Diktatörler ‘yakışıklı’ ölmüyor! [Kadir Gürcan]

İstisnaları yok değil ama, ne hikmetse, müstebit ve diktatörler uzun yaşıyor ve ihtiyarlığın en ağır faturasıyla yüzleşiyorlar. Diktatörlüğü tescilli, Şili devlet başkanı Augusto Pinochet 2006’da 91 yaşında ölmüş. Ortadoğu’lu örnek, Hüsnü Mübarek de şu an 88 yaşında ve ahir ömrünü ümit etmediği bir zillete katlanarak geçiriyor.

Küba halkının tepesinde on yıllar tüketmiş Fidel Castro da 90 yaşında öldü. Efsanesiyle sürdürdüğü ideolojisi, daha hayatta iken başarısız oldu, çözüldü ve bitti. Ömür tükettiği hayal ve kuruntularının birer birer çürüdüğüne kendi gözleriyle şahit oldu. 

Castro, sosyalist iddiaların bilfiil bitişine tanıklık etti: “Ya sosyalizm, ya ölüm!” idealini gerçekleştiremeden öldü. ABD, Castro’nun, Küba halkını dünyadan koparmak için kullandığı çok elverişli bir aygıt oldu. 1998’de Papa’nın (Jean Paul II) Küba ziyaretine ev sahipliği yaptı. Dünyayı gezip “Bize uygun bir başkanlık” modeli arayanlar soluğu Küba’da aldı. ABD Başkanlık sistemindense, Küba misali Dikta-başkanlık modeli Türk piyasasında işlem gördü. “Küba’ya camii yaptıralım!” taşkınlığı o ziyaret sonrasına rastlar. 

Kim bilir Castro da, dostu Che Guevara gibi erzel-i ömre düşmeden ölüp gitse daha mı iyi olurdu ne? Che şimdi, Castro’dan daha efsane ve unutulmaz oldu. Che, bilinen, nadir ve asi ‘bereli’ fotoğrafıyla zihinlere kazınmış. Dünya direniş edebiyatının en cazip figürü o. Castro ise, dökülen ideolojilerin zavallı örnekleri arasında anılacak.

Bizdeki eski tüfek, modası geçmiş Marksist döküntüler Castro’nun ardından “Amerika’yı dize getiren adam!” diye manşet attılar. Castro’nun hiçbir ülkeyi dize getirecek güç ve kudreti olmadı. Kendi halkını üç çeyrek asır, üçüncü dünya ülkesi dikta rejimi altında inlettiğini başarı sayıyorsanız, o başka. Sistem dilencileri, kurgu-hayal ürünü kahramanlar üretmek zorunda. Yoksa, parlak ve ütopik gelecek vaatlerini halka nasıl anlatacaksınız?  Hala öyle değil mi?

Küba, yüzölçümü itibariyle Bulgaristan kadar bir ülke. Yani ABD’nin sıradan bir eyaleti kadar. Diğer Orta Amerika ülkeleri gibi, işsizlik, yoksulluk, terör ve insani sefaletin diz boyu olduğu üçüncü lig takımlarından. Castro’nun 1963’de ABD Başkanı John F. Kennedy’ye yapılan suikastin sahibi olarak öne çıkması, Marksist devrimcilerin hoşuna gitmiş. Halbuki bu ihtimal John F. Kennedy Suikasti hakkında ileri sürülen onlarca teoriden sadece birisi ve en zayıf olanı. Ama olsun, Marksist fosillere bu bile yetiyor.

Bir haftadır, Castro ile yatıp kalkan medya esnafının diktatör ve müstebit edebiyattan yeni bir şeyler inşa etmeye çalışmaları boşuna değil. Müstebit toprağını besleyip, havalandırıyorlar. Daha geçenlerde Saddam Heykeli’nin boynuna ip geçirip hak ile yeksan eden Iraklı vatandaşın pişmanlığını manşetten verenler de aynı yüzsüzler değil miydi? Diktatör ve müstebitleri hayırla yad etmek  de bizimkilere nasip oldu!

Castro, elden-ayaktan iyice düştüğü 2008 yılında iktidarı kardeşine bıraktı. Kardeşinin de ilk işi, ABD ile arayı düzeltmek oldu. Açıkçası, Castro üç çeyrek asırlık düşmanı (!) ABD önünde, kardeşinin arkasına saklanarak diz çöktü. Yıllarca zulümle inlettiği insanlardan, Amerika’ya sığınan binlerce Küba’lı, diktatörlerinin çürük bir ağaç gibi devrilmesini müzik ve dans ile kutladılar. 

Fidel Castro’nun gençliği, İrlanda asıllı aktör Liam Neeson’ı andırıyor. Hani şu, Taken II filminde İstanbul’lu magandalara bir araba sopa atan Hollywood aktörü. Gerçekten aralarında ciddi bir benzerlik var. Castro için çekilecek biyografi filminde muhtemel oyuncu Liam Neeson. 

Biyografi filmleri seyredilmez ama, Castro’nun bükülmüş beli, titreyen elleri, ürkek ve pes etmiş yorgun gözlerini nasıl resmedileceğini, insan merak ediyor. 

Diktatör biyografileri filme alınır ve bir seri geliştirilirse, Saddam, Kaddafi, Mısır’ın Mübarek’i, Suriye’nin baba-oğul Esedler’i  ve aynı potansiyeldeki niceleri de kötü akıbetleri ile sahnelenir mi dersiniz? Ancak filmlerin “Mutlu son” ile noktalanmasını beklemeyin. Sonra bu filmler diktatörlerin kendilerini pazarlamak için çektirdikleri çakma-propaganda filmleri gibi de olmaz.

Şimdilik, yaşlı baykuş Castro ile başlayalım bakalım.

Kadir Gürcan, 5.12.2016 /Samanyolu Haber

Suçlamaların hepsi mi yalan, evet hepsi yalan! [Mahmut Çebi]

Hizmet Hareketine yönelik suçlamaları seslendirenler ve bunları savunanlar kurguyu çok iyi yapmışlar. Gayet mantıklı olarak “yazılan, söylenen iddiaların hepsi mi yalan, yarısı, dörtte biri doğru olsa bile yeter” diyorlar.

17 Aralık öncesi Türkiye’nin en iyi, en vatansever hareketi olan Hizmet, 17 Aralık sonrası daha öncekilerinden farklı hiçbir sosyal faaliyette bulunmamasına rağmen Türkiye’nin en kötü ve vatan haini bir hareketine dönüştürüldü. Daha öncesinde “bir savcı iki polisle” bunu yapacağını söyleyen dediğini yaptı.

Süreç tam bir yalan rüzgarıydı. Neler iddia edilmedi ki… Bizim mantık sınırlarını zorlayan saçmalamalar karşısında “yakında bunu bile söylerler” diyerek “bu kadarı da olmaz” türünden konuştuğumuz hususlar bile, havuz medyası tarafından iddia edildi ve ne yazık ki halk tarafından inandırıcı bulundu.

Birini cevaplamadan bir diğerinin ortaya atıldığı yalan rüzgarı ile baş etmek imkansızdı. Çünkü ortada o kadar çok iddia vardı ki, hangisine cevap vereceğinizi bile şaşırıyorsunuz. Kirlilik o düzeyde ki, verdiğiniz cevaplar da olayı temizlemiyor, aksine cevabın kendisi bile kirleniyor.

Suçlamaları yöneltenler ve bunları savunanlar kurguyu çok iyi yapmışlar. Gayet mantıklı olarak “yazılan söylenen iddiaların hepsi mi yalan, yarısı, dörtte biri doğru olsa bile yeter” diyorlar. Mantıklı olmanın her zaman haklı olmak manasına gelmediğini söylemeye gerek yok. Zaten bu mantığa sığınan AKP iktidarı da, yargı ve yürütme yıllardır her şeyiyle elinde olmasına rağmen ileri sürülen iddialara “evet bunlar doğru” dedirtecek somut ve inandırıcı belgeler sunmuş değil.

İnsanlar da cemaat mensupları arasından birini gösterip “Aha işte bu. Medyada yazılan bütün kötülükleri yapacak adam” diyemiyorlar. Hangi cemaat mensubunu görseler “O iyi adam, kesinlikle yapmamıştır, onu kandırmışlardır” diyorlar. Kandıranlar kim sorusuna ise somut bir cevap veren yok.

Ben bugün “Hepsi mi yalan?” sorusuyla alakalı olarak kendi çapında bir kıyas olabilmesi için size benimle ilgili medyada çıkan iddiaları ve cevaplarımı yazmak istiyorum. Bunlar benim somut ve net olarak bildiğim yüzde yüz doğru şeyler.

1-Sabah gazetesi Almanya Zaman merkez binasında Almanya istihbarat servisi BND’nin ajanlarını gezdirdiğimi yazdı. Türkiye’de masa başında yapılan haber her şeyiyle yalandı.  Yalan olduğu için o günlerde işi ihbar hattı boyutuna taşımayan Almanya Sabah bile Türkiye Sabah’ta yayınlanan haberi, kendi sayfalarına koymamıştı.

2-Yine Sabah gazetesinde manşetten Hizmet hareketinin Almanya imamı olduğum yazıldı. Bu da yalandı. Sabah bu konudaki tekzibimi yayınlamasına rağmen bu yalanını silmedi. Tekzib görünmeyen bir yerde yayınlandığı için Sabah okurlarının büyük çoğunluğu beni hala Almanya imamı sanıyor.

3-Zaman gazetesinde yönetici olduğum yazıldı. 2012 Nisan ayından beri sadece yazı yazıyorum. Yönetimle alakalı herhangi bir görevim yok.

4- Sosyal medyada, herhalde bunalıma filan düştüğümüz havası uyandırmak için olsa gerek sigaraya başladığım yazıldı. Cemaatle tanışma öncesi arada bir içmişliğim olsa da, tanışma sonrası geçen 30 yılı aşkın sürede sigara ile bir muhabbetim olmadı.

5-Odatv muhabiri efkar boyutunu daha ileri taşımak için olsa gerek rakı içtiğimi yazdı. Hiç ağzıma sürmediğimi, tadını bile bilmediğimi ifade edeyim. Bu vesile ile bir itiraf yapayım. Üniversitede okuduğum ama cemaatle henüz tanışmadığım yıllarda sınıf arkadaşlarım veda partisi düzenlemiş beni de çağırmışlardı. Orada gaza gelip bir iki bardak şarap içtim. Sonrasında o geceye dair hatırladığım tek şey “alaturka tuvalette düşmemek için çeşmeyi sıkı sıkı tuttuğum” idi. “Düşseydim ne olurdu?” korkusu ile bir daha tecrübe etmedim.

6-Hürriyet gazetesinde manşetten adresim verilerek Savcı Zekeriya Öz’ü evimde sakladığım yazıldı. Bu emniyeti yani devleti de işin içine katarak söylenen bir yalandı. Sert itirazım ve ağır yazım üzerine Hürriyet haberini sildi, ama ondan alıntı yapan yirmiyi aşkın sitede aynı yalan yazılmaya devam ediyor.

7-Savcı Zekeriya Öz’ün Zaman merkez binasında örgütsel toplantıları yönettiği, hatta Zaman gazetesi yayınına müdahil olduğu iddia edildi. Haberi yazanlar yine Türkiye’den olduğu için Zaman yazı işlerinin dört yıl önce Berlin’e taşındığından bile haberlerinin olmadığı belliydi. Zekeriya Öz’ün ZAMAN binasına aranmadığı zamanlar da dahil olmak üzere hiç uğramadığının şahidi ise polisin de görebildiği kamera kayıtları idi.

8-30 yılı aşkın gazetecilik hayatımda yazdığım yazılardan dolayı sadece bir kere “Ah Süheyla vah Kaplan” başlıklı yazım sebebiyle mahkemeye verildim. Talep edilen şey yazının internetten kaldırılması idi. Mahkeme 10 paragraftan oluşan yazımın sadece bir paragrafının düzeltilmesine, gerisinin ise aynen kalmasına hükmetti. Fakat Odatv’de yer alan haberde benim mahkemeyi kaybettiğim ve mahkum olduğum yazıldı. Bu da tipik bir tetikçi Soner Yalçın yalanıydı. Çünkü yazı bir paragraf hariç yerinde duruyordu. Odatv’ciler ve ondan alıntı yapanlar (http://zaman-online.de/ah-suheyla-vah-kaplan-22510) linkine bir kere tıklayıp gerçeği görmek yerine yalan yazmayı tercih etmeye devam ediyorlar.

