Türkiye bu badireyi nasıl atlatacak, Francis Fukuyama haklı mı çıkıyor? [Faruk Mercan]

Türkiye hızla dibe vuruyor.

Bunu artık bizzat rakamlar söylüyor.

Mesela OECD’nin Uluslararası Değerlendirme Programı PISA’da öğrencilerimiz döküldü. Matematik, fen bilimleri ve okuma dallarında Türkiye, OECD ülkeleri arasında sondan ikinci oldu!

Dünyanın saygın yayın organları, giderek kötüleşen ekonomik durumu sebebiyle Türkiye’nin G-20 liginden düşeceğini söylüyorlar.

Daha bugün, NATO Komutanı orgeneral, NATO’daki Türk subaylarının tasfiyesi sebebiyle kaygılı olduklarını, NATO’nun güç kaybettiğini söylüyor. NATO ve Batı’dan uzaklaşan, Rusya ve Çin eksenine kayan bir Türkiye var çünkü...

Evet Türkiye hızla dibe vuruyor.

Bütün diktatörler ülkelerini tüketirler. Türkiye tükeniyor. Türkiye hızla dibe vuruyor.

Demokrasiden uzaklaşan Türkiye, zenginliklerini kaybediyor. Kafaların özgür olmadığı bir ülkede zenginleşme olmaz. Var olan zenginlikler hızla tükenir. Merhum Turgut Özal bu yüzden fikir hürriyeti, din hürriyeti ve teşebbüs hürriyetini birlikte zikrederdi.

Din hürriyeti olmadan fikir hürriyeti olmaz çünkü... Fikir hürriyeti olmadan da teşebbüs hürriyeti olmaz. Zenginliğin kaynağı bu üç hürriyetin bir arada olmasında çünkü...

Başkentin ticaret odası başkanlığı için yapılan seçime bakın... İktidarın belediye başkanının oğlu ile, Saraydaki Şahsın eşinin kuzeni başkanlık için yarıştı. Başka aday yok!..

Çünkü kapalı rejimlerle devletin imkanları giderek dar bir grup arasında paylaşılmaya başlanır. Bu dar grup, işadamları üzerinde de tahakküm kurar zamanla... Böylece ülkenin iş dünyası da onlardan sorulmaya başlanır. Ankara Ticaret Odası seçiminde yaşanan tam da bu...

Son zamanlarda Türkiye’nin gidişatı ile ilgili çok önemli yazılar yazan Pentagon uzmanı Michael Rubin, Türkiye’nin nasıl tükendiğini Venezuella örneği ile açıklıyor.

Venezuella, Güney Amerika'nın en zengin ülkesi ve dünyanın 20. büyük ekonomisiydi bir zamanlar... Peki ne oldu Venezuella’da?.. Yüzde 56 oyla iktidara gelen Hugo Chavez, ülkeyi tüketti. Nitelikli devlet kadrolarını boşaltıp kendi yandaşları ile doldurdu. Venezuella’da basını susturdu.

Devlet kadroları sıfırlanan, medyası teslim alınan bugünkü Türkiye’ye ne kadar benziyor değil mi?

Sonunda ne oldu? Venezuella ekonomik darboğaza girdi.
Dün bir gazetede gördüm. Venezuella’da esnaf değeri dip yapan parayı saymıyor, tartı makinasında tartarak alıyor müşteriden...

“Tarihin Sonu” teziyle meşhur Francis Fukuyama, iki yıl önce yayınlanan “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” kitabında üç ülkeyi örnek verdi: Mısır, Türkiye ve Brezilya...

Francis Fukuyama, orta sınıfların harekete geçtiği anı şöyle anlatıyor: Cepleri yanmaya başladığında ve sokakta can güvenliği ortadan kalktığında... Orta sınıfların oy kullanırken de hep bu popülist kaygılarla hareket ettiklerini ifade ediyor Fukuyama...

Türkiye’ye bakın... Üç yıldır anayasa askıda olmasına rağmen, orta sınıfların iktidara verdiği oy, Fukuyama’yı haklı çıkarıyor. Cebime ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen kitle psikolojisi bu...

Ama, senaryonun sonu da var... Ülke tükenme noktasına geldiğinde ve sokakları ateş bastığında bu oylar gidiyor.

Bugün hızla tükeniyor Türkiye... Sokaklara bakın. Artık gün ortasında sokaklarda silahlı çatışmalar, kanlı hesaplaşmalar yaşanıyor. Ülkede kimsenin can ve mal emniyeti kalmadı.

Ekonomik krizi aşmak için 700 şirkete, binlerce vakıf mülküne el konuldu, ama çare olmadı. Çünkü bu soygun düzeninin kara delikleri çok büyük...

Buna bir de Güney Doğu’dan ve Suriye’den gelen şehit haberlerini ekleyin...

Fukuyama, “Mısır’da Mübarek gitti, ama Mursi de gitti. Çünkü kitlerin cebi yanmış, can güvenliği kalmamıştı...” diyor.

Türkiye’deki tükeniş de, hızla popülist orta sınıfların da canını yakacak bir noktaya doğru gidiyor.

Türkiye dibe vuruyor. Ve Prof. Baskın Oran’nın dediği gibi, eninde sonunda duvara çarpacak...

[Faruk Mercan] 8.12.2016 [Samanyolu Haber]

Hizmet hareketinin irtidat/tekfir ile ithamı [Metin Selim]

Herhangi bir ilim, düşünce ve aksiyon insanı veya hareketi hakkında objektif ve sağlıklı değerlendirmede bulunabilmek ve onlar hakkında doğru hüküm verebilmek ancak onların dünden bugüne düşünce ve aksiyon çizgilerinin; yazılı, sözlü eserlerinin, pratik hayattaki tavır ve davranışlarının bütünlük içinde ele alınıp değerlendirilmesine bağlıdır. Bu şekilde hareket edilmeden, sadece duyuma ve tarafgirliğe dayalı, pek çok yerde gayet net ortaya konulan ifadeleri görmezlikten gelerek veya siyak ve sibak bütünlüğüne riayet etmeksizin, aradan bazı yerleri cımbızlayarak onun üzerine “ontolojik” ve “epistemolojik” değerlendirmelerde bulunmak dahası hüküm bina etmek, hak ve hakikate, ilmi disiplinlere uygun olmasa gerektir.

Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi Diyanet işleri Başkanlığı tarafından bir toplantı da  “irtidat” ve “dalalet” ile itham edilmiştir. (1)

Her şeyden önce bir şahıs, grup veya cemaatin “irtidat” veya “tekfir”  ile itham edilmesi İslam Dini’nin kriterlerine göre son derece hassas ölçüler ile ele alınması gereken çok mesuliyetli bir konudur. İnsanların imanına veya dinden çıkmasına siyasiler veya onların emri ile hareket eden sözüm ona dini temsil ettiğini iddia eden kimseler karar veremez.   

Bu itibarla meseleye Kur’an, Sünnet ve bu iki temel kaynağın doğru anlaşılıp, doğru yorumlanmasını adresi olan ulemanın eserlerine müracaat edilerek değerlendirilmesi gerekir. 

İslam’ın temel kaynaklarına göre Bir Müslümanı irtidat veya tekfir ile suçlamak çok tehlikeli ve son derece mesuliyetli bir davranıştır. Hele hele bir kişiyi değil 170 ülkede dine, imana, hizmet eden binlerce mümini tarihte eşi benzeri görülmemiş, en vahşi bir irtidat hareketi olarak nitelendirmek tüyler ürperten bir iddia ve töhmettir. 

Oysaki bir Müslümanın yapması gereken -üstelik İslam dini’nin değerlerini öğretmekle görevli insanların- şahısları ve olayları herhangi bir tesir altında kalmadan dinin temel kaynaklarının referans aralığına bağlayarak ele alıp incelemek ve ona göre hareket etmektir. 

Kur’an Ve Sünnet’in “Mümini Tekfir”e Bakışı 

Bir insanın İslam dairesine adım atmasının ilk şartı kelime-i tevhidi; “La ilahe illallah Muhammedun Resulüllah”ı ikrar etmesidir. (Müslim “İman” 1) Bunu söyleyen kimse Müslüman olur. Cibril hadisinde bildirildiği üzere Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere inanmak  ile de mümin olur. (Buhari, İman, 37; Müslim, iman, 8)

Nitekim İslam âlimleri: “Bir kimseyi iman dairesinden ancak kendisini mümin yapan değerleri inkar etmesi çıkarır” demişlerdir. (ibn-i Abidin, Reddu’l-muhtar, 4/224; ibn-i Nuceym, Bahru’r-Raik, 5/134 )

Kur’an’ı Kerîm, dünya menfaatleri elde etmek, insanların malına mülküne çökmek için Müslüman olduğunu sözüyle, hayatıyla ortaya koyan insanlara “mü’min” değilsiniz demeyi nehyetmektedir: “Ey iman edenler! Yeryüzünde Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, son derece dikkatli davranın. Size selam verene/Müslüman olduğunu bildirene, dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için: “Sen mümin değilsin” demeyin! Unutmayın ki Allah’ın yanında birçok ganimetler vardır.” (Nisa, 4/94)

Peygamber Efendimiz kime Müslüman deneceğini şu şekilde tarif etmiştir;  “Bizim gibi namaz kılan, kıblemize yönelen ve kestiğimizi yiyen Müslümandır.” (Buhârî, Salat: 28; Ebu Dâvud, Cihad: 104). 

Allah Resulü, değişik hadis-i şeriflerinde de Müslümanların birbirini tekfir etmemesi konusunda ikaz etmiştir: “Sizin kıblenize yönelen insanları tekfir etmeyin!” (Darakutni, Sünen, 2/57; İbnü’l-Esir, Câmiu’l-usul, 1/261.)

Diğer taraftan Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslümanları tekfire yeltenenleri ne kadar korkunç bir akıbetin beklediğini de çok net bir şekilde haber vermiştir: “Bir Müslüman bir başka Müslümana “kâfir” dediği zaman ikisinden birisi mutlaka kâfir olur. Eğer küfür isnad edilen insan gerçekten kâfirse, o söz yerini bulur. Fakat değilse, o zaman söz, küfür isnad edene döner ve o kâfir olur.” (Buhari, edep, 73; Müslim, iman, 111).

Alimlerin Yaklaşımı

En büyük müçtehidlerin tespitiyle insanların dinin ruhunu anlamada kendisine çok şey borçlu olduğu İmam A’zam Ebu Hanife’nin “tekfir” konusundaki şu yaklaşımı çok önemlidir: “Fıkh-ı ekber (Ehl-i Sünnet inancı), ehl-i kıbleden bir insanı herhangi bir günahından ötürü tekfir etmemen, onda iman yok dememen, iyiliği emredip kötülükten nehyetmendir.” (İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, s.44.) 

