teamüller ve geleneklerin oluşması ise, bireylerin bu yasal düzenlemelerin doğru ve gerekli olduğuna inanmalarını gerektirir. Bunu sağlamak için birçok gelişmiş demokraside okulların ders müfredatlarında demokrasi ve insan hakları konuları işlenmekte. Türkiye’de bu konuda geçmişte hiçbir çalışma yapılmamış, eğer bir takım çabalar olmuşsa da yetersiz kalmıştır.

NE ADİL SEÇİMİ?

Demokrasiden genellikle seçimlerin anlaşıldığı ülkelerde, iktidarlar ve muhalefet seçimle gelip seçimle gitmeye odaklanır. Oysa demokrasinin seçim boyutu yanında, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler boyutu da çok önemlidir. Zaten seçim boyutunun iyi işlemesi için hukuk devleti ile temel haklara ihtiyacınız olur. Seçimlerin adil ve düzenli yapılmasına odaklanan bir demokrasi anlayışının mümessilleri, kendilerine şunu sorsun, mesele çözülür: Temel hak ve özgürlükler garanti altına alınmadan ve kusursuz uygulanmadan, seçimlerin adil olması düşünülebilir mi? Mesela bugün Türkiye’de yüzlerce gazeteci hapishanede. Binlerce akademisyen, aydın, yazar-çizer, düşüncelerini ifade ettiklerinden dolayı hapis yatıyor. Aralarında Altan Kardeşler ve Ilıcak gibi duayen gazeteci ve yazarlar, müebbet hapse mahkum olmuş durumda. Halkın bilgi alma hakkının olmadığı, düşünce ve inanç, bunları özgürce ifade olanaklarının ortadan kalktığı bir yerde, nasıl serbest seçim yapacaksınız? Nerede adil seçim ilkesi? Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekili hapisteyken, onlarca HDP’li vekilin vekillikleri sudan sebeplerle düşürülmüşken, yüzlerce Kürt belediye başkanı hukuksuzca görevden alınmış ve yerlerine Saray yanaşması sömürge valisi türünden kayyumlar atanmışken, ne adil seçimi demezler mi?

Türkiye’de demokrasinin karaya oturması, anayasal devlet mimarisinden kaynaklanmadı. Demokratik gelenek ve teamüllerin yerleşmemiş olmasından kaynaklandı. Bugün yüzlerce havuz yazarının büyük çoğunluğu, Türkiye’nin en iyi okullarında okumalarına karşın, hala Türkiye’deki sistemin olağan şekilde yürüdüğünü yazıp çiziyorlar. Havuz dışında halan onlarca başka yazar da aynı fikirde, birbirleriyle cumhurbaşkanı adaylığı tartışıyor. Türkiye’nin basın özgürlüğü, insan hakları, şeffaf yönetim, hukukun üstünlüğü gibi konulardaki korkunç karnesi görünen o ki hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Hatta genel başkanı ve onlarca milletvekili hapiste olan HDP’yi bile.

Demokrasinin ortadan kaybolduğu bir ortamda, seçimlerle lider değiştirmeye çabalamak! Çöle giderken yanına buz pateni almak gibi, kendi içinde tutarsız bir şey bu!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.4.2018 [TR724]

İnsan hakları kimin hakkı? [Bülent Keneş]

Çeçenlerin “ayı yavrusunu yemeden önce çamura bularmış” atasözü belki hiçbir şey için olmadığı kadar devletler ya da devleti yönetenler için geçerlidir.

Şu ya da bu şekilde devlet mekanizmasını ele geçirmiş olanlar, siyasi menfaatleri ve şahsi çıkarları öyle gerektirdiğinde göklere çıkardıklarını, ihtiraslarının ya da çıkarlarının önünde bir engel görmeye başlayıp da yemeye niyetlendiklerinde yerin dibine geçirmek için ellerinden geleni yaparlar.