Medyada benimle ilgili çıkan haberler böyle. Gördüğünüz gibi hepsi de yalan. Yalan olmasına ilaveten gazetecilik ahlakı adına da çok kötü örnekler. Çünkü haberi yapanlar, hiçbir haberde rahatça ulaşabilecek olmalarına karşılık benden görüş almaya bile gerek görmemişlerdi. Bunun da sebebi bence yazdıklarının yalan olduğunu kendilerinin de biliyor olmalarıydı. Haberin halk nezdindeki inandırıcılığını benim görüşlerimi katarak azaltmak istememeleri onları bu tercihe zorlamış olmalıydı. Yalancılığı resmi ve normal boyuta taşıyanlar açısından ise bu çok mantıklıydı. Zaten onlar da aynı mantıkla aylardır devam ediyorlar.

Yalan haber furyasının bana bakan yönü ile vaziyeti böyle. İsteyen buradan hareketle bir kıyas yapabilir.

Mahmut Çebi, 5.12.2016 /Zaman

"Ben" [Abdullah Aymaz]

Yedi ödüllü senarist ve film yapımcısı Tom Shadyac, “I am” yani “Ben” isimli bir belgesel yapmış. Seyrettim. Seyretmeyenler varsa, tavsiye ederim. 

Bu meşhur kişi, çok tehlikeli bir bisiklet kazasından sonra ağır bir travma geçiriyor. Böyle meşhurların bilhassa spor dallarında şampiyon olanların bu tip travmaları atlatmaları zor oluyor; maalesef bazıları intihar ediyor. Tom ise kendisine yepyeni bir meşgale buluyor: “İnsanın ve dünyanın en büyük problemi ne? Bunun çözümü ne?” Bu soruyu bir çok bilim adamına, gazeteciye ve bilge sayılan insana soruyor. Orijinal cevapları güzel bir kompoze ile, hem misal teşkil edecek görüntülerle belgesel haline getiriyor… Ders ve ibret verici şekilde takdim ediyor. 

Neticede, problemi “ben” de buluyor, çözümü de yine “ben” de buluyor. Ama bana kalırsa, Üstad Bediüzzaman’ın Otuzuncu Söz’de ele aldığı ve derinlemesine incelediği “Ene” yani “Ben” bahsi iyi anlaşılıp özümsenmeden problemler çözülemez. Bir düşünürün dediği gibi “İnsanların esas problemi ekonomik değil… Ekolojik de değil. Esas problem Ego… Egolojik…” 

Kamera ile gözlemledikleri ormanlarda yaşayan hayvanları inceliyorlar. Neticede “Tabiatta paylaşma ve demokratik hayat hâkim” hükmüne varıyorlar. Halbuki biz bugün, bireysellik, hırs ve rekabeti esas alan bir modern anlayışla karşı karşıyayız. Bu anlayış fıtrata ters… Bugünkü Ekonomik düzen, “Çok kazan, çok harca ve mutlu ol”, diyerek israfa teşvik ediyor. 

Geyik sürüleri, toplu halde uçan göçmen kuşlar, denizdeki balık sürüleri, sanki hep istişare ile hareket ettiklerini gösteren muntazam bir disiplinle, beraberce insicamlı vaziyetler arzediyorlar. 

Kâinatın bir parçası olduğumuzu bilmemiz ve bunun şuurunda hatta iz’anında olmamız gerekir ki, içinde bir parça olarak bulunduğumuz bütüne zarar vermeyelim… Gazeteci-yazar Lynne Mc Taggart, “Eğer bütünün parçası olduğumuzu kabul edersek, dünyadaki problemleri çözmeye başlarız. Bunun için de, çözüm ‘Biz neyiz?’ diye kendimizi tarif etmekle ve şuurlanmayla başlar.” diyor. 

Faydalı yöndeki değişimlere gelince, bu çeşit değişimler, yükselen kollektif şuur ile gerçekleşir. Aslında bunun için bir lidere falan da ihtiyaç yoktur. Herşey bir “ilk adım” ile başlar. Afrikan kökenli Amerikalıların, ezilmekten, haksızlığa uğramaktan, insanî haklardan mahrumiyetten kurtulmaları, fert fert küçük adımlarla başladı. Sonra gruplar halinde büyük adımlar atıldı. Daha sonra bu kollektif şuurun ortaya koyduğu büyük birikim tsunomi gibi önlerine gerilen bariyerleri aşıp geçti. İşte önüne geçilemeyen büyük hareketler hep birer küçük “ilk adım” öncülüğünde, büyük birikimlere vesile olmuş ve bir gün Obama gibi birisi ABD’nin Başkanı oluvermiştir!.. 

Tom Shadyac kendisinden misal vererek, “Normal bir evim vardı. Yaptığım ilk filimlerden elime para geçince, büyük bir ev aldım… Daha sonraki filimlerimden kazandıklarımla daha da büyük bir ev aldım. Ama çok büyük israf… Şimdi küçük evime döndüm. Eğer kazançlarımızı diğer muhtaç insanlarla paylaşırsak çok daha mutlu oluyoruz.” diyor.

Aslında tabiattaki canlılarda, ihtiyaçtan fazlasını biriktirme yok. İsraf yok… Ama egoyu tatmin, şiddetli hatta dehşetli rekabet ile çok fazla zengin olma hırsı, insanlığı mahvediyor. Yoksa dünyanın imkanları hepimize yeter. Açlık diye bir insanlık dramı olmaması lâzım. Sömürülen Afrika’da dramdan öte fâcialar var. Bir akbabanın, bir kartalın ölmek üzere olan zavallı bir çocuğun başında beklemesini fotoğraflarla tesbit ediyoruz da, göz göre göre ona yardım edemiyoruz. Daha sonra o fotoğrafı çekenin vicdan azabından intihar etmesi neye yarar. Kur’an-ı Kerim, altını gümüşü yığıp, insanlığın hayrına Allah yoluna sarfetmeyenler için cehennem ateşinde onların kızdırılıp alınlarına, yanlarına ve sırtlarına bastırılarak dağlanacağı Tövbe Suresinin 34. ve 35. Ayetlerinde ifade etmektedir…

 İslâmiyetin ortaya koyduğu prensipler, akıl iz’an ve ilmî-fıtrî gerçeklerle uyum içindedir…

Abdullah Aymaz, 5.12.2016 / Samanyolu Haber, aaymaz@samanyoluhaber.com

Araba Sevdası [Sadık Yangın – Konuk Yazar]

Cumhurbaşkanı’nın sözlerini tam evden çıkarken duydum. “Her evin önünde 2-3 araba. Bu israftır” diyordu. Hak verdim. Her evin önüne üçer beşer araba serpiştiren kendini bilmezleri kınadım.

Bir kere sen basit bir vatandaşsın kardeşim. Oturduğun evin kendisi zaten 30 metrekare. Bahçe desen hak getire. Otopark dediğin binanın önündeki kaldırımın yarısı. Sen, bu üç arabayı, sen bu evin, sen neresine koyacaksın?

Ha bir gün senin de olur 400 bin metrekare sarayın, o zaman gönlünce doldur bahçeye arabaları. Oğluna ayrı al, kızına ayrı. Bin 500 başdanışmanının her birinin altına ayrı araba çek istersen.. İster Alman al, ister İtalyan. Avrupa Birliği beğenmedin mi? Git Şangay Beşlisi’nden al. Rusya, Çin, Hindistan… Senden başka herkes otomobil üretiyor nasılsa.

Hala mı yetmedi? Sür arabaların hepsini aynı anda sokağa, Cuma namazına 450 arabayla git. Kime ne?

Ama sen bu değilsin güzel kardeşim. Sen sade bir vatandaşsın. Fakirsin sen. Ayakkabı bağcığı kadar sokakta senin ne işin var arabayla marabayla? Belediye otobüsü neyine yetmiyor? Hem o da Mercedes… Diyanet İşleri Başkanı’nın 1 milyon lira verip bindiği arabaya sen bir akbil karşılığı binebiliyorsun. Otur şükret. İsraf etme. Dolar olmuş 3 buçuk. Benzin olmuş bilmem kaç. Trafik zaten bin 500…

Bu düşünceler ardı ardına zihnime hücum edince cumhurbaşkanından daha fazla sinirlenmiştim. ‘Valla az bile söylemiş adam’ dedim kendi kendime. Bu fakirlerin araba merakı beni öldürecekti.

Bu sinirle evden çıktım.

Keşke karşı komşu da o an evden çıkmış olsaydı. Eski de olsa bir arabası vardı sonuçta. Pazar günlerinden başka herhangi bir gün arabasını çalıştırdığını da görmemiştim Ama yine de arabası vardı. Denk gelseydik, az önce düşündüklerimin hepsini arka arkaya sıralayıp sabah sabah çok güzel bir atar yapmış olabilirdim. Adam evden çıkmayınca bu kadar kıymetli düşünce boşa gitti.

Asansörün kapısına kadar geldim ama israf hassasiyetiyle asansöre binemezdim artık. Yedi kat merdiveni yürüyerek indim. Canım çıktı. Yorulup terleyince daha çok sinirlendim.

Apartmandan dışarı çıkıp şöyle bir etrafıma bakınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sırf bizim evin önünde tam 32 araba saydım. “Yuh” dedim kendi kendime. “Allah kahretsin böyle israfı. Yazıklar olsun böyle memlekete. Şu arabalara bak ya. İnsanda biraz düşünce olur”.

Söylene söylene yürümeye başladım. O esnada biraz heyecanlanıp etraftaki otomobillere de hafifçe dokunmuş olabilirim, tam hatırlamıyorum. Kafamın üstüne inen uzun ince bir araba fırçasıyla kendime geldim.

“Ne yapıyorsun lan sen? Ne vuruyorsun arabalara?” diye bağırdı hırpani bir ses. Arkamı döndüm. İri yarı, kıllı, gömleğinin yakası göbeğine kadar açık kocaman bir cisim bana bakıyordu.

“Şeyy.” dedim. “Ben bu israf olayına biraz şey ettim de. Yani burada da böyle bir sürü araba görünce. Yazık ama ya, israf değil mi bu?”

“Araba galerisi lan burası.” dedi adam ters ters “Troleybüs mü olacaktı? Hem sen daha iki ay önce “Aman abim, bak ne güzel zenginledi memleket. Her yer gıcır gıcır araba doldu. Sen de son model otomobilleri ne güzel dizdin bizim kapıya gözümüz gönlümüz açıldı” demiyor muydun?”

Afallamadım. Direkt cevap verdim: “E o zaman cumhurbaşkanı da öyle diyordu. Koskoca reisi cumhurun bir bildiği var herhalde ki o zaman öyle diyordu şimdi böyle diyor. Onun bilmediğini sen mi bileceksin.” dedim.

Derin bir ‘La havle’ çekti Hikmet ağabey. “Senin dee..” dedi. Sonra sesi biraz kısıldı, gözleri kapandı, dudakları hızlı hızlı kıpırdanmaya başladı. Uzun bir süre dişlerinin arasından sessiz sessiz bir şeyler söyledi ama tam anlayamadım. Aralarda bir iki tane yüz kızartıcı kelime seçer gibi oldum ama tam çıkaramadım.

Siniri geçince bana döndü. “La oğlum git işine sabah sabah benim başımı belaya sokma” dedi. Bir taraftan da çevreden söylediklerini duyan kimse var mı diye hızlı hızlı sağa sola bakınıyordu. “Hadi oğlum” dedi. “Hadi evladım. Bak şimdi ağzımdan yanlış bir şey çıkacak. Çoluğum, çocuğum var benim. Yakma başımı. Hadi canım benim, hadi ağabeyciğim”

Uzatmadım. Galeri de olsa o kadar araba fazlaydı ama sabah sabah Hikmet ağabeyle böyle bir tartışmaya girmek istemedim.

Hızlı adımlarla otobüs durağına yürüdüm.

Durağa vardığımda bir de ne göreyim? Bizim karşı komşu gelmiş benden önce oturmuştu durağa. Yanına yaklaştım.