Ehl-i Sünnet akidesinin en önemli temsilcilerinden biri olan Allame Taftazani, Şerhu’l-akaid adlı eserinde; “Ehl-i Sünnet’in prensiplerinden birisi ehl-i kıbleden olan bir insanı tekfir etmemektir.” ifadesiyle Müslümanları tekfir etmemenin ehl-i Sünnet çizgisinin temel bir esası olduğuna vurgu yapmıştır. Nitekim ülkemizin kelam ilminin duayen hocalarından Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Taftazani’nin bu tespitini naklettikten sonra, “Kaynaklar bu noktada hemen hemen ittifak halindedirler.” demektedir. (Kelam’a Giriş, s.134)

İslam Fıkıh alimleri; “Bir Müslümanın küfrünü gerektirecek pek çok ihtimal var iken bir tanesi küfrüne mani ise onun kâfir olduğuna fetva verilemez.” demişlerdir. (İbn-i Abidin, Haşiyet-i reddi’l-muhtar, 3/289; İbn-i Nüceym, Bahru’r-Raik, 5/135; )

Bediüzzaman da bu hususta çok önemli anahtar bir yaklaşım vermektedir; “Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.”  (Emirdağ Lahikası, s.194) Özetle ifade edecek olursak Üstad Bediüzzaman; dinimizde bir insanı neden kötülemenin, onu tekfir etmedin diye bir emir olmadığını, aksine bir insanın zemmedilip, tekfir edildiğinde ise şerî hüküm olduğunu; haksız olduğunda büyük bir zararı,  haklı olduğunda da hiçbir hayır ve sevabının olmadığına dikkatleri çekmektedir.

Nitekim Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 40. Ciltteki “tekfir” maddesinde de bir Müslümanı tekfir etmenin ne kadar sakıncalı olduğuna değişik açılardan vurgu yapıldıktan sonra Ehl-i Sünnet âlimlerinin; “100 ihtimalden 99’u kişinin kâfirliğine, biri de Müslümanlığına imkan tanıyorsa onun Müslüman olduğuna hükmedilir.” denmektedir.

Görüldüğü üzere zikrettiğimiz bu ve benzeri  ayet ve hadisleri bir bütün halinde değerlendiren İslam alimleri bir Müslümanın bir başka Müslümanı tekfir etmemesi gerektiğini net bir şekilde ifade etmişlerdir.

Şimdi Fethullah Gülen ve onun rehberliğindeki hizmet hareketinin irtidat ve küfrüne hangi kriter ile karar verilmektedir? Hayatını, tevhid hakikatini anlatmaya adamış, Peygamber Efendimiz’in mesajını güneşin doğup-battığı her yere ulaştırmayı en büyük hedef görmüş ve göstermiş olan Hocaefendi’nin yazılı ve sözlü eserlerinde buna delalet eden bir ifade var mıdır? 170 den fazla ülkede imanın ve İslam’ın güzelliklerini, evrensel insani değerleri eğitim yoluyla temsil eden hizmet gönüllerinin hayatında irtidat ve küfrüne  hükmetmeyi gerektirecek bir durum var mıdır?

Fethullah Gülen’in İslamî Değerlere Bağlılığı

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Türkçe bilebildiğimiz kadarıyla yetmişten fazla eseri vardır. Bunların bir kısmı pek çok dünya diline çevrilmiştir ve çevrilmeye de devam etmektedir. Fethullah Gülen’in eserleri şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde böyle bir itham ile karşılaşılmamış tam tersi hep takdirle yad edilerek üniversitelerde kürsüler kurulmuş ve eserleri üzerine akademik çalışmalar yapılmıştır/yapılmaktadır. 

Gülen, hayatı boyunca iman esaslarını, Kur’an, Peygamber çizgisini, sahabe anlayış ve temsilini, İslam’ı bir bütün halinde yaşamayı anlatmış, yazmış  islam’ın seviyeli temsil edilmesi için örnek olmuştur. 

Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli dört ciltlik eserinde Ehl-i Sünnet inanç blokajı üzerine İslam’ın kalp  ve ruh hayatını yani tasavvufu yazmıştır. Bu kitapta Tevhid inancı, Allah’ın sıfatları, esma-i ilahî, insana verilen cüz’i iradenin sınırları, islam inanç manzumesi ile temel konular ele alınarak Ehl-i Sünnet mihverinde kılı kırk yaran bir hassasiyet içinde dini anlama ve kalp ve ruh hayatı seviyesinde yaşanması üzerinde durulmuştur.

Tereddütler, İnancın Gölgesinde, Varlığın Metafizik Boyutu, Fasıldan Fasıla, Prizma, Kırık Testi gibi seri halindeki eserlerinde İslam’ın inanç manzumesinden, ibadet hayatına ondan muamelat ve ahlaka kadar sorulan sorulara Ehl-i Sünnet ulemasının tespit ettiği temel kriterler ekseninde cevaplar vermiştir. 

Ruhumuzun Heykelini Dikerken ve Kendi Dünyamıza Doğru kitaplarında Kur’an, Sünnet çizgisinde sahabe anlayış ve temsilinde, İslam’ın evrensel değerlerine göre ideal bir neslin profilini ve onların kuracağı medeniyetin yol haritasını çizmiştir.

Fethullah Gülen, eserlerinde iman ve İslam’ın evrensel değerlerini pek çok boyutlarıyla işlemenin ve temsil etmenin hayatî önemine vurgunun  yanında, dini tahribe yönelik tavır ve davranışlara, yanlış anlama ve yorumlamaya karşı çıkmış ve onların ifsadını önlemeye yönelik bariyerler koymuştur. Mesela; “Varlığı bütünüyle bir akl-ı evvele bağlama ve peygamber yerine de “ insan-ı kâmil” unvanıyla birini ikame etme, hemen bütün sapık sistemlerde karşılaşılan bir husus” dur diyerek (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 3/118) sapıklığa götüren en önemli noktalardan birini vurgulamıştır. Fethullah Gülen, Ehl-i Sünnet ulemasının dini değerleri inkâr veya hafife almanın insanı dinden çıkaracağı tesbitine çok ciddi bağlı kalmış değil iman esaslarını, zaruriyatı diniyeyi, dinin yapılmasını hoş gördüğü yapılmamasında bir mahzur görmediği meseleleri bile hafife almanın tehlikeli olduğuna dikkatleri çekmiştir. 

Fethullah Gülen, ibadetlerin kendi içinde nispetler perspektifinde ele alındığında bir kısmına küçük denilebileceğini fakat farzıyla, sünnetiyle ibadetlerin hepsinin büyük olduğunu ve kesinlikle hafife alınmayacağına vurgu yapmıştır. Bediüzzaman hazretlerinin Peygamber Efendimiz’in sünnetine ittiba ile adetlerin ibadete çevrileceği yaklaşımın önemine dikkatleri çekmiş ve dini değerlere ne kadar bağlı olduğunu şu şekilde ifade etmiştir: “Meselâ yemek yeme, su içme, istirahat etme gibi âdiyattan olan bazı amellerde Habib-i Kibriya Efendimiz’e ittiba mecburiyeti olmasa ve bunu terk eden insan sukût etmese bile, elfaz-ı küfür ve efâl-i küfürle alâkalı bazı kitaplara baktığımızda, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) bu gibi amellerdeki mübarek âdetlerini hafife almanın insanı iman dairesinden çıkartacak bir durum olduğu görülür. Küfre düşen bir insanın o ana kadar yaptığı bütün hasenatın boşa gideceği göz önünde bulundurulduğunda, insanın bu mevzuda ne kadar hassas ve ne kadar dikkatli olması gerektiği zannediyorum daha iyi anlaşılır. Bu açıdan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun âdet-i seniyyelerini yapmaya mecbur olmasanız da, bir mü’min olarak kat’iyen onu hafife alamazsınız, almamanız gerekir.” (Cemre Beklentisi, s.212)

Fethullah Gülen, İslam Dini’nin ana blokajı olan farz ve vaciplere sımsıkı bağlılığın yanında Sünnet, müstehap, hatta adabını bile  terk etmemeyi hayat çizgisi olarak kabul ettiği gibi, yazılı ve sözlü eserlerinde -şartlar el verdiği ölçüde-bu şekilde yaşamayı teşvik etmiştir. Nitekim dünyanın pek çok yerinde Hocaefendi ve onun rehberliğinde hizmet edenlerin İslam Dini’ni yaşamada gösterdikleri gayretleri yakından tanıyanlar her fırsatta hüsnü şehadetlerini ifade etmektedirler. 

Hocaefendi, Allah Teâlâ, “Kim bir kimseyi, kısas veya yeryüzünde bir fesada mukabil olmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.”(Maide, 5/32)  buyurarak bir cana kıymayı, bütün insanlığı öldürmeye denk bir cinayet saydığını, İbn-i Abbas ve tabiinin bazı imamlarının bir insanı öldürenin ebedi cehennem azabına müstehak olduğunu söylediklerini, bu itibarla böyle bir cinayet işlemenin tüyler ürpertici korkunç bir akibetinin olduğunu pek çok yazılı ve sözlü eserinde röportajlarında deklare etmiştir. (Yenilenme Cehdi, s.262; Enginliğiyle Bizim Dünyamız, s.176; Fasıl, 4/115; Diriliş Çağrısı, s.175; Yeniyüzyıl,   Nevval Sevindi   20-29 Temmuz 1997; Deutsch Tuerkische Nachrichten Haber sitesi, 16.06.2011)

Bırakın insan öldürmeyi her bir varlığı Allah’ın ayrı bir sanatı kabul ederek, O’ndan ötürü sevgi ve şefkatle kucaklayan karıncayı bile incitmeme anlayışıyla yaşama gayreti içinde olan hizmet insanlarını bu şekilde nitelemek hangi insafa sığar! Nitekim bu ithamlara yurt dışından ilim, fikir ve kanaat önderlerinin bazıları gülüp geçmekte, bazıları hezeyan saymakta ve bazıları da birilerinin yaptıkları hırsızlık, yolsuzluk, terörü (İŞİD) i desteklemeyi örtmek için bu şekilde hareket ettikleri şeklinde yorumlamaktadır.