Üstelik bunu, kontrolleri altındaki muazzam kamu imkanlarıyla çok da zorlanmadan başarırlar. Neticede, hukuksuz, keyfi ve metazori yöntemlerle farklı her sesi susturdukları bir ortamda karayı ak, akı kara göstermek kısa süreli girişecekleri bir çabaya ve yoğun kara propagandaya bakar…

Mesela, yurtiçi ve yurtdışında giriştikleri eğitim faaliyetleri, hayır işleri, farklı din ve etnikten insanlar arasında birlikte yaşama kültürünü geliştirmeye yönelik çabaları ve benzeri insani çalışmalarından dolayı düne kadar yere göğe sığdıramadıkları Hizmet Hareketi’ni bir gecede “paralel çete”, “paralel devlet” ve nihayet “terör örgütü” yaftasıyla kolayca damgalayabildiler.

PAÇOZ REJİMLERDE DEVLET KİME TERÖRİST DERSE TERÖRİST ODUR

Ya da düne kadar aynı masa etrafında buluşup karşılıklı türlü övgüler eşliğinde giriştikleri kirli pazarlıklarla sınır ötesi emellerine ve içeride kurmaya çalıştıkları tek adam rejimine destek olacağını varsaydıkları Kürt siyasi hareketini o gün göklere çıkarırken, siyasi hesaplarına ve şahsi menfaatlerine karşılık vermediğini düşündükleri anda, 6 milyondan fazla oy almış olmalarına bakmaksızın, bir terör örgütüyle eşitleyebildiler.

Veya yıllar boyunca “Kardeşim Esed” diye baştacı edip, ilişkileri iki ülke arasındaki sınırları işlevsiz bırakacak kadar yakınlaştırarak, ayyuka çıkmış insan hakları ihlallerine hiç aldırmadan dünyanın şaşkın nazarları önünde ailecek sefahat turları düzenledikleri Suriye Cumhurbaşkanı Başar Esed’i, ihtiraslarıyla gözlerini karartıp bir anda dünyadaki en cani adam konumuna sokabildiler.

Bundan yıllar önce Zaman gazetesinde katıldığım gündelik bir toplantıda hemen yanıbaşımda oturan, şimdi ise 20 aydan fazla bir süredir “terör örgütü” üyesi olmak suçlamasıyla hapiste bulunan bir dostumla aramızda ilginç bir diyalog geçmişti. Bugün olduğu gibi 1980 darbesi sonrası da uzun süre hapislerde yatmış, ama sonrasında çeşitli hükümetlere danışmanlıklarda da bulunmuş, kısacası gün ve umur görmüş bu çok kıymetli siyaset bilimci dostumuza “Terör örgütü kime denir?” diye sormuştum. Bizdeki gibi kuralsız, ilkesiz, hukuksuz paçoz devletleri hem içeriden hem dışarıdan çok iyi tanıyan bu dostum, bir an bile duraksamadan “Devlet kime terör örgütü diyorsa ona denir,” deyivermişti.

Böyle deyivermişti çünkü yöntem olarak terörü kullanan yapılara bile “terör örgütü” denilebilmesi için Batılı medeni ülkelerde tüketilmesi gereken uzun hukuki süreçlerin çadır devletlerini aratmayan bizdeki gibi paçoz devletlerde gerekli olmadığını iyi bilecek bir birikime sahipti. Batı’da hukuki bir tanım olan “terör örgütü”nün İslamofaşist Erdoğan rejimi gibi hukuksuz ve ilkel kabile rejimlerinde sadece keyfi bir siyasi yaftalamadan ibaret olacağının bilincindeydi.