Lafımı çakmadan önce muhabbet açmak için sordum: “Mis gibi araban var abi ya. Niye kullanmıyorsun?”. Güldü. “Bizim düldülün deposu benim maaşın yarısıyla doluyor. Sanki ben ona değil de o bana biniyormuş gibi hissediyorum. Nasıl kullanayım?”. Tam olarak ne kastettiğini anlamasam da önemli değildi. Konu arabaya gelmişti. Şimdi az önce arabası olanlar hakkında düşündüklerimin hepsini ardı ardına sıralayacaktım. Ama sıralayamadım. hepsini unutmuştum. “Rusya” dedim. O kadar şeyden aklımda bir tek bu kalmıştı.

Adam şöyle bir döndü baktı bana. “Anlamadım” dedi. “Ne Rusyası?”. “Geçen bizim askeri birliği vurmuşlar onu mu diyorsun? Tam uçak olayının yıldönümünde”

“Ne uçağı ya?” dedim. Ben daha araba olayını toparlayamadan bir de uçak meselesi çıkmıştı.

“O zaman Mercedes” dedim.

Adam iyice afalladı. Acır gibi yüzüme baktı.

“Bak evladım” dedi “Akşamları sesi bizim eve kadar geliyor, sen bu ara çok televizyon seyrediyorsun. İyi değil oğlum bunlar. Yaktın iyice devreleri” dedi. “İyice ağaçla ropörtaj yapan adamlara benzedin. Biraz ara ver.”

Son bir umut sabah düşündüklerimi aklımdan geçirdim: Diyanet, 1 milyon, Mercedes, akbil, otobüs, Saray, Cuma, koruma, 450 araba, israf, vatandaş, 2-3 araba…

Yok. Bunları bir araya getirip mantıklı bir cümle kuramadım. Akbilimi çıkardım. Sessizce otobüsün gelmesini bekledim.

Sadık Yangın, 5.12.2016 /TR724

Erdoğan, dolara karşı demokrasiye dönebilir mi? [Haber-Analiz: Ali Adil Çakar]

Doların 3.60’ı zorlaması ve 2017’ye 3.70 olarak gireceği iddiaları, vatandaşın yüreğini ağzına getiriyor. Devasa bir ekonomik kriz kapıda. Zaten başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere bütün devlet ricalinin açıklamaları da bu paniği yansıtıyor. Neredeyse bütün uzmanların verdiği kurtuluş reçetesi ise aynı: ‘Çare demokrasi’, ‘çare hukuk’!

Türkiye’nin hukuk devletine dönüş yapması, öngörülebilir olması, demokrasiyi bütün kurumları ve kurallarıyla tekrar işler hale getirmesi şart. Fakat bu öyle söylendiği kadar kolay mı? Bu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, “Kendi kaderinle ülkenin kaderi arasında bir seçim yap” demektir.

ERDOĞAN’A ‘DEMOKRASİYE DÖN’ DEMEK, NE DEMEKTİR?

Erdoğan’a, “Demokrasiye, hukuka dön” demek;

‘’Sıfırladığın paraların, oğlun Bilal’in kara paralarının, ayakkabı kutularının, Reza ile girdiğin ‘hayır’ ilişkilerinin hesabını ver” demektir.

“İhalelerden alınan komisyonların, havuz sisteminin, ‘işadamlarını kucağa oturtmanın’, Urla’ların, villaların, bidelerin hesabını ver” demektir.

“17-25 Aralık’ın hesabını vermemek için işlediğin suçların, yolsuzluk dosyalarının üstünü örtmek için katlettiğin hukukun, alt üst ettiğin devlet sisteminin, iktidarı vermemek için döktüğün kanların, girdiğin kanlı pazarlıkların, yaptığın kirli anlaşmaların hesabını ver” demektir.

“Ülkeyi kutuplaştırmaktan, sırf insanları biraz daha ütmek için yalan söylemekten vazgeç” demektir.

“Kendi harami iktidarın için içeri attığın onbinlerce insana tekrar özgürlüğünü ver; Kurduğun kumpasları, yaptığın zulümleri, attığın iftiraları itiraf et; hepsinin hesabını ver” demektir.

“Hukuksuzca el koyduğun binlerce eğitim müessesesini, üstüne çöreklendiğin binlerce işyeri, şirket ve holdingi iade et. Verdiğin zararları tazmin et.” demektir.

“Bırak, artık demokrasi işlesin. Parti içi demokrasi olsun. AKP’de de MHP’de de ve diğer bütün partilerde de bırak isteyen genel başkanlığa aday olsun ve tabanın istediği lider partinin başına geçsin” demektir.

KARAR ANINA DOĞRU…

Erdoğan, ‘karar anı’na doğru ilerliyor. Peki bütün bunlara ‘Evet’ diyebilir mi? Kendi kaderi ile ülkenin kaderi arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa tavrı ne olur? Soruların anlamsızlığı, okuyanın sabırsızca ve öfkeyle yapıştırdığı cevaptan belli: Tabi ki hayır! Çünkü soruların kendisi, zaten aynı zamanda 3 yıldır verilen cevapların da yekününü teşkil ediyor. Erdoğan seçimini zaten yapmıştı. Zaten Türkiye yerine kendi kaderini seçtiği için bütün bu suçlara imza atmıştı. Bu yüzden Türkiye’yi hukuk ve demokrasi rayından, AB rotasından alıp kendi çiftliğine çevirmişti. Adına da ‘çobanlık’ demiş; canının istediği gibi yönettiği, kimseye hesap vermediği, yüksek yargıyı çaya götürüp susuz getirdiği, anti demokratik, keyfi bir dikta rejimi kurmuştu. Tam sefasını sürecekken nereden çıktı şimdi bu dolar? Çıktıkça da çıkıyor üstelik.

KENDİ KADERİ Mİ ÜLKENİN KADERİ Mİ?

Artık, “Kendi kaderi ile ülkenin kaderini özdeşleştirdi” gibi klişeler de işe yaramayabilir. “Ben gidersem devlet çöker” lafı, kaba bir tehditten başka bir şey değildi. Gerçeğe tekabül eden tarafı ise tam tersi. Erdoğan bu saatten sonra hukuk ve demokrasiye dönemeyeceğine göre, durduğu her gün devleti biraz daha çökertecek. Geriye kalan yüzde 50’nin de bunu anlaması için ödenecek bedel ise koskoca bir ülke olacak, o kadar.

Ali Adil Çakar, 5.12.2016 /TR724

Ne yapmalı, nasıl yapmalı? [Kemal Ay]

Karşımızda bir kötülük problemi var. Kopkoyu bir kötülük bu. Ancak kendini ‘iyilerden iyi’ zannediyor. Arttıkça artıyor, karardıkça kararıyor. Gökyüzünü kapladığı yetmezmiş gibi, evlerimizi ve kalplerimizi kuşatıyor. Kanımızda dolaşıp zihnimizi bulandırdığı yetmezmiş gibi, dilimizle ve kelimelerimizle çoğaltıyor kendini. O karanlıktan içinde bir parça taşımayan yok neredeyse. Her şeyi geçelim, ümidimizi bile elimizden almak üzere. Peki, ne yapmalı? Nasıl yapmalı?

Çernişevski’nin ütopyası

Bu soruyla ilk ilgilenenlerden birisi, Nikolay Gavriloviç Çernişevski. İki cilt hâlinde yayınladığı “Çto Delat” (Nasıl Yapmalı?” romanıyla, sokağından Saray’ına çürümekte olan Rusya’da, karanlığın içinde bir ışık görmeye çalışmıştı. Bazılarına göre bu kitap, Çarlığa karşı yükselen Rus halk öfkesinin devrime dönüşmesinde Karl Marx’tan ve Lenin’den daha etkili olmuştu.

Tarihin cilvesi, Çernişevski bu romanını hapishanede yazar. Rus köylüsünün ve işçisinin örgütlenmesi gerektiğini, mahalle mahalle kurulacak dayanışma ağlarıyla Rus İmparatorluğu’nun yıkıcı etkisine karşı bir direnç gösterilebileceğini anlatır kitabında. Dönemi için bir çeşit ütopyadır.

Kitap hem Dostoyevski hem de Tolstoy tarafından eleştirilir. Ancak Lenin, bu kitabı bir yaz mevsiminde beş kez okumuştur. Hatta, 1902’de daha sonra Komünist Parti’nin programı olacak ünlü bildirgesinin adını “Ne/Nasıl yapmalı?” koyacaktır. 19. yüzyıl Rus edebiyatı içerisinde Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ı, Dostoyevski’nin Ecinniler’i gibi ‘Devrim’i önceden haber veren kitaplar vardır ancak Çernişevski, bir anlamda öfkeli kalabalıkların sesi olmuştur. Kitap, Romanov Hanedanı’nın sonunu getiren Rus popülizminin öncülü sayılır.

1917 Ekim Devrimi öncesi şartlar düşünüldüğünde, imparatorluğu yıkıma götürecek bir devrim hemen herkese ‘makul’ görünmüştü muhtemelen. Devlet, bütün organlarıyla çürümüştü. Toplum, ona denk bir hastalıkla maluldü. Ama birileri insanları ‘uyandırmak’ için uğraşıyordu. Herkesin kendince bir görüşü vardı.

Gelgelelim, Sovyet deneyimi pek de beklendiği gibi olmadı. Kapitalizme bir alternatif üretmek maksadıyla yola çıkan Sovyetler Birliği, ‘güç yüzüğünü’ parmağına geçirdiğinde, geçmiş vahşilikten devraldığı araçları kullanmaktan çekinmedi. Lenin’den sonra ülkeyi baştan ayağa dizayn eden Stalin, bir korku ve terör imparatorluğu kurmakta Rus Hanedanı’ndan geri kalmıyordu.

‘Bu düzen böyle gitmez!’

“Ne yapmalı?” sorusu, “Bu düzen böyle gitmez”in kardeşiydi. Fransız ve Rus devrimlerinin ortak bir teması vardı: Yozlaşma. Günlük hayatta bu yozlaşmanın en büyük etkisi, elitlerin refahı karşısında halkın aşırı yoksulluğuydu. Victor Hugo’nun Sefiller’i, bu yoksulluğun tasvirleriyle doluydu sözgelimi. 19. yüzyıl Rus ressamlarının yoksulluğu tasvir ettikleri resimler, bugün bile insanın içini parçalar nitelikte.

Kriz zamanları, bu sebeple, “Bu düzen böyle gitmez” kararlılığını doğurmuştu. Hemen herkes, bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındaydı. Sokakta, işyerlerinde, ev sohbetlerinde bu konuşuluyordu. Sanat bunu anlatıyor, gazeteler bununla dolup taşıyordu. İlgili ilgisiz, bütün meseleler bu açmazın kasvetini açıklamaya yarıyordu.

Ancak “ne yapmalı?” böyle zamanların en önemli sorusuydu. Hastanın tedaviye cevap verebilmesi için zira, en çok tedaviye inanması gerekir. Ya doktora güvenmeli, ya da uygulanacak tedavi mantığına yatmalı. Ümidini yitiren hastaların tedaviyi kabul etmeyip kendilerini ölüme bıraktıkları, tecrübeyle sabit.

Popülizmin güçlendiği dönemler

Herkesin, bir şeyler yapma, harekete geçme kararlılığında olduğu dönemlerde, tarihte sık görüldüğü üzere, popülist politikalar öne çıkıyor. Modern tıbbın uzun ve zahmetli bir tedavi önerdiği, kesin bir sonuç da vaat edemediği durumlarda, hastanın alternatif tıbba yönelmesi gibi biraz bu. Pek akla yatmasa da, meşakkatli yola girmemek için yapılan bir tercih.

Bu tercih, insanın en büyük zaafı belki de. Sorunlarını paylaşan ve çözüm arayan insanlarda genelde görülen bir davranış biçimi şu: Bir sihirli değneğin dokunuşuyla hayatlarının yola gireceği beklentisi. Bu sebeple sorunlarıyla başa çıkamayan kimselerde kötü alışkanlıklar çok görülür. Çözümü erteleme ya da üstünü örtme, en büyük kolaylık.

Popülizm, bu yönüyle kitlelere çok cazip geliyor. Beşerin en denî zaaflarına hitap ediyor çünkü. Mesela Batı’da fabrikalar kapandığı için işsiz kalmış insanlara, “Yeni bir kabiliyet geliştir, başka yollar ara” demek en doğru tedavi biçimi muhtemelen ama insanlar, “Göçmenleri kovalım, fabrikaları açalım ve biz para kazanalım!” mantığını tercih ediyor. Daha kolay çünkü. (Haklılık payı: Özellikle belli bir yaşın üstündeki insanların yeni meslek edinmesi bir hayli zor.)