Diğer taraftan Fethullah Gülen, bırakın dinin kesin haram kıldığı içki, uyuşturucu gibi zararlı maddeleri kullanmaya ruhsat vermeyi bir dönem zararları tam bilinemediğinden dolayı alimlerin mekruh dediği sigaranın içilmesinin bile haram olduğunu gayet net  bir şekilde ifade etmiştir. (Cemre Beklentisi, s.90) Nitekim hizmet gönüllüleri sigara bile içmemektedirler. 

Durum böyle iken hizmet insanlarını kalkıp da uyuşturucu mübtelası her türlü cinayeti gözünü kırpmadan işleyen, cami ve mescidleri basıp kendisi gibi düşünmeyen Müslümanları katleden Hasan Sabbah ve adamlarından da tehlikeli en büyüt irtidat  hareketi diye itham etmek hangi insaf ile bağdaşır!

Hizmet İnsanlarının Hayatı

Fethullah Gülen’in rehberliğinde Peygamber Efendimiz’in mesajını güneşin doğup battığı her yeri götürmeyi hayatlarının gayesi bilen hizmet insanlarının dini değerlere ne kadar bağlı olduğunu onları tanıyan herkes bilmektedir.

Hizmet insanları beş vakit namazı sünnetleriyle birlikte kılmaya azami hassasiyet gösterir. Akşam namazının sünnetinden sonra 4 rek’at evvabin namazı kılar. Duha ve teheccüd namazlarını aksatmamak da önemli bir hedeftir. İçlerinde pazartesi, Perşembe günü oruç tutanların sayısı az değildir. 

Hizmet gönüllüleri bir Müslümanın şahsiyet ve karakterini oluşturan imanî, İslamî, ahlakî ve kalp ve ruh hayatına ait değerleri anlatan eserleri müzakere ederek okur ve ellerinden geldikçe yaşamaya çalışırlar. Sohbet, konuşma ve okumalar da “Sohbet-i Canan” (Allah ve Resulüllah’dan bahsetme) temel hedeftir.

Hizmet gönüllülerinin İslamî değerlere bağlılığın bir diğer göstergesi de her gün dua ve tazarru ile Allah’a teveccüh etmeleridir. 

Hizmet erlerinin el kitaplarından biri el-Kulubu’d-Dâria’dır. Fethullah Gülen, bu dua kitabında Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretleri tarafından derlenen Mecmuat-ı Ahzab isimli eseri intihap etmenin yanında onda olmayan Peygamber Efendimiz’in, peygamberlerin, sahabe-i kiramın ve bazı maneviyat büyüklerinin dualarını da ilave etmiştir.  Ve Kulub-i Dâria’ın en başına da  Peygamber Efendimiz’in  sürekli okuduğu sabah-akşam dualarını koymuştur. Gülen’in Peygamber Efendimiz’in dualarını kitabın en başına koyması ve onlarla başlaması da Allah Resulü’ne ne kadar bağlı olduğunu göstergesi bakımından ayrıca üzerinde durulması gerektiğine işaret edip geçmek istiyoruz. 

Bu kitapta yer alan Peygamber Efendimiz’in tazarru ve niyaz eksenli duaları iman esasları ihsan ufkuyla taçlandırılmıştır. Kur’an ve Sünnet’ten istifade ile Allah’a yakarışta bulunan maneviyat büyüklerinin hiziplerinde de imanî ve İslamî değerleri tefekkür, ikrar vardır. 

Hizmet gönüllülerinin bu duaları vird-i zeban etmeleri onların İslamî değerlere bağlılıkları ve bu temel kaynaklardan beslenmeleri Müslümanlık adına görmezlikten gelinemeyecek kadar önemli olsa gerektir.

İslam Alimlerinin İddialara Bakışı 

Fethullah Gülen Hocaefendi ve hizmet hareketinin “irtidat ve fırak-ı dalle” ile itham edilmesini dünyanın dört bir yanından İslam âlimlerinin nasıl değerlendirdiği çok önemlidir. Zira İslam dini’nin temel kaynaklarını, doğru yorumunu ve kimin/kimlerin bu çizgiden çıkıp çıkmadığını bilen onlardır. Nitekim, Kur’an (Nahl, 16/43), işin ehline sorulmasını temel bir prensip olarak Müslümanların önüne koymaktadır. Zira, ilmini menfaat ve siyasetin emrine vermeyen hakperest alimlerin şehadeti çok önemlidir.

Hizmet hareketinin “irtidat” veya “tekfir” ile itham edilmesine dünyanın pek çok yerinden İslam alimi tarafından hak ve hakikatin ifadesi ile olarak çok ciddi tepki verilmiştir. Bazılarını misal olarak zikretmek istiyoruz: 

Eski Mısır Müftüsü Allame Prof. Dr. Ali Cuma, Dib’in hizmet hareketini tekfir ve tadlil eden raporu hakkında çok önemli açıklamalarda bulunmuştur.  (23.10.2016, https://www.youtube.com/watch?v=pOf2jfxBZ8I) Ali Cuma, hizmet hareketinin Cibril hadisinde bildirilen iman, İslam, ihsan ve ahirete iman yörüngesinde islam dinine hizmet ettiğine vurgu yapmış, bu raporu hazırlatanların “Kendi yaptıklarını başkalarının üzerine atmaya yeltendiklerine” dikkatleri çekmiştir.

Hocaefendi ve hizmet hareketine yapılan ithamlarla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Fethullah Gülen Hocaefendinin dalalette olduğunu iddia ediyorlar. Onun kitapları bir çok dile olduğu gibi Arapça’ya da tercüme edilmiş.  Bunlar otuz yıldan fazla bir zamandan beri yayınlanmakta. Hiç kimse onlarda İslam’dan sapma görmedi. Bu toplantıda bulunanlar da  onlara vakıf olup  daha önce böyle bir tespit yapmış değillerdi. Şimdi ani bir kararla bunu  iddia etmek  çok garip. Elli sene barış, merhamet, sevgi için çalışan bir âlim, bir anda terörist ilan ediliyor. Buna kim inanır?

Allame Ali Cuma sözlerini diyanete yaptığı şu çağrı ile sonlandırmıştır: 

“Tekfir ve tadlil edilenler kâfir değillerse,  kafirlik sıfatı bunu diyenlere yapışır. Diyanet’e şunu demek isterim: Bu alan, sizin alanınız değil. Yayınladığınız bu bildiri ilme de, takvaya da uygun değil. Geçici dünya siyasetine alet olmayın! Zulüm ahirette zulümattır, karanlıktır. Fırsat varken, ölüm gelmeden kendinizi kurtarmaya bakın.”

Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum (Cezayir Ulema Birliği Başkanı): ”Hizmetin aleyhine ne denirse densin bizim hizmete olan güvenimiz asla sarsılmaz. İslamî değerleri tebliğ ve temsil eden Fethullah Gülen’in fikirlerinden ilham ile yapılan hizmetlerde  bütün ümmet-i Muhammed’e ve insanlığa faydalı çok güzel ve çok sağlam işlerin yapılmasından başka bir şey görmedik.” 

Nijerya’dan Muhammed Nur Halid: “Fethullah Gülen Hocaefendi örnek aldığım insandır. Hizmet erleri burada çocuklarımıza sahip çıkıyorlar. Hizmet Hareketi sapık mezhepse, Ehli Sünnet ve cemaat kimlerdir?”

Prof. Dr.  Fethi Hicazi (Mısır): “Fethullah Gülen, Allah yolunda sıkıntı çekiyorsa, bu onun Allah katında makbul olduğunun alametidir. Bu alim zat ve Cemaati için sapık mezhep deniyorsa, biz de cevap olarak deriz ki, Allah’a hamdu senalar olsun ki sizin ona eziyetiniz, Allah nezdinde makbul bir kişi olmasını sağladı.”

Ahmet Mukri (Nijerya): “Bu sıkıntılar Fethullah Gülen’in doğru yolda güzel işler yaptığının delilidir. Hizmet erleri, şiddetten uzak, insanları tekfir etmeyen bir harekettir. Hizmet Hareketi, İslam’ı en güzel, en parlak manada temsil ediyor ve Peygamber Efendimiz’in mirasına sahip çıkıyor.”

Tahir Fal (Senegal): ''Fethullah Gülen’in kitaplarını okuyoruz. Bu kitaplarda Türkiye Diyanet işleri Başkanlığı’nın hazırladığı raporda iddia ettiği şeylerden hiç birini görmedik. Hocaefendi’nin bundan önceki hasımları bile  bunları söylemediler. Muteber İslam alimlerinden hiç birisinin de Fethullah Gülen ve hizmet hareketinin ehl-I sünnet’in dışında olduğuna dair bir delil getirmediler.” 

Tahir Fal’ın şu ifadesi de çok önemli olsa gerektir: “ Bu raporu hazırlayan kurumun bırakın Fethullah Gülen ve hizmeti tekfir ve tadlil etmesini dünyanın her tarafında hizmet eden bu insanları ödüllendirmesi gerekir.” 

Afganistan  Hac ve Evkaf Bakan Yardımcısı Abdul Hakim Munip: “Hizmet hareketi mensuplarına terörist demek bence büyük bir yanlışlık. Geri dönüşümü hiç kimsenin yararına olmayan büyük bir yanlışlık. Türkiye halkı için ve Tüm İslam dünyası için yüz kızartıcı bir yanlışlık bu.” 

Prof. Dr. Osman Garib (Irak): “Cemaat, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin yol ve metodundan ayrılmadan hizmet etmektedir. Şahsi menfaatleri yerine hizmetin yolunu tercih eden ve onun değerlerini yüceltmek için en kıymetli en pahalı imkânlarını feda eden pek çok erkek ve kadın Hizmet cemaatinin bayrağını her yerde yüceltmektedir. Şüphesiz ki bu hizmet gönüllüleri, kendileri ile karşılaşan ve kendilerinin insan hayatı üzerindeki izlerini, tesirlerini görenlerin gözlerini kamaştırmaktadır..”

Kırgizistan eski müftüsü Çubak Calilov, Fethullah Gülen Hocaefendi ve  hizmet hareketinin irtidat ve fırak-ı dalle ile itham edilmesine karşı “vicdanım el vermedi sessiz kalamam konuşmak zorundayım” diyerek  pek çok islam alimi gibi hak ve hakikati dile getirmeden çekinmemiştir. Hizmet hareketinin çizgisini şu sözleriyle seslendirmiştir: “Hocaefendi ve Hizmet Hareketi, İslam’ın mirasını zamana uygun bir şekilde yorumlayıp anlatmıştır ve göstermiştir. Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi,  Kuran ve Sünnet’i Selef-i Salih’inden tam manasıyla alıp anlatmıştır.”