NETİCEDE HAYVANLAR YER, İNSANLAR YAFTALAR

2012’de vefat eden Macar asıllı meşhur Amerikalı psikiyatr Szász Tamás István (Thomas Stephen Szasz), “Hayvanlar aleminde kural şudur: Ya sen onu yersin ya o seni yer. İnsanlar aleminde ise başka bir kural işler: Ya sen onu tanımlarsın ya o seni tanımlar,” derken sonuna kadar haklıydı. Özellikle, şu an Türkiye’de olduğu gibi, sistematik bir kötülük örgütüne dönüşen devletler için düşman olarak gördükleri kesimleri yok etmenin amentüsü ve en kestirme yolu onları olmadıkları bir şeyle yaftalayarak marjinalleştirmek, yoğun kara propagandayla ötekileştirmek, insansızlaştırarak (dehümanizasyon) şeytanlaştırmak ve nihayet kamusal algı dünyasında yok edilerek köklerinin kazınmasına müstahak hale getirmektir.

Bugün Türkiye’de yaşanan da, ne eksik ne fazla, budur. Erdoğan rejiminin hedefe koyduğu her kesim için ülkede farklı yaftalama ve insansızlaştırma süreçleri tam gaz işlemektedir. Özellikle de Hizmet Hareketi ve Kürtler için… Bugün itibariyle, alakaları olsun ya da olmasın, şiddet karşıtı sıradan bir barışçıl, sosyal oluşum olan Hizmet Hareketi için hiçbir reel karşılığı olmaksızın uydurdukları “F..” yaftasını yapıştırıp da sonuç alamayacakları tek bir kesimin, tek bir kimsenin olduğunu düşünmüyorum. Ya da sırf Kürt oldukları için “PKK’lı” damgasını vurup da içeri tıkmayacakları veya daha da beteri yargısız infazla katletmeyecekleri kimsenin olduğunu da sanmıyorum.

Hayatın normal akışı içerisinde herkesin her gün yapageldiği sıradan eylem ve fiilleri gerekçe göstererek “F..” safsatasıyla yüzbinlerce insana yapmadığı zulmü bırakmayan Erdoğan rejiminin, PKK gibi bir yaftayla damgaladağı milyonlarca Kürt’ü ise ya sözde hukuki yollarla ya da yargısız infazlarla bitirmesi çocuk oyuncağı mesabesindedir. Daha az yoğunlukta olmakla birlikte benzer uygulamalar farklı muhalif çevreler için de her geçen gün daha yaygın hale gelmektedir.

‘GEREKLİ ŞER’E KARŞI İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ YETERİNCE ETKİLİ Mİ?

Hukuku, ahlakı, insafı, vicdanı olmayan Erdoğan rejimi gibi haydut devletlerin burada anlattıklarımıza benzer insanlık dışı uygulamalarına tarihin değişik dönemlerinde değişik coğrafyalarda rastlamak mümkündür. Liberallerin “gerekli şer – necessary evil” olarak gördükleri devletlerin zıvanadan çıkmaları durumunda maalesef bunlar olabilen şeylerdir. Ama Allah’a şükür ki, artık dünyadaki örgütlü yapılar dümenine geçenin suyuna giden yoz ve paçoz devletlerden ibaret değildir.

Gerek ulusal (nasyonel), gerek uluslararası (internasyonel), gerek toplumlararası (transnasyonel) ve gerekse uluslararüstü (supranasyonel) örgütler, geçmişe nazaran bugün devletlerin doğalarından kaynaklanan yoldan sapma potansiyellerini dizginleme fonksiyonunu daha etkili bir şekilde icra edebilmektedir. Ayrıca, geçmişte adına bile “devletler hukuku” denilen uluslararası hukuk her geçen gün daha da artan bir hızla insani (humanitarian) hukuk tabiatına doğru evrilmektedir. Bu sayede, devletlerin kendi ülkeleri üzerindeki külhanbeyi egemenlik hakları, R2P (responsibility to protect – koruma sorumluluğu) gibi yeni normlarla, oldukça yavaş da olsa, ciddi bir paradigmatik dönüşüm geçirmektedir.