Hızlı çözümler, kısa yoldan köşeyi dönmeler

Kendi yerini bilip daha iyiye ulaşmak için çabalamak yerine, ötekileri aşağı görmek ve kendi hâlini yüceltmek daha yapılabilir bir şey. Bu yüzden bir ‘düşman’ icat edip o düşmanı sürekli büyüterek kendini ‘güçlü’ hissetmek, popülist siyasetin de, faşist rejimlerin de olmazsa olmazı. Çürümüş bir toplumu devrimle, bir gecede fazilet abidesine dönüştürmek imkânsız. Haliyle onları, çürümüşlüğün bir fazilet olduğuna inandırmanız daha hızlı bir ‘çözüm’. Kumarda çok para kazanıp ‘kurtulmak’ gibi.

Popülist siyaset buradan bir güç devşiriyor kendine. Çoğunluk desteğini sağlıyor. Ya sonra?

Bir ulusun bütün enerjisini kullanabilme imkânı, her lidere nasip olmamış bugüne dek. Birçoğu, toplum ve yöneticiler içindeki tartışmalar sebebiyle kısa adımlar atabilmiş. Mesela bugün ABD Başkanı Barack Obama’ya, “Çok da bir şey yapamadı” diye kızanlar, aslında Obama’nın içeride demokrasi, dışarıda ise diplomasiyi işleterek ‘doğru tedavi’ peşinde koştuğunu göremiyor. O sebeple Türkiye gibi ülkelerde Obama için ‘zavallı’ deniyor. Amerikan halkı da Obama’yı ‘zavallı’ bulmuş olmalı ki, alternatif tıbba, yani Trump’a yöneliyor…

Aksi istikametin cazibesi

Popülist liderlerin ikna kabiliyeti, biraz da mevcut düzenin ve o düzenin temsilcilerinin söylediklerinin aksine bir yol tutturabilmekte yatıyor. Bu yönüyle bel fıtığı tedavisi için doktorun ameliyat çözümünün karşısına masaj yöntemleri, çeşitli bitkilerden elde edilen macunlar ya da manevi bir takım çözümler sunan kişilere benziyorlar.

Sadece entelektüel kesimin ya da ‘elitlerin’ aksine bir yol tutarak halkın mevcut düzene öfkesiyle yelkenini dolduran politikacılar, işin “Ne yapmalı?” kısmında ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in şu sözünü de doğruluyorlar: “Gökten sesler duyduğunu sanan çılgın yöneticiler, birkaç yıl öncesine ait ikinci sınıf akademik karalamaların çılgınlıklarını savunurlar.”

Yani aslında hiçbir popülist lider, bizim bilmediğimiz bir şeyi bilmiyor. Hiçbiri, başka insanların farkında olmadığı şeylerin farkında değil. Kalabalıkları ikna edebilen bu liderler, hiç denenmemiş yollar deniyor da değiller.

En azından Sovyetler…

Bu yüzden, toplumları ‘kısa yoldan’ düzlüğe çıkaracağını vaat eden bütün liderler, “Bu düzen böyle gitmez” kısmında haklıyken, “Nasıl yapmalı?” kısmında çuvalladı bugüne dek. Haklıydılar, mevcut düzen sürdürülemezdi. Haklıydılar, bir tedavi gerekliydi. Ama kendi zihin dünyalarında ‘mümkün’ görünen şeyler, çoğunlukla gerçeklikle sınanmamıştı.

Sovyetler, bunun en dramatik ve en uzun örneklerinden birisi belki. Tolstoy’un ‘ahlakî sorumluluk kazanma’ yolunu değil Çernişevski’nin ‘siyasî örgütlenme’ ve ‘düzeni yıkma’ yolunu tercih edenler için, Romanovların yıkışı ne kadar görkemliyse, yerine inşa edilen ‘düzen’ de o kadar ‘griydi’. Bürokratik bir grilik kapladı sonrasında bütün Sovyet ülkelerini. Ve bu yeni ‘düzen’in yıkılışı da bir o kadar travmatik oldu.

Ancak yine de Sovyetler deneyimi insanlığa ‘eleştirel bir bakış’ kazandırdı. Sosyalizm, kapitalizme gerçek bir alternatif olamadı belki ama onun gerçekliğini sorgulama imkânı verdi. Sığ popülist politikalarsa, sadece yıkıma götürüyor toplumları. Alelacele bir ‘toplum yaratma’ fikri, her dönemde popülist liderleri cezbediyor ve her dönemde aynı toplumsal çöküntüyle son buluyor.

Eğer kötülüğe karşı koyulacaksa…

‘İnsanların çoğu’ devrandan bir ders almaya hevesli değil. Kötülük problemi, kolayca çözülecek gibi de değil. Çernişevski’nin haklı olduğu bir yer var: Eğer kötülüğe karşı koyulacaksa, bu evde, mahallede ve sokakta başlamalı. ‘Acı tedavi’, her ferdin tek tek mücadelesini gerektiriyor. Tarihle, kültürle, alışkanlıklarla hesaplaşmak… ‘Dünyada sulhun temsilcisi’ olacak ‘bir dünya insanı’ hâline gelebilmek için.

Kemal Ay, 5.12.2016 /TR724

İki ölümcül hata [Vehbi Şahin]

Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin korkunç bir zalimdi. 1979’un ortalarında saray içi darbeyle elde ettiği koltuğunu bırakmamak için her türlü mezalimi gerçekleştirdi. Muhaliflerini ezdi, sürgüne gönderdi. Yakaladıklarını zindana attı. Onlara inanılmaz işkenceler yaptı. Kimini hapiste kimini sokakta öldürdü.

Yetmedi, Halepçe örneğinde olduğu gibi kimyasal gazla kitlesel imha bile yaptı.

Gücünün zirvesindeydi. Ülkenin tek hakimiydi. Kudretliydi. Herkes ağzından çıkacak bir cümleye bakıyordu. Söyledikleri kanundu.

Irak’ı demokrasi ile yönetiyordu. Ama sandıktan yüzde 100’e yakın bir oy oranıyla hep o birinci çıkıyordu.

PETROL GELİRİNİ SARAYLARA HARCADI

Zengin petrol yataklarına sahipti. Buradan elde ettiği paraları halkının refahı yerine ihtişam içinde yaşayacağı saraylara harcadı. Sonsuza kadar yaşayacak ve hiç yıkılmayacak bir siyasi sistem kurduğunu düşünüyordu. Veliaht olarak oğlunu hazırlıyordu yerine geçmesi için.

Peki ne oldu da Saddam ömrünü darağacında sona erdirmek zorunda kaldı? Onun ve kurduğu rejim için sonun başlangıcı ne zamandır? Osirak nükleer santralini Fransızların yardımıyla inşa etmeye başladığında mı?

Yoksa…

Saddam’ın bu girişimini kendisine karşı ciddi bir tehdit olarak algılayan İsrail’in sözkonusu santrali hava operasyonu ile yerle bir ettiğinde mi? Bağdat’taki iktidarın koltuğunu sallamaya başlayan hadise hangisidir?

Soğuk Savaş biterken uluslararası sistemdeki boşluğu değerlendirip 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi midir mesela?

Bir yıl sonra Irak askerlerini Kuveyt’ten çıkarmak için ABD öncülüğünde kurulan uluslararası koalisyona karşı yenilmez armada zannettiği ordusunun savaşı kaybetmesi midir?

Bunların hepsi iktidarından bir parça alıp Saddam’ı zayıflatmış olabilir. Ama Bağdat düşmemiştir netice itibariyle…

İSRAİL’E FIRLATILAN SCUD’LARIN BEDELİ

Bana göre Saddam’ın ölümcül iki hatası oldu. Onlardan ilki, Körfez Savaşı sırasında İsrail’e Scud füzeleri ile saldırmasıdır. ABD ile savaşırken 100’e yakın uzun menzilli füzenin İsrail topraklarına ulaşması Ortadoğu’daki dengelerin değişmesini sağlayan en önemli ve birinci faktördür.

Neden?

Çünkü Batı desteği ile elde ettiği silahları, ABD’nin ve Avrupa’nın güvenliği için milyar dolarlar harcadığı İsrail’e karşı kullanmıştır.

Daha da önemlisi Irak topraklarından ateşlenen füzelerin İsrail topraklarına ulaşmasıdır.

O tarihten sonra ne olmuştur?

İsrail, uzun menzilli füzeleri havada imha edecek yeni silah teknolojilerine yönelmiştir. Demir Kubbe adını verdiği hava savunma sistemini hayata geçirmiştir. İlginç olanı da bundan sonra Ortadoğu’da hava gücü yüksek güçlü ordulara sahip ülkeler, Irak başta olmak üzere sırasıyla hedef haline gelmiştir.

İran, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan vs… Türkiye’de 15 Temmuz sonrası askeriyede, özellikle Hava Kuvvetleri’nde yaşanan ve savaş pilotlarına yönelik tasfiyelere bu gözle de bakmakta fayda var.

Peki Saddam etkilendi mi bu ölümcül hatadan?

Elbette…

Öncelikle ülkesinin tamamına hakim olma vasfını kaybetti. 32’nci ve 36’ncı paraleller arasına sıkışıp kaldı.

Irak’ın güneyinde ve kuzeyinde oluşturulan özerk alanlara müdahale etme imkanını tamamen kaybetti. Önce Bağdat’a, sonra da muhteşem saraylarına hapsoldu.

HALKIN DESTEĞİNE GÜVENDİ

Saddam, bedelini ağır ödemesine rağmen bu hatadan ders çıkardı mı peki?

Hayır…

Ne yaptı?

Meydan okumaya devam etti.

Kime güveniyordu?

Halka…

“Saddam’ın askerleriyiz” diyen kalabalıkların verdiği destek onu hipnotize ediyordu adeta. “Saddam için ölürüz” diyorlardı mesela.

Olanların hepsi dış güçlerin oyunuydu. Bu oyunu bozarız düşüncesi hakimdi sarayda.

Güç sarhoşluğu Saddam’a ikinci ölümcül hatayı yaptırdı.

Tekrar güçlenip palazlanmasın diye Irak’a ağır bir ambargo uygulandı. Hatta petrol satış gelirleri Birleşmiş Milletler denetimi altına alındı.

Buna rağmen Saddam çılgınca bir girişimde daha bulundu.

Petrol sattığı ülkelerden ödemelerini dolarla değil, euro ile yapmalarını istedi.

RUSYA VE ÇİN’E GÜVENİNCE…

Şüphesiz Saddam Hüseyin kendisine ölümüne destek veren halka güvenmiyordu sadece. Onu bu kararı almaya sevk eden başka sebepler de vardı.

Bunlardan ilki BM’nin beş daimi üyesinden ikisi olan Rusya ve Çin ile geliştirdiği iyi ilişkilerdi.

Saddam, Kasım 2000’de petrol satışını dolar yerine euro ile yapalım demeden önce Rus ve Çin şirketlerine petrol ayrıcalığı vermişti.

Irak’ın sattığı petrolün yüzde 40’ı Rus şirketleri üzerinden gerçekleşiyordu.

Ayrıca ABD, BM’de Irak aleyhine her karar çıkartmak istediğinde Rusya ve Çin’in veto engeli ile karşılaşıyordu. Bu da Saddam’ın hareket alanını genişletiyordu.

Diğer önemli faktör ise 1999’da piyasa sürülen euro idi.

BM’nin beş daimi üyesi arasında olmayan Almanya’nın öncülüğünde uluslararası sistemde başat olmaya çalışan AB, rezerv para birimi dolara alternatif olarak euro’yu çıkartmıştı.

İşte Saddam, petrol satışını dolardan euro’ya çevirerek hem ABD’ye meydan okudu hem rakibi Avrupa’ya destek çıktı.

EURO DEĞER KAZANDI

Nitekim bu karar sonrası euro ciddi değer kazandı. Irak, dolarlarını euro ile değiştirmek için piyasaya sürdüğünde 1 euro yaklaşık 0.82 dolar değerindeydi. Irak, değiştirme işlemlerini tamamladığında euro’nun değeri 1.08 dolara çıktı.