İslam Dini’nin Değerleri ile İnsanları Buluşturan Programlar

Hizmet hareketi dünden bugüne islam’ın değerleri ile insanları buluşturan proğramlar yapmıştır. Ebedi Risalet, Kutlu Doğum, Herkes O’nu okuyor , Kur’an’ın Mucizevi Korunması, Kur’an ve ilmî hakikatler, Sünnet, Peygamber Yolu, icma, içtihad ve kıyas gibi sempozyum ve proğramlar örnek olarak zikredilebilir. 

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rehberliğinde islam dünyasının en geniş ulema katılımının olduğu Kur’an, Sünnet, Peygamber Yolu, İcma, Kıyas sempozyumları yapılmıştır. Bu proğramlarda İslam’ın temel bilgi kaynaklarına ve değerlerine bağlılık, Müslüman kimlik ve şahsiyetini oluşturan bu esaslarla insan yetiştirmenin önemine vurgu yapılmıştır. Başta Diyanet işleri başkanları ve pek çok ilahiyat fakültesi dekanı, öğretim üyesi, il müftüsü, din işleri yüksek kurulu üyeleri bu programlara katılarak takdirlerini ifade etmişlerdi.

Üstelik bu bahsi geçen insanların çocukları, yakınları hizmet gönüllerinin açtığı eğitim müesseselerinde okumuşlardır. 

Netice itibariyle Fethullah Gülen Hocaefendi yazılı, sözlü eserlerinde, ve hizmet hareketinin hayat ve hizmet çizgisinde irtidata delalet edecek en küçük bir ifade ve davranış söz konusu değildir. Nitekim dünyanın her tarafından muteber İslam âlimleri bu ithama çok ciddi karşı çıkmış ve Fethullah Gülen Hocaefendi rehberliğinde yapılan hizmetlerin Kur’an, Sünnet ve sahabe çizgisinde olduğunu, gürül gürül ifade etmişlerdir/ etmektedirler.  

Peygamber Efendimiz’in mesajını güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak için  170 den fazla ülkede Ehl-i sünnet çizgisinde adanmışlık ruhuyla  hizmet eden müminleri “irtidat” veya “tekfir” ile damgalamaya çalışanlar itham ettikleri akıbete düçar olabilecekleri endişesiyle tir tir titreyerek vicdanları ile yüzleşmeleri gerekmez mi? 

[Metin Selim] 8.12.2016 [Samanyolu Haber]

1)Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 11-14 Ekim 2016 tarihlerinde İstanbul’da 9. Avrasya Din Şurası toplantısında.

Tarihi perspektif açısından 15 Temmuz darbe girişimi aydınlatılabilir mi? [Konuk Yazar: Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye 15 Temmuz’da 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerine benzemeyen bir darbe teşebbüsüne şahit oldu. 27 Mayıs darbecileri önce Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’i derdest etmiş, birçok milletvekilini de tutuklamışlardı. 12 Eylül’ün darbeci generalleri ise o sırada seçilmiş bir cumhurbaşkanı bulunmadığından Başbakan Süleyman Demirel’i gözaltına almışlar, bununla yetinmeyerek ana muhalefet partisi lideri Bülent Ecevit ve Milli Selamet Partisi genel başkanı Necmettin Erbakan’ı da gözaltına almışlardı. MHP genel başkanı Alparslan Türkeş ise birkaç gün saklandıktan sonra teslim olmuştu. 15 Temmuz darbecileri önceki iki başarılı darbeyi hiç okumamış, belki de duymamış olmalılar ki, siyasileri en sona bıraktılar. Hatta “siyasi partileri bir araya getirmek” için olsa gerek TBMM’yi bile bombaladılar.

15 Temmuz’un bilinmeyenleri elbette sadece siyasilerle sınırlı değil. Çok kısa özetleyecek olursak önceki iki darbe gece herkes uykudayken yapılmışken bu darbe (canlı yayında seyredilsin diye olmalı) henüz insanlar işten evlerine dönerken başladı. “Acemi darbeciler” evlerin üzerinden uçak geçirerek, Boğaz Köprüsü’nü kapatarak, havaalanına birkaç tank göndererek yönetime el koymaya çalıştılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kaldığı otel, Erdoğan ayrıldıktan sonra baskına uğradı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanlığı’nda iken darbe planı hayatı geçirildi. Darbe ihbarına rağmen komutanlar Eskişehir’de düğüne katılmaktan vazgeçmediler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a darbeyi yetkili bir kişi yerine eniştesi haber verdi. Genelkurmay Başkanı’nı rehin tutan darbeciler her nasılsa serbest bırakmayı tercih ettiler.

Geçmiş dönemlere bakarak cevap verelim

Biz bu karanlık noktaların aydınlatılıp aydınlatılamayacağına geçmiş dönemlerde yaşanan olaylarla cevap vermeye çalışacağız. En başta ifade edelim ki, sonuç pek iç açıcı gözükmüyor. Tarihimiz karanlık olayların aydınlatılması yönüyle çok iyi bir karneye sahip değil. Geçmişte bazı kesimlerin “Kızıl Sultan” olarak gördüğü, bugün “Ulu Hakan”lığa terfi eden 2. Abdülhamit 31 Mart Olayı ile tahttan indirildi. Bu olay 2. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet ortamına ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı avcı taburlarının isyanıyla başlamış, isyana ulemadan bazı kişiler ve muhalifler destek vermiş, 2. ve 3. Ordu’nun bazı subay ve askerlerinin oluşturduğu Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelmesiyle isyan bastırılmıştır.

Hareket Ordusu, Yıldız Sarayı’na yürüyerek 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesini sağlamış, bu olaydan en kârlı çıkan ise olayın “mağduru” İttihat ve Terakki olmuştur. İttihatçılar asıl faturayı 2. Abdülhamit’e kesmiş, ayrıca birçok kişi yargılanarak idam da dâhil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Olay dindar kesimin üzerine yıkılmış ve bugüne kadar “irtica” denildiğinde hep gündeme getirilmiştir. Günümüze kadar 31 Mart Olayı’nın meydana geliş şekli, 2. Abdülhamit’in olaydaki rolü, İngiltere ve Almanya’nın yani bugünkü moda tabirle “üst aklın” etkisi tam olarak açıklanamamıştır.

31 Mart Olayı sadece 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ile sınırlı bir olay değildir. Bu olay esnasında Yıldız Sarayı’na giren Hareket Ordusu sadece jurnalleri yakmakla kalmamış, sarayı da yağmalamıştır. Sarayın tülleri, perdeleri, süs eşyaları, halıları, şamdanları Hareket Ordusu tarafından alınmış, havuz fıskiyeleri bile bundan nasibini almıştır. Daha sonraki yılların birçok önde gelen komutanı bu yağmaya iştirak etmekle suçlanmıştır. Mütareke devrinde İstanbul’da bir yargılama yapılmışsa da bundan bir sonuç alınamamıştır. Eldeki birçok malzemeye rağmen mahkemenin suçluları bulamaması dikkat çekmektedir. Mahkemenin bulamadığı suçluları tarihçiler de bulamayacak ve bu yağma bir fail-i meçhul olarak kalacaktır.

Selanik niye Yunanlara teslim edildi?

Bir türlü aydınlatılamayan olaylardan birisi de Balkan Harbi’nde Selanik’in kolayca Yunanlılara teslim edilmesi hadisesidir. Savaşın başlaması ile Yunanistan ve Bulgaristan Selanik’i ele geçirmeyi en önemli hedeflerinden birisi olarak seçmiş ve buna göre bir plan yapmışlardı. Osmanlı ordusu da Selanik’i Hasan Tahsin Paşa’nın kumandasındaki bir kolordu ile savunacaktı. Güneyden ilerleyen Yunan Ordusu Selanik önlerine gelirken, kuzeyden de Bulgar Ordusu ilerlemekteydi. Tahsin Paşa stratejik olarak savunma savaşını uzatabilir ve Yunanlılarla Bulgarların savaşa tutuşmasını sağlayabilirdi, ama öyle olmadı. Paşa savaşmak veya zaman kazanmak yerine şehri “bir kurşun bile atmadan” teslim etmeyi tercih etti. İttihat ve Terakki’nin en önemli merkezi olan ve İttihatçıların “Kâbe-i Hürriyet” dediği, Osmanlı Devleti’nin en önde gelen şehirlerinden birisi kaybedildi. Tahsin Paşa’nın emrinde 26.000 asker olmasına rağmen şehri neden teslim ettiği bir muamma olarak kalmış, işin ilginci Paşa’nın kendi el yazması hatıratı Türkiye kütüphanelerinde bulunmasına rağmen hiçbir tarihçinin ilgisini çekmemiş, eser ancak 2010’da yayınlanabilmiştir. Ne Balkan Harbi sonrasında kurulan Divan-ı Harp yargılamaları, ne de yıllar sonra tarihçilerin yaptığı araştırmalar olayı aydınlatmaya yetmemiştir.

Tarihten verdiğimiz iki örnek 15 Temmuz darbe girişiminin de aydınlatılmasının çok zor olduğunu gösteriyor. Henüz yargılamalar başlamasa da TBMM Araştırma Komisyonu’nun çalışma şekli bile “iyi saatte olsunlar”ın devreye girdiğini ve olayın aydınlatılması yerine algıların ön plana çıkarılması için yoğun bir çalışma içinde olunduğunu ortaya koyuyor. Komisyonun başlangıçta Fethullah Gülen’i dinleyeceğini belirtmesine rağmen Hulusi Akar’ı bile henüz komisyona çağırmaması, darbenin meydana geliş şeklinin ortaya çıkarılmasının istenmediğinin bir göstergesidir. 31 Mart Olayı örneğinde olduğu gibi sanki asıl amaç “araştırmak” değil, kitlelerin algılara inandırılmasıdır. Tarihçiler de yıllar sonra bugünün basınına, hatıra eserlere ve belgelere başvurduklarında sis perdesini aralamakta zorlanacaklardır.

Ayrıntı için: Murat Candemir, Yıldız’da Kaos ve Tasfiye, İstanbul, 2007; Mustafa Balcı, Selanik Düştü, İstanbul, 2010.