İnsanoğlu, yoldan ve zıvanadan çıkmış devletlerin neler yapabileceğini binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca farklı devlet formlarının yaptığı katliam ve zulümlerden ötürü çok iyi biliyor. Peki, tarihi geçmişleri devletlere nazaran oldukça yeni olmakla birlikte, devletlerin örgütlü birer zulüm mekanizması haline gelmesini engellemeye matuf çok kıymetli çabalarıyla öne çıkan bu sivil örgütler üstlendikleri fonksiyonları hakkıyla yerine getirmekte ne kadar başarılılar?

Ulusal düzeyden başlayarak uluslarar üstü düzeye uzanan yapılarıyla temel insan hak ve özgürlüklerini savunan bu sivil örgütlerin kendileri, farklı sosyal, dini, kültürel ya da etnik gruplara objektif bir şekilde yaklaşmayı ne kadar becerebiliyorlar? Bu örgütler, devletlerin veya aynı toplumdaki farklı grupların birbirlerine yönelik yaptıkları tanımlama, etiketleme ve yaftalamanın etkilerinden ne kadar azadeler? Kendilerinin kültürel, dini, siyasi, ideolojik ve yaşam tarzı tercihleri yaptıkları insan hakları savunuculuğunun olmazsa olmazı olan insani duyarlılıklarını ne kadar etkilemektedir? Bazı kesimlere yönelik zulümlere ve yaşanan mağduriyetlere pür dikkat kesilirken, bazılarına karşı ya tümden kör ve sağır ya da kerhen bir duyarlılık gösterme eğilimlerinin bu etkilenmeyle ne kadar ilgisi bulunmaktadır?

İNSAN HAKLARINI SAVUNURKEN ALGIDA, VURGUDA, ÇABADA SEÇİCİLİK

Farklı düzeylerde ve yoğunluklarda da olsa, insan hakları alanında çalışan bütün bu ulusal ve uluslararası örgütlerde mağdurun, mazlumun kimliğine göre algıda, vurguda, çabada (hadi ‘ayrımcılığın’ demeyelim ama) belirli bir seçiciliğin varlığına dair göstergeler maalesef fazlasıyla var. Bu tuhaf durum, “insanım” diyen herkese acı vermesi gereken “insan hakları kimin hakkıdır?” sorusuna haklılık kazandırmaktadır.

Sahiden, özellikle yola çıkarken her insan hakları örgütünün dilinden düşürmediği “ayrımsız insan hakları” idealine bu örgütler ne kadar sadık kalabilmektedir? İnsan hakları şampiyonluğunda rakip tanımayan bu örgütlerin algıda, vurguda ve sergiledikleri çabada apaçık seçiciliklerinin kültürel, ideolojik ve sosyo-politik sebepleri nelerdir? İnsan haklarını savunmak gibi oldukça asil bir çaba için yola koyulanlar bile, nasıl oluyor da, bu çabaları sergilerken bizzat kendileri ciddi ayrımcılıkların, büyük haksızlıkların, bilinçli duyarsızlıkların bir öznesi haline gelebiliyorlar? Maalesef, bu söylediklerimiz sahadaki insan hakları aktivistleri için olduğu kadar bu tür faaliyetlerde elzem olan fon sağlayıcı “hayırseverler”in çifte standartlı yaklaşımları için de geçerlidir. Daha doğru ayrımcılık ve seçicilik insan hakları projelerine fon sağlayanların ikircikli tavırlarından itibaren başlamaktadır.

Yıllar önce Uluslararası Kızılhaç Örgütü tarafından Kahire’de düzenlenen birkaç günlük bir çalıştaya katılmıştım. İnsani gazetecilik (humanitarian reporting) gündemli bu çalıştayda insan hakları ve insani yardım alanlarında çalışan kuruluşların ve şahısların nasıl olmaları, neleri yapmaları, nelerden kaçınmaları gerektiği konusunda ciddi tartışmalara tanıklık etmiş, epey bir teorik bilgi edinmiştim.