Saddam’ın bu ölümcül ikinci hatası kendisi için sonun da başlangıcı oldu. 30 ay sonra Nisan 2003’te Irak, Amerikan ordusu tarafından işgal edildi. Baas rejimi yıkıldı.

Saddam, saklandığı bir inde yakalandı. Bağdat’ta kurulan yeni rejim kendisini yargıladı ve idam etti.

SADDAM’IN İZİNDEN GİDEN LİDERLER

Aslında Saddam bu konuda yalnız değil.

1979’dan beri ABD’nin ambargosuna maruz kalan İran, petrol satışını dolar yerine başka para birimleri ve euro ile yapıyor mesela.

Venezuela’nın vefat eden lideri Chavez de Saddam gibi davranmıştı. ABD’nin kendisine darbe yaptığını iddia etmiş, ardından petrol satışını dolar yerine euro ile yapacağını açıklayarak Washington’a meydan okumuştu.

Libya lideri Kaddafi de 2011’de öldürülmeden önce dolara savaş açmıştı. Afrika ülkeleri arasındaki ödemeleri altın standardına bağlayan bir düzenleme için Libya Merkez Bankası harekete geçmiş ve Altın Dinar’ı dolaşıma sokmuştu.

2004’te Libya öncülüğünde Afrika Ülkeleri Parlamentosu, 2023’te Afrika Ekonomik Birliği’nde tek altın paraya geçecek bir planı kabul etmişti.

Amaçları, petrol üreten Afrika ülkeleri olarak petrol ve doğalgaz bedellerinin altınla ödenmesini sağlamaktı.

Böylece petrol ve dolar üzerine kurulu Amerikan hegemonyasına önemli bir darbe vurabilecekti. Ama olmadı, Kaddafi’nin ömrü bu hayali gerçekleştirmeye yetmedi.

Konu münbit…

Yazacak çok ayrıntı var, ama bu kadarı yeterli sanırım.

ERDOĞAN, PERİNÇEK VE BAHÇELİ

Peki nereden çıktı bu konu?

Geçen gün Cumhurbaşkanı Erdoğan dolara meydan okudu. Rusya, Çin ve İran’a “Alışverişimizi yerli parayla yapalım” çağrısında bulundu. Daha önce dolar saltanatına meydan okuyanların tamamına yakını petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler.

Türkiye’nin ise böyle bir lüksü yok. Ancak ürettiğini satarak ayakta durabiliyor. İhracatının yarısını da Avrupa ülkelerine yapıyor.

Bu açıdan Erdoğan’ın yaptığı çağrı pek rasyonel görünmüyor. 14 yıldır her seçim öncesi şapkadan farklı tavşan çıkarıp iktidarda kalmayı başaran Erdoğan’ın bizim bilmediğimiz başka bir stratejisi yoksa eğer, bu çağrısı onun yaptığı en önemli siyasi hatalardan biri olabilir.

Serbest piyasa rejimi çöker, ekonomi krize girer, Türkiye şimdiye kadar elde ettiği tüm kazanımları kaybeder. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, geçenlerde “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra en zorlu dönemden geçiyoruz” derken neyi kastetti bilmiyorum.

Fakat tarih okumalarımdan öğrendiğim tecrübe şu…

Enver, Talat, Cemal Paşa liderliğindeki İttihat ve Terakki, bir macera uğruna Osmanlı Devleti’ni paramparça etmişlerdi.

Şimdi de Erdoğan, Perinçek ve Bahçeli üçlüsü Türkiye’nin geleceği ile oynuyorlar. Umarım hatalarından tez dönüş yaparlar da aklı selim galip gelir ve başkalarının yaptığı ölümcül hataları onlar da tekrarlamaz.

Vehbi Şahin, 5.12.2016 /TR724

MİT, ‘raporlarımız delil değil’ diyorsa Bylock nasıl delil oluyor? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

15 Temmuz darbe girişiminden sonra 100 bini aşkın gözaltı, 40 bin tutuklamaya gerekçe yapılan Bylock yalanında ısrar sürüyor. En son Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’li milletvekilleriyle buluşmasında ByLock’un soruşturmanın en önemli ayağı olduğunu söylerek, “Kimse ByLock’tan yakalanıp da gelip bana ağlamasın. ” dedi. Oysaki Hürriyet’in manşetten verdiği ve Bylock yazışma programının sahibi David Keynes’in ifşaatları, hükümetin binlerce insanı haksız hukuksuz tutukladığını ortaya koymuştu.

Onlarca kez çürütülmüş iddiaları tekrar ısıtmanın tek anlamı olsa gerek. ‘Tutuklamalara gerekçemiz yok, Bylock var.’ Yani ‘haksızlık yaptığımızı biliyoruz’ diyor her konuşan.  İktidar çevreleri ve sulh cezaların buna rağmen ‘elimizdeki tek delil’ dedikleri Bylock’a sarılmaları bundan. Bunu savunanlar cadı avı, tutuklama ve fişlemeleri savunuyor. Neydi bu Bylock ve bugüne kadar hangi gerçekler ortaya çıktı birlikte bakalım.

Bylock isimli haberleşme programı, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından gündemimize girdi. Belli ki karanlık bir odak bu programı kullananları daha önceden pek de net olmayan şekilde tespit etmiş, tüm kullanıcıları yaşam tarzları, düşünceleri ve sosyal çevresine göre fişleyip gruplandırarak darbeye kurban edeceği kitleyi belirlemiş.

BYLOCK LİSTESİ DEVREYE ALINDI, ÇÜNKÜ KURBANLAR BELLİYDİ

16 Temmuz sabahı önceden fişlenmiş 3000 hakim savcı listesi aniden ortaya çıkarıldığı gibi diğer kamu görevlilerini tasfiye etmek için Bylock listesi devreye sokuldu. Kamuoyunu bu kumpas listelerinin önceden hazırlanıp sonra da darbe planının devreye sokulduğu gerçeğinden uzaklaştırmak için de birbirinden uçuk Bylock haberleri servis edilmeye başlandı. Kara propagandayı yöneten odak o kadar özgüvenli ve hoyrattı ki aynı medya mensubunun aynı gazetenin aynı kamu görevlisinin birbirine 180 derece zıt teoriler ileri sürmesine aldırmıyordu. Önemli olan, kamuoyunun kamudaki tasfiyelerin tamamen keyfi, zalimce ve hukuk tanımaz olduğu gerçeğinden uzaklaştırmaktı.

MİT ERGENEKON’DA BU YAZIYI GÖNDERMİŞ: RAPORLARIMIZ DELİL DEĞİL!

MİT raporladı denen Bylock’un hukuken varlığı tartışıla dursun, bir de fişleme raporlarının mahkemelerde, hukuk nezdinde ne kadar delil olduğu meselesi var. Ergenekon davasının 32. celsesinde 25 Aralık 2008’de MİT, örgüt ile ilgili delillere istinaden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne cevabı bir yazı göndermişti. O celsede bu yazı kayıtlara girdi mahkemede okundu.

23 Aralık 2008 tarihli Müsteşar adına Hukuk Müşaviri Asuman Bozoklu’nun tek sayfalık yazısında Ergenekon örgütünün varlığına ilişkin 2002’de posta kanalıyla gelen ihbar mektubu ve CD’lerin içinde Ergenekon’un anlatıldığı (Ergenekon Lobi belgeleri) bunların bilgi notu ve rapor haline getirilerek, 10 Temmuz 2003’te Genelkurmay Başkanına, 19 Kasım 2003’te Başbakana (Tayyip Erdoğan) iletildiği, daha sonra 2006’da tekrar iletildiği anlatılıyordu.  MİT, Ergenekon örgütüne ilişkin delil olarak Başbakanlık üzerinden mahkemeye sunulan bu rapor ve bilgi notlarıyla ilgili ilginç bir savunma getirmişti. Yazının 2. maddesi şöyle bitiyordu: “Müsteşarlığımıza pek çok kaynaktan gelen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi ve yorumlanması neticesinde hazırlanarak ilgili makam ve kurumlara gönderilen istihbari bilgi  ve belgelerin delil olarak kullanılması da mümkün değildir.”

MİT’İN RAPORLARI DELİL DEĞİLSE, BYLOCK NASIL DELİL OLUYOR?

Ergenekon gibi bir örgütün asker-sivil yapısının tamamını deşifre eden bu ilk istihbarat rapor ve gerçeklerini, üstelik o dönemki hükümetin savcılığını yaptığı davada ‘delil değil’ yazan MİT’e ve mahkemelere şu haklı sorunun sorulması gerekmiyor mu? Dünyada milyarlarca kişinin ulaştığı platformlardan indirilebilen bir mesajlaşma programı nasıl bir örgüt yazışma programı ilan ediliyor, ve bu haliyle nasıl delil olacak? Onbinlerce masumu, 200’e yakın yüksek yargıç ve 3 bin 600 hakim-savcıyı üç beş günde toparlayıp derdest edenler, hangi hukukla ‘raporlarımız artık delildir’ diyecek? Bunu raporlayan MİT ile Ergenekon’un kapı gibi örgüt olduğunu ispatlayan delilleri inkar eden aynı kurum değil mi? Sorulmayacak mı bunlar?

Önce iktidar medyasına servis edilen haberler, ardından HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın darbe sabahı fişleme raporlarına dayanarak tutuklanmaya başlanan hakim savcıların neden içerde olduğunu izah edemediği noktada ‘Bylock yalanı’ imdadına yetişmişti.bylock hurriyet-kynes-ismail saymaz-15 temmuz-darbe girisimi-sahte delill.jpg

6 AY ÖNCE KULLANIMDAN KALKMIŞ PROGRAM NASIL DARBE ÖZEL YAZILIMI OLUR?

Yazılımın sahibi David Keynes’in Hürriyet muhabiri İsmail Saymaz’a verdiği röportajdaki bilgiler ‘oyun kurucuların oyununu’ bozdu. Buna göre, Bylock programı iddia edildiğinin aksine 15 Temmuz 2016 ‘da aktif değildi.  Üstelik flaş bellek ile gizlice dağıtıldı denen program ilk günden itibaren Apple Store ve GooglePlay gibi açık kaynaklardan yüklenebiliyordu. Keynes, Ekim 2015 itibariyle GoDaddy adlı server firmasına ücret ödemeyi kestiğini ve bu nedenle ByLock’un Ocak 2016 itibariyle kullanımdan çıktığını anlattı. O tarihten beri ByLock’un kullanılmadığını söyledi. Bu teknik ve değiştirilemez bilgiler, ‘darbenin Bylock üzerinden cemaat tarafından organize edildiği ‘ yalanını tamamen çürüttü. Ancak yalanın peşini muktedirler de medyası da bırakmadığına göre, iktidar kanadının, medyasının çelişkilerini yine de hatırlatmak lazım.

Biz de sizin için en meşhur Bylock yalanlarını ve gerçeklerini derledik, önce onlarla başlayalım:

KENDİ KENDİNE YALANLAYAN HAVUZ MEDYASI VE BYLOCK YALANLARI

BYLOCK’U CIA KENDİ İÇİN YAZDI, SONRA FETÖ’YE (!) VERDİ, SUNUCU AMERİKA’DA

24 Eylül 2016, A Haber İstihbarat şefi Kubilay Gülbek yalanı ilk büyüten isimdi. Aynen şunları söylüyordu: “Serverleri Amerika’da. CIA Bylock’u ilk çıkardığında kendi arasında bir haberleşme ağı olarak kurmuştu. FETÖ de Bylock’u örgüt içi haberleşme aracı olarak kullanıyordu. Sen bu Bylock’u cep telefonuna indiremezsin internette yok. Bylock Amerika’dan bir cep telefonuna yükleniyor, Türkiye’ye getiriliyor, bluetooth aracılığıyla Türkiye’deki örgüt elemanının telefonuna yükleniyor.”

VERİTABANI (SUNUCU) KANADA’DA

03 Ekim 2016, Milliyet Gazetesi / Tolga Şardan: 24 Aralık 2014 tarihi bir milat olarak kabul ediliyor. Bylock’un bu tarihten önce herkes tarafından kolayca indirilebilmesi nedeniyle bu tarihin milat olarak seçildiği belirtiliyor. Bu tarihten sonra asıl veritabanı Kanada’da olan programın Türkçe’ye güncelleyip cemaat tarafından kullanılmasının sağlandığı ifade ediliyor.