[Konuk Yazar: Dr. Serdar Efeoğlu] 8.12.2016 [TR724]

Birlikte alçalıyor, alçaklıkta yarışıyorlar [Tarık Toros]

Bilinen öyküdür. Peygamber efendimizin sözlerini toplayan bir hadis âlimi, bu uğurda uzun zahmetli yolculuklar yapar. Bir gün, bir çiftçinin birkaç cümle hadis bildiği haberini alır. İlk ağızdan öğrenip kayda geçmek için yollara düşer. Günler sonra kaynak olacak kişinin köyüne ulaşır. Sorup soruşturur. Tarlada derler, oraya yönelir. Yaklaşırken şunu gözlemler. Çiftçi, tarlasını sürmektedir. Elinde bir tutam ot, ucundan gösterir gibi yapıp hayvanı bununla oyalayıp çekiştirmektedir. Hadis âlimi, gerisin geriye döner. “Bu adam hayvanlarını kandırıyor, rivayet edeceği hadis sıhhatli olmaz” der.

HAYVANI ALDATAN HERKESİ ALDATIR

Tecavüzcü, ahlak dersi veremez. Hırsızın sözüne güvenilmez. Faşistten demokrat çıkmaz. Tetikçiden gazeteci olmaz. Bugün, egemenlerin istediği yönde konuşan, yaltaklanan, hakkın hukukun kıyısından geçmeyen, asla o tellere basmayanların bundan sonra keseceği ahkâmın ne kıymeti olacak! Hangi âlimin hangi lafına nasıl itimat edeceksiniz!

Tarihçi Profesör Erhan Afyoncu mesela, son dönem muktedirlerin öyle beğenisini kazandı ki, tarihi Kuleli Askeri Lisesi binasına yerleşen Milli Savunma Üniversitesi’ne rektör oldu. Yakın zamanda Sabah’ta çıkan makalesinin başlığı şuydu: “Başkan seçemediğimizden birçok Türk devleti yıkıldı”

ÂLEMİ KÖR, MİLLETİ SERSEM Mİ SANIRSIN

Ülkede hemen her kötülüğün kaynağı bulundu. Niye? Geçmişte bu yapı, bu iktidarla işbirliği yaptı, kadroları paylaştı diye. Peki arkadaş, bu koalisyonun bir tarafını yerin dibine batırıyorsun tamam da, öbür tarafına niye tek laf etmiyorsun!

Açayım. Doğan Grubu, kesilen milyarlarca liralık vergi cezasının faturasını dört müfettiş üzerinden Cemaat’e kesti. Yazarları ağız birliği etmiş, mangalda kül bırakmıyorlar. Yahu, hırsızın hiç mi kabahati yok! O dönem hemen her gün kürsülerden sizi hedef gösteren, her konuşmasında tir tir titrediğiniz kişinin hiç mi dahli yok. Her şeyi dört müfettiş mi yaptı? Yani, masa başında size kumpas kurdular, ülkede reklam piyasasının yüzde 60’ını kontrol eden medyası dahil koca şirketler grubuna milyarlarca liralık ceza kestiler, öyle mi? Alemi kör, milleti sersem mi sanıyorsunuz! Hoş, milletin sersemlediği yalan değil yani.

O DAMAT YİNE O UÇAKTAYDI!

Yıllardır Ankara’ya yaranmak için yapmadığınız kalmadı. Temsilcileriniz Beyefendi’nin uçağında sıraya girmiş halde. Forslu makam aracı, naklen yayın aracının kadrajına girer girmez TV’leriniz hazırola geçiyor, bağımsızlıktan, özgür yayıncılıktan bahsediyorsunuz. Damadınızın nasıl biat ettiğini sayfa sayfa okuduk. Yüzünüz bile kızarmıyor çünkü, aynı damat Başbakan’ın son Rusya seyahatinde uçağın baş konuklarındandı.

BİRLİKTE ALÇALIYORLAR

Türkiye’nin şu günleri, nasıl iktidarı bitirip tüm mazeretlerini çöpe attıysa… Diğer oyuncuları ve tribünleri de itibarsızlaştırdı. İşin içinde kasıt olduğundan, ileride sığınacakları bahanenin çok manası yok. Debelenip dursunlar. Şundan emin olun, çırpındıkça batışları hızlanıyor, birlikte alçalıyorlar, alçaklıkta yarışıyorlar. Üzüldüğüm, olan ülkeye oluyor. Geçen zaman, katlanarak restorasyon sürecine ekleniyor. Bizim nesil ve öncekiler heba oldu, çocuklarımız treni kaçırıyor.

 ***

FARKINDA MISINIZ, HEP AYNI TERANENİN ETRAFINDA DÖNÜP DURUYORUZ. ŞU ARA YEGANE GERÇEK VAR, ZULÜM…! AZ ARKANIZA YASLANIN, CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR, BİRLİKTE BAKALIM, NE DİYOR:

BU YAŞTAN SONRA ÇOK ZORUMA GİDİYOR

Selâmün aleyküm değerli kardeşlerim ve çile arkadaşlarım. Ben 4 aydır cezaevindeyim. Burs vermek ve yardımda bulunmak yüzünden. Varsın böyle suçlasınlar. Elhamdülillah alnımız ak. Fiziki olarak işkence yok ama üst aramada af edersiniz iç çamaşırımıza kadar bakıyorlar.

Yaşım 42 ve bu çok zoruma gidiyor bu yaştan sonra. Psikolojik olarak çok üstümüze geliyorlar. Sürekli koğuş aramaları yapılıyor ve 15 gardiyan 5 askerle gelip her şeyi inceliyorlar. Suyumuz günde iki kere birer saat akıyor o kadar. Sıcak su desen haftada iki kere ve 10 kişilik yerde 26 kişiyiz. Yerlerde sarılarak yatıyoruz. Duvarlar rutubet, dökülmüş.

Soğuk ama yüreğim yangın yeri, hepimizi ısıtmaya fazlasıyla yetiyor. Bir tane tuvalet var ama olsun Rabbim öyle bir yardım ediyor ki WC ihtiyacımız neredeyse gelmiyor. Şartlar ne kadar zor olursa olsun her gün Efendimizi (sas) görmek nasip oluyor, milyarlarca versek göremeyiz.

Ülkem yangın yeri, kendi halimize ülkemize mi diğer insanlara mı üzüleceğimizi bilmiyoruz. Sürekli yeni üzüntüler ekleniyor. Bu şartlarda olmamıza rağmen inanın kendimizden çok diğer insanlara ve ülkemize üzülüyoruz. Evet, özgürlüğümüze göz diktiler, aldılar elimizden. Şimdi de canımıza göz diktiler, varsın diksinler. Ölüm bile tebessüm bizim için.

Bugünler geçecek, buna inanıyoruz. Üzülmeyin sakın, özgürlüğün ve birbirinizin kıymetini bilin. Lütfen kimseyi asla üzmeyin. Her şey boş, hayat yalan. Hayatı yeni öğrendik. 42 sene boş yaşamışım. Burada her türlü insan var. Genç, yaşlı, hasta, kanser… Lütfen dua edin. Çok dua edin, burada kanser olan bir arkadaşımız var, yüzde 75 engelli arkadaşımız var.

Vicdanlara sesleniyorum, o kadar ölmüş vicdanların arasında, ölmeyen diri kalan vicdanlara…

[Tarık Toros] 8.12.2016 [TR724]

İtibardan tasarruf olmaz başkan! [Vehbi Şahin]

Farklı bir lider profili çizeceği belli oldu. Bir ay önce 45’inci Başkan seçildi. Henüz koltuğuna oturmadı. Ama ilk icraatları ile alışılmadık bir Amerikan Başkanı olacağının sinyallerini veriyor Donald Trump…

Ne mi yaptı? Boeing’e verilen ve üretim aşamasında olan Air One Force uçağının siparişini iptal etti mesela… Talimatı da Twitter’dan verdi. Gerekçesi, siparişi gereksiz bir masraf kalemi olarak görmesi…

“Boeing, gelecek başkanlar için yepyeni bir 747 Air Force One üretiyor. Ama maliyeti kontrolden çıkmış, 4 milyar dolardan fazla. Siparişi iptal edin.” Trump’ın yazdığı not bu kadar.

Gazetecilerin sorusu üzerine bu görüşünü kameralar önünde de paylaştı. Air Force One uçağının maliyetinin denetimden çıktığını belirtti. “Dört milyar doları geçiyor. Bu saçma bir durum. Boeing’in çok para kazanmasını isteriz elbette; ama o kadar da değil” dedi.

Trump’ın ardından ABD Hava Kuvvetleri ve Boeing açıklama yapmak zorunda kaldı. Siparişin öngörülen maliyetinin aslında 2.7 milyar dolar olduğunu, ancak özel donanımların eklenmesi ve risk azaltma işlemlerinin tamamlanmasından sonra bu rakamın değişebileceğini savundular.

Boeing’in hisseleri de borsada yüzde 1,6 değer kaybetti.

BU DA KÜÇÜK AMERİKA…

Hikaye şimdilik bu kadar… Ne var karşımızda? Hesabı kitabı bilen bir tüccar Başkan… Trump, daha koltuğuna oturmadan ilk iş olarak gereksiz masraf deyip uçak siparişini iptal ediyor. Gelelim madalyonun diğer yüzüne…

1950’den beri Küçük Amerika olmaya çalışan ama bir türlü olamayan Türkiye’de ise THY, Tunus’un devrik diktatörü Zeynel Abidin bin Ali’nin Airbus A340-500 model ikinci el lüks uçağını satın alıyor.

Kim için? İddialara göre Cumhurbaşkanı Erdoğan adına… Kaç paraya? 78 milyon dolara…

Diyeceksiniz ki sudan ucuz… Evet ucuz, ama 30 uçağını yaşadığı ekonomik sıkıntılardan dolayı sefer dışı bırakıp hangara çeken THY… “Tulumbanın suyu bitti, tulumbaya su koymak lazım” diyerek vatandaştan yastık altındaki dolarlarını bozdurmasını isteyen de Erdoğan…

BU NE YAMAN ÇELİŞKİDİR?

Öyle değil mi? O halde ne yaman çelişkidir bu böyle… Başbakan Yıldırım’ın krizden söz ettiği bir dönemde acil bir ihtiyaç mıdır VIP uçak satın almak?

Sen anlamazsın bu işlerden diyerek şöyle savunma yapanlar olabilir.

-Kardeşim itibardan tasarruf olmaz.

-Bak Ankara’daki devasa Saray’a…

-Ne kadar görkemli!

-Öyle saray sahibine böyle lüks uçak yakışır.

-Hem içi dünyaca ünlü Louis Vuitton tarafından dekore edilmiş.

-Uçakta bir yatak odası, bir oturma odası da var.