Mesela, kitabi olarak Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nün dünyanın neresinde ve hangi rejimle muhatap olursa olsun “terörist örgüt” tanımını tanımadığını, çatışma ortamlarında acil yardıma ihtiyaç duyan insanlara siyasal kimliklerinden, devletle olan ilişkilerinden ve sosyo-kültürel aidiyetlerinden tamamen bağımsız olarak nasıl yardıma koştuklarını duymaktan ciddi etkilenmiştim.

TEORİK KONUMLANDIRMALARIYLA REEL DURUMLARI NE KADAR ÖRTÜŞÜYOR?

Başlıkta dile getirdiğim sorum ve sorunum bu tür kitabi/teorik asil konumlandırmalarla ilgili değil elbette. Bu konumlandırmaların reelde ne kadar karşılık bulduğuyla… Kızılhaç’ın zor savaş ve çatışma koşulları altında çok büyük riskler alarak, hangi taraftan olursa olun can kurtarmak için giriştiği fedakarca çabaların farkında olarak soruyorum bunu.

Şunu da biliyorum, maalesef siyasallaşmış insani yardım ve insan haklarına sahip çıkma alanında gözlemlenen yaygın seçicilik konusunda belki de en masumu Kızılhaç’tır. Neticede, Kızılhaç ekiplerinin çoğu zaman imdadına koştukları insanların acı çektiği olaylar kendi hayatlarını hiçe saymalarını gerektirecek vahim boyutlara ulaşabiliyor. Kaldı ki, çoğu zaman ateş altında canlarını dişlerine takarak can kurtarma derdi taşıyan en ufak gayret takdire şayandır.

Bir de tabii, ağırlıklı olarak ofis çalışmalarıyla ya da savaş ve çatışma ortamındaki risklerle mukayese edilemeyecek derecede düşük riskler alarak çalışan insan hakları örgütleri mevcut. Allah hiçbirisinin eksikliğini göstermesin, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) vb gibi doğrudan insan hakları ihlalleri ile uğraşan örgütlerin yanısıra Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Özgürlük Evi (Freedom House), Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), PEN International, Index On Censorship, Article 19 gibi demokrasi, basın ve ifade özgürlükleri üzerine yoğunlaşan uluslararası çapta pek çok örgüt var.

Teorik olarak, ulusal çapta örgütlenmiş insan hakları ve meslek örgütleri gibi ülkeye hakim olan siyasi, ideolojik ve sosyo-kültürel kamplaşmalardan etkilenmedikleri için bu tür uluslararası insan hakları örgütlerinin sözkonusu ülkelerdeki bazı mağduriyetlere karşı önyargılı yaklaşmaları, bazı kesimlerin mağduriyetlerine karşı kör ve sağır olma riskleri daha düşüktür. Peki böyle bir şeyin hiç olmadığını söylemek ne kadar mümkündür? Bu örgütler, varolma sebepleri olan “ayrımsız insan hakları savunuculuğu”nun hakkını acaba ne kadar verebilmektedirler?

Bardağın mutlaka dolu tarafı da var. O tarafına bakıp yeterince mutlu olabiliriz. Kaldı ki, en ufak desteğe ve sese ihtiyaç duyulan dönemlerde bu örgütlerin yaptığı en ufak katkılar bile çok ama çok anlamlı ve hakikaten çok kıymetli. Hukuksuzlukları, işkenceleri, zulümleri, hak ve özgürlük ihlallerini gündeme getirerek ulusal ve uluslararası zeminde duyarlılık oluşturmak için verdikleri mücadelelerin, sergiledikleri çabaların en azı bile takdire şayan?