BYLOCK SUNUCUSU LİTVANYA’DA; MİT, DAVİD KEYNES’İ UYDURMA SANMIŞ

13.Eylül 2016, Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin’in MİT’i kaynak gösterdiğini yazısında Bylock’un sahibi Kynes uydurma demişti: “Bu arada yazılımın geliştiricisinin kayıtlarda “David Keynes, Oregon” şeklinde verildiği ancak Türk istihbaratının, bu bilgilerden hareketle ulaşabildiği birileri ya da bir firma olmadığının görüldüğü, dolayısıyla.. uydurma olduğunun düşünüldüğü, ByLock’un sunucusunun ise Litvanya’dan çıktığı!..”

BYLOCK’U CIA DEĞİL TÜBİTAK YAZMIŞ!

08 Eylül 2016’da, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü; “Kriptolu bir yazılım, eski TÜBİTAK çalışanları, malum yapıya mensup kişilerin geliştirdiği yönünde elimizde ciddi veriler var” demişti. Sonra sustu, başkaca bir delil de ortaya koymadı.

‘ELİM DEĞDİ İNDİRDİM, APPLE STORE’DAN İNDİRDİM DEMELERİ MÜMKÜN DEĞİL’

27 Ekim 2016’da bu kez  Adalet Bakanı Bekir Bozdağ devreye girip başka bir yalanı piyasaya sürdü: “ByLock’a referansla giriliyor. Sizi akredite etmesi gerekiyor. Elin değdi indirdim, veya AppStore’dan aldım demeleri mümkün değil. Belli bir süre duruyor orada sonra indiriyorlar.”

EFSANE FORMÜLLER ŞAMPİYONU BAHÇELİ: 1 DOLAR’IN SERİ NUMARASI BYLOCK’A GİRİŞ ŞİFRESİ!

Bir de 21 Eylül 2016 ‘da konuşan ve iftira tarihine girecek komedide bir yalanı uydurmuştu. Yakalananların evlerinde çıkan dolarların seri numaları ‘Bylock şifresi’ deyiverde Bahçeli.  Daha önce 40. yılda MHP iktidar, her ülkücüden 10 oy gibi efsane formülleri ile ünlü Bahçeli,  “Bylock sisteminin kurulmasından itibaren referans sistemi kullanılıyormuş. Tanıdık olmayanın sisteme girmesi imkansız. Örgüttekilere verilen F serisindeki 1 dolarların seri numaraları ise bylock sisteminin giriş şifresi olarak kullanılıyormuş!..”  diyecekti.

GERÇEKLER:

Bütün bu yalanları David Keynes’e ulaşan bir gazetecinin haberi bitirdi.

Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin’in MİT’in ‘David Keynes’i araştırdık ama gerçek isim değil’ dediğini yazmıştı. Peki gerçek bu muydu?

Hürriyet muhabiri İsmail Saymaz, devletin yalanını manşetten (farkında olmadan) yüzüne vurunca, havuzdaki yeni sürüm ‘kullanışlı aptallar’ koro şefleri ‘Küçük Tetikçi’ yönetiminde öfkelerini Hürriyet, Aydın Doğan ve Saymaz’a boca ettiler.

Saymaz’ın haberi David Keynes’in gerçek bir kişi olduğunu pasaportu ile ispatladı; işte Apple Store Uygulama Marketinde Bylock’un telif hakkı sahibi görünen David Keynes’in pasaportu:

Telefonuna Bylock programı indirdiği bahanesiyle ile yüz bin kişiyi memuriyetten ihraç edip, on binlercesini tutuklayan Devletimiz bu pasaportla defalarca Türkiye’ye girip çıkan, hatta 15 Temmuz’da da Türkiye’de olan David Keynes’in 7 Ağustos’ta Türkiye’den ayrılmasına göz yummuş.

Neden mi? Kara propaganda netlik sevmez, bir kara propaganda tekniği olarak kısıtlı muğlaklık hedef kitleye hayal gücüyle boşluk doldurma imkanı vererek yalanı sahiplenmesini sağlar. David Keynes, gözaltına alınıp ifadesi alınsaydı, sahibi meçhul, esrarengiz program algısı çökecekti.

Saymaz’ın haberi bizzat Adalet Bakanının söylediği Apple Store’dan indirmek mümkün değil yalanını da tuz buz etti.  Saymaz, haberinde Bylock’un Apple Store uygulama marketinde olduğunu, Bylock uygulamasının Apple ID numarasının 842 680 855 olduğunu gösterir belgeyi de yayınladı.

Saymaz’ın haberinde Keynes, ByLock’un, 2014 yılının Mart ayından sonra Apple Store ve Google Play adlı online mağazalarda kullanıma açıldığını, uygulama için ayda 29 dolar ödediğini, altyapısını güçlendirilip sürümü yükseltilemediği için ByLock’un, 7 Eylül 2014’te App Store’dan kaldırıldığını, Google Play’de bir yıl kalabildiğini, ancak program, Apple Store ve Google Play’den kaldırıldıktan sonra da farklı internet sitelerinden indirilmeye devam ettiğini anlattı. Keynes, Ekim 2015 itibariyle GoDaddy adlı server firmasına ücret ödemeyi kestiğini ve bu nedenle Bylock’un Ocak 2016 itibariyle kullanımdan çıktığını, o tarihten beri kullanım dışı olduğunu ve darbe teşebbüsünde  kullanılmadığını da söylemişti.

PEKİ KEYNES’İN SÖYLEDİKLERİ DOĞRU MUYDU?

Doğru-1 : Bylock Google Play Store ve Apple Store’da vardı

Bylock’un Google Play Store’da olduğu ve oradan indirilip kullanıldığına dair ekran görüntüsü :

Google Play Store web sitesinin Ağustos 2014 tarihli arşiv görüntüsü

https://web.archive.org/web/20140818062556/https://play.google.com/store/apps/details?id=net.client.by.lock

Doğru-2 : Bylock, Apple ve Google Play Store’den kaldırıldıktan sonra da farklı internet sitelerinden indirilmeye devam etti

Onlarca web sitesinden indirime sunulmuştu. Bunlardan bazılarının linkleri şöyleydi:

https://apkpure.com/bylock-secure-chat-talk/net.client.by.lock
http://www.appszoom.com/iphone-app/bylock-ktlop.html
https://www.technopat.net/sosyal/konu/ios-icin-bylock-kurulumu.279723/
http://appcrawlr.com/ios/bylock
https://www.mobbo.com/Android/App/net.client.by.lock/64212
https://sensortower.com/android/us/by-lock/app/bylock-chat-call/net.client.by.lock/
http://appcrawlr.com/ios/bylock#authors-description
http://mobile.softpedia.com/android/app-lock-by-lock-app-master-android-review-3727.html
https://apkdot.com/apk/by-lock/bylock/bylock-1-1-7/
https://apkpure.com/bylock-secure-chat-talk/net.client.by.lock
http://www.apkmonk.com/app/net.client.by.lock/
https://m.downloadatoz.com/bylock-secure-chat-talk/net.client.by.lock/

Sonuç olarak, Bylock’un cemaatin esrarengiz haberleşme programı değil, 1 milyar aktif kullanıcısı olan Google’ın uygulama marketi ile dünya üzerinde 1 milyar cihazı ve 500 milyon aktif kullanıcısı olan Apple Store’da kullanıma sunulmuş, ayrıca onlarca başka web sitesinden indirime açılmış bir haberleşme uygulaması olduğu gün gibi ortaya çıktı

Doğru ayakkabısını giyene kadar yalan dünyayı dolaşıyor olsa da yalancıları mağlup etmenin tek yolu doğruları söylemek. Bylock yalanı ile onbinlere zulmedenlere tekrar tekrar  hakikatleri söylemeye devam etmektir.

Erman Yalaz, 5.12.2016 /TR724

Futbol yıldızlarından maliyeye vergi çalımı [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Kendini ‘futbol aşığı’  olarak tanımlıyor. ‘Güzel oyun’ olarak tanımladığı futbol dünyasının kirli yüzünü görmesiyle bir dedektif gibi çalışmaya başlamış. 29 Eylül 2015’e Football-Leaks (Futbol Sızıntısı) internet sitesini kurmasıyla binlerce bilgi ve belge akmaya başlamış. Gerçek adını güvenlik nedeniyle gizeyip  ‘John’ takma ismini kullanan bu genç Portekizli bir yıldır polisin, futbol menajerlerin, özel dedektiflerin ve avukatların peşinde olduğu bir isim. Artık gelen bilgi ve belgelerin içinden çıkamayacağını anlayan John, mart ayında Almanya’nın ünlü dergisi Der Spiegel’in kapısını çalıp, tüm bilgi ve belgeleri gazeteci Rafael Buschmann’a teslim etti. Dokümanlar arasında tam 18,6 milyon gizli sözleşme, banka havaleleri, e-postalar var.

Futbol tarihinin en büyük yolsuzluk ve vergi kaçırmasının deşifre eden John’un teslim ettiği bilgi ve belgeleri Alman Der Spiegel öncülüğünde kurulan Avrupa Araştırmacı Gazeteciler Birliği (EIC) Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden 12 gazeteden 60 gazeteci 29 Nisan’dan itibaren araştırmaya başlar. 7 ay boyunca mesai yapan gazeteciler, futbolun kirli yüzünü gösteren belgeleri tasnif edip, aralık başında yayımlamaya başladı. Şu ana kadar yayınlanan belgelerde Christiano Ronaldo başta olmak üzere Mesut Özil gibi yıldızların maliyeye çalım atıp vergi kaçırmak için İngiliz Virgin Adaları’nda paravan şirketler kurduğu tespit edildi. Football-Leaks belgelerinde Danimarkalı ünlü futbol adamı Michael Laudrup’un 20 yıldır menajerliğini yapan Bayram Tutumlu’nun da adı geçiyor. Tutumlu’nun Laudrup’un Swensea teknik direktörlüğü döneminde transfer ettiği 7 oyuncudan 4 milyon Euro haksız kazanç elde ettiği belgelerde yer alıyor.

CRİSTİANO RONALDO, SADECE FUTBOLDAN KAZANMIYOR

Ronaldo aynı zamanda ünlü firmaların reklam yüzü. Attığı çalımları ve golleriyle tanınan Ronaldo, sadece yeşil sahalarda çalım atmamış. Ronaldo, ‘imaj reklam’ anlaşmalarıyla ilgili haklarını Virgin Adaları’nda kurulan paravan şirket Tollin’e satmış. Tollin, Ronaldo ile yaptığı anlaşmadaki haklarını İrlanda’da kurulan Multisport & Image Menagement (MIM) şirketine devretmiş. Ronaldo’nun menajerliğini yapan Jorge Mendes’in yönettiği Polaris, yıldız oyuncuyla reklam anlaşması yapacak firmalar bulmuş. Aralarında Nike, Toyoto, Armani ve JBS gibi dev firmalar MIM ile Ronaldo’nun reklam yüzü olmaları için milyonlarca dolarlık anlaşmaya imza atmışlar. 2009-14 arasında Polaris, ‘müşteri’ bulduğu için yüzde 20 komisyon alırken, MIM’ın yaptığı anlaşmalardan elde edilen reklam ve sponsor gelirleri Virgin Adaları’nda kurulan paravan şirkete, bu şirketten de Ronaldo’nun İsviçre bankalarındaki gizli hesaplarına aktarılmış. Ronaldo reklam anlaşmalarından 75 milyon Euro kazanırken, bunun sadece yüzde 15’ini İspanya maliyesini bildirmiş. Ancak Football Leaks belgelerine göre Ronaldo bu süreçte 150 milyon Euro kazanmış. Vergi olarak ise kazandığının sadece yüzde 3,8’ini ödemiş. İspanyol maliyesi, Neymar ve Messi’nin vergi kaçırdığını tespit ettikten sonra benzer araştırmayı Ronaldo içinde başlatmıştı. Ortaya çıkan bu yeni belgeler, Portekizli yıldızın maliyeye attığı çalımların maliyetinin oldukça yüksek olacağını gösteriyor. Ronaldo’nun vergi kaçırmasına yardımcı olan isim olarak ise ‘dünyanın en iyi menajeri’ olarak gösterilen vatandaşı Jorge Mendez var. Mendes,  Ronaldo ile birlikte Real Madridli James Rodriguez ve Chelsealı Diego Costa’nında aralarında bulunduğu ünlü isimlerin menajerliğini yapıyor.