-Şu özellikte toplantı salonu bu özellikte çalışma ofisi olacak vs…

Bunların hepsini doğru kabul etsek bile THY’nin bu uçağa 78 milyon dolar ödemesi şu gerçeği gizleyemiyor ama… ABD dünyanın bir numarası… Ekonomik, siyasi, askeri açıdan en yakın rakiplerine fark atan bir ülke… Üstelik teknoloji üretiyor. Bizim gibi hazır teknolojiyi tüketenlerden değil.

Ne yapıyor? Dikkat edin Fransız-Alman yapımı Airbus’a değil, ABD’nin milli şirketi Boeing’e verilen uçak siparişini yüksek maliyeti sebebiyle iptal ediyor. Niye? İsraf diye…

İSRAF EKONOMİSİ

Erdoğan ne yapıyor peki? Sırf yandaşları para kazansın diye ürettiği “israf ekonomisi” krize girince bir yandan dolar bozdurma kampanyası düzenliyor. Öbür yandan da lüks tüketime devam ediyor. Fiyatı kelepir diye THY’ye 78 milyon dolara VIP uçak aldırıyor.

Trump da Erdoğan da tüccar… Amerikan Başkanı, hesap kitap yapıp kendi ülkesinin şirketine verilen siparişi “israf” diye iptal ediyor. Tasarruf için şatafat ve itibarı ayaklarının altına alıyor.

Türkiye’ye “Başkan” olmak için ülkedeki tüm değerleri altüst eden Erdoğan ise vatandaşın 100 dolarına göz dikerken, debdebe için çuvalla dolar harcıyor. Hem de İslâm, israf etmeyi haram kabul ettiği halde… Evet her iki lider de tüccar, ama bizimki hem müsrif hem müflis bir tüccar… Maalesef…

[Vehbi Şahin] 8.12.2016 [TR724]

‘Alyans Evler’den ‘Dolar bozdur’ kampanyasına [Sefer Can]

Darbeci gelenek hiç değişmiyor. Önce ekonomiyi karaya oturtuyor, sonra halkın ekmeğine göz dikiyor ama kendi sefasından ödün vermiyor. 27 Mayıs’çıların ‘Alyans evleri’ vardı, 15 Temmuz’cular, hacı teyzelere kefen parasını bozdururken, 78 milyon dolara lüks uçak alıyor.

Her darbe doğal olarak ağır ekonomik fatura çıkarıyor. 12 Eylül’cülerin tabiriyle ‘şartlar olgunlaşsın’ diye yapılan provokasyonların yol açtığı güvensizlik ortamı yatırımları vuruyor. Cuntalar, öncelikle darbeyi kabullenmeyecek ve sorun çıkaracak beyinleri biçmeye yöneliyor. Bürokrasi, akademi ve özel sektörde kendileri gibi düşünmeyen herkes yok edilmek isteniyor. Darbe sonrasında yaşanan cadı avlarında devletin iş yapma kalitesi düşüyor. Yabancı sermaye ürküyor. Yerli halk zaten gelecek endişesiyle kabuğuna çekilip zaruri ihtiyaçlar dışında harcama yapmıyor. Bu arada darbeciler ‘fazla kalmayacağız’ vaadiyle halkı rahatlatmaya çalışır ama asıl garantiyi uluslararası kamuoyuna verir. “Bütün yükümlülüklerimize sadığız” taahhüdü bunu amaçlar. Dışarı kapalı ülke ekonomisine rağmen Kenan Evren bile bu çizgiyi takip etti. ‘Allah’ın lütfu’ gördüğü 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Tayyip Erdoğan tam tersini yapıyor. Hem içeriyi daha fazla paniğe sevkedecek şekilde davranıyor hem de en önemli ticari partnerlerimizle kavga ediyor. Böylece ekonomik fatura yükseliyor.

ALAVERE DALAVERE FATURA VATANDAŞA

Yine darbecilerin tabiriyle ‘uçurumun kenarından kurtulan ülke’ ekonominin bozulmasıyla bedel ödemekten kurtulamıyor. Darbeciler de biraz hamaset biraz dayatmayla ödemeyi halka yaptırıyor. En somut örneklerden biri 27 Mayıs’çıların milletten alyans toplayıp bakır ‘devrim yüzükleri’ dağıtmasıydı. Bugünlerdeki ‘dolar bozdur’ kampanyaları fazlasıyla ona benziyor. Bu kampanyaların ekonomiye katkısı tartışılır. Zaten darbecilerin topladığı parayı yatırıma dönüştürmek yerine çarçur ettiğinin örneği çok fazla. 27 Mayıs sonrasında Ankara’nın en iyi semtine yapılan 74 blokluk askeri lojmanların toplanan alyanslarla finanse edildiği ileri sürüldü. Evlerin ismi de Alyans Evler olarak kaldı. Bugün de bir yanda bedava traş vaadiyle kampanyaya destek toplayan esnaf öbür yanda 78 milyon dolara alınan lüks uçak konuşuluyor.

Tam yerine gelmişken Engin Ardıç’tan bir alıntı yapalım.

“Devlete gelir ha? Peki, 1960 ihtilalinden sonra hazineye katkı amacıyla toplanan alyansları hangi kategoriye sokacaksınız? Sakın bu da bir çeşit adı konulmamış Milli Birlik Komitesi yağması olmasın?

Zorla almadılar tabii, fakat öyle bir hava yaratılmıştı ki vermeyene Menderes yardakçısı ve hatta vatan haini gözüyle bakılıyordu.

Devlete hizmet için altın yüzüğünü gönüllü veren anam da babam da yıllarca parasızlıktan yerine koyamadılar da parmaklarında teneke yüzükle dolaştılar.”

Yandaşlar hemen paniklemesin makale 11 yıl önce kaleme alınmış. Ardıç bugün yazmaz/yazamaz böyle bir yazı.

SEL TOPLUMU ÖNÜNE KATIP GÖTÜRÜYOR

Darbe dönemlerinin en büyük zararı makul ortadan kalkıp histerik davranışların normalleşmesi. Cumhurbaşkanı emretti diye kamu kurumları döviz bozdurma kuyruğunda. Türk Lirasına güvenmeyip işletme sermayesini bile dövizde tutanlar bu vesileyle deşifre oldu. Seçaat arz ederken yakalandılar… asıl sorun dövizle mal ve hizmet alımı yapan kurumların kuyrukta olması. Bugün bozdurup yarın alacaklar, sebep oldukları işlem hacmi doların ateşinin düşmesini engelleyecek. Ya Diyanet’e ne demeli… Hac paralarında TL’ye dönmüş güya. Kuru sabitlemiş; vatandaştan TL toplayıp kendi döviz alacak. Ne anladık bu işten. Döviz düşerse ballı kârını katlayacak, düşmezse adet olduğu üzere vatandaşa yansıtacak! Olmadı görev zararı yazıp vergilerle dolaylı yoldan hepimizden alacak. Böylece Hayko Bağdat da Hacca gitmiş olacak. Diyanet de ‘TL’ye geçtik’ havası atacak. Oh ne alâ!

Siz iyisi mi şapkanıza mukayyet olun, bu darbeciler fark ettirmeden onu bile alır.

[Sefer Can] 8.12.2016 [TR724]

İngiltere holiganizmi nasıl yendi? [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Şampiyonlar Ligi grup maçında deplasmanda Dinamo Kiev’e 6-0 yenilen Beşiktaş, yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam edecek. Maçta İskoç hakem Craig Thomsen’in yanlı kararları geceye damga vururken, ekranlara yansımayan görüntülerde ise tribünlerde Dinamo Kiev’li holiganların Beşiktaş taraftarına saldırıları vardı. Beşiktaşlılar sadece tribünde saldırıya uğramadı. Maçtan önce de Kiev sokaklarında holiganların hedefi Türk seyircilerdi. Holiganizm ve şiddet denilince akla ilk İngiltere gelirdi. Peki, İngiltere holiganizm ve şiddeti statlardan nasıl sildi?

Politik atmosfer statlara taştı

İngiltere’de holiganizm 1966 yılında kazanılan Dünya Kupası’yla ilk büyük etkilerini göstermeye başladı. Tarihe 68 kuşağı olarak geçen gençlik hareketleri, işçi eylemleri, kulüp yöneticilerinin basiretsizliği ve medyanın çanak tutmasıyla holiganizm bir akıma dönüştü. Sistemden rahatsız gençlerin ve işçi hareketlerinin gövde gösterisi artık stadyumlar olmuştu. Amaç futbol seyretmekten ziyade mesaj vermekti. İngiltere tarihinde toplum hayatı ve futbol daima iç içe olduğu için stadlar doğal eylem alanına dönüşüyordu.

Bu noktada The Sun ve Daily Mirror gibi bulvar gazeteleri de yangına benzinle gidiyordu. Stadlarda olay çıkaran, ortalığı birbirine katan insanları haftanın taraftarı seçmekte bir sakınca görmeyince holiganizm şehirden şehire yayılıyordu. Holiganlar bu dönemde sadece medyanın değil, aynı zamanda akademisyenlerin de araştırmalarına konu oldu. Ancak bu araştırmalardan bir çözüm çıkmadı. İngiliz futbolu kısır bir döngünün içine düşerken, stadlar sosyal problemleri dile getirmek isteyenlerin arenası hâline geldi, futbol seyircisi belaya bulaşmaktansa evinde oturmayı tercih etmeye başlıyordu.

Facialar dönemi

1985’te Juventus’la Liverpool arasında oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçı öncesi Heysel Stadı’nda 39 kişinin ezilelerek ölmesi holiganizm konusunda bir dönüm noktasıydı. Aynı yıl Luton ile Millwall’in karşılaştığı maçta çıkan yangında 56 kişinin hayatını kaybetmesi ve 1989 yılında FA Cup yarı final maçında 96 Liverpool taraftarının ezilerek ölmesi İngiliz futbol tarihine kara bir leke olarak geçti. Heysel faciasına yol açan holiganlar yüzünden İngiliz takımları 5 yıl Avrupa kupalarından men edilirken, hükümet kulüpler ve basın holiganizme çare bulmak için ortak hareket etme kararı aldı. İngiliz futbol tarihinde ölümcül olaylar sadece yukarda geçenlerle sınırlı değildi. 1946 yılında Bolton’da 33 ve 1971 İbrox Glasgow’da 66 kişi hayatını kaybetmişti. Olaylarla ilgili 1985 yılına kadar 8 değişik rapor hazırlanmış ama hiçbir raporda soruna çare üretilmemişti. Bu raporlarda sadece güvenlik soruna dikkat çekilmişti.