TURNUSOL KAĞIDI ZAMAN VE CUMHURİYET’E YAKLAŞIMLARI…

Ama bu örgütlerin, zulüm, işkence ve ciddi hak ihlallerine maruz kalmış mağdur ve mazlumlara siyasal ya da sosyo-kültürel kimliklerinden tamamen bağımsız olarak yüzde yüz hakkaniyetle yaklaştıklarını ne kadar söyleyebiliriz? Şerrinden her daim endişe duyulması gereken en örgütlü ve en tehlikeli yapılar olarak devletlerin ayrımcı ve yaftalayıcı yaklaşımlarından bu insan hakları örgütleri de az ya da çok kendi nasiplerini alıyor olabilirler mi acaba?

Üzülerek söylemeliyim ki, maalesef, bu soruya benim vereceğim cevap ‘Evet’tir. Yerel insan hakları örgütlerinden bile beklenmemesi gereken ayrımcı ve seçici tavırlardan maalesef uluslararası insan hakları örgütleri, basın ve ifade özgürlüğü alanında çalışan örgütler vb yapılar hiç de azade değiller. Elinizi vicdanınıza koyup, bu insan hakları ve basın özgürlüğü örgütlerinin, ne ahlak ne hukuk tanıyan İslamofaşist Erdoğan rejiminin Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi Zaman’a, benzer konumdaki Samanyolu ve Bugün gruplarına çöktüğünde gösterdikleri tepkiyle ve bu kurumlardaki gazetecilere verdikleri destekle, bunlarla mukayese edilmeyecek ölçekteki bir zulüm altında olan Cumhuriyet gazetesi ve çalışanlarına verdikleri destek ve gösterdikleri tepkinin aynı olduğunu ne kadar söyleyebiliriz?

15 Temmuz darbe kumpasından sonra hapse atılan, sürgünde bulunan, sadece gazeteleri, televizyonları, radyoları, internet siteleri kapatılmakla da kalmayıp şahsi mallarına, mülklerine de el konulan gazetecilerin belki yüzde 70’i Hizmet Hareketi ile ilintilendirilen medya organlarından… Peki uluslararası basın örgütlerinin raporlarında bu çıplak gerçeğin esamesine rastlayanınız var mı?

Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) isim isim tespit ettiği halde ancak belgelendirdikten sonra listesine aldığı (ve belgelendiremediği için liste dışı bıraktığı onlarca isim olduğu) halde, hapisteki gazeteci ve medya çalışanlarının pek çoğunu görmezden gelerek abuk sabuk rakamlar yayınlayan uluslararası basın özgürlüğü örgütlerinin, bilinçli ve kasti olduğuna inanmak istemediğim bu apaçık ayrımcılıklarıyla, Erdoğan rejimine dolaylı da olsa hizmet ettiklerinin farkında olmama ihtimalleri var mıdır?

BÖKEN VE KARACA’NIN OLMADIĞI MAHPUS GAZETECİ LİSTELERİ(!)

Mesela, RSF ve CPJ’in yayınladıkları Türkiye raporlarına bir gözatın. SCF’nin 25 Nisan itibariyle güncellediği listede yer alan 59 hükümlü, 198 tutuklu, 141 sürgündeki (aranan) gazeteci ve medya çalışanının kaçta kaçını raporlarına almışlar bir görün. Sözkonusu listede yer alan en az 180 isme yer vermeyen CPJ’in mesela SHaber ve TRTHaber gibi iki haber kanalı kurmuş herkesin bildiği yılların gazetecisi Ahmet Böken’i gazeteci saymamasına seçicilik mi demeliyiz, ayrımcılık mı demeliyiz, yoksa art niyet ve kasıt mı demeliyiz, siz karar verin. Ya peki on yıllardır gazetecilik faaliyetleriyle tanınan Hidayet Karaca ya da uluslararası ödüllü radyocu Serkan Sedat Güray’ın bu listede yer almamasına ne buyrulur?