DER SPİEGEL: MESUT ÖZİL DE VERGİ KAÇIRDI

Der Spiegel dergisi ise Mesut Özil’in vergi kaçırdığını yayınladı. Özil’in Real Madrid’de top koşturduğu yılları mercek altına alan İspanya vergi dairesi, 2010-13 arasında için 2 milyon Euro vergi ödemesini talep etti.  İspanyol vergi dairesi 2014 yazında, Özil’in 2011 13 arasında beyannameleri incelemeye başlıyor. Real Madrid’in Özil’in menajeri Reza Fazeli’ye 2011- 12 yıllarında toplam 1,2 milyon Euro,  bir diğer menajeri Erkan Söğüt’e ise Özil’in FC Arsenal’e transferinin ardından milyonlarca euro ücret ödüyor. İspanyol vergi dairesine göre, menajer ücretlerini kulübün değil, Özil’in kendisinin ödemesi gerekiyordu. İspanyol vergi dairesi bu ödemeleri, Özil’in vergilendirmesi gereken bir kazancı olarak değerlendiriyor. Der Spiegel, Özil’in vergi kaçırdığının deşifre olmasından dolayı mart ayında faiziyle birlikte vergileri ödediğini yazdı. Vergi kaçırdığı maliyenin incelemesine takılan Mesut Özil’in, Madrid ve Mülheim’de bulunan avukatları ve mali müşavirleri 1,5 yıl boyunca suçlamaları boşa çıkarmak için mücadele ettiği, ancak başarılı olmadıkları Der Spiegel’in haberinde yer aldı.

‘Bayram Tutumlu 4 milyon Euro haksız kazanç elde etti’

Danimarka’nın Politiken gazetesi ise bu ülkenin yetiştirdiği ünlü futbol adamı Michael Laudrup’un Türk menajeri Bayram Tutumlu’nun haksız kazandığı 4 milyon Euro kazandığını deşifre etti. Football-Leaks belgelerine göre Michael Laudrup’un Swensea teknik direktörlüğü yaptığı dönemde kulübe yapılacak transferlerin Bayram Tutumlu aracılğıyla olmasını şart koştuğu yer alıyor. Bu dönemde Tutumlu, Swensea’ya 7 oyuncu transfer ederken, kulübün bilgisi olmadan bu transferlerden masa altından 4 milyon Euro 2komisyon’ alıp, haksız kazanç elde ettiğini iddiası yer aldı. Swensea kulübü şubat 2014’te Laudrup ile olan sözleşmesini fesh ederken, İngiltere Antrönerler Birliği’ne gönderdiği bilgi notunda, ‘Kulübe yapılacak tüm transferin Bayram Tutumlu aracılığıyla olmasını şart koşmasından dolayı, kulübümüz Laudrup’un transferlerden haksız kazanç elde ettiği şüphesine kapılmıştır. Gerekli araştırmayı yapmak için tek taraflı Laudrup’un sözleşmesini fesh ettik’ açıklamasını yapmıştı. Araştırma sonunda Laudrup’un komisyon almadığı tespit edilirken, Footbal Leaks belgeleri haksız kazancı Bayram Tutumlu’nun elde ettiğini ortaya koydu. Hakkındaki iddialarla ilgili Politiken gazetesine açıklama yapan Tutumlu, sadece Laudrup’a hak etmediği bir ödeme yapmadım demekle yetindi. Şuan Katar’ın Al Rayyan takımını çalıştıran Michael Laudrup, Politiken’e ‘Hiçbir zaman oyuncu transferlerinden 5 kuruş komisyon almadığımı vurgulamak isterim.’ Açıklamasını yaparken, Tutumlu’nun kendinden habersiz gelir elde etmesinden haberdar olup olmadığı sorusunu yanıtsız bıraktı.

Mourinho, Fabio Capello da belgelerde

Vergi kaçıranlar arasında ünlü teknik direktörler Jose Mourinho ve Fabio Capello’da var. Mourinho’nun, Real Madrid’i çalıştırdığı dönemde Virgin Adaları’ndaki bir firmanın İsviçre’deki banka hesabına 12 milyon Euro aktardığı belirtildi. Yine ortaya çıkan belgelere göre, Fabio Capello çalıştırdığı takımlarla dostluk maçı yapacak kulüplerden 75 bin Euro ‘rüşvet’ ve business class uçak bileti ve lülks otellerde rezervasyon şartı koştuğu belgelerde yer aldı.

Efe Yiğit, 5.12.2016 /TR724

ATO golüyle Gökçek efsanesinin sonu geldi [Haber-Analiz: Sefer Can]

Melih Gökçek, Ankara Ticaret Odası seçimlerini kaybetti. Babasının uzun soluklu projelerinin bir parçası oğlu Osman adaydı. Dolayısıyla gol başkanın kalesine yazıldı. Bileğini büken kişinin Emine Erdoğan’ın akrabası olması işin rengini değiştiriyor. Eski yönetimin istifaya zorlanma sürecinde Gökçeklerin etkin olduğu biliniyordu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan devreye girmeseydi, veliaht prens Osman’ın seçilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Küçük Gökçek, milletvekili adayı yapılmayınca ‘Allah istemedi’ şeklinde yorumlamıştı. Herşeyi yaratanın Allah olduğuna inanıyoruz ama beşerin iradesi de var. Ve engelleyici beşer iradesinin kim olduğu meçhul değil. Aynı irade baba Gökçek’in Belediye başkanlığını da hep son dakikalarda onaylayarak memnuniyetsizliğini açıkça gösteriyor.

1994’TE BAŞLAYAN YARIŞ

Erdoğan ve Gökçek birlikte yıldızlaştı. 1994 Yerel Seçimlerinde Refah Partisinin patlamasının sembolleriydiler. İstanbul ve Ankara’yı almaları merkez siyasetinde ve laikçi kanatta şok etkisi yapmıştı. Erdoğan, Milli Görüş geleneğinin çocuğuydu. Tabanda etkisi fazlaydı ama Erbakan Hoca onun kontrol altında tutulması gerektiğine inanıyordu. Nitekim korktuğu başına geldi, “ders kaçkını talebe” partiyi böldü; hatta yok etti. Melih Gökçek ise Yeniden Milli Mücadele grubunun ‘abi’lerindendi. Aykut Edibali’ye baş kaldırıp ayrılanlardandı. Bir müddet Ülkücü takıldıktan sonra ANAP’ın saflarında konumlandı. Yükselen RP trenini erken farkedip ona atladı. Erdoğan, kendisine ‘ev danası’ muamelesi çekilmesinden ve dışarıdan gelenlere  gösterilen abartılı ilgiden rahatsızdı. Ancak Gökçek’e karşı dikkatli olmasının asıl sebebi onun da kendine dair kariyer planlarını farketmesiydi. AKP kurulurken de bu perde ardı mücadele gözden kaçmadı. Gökçek önce kendi projesi için nabız yokladı. Bu arada eski dava arkadaşları Hüseyin Gülerce ve Ahmet Taşgetiren, Erdoğan’ın muhafazakar siyaset ve ülke için risk olduğuna dair yazılar kaleme alıyordu. Sonunda bir uzlaşma yolu bulundu, Gökçek partiye en son katılanlardan biriydi. Erdoğan’ı ise Abdullah Gül ve Bülent Arınç ikna etmişti. Yekpare Milli Görüş izleniminin seçmende ve zinde güçlerde negatif etki yapma ihtimali onları düşündürüyordu.

ERDOĞAN SULTAN, GÖKÇEK ANADOLU BEYİ

Erdoğan kendisini Osmanlı sultanı bildiği kadar Gökçek’i de ilk fırsatta alternatif imparatorluğunu kurmaya hazırlanan Anadolu beyleri gibi görüyor. Onun da veliaht yetiştirmesine, futbol takımı ile rekabete girmesine hep bu gözle bakıyor. Kendilerini paralasalar da eski Milli Mücadeleci gazetecileri uçağa bile almıyor, hep dış sofada bekletiyor. Cumhurbaşkanı, güçlenmesiyle doğru orantılı artan bağlılık gösterisine sadece inanmış görünüyor. Sadakat ile yalakalığı ayırt edebilecek kadar siyasi zekası var. Onu hep kontrol altında tutuyor ve alanını genişletmesine izin vermiyor. Oğlunun milletvekili adaylığı ve ATO Başkanı olma hevesine bunun için set çekti. Basketbol Federasyonu başkanlığını dahi kimseye bırakmayan Erdoğan’ın ATO’dan feragat etmesi beklenemezdi. Gökçek ise bu denemelerle yenilgiyi tamamen kabullenmediğini mesajı veriyor. Ayrıca kendisi için bir şey isteme zamanı geldiğinde kullanacağı koz biriktiriyor. Şunları engellediniz bari bunu verin diyecek.

Gökçek, oğlu üzerinden gücünü de test ediyor. Tabirimi mazur görün mayın eşeği olarak kullanıyor. O eski halinden eser kalmadığını kabullenecek mi? Bilmiyorum. Ancak gerçek bu. Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Ankara bürokrasisine, bilhassa yüksek yargıya gösterdiği ‘kolaylıklar’ Gökçek’i vazgeçilmez kılıyordu. FETÖ bahanesiyle bürokraside yapılan tasfiyelerden en fazla etkilenenlerden biri o. Erdoğan siyasetten tasfiye olmadığı müddetçe Melih Gökçek için istikbal karanlık. Gül ve Arınç’ı yemiş birinden farklı bir tavır o da beklemiyordur.

Haftanın fıkrası ise oğul Gökçek’in yenilgiden ‘FETÖ’yü sorumlu tutması. En çok da Erdoğan gülmüştür bu fıkraya…

Sefer Can, 5.12.2016 /TR724

Seyyid Kutup’tan bugüne (2) – [Veysel Ayhan]

Bediüzzaman hazretleri geçiş durağı olan dünya için iki tür ‘ekin’den bahseder:

“Silsile-i Nübüvvetin bir şecere-i tûba-i ubûdiyyet hükmünde bulunan küre-i zemin bağındaki mübarek dalları: Kuvve-i akliye dalında Enbiya ve Mürselîn ve Evliya ve Sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi…” diyerek nübüvvet’în meyvelerini işaret eder.

“O şecerenin (Küfür) kuvve-i gadabiye dalında; bîçâre beşerin başında küçük-büyük Nemrudlar,  Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş.” diyerek diğer şer kutbunu işaret eder.

Eşyanın tabiatı bu. Yeryüzü her zaman diliminde bu iki tür ekini verecek. İstisnası yok.

“Enbiya ve Mürselîn ve Evliya ve Sıddıkîn” veya  “Nemrudlar,  Firavunlar, Şeddadlar”

Dünya var olduğu günden beri bu mücadele sürüyor. Ana konsept bu.Dünya gaye değil, bir seçme ve elenme güzergahı. Asıl varılacak yer değil. İnsanın, gerçek insan olmaya, kemâlata ve velayete yol alması için yaratılmış bir geçiş durağı. Hadiste dendiği gibi kısa bir imtihan süresi.  Dünyanın mutlak tanımı hadisi şerifte şudur: “Dünya ile benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terkedip giden yolcunun misali gibidir.” [Tirmizî, Zühd 44]

Bizlerin imtihanı ise bu iki uç, iki kutup arasında doğru yerde durabilmek, doğru kutba yönelebilmek.

KUTUP’UN BUGÜNE IŞIK TUTAN SÖZLERİ

Merhum müfessir Seyyid Kutup, İbrahim süresi 24,25,26. ayetlerin mealini şöyle verir: “Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir. İğrenç söz de kökü yerden kesilmiş, dik duramayan acı meyvalı bir ağaca benzer.”