Taylor Raporu

15 Nisan 1985’de 96 Liverpool taraftarının ezilerek ölmesinden sonra kamuoyunda Taylor Raporu olarak bilinen Savcı Lord Peter Taylor’un olaylarla ilgili kaleme aldığı rapor, daha öncekilerden farklı özelliklere sahipti. Daha önce hazırlanan 8 raporda soruna dikkat çekilirken, Savcı Taylor soruna çözüm yolunu da raporunda ifade ediyordu. Taylor, holiganizmi besleyen sebeplerin medya, sosyal sorunlar ve kulüp yöneticilerinin yanlış davranışı olduğunu belirttikten sonra şu can alıcı cümleyi yazmıştı: “İnsanlara nasıl muamele ederseniz öyle karşılık görürsünüz. Şayet siz onlara hayvan muamelesi yapıp bir kafese tıkarsanız, hayvanca karşılık görürsünüz. Siz medeni davranırsanız medeni karşılık görürsünüz.” Taylor, stadlardaki kötü ortam ve güvenlik zaafına dikkat çekerek bunların ortadan kaldırılmadığı bir ortamda holiganların devamlı olacağını yazıyordu.

Hükümet, Taylor Raporu’nun ön gördüğü reformları yapmak için derhal harekete geçti. İlk iş olarak bütün statlardaki ayakta maç seyredilen tribünlerin oturmalı olmasını sağladı. Arsenal, Manchester United, Chelsea ve Liverpool takımlarının ünlü ayakta seyredilen bölümleri yerlerini koltuklara bıraktı. Sunderland, Derby, Bolton, Millwall, Stoke ve Middlesbrough gibi takımlara statlarını yenileme için baskı yapıldı. Holiganizm, Taylor Raporu’ndaki reformların gerçekleşmesiyle büyük güç kaybetti.

Devlet, kulüp ve taraftar işbirliği

İngiltere’de holiganizm, stadyumların daha modern hâle gelmesi ve güvenliğin öncelenmesiyle büyük oranda önlendi. Daha önce birkaç takımın ortak kullandığı statlar tarih oldu. Bunun yanı sıra hükümet de yeni yasalarla holiganlara caydırıcı cezalar vermeye başladı. Ayrıca kulüpler maç biletlerinin fiyatlarını yükseltti. Polisler de ‘kara listeler’ oluşturarak bazı isimleri yakın takibe aldı. Maç öncesi evlerinden alınan bu isimler, karakolda polislerle beraber maç seyrediyordu. Güvenlik kameralarıyla deyim yerindeyse her seyirci mercek altında tutuluyordu. Holiganlar dışarı çıkınca sahalar tekrar futbol seyircisine kalıyordu.

1990’lı yılların başından itibaren seyirci sayısında artışlar yaşandı. Futbol artık kültürün bir parçası olunca maçlara gelen kadın ve çocuk sayısında gözle görülür bir artış oldu. Seyircinin yüzde 30’unu kadınlar oluşturmaya başladı. Şiddetin tamamen silindiği İngiltere statları artık şölen havasında geçen maçlara sahne oluyor.

[Efe Yiğit] 8.12.2016 [TR724]

‘Söz savunmanın’ Türkiye’de sadece bir film refliği artık [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

15 Temmuz darbe girişimini ‘Allah’ın bir lütfu’ diye kamuoyuna duyuran AKP hükümeti ve güdümlü yargı,  OHAL’in 5. ayında 100 bine yakın kişiyi gözaltına aldı, 40 bin kişiyi tutukladı. Darbe girişiminden sonra fişleme raporları ile hareket ettiği artık açıkça ortaya çıkan hükümet ve yargının hukuk alanında iki büyük hamlesi oldu. İlki darbe sabahından itibaren MİT ve istihbarat raporlarına dayalı cadı avında 12 bin hakim ve savcıdan 3 bin 910 kişinin açığa alınıp ihraç edilmesiydi. Tutuklu hakim savcı sayısı bugün 3 bini aştı.

İkinci önemli hamle ise  avukatlara yapıldı. On binlerce insan savunmasız bırakıldı. Zaten son 2 senedir sürdürülen cadı avı kapsamında açılan davalardaki şüphelilerin davalarına bakan 600’den fazla avukat hakkında işlem yapıldı. Halen 250’den fazla avukat tutuklu. Gözaltına alınan, tutuklanan, mal varlıklarına ve banka hesaplarına tedbir konan yüzlerce avukat var.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk skandalını ortaya çıkaran emniyet mensupları,  istihbarat dinlemesi, Bank Asya, Koza İpek, Zaman, KPSS, Tahşiye, MİT Tırları, 301 madenciyi yitirdiğimiz Soma maden kazası, Karaman cinsel istismar, Karaman maden kazası gibi soruşturma ve  davalarının avukatları tutuklandı.  ÇHD, Özgür Hukukçular Derneği, 108 kişinin öldüğü Ankara Gar Saldırısı Mağdurları Derneği avukatları, İnsan Hakları Derneği Şırnak Şube Başkanı tutuklu. HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ’ın avukatı Sevda Çelik Özbingöl 5 gündür gözaltında. Yine Kasım ayında Selahattin Demirtaş’ın avukatı da gözaltına alınmıştı.

Avukatlar gözaltına alındığında en azılı suçlulara yapılmayan muamele yapıldı, Mersin örneğinde olduğu gibi çoğu ters kelepçe ile adliyelere sevk edildi.
ÖNCE ADİL HAKİMLER, SONRA SAVUNMA AVUKATLARINA DARBE

Türk hukuku, üçlü bir yargılama sistemi üzerine kurulu; hakimlik,  savcılık  ve savunma. Hakim, kararı veren inşa eden, adaleti sağlaması gereken makam. Savcılık iddia sahibi, suçlamaları yönelten, kamu adına hakları arayan. Avukatlar ise hem müşteki-mağdur hem şüpheli-sanık haklarının savunucusu. Bu üçlünün olmadığı yargılamanın adilliği de olmuyor. Avukatlar sadece mahkeme ya da savcılık aşamasında değil, soruşturmanın en başında; örneğin gözaltı, arama, emniyet, jandarma, ifade alınması aşamalarında iş yapıyor.

Batılı ülkelerde savunma ve savcılık eşit görülüyor. Adliyelerde savcıların avukatlarla aynı seviyede kürsüsü yapılsın tartışmaları hatırlanacaktır. Batıda böyle. Bizde savcı hakimle aynı masada, avukatlar sanıkla bir.

AVUKATA ERİŞİM İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEYE ENGEL

Uluslararası işkenceyi önleme anlaşmaları ve evrensel hukuk normlarında da avukatlara erişme, kişinin avukatının olması  adil yargılamanın olmazsa olmazı. Denebilir ki, evrensel hukuk, işkencenin önündeki en büyük engel olarak avukatları görüyor. Çünkü insan hakları, yaşam hakkı, fikir ve düşünce özgürlüğüne müdahale gibi bugünlerde sıkça yaşanan ve bir devlet politikası haline getirilen kötü muamele, işkence ve ihlalleri önlemenin garantörü bağımsız avukatlar. İktidar kanadı, sürecin en başında özellikle Ankara ve İstanbul barolarıyla  işbirliği içinde avukatlık müessesesini işlemez hale getirdi. Sanık, şüpheliler kendi avukatlarıyla ifade veremedi.

AVUKATLA GÖRÜŞME YASAĞI, CMK AVUKATLARININ ÖNLEYEMEDİĞİ OLAYLAR

KHK ile  şüpheliyi avukatıyla 5 gün görüştürmeme kural haline getirilirken, fiilen bu 10-15 günü, kimi yerde bir ayı buldu. Gözaltı süresince avukatı ve yakınlarıyla görüştürülmeyen onlarca örnek var. Annesi milletvekili olmasına rağmen bir protestoda gözaltına alınan Hüda Kaya’nın oğlu Cihat Kaya avukatın olmadığı yerde polis tarafından omurgası kırılacak kadar darp edildi.

CMK ve TCK’ya savunmanın güçlendirilmesi için konulan baro avukatı uygulaması, bugüne kadar on binlerce kişinin kötü muamele, yüzlerce kişinin işkence, 27 şüpheli ve mağdurun intihar etmesinin önüne geçemedi örneğin. Bu haliyle uygulama tam bir ‘savunmayı yok et’ uygulamasına döndü… Adil yargılama yapma ihtimali bile hükümeti korkutmuş olmalı ki, işe bugüne kadar haklarında idari soruşturmama bile açılmamış binlerce  savcı ve hakimi tutuklayarak başlamıştı. Darbe soruşturması yapmak isteyenler önce adil hakimlere, sonra savunma avukatlarına darbe yaptı.

BAROLAR AVUKATLARI NEDEN KORUMADI?

15 Temmuz’dan sonra Adalet Bakanı’nın barolara baskı yaptığı ve ‘savunma hakkının işletilmemesi’ için belirli baro başkanlarıyla görüştüğü iddia ediliyor. Nitekim bunun Ankara’da uygulandığına avukatlar şahitlik ediyor: Hakkında soruşturma olan avukatların emniyet ve adliyelere alınmaması uygulandı. İlk haftalarda da listeler işledi. Avukatlara göre bu listeler, Adalet Bakanı Bozdağ ile Ankara Baro Başkanı Hakan Canduran’ın görüşmesinden sonra devreye sokuldu. Sonra bu kanuni kılıfa büründürüldü, KHK ile olaya  kılıf uydurulmaya çalışılsa da evrensel hukuka aykırı şekilde avukata erişim engellendi, savunma ortadan kaldırıldı.

23 Temmuz’da verdiği demecinde Canduran, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) gereği o gün itibariyle 2 bin 200 kişiye 430 avukat görevlendirildiğini anlatırken şöyle diyordu: “CMK ile görevlendirilen avukat arkadaşlarımızın darbecileri savunmaması gibi bir durumdan söz edilemez. Çünkü CMK bir kamu görevi. Darbecilerin özel avukatları konusunda belki böyle bir şey söylenir, söylenmez, onu bilemeyiz.”

Keza İstanbul Barosu ve çevresinde de benzer şeyler yapıldı. ‘Cemaat davaları’ diye oluşturulan bir kategoride avukatlar işlevsiz hale getirildi. Hatta eski Baro Başkanı Ümit Kocasakal, ‘Cemaat davaları’na avukat göndermemekle övündü.

Mayıs 2014’te Danıştay’ın 146. kuruluş yılı etkinliğinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile atışan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu da tıpkı bu iki büyük baro gibi, avukatların sorunlarına sahip çıkmayarak, iktidarın günahlarına ortak oldu.

Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesinde düzenlenen hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak baroların en temel görevi. Bu hüküm barolara başta çevre ve sağlık olmak üzere yurttaşların bireysel ya da toplu hak ihlallerine karşı dava açabilme ve davaya katılabilme hakkı tanıyor. Sonuçta bırakın işkenceleri, yüzlerce avukatın tutuklanmasına karşı bile kılını kıpırdatmayan TBB, Ankara, İstanbul baroları ile karşı karşıyayız.

CMK AVUKATI: MÜVEKKİLİME GÖZÜMÜN ÖNÜNDE İŞKENCE ETTİLER

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch – HRW), darbe girişimi sonrası Türkiye’deki gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muamele yapıldığı iddialarını içeren raporda, CMK avukatlarının sanık ve şüphelileri koruyamadığı örnekleriyle anlatılmıştı. Bir adli yardım avukatı, polisin, subay olan müvekkilini Ankara Emniyeti’ndeki sorgu sırasında defalarca dövdüğünü aktarmıştı.

CMK avukatı müvekkili olduğu kişiye gözünün önünde işkence edildiğini  şöyle anlatmıştı: “Arkasında birkaç polis ayakta duruyordu. O da masanın önündeki bir sandalyede oturuyordu. Konuşması için normalde kelepçe olarak kullandıkları plastik bantlarla kırbaçlar gibi vurmaya başladılar; yumruklarıyla da başına ve vücudunun üst kısmına vurdular. Elleri kelepçeli olduğundan kendini korumak için hiçbir şey yapamıyordu. Bir aşamadan sonra artık sırtımı döndüm. Ona kaç kez vurduklarını bilmiyorum. Daha fazla bakamadım. Durdurmak için yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum. En sonunda ifade verdi. O saatte oradaki tek avukat bendim. Her yerde şiddet vardı ve polis benim orada olmamdan memnun değildi. ‘Bu insanların neden avukata ihtiyaçları var ki’ diyorlardı.”

ALTERNATİF BAROLARIN BAŞKANLARI TUTUKLU, 29 DERNEĞİN KAPISI KİLİTLİ

Bütün bu hukuksuzluk sürecinde alternatif barolar ve hukukçu dernekleri de susturuldu. Gümüşhane-Konya Baro Başkanı Fevzi Kayacan (23 Temmuz), Bayburt Bölge Baro Başkanı İsmail Taştan (28 Temmuz), Erzurum Barosu eski Başkanı Mehmet Küçük (3 Ağustos), MHP Manisa milletvekili ve  eski Baro Başkanı Zeynel Balkız (2 Eylül), Siirt Baro Başkanı Cemal Acar (23 Eylül)  ve Trabzon Baro Başkanı Orhan Öngöz (27 Eylül) gibi baro yönetici ve başkanları tutuklandı.

İçişleri Bakanlığı kararları ve KHK’lar marifetiyle hukukçular derneklerinin kapılarına kilit vuruldu. Mizan Hukuk Derneği, Denge Hukuk Derneği, Harran Hukuk Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Ahenk Hukuk Derneği, Adalet Hukuku Derneği, Özgür Hukukçular Derneği’nin aralarında yer aldığı  29 hukuk derneği kapatıldı. Anayasa’nın 36. maddesindeki savunma ve adil yargılanma hakkı, AİHS 6. maddesi ihlal edildi. Avukatlara savunma yaptırılmadı. Avukatını seçme, doktorunu, oturduğun evi seçme hakkı gibi temel bir hak. Hiçbir avukat kendini müvekkili yerine geçip savunmaz yapmaz. Ancak bu temel prensipleri dahi sindiremeyen bir iktidar, savunma hakkını hoyratça yok edebilir. Savunmayı tutuklayabilir!

SAVUNMA HAKKI BÖYLE YOK EDİLDİ: Konya’da gözaltına alınan 12 avukattan biri olan M.K., gözaltındaki aşağılama ve yorgunluğa dayanamayarak bayılmıştı. M.K’nın elleri kelepçeli ve baygın fotoğrafı, avukatların düşürüldüğü durumu özetleyen zulmün sembolü olmuştu.

[Erman Yalaz] 8.12.2016 [TR724]

Ekonomi batarken Erdoğan’ın tek derdi… [Veysel Ayhan]

Şimdi size bir havuz haberi. Haber Saray’daki bir görüşme. Hani devlet bütçesinden 4 milyar dolar’ı aşkın paranın harcandığı ve böylece dünyanın en itibarlı ülkesi haline geldiğimiz Erdoğan’ın sarayından. Havuz gazeteleri bu görüşmeye çok çok önem vermiş. Hepsinde 1. sayfada çok büyük kullanılmış. Haber şöyle:

“Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, baş başa ve heyetler arası gerçekleştirdikleri görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.”

Bayağı meraklandınız herhalde Almanya mı, ABD mi yoksa Fransa mı diye? Hem “başbaşa” hem de “heyetler arası” görüşmeler olmuş. Erdoğan iki ülke arasında çok büyük miktarda bir ticaret hacmi olduğunu söylediği konuşmasında şunları demiş:

“Artık bu ticaret hacmini daha da ileriye taşıyacağız. İş adamlarımızı kısa sürede süratle oraya göndereceğiz. İki ülke arasında iş adamlarıyla bizim iş adamlarımız şöyle ikili çalışmaları öncelikle bir başlatsınlar. Türkiye ve (…) çok daha büyük bir zenginlik kazanır ve farklı bir vizyonu da böylece oluşturmuş olurlar.”

Olayın kritik cümlesi de şu: “Görüşmelerin samimi bir havada geçtiğini…” Yani ey sevgili halkımız korkmayın. Bu önemli görüşmede bir vukuat yok. Endişeye mahal yok. “Görüşme çok samimi geçti.” Ülkemiz artık level atlayacak. Krizden kurtulacak.

SARAY’IN 2016 MİSAFİRLERİ

Erdoğan’ın diktatörlüğünü inşa ettiği günden bu yana Türkiye’ye gelişmiş ekonomisi olan demokratik bir ülkeden yapılmış üst düzey bir ziyaret yok. Mesela son bir yılda Erdoğan’ın sarayına kimler gelmiş?

9 Mart’ta Ukrayna Devlet Başkanı

23 Mart’ta Romanya Cumhurbaşkanı

11 Nisan Suudi Arabistan Kralı

16 Nisan İran Cumhurbaşkanı

17 Ağustos Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı

28 Ağustos Bahreyn Kralı

24 Ekim Filistin Devlet Başkanı

23 Ekim Katar Emiri

Saray’ın son bir yılı böyle.

Erdoğan’ın ‘itibardan tasarruf olmaz’ diyerek milyarları aktardığı Saray’a gelişmiş bir ekonomisi olan çağdaş müreffeh bir ülkeden gelen yok. Çünkü kimse Erdoğan’la fotoğraf vermek istemiyor. Hukukun rafa kalktığı, meclisin askıda olduğu, başbakanlığın “düşük profilli” bir Ankara valiliğine döndüğü bir ülkeyi kim ciddiye alır!

6 Kasım’da yani dün Saray’da ağırlanan cumhurbaşkanı gelişmiş bir ülkeden değil. Minik ve şirin bir Afrika ülkesinden.

GÜVENLİK, EĞİTİM VE BİLİŞİM İŞBİRLİĞİ

Saray’da en üst protokolle kabul edilen ve yazının başında ismini vermediğimiz ülke “Benin”. Habere bakarak karşılıklı ilişkileri geliştirerek ekonomimizi ayağa kaldıracağımız Benin’de kişi başına milli gelir 692 dolar. Ekonomik olarak 57’de birimiz kadar. Ama Erdoğan’ın müjdesi şu: “Karşılıklı adımlar atılabilir, üçüncü ülkelerde müşterek yatırımlara girilebilir. Bunun da başarılı adımlarını atmak suretiyle ben inanıyorum ki Benin ve Türkiye büyük bir zenginlik kazanır.”

Bir de iki ülke arasında ne anlaşmalar, ne anlaşmalar imzalanmış!

“Güvenlik İş Birliği Anlaşması”, “Eğitim İş Birliği anlaşması” ve “Bilişim Teknolojileri İş Birliği anlaşması” yapılmış.

Ne kadar sevinsek azdır!

Türkiye kişi başına milli gelir 692 dolar olan bir ülkeyle ekonomik ilişkileri geliştirecek ve düzlüğe çıkacağız. Erdoğan ekonomisini batırdığı bir ülkeyi Benin’le düzeltemeyeceğini tabi ki bilir ama onun ve “havuz”unun derdi başka. Görüşmenin ekonomik yanları tamamen “hikâye”. Asıl gaye Benin’deki Hizmet hareketine ait Türk okullarını kapattırmak. Havuzun müjdeli(!) haberine göre Erdoğan okul kapattırarak büyük bir başarıya imza atmış!

YALAN HABER

Benin, büyüyen ve gelişen bir ülke. Türkiye gibi başaşağı gitmiyor. Geleceği ümit vaadediyor. Ama bizimkilerin derdi başka. Başbakanının “Bilişime kafa yorarsan sıyırırsın” dediği, diplomasız ve kitap okumayan bir Cumhurbaşkanına sahip ülkemizin tek gurur kaynağı “okul kapatmak”.

Peki, haber doğru mu? Benin’deki Türk okullarının genel müdürü açıklama yapmış. Açıklama şu:

“Ülkemizin en başarılı okulu Ecole İnternational Ufuk-Benin’dir. Okulumuz Benin kanunlarına göre kurulmuş bir şirkete aittir. Benin devleti hukuk ve demokrasinin işlediği, her türlü yatırıma açık özgür bir ülkedir. Türk medyasında çıkan haberler kesinlikle yalandır.”

Bu açıklamaya göre Afrika’nın bu şirin ülkesinin Cumhurbaşkanına okulları kapatmak teklif edilmiş. Hatta haberde geçen “İki ülke hükümetleri arasında Nakdi Yardım Uygulama Protokolü” cümlesinden ‘kapatılsın diye’ rüşvet de teklif edildiği anlaşılıyor. Ama demek ki Saray kendini paralamış ama Benin Cumhurbaşkanı Patrice Talon onur ve saygınlığından taviz vermemiş.

Türkiye’nin 150 bin öğretmen açığı, 140 bin derslik eksiği var. Dün açıklanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) sonuçlarına göre 72 ülke arasında ancak 53. olabiliyoruz. Ama Cumhurbaşkanı yurtdışında okul kapatmak derdinde.

[Veysel Ayhan] 8.12.2016 [TR724]