SCF’nin listesi ortadayken ve belirli fasılalarla sosyal medyada yayarak bangır bangır bağırıyorken Böken gibi onlarca gazetecinin durumu apaçık belgelenmişken RSF ve CPJ’nin bu listedeki isimleri ısrarla görmeme çabası neyle açıklanabilir? Allah aşkına CPJ, TRT çalışanı 74, Anadolu Ajansı çalışanı 9 tutuklu gazeteciyi hangi kritere göre gazeteci saymamaktadır?

ByLock’tan tutuklanan Türkiye gazetesi çalışanı Ahmet Sağırlı’yı gören CPJ, aynı suçlamayla tutuklu bulunan Zaman muhabiri Aslıhan Aydın’ı hangi kıstasla liste dışı bırakmaktadır. Zaman’ın il temsilcileri olan Mustafa Ünal ve Vahit Yazgan’ı listesine almakla doğru yapan CPJ,  aynı gazetenin Diyarbakır Temsilcisi Aziz İstegün (yakınlarda tahliye edildi), Konya Temsilcisi Şirin Kabakçı, Bursa Temsilcisi Enis Öznük ve Erzurum Temsilcisi Ersin Demirci’yi neden görmezden gelme ihtiyacı duymaktadır?

Cumhuriyet gazetesi yöneticisi Akın Atalay’ı haklı olarak listesine alan CPJ’in benzer şekilde Zaman’da veya Cihan haber ajansında medya yöneticileri olan Yakup Şimşek, Metin Sekizkardeş, Alaattin Güner ve Ali Odabaşı’nı liste dışı bırakmasının bir açıklaması var mıdır? Ya da tıpkı SCF gibi Atilla Taş’ı da listesinde gösteren CPJ, Mehmet Gündem, Nuh Gönültaş gibi yılların gazetecilerini, Abdulkadir Civan gibi yılların ekonomi yazarlarını neden görmezden gelmeyi tercih eder?

ON YILLARA DAYALI GÜVENİLİRLİKLERİ VE OBJEKTİFLİKLERİ RİSK ALTINDA

Belirli ideolojik gruplardan gazetecilere ve medya çalışanlarının mağduriyetlerine alabildiğine odaklanırken Kürt ya da Hizmet Hareketi’ne yakın medyada çalışmış gazetecilere yönelik CPJ’in sergilediği üstün körülük maalesef sadece bu örgüte has bir durum değil. Bu örgütler, bu feci durumun yıllara dayalı oluşturdukları güvenilirliklerine ve objektifliklerine büyük bir gölge düşürdüğünün umarım farkındadırlar.

Örnekleri, çok kıymetli çalışmalarıyla da bilinen CPJ’den vermemiz seçicilik ve hatta ayrımcılık sorununun sadece bu örgütle ilgili olmasından dolayı değil. Aynı durum maalesef diğer uluslararası basın özgürlüğü örgütleri için de aşağı yukarı aynı. Dahası anlı şanlı insan hakları örgütleri için de durum pek farklı değil.

Hal buyken, bu örgütler bir araya gelse de insan haklarının, basın ve ifade özgürlüklerinin kimlerin hakkı olup kimlerin hakkı olmadığını bi-zahmet belirleyip bazı kriterlere bağlasalar. Bu sayede, hakları ihlal edilen, zulüm gören, tecavüze uğrayan, işkence edilen mağdur insanlar insan hakları olup olmadığını öğrenseler ve kendi durumlarının farkındalığıyla kimden ne bekleyebileceklerini bilebilseler? Fena mı olur?

Şaka bir yana, ayrımsız insan hakları sloganıyla yola çıkanlardan ayrımsız insan hakları savunusu beklemek zulme maruz kalmış, hakkı ve özgürlükleri ihlal edilmiş her insanın hakkıdır. Mağdur insanlar arasında bile ayrımcılık yapmak insan olduğu iddiasında olan hiç kimseye yakışmaz. İnsan hakları örgütlerine ise hiç mi hiç yakışmaz!…

[Bülent Keneş] 28.4.2018 [TR724]