Ve ayetleri şöyle tefsir eder:

“Surenin atmosferinden, peygamberler ile onları yalanlayanların hikâyesinden, özelde de her iki grubun akıbetinden alınmış bir sahnedir. Burada peygamberlik ağacı ve bu ağaca yansımış peygamberlerin babası Hz. İbrahim’in gölgesi net bir şekilde görülmektedir. Bu ağaç her dönemde güzel ve tatlı meyveleri vermektedir… Peygamberlerden biridir bu meyve… İman, iyilik ve canlılık meyvesini vermektedir…

BİTME, YOK OLMA TEHLİKESİ

Hiç kuşkusuz güzel söz -yani gerçek söz- tıpkı güzel bir ağaç gibidir. Sağlam, görkemli ve bol meyvelidir. Sağlamdır, kasırgalar ne kadar amansız olurlarsa olsunlar onu yerinden sökemez. Batıl rüzgârları onu sarsamaz. Tağutların balyozları onu etkilemez. Kimi dönemlerde bazılarınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zannedilse bile sağlamdır, uludur. Kötülükten, zulümden ve azgınlıktan hep yüksektir. Kimi zamanlar onun batıl tarafından yerinden sökülüp boşluğa atıldığı sanılsa bile meyvesini vermeye devam eder. Bu ağaç ve meyveleri hiç eksik olmaz. Çünkü bu ağacın tohumları gün geçtikçe artan ruhlarda yeşermektedir.

ALLAH ZALİMLERİ SAPTIRIR

Aynı şekilde iğrenç söz -yani batıl söz- tıpkı iğrenç bir ağaç gibidir. Kabarır, yükselir, dal-budak salar. Bu yüzden bazı insanlar onun güzel ağaçtan daha iri, daha güçlü olduğunu sanabilirler. Hatta toprağın dışındadır. Onun bu görkemi geçici bir süre içindir, sonra tekrar yere yıkılacaktır. Sağlamlığı, kalıcılığı sözkonusu değildir. Toprağın üstünde dik duramayan, sağlamlığı ve dayanıklılığı sözkonusu olmayan iğrenç ağacın gölgesinde… ‘Allah zalimleri ise saptırır.’ İfadelerin ve anlamların gölgeleri ayetin akışı içinde birbirleriyle bir ahenk oluşturmaktadırlar… Zulmedeni, aydınlığı görmezlikten geleni, arzu ve hevesine uyanı sapıklığa, bataklığa ve bedbahtlığa mahkûm eden değişmez yasası uyarınca onları saptırır…”

EFENDİMİZİN (SAV) İFTİHAR EDECEĞİ BİR MAHSUL…

“Evliya ve Sıddıkîn” olacaksa  “Nemrudlar,  Firavunlar” da olacak. Bu nedenle de zulüm her dönem mukadder. Zâlim zulüm yapmak için birilerinin hata yapmasını beklemez. Hataların muhasebesi yapılmalı. Yanlışlardan ders alınmalı. Ama atfı cürmlerde bulunmak, “sen şu hatayı yaptın” “siz bu günahı işlediniz” demek boş ve gereksiz. Terbiye süreci böylesine önemli bir gereklilik ve lütufsa buna neyin sebep olduğunun bir önemi yok. Belki o hatalar yapılmasa da böyle ağır bir terbiyeden geçmek gerekiyordu. Efendimizin(sav) iftihar edeceği bir “mahsul / ekin” elde edilmesi için bu ağır potalardan geçilmesi şart.

Ekinler yeşilken mahsul alınmaz. Rüzgârla, kasırgayla, borayla savrulmadan başaklar çer-çöpten, buğdaylar samandan ayıklanmaz. Değirmen taşlarından geçmeden, yoğrulmadan, mayalanmadan, sabırla beklemeden ve sonra fırınlarda pişmeden bugdaydan ekmek olmaz.

Allah bu “mahsul” ve “ekin”i öyle seviyor ki 7’den 70’e hatta 90’a kadar Rububiyetiyle terbiye ediyor, cüzi irademize bırakmadan insani kemalâta yükseltiyor, sahabiye ve mukarrebine yaşattığı çile ve ıstıraplarla taziz ediyor, onurlandırıyor. Bundan daha büyük bir şeref olabilir mi? Bundan daha büyük bir sevinç olabilir mi? Geri kalan her söz boş ve anlamsız.

Veysel Ayhan, 5.12.2016 /TR724

Soygun düzeni sıkışınca [Nazif Apak]

Bir dönem Çanakkale’de rektörlük, TRT’de program, Star’da yazarlık yapan Prof. Dr. Sedat Laçiner aylardır hapishanede. Ne iddianame var ortada ne mahkeme. On binlerce insan gibi o da saçma sapan yakıştırmalar eşliğinde zindana atıldı ve resmen esir muamelesine maruz bırakıldı. İddia ediyorum; Laçiner’in düşüş seyrini izleyen herkes; Türkiye’de yaşanan binlerce zulmün sırrını çözer.

Rektörlükten nasıl uzaklaştırıldı, biliyor musunuz? Yapılan rektörlük seçimlerinde en yüksek oy ona çıkıyordu; ancak Hoca, Türkiye’deki yolsuzluk düzenine bahaneler uyduran satılık kalemlere katılmıyor, kirli güç odaklarına boyun eğmiyordu.

Rektörlük seçimleri yaklaşırken parti merkezli bir özel toplantı yapıldı. Toplantı katılımcılarının sağda solda ballandıra ballandıra anlattığı özel görüşmeyi nereden öğrendiğimi merak etmeye gerek yok. Konuyu Başkent’te çalışan herkes gayet iyi biliyor; çünkü katılımcılar arasında duyduklarından rahatsız olan biri, o günlerde kimi gördüyse şu çarpıcı olayı paylaştı.

Özetliyorum: Sedat Laçiner’in dik, demokratik, dürüst yaklaşımdan rahatsız olan parti SS’leri rapor üstüne rapor yazıp Merkez’e gönderince bir görüşme gereksinimi duyulur. Laçiner’i gözden çıkarmıştır heyet. Yerine kim gelecek onun tartışması yapılmaktadır.

Bir isim önerilir. Yalnız, o kişi fakülte hocalarından yeterli oyu alamamaktadır. Bu sorunu rahatlıkla çözebileceklerini söyler baş katılımcı. Bunun üzerine bir başka sorun daha dile getirilir: ‘Bir de adam hakkında yolsuzluk usulsüzlük iddiaları var.’ Bunun çok önemli bir engel olduğunu düşünen katılımcılar hiç beklenmedik bir cevap ile karşı karşıya kalır: ‘Tam aradığımız adam! Hem mesleğinde çok iyi değil, hem herkes tarafından sevilmiyor, hem de hırsızlık yolsuzluk demeden işlerin içine dalıvermiş.’

Toplantı heyeti; en azından olayı sağda solda öfke ile anlatan AKP’li, şok üstüne şok yaşamaktadır. Bu konuşmalardan sonra önerilen kirli şahsın rektör olarak seçilip seçilmediğini bilmiyorum; ilgilenmiyorum da; çünkü aslolan kimin rektör seçildiği değil; seçenlerdeki zihniyetin perişan halidir…

O kişi şu anda Başbakanlık koltuğunda oturuyor

Sıkı durun; asıl şok haber şu: Bu olayı Parti içinde de birçok kişiye de anlatan katılımcıya göre ‘Tam aradığımız adam!’ diyerek konuşmaların seyrini değiştiren kişi şu anda başbakanlık koltuğunda oturuyor.

Bazıları bu ismi duyduğunda şaşırır gibi oldu; ama ben şahsen çok yadırgamadım. Liman yolsuzluğunda suç üstü yakalanan yakın akrabalarının kimden cesaret alabileceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Ayrıca daha beş on sene öncesine kadar vasat bir mali durumu olan aile bireylerinin servetlerine servet katması; dünyanın en lüks gazinolarda kumar oynayacak ve kaybettiği binlerce dolara dönüp bakmayacak hale gelmesi ancak bir şekilde izah edilebilir; onu da söyleyince adamı hapse atıyorlar bu ülkede.

Gelişmemiş ülkelerin yazgısı bu: Ha bire köşe dönen ve servet avcılığında sınır tanımayan siyasiler, kendilerine benzeyen kişilerle çalışmak ister. Arzu ederler ki çalıştıkları kişiler kendileri gibi sonradan servete boğulmuş olsun ve onu kaybetmekten ödü kopsun.

Erdoğan ve yakın aile fertleri için de aynı sıkıntı söz konusu. Hem kendi mal mülkleri hem yakın aile fertlerinin akla hayale sığmaz ticari yükselişleri, onları dar bir kadro ile çalışmaya mecbur ediyor. Misal olsun diye söylüyorum: Muammer Güler’in oğlu ile ilgili yolsuzluk iddiaları 17 Aralık’tan önce konuşuluyordu. O kadar ki parti içinde birileri bu dedikoduları Erdoğan’a haber verdi.

İstanbul valiliğinden alındığında iyi niyetli AKP yetkilileri konuyu Erdoğan’ın yolsuzluk konusundaki titizliğine bağlamış, içten içe sevinmişlerdi. Erdoğan Güler’i önce milletvekili yaptı, sonra da musluğun başına oturttu. Reza Zarrab konusu başta olmak üzere pek çok şaibeli kişinin iş bağlantısı, Güler’e ve oğluna yeni kapılar açtı. Ve olanlar oldu.

Şimdi dosya Amerikalı bir savcının masasında

Dosyada yer alan bir numaralı kişi ve onunla beraber rüşvet alan kişiler konusunda onlarca dedi kodu üretiliyor. Mahkeme salonlarına yansıyan somut bilgilere ortada çok sayıda kirli işlere bulaşmış insan var ve bunların da devlet olanaklarını tepe tepe kullanan kişilerle bağları tespit edilmiş durumda.

Görüyor musunuz; Sedat Hoca’dan girip nerelerden çıktık. Kurulu düzen bu çünkü. Kirli işler dönüyor devlet çarkında. Bu çarkların durmaması için dürüst insanların tasfiye edilmesi, kirli insanlarla yeni bir nizamın kurulması gerekiyor.

Peki ya üretim? Ticaretin olmazsa olmazı sayılan mal üretimi, onun pazarlanması, yurt içinde ve dışında satılması neden yapılamıyor? Çünkü rant ekonomisi öyle uzun vadeli, meşakkatli, kar marjı az ama kalıcı üretimden ziyade çok hızlı yapılan, komisyonları rahat paylaşılan sektörleri tercih ediyor. İnşaat gibi, devlet ihaleleri gibi…

Şimdi Türkiye’de havuzların ana mecrası olan sektörlerde korkunç bir daralma yaşanıyor. Sınır tanımayan şımarık güç, OHAL’ı bahane ederek her şeyi yerle bir etti. Ticareti de… Onca şirkete sorgusuz sualsiz el koyarsan, insanların alın terine göz dikip mallarını kayyım denen haramilerle gasp edersen, yatırımcıları kaçırmış olmaz mısın hiç! Mal ve can güvenliğinin bizzat devlet maskesi altındaki kişilerce tehdit edilen ülkeye kim yatırım yapar!

Dolar tavan yapıp Türkiye’nin borcu katlanınca ve devlet iflasın eşiğine gelip dayanınca yine aynı terane başladı: Dış güçler, üst akıl, komplo falan filan…  Vatandaş o kadar narkoza yenik düşmüş ki şu basit soruyu bile soramıyor: Dış güce ne gerek var ki; zaten bu ülkeyi yönetenler ellerine kazma küreği almış ülke ekonomisinin mezarını kazmıyor mu?!  Ticaretteki en büyük ortağımız AB’ye meydan okumalar, namuslu iş adamlarının malına yumulmalar, demokrasiyi morga kaldırmalar, diktatörlüklere benzeyen uygulamalar, keyfi suçlamalarla OHAL’a devam etmeler…

Ne yazık ki iktidarı elinde tutanlar yanlış bir yola soktu Türkiye’yi. Ülkeyi zenginleştirip özgürleştirme yerine, kişisel servetler edinip yeni bir oligarşi inşa etmeyi tercih ettiler. Bu soygun düzeninin var edilmesi için defolu adamlara ihtiyaç vardı; onları istihdam etmek işlerini kolaylaştırıyordu. Ne var ki daha önce defalarca izlenen ve her biri felaketle sona eren bu yolun sonuna dair öngörüyü göz ardı ettiler. Şimdi iflas korkusu sarmış Başkent ufuklarını.

Boşuna herkes ağız birliği yapmışcasına ‘ayakkabı kutularındaki dolarları bozdurun’ demiyor. Bu sistemin sürdürülebilmesi mümkün değil.

Keşke bu kabusu hiç yaşamasaydı bu güzel ülke!

Nazif Apak, 5.12.2016 /TR724